Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tevbe Suresi 2.Bölüm - 09Tevbe - Kurtubi02

Tevbe Suresi 2.Bölüm

1. Mü'minlerin Veliliği: 4

2. İyiliği Emredip Kötülükten Alıkoymak: 4

3. Namazın Kılınması: 4

4. Allah'a ve Rasûlüne İtaat Edenler: 4

1. Kâfirlere Karşı Cihad: 5

2. Münafıklara Karşı Sert Davranmak: 5

1. Ayetin Nüzul Sebebi ve Münafıkların Yalancılıkları: 5

2. Münafıkların Söyledikleri Küfrü Gerektirici Sözler; 6

3. Münafıkların Yeltendikleri ve Başaramadıkları îş: 6

4. Münafıkların Nankörlüğü: 7

5. Tevbedeki Hayır ile Münafık ve Zındığın Tevbesi: 7

6. Yüzçevirenlerin Dünya veÂhiretteki Cezalan: 7

1. Buyrukların Nüzul Sebebi: 8

2. Allah 'a Söz Verenler: 8

3. Yalnız Kişi îçin Bağlayıcı Olan Hükümler Neye Göre Verilir: 9

4.  Geleceğe Dair Temenniler: 9

5. Temenni Yoluyla Adakta Bulunmanın Hükmü: 10

6. Allah 'ın Lüîfuna Rağmen Cimrilik Edenler: 10

7. Allah'a Verilen Sözde Durmamanın Cezası: 10

8. Münafıklık ve Çeşitleri: 10

1. Ağlanası Hallerine Gülenler: 13

2. Ağlamak ve Gülmek: 13

1. Âyetin Nüzul Sebebi: 14

2. Bu Âyet İnmeden Hz. Ömer Münafıkların Cenaze Namazının Yasaklandığı Hükmünü Nereden Çıkarmıştı: 14

3. Mağfiret Dileğinin Kâfir ve Münafıklara Faydası Yoktur: 15

4. Hz. Peygamber Mağfiret Dilemekte Muhayyer miydi?: 15

5. Peygamber de Müminler de Müşriklere Mağfiret Dileyemezler: 15

6. Peygamber (sav) 'ın Gömleğini Abdullah İçin Vermesi: 16

7. Kafir ve Münafık'ın Namazı Asla Kılınmaz: 16

8.  Cenaze Namazında Getirilecek Tekbir Sayısı: 16

9.  Cenaze Namazında Kıraat: 17

10.  Cenaze Namazı Kıldıran İmamın Duracağı Yer: 17

11.  Ölenin Kabri Başında Durmak: 17

1. Acizlik Halinde Mükellefiyetin Düşmesi: 19

2. Samimi Olmak (Nasihat): 20

3. İyi Davrananların Aleyhine Yol Yoktur:   - 20

4. Kendilerine Binek Bulunamadığı ve Cihâdın Masraflarını Karşılayamadığı İçin Cihâda Çıkamayanlar: 21

5. Cihâd Masrafı Bulamayan Kimsenin Durumu: 21

6. Hal Karinesi: 22

1. Bedeviler ve Bilgisizlik: 23

2. Bedevilerin Özel Halleri Dolayısıyla Haklarındaki Özel Hükümler: 23

1. Ashab-ı Kiram ve Ensar: 25

2. Ensar ve Muhacirler Arasından İleriye Geçenlerin Üstünlüğü: 25

3. Ashabın Fazilet Dereceleri: 26

4. İslâm'a İlk Girenler: 26

5. Sahabe Kime Denir: 26

6. Muhacirlerden İlk Müslüman Olanlar ve Hz. Ebu Bekir: 27

7. Âyetin Belirlediği Üstünlüğün Kapsamı: 27

1. İleriye Geçenler ve Onlara Güzel Bir Şekilde Uyanlar: 27

2. Tabiin ve Mertebeleri: 28

1.'Hz. Peygamberin Almakla Emrolunduğu Sadaka ve Kur'ân'da Hitap Üslûpları: 31

2. "Mal’ın Kapsamına Giren Şeyler: 31

3. Malda Zekâtın Düşmesi İçin Aranan Şartlar: 32

4. Altının Zekâtı: 33

5. Davarların Zekâtı: 33

6. Sığır Türünün Zekatı: 33

7. İmanın Alâmeti Olan Sadaka: 34

8. Sadaka Verenlere Dua Gereği: 34

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve "Silmeyenler'in Kimlikleri: 35

2. Sadakaları da Tövbeleri de Kabul Eden Allah'tır: 35

1. Dırar Mescidi ve Âyetin Nüzul Sebebi: 37

2. Zarar Kastı: 37

3. Zararları Dokunan Mescidlerin Hükmü: 38

4. Zalime İmamlık Yapanın Arkasında Namaz Kılmak; 38

5. Başkalarına Zararlı Olan Tasarrufların Hükmü: 38

6. Bu Kabilden Bir Mesele: 39

7. Dırâr Mescidi Sahiplerinin. İnkârı: 39

8. Mü'minler Arasına Ayrılık Sokmak: 39

9. Aynı Mescidde iki Ayrı İmamla Cemaat Yapmak: 39

10. Allah'a ve Rasûlüne Karşı Savaş Açanlara Yardımcı Olanlar: 40

1. Dırar Mescidinde Namaz Kılmak Yasaktır: 40

2.  Usul-ü Ftkık Açısından Zaman Zarfı ve "Ebediyyen" Kelimesi: 40

3. Mescid Kurmaktan Maksat: 41

4. Takva Mescidinden Maksat Nedir ve O Mescid Sahiplerinin Özellikleri: 41

5. " ...den, dan" ile İlgili bir Açıklama: 42

6. İçinde Namaza Durulmaya Layık Olan Mescid; 42

7. Liyakatli Mescid: 42

8. Taharet ve Temizliğin Önemi: 42

9. Necasetten Temizlenmek: 43

10. Beden ve Elbiseden Necasetin Temizlenmesi: 43

11. Necasetin İzale Edilmesinde Azhk-Çokluk Ölçüsü: 43

1. "Tesis Etmek: Kurmak" île İlgili Açıklamalar: 44

2. 'Yıkılmaya Yüz Tutmuş Bir Yar" Buyruğunun Kelime Anlamları: 44

3. İki Ayrı Maksatla Bina Yapanların Misali: 45

4.  Takva Niyeti île Yapılan. Hayırlı İşler: 45

5. Bu Âyeti Kerimedeki Temsil Hakikat mıdır, Mecazi midir?: 45

1. Mü'minlerin Satışları: 46

2. Efendi ile Köle Arasındaki Ticari Muameleler: 46

3. İnsanlar Arasındaki Ahş-Veriş İle Allah ve Kullan Arasındaki Alış-Veriş'in Farkı: 46

4. Yüce Allah'ın, Çocuklardan Satın Aldığı Şeyler: 47

5. Savaşın Maksadı Nedir: 47

6. Allah Mücahidlere Bu Sözü Ne Zamandan Beri Bildirmiştir: 47

7. Allah'dan Daha Çok Sözüne Kim Bağlı Kalabilir?. 47

8. Müjdeler Bu Alışverişi Gerçekleştirenlere: 48

1. Gerçek Müminlerin Vasıfları: 48

2. Bu Âyet-i Kerimenin Önceki Âyetle İlişkisi: 49

1. Nüzul Sebebi: 50

2. Kâfirlerle İlişki ve Onlara Mağfiret Dilemek: 50

3. "Olacak Şey Değildir", "Olmaz" Anlamındaki Buyruğun Kufan-ı Kerim'de Kullanılışı: 51

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Hz. ibrahim'in Babasına Mağfiret Dileme Sözü: 51

2. Ölüm Esnasındaki Durumunun Zahirine Göre Kişi Hakkında Hüküm Verilebilir 52

3. "Evvâk: Yalvarıp Yakaran" île İlgili İlim Adamlarının Açıklamaları: 52

"Geri Bırakılma"nın Anlamı: 56

"Geri Bırakılanların Kimlikleri: 56

1. Sâdıklarla Beraber Olmak Emri: 59

2. Allah'ın Buyruklarını Akledip Anlayanlar Doğruluktan Ayrılmamalıdır: 60

1. Rasûlutlah'tan Geri Kalmak: 60

2. Kimse Kendisini Allah Rasûlüne Tercih Edemez: 61

3. Allah Yolundaki Her Sıkıntı Salih Bir Amel Değerindedir: 61

4. Mücahidin Ganimete Hak Kazanması: 62

5. Âyet Muhkem midir, Mensuh mudur?. 62

6. Cihada Çıkmanın Fazileti ve Mazereti Dolayısıyla Çıkamayanların Mükâfaatı: 62

1. Cihadın Farz-ı Kifâye Olması: 63

2. İlim Tahsilinin Gereği: 63

3. "Taife (Kesim)"e Dair Açıklamalar: 63

4. Dinde Fakih Olmak İçin Kalanlar ve Uyaranlar: 64

5. İlim Talebinin Kısımları: 64

6. İlim Taleb Etmenin Faziletine Dair: 64

Kâfirlerle Savaş: 65

1. Allah Kalplerini Ters Çevirmiştir: 67

2.  "İnsirâfın Dönmek Anlamında Kullanılması: 67

3. Kalpler Üzerinde Tasarruf Sahibi Olan Allah'tır: 67


71.
Mü'miû erkeklerle mü'mln kadınlar birbirlerinin relileridir. Bunlar iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Na­mazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah'a ve Rasulüne de itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir, şüphesiz Al­lah Azizdir. Hakimdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağiz;[1]

 

1. Mü'minlerin Veliliği:

 

"Birbirlerinin velileridirler" yani, candan sevgi, muhabbet, birbirlerine atıfetleri bakımından kalpleri birlik içerisindedir.

Münafıklar hakkında ise: "Bİrbirlerindendirler" ifadesi kullanılmıştır. Çünkü onların kalpleri ayrılık içerisindedirler. Fakat hüküm itibariyle biri di­ğerine katılır.[2]

 

2. İyiliği Emredip Kötülükten Alıkoymak:

 

"Bunlar, İyiliği emreder." Yüce Allah'a ibadeti, O'nu tevhid etmeyi ve bu­na bağlı olan diğer bütün hususları emrederler.

"Kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar." Putlara tapmaktan ve buna bağ­lı olan her husustan vazgeçirmeye çalışırlar. Taberî, Ebu'l-Âliye'den şöyle de­diğini nakleder: Kur'ân-ı Kerîmde yüce Allah'ın sözünü ettiği bütün iyiliği emi edip, münkerden alıkoymaya dair buyrukların hepsi putlara ve şeytanlara iba­deti yasaklamak anlamındadır. İyiliğin emredilip münkerden alıkonulması ile ilgili açıklamalar daha önce el-Maİde Sûresi (5/79. âyetin tefsirinde) ile Âl-i İmran Sûresi'nde (3/21-22. ayetlerin tefsiri, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.[3]

 

3. Namazın Kılınması:

 

Yüce Allah'ın: "Namazı dosdoğru kılarlar" buyruğuna dair açıklamalar, Bakara Sûresi'nin baştarahnda (elBakara,2/3. âyet, 4. başlıkta) daha Önce­den geçmiş bulunmaktadır. İbn Abbas der ki: Burada kastedilenler beş va­kit namazdır. Buna göre sözü edilen zekât da farz zekât demektir. İbn Atiy-ye der ki: Bana göre nafilelerle övgü, daha beliğ (ileri derecede) dir. Zira na­fileleri yerine getiren bir kimsenin tarzlan yerine getirmesi öncelikle söz konusudur.[4]

 

4. Allah'a ve Rasûlüne İtaat Edenler:

 

"Allah'a" farz kıldığı hususlarda "Rasûlüne de" kendileri için sünnet kıl­dıklarında "itaat ederler."

Yüce Allah'ın: "İşte Allah bunlara rahmet edecektir" buyruğundaki "sin" harfi, va'dolunan bu rahmetin gerçekleşeceği vaktin bir sü­resi bulunduğunu belirtmektedir ki, ruhlar bu va'di umarak nimetlensin. Şa­nı yüce Allah'ın lütfü, bu va'din yerine getirilmesinin teminatıdır.[5]

 

72. Allah mü'min erkeklere de mü'min kadınlara da -içlerinde ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler va'detti. Bir de Adn cennetlerinde hoş meskenler... Allah'ın rızası ise hepsinden daha büyüktür. En büyük kurtuluş İşte budur.

"Allah, mü'min erkeklere de mü'min kadınlara da -içlerinde ebediyyen kalmak üzere- altından" yani, ağaçlarının ve köşklerinin altından "ırmak­lar akan cennetler" bahçeler "va'detti." el-Bakara Sûresi'nde (2/25. ayetin tefsirinde) bu nehirlerin yataksız olarak, fakat zapturapt altında aktıklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. "Bir de Adn cennetlerinde" yani, ebedî ikâmet yurtlarında "hoş meskenler." Kokuları beşyüz yıllık mesafeden alınan zebercet, inci ve yakuttan köşkler...

"Adn" İkâmet etmek anlamında olup, bir yerde ikâmet etti demek üzere denilir. "Maden (ma'din diye söylenir)" da buradan gelmekte­dir. Ata el-Horasanî der ki: "Adn cennetleri" cennetin iç tarafıdır. Bunun ta­vanı İse Rahman'ın Arşıdır. İbn Mes'ud der ki: Adn cenneti cennetin iç tara­fı yani, en mükemmel orta yeridir. el-Hasen der ki: Adn cenneti, altından bir köşktür. Oraya ancak bir peygamber, yahut sıddîk veya şehid, ya da adalet­li bir hükümdar girebilir. Buna benzer bir görüş de ed-Dahhak'tan nakledil­miştir. Mukatil ile el-Kelbî derler ki: Adn, cennetteki en üstün basamaktır. Tesnim pınan oradadır. Diğer cennetler ise onun etrafını çevrelemişlerdir. Bu cen­net, Allah tarafından yaratıldığı günden itibaren peygamberler, sıddîkler, şe-hidler, salihler ve Allah'ın dilediği kimseler içine girecekleri vakte kadar ör­tülü kalacaktır. "Allah'ın rızası ise hepsinden daha büyüktür" yani bütün bunlardan daha büyüktür, "en büyük kurtuluş işte budur."[6]

 

73. Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı clhad et ve onla­ra sert ol! Yerleri cehennemdir onların. O, ne kotu bir dönüş ye-ridir!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[7]

 

1. Kâfirlere Karşı Cihad:

 

Yüce Allah'ın: "Ey Peygamber! Kâfirlere... karşı cihad et" buyruğunda hitap Peygamber (sav)'edir. Ondan sonra ümmeti de bu hitabın kapsamına girmektedir. Maksat, mü'minlerle birlikte kâfirlere karşı cihad et, şeklinde­dir diye de açıklanmıştır. İbn Abbas der ki: Hz. Peygamber kâfirlere karşı kı­lıçla, münafıklara karşı dil ile İleri derecede azar ve sert sözler söylemek su­retiyle cihad etmekle emrolunmuştur.

İbn Mes'ud'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Münafıklara karşı elin­le cihad et, gücün yetmezse dilinle. Buna da gücün yetmezse, onlara karşı sen de surat as, yüzünü ekşit. el-Hasen der ki: Onlara hadleri uygulamak su­retiyle ve dil ile münafıklarla cihad et, Katade de bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü münafıklar hadleri gerektirici suçlan en çok işleyen kimselerdi.

İbnü'l-Arabî der ki: Dil ile delili ortaya koymak, daimi bir hükümdür. Had­ler ile ilgili ifadeye gelince, hadleri gerektiren işleri işleyenlerin çoğunluk-'la onlar olduğu iddiası delilsiz bir iddiadır. Günah işleyen asi, münafık de­ğildir. Münafık, kalbinde nifakı gizleyen kimsedir ve onunla münafık olunur. Yoksa, zahiren organların yapüklanyla münafık olunmaz. Kendilerine had uy­gulananlara dair bize ulaşan haberlerden, bu suçlan işleyenlerin münafık kim­seler olmadıkları anlaşılmaktadır.[8]

 

2. Münafıklara Karşı Sert Davranmak:

 

"Ve onlara sert ol" buyruğundaki;"(JiLdl) Sertlik* kelimesi re'fet (yumu­şak kalpliliksin zıddıdır. Sertlik, bir işi bir kimsenin başına getirmek esna­sında kalbin katılığı demektir. Bu İse dille olmaz. Nitekim Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi birinizin cariyesi zina edecek olursa, ona had vursun fakat hiçbir şekilde (ondan sonra) artık bunu yüzüne vur­mak suretiyle onu azarlamasın."[9]  Yüce Allah'ın: "Şayet kaba, katı kalpli ol­saydın, elbette onlar da etrafından dağılırlardı" (Âl-i îmran, 3/159) buyruğu da bu anlamı ortaya koymaktadır. Kadınların Hz. Ömer'e söyledikleri: "Sen Rasûlullah (sav)'dan daha sert ve daha katısın"[10]  İfadeleri de bu kabilden­dir. "Sertlik (ğılza)"nın anlamı ise, kalp katılığı demektir. Bu, ise yüce Allah'ın; "Mü'mirilerden sana tabi olanlara da kanatlarını indir" (eş-Şuara, 26/215) buyruğu ile: "Onlara rahmet ile tevazu kanadını indir" (elİsra, 17/24) buyruklarında, sözü edilen yumuşak davranmanın zıddıdır.

Bu âyet-i kerime daha önce inmiş bulunan affetmek, sulh ve bağışlamak gibi bütün hükümleri nesh etmiştir.[11]

 

74. "Söylemediler" diye Allah'a'yemin ederler. Şüphe yok ki, o kü­für sözünü söylediler. Onlar, müslümanlıklarından sonra kâfir oldular ve başaramadıkları bir işe de yeltendiler. Halbuki, inti­kam almaya kalkışmaları için Allah'ın ve Peygamberinin onla­rı lütfuyla zenginleştirmiş obuasından başka bir sebep de yoktur. Eğer tevbe ederlerse onlar İçin hayırlı ohır. Eğer yüzçevirirlerse, Allah onları dünyada da ânirette de pek acıklı bir azaba uğratır. Onların yeryüzünde ne bir velileri vardır, ne de bir yardımcıları.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:[12]

 

1. Ayetin Nüzul Sebebi ve Münafıkların Yalancılıkları:

 

Yüce Allah'ın: "Söylemediler diye Allah'a yemin ederler" diye başlayan âyet-i kerimesinin, el-Culâs b. Suveyd b. es-Sabit ile Vedia b. Sabit hakkın­da nazil olduğu rivayet edilmiştir. Bunlar, Peygamber (sav) hakkında ileri ge­ri konuşmuş ve: Allah'a and olsun eğer Muhammed bizim efendilerimiz ve hayırlılarımız olan diğer kardeşlerimiz hakkında söylediklerinde doğru ise, hiç şüphesiz biz de eşeklerden de daha kötüyüz, demişlerdi. Âmir b. Kays kendisine: Evet, Allah'a yemin ederim Muhammed hem doğrudur, hem doğ­ruluğu tasdik edilmiştir. Şüphe yok ki sen de eşekten daha da kötü bir du­rumdasın, diyerek bunu Peygamber (sav)'a bildirir. el-Culâs, gelip Peygamber (sav)'ın minberi yanı başında Âmir'in gerçekten yalancı olduğuna dair ye­min etti, Âmir ise el Culâs'ın bu sözü gerçekten söylediğine yemin etti ve: Al­lah'ım, doğru söyleyen Peygamberine (bu hususta) birşeyler bildir, diye dua etmesi üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Onu işitenin Âsim b. Adiy olduğu da söylenmiştir, Huzeyfe olduğu da söy­lenmiştir. İbn İshak'm dediğine göre ise, onun bu sözlerini asıl işiten kim­senin Umeyr b. Sa'd adındaki üvey oğlu olduğu da söylenmiştir. Ondan başkaları ise adının Musab olduğunu söylerler. Bunun pzerine el-Culâs, duru­munu haber vermesin diye onu öldürmek istemişti. İşte: "Ve başaramadık­ları bir işe de yeltendiler" buyruğu onun hakkında nazil olmuştur.

Mücahid der ki: Arkadaşı, el-Culâs'a: Ben senin bu söylediklerini Rasûlul-lah (sav)'a bildireceğim deyince, el Culâs onu öldürmek istediyse de daha sonra başaramadı, bu işi yapamadı. İşte yüce Allah'ın: "Ve başaramadıkları bir İşe de yeltendiler" buyruğu ile buna işaret edilmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerime Abdullah b. Ubey hakkında indi­rilmiştir, O, Gıfarlılardan birisinin, Cüheynelilerden bir adam ile kavga et­mekte olduğunu görmüş. Cüheynelİler Ensar ile antlaşmalı idiler. Ğıfarlılar-dan olan kişi Cüheynelilerden olan kişiye karşı üstünlük sağlayınca, İbn Ubey: Ey Evs ve Hazrecoğullan! Kardeşinize yardım edin. Allah'a yemin ol­sun ki, bizim misalimiz ile Muhammed'İn misali ancak: "Köpeğini besle ki seni yesin" diyenin sözüne benzemektedir. Andolsun bizler Medine'ye dö­necek olursak hiç şüphesiz daha aziz olan, oradan zelil olanı çıkartacaktır. Peygamber (sav)'e bu husus haber verilince, Abdullah b. Ubeyy yanına gel­miş ve böyle bir söz söylemediğine dair yemin etmişti. Bunu da Katâde söylemiştir.

Bir üçüncü görüşe göre ise (söylediklerine işaret edilen) söz, bütün mü-nafıklarırf söyledikleri bir sözdür. Bunu da el-Hasen ifade etmiştir. İbnü'1-Ara-bî der ki: Sahih olan da budur. Çünkü, söyledikleri belirtilen söze dair ifade geneldir ve bu ifadenin ihtiva ettiği anlam özel olarak bir kişi hakkında da, hepsi hakkında da fiilen vardır. Bunun da özetle İfade ettiği mana, bü­tün münafıkların Hz. Peygamber hakkında onun peygamber olmadığına inanmalarından ibarettir.[13]

 

2. Münafıkların Söyledikleri Küfrü Gerektirici Sözler;

 

Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki, o küfür sözünü söylediler" buyruğu ile il­gili olarak en-Nekkaş şöyle demektedir: Onlar Allah'ın va'detmiş olduğu feth (zafer)li yalanladıkları kastedilmektedir. Bir diğer görüşe göre, "küfür sözü"nden kasıt, el-Culâs'ın söylediği: Eğer Muhammed'in getirdiği bir gerçek­se, şüphesiz biz eşeklerden daha kötü bir durumdayız, sözleri ile Abdullah b. Ubey'in: Andolsun Medine'ye dönecek olursak daha aziz olan oradan da­ha zelil olanı çıkartacaktır, sözleridir, el-Kuşeyrî der ki: Küfür sözünden ka­sıt: Peygamber (sav)'e sövmek ve İslâm'a da dil uzatmaktır.

"Onlar müslümanlıklarından sonra kâfir oldular." Yani, müslüman ol­duklarına dair hüküm verildikten sonra kâfir oldular. İşte bu da münafıkla­rın kâfir olduklarına bir delildir. Yüce Allah'ın: "Bu, onların iman etmeleri, sonra da kâfir olmaları sebebiyle böyledir" (el-Münafikun, 63/3) buyru­ğunda da buna dair kati bir delil vardır.

Yine âyet-i kerime; İman, namazdaki söz ve fiiller dışında ancak: Lâ ila­he illallah sözü ile gerçekleşiyor ise de küfrün tasdik ve kesin bilgi ile çe­lişen her bir şey ile sözkonusu olduğuna da delil teşkil etmektedir, tshak b, Raheveyh der ki: Gerçekten ilim adamları diğer şer'i hükümler hususunda icma etmedikleri bîr konuda, namaz hususunda icma etmişlerdir. Çünkü on­lar icma ile şöyle derler: Bir kimsenin kâfir olduğu bilinse, sonra da aynı ki­şinin birçok defa namaz kıldığı sabit oluncaya kadar namaz kılmakta oldu­ğunu görseler, bununla birlikte onun diliyle (iman ettiğine dair) ikrarını bi­lemeyecek olsalar dahi, o kimsenin imanına hüküm verilir, ancak oruç tutması ve zekât vermesi halinde onun hakkında benzeri bir hüküm verilemez.[14]

 

3. Münafıkların Yeltendikleri ve Başaramadıkları îş:

 

Yüce Allah'ın; Ve başaramadıkları bir işe de yeltendiler" buyruğu ile münafıkların Tebûk gazvesinde Akabe'den geçtikleri gecede onu öldürmek istemelerini kastetmektedir. Sayıları oniki kişi idi.[15]  Huzeyfe der ki: Rasûlullah (sav) onların hepsini tek tek sayarak isimlerini söyledi. Ben: Onlara bi­rilerini gönderip öldürmeyecek misin deyince, şöyle buyurdu: "Arapların, ara-kadaşlannı ele geçirip onlara üstünlük sağladı da onları Öldürmeye kalkış­tı, demelerinden hoşlanmıyorum. Aksine, Allah'ın bunları ed-Dubeyle ile ce­zalandırması onlara yetecektir." Ey Allah'ın Rasûlü, ed-Dubeyle nedir? diye sorulunca şöyle buyurdu: "O, cehennemden bir ateş alevidirki, onu onlar­dan birisinin kalbini ciğerlerine bağlayan damarı üzerine koyar ve nihayet onun canı çıkar." Nitekim böyle de oldu. Bu hadîsi bu manada Müslim riva­yet etmiştir.[16]

Bir diğer görüşe göre onlar, İbn Ubey'in etrafında (hükümdarları yapmak suretiyle) birleşmek ve toplanmak kastıyla İbn Ubey'ye tac giydirmek istemişlerdi.[17]  Bu hususta Mücahid'in görüşü az önce geçmiş bulunmaktadır.[18]

 

4. Münafıkların Nankörlüğü:

 

Yüce Allah'ın: "Halbuki, intikam almaya kalkışmaları için, Allah'ın ve Peygamberinin onları lütftiyla zenginleştirmiş olmasından başka bir se­bep de yoktur." Yani, onların intikam almalarını gerektirecek bir durum bu­lunmamaktadır. Nitekim Nâbiğa (buna benzer bir ifadeyle) şöyle demektedir:

"Onlardaki kusur, sadece ellerindeki kılıçların

Ordularla çarpışmalarından dolayı kfirelmiş olmasından ibarettir."

"İntikam almak” anlamındaki fiilin, mazi ve muzari kullanılışları: şeklindedir. Şair (mazisinin aynü'l-fiilinın esreli kullanılışı­na örnek olarak) jöyle demektedir:

"Onların Ümeyyeoğullarmdan intikam almalarının tek sebebi, Ümeyyeoğullarmın kızdıkları, öfkelendikleri vakit yumuşaklıkla (Mimle) mukabele etmelerinden başkası değildir."

Şair Züheyr de şöyle demektedir;

"Ertelenir, bir kitaba konulur ve saklanır

Hesap gününe yahut da âcil olarak intikam alınır."

Züheyr'in bu beyitindeki bu fiil, "kaf" harfi esreli olarak da üstün olarak da nakledilmektedir.

eş-Şa'bî der ki: Onlar bir diyet talep ediyorlardı. Rasûlullah (sav) da bu di­yetin onlara ödenmesi doğrultusunda hüküm verdi, ancak onlar buna ihti­yaçlarının olmadığını izhar ettiler. İkrime de bu miktarın oniki bin (dirhem) olduğunu zikretmektedir.

Şöyle de denilmektedir: Öldürülen kişi de el-Culâs'ın azadh kölesi idi. el-Kelbî der ki: Onlar, Peygamber (sav)'in Medine'ye gelişinden önce geçim dar­lığı içerisinde idiler. Ata binemiyor, ganimet elde edemiyorlardı. Peygamber (sav) onların yanlarına (Medine'ye) gelince, ganimetlerle zengin oldular. İş­te "kendisine iyilik yaptığın kimsenin sana yapacağı kötülükten kork" anla­mındaki darb-ı mesel oldukça ünlüdür.

el-Kuşeyrî Ebu Nasr der ki: el-Becelî'ye, yüce Allah'ın Kitabında: "Kendi­sine iyilik yaptığın kimsenin kötülüğünden kork" buyruğunu bulabiliyor musun? diye sorulmuş, O da: "Halbuki intikam almaya kalkışmaları için Allah'ın ve Peygamberin onları lütfuyla zenginleştirmesinden başka bir sebep de yoktur" buyruğunu okudu.[19]

 

5. Tevbedeki Hayır ile Münafık ve Zındığın Tevbesi:

 

Yüce Allah'ın: "Eğer tevbe ederlerse onlar için hayırlı olur buyruğu İle ilgili olarak rivayet edildiğine göre, bu âyet-i kerime nazil olunca, el-Culâs ayağa kalkıp mağfiret diledi ve tevbe etti.

İşte bu, küfrü gizleyip imanını açığa vuran kâfirin tevbe etmesinin geçer­li olacağına delil teşkil etmektedir. Fukahanın zındık diye adlandırdığı kişi de budur. Ancak bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Şafiî tev­besi kabul edilir derken, Malik zındıkın tevbesi bilinemez. Çünkü o, imanı­nı açığa vururken küfrünü gizlemektedir. Onun mü'min olduğu ise söyledi­ği sözle bilinmektedir. İşte şimdi de her vakit de böyle yapılmaktadır. Zın­dık, açığa vurduğunun zıddını içinde gizlemekle birlikte, ben mü'minin der. Ele geçirildiği vakit de tevbe ettim der ve gerçek halinde herhangi bir deği­şiklik oîmaz. Eğer zındıklığı tesbit edilmeden önce, kendiliğinden bize tev­be ederek gelecek olursa, tevbesi kabul edilir, âyet-i kerimede kastedilen de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[20]

 

6. Yüzçevirenlerin Dünya veÂhiretteki Cezalan:

 

"Eğeryüzçeviririerse" yani, iman ve tevbe etmekten yüzçevirecek olur-ktrsa, "Allah onları dünyada da" öldürülmek suretiyle "âhirette de" cehen­nem ateşinde "pek acıklı bir azaba uğratır. Onların yeryüzünde ne bir velileri" yani, azaplarını engelleyebilecek kimseleri "vardır, ne de bir yardım­cıları.'' Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/48. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.[21]

 

75. İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti: "Eğer bize lütfün dan ihsan ederse andolsun ki sadaka vereceğiz ve muhakkak ki, salihlerden olacağız."

76. Ama kendilerine lütfündan ihsan edince de cimrilik edip yüz-çevirerek gerisin geriye döndüler.

77. Nihayet Allah'a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söy-leyegeldikleri için, O da huzuruna çıkacakları güne kadar kalp­lerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı.

78. Onlar, gizlediklerini de fısıltılarını da Allah'ın muhakkak bildi­ğini, Allah'ın bütün gaybları çok iyi bildiğini bilmezler mi?

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:[22]

 

1. Buyrukların Nüzul Sebebi:

 

Yüce Allah'ın: "İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti..." ile ilgi­li olarak Katade şöyle demektedir: Burada sözü edilen kişi Ensardan birisi­dir. O şöyle demişti: Allah bana rızık olarak birşeyler verecek olursa, hiç şüp­hesiz ondaki Allah hakkını ödeyeceğim ve tasaddukta bulunacağım. Allah ona bu dediği şeyi verince, bu sefer Kitab-ı Keriminde size okunan bu buyruk­larda belirtilen işleri yaptı. O bakımdan yalan söylemekten kaçınınız. Çün­kü yalan günahkârlığa götürür. Ali b. Yezid, el-Kasım'dan, o, Ebu Umame el-Bâhilîden rivayet ettiğine göre Sa'lebe b. Hatıb el-Ensarî Peygamber (sav)e dedi ki: Allah'a dua et de bana mal rızık versin, ihsan etsin. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Yapma ey Sa'lebe! Şükrünü edâ edebileceğin az bir mal, (şük­rünün) altından kalkamayacağın çok (mal) dan hayırlıdır." İkinci bir defa ge­lerek yine Peygambere isteğini tekrarlayınca Peygamber (sav) şöyle buyur­du: "Allah'ın Peygamberi gibi olmaya razı değil misin? Ben, dağların benim­le birlikte altın olup yol almasını isteyecek olsam, hiç şüphesiz öylece yol alır­lardı." Sa'lebe şöyle dedi: Seni hak ile gönderen adına yemin ederim ki, eğer sen Allah'a dua edip de O da rızık olarak bana mal ihsan edecek olursa, hiç şüphesi2 her hak sahibine hakkını vereceğim. Bunun üzerine Peygamber (sav) ona dua etü, O da koyun satın aldı. Solucan ve kurtların çoğalması gibi ço­ğaldılar. Medine ona dar geldi. Bu sefer Medine'nin dışına çıktı, Medine va­dilerinden birisine yerleşti. Artık sadece öğle ve ikindi namazlarını cemaat­le kılabiliyordu. Diğerlerini ise terk etti. Zamanla koyunları daha bîr artıp ço­ğaldı, bu sefer Peygamber ve cemaati -Cuma namazı müstesna- büsbütün ter-ketti. Koyunları artmaya devam etti, nihayet Cuma'yı da terketti. Bu sefer, Ra-sûlullah (sav) üç defa: "Yazıklar sana ey Sa'lebe" diye buyurdu. Daha son­ra yüce Allah'ın: "Matlarından bir sadaka al ki..." (et-Tevbe, 9/103) ayeti na­zil oldu. Peygamber (sav) da zekât toplamak üzere iki kişiyi gönderdi. On­lara: "Sa'Iebe'ye ve -Süleymoğullarından bir adamın adını vererek- filana uğ­rayın ve onların sadakalarını (zekâtlarını) alın" dedi. Bu iki görevli Sa'lebe'ye gittiler. Ona, Rasûlullah (sav)'ın gönderdiği mektubu okuttular. Bu sefer O: Bu ancak cizyenin bir benzeridir. İşinizi gidin görün, bitirdikten sonra bana uğrayın dedi... ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu ise bilinen ünlü bir olaydır.[23]

Sa'lebe'nin zenginlik sebebinin bir amcası oğluna mirasçı olması olduğu da söylenmiştir.

İbn Abdi'1-Berr der ki: Denildiğine göre, yüce Allah'ın: "İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti* buyruğu, Sa'lebe b. Hatıb hakkında -zekat ver­memesi üzerine- İnmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Ancak, Bedir'de hazır bulunanlar hakkında söylediği nakledilen hadis ile âyet-i kerimede yer alan: "O da huzuruna çıkacakları güne kadar kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı" buyruğunun birlikte anlaşılması zordur.

Derim ki: İbn Abbas'tan âyetin nüzul sebebine dair şu da nakledilmekte­dir: Hatıb b. Ebi Beltea'nın, Şam'da bulunan (ticaret) malının ulaşması geci­kince, Ensar'ın bulunduğu toplantılardan birisinde: Eğer o malım kurtulur-sa ben onun bir bölümünü sadaka olarak dağıtacağım, ve akrabalık bağını gözeteceğim, dedi. Ancak, malı kurtulunca bu konuda cimrilik göstermesi üze­rine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Derim ki: Sa'lebe (b. Hâtıb) Bedir'e katılmış ve Ensar'a mensup bir kim­sedir. Allah'ın da Rasûlünün de -el-Mümtehine Sûresi'nin baş taraflarında açık­lanacağı üzere[24] mü'min olduklarına dair lehlerine şahidlik ettiği kimseler­dendir. O halde, ona dair gelen bu rivayet sahih değildir. Ebu Ömer (b. Ab-di'1-Berr) der ki: Hakkında âyetin indirildiği ve zekât vermeyen Sa'lebe île il­gili olarak açıklamalarda bulunanların bu açıklamalarının sahih olmama ih­timali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

ed-Dahhak der ki: Âyet-i kerime münafıklardan Nebtel b. el-Hâris, el-Ced b, Kays ve Muattİb b. Kuşeyr gibi bir takım kimseler hakkında inmiştir.

Derim ki: Âyetin onlar hakkında indiğine dair bu açıklama daha uygun gö­rünmektedir. Şu kadar var ki: Yüce Allah'ın:  “Bir nifak sokarak onları ce­zalandırdı" buyruğu, Allah'a ahid verenin, bundan önce münafık olmadığını göstermektedir. Ancak bunun anlamının: Allah, onların münafıklıklarını da­ha bir artırdı ve ölene kadar münafıklık üzere kalmaya devam ettiler, şeklin­de olması hali müstesnadır. İşte ileride geleceği üzere yüce Allah'ın: "Huzu­runa çıkacakları güne kadar" buyruğu ile anlatılan da budur.[25]

 

2. Allah 'a Söz Verenler:

 

(Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Yüce Allah: "İçlerin­den kimi de Allah'a şöyle söz vermişti..." buyruğu, bu söz veren kimsele­rin diliyle söz verip, kalbiyle ona inanmadığı ihtimali olduğu gibi, hem di­liyle, hem kalbiyle Allah'a söz vermiş olup daha sonra sonunun kötü gelmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü ameller sonlan ile değerlendirilir, günler de âkibetleriyle.

(Âyetin baştndakı): " ...den" lafzı mübtedâ olarak ref mahallindedir, haberi ise mecrûr ifade içindedir.

"Yemin" lafzı, hadis-i şerifte de varid olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'in zahirin­de ise, ancak bağlanmak ve hükmünü yerine getirmek kastıyla yemin lafzı kullanılmıştır. Manayı te'kid için yemine gelince, buna "lam" harfi delâlet et­mektedir. Burada, birinci kasem, ikincisi de cevabın başına gelen "lam" ol­mak üzere iki "lam" vardır. Her ikisi de te'kid içindir. Nahİvcilerden kimisi bu iki "lam" da kasem "lam'ı dır demekte ise de, birinci görüş daha kuvvet­lidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[26]

 

3. Yalnız Kişi îçin Bağlayıcı Olan Hükümler Neye Göre Verilir:

 

Ahdetmek, boşamak ve kişinin tek başına kendisini ilgilendiren ve bu hu­susta başkasına İhtiyacı bulunmayan her bir hükümde, kişinin maksadı onun için bağlayıcı kabul edilir. İsterse bunu diliyle telaffuz etmesin. Bunu İlim adamlarımız ifade etmiştir.

Şafiî ve Ebû Hanife ise derler ki: Bir kimse bir şeyi söylemedikçe onun ile ilgili hiçbir hüküm hiçbir kimse için bağlayıcı oimaz. îlim adamlarımızın di­ğer görüşü de budur.

İbnü'l-Arabî der ki: Bizim benimsediğimiz görüşün sıhhatinin delili, Eş-heb'in, Malik'ten yaptığı şu rivayettir: Malik'e: Bir kimse kalbiyle hanımını bo­şamayı niyet edip diliyle bunu telafuz etmeyecek olursa ne olur, diye sorul­muş, O da: Bu talakı gerçekleşir, onun için bağlayıcıdır. Tıpkı kişinin kalbiy­le mü'min ve kalbiyle kâfir olması gibi bağlayıcıdır, demiştir. (Devamla) İbvnü'1-Arabî der ki: İşte bu harikulade bir aslî delildir ve bu delile göre şöyle demek gerekir: Kişiyi bağlayıcı olması için kişinin başka bir kimseye ihtiyaç duymadığı herbir akid, aleyhine mücerred niyetiyle gerçekleşir. Bunun aslî dayanağı da iman ve küfürdür.

Derim ki: İkinci görüşün delili ise, Müslim'in Ebu Hureyre'den şöyle de­diğine dair rivayet edilen hadistir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Muhakkak Allah İçlerinden geçirdiklerini -işlemedikçe, yahut da onu sözlü olarak ifa­de etmedikçe ümmetime bağışlamıştır."[27]  Bu hadisi Tirmizî de rivayet etmiş ve: Hasen, sahih bir hadistir, demiştir. İlim ehlince amel de buna göredir. Bir kimse kendi içinden hanımını boşamayı geçirecek olsa, onu sözlü olarak söy­lemediği sürece bu hiçbir şey ifade etmez,[28]  demektedir.

Ebu Ömer (b. Abdi'l-Berr) der ki: Kalbiyle boşama kararını verip de di­liyle bunu söylemeyenin bu durumu hiçbir şey ifade etmez. Malik'ten daha meşhur olan görüş budur. Bununla birlikte ondan, kalbiyle boşamayı niyet etmesi halinde bağlayıcı olduğunu söylediği de rivayet edilmiştir. Nitekim bir kimsenin diliyle söylemeyecek olsa dahi kalbiyle kâfir olması gibi. Ancak, ge­rek kıyas bakımından, gerekse rivayet yolu bakımından birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah, ümmetime içle­rinden geçirdikleri vesveseleri, onu dille söylemedikleri yahut elle işlemedik­leri sürece affetmiştir."[29]

 

4.  Geleceğe Dair Temenniler:

 

Bir kimse geleceğe dair bir adakta bulunacak olursa, adağı yerine getir­menin vücubu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bunu yerine getirmemek bir masiyettir. Eğer yemin ise yeminin gereğini yerine getirmek, ittifakla vacib değildir. Şu kadar var kî, şu hususa dikkat edilmelidir. Eğer kişi farz-ı ayn ola­rak zekât vermesi gerekmeyen bir fakir ise, Allah'tan zekât düşecek kadar bir mal isterse ve kendisine farz olanı eda edeceğini ahd ederse, Allah ona bu isteğini verince de söylediği ahd ile üstlenmeksizin dahi Ödemesi gereken asıl yükümlülüğü yerine getirmeyi terk etmesi halinde (vebal sözkonusudur). Şu kadar var ki: Onu asıl aldatan şey, haklan eda etmek kastıyla mal talebinde bulunması oldu. Çünkü, onun Allah'tan bu talebi halis bir niyet ile değildi. Yahut da belli bir niyetle bu taleple bulunmakla birlikte, hakkında bedbaht­lığın yazılmış ve takdir edilmiş olduğu bir istekti bu. Böyle bir halden Allah'a sığınırız.

Derim ki: Hz. Peygamberin: "Sizden herhangi bir kimse temennide bulu­nacak olursa, temennisine dikkatle baksın. Çünkü o, yüce Allah'ın gaybın-da temenni ettiği şeyden kendisi hakkında neler yazıldığını bilemez"[30]  buy­ruğunda kasıt, temennisinin akıbetidir. Çünkü nice temenni vardır ki, ona aldanıhr, fitneye düşürülür, yahut da kişi bundan dolayı azgınlaşır ve dünya­da da ahirette de helak olmaya sebep teşkil eder. Çünkü dünya işlerinin akı­betleri müphemdir, gaileleri tehlikelidir. Dinî ve uhrevî temennilere gelince, bunların temennisi akibeti itibariyle övülmeye değerdir, bunlar teşvik edil­miştir ve bunlar mendup görülmüştür.[31]

 

5. Temenni Yoluyla Adakta Bulunmanın Hükmü:

 

Yüce Allah'ın: "Eğer bize lütfundan ihsan ederse, andolsun ki sadaka vereceğiz" buyruğu: Şuna şuna malik olursam o sadaka olsun, diyen bir kim­senin bu sözünü yerine getirmekle yükümlü olduğuna delildir. Ebu Hanife de bu görüştedir. Şafiî böyle diyenin bu sözü o kimse için bağlayıcı değil­dir, der. Boşamadaki görüş aynhğı da bu şekildedir, köle azad etmekte de böy­ledir.

Ahmed b. Hanbel der ki: Böyle bir temennide bulunmak, köle azad et­mekte bağlayıcıdır, talakda bağlayıcı değildir. Çünkü köle azad etmek Allah'a yakınlaştırıcı bir ibadettir ve Allah'a yakınlaştırıcı ibadetler adakta bulunmak suretiyle kişinin zimmetinde sabit olur (kişiye borç olur). Talak ise böyle de­ğildir, o, belli bir husustaki bir tasarruftur, böyle bir şey zimmette sabit ol­maz (borç olmaz).

Şafiî, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve diğerlerinin rivayet ettikleri şu hadisi delil gös­termektedir: Amr b. Şuayb'dan, o, babasından, o, dedesinden dedi ki: Rasû-lullah (sav) şöyle buyurdu: "Âdemoğlunun malik olmadığı bir şey hakkında adakta bulunması da sözkonusu değildir, malik olmadığı şeyi azad etmesi de sözkonusu değildir, malik olmadığı bir şeyde boşama hakkı da yoktur." La­fız Tirmizînin olup şöyle demektedir: Bu hususta Ali, Muaz, Cabir, İbn Ab-bas ve Âişe'den de gelen rivayetler vardır. Abdullah b. Amr'ın hadisi ise ha-sen bir hadistir ve bu, bu hususta rivayet edilen en güzel rivayettir. Peygam­ber (savj'm ashabından ve diğerlerinden ilim ehlinin çoğunluğunun görüşü de budur.

Ibnü'l-Arabî der ki: Bu hususta Şafiî mezhebine mensup İlim adamları, sa­hih olmayan ve delil olmaya elverişli bulunmayan pek çok hadisler kayde­derler. Geriye bu ayetin zahirinden başka birşey (delil olarak) kalmamaktadır.[32]

 

6. Allah 'ın Lüîfuna Rağmen Cimrilik Edenler:

 

"O da kendilerine lütfundan ihsan edince" bağışlayıp verince "de" sa­daka vermek, malı hayır yollarında infak etmek, daha önceki taahhütlerini ve ileri sürdükleri yükümlülüklerini yerine getirmek hususunda "cimrilik edip yüacevirerek gerisin geriye döndüler.[33] Yani, İslâm'dan yüzçevirdiklerini açı­ğa vurarak Allah'a itaat etmeyip gerisin geri döndüler. Âl-i İmran Sûresi'nde (3/180. âyet 1. başlık ve devamında) cimriliğe dair açıklamalar geçmiş bu­lunmaktadır.[34]

 

7. Allah'a Verilen Sözde Durmamanın Cezası:

 

"Bir nifak sokarak onları cezalandırdı" buyruğunda iki mef ul vardır. Yüce Allah kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı, de­mektir. Bir görüşe göre de cimrilik akabinde kalplerine bir nifak sokarak ce­za görmelerine sebep teşkil etti, demektir. İşte bundan dolayı "Lüt­fundan... cimrilik edince" diye buyurmuştur.

"Huzuruna çıkacakları güne kadar" buyruğu cer mahallin-dedir. Yani, onlar cimriliklerinin cezasını görecekleri güne kadar kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı. Cimriliklerinin cezasını görecekleri gün şeklindeki bu açıklama: Yarın sen amelini göreceksin, onunla karşılaşacak­sın, demeye benzer.

"Huzuruna çıkacakları güne kadar" buyruğunun, Allah'ın huzuruna çı­kacakları güne kadar anlamına geldiği de söylenmiştir. İşte bu buyrukta, sö­zü edilen kimsenin münafık olarak öldüğüne delil vardır. Ancak, bu buyru­ğun hakkında indirildiği kimsenin Sa'lebe veya Hatıb olma ihtimali uzaktır. Çünkü Peygamber (sav) Hz. Ömer'e şöyle demişti: "Allah'ın Bedir ehline, mut­tali olarak dilediğinizi yapınız. Ben size (günahlarınızı bağışladım) demedi­ğini nereden bilirsin?" [35] Sa'lebe de, Hatıb da Bedir'de hazır bulunan ve bu gazada tanık olanlardandı.

"Nihayet Allah'a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleye geldikleri İçin O da... onları cezalandırdı." Onların yalan söylemeleri, söz­lerini bozmaları ve yerine getireceklerini taahhüt ettikleri hususları terk et­meleri şeklinde ortaya çıkmıştı.[36]

 

8. Münafıklık ve Çeşitleri:

 

"Nifak" kalpte olursa küfürdür. Eğer amellerde olursa masiyettir. Peygam­ber (sav) şöyle buyurmaktadır: "Dört şey var ki, onlar kimde bulunursa, o ki­şi katıksız münafık olur.

Kimde bunlardan bir tanesi bulunacak olursa, onu terkedinceye kadar o kimsede münafıklıktan bir haslet (özellik) bulunur: Kendisine birşey emanet verilirse hainlik eder, konuştuğu zaman yalan söyler, ahidleştiği zaman ah­dinde durmaz ve tartıştığı zaman da haddi aşar, kötü söz söyler." Bu hadisi Buhârî rivayet etmiştir.[37]  Bu kelimenin türeyişi ile açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/10. ayetin tefsirinde) geçtiğinden burada onları tekrar­lamanın bir anlamı yoktur.

İlim adanılan bu hadisin te'vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesim şöyle demektedir: Bu hüküm yalan olduğunu bilerek bir söz söyleyen, kendisine bağlı kalması gerektiğine inanmaksızın alıidleşen ve zamanı gelin­ce hainlik etmek için emaneti bekleten kimse hakkında sözkonusudur. Bu görüşün sahipleri senet itibariyle zayıf bir hadis olan şu rivayete dayanırlar:

Ali b. Ebi Talİb, Ebu Bekir ve Ömer'le (Allah hepsinden razı olsun) Rasûlullah (sav)'ın yanından kederli bir şekilde çıkarken karşılaşmış. Hz. Ali: Ne diye sîzi böyle kederli görüyorum diye sorunca, Onlar da: Münafıkların nitelikleriyle ilgili olarak Rasûlullah (sav)'dan işittiğimiz bir hadisten dolayı. (Hadis şudur): "(Münafık) konuştuğu zaman yalan söyler, ahidleştiği zaman bozar, kendisine bir şey emanet edilirse hainlik eder, söz verirse sözünde dur­maz." Hz. Ali: Peki buna dair ona birşey sormadınız mı, diye sorunca, On­lar: Rasûlullah (sav)1 dan çekindik, dediler. Hz. Ali: O halde ben ona soraca­ğım, demiş ve Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girerek şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasûlü, Ebu Bekir ve Ömer yanından üzüntülü bir şekilde çıktılar. 'Daha son­ra da söylediklerini nakletmiş. Bunun üzerine (Hz. Peygamber) şöyle buyur­muş: "Ben onlara bir hadis söyledim, ama onların anladıklarını kastetmedim. Ancak münafık kendi kendisine yalan söylediğini bile bile konuştuğu vakit yalan söyleyen, söz verdiğinde kendi kendisine bu sözünde durmayacağını telkin eden, kendisine emanet bırakıldığında içten içe bu emanete hainlik ede­ceğini kararlaştıran kimsedir."[38]

İbnül-Arabî der ki: Bu İşleri kasti olarak işleyenin kâfir olmayacağına da­ir açık deliller vardır. Kişi, ancak Allah'a, sıfatlarına dair hususlardaki bilgi­sizliği, yahut da O'nu yalanlaması ile ilgili bir itikad ile kâfir olur. Şam yü­ce Allah ise cahillerin inanışlarından ve sapıkların sapmalarından yücedir, mü­nezzehtir.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Bu husus Rasûlullah (sav)'m dönemin­deki münafıklara hastır. Onlar, bu konuda Mukatil b. Hayyân'ın, Said b. Cü-beyr'den, onun, İbn Ömer ile İbn Abbas'tan şöyle dediklerine dair rivayeti­ni delil gösterirler. İbn Ömer ile İbn Abbas dediler ki: Bir grup ashab ile bir­likte vanp dediler ki: Ey Allah'ın Rasûlü, sen şöyle buyurdun: "Üç haslet var­dır ki, onlar kimde bulunursa o kişi ister oruç tutsun, namaz kılsın ve mü'rain olduğunu iddia etsin yine münafıktır: Konuştuğu zaman yalan söy­ler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir emanet verildiği za­man hainlik eder. Ve her kimde bu hasletlerden birisi bulunursa, o kimse­de münafıklığın üçte biri var demektir." Biz bunlardan, yahut bunlardan bi­risinden kendimizi kurtaramayacağımız yahut da insanların çoğunun bunlar­dan uzak kalamayacağı kanaatindeyiz. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) gül­dü ve şöyle buyurdu: "Sizin bunlarla ne ilginiz var ki? Ben bu özellikleri, yü­ce Allah'ın Kitabında münafıkları tahsis ettiği gibi münafıklara has olarak söy­ledim. Benim, konuştuğu zaman yalan söyler, şeklindeki ifadem, yüce Allah'ın: "Münafıklar sancı geldiklerinde..." (el-Münafîkun, 63/D) buyruğu gibidir. Siz böyle misiniz?" Biz: Hayır deyince şöyle buyurdu: "Bundan dolayı o halde korkmayınız. Siz bundan uzaksınız. Benim, söz verdiği zaman sözünde dur­maz şeklindeki ifademe gelince; bu da yüce Allah'ın bana indirmiş olduğu şu buyruklardadır: "İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti: Eğer bize lütfundan ihsan ederse..." -diyerek üç âyeti okudu- "Siz böyle misiniz?" diye sordu, biz: Hayır dedik. Allah'a lıamd olsun ki, eğer herhangi bir hususa dair Allah'a söz verecek olursak, onu yerine getiririz. Şöyle buyurdu: "O halde sizin için korkacak birşey yok, siz bundan uzaksınız. Ona bir şey ema­net edilirse hainlik eder şeklindeki sözüme gelince; bu da yüce Allah'ın ba­na İndirmiş olduğu şu buyrukta dile getirilmektedir: "Muhakkak Biz emane­ti göklerle yere ve dağlara arzettik de..." (el-Ahzab, 33/72) Buna göre her ki­şiye dîn emanet olarak verilmiştir. Mü'min kişi gizlide de açıkta da cünüplükten yıkanır. Münafık ise bu işi ancak açıktan açığa yapar. Siz böyle misi­niz?" Biz; Hayır dedik. Şöyle buyurdu: "O halde sizin için korkacak birşey yok, siz bundan uzaksınız."[39]

Tabiinden ve imamlardan pek çok kimse bu görüştedir.

