Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tur Suresi - 052Tur - 5. Sayfa

TÛR SÛRESİ 2

Sûrenin  Kapsadığı  Başlıca Konular: 2

Meali: 2

İlgili Hadîsler. 2

Üstün Değerli Beş Şeye Yemin Edilmiştir. 3

Kıyamet Olayiyla Meydana Gelecek Değişmeler. 4

Hakkı Yalanlayan Ve Bâtılı Savunan İnkarcılar. 4

Âyetler Arasında Bağlantı 5

Meali: 5

İlgili Hadîsler Ve Rivayetler. 5

Takva Derecesine Eren Mü'minlerin Mükâfatı 5

Her Kişi Kazandığına Karşılık Rehindir. 6

Cennet'te  Meyva Ve  Et Nimeti 6

Sarhoş Etmeyen  İçkiler. 7

Ğılman Ve Vildân. 7

Ailenin  Sapmasından Endişe Duyup Tedbir Almak. 7

Âyetler Arasında Bağlantı 8

Meali: 8

İniş Sebebi 8

İlgili Hadîsler. 8

Muhammed (A.S.) Ne Kâhin, Ne De Dengesiz İdi 9

Kâhin Veya Büyücünün Verdiği Haber. 9

Kur'ân Bir İnsan Tarafından Uydurulmuş Değildir. 10

Gerçeği Görebilmenin İki Önemli Sebebi 10

Plânsız Hilkat Olmaz. 10

İnatçı İnkarcılara Yöneltilen On Soru. 10

Gökten Kütlenin  İnmesi 12

Peygamber (A.S.)  Allah'ın  Gözetiminde Bulunuyordu. 12

Fırtınalı, Mücadeleli Dönemler İbâdeti Unutturmamalıdır. 12

Kalkacağın Zaman Tesbîh Et 12


TÛR SÛRESİ

 

Sûrenin birinci âyetinde Musa Peygamber'in, çıkıp üzerinde Allah ile konuştuğu Tûr Dağı'ndan söz edildiğinden sûre bu isimle anılmıştır.

Tamamı Mekke'de  inmiştir.  Buna muhalefet eden  olmamıştır.[1]

Âyet  sayısı       ;        49

Kelime »           :      312

Harf      »            :    1500[2]

 

Sûrenin  Kapsadığı  Başlıca Konular:

 

1- Yüce âlemle aşağı âleme and içilerek, inkarcı azgınlar için mut­laka azabın geleeeği haber veriliyor.

2- Cehennem azabının bazı vasıfları anlatılıyor ve yalancıların o gün uğrayacağı zillet ve horluk konu ediliyor.

3- Cennet ehlinin nail olacağı nimetlerin bazı özellikleri anlatılarak, onlardan nasıl yararlanılacağı tasvîrle, teşvîk edici  bir anlatıma yer ve­riliyor.

4- Peygamber (A.S.) Efendimiz'e, risâleti tebliğde sebat göstermesi ve sataşan kâfirlere iltifat etmeyip yüz çevirmesi emrediliyor.

5- Allah'ın varlığı ve birliği, tartışma kabul etmez delil ve belgeler­le isbat ediliyor.

6- Melekler için  «Allah'ın kızlaradır diyenler kınanıyor.

7- İnkârda aşırı gidip hakkı inatla reddetmeleri sebebiyle kâfirlerin gerçeği göremiyecek kadar  körleştiklerine  değiniliyor.

8- Va'd olunan gün gelinceye kadar Hz.Peygamber'in  (A.S.) putperest sapıkları kendi hallerine bırakması; açıktan bir çotışma ve vuruş­maya gidilmemesi tavsiye ediliyor.

9- Zâlimlerin dünyada da azaba uğratılacakları bildiriliyor.

10- Allah'ın kendi peygamberini insanların eziyet ve saldırısından ko­ruyacağı haber veriliyor.

11- Resûlüllah'a (A.S.) gece ve gündüz zikir ve teşbihte bulunması emredilerek yakında hakkın üstün geleceğine işarette bulunuluyor.

 

Meali:

 

1- Tûr'a,

2-3- Yayımlanmış ince deri üzerine yazılı Kitâb'a,

4- Bayındır eve (veya Beytü'l-Ma'mûr'a),

5- Yükseltilmiş tavana,

6- Dolup kabaran (veya kaynayıp kabaran) denize and olsun ki.

7- Elbette Rabbin azabı gerçekleşecektir.

8- Onu savacak bir güç yoktur.

9-10- O gün, gök döndükçe dönecek. Dağlar (yerinden ayrılıp) yü­rüyecek, (Hakk'ı) yalanlıyanların o gün vay hâline!

11-12- Ki onlar, daldıkları şeyde (küfür ve sapıklık içinde) eğlenip du­rurlar.

13-14- O gün, onlar Cehennem ateşine itildikçe itilecekler. «İşte bu, yalanladığınız ateştir!» (denilecek).

15- Bu da mı sihirdir, yoksa siz göremiyor musunuz?

16- Girin oraya! İster katlanın, ister katlanmayın sizin İçin birdir. Siz, ancak yapageldiklerinize karşılık cezalandırılıyorsunuz.

 

İlgili Hadîsler

 

Enes b. Mâlik (R.A.) diyor ki:

- Resûlüllah (A.S.)   Efendimiz yedinci  gökte  bulunan  «Beytü'l-Ma1-mûr»a her gün yetmiş bin meleğin girdiğini ve bir daha onların dönmedi­ğini gördüğünü haber verdi. [3]

«Dört dağ, Cennet dağlarındandır: Dört ırmak Cennet ırmaklarından-dır. Dört de savaş alanı Cennet alanlarındandır.»

Bunun üzerine soruldu:                                                      

- Onlar hangi dağlardır?                                           

Cevap verdi:

- Uhud Dağı, Biz onu, o da bizi sever. Tûr Dağı. O da Cennet dağ­larından bir dağdır. Lübnan Dağı da Cennet dağlarından bir dağdır. Cûdî Dağı da Cennet dağlarından bir dağdır.» [4]

 

Üstün Değerli Beş Şeye Yemin Edilmiştir

 

«Tûr'a, yayımlanmış ince deri üzerine yazılı ki-taba... and olsun ki..»

Kur'ân'da Cenâb-ı Hak çok önemli bir hususu açıklarken veya dikkat­leri fazlasıyla bir konuya çekmeyi murad ederken, üstün değerde olan bazı şeylere yemin ederek başlar.

«Elbette Rabbın azabı gerçekleşecektir» mealindeki âyette yer alan ilâhî haberin kuru bir tehdit olmadığı; azgın putperestlerin dönüş yapma­dıkları, imân saadetine kalplerini açmadıkları ve öylece küfür üzere ısrar edip öldükleri takdirde, Allah'ın adaleti gereği ve va'di iaabı azaptan kur­tulamayacakları; aynı zamanda o azabın bir kısmını da dünyada iken gö­recekleri bildirilerek, bunun mutlaka gerçekleşeceğini beyanla ilâhî uyarı yapılıyor.

Üstün değerde olup kutsal sayılan beş şey:

1-Tûr  Dağı.

«Tûr»un cins isim olduğu söylenir. Şöyle ki: Üzerinde bitki örtüsü bulunan her dağa «tûr» denilir. Tabiînden Müoahid de bu ismin Süryanice'de  «dağ»  anlamına geldiğini kaydetmiştir. [5]

İlgili âyette ise, Musa Peygamber'in (A.S.) ilâhî emir gereği üzerine çıkıp 40 gece kaldığı ve indirilen Tevrat âyetlerini, ya da levhalarını telakki ettiği özel dağın ismidir ki, ona «Tûr-i Sina» ve «Tûr-i Seynâ» denilmek­tedir.

Mukatil b. Hayyan'a göre : İncir ve zeytin ağaçlarıyla örtülü yanyana iki dağ vardır. Birine «Tûr-i Seynâ», diğerine «Tûr-i Zeytâ» denilir.

2- İnce deri üzerine yazılı  kitap.

Eski ve orta çağlarda kutsal ve kıymetli kitapların korunması için ceylan derisine yazıldığı, yapılan ciddi araştırmalardan anlaşılmıştır. Nite­kim Tevrat ve İncil'in ince deri üzerine yazılıp rule halinde havra ve kili­selerde korunduğunu biliyoruz. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'in de gerek Ashab-ı Kiram, gerekse onlardan sonra bir iki asır içinde ceylan derisi üzerine iti­nayla yazılıp muhafaza edildiği de bir gerçektir.

