Tur Suresi - 052Tur - 1. Sayfa
TÜR SÜRESİ
Meal
Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla
1/8- Andolsun Tur'a ve yayılmış kâğıda (veya deriye) yazılmış kitaba (Kur'an'a). Ve o mamur ev'e. Ve o yükselmiş tavana (göğe). O kaynayan denize. Rabbinin azabı elbette vuku bulacaktır. Bunu önleyici hiçbir şey yoktur.
9- O gün gök sarsılıp çalkalanır.
10 - Dağlar bir yürüyüş ile yürür.
11- Vay haline o gün, (peygamberleri) yalanlayanlara!
12- Onlar boş laflara dalarak eğlenirler.
13- O gün onlar (itile kakıla) cehennem ateşine sürüklenirler.
14- (Cehennemde vazifeli melekler): «İşte sizin (dünyada) yalan saymakta olduğunuz ateş budur» (derler). [1]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(144) «Andolsun Tur'a ve...» Bu Ayetlerin Tefsiri
îbn Abbas ve îbn Zübeyr'den gelen rivayete göre, bu surenin bütün ayetleri hicretten önce Mekke'de nazil olmuştur.
Surenin ayetleri Küfe ve Şamlıların sayımına göre 49'dur. Basralılara göre 48, Hicaz sayımına göre de 47 ayettir. Kelimeleri 312, harfleri 1500'dür.
«TUR»dan maksat Turi Sinin isimli dağdır. Bu dağ Medyen* dedir. Hz. Musa bu dağda Cenab-ı Hak'ın kelâmını dinlemiştir. «Tur», Süryanicede «dağ» demektir. Bugün Tur Dağı diye bilinen dağ Tin Çölü'ne yakındır, Mısır ile Akabe arasındadır.
Ebu Hayyan, Tur Suresi'nin tefsiri münasebetiyle «Turi Sina'nın Şam'da bir dağ olduğunda ihtilaf yoktur! Allah o dağda Hz. Musa ile konuşmuştur» demiştir. Ve yine tefsirinde bu sureyi açıklarken Tur'un Şam'da bir dağ olduğunu, bunun da Turi Sina olduğunu söylemektedir.
Nevful-Bukalî «Cenab-ı Hale bu dağla yemin etmiştir, çünkü bu diğer dağlardan üstündür» demiştir. Ragib «Bu öyle bir dağdır ki yeryüzünü kapsamakta, ihata etmektedir» diyor. Fakat bu görüşü hiçbir sahih delile dayanmamaktadır.
Bazıları «Tur cennet dağlarından bir dağın ismidir» demişler. Muntazam bir şekilde yazılan kitap'tan maksat Ferra'nın ifade ettiğine göre amel kitabıdır. Yani insanoğlunun amellerinin yazıldığı defter/kitaptır. Kıyamet Günü'nde kulların sağ veya sol ellerine verilir. Nitekim Cenab-i Hak başka bir ayette «Biz Kıyamet Günü'nde onun için bir kitap çıkarıyoruz ki o (kimse) kitabı mensur olarak görür» buyurmuştur.
Keİbi «Bu kitabtan maksat Tevrat'tır» der. Bazılan încil, bazıları Zebur, bazılan Kur'an olduğunu söylemişlerdir, Bazılan da «Levh-il Mahfuz'dur» demiştir.
El Bahr'da Ebu Hayyan «Bu görüşlerin hiçbiri kesin değildir» diyor.
«Rakk» kelimesi üzerinde yazı yazılan ince deri demektir. Mestur kelimesi de yayılmış demektir.
Beyti Mamur'dan maksat Kabe'dir. Mamur olması hacılarla, mücavirlerledir. Veya Beyt-i Mamur'dan maksat dördüncü semada bulunan Derrah'tır. Onun mamur olması ise çokça ziyarette bulunan meleklerden ileri gelir. Bazıları «O, yedinci göktedir. Evdir, her gün oraya yetmişbin melek girer ve çıkar. Kıyamet kopunca-ya kadar da bir daha onlara sıra gelmez» demişlerdir.