Bir başka kesim şöyte demektedir: Bu hüküm, bu tür hasletlerin çoğun­lukla kendisine galip geldiği kimseler hakkındadır. Buhârî ve ondan başka diğer ilim adamlarının görüşlerinden anlaşıldığına göre, kıyamet gününe ka­dar bu kötü hasletlere sahip olan bir kimse münafıktır.

İbnü'l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre, bir kimseye masiyetler galip gelecek olsa bu, onun itikadını etkilemediği sürece kâfir olmaz. (Mezhebi­mize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Hz. Yusuf'un kardeşleri babaları­na söz verdiler, fakat verdikleri sözde durmadılar. Ona birşeyler söyleyip al­dattılar, yalan söylediler. Hz. Yusuf'u onlara emanet etti, ama o emanete ha­inlik ettiler, bununla birlikte münafık olmadılar.

Ata b. Ebi Rebah der ki: Yusuf'un kardeşleri bütün bu işleri yaptıkları hal­de münafık olmadılar, aksine peygamber oldular.

el-Hasen b. Ebi'l-Hasen el-Basrîder ki: Münafıklık iki türlüdür: Yalan ile yapılan münafıklık ve amelî münafıklık. Yalan ile yapılan münafıklık Rasû-lullah (sav) döneminde idi. Amelî münafıklığın ise kıyamet gününe kadar so­nu gelmeyecektir, Buhârî de Huzeyfe'den, münafıklığın Rasûlullah (sav)ın döneminde olduğu, bugün ise ancak ve ancak imandan sonra küfre düşme­nin sözkonusu olduğunu İfade ettiğini rivayet etmektedir.[40]

Yüce Allah'ın: "Onlar, gizlediklerini de fısıltılarını da Allah'in muhak­kak bildiğini... bilmezler mi?" şeklindeki bu buyruğu bir azardır. O, bu du­rumlarını bildiğine göre, onları pek yakında cezalandıracaktır.[41]

 

79. Mü'minlerden nafile bağışlarda bulunanları, kaş-göz işaretleriy­le ayiplayanlarla, güçlerinin yetebildiğindcn başkasını bulama­yan kimselerle eğlenenleri Allah maskaraya çevirir re onlar İçin pek acıklı bir azap vardır.

Yüce Allah'ın: "Müminlerden nafile bağışlarda bulunanları, kaş göz İşa­retleriyle ayıplayanlar..." şeklindeki bu buyruğu da münafıkların nitelikle­ri arasındadır.

Katade der ki: "Ayıplayanlar" demektir. Şöyle ki, Abdurrahman b. Avf malının yarısını sadaka olarak vermişti. Onun malının toplamı sekizbin idi, o bunun dört binini sadaka olarak vermişti. Kimileri: Ne kadar bü­yük bir riyakâr? demişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah: "Mü'minlerden na­file bağışlarda bulunanları kaş-göz işaretleriyle ayıplayanlar..." buyruğu­nu indirdi.

Ensardan bir kişi de hurma yığınının yarısını getirip verdi, bu sefer: Al­lah'ın buna hiç mi hiç ihtiyacı yok, dediler. Bunun üzerine yüce Allah: "Güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan kimselerle...'' âyetini indirdi.

Müslim'in de rivayetine göre Ebu Mes'ud şöyle demiştir: Biz sadaka ver­mekle emrolunduk. Sırtımızda yük taşır (ve böylelikle sadaka verirdik). Ebu Akil yarım sa1 sadaka verdi. Bir başka kişi ise ondan biraz daha fazla­sını getirdi. Bunun üzerine münafıklar: Şüphesiz ki Allah'ın bunun sadaka­sına bir ihtiyacı yoktur, öbürü ise bu işi ancak riyakârlık olsun diye yapmış­tır, dedi. Bunun üzerine yüce Allah: "Mü'minlerden nafile bağışlarda bulunanları, kaş-göz işaretleriyle aytplayanlarla, güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan kimselerle eğlenenleri..." âyetini indirdi.[42]

Burada (gücünün yetebildiğinden başkasını bulamayandan) kasıt Ebu A-kil'dir ki, adı el-Habhâb idi.

"el-Cühd" (Mealde: Gücün yetebildiği), kıt kanaat geçinenin yetindiği az şey demektir. Cühd ile celıd aynı anlamdadır ki, buna dair açıklamalar da­ha önceden (el-En'âm, 6/109. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Kaş-göz İşaretleriyle ayıplayanlar," ayıplayan, kusur bulan kim-... seler demektir ki, yine buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulun­maktadır.

"( ösöklû ): Nafile bağışlarda bulunanlar" kelimesinin asli; şek­linde olup, "te" harfi "ti" harfine idğam edilmiştir.

Bunlar haklarında vacib olmaksızın herhangi bir işi teberru (bağış) yoluy­la yapan kimselerdi.

(Âyet-i kerimenin ortasındaki): "ler, lar, kimseler" ise, Mü'minler" kelimesine atf ile cer mahallindedir. Bunun, (sılası ile) tamamlan­madan önce İsm-i mevsul vaatfedilmesi caiz değildir.

"Eğlenenler" kelimesi ise, daha önceden geçen "ayıplayanlar"

anlamındaki kelimeye atfedilmiştir.

"Allah -onları- maskaraya çevirir" buyruğu ise rnübleda-nın haberidir ve bu onlar için bir bedduadır.

İbn Abbas der ki: Bu, haberdir. Yani, onlar cehenneme gidecekleri için on­larla alay eder. Allah'ın maskaraya çevirip alay etmesi ise, eğlenmelerine kar­şılık onlan cezalandırması anlamındadır. Bu hususa dair açıklamalar daha ön­ce el-Bakara Sûresi'nde (2/212. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.[43]

 

80. Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme. Onlar için yetmiş defa mağfiret düesen de yine Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Bunun sebebi, Allah'ı ve Peygamberini İnkâr etmeleridir. Allah fösıklar topluluğuna hidâyet vermez.

Yüce Allah'ın: "Onlar için ister mağfiret dile..." buyruğuna dair açıkia-malar, yüce Rabbimizin: "Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma..." (et-Tevbe, 9/84) buyruğunu tefsir ederken gelecektir.[44]

 

81. Allah'ın RasÛlüne muhalefet için geri kalanlar, oturmalarına se­vindiler. Allah yolanda mallarıyla, canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar ve: "Bu sıcakta savaşa çıkmayın" dediler. De kî: "Cehennem ateşi daha sıcaktır." Keşke bilselerdi.

Yüce Allah'ın: "Muhalefet için geri kalanlar, oturmalarına" oturmaların­dan ötürü "şevindiler"

Oturdu, oturmak, demektir. ( •juii ) ise, başkası onu oturt­tu, anlamına gelir. Bu açıklamaları el-Cevherî'den naklettik.

"Geri bırakılan, terk edilen" manasınadır. Yani Allah onları ge­ri bıraktı ve onların çıkmalarına engel oldu, çıkmalarım önledi demektir. Ya­hut da Rasûlullah ve mü'minler, onların cihada gitmek hususunda ağırdan aldıklarını bilmeleri üzerine onları geri bıraktılar, şeklinde iki türlü açıklanmış­tır. Bu husus Tebûk gazvesinde olmuştur.

"Allah'ın Rasâlüne muhalefet İçin" buyruğundaki; "Muhalefet için" kelimesi, mef ulun leh'dir. Mastar da kabuJ edilebilir. Bu anlamdaki buy­ruğu, "Allah Rasûlünün arkasında (kalanlar)" şeklindeki okuyuştan maksat, cihaddan geri kalmaktır. "Bu sıcakta savaşa çıkmayın de­diler." Yani, biri ötekine bunları söyledi. Ey Muhammedi Onlara "De ki: Ce­hennem ateşi daha sıcaktır. Keşke bilselerdi."

Bu buyruk, mübtedâ ile haberdir. "Daha sıcaktır" buyruğundaki"Sıcak," temyiz olarak nasb edilmiştir. Buyruk Allah'ın emrini terk eden böy­le bir ateşe maruz kalır, anlamındadır.[45]

 

82. Artık onlar kazandıklarının bir cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[46]

 

1. Ağlanası Hallerine Gülenler:

 

"Artık onlar... az gülsünler" buyruğu bir emirdir. Tehdit anlamını ihtiva etmektedir. Yoksa, gülmeleri doğrultusunda bir emir değüdir.Âslolan; "Gülsünler" buyruğundaki "lam" harfinin esreli olmasıdır. Ancak, ağırlığı dolayısıyla hazfedilmiştir.

el-Hasen der ki: "Artık onlar" dünya hayatında "az gülsünler", cehennem­de de "çok ağlasınlar."

Buradaki emrin haber anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, pek az güleceklerdir ve çokça ağlayacaklardır."Cezası olarak" buy­ruğu mefulün lehdir. Yani, yaptıklarına ceza olsun diye öyle yapsınlar.[47]

 

2. Ağlamak ve Gülmek:

 

İnsanlar arasında esasen salth bir kul olmakta birlikte aşırı korkusundan ötürü kendi kanaatince haîinîn kötülüğü sebebiyle ve nefsine olan ihtima­mı (kötü halinden kederlenmesi)'den dolayı gülmeyenler vardı. Hz. Peygam­ber de şöyle buyurmaktadır: "Allah'a yemin ederim, eğer bildiklerimi bilsey­diniz şüphesiz pek az gülerdiniz ve çokça ağlardınız. Yollara dökülüp yüce Allah'a yüksek sesle feryad ile dua ederdiniz. Keşke koparılan bir ağaç ol­saydım, diye temenni ederim." Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiştir.[48]

Hasan-ı Basrî -Allah ondan razı olsun- kederin kendisine galip geldiği kim­selerdendi. O bakımdan gülmezdi. İbn Şîrîn ise güler ve el-Hasen'e karşı: Gül­düren ve ağlatan Allah'tır, diye delil getirirmiş. Ashab-ı kiram da gülerdi. Şu kadar var ki, çokça gülmek ve kişiyi etkisi altına alacak kadar sık sık gülme­ye devam etmek yerilmiş ve nehyedilmiştir. Böylesi, beyinsizlerin ve işi gü­cü olmayanların davranış türleri arasındadır. Varid olan haberde ise; "çokça gülmenin kalbi öldürdüğü" belirtilmiştir.[49]

Allah korkusundan, azabının dehşetinden ve çetin cezasından dolayı ağ­lamak ise övülmüş bir şeydir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ağ­layın, anlayamayacak olsanız dahi ağlasın (veya ağlar gibi yapın). Çünkü ce­hennem ehli, yüzleri adeta dere yatakları imişçesine gözyaşları akmcaya ka­dar ağlayıp dururlar. Nihayet gözyaşları kesilince, bu sefer kanlar akmaya başlar ve gözler İrinle dolar. Eğer onların akıntısına gemiler yüzdürülecek olur­sa, hiç şüphesiz o yaşlarda gemiler dahi yüzer." Bu hadisi İbnü'i-Mübarek, Enes yoluyla rivayet etmiştir. İbn Mace de rivayet [50]etmiştir.[51]

 

83. Eğer Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de çık­mak İçin senden izin isterlerse de ki: "Sil, ebediyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız. Ve benimle beraber hiçbir düş­manla asla savaşmayacaksınız. Çünkü siz ilkinden oturmaya ra­zı oldunuz. Artık siz geri kalanlarla beraber oturun."

Yüce Allah'ın: "Eğer Allah seni onlardan" yani münafıklardan "bir top­luluğun yanına döndürür de..." buyıuğunda; "bir topluluğun (taife)" diye buyurması, Medine'de kalıp çıkmayanların tamamının münafık olmayışların­dan dolayıdır. Aksine, aralarında mazereti uygun görülenler de vardı, hiçbir mazereti bulunmadığı halde daha sonra affa mazhar olan ve tevbeleri kabul olunan kimseler de vardı. Geride kalan üç kişi gibi. İleride buna dair açık­lamalar gelecektir. "Çıkmak için senden izin İsterlerse de ki: Siz ebedîyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız." Yani, senin ebediyyen onlarla birlikte olmaman suretiyle Allah onları cezalandırdı. Bu da Fetih Sûresi'nde yüce Allah'ın: "De ki: Siz asla peşimizden gelemezsiniz" (el-Feth, 48/15) buy­ruğuna benzemektedir.

"Geri kalanlar" kelimesi in çoğuludur. Adeta çıkanların yerine geride kalıp onlara halef olanlarmış gibi değerlendirilmiş görülüyor­lar.

İbn Abbas der ki: "Geri kalanlar" münafıklardan geri kalan kimseler de­mektir. el-Hasen der ki: Kadın ve güçsüz erkeklerle beraber kalınız, demek­tir. Tağlib yoluyla müzekker çoğul yapılmıştır. Fesad çıkartanlarla birlikte otu­run, anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bu da Arapların, ailesi hakkında kötü uygulamaları bulunan kimse hakkında: "Filan kişi aile halkına kötülük yapan bir kimsedir" şeklindeki ifadelerinden alınmıştır. Bu­rada da bu kelime; "Oruçlunun ağız kokusunun değişmesi" tabirinden ve kabında uzun süre kaldığından dolayı bozulan süt için kullanılan; "Süt bozuldu, kesildi" iradesinden alınmadır.

Buna göre bu buyruk, siz fesat çıkartanlarla beraber oturun, anlamına ge­lir. Bu da gazalara savaşçıların maneviyatını bozan kimselerin götürülmesi­nin caiz olmadığına delildir.[52]

 

84. Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma. Kabri­nin başında da durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Rasûlünü İnkar ettiler ve asıklar olarak öldüler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:[53]

 

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

 

Bu âyet-i kerimenin Abdullah b. Ubeyy b. Selûl ve Hz. Peygamberin onun cenaze namazını kıldırması üzerine nazil olduğu rivayet edilmiştir. Bu husus Buhârî ve Müslim'in Sahih'lerinde ve başka kaynaklarda da sabittir. Peygam­ber (sav)'ın onun cenaze namazını kıldırdığı ve bu âyet-i kerimenin de bundan sonra indiğine dair rivayetler birbirini pekiştirmektedir.

Enes b. Malik'ten rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) onun cenaze namazını kıldırmak üzere öne geçince, Hz. Cebrail'in ona gelerek elbisesi­ni çekip ona: "Onlardan Ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma" âye­tini okuması üzerine Rasûlullah (sav)'ın bundan vazgeçip namazını kıldırma­dığı da ifade edilmiştir.

Ancak, bu hususta sabit rivayetler bunun aksini ortaya koymaktadır. Bu-hârî'de, İbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav) onun namazını kıldırdı, sonra bitirip ayrıldı. Aradan ancak az bir süre geçmişti ki, Berae (Tevbe) Sûresi ndeki: "Onlardan Ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma" (diye başlayan) iki âyet-i kertme nazil oldu.[54]

Buna yakın bir rivayeti de Müslim, İbn Ömer yoluyla kaydetmektedir: İbn Ömer der ki: Abdullah b. Ubeyy b. Selul ölünce, oğlu Abdullah Rasûlullah (sav)'a gelip babasını kefenlemek üzere Hz, Peygamber'den gömleğini ver­mesini istedi, Hz. Peygamber ona gömleğini verdikten sonra namazını kıl­dırmasını istedi. Bunun Üzerine Rasûlullah (sav) namazını kıldırmak üzere kalktı, Hz. Ömer'in kalkıp Rasûlullah (sav)'ı elbisesinden yakalayarak, ey Al­lah'ın Rasûlü, Allah sana ona namaz kılmayı yasaklamışken namazını mı kı­lacaksın? demesi üzerine, Rasûlullah (sav): "Gerçek şu ki, Allah beni muhay­yer bırakmış ve: "Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme. On­lar için yetmiş defa mağfiret dilesen de..."(et-Tevbe, 9/80) diye buyurmuş­tur. Yetmiş kereden daha fazla da mağfiret dileyeceğim." Hz. Ömer: Ama o münafıktı, dedi, Rasûlullah (sav) onun namazını kıldırdı. Yüce Allah bunun üzerine: "Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma, kabrinin başında da durma" buyruğunu indirdi. Hz. Peygamber de onların (münafık­ların) cenaze namazını kılmayı terk etti.[55]

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Hz. Peygamberin, Abdullah b. Ubeyy'in cenaze namazım kıldırması, onun müslüman olduğunu zahiren, lafzıyla ifa­de etmesine bağlı idi. Peygamber (sav)'e bu yasak kılınınca, bir daha böy­le bir şey yapmadı.[56]

 

2. Bu Âyet İnmeden Hz. Ömer Münafıkların Cenaze Namazının Yasaklandığı Hükmünü Nereden Çıkarmıştı:

 

Henüz cenaze namazlarının kildırılmasına dair yasak İnmemişken Hz. Ömer: Allah sana onun namazını kıldırmayı yasakladığı halde mi namazını kılacaksın, sorusunu neye dayanarak sormuştur? diye sorana şöyle cevap ve­rilir: Bunun, Hz. Ömer'in kalbine doğduğu ihtimali vardır. Yine bunun, Peygamber (sav)1 in bu hususta Hz. Ömer'in lehine şahitlik ettiği ilham ve sez­gi kabilinden olması da muhtemeldir. Zaten Kur'ân-ı Kerîm'in zaman zaman Hz, Ömer'in maksadına uygun hükümlerle indiği de olmuştur. Nitekim Hz. Ömer: Üç hususta Rabbime muvafakat ettim -bir rivayette de dört hususta de­nilmiştir- dediği kaydedilmektedir ki, bu husus daha önce el-Bakara Sûresinde[57]  geçmiş bulunmaktadır. İşte bu da o kabilden olabilir. Yine Hz. Ömer'in bunu, yüce Allah'ın: "Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme" âyetinden anlamış olma ihtimali de vardır. Çünkü, Buhârî ve Müslim'in hadisinin de gösterdiği gibi bu hususta daha önceden bir nehiy varid olmuş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Derim ki: Hz. Ömer'in bunu yüce Allah'ın: "Müşriklere, Peygamber'in âk,, mü'mirilerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir" (et-Tevbe, 9/H3) buyruğundan anlamış olması ihtimali de vardır. Çünkü, bu âyet-i kerime Mek­ke'de inmişti. Buna dair açıklamalar da ileride gelecektir.[58]

 

3. Mağfiret Dileğinin Kâfir ve Münafıklara Faydası Yoktur:

 

Yüce Allah'ın: "Onlar için ister mağfiret dile..." (et-Tevbe, 9/80) ayetin­de Yüce Allah, Hz. Peygamber kendileri için mağfiret dileyecek olsa ve bu mağfiretini çokça yapacak olsa bile, bunun kendilerine hiçbir fayda sağ­lamayacağını beyan etmektedir. Ancak el-Kuşeyrî: Hz. Peygamber'in: "Yet­miş kereden de daha fazla mağfiret dileyeceğim" dediği rivayet olunan İfade sabit değildir, demektedir.

Derim ki: İbn Ömer'in hadisi ile İbn Abbas'ın hadisinde sabit olan ifadel­er bunun aksini ortaya koymaktadır. İbn Ömer yoluyla gelen hadiste: "Yet­miş defadan fazla mağfiret dileyeceğim" buyruğu, İbn Abbas yoluyla ri­vayet edilen hadiste de: "Eğer ben yetmişden fazla mağfiret dilediğim tak­dirde onlara mağfiret edeceğini bilseydim, o sayıdan daha fazla mağfiret diler­dim" dediği kaydedilmektedir.[59]

(İbn Ömer) dedi ki: Sonra Rasûlullah (sav) namazını kıldırdı. Bunu Buhârî rivayet [60]etmiştir.[61]

 

4. Hz. Peygamber Mağfiret Dilemekte Muhayyer miydi?:

 

İlim adamları, yüce Allah'ın: "Onlar İçin ister mağfiret dile..." buy­ruğunun, bağışlanmalarının ürııid edilemeyeceği anlamına mı, yoksa muhay­yerlik anlamına mı geldiği hususunda farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir kesim der ki: Bundan maksat, mağfiret olunacaklarından ümit kesmek­tir. Buna delil de Yüce Allah'ın: "Allah onları kesinlikle bağışlamayacak-tır" buyruğudur. "Yetmiş''in söz konusu edilmesi ise, fiilen meydana gelmiş olana bir uygunluktur. Yahut da nihaî maksadı ve çokluğu anlatmak üzere kullanmayı (Arapların) adet edindikleri bir rakam olduğu için kullanılmıştır. O bakımdan, Araplardan herhangi bîr kimse: Ben, onunla yetmiş yıl konuş­mayacağım diyecek olsa bu, onlara göre, onunla ebediyyen konuşmayacağım anlamınadır. Yüce Allah'ın şu buyruğu da nihaî durumu anlatmak için kullanılmıştır: "Sonra onu yetmiş arştn uzunluğunda bir zincire vurun." (el-Hak­ka, 69/32) Hz. Peygamberin şu buyruğu da böyledir: "Kim Allah yolunda bir gün oruç tutacak olursa, Allah o kimsenin yüzünü cehennemden yetmiş yıl uzak tutar."[62]

Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Bu buyruk, muhayyerlik ifade ed­er ve istersen onlara mağfiret dileyebilirsin, istersen mağfiret dilemezsin, an­lamındadır. el-Hasen, Katade ve Urve bunlardandır. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber İbn Ubey'in namazını kıldırmak isteyince Hz. Ömer ona: Filan günü şunu şunu söyleyen Allah düşmanının namazını mı kıldıracaksın, de­miş, Hz. Peygamber de: "Muhayyer bırakıldım, ben de bir tercihte bulundum" diye buyurmuştur.[63]

Bunlar derler ki: Daha sonra yüce Allah'ın: "Onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de haklarında birdir" (elMünafikûn, 63/6) buyruğu inerek bu muhayyerliği nesh etmiştir.

"Çünkü onlar, Allah'ı ve RasOtünü inkâr ettiler." Yani Allah, kâfir olmaları sebebiyle onlara mağfiret etmeyecektir.[64]

 

5. Peygamber de Müminler de Müşriklere Mağfiret Dileyemezler:

 

Yüce Allah'ın: "Müşriklere, Peygamberin de mü'minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir..." (et-Tevbe, 9/113) buyruğuna gelince, bu âyet-i kerime ileride de açıklanacağı üzere, Ebu Talib'in ölümü üzerine Mekke'de İnmiştir. İşte bu buyruktan kâfir olarak ölen kimselere mağfiret dilemenin yasak olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Hz. Peygamber1 in: "Allah beni muhayyer bıraktı" ifadesi ile belirttiği şekilde muhayyerlik anlamını çıkardığı âyet-i kertmeden öncedir.

Ancak bunun böyle olmasının açıklanması da zordur. O bakımdan şöy­le denmiştir: Hz. Peygamberin amcasına mağfiret dilemesinden kastı, kabul olunma ümidi olan ve mağfirete nail oluncaya kadar bir mağfiret dileğinde bulunmaktan ibaretti. İşte bu maksatla da Hz. Peygamber, Rabbinden an­nesine bu şekilde mağfiret dilemeye İzin vermesini istemiş, ancak yüce Al­lah ona böyle bir İzin vermemiştir.

Hz. Peygamber'in muhayyer bırakıldığı münafıklara mağfiret dilemeye gelince bu, faydası olmayacak ve dil ile yapılacak bir istiğfardan ibaretti. Bunun, ifade etliği azami mana kendileri için mağfiret istenenin yakınlarından lıayatta olan bazı kimselerin gönüllerini hoş etmekten ibarettir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah'tır.[65]

 

6. Peygamber (sav) 'ın Gömleğini Abdullah İçin Vermesi:

 

Peygamber (sav)'ın gömleğini Abdullah için vermesinin sebebi hususun­da farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre Hz. Peygamberin gömleğini veriş sebebi şudur: Abdullah, Peygamber (sav)'ın amcası Hz. Abbas'a Bedir günü kendi gömleğini vermişti. Şöyle ki, Hz. Abbas, önceden de geçtiği üzere Be­dir günü esir alınınca, elbisesi alınmış, Peygamber (sav) de onu bu haliyle gördüğünden ona acımıştı. Ona verilmek üzere bir gömlek istediyse de ona uygun gelecek büyüklükte Abdullah'ın gömleğinden başka bir gömlek bu­lunamadı. Çünkü, boylan birbirlerine yakındı. İşte Peygamber (sav)'e ken­di gömleğini vermek suretiyle dünya hayatında kendisindeki bir hakkı kal­dırmak istemişti. Tâ ki, âhirette onunla mükâfat olarak karşılığını vermesi gereken bir iyiliği bulunduğu halde karşılaşmasın.

Şöyle de açıklanmıştır: Hz. Peygamber onun oğluna ikramda bulunmak, ihtiyacını iyilikle karşılamak ve gönlünü hoş etmek için gömleğini vermiş­tir. Ancak, birinci görüş daha sahih olup, Buhârî bunu Câbirb. Abdullah'tan rivayet etmiştir. Cabir tr.a) dedi ki: Bedir gününde esirler getirildi. Abbas da üzerinde elbise (gömlek) olmadığı halde esirler arasında getirilince, Peygam­ber (sav) onun için bir gömlek istedi. Abdullah b. Ubey'in gömleğinin ona uygun geldiğini gördüler. Bunun üzerine Peygamber (sav) o gömleği ona (Hz. Abbas'a) verdi. İşte Peygamber (sav) kendi gömleğini ona (Abdullah b. Ubey'e) bunun için çıkarıp verdi.[66]

Hadis-i şeritte Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir; "Benim bu gömleğimin Allah'a karşı ona hiçbir faydası olmaz. Bununla bir­likte benim bu işim dolayısıyla kavmimden bin kişinin İslâm'a gireceğini ümid ederim." Evet, bazı rivayetlerde "kavmimden" denilmekte, bununla da Arap­lar arasındaki münafıkları kastetmektedir. Sahih olan ise, Hz. Peygamber'in: "Onun kavminden bir takım kimseler" dediğidir.[67]  İbn İshak'ın "Meğazi"si ile kimi tefsir kitaplarında da şöyle denmektedir: Rasûlullah (sav)'ın bu davranışı dolayısıyla Hazreclilerden bin kişi müslüman olup tevbe etti.[68]

 

7. Kafir ve Münafık'ın Namazı Asla Kılınmaz:

 

Yüce Allah: "Onlardan öten hiçbir kimsenin namazını asla kılma"

diye buyurduğundan dolayı, ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Kâfirlerin namazını kılmamak hususunda bu açık. bir nasstır. Ancak, mü'minlerin namazının kılınması gerektiğine dair bunda bir delil yoktur.

Mü'minlerin cenaze namazını kılmanın vücubunun bu nassın mefhu­mundan çıkartılıp çıkartılmayacağı hususunda iki farklı görüş vardır. Bir gö­rüşe göre bu hüküm çıkartılabtlir. Çünkü, yüce Allah kâfirlerin namazlarının kılınmayış illetini küfürleri olarak göstermiştir. Zira yüce AHah: "Çünkü on­lar Allah'ı ve Kasûlünü İnkâr ettiler" diye buyurmaktadır. Küfür sözkonu-su olmadığı takdirde ise namazlarının kılınması icabeder. Bu da yüce Allah'ın: "Hayır, muhakkak ki onlar, o günde Rabblerinden elbette perdelenmiş ofo-caAterdtr" (el Mutaffifin, 83/15) buyruğu gibidir ki, burada kâfirler kastedil­mektedir. Bu da kâfirlerin dışında olanların, yüce Allah'ı göreceklerine de­lildir ki, bunlar mü'minlerdir. İşte bu buyruk buna benzemektedir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır.

Yahut da mü'minlerin cenaze namazının kılınmasına dair delil, bu âyetin dışındaki bir buyruktan çıkartılabilir ki, buniar da bu konuda vârid olmuş ha­disler ile ümmetin icmaldir.

Bu konudaki görüş ayrılığının menşei ise, hitap delilini kabul edip etme­mektir.

Müslim, Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Bir kardeşiniz ölmüş bulunuyor. Haydi kalkın onun (ce­naze) namazını kılın." Bunun üzerine biz de kalktık ve iki saf halinde dizildik.[69] Burada kastedilen kişi Necaşi'dir.

Ebu Hureyre'den rivayete göre, Rasûlullah (sav), insanlara Necaşî'nin vefat ettiği günü vefat haberini verdi, Onlarla birlikte namazgaha çıktı ve dört tekbir alarak (cenaze namazını) kıldı.[70]

Müslümanlar, müsîümanlann cenaze namazlarını kılmayı terk etmenin ca­iz olmadığı hususunda icma etmişlerdir, tster büyük günah İşleyenlerden ol­sunlar, ister salih kimseler olsunlar. Bunu da Yüce Peygamber'lerinin söz ve davranışlarından miras olarak devralmışlardır. Yüce Allah'a hamd olsun. İlim adamları önceden geçtiği gibi- şehidin cenaze namazı ile bid'at ehli ve bâğîlerin cenaze namazının kılınması hususundaki görüş ayrılığı müstesna, bu konuda ittifak etmişlerdir.[71]

 

8.  Cenaze Namazında Getirilecek Tekbir Sayısı:

 

İlim adamlarının çoğunluğu (cumhur), tekbirlerin dört olduğu görüşün­dedir. İbn Şîrîn der ki: Tekbir üç tane idi. Daha sonra ona bir tane eklediler. Bir başka kesim de (imam) beş defa tekbir getirir derler. Bu görüş, İbn Mes'ud ve Zeyd b. Erkam'dan rivayet edilmiştir. Hz. Ali'den ise, altı tane olduğu ri­vayeti vardır. İbn Abbas, Enes b. Malik ve Cabir b. Zeyd'den, tekbirlerin üç olduğu rivayet edilmiştir. Ancak, dayanak kabul edilen görüşe göre tekbir­ler dört tanedir.

Dârakutnî'nin Ubey b. Kâ'b'dan rivayetine göre Rasûüulîah (sav) şöyle bu­yurmuştur: "Melekler Âdem'in (cenaze) namazım kıldılar ve üzerine dört tek­bir getirip: İşte ey Âdemoğulları sizin sünnetiniz budur, "[72]dediler.[73]

 

9.  Cenaze Namazında Kıraat:

 

Malik'in mezhebinde meşhur olan görüşe göre bu namazda kıraat yoktur. Ebu Hanife ve es-Sevrî de bu görüştedirler. Çünkü Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuştur: "Ölüye namaz kıldığınızda ona ihlas ve samimiyetle dua ediniz." Bu hadisi, Ebû Dâvûd, Ebu Hureyre yoluyla rivayet etmiştir.[74]

Şafiî, Ahmed, İshak, Muhammed b. Mesleme (mezhebimize mensub) ii-im adamlarımızdan Eşheb ile Dâvud (ez-Zahirî), Fatihanın okunacağı görü­şündedirler. Çünkü Hz. Peygamber: "Fatihatü'J-Kitab okunmaksızın namaz ol­maz" diye buyurmuştur. Bu görüş sahipleri, bu hadisi umumu üzere kabul etmişlerdir.

Ayrıca, Buhar? nin İbn Abbas'tan rivayetini delil gösterirler. Bu rivayete gö­re İbn Abbas bir cenaze namazını kılmış ve Fatihatü'l-Kitab'ı okuyup şöyle demiş: Bunun sünnet olduğunu bilesiniz diye okudum.[75]

Nesâî de Ebu Umame yoluyla gelen hadiste şöyle dediğini nakleder: Ce­nazelere kılanan namazda sünnet olan birinci tekbirden sonra gizlice Ummu'l-Kur'ân'ı (Fatıha'yı) okuması, sonra da üç tekbir getirmesi, son tekbirden son­ra da selam vermesidir."

Muhammed b. Nasr el-Mervezî de yine Ebu Umame'den şöyle dediğini zik­reder: Cenazeler üzerine namazda sünnet olan önce tekbîr getirmen, sonra da Ummu'l-Kur'ân'ı okumandır. Daha sonra Peygamber (sav)’e salât ve se­lâm getirirsin. Sonra da ölüye ihlasla dua edersin.

Ancak birinci tekbiri getirdikten sonra Kur'an okunur, ondan sonra ise se­lam verilir. Hocamız Ebu'l-Abbas der ki: Bu iki hadis de sahihtir ve bu iki ha­dis de usul (hadis usulü) alimlerince müsned hadis gibi değerlendirilmiştir. Bununla birlikte Ebu Unıame hadisi gereğince uygulama (amel) daha uygun­dur. Zira o hadiste hem Hz. Peygamberin: "Fatihatu'l-Kitab'sız namaz olmaz" hadisi ile hem de ölüye ihlasla dua bir arada yapılmış olur. Cenaze namazın­da Fatiha Sûresi'nin okunması ise duaya bir başlangıçtan ibarettir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır.[76]

 

10.  Cenaze Namazı Kıldıran İmamın Duracağı Yer:

 

Cenaze namazını kıldıran imamın, erkeğin başı hizasında, kadının da gö­beği hizasında durması sünnettir. Çünkü, Ebû Davud'un Hz. Enes'den yap­tığı rivayet bunu gerektirmektedir. Enes (r.a) bir cenaze namazını kıldırdık­tan sonra, kendisine el-Âla b. Zİyad şöyle sormuş: Ey Ebu Hamza, Rasûlullah senin bu kıldığın namaz gibi mi cenaze namazlarını kıldırıyordu? Dört tek­bir alıyor ve erkeğin başı hizasında, kadının da göbeği hizasında mı duru­yordu? Enes, evet diye cevap vermişti.[77]  Bu hadisi, Müslim de Semura b. Cündub'dan rivayet etmiştir, Semura dedi ki: Peygamber (sav) lohusa olarak ve­fat eden Um Kâ'b'ın cenaze namazını kıldırdığı sırada ben de Peygamberin arkasında namaz kıldım. Rasûlullah (sav) onun cenaze namazını kıldırmak üzere ortasına doğru [78]durmuştu.[79]

 

11.  Ölenin Kabri Başında Durmak:

 

Yüce Allah'ın: "Kabrinin başında da durma" buyruğu ile ilgili olarak şun­ları belirtelim: Rasûlullah (sav), -"et Tezkire" adlı eserimizde de belirttiğimiz gibi (yüce Allah'a hamd olsun)- ölü defnedildikten sonra kabri başında du­rur ve sebat bulması için ona dua ederdi.[80]

 

85. Mallan da evlâtları da İmrendirmesin seni. Allah onları dünya­da bunlar sebebiyle ancak bir azaba çarptırmayı ve canlarının kâfir oldukları halde güçlükle çıkmasını ister.

Yüce Allah bu buyruğu te'kid olmak üzere bir dalıa tekrarlamıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden (et Tevbe, 9/55. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır.[81]

 

86. "Allah'a İman edin, Husulü ile birlikte cihâd edin" diye bir sû­re İndirildiği zaman, içlerinden güç yetirenler senden izin İs­terler ve: "BM bırak da oturanlarla birlikte kalalım" derler,

Mü'minler, savaş çağrısına çabucak cevap verip uydular, münafıklar ise ge­rekçeler uydurdular. Buna göre bu emir mü'minlere imanlarının devam et­mesi, münafıklara da imana girmeleri İçin verilmiştir. "Diye" nasb ma­hallinde olup, "İman edin... diye" anlamındadır.

"Güçyetiren" zengin demektir ki, buna dair açıklamatar daha ön­ceden (en-Nisâ, 4/25. âyci, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Özel olarak bunları zikretmesi ise, güç yetircmeyen varlıktı kimselerin ayrıca izin isteme­ye ihtiyaçtan olmadığından dolayıdır. Çünkü, bu gibi kimseler zaten mazur­dur

"Bizi bırak da oturanlarla" yani, savaşa çıkmaktan yana âciz olanlarla "bir­likte kalalım, derler."[82]

 

87. Geri kalanlarla birlikte olmaya razı oldular. Kalplerine de mü­hür vuruldu. Artık onlar anlamazlar.

88. Fakat Peygamber ve beraberindeki mü'minler mallarıyla ve canlarıyla cihâd ettiler. İşte onlar için hayırlar vardır ve onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.

89. Allah onlara altından nehirler akan cennetler hazırlamıştır. Ora­da ebedlyyen kalıcıdırlar. İşte en büyük kurtuluş budur.

Yüce Allah'ın: "Geri kalanlarla birlikte olmaya razı oldular" buyru-ğundaki "geri kalanlar" anlamındaki; kelimesi,nin çoğu­ludur. Yani onlar, kadınlarla, çocuklarla ve özür sahibi erkeklerle birlikte kal­maya razı oldular. Önceden de geçtiği gibi, eğer erkekte asalet yoksa, ona;  da, da denilir. Mesela, eğer bir kimse aile halkından daha aşa­ğı bir mertebede ise," Filan kişi aile halkından geride kalan bir kimsedir," denilir.

en-Nehhâs der ki: Bu kelimenin aslı, uzun süre kaldığından dolayı ekşi-yen süt için kulianılan: den alınmadır. ise, oruçlunun ağzının kokusu değişti, dernektir. "Filan kişi kötü bir haleftir", ifadesi de buradan gelmektedir. Şu kadar var ki, "fevâü" şeklin­deki çoğul, "faile" veznindeki kelimeler içindir. Hiçbir zaman "fail" veznin-deki bir kelime sıfat olarak "fevâil" şeklinde -şiir müstesna- getirilmez. An­cak, "Haris ve halik: süvari ve helak olan" kelimeleri böyle değildir. (Yani bun­ların çoğulu fevâü vezninde gelir).

Yüce Allah'ın, mücalıidlerin (mükâfatının) niteliği ile ügili olarak: "İşte on­lar için hayırlar vardır" buyruğundaki "hayırlar"in güzel kadınlar olduğu söylenmiştir. Bu görüş el-Hasen'den rivayet edilmiştir. Buna dair delili ise yü­ce Allah'ın: "İçlerindegüzel yüzlü, güzel huylu (kadınlar vardır" (er-Rah-man, 55/70) buyruğudur.

Nitekim; "O kadınların en hayidısıdır," denilir. (Hayırlı an­lamındaki kelimenin) aslı ise;  şeklinde olup şeddesi hafiflctilmiştir. "Kolay" kelimesi gibi. Bunun  'ın çoğulu olduğu da söylen-mişrk. Buna göre buyruğun anlamı şöyledir: Mücahidler için dünyanın da âhiretin de pek çok faydalan vardır. "Kurtuluş (felâhTın anlamına dair açıkla­malar daha önceden (el-Bakara, 2/5'te) geçmiş bulunmaktadır.

"Cennetler" bahçeler demektir, yine buna dair açıklamalar daha önceden (ei-Bakara, 2/25'te) geçmiş bulunmaktadır.[83]

 

90. Bedevilerden özür beyan edenler, kendilerine izin verilsin diye  geldiler. Allah'a ve Rasülüne yalan söyleyenler de oturup kaldı­lar. İçlerinden kâfir olanlara da pek acıklı bir azap çarpacaktır.

Yüce Allah'ın: "Bedevilerden özür beyan edenler... geldiler" buyru-

ğundaki "özür beyan edenler" anlamına gelen kelimeyi, el-A'rec ile ed-Dah-hâk; şeklinde ("zel" harfi) şeddeslz olarak okumuşlardır. Ebu Ku-reyb bunu Ebu Bekir'den, o, Âsım'dan diye bu şe'kilde okuduğunu rivayet ettiği gibi, kıraat sahipleri de bunu İbn Abbas'tan böyle okuduğunu rivayet ederler. el-Cevlıerî der ki: İbn Abbas "Özür beyan edenîer" şek­linde şeddesiz olarak ve; den gelen bir kelime gibi okumuş ve Allah'a andolsun ki, bu şekilde indirilmiştir, dermiş.

en-Nehhâs der ki: Şu kadar var ki, bu rivayet el-Kelbî etrafında dönüp do­laşır. Ve bu, den gelmektedir ki, sözü de buradan gelmek­tedir. Yani, sana öncelikle gelip de seni uyaran kişi artık mazeret hususun­da alabildiğine iteri gitmiş anlamındadır.

Şeddeli olarak;  şeklindeki okuyuş ile İlgili de iki görüş vardır. Birincisine göre özür beyan eden kimse haklı olur, bu durumda özür sahi­bi olduğundan, özür beyan eden kişi demektir. Bu açıklamaya göre de ke­limenin aslı; şeklindedir. Ancak, "te" harfi "zel" harfine dönüştü­rülüp ona îdğam olunmuş, "te" harfinin harekesi de "ayn" harfine verilmiş­tir. Nitekim "Çekişirler" (Yâsîn, 36/49) kelimesinin "hı" harfi üs­tün olarak okunduğu gibi.

Bununla birlikte iki sakin bir arada bulunduğu için "ayn" harfinin esreli okunması da "mim" harfine tabi kılınarak ötreli okunması da mümkündür. Bunu,«el-Cevheri ve en-Nehhâs zikretmişlerdir. Şu kadar var ki en Nehhâs bu­nu el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebu Hatim ve Ebu Ubeyd'den nakletmektedir. Bunun aslının; şeklinde olmakla birlikte "te" harfinin "zel" harfine idğam edilmiş olması ve özür sahibi olan kimseler anlamına gelmesi de mümkün­dür. Nitekim Lebid şöyle demiştir:

"Bir yılın sonuna kadar (ağlayın) sonra üzerinize olsun selâm adı.

Kim tam bir yıl ağlayacak olursa, artık o, özrünü de ortaya koymuş olur."

Diğer görüşe göre bu şekilde Özür beyan eden kişi haksız kimse olur, o da özrü, mazereti bulunmadığı halde (yalan yere) özür beyan eden kişi de­mektir. el-Cevherî der ki: Böyle bir kimsenin; "Özür beyan edici ol­ması," yalan yere bir işi yapan kimseleri anlatmak için kullanılan; vez­nine göre kullanılmış olur. Çünkü böyle bir kimse hasta olmadığı halde has­ta olduğunu ve kusurlu hareket ederek özürsüz mazeret beyan eden kimse demektir.

el-Cevlıerî'den başkaları da şöyle demektedir: ifa­desi filan kişi o işte kusurlu davrandı ve bu hususta üzerine düşeni sonuna kadar yerine getirmedi, demektir.

Buna göre anlam, onlar yalan yere özür beyan ettiler, şeklinde olur. el-Cevherî der ki: İbn Abbas: Allah, yalan yere özür beyan eden muazzirleri (la­netlesin). Adeta ona göre şeddeli olarak "munzzir" gerçekte hiçbir özrü bulunmaksızın yalan yere mazereti olduğunu izhar eden kimse imiş gibi anlı­yor gibidir.

en-Nehhâs der ki: Ebu'l-Abbas Muhammed b. Yezid der ki: Buradaki "el-Muazzirûn* kelimesinin, aslında "el Mu'tezirûn" şeklinde olması mümkün de­ğildir ve bu kelimede idğam da caiz olmaz, çünkü o takdirde anlam karışık­lığı olur. İsmail b. İslıak da el-Hatil ve Sibeveyh'in görüşlerine göre burada idğamın uzak bir ihtimal olduğunu nakletmektedir. Diğer taraftan, ifadele­rin akışı onların mazeretleri bulunmayan ve yerilen kimseler olduğunu gös­termektedir. (İsmail b. İshak) der ki: Çünkü onlar, kendilerine izin verilsin diye gelmişlerdi. Eğer bunlar gerçekten zayıf, hasta ve harcayacak birşey bu­lamayan kimselerden olsalardı, İzin istemeye gerek duymazlardı.

en-Nehhâs der ki: "Mazeret, mazeret beyan etmek ve mazeretini açıklayıp mazur görülmek istemek" aynı kökten, aynı şeyden gelirler, bu da zor ve yerine getirilmesi müteazzir (adeta imkânsız) olan şey­ler demektir. Araplar ise, "Filana yapacaklarımdan ötürü be­ni kim mazur görür?" derler ki, bunun anlamı şudur: O, öyle büyük bir tş yap­tı ki, bundan dolayı benim kendisini cezalandırmamı Sıaketmiştİr. İnsanlar ise onun bu yaptığını bilmiyor. Ben onu cezalandıracak olursam, kim beni ma­zur görür, mazeretimi kabul eder?

("Ze!" harfinin) şeddesi/ okunuşu ile ilgili olarak İbn Abbas der ki: Bun­lar bir özür sebebiyle savaştan geri kalıp Peygamber (sav)'in de kendilerine  verdiği kimselerdir.

Bir diğer görüşe göre bunlar, Âmir b. et-Tufeyl'in adamlarıdırlar, şöyle de­mişlerdi: Ey Allah'ın Rasûlü, biz sizinle birlikte gaza yapacak olursak, Tay ka­bilesinin bedevileri hanımlarımıza, çocuklarımıza ve davarlarımıza baskın dü­zenleyecekler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onların bu özürlerini kabul et­mişti.

Şeddeli kıraate dair ikinci görüşe göre ise, burada sözü edilenler Gıfarh bir topluluk idiler. Bunlar, gelip özür beyan etmişlerdi, Peygamber (sav) ise, onların haksız olduklarını bildiği İçin onların bu mazeretlerini kabul etme­mişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bir topluluk ise, Rasûlullah (sav)'a karşı cüretkârca davranarak açıkladık-lan bir mazeret bulunmaksızın oturup cihâda çıkmamışlardı. Bunlar, yüce Al­lah'ın kendilerinden: "Allah'a ve Rasûlüne yalan söyleyenler de oturup kal­dılar" buyruğu ile haber verdiği kimselerdir. Bunların yatan söylemelerinden kasıt ise, "biz mü'minleriz" sözleridir.

"İzin verilsin diye" buyruğu ise, "lâm-ı key" ile nasb edilmiştir.[84]

 

91. Allah'a ve Rasûlüne karşı samimi olmak şartı İle zayıflara, has­talara ve harcayacak birşey bulamayanlara bir günah yoktur. İyi­lik edenlerin aleyhine bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, Ra-hîmdir.

92. Bir de sana kendilerine binek temin etmen için gelip de: "Size bir binek bulamıyorum" dediğin zaman, harcayacak birşey bu­lamadıklarından üzülerek gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de (bir vebal yoktur).

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:[85]

 

1. Acizlik Halinde Mükellefiyetin Düşmesi:

 

Yüce Allah'ın: "... zayıflara... bir günah yoktur" âyet-i kerimesi, teklifin âciz olandan sakıt olacağı hususunda aslî bir dayanaktır. Herhangi bir şeyi yerine getirmekten acze düşen her kişiden o şey düşer. Bu, kimi zaman fiil olarak onun bedelinin yerine getirilmesi şeklinde olur, kimi zaman da öde­me şeklinde bedele dönüşür. Güç bakımından âciz olmak ile mal yönünden âciz olmak arasında da fark yoktur.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Allah, hiçbir kim­seye gücünün yeteceğinden başkasınıyüklemez." (.ei-Bıkara, 2/1861 Diğer ben­zeri de şu buyruktur: "Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yok­tur, hastaya günah yoktur..." (el-Feth, 48/17)

Ebû Davud'un Enes'den gelen bir rivayetine göre, Rasûlullah (sav) şöy­le buyurmuştur: "Medine'de öyle bir takım kimseleri geri bıraktınız ki, siz ne kadar yol aldıysanız, neyi harcadıysanız, ne kadar vadi katettiyseniz, mutla­ka onlar onda sizinle birliktedirler," Ey Allah'ın Rasûlü, dediler, Medine'de bulunduktan halde nasıl bizimle beraber olabilirler? Hz. Peygamber: "Maze­retleri onlan alıkoydu"[86]  diye buyurdu.

Böylelikle bu âyet-i kerime, zikrettiğiniz benzeri diğer âyetlerle birlikte özür sahibi olanlar aleyhine yol ve vebal olmadığım beyan etmektedir. Bun­lar ise, kötürümlük, kocamışlık, körlük, topallık gibi özür sahibi oldukları bi­linen ile harcayacakları birşey bulamayan kimselerdir. İşte yüce Allah böy-leleri için günah olmadığını ifade buyurmaktadır. "Allah'a ve Rasûlüne kar­şı samimi olmak şartı ile." Yani, hakkı bildikleri, hakkın dostlarını sevdik­leri, düşmanlarına da buğzettikleri takdirde.

İlim adamları derler ki: Cenab-ı Hak, mazereti bulunanları mazur görmek­le birlikte onların kalpleri buna tahammül edemedi. İbn Um Mektum, Uhud'a çıktı ve kendisine sancağın verilmesini istedi. Ancak sancağı Mus'ab b. Umeyr aimıştı. Kâfirlerden birisi geldi, Mus'ab'ın sancağı tutan eline vurdu ve kesti. Diğer eliyle onu yakaladı. Öbür eline de vurdu, bu sefer göğ­sü arasına sıkıştırıp yakaladı ve: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan evvel nice peygamberler gelip geçmiştir" (Âl-i İmran, 3/144) buyru­ğunu okudu.

tşte onların kararlılıkları ve gayretleri böyle idi. Cenab-ı Hak İse: "Gözü görmeyene günah yoktur" diye buyurmaktadır. İşte bu, birincisi (İbn Um Mektum) hakkındadır. Yine yüce Allah: "Topala da günah yoktur* diye buyurmuştur Ensar'ın nakiblcrinden Amr b. el-Cemûh topaldı, o, ordunun ilk saflarında idi. Rasûlullah (sav) kendisine: "Allah senin özür sahibi oldu­ğunu belirtmiş (mazeretini kabul buyurmuştur)" deyince, şu cevabı vermiş­ti: Allah'a yemin ederim, bu topallığımla yürüyüp cennette iz yapacağım.[87]  Sûrenin baş taraflarında bunların benzerlerine dair yaptığımız diğer açık­lamalar da buna eklenebilir. Abdullah b. Mes'ud da der ki: Andolsun kişi, kol­tuğuna giren iki kişi tarafından sürüklenerek getirilir ve nihayet safta [88]durduruldu.[89]

 

2. Samimi Olmak (Nasihat):

 

Yüce Allah'ın: "Samimi olmak şartı ile" anlamındaki buyruğun­da geçen "nush," yapılan işin hertürlü aldatmadan uzak ve arınmış olması de­mektir. Nasûh tevbe tabiri de buradan gelmektedir. Neftaveyh der ki: Bir şe­yin nush bulması, onun halis, arı, duru olması demektir. Bir kimsenin biri­sine nush ile söz söylemesi, ona samimi ve ilılâsh olarak söz söylemesi de­mektir. Müslim'in Sahih'inde Temim ed-Dârî'den nakledildiğine göre. Pey­gamber (sav): -Üç defa- "Din nasihattir" diye buyurmuştur. Biz: Kime diye sor­duk, O: "Allah'a, Kitabına, Rasûlüne, müslümanlann yöneticilerine ve hep­sine" diye buyurdu.[90]

İlim adamları der ki: Allah'a nasihat, vahdaniyetine itikadda ihlaslı olmak, O'nu uluhiyet sıfatlan île nitelemek, her türlü eksikliklerden O'nu tenzih et­mek, O'nun sevdiği şeyleri yapma arzusunu taşımak ve O'nu gazaplandıran şeylerden uzak kalmak demektir.