Böylece Cenâb-ı Hak, ince deri üzerine satır satır itinayla yazılan kitaba yemin ederken, hem semavî kitapların kutsallığına, hem de bu gibi kitapların en iyi   kâğıda  basılmasına işarette  bulunmaktadır.

Resûlüllah (A.S.) Efendimizin komşu devletlerin kral ve hükümdarla­rına gönderdiği bazı mektup ve nâmelerin de deri üzerine yazıldığı, elde edilen tarihî belgelerle ortaya çıkmış bulunuyor.

Müfessirlerimiz âyette geçen «kitab-ı mestûr»u «Levh-i Mahfuz» veya sadece «Kur'ân-ı Kerîm» ile yorumlamışlardır. Bir kısmı ise, âhiret günün­de âmellerin yazılı  bulunduğu deftere  işaret edildiğini belirtmiştir. Allah daha iyisini bilir.

3- Beyt-i  Ma'mûr.

Bunun Türkcemizde sözlük olarak karşılığı «bayındır ev»dir. Hadîsle­rin açık delâletinden anlaşıldığı üzere, bu, yedinci gökte Kabe'nin ben­zeri, fakat kıyaslanmıyacak kadar büyüklükte tavaf mahallidir. Melekler burayı yetmişer binlik gruplar halinde tavaf edip bir kapısından girerler, di­ğer kapısından çıkıp bir daha geri dönmezler.

Böylece Mekke'deki kutsal Kabe ile gökteki Beytü'l-Ma'mûr arasında hem kutsallık, hem de tavaf edilme bakımından benzerlik ve irtibat söz konusudur.

Nitekim İbnü'l-Kevâ, Hz. Ali'den (R.A.), Beytü'l-Ma'mûr'un ne oldu­ğunu sorduğunda, imam ona şu cevabı veriyor: «Yedi göğün üstünde bir evdir ki, tam Arş'ın altındadır. Ona «Durâh» da denir.»

el-Hasan ise bunu «Kabe» diye yorumlamıştır. Çünkü Kabe devamlı dolup taşan ma'mûr bir ev olarak bulunmaktadır.

4- Yükseltilmiş tavan.

Yıldızlar âlemi bize göre bir tavan görünümündedir. Kur'ân ilgili âyet­le bu görüntüyü tasvir etmekte ve kolay anlamamızı güzel bir benzetmey­le sağlamaktadır.

Enbiyâ Sûresi 32. âyette ise, göğün bu görünümü şöyle açıklanmak­tadır : «Göğü de korunmuş bir tavan yaptık.» O bakımdan «Sakf-i Mah­fuzsun gök olduğu, aynı zamanda belli plâna göre, düzenlenip korunduğu belirtilmekte ve kurulu düzenin mükemmelliğine işaret edilmektedir.

5- Bahr-i  Mescûr.

«Dolup kabaran deniz» diye çevirisini yaptığımız bu terkip üzerinde farklı yorumlarda bulunulmuştur:

a)  Tabiîn'den Mücâhid'e göre : «Yanıp tutuşan deniz» demektir. Zira kıyamet olayında denizlerin tutuşup ateş haline geleceği âyet ve sahîh ha­disle sabit olmuştur. Nitekim Tekvîr Sûresi 6. âyette : «Denizler birbirine karışıp kaynaştığında (veya ateş haline geldiğinde)..», İnfitar Sûresi 3. âyet­te : «Denizler kaynayıp birbirine karıştığında..»  buyurulmaktadır,

b)  Katade'ye göre : Dolu deniz demektir.

c)   İbn Abbas'a (R.A.) göre : Suyu çekilip kuruyan denize delâlet et­mektedir. Nitekim Araplar, suyu kalmamış havuza «havz-ı mescûr» derler.

d)  Tabiîn'den İkrime'ye göre : Bu, Arş'ın altında yer alan çok büyük bir denizdir.

Kur'ân-ı Kerîm, 1400 şu kadar yıl önce denize yemin ederek onun önemini belirtir anlamda bize ön fikir vermektedir. Günümüzde denizin önemi ve yaran artık iyice anlaşılmış bulunuyor. Denizlere hâkim olan mil­letler çok zengin kaynaklara sahip olma şansına sahiptirler.

Kıyamet olayında denizlerin yanıp ateş haline gelmesi:

Bu, bir ihtimal zincirleme hidrojen patlamasıyla denizlerin ve atmos­ferin ateş haline geleceğine işaret olabilir veya başka bir sebepten dolayı böyle bir dönüşüm gerçekleşebilir.

Yemin edilen beş şeyden çıkarılan sonuçlar:

1- Dağları ormanlık haline getirip bitki örtüsüyle  örtmemiz   tavsiye

ediliyor.

2- Önemli kitapları,  özellikle  kalıcılık  arzedenîeri itinayla en güzel şekilde en iyi kâğıda bastırıp korumamız isteniliyor.

3- Kabe'nin her bakımdan mü'minlerin kardeşlik, birlik ve dirlik oda­ğı kılınması, yüce âlemdeki benzerinin mevcudiyetiyle vurgulanıyor.

4- Göklerin   tam   düzen ve dengede   olduğuna   dikkatler  çekilerek araştırıcı olan ilim adamlarına hareket noktası  belirleniyor.

5- Denizlerin hem insanlardan yana faydasına işaret ediliyor, hem de kıyamete yakın kaynayıp ateşe dönüşeceği haber veriliyor.

 

Kıyamet Olayiyla Meydana Gelecek Değişmeler

 

«Elbette Rabbın azabı gerçekleşecektir. Onu savacak bir güç yoktur. O gün gök dön­dükçe dönecek. Dağlar (yerinden ayrılıp) yürüyecek..»

Allah'ın azabının gerçekleşeceği, onu savacak bir gücün olamayaca­ğı işlenirken, bu azabın kıyamet olayıyla belirginleşecegi haber verilmek­tedir. Sonra da kıyamette meydana gelecek yönlendirici iki safhaya dik­kat çekilmekte ve böylece Hakk'ı inkâr edenler uyarılmaktadır:

a)  O gün gök  döndükçe dönecek.

Sistemler ve onlara bağlı yıldızlar, gezegenler,yörüngelerinden çıka­cak, yıldızlar birbirine çarpılıp parçalanacak ve kâinatın mevcut düzeni alt-üst olacaktır.

b)  Dağlar (yerinden ayrılıp)  yürüyecek.

Böylece yerküre de yörüngesinden çıkıp dümdüz bir yumurta gibi pü­rüzsüz hale gelecek, boşlukta kayıp gidecek yeni düzenin kurulacağı vakte kadar her şey denge ve düzenini kaybedecektir.

Neden   kâinatın düzeni bozulacak?

Mevcut düzen, insanların ve diğer canlıların yaşamasına uygun şart­ları ve ortamı beraberinde taşımaktadır. Yeryüzünde insan nesli son bu­lunca, yani ruhlar alemindeki en son insan ruhu yeryüzüne inip kendine ait bedene girince, dünyanın ömrü tamamlanmış olacak. İkinci hayatı ka­lıcı olarak devam ettirecek yeni bir düzenin, ortam ve şartların hazırlan­ması gerekecek. Zira bugünkü mevcut düzen ve şartlar, ölümlü bir hayata göre plânlanmıştır. Ölümsüz kalıcı bir hayat için yeterli değildir. O bakım­dan yeni bir düzenin kurulması zorunludur.

 

Hakkı Yalanlayan Ve Bâtılı Savunan İnkarcılar

 

«(Hakk'ı) yalanlayanların o gün vay haline!Ki onlar, daldıkları şeyde (küfür ve sapıklık içinde) eğle­nip dururlar.»

Cenâb-ı Hak, kıyamet olayından iki safhayı haber verdikten sonra, hakkı yalanlayanların âhiret âleminde dört ayrı kınama ve suçlama ile karşılaşacaklarını bildirerek, duygu ve düşüncelerini yönlendirmeyi murad ediyor; dünya hayatında insanı saptıran iki büyük gaflet üzerinde durarak inkarcıları tehditte bulunuyor,

O yüzden âhirette, dünyadaki amellerine uygun olarak ilk adımda kı­nama, azarlama ve gerçeği hatırlatma cezası söz konusu oluyor; şöyle ki:

1- Kâfirler Cehennem ateşine zillet ve horluk havası içinde itilirler.

2- Onlara: «İşte yalan saydığınız ve sandığınız   Cehennem  budur» denilir.

3- «Yoksa buda mı bir sihir veya büyüdür?» şeklinde uyarılar yapılır.

4- «Girin oraya. İster katlanın, isterse katlanmayın sizin için birdir, fark etmez»  denilir.