«Yükseltilmiş tavan»dan maksat göktür ve bu, hadis olarak Hz. Ali'den nakledilmiştir. îbn Abbas «Arştır. Çünkü Arş cennetin tavanı sayılır» demiştir. Ebu Şeyh, Rebi bin Enes'ten aynı rivayeti nakletmiş tir.
«Kaynatılmış deniz»den maksat, dolu denizdir. Bu deniz Ok-yanus'tur.
Cenab-ı Hak bu altı şeye yemin ediyor. Tur kelimesinin başındakl vav harfi, yemin harfidir. Diğer vavlar da atf içindirler.
51 Yeminin cevabı «Kesinlikle Rabbinin azabı vukubulacaktır» ayetimidır.
Cubeyr bin Mutim der ki:
Medine'ye vardım. Rasûlullah ile Bedir esirleri hakkında konuşmak istiyordum. Hz. Peygamber'e vardığımda ashabın önünde akşam namazını kıldınyordu. Sesi mescidden dışarı çıkıyordu. Baktım ki Tur Suresi'ni okuyor. «Muhakkak Rabbinin azabı vu~ kubulacaktır» ayetine kadar geldi. Bunları dinleyen kalbim adeta parçalandı. Ben o gün müslüman değildim. Azabın inmesinden I korkarak derhal iman ettim. Azap gelmezden önce yerimden kal. kaçağımı zannetmiyordum.
Bu kendileriyle yemin edilen şeylerin, Cenab-ı Hak'kın azabı gerçekleşeceği, hiç kimsenin ona mani olamayacağı mânâsına delâlet etmesi şu noktadan ileri gelir: Bunlar kudretin kemâline ve
hikmetine, haberlerin doğruluğuna, kullann amellerini cezalandırılmak için zaptettiğine delâlet eden emirlerdir.
9. ve 10. ayetler bu hadisenin (Allah'ın azabının) ne zaman vali ki olacağını beyan etmektedir.
«Temuru» sallanır demektir. Zira gidiş-gejiş arasındaki tereddüt mânâsını ifade eden «mevr» kökünden gelir. Bazılan «Bu fiil dalgalar içinde hareket eder mânâsını ifade eder» demiştir. Yanigj değirmen taşının dönüşü gibi gök dönüyor ve ehliyle beraber geminin yalpa vurması gibi yalpalıyor. Veya hareketlenir, parçalan biribirini bırakır. Gökler yerlerinden kayarlar. Fezaya silkelenmiş toz haline gelirler. Göklerin sallanmasındaki, dağların yerlerinden yürütülmesindeki hikmet, insanlan korkutmak ve artık dünyaya dönüş olmadığım ilan etmek içindir. Çünkü yer, gök, onlann aralarında bulunan dağlar, denizler ve diğer şeyler dünyanın iman, Ademoğulları'nin yaran için yaratılmşıtır. Artık onların dünyaya dönüşü ihtimali kalmayınca Cenab-ı Hak onlan yerlerinden kay. dıracaktır. Böylece dünyanın harap olması ve ahiretin imarı dönemi başlar.
«Havd» kelimesi suda yürümek mânâsmdadır. Fakat burada bâtıla dalmak mânâsında kullanılmıştır. Onlar bâtıllardaki çok acaib ilerleyisleriyle ilerlerler. Birbirlerini yalanlarla avuturlar! [2]
Meal
15- Acaba bu bir sihir midir yoksa siz mi görmüyorsunuz?
16- Ona girin de ister katlanın ister katlanmayın. Sizin için birdir. İşlediğinizin cezasını görüyorsunuz.
17- Fenalıktan sakınanlar, cennetler ve nimetler içindedir-ler.
18- Rablerinin kendilerine verdiği ile sefa sürerler. Rableri onları yakıcı ateşin azabından korumuştur.