Rasûlüne nasihat ise, Peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasakların­da ona itaate bağlı kalmak, onu dost edinenleri dost bilip ona düşmanlık edenlere düşmanlık etmek, ona gereken saygı ve ta'zimi göstermek, onu ve âl-i beytini sevmek, onu ve onun sünnetini ta'zim etmek, vefatından sonra özel olarak araştırarak sünnetini ihya etmek, sünnetinin inceliklerini bilmek (tefakkuh), onu savunmak, onu yaymak, ümmetine davet etmek, onun üs­tün ve yüce ahlakıyla ahlâklanmaktır.

Allah'ın Kitabına nasihat ise; onu okumak, o Kitabın bilgisini edinmek (te­fakkuh), savunmak, onu öğretmek, ona gereken ikram ve saygıyı göstermek, öngördüğü ahlâk ile ahlaklanmaktır.

Müslüman yöneticilere nasihat ise; onlara karşı hurucu terketrnek, onla­ra hakkı göstermek, müslümanların gözlerinden kaçan işlerine, ihmal ettik­leri işlerine dikkatlerini çekmek, onlara itaate devam edip yerine getirilme­si gereken haklarını ifa etmek demektir.

Genel olarak bütün müslümanlara nasihat ise, onlara düşmanlık besleme­yi terk edip onları doğruya iletmek, salih olanlarım sevmek, hepsine dua et­mek ve hepsi için hayır dileklerde bulunmaktır.

Sahih hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Birbirlerini sevmelerinde karşı­lıklı merhametlerinde ve birbirlerine atıfetlerinde mü'minlerin misali bir vü­cuda benzer. Onun bir organı rahatsızlandı mt, vücudun diğer kesimleri de uykusuzlukla ve ateşinin yükselmesiyle ona "[91]katılır.[92]

 

3. İyi Davrananların Aleyhine Yol Yoktur:   -

 

Yüce Allah'ım "İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur" anlamındaki buy­ruğunda yer alan; "Bir yol" ifadesi  ın ismi olarak ref mahal-lindedir. Onları cezalandırmaya bir yol yoktur, demektir.

Bu âyet-i kerime iyi davranan her kimsenin cezasının kaldırılması husu­sunda aslî bir dayanaktır. Bundan dolayı (Mezhebimize mensup) ilim adam­larımıza göre, elini kesen bir kimseye kısas uygulayıp da kısas uygulananın ölümü ile sonuçlanırsa, kısas uygulayanın diyet ödemesi gerekmez. Çünkü o, kendisine haksız tecavüzde bulunana kısas uygulamakla iyi davranmıştır. (Kötü bir iş yapmış değildir) Ebu Hanife ise diyet ödemesi gerekir, der.

Aynı şekilde bîr kimseye ait bir erkek deve, birisi üzerine saldırıp hücum ettiğinde nefsini müdafaa ederken deveyi öldürürse, tazminat ödemesi ge­rekmez. Şafiî de bu görüştedir. Ebu Hanife İse, deve sahibine o devenin kıy­metini Ödemesi gerekir, demektedir.

Ibnü'l-Arabî der ki: İşte bütün şer'î meselelerde de görüş bu şekildedir.[93]

 

4. Kendilerine Binek Bulunamadığı ve Cihâdın Masraflarını Karşılayamadığı İçin Cihâda Çıkamayanlar:

 

Yüce Allah'ın: "Bir de sana kendilerine binek temin etmen için gelip de..." buyruğu, rivayet edildiğine göre İrbâd b. Sâriye hakkında İnmiştir. Âiz b. Amr hakkında indiği söylendiği gibi, Mukarrin'in oğullan hakkında indi­ği de söylenmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu da bu görüştedir. Mukarrin'in ye­di oğlu vardı. Hepsi de Peygamber (sav)'ın ashabından idiler. Aslıab arasın­da onların dışında yedi kardeş kimse yoktur. Bunlar ise en-Nu'man, Ma'kil, Akil, Suveyd ve Sinan ve isimleri belirtilmeyen bir yedinci kişi daha. Bunlar, Mukarrin'in oğullan olup Müzeyneii yedi kardeştirler. Hepsi de hicret etmiş, Rasûlullah (sav)'ın sohbetinde bulunmuşlardır. İbn Abdil Berr ve bir toplu­luğun naklettiğine göre, bu şerefli özelliği onlarla birlikte paylaşan başka bir kimse yoktur. Hepsinin Hendek gazvesinde bulundukları da söylenmiştir.

Bir diğer görüşe göre, bu ayet-i kerime çeşitli kabile kollarına mensup ye­di kişi hakkında inmiştir. Bunlar,"el Bekkâun (ağlayanlar, ağlayıcılar)" diye bilinen kişilerdir. Tebûk gazvesinde Rasûlullah (sav)'a kendilerine binek te­min etsin diye gelmişlerdi de, Hz. Peygamber onlan taşıyacak binek temin edememişti. Bunun üzerine onlar da "harcayacak birşey bulamadıkların­dan üzülerek, gözleri yaş döke döke" geri dönmüşlerdi. O bakımdan onla­ra "ağlayıcılar" adı verilmişti. Bunlar ise Amr b. Avfoğullartndan Salim b. Umeyr, Hariseoğullarından Ulbe b, Zeyd, Mazin b. en-Neccaroğullarından Ebu Leyla Abdurrahman b. Kâ'b, Selemeoğullanndan Arar b. el-Humam, Müzey-nelilerden Abdullah b. el-Muğaffel -bunun Abdullah b, Amr el-Müzenî oldu­ğu da söylenmiştir- Vakifoğullanndan Herami b. Abdullah, Fezarelilerden İr-bâd b. Sâriye'dirler.

Ebu Ömer (b. Abdî'1-Berr) "ed-Dürer" adlı eserinde isimlerini böyle ver­mektedir. Bununla birlikte isimleri hususunda farklı görüşler vardır, el-Ku-şeyrî der ki; Bunlar, Makil b. Yesar, Sahr b. Hansa, Ensardan Abdullah b. Kâ'b, Salim b. Umeyr, Sa'lebe b. Ganeme ve Abdullah b. Muğaffel ile bir diğer ki­şiden ibarettir. Bunlar gelip: Ey Allah'ın Peygamberi demişlerdi. Bizi, senin­le birlikte gazaya çıkmak üzere çağırdın. O bakımdan sen bizi develerin üze­rinde ve atların sırtında taşı, biz de seninle birlikte gaza edelim. Bunun üze­rine Hz. Peygamber: "Size bir binek bulamıyorum" deyince, ağlayarak geri dönmüşlerdi.

İbn Abbas ise der ki: Hz. Peygamberden.kendilerine binek temin etme­sini istediler. Yolun uzaklığı dolayısıyla her bir kişinin, birisine binmek, di­ğeri üzerinde de su ve azığım taşımak maksadıyla iki deveye İhtiyacı vardı.

el-Hasen der ki: Âyet-i kerime, Ebu Musa ve arkadaşları hakkında inmiş­tir. Bunlar kendilerine binek temin etmek üzere Peygamber (sav)'e geldiler. Bu gelişleri Hz. Peygamberin kızgın olduğu bir zamana rastlamıştı. O: "Al­lah'a andolsun ki, ne sizi taşıyacak binek veririm, ne de sizi taşıyacak binek bulabilirim" bunun üzerine ağlayarak geri döndüler. Rasûlullah (sav) onla­rı geri çağırdı ve kendilerine üç ile on yaş arasında bir deve verdi. Ebu Mu­sa: Ey Allah'ın Rasûlü, sen yemin etmedin mi deyince, Hz. Peygamber şöy­le buyurdu: "Şüphe yok ki ben Allah'ın izniyle herhangi bir hususa yemin eder de, ondan başkasının o yemin ettiğim şeyden hayırlı olduğunu görürsem mutlaka hayırlı olanı yaparım ve yeminimin keffaretini yerine getiririm."[94] Derim ki: Bu, sahih bir hadis olup, Buhârî de, Müslim de bu hadisi hem lafzıyla, hem manasıyla rivayet etmişlerdir. Müslim'de şöyle de denilmekte­dir: Peygamber bizi çağırttı ve bize hörgüçleri beyaz beş tane üç ile on yaş arasında deve verilmesini emr etti. Hadisin sonunda da: "Haydi gidiniz, Al­lah size binek buldu" diye buyurduğu belirtilmektedir.[95]

Yine el-Hasen ile Bekr b. Abdullah şöyle derler: âyet-i kerime Müzeyne-li Abdullah b. Muğaffel hakkında inmiştir. Abdullah, Peygamber (sav)'e ge­lip, kendisinden binek istedi.

el-Cürcanî der ki: Bir de sana kendilerine binek temin etmen için gelip; sîze bir binek bulamıyorum, dediğin kimseler aleyhine bir yol yoktur, tak­dirindedir. Buna göre bu, mübtedâ olup, "vav"sız olarak makabline atfedil­miş, cevabı ise: "Gözleri yaş döke döke geri döndüler" takdirindedir.

"Gözleri yaş döke döke" cümlesi ise, hal olarak nasb mahallindedir. "Üzülerek" anlamındaki ise, mastardır. "Bulamadıkları'' laf­zı, tüt,) ile nasb edilmiştir. en-Nehhâs der ki: el-Ferra dedi ki: Bunun; "Bulamamaları" şeklinde olması da mümkündür. Bu durumda o, edatını anlamında (olumsuz, nefiy edatı) olarak kabul etmek­tedir. Basralılara göre ise;" Onlar bulamıyorlar diye" anlamın­dadır.[96]

 

5. Cihâd Masrafı Bulamayan Kimsenin Durumu:

 

İlim adamlarının çoğunluğu, çıkacağı gazada harcamalarını karşılayacak mal bulamayan kimsenin gazaya çıkmasının vacib olmadığı görüşündedir.

(Mezhebimize mensup) İlim adamlarımız da derler ki: Eğer böyle bir kim­senin dilenmek adeti varsa, onun hacca gitmesi mükellefiyeti vardır. Ve adeti üzere yola çıkar. Çünkü onun halinde, eğer bir değişiklik olmayacak­sa, bu farz hüküm masrafını karşılayabilecek durumda olana nasıl yönelik­se, ona da öylece yöneliktir.[97]

 

6. Hal Karinesi:

 

Yüce Allah'ın: "Üzülerek gözleri yaş döke döke..." buyruğunda halin ka­rinesine delil olabilecek bir taraf vardır. Diğer taraftan kimi hal karinesi ke­sin bir bilgi ifade eder, kimisi ise muhtemel ve tereddüt doğurur. Birincisine örnek: Bir kimse yüksek sesle feryad getirilen, yüzlerin tırmalanıp yırtıl­dığı, saçların tıraş edildiği, aşırı derecede seslerin yükseltildiği, yakaların yır­tıldığı bir evin yanından geçip de ev sahibinin öldüğüne dair ifadeler kulla­nıldığını da işitirse, bu durumda o evin sahibinin öldüğü bilinir.

İkincisine örnek ise, yöneticilerin kapılarında yetimlerin göz yaşı dökme­leridir. Şanı yüce Allah, Yusuf (a.s)ın kardeşlerinin durumunu haber verir­ken: "Akçam ağlaya ağlaya babalarına geldiler" (Yusuf, 12/16.) diye buyur­makta ve durumlarım haber vermektedir. Halbuki onlar yalancı idiler. Yine yüce Allah onların durumlarını: "Üstüne yalancıktan kanlı gömleğini getir­diler" (Yusuf, 12/18) diye haber vermektedir. Bununla birlikte bütün bunlar çoğunlukla delil olarak kullanılabilen karinelerdir. Hallerin zahirlerine ve ço­ğunlukla delâletlerine binaen şahidlikler de bu karinelere binaen kabul ve­ya red edilir. Şair de der ki:

"Gözyaşları yanakların üzerinde birbirine karıştı mı, Gerçekten ağlayan ile ağlar gibi yapan açıkça belli olur."

Bu hususa dair açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle Yusuf Sûresi'nde yete­rince gelecektir.[98]

 

93. Yol, ancak zengin oldukları halde senden İzin İsteyenlerin aleyhinedir. Onlar geri kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Bunun İçin onlar bilmezler.

"Yol" yani cezalandırma ve günah kazanmak "ancak zengin oldukları hal­de «enden İzin isteyenlerin aleyhinedir." Burada maksat münafıklardır. Bir daha onlann sözkonusu edilmeleri kötü fiillerinden sakındırmanın te'kid edil­mesi içindir.[99]

 

94. Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir. De ki: "Özür dilemeyin, size kesinlikle inanmayız. Allah bize, size dair haberler vermiştir. Allah ve Rasûlü sizin davranışınızı gö­recek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürülecek­siniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir."

"Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir." Burada sözü edilenler münafıklardır. "Size kesinlikle inanmayız" söylediklerinizin doğru olduğunu kabul etmeyiz. "Allah bize, size dair haber vermiştir." Ya­ni, sizin iç durumlarınızı bize bildirmiştir. "Allah ve Rasûlü" bundan böyle yeniden yapacağınız işlerinizi "görecek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz, O da size yaptıklarınızı haber verecektir." Yani, amellerinizin karşılığını size verecektir. Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.[100]

 

95. Yanlatma döndüğünüzde onlardan yüzçevirmeniz için önü­nüzde Allah'a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası ola­rak varacakları yer de cehennemdir.

Tebûk'ten "yanlarına döndüğünüzde onlardan vazgeçmeniz için" yani, onlan kınamayıp affetmeniz için, "önünüzde Allah'a yemin edeceklerdir."

Burada neye dair yemin edecekleri hazleditmiştir. Yani onlar, sizinle birlik­te savaşa çıkacak gücü bulamadıklarına dair yemin edeceklerdir.

İbn Abbas der ki: "O halde siz de onlardan yüz çevirin* buyruğu onlar­la konuşmayın demektir. Nitekim haberde Hi. Peygamberin Tebûk'ten dön­dükten sonra: "Onlarla oturup kalkmayın ve onlarla konuşmayın" dediği nakledilmektedir.

"Çünkü onlar murdardırlar." Yani, onların yaptıktan işler pisliktir, mur­darlıktır. İfadenin takdiri de şöyledir: Onlar pislik yapan kimselerdir. Yani, yaptıkları işler oldukça çirkindir.

"Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir." Ya­ni, onların varıp konaklayacakları yer orasıdır.

el-Cevherî der ki: Varılacak yer (me'vâ.) gece veya gündüz kendisine va-nlan, sığınılan her yere denilir. "Filan kişi evi­ne sığındı, sığınır" denilir.

Yüce Allah'ın: "Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım." (Hud, 11/43) "Ben onu barındırdım," demek­tir. Bir kimseyi yanında barındırmak halinde de; "Onu barındırdım," denilir. Buna göre; vezinleri, aynı anlamı verir ki, bu açıklama­lar da Ebu Zeyd'den nakledilmiştir. şeklinde "vav" harfinin esre-li okunuşu, özel olarak develerin barınağı hakkında kullandır. Ve bu kulla­nış istisnai (şaz)dır.[101]

 

96. Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz on­lardan hoşnut olsanız da, şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğun dan hoşnut olmaz.

Abdullah b. Ubey, artık bundan sonra Rasûlullah (sav)'den geri kalmaya­cağına dair yemin etti ve kendisinden hoşnut olmasını, razı olmasını istedi.[102]

 

97. Bedeviler küfor ve nifak bakımından daha beterdir. Allah'ın Ra-sûlüne İndirdiklerinin şuurlarını bilmemeye de daha lâyıktır­lar. Allah herşeyi bilendir, Hakimdir.

Yüce Allah’ım: "Bedeviler küfür ve nifek bakımından daha beterdir" an­lamındaki buyruğuna dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[103]

 

1. Bedeviler ve Bilgisizlik:

 

Aziz ve celil olan Allah, Medine'deki münafıkların hallerini sözkonusu et­tikten sonra, Medine'nin dışında ve uzaklarında bulunan bedevileri zikret­mektedir. Onların küfürlerinin daha ağır olduğunu ifade etmektedir. Katade der ki: Çünkü bedevilerin sünnete dair bilgisizlikleri daha ileri derece­dedir.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Çünkü onların kalpleri daha katı, sözleri daha sert, tabiatları daha kaba, Kur'ân-ı Kerim'i dinlemekten daha bir uzak­tırlar. Bundan dolayı yüce Allah onların hakkında: "...bilmemeye de daha layıktırlar." Bu onların haline daha uygundur, diye buyurmaktadır.

"memeye" deki idğam olunmuş  edatı, "be" harfi hazfedil­mek suretiyle nasb malıallindedir. Mesela; "Sen ...yapma­ya layıksın," denilirken, "be" harfi hazfedilerek; "Yapmaya" da de­nilebilir.

Bu şekilde "be" harfi hazfedilecek olursa, ancak;  ile kullanılabilir. Şa­yet "be" harfi getirilirse bu edattan başkası da kullanılabilir. Mesela; "Sen kalkmaya layıksın," denildiği gibi  şeklinde (aynı anlamda olmak üzere) de denilir. Eğer,  denilecek olur­sa, bu yanlış olur. Bunun ile kullanılmasının uygun düşmesi bu edatın istikbale delâlet etmesi dolayısıyla adeta mahzuf olanın yerini tutuyor gibi ol­masından ötürüdür.

"Allah'ın Rasûlüne İndirdiklerinin sınırlarını", şeriatın farz hükümleri­ni "bilmemeye de daha layıktırlar." Şöyle de açıklanmıştır: Az düşünüp az tefekkür ettikleri için Allah'ın Rububiyetine ve peygamberleri göndermesine dair delil ve belgelerini bilmemeye daha layıktırlar, diye de açıklanmıştır.[104]

 

2. Bedevilerin Özel Halleri Dolayısıyla Haklarındaki Özel Hükümler:

 

Durumun böyle olması ve bu onların diğerlerine göre, kâmil mertebeden daha eksik ve daha aşağıda bulunmalarına delâlet etmesi dolayısıyla bu ko­nuda üç hüküm söz konusu olmaktadır:

1- Fey' ve ganimette onların bir hakkı yoktur. Nitekim Peygamber (sav)'in Sahiiı-i Müslim'de yer alan Büreyde yoluyla gelen hadisinde şöyle dediği kay­dedilmektedir: "Sonra onları kendi yurtlarından muhacirlerin kaldıkları yur­da geçmeye davet et ve kendilerine eğer bunu yapacak olurlarsa, muhacir­ler lehine olan şeylerin onlann da lehine olacağını, muhacirler aleyhine olan şeylerin onlann da aleyhine olacağını haber ver. Eğer yurtlarından ayrılma­yı kabul etmeyecek olurlarsa, o takdirde onların müslümanlann bedevileri hükmünde olacaklarını bildir. Onlar hakkında da mü'minlere uygulanan Allah'ın hükmü uygulanacaktır. Ama, ganimet ve feyde müslümanlarla bir­likte cihâd etmeleri müstesna- hiçbir paylan olmayacaktır.[105]

2- Çölde yaşayanların şehirlerde ikâmet edenler hakkındaki şahidlikleri-nin kabul edilmemesi. Çünkü bu şahidlikte itham altında bulunmaları söz-komısudur.

Ebu Hantfe ise onların şahidliklerini caiz kabuLeder ve şöyle der: Çün­kü, hertürlü itham ihtimaline riâyet olunamaz. Ayrıca ona göre müslüman­lann bütünü adalet sıfatına sahiptirler.

Şafiî ise, bedevi adalet sahibi ve durumundan razı olunan bir kimse ise caiz kabul etmiştir. Daha önce el-Bakara Sûresi'nde açıkladığımız gerekçe­ler dolayısıyla (.bk. 2/282. âyet, 30. başlık ve devamı) sahih olan da budur.

Burada yüce Allah bedevileri üç vasıf ile nitelendirmiştir: Birisi küfür ve münafıklık, ikincisi onlann yaptıkları harcamaları ağır bir borç yükü olarak kabul etmeleri ve başınıza musibetlerin gelmesini gözetleyip durmaları, üçüncüsü ise Allah'a ve âhiret gününe iman etmekle birlikte yaptıktan infak ve harcamaları Allah nezdinde yakınlaştıncı bir ibadet, Peygamberin duala­rına mazhar olmak için bir sebep kabul etmek. (bk. 99- âyet)

İşte bu nitelikte olan bir kimsenin şahidliğinin kabul edilmemesi ve ikin­ci ile birinci niteliklere sahip olanlar gibi değerlendirilmesi ihtimali çok uzaktır. Hatta böyle bir şey batıldır. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi'nde (en-Nisa, 4/135- âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3- Sünnete dair bilgisizlikleri, cuma'yı kılmayışlan dolayısıyla şehirlerde ikâmet edenlere namaz kıldırmalan, imamlık yapmaları yasak kabul edilmiş­tir. Ebu Miclez, bedevi'nin imamlık yapmasını mekruh kabul eder. Malik der ki: Cemaatin arasında en iyi Kur'an okuyan o olsa dahi imam olamaz.

Süfyan es-Sevrî, Şafiî, İshak ve rey sahipleri ise şöyle derlen Bedevinin ar­kasında kılınan namaz caizdir. İbnü'l Münzir ise namazın sınırlannı dosdoğ­ru yerine getirmesi halinde bu görüşün tercih edileceğini belirtmiştir.

Yüce Allah'ın: "Daha beterdir" kelimesinin aslı; şeklinde­dir ki, buna dair açıklamalar önceden geçmiştir.

"Küfür... bakımından" ise, temyiz olarak nasb edilmiştir. "Nifak ba­kımından" anlamındaki kelime de ona atfedilmiştir.

"Daha layıktırlar" kelimesi ise, "daha beterdir" anlamındaki keli­meye atfedilmiştir. "Filan buna layıktır;" " Sen de bu İşi yapmaya layıksın," denilir. Çoğulu ise,  şeklinde, gelir. Bunun asil ise, duvarın inşaatı yapılmak suretiyle yükseltilmesi anlamı­nı veren; den gelmektedir. Buna göre; "O buna daha layıktır" demek, buna daha yakındır, böyle bir şey daha çok onun hakkıdır, de­mek olur. "... bedeviler... bilmemeye de daha layıktırlar."

Araplar, insanların bir koludur. Arap'a nisbet "arabî" şeklinde gelir ki, şe­hirlerde yaşıyanlara Arap denilir. "el-A'râb: bedeviler" ise, özel olarak Arap­ların çöllerde sakin olanlarına, orada yaşayanlarına denilir. Fasih şiirlerde "eâ-rib" kelimesi kullanılmıştır. "el-A'râb"ın nisbeti "a'râbî" şeklinde gelir. Çünkü, bu kelimenin tekili yoktur. "el-Enbât" kelimesinin "nebat"ın çoğulu olduğu gi­bi; "A'râb" kelimesi "arab"ın çoğulu değildir. "Arab" bir cins isimdir. " Arab-ı Âribe" ise, katıksız Araplar demektir. Bu kelime (Âribe) arap lafzından alın­mış ve onunla te'kid edilmiştir. Nitekim; "Kapkaranlık bir gece" de­mek de böyledir. (Arab-ı Âribe yerine) Arab-ı Arbâ dedikleri de olabilir. "Te-arrub" ise Araba benzemek demektir. "Hicretten sonra tearrub" ise bedevili­ğe geri dönmek anlamındadır. Arab'ı Müsta'ribe ise halis Arap olmayanlara de­nilir. Mütearribe de böyledir. Arabiyye ise Arap dilinin adıdır. "Ya'rub b. Kahtan" ise Arapça konuşan ilk kişidir, Bu da bütün Yemenlilerin ilk atasıdır. Urb ile arab aynı şeydir. Tıpkı ucm ile acem'in aynı şey olması gibi. "Urayb" ise "ararb" isminin küçültülmüşüdür. Şair şöyle demektedir:

"Çekirge ve kertenkelelerin yumurtalan Urayb(Arab)'m yiyeceğidir Fakat acemlilerdn canları onu çekemez."

Burada şairin, araplann küçültme ismini kullanması onları ta'zim içindir. Nitekim (el-Hubab b. el-Münzir)'ın söylediği şu sözlerdeki küçültmeler de bu kabildendir: "Ben, uyuz develerin kendisine sürtünerek kaşıntı ihtiyaçlarını giderdikleri direkçiği, hurma ağaçlarını dik tut­mak için inşa edilen destekçiğiyim" (derken de kendisinin bu işlere ehil kim­se olduğunu ta'zim yoluyla ifade etmek istemiştir). Bütün bu açıklamalar el Cevherî'den nakledilmektedir.

el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre de, "arabî'nin çoğulu "arab" şeklinde, "a'râbî"nin çoğulu ise "a'râb" ve "eârib" şeklinde gelir. Bedevi Arab'a "ey a'râbî" denildiğinde sevinir. Ancak, bedevi olmayan araba ey "a'râbî" denilirse kı­zar, öfkelenir.

Muhacirler ile Ensar ise Araptır, a'râb değildir. Araplara bu ismin veriliş sebebi Hz. İsmailin soyundan gelenlerin "Arabe" denilen yerden neş'et et­meleridir. Burası Tihame'nin bir bölgesidir, oraya nisbet edilmişlerdir. Kureyşliler de " Arabe" de İkâmet etmişlerdir, bu da Mekke'dir. Daha sonra diğer Arap­lar, Arap Yarımadasında (Ceziretü'l-Arap'da) yayıldılar.[106]

 

98. Bedevilerden öyle kimseler de vardır ki, infak ettiğini zorla ödenmiş bir borç sayar ve başınıza musibetler gelmesini bek­ler dururlar. En kötü belâ kendi başlarına olsun. Allah herşeyi İşitendir, bilendir.

"Bedevilerden öyle kimseler de vardır ki... sayar" anlamındaki buyruk­ta; "Kimse" kelimesi mübtedâ olarak ref mahallindedir. "İnfak ettiğini zorla ödenmiş bir borç" buyruğu da iki mef uldür. İfade; "İntak ettiği o şeyi" takdirindedir. İsmin uzaması dolayısıyla sonunda­ki "ne" harfi hazf edilmiştir. "Zorla ödenmiş bîr borç" İse, borç ve zi­yan anlamındadır. Asıl anlamı ise bir şeyin gerekli olması (yükümlülük), de­mektir. "Çünkü gerçekten O'nun azabı kesin bir helak oluş­tur." (el-Furkân, 25/65) Yani, gerekli ve yakayı bırakmayan bir helak olur.

Buradaki buyruk da şu anlamdadır: Onlar cihâd uğrunda yaptıkları har­camaları ve verdikleri sadakalan sevap ummadıkları bir zarar, bir yükümlü­lük olarak verirler.

"Ve basınıza musibetler gelmesini bekler dururlar." Bekleyip durmak anlamındaki "et-Tarabbus"a dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/227. âyet, 16. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Musibetler" anlamındaki "ed-devâir" ise, "dâire"nin çoğuludur. Bu ise, nimetten belaya dönen hal demektir. Yani, bunlar yaptıkları intak ile ilgili cahilce anlayışa, kötü niyet ve kötü bir kalbe sahiptirler.

"En kötü belâ kendi başlarına olsun" anlamındaki; buyruğunu îbn Kesir ve Ebu Amr, burada da el-Feth Sûresi'ndeki benzeri buy­rukta da "sin" harfini ötreli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise üstün ile oku­muşlardır. Bütün kıraat alimleri icma ile " Senin baban kö­tü bir adam değildi" (Meryem, 19/28) buyruğunda "sin" harfini üstün olarak okumuşlardır.

Üstün ile ötreli okuyuş arasındaki farka gelince; ötreli okuyuşa göre an­lamı, hoş olmayan, hoşlanılmayan şey demektir. el-Ahfeş der ki: Yani, hezi­met ve kötülük musibeti üzerlerine olsun demek olur. el-Ferrâ ise, azap ve belâ musibetleri üzerlerine olsun, diye açıklamıştır. Ahfeş ve el-Ferrâ derler ki: Ötreli olarak;  Kötü adam kastıyla denilmesi caiz değildir. Tıp­kı "o azab ve kötülük adamıdır" anlamında  demlemeye­ceği gibi.

Muhammed b. Yezid'den de şöyle dediği nakledilmektedir: "Sin" harfinin üstün ile okunması, bayağılık, adilik, aşağılık demektir. Sibeveyh der ki: "Doğru bir adama uğradım* ifadesi, salih bir kimseye uğra­dım anlamındadır. Yoksa buradaki doğruluk, doğru sözlü demek değildir. Eğer buradaki doğruluk doğru sözlülükten gelmiş olsaydı o takdirde;  Doğru dürüst bir elbise gördüm, demek mümkün olmazdı. kötü bir adama uğradım ifadesi, "Ona kötülük yap­tım" ifadesindeki "kötülük"ten gelmemektedir. Bunun anlamı ben fesat bir adama uğradım, şeklindedir.

el-Ferrâ der ki: "Sin" harfi üstün ile bu kelime den mastardır. Başkaları ise, bunun fiilinin; şeklinde geldiğini söyler­ler. "Sin" harfinin ötreli söylenişi ise mastar değil, isimdir. Bu (âyetin bu bö­lümü), "belâ ve hoşlanılmayan şeylerin musibeti üzerlerine olsun" demeye benzer.[107]

 

99. Bedevilerden öyleleri de vardır ki, Allah'a ve âhiret gününe iman eder. İnfak ettiğini Allah'a yakınlıklara ve Peygamberin duala-nna vesüe edinir. İyi bilin ki bu, onlar İçin gerçekten bir yakın-lıktır. Allah onları rahmetine alacaktır. Şüphesiz ki Allah mağ­firet edendir, rahmet edendir.

"Bedevilerden öyleleri de vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe iman eder" tasdik eder. Burada kastedilenler, Müzeynelilerden olan Mukarrinoğul-landır. Bunu el-Mehdevî nakletmektedir.

"Yakınlıklar” kelimesi "yakınlık" anlamındaki "kurbetln çoğu­ludur. Kurbet ise kendisi vasıtasıyla yüce Allah'a yakınlaşılan şeydir. Çoğu­lu; şekillerinde gelir ki, bunu da en-Nehhâs nakletmek­tedir. Ötreli olarak; kelimesi, kendisi İle Allah'a yakınlaşılan şeydir. "Yüce Allah'a bir kurban sundum," ifadesi buradan gelmekte­dir. "KaP harfi esreli olarak; "Kırba" ise, içine su konulan kab demek­tir. Çoğulun asgari sayısı için çoğul şekilleri; şeklinde, da­ha fazlası İçin de;  şeklinde gelir. "Fi'le" veznindeki bütün isimler de böyledir. Mesela, fibre ve fikra gibi. Bu durumda (ismin ikinci harfi demek olan) "ayn" üstün de esreli de sakin de okunabilir. Bunu da el-Cevherî nak­letmektedir,

Nitekim Verş'in rivayetine göre, Nafi', bu kelimeyi "ra" harfi ötreli olarak; diye okumuştur ki, aslolan da odur. Diğerleri ise bunu "ra" harfini tah­fif ile sakin okumuşlardır. "Kitaplar, rasûller" gibi. Bununla bir­likte çoğulu olan-, da bir görüş ayrılığı yoktur. İbn Sa'dan'ın naklet­tiğine göre, Yezid b. el-Ka'kâ1 da; İyi bilin ki bu onlar için gerçekten bir yakınlıktır" diye okumuştur.

"Peygamberin dualarına vesile..." onun mağfiret dilemesine ve dua et­mesine bir vesile demektir.

"Salât" kelimesi, çeşitli anlamlarda kullanılır. Yüce Allah'ın salâtı, O'nun rahmet ihsanı, hayır ve bereket ihsanı demektir. Nitekim yüce Allah: "0, si­ze salât getirendir, melekleri de" (el-Ahzâb, 33/43) diye buyurmaktadır. Me­leklerin salâtı ise dua etmeleridir. Peygamber (sav)'İn salâtı da bu şekildedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlara dua da et. Senin duan şüp­hesizonlara huzur ve güvendir." (et-Tevbe, 9/103) Burada dua anlamında "sa­lât" kelimesi kullanılmıştır. Yani, senin onlara yapacağın dua, onlar için se­bat bulma ve itminana ermeye sebeptir.

"İyi bilin ki, bu onlar için gerçekten bir yakınlıktır." Yani, onların yaptıkları harcamalar kendilerini Allah'ın rahmetine yakınlaşır.[108]

 

100. İleriye geçen Muhacir ve Ensar İle onlara güzellikle uyanlar­dan Allah razı olmuştur. Onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. Bunlar İçin orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:[109]

 

1. Ashab-ı Kiram ve Ensar:

 

Yüce Allah, bedevî arapların çeşitlerini sözkonusu ettikten sonra Muha­cirlerle Ensarı sözkonusu etmekte ve onlar arasından kimisinin erken hicret ettiğini, kimilerinin de onlara tabi olduğunu açıklayıp onlardan övgüyle söz etmektedir. Ashab-ı Kİram'ın tabaka ve sınıflarının sayısı hususunda farklı görüşler vardır. Bizler, bu konuda yüce Allah'ın izniyle bir dereceye ka­dar açıklamalarda bulunacak ve buradaki maksadı bir dereceye kadar açıklamaya çalışacağız:

Ömer b. el-Hattab'ın, "Ensar" anlamındaki kelimeyi;  İleriye ge­çenler" kelimesine atf ile ötreli okuduğu rivayet edilmiştir.[110]  b-Ahfeş ise der ki: Uygun okuma şekli, bu kelimenin esreli okunmasıdır. Çünkü, "ileriye ge­çenler" hem Ensardan, hem de Muhacirlerdendir.

"Ensar", İslâmî bir adlandırmadır. Enes b. Malik'e şöyle sorulmuş: İnsan­ların sîzlere "Ensar" demesine ne dersin? Bu, Allah'ın size vermiş olduğu bir isim midir, yoksa calıitiye döneminde de bu isimle anılıyor muydunuz? Şu ce­vabı vermiş: Hayır o, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de bize verdiği bir isimdir. Bu rivayeti Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) "el-îstizkâr" adlı eserinde nakletmektedir.[111]

 

2. Ensar ve Muhacirler Arasından İleriye Geçenlerin Üstünlüğü:

 

Kur'an-ı Kerim, Muhacirlerle Ensardan İleriye geçen (Önce müslüman olan)lann üstünlüğünü açık nass ile tesbit etmiştir. Bunlar ise, Saİd b. el-Mü-seyyeb ile bir kesimin görüşüne göre her iki kıbleye doğru namaz kılabilen kimselerdir. Şafiî mezhebine mensub ilim adamlarının görüşüne göre ise bun­lar, Rıdvan Bey'ati olarak bilinen Hudeybiye'deki bey'atta hazır bulunanlar­dır. eş-Şa'bî de bu görüştedir.

Muhammed b. Kâ'b ile Ata b. Yesar'dan nakledilen görüşe göre ise bun­lar Bedir'e katılanlardır. Bununla birlikte kıblenin değiştirilmesinden önce hic­ret edenlerin ilk muhacirler arasında sayılacağını ittifakla kabul etmişler ve bu konuda aralarında görüş ayrılığı yoktur. Ashabın en faziletlilerine gelin­ce, bu da bir sonraki başlığın konusudur.[112]

 

3. Ashabın Fazilet Dereceleri:

 

Ebu Mansur el-Bağdadî et-Temimî der ki: Bizim mezhebimize mensub ilim adamları, ashabın en faziletlilerinin dört raşid halife, daha sonra da sa­yıları ona tamamlayan diğer altı kişi, sonra Bedir'e katılanlar, sonra Uhud'a katılanlar, sonra da Hudeybiye'de Rıdvan Bey'atine katılanlar olduğunu ic-ma île kabul etmişlerdir.[113]

 

4. İslâm'a İlk Girenler:

 

Ashab-ı kiram arasında kimin İslâm'a ilk girdiği hususuna gelince; Müca-lid, eş-Şa'bi'den şöyle dediğini rivayet eder: Ben, İbn Abbas'a İnsanlar ara­sında ilk müslüman kişi kimdir diye sordum. O, Ebu Bekir'dir dedi, Sen, Has­san'in şu beyitlerini hiç İşitmedin mi:

"Güvenilir bir kardeşten hüznünü harekete geçiren bir şey hatırladığında Kardeşin Ebu Bekir'in neler yaptığını an. O ki, Peygamberden sonra insanların en hayırlıları, en takvahsı, en adil olanı idi Ve yüklendiğini en mükemmel şekilde ifa edenleridir.

İkincisi hemen ondan sonra gelen ve hazır bulunduğu ve yaptığı işler övülen, tasanlar arasında da peygamberleri ilk tasdik edendir."

Ebu'l-Ferec el-Cevzî de, Yusuf b. Yakub b. el-Macişun'dan şöyle dediği­ni nakleder: Ben, babama, hocamız Muhammed b. el-Munkedir'e, Rabia b. Abdurrahrnan'a, Salih b. Keysan'a, Sa'd b. İbrahim'e, Osman b. Muhammed elMımesî'ye yetiştim. Bunların hepsi de ilk İslâm'a giren kişinin Ebu Bekir olduğunda şüphe ve tereddüt etmiyorlardı. Bu aynı zamanda İbn Abbas, Has­san, Hz. Ebu Bekir'in kızı Esma'nın da görüşüdür. İbrahim en-Nehaî de bu görüştedir.

Bir diğer görüşe göre İslâm'a giren ilk kişi Hz. Ali'dir. Bu görüş, Zeyd b. Erkam'dan, Ebu Zer'den, el-Mikdad ve diğerlerinden de rivayet edilmiştir, el-Hakim Ebu Abdullah der ki: Ben, tarih ile ilgilenen ilim adamları arasında İs­lâm'a giren ilk kişinin Ali olduğu hususunda bir görüş ayrılığı olduğunu bil­miyorum.

Yine denildiğine göre İslâm'a giren ilk kişi Zeyd b. Hârise'dir. Ma'mer de buna benzer bir görüşü ez-Zührf den nakletmektedir. Bu aynı zamanda Sü­leyman b. Yesar, Urve b. ez-Zübeyr ve tmran b. Ebi Enes'in de görüşüdür.

Bir başka görüşe göre İslama ilk giren kişi mü'minlerin annesi Hadice (r.an-ha)'dır. Bu görüş ez-Zülırîden de çeşitli yollardan rivayet edilmiştir. Aynı za­manda bu, Katade'nin, Muhammed b. ishak b. Yesar'in ve bir topluluğun da görüşüdür. Yine bu görüş İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir. Müfessir es-Sa'le-bî de İslâm'a ilk giren kişinin Hz. Hadice olduğu hususunda ilim adamları­nın ittifak ettiklerini ve Hz. Hadice'den sonra kimin İslâm'a girdiği hususun­da görüş ayrılıklarının bulunduğunu iddia etmektedir. İshâk b. İbrahim b. Rahaveyh el Hanzalî ise, bütün bu konudaki haberleri telif eder ve şöyle der­di: Yetişkin erkeklerden İslâm'a giren ilk kişi Ebu Bekir, kadınlardan Hadi­ce, genç çocuklardan Ali, azad edilmiş kölelerden Zeyd b. Harise ve köle­lerden Bilal'dır. Doğrusunu en İyi bilen de Allah'tır.

Mulıammad b. Sa'd der ki: Bana Mus'ab b. Sabit haber verdi, dedi ki: Ba­na, Ebu'l-Esved, Muhammed b. Abdurrahman b. Nevfel anlatarak dedi ki: ez-Zübeyrin İslâm'a girmesi Ebu Bekir'den sonra olmuştur. ez-Zübeyr, dördün­cü veya beşinci kişi idi. el-Leys b. Sa'd da der ki; Bana Ebu'l-Esved anlata­rak dedi ki: ez-Zübeyr sekiz yaşındayken İslâm'a girdi. Hz. Ali'nin de yedi yaşındayken İslâm'a girdiği rivayet olunur, on yaşında iken müslüman oldu­ğu da söylenir.[114]

 

5. Sahabe Kime Denir:

 

Hadis ehlinin metodundan anlaşıldığına göre, Rasûlullah (sav)'ı gören her bir müslüman onun ashabı ndandır. Bulıârî Salıihi'nde der ki: Peygamber (sav,)'in sohbetinde bulunan, yahut da onu gören müslüman, Hz. Peygamber'in ashabmdandır.[115]

Said b. el-Müseyyeb'den rivayet edildiğine göre o, Rasûlullah (sav) ile bir­likte bir veya iki yıl ikâmet etmeyen, onunla beraber bir ya da iki gazaya ka­tılmayan kimseleri sahabi saymıyordu. Eğer bu sözü söylediği Said b. El Mü­seyyeb'den sahih olarak sabit ise; mesela, Cerir b. Abdullah el-Becelî'yi, yahut da bizim aslıab-ı kiramdan sayıldığı hususunda herhangi bir görüş ayrı­lığı bulunduğunu bilmediğimiz kimselerde öngördüğü şartı zahiren taşıma­mak noktasında Cerir i!e ortak tarafı bulunan kimseleri ashab arasında say­maması gerekir.[116]

 

6. Muhacirlerden İlk Müslüman Olanlar ve Hz. Ebu Bekir:

 

Muhacirlerden öne geçen müslümanların ilkinin Ebu Bekir es-Sıddîk ol­duğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

İbn Arabi der ki: Öne geçmek üç şeyde olur. Birisi nitelikle, bu imandır diğeri zaman, üçüncüsü mekan İle. Bu şekillerin en üstünü ise nitelikler ile önde olmaktır. Buna delil de Hz. Peygamber'in Sahih'teki şu hadistir: "Biz son­ra gelenler, ilk (ve önde) olanlarız. Ancak onlara bizden önce kitap verilmiş, bize de onlardan sonra kitap verilmiştir. İşte onların hakkında ihtilafa düş­tükleri gün bu gündür. Allah hidâyeti ile bize bu günü gösterdi. Yahudilerdn haftalık bayram günü) yarındır. Hristiyanlarınki ise yarından sonradır."[117]  Böy­lelikle Peygamber (sav) zaman itibari ile bizden önce geçen ümmetlerden iman ve yüce Allah'ın emrine uymak, O'na itaat etmek, O'nun emrine tesli­miyet gösterip yükümlülüklerine razı olmak, görevlerini taşımak sureti ile on­ları geçtiğimizi haber vermektedir. Biz bunların hiçbirisine itiraz etmiyor ve onun emri varken başka bir tercihe yonelmiyoruz. Kendi görüşümüze daya­narak -Kitap ehlinin yaptığı gibi- onun şeriatını değiştirmiyoruz. Bu ise yü­ce Allah'ın verdiği hükmü isabet ettirmeye muvaffak kılması, razı olduğu şey­leri yapabilmeyi kolaylaştırması ile olmuştur. Esasen Allah bizi hidâyete iletmese idi bizim kendiliğimizden hidâyet bulmamız mümkün olmazdı.[118]

 

7. Âyetin Belirlediği Üstünlüğün Kapsamı:

 

İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyet-i kerime erken İslâm'a girip ileri ge­çenlerin bu üstün meziyetlerinin şeriatta üstün bir meziyet olarak kabul edi­len, ilim, din, kahramanlık gibi meziyetlerden; ya da bunların dışında kalan mali bağış ve ikramlardaki ileri mertebede oluş ile elde edilen her bir üstün­lükten daha ileri olduğu gerçeğini ihtiva etmektedir. Mali atiyye ve ikram me­selesinde Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer arasında görüş ayrılığı vardı. İlim adamları da İslâm'a önce giren ve ileri geçenlerin atiyye hususunda diğerle­rine üstün kılınması noktasında farklı görüşlere sahiptirler. Ebu Bekir es-Sıd­dîk (ra)'dan rivayet edildiğine göre o İslâm'ı öncelikle girmeyi göz önünde bulundurmak sureti ile verilecek atiyyelerde insanlar arasında farklılık gözetileceği görüşünde değildi. Hz. Ömer ise ona şöyle derdi: Sen önce İslâm'a girip ileri geçme sıfatına sahip olan kimseleri böyle olmayan kimseler gibi mi değerlendireceksin? H2. Ebu Bekir ise ona şu cevabı vermişti: Onlar Allah için amellerini işlediler. Ecirlerini vermek de Allah'a aittir. Hz. Ömer de halifeli­ği döneminde önceleri aralarında fark gözetirken daha sonra vefatı esnasın­da şöyle demiştir: Yarına kadar yaşayacak olursak hiç şüphesiz insanların en alt tabakasında bulunanlarını yukarıda olanları ile aynı seviyeye getireceğim. Ancak gece vefat etti. Bu konuda görüş aynlığı günümüze kadar devam edegelmiştir.

Bu buyrukların"Bir de onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuş­tur* bölümü ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:[119]

 

1. İleriye Geçenler ve Onlara Güzel Bir Şekilde Uyanlar:

 

Hz. Ömer -önceden de geçtiği gibi- VeEnsar" kelimesini ref ile okumuş, "onlar" kelimesini de "Ensar'a sıfat olmak üzere "vav"sız okumuştur.[120]  Ancak Zeyd b. Sabit ona doğru şeklini söyleyince Hz. Ömer, Ubey bin Ka'b'a başvurmuş, Ubey de Zeyd'in doğru söylediğini belirtince Hz. Ömer ona durup şöyle demiş: Biz yükseltildiğimiz bu yüce mevkiye herhan­gi bir kimsenin bize ortak olacağı görüşünde değildim. Bunun üzerine Ubey ona şöyle demişti: Ben bunun doğrulayıcı ifadelerini Allah'ın Kitabında gö­rüp tesbit edebiliyorum. Cuma Sûresi'nin baş taraflarında: "Ve onlardan he­nüz kendilerine kavuşmamış olanlara da" (el-Cumua, 62/3) el-Haşr Sûre-si'nde: 'Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle" (el-Haşr, 59/10) buyruğunda e!-Enfal Sû-resi'nde de yüce Allah'ın: "Sonraları iman ve hicret edip de sizinle beraber cihâd edenlere gelince onlar da sizdendir" (el-Enfal, 8/75) buyruğunda bu­luyorum,

Kıraat bu suretle (Hz. Ömer için de) "vav" ile sabit olmuş oldu.

Yüce Allah'ın: "Güzellikle" buyruğu onların söz ve fiillerinden neye ta­bi olacaklarım beyan etmektedir. Bu uymamn, onlardan sadır olan yanılma ve kaymalarda sözkonusu olmayacağını göstermektedir. Çünkü onlar -Allah onlardan razı olsun- masum değillerdi.[121]

 

2. Tabiin ve Mertebeleri:

 

îlim adamları tabiîn ve mertebeleri konusunda farklı görüşlere sahiptir. Ha­fız el-Hatib (el-Bağdadî) der ki: Tabii sahabe ile sohbet ve arkadaşlığı bulu­nandır. Tabiînden tek bir kişiye tâbi' ve tabiî denir. el-Hakim Abu Addullah ve başkalarının ifadeleri ise tabiînden sayılmak için sahabeden (hadis) din­lemiş olmasının yahut da -örfen sohbet ve arkadaşlık olmasa bile- onunla kar­şılaşmış olmasının yeterli olacağı intibaını vermektedir.

Şöyle de denilmiştir: Tabiîn adı Hudeybiye'den sonra İslâm'a giren kim­seler hakkında kullanılır. Halid b. Velid, Âmr b. el-Âs ile onlara yakın (bir sü­re sonra) İslâm'a giren Mekke Fethi günü müslüman olan kimseler gibi. Çün­kü Abdurrahman b. Avfın Peygamber (sav)e Halid b. Velid'i şikâyet etmesi üzerine Hz. Peygamber'in Halid'e şöyle dediği sabittir: "Ashabımı bana bı­rakınız, nefsim elinde olana yemin ederim ki sizden herhangi bir kimse her gün Uhud Dağı kadar altın infak edecek olursa onlardan birisinin intak et­tiği bir müd kadarına hatta onun yansına bile ulaşamaz."[122]

Hayret edilecek bir husus da şudur ki; el-Hâkim Ebu Abdullah, tabiînden kardeş olanları sözkonusu ettiğinde Muzeyneli Mukarrin'in oğullarından olan Numan ve Suveyd'i de tabiîn arasında zikretmektedir.[123]  Halbuki bunların iki­si de bilinen iki sahabedir ve ashab arasında anılmaktadırlar. Önceden de geç­tiği üzere her ikisi de Hendek gazasında bulunmuşlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Tabiînin en büyükleri, Medinelilerden olup "fukahai seb'a (yedi fakih)" diye bilinen kimselerdir. Bunlar ise Said bin el-Müseyyeb, el Kasım bin Mu-hammed, Urve bin ez-Zübeyr, Hârice bin Zeyd, Ebu Seleme bin Abdurrah­man, Abdullah bin Utbe bin Mes'ud ve Süleyman bin Yesar'dır. Yüce zatlar­dan birisi de bunların yedisini tek bir beyitte nazım halinde bir araya geti­rip şöyle demiştir:

"İşte onların isimlerini (benden) öğren. (Bunlar) Ubeydullah (bin Abdullah bin Utbe}, Urve, Kasım, Said, Ebu Bekr (bin Abdurrahman), Süleyman ve Harice'dirler."

Ahmed bin Hanbel dedi ki: Tabiînin en faziletlisi Said bin el Müseyyeb-dir. Ona-, ya Alkame ile el-Esved? denilince, o da; Said bin el Müseyyeb, Alkarne ve e!-Esved'dİr, diye cevap verdi. Yine ondan şöyle bir bilgi nakledil­mektedir: Tabiînin en faziletlisi Kays, Ebu Osman, Alkame ve Mesruk'tur. Bun­lar faziletliler ve tabiînin ileri gelenlerinden İdiler. Yine şöyle demiştir: Ata Mekke'nin müftüsü, el-Hasen Basra'nın müftüsü idiler. İnsanlar bu ikisinden çokça naklettiler, demiş ancak neleri naklettiklerini müphem bırakmıştır.

Ebu Bekr bin Ebi Davud'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Tabi­înin hanımlardan efendileri Sîrîn'in kızı Hafsa ile Abdurrahman'ın kızı Am-re'dir Üçüncüleri ise -ancak onlar gibi değil- Umed-Derda (es-Suğrâ ed Dımeşkîye'dir).

Yine el-Hakim Ebu Abdullah'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bir ta­baka da vardır ki tabiînden sayılmakla birlikte bunlardan herhangi birisinin ashabdan hadis dinledikleri sahih olarak sabit olmamıştır. İbrahim bin Suveyd en-Nehai -ki fakih İbrahim bin Yezid en-Nehai değildir. - Bukeyr bin Ebi Su-meyt, Bukeyr bin Abdullah el-Eşec bunlar arasındadır. Bunlardan başka kimseleri de zikrettikten sonra şöyle der: Yine insanlar arasında ashab ile karşılaşmış olmakla birlikte- tabünlerin tabiileri arasında sayılan bir tabaka daha vardır ki Abdullah bin Ömer ile Enes ile karşılaşmış, Ebu'z-Zinâd Ab­dullah bin Zekrân İle Abdullah bin Ömer ile Cabir bin Abdullah'ın yanına gö­türülmüş, Hişam bin Urve ile Enes bin Malik'e yetişmiş bulunan Musa bin Uk-be ve Halid bin Said'in kızı Um Halid gibileri bunlardandır.