Bütün bu azap ve kınamalar, azarlama ve itilip kakılmalar, ilâhî ada­letin gereği, sünnetullah'in icabıdır. Çünkü ceza amelin cinsindendir. Ce-nâb-ı Hak ancak âdildir, kimseye mümkün değil zulmetmez. Ama insan kendi kendine zulmeder.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, dört önemli şeye yemin edilerek, ilâhî adalet ge­reği azabın mutlaka gerçekleşeceği haber verildi ve kıyamet olayı üzerin­de durularak yönlendirici uyanlar yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah'tan korkup kötülüklerden sakınan mü'min-lere hazırlanan altı yüksek nimete değiniliyor ve özendirici bilgiler verili­yor. Doğru yolda olup imân üzere ölen mü'minierin neslinin de, dosdoğru imân ettikleri takdirde, fazilet ve mükâfatta atalarına eriştirilecekleri müj­deleniyor. Sonra da Cennetin diğer gönül refahlaîıcı nimetlerinden söz ediierek, imân ve sâlih amele karşılık verilecek mükâfatın güzelliği üzerin­de duruluyor.

 

Meali:

 

17- Şüphesiz ki muttâkîler (Allah'tan saygı ile korkup kötülüklerden sakınan mü'minler) Cennetlerde nimet içindedirler.

18- Rablannın kendilerine verdikleriyle neşelenip   zeuk-u   safa sür­mektedirler. Rabları, onları o çok yakıcı Cehennem azabından korumuştur.

19- İşlediklerinize karşılık afiyetle gönül huzuru içinde yeyiniz içiniz.

20- Bunlar, birer dizi halinde sıralanan kanepelere, tahtlara yasla­nırlar ve biz, kendilerini iri kara gözlü eşlerle evlendiririz.

21- Onlar ki imân ettiler ve soyları da kendilerine îmân ile uydu­lar, soylarını onlara eriştirip katarız ve biz, onların amellerinden  hiçbir şey eksiltmeyiz. Her kişi kazandığına karşılık rehindir.

22- Onlara (Cennet'tekilere), canlarının çektiği meyvalardan ve et­ten sunarız.

23- Orada kadeh tokuştururlar ki, bunda ne bir boş-anlamsız saç­malama, ne de günaha sokma vardır.

24- Kendilerine ait hizmetçiler etraflarında dönüp dolaşırlar da san­ki herbiri sedefteki saklı inciler gibi,.

25- Birbirlerine dönüp sorarlar;

26- Derler ki: «Hakikat biz bundan önce   (dünya'da)  ailemiz hak­kında korkup endişe duyardık?

27- Allah, bize bol lûtufta bulundu da Cehennem'in kavurucu aza­bından korudu.

28- Şüphesiz biz, bundan önce de O'na yalvarıp ibâdet ederdik. Çün­kü O, iyiliği bol, rahmeti geniştir.»

 

İlgili Hadîsler Ve Rivayetler

 

Tabiîn'den Saîd b. Cübeyr'in İbn Abbas (R.A.)dan mevkufen yaptığı rivayette buyuruluyor ki:

«Adam Cennet'e girince, ana-babasım, eşini ve çocuklarını sorar. Ona : «Sözünü ettiğin yakınların senin derecene erişememişlerdir» denilir. O da : «Ya Rabbî! Ben hem kendim için, hem de onlar için amel ettim» diyerek dileğini arzeder. Bunun üzerine, yakınlarının ona kavuşturulması emre­dilir.» [6]

«Şüphesiz ki Allah, sâlih kulun cennetteki derecesini yükseltir. O da : «Ya Rabbî! Bu derece bana nereden, nasıl olabilir?» diyerek hayretini dile getirir. Allah ona: «Bu, evlâdının senin için yaptığı duâ ve istiğfarın kar­şılığıdır» buyurur.» [7]

«Ademoğlu ölünce ameli kesilir. Ancak şu üç cihetten değil: Câri bir sadaka veya istifade edilen bir ilim veya kendisi için duâ eden bir ev­lât..» [8]

«Cennetlikler Cennet'e girdikten sonra, (din) kardeşlerini ve dostları­nı görmek isterler. Bunun üzerine (kardeşinin veya dostunun) kanepesi ge­tirilir de onun kanepesinin hizasına konulur. Herbiri kendine ait kanepe­sine oturup dayandığı halde dünyada olup bitenlerden, (o günlerde cere­yan eden olaylardan) söz ederler. Biri diğerine şöyle der: «Dostum! Al­lah'ın hangi günde bizi bağışladığını bilir misin? Biz şu yerde bulundu­ğumuz günde Azız ve Celîl olan Allah'a duâ etmiştik de O bizi bağışla­mıştı.» [9]

 

Takva Derecesine Eren Mü'minlerin Mükâfatı

 

«Şüphesiz ki muttâkîler (Allah'tan saygı ile korkup kötülüklerden sakınan mü'minler) cennetlerde nimet içindedirler..»

Kur'ân ilâhî metod gereği, önce insanlıktan yana çok yararlı olan beş önemli şeyi sıraladı ve arkasından kıyamet günündeki safhalardan birka­çına dikkatleri çektikten sonra, inkarcı sapıkları, azgın zâlimleri nasıl korkunç bir azabın beklediğini haber verdi. Sonra da kendini inkâr ve haksız­lık fırtınasından; cehalet ve azgınlık karanlığından kurtarıp Allah sevgisi ve korkusu doğrultusunda hayatını ilâhî buyrukların ışığı altında düzene sokan mü'minlerin erişeceği on kadar gönül açıcı, mutluluk verici nimet­leri sıralamaktadır:

1- Takva derecesine eren mü'minler cennetlerde nimetler içinde ola­caklar.

Dünyada imân ve irfanın kalp ve ruhta oluşturduğu haz ve iştiyak, âhiret âleminde ilâhî iltifatın belirtisi olan Cennet'in nimetleriyle ve cema-lüllah ile son çizgisine ermiş olacak. Çünkü tahkiki imânın mükâfatı ancak Cennet'tir.

2- Mü'minler ebediyet yurdunda Rablarının verdiği mükâfatlarla ne­şelenip zevk ve safa süreceklerdir.

Çünkü orada teklif ve tekellüf yoktur. Sınavlar, mücadeleler, teklif ve tekellüfler çok gerilerde kalır; daha doğrusu onların dönemi kapanmış olur. Kişinin beraberinde getirdiği sağlam imân ve onun ürünü olan sâlih amel­ler değerlendirilir.

3- Cenâb-ı Hak o takva sahibi mü'minleri Cehennem azabından ko­ruyacaktır.

Zira onların imân temeli üzerinde yükselttikleri iyi-yararlı amelleri, sa­mimi niyetleri, kötülüklerine ağır gelir ve böylece «hüküm eksere göredir» kuralınca, onlar,   suçlu  günahkârlarla aynı çizgide  tutulmazlar.

4- Dünyada ömrünü hak yolunda değerlendirip nefis ve İblİs'Ie mü­cadele ederek sâlih amellerde bulunan o mü'minler, Allah'ın şu iltifatına lâyık görüleceklerdir: «İşlediğinize karşılık afiyetle, gönül huzuru içinde yeyiniz,  içiniz!»

5- Dünyada hak yolunda mücadele eden o bahtiyarlar, âhirette Cen­net'in gönül çekici havası içinde karşılıklı tahtlar üzerinde oturup tatlı soh­betlerde bulunma İmkânına kavuşturulacaklardır.

6- Dünyada nefis ve şehvetinin aşırılıklarını frenleyip kendini meşru sınırlar içinde tutarak cadde-i haktan sapmayan o mü'minler için  Cen-net'te eş olarak huriler hazırlanmıştır.

7- Sözü edilen o mü'minlerin soylarından da imân edenler arkala­rından onlara kavuşturulacaktır. Kimsenin amelinden bir şey eksilmeksizin öncekilerin mükâfatının bir benzeri diğerlerine de verilecektir.

Kur'ân'ın bu beyânı, mü'min bir neslin mü'min nesil yetiştirmesinin lüzumunu tahrik ve teşvike yönelik bulunmaktadır.

8- Cennet mutlak anlamda mutluluk ve  bolluk yurdudur.  Mü'minle­rin iştiha ettiği her şey orada mevcuttur. Dünyada kendini haramdan ko­ruyup şüpheli şeylerden  uzak tutan takva erbabına, gözlerin görmediği, kulakların  işitmediği ve kalplerin tasavvur edemediği sonsuz mükâfatlar hazırlanmıştır.