19 - (Onlara): «Yeyin, için, afiyet olsun.' Yaptıklarınızın karşılığı budur».
20- «Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslananlar olarak» (denir). Biz onları ceylan gözlü hurilerle evlen di mı i.sizdir.
21- İman eden ve zürriyetleri de iman hususunda kendilerine tabi olanlar (a gelince), işte biz onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de birşey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir.
22- Biz onlara canlarının istediği meyvelerden ve etlerden vermişizdir.
23- Onlar birbirlerine bir kadeh devrederler ki içinde ne bir boş şey ne de günah vardır.
24- Etraflarında onlara ait, sanki sedefte beslenmiş inciler gibi civanlar dolaşır.
25- Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar:
26- Derler ki: «Biz önceden ailelerimiz yüzünden korkardık».
27- «Hak Teâlâ bize inayet ederek bizi Semum azabından korudu».
28- «Gerçekten biz bundan önce O'na yalvanyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur».
29- (Ey Rasûlüm.') Sen nasihat et. Rabbinin nimetiyle sen ne kâhinsin ne de deli!
30- Yoksa onlar (senin için) «Şairdir, zamanın kötü kazalarına uğramasını bekliyoruz» mu diyorlar?
31- (Ey Rasulüm!) De ki: «Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim».[3]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(15-31) «Acaba bu bir sihir midir...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Bu sihir midir?» cümlesi onları kınamak ve kulaklarını çınlatmak için sevkedilen bir cümledir. Çünkü onlar dünyada buna sihir diyorlardı. Sanki ayette şöyle denilmektedir: Sizin uyarılmanız için gönderilen vahye dünyada sihir diyordunuz. Acaba bu, vahyi tasdik eden bir sihir midir?
«Islev» fiili «girin ve şiddetleri tadın» mânâsını ifade eder. İster sabredin, ister etmeyin, yarar hususunda ikisi de eşittir. Zira sabretmek sizden azabı kaldırmaz, sabretmemek de azabı tahfif etmez.
21. ayet başlıbaşma bir kelâmdır. Cennet ehlinden bir grubun halini açıklamak için getirilmiştir. Daha önce Cenab-ı Hak bütün ehli cennetin halini beyan etti. Şimdi de imanda zürriyetleri kendilerine ortak olanların haline özellikle değinmektedir.
«Onların hürriyetlerini onlara ilhak ettik» cümlesi bu ikisini aynı derecede yaptık demektir. Said bin Mansur ve Beyhaki, îbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Allah müminin zürriyetini cennette kendisinin bulunduğu derecesine yükseltir. Velev ki o zürruyet amel bakımından babasından eksik olsa dahi. Böyle yapılmasını, sevinmelerini sağlamak içindir». İbn Abbas sonra bu ayeti okudu.
Haberlerin zahirinden anlaşılıyor ki zürriyetlerin atalarına ilhak edilmesinden maksat, sadece onların yanına yükseltilmeleri, bazen onlarla temas kurup ziyaret etmeleri değildir. Onlarla beraber orada alıkonmalan, yerleştirilmeleridir. Bunun umumi şekilde sabit olması Allah'ın fazlından uzak değildir. Yani Cenab-ı Hak ihsanda bulunup, bu istidada sahip herkesi aynı muameleye tâbi tutabilir. «Bu bazı müslümanlara mahsustur, bazılarına değil, dir» şeklindeki bir görüş, Allah'ın geniş ihsanını daraltmaktan başka bir şey değildir. Bu görüşü İbn Abbas'tan rivayet edilen şu eser desteklemektedir: «İman edenlerden maksat muhacirler ve ensardır. Zürriyetten maksat tabiindir».