Yine tabiîn arasında "el Muhadramûn" diye adlandırılan bir tabaka daha vardır ki bunlar hem cahiliye dönemine yetişmiş, hem Rasûlullah (sav) ha­yatta iken yaşamış ve İslâm'a girmiş bulunmakla birlikte, Hz, Peygamber ile sohbetleri bulunmayanlardır. Bu kelimenin tekili "muhadram" şeklinde ge­lir. Muhadram ise Hz. Peygamber'tn sohbetini ve başka hususları idrak etmiş benzerlerinden ayrı bir kenarda kalmış kimse anlamına gelir. Müslim bunla­rı sözkonusu ederek sayılarını yirmiye ulaştırmıştır. Ebu Amr eş-Şeybanî, Kin-deli Suveyd bin Gafele, Amr bin Me'mun el-Evdî, Ebu Osman en Nehdi, Ab-dulhayr bin Yezid el Hayranı -Hayran Hemdanhlann bir koludur Abdurrahman bin Mul1, Ebu'l-Halal el-Atekî, Rabia bin Zürâre... bunlar arasındadır.[124]

Müslim'in anmadığı kimseler arasında Ebu Müslim el-Havlânî, Abdullah bin Süved ile el-Ahnef bin Kays da vardır.

İşte bu açıklamalarımız, Kur'an-ı Kerimin faziletlerini açıkça ifade ettiği aslıab-ı kiram ile tabiîni tanımaya dair bir nebze bilgidir. Önceden de geç­tiği üzere bize yüce Allah'ın: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. " (Ali İmran, 3/110) buyruğu ile: "Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık."(el-Bakara, 2/143) âyeti yeterlidir.

Rasûlullah (sav) da şöyle buyurmuştur: "Keşke kardeşlerinizi görmüş ol­saydık diye candan arzu ederdim..."[125]  Hz. Peygamber bu hadisinde bizleri de kardeşleri kılmaktadır. Eğer biz Allah'tan korkar, O'nun izini takib edersek Allah bizi onunla birlikte olacakların zümresi arasında hasreder. Muhammed (sav')ın ve âlinin hakkı için, bizi onun yolundan, onun dininden ayır­masın![126]

 

101. Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır; Medine aha­lisinden de. Onlar nifakı âdet edinmiş kimselerdir. Sen onla­rı bilmezsin. Onları Biz biliriz. Biz onları iki kere azaba uğra­tacağız. Sonra da büyük bir azaba döndürüleceklerdir.

Yüce Allah'ın: "Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır" an­lamındaki buyruk, mubtedâ ve haberdir. Münafık bir topluluk vardır, demek­tir. Muzeyne, Cuheyne, Eşlem, Gitar ve Eşcâ' kabilelerini kastetmektedir.

"Medine ahalisinden de. Onlar nifakı âdet edinmiş kimselerdir." Yani münafıklığı âdet edinmiş bir topluluk bulunmaktadır. Burada sözü geçen "âdet edinmiş kimseler vardır" anlamındaki ifadenin "münafık olanlar'ın sıfa­tı olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ifadede takdim ve tehir var demek olur ki anlam da şöyle olur: Çevrenizdeki bedevilerden münafıklığı adet edinmişler vardır, Medine ahalisinden de böyleleri vardır.

"Âdet edinmiş kimseler" İbn Zeyd'den nakledildiğine göre münafıklık üzere kalmış ve tevbe etmemiş kimseler demektir. Başkası ise münafıklıkta ısrar etmiş ve başka bir şeyi kabul etmemiş kimseler anlamındadır, derler. Her iki mana da birbirine yakındır.

Kelime asıl itibari ile yumuşaklık, dokunmak ve başka şeylerden soyutlan­mak anlamındadır. Sanki onlar her şeyden soyutlanarak münafıklığa girmiş gibidirler. Üzerinde bitki yeşermemiş bulunan: "Yumuşak kum" ifa­desi ile üzerinde yaprak bulunmayan dal demek olan; ifadesi de buradan gelmektedir. "Bileğinin arka tarafında sarkan tüyleri bu­lunmayan at;" ise: Tüysüz oğlan demektir. Ancak  tüy­süz cariye denilmez. Yapının (.sıva bölümünün) düzeltilmesi de­mektir. Nitekim yüce Allah'ın;" "İyicedüzeltilmiş"(en-Neml, 27/44) buyruğu da buradan gelmektedir.  ise, daldaki yaprakların solma­sı demektir. Mazi, muzari ve mastarları da; şeklinde gelir.

"Sen onları bilmezsin, onları Biz biliriz." Bu da önceden de geçtiği gi­bi yüce Allah'ın: "Sizlerin bilmeyip de Allah'ın bildiği..." (el-Enfal, 8/60) buy­ruğuna benzemektedir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ey Muham-med, sen onların işlerinin akıbetini bilemezsin. Bu akıbetlerini bilmek yal­nızca Bize hastır.

Bu ise herhangi bir kimse hakkında (muayyen-olarak) cennetlik veya ce­hennemlik olduğuna hüküm vermeye engeldir.

"Biz onları İki kere azaba uğratacağız. Sonra da büyük bir azaba dön­dürüleceklerdir" buyruğu İle ilgili olarak İbn Abbas şöyle demektedir: Dünya hayatında hastalıklarla, âhirette de azaba uğratmakla (onları iki ke­re azablandıracağız). Çünkü mü'minin hastalanması günahları için bir keffa-rettir. Kafirin hastalanması ise bir cezadır.

Birinci cezanın Peygamber (sav) in -ileride münafıklara dair açıklamalar­da geleceği üzere- iç yüzlerine muttali olmak sureti ile rezil olmaları, ikin­cisinin ise kabir azabı olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen ve Katade derler ki: İki azaptan kasıt dünya azabı ile kabir aza­bıdır. İbn Zeyd der ki: Birincisi mal ve evlâtlarında karşılaştıkları musibetler, ikincisi de kabir azabıdır. Mücahid der ki: Biri açlık, diğeri öldürülmektir, el-Ferra ise; öldürülmek ve kabir azabıdır, der. Bir başka görüşe göre esir edilmeleri ve öldürülmeleridir.

Bir diğer görüşe göre birinci azap mallarından zekat alınıp onlara had­lerin uygulanması, ikincisi kabir azabıdır.

Yine denildiğine göre iki azabtan birisi, yüce Allah'ın: "Artık onların ma­ları da evlâtları da seni imrendirmesin. Doğrusu Allah bunlar yüzünden dünya hayatında onlun azaba uğratmayı ister... "(et-Tevbe, 9/55 ve 85) buyruğundaki azaptır.

Âyet-i kerimeden maksat, azabın peşi peşine geleceğini yahut da onlara verilecek azabın kat kat olacağını anlatmaktır.[127]

 

102. Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf etliler. Onlar salih ame­li başka bir kötü amele karıştırmışlardır. Olur ki Allah, onla­rın tevbelerini kabul eder. Muhakkak Allah mağfiret ve rahmet edendir.

Gerek Medine ahalisinden gerekse çevrenizde bulunanlardan günahları­nı itiraf eden bir topluluk olduğu gibi Allah'ın haklannda vereceği hükmü bek-leyen ve haklannda dilediği şekilde hüküm vereceği bir başka topluluk da­ha vardır.

Birinci kesimin münafık olmakla birlikte münafıklığı adet edinmemiş kimselerden olması da mümkündür. Mü'min olmaları da mümkündür.

İbn Abbas der ki: Bu âyet-i kerime Tebûk gazvesinden geri kalan on ki­şi hakkında inmiştir. Bunların yedisi kendilerini Mescidin direklerine bağla­mışlardı. Katade de buna yakın bir görüş ifade etmiş ve şöyle demiştir: Yü­ce Allah'ın: "Mallarından bir sadaka al..." (et-Tevbe, 9/103) âyeti de bun­lar hakkında inmiştir. Bunu da el Mehdevî nakletmektedir. Zeyd bin Eşlem, bunlar sekiz kişi idi, der. Altı kişi oldukları, beş kişi oldukları da söylenmiş­tir. Mücahid ise der ki: Âyet-i kerime yalnızca Ensardan Ebû Lübâbe hakkın­da, onun Kurayzaoğulları ile başından geçen olay ile ilgili olarak inmiştir. Şöy­le ki: Kurayzaoğullan Ebû Lübâbe ile Allah ve Rasûlünün hükmünü kabul ede­rek kalelerinden inmeleri hususunda konuşmuşlar, o da inip bu hükmü ka­bul ettikleri taktirde, Peygamber (sav)in kendilerini keseceğini anlatmak kas­tı ile boğazına işaret etmişti. Bu durumu açığa çıkınca tevbe edip pişman ol­muş, kendisini Mescidin direklerinden birisine bağlamış ve Allah kendisini affedinceye yahut bu halde ölünceye kadar yemek yememek, bir şey içme­mek üzere yemin etmişti. Yüce Allah onu affedinceye kadar bu şekilde de­vam etti ve bu âyet-i kerime indi. Rasûlullah (sav) de çözülmesi için emir ver­di.[128]  Bunu Taberi Mücahid'den naklettiği gibi İbn İshak da "Sîretî'ndc da­ha kapsamlı olarak nakletmiştir.

Eşheb Malik'den naklen der ki: Yüce Allah'ın: "Dijfcer bir kısmı da..." buy­ruğu Ebû Lübâbe ve arkadaşları hakkında inmiştir. O bu günahı işledikten sonrası Ey Allah'ın Rasûlü, malımdan sıyrılıp senin yakınında kalayım mı? de­yince Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, malının üçte birini tasadduk et­men senin için yeterlidir. Çünkü yüce Allah: "Mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın." (et-Tevbe, 9/103) buyur­muştur. Bunu İbn Kasım ve İbn Vehb, Malik'den rivayet etmişlerdir.

Cumhurun görüşüne göre ise âyet-i kerime Tebuk gazvesinden geri ka­lan kimseler hakkında inmiştir. Bunlar da Ebu Lübabe'nin yaptığı gibi ken­dilerini direklere bağlamış, Rasûlullalı (sav) kendilerini çözmedikçe ve kendilerinden razı olmadıkça hiçbir şekilde kendilerini serbest bırakmaya­caklarına dair Allah'a alıd etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamber (sav) de şöy­le buyurmuştu: "Ben de onları serbest bırakmakla emrolunmadığım sürece onları serbest bırakmayacağıma, onların özürlerini kabul etmeyeceğime Al­lah adına yemin ederim. Onlar benden yüz çevirdiler, müslümanlarla birlik­te gazaya çıkmayıp geri kıldılar." Bunun üzerine-yüce Allah bu âyeti keri­meyi indirdi. Ayet inince Peygamber (sav) onlara haber gönderip onları ser­best bıraktı ve onların mazeretlerini de kabul etti. Serbest bırakıldıklarında: Ey Allah'ın Rasûlü dediler işte senden geri kalmamıza sebeb teşkil eden bi­zim mallarımız. Bizim adımıza sen bu mallan tasadduk et, bizi temizle, bi­zim için de mağfiret dile. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Ben mallarınızdan herhangi bir şey almakla emrolunmadım." deyince yüce Allah da: "Malların­dan bir sadaka al ..." buyruğunu indirdi.[129]

İbn Abbas der ki: Bunlar on kişi idiler. Ebû Lübâbe de onlardan birisi idi. Hz. Peygamber mallannın üçte birini almıştı. Bu da işledikleri günahlara bir keffâret oldu. Onların işledikleri kötü iş, bu görüşü benimseyenlerin ittifa­kı ile gazadan geri kalmaktan ibaretti. Ancak amellerine kattıkları salih ame­lîn ne olduğu hususunda ise görüş ayrılıkları vardır. Taberî ve başkaları der ki: Bu salih amel günahlarını itiraf etmeleri, tevbe edip pişmanlık duymala­rıdır.

Bir diğer görüşe göre İşledikleri salih amel, onların Rasûlullah (sav)a ar­kasından yetişmeleri ve kendilerini Mescidin direklerine bağlayarak: Allah bi­zim mazeretimizi kabul ettiğine dair hüküm indirmedikçe hanımlarımıza ve çocuklarımıza asla yaklaşmayacağız, demeleridir.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Onların işledikleri salih amel, da­ha önce Peygamber (sav) ile birlikte gazaya katılmış olmalarıdır.

Bu âyet-i kerime her ne kadar bedeviler hakkında inmiş ise de salih olan ve olmayan amelleri bulunan ve kıyamet gününe kadar gelecek olan herkes hakkında umumidir. Bu âyet-i kerime ümit vericidir.

Taberî, Haccac bin Ebİ Zeyneb'den şöyle dediğini nakleder: Ben Ebu Os­man'ı şöyle derken dinledim: Kur'an-ı Kerim'de bana göre bu ümmet için yü­ce Allah'ın: "Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler, onlar salih ame­li başka bir kötü amel ile karıştırmışlardır..." buyruğundan daha ümit ve­rici bir âyet-İ kerime yoktur.

Buhârî'de yer alan rivayete göre Semura bin Cundub şöyle demiştir: Ra-sûlullah (sav) bize dedi ki: "Bu gece bana iki kişi geldi. Beni alıp götürdü­ler. Hep birlikte bir kerpici altın, bir diğeri gümüşten yapılmış bir şehire var­dık. Karşımıza hilkatlerinin yansı senin görmüş olduğun en güzel şekilde di­ğer yanlan ise görmüş olduğun en çirkin şekilde insanlar çıktı. Beni alıp gö­türen bu iki kişi onlara şöyle dediler: Haydi gidiniz, kendinizi o nehre bıra­kınız. Onlar da gidip kendilerini o nehre attıktan sonra yanımıza geri dön­düler, o kötü görüntüleri gitmişti. En güzel bir surete sahip olmuşlardı. Be­ni alıp götüren iki kişi bana şöyle dediler: İşte bu Adn cenneti, şu gördüğün de senin gelip konaklayacağın yerindir. (Sonra) dediler ki: Yanlan oldukça güzel öbür yanlan ise çirkin olan kimselere gelince; (onlar dünyada iken) sa­lih amele başka kötü amel karıştırmış olup da Allah'ın kendilerini af edece­ği kimselerdir.[130]

Beyhakî er-Rabî bin Enes yolu ile gelen hadiste Ebu Hureyre'den o Pey­gamber (sav)den rivayet ettiği İsra hadisinde Hz. Peygamberin: "Sonra be­ni semaya çıkardılar..." dedikten sonra hadisin geri kalan bölümlerini kaydetti ve nihayet Hz. Peygamber'in yedinci semaya yükselişini sözkonusu edip (oradakiler): "Allah böyle bir kardeşe ve böyle bir halefe hayırlı uzun ömür­ler versin. O ne güzel bir kardeş, ne güzel bir halef ve ne güzel bir gelişle gelmiştir" dediler.

O sırada cennetin kapısının yanında bir kürsüye oturmuş saçına beyaz­lık karışmış birisi ile karşılaştı. Yanında yüzleri beyaz bir topluluk ile tenle­rinde bir parça kanşıklık bulunan siyah yüzlü bir diğer topluluk vardı. Bir ne-hire gidip orada yıkandılar. Renkleri bir parça açılmış olarak o nehirden çık­tılar. Sonra bir diğer nehre gittiler, orada yıkandılar. Yine renkleri bir parça açılmış olarak oradan çıktılar. Sonra üçüncü bir nelıire girdiler, renkleri di­ğerlerinin renkleri gibi arınmış halde oradan da çıktılar ve diğer arkadaşla­rının yanına oturdular. (Hz. Peygamber) Ey Cebrail! Bu beyaz yüzlü olan­lar ile renkleri nisbeten değişik olup nehre girdikten sonra renkleri tamamen arınmış olarak çıkanlar kimlerdir, diye sordu. (Cebrail) şöyle dedi: Bu senin atan İbrahim'dir. O yeryüzünde saçtan ağaran ilk kimsedir. Şu yüzleri beyaz olan kimseler ise imanlanna zulüm karıştırmamış olan kimselerdir. Şu renk­leri nisbeten kanşık olanlar ise salih amellerine başka kötü amel kanştırıp sonra tevbe edenler ve Allah'ın da tevbelerini kabul ettiği kimselerdir. Birinci ne­hir, Allah'ın rahmeti, ikinci nehir, Allah'ın nimeti, üçüncü nehir ise Rablerinin kendilerine içirdiği tertemiz içkidir..." diyerek hadisin geri kalan bölümü­nü zikretti.

"Başka bir kötü..." buyruğundaki "vav" harfinin "be: İle" an­lamına geldiği söylendiği gibi; İle, beraber" anlamına geldiği de söy­lenmiştir. Mesela; "Su, tahta ile birbirine eşitlendi, aynı se­viyeye geldi," demeye benzer. Ancak Küreliler bunu kabul etmeyip şöyle der­ler: Çünkü burada "tahta"nın"su"dan Önce zikredilmesi caiz değildir. Âyet-i kerimede; "Başka" kelimesinin ise diğerinden önce zikredilmesi mümkündür. O halde bu ifade; "Suyu süte (süt İle) karıştır­dım," demeye benzer.[131]

 

103- Mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın. Onlara dua da et. Senin duan şüphesiz on­lara huzur ve güvendir. Allah hakkıyla işitendir, bilendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:[132]

 

1.'Hz. Peygamberin Almakla Emrolunduğu Sadaka ve Kur'ân'da Hitap Üslûpları:

 

Yüce Allah'ın: "Mallartadan bir sadaka al" buyruğunda almakla emrolun­duğu bu sadakanın mahiyeti hususunda farklı görüşler vardır. Bunun farz olan sadaka (zekât) olduğu söylenmiştir. Cuveybir bunu İbn Abbas'dan nakletmek­tedir. Aynı zamanda bu el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre İkrime'nin de görü­şüdür.

Bu emrin, âyetin hakkında nazil olduğu kimselere has olduğu da söylen­miştir. Peygamber (sav) bunların mallarının üçte birini almıştı. Bunun ise farz olan zekat ile hiçbir ilgisi yoktur. Bundan dolayı İmam Maik şöyle demek­tedir: Bir kimse malının tümünü tasadduk edeceğini söylerse onun üçte bi­rini vermesi yeterli olur. O bunu söylerken Ebû Lübâbe hadisini delil alır.

Birinci görüşe göre bu Peygamber (sav)e hitab olup buyruğun zahiri gereğince yalnız ona yöneliktir ve ondan başka herhangi bir kimse de sadaka almaz. Buna göre Hz. Peygamber'in vefatı ile bu emrin sakıt olması ve ze­val bulması gerekir. Nitekim Hz. Ebu Bekir'e zekât vermeyenler de buna de­lil olarak sanlmış ve: O verdiğimiz zekâta karşılık olarak bizim temizlenip arın­mamızı diliyor, bize dua ediyordu. Başkasından ise böyle bir şey alamıyoruz, demişlerdi. Bu görüşte olanlardan bir şair de şöyle demiştir:

"O aramızda bulunduğu sürece Allah Resulüne itaat ettik Hayret edilecek bir şeydir, Ebu Bekir'in mülkü (krallığı) ne oluyor ki Onların sizden isteyip de sizin vermediğiniz şey Şüphesiz ki hurmaya benzer, hatta ellerindeki hurmadan da tatlıdır. Bir gücümüz bulunduğu sürece vermeyeceğiz onlara Bizler zorlukta da kolaylıkta da sıkıntılara karşı (yardımlaşan) şereflileriz."

İşte bunlar Hz. Ebu Bekir'e karşı çıkanlar arasında yollan en doğru (!) olan kesimdir. İşte bunlar hakkında Hz. Ebu Bekir şöyie demişti: Allah'a yemin ede­rim ki namaz ile zekat arasında ayırım gözetenler ile savaşacağım.[133]

İbnu'l-Arabî der ki: Onların, bu Peygamber (sav)e yönelik bir hitaptır. Dolayısı ile ondan başkası onun gibi olamaz, sözlerine gelince, bu Kur'ân-ı Ke-rim'i bilmeyen, şeriatın hangi kaynaktan, nasıl alınacağından gafil olan ve din ile oynayan kimselerin sözüdür. Çünkü Kur'an-ı Kerim'deki hitap tek bir şe­kilde varid olmuş değildir. Çeşitli şekillerde varid olmuştur. Onun varid oluşunun da çeşitli anlamlan vardır. Kimi hitap bütün ümmete yöneliktir. Yü­ce Allah'ın: "Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman..." (el-Maide, 5/6) buyruğu ile: "Ey iman edenler! Oruç... sizin üzerinize de yazıldı." (el-Baka-ra, 2/183) buyruğu gibi.

Kimisi de Peygamber (sav)e has bir hitap olup ne lafzan ne de manen bu hitaba ondan başka herhangi bir kimse ortak edilmemektedir. Yüce Al­lah'ın; "Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Ku­ran ile) gece namazı kıl" (el-İsra, 17/79) buyruğu ile "yalnız sana has olmak üzere" (el-Ahzab, 33/501 buyruğunda olduğu gibi.

Kinii hitap da lafzan Peygambere has olmakla birlikte, manen ve fiilen bü­tün ümmet ona ortak edilmiştir. Yüce Allah'ın: "Güneşin batmasından, ge­cenin karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl." (el-İsra, 17/78) buyruğu ile: "Kur'ân'ı okuyacağın zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın" (en-Nahl, 16/98) ile: "Sen de aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında..."(en-Nisa, 4/102) buyrukları gibi.

Buna göre üzerinden güneşin kaydığı her bir kimse namaz kılmak emri­ne muhataptır. Aynı şekilde Kur'an okuyacak herkes de istiâze getirmek em­rine muhataptır. Yine korku içerisinde bulunan herkes, belirtilen şekilde na­maz kılar. Yüce Allah'ın: "Mallarından bir sadaka al İd bununla kendileri­ni temizleyip arındırmış olasın" buyruğu da işte bu kabildendir. Yine yü­ce Allah'ın: "Ey Peygamber! Allah'tan kork" ( el-Ahzab, 33/1.) buyruğu İle: "Ey Peygamber! Kadınları boşattığınız zaman..."(et-Talâk, 65/1) buyrukları da bu türdendir.[134]

 

2. "Mal’ın Kapsamına Giren Şeyler:

 

Yüce Allah'ın: "Mallarından" buyruğunda geçen "mal" kelimesi ile ilgi­li olarak kimi Araplar - ki bunlar Derslilerdir - malın sadece elbise, eşya ve ticaret malları olduğu görüşündedirler. Bunlara göre altına mal adı verilemez. Bu anlamdaki bir açıklama sabit sünnette İmam Malikin Sevr bin Zeyd ed-Deyli'den, onun İbn Mutf'in azadlısı Ebu'1-Gays Salim'den, onun da Ebu Hu-reyre'den şöyle dediğine dair rivayetinde geçmektedir: "Hayber yılı Rasûlul-lalı (sav) ile birlikte çıktık. Biz ganimet olarak ne altın, ne gümüş ele geçir­dik. Ancak mal olarak elbise ve eşya ganimet aldık" diye hadisi nakletmek­tedir.[135]

Başkaları ise mal diye sadece altın ve gümüşe denildiği görüşündedir.

Özel olarak deve türüne mal denildiği de söylenmiştir. Arapların: "Mal de­vedir," iradeleri de buradan gelmektedir. Bütün davarların mal kapsamına gir­diği de söylenmiştir.

tbnu'l-Enbârî, Ahmed bin Yahya Saleb en-Nahvi'den şöyle dediğini nak­leder: Altın ve gümüş türünden zekatın verilmesini gerektirecek miktara ulaş­mayan hiçbir şey mal değildir. Daha sonra şu beyiti nakleder:

"Allah'a yemin ederim ki hiçbir davarım hiçbir zaman Zekât sınırına ulaşmadı; ne devem, ne de başka bir malım."

Ebu Ömer (b. Abdi'l-Berr) der ki: Arap dilinden anlaşılan ve bilinen o ki; mal olarak ödenilen ve mülkiyete geçirilen her bir şeye "mal" denilir. Çün­kü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Âdemoğlu, malım malım malım, der.

Halbuki malından ona ait olan şey, yeyip tükettiği yahut giyinip eksilttiği ya­hut sadaka vererek (ecrinin âhirete) ulaştığı şeyden başkası yoktur."[136]

Ebu Katade de dedi ki: Bana zırhı verdi, ben de onunla Selemeoğullan ara­sında bulunan bir kaç hurma ağacı satın aldım. İşte benim müslüman olarak edindiğim ilk mal budur.[137]

Kim malının tümünün sadakasına dair yemin edecek olursa o, her tür ma­lı hakkında kapsayıcı bir yemin olur. Bunda zekâtın vacib olduğu türden ol­ması ile olmaması arasında fark yoktur. Ancak, muayyen bir şeye niyet ede­cek olursa, o takdirde yemini niyetine göredir.

Böyle bir yemin yalnızca zekâta tabi olan mallar hakkında sözkonusudur, da denilmiştir. Mülk edinilen herşeye "mal" adı verileceğine dair husus her­kes tarafından bilinmekte, dil de buna tanıklık etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[138]

 

3. Malda Zekâtın Düşmesi İçin Aranan Şartlar:

 

Yüce Allah'ın: "Mallarından bir sadaka al" buyruğundaki emir mutlak­tır. Ne alınanda, ne de kendisinden alınacak olanda belli bir şart ile kayıtlı değildir. Ayrıca, alınacak miktar İle kendisinden alınacak olanın kimliği de açıklanmamıştır. Bütün bunlara dair açıklamalar -belirteceğimiz üzere- sün­net ve icmâ'da vârid olmuştur.

Zekât bütün mallardan alınır. Peygamber (sav) davarlarda, tahıllarda, al­tın ve gümüşte zekâtın farz olduğunu belirtmiştir ki, bu hususta hiçbir gö­rüş ayrılığı yoktur. Ancak, fukahâ bunların dışında kalan at vs. ticaret mal­ları konusunda farklı görüşlere sahiptir. İleride -yüce Allah'ın izniyle- en-Nahl Sûresi'nin tefsirinde ata (16/7. âyet, 7. başlıkta) ve bala (16/70. âyet, 8. baş­lıkta) dair açıklamalar gelecektir. Hadis imamları, Ebu Said'den, o da Peygam­ber (sav)'den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: "Hurma olarak beş vesk'den daha aşağısında, gümüş olarak beş ukiye'den aşağısında, deve ola­rak da beş deveden aşağısında zekât yoktur."[139]

el-En'âm Sûresi'nde tahılların ve yerden biten ürünlerin zekâtına dair ye­terli açıklamalar (6/141. âyet, 5. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Madenlerdeki zekâta dair açıklamalar ise, el-Bakara Sûresİ'nde (2/267. âyet, 4-6. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Süs eşyalarının zekâtına dair açıklamalar da bu sûrede geçmiştir.

İlim adamları, bir ukiyye'nin kırk dirhem olduğunu icma ile kabul etmiş­lerdir. Buna göre hür müslüman bir kimse, sikke halinde ikiyüz dirhem gü­müşe malik olursa -ki, lıadis-i şerifte nass ile tesbit edilmiş beş ukiyye ile ay­nıdır- ve bunun üzerinden tam bir yıl süre geçecek olursa, müslüman kim­senin bunun sadakasını (zekâtını.) vermesi icabeder. Bu ise, onda birin çey­reği (.kırkta bir) olmak üzere beş dirhemdir. Üzerinden bir sene geçme şar­tı İse Hz. Peygamberin: "Üzerinden bir sene geçmedikçe malda zekat yok­tur" hadisi dolayısıyladır ki, bunu da Tirmizî rivayet etmiştir.[140]

İkiyüz dirhemden fazla miktardaki gümüşte ise, her bir miktarında bu he­saba göre verilir. Az yada çok olsun onda birinin çeyreği (kırkta bir) verilir. Malik, ebiLeys, Şafiî, Ebu Hanife'nin arkadaşlarının çoğunluğu, İbn Ebi Ley­la, es-Sevrî, el-Evzaî, Ahmed b. Hanbel, Ebu Sevr, İslıak ve Ebu Ubeyd'in gö­rüşü budur. Aynı zamanda bu Hz. Ali ve İbn Ömer'den de rivayet edilen gö­rüştür.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: İkiyüz dirhemden fazlasına kırk dir­heme ulaşmadıkça zekât düşmez. Kırka ulaştı mı, o takdirde onun öşrünün çeyreği (kırkta biri) olan bir dirhem daha zekât verilir. Said b, el Müseyyeb'in, el-Hasen, Ata, Tavus, Şafiî, ez-Zührî, Mekhul, Amr b, Dinar ve Ebu Hanife'nin görüşü de budur.[141]

 

4. Altının Zekâtı:

 

Altının zekâtına gelince; ilim adamlarının cumhuruna göre altın ikiyüz dir­hem değerinde olan yirmi dinara ulaşıp ve onu aştı mı Hz. Ali yoluyla ge­len hadise göre zekâtının ödenmesi vacib olur. Bu hadisi Tirmizî, Damra ve el'Haris'ten, onlar da Hz. Ali'den, diye rivayet etmişlerdir. Tirmizî dedi ki: Ben, Muhammed b. İsmail'e bu hadis hakkında sordum, şöyle dedi: Her ikisi de bana göre Ebu İslıak yoluyla sahihtir. Bu hadisin her ikisinden de gelmiş ol­ması ihtimali vardır.[142]  el-Bacî "el-Münteka" adlı eserinde şöyle demektedir: Bu'hadisin isnadı pek o kadar güçlü değildir. Şu kadar var ki, İlim adamla­rının ittifakla kabul etmesi, ifade ettiği hükmün sıhhatine delildir. Doğrusu­nu en İyi bilen Allah'tır.

el-Hasen ve es-Sevrîden -ki, Davud b. Ali mezhebine mensub bazılan da bu görüşü benimsemişlerdir- rivayet edildiğine göre, kırk dinara ulaşmadık­ça altında zekat yoktur. Ancak, Hz. Ali yoluyla gelen hadis ile İbn Ömer ve Hz. Âişe'nin rivayet ettikleri hadis bu görüşü reddetmektedir. Buna göre Pey­gamber (sav) her yirmi dinar (altın) dan, yanm dinar ve her kırk dinardan da birer dinar zekat alırdı.[143]  İşte -sözü edilenler müstesna- ilim ehlinin ce­maat halinde kabul ettiği görüş budur.[144]

 

5. Davarların Zekâtı:

 

Ümmet, beş deveden aşağısı için zekât sözkonusu olmadığını ittifakla ka­bul etmiştir. Beş deveye ulaştı mı, bir koyun zekat düşer. Koyun tabiri ise, keçi türünü de kapsar. İlim adamları, aynı şekilde beş devede yalnızca bir koyun zekat düştüğünü ittifakla kabul etmiş ve develerin verilmesi farz olan zekat miktarının o kadar olduğunu belirtmişlerdir.

Davarların zekatı, Ebu Bekir es-Sıddîk'ın, Enes b. Malik'i Bahreyn'e gön­derdiği zaman yazdığı mektubunda açıklanmıştır. Bunu Buhârî, Ebû Dâvûd, Dârakutnî, Nesaî, İbn Mace ve başkaları da rivayet etmiştir ki, bu mektup­taki bütün açıklamalarda İttifak vardır.[145]

Bu mektuptaki görüş ayrılığı iki yerdedir. Birisi, develerin zekatı ile ilgi­lidir, develerin sayısı yüzyirmi biri buldu mu, Malik der ki: Zekât toplayan mu­hayyerdir. İsterse üç tane iki yaşını bitirmiş, üç yaşına basmış dişi deve, ister­se de üç yaşını bitirmiş, dört yaşına basmış iki dişi deve alır. İbnü'l-Kasım der ki: İbn Şihab dedi ki: Develerin sayısı yüzyirmi biri buldu mu, iki yaşını bi­tirip üç yaşına basmış üç dişi deve zekat düşer. Yüzotuza kadar zekat budur. Yüzotuzu buldu mu, o takdirde bir tane üç yaşını bitirip dördüne basmış di­şi deve, iki tane de iki yaşını bitirip üç yaşına basmış dişi deve zekat verilir. İbnü'l-Kasım der ki: Benim de görüşüm İbn Şihab'ın görüşüne uygundur.

İbn Habib ise, Abdulaziz b, Seleme ile, Abdulazİz b. Ebi Hazım'ın ve İbn Dinar'ın, Malik'in görüşünde olduklarını zikretmektedir.

Görüş ayrılığı bulunan ikinci yer ise, koyunların zekalı ile ilgilidir. Şöyle ki: Koyunların sayısı üçyüz biri aştı mı, el-Hasen b. Salih b. Hay'e göre dört koyun zekat düşer. Dörtyüz bir koyunu buldu mu, beş koyun zekat düşer ve bu şekilde her yüz koyun arttıkça bir koyun daha zekat verilir. İbrahim en-Nehaî'den de buna benzer bir görüş nakledilmiştir.

Cumhur ise şöyle demektedir: İkiyüzbir koyunda üç koyun zekat düşer.

Bundan sonra dörtyüzü buluncaya kadar başka bir şey düşmez. Dörtyüz ol­du mu, dört koyun zekat verilir. Bundan sonra da herbir yüz koyun için bir zekat verilir. Bu konuda icma ve ittifak vardır.

İbn Abdi'1-Berr der ki: Bu, Îbnü'l-Münzir'in yanıldığı ve bu hususta ilim adamlarının görüşlerini yanlış olarak naklettiği ve pek çok karıştırıp çokça hata ettiği bir meseledir.[146]

 

6. Sığır Türünün Zekatı:

 

Bubârî ve Müslim Sahihlerinde, ineklerin zekatına dair etraflı açıklama­lardan söz etmezler. Ancak, buna dair hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Da-rakutnî ve Muvatta'ında Malik rivayet etmiştir ki, bu hadislerin kimisi mür-sel, maktu' ve mevkuftur.[147]

Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) der ki: Bu hadisi bazıları Tavus ve Muaz'dan rivayet etmişlerdir. Şu kadar var ki, hadisi mürsel olarak rivayet edenler, onu müsned olarak rivayet edenlerden daha sağlam ravilerdir. Hadisi müsned ola­rak rivayet edenler arasında Bakiyye, el-Mes'udi'den, o, el-Hakem'den, o da Tavus yoluyla rivayet edenler vardır. Ancak, hadis alimleri Bakiyye'nin sika ravilerden tek başına yaptığı rivayetlerin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Yine bu lıadisi, el-Hasen b. Umare, el-Hakem'den, tıpkı Bakiye'nin, el-Mes'udi'den, onun el-Hakem'den rivayet ettiği gibi rivayet etmiştir. Ancak, el-Hasen b. Umare'nin zayıf olduğu hadis alimlerince ittifakla kabul edilmiş­tir. Yine bu haber muttasıl, sahili ve sabit bir isnad ile Tavus yolundan baş­ka bir yolla da rivayet edilmiştir. Bunu da Abdurrezzak zikrederek şöyle der: Bize, Ma'mer ve es-Sevrî, el-A'meş'den haber verdi. el-A'meş, Ebu Vâil'den, o, Mesruk'tan, o, Muaz b. Cebel'den dedi ki: Rasûlullah (sav) beni Yemen'e gönderdi... Hz. Peygamber ona: Her otuz sığır için bir yaşında (erkek ya da dişi) bir sığır almasını ve kırk sığır için ise, iki yaşını bitirmiş, üçe basmış bir inek almasını emretti, (cizye olarak da) ergenlik yaşına gelmiş herbir erkek için bir dinar yahut da ona eş değerde meâfır diye bilinen Yemen kumaşı al­masını emretmiştir. Bu hadisi Dârakutnî ve Ebu İsa et-Tirmizî zikretmiş olup, Tirmizî sahih olduğunu belirtmiştir.[148]

Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) der ki: İneklerin zekatı hususunda Peygamber (sav) ile ashabından nakledilenin Muaz b. Cebel'in dediği şekilde olduğu nok­tasında ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur: Otuz inek için bir yaşın­da bir inek, kırk inek için ise iki yaşını bitirip üç yaşına basmış bir inek ze­kat olarak alınır. Ancak, Said b. el-Müseyyeb ile Ebu Kilâbe, ez-Zührî ve Katade'den gelen bir rivayet böyle değildir. Onların görüşüne göre, otuzu bu­luncaya kadar her bir beş inek için bir koyun zekatın verilmesi icabeder.

İşte ana meseleleriyle zekat ile İlgili açıklamaların özeti bundan ibarettir. Etraflı açıklamalar ise fıkıh kitaplarındadır. İleride yüce Allah'ın izniyle Sâd Sûresi'nde (38/24. âyet, 13. başlıkta) karışık türden davarlara dair açıklama­lar gelecektir.[149]

 

7. İmanın Alâmeti Olan Sadaka:

 

"Sadaka" kelimesi (doğruluk, samimiyet anlamına gelen) "SıdkMan alın­madır. Çünkü sadaka, kişinin imanının sıhhatine ve batınının da zahirini doğ­ruladığına, sadaka veren kimsenin ise mü'minlerden nafile tasadduklarda bu­lunan kimseleri kaş-göz ile işaret edip alay eden münafıklardan olmadığına delildir.

"Bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın" buyruğu muhatabın durumunu belirten iki haldir. İfadenin takdiri şöyle olur. O sadakayı onlardan, onunla kendileri İçin temizleyici ve arındıncı ol­man üzere al. Bununla birlikte bunun "sadaka"ya ait iki sıfat kabul edilme­si de mümkündür. Yani, onları temizleyen ve arındıran bir sadaka al. Bu du­rumda "onları arındırmış olasuı'ın faili muhatap olur. "Onunla'da-ki zamir de nekire olarak mevsuf gelmiş bulunan (sadaka kelimesin)e ait otur. en-Nehhas ve Mekkî ise "Kendilerini temizleyip" ifadesinin "sa­daka "nın sıfatı olduğunu, buna karşılık " Bununla kendileri­ni... arındırmış olasın" ifadesinin de Peygamber (sav)'a ait olan "al" emrin­deki zamirden hal olduğunu nakletmektedirler.[150]  Bununla birlikte bunun, "sa­dakamdan hal olma ihtimali de vardır. Ancak, bu zayıftır; çünkü nekire (olan) bir kelimeden (.sadaka) hal alır.[151]

ez-Zeccâc da der ki: En güzeli, hitabın Peygamber (sav)'e olmasıdır. Ya­ni, sen bununla kendilerini arındırıp temizleyeceğin bir sadaka al; demek olur. Yani, (sadaka kelimesi üzerinde durularak) vakıf yapılır ve ondan sonraki ke­lime ile istinaf yapılır (başlanır).

Bununla birlikte "kendilerini temizleyip..." anlamındaki buyruğun, em­rin cevabı olarak cezm okunması da caizdir. Yani: Eğer onların mallarından bir sadaka alırsan, bununla kendilerini arındırmış ve temizlemiş olursun. İmruu'l-Kays'ın şu mısraı da bu türdendir:

"Durun ki, sevgiliyi ve onun yurdunu anıp ağlayalım."

el-Hasen ise, "Kendilerini temizleyip" buyruğunu, "ti" harfini sakin olarak okumuştur. Bu ise, "Temiz oldu ve onu ben temiz­ledim," şeklinde hemzeli kullanıştan menkul olur. "Göründü, or­taya çıktı, ben onu ortaya çıkardım," fiilleri gibi.[152]

 

8. Sadaka Verenlere Dua Gereği:

 

Yüce Allah'ın: "Onlara dua da et" buyruğu, sadakaları alan her bir ima­mın, (İslâm Devlet Başkanının) sadaka verene malının bereketlenmesi için dua etmesi gereğini belirten aslî bir dayanaktır.

Müslim'in rivayetine göre, Abdullah b. Ebİ Evfa şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) bir kavim sadakalarını getirdiler mi: "Allah'ım onlara salât eyle (.rah­met buyur)" derdi. İbn Ebİ Evla da zekatını ona getirince, Hz. Peygamber; "Allah'ım, Ebu Evfa'nın âline salât getir (rahmet buyur)" dedi.[153]

Bir kesim bu görüşte olduğu gibi, bir başka kesim ise, bunun yüce Allah'ın: "Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılntiı (onlara salât getirme, dua etme)" (et-Tevbe, 9/84) buyruğu ile nesh edildiği görüşündedir. Bunlar derler ki: Özel olarak yalnızca Peygamber (sav)'e salât getirilir, ondan baş­kasına salât getirmek cai2 değildir. Çünkü bu özellik yalnız ona verilmiştir. Bunlar, ayrıca yüce Allah'ın şu buyruğunu da delil gösterirler: "Peygamberin duasını aranızda birbirinize yaptığınız dua gibi bellemeyin" (en-Nur, 24/63)

Aynca Abdullah b. Abbas'ın söylediği şu sözlerini de delil gösterirler: Pey­gamber (sav)den başka lıiçbir kimseye salavat getirilmez. Ancak, birinci görüş daha bir sahihtir. Çünkü hitap -önceden de geçtiği gibi- yalnızca Hz. Peygam­bere münhasır değildir. Bundan sonraki âyette de bu husus gelecektir. O hal­de Rasûlullah (sav)'e uymak, onu örnek almak gerekir. Çünkü bir kimse bu şekilde dua edince, yüce Allah'ın: "Onlara dua da et. Senin duan şüphesiz onlara huzur ve güvendir" buyruğuna uymaktadır. Yani, onlar sadakalarını getirip sana verdiklerinde onlara dua edecek olursan, bu onların kalplerine huzur ve sükûn verir ve bundan dolayı da sevinirler.

Cabir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) bana geldi, ben de hanımıma şöyle dedim: Rasûlullah (sav) den bir şey istemeyesin. Hanımım: Rasûlullah (sav) yanımızdan çıkıp gidecek ve biz ondan birşey istemeyeceğiz ha! dedi ve: Ey Allah'ın Rasûlü, kocama dua et, de­di. Rasûlullah (sav) da şöyle buyurdu: "Allah sana da kocana da salât etsin (rahmet buyursun)."[154]

Buradaki "salât", rahmet etmek ve rahmet dilemek demektir.

en-Nehhâs der ki: Bildiğimiz kadarıyla bütün dil bilginleri "şatafın Arap­ça'da dua anlamına geldiğini nakletmişlerdir. Cenazelere salât da buradan gel­mektedir.

Hafs, Hamza ve el-Kisaî, tekil olarak; "Şüphesiz senin duan" diye okumuşlardır, diğerleri ise çoğul okumuşlardır. Şanı yüce Allah'ın: "Namazın mı sana emrediyor?" (Hud, 11/87) buyruğunda da aynı kıraat farklılığı vardır. "Huzur ve güven” anlamındaki kelime "kef" harfi sakin olarak da okunmuştur. Katade der ki: Bu "onlar için bir vakardır" anlamına gelir. "KeP harfinin üstün okunuşu ise, ruhların kendisiyle sükûn bulduğu kalplerin de huzur ve güvene erdiği şey demektir.[155]

 

104. Onlar, Allah'ın kullarından tevbeyl kabul etmekte, sadakaları alanın ancak kendisi olduğunu ve muhakkak tevbeleri kabul edenin, rahim olanın yalnız O olduğunu bitmediler mi?

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[156]

 

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve "Silmeyenler'in Kimlikleri:

 

Denildiğine göre, savaştan geri kalanlar arasından tevbe etmeyenler şöyle demişti: Bunlar dün bizimle birlikte idi. Onlarla konuşulmuyor, onlarla oturulup'kalkılmıyordu. Şimdi onlara ne oldu ki, bizden farklı olarak sahip oldukları bu özellik nedendir? Bunun üzerine: "... bitmediler mi?" buyruğu nazil oldu. Buna göre "bihnediler" Şilindeki zamir, savaşa çıkmayıp geri kalan ve tevbe etmeyen kimselere aittir. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

Bu zamirin tevbe edip kendilerini direklere bağlayan kimselere ait olma ihtimali de vardır. Buna karşılık yüce Allah'ın: "O" zamiri bu işleri yal­nızca şanı yüce Allah'ın yapması dolayısıyla te'kid içindir. Bunu şöylece açıklayabiliriz: "Şayet, Allah'ın tevbeleri kabul eden olduğunu..." denilmiş olsay­dı, Rasûlünün kabulünün de Allah'ın kabulü anlamına gelme ihtimali olur­du. Âyet-i kerime böylelikle hiçbir peygamberin ve hiç bir meleğin bu ko­numa asla ulaşamayacağını da beyan etmektedir.[157]

 

2. Sadakaları da Tövbeleri de Kabul Eden Allah'tır:

 

"Sadakaları alanın ancak kendisi olduğunu..." buyruğu sadakaları alıp kabul edenin onların mükâfatını verenin ve hakkın yüce Allah'ın hakkı ol­duğunu, Peygamber (sav)'ın bu hususta bir aracı olup, vefat etmesi halinde onun yerine geçen görevlinin ondan sonraki aracı olduğunun, yüce Al­lah'ın ölmeyen, diri olduğunun açık delilidir. Bu aynı zamanda yüce Allah'ın: "Mallarından bir sadaka al" buyruğunun Peygamber (sav)'e münhasır olma­dığını da açıkça ortaya koymaktadır.

Tirmizî'nin Ebu Hureyre'den rivayetine göre o şöyle demiş: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz Allah sadakayı kabul eder, onu sağına alır ve o sadakayı sizden herhangi biriniz için, sizden herhangi bir kimsenin kendi ta­yını besleyip büyütmesi gibi besleyip büyütür. Öyleki, sonunda bir lokma bi­le Uhud dağı gibi olur. Bunu doğrulayan ise, Allah'ın Kitabındaki: "O, kul­larından tevbeyi kabul eden, sadakaları alanın kendisidir. "Allah faizin be­reketini giderir, sadakaları ise kat kat artırır" (Tirmizi.) dedi ki: Bu, hasen, sa­hih bir hadistir.[158]

Müslim'in Sahihinde de şöyle denilmektedir: "Herhangi bir kimse helal bir kazançtan bir hurma dahi sadaka verecek olursa, mutlaka Allah onu sağına alır. -Bir rivayette:- Ve bu sadaka Rahman'in avucunda dağdan daha büyük oluncaya kadar gelişip büyür."[159]

Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Şüphesiz kî sadaka dilencinin avucuna düşmeden önce Rahman'ın avucuna düşer.[160]   O da sizden herhangi bir kimse kendi tayını, yahut da deve yavrusunu besle­yip büyüttüğü gibi artırıp durur. Allah dilediğine kat kat artırır."

İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- bu hadislerin te'vili olarak şöyle demişlerdir: Bu ifade sadakanın kabulü ve ona mükâfat verilmeşinden kinayedir. Nitekim şanı yüce Allah, zat-ı mukaddesi'nden kuluna atıfet yoluyle "Ey Adem oğlu, ben hastalandım sen beni ziyaret etmedin"[161]  hadisinde "hasta" diye söz etmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/143. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Özellikle sağ'ın ve avuç'un söz konusu edilmesine gelince, bir şeyi kabul eden her bir kimse o şeyi avucuyla ve sağıyla alır, ya da ona verilirken, bun­lara bırakılır. Burada da İnsanların alışageldikleri bir ifade kullanılmıştır. Aziz ve celil olan Allah ise azalardan münezzehtir. Zaten, Arapçada da "yemin; sağ" azadan başka bir anlamda da kullanılmıştır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Bir şan ve şeref için bir sancak yükseldi mî, Arâbe bunu sağı ile abverir."

O, şan ve şerefe ehil kimsedir, demektir. Burada şair, organ olarak sağ eli kastetmemektedir. Çünkü, şan ve şeref bir manadır. Dolayısıyla şan ve şeref sancağını alacak olan yemin (sağ) de manevi bir şey olmalıdır. İşte yüce Al­lah'ın zatı hakkında da "sağ" böyledir.

"Rahman'm avucunda gelişip büyür" İfadesinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Bundan kasıt, amellerin tartılacağı Mizan'in kefesidir. O takdir­de bu, muzafın hazf edilmesi kabilinden bir ifade olur ve şöyle buyurulmuş gibidir: Rahman'ın mizanının kefesinde artar ve büyür.

Malik, es-Sevrî ve İbnü'l-Mübarek'ten bu ve benzeri hadislerin te'vilinde şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Bunları keyfiyetsiz olarak kabul ediniz. Bu ifadeleri Tirmizî ve başkaları nakletmiştir. Ehl-i Sünnet ve'1 Cemaat'ten il­im ehlinin bu konudaki görüşleri işte [162]böyledir.[163]

 

105. De ki: 'Haydi amel edin. Allah, Rasûlü ve mü'minler de İşledi­ğinizi görecektir. Siz, görüneni de görünmeyeni de bilene dön­dürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir."

Yüce Allah'ın: "De ki; Haydi amel edin" buyruğu herkese yönelik bir hi­taptır. "Allah, Rasul ve mü'mlnler de İşlediğinizi görecektir." Yani Al­lah'ın onlan amellerinize muttali kılması suretiyle yaptıklarınızı görecektir.

Nakledilen haberde şöyle denilmektedir: 'Eğer ki bir kimse, hiçbir kapı­sı ve menfezi bulunmayan bir kaya içerisinde bir amelde bulunacak olur ise, ne olursa olsun mutlaka onun ameli insanların karşısına "[164]çıkacaktır.[165]

 

106. Diğer bir kısım da Allah'ın emrine bırakılmışlardır. Allah on­ları ya azaba uğratacak, yahut tevbelerioi kabul edecektir. Al­lah her şeyi bilendir, Hakimdir.

Bu âyet-i kerime, tevbeleri kabul olunan üç kişi hakkında inmiştir. Bun­lar, Vakıfoğullanndan Hilâl b. Umeyye, Kâ'b b. Malik ve Amroğullanndan Mu-râre b. er-Rabi'dir. Murâre b. Rub'î de denilmiştir. Bunu el-Mehdevî naklet-miştir. Bu üç kişi -ileride de onlardan söz edileceği gibi- imkânları bulundu­ğu halde Tebûk'ten geri kalmışlardı.

Buyruğun takdiri şöyledir: Onlardan işi Allah'ın emrine bırakılmış ertelen­miş kimseler de vardır.

"Onu erteledim, sonraya bıraktım," demektir. Bu kökten "Murcie" diye bir fırka adı da gelmektedir, Çünkü onlar ameli tehir etmişlerdir.

Hamza ve el-Kisaî, hemzesiz olarak; diye okumuşlardır. Bunun: Onu erteledim, anlamındaki den geldiği söylenmiştir. el-Müberred şöy­le demektedir: Onu erteledim anlamında; denilmez. Ancak, bu ifade ummak anlamına gelen: O'den gelmiş olmalıdır.

"Allah onları ya azaba uğratacak, yahut tevbeletini kabul edecektir" buy-ruğundaki "Ya, ya da, yahut" Arapçada iki işten birisi için kullanılır. Şa­nı yüce Allah da işlerin âkibetinin ne olacağını elbetteki bilendir. Fakat bu­rada kullara onların bildikleri üslûp ile hitap edilmiştir. Yani, size göre on­ların durumu (iyi şeyler) ümit etmek şeklinde olsun. Çünkü kullar için bun­dan fazla yapabilecekleri bir şey yoktur.[166]

 

107. (Münafıklar arasında) zarar vermek, inkâr etmek, mü'minkr ara­sına ayrılık sokmak için ve -daha evvel Allah'a ve Rasfltüne sa­vaş açan kimselere- beklemek ve gözetlemek yeri olmak üze­re bir mescid edinenler ve: "İyilikten başka birşey kastetme­dik" diye yemin edenler (vardır). Halbuki Allah, onların muhak­kak yalancı olduklarına şahidlik eder.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız[167]

 

1. Dırar Mescidi ve Âyetin Nüzul Sebebi:

 

Yüce Allah'ın: "Bir mescid edinenler" buyruğu, önceki buyruğa atfedilmiştir. Yani, onlardan bir mescid edinenler vardır, tak­dirindedir. Böylelikle cümle, cümleye atfedilmiş olmaktadır. Mübteda olarak merfu' kabul edilmesi de mümkündür. Haberi de hazfedilmiştir. Haber, "şüphesiz ki onlar azab edileceklerdir" ve benzeri bir ifade ile takdir oluna­bilir.