9- Cennet yiyeceklerinin posası olmadığı ve alınan gıda ile vücut hep tazelendiği  gibi,  içkilerinin de sarhoş edici nitelikte  bulunmadığı, insanı saçmalamaya itmediği bir gerçektir. O bakımdan Cennet'te pislik, kir, toz, moloz,  çöp ve  benzeri rahatsız edecek hiçbir şey söz konusu  değildir. Bütünüyle huzur, güven, rahatlık, temizlik, saadet, neşe ve gönül yatışkanlığıdır.

10- Takva erbabı mü'minlerin etrafında hizmet aşkıyla dolaşan hiz­metçilerden her biri sedefteki inci kadar temiz ve zariftir. Dünyada kendini Hakk'ın yoluna ve hizmetine veren mü'minlere Cennet'te devamlı hizmet edenler olacaktır.

 

Her Kişi Kazandığına Karşılık Rehindir

 

«Her kişi kazandığına karşılık rehindir.»

Burada «her kişi» sözü, zahirî itibariyle umum ifade ediyorsa da, Müd-dessir Sûresi 38. âyette, meymenetli mü'minler bu genellemenin dışında tutulmuştur. O halde «her kişi»den maksad, inkarcı sapıklar, zâlim müte­cavizler, suçlu günahkârlardır. Kâfirler küfürlerinden kaynaklanan amelle­rine karşılık Cehennem'de rehîn tutulurlar. O amellerinin doğurduğu günah­lardan başka kendilerine bir günah yükletilmeyeceği gibi, mükelleflerin de günahları kaldırılıp onlara yükletilmeyecektir. Ancak kişinin dünyada açtığı kötü çığırda yürüyenlerin kazandığı günahın bir misli kendisine yazı­lır. Böylece kötü amel bir borç, sahibi ise ona karşılık rehindir. Borç öden­medikçe rehîn geri verilmez. İyi ve yararlı amel işlemek borcu ödemek de­mektir. Âhirette iyi-yararlı amel işleme diye bir teklif olmadığına göre, kö­tü amelinden dolayı rehîn tutulan kişinin kurtulma şansı da yok demek­tir. Ancak suçlu günahkâr mü'minlerin dünyada işledikleri sâlih amelle­ri, kötü amelleri karşısında ağır gelirse, o takdirde kurtulma şansı söz ko­nusudur.

 

Cennet'te  Meyva Ve  Et Nimeti

 

Kur'ân'da cennet nimetleri sayılıp açıklanırken meyva ve etten ismen söz edilerek dikkatler bu iki maddeye çekilmektedir. Zira bu iki nimet ,dünya hayatında da insanın dengeli beslenmesi için son derece lüzumludur. Âhirette de onların gerekli olduğu anlaşılıyor. Ancak oradaki meyva ve et, dünyadakinden çok farklıdır. Meyvadaki vitaminler, etteki proteinler temel gıdalardır. Cennet'te bunlar en verimli ve hayatı devam ettirici özellikte hazırlanmıştır.

 

Sarhoş Etmeyen  İçkiler

 

«Orada kadeh tokuştururlar ki, bunda ne bir boş ve anlamsız saçmalama, ne de günaha sokma vardır.»

Cenâb-ı Hak ilgili âyetle alkolsüz meşrubatı överek Cennetteki içkile­ri misal vermektedir. Anlaşılan odur ki, alkollü içkiler hem dünyada, hem de Cennet'te zararlıdır. O bakımdan bize emânet olarak verilen bu bedeni, zararlı maddelerle tahrip etmeden sağlığını, zindeliğini korumamız farzdır. Aksi halde hem emânete hiyânet, hem de kendimize haksızlık etmiş oluruz.

Âyette, Cennet'teki faydalı içkilerin iki özelliği konu edilmektedir: «lağv» ve «te'sîm». Birincisi, içenleri sarhoş etmiyeceğine ve o nedenle on­lardan boş, anlamsız ve saçma sözlerin çıkmayacağına delâlet etmekte­dir. İkincisi ise, insanı dengesizliğe itmeyeceğini, günaha sokmayacağını, Hakk'ı unutturmayacağını belirtmektedir.

 

Ğılman Ve Vildân

 

«Kendilerine ait hizmetçiler etraflarında dönüp dolaşırlar da sanki herbiri sedefteki saklı inciler gibi..»

«Ğılman» ismi Kur'ân'da bir yerde geçer. «gulam»ın çoğuludur. Daha çok on yaşın üstündeki taze çocuklar hakkında kullanılır. Bu tariften an­laşılan şu ki: Cennet'te mü'minlere hizmet eden on yaş üstü çocuklar vardır. Ancak onların menşei nedir? Dünya'da henüz ergen olmadan ölen çocuklar mıdır, yoksa Cennet'te sırf hizmet için yaratılan ayrı varlıklar mıdır? Müfessirlerin bu hususta farklı tesbit ve yorumları olmuştur:

a)  Mü'minlerin belirtilen yaşlarda ölen çocuklarıdır. Böyleoe Cenâb-ı Hak,  cennetliklerin gönlünü  ve gözünü çocuklarıyla da aydınlatacak ve onları orada biraraya getirecektir.

b)  Başkalarının çocuklarıdır. Bunlar teklif çağına girmeden ölenlerdir ki, daha çok ana-babaları küfür üzere ölen kâfir ve müşriklerin çocukları olup, ilâhî tekliflerle henüz mükellef yaşa gelmeden dünyadan ayrılmışlar­dır ve «Her doğan çocuk fıtrat üzere (din ve Alfah duygusu, İslâm ruhu ve mayası) üzere doğar..» mealindeki hadîste ifadesini bulduğu üzere, bunlar kâfir ve müşrik sayılmadığından Cennet'e girme nimetine erdirilmiş ve mü'minlerin hizmetine verilmişlerdir.

c) Cennet'te huri misali, sırf mü'minlere hizmette bulunmaları için ya­ratılmışlardır. Ne yaşlanırlar, ne de tazelik ve zerafetlerini kaybederler.

Kur'ân'ın bir de altı yerinde «vildân» ismi geçmektedir. Onlardan dör­dü dünyadaki çocuklarla ilgilidir; ikisi ise. Cennette hizmet edecek çocuk­lar hakkında kullanılmıştır.

Bunun tekili «velîd» gelir. Hem çocuğa, hem de köleye delâlet ettiğini görmekteyiz. Ebû'l-Hasan'a göre : Bu isim hem erkek, hem de kız çocuk­ları hakkında kullanılabilir. Tekili olan «velîd» ise, daha çok yeni doğan ço­cuk hakkında kullanılmıştır.

«Ğılman» ve «vildân» isimlerinin aynı mânaya gelmediği anlaşılıyor. Ancak bu iki kavramdan, Cennet'te mü'minlere, kimi on yaşından az yu­karı, kimi de on yaşından aşağı olan çocukların hizmet edeceği istidlal edilmiştir. Bununla beraber bazı ilim adamları bunların eş anlamlı isimler olduğunu söylemiştir. Allah daha iyisini bilir.

 

Ailenin  Sapmasından Endişe Duyup Tedbir Almak

 

«Birbirine dönüp sorarlar : Derler ki, «hakikat biz bundan önce (dünyada) ailemiz hak­kında korkup endişe duyardık.»

Kur'ân-ı Kerîm, 25 ve 26. âyetlere göre, cennettekiler yerlerini alıp nî-metlere erişince, dünyada geçen hayatlarının önemli safha ve dönemlerini dpşünerek, o dönem ve safhalarda ilâhî buyrukların dışına çıkmaktan ne ka­dar korktuklarını; özellikle aile fertleri hakkında çok endişeli olduklarını birbirlerine anlatırlar. Karşılıklı sorular ve cevaplar sürüp gider.

Olacak oiayın olmuş gibi anlatılmasına gelince : Allah'a göre, olması kesinlik arzeden olaylar olrnuş gibi kabul edilir. Zira geçmiş, gelecek gibi zaman kavramları biz insanlara göredir; Cenâb-ı Hak için söz konusu de­ğildir.

Böyleoe Kur'ân, ailesini düzen içinde yetiştiren, onların hak yolundan sapmalarını düşünerek tedbîr alan mü'minlerin Cennet'e lâyık olduklarını açıklamakta ve anlayabilenler için çok sağlam ve kalıcı kıstas ortaya koy­maktadır.

Sonra da sapıtabilirim ve kötülüklere dalabilirim endişesiyle Allah'a duâ etmek, O'nun bu konuda yardımını beklemek konusu işlenmekte ve Cennet'e girecek olan takva sahibi mü'minlerin dünyada iken Allah'a yal­varıp duâ ettikleri misal verilmekte ve Cenâb-ı Hakk'ın iki sıfatı anılmak­tadır : Berr ve Rahîm.

Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın bütün incelik, zerafet, doğruluk ve iyiliğin tek kaynağı olduğuna; ikincisi, dünyada imân doğrultusunda sâlih amel­lerde bulunan mü'minleri âhiret gününde de geniş rahmetine kavuştura­cağına delâlet etmektedir.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, sâlih amellerde bulunan mü'minlerden yana âhi-rette hazırlanan altı kadar yüksek nimetten söz edildi. Sonra da Cennet'in diğer göz ve gönül açan nimetlerinden bir kısmı haber verilerek imân eden­lerin hevesi kamçılandı. Dünyada aile fertlerini doğru yolda tutmanın öne­mi üzerinde durularak uyarıcı işaretlerde bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Peygamber (A.S.)ın öğüt ve tebliğe devam etmesi emrediliyor. Ona «deli» damgasını vuranların yakın gelecekte kimlerin deli olduğunu görecekleri tehdit yoluyla haber veriliyor. Sonra da inkarcı müş­riklerin akı! ve mantık dışı, gerçeğe ters düşen söz ve davranışları üze­rinde durularak uyarıcı bilgiler sıralanıyor ve yakın gelecekte ilâhî hükmün tecelli edeceği müjdeleniyor.

 

Meali:

 

29- Sen, öğüt vermeye devam et. Sen, Rabbın nîmetiyle ne bir kâ­hinsin, ne de deli...

30- Yoksa onlar (senin için) «O şâirdir, zamanın tokadını yemesini bekliyoruz» mu diyorlar?

31- De ki: «Siz bekleye durun, doğrusu ben de sizinle beraber bek­leyenlerdenim.»

32- Yoksa bunu (bu tutarsızlık ve çelişkiyi) akılları mı onlara emre­diyor? Değilse onlar, azıp sapıtan bir millet midir?

33- Yoksa bunu (Kur'ân'ı) kendisi mi uydurup söyledi diyorlar? Ha­yır, onlar inanmazlar.

34- Eğer doğru sözlü kimseler ise,   bu   sözün   bir benzerini getir­sinler!

35- Yoksa onlar, hiçbir şeysiz (plânsız, programsız rastgele)mi ya­ratıldılar? Değilse, yaratanlar kendileri midir?

36- Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesinlikle inanmazlar.

37- Yoksa Rabbın hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı (Kâinat'ta) hüküm ve saltanat kurup (düzeni) yürütenlerdir?

38- Yoksa onların merdivenleri var da onunla mı  (yükselip gökle­rin haberlerini) dinliyorlar? O halde dinleyenleri (bu hususta) açık belge, isbatlayıcı delil getirsinler.

39- Yoksa kızlar Allah'a, oğlanlar size, öyle mi?                       

40- Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altına mı giriyorlar?

41- Yoksa gayb (görünmeyen, bilinmeyen hususlar), onların yanında bulunuyor da onu kendileri mi yazıp tesbit ediyorlar?

42- Yoksa bir hile ve tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama o küfre sa­panlar  kendileri tuzağa  düşeceklerdir.

43- Yoksa onların, Allah'tan başka bir ilâhları mı var? Allah, onla­rın ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.

44- Gökten bir kütlenin düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut kümesidir derler.

45- Sen onları çarpılacakları güne kavuşmalarına kadar bırak.

46- O gün onların hile ve tuzağı kendilerine hiçbir fayda verme? ve onlar yardım da olunmazlar.

47- Şüphesiz ki, zâlimler için bundan başka da azap vardır. Ama ço­ğu bunu bilmezler.

  Rabbın hükmüne (o gelinceye kadar) sabret. Şüphesiz ki sen, bizim gözetimimlzdesin. Kalktığında Rabbını hamd ile teşbih et; gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardından da teşbihe devam et.

 

İniş Sebebi

 

Kureyş Kabilesi'nin ileri gelenleri Dârünnedve'de toplanıp Hz. Muham-med (A,S.) hakkında tedbîr alınmasını ve Mekke'yi karıştırıp aileleri bölen bu akıma bir son verilmesini müzakere ediyorlardı. Onlardan biri şöyle öne­ride bulundu : «Muhammed'in (A.S.) ellerini arkasından bağlayıp hapsedin ve zamanın tokadını yiyip yok oluncaya kadar göz altında bulundurup bek­leyin. Ondan önceki şâirler, örneğin Züheyr ve Nabİğâ gibi büyük üne sa­hip olanlar da zamanla yok olup silindiler.»

Bunun üzerine 20-30. âyetler indi. [10]

 

İlgili Hadîsler

 

«Bir şeyi uğursuz sayanı veya başlayacağı şeyin uğur getirmiyeceğini söyleyeni tasdik eden, kehanette bulunan, kâhine gidip onun dediğine ina­nan; sihir ve büyü yapan; büyücüye ve sihirbaza gidip onların dediklerini tasdik eden kimse bizden değildir.

Kim de bir kâhine (gaybden haber verene) gider ve onu tasdik ederse, Muhammed'e (A.S.) indirileni inkâr etmiş olur.» [11]

Bir adam Hz. Peygamber'e (A.S.) sordu:

—  Ya Resûleflah! Büyük günahlar kaç tanedir? Cevap verdi:

— Dokuz tanedir. En büyüğü, Allah'a ortak koşmak, haksız yere bir mü'mini öldürmek, savaştan kaçmak, namuslu kadına zina suçlamasında bulunmak, sihir ve büyü yapmak ve yaptırmak, yetim malı yemek ve faiz yemektir.» [12]

«Kim bir kâhine gider de onun dediğini tasdik ederse, cidden o, Muhammed'e indirileni inkâr etmiş olur.» [13]

«Kim bir kâhine gider de onun dediğini tasdik ederse, Muhammed'e indirilenden ilgisi kesilir. Kim de ona gider, ama dediğini tasdik etmezse, kırk günlük (ve gecelik) namazı kabul olunmaz.» [14]

«Kim kehanette bulunur veya fala bakıp veya baktırıp kısmet ararsa ve yolculuğa çıkarken fala baktırıp ya da karşısına çıkan bir canlı sebe­biyle onu uğursuz sayıp geri dönerse, yüce derecelere asla erişemez.» [15]

«Kim bir arrafa (gelecekten haber veren kâhin veya büyücüye) gider de ondan bir şey sorar ve dediğini tasdik ederse, kırk (gün ve) gece na­mazı kabul olunmaz.» [16]

 

Muhammed (A.S.) Ne Kâhin, Ne De Dengesiz İdi

 

«Sen,öğüt vermeye de­vam et. Sen, Rabbın nîmetiyle ne bir kâhinsin, ne de delisin.»

Kureyş Kabilesi'nin ileri gelenlerinden Şeybe b. Rebi'a, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz için «kâhin» derken, Ukbe b. Ebî Muayt, «aklî dengesi b~ö~-zuk» diyordu. İlgili âyetlerle bu gibi yersiz ve yakışıksız isnat ve suçlama­lar reddedilmektedir. Aynı zamanda bu gibi sataşmalara Peygamberin önem vermemesi, tebliğ hizmetini sürdürmesi emredilerek, inkarcı sapıkların her zaman böyle ölçüsüzlüklerde bulunabileceklerine .işaret edilmektedir.

Hz. Muhammed'in (A.S.) üstün kişiliği, fevkalâde akıl ve zekâsı, di­rayet ve yeteneği, vakar ve terbiyesi; hepsinin üstünde ilâhî vahye mazhar bulunması, bu gibi isnatların kin, haset, garezkârhk ve azgınlıktan kay­naklandığını ortaya koyuyor ve böyle diyenleri gülünç duruma düşürüyordu.

Kâhin : Kehanet kökünden türetilen sıfattır. Daha çok gâibden haber veren, büyü yapan, çakır gözlü bir çocuğu su dolu tas veya tırnak üzerine eğip cinlerden haber veren kimse hakkında kullanılır.

Kamus Şârihi ise, «kehanet»  maddesi hakkında şu bilgiyi veriyor:

«Arapiarda kâhinler olurdu. Şakk ve Satıh adındaki şahıslar gibi. Şey­tanlar göklere çıkmaktan men'ediimedikleri dönemde bazı olay ve haberleri meleklerden kaparak çalarlar ve onları (ilgili kişilere) naklederlerdi. Resû­lüllah (A.S.) Efendimiz peygamber olarak gönderilince, artık şeytanlar ve cinler göklere çıkmaktan men'edildiier.