Alusi ise «Bu rivayetin sahih olduğunu zannetmiyorum» diyor.[4]
«Eletna» fiili eksiltmek demektir. Yani bu ilhak sebebiyle ata-lannın derecelerinden herhangi bir şeyi eksiltmiş değiliz. Onlann bir kısım sevaplannı çocuklarına vermiş değiliz ki onlann sevap-lan ve dereceleri azalmış olsun. Biz evlatlarını onlann derecelerine sadece bir fazl ve ihsan olarak yükseltmişizdir.
îbn Zeyd «Zamir evladlara raddir» der. Yani atalanna ilhak edilen o evlatlann amelleri, ister güzel ister çirkin, cezalanndan bir şey eksilmemiştir. Onlan amellerinden dolayı cezalandırdıktan veya mükâfatlandırdıktan sonra atalanna ilhak etmişizdir.
Alusi, «İbn Zeyd'in bu yorumu hiçbir şey değildir» diyor. Yani ona göre bunun kıymeti yoktur. Her ne kadar Ebu Hayyan «Herkes kesbinin rehinidir» ayeti bu ihtimali güzelleştirmektedir» demiş ise de. Birinci yorum İbn Abbas, İbn Cübeyr ve Cumhur'un-dur. Ayet, ekserin fikrine göre büyük zürriyetler hakkındadır. Munzir bin Said ise «Küçükler hakkındadır» demiştir. [5]
Kişi Neyin Rehinidir
«Her kişi kazandığının ve amelinin rehinidir»! Allah katında adeta rehin bırakılmıştır. Sanki kesb bir borç mesabesindedir. Kişinin nefsi ise rehindir. Borç eda edilmedikten sonra rehin çözülmez. Eğer kişinin ameli salih ise o borç eda edilmiş demektir. Çünkü Cenab-ı Hak salih ameli kabul eder, salih amel onun huzuruna gider. Eğer amel salih değilse borç eda edilmemiştir, kurtuluş da yoktur. Bunun için Cenab-ı Hak bir ayette «Her nefis kes. betüğinin rehinidir. Ancak ashab'ul yemin müstesnadır» buyurmuştur. Yani hiçbir nefis Allah katında kesbinin rehininden kurtulamaz. Ancak ashabı yemin müstesnadır. Onlar yapmış oldukları güzel amellerle boyunlannı rehinden kurtarmışlardır.
«Cennette kadeh tokuşturmaları»ndan maksat, birlikte bulun, duklan meclislerde sohbetlerde, şaka yoluyla, birbirlerinden kadehi kapmak istemeleridir. Bu onlann çok mutlu olduklarına delâlet eder.
Bazılan «Tenazu' burada katmak mânâsına değil vermek manasınadır» demişlerdir. Yani birbirlerine içinde sarhoşluk ve günah olmayan kadehi verirler.
«Ka's» kelimesi hamr kelimesi gibi semai müennestir. Hamr-la dolu olan kadehe kas denilir. Bazen kas, şarap mânâsına da kullanılır.
Onda lağv yoktur», yani içildiği takdirde Iağv yoktur. Mânâsız konuşmalar, düşük seviyeli sözler bahis konusu değildir. Ve sahibinin günahkâr olmasını gerektirecek bir durum da yoktur orada.
Onlar ancak cennetteki şarabı içtiklerinde hikmetli sözler söylerler, kelamın en güzelini konuşurlar. O kadehi onlara takdim edenler onların özel köleleridir. Bazıları «Onlardan önce geçen evlatları» olduğunu söylemişlerdir.
«Meknun» sedefinde korunmakta olan inci demektir. Cenab-i Hak onları sedefinde korunan inciye benzetmektedir. Çünkü aralarında safavet ve beyazlık münasebeti vardır. Meknun burada mahzun (hazineleştirilmiş) mânâsında olabilir. Zira ancak fiatı çok yüksek olan güzel şeyler hazineye girer.
((Birbirlerinden sorarlar», yani bir kısmı diğerlerinin ahvalini, amellerini sorar. Böylece herkes soran ve sorulan olur. Yoksa onlardan muayyen bir grubun diğer bir grubun halini sorması söz-konusu değildir. Ayetin zahirinden anlaşıldığına göre bu sorgu cennette olmaktadır.