"Vav'sız olarak; "ler" şeklinde okuyanlara gelince; -ki, Medinelilerin okuyuşudur- bunlara göre buyruk mübtedâ olarak merfu'dur. Habe­ri ise (bir sonraki âyette gelen): "Durma" anlamındaki buyruktur. İfadenin takdiri şöyle olur: Bir mescid edinenlerin o mescidinde ebediyyen (namaza) durma. Yani, onlann mescidlerinde namaz kılma. Bu açıklamayı el-Kisaî yap­mıştır. en-Nehhâs ise şöyle demiştir: O takdirde mübtedanın haberi: "... kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam ede­cektir" (et-Tevbe, 9/110) buyruğudur. Haberin -az önce geçtiği gibi- "azab olunurlar" ve benzeri bîr ifade olabileceği de söylenmiştir.

Âyet-i kerime, rivayet edildiğine göre, Ebu Âmir er-Râhib hakkında inmiş­tir. Çünkü sözü geçen bu kişi, Bizans Kayser'inin yanına gitmiş, orada hris-tiyanhğı kabul etmiş, Kayser de, kendilerine pek yakında yanlarına gelece­ğine dair söz vermişti. Bunun üzerine onlar da orada Kayser'in gelişini gö­zetleyip beklemek üzere Mescid-i Dırar'ı inşa ettiler. Bu açıklamaları İbn Abbas, Mücalıid, Katade ve başkaları yapmıştır. Daha önce el-A'raf Sûresi'nde (7/175. âyetin tefsirinde) onun kıssası geçmiş bulunmaktadır.

Tefsir alimleri derler ki: Amr b. Avfoğullan Kubâ Mescidini inşa ettiler ve Hz. Peygamberden yanlarına gelmesi ricasında bulundular. O da onlara ge­lip Küba'da namaz kıldı. Kardeşleri öunm b. Avfoğullan onları kıskanarak: Biz de bir mescid yapacağız ve Peygamber (sav)'e haber gönderip, kardeş­lerimizin mescidinde namaz kıldığı gibi bizim de mescidimizde namaz kıl­mak üzere gelmesini rica edeceğiz. Daha sonra da Ebu Âmir, Şam'dan geldiği takdirde bu mescidde namaz kıldırır diyerek Peygamber CsavVe gittiler. O sırada Hz. Peygamber Tebûk'e çıkmak üzere hazırlık yapıyordu. Hz. Pey-gamber'e, Ey Allah'ın Rasûlü! dediler. Biz, ihtiyacı olan hastalar ve yağmur­lu geceler için bir mescid inşa ettik. Bizim için gelip orada namaz kılmanı ve mübarek olması için dua etmeni arzuluyoruz. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Şimdi ben yola çıkmak üzereyim ve meşgul bir haldeyim. Dönecek olursak, size gelir ve sizin için orada namaz kılarız."

Peygamber (sav) Tebuk'ten döndüğünde yanına geldiler. Kendileri de mes­cidi bitirmiş bulunuyorlardı. Orada Cuma, Cumartesi ve Pazar günü de na­maz kılmışlardı. Hz. Peygamber yanlarına gitmek maksadıyla giymek üzere gömleğinin getirilmesini istedi. Bu sefer Mescid-i Dırar'ın durumunu bildi­ren Kur'anî buyruklar nazil oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Malik b. ed-Dulışum, Man b. Adiy, Âmir b. es-Seken ile Hz. Hamza'yı Öldürmüş olan Vahşi'yi çağırarak şöyle dedi: "Halkı zalim olan şu mescide gidin; onu yıkın ve yakın." Onlar da lıemen yola koyuldular. Malik b. ed-Duhşum evinden bir miktar alevli ateş aldı. Hep birlikte gidip mescidi yaktılar, yıktılar. Bu mes­cidi inşa edenler oniki kişi idiler: Amr b. Avfoğullanndan birisi olan Ubeyd b. Zeydoğullarından Hizam b. Hâlid -ki, Dırar Mescidi onun evine ait arsa­da yapılmıştı-, Muattib b. Kuşeyr, Ebu Hubeybe b. el-Ezar, Amr b. Avfoğul­lanndan Sehl b. Huneyfin kardeşi Abbâd b. Huneyf, Câriye b. Âmir, onun iki oğlu Mucemmi' ve Zeyd, Nebtel b. el-Hâris, Bahzec, Becâd b. Osman ve Vedia b. Sabit. Salebe b. Hatıb da aralarında zikrolunmaktadır.

Ancak, Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr der ki: Bu tartışılır. Çünkü bu kişi Bedirde hazır bulunmuş bir kimsedir. İkrime der ki: Ömer b. el-Hattab, bunlardan bi­risine: Sen bu mescidin yapımında nasıl bir yardımda bulundun diye sormuş, o da: O mescidin yapımında benim de bir direkle yardımım oldu, diye ce­vap vermişti. Bunun üzerine Hz. Ömer kendisine: Sana ben de onu müjde­liyorum ki o, boynunda cehennem ateşinden bir direk olacaktır.[168]

 

2. Zarar Kastı:

 

Yüce Allah'ın: "Zarar vermek... için" buyruğu mastar olup mefûlün leh'tir. "İnkâr etmek, mü'minter arasına ayrılık sokmak İçin ve beklemek ve gözetlemek yeri olmak üzere" anlamındaki buyruklar da hep ona atfedilmiştir.

Te'vil alimleri derler ki: Maksat, mescidle zarar vermektir. Yoksa mesci­din kendisinin zararı olmaz. Zarar, o mescidin sahipleri tarafından sözkonu-su olur.

Dârakutnî, Ebu Said el-Hudrî"den şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlutlalı (sav) buyurdu ki: "Zarar da yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur. Kim zarar vermek isterse, Allah onunla (o kimseye) zarar verir Her kim de zorluk çıkartırsa, Allah da ona zorluk çıkartır."[169]

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Zarar: Senin için faydalı olup, komşuna Zararlı olan şeydir. Zarara karşılık vermek (zirar) ise, senin için faydalı olma­makla birlikte komşuna zararlı olan şeydir. Her ikisinin aynı anlamda oldu­ğu da söylenmiştir. Hz. Peygamber, te'kid olmak üzere her iki kelimeyi kullanmıştır, da denilmiştir.[170]

 

3. Zararları Dokunan Mescidlerin Hükmü:

 

(Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Bir mescidin yakının­da bir başka mescidin yapılması caiz değildir. İlk mescidin cemaatinin o mes­cidi terkedip ilk yapılanın boş kalmaması için ikinci yapılan mescidin yıkıl­ması ve yapılmasının engellenmesi gerekir. Ancak, mahalle büyük olup mahalle halkına tek bir mescid yeterli gelmiyor ise, o takdirde bir mescid da­ha yapılabilir. Aynı şekilde şöyle de derler: Tek bir şehirde iki, üç... caminin de yapılmaması gerekir. İkincisinin engellenmesi icabeder. Bu ikinci cami­de cuma namazı kılanın cuması olmaz. Zaten Peygamber (sav) Dırar Mesci­dini yakmış ve yıkmıştır.

Taberî, senedini kaydederek, Şakîk'den şunu nakleder: O, Ğadiraoğulları mescidinde namaz kılmak üzere gelmiş, namazın kılınmış olduğunu gö­rünce ona, filan oğullarına ait mescidde henüz namaz kılınmadı denilince, hayır ben o mescidde namaz kılmak istemiyorum. Çünkü o mescid zarar ver­mek esâsı üzere bina edilmiştir diye cevap vermiştir.

İlim adamlarımız der ki: Zarar vermek, yahut riyakârlık ve desinler diye ya­pılan herbir mescid Dırar Mescidi hükmünde olup onda namaz kılmak caiz değildir. en-Nekkâş der ki: Buna göre, kilise ve benzeri bir yerde namaz kıl­mamak gerekir. Çünkü, kilise baştan beri kötü bir maksatla bina edilmiştir.

Derim ki: Böyle bir hükme varmak gerekmez. Çünkü, kilisenin yapılma­sından kasıt başkasına zarar vermek değildir. Her ne kadar asıl itibariyle kö­tü bir maksat ile yapılmış ise de, hristiyaniann kilise yapmaları, yahudilerin havra yapmaları, kendi kanaatlerince -bizim mescidimiz gibi- ibadet edecek­leri bir yerleri olsun diyedir. O bakımdan, bu iki maksat arasında fark var­dır. İlim adamları da bîr kilise ya da bir havrada temiz bir yer üzerinde na­maz kılan bir kimsenin kıldığı bu namazının geçerli ve caiz olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Buhârî'nin bildirdiğine göre, İbn Abbas içinde heykel bulunmaması şartıyla havrada namaz kılardı.[171]  Ebû Dâvûd da, Osman b. Ebi'l-Âs'dan, Peygamber (sav)'ın kendisine, Taif Mescidini putlarının bulunduğu yere bina etmesini emrettiğini [172]nakletmektedir.[173]

 

4. Zalime İmamlık Yapanın Arkasında Namaz Kılmak;

 

İlim adamları derler ki: Zalimin imamlığını yapan kimsenin arkasında na­maz kılınmaz. Ancak, mazeretinin açıkça ortaya çıkması yahut tevbe etme ha­li müstesnadır. Çünkü, Kubâ mescidini İnşa edenler olan Amr b. Avfoğulla-rı, Ömer b. el-Hattab'dan halifeliği döneminde Mücemmi' b. Cariye'nin, kendi mescidlerinde kendilerine namaz kıldırmak üzere İzin vermesini iste­diler. Hz. Ömer: Hayır, böyle bir şeyin en ufak bir faydası da olmaz. O, Mescid-i Dırar'ın imamı değil miydi? Mücemmi', şöyle dedi: Ey müzminlerin emiri hakkımda hüküm vermekte acele etme. Allah'a yemin ederim ben on­ların içinde neler gizlediklerini bilmeksizin o mescidde namaz kıldım. Eğer ne gizlediklerini bilseydim, o mescidde onlara namaz kıldırmazdım. Ben, Kur'ân okuyabilen genç bir delikanlı idim. Onlar ise, calıiliyeleri üzere ya­şamış yaşlı başlı insanlardı. Kur'ân-ı Kerimden hiçbir şey okuyamıyorlardı. O sebepten ben namaz kıldırdım, ancak yaptığımın günah olduğunu da zan­netmiyorum. Zaten onların içlerinde ne olduğunu da bilmiyordum. Ömer (r.a), onun mazeretini kabul edip söylediğinin doğruluğuna kanaat getirdi ve Ku­bâ mescidinde namaz kıldırmasını emretti.[174]

 

5. Başkalarına Zararlı Olan Tasarrufların Hükmü:

 

İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- derler ki: İbadet için yapılan ve şeriatın yapımına teşvik ederek hakkında: "Bir kekliğin ka­labileceği bir yer kadar dahi olsa, her kim Allah için bir mescid bina edecek olursa, Allah da o kimseye cennette bir ev yapar"[175]  dediği mescid bile başkasına zarar verecek durumda ise, yıkılıp ortadan kaldırıldığına göre, ya onun dışındaki şeyler hakkındaki kanaat ne olabilir!

Böylelerinin İse, öncekine zarar verilmemesi için ortadan kaldırılması, yı­kılması, öncelikle daha bir uygundur. Mesela, bir kimse başkasına zarar ve­recek türden bir fırın, yahut bir değirmen inşa edecek, yahut bir kuyu veya başka bir şey kazacak olursa, bu durumdadır. Bu konudaki çeşitli meselele­rin ölçüsü, temel kaidesi şudur: Kardeşine zarar gelmesine sebep teşkil eden kişi, (o tasarrufundan) engellenilir. Eğer, malında hak sahibi olduğu bir tasarrufu sebebiyle kardeşine zarar verip böylelikle komşusuna, yahut kom­şusundan başkasına zarar verirse, yaptığı o işe bakılır. Eğer o işin terkedil-mesinin zararı işi yapana verdiği zarardan daha büyük ise, bu sefer iki za­rardan daha büyük olan ve aslî kaynaklarda hara mi iği daha büyük olan za­rar ortadan kaldırılır.

Mesela, bir kimse evinde kardeşinin evini görmesini sağlayacak bir pen­cere açacak olursa, o kardeşinin evinde de aile ve hanımlar da bulunuyor­sa, -kadınlar da evlerinde kimi elbiselerini üzerlerinden atıp ihtiyaçlarını görmek için bazı yerlerini açtıklarına göre ve bilindiği gibi avretlere muttali ol­mak haram olup bu konuda nehiy varid olduğundan ötürü- avretlere mut­tali olmanın haramlığı sebebiyle, ilim adamları bu şekilde kendi evinden aç­mış olduğu ve kendisi için fayda ve rahatlık bulunan, kapatılması aleyhine zarar ihtiva eden o kapı ve pencereyi, kapatması gerektiği görüşündedirler. Çünkü onlar, bununla iki zarardan daha büyük olanı ortadan kaldırmak mak-sadındadırlar. Zira, bu iki zarardan birisini ortadan kaldırmak mutlaka gerek­lidir.

İşte bu gibi konularda hüküm -ŞafiTye ve onun görüşünü kabul edenle­rin aksine- bu şekildedir. Şafiî mezhebine mensup ilim adamları derler ki; Bir kimse kendi mülkünde bir kuyu açsa, bir diğeri de kendi mülkünde, birin­ci kuyunun suyunu kendisine doğru çekecek bir başka kuyu kazacak olur­sa, ikinci kuyu da caizdir. Çünkü bunların her birisi kendi mülkünde kuyu kazmıştır ve bundan dolayı engellenilmez. Yine, onlara göre şu durum da bu­nun bir benzeridir: Bir kimse, komşusunun kuyusunun yakınında kuyusunun suyunu bozacak şekilde tuvalet açacak olursa, kuyu sahibi ona engel olamaz. Çünkü, tuvalet açan da kendi mülkünde tasarrufta bulunmuştur. Oysa, Kur'ân ve Sünnet bu görüşü reddetmektedir. Başarı Allah'tandır.

Yine bu kabilden ilim adamlarının yasakladığı bir başka zarar türü daha vardır. Fırın ve hamam dumanları, savrulan harman tozu, düzlüklerde yayıl­mış çöplerden oluşan kurtlar ve buna benzer şeylerin açıkça zararı görülen ve devam etmesinden korkulanların zararları kesilir.

Elbiselerin tozunun silkelenmesi, hasırların kapıların önünde silkelenmesi gibi kısa bir süre devam edecek şeylere gelince; bu gibi şeylerden insan­ların müstağni kalmalarına imkân yoktur. Ve ayrıca bundan dolayı herhan­gi bir şeye de hak kazanılmış olmaz. Bu gibi hususlarda zararı önlemeye kal­kışmak, kısa bir süre buna sabretmekten, daha büyük ve daha fazla bir za­rar gerektirir. Diğer taraftan, sünnetteki edebe göre kişi, komşusuna eziyet etmemekle, ona iyilikte bulunmakla yükümlü olduğu gibi, gücü yettiğince eziyetine de katlanıp sabretmesi gerekir.[176]

 

6. Bu Kabilden Bir Mesele:

 

Bu türden meselelerin kapsamına girenlerden birisi de İsmail b. Ebî Uveys'in, Malik'ten naklen zikrettiği şu husustur: Malik'e, cin çarpmasına uğ­ramış bir kadın hakkında soru sorulmuş. Bu kadına kocası yaklaşıp cünup oldu mu, yahut da kocası ona yaklaşacak olursa, bu cin çarpmasının etkisi daha çok artarmış. Malik şöyle demiş: Kocasının, bu kadına yaklaşabilece­ği görüşünde değilim. Ayrıca, hakimin kadın ile kocası arasına girmesini (kocasının ona yaklaşmamasını sağlaması) gerektiği görüşündeyim.[177]

 

7. Dırâr Mescidi Sahiplerinin. İnkârı:

 

Dırâr mescidini yapanların, ne Kubâ mescidinin, ne de Peygamber (sav)'ın mescidinin hürmetine (saygınlığına) itikadlan bulunmadığından ve bu say­gınlığa olan inancı inkâr etmiş olduklarından dolayı yüce Allah: "İnkar etmek..." diye buyurmuştur. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabî yapmıştır. Bir diğer gö­rüş de şöyledir: "İnkâr etmek" den kasıt, Peygamber (sav)'i ve onun getir­diklerini inkâr etmektir. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî ve başkaları yapmıştır.[178]

 

8. Mü'minler Arasına Ayrılık Sokmak:

 

Yüce Allah'ın: "Mü'minler arasına ayrılık sokmak için..." Yani onlar, bu yolla mü'minlerin birliğini dağıtmak, parçalamak istiyorlardı. Böylelikle, ba­zı kimselerin Peygamber (sav) ile birlikte cihada çıkmamalarını sağlamak is­temişlerdi, İşte bu durum, cemaatin öngörülmesinin en büyük maksadı ve en belirgin gayesinin kalpleri birbirine kaynaştırıp ısındırmak ve itaat üzere söz-birliğini sağlayıp, dinin gerektirdiği uygulamaları yerine getirmek suretiyle, insanlar arasındaki hakların ve saygınlıkların korunmasını gerçekleştirmek olduğunu göstermektedir. Tâ ki, insanlar birbirleriyle içli dışlı olmak sure­tiyle birbiriyle kaynaşsınlar ve kalpler kinlerin pisliklerinden arınmış ol­sunlar.[179]

 

9. Aynı Mescidde iki Ayrı İmamla Cemaat Yapmak:

 

Malik, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu âyet-i kerimeden çok ince an­layış ile bir meselenin farkına vararak, -diğer ilim adamlarından farklı bir şe­kilde- şöyle demiştir: Bir mescidde iki ayrı imamla iki ayn cemaat, namaz kı­lamazlar. Şafiî'den de bunun olamayacağına dair bir görüş rivayet edilmiş­tir. Çünkü böyle bir uygulama, sözbirîiğini dağıtır ve birlik hikmetini ortadan kaldırıp şöyle söylemeye kadar bizi götürür: Herhangi bir kimse cemaatten ayrılıp tek başına kalmak istiyor ise, bu mazurdur. O da tek başına cemaati­ni teşkil eder ve kendisini imam olarak öne geçirir. Bunun sonucunda ise ay­rılıklar ortaya çıkar ve düzenlilik hali ortadan kalkar. İşte bu görüşü benim­semeyenler, bu inceliği farkedememişlerdir. İbnü'l-Arabî der ki: İşte Malik'in diğer ilim adamlarına karşı durumu hep bu idi. Hikmeti bilmekte, onun aya­ğı daha bir sağlam basardı. Şeriatin kafi noktalarını tesbit etmekte daha ile­ri derecede bilgi sahibi idi.[180]

 

10. Allah'a ve Rasûlüne Karşı Savaş Açanlara Yardımcı Olanlar:

 

Yüce Allah'ın: "Daha evvel Allah'a ve Rasûlüne savaş açan kimselere, beklemek ve gözetlemek yeri olmak üzere..." buyruğunda kastedilen kişi Rahip Ebû Amir'dir. Ona Rahip adının veriliş sebebi, kendisini ibadete vermiş olması ve ilim araştıran bir kimse olmasından dolayıydı. Peygamber (sav)'in bu konudaki duası sebebiyle, Kennesrîn denilen yerde kâfir olarak ölmüştü. Çünkü o, Peygmaber (sav)'e şöyle demişti: Seninle çarpışan ne ka­dar kavim görürsem, mutlaka ben de onlarla birlikte sana karşı savaşacağım. Hz. Peygamberle bu şekilde savaşmasını Huneyn gününe kadar sürdürme­ye devam etti. Hevazinliler Huneyn günü bozguna uğrayınca yardım istemek üzere Bizanslılara gitti. Münafıklara da gönderdiği haberde şunları söyledi: Gücünüz yettiği kadar güç ve silah hazırlığı yapın ve bir mescid inşa edin. Ben şimdi Kayser'in yanına gidiyorum, Bizanstan Muhammed (sav)i Medi­ne'den çıkarmak üzere bir ordu ile geleceğim. Bunun üzerine onlar da Dırar Mescidini inşa etmişlerdi.

Sözü geçen Ebu Âmir, melekler tarafından (Uhud günü) yıkanılan Hana-zala'nırv babasıdır.

"Beklemek ve gözetlemek (irsâd)": Beklemek demektir. "Şu­nu rasat ettim, tabiri, o şey ile onu bekleyip gözetlemek üzere hazırladım," anlamına gelir. Ebu Zeyd der ki: "Onu bekleyip gözetledim" ifadesi, hayırlı işler hakkında kullanılır. Ancak, "Onu gözetledim, ifadesi ise kötü şeyler için kullanılır. İbnü'l-Arâbı der ki: Hayır, sadece   denilir ve bunun anlamı da gözetledim, bekledim şeklindedir.

Yüce Allah'ın: "Daha evvet.." ifadesi ile Dırâr Mescidinin inşa edilmesin­den evvelki vakti kastedilmektedir.

"Ve: İyilikten başka blrşey kastetmedik diye yemin edenler (vardır)." Ya­ni biz, bu mescidi inşa etmekle ancak güzel bir iş yapmak istedik. Yani bu­nun sebebi, kendilerinin söyledikleri gibi hasta ve gidemeyecek kadar baş­ka işler görme ihtiyacı bulunan müslüman kimselere şefkatleri îdi. Bu ise, fi­illerin maksat ve İradelere göre farklılık göstereceğini göstermektedir. Bun­dan dolayı yüce Allah: "Ve: İyilikten başka bir şey kastetmedik, diye yemin edenler (vardır)" diye buyurmaktadır.

"Halbuki Allah, onların muhakkak yalancı olduklarına şahidlik eder." Yani O, hakkında yemin ettikleri şey hususunda kalplerinin ne kötü şeyler gizlediklerini ve yalan söylemekte olduklarını çok iyi bilir.[181]

 

108. Onun içerisinde hiçbir vakit durma. İlk gününden temeli tak­va üzerine kurulan mescid, içinde durmana elbette daha lâyık­tır. Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:[182]

 

1. Dırar Mescidinde Namaz Kılmak Yasaktır:

 

Yüce Allah: "Onun içerisinde hiçbir vakit durma" buyruğu ile Dırar Mes­cidini kast etmektedir. Yani, orada namaz kılmak kastıyla durma. Çünkü na­maz, bazan "kıyam: ayakta durmak" ile de ifade olunur. Mesela, filan kişi ge­ce boyunca kalkar denilirken, namaz kılar denmek istenir. Nitekim; "Kim (ec­rine) İnanarak ve "mükâfatını" alacağını ümid ederek Ramazanı kıyam ile ge­çirirse (teravih namazını kılarsa), geçmiş küçük günâhları ona bağışlanır" şek­lindeki sahih hadiste de bu şekilde kullanılmıştır. Bunu da Buhârî, Ebu Hu-reyre'den, o, Peygamber (sav)'den buyurdu ki... diye nakletmiştir."[183]

Rasûlullah (sav)'ın, bu âyet-i kerime nazil olduktan sonra bu mescidin bu­lunduğu yoldan dahi geçmediği ve o mescidin yerinin leşlerin, pisliklerin ve çöplerin atıldığı bir çöplük olarak kullanılmasını emrettiği rivayet edilmek­tedir.[184]

 

2.  Usul-ü Ftkık Açısından Zaman Zarfı ve "Ebediyyen" Kelimesi:

 

Yüce Allah'ın: "( ut): Hiç bir vakit" ifadesi, bir zaman zarfıdır. Zaman zar­fı da iki kısımdır. Biri "gün" gibi miktarı belli zarf, diğeri ise "hîn, vakt" gi­bi zamanı müphem olan zarf. "Ebediyyen" de bu kısımdandır, "Dehr (zaman)" da böyledir.

Burada fıkıh usulünün konusuna giren bir mesele sözkonusu olmaktadır. O da şudur: "Ebediyyen" kelimesi her ne kadar müphem (belirsiz) bir zarf ise de bunda umum ifade eden bir anlam yoktur. Ancak bu kelime nefiy için kullanılan "la" (olumsuzluk edatı) ile birlikte kullanılırsa, umum ifade eder. Mesela, "Durma!" denilecek olsa, mutlak olarak durmamak yeterli olurdu. Ama, "ebed: hiç bir vakit, ebediyyen" lafzı kullanıldığından dolayı, hiçbir vakit ve hiçbir zaman durma denilmiş gibidir. Olumlu cümledeki be­lirtisiz ifade ise, eğer meydana gelmiş bir olayın haberi olarak kullanılırsa, bunun da umumi bir manası olmaz. îşte, dil bilginleri bunun farkına varmış, islâm fukahası da bu doğrultuda hükümlerini vererek şöyle demişlerdir: Bir kimse hanımına sen ebediyyen boşsun, diyecek olursa, bir talâk ile boş olur.[185]

 

3. Mescid Kurmaktan Maksat:

 

"İlk gününden takva temeli üzerine kurulan" yani, takva üzere duvar­ları inşa edilmiş, temelleri yükseltilmiş "mescid" demektir.

"Temel," binanın esast demektir. "Esas" da böyledir.  ise, aynı kelimenin ortada harfi medsiz şeklidir.'in çoğulu, şeklin­de gelir. "Bekçi ve bekçiler" gibi. Buna karşılık; şek­linin çoğulu ise, şeklinde gelir. "Ense kökü, ense kökleri" gibi. Buna karşılık in çoğulu şeklinde gelir, Sebep ve sebepler" gibi. "Binanın temelini kurdum," ifadesi­nin mastarı da  şeklinde gelir, Arapların "Bu çok eskiden beri böyle idi" cümlesindeki (eskilik manasını ifade eden ve temel manasına da gelen kelime) hemzesi hem Ötrelİ, hem üstün, hem de esreli ola­rak üç ayn şekilde söylenebilir ki, bu, işin başından beri çok eskiden beri böy­leydi, anlamına gelir.

"Mescid"in başındaki "lam", kasem "lam"ıdır. İbtidâ "lam"ı olduğu da söylenmiştir. Mesela, Elbetteki Zeyd insanlar arasında davranışı en güzel olanıdır" demeye benzer ki bu, anlamın te'kid edilmesini gerektirir.

"Temeli takva üzerine kurulan" ifadesi ise, "mescid"in sıfatıdır. "Daha la­yıktır" anlamındaki ifade mübteda olan "mescid"in haberidir.

Burada "takvâ"nın anlamı, kendileri vasıtası ile cezalandırılmaktan koru-nulan hasletler, özelliklerdir. Takva kelimesi,  vezninde olup, buna da­ir açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/2. âyet, "takva sahipleri için bir hidâyettir" bölümü ile İlgili açıklamaların 4. başlığında) geçmiş bulunmak­tadır.[186]

 

4. Takva Mescidinden Maksat Nedir ve O Mescid Sahiplerinin Özellikleri:

 

îlim adanılan, temeli takva üzerine kurulan mescidin hangisi olduğu hu­susunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi, Kubâ Mescididir demiştir ki, bu görüş İbn Abbas, ed-Dahlıâk ve el-Hasen'den rivayet edilmiştir. Bu görüşün sahipleri: "Ük gününden" ifadesini delil alırlar. Kubâ Mescidinin ise Medi­ne'deki ilk günde temeli atılmıştı. Kubâ mescidi, Peygamber (sav) mescidin­den önce bina edilmişti. Bunu İbn Ömer, İbnül-Müseyyeb ve İbn Vehb, Eş-heb ve İbnü'l-Kasım'ın kendisinden rivayetlerine göre Malik demiştir.

Tirmizî de Ebu Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İlk gü­nünden beri temeli takva üzerine kurulan mescid hususunda iki kişi tartış­tılar. Birisi o, Kubâ mescididir derken, diğeri ise o, Peygamber (sav) mesci­didir deyince, Rasûluüah (sav) da: "O, benim bu mescidimdir" diye buyur­du. (Tirmızi) dedi ki: Bu sahih bir hadistir.[187]

Ancak, birinci görüş konuya daha uygun düşmektedir. Çünkü, yüce Al­lah'ın: "Orada" buyruğu bunu gerektirmektedir. Zarf ifade eden zamir ise, tertemiz olmayı arzu eden erkeklerin varlığı ile ilgilidir. Bu ise, Kubâ mes­cididir. Buna delil de Ebu Hureyre'nin şöyle dediğine dair hadistir: Şu: "Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da temizlenen­leri sever âyeti, Küba Mescidi ehli hakkında inmiştir. Çünkü onlar su ile is-tinca ederlerdi. İşte bu âyet-i kerime onlar hakkında inmiştir.[188]

eş-Şa'bî der ki: Burada kastedilenler Kubâ Mescidi ehlidir. Allah onlar hak­kında buyruğunu indirmiştir. Katade dedi ki: Bu âyet-i kerime inince Rasû-tullah (sav) Kübalılara şöyle demişti: "Şanı yüce Allah temizlenmek hususunda sizden güzel bir şekilde ve övgüyle söz etti. Siz ne yapıyorsunuz?" On­lar, biz önden ve arkadan çıkan pisliğin izlerini su ile yıkıyoruz. Bunu da Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.[189]

Dârakutnî de Talha bin Nâfİ' den şöyle dediğini rivayet eder: Bana Ensar-dan olan Ebu Eyyub, Cabir bin Abdullah ve Enes bin Malik, Rasûlullah (sav)dan şu: "Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever" âyeti hakkında şöyle buyurduğunu naklettiler: "Ey En-sar topluluğu! Allah temizlenmek hususunda sizden övgü ve hayırla söz et­ti. Sizin bu temizlenmeniz nasıldır?" Onlar, Ey Allah'ın Rasûlü, biz namaz için abdest alır, cünüblükten dolayı da guslederiz. Bunun üzerine Rasûlullah (sav): "Bununla birlikte başka bir şey de yapıyor musunuz?" Onlar: Hayır, şu ka­dar var ki bizden herhangi bir kimse tuvaletten çıktıktan sonra yine de su ile istinca yapmayı hoş ve güzel görür. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "İşte bu övgüye sebeb odur. Siz buna devam ediniz" diye bııyurdu.[190]

İşte bu hadis âyet-i kerimede sözü geçen mescidin Kubâ Mescidi olma­sını gerektirmektedir. Şu kadar var ki Ebu Said el-Hudrî'nin hadisinde Pey­gamber (sav) bu mescidin kendi mescidi olduğunu açıkça ifade etmiştir. O halde buna rağmen herhangi bir akıl yürütmeye gerek, yoktur. Yine Ebu.Kaf1 rivayetle dedi ki: Bize Ebu Usame anlattı dedi ki, bize Salih bin Hayyana dedv Vâ., bize "Allah'ın yü­celmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde..." (en-Nur, 24/36) buyruğu hakkında dedi ki: Bunlar dört mesciddir ki dördünü de Peygamberden başka kimse bina etmiş değildir: Kabe, onu İbrahim ve İsmail -ikisine de selam olsun- diğeri Eriha'daki ev yani Beytul Makdis, bunu da Da-vud ve Süleyman -ikisine de selam olsun- bina ettiler. Diğerleri ise Medine Mescidi ile Kubâ Mescİdir ki, bunların ikisini de Rasûlullah (,sav) bina etmiş olup takva üzere tesis olunmuşlardır.[191]

 

5. " ...den, dan" ile İlgili bir Açıklama:

 

Yüce Allah'ın: "İlk gününden" buyruğundaki: "den," nahivcilere gö­re; "... den beri"nin karşılığıdır. İkincisi zaman için tıpkı birincisinin me­kan için,kullanılışı gibi kullanılır. Bu buyrukta bunun; "... den beri" anlamın­da kullanıldığı da söylenmiştir ki takdiri şöyle olur: Bina edilmesine başlan­dığı ilk gününden beri... Anlamın; "Tesis edildiği ilk günün­den beri" şeklinde olduğu ve; "Tesis etti" şeklindeki fiilinin başına geldiği de söylenmiştir.

Şairin şu beyîtinde olduğu gibi:

"(Semud kavminin evleri) Hicran üst taraflarındaki nice yurtlar vardır ki, Bunlar uzun yıllardan ve uzun zamandan beri bomboş, ıpıssız kalmışlardır."

Yani, "Uzun zaman geçtiğinden, uzun yıllar geçtiğin­den beri" takdirindedir. Böyle bir takdire gitmeyi gerektiren nahivcilerin ka­bul enikleri şu esas kaidedir:  ...den, dan edatı, zaman isimlerinin ba­şına gelmez. Zaman isimlerinin başına;  getirilir. O bakımdan; "Ben onu bir aydan yahut bir yıldan veya bir günden beri görmedim;" denilir, fakat bunun yerine; " ...den" denilmez. Eğer bu harf-i cer zaman bildiren ismin başına kullanılacak olursa o vakit ona uy­gun düşecek bir takdire gidilir. Bu beytin takdirinde zikrettiğimiz gibi. Bu açık­lamaları İbn Atiyye yapmaktadır. Ancak bana göre bu âyet-i kerimede tak­dire gitmeye ihtiyaç duymamak da uygundur. Burada; "...den" kelime­sinin; "İlk" kelimesini cer etmesi uygundur. Çünkü bu da bir başlan­gıç anlamını ihtiva etmektedir. Çünkü burada; "İlk gününün başlangıcından beri..." denilmiş gibidir.[192]

 

6. İçinde Namaza Durulmaya Layık Olan Mescid;

 

"İçinde durmana elbette daha layıktı*" buyruğu nasb mahallindedir. "Daha layıktır" buyruğu "Layık" kelimesinden "ePatu" veznin­de ism-i tafdilidir. Bu kip, ancak aralarında ortak bir özellik bulunmakla bir­likte, birinin diğerinden ortak oldukları o noktada manen dalıa üstün bir me­ziyeti bulunan iki şey için kullanılır.

Dırâr Mescidi her ne kadar hakkı ve liyakati bulunmayan batıl bir mescid ise de onu bina edenlerin inançları açısından liyakat noktasında diğer mes-cidlerle ortaklığı vardır. Yahut da o mescidde mescid olmasından ötürü na­maz kılmanın caiz olduğuna inanan kimseler açısından böyle bir liyakati söz korlusu idi. Fakat bu iki inanıştan birisi Allah nezdinde batınen batıl idi. Di­ğeri ise batınen de zahiren de hak idi.

Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir: "O günde cennetliklerin ka­lacakları yer daha hayırlı ve dinlenecekleri yer daha güzeldir," (el-Furkan, 25/24) Bilindiği gibi hayırlı oluş cehennemden uzaktır. Ancak her bir kesim inanışına göre hayır üzere olduğunu kabul eder ve her bir kesim sonunda varacağı yerin de hayırlı olduğuna inanır. Çünkü her bir kesim elinde bulunandan dolayı sevinç içerisindedir. Bu tür ifadeler hiçbir zaman "bal sirke­den tatlıdır" türünden olamaz. Çünkü bal her ne kadar tatlı ise de insan ya­pısına uygun düşen her şey de bir bakıma tatlıdır. Nitekim insanlardan kimi­sinin ayrı ayrı olmaları halinde de sirkeyi baldan önde tuttuğu, bunların baş­kaları İle karışık bulunmaları halinde de (sirkenin karıştığı şeyi) öncelediği görülebilmektedir.[193]

 

7. Liyakatli Mescid:

 

Burada mescid'den kasıt Peygamber (sav)in mescididir, diyenlere göre "içinde durmana elbette daha layıktır" buyruğunda yer alan: "İçin­de" zamir Mescid-i Nebeviye ait olur. 'Orada... erkekler vardır" ifadesindeki zamir de aynı şekilde ona ait olur. Buradaki mesddden kasıt Kubâ Mes­cididir, diyenlerin görüşüne göre ise -az önce geçen, görüş ayrılıklarına uy­gun olarak- her ikisinde de zamir Kubâ Mescidine ait olur.[194]

 

8. Taharet ve Temizliğin Önemi:

 

Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerimede tahareti seven ve temizliği üstün tu­tan kimselerden Övgü ile söz etmektedir. Temizlik insanî bir özellik, taharet şer'î bir görevdir. Tirmizî'de Âİşe - yüce Allah ondan razı olsun - den şöyle dediği nakledilmektedir. Kocalarınıza su ile temizlenmelerini emrediniz. Ben onlardan utanıyorum. (Tİrmizi) dedi ki: Bu sahih bir hadistir.[195]

Peygamber (sav)ın istinca maksadı ile beraberine su alıp götürdüğü sa­bittir. O istinca için taşlan necaseti azaltmak maksadı ile, suyu da iyice te­mizlenmek maksadı İle kullanırdı.

İbn Arabî der ki: Kayrevân alimleri abdest aldıkları yerlerde toprak içe­risinde taşlar bulundurur ve önce bu taşlar ile temizlenir, daha sonra da su ile istinca ederlerdi.[196]

 

9. Necasetten Temizlenmek:

 

Necasetin çıkış yerinden necasetin temizlenmesi için öngörülen, onu hafifletmektir. Vücudun sair yerlerindeki necaset ile elbisedeki necasetin ise temizlenmesi gerekir. Bu, yüce Allah'ın suyun bulunup bulunmaması halin­de kullarına bağışladığı bir ruhsattır. Ancak istisna olarak İbn Habib şöyle de­mektedir: Def-i hacette ancak su bulunmaması halinde taşla temizlenir. Şu kadar var ki suyun bulunması ile birlikte taşlarla temizlenmeye dair sabit ha­berler, onun bu görüşünü red etmektedir.[197]

 

10. Beden ve Elbiseden Necasetin Temizlenmesi:

 

Bu hususlarda ilim adamları -aşırı olmadığı sürece pirelerin bıraktıkları kan izlerinin affedilip nazar-ı itibara alınmayacağı hususu üzerinde tema etmiş ol­malarına rağmen- beden ve elbiselerden necasetin izalesi hususunda üç farklı görüş ileri sürmüşlerdir:

Birinci görüşe göre, necasetin İzale edilmesi, yerine getirilmesi farz gibi bir vâcibtir. İster bilsin, ister bilmesin necis bir elbise ile namaz kılanın na­mazı caiz olmaz. Bu görüş, İbn Abbas, el-Hasen ve İbn Sîrîn'den rivayet edilmiştir, Şafiî, Alımed ve Ebu Sevr'in görüşü de budur. İbn Vehb de bu görü­şü Malik'den rivayet etmiştir. Maliki mezhebine mensup Ebu'l-Ferec'in ve Ta-berî'nin de görüşü budur. Şu kadar var ki Taberî şöyle der: Eğer necaset bir dirhem kadarını bulursa namazı tekrar iade eder. Ebu Hanife ve Ebu Yusuf'un da dirhem miktarını göz önünde bulundurmak bakımından -ki, bu da dübür halkasına kıyasen ifade edilmiştir- bu görüştedirler.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Necasetin elbise ve bedenden iza­le edilmesi sünnet ile vaciptir. Buradaki vücup, sünnetin bir vücubudur, farz manasına bir vücup değildir. Bunlar derler ki: Bir kimse (bilmeden) necis bir elbise ile namaz kılacak olursa, vakit içerisinde namazını iade eder. Eğer va­kit çıkacak olursa ona birşey düşmez. Bu, Malik'in ve mezhebinin ileri ge­len ilim adamlarının görüşüdür. Ancak, Ebu'l-Ferec ile îbn Vehb'in Malik'ten yaptığı rivayet bundan müstesnadır.

Az miktardaki kan ile ilgili olarak da Malik şöyle demektedir: Az miktar­daki kan dolayısıyla namaz ne vakit içinde, ne de vakit çıktıktan sonra iade olunmaz. Ancak, az miktardaki sidik ve kaba pislikten dolayı iade olunur. Bü­tün bu hususlarda Leys'in görüşü de Malik'in görüşü gibidir.

İbnü'l-Kasım ise Malîk'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Unutma halinde değil de, hatırlama halinde necasetin izale edilmesi icabeder. Bu ise İbnü'l-Kasım'in fert (Malik'ten tek başına) olarak yaptığı rivayetlerindendir.

Birinci görüş ise -inşaallah- daha bir sahihtir. Çünkü Peygamber (sav) iki kabrin yanından geçmiş ve şöyle buyurmuştur: "Bunların ikisi de azap gör­mektedirler. Fakat bunlar büyük bir günahdan dolayı azap görmüyorlar. On­lardan birisi laf götürüp getirirdi, diğeri ise sidiğinden korunmuyordu." Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivayet etmîştir.[198]  Delil olarak da bu kadarı yeter. Bu hadis ileride el-İsra Sûresi'nde (17/44. âyetin tefsirinde)de gelecektir.

îlim adamları derler ki: Bir insan ancak vacibi terkettiğinden dolayı azab görür: Bu da açıkça bilinen bir husustur.

Ebu Bekr b. Ebi Şeybe, Ebu Hureyre'den rivayetine göre Peygamber (sav)'den şöyle buyurmuştur: "Kabir azabının büyük çoğunluğu sidikten dolayıdır."[199]   Diğer görüşün sahipleri ise, Peygamber (sav)'ın, Cebrail (a.s) ken­disine, ayakkabılarında bir pislik olduğunu haber verince, ayakkabılarını çı­kartmasını delil göstermişlerdir ki, bu hadisi Ebu Dâvud ve başkaları[200]  Ebu Said el-Hudrî'den rivayet etmişlerdir. Yüce Allah'ın İzniyle bu da ileride Tâhâ Sûresi'nde (20/12. âyet, 2. başlıkta) gelecektir.

Derler ki: Hz. Peygamber'in daha önce kıldığı rekâtleri iade etmeyişi, ne­casetin izale edilmesinin sünnet olduğuna ve bu haldeki namazının da sa­hih olduğuna delildir. Daha kâmil bir namaz maksadı ile de vakit içerisinde bulunduğu sürece iade eder (uygundur). Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[201]

 

11. Necasetin İzale Edilmesinde Azhk-Çokluk Ölçüsü:

 

Kadı Ebu Bekr b. el-Arabî der ki: Çok ile az arasındaki farkın bir dirhem miktarı ile tesbit edilmesine -ki, bununla dinar gibi yuvarlak ve onun mik­tarındaki büyük dirhemleri kastetmektedir- ve bunu kaba necasetin çıkış ye­rine kıyasen tesbit etmeye gelince, bu iki açıdan tutarsızdır. Evvelâ bu gibi miktarlar kıyas ile tesbit edilemez. O bakımdan böyle bir takdir kabul olun­maz. İkinci olarak, kaba pisliğin çıkış yerinde öngörülen bu hafifletme ve mü­samaha zaruret dolayısıyla bir ruhsattır. İhtiyaçlar ve ruhsatlar ise kıyas İçin ölçü alınamaz. Çünkü bunlar, esasen kıyas dışıdırlar. Dolayısıyla bunlar kı­yasa konu edilemezler.[202]

 

109- Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi ha­yırlıdır, yoksa binasını yıkılmaya yüz tutmuş bir yarın kena­rına kurup da onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yu­varlanan kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu hidâyete er­dirmez.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;[203]

 

1. "Tesis Etmek: Kurmak" île İlgili Açıklamalar:

 

Yüce Allah'ın: Binasını... kuran kimse mi" buyruğu temel-lendiren kimse mi demektir. Bu ise takrir anlamında bir istifhamdır. Burada­ki;  Kimse," anlamındadır ve mübtedâ olarak ref mahallinde-dir. Haberi ise, "Hayırlıdır" kelimesidir.

Nafi', İbn Âmir ve bir topluluk, her iki yerde de; "Binası... ku­rulan" şeklinde; "Kurulan" fiilini meçhul ve; "Binası" lafzını bunun nâib-i faili olarak merfu' okumuşlardır. İbn Kesir, Ebu Amr, Hamza, el-Kisaî ve bir topluluk ise, "Binasını kuran" şeklinde malum bir fiil ve "binasını" anlamındaki kelimeyi de nasb ile mef ulü olarak -her iki yer­de de böylece- okumuşlardır ki, bu şekilde okuyanların çokluğu ve failin de zikredilmiş olması sebebiyle Ebu Ubeyd'İn tercih ettiği kıraat şekli de budur.

Nasr b. Âsim b. Ali ise,  şeklinde reP ile  ise esreli ola­rak okumuştur. (Binasının temelleri... kimse mi?... anlamında). Yine ondan gelen bir rivayete göre; şeklinde (binasının temeli... anlamında), ondan gelen bir başka rivayete göre ise; şeklinde cer ile (binası­nın temeli... anlamında) diye okumuştur. Maksat ise önceden de geçtiği gi­bi binanın esasları demektir.

Ebu Hatim, altıncı bir kıraat şekli nakletmektedir ki, o da; şeklindedir. (Binasının temelleri... kimse mi?). en Nehhâs der ki: Burada ke­lime;  Temel'in çoğuludur. Nitekim; "Ayakkabı, ayakkabı­lar" denilir. Çoğulun da çoğulu İse,  şeklinde gelir, (ayakkabı anlamı­na gelen kelimenin, çoğulun çoğulunun): şeklinde gelmesi gibi. Şair de şöyle demektedir:

"Artık hükümdarlık Abbaa oğullarından

Behliil(gil)ler arasında temelleri sağlamlaşmış hale geldi."[204]

 

2. 'Yıkılmaya Yüz Tutmuş Bir Yar" Buyruğunun Kelime Anlamları:

 

"Allah korkusu üzerine" buyruğunu İsa b. Ömer -Sibe-veyh'in naklettiğine göre- tenvin ile okumuştur. (Takva kelimesinin sonun­daki) elif, ilhak elifi diye bilinir."Ardı arkasına" kelimesini tenvinli okurum kıraatindeki "eliP'e benzer. Şair de der ki:

"O, (öküz) alka ve mukûr (aüpürge otunu andıran bir çeşit bitki ile diğeri ise yaz-kış yaprağını dökmeyen bir çeşit çöl ağacıVdan otlamaktadır."

Ancak Sibeveyh, tenvinli okuyuşun açıklanamayacağını belirtir ve: Bunun açıklamasının ne türlü olacağını bilemiyorum, der.

"Kenarına" kelimesindeki;  kelimesi, kenar ve sınır an­lamındadır ki, buna dair yeterli açıklamalar Âli İmran Sûresi'nde (3/103. âye­tin tefsirinin sonlarına doğru) geçmiş bulunmaktadır.

"Yar" kelimesi, "ra" harlı ötreli olarak okunmuştur. Ebu Bekir ve Hamza İse "ra" harfini sakin olarak okumuşlardır. Bundan kasıt esası, teme­li olmayan şey demektir. "Cüruf" aslında sellerin vadilerden taşıyıp getirdi­ği şeylerdir. Bunlar ise suyun kazıdığı yan bölümleridir. Bunun aslı ise, bir şeyi kökünden söküp alıp götürmek demek olan;  gel­mektedir.

"Yıkılmaya yüz tutmuş" yıkılmak üzere demektir. -Aynı kökten ol­mak üzere-: "Bina yıkıldı," denilir. -Âyet-i kerimedeki bu keli­menin- aslı: Yıkılmaya yüz tutan şeklindedir. Bu kelime (Ortadaki) "ye" harfi kalbedilerek sona bırakılan "maklub" kelimelerdendir. O bakımdan;  şekillerinde kullanılabilir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Bir şeyi etrafında döndürmek anlamını veren; "Bir şeyi etrafında döndürdü"dekı fiilin ism-i faili de; şeklinde gelir ki, bu da; de­mektir. Nitekim Arapların "silah kuşanmış olan" anlamını ifade etmek üze­re  ile demeleri de bu şekildedir. el-Accâc der ki:

"Onunla hurma ağaçlarının etrafını ve nehir kıyılarındaki ubrî (arabistan kirazı) ağaçlarını dolanır."

Ebu Hâtim'in iddiasına göre ise, bu kelimenin asli  şeklindedir. Da­ha sonra da;  diye söylenir. Tıpkı; "Oruçlu" kelimesindeki gi­bi. Bundan sonra bu da kalbedilerek;  denilir. el-Kisaî'nin iddiasına gö­re ise bu kelime, hem "vavî", hem de "yaî" olup;  şekli de; şek­li de kullanılır. Derim ki: İşte bundan dolayı bu kelime hem imale ile hem de üstün olarak okunur.[205]

 

3. İki Ayrı Maksatla Bina Yapanların Misali:

 

Yüce Allah'ın: "Onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarla­nan kimse" anlamındaki buyrukta, "yuvarlanan" kelimesinin faili "yar"

anlamındaki.) "cüruf kelimesidir. Şöyle buyurulmuş gibidir: O yıkılmaya yüz tutmuş yar, o bina ile birlikte cehennem ateşine yuvarlanan (bina) gibi mi­dir? Çünkü "yar" anlamındaki kelime müzekkerdir. Bununla birlikte, burada­ki zamirin binayı yapan kişiye ait olan; "Kimse'ye ait olması da müm­kündür. Buna göre İfadenin takdiri şöyle olur; Binasını takva esası üzere kur­mayan kimse (cehennem ateşine) yıkılır, gider.

Bu âyet-i kerime onlara dair verilmiş bir misaldir. Yanı, binasını İslâm esa­sı üzere kuran mı hayırlıdır, yoksa binasını şirk ve münafıklık esası üzere ku­ran kimse mî? Ayrıca bununla, kâfirin kurduğu binanın, beraberindekilerle birlikte cehenneme yuvarlanan, cehennem kıyısındaki bir yarın üzerine ya­pılan binaya benzediğini de açıklamaktadır.

"kenar, kıyı" demektir, " Filan şeye yaklaştı, kenarı­na geldi," anlamındadır.[206]

 

4.  Takva Niyeti île Yapılan. Hayırlı İşler:

 

Bu âyet-i kerimede yüce Allah'ın takvası niyeti ile, O'nun, yüce zatının rı­zası kastı ile, başlanılan her bir işin kahcı olduğuna ve bu işin sahibinin mut­lu olup amelinin yüce Allah'a yükselip O'nun katına çıkartılacağına delil var­dır, îşte yüce Allah, bu şekillerden birisine dair: "Celal ve ikram sahibi Rab-binin zatı ise kalıcıdır" (el Rahmân, 55/27) buyruğu ile haber verdiği gibi yi­ne, yüce Allah'ın izniyle ileride de açıklaması geleceği gibi; "Baki kalacak olan salih amellerdir"(el-Kehf, 18/46) buyruğu bunu haber vermektedir.[207]

 

5. Bu Âyeti Kerimedeki Temsil Hakikat mıdır, Mecazi midir?:

 

İlim adamları, yüce Allah'ın: "Onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse" buyruğundaki temsilin hakikat mi, yoksa mecaz mı olduğu hususunda iki ayrı görüş belirtmişlerdir?

Birinci görüşe göre bu bir hakikattir ve Peygamber (sav) de o mescidi yık­mak üzere görevlendirdikleri tarafından mescid yıkıldığında, oradan bir du­man yükseldiği görülmüştür. Bu açıklama Said b. Cübeyr'den rivayetle gelmiştir.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Bir kişi onun içerisine hurma dalların­dan bir dal sokup çıkarttı mı, o hurma dalı simsiyah ve yanmış olarak çıkar­dı. Tefsir alimlerinin naklettiğine göre, yıkıldığı yerde lıartîyat yapılıyor ve harfiyat yapılan yerden duman çıkıyordu. Âsim b. Ebi'n-Necud, Zir b. Hubey'ten, o, İbn Mes'ud'dan rivayetine göre İbn Mes'ud şöyle demiştin O mes-cid yeryüzünde bir cehennem idi. Daha sonra da: "Onunla birlikte kendi­si de cehennem ateşine yuvarlanan kimse nü..." buyruğunu okudu. Cabir b. Abdullah da dedi ki: Ben Rasûlullah (sav)in döneminde onun yerinden du­man çıktığım görmüşümdür.