Bazı kimseler cin taifesinden «huddam»la ilgili kurduğunu iddia eder. Oysa cinler gaybı bilmezler.»

et-Terğîb ve't-Terhîb sahibi Münzerî (656) «Kâhin» maddesi hakkında şu bilgiyi veriyor: «Gizli tutulan bazı şeyler hakkında haber verip bir kıs­mında isabet kaydeden, çoğunda ise hatâ yapan ve bu bilgileri cinlerin ken­disine haber verdiğini iddia eden kimseye kâhin denir.» [17]

 

Kâhin Veya Büyücünün Verdiği Haber

 

Cinlerden kâfir olanlar, meydana gelen olayların bir kısmını vaktin­de görüp tesbit etme şansına sahiptirler. Yalın zehirli ateşten, diğer bir anlatımla, ışından yaratıldıkları için cinler baş döndürücü bir hız ve hare­ket gösterebilirler. Ancak tesbit ettikleri olayların çoğunu net göremezler. Net olarak görebildiklerine de yalan katıp öylece kâhinlere fısıldarlar.

Kâhin ve büyücü, kendini şeytan ve cinne teslim edip bu husustaki ilâhî yasağı çiğnediğinden, cinlerden koruyan melek ondan uzaklaşır. Böy­lece kâfir cinlerin ona yaklaşıp fısıldaması kolaylaşır.

Bir takım yöntemlerle, ya tırnak, ya bir çanak su veya benzeri bir şeye görüntüleri akseder. Böylece kâhin, ya da büyücü o görüntülerle birlikte aldıkları mesajları değerlendirirler.

Şüphesiz bu değerlendirmenin % 10 isabetli olsa bile, % 9’u kapalı, dolaylı, yanlış ve isabetsizdir.

İslâm bütünüyle hukuk, adalet, ahlâk, fazilet ve kardeşlik dinidir. Da­va konusu olan olayları şahit ve belgelerle değerlendirir. Bu hususta hâkim ne kendi kehânetiyle, ne de başkasının keşif ve kerâmetiyle amel edebi­lir. Aynı zamanda İslâm meselesinin çözümü için kâhinlere, büyücü ve üfü­rükçülere baş vurmayı küfür sayar; insanların bu gibi bâtıl yol ve hurafe­lerden; yalan ve çarpık haberlerden uzak kalmasını emreder.

Kâhin ve büyücülerden önemli bir kısmı ise, cinlerle temas kuramaz; ancak bazı gözboyama yolu ve yöntemiyle psikolojik tesir uyandırabilirler. Gelecekten ise, ne cinlerin, ne de kâhin ve büyücülerin haberdar olması söz konusudur. Nitekim Nemi Sûresi 65. âyette : «De ki: Allah'tan başka ne göktekiler, ne de yerdekiler gaybı bilir.» buyurulurken, Sebe' Sûresi 14. âyette, cinlerin gaybı bilmediği net olarak açıklanmaktadır. Ama Cenâb-ı Hak dilediği peygambere ve velî kuluna gaybı bildirir. Bu da bir istisna teşkil eder.

Ruhlardan mesaj aldıklarını sanan medyumlara da ancak kâfir cinler mesaj vermekte ve böylece bu fırsattan yararlanarak hissettirmeden sema­vi dinlerin teblîğ ettiği inancı temelinden yıkmakta ve sık sık Kur'ân ve Sün-net'e ters düşen, çelişkili bilgiler, haberler sunmaktadırlar. Sünnetullah ge­reği, ruhların insanlarla, yani dirilerle temas kurup gaybden haber vermesi yasaklanmıştır. Bunun sebebi ise gayet açıktır: Eğer yaşamakta olan insan­lara ruhlarla ilgi kurma imkân ve yeteneği verilseydi, kitap ve peygamber göndermeye lüzum olmaz; aynı zamanda akıl ve idrâkin, irâde ve azmin rolü kalmazdı. Herkes ruhlardan alacağı habere ve bilgiye ister istemez inana­cak ve ona göre kendine bir yol çizecekti. Böyle bir durumda iyilerle kö­tüleri ayırt edecek ilâhî kıstasın indirilmesi hikmete ters düşerdi.

 

Kur'ân Bir İnsan Tarafından Uydurulmuş Değildir

 

«Yoksa bunu (Kur'ân'ı) kendisi mi uydurup söyledi diyorlar? Hayır, onlar inanmazlar. Eğer doğru sözlü kimseler ise, bu sözün bir benzerini getirsinler.»

Kur'ân ve hadîslerde verilen haberlerin, gelecekle ilgili mesajların; bi­limsel anlamda ana fikirlerin, temel bilgilerin, hukukî kuralların üzerinden on beş asır geçmesine rağmen hepsi de tazeliğini, lüzumluluğunu koru­makta ve gerçeğrbulup ortaya çıkaran, ilimle hiçbir zaman ters düşme­mektedir. Eğer -hâşâ- Hz. Muhammed (A.S.) bir kâhin veya şâir, ya da "bü­yücü olsaydı, diğer kâhinler, büyücüler ve şâirler gibi verdiği haberlerin, getirdiği sistemin çoğunun uydurma ve yalan olduğu kısa zamanda anla­şılır ve kendiliğinden silinip unutulmaya mahkûm olurdu.

Aklî dengesi bozuk bir kimsenin kafasından bu kadar mükemmel, mü­kemmelin de üstünde böylesine şaheser bir kitabın çıkması mümkün değildir. Aynı zamanda aklî dengesi yerinde üstün zekâ ve yeteneklere sahip büyük bir ilim adamının da böylesine cihanşümul bir kudrete sahip olan, hiçbir çağda cumhurun aklıyla ve gerçeği tesbit eden ilmi buluşlarıyla çe­lişkili olmayan bir kitap vücuda getirmesi düşünülemez. Bunun için Ona şair veya kâhin damgasını vurmaya çalışan putperest müşriklere Cenâb-ı Hak, şöyle denilmesini emretmektedir: «De ki, siz bekleye durun, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.» Yakın gelecekte benim ve bana indirilen kitabın nasıl bir rahmet ve mutluluk olduğunu göreceksiniz.

 

Gerçeği Görebilmenin İki Önemli Sebebi

 

Gerçeği görebilmek, büyük bir irfan ve insaf işidir. Herkes duygusu­nun, ön yargısının perdesini yırtarak akıl ve irfan gözüyle hakikati arama külfetine katlanmak istemez. İnsanların çoğu nefis ve maddenin; duygu ve ihtiraslarının esiridir. Hz. Muhammed (A.S.), aldığı vahiy ve sergilediği hakikatlerle insan aklına, vicdanına ve sağduyusuna birden seslenmekte­dir. Ama dün Mekkeli putperestler, bugün materyalist ve komünistler, duy­gularını maddeyle, akıllarını çıkmaza sokan felsefeyle birleştirip kafaların­da bir ön yargı oluşturmuşlardır. O bakımdan çoğunu saplandığı ve şart­landığı bâtılın büyüleyici havasından kurtarmak çok zordur.

 

Plânsız Hilkat Olmaz

 

bir şeysiz {plânsız, programsız rasgele) mi yaratıldılar? Değilse, yaratan­lar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar ke­sinlikle inanmazlar.»

Mekkeli putperestler, Allah hakkında az bir bilgiye sahip bulunuyor­lardı. Bunun için insanın nasıl yaratıldığını, ilk insanın yeryüzüne nasıl ayak bastığını bilmiyorlardı. Bu sebeple de çoğu, rastgele, plânsız, prog­ramsız, gayesiz ve amaçsız bir hılkata inanıyor veya öyle sanıyorlardı. Günümüzün materyalistleri ise, biraz daha farklı ve teorik bilgilere da­yanarak yaratılışın oluşmasını şöyle iddia ediyorlar:

«Dünya üzerindeki canlılar da birdenbire değil, inorganik maddeler­den organik maddelerin, protoplazmanın oluşmasını olası kılan şartlar ger­çekleştikten sonra ortaya çıkmaya başlamışlardır. Bunlar çevrelerini ku­şatan doğa (tabiat) ile savaşa savaşa, farklılaşa farklılaşa evrim sprialini geliştirmişlerdir.»[18]

Görüldüğü gibi, materyalist inkarcının bütün iddiaları birer varsayım­dan öteye geçmemekte; şuursuz, cansız maddenin, şuurlu maddeye dö­nüştüğünü söyleyerek gerçek anlamda bilimsel ölçülerden uzak bir iddiay­la beyin yıkamaya çalışmaktadır.