Kendilerinden sual sorulanlar «Bu halden Önce kalbimiz inceydi, Allah'ın isyanından korkuyor, teatine itina gösteriyorduk. Ve akıbetten ötürü daima endişeliydik» derler.
«Ehlimizin içindeki» tabiri muhtemeldir ki bu onların dünyada oluşundan kinayedir ve yine muhtemeldir ki onların ince kalplilikleri hem kendileri hem de ehilleri içindir. Çünkü ehilleri de adeta onlara tâbi idiler.
«Semum» kelimesinden maksat ateştir. İnsan bedenindeki mesamelere yani kılların altındaki deliklere nüfuz eden ateş. Tıpkı sıcak rüzgâr olan semume'nin kıl altındaki deliklere nüfuz ettiği gibi.
«Semum» esasında sıcak rüzgâr demektir. Bazıları «Cehennemin adlarından biridir» demişlerdir. Hem onları hem de ehillerini kapsayacak genelliktedir. Ayetten maksat, Cenab-ı Hak'km onlara, ehillerinin kendilerine tabi olmak suretiyle yapmış olduğu mirine-ti açıklamasıdır.
«Biz daha önce de onu çağırıyorduk» cümlesi Allah'ın emrine ne denli tazimde bulunduklarının beyanıdır.
«Sen hatırlat» hitabı Hz. Muhammed'edir. Yani hatırlatma görevine devam et. Sana inen ayetlerle insanları uyar ve onların hiçbir yaran olmayan sözlerine de kulak verme!
Ayet metninde geçen kâhin, birtakım zanlarla gaybtan haber veren kişi demektir. Ragib «Kâhin geçmiş ve gizli kalmış haberleri veren kişi demektir» der. Arraf da gelecekten haber verendir. Kehânet ise, meşhur olan gaybi haber veren cinlerden istimdad etmektir.
«Bini'met» kelimesinin başındaki «ba» harfi hakkında ihtilaf vardır. Bazıları mulabese içindir demişlerdir. Yani Allah'ın nimetinde olduğun halde sen ne kâhinsin, ne de mecnunsun.
Bazıları da «Bu ba harfi kasem içindir» demişlerdir. Yani Rabbinin nimetine yemin olsun ki sen ne kâhin ne de mecnunsun.
Peygamber için kâhin ve mecnun oiyenler kâfirlerdir. Rasû-lullah'a, Şeybe bin Rebia kâhin diyordu. Utbe bin Ebi Muayt da mecnun diyordu. Onlar «O şairdir. Biz onun hakkında zamanın hadisatını bekliyoruz» diyorlardı. «Reyb» hadisat demektir «Me-nun» kelimesi de dehr (zaman) demektir. Zamanın gelmesinden maksat Rasûl-ü Ekrem'i helak etmesidir.
«De ki: Bekleyin! Kesinlikle ben de sizinle beraber bekleyen, lerdenim» cümlesi onların aklıyla alay etmekte ve onları tehdid etmektedir. Yani siz benim helakimi bekleyin, ben de sizin helakinizi bekliyorum! Hz. Peygamber burada onların kesin olarak helak olacaklarım va'dediyor. [6]
Meal
32- Yoksa (kısır) akıllan mı bunu kendilerine emrediyor? Yoksa onlar azgın kimseler midir?
33- Yoksa onlar, «Bunu kendiliğinden uyduruyor» mu diyorlar? Hayır, onlar imana gelmek istemiyorlar!
34- O halde onlar doğrulardan iseler onun gibi bir söz getirsinler.
35- Yoksa onlar boşu boşuna mı yaratıldılar? Veya yaratanlar kendileri mi?
36- Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar inanmıyorlar!
37- Yoksa Rabbinin hazineleri onlann yanında mıdır? Veya mutlak saltanat onlarda mıdır?