İkinci görüşe göre ise bu bir mecazdır. Yani o bina cehennem ateşinde ye­rini almıştır. Sanki o bina cehenneme yıkılıp gitmiş ve ona yuvarlanmış gi­bidir. Bu da yüce Allah'ın: "Artık varacağı yer Hâviyedir" (el-Kâria, 102/9) buyruğu gibidir. Ancak zahir olan birincisidir, zira bunda açıklanamayacak

imkansız bir taraf yoktur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[208]

 

110. Kalpleri parça parça olmadıkça kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir. Allah, hak­kı İle bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.

"... Kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir." Yani kurdukları Dırar Mescidinin binası her zaman için kalple­rinde şüphe ve münafıklığın kaynağını teşkil edecektir. Bu açıklamayı İbn Ab-bas, Katade ve ed-Dahhak yapmışlardır. Şair Nâbiğa der ki:

"Yemin ettim, artık senin nefsin için kuşkuyu gerektirecek bir şey bırakmadım Ve kişinin Allah'dan kurtulup gidebileceği bir yeri de yoktur."

el-Kelbî "kuşku” kelimesini hasret ve pişmanlık olarak açıklamıştır. Çün­kü onlar Dırar Mescidini yaptıklarından ötürü pişmanlık duymuşlardı. es-Süd-di, Habib ve el-Müberred bunu kalpteki rahatsız edici bir ağrı, kin ve öfke

diye açıklamıştır.

Bu durumları "kalpleri parça parça olmadıkça..." devam edecektir. Îbn Abbas der ki: Yani kalpleri parçalanıp ölünceye kadar sürüp gidecektir. Yüce Allah'ın: "Kalbinin damarını elbette koparırdık" (el-Hâkka, 69/46) buyruğunu andırmaktadır. Çünkü bu kalp damannın kopması iie hayat da sona erer. Katade, ed-Dahhak ve Mücahid de böyle açıklamışlardır.

Süfyan, tevbe edecekleri vakte kadar... diye açıklamıştır. İkrime: Kabirle­rinde kalpleri paramparça oluncaya kadar devam edecektir, diye açıkla­maktadır. Abdullah bin Mes'ud'un arkadaşları (kendilerine Kur'ân öğrettiği öğrencileri) bu buyruğu; "Kalpleri paramparça ol­sa dahi... kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı..." diye okurlardı. el-Hasen, Yakub ve Ebu Hatim ise nihaî noktayı ifade edecek şekilde;"Par­ça parça oluncaya kadar" diye okurlarmış. Yani onlar ölüp de bu konuda ke­sin inanca sahip oluncaya ve her şeyi ayan beyan görünceye kadar şüphe için­de kalmaya devam edeceklerdir.

Kıraat alimleri, "Parça parça oluncaya" buyruğunu farklı okumuş­lardır. Cumhur, "te" harfini ötreli, "kal"" üstün, "tı"yı da şeddeli olarak meç­hul ful şeklinde; "Parça parça edilmedikçe" diye okumuşlardır. İbn. Âmir, Hamza, Hafs ve Yakûb da "te" harfini üstün okumaları müstesna böy­le okumuşlardır. Yakûb ve Ebu Abdurrahman'dan ise, "kaf" harfini şeddesîz meçhul bir fiil olarak; "Koparılmadıkça" diye okumuş oldukları riva­yet edilmiştir. Şibi ve îbn Kesir'den ise, "Sen koparmadıkça" şeklin­de "kaf harfini şeddesiz, "Kalplerini" şeklinde de üstün olarak okumuşlardır. Yani, bizzat sen kalplerini koparmadıkça anlamındadır. Abdul­lah b. Mes'ud'un, arkadaşlarının ne şekilde okuduklarını da az önce zikret­miş bulunuyoruz.

"Allah hakkıyla bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir" buyru­ğuna dair açıklamalar ise daha önceden (el Bakara, 2/32. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.[209]

 

111. Şüphesiz Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır. Onlar Allah yolun­da savaşır, öldürür ve öldürülürler. Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaaddır. Al­lah'tan daha çok ahdini kim yerine getirebilir kil O halde yapmış olduğunuz bu alış verişe sevinin. En büyük kurtuluş iş­te budur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:[210]

 

1. Mü'minlerin Satışları:

 

Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Allah müzminlerden canlarını ve mallarını... satın almıştır" buyruğunun temsilî bir ifade olduğu söylenmiştir. Yüce Al­lah'ın: "İşte onlar hidâyet karşılığında sapıklığı satın almış olanlardır " (el Bakara, 2/16) buyruğu gibi.

Âyet-i kerime büyük Akabe Bey'ati diye de bilinen İkinci Akabe Bey'ati hakkında inmiştir. Ensar'dan bu bey'ate katılan erkeklerin sayısının 70 do­laylarında olduğu bey'at budur. Aralarında yaşça en küçükleri Ukbe b. Amr idi. Bunlar, Rasûtullah (sav)'ın yanında Akabe denilen yerde bir araya gel­mişlerdi. Abdullah b. Revaha'nın, Peygamber (sav)'e: Rabbin için de kendin için de dilediğin şartı koş, demesi üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurmuş­tu: "Eabbim için, O'na ibadet etmenizi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı şart koşuyorum. Kendim için de beni, kendinizi ve matlarınızı neye karşı ve nasıl koruyor iseniz öylece korumanızı şart koşuyorum." Bunun üzerine bey'ate katılanlar: Bunu yerine getirecek olursak bize ne var? diye sordular, Hz. Peygamber: "Cennet" diye buyurunca, böyle bir alış veriş kârlıdır. Biz ne bu alış verişten döneriz, ne de dönme teklifini kabul ederiz, demeleri üze­rine: "Şüphesiz Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenne­ti vermek karşılığında- satın almıştır" âyeti nazil oldu.[211]  Diğer taraftan bu âyet-i kerime onlardan sonra kıyamet gününe kadar Muhammed (sav)'in üm­metinden Allah yolunda cihad eden her bir mücahid hakkında da umumîdir.[212]

 

2. Efendi ile Köle Arasındaki Ticari Muameleler:

 

Bu âyet-i kerime efendinin kölesi ile ticari muameleye girmesinin caiz ol­duğuna delildir. Her ne kadar her şey efendinin ise de, efendi eğer kölesi­ne bazı şeyleri mülk olarak verecek olursa, ona mülk olarak verdiği o şey­lerde onunla böyle bir muameleye girmiş olur.

Diğer taraftan efendi ile köle arasında, efendi ile başkası arasında caiz ol­mayan birçok işlemler de caiz olur. Çünkü, kölenin sahip olduğu mal da efen­disine aittir ve o bu malı köleden geri çekip alabilir.[213]

 

3. İnsanlar Arasındaki Ahş-Veriş İle Allah ve Kullan Arasındaki Alış-Veriş'in Farkı:

 

İnsanlar arasındaki alış-verişin esas şekli, kendi ellerinden çıkardıkları şe­ye karşılık ya kendileri için daha faydalı olan şeyleri yahut fayda itibariyle ellerinden çıkardıkları şeye denk olan şeyleri almaktır. Yüce Allah ise, kullarından canlarını ve mallarını kendi İtaati uğrunda feda etmelerini, rızası yo­lunda bunları tüketmelerini istemek ve karşılığında da bunu yerine getirdik­leri takdirde onlara cenneti vermek suretiyle satın almıştır. Bu ise, kullar ta­rafından verilenlerle kıyas edilemeyecek, boy ölçüşemeyecek kadar büyük bir bedeldir. Şanı yüce Allah bu buyruğu onların-alış-veriş işlemlerinde örf­lerinden bildikleri bir mecazi üslûpla dile getirmektedir. Kula düşen canını ve malını teslim etmektir. Buna karşılık Allah da onlara mükâfat verecek, ni­metlere nail kılacaktır. İşte yüce Allah buna "satın alma" adını vermiştir, el-Hasen rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki, her iyi­liğin üstünde bir başka iyilik vardır. Tâ ki, kul kanını feda edinceye kadar, Artık bunu da yaptı mı, bunun ötesinde bir iyilik olamaz,"

Şair de iyiliğin anlamına dair şunları söylemektedir:

"Su ihsan ederek cömertlik yapmak, elbette lütufkârca bir cömertliktir. Cömertçe canını feda etmek ise cömertliğin en ileri derecesidir."

Şair el-Esmaî de Caferi Sadık (r.a)'a ait şu beyitleri okumuştur:

"Bütün yaratıklar arasında karşılığı bulunamayan O değerli canımı Rabbime satıyorum. İşte onunla cennetler satın alınır. Ben onu satarsam Başka bir şey karşılığında, şüphesiz ki bu bir aldanıştır.

Eğer elde ettiğim bir dünyalık karşılığında canım gidecek olursa, Hiç şüphesiz canım da boşa gitmiş, onun karşılığı da boşa gitmiş olur."

Yine el-Hasen der ki: Peygamber (sav): "Şüphesiz Allah mü'minlerden canlarını ve mallarım... satın almıştır" âyetini okurken, bedevî bir arap ya­nından geçmiş ve: Bu kimin sözüdür diye sormuş, Hz. Peygamber, "Allah'ın sözüdür" diye buyuru nca, bedevi şöyle demiş: Allah'a yemin ederim ki bu çok kârlı bir alış veriştir. Biz ne bu alış-verişten geçeriz, ne geçme teklifini kabul ederiz. Bunun üzerine gazaya çıkmış ve şehid düşmüş.[214]

 

4. Yüce Allah'ın, Çocuklardan Satın Aldığı Şeyler:

 

İlim adamları derler ki: Yüce Allah, baliğ ve mükellef müminlerden (can­larını ve mallarını) satın aldığı gibi, çocuklardan da acı ve hastalıklarını sa­tın almıştır. Çünkü bunlarda batiğ olan kimseler için bir maslahat ve ibret alı­nacak taraflar vardır. Büyüklerin, çocukların acı çekmeleri esnasında oldu­ğu kadar hiçbir sebepten ötürü salahları daha çok ve fesatları daha az olmaz; anne ve babının, çocuklarının çektikleri acı dolayısıyla Üzülüp kederlenmeleri, çocuklarının terbiye ve bakımı ile ilgili yaptıkları dolayısıyla elde ettik­leri sevap, hiçbir şeyde hemen hemen bu kadar büyük olamaz.

Diğer taraftan, yüce Allah, vefat ettikten sonra bu çocuklara da bunların bedellerini ihsan eder. Hayatımızda, bir kimsenin bir inşaat yapması ve top­rak taşıması için birisini ücretle tutması buna benzer bir örnektir. Halbuki bütün bunlar o kişi için bir eziyettir. Fakat böyle birisinin yaptığı işteki masla­hat ve karşılığında alacağı ücret dolayısıyla caizdir.[215]

 

5. Savaşın Maksadı Nedir:

 

Yüce Allah'ın: "Onlar Allah yolunda savaşır” buyruğu, ne için ve ne mak­satla savaşılması gerektiğini açıklamaktadır ki, buna dair açıklama daha ön­ceden geçmiş bulunuyor.

"Ölüdürür ve öldürülürler" anlamındaki; buyruğunu, en-Nehaî, el-A'meş, Hamza, el-Kisaî ve Halef binayı meful (meçhul) şeklinde­ki fiili, binay-ı malum'a takdim İle okurlar. (Yani, öldürülür ve öldürürler şeklinde) okumuşlardır. İmamul Kays'ın şu sözleri de bu türdendir:

"Eğer diz bizi öldürürdeniz, biz de sizi öldürürüz..."

Yani, sizler bizden bazılarını öldürecek olursanız, bizim bir kısmımız da sizi öldürür. Diğerleri ise malum fiili meçhule takdim ederek okumuşlardır.[216]

 

6. Allah Mücahidlere Bu Sözü Ne Zamandan Beri Bildirmiştir:

 

Yüce Allah'ın: "Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da yerine getirmeyi taah­hüt ettiği hak bir vaaddlr" buyruğu ite yüce Allah bize bu vaadinin bu ki­taplarda yer aldığını, cihadın ve düşmanlara karşı direnmenin aslında Musa (as) döneminden beri böylece devam ettiğini haber vermektedir.

"Vaad" ile "Hak" kelimeleri te'kid edici iki mastardır.[217]

 

7. Allah'dan Daha Çok Sözüne Kim Bağlı Kalabilir?

 

Yüce Allah'ın: "Allah'tan daha çok va'dinî kim yerine getirebilir ki?" buy­ruğu Allah'dan daha çok ahdine bağlı kalabilecek, ahdini yerine getirebile­cek hiçbir kimse yoktur, anlamındadır. Bu buyruk aynı zamanda verilen söz­de durmayı, yapılan tehdidi yerine getirmeyi de ihtiva etmekle birlikte, yü­ce yaratıcının bütün bunları herkesi kapsayacak, şekilde yerine getireceği ma­nasını da ihtiva etmektedir. O, herkese verdiği vaadini yerine getirir, ancak vaadi (tehdidi) bir takım günahkârlara, bir takım günahlara ve bazı hallere mahsustur. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (en-Nisâ, 4/93. âyet, 7. başlıkta) yeterince geçmiş bulunmaktadır.[218]

 

8. Müjdeler Bu Alışverişi Gerçekleştirenlere:

 

"O halde yapmış olduğunuz bu alışverişe sevinin!" Bundan dolayı se­vindiğinizi açıklayın, dışa vurun.

Sevinmek (beşaret); sevincin tenin üzerinde görülmesinin sağlanması demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/25. âyet, 1. baş­lık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. el-Hasen der ki: Allah'a yemin ol­sun ki bu alışverişin kapsamına girmeyen yeryüzünde hiçbir mümin yoktur.

"En büyük kurtuluş işte budur." Cennette kavuşmak, orada kalmaktır.[219]

 

112. (Onlar) tevbe edenler, İbadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû ve sücud edenler, iyiliği emredenler, kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar­dır. Ve müminleri müjdele!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç baştık halinde sunacağız:[220]

 

1. Gerçek Müminlerin Vasıfları:

 

Tevbe edenler, ibadet edenler" buyruğunda sözü edilen tevbe edenler, yüce Allah'a masiyet şeklindeki yerilmiş hallerinden, övülmüş bulunan Al­lah'a itaat haline dönenler demektir. Tâib (tevbe eden), dönen demektir. İta­ate dönen ise, masiyetten dönenden daha faziletlidir Çünkü, itaate dönen ki­şi böylelikle her iki özelliği de bir arada gerçekleştirmiş olur.

"İbadet edenler" itaatleriyle yüce Allah'ın rızasını gözeten itaatkârlar; "hamd edenler" her durumda Allah’a hamd eden, O'nun nimetlerini O'na ita­at uğrunda harcayan, O'nun hüküm ve kazasına razı olan kimselerdir.

"Seyahat edenler." İbn Mes'ud, İbn Abbas ve başkalarından nakledildi­ğine göre oruç tutanlar demektir. Yüce Allah'ın: "İbadet eden, seyahat eden (oruç tutan)... eşler" (et-Tahrim, 66/5) buyruğu da bu kabildendir. Süfyan bin Uyeyne de der ki: Oruç tutana "seyahat eden" denilmesinin sebebi onun, yi­yecek, içecek ve cinsel ilişki gibi bütün lezzet alınan şeyleri terk etmesinden dolayıdır. Ebu Talib de bir beyitte şöyle demiştir:

"Rableri için bir damla (su) dahi tatmadan seyahat edenler (oruç tutanlar) için Ve amellerde bulunan zikreden (kadınlar) için?"

Bir başka şair de şöyle demektedir: "İyilik edendir 0; gece gündüz hep namaz kılar, Seyahat ederek (oruç tutarak) Allah'ı çokça zikreder durur."

Hz. Âİşe'den: "Bu ümmetin seyahati oruç tutmaktır" dediği rivayet edil­miştir ki; Taberi bunu senedi ile zikretmektedir.

Ebu Hureyre ise bunu Peygamber (sav)den merfu bir hadis olarak riva­yet etmiştir. Buna göre Hz. Peygamber: "Ümmetimin seyahati oruç tutmak­tır" diye buyurmuştur.[221]

ez-Zeccac der ki: el-Hasen'in görüşüne göre "seyahat edenler" farz oru­cunu tutanlar demektir. Oruçlarını devamlı sürdürenlendir diye de açıklan­mıştır. Ata ise der ki; seyahat edenlerden kasıt, cihad edenlerdir. Ebu Uma-me'nin rivayetine göre de bir adam Rasûlullah (sav)den seyahat etmek için izin istemiş, Hz. Peygamber de: "Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihad etmektir" diye buyurmuştur.[222]  Ebu Muhammed Abdülhak bu hadisi sahih ol­duğunu belirtmiştir.[223]

Seyahat edenlerin hicret edenler olduğu da söylenmiştir ki bu görüş Ab-durrahman bin Zeyd'in görüşüdür.

İkrime'nin görüsüne göre; bunlar hadis ve ilim talebi için yolculuk yapan­lardır. Bir diğer görüşe göre "seyahat edenler"den kasıt Rabblerinin tevhidi, melekutu, O'nun yaratmış olduğu tevhid ve tazimine delâlet eden ibret ve ala­metler üzerinde tefekkür edenlerdir. Bunu da en-Nekkaş nakletmektedir.

Nakledildiğine göre çokça ibadet edenlerden birisi gece namazı kılmak için abdest almak üzere su kabını almış, parmağını kabın kulbuna sokmuş ve tan yeri ağanneaya kadar oturup düşünüp durmuş. Bu husus kendisine sorulunca şöyle demiş r Parmağımı kabın kulbuna soktum, yüce Allah'ın: "O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak..." fel-Mü'min, 40/71) buyruğunu hatırladım ve ben bu tasmaların bana nasıl vurulacağını hatırla­dım, gece boyunca hep bu halde devam ettim.

Derim ki: ("Seyahat" kelimesinin kökünü teşkif eden) "sin," "ye" ve "ha" harfleri bu görüşlerin doğruluğuna delildir. Çünkü "seyahat" asıl anlamı iti­bari İle suyun akıp gittiği gibi, yer üzerinde gitmek demektir. Oruç tutan bir kimse, yemek ve benzeri şeyleri terk etmek sureti ile itaate devam eden bir kimsedir. O da bu yönüyle seyahat eden kişi durumundadır. Tefekkür eden kimseler de tefekkür ettikleri hususlar üzerinde kalpleri dolaşır, durur.

Hadis-i şerifde de şöyle buyurulmuştur: "Muhakkak Allah'ın ufuklarda se­yahat eden, yürüyen melekleri vardır.[224] Bunlar bana ümmetimin salât (ve se­lâmlar hnı tebliğ ederler."[225]  Buradaki "seyahat edenler" anlamındaki kelime "yüksek sesle seslenenler" anlamını verecek şekilde "sad" harfi ile; ( diye de rivayet edilmektedir.

"Rükû ve sûcud edenler* yani gerek farz namazlarda ve gerek diğerlerin­de rüku ve secdeye kapananlar "iyiliği emredenler" yani sünnet-i seniyye-nin gereğini emredenler, imanı emredenler diye de açıklanmıştır. "Kötülük­ten vazgeçirmeye çalışanlar" buradaki kötülükten kastın bid'at olduğu söylendiği gibi, küfür olduğu da söylenmiştir.

Buradaki iyilik ve kötülüğün (maruf ve münkerin) her türlü İyilik ve kö­tülük hakkında umumî ardamı ile kullanıldığı da söylenmiştir.

'Ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır." Yani, Allah'ın emirlerini yerine getiren ve O'nun yasaklarından uzak duran, kaçınanlardır.[226]

 

2. Bu Âyet-i Kerimenin Önceki Âyetle İlişkisi:

 

Te'vil ehli (tefsir bilginleri) bu âyet-i kerime hakkında bundan önceki âyet­le mi ilişkilidir, yoksa başlı başına bir hüküm mü İhtiva etmektedir hususun­da farklı görüşlere sahiptirler.

Bir topluluk; birinci âyet-i kerime başlı başına ve bağımsız bir âyettir. Do­layısıyla orada sözü geçen alış-verişin kapsamına Allah'ın adı en üstün olsun diye Allah yolunda çarpışan her bir muvahhid -bu ikinci âyet-î kerimedeki niteliklere, yahut da onların çoğunluğuna sahip olmasa dahi- girer, demek­tedirler.

İkinci kesimin görüşüne göre ise, buradaki nitelikler alış-veriş kapsamın­daki şartlar belirtilmek üzere gelmiştir ve her iki âyet bir biriyle ilişkilidir. Do­layısıyla ancak bu niteliklere sahip olup, canlarını Allah yolunda feda eden mü'minler böyle bir alış veriş kapsamına girebilirler. Bu açıklamayı ed-Dah-hâk yapmıştır.

İbn Atiyye der ki: Bu görüş, bir zora koşmadır ve daraltmadır İlim adam­larının görüşlerinin ve şeriatın gereğine göre âyet-i kerimenin anlamı (.bu ikin­ci âyet-i kerimede geçeni niteliklerin, kâmil mü'minlerin nitelikleri olduğu şeklindedir. Şant yüce Allah, tevhid ehli bu nitelikleri en üstün mertebeye ula­şıncaya kadar, elde etmek için birbirleriyle yarışsınlar diye sözkonusu etmiş­tir. ez-Zeccâc der ki: Benim görüşüme göre yüce Allah'ın: "Tevbe edenler, İbadet edenler" buyruğu mübtedâ olarak ref edilmiştir ve haberi de gizli­dir. Yani, "tevbe edenler, İbadet edenler..." -âyetin sonuna kadar belirtilen niteliklere sahip olanlar- için de aynı şekilde cennet vardır, fiilen cihad et­meseler dahi. Şu kadar var ki, bunların cihad etmemek noktasında herhan­gi bir inatları ve cihadı kasti olarak terketmemeleri de şarttır. Çünkü, müs-lümanların bir bölümünün cihad etmeleri yeterli olabilir ve diğerlerinin cihadına gerek bırakmayabilir. el-Kuşeyrî de bu görüşü tercih etmiş olup bu güzel bir görüştür, demiştir. Çünkü (bu bir önceki âyette anılan) yüce Allah'ın;

"Şüphesiz Allah mü'minterden... satın almıştır" (et-Tevbe, 9/111) buyruğun­da sözü geçen mü'minlerin nitelikleri olsaydı, bu vaadin yalnızca mücahid-lere has olması gerekirdi.

Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime Abdullah b. Mes'ud'un Mus-hafî'nda: "Tevbe edenler, ibadet edenler..." şeklinde olup bun­dan sonraki sıfatlar da böyledir. Bu da iki türlü açıklanabilir. Birincisine gö­re bu, bir önceki âyet-i kerimede geçen mü'nıinlerin sıfatı olarak i'rabda mü'minlerin i'rabına tabi kılınmıştır. (Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: O mü'minler ki, tevbe edenler, ibadet edenler...dir). İkinci açıklamaya göre, övgü olmak üzere nasb edilmiştir. (Yani: İşte o tevbe edenler, ibadet edenler... gerçekten övülmeye değer kimselerdir).

3. "Kötülükten Vazgeçirmeye Çalışanlar"Anlamındaki Buyruktan Önce Gelen "Vav":

İlim adamları, yüce Allah'ın: "Kötülükten vazgeçirme­ye çalışanlar" buyruğundaki "vav"ın gelişi hususunda farklı görüşlere sahip­tirler. (Çünkü, sıfatlar arasına vav girmemelidir). Bir görüşe göre, buradaki "vav", yüce Aliah'ın şu buyruğunda olduğu gibi, "kötülükten vazgeçirme­ye çalışanların niteliği başına getirilmiştir. (Yani, bu da bir sıfattır): "H&, Mim. Kitabın indirilmesi, hükmünde galip, en iyi bilen Allah'tandır. O, günah­ları bağışlayan ve tevbeleri kabul eden... dır" (el-Mu'min, 40/1-3). İşte yü­ce Allah bu âyeti kerimede de mü'minlerin niteliklerinin bir bölümünü "vav" getirerek, bir bölümünü de getirmeksizin zikretmiştir. Bu ise Arap di­linde uygun ve alışılmış bir şeydir. Bu gibi hususlarda "vav" harfinin niçin gel­diğinin hikmeti ve gerekçesi araştırılmaz.

Bir diğer görüşe göre, kötülükten alıkoymaya çalışan kimsenin, iyiliği em­reden kimse ile birlikte sözkonusu edilişi dolayısıyla araya "vav" harfi gel­miştir. Hemen hemen bunlardan birisi tek başına zikredilmiyor gibidir. "Dul­lar ve bakireler" (et-Tahrim, 66/5) buyruğu da böyledir. Bundan sonra ge­len "ve Allah'ın şuurlarını koruyanlar" anlamındaki buyruğun başına da "vav" harfinin gelmesi ise, "vav" ile atfedilen kelimeye yakın olmasından do­layıdır. Bu "vav"ın zâid olduğu da söylenmiştir, ancak bu görüş zayıftır ve bir anlam ifade etmez.

Bir diğer görüşe göre buradaki "vav," "vav-t semâniye" (zikredilen yedi şey­den sonra sekizincinin başına getirilen "vav") olduğu da söylenmiştir. Çün­kü, Araplara göre yedi, tam ve sahih bîr sayıdır. Yüce Allah'ın: "Dullar ve ba-kireler" anlamındaki buyruk ile, "ve kapılan açılacağında" (ez-Zümer, 39/73) ile: "Yedidir ve sekizincileri köpekleridir diyecekler" (el-Kehf, 18/22) buyruğunda da böyledir. îbn Haleveyh bunu, Ebu Ali el Farisî ile münazaraünda yü­ce Allah'ın: "Ve kapıları açılacağında" buyruğundaki "vav"ın anlamına dair açıklamalarında zikretmiş, ancak Ebu Ali bunu kabul etmemiştir. İbn Atiyye der ki: Bana babam -Allah ondan razı olsun- nahiv alimi üs-tad -gözleri görmeyen- Ebu Abdullah el-Malâkî (Malakal)den -ki, Gırnata'yi yurt edinip, orada İbn Habus döneminde Kur'an okutmuş bir kimsedir-şöyle dediğini anlattı: Bu, kimi Arap kabilelerinin fasih bir şivesidir. Bunlar, saydıkları vakit bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi ve sekiz, dokuz, on... diye sa­yarlar. Evet, bunların lehçeleri böyledir. Bunların lehçelerinde sekizinci bir şey sözkonusu edildi mi, araya “vav" koyarlar.

Derim ki: Bu Kureyş'in de şivesidir. İleride buna dair açıklamalar ve bu­nun tenkidi -yüce Allah'ın izniyle- el Kehf Sûresi'nde (18/22. âyetin tefisinn-de) ve yine -yüce Allah'ın izniyle- ez-Zümer Sûresi'nde (30/75- âyetin tefsi­rinde) gelecektir.[227]

 

113.0 çılgın ateşlikler oklukları açıkça ortaya çıktıktan sonra ak­rabaları dahi olsalar, müşriklere Peygamberin de mü'minlerln de mağfiret dilemeleri olur şey değildir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:[228]

 

1. Nüzul Sebebi:

 

Müslim, Said b. el-Müseyyeb'den rivayetine göre o, babasından şöyle de­diğini nakletmektedir: Ebu Talibin vefatı yaklaşınca, Rasûlullalı (sav) yanı­na geldi. Yanında, Ebu Cehil ile Abdullah b. Ebi Umeyye b. El Muğire'nın de bulunduğunu gördü. Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Amcacığım, lâilâhe illal­lah de. Bu kelime sayesinde ben Allah nezdinde senin lehine şahidlikte bu­lunabilirim." Bunun üzerine Ebu Cehil ile Abdullah b. Ebi Umeyye şöyle de­diler: Ey Ebu Talib, sen Abdulmuttalib'in dininden yüz mü çevireceksin. Ra­sûlullah (sav) ise bu sözleri söylemesi için ona tevhid kelimesini teklife de­vam ediyor ve bu sözlerini tekrar edip duruyordu. Bu, Ebu Talib'in onlara kendisinin Abdulmuttalib'in dini üzere olduğunu söylediği son sözlerine kadar devam etti ve lâ ilahe illallah demeyi kabul etmedi. Bunun üzerine Rasûlul-lah (sav) şöyle buyurdu: "Bense Allah adına yemin ederim ki, sana mağfiret dilemek bana yasaklanmadıkça, senin için mağfiret dilemeye devam edeceğim." Bunun üzerine yüce Allah da: "O çılgın ateşlikler oklukları açık­ça ortaya çıktıktan sonra akrabaları dahi olsalar müşriklere Peygam­berin de mü'minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir" buyruğunu indirdi. Ayrıca yüce Allah, Ebu Talib hakkında bir buyruk indirerek Rasûlul-lah (sav)'a hitaben şöyle buyurdu: "Muhakkak ki sen, sevdiğini hidâyete er­diremezsin. Fakat Allah dilediğine hidâyet verir ve O, hidâyet bulanları da­ha iyi bilir." (eI Kasas: 28/56).[229]

Buna göre bu âyet-i kerime, Peygamber (sav)'in amcası için mağfiret dilemesini nesh etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber, Sahih'in dışındaki kitap­larda rivayet edildiğine göre, ölümünden sonra amcası için mağfiret dilemiştir. el-Huseyn b. el-Fadl der ki: Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü sûre, Kur'ân-ı Kerimden son nazil olan bölümlerdendir. Ebu Talib ise Peygamber (sav) Mekke'de iken İslâmın ilk dönemlerinde vefat etmiştir.[230]

 

2. Kâfirlerle İlişki ve Onlara Mağfiret Dilemek:

 

Bu âyet-i kerime, hayatta olanlarıyla, ölmüşleriyle kâfirler ile dostluk ifişkilerinin kesilmesi gereğini ihtiva etmektedir. Çünkü yüce Allah, mü'min-lere, müşrikler için mağfiret dileme hakkını vermemektedir. Buna göre müş­rik bir kimseye mağfiret talebinde bulunmak caiz olmayan şeylerdendir. Denil­se ki: Peygamber (savVin Uhud günü küçük azı dişini kırıp yüzünü yaraladık­ları esnada "Allah'ım, kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmiyorlar" de­miştir. Peki, Hz, Peygamberin bu yaptıkları ile yüce Allah'ın Rasûlüne ve mü'minlere, müşriklere mağfiret istemelerini yasaklamasını bir arada nasıl bağ­daştıracağız?

Böyle diyene şöyle cevap verilir: Peygamber (sav)'in söylediği nakledilen bu söz, kendisinden önce geçen peygamberlerden bir nakil şeklindedir. Buna delil de Müslim'in, Abdullah (b. Mes'ud) dan şöyle dediğine dair rivayetidir: Ben, Peygamber (sav)'e kavmi tarafından kendisine vurulup da yüzünden kanları silerken ve bu arada: "Rabbim, kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmiyorlar" diyen bir peygamberin durumunu naklederken onu görür gibiyim.[231]

Buharide de şöyle denilmektedir: Peygamber (sav) kendisinden önce kav­mi tarafından başı yaralanmış bir peygamberden sözetti. Peygamber (sav) onun haberini anlatmaya koyuldu ve onun: "Allah'ım, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar" dediğini nakletti.[232]

Derim ki: İşte bu, Hz. Peygamber'in kendisinden önceki peygamberler­den birisini anlattığı hususunda açık bir ifadedir. Yoksa, bazılarının zannet­tiği gibi bunu Hz. Peygamber kendi durumunu anlatmak için zikretmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İleride, yüce Allah'ın izniyle Hûd Sûresi'nde (11/44. âyetin tefsirinde) açık­laması da geleceği üzere, Hz. Peygamberin hakkında bu olayı zikrettiği kişi, Nûh (a.s)'dır.

Âyet-i kerimede geçen mağfiret dilemek ile cenaze namazının kastedildiği de söylenmiştir. Bir ilim adamı şöyle demiştir: Zinadan hamile kalmış Habeş-li bir kadın dahi olsa, kıble ehlinden herhangi bir kimsenin cenaze namazını terk etmem. Çünkü ben, yüce Allah'ın: "Müşriklere, Peygamberinde mü'miıüerln de mağfiret dilemeleri olur şey değildir" buyruğu ile müşrik­ler dışında herhangi bir kimseye duayı (ve cenaze namazını kılmayı) yasakladığını duymuş değilim. Ata b. Ebi Rebah der ki: Müşriklere dua etmeyi yasaklayan âyet-i kerime ve burada mağfiret dilemeyi yasaklayan âyet-i kerime ile kastedilen şey (cenaze) namazıdır.

Üçüncü bir cevap da şöyledir: Hayatta bulunanlara mağfiret dilemek caizdir. Çünkü, onların iman etmeleri umulur. Güzel sözlerle onların kalp­lerini ısındırmak ve dine girmeye onları şevklendirmek mümkündür.

Pek çok ilim adamı da şöyle demektedir: Kişinin, hayatta bulundukları sürece, kâfir anne ve babasına dua etmesinde, onlar için mağfiret dilemesin­de bir mahzur yoktur. Ancak, ölenden ümit tamamıyla kesilmiş olduğundan ona dua edilmez.

İbn Abbas der kî: Müslümanlar, ölmüşlerine mağfiret diliyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu, bu sefer onlara mağfiret dilemekten uzak durdular. Ancak, ölecekleri vakte kadar hayatta olanlar için mağfiret dilemelerini de yasaklamadı.[233]

 

3. "Olacak Şey Değildir", "Olmaz" Anlamındaki Buyruğun Kufan-ı Kerim'de Kullanılışı:

 

Meâni'l-Kur'ân'a dair eser yazanlar derler ki; "Olacak şey değildir, olmaz" terkibi, Kur'an-ı Kerim'de iki anlamda kullanılır. Birincisi; yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi nefiy anlamı: "Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz" (en-Nenü, 27/60); "Allah'ın izni olmadıkça hiç bir kim­se ölmez." (Âli İmran, 3/145) Diğeri İse, yüce Allah'ın şu buyruklarında ol­duğu gibi nehiy anlamıdır: "Sizin, Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de... olacak bir şey değildir" (el-Ahzab, 33/53.) ile: "Müşriklere, Peygamber'ta de mü'mlnlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir."[234]

 

114. İbrahim'in babasına mağfiret dilemesi, ancak ona verdiği bir sözden dolayı îdi. Ama, onun Allah'ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu İdi.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:[235]

 

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Hz. ibrahim'in Babasına Mağfiret Dileme Sözü:

 

Nesaî'nin rivayetine göre Ali b. Ebi Talib (r.a) şöyle demiştir: Ben, birisinin -müşrik oldukları halde- anne babasına mağfiret dilemekte olduğunu duyun­ca ona, her ikisi de müşrik oldukları halde onlara mağfiret mi diliyorsun diye sordum. O bana: İbrahim (as) babasına mağfiret dilememiş miydi? dedi. Bunun üzerine ben, Peygamber (sav)'ın yanına gittim ve ona bunu sordum. "İbrahim'in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi" buyruğu indi.[236]

Buyruğun anlamı şudur: Ey müzminler, İbrahim el-Halil (sav)'in babası için mağfiret dilemesinde lehinize delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü onun bu isteği ancak vermiş olduğu bir sözden ötürü idi.

İbn Abbas der ki: Hz. İbrahim'in babası, kendisine Allah'a iman edeceğine ve putları terk edeceğine dair söz vermişti. Ancak, babası küfür üzere ölün­ce, artık onun Allah'ın bir düşmanı olduğunu kesinlikle bildi ve ona dua et­meyi terk etti. Buna göre yüce Allah'ın: "Ona" buyruğundaki zamir, Hz. İbrahim'e; söz veren kişi ise onun babasıdır. Söz verenin Hz. İbrahim olduğu da söylenmiştir. Yani, Hz. İbrahim babasına, kendisine mağfiret dileyeceğine dair söz vermişti. Ancakf müşrik olarak ölünce ondan uzaklaştı. Bu söz verişine ise, yüce Allah'ın: "Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim" (et-Tevbe, 9/471 buyruğu da delil teşkil etmektedir.

Kadı Ebu Bekir b. el-Arabî der ki: Peygamber (sav), Ebu Talib'e mağfiret dilemek hususunda yüce Allah'ın: "Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim" buyruğuna dayanmıştı. Yüce Allah ise ona, Hz. İbrahimin babasına mağfiret dilemesinin, onun kâfir olduğu açıkça ortaya çıkmadan ön­ce babasına verdiği bir söz dolayısıyla olduğunu haber verdi. Hz. İbrahim, babasının açıkça küfrünü anlayınca, ondan uzaklaştı. O halde sen Ey Muhammed! Amcanın kâfir olarak öldüğünü gördükten sonra nasıl olur da ona mağ­firet dileyebilirsin![237]

 

2. Ölüm Esnasındaki Durumunun Zahirine Göre Kişi Hakkında Hüküm Verilebilir

 

Ölüm esnasında kişinin durumunun zahirine göre hüküm verilir. Eğer iman üzere ölürse, onun lehine böylece hüküm verilir. Şayet küfür üzere ölürse, yine onun hakkında böylece hüküm verilir. Rabbin ise onun içyüzünü en iyi bilendir. Şu kadar var ki, Peygamber (sav)'e amcası Hz. Abbaş: Ey Allah'ın Rasûlü! amcana herhangi bir faydan oldu mu diye sorunca, Hz. Peygamber, "evet" demişti..[238]  Burada sözü geçen şefaat (faydalı oluş.) ise, "et-Tezkire” adlı eserimizde de açıkladığımız gibi, cehennemden çıkışa dair değil, azabın hafifletilmesine dairdir.[239]

 

3. "Evvâk: Yalvarıp Yakaran" île İlgili İlim Adamlarının Açıklamaları:

 

İlim adamları, "evvâh" kelimesinin anlamı İle ilgili farklı onbeş görüş ileri sürmüşlerdir;

1- Çokça dua eden kimse. Bu görüşü İbn Mes'ud ve Ubeyd b. Umeyr ifade etmişlerdir.

2- Allah'ın kullarına karşı çokça merhametli olan kimse. Bunu da el-Hasen ve Katade ifade etmiştir. İbn Mes'ud'dan da rivayet edilmekle birlikte, birin­ci görüşün İbn Mes'ud'a ait olduğu senet bakımından daha sahihtir. Bu açıklamayı da en-Nelıhâs yapmıştır.

3- Kesin inanç ve yakîn sahibi. Bunu da, Ata ve İkrime ifade etmiş olup ayrıca Ebu Zabyân bunu İbn Abbas'dan da rivayet etmiştir.

4- Habeşçe'de mü'min demektir. Bunu da îbn Abbas söylemiştir.

5- Kimsesiz, ıssız, kurak yerlerde Allah'ı anıp teşbih eden kimse demek­tir. Bunu el-Kelbî ve Said b. El Müseyyeb söylemişlerdir.

6- Yüce Allah'ı çokça zikreden kimse. Bunu Ukbe b. Âmir söylemiştir. Pey­gamber (sav)'in huzurunda, yüce Allah'ı çokça zikredip, çokça teşbih eden bir kimseden söz edilince, Hz. Peygamber: "Şüphesiz ki o, çok evvâh bir kim­sedir" diye buyurmuştur.[240]

7- Evvâh, çokça Kur'ân-ı Kerim okuyan kimse demektir. Bu da İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.

Derim ki; Bütün bu görüşler, birbiriyle iç içedir. Kur'ân tilaveti ise bütün bunları kapsar.

8- Evvâh, çokça âlı eden kimsedir. Bu açıklamayı Ebu Zer yapmıştır. İb­rahim (a.s) da: "Âh demenin fayda vermeyeceği bir vakit gelmeden önce cehennem ateşinden âh" derdi. Ebu Zer der ki: Bir adam Beytullahı çokça tavaf eder ve dua ettiği sırada âh, âh dermiş. Ebu Zer bu adamı Peygamber (sav)'e şikâyet edince, Hz. Peygamber: "Bırak onu çünkü o, çok evvâh bir kimsedir" dîye buyurmuştur. Bir gece dışarı çıktığımda, Peygamber (sav)'in o adamı geceleyin -beraberinde bir kandil bulunduğu halde- defnettiğini gör­düm.[241]

9-  Evvâh, fakih (dinde inceliğine bilgi sahibi, ince kavrayışlı) kimse demektir. Bu açıklamayı da Mücahid ve en-Nehaî yapmıştır.

10- Huşu duyan, yalvarıp yakaran kimse demektir. Bunu da Abdullah b. Şeddâd b. el-Had , Peygamber (sav)'den rivayet etmiştir. Enes de der ki: Bir kadın Peygamber (sav)'in huzurunda hoşuna gitmeyecek bir söz söyledi. Hz. Ömer bu şekilde konuşmaktan onu alıkoyunca, Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Bırakın o kadını. Çünkü o evvâh bir kadındır." Ey Allah'ın Rasûlü evvâh ne demektir diye sorunca, Hz. Peygamber: "O, hâşia (huşu duyan) bir kadındır" diye cevap verdi.[242]

11- Evvâh, hatırladığında, günahlarından dolayı mağfiret dileyen kimse demektir. Bunu da Ebu Eyyûb söylemiştir.

12- Günahlarından dolayı çokça âh eden kimse demektir. Bu açıklamayı da el-Perrâ yapmıştır.

13- Hayır yaptığı bilinen kimse demektir. Bunu da Said b. Cübeyr söylemiş­tir.

14- Çok şefkatli kimse demektir, Bu açıklamayı da Abdulaziz b. Yahya yap­mıştır. Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a) da şefkat ve ince kalpliliği dolayısıyla "ev-vâh" diye adlandırılırdı.

15- Evvâh, yüce Allah'ın hoşlanmadığı herşeyden dönen, vazgeçen kim­se demektir. Bu açıklamayı da Ata yapmıştır.

Bu kelimenin aslı, "teevvüh; âh edip inlemek" den gelmektedir ki, bu da ızdıraplıca uzun nefes alındığı vakit göğüsten geldiği işitilen ses demektir. Kâ'b dedi ki: İbrahim (a.s) ateşi hatırladı mı, âh ederdi. el-Cevherî der ki: Arap­ların bir şeyden şikâyet ettikleri vakit, bu işten "âh" demeleri bir ızdırap çek­me ifadesidir. Şair der ki:

"Onu hatırladığım her seferinde âh (ederim), onu hatırlamamdan ötürü Ve (yine âh) aramızdaki yer ve gök kadar uzaklıktan dolayı."

Kimi zaman aradaki "vav"ı da "elife kalbederek; (evvih değil de): Bu iş­ten âh derler. Bazen de "vav" harfini şeddeli ve esreli, "he* harfini de sakin olarak: Bu işten evvih derler. Kimi zaman da "vav" harfini şeddeli söylemekle birlikte "he" harfini hazfederek: Bu işten evve derler. Bazıları da hem hemzeyi med ile "vav" harfini şeddeli üstün ile, "he" harfini de sakin olarak; şikâyet ederken, sesi uzatmak kastıyla şeklinde söylerler. Kimi zaman araya bir "te" harfini de sokarak; (iyi) da dedikleri olur. Bu durumda hem­zeyi medli okudukları da olur, medsiz okudukları da. Bir kimsenin âh demesini anlatmak üzere;  fiili ve mastarları kullanılır. İsmi ise,  şeklinde hemzenin meddi ile söylenir. Şair el-Musakkib el-Abdî der ki:

"Ben geceleyin ona (deveme) yük vurmak üzere kalktım mı, Çok üzüntülü, kederli adamın âh demesi gibi âh edip inler."

Halîm (yumuşak huylu) ise, hilmi çok kimse demektir. Bu ise, günahları bağışlayıp eziyetlere kadanan kimse demektir. Bir diğer açıklamaya göre, Al­lah için olması hali müstesna hiçbir kimseyi cezalandırmayan ve yine Allah için olması hali müstesna hiçbir kimseden intikam almayan kimse demektir. İbrahim (a.s) da işte böyle idi. O, namaza kalktı mı, iki millik bir mesafeden kalbinin çarpıntı sesleri işitilirdi.[243]

 

115. Allah bir kavme hidayet verdikten sonra, sakınacakları şeyle­ri kendilerine apaçık bildirmedikçe onları saptırmaz. Şüphe­siz Allah, her şeyi çok İyi bilendir.

116. Şüphesiz, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Diriltir ve öldü­rür. Sizin Allah'tan başka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır.

"Allah Ur kavme hidayet verdikten sonra... onları saptırmaz." Yani, Al­lah bir kavme sakınacaktan şeyleri gereği gibi açıklamadıkça ve onlara hi­dayeti beyan ettikten sonra, onlar takvayı terketmedikleri sürece kalplerine sapıklığı bırakacak değildir. Böyle yaptıkları vakit saptırılmayı hakederler.

Derim ki: İşte bu buyrukta masiyetlerin İşlenip masiyet perdeleri yırtılıp çiğnenmesinin sapıklığa, helake sebep teşkil ettiğine, doğruluk ve hidaye­tin terkedilmesine bir basamak olduğuna en açık bir delil vardır. Şanı yüce Allah'tan doğruluk üzere sebatı, hakka muvaffakiyeti ve dosdoğru yürüme­yi lütfuyla bağışlamasını dileriz.

Ebu Amr b. el-Alâ -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- yüce Allah'ı: "Sakına­cakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe" buyruğu hakkında şöy­le demektedir: Yani, emri onlara karşı delil ortaya koymadıkça... demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bir ülkeyi helak etmek istediği­miz saman, onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşılarına emrederiz de ora­da fasıkhk ederler"(el-İsra, 17/16)

Mücahid der kî: "Sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedik­çe" yani, İbrahim'in durumunu, özellikle müşriklere mağfiret dilememeleri gerektiğini bildirip, onlara genel olarak da itaat ve masiyeti beyan etmedik­çe demektir. Rivayet olunduğuna göre, İçkiyi haram kılan buyruk nazil olup da bu konuda İş sıkı tutulunca, Peygamber (sav)'e, içki içtiği halde ölüp gidenlerin durumunu sordular. Bunun üzerine yüce Allah: "Allah bir kavme hidayet verdikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildir­medikçe onları saptırmaz" buyruğunu indirdi. İşte bu âyet-i kerîme ile -ön­ceden de geçüği gibi (el-Fatiha Sûresi, 30. başlık ile, el-Bakara, 2/7. âyet, 3. bastıkta)- hidayet ve imanlarını kendilerinin yarattıklarını ileri süren Mu'tezile ve aynı görüşü ileri süren diğer fırkaların kanaatleri açık bir şekilde red­dedilmektedir.

Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Allah herşeyi çok iyi bilendir. Şüphesiz gök­lerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan baş­ka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır" buyruğunun anlamına da­ir açıklamalar ise birden çok yerde önceden geçmiş bulunmaktadır. (Mese­la, bk. el-Bakara, 2/28, 29. âyet 10. başlık ve 107. âyet).[244]

 

117. Andolsun ki Allah, Peygamberini de, İçlerinden bir grubun gö­nülleri az kalsın eğrilmek üzere İken dar sunanda ona tabi olan Muhacirlerle Ensan da tevbeye muvaffak ettL Sonra onların bu tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, onlan çok esirgeyen­dir, çok bağışlayandır.

Tirmizî rivayetle der ki: Bize, Abd b. Humeyd anlattı, bize Abdurrezzak an­lattı, bize Ma'mer, ez-Zührrden haber verdi. O, Abdurrahman b. Kâ'b b. Ma-Hk'ten, o, babası (Kâ'b) dan dedi ki: Bedir dışında Tebûk gazvesi olana ka­dar ben, Peygamber (sav)'in katıldığı hiçbir gazadan geri kalmış değilim. Pey­gamber (sav) Bedir'e katılmadık hiçbir kimseye de serzenişte bulunmadı. Çün­kü o, kervanı yakalamak için (Medine'den) çıkmış Kureyşlîler de kervanları­nın yardımına koşmak üzere (Mekke'den) çıkmıştı. Ve -yüce Allah'ın da bu­yurduğu gibi- önceden bir sözleşme olmaksızın birbirleriyle karşılaşmışlardı. Yemin ederim ki, insanlar arasında (ki kanaate göre) Rasûlullah (sav)'in ka­tıldığı en şerefli vak'a Bedir'dir. Oysa ben onunla İslâm üzere ahidleştiğimiz vakit Akabe gecesindeki bey'atim yerine Bediide bulunmuş olmayı tercih et­mem. Bundan sonra Rasûlullah (sav)'dan Tebuk gazvesine kadar hiç bir gazada geri kalmadım. Tebuk ise, Hz. Peygamberin yaptığı son gazası idi. Pey­gamber (sav) ise, yola koyulacağını ilan etti... diye hadisi uzun uzadı ya nak­lettikten sonra şunları söyler: Peygamber (sav)'in yanına gittim. Etrahnda müslümanlar olduğu halde mescidde oturuyordu. Yüzü ay gibi aydınlıktı. Aydın­lık saçıyordu. Bir işe sevindi mi, yüzü aydınlanırdı. Vanp huzurunda önün­de oturdum; "Müjde sana ey Kâ'b b. Malik! Annenin seni doğurduğu günden bu yana senin için en hayırlı gün (bu gündür)." Ey Allah'ın Peygamberi dedim, bu (tevbemin kabulü) Allah nezdinden mi, yoksa senden mi? "Hayır, Al­lah nezdindendir" diye buyurdu, sonra da şu: "Andolsunkİ Allah, Peygam­berini de, içlerinden... ona tabi olan Muhacirlerle Ensan da tevbeye muvafiak etti.., Şüphesiz Allah tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet eden­dir" buyruğunu okudu. (Kâ'b b. Malik devamla) yine: "Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun" (et-Tevbe, 9/119) âyeti de hakkımızda indirilmiştir; diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti. İleride yüce Allah'ın izniyle tev-beleri kabul olunan üç kişinin kıssasına dair Müslim'in Sahih'inden aktaraca­ğımız rivayetle bu hadis tamamiyle gelecektir.[245]

Yüce Allah'ın Peygamberden, Muhacirlerden ve Ensardan kabul ettiği bu tevbe hususunda İlim adamlarının farklı görüşleri vardır. îbn Abbas der ki: Peygamber (sav)'in tevbesinin kabulü, münafıklara, cihada çıkmayıp oturma­larına izin vermesinden dolayı olmuştu. Buna delil, yüce Allah'ın: "Allah af­fetsin seni... Niçin onlara izin verdin" (.et-Tevbe, 9/43) buyruğudur. Mü'min-leri ise, bazılarının Hz. Peygamber'den geri kalıp savaşa çıkmamaya kalple­rinin meyletmeleri dolayısıyla affetmişti.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah'ın tevbelerini kabul etmesi, onları zor­luğun sıkıntılarından kurtarmasıdır. Bunun, onları düşmanların musibetleri­ne sevinmesinden kurtarması şeklinde ortaya çıktığı da söylenmiştir. Her ne kadar örfen tevbe bu anlama gelmiyor ise de, bundan tevbe diye söz edil­mesi, bunda bir bakıma tevbedeki niteliğin bulunmasından dolayıdır ki, bu da ilk hale dönüştür. Meâni alimleri de derler ki: Burada tevbede Peygam­ber (sav)'in sözkonusu edilmesi, tevbe etmelerine sebep o olduğundan do­layıdır. Yüce Allah'ın: "Bilin ki... beşte biri Allah'a, Rasûlüne... aittir" (el-Enfâl, 8/41) buyruğunda olduğu gibi.

Yüce Allah'ın: "Dar zamanda ona tabi olan" yani, darlık vaktinde (saatü'l-usra) ona uyan kimseler demektir. Maksat ise o gazanın sürdüğü bütün va­kitlerdir. Muayyen bir süreyi kastetmemektedir. Denildiğine göre darlık anı (saatü'1-usra), o gazada karşı karşıya kaldıkları en zorlu ve sıkıntılı vakitler­dir. O sıra zorluk, darlık; işin zorluğu demektir.