 

İnatçı İnkarcılara Yöneltilen On Soru

 

Kur'ân, Hz. Muhammed'in (A.S.) her türlü gerçek dışı söz ve davra­nıştan uzak ve pak bulunduğunu; tebiîğ ettiklerinin hepsinin ilâhî kaynak­tan indirilme olduğunu açıkladıktan sonra, inanmayan maddecilere, bâtılı savunan sapıklara, iddialarında doğru iseler Kur'ân'ın bir benzerini hazır­layıp getirmelerini önermekte ve arkasından akıl ve düşüncelerini hakka yönlendirmek, idrâklerini gerçeği araştırmaya çevirmek için on kadar so­ru tevcîh etmektedir:

1- «Yoksa onlar, hiçbir şeysiz (plânsız, programsız rasgele) mi yara­tıldılar?»

İnsan en güzel biçim ve ölçüde, yetenek ve yapıda yaratılmıştır. Bu konuda inorganik maddelerin organik maddelere dönüşüp tekâmül ede ede bugünkü çizgiye geldiğini söylemek, insanın hılkatındaki plân ve prog­ramı ve her organı üzerinde yer alan ilâhî damgayı görmemek, anlamamak demektir.

Aynı zamanda organik maddede oluşan protoplazmaya canlılık vasfı­nın nereden, nasıl geldiğini isbat eden bilimsel bir tesbit de yoktur. İlim bu noktada âciz kalmaktadır. Nerede kaldı bir sürü tutarsız, çelişkili var­sayımlarla hilkati isbat etmek, insanın menşeini belirlemek.

2- «Değilse, yaratanlar kendileri midir?»

Dekart'ın da dediği gibi, insan kendi yaratıcısı değildir. Çünkü o tak­dirde insan, kendini daha başka şeylerle de donatıp acaip bir şekil almış olur ve birbirlerinden farklı durumlar arzederlerdi. Oysa genetik kodda ka­yıtlı bulunan kalıtım hep devam etmekte, insan türünde bir başkalaşma söz konusu olamamaktadır.

Gerçek bu olunca, bu kadar yeteneklerle donatılıp vücuda getirilen insanı, mutlaka belli bir plân ve programa göre yaratıp biçimlendiren var­dır ve onun da çok üstün kudret ve sınırsız ilme ve irâdeye sahip olması gereklidir. İşte hak dinler o kudrete «Allah» demektedir.

3- «Yoksa gökleri ve  yeri  onlar mı  yarattı?  Hayır,  onlar  kesinlikle inanmazlar.»

Kâinatta hem bütünde, hem parçada hâkim olan mükemmel düzen ve denge kanunu bir tesadüfün eseri midir? Milyarlarca tesadüfler nasıl bir­birini izleyip bu düzen ve dengeyi oluşturabildi? Bu mümkün müdür? Bir­den ona kadar numaralandırıp cebimize yerleştirdiğimiz on düğmeden ilk bir numaralıyı çekip çıkarmamız yüzde bir ihtimaldir. İkinci defa elimizi sokup iki numaralı düğmeyi çekip çıkarmamız binde bir ihtimaldir. Üçüncü defa üç numaralı düğmeyi çıkarmamız milyonda, belki on milyonda bir ih­timaldir. Hakikat bu olunca, kâinatta binlerce kanun kusursuz işlemekte, denge ve düzeni korumaktadır. Birine tesadüf denilse, bu yüzde bir ihti­maldir; ikincisine tesadüf denilse bu binde bir ihtimaldir...

«Yoksa Rabbın hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı (kâinatta) hüküm ve saltanat kurup (düzeni) yürütenler?»

Hüküm ve saltanat onların elinde ve tasarrufunda olsaydı, hem bu­günkü düzen devam etmezdi, hem de kaynakları devam ettirme imkân­ları  bulunmazdı.

5- «Yoksa onların merdivenleri var da onunla mı (yükselip göklerin haberlerini) dinliyorlar?»

Dev adımlarla ilerleyen teknoloji, henüz güneş ailesini bile tam an­lamıyla keşif ve tesbit etmiş değildir. Kâinatın büyüklüğünün ışık hızıyla izahına bakılınca, insanoğlunun ne kadar âciz ve zayıf olduğu kendiliğin­den anlaşılır. Komşu gezegenlere merdiven kurmaya çalışan, yani teknik imkânlarla oralara ayak basmak isteyen insan, henüz aneak Ay'a ayak basabilmiştir.

6- «Yoksa kızlar Allah'a, oğlanlar size, öyle mi?»

Bu ne fena ve ne haksız bir taksim! Kendilerine yakıştıramadıklarını Allah'a yakıştırmaları ne büyük küstahlık! Oysa Cenâb-ı Hak, her türlü beşerî sıfatlardan, sonradan arız olan vasıflardan pâk ve münezzehtir. O mutlak ganîdir; her şey onun eseri ve ancak O'na muhtaçtır; O ise hiç kimseye muhtaç değildir.

7- «Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altına mı giriyorlar?»

Peygamberin hizmeti bütünüyle ilâhî rızaya yönelik olup hasbîdir. Teb­liğ ve irşad görevini yerine getirirken hiç kimseden bir ücret ve benzeri bir karşılık beklemez. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den önce gönderilen her peygamber, hitap ettiği topluma şöyle demiştir: «Sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum; benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbına aittir.»

Eşitlikten, hürriyetten, insan haklarından, hukuk devletinden söz edip dem vuran maddeciler hiçbir zaman eşitlik, hakkaniyet ve gerçek anlam­da hürriyet getirmemişlerdir. İşçi ve ırgatı kendi ideolojileri doğrultusunda kullanarak ancak dengesizlik ve anarşizmi doğurmuşlardır. İşin başında olanlar hep aslan payını alıp götürmekte, sömürdüğü halkı ve ırgatı karın tokluğuna çalıştırmaktadırlar.

8-«Yoksa gayb (görünmeyen, bilinmeyen hususlar), onların yanında bulunuyor da onu kendileri mi yazıp tesbit ediyorlar?»

Daha henüz fizik âleminden çok az şey tesbit edebilen insanoğlu, ne­rede kaldı fizikötesini keşfedip hakikatleri öğrenebilsin? Kâinatta kurulu düzenin işleyişinde sayısı belirsiz meleklerin hizmet vermesinden haberleri vamıdır?

İddiaları da, yazdıkları ve ileri sürdükleri hususların çoğu da varsayım­dan ileri geçmemektedir. Teorik bilgilerinin çoğu hakikate ters düşmekte ve ciddi hiçbir çözüm getirmemektedir.

9- «Yoksa bir hile ve tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama o küfre sapan­lar kendileri tuzağa düşeceklerdir.»

Bâtılı savunup hakkın nurunu söndürmek için akla gelmedik hile ve entrikalara baş vuranlar, hiçbir zaman o nuru söndürememişlerdir. Zira hak incelir ama kopmaz, ışığı azalabilir ama bütünüyle sönmez. O bakımdan ha­zırladıkları her hile ve tuzağa sonunda kendileri düşmeye mahkûm olmuş; yetiştirdikleri maddeci ve inkarcı kuşaklar onları kemirip bitirmiştir.

10-«Yoksa onların Allah'tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.»

Allah'ı bırakıp birtakım canlı-cansız mahlûku ilâhlaştıranlar, sadece kendilerini aldatmakta ve yetişmekte olan yeni nesillere en büyük kötülüğü yapmakta ve gelecek kuşaklara en fena mirası bırakmaktadırlar. Manevî boşluk içinde bunalan toplumların bugün hazin akıbetlerini görmekteyiz. Maddî refah bir dereceye kader tatmin edebilmiş, ondan sonra amaçsız­lık, başı boşluk, uyuşturucu, içki, kumar, zina, livata ve benzeri kötülük­ler zincirin halkaları gibi birbirine eklenerek ıslâhı gayr-i mümkün bir çiz­giye gelip dayanmıştır. Cinsel sapıklık, uyuşturucu ihtilası, sözde medeni­yet denilen hayat sistemi henüz çaresi bulunmayan birtakım öldürücü has­talıkları doğurmuştur. Milletler yaptıkları hatâları anlayıp Hakk'a dönünce-ye kadar bu öldürücü, kahredici hava esmeye devam edecek ve insanlığı kemirip tüketecektir.

 

Gökten Kütlenin  İnmesi

 

  <<Gökten bir kutIenin düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut kümesidir derler.»