38- Yoksa onların merdivenleri mi vardır ki o merdivenlerle (yükselip) dinliyorlar. Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsin.
39- Demek ki kızlar Allah'ın, oğullar da sizin, öyle mi?
40- (Ey Rasûlüm!) Sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da sanki bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
41- Yoksa gayba ait bilgiler kendi yanlarında da onlar mı yazıyorlar?
42- Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Kâfirler var ya, tuzağa düşecek olan asıl kendileridir.
43- Yoksa onlann Allah'ın dışında başka bir ilahları mı vardır? Allah onlann şirk koşmakta olduklarından yüce ve münezzehtir.
44- Eğer gökten bir parçanın düştüğünü görseler, «Üst üste yığılmış bulutlardır» derler.
45- (Ey Rasûlüm!) Artık sen onları kendisine çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak!
46- O gün tuzaklan kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.
47- Muhakkak ki zulmedenlere bundan başka da azap vardır. Fakat çokları (bunu) bilmez!
48- (Ey Rasûlüm!) Artık sen Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin ve her kalkışında da Rab-bini hamd ile teşbih et.
49- Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da onu teşbih et. [7]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(32-49) «Yoksa (kısır) akılları mı...» Bu Ayetlerin Tefsiri
32. ayetin metnindeki «Ahlam» kelimesi akıllar demektir. O dönemlerde Kureyşlileri herkes Ahlam ehli olarak (akıl sahipleri, ileri görüşlüler, müsamahakâr) anarlardı. Bu husus, Cahiz'in ifade ettiğine göre şu noktadan ileri gelmektedir: Bütün âlem Kabe münasebetiyle onlara geliyor, onlarla karışıyor. İşte çeşitli insanlarla düşüp kalkmaları, konuşup muamele etmeleri akıllarının kemâle ermesini gerektirmiştir. Ayrıca onlar senede iki defa yolculuk yaparlardı. Değişik memleketler görürlerdi. Değişik ahlâka sahip olan kimselerle arkadaşlık yaparlardı. Onlar için zorluk olmaksızın böyle bir zemin hazırlanmıştı. Ainr bin As'tan şöyle so. ruldu: «Kavmin niçin iman etmedi? Halbuki Allah onları akilli olmakla vas}'etmiştir». Amr da cevap olarak «Onlar öyle akıllardır ki Allah'ın tevfiki onlarla arkadaş olmamıştır. Bunun için de onlar iman etmemiş, küfürde ısrar etmişlerdir» dedi.
«Tekavvele» uydurdu, iftira etti demektir. Yoksa onlar «Kur1-an, Muhammed tarafından uydurulmuş bir yalan mıdır?» diyor, lar. Evet, tekavvul, sözü zoraki bir şekilde icad etmeye çalışmaktır. Bu lafız mutlak yalan hususunda kullanılır.
«Hayır, onlar gurur ve kibirden dolayı iman etmiyorlar. O bâtılları ileri sürüyorlar».
Evet, durum böyledir. Aksi takdirde Hz. Muhammed de onlar gibi Arap soyundan gelen bir zattı. Peygamber olmasaydı bütün milletleri, araplan, acemleri aciz bırakan bir kelâmı nasıl getirebilirdi?
«Eğer doğru iseler Kur'an'a'mümasil, nazm ve mânâ bakımından benzer bir kelamı getirsinler». Veya ayetin mânâsı şöyledir: «Eğer doğru iseler Hz. Muhammed gibi Ümmi, ilim ehliyle sohbeti olmayan, ilim tahsili için kendi yurdundan ayrılıp başka bir memlekete gitmeyen veya Hz. Muhammed gibi onlardan bir kişi olan bir zatın Kur'an'a benzer bir kelâmını getirsinler. Fakat onlar buna güç yetiremiyorlar».
«Yoksa hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar?» cümlesi şu mânâdadır: Onlar takdir edici ve yaratıcı olmaksızın mı bu şekilde yaratılmışlardır? Veya onlar diri olmayan bir şeyden mi yaratılmışlardır ki onlara emir verilmesin, yasaklar getirilmesin de tıpkı cemadat gibi olsunlar!
«Yoksa yaratan kendileri midir?», yani kendilerini kendileri yaratmıştır? Ki bundan dolayı Allah' Peygamberin sözlerine iltifat etmiyorlar.
mi yaratmıştır? Ki bundan dolayı Allah'a kulluk yapmıyorlar ve
«Rabbinin hazinelerimden maksat nzık ve rahmetinin hazineleridir. Bu hazineler onların katında mıdır ki peygamberliği dilediklerine nzık olarak versinler, dilediklerinden de alsınlar.
Numani «Allah'ın hazinelerinden maksat kudretinin dahilinde olan şeylerdir» demiştir. îbn Atiyye'ye göre ayetin mânâsı, yoksa bütün işlerde Allah'tan zenginlik onların mı yanındadır? şeklindedir. Çünkü mal, sıhhat, izzet ve diğer şeylerin hepsi Allah'ın hazi-nelerindendir.
Zühri «Hazinelerden maksat ilimdir» demiş ve Ebu Hayyan
Zühri'nin yorumunu güzel bulmuştur, tbn Abbas «Rabbinin hazineleri yağmur ve rızıktır» demiştir.
«Musayttrun» kelimesi İbn Abbas'a göre musallat diktatörler demektir. Yine İbn Abbas'tan gelen ikinci bir yoruma göre ise iptal ediciler manasınadır. Dahhak da bu yoruma katılmıştır. Cev-heri'ye göre Musaytırun bir şeye musallat olan, galib gelen, onu kontrol altında bulunduran, durumlarını zaman zaman araştıran, amellerini yazan demektir!
«Süllem» merdiven demektir. Yüksek makamlara çıkmak için kullanılan alet anlamındadır. Yani onlar böyle bir aletlerinin olduğunu ve o aletin üzerine çıkıp da gökteki haberleri dinlediklerini, böylece vahy ile bu haberlere vakıf olan Muhammed gibi kendilerinin de vakıf olduklarını iddia ediyorlardı. Bu iddia sahipleri eğer doğru iseler apaçık deliller getirmelidirler.
«Mağrem» kelimesi mimli masdardır ve herhangi bir suçu olmaksızın kişinin malından kişiye isabet eden felaket demektir. Zemahşeri «Kişinin üzerine gerekli olmayam kendi üzerine gerekli kıldığı şey demektir» diyor.
Gayb'tan maksat gaybı kapsayan Levh-i Mahfuz'dur. Yani Levh-i Mahfuz onların yanında mıdır ki ona bakarak halka malûmat veriyorlar?
«Yoksa gelecekte bir tuzak kurmak mı istiyorlar?» cümlesi Kureyşlilerin bilahare Darurinedve'de toplanıp Hz. Peygamber'i öldürme karan aldıklarına işarettir ki bu da gaybtan haber vermektir. Dolayısı ile bu hadiseden çok Önce nazil olan bu suredeki bu ayet hem bu surenin hem de Kur'an'ın diğer kısımlarının Allah katından gelen vahy olduğunu kanıtlamaktadır.
«Kâfirlerin hüe ve tuzakları kendi aleyhlerinde olacaktırdiyen ayet Bedr Günü tecelli etmiştir. Onlar peygamberliğin 15. yılında Bedir'de tepelenmişlerdir. Evet, bu haberlerin verilmesi Kur'an'ın mucizelerindendir.
44. ayetteki «Kisfen» kelimesi büyük bir parça demektir. «Merkum» kelimesi de bir kısmı diğerinin üstüne konulmak üzere katmerleşen demektir. Yani onlar tuğyanlarında, saldırganlıklarında o dereceye gelmişlerdir ki onların dedikleri gibi onların üzerine gökten büyük bir parça indirse «Bu, birbiri üzerine gelip kabaran bir buluttur» diyeceklerdir. Yani onun azap için geldiğini bir türlü tasdik etmeyeceklerdir.