Şuârâ Sûresi 187. âyetin tefsirinde açıklandığı üzere, inkarcı sapıklar, inatçı zâlim zorbalar, Hz. Peygamber'e (A.S.) : «Eğer doğrulardan isen haydi göğün bir parçasını üzerimize düşür», diyerek, ilâhî azaba inanma­dıklarını tekrarlayıp duruyorlardı. Konumuzu oluşturan 44. âyetle, onların inatlarında ısrar edecekleri belirtilerek, «gökten bir kütlenin (meteorit) düş­tüğünü görseler, birbirinin üstüne yığılmış bulut kümesidir, derler» buyu-rularak, putperestlerin cahilane tutumları, yanlış ve sakıncalı düşünce ve inançları tasvîr edilmekte, kâinat olaylarının sebep ve hikmetini bilme­diklerine işarette bulunulmaktadır.

Böylece Cenâb-ı Hak, inkarcı azgın putperestlerin üzerine azap olarak büyük bir kütlenin düşürülmeyeceğini dolaylı şekilde bildirerek, onları bun­dan başka bir kuvvetin te'dip ve terbiye edeceğini kapalı bir anlatımla haber vermektedir. Nitekim Mekke'nin fethi, onları azgınlık ve küfürleriyle birlikte alaşağı edip inatlarını kırdı ve İslâm'a girmekten başka çareleri kalmadığını onlara öğretti.

Özellikle 45-49. âyetlerle onlar aleyhine gelişecek günlerin çok yakın

olduğuna değinilerek mü'minlerin biraz daha sabırlı ve temkinli olmaları tavsiye ediliyor.

 

  Peygamber (A.S.)  Allah'ın  Gözetiminde Bulunuyordu

 

  «Rabbın hükmüne (o gelinceye kadar) sab­ret. Şüphesiz ki sen, bizim gözetimimizdesin..»

İlâhî rahmet, inayet ve gözetime rağmen, Resûlülah (A.S.) Efendimiz kendine düşen hizmeti ve uygulanacak metodu kusursuz sürdürüyor; bu arada her türlü saldırı ve hezeyana göğüs gerip sabrediyordu. Zira Mekke'­de bir iç çatışma ve vuruşmaya yol açmanın hiç doğru olmayacağını bili­yor ve arkadaşlarını ona göre eğitip yetiştiriyordu.

48 ve 49. âyetlerle bu metod bir defa daha işlenerek, Hz. Muhammed'in (A.S,) asla hezimete uğramıyacağı. Onun hep ilâhî gözetim altında korun­duğu ve başarılı sonuca adım adım yaklaştığı dolaylı şekilde ifade ediliyor.

 

Fırtınalı, Mücadeleli Dönemler İbâdeti Unutturmamalıdır

 

«Kalktığında Rabbınıhamd ile tesbîh et; gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardın­dan da teşbihe devam et.»

Hakk'in bâtıl ile mücadelesinin amaçlarından biri, insanı başkasına kulluktan ve kölelikten kurtarıp Cenâb-ı Hakk'a kul yapmaktır. O halde bu mücadelede zaman gelir hak zayıflayabilir; aralıksız saldırılara mâruz kalabilir. Günün şaşırtıcı olaylarının, fırtınalı dönemlerinin tesirinde kalıp can, mal, evlâd, makam ve mansıb kaygısına düşerek ibâdeti bırakmak veya ihmal etmek, ya da unutmak, şüphesiz ki başarısızlığın, hezimete uğ­rayıp yenilmenin tâ kendisidir. Çünkü böylesine bir panik ve şaşkınlık, mücadelenin asıl amacını belirsiz hale getirir ve dolayısıyla mücadele an­lamsız ve hikmetsiz kalır.

O bakımdan Cenâb-ı Hak, Peygamber'e (A,S.) hitap ederken dolayı­sıyla bütün mü'minlere şu emri vermektedir: «Bir meclisten kalkıldığında veya namaza, veya uykudan, ya da herhangi bir toplantıdan kalkıldığında Rabbını hamd ile tesbîh et. Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batması­nın ardından da tesbîhe devam et.» Çünkü Allah'a bu vakitlerde yönelip O'nun kudret ve azametini düşünmek, imânı güçlendirir, zekâyı açar, ruhu cilalar, kalbi takviye edip azim ve cesareti artırır.

 

Kalkacağın Zaman Tesbîh Et

 

Kur'ân bu hususta mutlak bir ifade kullanarak, kalkmayı Resûlüllah'ın yorum ve açıklamasına bırakmıştır. O bakımdan Efendimiz (A.S.) şöyle buyurmuştur:

«Kim bir mecliste oturur da boş ve anlamsız söz ve davranışları coğa-lırsa, meclisten kalkmadan önce şöyle desin : «Sübhânelfahi ve bi-hamdike, eşhedü ellâ ilahe illâ ente, esteğfiruke ve etubu ileyke». İşte kim böyle der­se, mutlaka o meclîste olan şeylerden dolayı bağışlanır.»[19]

İbn Ömer (R.A.) diyor ki:   ,

— Resûlüllah (A.S.) Efendimizin, bulunduğu bir meclisten henüz kalk­madan en az yüz defa : «Rabbım, beni bağışla. Şüphesiz ki sen tevbeleri çokça kabul eden ve çok bağışlayansın» dediğini sayardık. [20]

Gecenin  bir bölümünde tesbîhe gelince :

Bu daha çok teheccüd namazına işarettir. Ayrıca akşam ve yatsı na­mazlarını da kapsamına almakta ve böylece beş vakit namaza işaret edil­mektedir.

Teheccüd namazı, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e vacip idi. Ümmetine ise sünnet kılınmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, gecenin bir bölümün­de uykudan kalkıp namaz kılmak, zikir ve teşbihte, duâ ve niyazda bulun­mak, bütünüyle rahmet, feyiz ve bereket; nur ve hidâyettir.

Yıldızların batmasının ardından tesbîhe gelince :   Bu cümle üzerinde farklı yorum ve açıklamalar yapılmıştır:

a)  Hz. Ali, Câbir ve Enes'e (Allah hepsinden razı olsun) göre ; Saba­hın iki rek'at farzıdır.

b)   Dahhak ve İbn Zeyd'e göre : Sabah namazının kendisidir, farz ve sünneti kapsamaktadır. Taberî bu yorumu tercih etmiştir.

c)   İbn Abbas'a (R.A.) göre : Namazların arkasından   yapılan  teşbih­lerdir.

d)  Tirmizî'nin tesbitine göre : Fecir doğmadan önce iki rek'at namaz kasdedilmiştir.

Sûrenin başında birtakım değerlere yemin edilerek başlandı ve İs­lâm'ın yakın gelecekte zafere kavuşacağına işaret edilerek, belli vakitler­de Cenâb-ı Hakk'ı hamd ile tesbîh etmemiz emredilerek sûre noktalandı.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a na-müte-nahi hamd-u senalar; doğru yolu bulmamızda bize rehberlik edip Hakk'ın sözünü bize teblîğ eden Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e salât-ü selâmlar ol­sun.

 



[1] Tefsîr-i Kurtubî :   17/58-  LÜbabu't-te'vîl :   4/186

[2] Lübabu't-te'vîl :  4/186

[3] Müslim/imân:  264

[4] İbn îshak - Kurtııbî :   17/58

[5] Tefsîr-i  Kurtubî :   17/58

[6] Taberânî :  İbn Abbas  (R.A.)dan - îbn Kesîr :  4/242

[7] Taberânî/Kur'ân :   38 "

[8] Müslim/vasiyyet :   14- Ebû Dâvud/vasayâ :   14- Tirmizî/ahkâm :  36- Ne-sâî/vasayâ :   8-  Ahmed :   2/316, 350,  372

[9] Müsned-i Bezzar :  Enes b. Mâlik  (R.A.)den - îbn Kesîr :  4/242

[10] İbn İshak : îbn Abbas (R.A.) dan- tbn Kesîr : 4/243

[11] Müsned-i Bezzar/îsnad-i ceyyid ile - Taberânî - Ahmed:  2/408. 429. 476

[12] Taberânî :  Übeyd b. Umeyr'den

[13] Müsned-i Bezzar/İsnad-i ceyyid ile

[14] Taberânî : Reşîd b. Sa'd tarikiyle Enes b. Mâlik  (R.A.) den

[15] Taberânî :  Vesile b. Eska' (R.A.) den

[16] Taberânî :  İki ayrı isnadla

[17] et-Terğîb ve't-Terhîb:   4/440-  Mısır:   1933

[18] Davranışların Kökeni :. 22/1978- Sorum Yayınları/İstanbul 1978

 

[19] Müsned-i Ahmed :  2/494

[20] Eba Dâvud/vitir :  26