45. ayet kılıç ayetiyle (savaş iznini getiren ayetle) neshedil-miştir. [8]
İnsanoğlunun Bayılacağı An
«Onların bayılacakları günler»den maksat Bedr günüdür. Bazıları «İsrafil'in ilk defa Sura üfürdüğü gündür» demişlerdir. Bazıları da «Bu günler Kıyamet Günü'ddir» demişler ve cumhur da bu görüşü desteklemiştir. Bazıları ise «Onların Ölecekleri gündür» demişlerdir.
Zalimler (kâfirler) için ondan başka bir azap daha vardır. Bazıları «Bu azap onlara ölümlerinden Önce kendilerine isabet edecektir» demiştir. İbn Zeyd «Acılar, sakamlar ve belalardan meydana gelen dünya musibetleridir, mal ve evladın yok olmasıdır» demiştir.
48. ayette geçmekte olan «Rabbinin hükmü» ifadesinden maksat Allah'ın Rasûl-ü Ekrem'e yüklediği risalet konusundaki hükmüdür veya kavminin karşı çıkmasıyla onu imtihan etmesidir. Bu ayet cihad (kılıç) ayetiyle neshedilmiştir.
«Sen bizim gözümüzün önündesin», yani seni görüyoruz, on-lann dediklerini ve yaptıklarını müşahede ediyoruz. Veya sen öyle bir noktadasın ki seni görür ve muhafaza ederiz.
«Gözler» mânâsına gelen «A'yun» kelimesi hıfzımızdasın, ko. rumamızdasın demektir. Yani burada göz mânâsına gelen ayn, hıfz ve korumadan kinayedir.
«Ayn» kelimesi bu ayette çoğul getirilmiştir. Çünkü çoğul zamirine izafe edilmiştir. Tana Suresi'nde ise tekildir. Çünkü orada da tekil zamirine izafe edilmiştir. Zemahşeri «Muminun Suresi'nde çoğul getirilmesinin faydası, korunmaktaki mübalağaya delâlet ettiği içindir» der. Sanki Allah'tan gelip de onunla beraber olan birçok koruyucular vardır. Onlar onu daima gözetlemektedirler.
«Geceleyin de Allah'ı teşbih et Yıldızların arkasında» cümle sinin tefsiri Kaf Suresi'nde geçmişti. «Yıldızların arkası»n<Xan maksat, Hz. Ali, İbn Abbas, Cabir ve Enes'ten gelen rivayete göre sabahın iki rekât namazıdır. Bazıları «Bu yoruma göre ayet nedo üzerine hamledilmiştir. Beş vakit namazla neshedilmiştir» demişlerdir. Taberi de bu yorumu tercih etmiştir.
Sahih-i Müslim, Hz. Aişe validemizden şöyle naklediyor: «Ra-sûl-ü Ekrem sabah namazından önceki iki rekât hakkında gösterdiği ihtimamı hiçbir nafile için göstermemiştir».
Yine Hz. Aişe'den: «RasûLû Ekrem, fecrin 'ki rekât namazı dünya ve içindekilerinden daha hayırlıdır, dedi». [9]
TUR SURESİNİN SONU
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/474.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/475-478.
[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/480.
[4] Alusi, Ruh'ul-Meani, cilt: 27, sh; 32, vd
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/481-483.
[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/483-485.
[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/487.
[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/488-491.
[9] Kurtubi, Ahkam'ul-Kur'an, cilt: 17, sh: 79, vd. Alusi, Ruh'ul-Meâni, cilt: 27, sh: 40, vd. Suyuti, ed-Durr'ul-Mensur, cilt: 7, sh: 635, vd
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/491-492.
İslami Okul Okulların En Önemlisi