Hz. Cabir der ki: Binek zorluğu, azık zorluğu ve su zorluğu aleyhlerine bir arada toplanmıştı. el-Hasen der ki: Müslümanların zorluk ve sıkıntıları öy­le bir noktaya gelmişti ki, tek bir deveye birkaç kişi kendi aralarında nöbet­leşe biniyorlardı. Azıkları ise, kurtlu hurma, acımış arpa, kokmuş iç yağı idi. Üç ile dokuz arası bir topluluk savaşa çıktıkları halde, beraberlerinde ancak ortaklaşa paylaşabilecekleri birkaç hurmadan başka bir şey yoktu. Onlardan herhangi birisi acıktı mı, bir hurmayı alır ve tadını alıncaya kadar dişleri ara­sında çiğner, sonra da onu arkadaşına verirdi. Arkasından üzerine bir yudum su içerdi. Bu şekilde son fertlerine kadar böylece devam ederlerdi. Ve niha­yet hurmadan çekirdeği kalıncaya kadar bunu sürdürürlerdi. Samimiyet ve yakinleri üzere herhangi bir değişiklik olmaksızın Peygamber (sav) ile bir­likte yollarına devam ettiler. Allah onlardan razı olsun.

Ömer (r.a), kendisine bu darlık anı hakkında soru sorulduğunda şöyle de­miştir: Oldukça sıcak bir mevsimde yola çıktık. Son derece susamış olduğu­muz halde bir yerde konakladık. Adeta susuzluktan boynumuz kopacak zannetmiştik. Öyle ki, kişi devesini keser, işkembesindeki pisliklerini sıkarak, sık­tığı suyunu içer, geri kalanını da serinlemek üzere göğsüne bastırırdı. Hz. Ebu Bekir dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, Allah, dua ettiğin vakit sana hayır verme­yi îtiyat edinmiştir. Haydi bizim için dua ediver. Hz. Peygamber: "Böyle bir şey yapmamı ister misin"? deyince, Hz. Ebu Bekir'in: Evet demesi üzerine el­lerini kaldırdı. Ellerini geri çevirmeden gökte bulut belirdi, sonra da yağmur yağdı. Beraberlerindeki kapları doldurdular. Sonra geri dönüp baktığımızda yağan yağmurun askeri karargahın dışına taşmadığını gördük.[246]

Ebu Hureyre ve[247]   Ebu Said de rivayetle dediler ki: Tebuk gazvesinde Pey­gamber (sav) ile birlikte idik. İnsanlar açlık musibetiyle karşı karşıya kaldı­lar ve: Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Bize izin versen de develerimizi kesip etlerini yesek ve yağlarından faydalansak. Bunun üzerine Rasûlullah (sav): "Ya­pınız" diye buyurdu. Hz. Ömer gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Böyle bir şey yapacak olurlarsa bineklerimiz azalır. Fakat, sen onlardan fazla azık­larını getirmelerini iste. O azıklar üzerinde Allah'ın bereket ihsan etmesi için dua et. Olur ki Allah böylelikle bunda bir bereket ihsan eder. Hz. Peygam­ber "Olur" diye buyurdu. Daha sonra deriden bir sofra getirilmesini istedi, (getirildi ve yayıldı). Sonra da artan azıkların getirilmesini istedi. Kimisi bir avuç mısır, kimisi bir avuç hurma, bir diğeri bir ekmek parçası getirip koy­du. Nihayet o sofra üzerinde az miktarda bir şey toplandı. Ebu Hureyre de­di ki: Ben onun ne kadar olduğunu tahmin etmek istedim; yere oturan bir keçinin oturduğu kadar bir yer doldurduğunu gördüm. Rasûlullah (sav) ona bereket İhsan edilmesi için dua etti, sonra da: "Haydi kaplarınızı doldu­run" diye buyurdu. Kaplarına doldurmaya başladılar, nihayet -kendisinden başka ilah olmayan Allah hakkı için yemin ederim ki- karargâhta doldurul-madık hiç bir kap kalmadı, bulunanlar da doyuncaya kadar yemek yediler. Geriye bir miktar birşeyler arttı, bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle bu­yurdu: "Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve şüphesiz ki ben Allah'ın Rasûlüyüm. Eğer ki bir kul bunlar hakkında şüphe etmeksizin bu iki şehadet ile Allah'ın huzuruna çıkarsa, asla o, cennet(e girmek) den alıkonulmayacaktır." Bu hadisi Müslim Sahihinde bu lafız ve manası ile riva­yet etmiştir.[248]  Yüce Allah'a hamd olsun.

İbn Arefe dedi ki: Tebuk ordusuna "Ceyşu'I-Usra: Zorluk Ordusu* denil­mesinin sebebi, Rasûlullah (sav)ın insanları savaşa sıcakların arttığı bir dö­nemde çağırmış olmasıdır, Bu sebepten, bu çağrı onlara ağır ve zor gelmiş­ti. Hurmaların satılacağı zamandı. Zorluk ordusunun gösterilen bir örnek (darb-ı mesel) haline getirilmesi ise, Rasûlullah (sav)'ın daha önceden ben­zer sayıda bir orduyla birlikte gazaya çıkmamış olmasıdır. Çünkü Bedir gü­nü beraberindekiler 310 küsur kişi idiler. Uhud günü 700, Hayber günü 1500, Mekke'nin fetlıedildiği günü 10.000, Huneyn günü 12.000 kişi idiler. Tebuk gazvesinde ordusunun sayısı ise 30.000 hatta daha fazla idi. Ve bu Hz. Pey­gamberin katıldığı son gazve olmuştu. Rasûlullah (sav) Recep ayında gaza­ya çıkmış, Şaban ayı ile Ramazandan bir kaç gün Tebuk'ta kaldıktan sonra etrafa birçok seriyeler göndermiş ve bir çok kavimle cizye ödemeleri şartıy­la barış yapmıştı.

Bu gazada Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi yerine Medine'de vekil bırakmıştı. Bunun üzerine münafıklar da: Ona buğzettiği için onu geride bıraktı. Bunun üzerine Hz. Ali, Peygamber (sav)'in ardından çıkıp gitmiş ve ona (söyledik­lerini) haber vermişti: Bunun üzerine Hz. Peygamber de: "Harun'un, Musa'nın nezdindeki bir mevkii gibi, senin de bana göre böyle bir mevkide olmaya ra­zı olmaz mısın?"[249]  Böylelikle Hz. Peygamber, kendi emri ile Hz. Ali'nin Me­dine'de kalmasının ecir bakımından kendisiyle birlikte çıkmasına eş olduğu­nu da beyan etmiş oldu. Çünkü bütün mesele, Şâri'in emrine uygun hareket etmektir.

Bu gazaya Tebuk gazvesi deniliş sebebi, Peygamber (sav)'ı ashabından bir topluluğun kuruyup sertleşmiş bir kumu ellerindeki çubuklarla kazıdıkları­nı gördü. Yani, o kazıdıkları yere kaplarını sokuyor ve ordan su çıksın diye hareket ettiriyorlardı. Hz. Peygamber onlara: "Hâlâ onu kanştırıp duruyorsunuz" demesi üzerine bu gazveye "Tebuk Gazvesi" adı ve­rilmiştir.

Yüce Allah'ım "içlerinden bir grubun gönül­leri az kalsın eğrilmek üzere iken" buyruğunda geçen "Gönüller" ke­limesi, Sibeveyh'e göre, "Eğrilmek"[250] lafzı ile ref edilmiştir.  ke­limesinde de; -di, idi'ye benzetilerek söz hazfedilebilir. Çünkü, bu ke­limede de  de olduğu gibi, beraberinde haber de gelir. Bununla birlik­te, bunun; ile merfu olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdi­ri şöyle olur: "İçlerinden bir kesimin gönülleri az kalsın eğrilmek üzere iken..." el-A'meş, Hamza ve Hafs ise, "Eğril­mek" kelimesini "ye" ile okumuşlardır. Ebu Hatim ise, (kalpler kelimesi çoğul olduğundan, Arapçada da çoğul manen müennes sayıldığından, ona ait fiilin de "ye" ile değil "te" ile gelmesi gerektiğinden);  şeklinde "ye" ile oku­yanın "kalpler" anlamındaki kelimeyi;  ile ref etmesinin caiz olmayaca­ğını iddia etmiştir. en-Nehhâs ise der ki: Ebu Hâtim'in caiz görmediği şey, ço­ğulun tnüzekker kabul edilmesi esasına göre, başkalarınca caizdir. Nitekim el-Ferrâ da; Ülkeler geniş oldu" şeklinde Hicazhlann kullanımlarını nakletmektedir.[251]

"Eğritme"nİn anlamı hususunda farklı görüşler vardır. Kalplerin, aşı­rı yorgunluktan, meşakkat ve sıkıntıdan telef olmak üzere İken anlamına gel­diği söylendiği gibi, İbn Abbas yardımcı olmak ve korumak hususunda nerdeyse haktan sapmak üzere anlamına geldiğini söylemiştir.

Bir diğer görüşe göre ise, onlardan bir kesim geri kalmak ve isyan etme­yi kararlaştırmışken, daha sonra ona kavuştular, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre onlar içten içe ona kavuşmayı kararlaştırdılar, Allah da onların tevbelerini kabul etti ve kavuşmalarını emretti.

Yüce Allah'ın: "Sonra onların bu tevbelerini kabul buyurdu" buyruğun­da geçen onların tevbelerini kabul buyurması denildiğine göre, kalplerine -eğrilip sapmasın diye- rahmetiyle yetişmesidir.

İşte, yüce Allah'ın telef noktasına geldikleri vakit gerçek dostlarına uygu­laması budur. Onlar, helak olmaya nefislerini alıştırdıklarında, cömertlik bulutlarından üzerlerine yağmur yağdırır ve kalplerini canlandırır.

Bu manada birkaç beyit nakledilmektedir:

"Umudum Sendendir ve ben Senden bir başka Rab bilmiyorum. İstediklerimin az bir bölümünün dahi kendisinden, umulup bekleneceği Yeryüzünde insanların sıkıntıları artacak olup da onlar Senden yardım dileyip hep birlikte yüksek sesle dua edecek olurlarsa Ve Sen kulları korkuyla, açlıkla sınayıp da, Onlar da günah üzere ısrar edip bir türlü günahtan vazgeçmeyecek olurlarsa, Yine de benim Senden başka sığınağım olmaz ey Rabbim,Ve kesinlikle inanırım ki ben, ancak Senin lütftûıla kurtulabilirim."

Geri kalan üç kişi hakkında da: "Sonra tevbe etsinler dîye onları tevbe-ye muvaffak buyurdu" diye buyurmaktadır. Denildiğine göre: "Sonra onla­rın tevbelerini kabul buyurdu" buyruğunun anlamı şudur: Tevbe etsinler di­ye onları tevbeye muvaffak kıldı. Anlamın, tevbelerini kabul etti şeklinde ol­duğu da söylenmiştir. Yani, tevbe etsinler diye onlara geniş bir mülılet ver­di ve cezalarım vermekte acele etmedi. Bir başka görüşe göre, tevbe üzerin­de sebat etsinler diye tevbelerini kabul etti anlamındadır. Bir diğer görüşe gö­re de anlam; kendilerinden razı olma haline geri dönsünler, diye tevbeieri-ni kabul etti şeklindedir.

Özetle, yüce Allah ezeli ilminde onlar lehine tevbe edeceklerine dair hü­küm vermemiş olsaydı, tevbe edemeyeceklerdi. Bunun delili ise, Hz. Peygam­berin: "Siz amel ediniz. Çünkü, herkese kendisi için yaratılmış olan neyse o, "[252]kolaylaştırılır.[253]

 

118. Geri bırakılan üç kişinin de (tevbesini kabul buyurdu). Öyle ki, yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdan­ları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan -yine O'ndan-başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Al­lah, tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir.[254]

 

"Geri Bırakılma"nın Anlamı:

 

Yüce Allah'ın: "Geri bırakılan üç kişinin de" buyruğu, Mücâhid ve Ebû Malİk'ten nakledildiğine göre, "tevbeden geri bırakılan üç kişi" diye açıklan­mıştır. Katade ise, "Tebuk gazvesinden geri bırakılan üç kişi" diye açıklamıştır. Muhammed b. Zeyd'den de "geri bırakılanın, terkedilen anlamına gel­diğini söylediği nakledilmiştir. Çünkü, "filanı geri bıraktım", onu terk ettim ve benim giriştiğim işe onu katmayarak onu oturur halde bırakıp ondan ay­rıldım, demektir.

İkrime b. Halid bu anlamdaki kelimeyi, Rasûlullah (savTın ardında geri ka­lanlar anlamında;  diye okumuştur. Cafer b, Muhammed'den, onun bu kelimeyi; "Muhalefet edenler..." diye okuduğu rivayet edilmiştir.

"Geri bırakılanın, münafıklardan farklı olarak sonraya bırakılan, tehir edi­len ve haklarında herhangi bir hüküm verilmeyen kimseler anlamına geldi­ği de söylenmiştir. Çünkü, münafıkların tevbeleri kabul edilmemişti. Diğer bazı kimseler ise özür beyan etmiş ve bu özürleri de kabul edilmişti. Peygam­ber (sav) ise bu üç kişiyi haklarında Kur'ân-ı Kerîm buyruğu inene kadar er-telemişti, Müslim, Buhârî ve diğerlerinin rivayetleri gereğince doğrusu da bu­dur.

Lafız Müslim'in olmak üzere Kâ'b (b. Malik) dedi ki: Biz, yani bu üç kişi kendisine yemin ettiklerinde mazeretlerini kabul edip kendilerine bey'at edip mağfiret olunmalarını istediği o kimselerden geriye bırakılmıştık. Ve Rasû­lullah (sav) da işimizi, Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar ertelemiş-ti. İşte bundan dolayı yüce Allah: "Geri bırakılan uç kişinin de..." diye bu­yurmuştur. Yoksa, şanı yüce Allah'ın sözünü ettiği geri bırakılışımız, gazadan geri kalıbımız değildir. Buradaki geri kalış, onun (Hz. Peygamberin) bizi ge­riye bırakması ve bizim işimizi kendisine yemin edip mazeret beyan eden ve bu mazeretlerini kabul ettiği kimselerden sonraya bırakmasından dolayıdır.[255]

Bu uzunca bir hadistir, bizim buraya aldığımız, bu hadisin son bölümü­dür.[256]

 

"Geri Bırakılanların Kimlikleri:

 

Geri bırakılan üç kişi ise, Kâ'b b. Malik, Âmiroğullanndan Murare b. Ra-bia ile Vakıfoğuflarından Hilâl b. Umeyye'dİr. Hepsi de Ensardan idiler. Bu-hârî ve Müslim onlara dair hadisi rivayet etmişlerdir.

Müslim dedi ki; ... Kâ'b b. Malik'den, dedi ki: Tebuk gazvesi müstesna, Ra-sûlullah (sav)'in katıldığı hiçbir gazveden geri kalmadım. Şu kadar var ki, ben Bedir gazvesinden de geri kalmış idim. Ama, Peygamber o gazada kendisin­den geri kalan hiçbir kimseye serzenişte bulunmadı. Çünkü Rasûluflah (sav) ve müsiümanlar Kureyş'İn kervanını ele geçirmek kastıyla çıkmışlardı. Niha­yet Allah, onları ve düşmanlarını (önceden) herhangi bir sözleşme olmaksı­zın bir araya getirdi. Ben, Rasûlullah (sav) ile birlikte İslâm üzere ahidleşü-ğimiz vakit Akabe gecesinde hazır bulundum. Bunun yerine Bedir'de hazır bulunmuş olmayı tercih etmem. Her ne kadar Bedir insanlar arasında ondan daha meşhur ise de.

Tebuk gazvesinde Rasûlullah (sav)'dan geri kaldığım sırada durumuma da­ir haberin bîr bölümü şöyledir: O gazvede Peygamber'den geri kaldığım vak­te kadar hiçbir zaman daha güçlü ve daha bolluk içinde olmamıştım. Allah'a yemin ederim, ondan önce hiçbir zaman bir arada iki bineğim olmamıştı. Fa­kat aynı anda iki bineğim vardı. Rasûlullah (sav) oldukça sıcak bir dönem­de gazaya çıkmıştı. Önünde katedilecek uzun bir mesafe ve yollar vardı. Üze­rine gittiği düşman sayıca çok fazla idi. O bakımdan, gazalarına gereği gibi hazırlansınlar diye müslümanlara durumlarını açıkça ifade etti ve nereye git­mek istediğini onlara bildirdi.

Müslümanlar, Rasûlullah (sav) ile birlikte pek çoktular. Herhangi bir belleyicinin -divan defterlerinin (tutanaklarının)- deften onları bir arada yaza­bilmiş değildir.

Kâ'b dedi ki: Geri kalmak isteyip de -hakkında yüce Allah'tan bir vahiy inmediği sürece- bu işin Hz. Peygamber'e gizli kalacağım sanmayan kişi çok azdı.

Rasûiullah (sav) meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerin hoş olduğu bir zaman­da bu gazaya çıktı. Bense, bu gibi şeylere bir parça düşkün bir kimse idim. Rasûlullah (sav) ve onunla beraber müsiümanlar bu gaza için hazırlıklarını yaptılar. Ben de onlarla birlikte hazırlık yapmak üzere gitmek istedimse de hiçbir İş göremedim. Kendi kendime: İstersem ben bunu yapabilirim, diyor­dum. Ancak, benim işi bu şekilde ağırdan alışım devam edip gitti. Nihayet insanlar ciddiyetle işe koyuldular. Rasûlullah (sav) ve beraberinde müsiüman­lar gazaya çıktılar, ben ise kendim için hiçbir hazırlık yapmadan duruyordum. Sonra bir sabah erkenden gittim, yine hiçbir şey yapmaksızın geri döndüm.

Benim bu işi ağırdan alışım devam edip durdu, nihayet onlar sür'atle yola ko­yuldular ve gaziler yol ahp ilerlediler. Bineğime binip onlara yetişmek iste­dim, keşke yapabilseydim. Sonra bu da benim için mukadder olmadı. Rasû-lullah (sav)'ın çıkışından sonra, insanlar arasına çıktığım da ben, ya müna­fık olduğu hususunda hakkında ciddi şüpheler bulunan, yahut Allah'ın ma­zur gördüğü zaytf kabul ettiği kimselerden başka benim gibi geri kalmış hiç­bir kimse görmeyişim beni üzüyordu,

Rasûlullah (sav) Tebuk'e ulaşıncaya kadar beni anmadı. Tebuk'de asha­bı arasında otururken: "Kâ'b b. Malik ne yaptı acaba?" diye sordu, Seleme-oğullarından bir kişi: Ey Allah'ın Rasûlü dedi, onu iki elbisesi ve bu elbise­lerin kenarlarına bakması kendisini alıkoydu. (Kendisini beğendiğini, güzei elbiselere kendisini kaptırdığını kastediyor). Ancak, Muaz b. Cebel ona: Ne kadar kötü dedin diye karşılık verdi. Allah'a yemin ederim, ey Allah'ın Ra­sûlü, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz. Rasûlullah (sav) sustu. Bu halde iken serapta hareket eden beyaz elbiselere bürünmüş bir adam gördü. Rasûlullah (sav): "Ebu Hayseme olasın" diye buyurdu. Gerçek­ten de Ensardan Ebu Hayseme olduğunu gördüler. İşte, bir avuç hurma ta-sadduk ettiği için münafıkların kendisini ayıpladıkları kişi odur.

Kâ'b b. Malik (devamla) dedi ki: Nihayet Rasûlullah (sav)'ın Tebuk'ten geri döndüğü haberini alınca, aşın üzüntüm beni istila etti. Söyleyeceğim ya­lanları hatırımdan geçirmeye ve: Yarın ben onun gazabından nasıl kurtula­bilirim demeye koyuldum, bu hususta akrabalarımdan görüşü sağlam herkes­ten yardım istiyordum. Bana: Artık Rasûlullah (sav) geliyor ve oldukça yak­laştı denilince, batıl kanaatler benden uzaklaştı ve ondan hiçbir şekilde (yalan söylemekle) kurtulamayacağımı kesinlikle anladım. O bakımdan, ona doğru söylemeyi kararlaştırdım.

Nihayet, Rasûlullah (sav) sabah vakti (Medine'ye) girdi. Yolculuktan gel­di mi, önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlar (din­lemek) için otururdu. Bu şekilde oturunca, geri kalanlar da yanına gelmeye başladılar, ona Ö2ür beyan etmeye ve yemin etmeye koyuldular. Seksen kü­sur kişi idiler. Rasûlullah (sav) onların açıkladıklarını kabul etti, onlara bey'at etti, onlar için mağfiret diledi ve içyüzlerini de Allah'a havale etti. Ni­hayet ben de yanına vardım. Ona selam verdiğimde öfkeli birisinin edasıy­la tebessüm etti, sonra: "Gel" diye buyurdu. Önünde oturuncaya kadar yü­rüdüm, bana: "Seni geri bırakan sebep nedir? Daha önceden bineğini satın almamış miydin" diye sordu. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Allah'a yemin ederim ki, eğer dünya ehlinden senden başka birisinin huzurunda otursay­dım; zannederim ileri süreceğim bir mazeret ile onun gazabından kendimi kurtarabilirdim. Çünkü bana güzel söz söyleyebilme yeteneği ve tartışabilme gücü verilmiş bulunuyor. Fakat, Allah'a yemin ederim, şuna inanıyorum ki, eğer bugün sana, senin benden razı olmanı sağlayacak yalan bir söz söy­leyecek olursam, aradan fazla zaman geçmeksizin Allah senin bana gazap-lanmanı sağlayabilir. Ve an dolsun sana, bana karşı olumsuz duygular besle­mene sebep teşkil edecek doğru bir söz söyleyecek olursam, inanıyorum ki, bu hususta Ailah bana güzel bir sonuç ihsan edecektir. Allah'a yemin ede­rim, hiçbir mazeretim yoktu. Allah'a yemin ederim, senden geri kaldığım za­mandan daha güçlü, daha rahat imkânlara önceden sahip olmamıştım.

Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Buna gelince, bu doğru söyledi. Haydi, AI-iah hakkında hüküm verinceye kadar kalk, git."

Bunun üzerine kalktım. Selemeoğuliarından bazıları da kalkıp arkamdan geldiler ve bana şöyle dediler: Allah'a yemin ederiz, biz bundan önce senin bir günah işlediğini bilmiyoruz. Bu geri kalanların Rasûlullah (sav)'a maze­ret olarak bildirdikleri şekilde Rasûlullah (sav)'a özür beyan etmekten âciz (mi oldun)? Çünkü, Rasûlullah (say)'ın senin için mağfiret dilemesi, işledi­ğin günaha karşılık sana yeterdi.

(Kâ'b devamla) dedi kî: Allah'a yemin ederim beni o kadar azarladılar ki, sonunda Rasûlullah (sav)'a geri dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: Peki, benim bu durumum gibisini benden başkasında da gördünüz mü? diye sordum. Onlar, evet dediler. Seninle birlikte iki kişi daha senin de­diğin gibi dediler. Onlara da sana söylenenin benzeri sözler söylendi. Ben: Bunlar kimdir diye sorunca bana, bunlar Murare b. Rabia el-Âmiri ile Hilâl b. Umeyye el-Vakifî'dİr dediler. Böylelikle bana Bedir'e katılmış salih iki ki­şinin adını söylemiş oldular. Bunların benim gibi olmaları bana yeterdi. Bu ikisinin adını bana söyleyince, ben de çekip gittim.

Rasûlullah (sav) müslümanlara kendisinden geri kalanlar arasından bu üç kişi olan bizlerle konuşmayı yasakladı. O bakımdan insanlar bizden uzak dur­dular. Bize karşı tutumları değişti. O kadar ki, ben kendi içimde yeri tanımaz oldum. (Yer benim için değişti). Bildiğim yer değildi artık.

Bu şekilde elli gün kaldık. Benim İki arkadaşım ise, evlerine çekildiler, ev­lerine oturup ağlamaya koyuldular. Bense aralarında en genç ve en güçlü­leri idim. Dışarı çıkar, namaza iştirak eder, çarşılarda dolaşırdım, ama kim­se benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Rasûlullah (sav) oturduğu yer­de kalkmadan yanma gider, ona selam verirdim ve kendi kendime selamı­mı almak içim Acaba dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı diye sorar­dım. Daha sonra, yakın bir yerde namaz kılar, gizliden gizliye ona bakardım. Namazıma yöneldimi, bana bakıyor, ben ona doğru baktım mı benden yü­zünü çeviriyordu.

Nihayet müslümanların benden bu uzaklaşmaları bana uzun gelmeye başladı. Yolda yürürdüm ve nihayet Ebu Katade'nin bahçe duvarından aştım. Amcam oğlu idi. İnsanlar arasında en sevdiğim kişiydi. Ona selam verdim. Allah'a yemin ederim selamımı almadı. Ona: Ey Ebu Katade dedim, Allah adı­na sana and veriyorum. Benim, Allah'ı ve Rasûlünü sevdiğimi bilmiyor mu­sun? Ebu KaEade susuyordu. Tekrar ona aynı şekilde and verdim, yine sus­tu. Yine ona and verdim, bu sefer Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedi. Göz­lerimden yaşlar boşaldı. Geri dönüp yine duvarı aştım (ve gittim).

Medine çarşısında yürürken, Medine'de satmak üzere buğday getirenler­den Şam halkından Nabatlı birisinin: Kâ'b b. Malİk'i bana kim gösterebilir, dediğini gördüm. Bu sefer, insanlar işaretle beni onlara göstermeye başladı­lar. Nihayet yanıma geldi. Bana, Gassan hükümdarından bir mektup uzattı. Okur-yazar birisiydim. O mektubu okudum, şu ifadeleri gördüm: İmdi bize ulaştığına göre, senin arkadaşın senden danlimş. Halbuki Allah seni aşağı­lanacağın, hakkının kaybolacağı bir yerde bırakmamıştır. O bakımdan sen bi­ze dön, biz seni gereği gibi gözetiriz. Ben, bunları okuyunca kendi kendi­me şöyle dedim: Bu da aynı şekilde belanın bir parçasıdır. Hemen o mek­tubu alıp bir tandıra yöneldim ve mektubu tandırda yakıverdim.

Nihayet elli günün kırkı geçti. Vahiy gecikmişti. Rasûlullah (sav)'ın elçi­sinin yanıma geldiğini gördüm. Bana dedi ki; Rasûlullah (sav) hanımından uzak durmanı sana emrediyor. Ben, onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım deyince, haytr dedi. Ondan uzak dur, ona yaklaşma. Diğer iki arkadaşıma da benzeri bir haber göndermişti. Ben de hanımıma: Ailenin yanına git ve Al­lah bu hususta hükmünü verinceye kadar onların yanında kal. (Ka'b b. Malik devamla) dedi ki: Hilâl b. Umeyye'nin hanımı, bunun üzerine Rasûlullah (sav)'ın huzuruna gidip ona şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü, Hilâl b. Umeyye hizmetçisi bulunmayan, bakıma muhtaç yaşlı birisidir. Benim kendisine hizmet etmemi hoş karşılar mısın? Peygamber: "Olur, fakat o sana hiçbir şe­kilde yaklaşmasın" diye buyurmuş. Hanımı da şu cevabı vermiş: Allah'a ye­min ederim onda hiçbir şeye karşı bir arzu yok. Allah'a yemin ederim, onun bu durumu ortaya çıktığından bugüne kadar ağlayıp duruyor.

(Kâ'b b. Malik devamla) dedi ki: Yakınlarımdan birisi: Sen de hanımın hu­susunda Rasûlullah (sav)'dan izin istesen. Çünkü, Hilâl b. Umeyye'nin İıanı-mına, HilâPe hizmet etmesi için izin vermiş. Ben, hanımım için bu hususta Rasûlullah (sav)'dan izin istemeyeceğim, dedim. Hem ben, Rasûlullah (sav)'dan hantmımın hizmeti için izin İsteyecek olursam -ki, ben genç bir ada­mım- ne diyeceğini de bilmiyorum. Bu şekilde on gün daha geçti.

Böylelikle bizimle konuşmanın yasaklandığından bu yana elli gün tamam­lanmış oldu. Daha sonra ellinci günün sabahı, sabah namazını odalarımızdan birisinin damında kılıyorken, yüce Allah'ın, hakkımızda söz ettiği şekil­de, nefsimin daraldığı, bütün genişliği ile yeryüzünün üzerime dar geldiği bir halde oturmakta iken, Sel' tepesine çıkmış birisinin, sesinin çıkabildiği ka­dar şöyle bağırdığını işittim: Ey Kâ'b b. Malik, müjdeler olsun sana. Bunun üzerine secdeye kapandım ve kurtuluşumuzun geldiğini anladım. Rasûlullah (sav) insanlara sabah namazını kıldıktan sonra Allah'ın tevbemizi kabul et­tiğini ilan etmişti. Bunun üzerine insanlar bizi müjdelemeye koyuldular. Diğer iki arkadaşımın yanına da müjdeciler gitti. Bir adam da at üstünde koş­turarak bana doğru geldi. Eslemlilerden birisi de bana doğru koşup (Sel) te­pesine çıktı. O bakımdan, ses attan daha hızlı gelmişti. Sesini işittiğim kişi bana müjde vermek üzere yanıma geldiğinde, bu müjdesi dolayısıyla elbise­mi çıkartıp ona verdim. Allah'a yemin ederim, o gün için üzerimdeki elbise­lerden başka bir elbiseye sahip değildim. Ariyeten başkasından alt ve üst el­bise istedim, onları giyindim.

Rasûlullah (sav)'a doğru yola kovuldum. Kafileler halinde insanlar beni karşılıyor, tevbemin kabulü dolayısıyla beni tebrik ediyorlar ve şöyle diyor­lardı: Allah'ın tevbeni kabul etmesi mübarek olsun senin için. Nihayet mescide girdim, Rasûlullah (sav)'ı etrafında ashabı ile birlikte mescidde oturur buldum. Talha b. Ubeydullah koşarak yanıma geldi, benimle tokalaşarak be­ni tebrik etti. Allah'a yemin ederim, Muhacirlerden ondan başka bir kimse ayağa kalkmadı. -Kâ'b, Talha'nın bu davranışını hiçbir zaman unutmadı. -

{.Devamla) Kâ'b dedi ki: Rasûlullah (sav)'in sevinçten yüzü panldıyor iken ona selam verdim. O da şöyle buyurdu: "Annenin seni doğurduğu günden bu yana geçirdiğin en hayırlı gün bugündür. Müjde sana," Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, bu (tevbemizîn kabulü) Allah nezdinden mi geldi, yoksa senden mi? dîye sordum. Peygamber: "Hayır, Allah nezdinden" dîye buyurdu.

Rasûlullah (sav) sevindiği vakit yüzü adeta bir ay parçasıymış gibi aydın­lanırdı. Biz bunu farkedebiliyorduk. Önüne, huzuruna oturduğumda, ey Allah'ın Rasûlü dedim. Allah'ın tevbemi kabul etmesi lütfü dolayısıyla malı­mı Allah'a ve Rasülüne sadaka olarak bağışlamak istiyorum. Ancak, Rasûlul­lah (sav) şöyle buyurdu: "Hayır, malının bir bölümünü kendin için alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır." Bu sefer ben, Hayber'deki payımı alıko­yuyorum, dedim. Ayrıca şunları söyledim: Ey Allah'ın Rasûlü! şüphesiz Allah beni doğrulukla kurtardı. Tevbemin bir gereği olarak da hayatta kaldığım sü­rece doğru olmayan bir söz söylemeyeceğim. (Kâ'b devamla) dedi ki: Allah'a yemin ederim, ben bunu Rasûluüah (.say)'a söylediğim günden bu güne ka­dar yüce Allah'ın, müslümanlardan hiçbir kimseyi beni kendisiyle lütuflan-dirdığından daha güzeliyle doğruluk sebebiyle tütuflandırmış olduğunu bil­miyorum. Allah'a yemin ederim, bunu Rasûlullah (sav)'a söylediğim günden bu yana bir defa olsun yalan söylemek kastım olmadı. (Ömrümün geri ka­lan bölümünde de) Allah'ın benî koruyacağını ümid ederim. Aziz ve celil olan Allah da; "Andolsun ki, Allah Peygamberini de, içlerinden bir grubun gönül­leri az kalsın eğrilmek üzere iken dar samanda ona tabi olan Muhacirler­le Ensarı da tevbeye muvaffak etti Çünkü O, onları çok esirgeyendir, çok ba­ğışlayandır. Geri bırakılan üç kişinin de. Öyle ki, yeryüzü bunca genişliği­ne rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı... Al­lah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun." (et-Tevbe, 9/117-119)

Kâ'b dedi ki: Allah'a yemin ederim, Alfah beni İslâm'a hidayet ettiğinden bu yana bana göre Rasûlullah (sav')'a doğru söyleyip ona yalan söylememek­ten daha büyük bir nimet ihsan etmiş değildir. Ben de ona yatan söylemiş ol­saydım, yalan söyleyenlerin helak olduğu gibi helak olup gitmiştim. Çünkü Allah, vahiy nazil olduğunda yalan söyleyen kimseler için her hangi bir kim­seye söylediği sözün en kötüsünü, ağırını söylemiş ve şöyle buyurmuştu: "Yanlarına döndüğünüzde onlardan vazgeçmeniz için önünüzde Allah'a ye­min edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüzçevirin. Çünkü onlar murdar­dırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. Ken­dilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut ol­sanız da şüphesiz Allah o fasıklar topluluğundan hoşnut olmaz." (et-Tev­be, 9/95-96)

Kâ'b dedi ki: Biz, bu üç kişi, Rasûlullah (sav)'a yemin edip onun da ken­dilerine bey'at ettiği, kendileri için mağfiret dilediği o kimselerden geriye bı­rakılmış ve Rasûlullah (sav) bizim işimizi, Allah hakkımızda hüküm verince­ye kadar sonraya ertelemişti. işte bundan dolap aziz ve celil otan Allah: "Ge­ri bırakılan üç kişinin de..." dîye buyurdu. Yoksa, yüce Allah'ın sözünü et­tiği geri bırakılmamız bizim gazadan geri bırakıhşımız değildir. Bu, sadece durumumuzu Hz. Peygamber'e yemin edip özür beyan eden ve Peygambe­rin de onun mazeretini kabul ettiği kimselere göre işimizi sonraya erteleme­sinden ibaretti.[257]

"Öyle ki yer yüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş" buyruğundaki: Bunca genişliğine rağmen" anlamındadır.

"Geniş ev" denilir, mastar içindir. Yani, yer­yüzü genişliği ile birlikte onlara dar gelmişti. Çünkü, müslümanlar darılmış, onlarla herhangi bîr muamelede bulunulmuyor, konuşulmuyordu. Bu buy­rukta tevbe edinceye kadar, masiyet işleyenlerden dargın kahna(bile)ceğine delil vardır. "Vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı." Yani, üzüntü ve yalnızlıktan dolayı ashab-ı kiramdan gördükleri dargınca muameleden dola­yı kalpleri alabildiğine daralmış, vicdanları sıkılmıştı.

"Nihayet Allah'tan, -yine Ondan- başka sığınacak hiçbir yer olmadığı­nı anlamışlardı." Yani, affedilmeleri ve tevbelerinin kabulü hususunda O'ndan başka hiçbir sığınaklarının olmadığına kesinlikle inanmışlardı. Ebu Bekr el-Verrâk der ki: Nasûh tevbe, bütün genişliğine rağmen yeryüzünün tev-be edene dar gelmesi ve kişinin bizzat kendi vicdanının da kendisini alabil­diğine sıkacak hale gelmesidir. Tıpkı Kâ'b'ın ve iki arkadaşının tevbesi gibi.

"Sonra, tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphe­siz Allah, tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir." Yüce Allah, böylelikle tevbelerinin, önce kendisi tarafından kabul edildiğini belirtmiş olmaktadır. Ebu Zeyd dedi ki: Yüce Allah İçin yapılan dört işte başlangıcın ben­den olacağını zannederek halaya düştüm. Ben (önce), benim kendisini sev­diğimi zannettim, bir de baktım ki, O beni sevmiş bile. Yüce Allah: "Kendi­sinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği..."(el-Maide, 5/54) Be­nim önce O'ndan razı (lütfundan hoşnut) olacağımı zannediyordum, baktım ki O, benden razı olmuş bile. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Al­lah onlardan razı olmuştur, onlarda O'ndan hoşnut olmuşlardır." (et-Bey-yine, 98/8) Yine ben, (öncelikle) benim O'nu anacağımı sandım, bakıyorum ki, O beni anmış bile. işte yüce Allah: "Allah'ın zikretmesi ise elbette en bü­yüktür" (el-Ankehut, 29/45). Yine ben, (öncelikle) tevbe edenin ben oldu­ğumu zannediyordum, bakıyorumki O, benim tevbemi kabul etmiş bile. Ni­tekim yüce Atlah: "Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak bu­yurdu" diye buyurmaktadır.

Buyruğun: Tevbe üzere sebat etsinler diye onlan tevbeye iletti anlamın­da olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler, iman edin (imanınız üzere sebat gösterin)" (en-Nisa, 4/136) diye buyurmaktadır.

Şöyle açıklanmıştır: Allah onlara genişlik ve mühlet verdi, başkalanna yap­tığı gibi onları cezalandırmakta acele etmedi. (Günah dolayısıyla cezalandır­makta acele etmesi hususunda örnek olmak üzere) yüce Allah'ın şu buyruğu gösterilebilir: "Yahudilere zulümleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış olan pek çok şeyi yasakladık." (el-Nisâ, 4/160).[258]

 

119. Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[259]

 

1. Sâdıklarla Beraber Olmak Emri:

 

Yüce Allah'ın: "Ve sâdıklarla beraber olun" buyruğunda yer alan sada­kat ehli kimselerle birlikte olma emri, doğru söylemenin faydalarını gördü­ğü ve böylelikle onları münafıkların konumlarından uzaklaşmalarına sebep teşkil eden üç kişinin kıssasından sonra gerçekten güzel bir emirdir. Mutar-rif der ki: Malik b. Enes'i şöyle derken dinledim: Yalan söylemeyen, doğru sözlü olup da aklından gereği gibi yararlandırılmayan ve başkalarına isabet eden kocamışlık ve bunaklık musibetlerinden korunmayan kişiler çok azdır.

Burada sözü geçen "mu'miflJer" ile Bsâdıklar"dan kastın kimler olduğu hususunda değişik görüşler vardır. Bu buyruğun bütün mü'minlere bir hitab olduğu söylenmiştir. Yani, Allah'ın emirlerine aykırı davranmaktan sakının ve "sâdıklarla beraber olun." Yani, Peygamber (sav) ile birlikte gazaya çıkan­larla birlikte olun, münafıklarla beraber değil. Yani siz, sâdıkların izledikle­ri yolu tutun, onların gittikleri yoldan gidin.

Bir diğer görüşe göre sâdıklardan kasıt, peygamberlerdir. Yani, salih ameller işlemek suretiyle cennette onlarla birlikte olun.

Bir başka görüşe göre sâdıklardan kasıt, yüce Allah'ın: "Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz iyilik demek değildir... Sadakat gösterenler işte bun­lardır" (el-Bakara, 2/177) buyruğunda kastedilen kimselerdir, denilmiştir.

Bir diğer görüşe göre ise, sâdıklar verdikleri söz ve ahidleri yerine geti­renlerdir. Bunun böyle olması ise yüce Allah'ın: "Mü'minler arasında Allah'a verdikleri sözde doğrulukla sebat gösteren nice yiğitler vardır." (el-Ahzab, 33/23)

Bunların Muhacirler olduğu da söylenmiştir. Çünkü, Hz. Ebu Bekir Sakî-fe günü (halife olarak seçildiği günde) şöyle demişti: Şüphesiz Allah bizi "sa­dıklar" dîye adlandırarak: "Yurtlarından ve mallarından çıkartılıp uzaklaştırılmış olan... fakir muhacirler içindir. İşte onlar sâdıkların tâ kendileri­dir. " (el-Haşr, 59/8) Sonra da sizleri "Onlardan evvel Medine'yi yurt edinip imana sahip olanlar ise..." (et-Haşr, 59/9) âyetinde ise, sizleri de felaha eren­ler, kurtulanlar diye adlandırmıştır.

Bir diğer görüşe göre, sâdıklardan kasıt, iç ve dışları birbirinin aynı olan kimselerdir.

İbnü'l-Arabî der ki: Bu, gerçek açıklamadır ve varılması istenen nihai ga­yedir. Çünkü bu sıfat sayesinde akidede münafıklık, davranışta da akideye aykırı hareket etmek ortadan kalkar. Bu niteliğe sahip olan kimseye sıddîk denilir. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve onlardan sonra gelenler de kendi mev­kii ve dönemlerine göre (bu mertebede) yerlerini almışlardır. Burada sadık­lardan kasıt el-Bakara Sûresİ'nde kastedilenlerdir, diyenlerin görüşüne gelin­ce; o âyette sözü edilen işler, sıdkın büyük bir bölümünü ihtiva eder. Son­ra da daha az bir bölümünü ihtiva eden hususlar ardından gelir ki bu da, el-Ahzab Sûresi'ndeki âyetin ihtiva ettiği manadır. Hz. Ebu Bekir'in tefsirine ge­lince, o da bu konudaki bütün görüşleri kapsayan bir açıklamadır. Çünkü, sadıklığın bütün nitelikleri onlarda bulunmaktaydı.[260]

 

2. Allah'ın Buyruklarını Akledip Anlayanlar Doğruluktan Ayrılmamalıdır:

 

Allah'ın buyruklarını anlayıp. O'nun hükümlerini akıllarıyla kavrayanla­rın, sözlerinde doğruluktan, amellerinde ihlâstan, hallerinde de temiz ve arı­lıktan ayrılmamaları gerekir. Bu şekilde hareket eden bir kimse, iyilere ka­tılır ve bağışlayıcı olan Rabbin rızasına ulaşır. Peygamber (sav) şöyle buyur­maktadır: "Doğruluğa sımsıkı sarılınız. Çünkü doğruluk iyiliğe (birr'e) iletir. İyilik ise, hiç şüphesiz cennete götürür, Kişi doğruluğa devam edip doğruluğu araştırır ve bunu sürdürür, nihayet Af lalı nezdinde sıddîk (dosdoğru) di­ye yazılır."

Yalan ise bunun tam zıddıdır. Hz. Peygamber (hadisinin devamında) şöyle buyurmaktadır: "Yalandan da çokça sakının. Çünkü yalan günaha gö­türür ve şüphesiz ki günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söylemeye, ya­lanı söylemek için araştırıp bulmaya devam eder durur da, nihayet Allah nez­dinde yalancı diye yazılır." Bu hadisi Müslim rivayet etmektedir.[261]

Yalan utanılacak bir şeydir. Yalancıların ellerinden şahidlik hakkı alınmış­tır. Hz. Peygamber, bir kişinin şahidliğini söylediği bir yalan sebebiyle kabul etmemiştir. Ma'mer der ki: Bu kişinin Allah'a mı, yoksa Rasûlüne mi, yoksa insanlardan herhangi birisine mi yalan söylemiş olduğunu bilemiyorum.

Şureyk b. Abdullah'a da şöyle sorulmuş: Ey Abdullah'ın babası! Kastî ola­rak yalan söyleyen bir adamın yalan söylediğini işitirsem arkasında namaz kılayım mı? O: Hayır diye cevap vermiştir.

İbn Mes'ud'dan dedi ki: Ne ciddilikte, ne de şakacıkta yalan uygun bir şey değildir. Ve sizden herhangi bir kimse de bir şeye söz verdikten sonra onu yerine getirmemezlik etmesin. Arzu ederseniz, yüce Allah'ın: "Ey İman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun" buyruğunu okuyu­nuz. Ne dersiniz, hiç yalan söylemeye dair bir ruhsat olduğunu görüyor mu­sunuz?

Malik de der ki: Bir kimse Rasûlullah (.sav)'in hadisini naklederken doğ­ru söylese bile insanlar ile konuştuğunda yalan söyleyen kimsenin nakletti­ği haber kabul olunmaz. Ondan başkaları ise böyle birisinin hadisinin kabul edileceğini söylemiştir. Doğrusu ise, yalan söyleyen bir kimsenin -belirttiği­miz gerekçeler dolayısıyla- ne şehadeti, ne de rivayet ettiği haberi kabul olun­maz. Çünkü, verilen haberin kabul edilmesi büyük bir mertebedir ve üstün bir mevkidir. Böyle bir mertebe, ancak güzel hasletleri kemal noktasına eriş­miş bir kimse için sözkonusu olabilir. Yalancılıktan da daha kötü bir haslet olamaz. Çünkü yalancılık, kişinin velayet haklarını kaybettirip yapılan şaha­detleri boşa çıkartır.[262]

 

120. Gerek Medinelİlerİn, gerek çevresinde bulunan bedevilerin Al­lah'ın Rasûlünden geri kalmaları, kendi nefislerini ona tercih etmeleri yaraşmaz. Çünkü Allah yolunda susuzluk, yorgunluk, açlık çekmeleri, kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları, bir düşmana karşı zafere ulaşmaları karşılığında mutlaka ken­dilerine salih bir amel yazılır. Şüphesiz Allah, iyi hareket edenleri mükâfatsız bırakmaz.

121. Onlar, küçük büyük ne infak ederlerse, her bir vadiyi aştıkla­rında muhakkak bu onlara yazılmıştır ki, Allah yapmakta ol­duklarının en güzeliyle kendilerini mükafatlandırsın.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:[263]

 

1. Rasûlutlah'tan Geri Kalmak:

 

"Gerek Medinelüerin, gerek çevresinde bulunan bedevilerin Allah'ın Kasûlünden geri kalmaları... yaraşmaz" buyruğu zahiri itibariyle haber, an­cak emir manasındadir. Yüce Allah'ın: "Sizin Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de... olacak bir şey değildir" (el-Ahzab, 33/53) buyruğu gibi. Daha ön­ceden de geçmişti. "Geri kalmaları" buyruğu; in ismi ola­rak ref mahallindedir.

Bu buyruk, Medineliler ve onlara komşu bulunan Muzeyne, Cuheyne, Eş-ca', Gıfar ve Eşlem gibi diğer Arap kabilelerine mensup mü'minlere Tebuk gazvesinde Rasûlullah (sav)'dan geri kalmaları dolayısıyla yöneltilmiş bir si­temdir.

Buyruğun anlamı şudur: Sözü geçen bu kimselerin geri kalmaları uygun bir şey değildir. Çünkü, özellikle bunların savaşa çıkmaları gerekirdi. Bun­lar başkalarından farklı idi. Başkalarının savaşa çıkmaları -kimisinin görüşü­ne göre- istenmemişti. Bununla birlikte savaşa çıkma isteğinin, bütün müs-lümanlara yönelik olma ihtimali ile birlikte özellikle yakın olmaları ve Me­dine'ye komşuluktan dolayısıyla, başkalarına göre bu emri öncelikle yerine getirmeleri gerektiğinden, özellikle onlara sitem edilmiştir.[264]

 

2. Kimse Kendisini Allah Rasûlüne Tercih Edemez:

 

Yüce Allah'ın: "Kendi nefislerini ona tercih etmeleri yaraşmaz." Yani, Rasûlullah (sav) zorluk ve meşakkat içinde iken, kişi kendisi için rahatı ve kolaylığı tercih edemez.

Âyette geçen "tercih etme" anlamını ifade eden fiilin kullanımına işaret­le-; "Şundan yüz çevirdim." Yani, kendimi ondan daha üstün gördüm, diye kullanılır.[265]

 

3. Allah Yolundaki Her Sıkıntı Salih Bir Amel Değerindedir:

 

Yüce Allah'ın: "Çünkü Allah yolunda" Allah'a itaat uğrunda "susuzluk" yani, susamaları, susuzluk çekmeleri.

Ubeyd b. Umeyr "susuzluk" anlamındaki kelimesini med ile;  diye okumuştur. Bu ikisi; Hata, yanılma kelimesinde ol­duğu gibi iki ayrı söyleyiştir.

"Yorgunluk" da öncekine atfedil m iştir, buradaki  ise te'kid için faziadan gelmiştir. Aynı şekilde "Açlık çekmeleri" kelimesinde de böyledir. Bu kelime aslında karnın zayıflaması ve içe çekilmesi an­lamındadır. Mesela, "Karnı zayıf, küçük erkek, karnı zayıf, küçük kadın" ifadelen de buradan gelmektedir ki, bu konudaki açık­lamalar daha önceden (ef-Mâide, 5/3- ayet, 26. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır.

"Kâfirleri kızdıracak bir yere" bir bölgeye, bir araziye "ayak basmala­rı" yani, oraya ayak baslıkları İçin ayak basmalarından ötürü... "Kâfirlerikız­dıracak" anlamındaki buyruk, ayak basılan yere sıfat olduğundan dolayı nasb ma hail indedir. "Bir düşmana karşı zafere ulaşmaları." Yani, düşmanı öldü­rerek veya yenik düşürmek suretiyle bir üstünlük elde etmeleri... Aslında; "Bir şeye nail oldum, nail olurum" ifadesi, onu elde ettim, ele geçirdim manasınadır. (Mealde: Ulaşmak diye karşılanmıştır).

el-Kisaî der ki: Bu ifade Arapların "Bu, kendisinden bir şeyler elde edilen bir iştir," ifadelerinden alınmadır. Yoksa, elden ele almak, (tenâ-vüIVden değildir. Çünkü "tenâvül" kelimesi, "Ona bağışı verdim," tabirinden gelmektedir. Başkası şöyie demektedir: "Bağışı aldım, alınırı" fiili "vav'lıdır. İse, "ya"hdır. O bakımdan; "Onu elde ettim, ben onu elde edenim," denilir.

"Her bir vadiyi aştıklarında." Araplar, kıyasa uygun olmayarak "vadi" ke­limesinin tekil ve çoğulunu diye kullanırlar. en-Nehlıâs der ki: Bil­diğim kadarıyla tekili "fail" vezninde olmakla birlikte, çoğulu "ef ile" şeklin­de gelen başka bir kelime yoktur. Halbuki kıyasa göre bu kelimenin çoğu­lunun; şeklinde gelmeli idi. Onlar, tek bir vav'ı dahi telaffuzu ağır bul­duklarından, burada iki vav'ı bir arada zikretmeyi ağır bulmuşlardır. O ka­dar ki onlar, "( öxîl.): Belirli vakti geldiğinde" kelimesindeki "hemze"yi "vav" yerine kullanmışlardır. el-Halil ile Sİbeveyh ise, bir erkek adı olan "Vâsıl" is­mini küçültme isim olarak; diye kullanıldığım nakletmektedir ki, bu­nu başka bir isimde kullanmazlar. el-Ferrâ ise, "vadi" kelimesinin çoğulunun; şeklinde kullanıldığım nakletmektedir. Derim ki: Kelimenin,  di­ye de çoğulu yapılmıştır. Nitekim şair Cerir şöyle demektedir:

"Vadilerin parlaklığı arasında artık kendisinden hayır gelmez (kısır) bir harebeyi tanıdım. Sen bu harabelerden ayrılalı uzun bir zaman geçti."

"Mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır." İbn Abbas der ki: Allah yolunda yaşadıkları her bir korku karşılığında yetmiş bin hasene mükâfatları vardır. Sahih hadiste de şöyle buyuru!maktadır: "At üç türlüdür... -hadiste şu ifadeler de yer almaktadır-: Sahibi için ecir olan ata gelince; bir kimse eğer onu Allah yolunda ve İslâm ehli için bir otlak veya bir bahçede bağlarsa, onun o otlak yahut bahçeden yedikleri karşılığında yediklerinin sayısı ka­dar ona hasenat yazılır. Onun pislikleri ve sidikleri sayısınca da ona hase­nat yazılır."[266]

Bu mükâfat, atlar yerinde iken böyle. Ya atlar sırtında düşman arazileri­ne girilecek olursa, mücahidlerin ecri ne olur?[267]

 

4. Mücahidin Ganimete Hak Kazanması:

 

Kimi ilim adamı, bu âyet-t kerîmeyi düşman topraklarına girmekle ve düş­man topraklan nda bulunmakla ganimete hak kazanılacağına delil göstermiş­lerdir. Artık bundan sonra vefat ederse o ganimetteki payını alır. Bu, Eşheb ve Abdulmelik'in görüşüdür. Şafiî'nin iki görüşünden birisi de budur. Malik ve İbnül-Kasım ise şöyle derler: Onun alacak bir payı olmaz. Çünkü yüce Allah, bu âyet-i kerîmede sadece ecri sözkonusu etmekte, ganimetteki payı sözkonusu etmemektedir.

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü yüce Allah, kâfirlerin arazi­lerine girmeyi, onların mallarından birşeyler ele geçirmek ve onları yurtla­rından çıkarmak ayarında değerlendirmiştir. İşte, onları öfkelendiren ve on­ları zelil kılan da budur. O bakımdan, böyle birşey bizzat ganimet elde et­mek, düşmanı öldürmek ve esir etmek ayarındadır. Durum böyle olduğuna göre ganimete, fiilen ele geçirmesiyle değil de bizzat düşman topraklarına girmekle hak kazanılır. Bundan dolayı Ali (r.a) şöyle demiştir: Bir kavim ken­di yurtlarında iken yurtları çiğnenecek olursa mutlaka zelil olurlar. Doğru­sunu en iyi bilen Allah'tır.[268]

 

5. Âyet Muhkem midir, Mensuh mudur?

 

Bu âyet-i kerîmenin, yüce Allah'ın: "Mü'minlerin topluca (savaşa) çıkma-lan gerekmez" (et-Tevbe, 9/122) buyruğu ile nesh olduğu ve bu hükmünün müslümanlar sayıca azken sözkonusu olduğu, sayıları çoğaldığında ise hük­münün nesh edilip, Allah'ın, dileyen kimseye geri kalmayı mubah kıldığı söy­lenmiştir ki, bu görüş İbn Zeyd'in görüşüdür.

Mücahid dedi ki: Peygamber (sav) bir grubu insanlara (dini) öğretmele­ri için çöllere göndermişti. Bu âyet-i kerîme nazil olunca, korkup geri döndüler, bunun Ü2erine yüce Aüah da-: "Mü'mİnlerin topluca (savaşa) çıkmala­rı gerekmez" buyruğunu indirdi.

Katade dedi ki: Bu husus, Peygamber (sav.)'e has îdi. Hz. Peygamber biz­zat gazaya çıktı mı, herhangi bir kimsenin özürsüz olarak ondan geri kalma hakkı yoktur. Onun dışındaki diğer yönetici ve devlet başkanlarına gelince; dileyen müslümanın, -eğer insanların ona ihtiyaçları yoksa, bir zaruret de bu­lunmuyorsa- ondan geri kalma hakkı vardır.

Üçüncü bir görüşe göre âyet-i kerîme muhkemdir. el-Velid b. Müslim de­di ki: Ben, el-Evzaî, İbnü'l-Mübârek, el Fezârî, es-Sebi'î, Said b. Abdulaziz'i bu âyet-İ kerîme hakkında onun bu ümmetin ilki için olduğu gibi, sonradan gelecekleri için de böyle olduğunu söylerken dinlemişi mdir.

Derim ki: Katade'nin görüşü güzeldir. Buna delil de Tebuk gazvesidir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah'tır.[269]

 

6. Cihada Çıkmanın Fazileti ve Mazereti Dolayısıyla Çıkamayanların Mükâfaatı:

 

Ebû Davud'un, Enes b. Malik'ten rivayetine göre, Rasûlultah (sav) şöyle buyurmuştur: "Andolsun, siz Medine'de öyle kimseleri geride bıraktınız ki, ne kadar yol aldıysanız, ne kadar harcamanız olduysa ve hangi vadiyi katettiyseniz mutlaka onlar da bunda sizinle birliktedirler." Ey Allah'ın Rasûlü! On­lar Medine'de oldukları halde nasıl olur da bizimle birlikte olabilirler? dedi-ier. Hz. Peygamber: "Mazeretleri onları alıkoydu" dedi.[270]

Müslim de bunu Hz. Cabir yoluyla rivayet etmiştir. Câbir dedi ki: Bir ga­zada Rasûlullah (sav) ile birlikte idik. Şöyle buyurdu: "Hiç şüphesiz Medine'de bir takım kimseler vardır ki, ne kadar yol aldıysanız, hangi vadiyi katettiy-seniz, mutlaka onlar sizinle beraberdirler. Hastalıkları onları (sizinle birlik­te) çıkmaktan alıkoydu."[271]

Böylece Peygamber (sav) mazereti bulunanlara, gücü yerinde ve fiilen amelde bulunanlara hakkında sözkonusu olan ecrin benzeri ecir verileceği­ni bildirdi.

Kimisi de şöyle demiştir: Özürü bulunan kimsenin mükâfatı katlandırıl­maz. Ancak, fiilen katılanın ecri kat kat verilir.

İbnü'l-Arabî der ki: Bu, yüce Allah'a karşı delilsiz bir hüküm vermedir, onun geniş rahmetini daraltmadır. Kimi insanlar İse, bu hususta şüpheli bir ifade kullanarak şöyle demişlerdir.[272]  Bunlara da kat kat ecir verileceği ke­sindir. Ancak, bizler herhangi bir yerde kat kat mükâfat verileceğini kesin söy­leyemeyiz. Çünkü bu, niyetlerin miktarına bağlı bir husustur. Bu da ğaybî bir meseledir. Kafi olarak söylenebilen şu ki, ortada kat kat ecrin verileceği doğ­rudur, yüce Rabbimiz ise kimin bunu hakettiğini en iyi bilendir.

Derim ki: Hadis ve âyetlerden zahiren anlaşılan, ecir bakımından eşitlik olduğudur. Bunlardan birisi de Hz. Peygamber'in: "Her kim bir hayır göste­rirse, ona da bizzat o hayrı işleyenin ecri gibi ecir verilir"[273]  hadisi ile: "Kim abdest alır da namaz kılmak üzere çıkar da, insanların namazı kılıp bitirmiş olduklarını görürse, Allah o kimseye o namazı kılan ve cemaate katılanların ecrini verir"[274]  buyruktan gibi.

Yüce Allah'ın: "Kim Allah'a ve Rasûlüne hicret maksadıyla evinden çıkar da sonra ölüm kendisine erişirse, onun mükâfatı Allah'a ait olur" (en-Nisa, 4/100) buyruğunun zahiri de bunu gerektirmektedir. Samimi niyetin amellerin esası oluşu da buna delildir. Eğer, itaat olan bir işi yapmak için samimi bîr niyete sahip olur da, bu niyet sahibi herhangi bir engel dolayısıyla o itaati iş­lemekten acze düşerse, aciz düşen kimsenin alacağı ecrin, bizzat o işi yap­maya gücü yeten ve yapanın ecrine eşit olması ve hatta ondan da fazla olma­sı uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Hz. Peygamber: "Mü'minin niyeti amelin­den hayırlıdır"[275]  diye buyurmaktadır. Doğrusunu en İyi bilen Allah'tır.[276]

 

122. Mü'minlerin (savaşa) topluca çıkmaları gerekmez. Onların her bir topluluğundan bir kesim de dinde fakîh olmak ve kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere (geri) kalmalı değil miydi? Olur ki sakınırlar diye.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:[277]

 

1. Cihadın Farz-ı Kifâye Olması:

 

Yüce Allah'ın: "Mü'minlerin topluca... gerekmez* buyruğu, -önceden geç­tiği üzere-, cihadın muayyen olarak herkese (.farz-ı ayn) bir yükümlülük ol­madığını, farz-ı kifaye olduğunu gösterir. Çünkü herkes cihada çıkacak olursa, geriye kalan çoluk-çocuk zayi olur. O bakımdan, onlardan bir grup cihada çıksın, diğer bir bölüm çıkmayıp dinde fıkıh (derinlemesine bilgi) sa­hibi olsun ve çoluk-çocuğu korusun. Nihayet savaşa çıkanlar geri döndük­lerinde çıkmayıp yerlerinde kalanlar öğrenmiş olduktan şer'i hükümleri on­lara öğretsinler. Peygamber (sav)'e onların yokluğunda yeni inen buyrukla­rı bildirsinler. Bu âyet-i kerîme, yüce Allah'ın: "Eğer topluca cihada çıkmaz-sanız" (et-Tevbe, 9/39) buyruğu ile ondan önceki buyruğu -Mücahid ve İbn Zeyd'in görüşlerine göre- nesh edicidir.[278]

 

2. İlim Tahsilinin Gereği:

 

Bu âyet-i kerîme, ilim talebinin vücubu hususunda aslî bir delildir. Çün­kü buyruğun anlamı şudur: Peygamber (sav) cihada çıkmayıp ikâmet ediyor­ken, mü'minlerin topluca cihada çıkmaları ve onu yalnız başına bırakmala­rı olacak şey değildir.

"Onların, her bir topluluğundan bir kesim de... kalmalı değil miydi."

Hepsinin savaşa çıkmasının gerekmediğini öğrenmelerinden sonra, bir ke­sim savaşa çıkıp, bir diğer kesim de Peygamber (sav) İle birlikte dini ondan öğrenip gerekli bilgileri elde etmek üzere geri kalmalı değil miydi? Savaşa çıkanlar da kendilerine geri dönecek olurlarsa, Peygamber'den işitip öğrenmiş olduklan şeyleri onlara bildirmelidir.

İşte bu buyrukta Kitap ve sünnet bilgisini elde etmenin vücubuna delil var­dır. Yine bu bilginin farz-ı ayn değil de farz-ı kifaye olduğu da anlaşılmak­tadır. Ayrıca yüce Allah'ın: "Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun" (el-Enbiya, 21/7) buyruğu da buna delildir. Bu buyruğun kapsamına Kitabı ve sün­neti bilmeyenler girmektedir.[279]

 

3. "Taife (Kesim)"e Dair Açıklamalar:

 

Yüce Allah'ın: "Onların her bir topluluğundan bir kesim de... kalmalı değil miydi?" el-Ahfeş'e göre: Niye kalmadı anlamındadır. Sözlükte "taife (ke­sim)" ise, topluluk demektir. Bu, kimi zaman iki kişiye varıncaya kadar az sa­yıdaki topluluk hakkında da kullanılabilir, tek kişi için de kullanıldığı olur.

Yüce Allah'ın: "İçinizden bir grubu (taifeyi) affetsek bile... diğer bir gru­bu azaplandıracağız" (et-Tevbe, 9/66) buyruğunda geçen "taife" ile tek ki­şi kastedildiğini daha önceden açıklamış idik. Bu buyrukta ise, hiç şüphesiz "taife" kelimesi ile, biri aklî, diğeri lügavî gerekçe olmak üzere iki sebepten ötürü topluluk kastedilmiştir, Aklî delil şudur. İlim, çoğunlukla tek bir kişiy­le elde edilemez. Din açısından ise, yüce Allah'ın: "Dinde fakih olmaları ve kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere" buyrukların­da zamir çoğul gelmiştir.

Îbnü'l-Arabî der ki: Kadı Ebu Bekr ile ondan önce eş-Şeyh Ebu'l-Hasen'in görüşüne göre burada "taife"den kasıt tek kişidir. Onlar, bu hususta ise, ha-ber-i vahid ile amelin vücubunu delil ve dayanak olarak kabul ederler. Bu doğrudur. Ancak, "taife" kelimesinin tek kişi hakkında kullanıldığı açısından değil, tek bir kişinin verdiği haber olsun, birçok kişinin verdiği haber olsun, ona haber-i vahid denilmesi açısından doğru olabilir. Çünkü, haber-i vahi­din mukabili olan "tevatür" rivayetindeki sayı münhasır değildir.

Derim ki: Tek bir kimseye de "taife" denilebileceğine dair en açık delil­lerden birisi de yüce Allah'ın: "Eğer mü'minlerden iki taife birbirleriyle çar­pışırlarsa" (et-Hucûrât, 49/9) buyruğunda iki kişinin kastedilmesidir. Buna delil İse yine yüce Allah'ın, (daha sonra gelen): "O halde iki kardeşinizin arasını düzeltin" (el-Hucurat, 49/10) buyruğudur. Görüldüğü gibi burada da tesniye lafzı gelmiştir. Buna karşılık 'çarpışırlarsa" buyruğundaki zamir her ne kadar çoğul İse de, ilim adamlarının konu ile ilgili iki görüşlerinden birisine göre çoğulun asgari sınırı İkidir.[280]

 

4. Dinde Fakih Olmak İçin Kalanlar ve Uyaranlar:

 

Yüce Allah'ın: "Dinde fakih olmaları" buyruğundaki zamir ile, "uyarma­ları" buyruğundaki zamir, Peygamber (sav) ile birlikte ikamet edenlere ait­tir. Bu açıklamayı Katade ve Mücahid yapmıştır. el-Hasen ise, bu zamirler cihada çıkan kesime aittir, demektedir, Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. Bu­na göre, "dinde fakih olmak" buyruğunun anlamı ise, yüce Allah'ın kendi­lerine göstereceği mü'minlere karşı zafer ve dinin ilahi yardıma mazhar ol­ması dolayısıyla basiretlerinin açılması ve yakinlerinin yükselmesi demektir.

"Kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere" yani, ci-haddan döndüklerinde kavimlerinden kâfir olanları uyarmak üzere... demek­tir. Onlara, yüce Allah'ın Peygamberine ve mü'minlere zafer verdiğini haber versinler ve müşrik olan kavimlerinin, mü'miniere karşı savaşabilecek güç­lerinin bulunmadığını bildirsinler. Peygamber (sav)'e karşı çarpışabilecek im­kânı bul amaya caklannı bildirsinler. Aksi takdirde bunların başına da benzer­leri olan diğer kâfirlerin başına gelen musibetlerin geleceğini söylesinler.

Derim ki: Mücalıid ve Katade'nin görüşü daha bir açıktır. Yani, seriyye-lerle birlikte çıkmayıp Peygamber (sav) ile birlikte geri kalan kesim, dini iyi­ce öğrensin. Bu ise, ilim talebine vücub ve bağlayıcılık söz konusu olmaksızın bir teşvik ve bu konuda gayrete getirmeyi gerektirmektedir. Çünkü ilim talebi, söz gücüyle olmaz. İlim talebi delilleri ile birlikte gerçekleşme­lidir. Bu görüşü Ebu Bekr b. el-Arabî dile getirmiştir.[281]

 

5. İlim Talebinin Kısımları:

 

İlim talebi iki kısma ayrılır. Namaz, zekât ve oruç gibi farz-ı ayn olanlar.

Derim ki: İşte Hz. Peygamber'den rivayet edilen: "İlim talebi farzdır" buyruğu bu hususu ifade etmektedir. Abdulkuddus b. Habib rivayet eder: Ebu Said el-Vuhâzî, Hammâd b. Ebi Süleyman'dan, o, İbrahim en-Nehaî'den de­di ki: Ben, Enes b. Malik'İ şöyle derken dinledim. RasûluUah (sav)'ı şöyle bu­yururken dinledim: "İlim talebi her müslümana farzdır." İbralıim dedi ki: Ben, Enes b. Malik'ten bu hadisten başkasını dinlemedim.[282]

İkinci tür ilim ise, farz-ı kifaye ilimdir. Hakların elde edilmesi[283]  Hadlerin uygulanması, davacılar arasında hüküm verilmesi ve benzeri hususlar.., Çünkü bütün insanların bunları öğrenmeleri uygun düşmez. O takdirde halleri, düzenleri bozulur, aynı şekilde gazaya giden seriyelerin de durumu bozulur, eksilir. Yahut da geçimleri tamamen âtıl hale gelir, Böylelikle bu iki hâli muayyen olarak yerine getirilmesi sözkonusu olmakla birlikte, her bi­risini belli kimseler tayin edilmeksizin bazı kimselerin yerine getirmesi ke­sinleşmiş olmaktadır. Bu ise, yüce Allah'ın ezelî kudret ve sözü gereğince kul­larına kolaylaştırması ve aralarında rahmet ve hikmeti paylaştırmasına göre ortaya çıkar.[284]

 

6. İlim Taleb Etmenin Faziletine Dair:

 

İlim talebi büyük bir fazilet, şerefli bir mertebedir. Hiçbir amel ona denk düşmez. Tirmizî, Ebu'd-Derdâ yoluyla gelen hadisde şöyle dediğini rivayet eder: Ben, RasûluUah (sav)'i şöyle buyururken dinledim: "Kim bir yolu ilim aramak kastıyla izleyecek olursa, Allah da o kimseyi cennete götüren bir yol­da yürütür. Şüphesiz ki melekler, ilim talep edene razı olduklarından dola­yı kanatlarını yerlere sererler. Ve şüphesiz alim kimseye göklerde bulunan­lar, yerde bulunanlar ve hatta suyun içindeki balıklar dahi mağfiret dilerler. Ve şüphesiz âlimin âbide olan fazileti, ondördündeki ayın diğer yıldızlara olan fazileti gibidir. Gerçek şu ki, ilim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır. Şüp­hesiz peygamberler ne bir dinar, ne de bir dirhem miras bırakmışlardır. Onlar, ancak ilmi miras bırakmışlardır. Her kim onu alırsa hiç şüphesiz çok büyük bir pay almış olur."[285]

Darimî Ebu Muhammed de Müsned'inde şöyle demektedir: Bize, Ebu'l-Muğire anlattı, bize el-Evzaî, el-Hasen'den anlattı, (el-Hasen) dedi ki: Rasûlul-lah (sav)'a İsrailoğulları arasında bulunan ve birisi farz namazları kıldıktan sonra oturup insanlara hayrı öğreten alim kişi ile, diğeri de gündüzün oruç tutup geceleyin namaz kılan kişi hakkında bunların hangisi daha faziletlidir diye soru sordular. Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şu farz namazı kılıp sonra da insanlara hayrı öğretmek üzere oturan âlimin, gündüzün oruç tutan ve ge­celeyin namaz kılan abide fazileti, benim, sizin en aşağı mertebe bulunanı­nıza üstünlüğüm gibidir."[286]

Ebû Ömer b. Abdi'1-Berr de bunu "Beyânü'î-İlm" adlı eserinde senediy­le Ebu Said el-Hudrî'den rivayet etmektedir. O, dedi kir Rasûlullah (sav) şöy­le buyurdu: "Âlimin âbide üstünlüğü, benim ümmetime üstünlüğüm gibidir."

İbn Abbas da dedi ki: Cihadın en faziletlisi içinde Kur'ân-ı Kerîm'in, fık­hın ve sünnetin öğretildiği bir mescid bina edeninkidir. Bunu, Şureyk, Leys b. Ebi Süleym'den, o, Yahya b. Ebi Kesir'den, o, Ali el-Ezdî'den rivayet etmiştir. Ali dedi kî: Cihada gitmek istedim. İbn Abbas bana şöyle dedi: Senin için cihaddan daha hayırlı olan bir şeyi sana göstereyim mi? Bir mescide gi­dersin, orada Kur'ân okutursun ve fıkıh öğretirsin. er-Rabİf de dedi ki: Ben, Şafiî'yi şöyle derken dinledim: İlim talep etmek nafile namazdan daha üstün bir vecibedir.

Hz. Peygamberin: "Şüphesiz ki, melekler kanatlarını yerlere koyarlar" şek­linde hadiste yer alan buyruğunun iki anlama gelme ihtimali vardın Birinci­sine göre melekler, o kimseye şefkat ve merhamet duyarlar. Nitekim yüce Al­lah, çocuklara, anne-babaya iyilik yapmalarını emrettiği buyruğunda şöyle buyurmuştur: "Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanadını in­dir." (el-İsra, 17/24) Yani, onlara karşı alçak gönüllü davran.

İkinci açıklama şekline göre ise; kanatların yere konulmasından maksat, yola açılması, yayılmasıdır. Çünkü bazı rivayetlerde: "Ve şüphesiz ki melek­ler kanatlarını yayarlar" denilmektedir. Yani melekler, ilim talibini, yüce Allah'ın rızası için uygun şekilde ilim tahsil ettiğini görüp de diğer halleri de ilim talebindeki haline benziyor ise, bu yolculuğunda kanatlarını onun için yere yayarlar ve onu kanatları üzerinde taşırlar. Bunun sonucunda da ilim taleb eden kişi esenliğe kavuşur, Eğer yürüyor ise yorgunluk, bitkinlik duymaz. Uzak yollar ona yakın gelir. Normal yolculara isabet eden hastalık, malın git­mesi, yolu kaybetmek gibi türlü zararlar onu gelip bulmaz. Bu kabilden açık­lamalar kısmen de olsa, daha önce Âli İmran Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Al­lah... açıkladı" (Âli İmran, 3/18) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

İmran b. Husayn dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Ümmetimden bir kesim, kıyamet kopuncaya kadar hak üzere üstün kalmaya devam edecekler­dir."[287]  Yezid b. Harun dedi ki: Eğer burada sözü geçenler hadis sahipleri (ha­dis ilmini tahsil edenler) değil iseler, bunların kim olduklarını bilemiyorum.

Derim ki: Âyetin yorumu ile ilgili olarak (hadis-i şerifte kendilerinden söz edilen kimselerin) hadis ile uğraşan ilim adamları olduklarına dair Abdurrez-zak'ın bu görüşünü es-Sa'lebî nakletmektedir: Ben de, İbn Ebi Hucce diye bi­linen hocamız, üstad, kıraat alimi, nahiv bilgini, muliaddis, Kurtubalı Ebu Ca­fer Ahmed b. Muhammed b. Muhammed el-Kaysî'yi, Hz. Peygamber'in: "Garb ehli kıyamet kopacağı vakte kadar hak üzere galip ve muzaffer kim­seler olmaya devam edeceklerdir" buyruğunun açıklanması ile ilgili olarak; "bunlar ilim adamlarıdır” dediğini dinledim. (Bunu açıklamak sadedinde) de­di ki: Çünkü, "garb" kelimesi müşterek bir lafızdır. Hem büyük kova anla­mında kullanılır, hem de güneşin batış yeri için kutlanılır. Ayrıca, taşan göz­yaşı anlamında da kullanılır. Buna göre: "Garb ehli... devam edecektir" ifa­desi; Allah'ı bilmekten ve O'nun hükümlerini bilmekten dolayı, O'nun kor­kusundan ötürü göz yaşlan taşıp duranlar muzaffer ve üstün gelmeye devam edeceklerdir, demektir. Yüce Allah da: "Kulları arasında Allah'tan ancak alimler korkar" (Fâtır, 35/28) diye buyurmaktadır.

Derim ki: Bu yorumu, Hz. Peygamber'in Müslim'in Sahih'inde yer alan şu buyruğu da desteklemektedir: "Allah kimin hakkında hayır dilerse onu din­de fakih (derin bilgi sahibi) yapar. Müslümanlardan bir kesim kıyamet gü­nüne kadar hak üzere çarpışmaya ve kendilerine düşmanlık edenlere karşı muzaffer kalmaya devam edeceklerdir."[288]

Bu hadisin ifade dizisinin zahirinden anlaşıldığına göre, onun başı sonu ile irtibatlıdır.[289]  Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[290]

 

123. Ey İman edenleri Kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın. Onlar sizde büyük bir azim ve şiddet bulsunlar. Bilin ki Allah, muhakkak takva sahipleriyle beraberdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımız, tek başlık halinde sunacağız:[291]

 

Kâfirlerle Savaş:

 

Şanı yüce Allah, mü'minlere ne şekilde cihad edeceklerini göstermekte ve düşmanlarından yakınlık sırasına göre başlamaları gerektiğini bildirmektedir. Bundan dolayı Rasûlullah (sav) önce (cihada) Araplarla başladı. Araplarla sa­vaşı bitirdikten sonra bu seFer Şam (Suriye) topraklarında egemenliği bulu­nan Bizanslılara yöneldi.

el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sav) müşriklerle savaş ile emrolunmadan önce indirilmiştir. İşte bu buyruk, (müşriklerden yalnız} İs­lâm'ın kabul edileceği belirtilen hükümlerden önceki tedricî hükümlerden birisidir.

İbn Zeyd der ki: İndirildiği dönemde bu âyet-i kerîme ile kastedilenler Araplardır. Araplarla savaş sona erdikten sonra, Bizanslılarla diğerleri hak­kında: "... Allah'a ve âhiret gününe iman... etmeyenlerle savaşınız" (et-Tevbe, 9/29) buyruğu nazil oldu.

İbn Ömer'den, bununla kastedilenlerin Deylemliler olduğunu söylediği ri­vayet edilmiştir. Yine ondan gelen rivayete göre, Önce kimlerle savaşa baş­lamak gerekir. Bizanslılarla mı, yoksa Deylemlilerle mi? diye sorulmuş; İbn Ömer: Bizanslılarla diye cevap vermiş.

el-Hasen der ki: Burada kastedilen Deylemlilerle, Türklerle ve Bizanslı­larla savaşmaktır.

Katade der ki: Bu buyruk, yakınlık sırasına göre kâfirlerle savaşmak hu­susunda umumî bir buyruktur.

Derim ki: Katade'nin görüşü âyetin zahirine uygun olan görüştür.

İbnü'l-Arabî de, tbn Ömer'in dediği şekilde Deyleml il erden önce Bizans­lılarla savaşılması görüşünü şu üç sebep dolayısıyla tercih etmiştir. Birincisine göre; Bizanslılar Kitap ehlidir. O bakımdan, bunlara karşı delil (diğerlerine oranla) daha çoktur ve daha kesindir. İkinci olarak, onlar bize -yani Medinelilere- daha yakındırlar. Üçüncüsü ise, peygamberlerin yurtları onla­rın topraklan içerisinde dalıa çoktur. Bu yurtların ellerinden kurtarılması da­ha bir vaciptir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Onlar sizde büyük bir azim ve şiddet bulsunlar." Yani, çetinlik, güç ve hamiyet bulsunlar. el-Fadl, el-A'meş ve Âsım'dan, "Azim ve şiddet" kelimesini "gayrı" harfi üstün ve "lâm" harfini de sakin olarak okuduklarını rivayet etmektedir. el-Ferrâ der ki: Hicazlıların ve Esedoğullannın şivesi, "ğayn" harfi üstün şeklindedir. Temimoğultarı ise ğayn harfini ötreli olarak kullanırlar.[292]

 

124. Bir sûre indirildiği zaman İçlerinden bazıları "Bu hanginizin imanını artırdı" derler. İman etmiş olanlara gelince; daima on­ların imanını artırmıştır ve onlar birbirleriyle müjdeleşirler.

Zaman" buyruğundaki;  sıla (zâid)dir.

Âyet-i kerîmeyle kastedilenler münafıklardır. "Hanginizin imanını artır­dı?" buyruğu ile ilgili olarak: Daha önce Âli İmran Sûresi'nde (3/173- âyetin tefsirinde) imanın artışı ve eksilişi ile ilgili açıklamalar geçtiği gibi yine bu kitabımızın Mukaddimesinde "sûre"nin anlamına dair açıklamalar geçmiş bu­lunmaktadır. Bunları burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

el-Hasen, Ömer b. Abdulaziz'e yazdığı bir mektubunda şunları söylemek­tedir: "Şüphesiz ki imanın birtakım sünnetleri ve farzları vardır. Kim bunla­rı tamamlayacak olursa onunla imanı kemale ermiş olur. Kim de bunları ta­mamlayamazsa imanı tamamlamamış olur." Ömer b. Abdulaziz der ki: "Eğer yaşayacak olursam ben bunları sizlere açıklayacağım. Şayet ölürsem, zaten benim sizin arkadaşlığınıza aşırı bir tutkum da yoktur." Bunu Buhârî naklet­mektedir."[293]

İbnü'l-Mübarek der ki: Ben, imanın arttığını söylemekten başka bir çıkar yol bulamadtm. Aksi takdirde Kur'ân'ı reddetmiş olurum.[294]

 

125. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların murdar­lıklarına murdarlık katıp arttırdı ve onlar kâfir olarak ölüp git­tiler.

"Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince" yani, şüphe, tereddüt ve mü­nafıklık bulunanlara gelince... Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Ba-kara, 2/10, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırdı." Şüphelerine şüphe, küfürlerine küfür. Mukatil ise günahlarına günah... diye açıklamıştır ki, an­lamlar birbirlerine yakındır.[295]

 

126. Görmüyorlar nu ki onlar her yıl ya bir veya İki kere deneni­yorlar? Sonra tevbe de etmiyorlar, İbret de almıyorlar.

Yüce Allah'ın; "Görmüyorlar nu ki, onlar her yıl ya bir veya iki kere de­neniyorlar" buyruğundaki: genel olarak "görmüyorlar mı" anla­mında, münafıklara dair haber olmak üzere "ye" Üe okunmuştur. Hamza ve Ya'kub ise, münafıklara dair haber ve mü'minlere de hitab olmak üzere "te" ile ("görmüyor musunuz" anlamında) okumuşlardır. el-A'meş ise,"Görmediler mi" diye Talha b. Musarrif ise; "Görmüyor musun" di­ye okumuşlardır ki, bu sonuncusu İbn Mes'udun kıraati olup, hitap Rasûlul-lah (sav)'a yönelik olmak üzere böyle okumuşlardır.

"Deneniyorlar" buyruğunu Taberî: Sınanıyorlar diye açıklamıştır. Mücahid de kıtlık ve sıkıntı ile, darlık ite diye açıklamıştır. Atiyye: Hastalıklar ve çeşitli ağrılarla diye açıklamıştır ki, buradaki hastalık ve ağalardan kasıt, ölümün habercileridir. Katade, el-Hasen ve Mücahid de der ki: Peygamber (sav) ile birlikte gazaya ve cihada çıkmakla ve Allah'ın vadetmiş olduğu za­ferleri de görmekle; diye açıklamışlardır.

"Sonra" bunun için tevbe de etmiyorlar, ibret de almıyorlar.[296]

 

127. Bir sûre indirilince de birbirlerine bakarlar ve: "Sizi kimse gö­rüyor mu?* (derler) ve sonra sıvışıp giderler. Allah onların kalplerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar anlamayan bir toplu­lukturlar.

"Bir sûre indirilince de birbirlerine bakarlar" anlamındaki buyrukta yer alan;  sıladır (yani, zaiddir). Burada kastedilenler münafıklardır. Yani, onlar Peygamber (sav) Kur'ân okumakta iken huzuruna gelip de ona indir­diği buyruklar arasında içyüzlerini açıklayan, yahut da birilerinin içyüzleri­ni açıklayan bir buyruk indirilecek olursa, bunun doğruluğunu ifade eder an­lamda korku ile biri diğerine bakar ve: "Siz, bunu konuştuğunuz vakit sizi görüp de bunu Muhammed'e aktaran bir kimse oldu mu" derler. Ancak, on­ların bu tutumları Hz. Peygamberin peygamberliği konusundaki cehaletle­rinden ve yüce Allah'ın, onu gaybından dilediği şeylere muttali kıldığından habersizliklerinden dolayıdır.

Bir görüşe göre buradaki "bakarlar" ifadesi bu âyet-i kerîmede; haber ve­rirler anlamındadır. Taberî, birisinden, buradaki "bakar" fiilinin bu âyet-i ke­rîmede "dedi" yerinde kullanıldığını söylediğini nakletmektedir.

"Sonra sıvışıp giderler." Yani, hidayet yolundan uzaklaşır, ayrılır giderler. Çünkü onlara, gizledikleri sırları açıklanıp, başkalarının bilmediği işleri ken­dilerine bildirilecek olursa, kaçınılmaz olarak hayrete düşer, ne yapacakları­nı bilmezler; durup düşünürler. Şayet doğruyu anlayacak olurlarsa işte o va­kit iman ettikleri zannolunabilir. Çünkü, onların küfür üzere karar verdikleri ve ondan kendilerini kurtaramadıkları vakit, adeta sağlıklı düşünme ve hida­yet bulma ihtimallerinin bulunduğu o halden yüzçevirmiş gibi olurlar ve Peygamber (sav)'in kıraatini, okuduğu şeyler üzerinde dikkatle düşünen, Allah'ın âyetleri hakkında ibretle tefekkür eden kimselerin işiteceği şekilde işitmemiş olurlar: "Şüphesiz, Allah katında yeryüzünde canlıların en kötüsü akıl etme­yen sağır ve dilsizlerdir" (el-Enfâl, 8/22); "Onlar Kukanı iyiden iyiye düşün­mezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?" (Muhammed, 47/24)

Yüce Allah'ın: "Allah onların kalplerini ters çevirmiştir" buyruğuna da­ir açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:[297]

 

1. Allah Kalplerini Ters Çevirmiştir:

 

Yüce Allah'ın: 'Allah onların kalplerini ters" çevir mistir" buyruğu, on­lara bir bedduadır. Onlara bunu söyleyiniz. Onunla birlikte yaptıklarının bir cezası olmak Ü2ere kalplerinin hayırdan çevrilmiş olduğunu haber vermek anlamında olması da mümkündür. Bu, beddua olarak kullanılan bir ifadedir. Yüce Allah'ın: "Allah kahretsin, onları" (et-Tevbe, 9/30) buyruğu gibidir,

"Çünkü onlar" buyruğundaki "be" harfi "ters çevirilmiştir" anla­mındaki fiile bir sıladır.[298]

 

2.  "İnsirâfın Dönmek Anlamında Kullanılması:

 

İbn Ab bas dedi ki: Namazdan döndük (insarafnâ) denilmesi mekruhtur. Çünkü; bir topluluk insiraf ettiler (döndüler), Allah da onların kalplerini ters çevirdi. O bakımdan siz, bunun yerine namazı kıldık, ifa ettik (kadaynâ) de­yiniz. Bunu Taberî, îbn Abbas'tan senediyle rivayet etmiştir.

İbnü'l-Arabî der ki: Ancak onun bu sözü söylediği tartışılır. Sahih oldu­ğunu da zannetmiyoruz. Çünkü, ifadenin düzeninin şöyle olması gerekirdi: Her hangi bir kimse namazdan insiraf ettik, demesin. Çünkü, bir topluluk hakkında: "Sonra sıvışıp giderler, Allah onların kalplerini ters çevirmiştir" diye buyrulmuştur. Bize, Vaiz Muhammed b. Abdulmelik el-Büstî haber ver­di, bize Ebu'1-Fadl el-Cevherî, kendisine kendisinden işitildiği belirtilerek şöy­le de demiş olduğunu bildirdi: Biz bir cenazede bulunuyorduk. Cenazenin geldiğini haber veren kişi, Allah'ın rahmeti üzerinize olsun çekiliniz (insa-rifû) dedi. Bu sefer kendisi şöyle dedi: Kimse "insarifu" demesin. Çünkü, yü­ce Allah yerdiği bir kavim hakkında (aynı fiili kullanarak): "Sonra sıvışıp gi­derler (insarafû), Allah onların kalplerini ters çevirmiştir" diye buyurmak­tadır. O bakımdan bunun yerine Allah'ın rahmeti üzerinize olsun, geri çekiliniz (inkalibû) deyiniz. Çünkü yüce Allah övdüğü bir topluluk hakkında da (aynı fiili kullanarak) şöyle buyurmaktadır: "Sonra da kendilerine hiç bir za­rar dokunmaksızın Allah'tan bir nimet ve bolluk ile döndüler (inkalabû)." (Âli İmran, 3/174).[299]

 

3. Kalpler Üzerinde Tasarruf Sahibi Olan Allah'tır:

 

Yüce Allah bu âyet-i kerîmede kalpleri evirip çevirenin, kalpleri döndü­renin kendisi olduğunu haber vermektedir. Bu ise, insanların kalpleri ve aza­lan kendi ellerindedir ve kendi hükümleri altındadır, diye inanan Kaderiye'nin görüşünü reddetmektedir. Çünkü onların kanaatine göre onlar, kalplerinde ve organlarında kendi meşietleriyle tasarrufta bulunurlar, kendi irade ve ih-tiyarlarıyla onlara hüküm geçirirler. Bundan dolayı Malik, Eşheb'in kendisin­den rivayetine göre şöyle demiştir: Bu buyruk Kaderiyenin görüşüne ne ka­dar açık bîr red teşkil etmektedir: "Kalpleri parça parça olmadıkça, kurduk­ları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir." (et-Tevbe, 9/110) Yüce Allah'ın Hz. Nuh'a şu buyruğu da böyledir: "Gerçek şu ki, kavminden daha evvel iman etmiş olanlardan başkası asla iman etmi-yecektir." (Hûd, 11/36) İşte bu, ebediyyen olmaz, geri dönülmez ve zeval bul­maz, bir durumdur.[300]

 

128. Andolsua ki içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki, sî­zin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. Size çok düşkündür. Mü'minlere oldukça şefkatli ve merhametlidir.

129. Eğer yüzçevlrirlerse de ki: "Bana Allah yeter. Ondan başka hiç­bir ilah yoktur. Ben ancak O'na güvenip dayandım. O, ulu Arş'ın Rabbıdır."

Bu iki âyet-i kerîme, Ubey b. Kâ'b'ın dediğine göre, semâdan en son in­en buyruklardır. Said b. Cübeyr'in görüşüne göre ise, Kur'ân-ı Kerîm'den en son nazil olan buyruk, önceden de geçtiği gibi: "Bir de, Allah'a döndürüleceğiniz günden korkunuz" (el-Bakara, 2/281) âyetidir. Buna göre Ubey'in bu görüşünün, "Bir de Allah'a döndürüleceğiniz bir günden korkunuz" (el-Bakara, 2/281) buyruğundan sonra Kur'ân-ı Kerîmin en son inen buyrukları bunlardır, anlamına gelme ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Cumhurun görüşüne göre bu buyruklarda hitab Araplaradır. Bu da, bu hu­susta onların üzerindeki nimetlerin sayılıp dökülmesi şeklindedir. Zira, pey­gamberleri onların dilleriyle ve anlayacakları bir lisan ile geldiği gibi, zaman durdukça da onunla müşerref kılınmışlardır. ez-Zeccâc der ki: Bu buyruk bü­tün dünyaya yönelik bir hitaptır. Yani, andolsun sizlere insanlardan bir pey­gamber gelmiştir. Ancak birinci görüş daha doğrudur.

İbn Abbas der ki; Peygamber (sav) ile, nesebi itibariyle akrabalığı bulun­mayan hiçbir Arap kabilesi yoktur. O bakımdan şöyle buyurulmuş gibidir: Ey Araplar topluluğu! Andolsun sizlere İsmailoğulİarından bir peygamber gel­miştir. Ancak, ikinci görüş delili ortaya koymak-açisından daha bir pekişti-ricidir. Yani siz, onun dediklerini anlayasınız ve onu önder kabul edip arka­sından gidesiniz diye, sizin gibi bir insandır.

"İçinizden" buyruğu, Peygamber (sav)'in nesebinin övülmesini ve onun, araplann özünden ve katıksız Araplardan olmasını gerektirmektedir. Müslim'in Sahihinde Vasile b. el-Eska'dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Ben Rasûlul-lah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Muhakkak Allah, İsmailin soyundan Kinane'yi seçti, Kinane'den de Kureyş'i seçti, Kureyş'ten de Haşimoğulları-nı seçti. Haşimoğullan arasından da beni seçti."[301]

Yine Hz. Peygamber'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ben, nikâh­lı, meşru evlilikten doğdum. Ben zinadan değilim."[302]  Yani, Hz. Peygambe­rin Adem (a.s)'e kadar uzanan soyunda nikah ile evliliğin bulunmadığı bir nesil yoktur. Ve onun soyunda zina mahsulü hiçbir kimse bulunmamaktadır.

Abdullah b. Kusayt el-Mekkî; İçinizden" anlamındaki kelime­yi; Enneleslerinizden değerlilerinizden anlamında "fe" harfini üstün olarak okumuştur. Aynca bu kıraat, hem Peygamber (sav)den, hem de Patıma (r.anha)'dan rivayet edilmiştir, Yani size, en şerefliniz ve en fazilet­lileriniz arasından bir peygamber gelmiştir. Bu da, bir şey oldukça rağbet du­yulan ise hakkında kullanılan: "Nefis bir şey" ifadesinden alın­madır. Bu buyruğun; aranızda en itaatkâr kimse anlamına geldiği de söylen­miştir.

Yüce Allah'ın: "Sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir" buyruğu, sizin, zorluklarla, meşakkatlerle karşılaşmanız ona ağır gelir, demektir.

“Zorluk ve meşakkat" anlamındadır. Bu da, Arapların bir tepenin, zor ve helak edici olması halinde kullandıkları: "Zorlu tepe" ifade­lerinden gelmektedir. İbnü'l-Enbarî der ki: ın astl anlamı, zorluk, sı­kıntı vermek demektir. O bakımdan Araplar, "Filan kişi filana zorluk çıkartır," dediklerinde işi sıkı tutar ve ona yerine getirilmesi zor gelen bir takım şeyleri yerine getirmeye mecbur tutar, demek isterler. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/220. âyet, 8. başlık­ta) geçmiş bulunmaktadır.

"Uğramama" buyruğundaki;  mastar içindir. Bu da; "Pek ağır gelir," şeklindeki mukaddem haberin mübtedâsıdır. Bununla birlik­te; "Sıkıntıya uğramanız" in, “Pek ağır gelir" in faili ve ay­nı zamanda bunun "Resûl"un sıfatı olması da mümkündür. Bu, daha da doğ­rudur. "Size çok düşkündür" ile "Şefkatli ve merhametlidir" anlamındaki buy­ruklar da aynı şekilde sıfat olarak merfu'durjar. el-Ferrâ der ki: "Sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir, size çok düşkün olan, mü'minlere oldukça şefkatli ve merhametli olandır" di­ye hal olarak nasb ile okunması da caizdir.

Ebu Cafer en-Nehhâs der ki: Buyruğun anlamı ile İlgili olarak Arap diline uygun söylenmiş en güzel söz şudur: Bize Alımed b. Muhammed el-Evdî an­lattı, dedi ki: Bize, Abdullah b. Muhammed et-Huzaî anlattı, dedi ki: Ben, Amr b. Ali'yi şöyle derken dinledim: Ben, Abdullah b. Dâvud el-Hureybî'yi, şanı yüce Allah'ın: "Andolsun ki, içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir" buyruğu hakkında şöyle der­ken dinledim: Yani, sizin cehenneme girmeniz ona pek ağır gelir. "Size çok düşkündür", sizin cennete girmenizi çok ister, demektir. Bir diğer görüşe gö­re de, sizin iman etmenizi çok ister anlamındadır. el-Ferrâ'ya göre: Cehenne­me girmenizi hiç istemez, demektir. Bir şeye düşkünlük göstermek (hırs) ise, onun kaybolmasını, telef olmasını hiçbir şekilde istememek demektir.

"Mü'minlere oldukça şefkatli ve merhametlidir." Şefkatli (raûf), ra'fet ve şefkatte ileri derecede giden kimse demektir. "Şefkatli ve merhametli (ra-ûfun rahîm)"a dair açıklamalar, el-Bakara Sûresi'nde daha önceden (2/143. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. el-Huseyn b. el-Fadl da der ki: Yüce Allah kendi isimlerinden iki ismini -herhangi bir peygambere-Muhammed (sav)'in dışında kimseye vermiş değildir. O, Hz. Peygamber hakkında: "Mü'minlere oldukça şefkatli ve merhametlidir" diye buyurdu­ğu gibi, kendi zatı hakkında da: "Gerçekten Allah, insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir" (el-Bakara, 2/143) diye buyurmuştur.

Abdulaziz b. Yahya der ki: Âyet-i kerîmenin söz dizisi şöyledir: Andolsun ki size, kendi içinizden aziz (oldukça değerli, şerefli), mü'minlere karşı oldukça düşkün, şefkatli ve merhametli, sizden başka hiçbir şeyin kendisini il­gilendirmediği ve size zor gelen işlerden dolayı sıkıntıya uğramanız kendi­sine pek ağır gelen bir rasûl gelmiştir. Sizin için şefaatte bulunacak olan odur, O bakımdan onun sîreti üzere devam ettiğiniz sürece hiçbir şey için üzülme­yiniz. Zira o, sizin cennete girmenizden başka hiçbir şeye razı olmaz.

Yüce Allah'ın: "Eğer yüz çevirirlerse, de ki: Bana Allah yeter." Yani, ey Muhammedi Yüce Allah'ın, kendilerine lütfedip dile getirmiş olduğu bu ni­metlerden sonra kâfirler yüzçevirecek olurlarsa, bana Allah yeter, de. Yani, sizin bu inkârınıza karşı O, bana kâfidir.

"O'ndan başka hiçbir İlah yoktur, ben ancak O'na güvenip dayan­dım." Bütün işlerimi O'na ısmarladım, havale ettim. "O, ulu arşın Rabbİdir." Yüce Allah'ın özellikle arşı sözkonusu etmesi, yaratıklarının en büyüğünün arş olduğundan dolayıdır. Arş, zikredildiği takdirde, onun dışındaki bütün ya­ratıklar da onun kapsamına girer. "Ulu”anlamırîdaki; kelimesini ge­nellikle "Arş"ın sıfatı olarak esreli okumuşlardır. "Rabb"in sıfatı olarak ref ile de okunmuştur ki, bu okuyuş tbn Kesir'den rivayet edilmiştir, îbn Muhaysın'ın kıraati de böyledir. (Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: O, arşın Rabbi-dir, uludur). Ebu Davud'un Kitab'ında da Ebu'd-Derdâ'dan şöyle dediği ri­vayet edilmektedir: Bir kimse sabahı ettiğinde ve akşamı ettiğinde yedişer de­fa;  Bana Allah yeter, O'ndan başka hiçbir İlah yoktur, ben ancak O'na güvenip dayandım, O, ulu Arşın Rab-bidir" diyecek olursa, ister bu sözleri söylerken doğru söylemiş olsun, ister yalan söylemiş olsun, onu kederlendiren her şeye karşı Allah ona yeter.[303]

"Nevâdiru'l-Usurde de Bureyde'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ra-sûlullah (sav) buyurdu ki: "Her kim her namazın akabinde on kelime söy­leyecek olursa, bu sözler dolayısıyla Allah'ın kendisine yeterli geldiğini ve Allah'ın ona, bunlardan dolayı mükâfat verdiğini görecektir. Bu on kelime­nin beşi dünya için, beşi âhiıet içindir:

"Dinim için hasbiyallah (Allah bana yeter), dünyam için hasbiyallab, be­ni üzen şeye karşı hasbiyallah, bana haksızlık edene karşı hasbiyallah, ba­na kıskançlık edene karşı hasbiyallah, bana kötü tuzak kurana karşı hasbiyallah, ölüm esnasında hasbiyallah, kabirde sorgulanma esnasında hasbiyallah, Mizan esnasında hasbiyallah, Sırat esnasında hasbiyallah, O'ndan baş­ka hiçbir ilah yoktur, ben ancak O'na güvenip dayandım ve dönüşüm yalnız O'nadır."

en-Nakkâş da Ubey b. Kâ'b'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Şanı yü­ce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîmden en son indirdiği buyruklar şu iki âyet-i kerî­medir: " Andolsun ki içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki..." di­ye başlayan, sûrenin sonuna kadar devam eden buyruklardır. Bunu önceden de açıklamış idik. Yusuf b, Mihran'ın İbn Abbas'tan rivayetine göre ise, Kur'ân-ı Kerîmden en son nazi! olan buyruk: " Andolsun ki İçinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki..." buyruğu ile bu âyet-i kerîmedir. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.

Biz ise, İbn Abbas'dan, el-Bakara Sûresi'nde belirttiğimiz gibi buna mu­halif olan bir görüşü daha önceden nakletmiş idik ki, o daha sahihtir.

Mukatil der ki: Bu buyruklar daha önceden Mekke'de inmiş idi. Ancak, bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü sûre Medine'de inmiştir. Doğrusunu en iyi bi­len Allah'tır.

Yahya b. Ca'de der ki: Ömer b. el-Hattab (r.a) iki kişi o hususta şahidlik etmedikçe, her hangi bir ayeti Mushafta tesbit etmezdi. Ensardan bir kişi Tev-be Sûresinin sonundaki: " Andolsun ki İçinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki..." diye başlayan iki âyetin, Kur'ân'dan olduğunu bildirdi. Hz. Ömer: Allah'a yemin ederim ki, bunlara dair ben senden başka bir delil is­temeyeceğim. Çünkü Peygamber (sav) gerçekten böyle idi, deyip bunları da kaydettirdi.

İlim adamlarımız derler ki: Burada sözü geçen kişi Huzeyme b. Sabit'tir. Ömer (r.a)'ın bu iki âyeti yalnızca onun şahidliği ile tesbit etmeyi kabul et­mesi, Peygamber (say)'in niteliğine dair bu buyruklardaki ifadelerin sahih ol­duğuna dair delilin ortada oluşundan dolayıdır. Hz. Peygamberin böyle oluşu bir başka şahid getirmeye ihtiyaç bırakmayacak kadar güçlü bir kari­nedir. Ve bu buyruk el-Ahzab Sûresi'nde yer alan: "Mü'minler arasında Al­lah'a verdiği sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır" (el-Ali2ab, 33/23) buyruğundan farklıdır. Çünkü o âyet-i kerîme, hem Zeyd, hem de Huzeyfe'nin şahidliği ile sabit olmuştur. Çünkü onlar, her ikisi de bu âyet-i kerîmeyi Peygamber (sav)'dan işitmişlerdi. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce bu kitabın (tefsirin) Mukaddime'sinde geçmiş bulunmaktadır. Yüce Al­lah'a hamd olsun.[304]

 



[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/318-319.

[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/319.

[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/319.

[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/319.

[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/319.

[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/320.

[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/320-321.

[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/321.

[9] Buhârl, Buyu1 66, 110, Itk 17, Hudûd 35, 36; Müslim, Hudûd 30-32; Ebû Dâvûd, Hu-dûd 32; Tirmizl, Hudûd 8; îbn ATdce, Hudûd 14; Dârinü, Hudûd 18; Muuatta, Hudûd 14; Mûsned, II, 249, 494, IV, 116, 117, 343, VI, 65.

[10] Buhârî, Bett'u'1-Halk 11, Fedâilıt Ashâbi'n-Nebiyy 6, Edeb 66; Müslim, be 22; Müened, I, 171, 182.

[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/321-322.

[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/322.

[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/322-323.

[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/324.

[15] Bu olaya dair etraflı bir rivayet için bk: Müsned, IV, 453-454. Bu kişilerin isimleri de, el-Heysemî, Mecmau'zZevâid, I, lll'de zikredilmektedir.

[16] Müslim, Sıfatu'l-Münâfîkîn 9-11; Mûsned, IV, 320.

[17] Bu hususun da sözkonıısu edildiği uzunca hadis için bk. Buhârî, Tefsir 3. sûre 15, Mer-dâ 15, Edeb 115, İsti'zân 20; Müslim, Cihad 116; Müsned, V, 203.

[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/324-325.

[19] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/325-326.

[20] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/326.

[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/326-327.

[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/327.

[23] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII, 31-32; hadisin sonunda: "Havileri arasında Ali b. Ye-zid el-Elhânî vardır ve metruk bir râvidjr" kaydıyla.

[24] Orada ve sözü edilen olayda adıgeçen kişi Sa'lebe değil, Hatıb b. Ebî Beltea'dır. Salebe b. Hâub'm Bedir'e katılmış ve Ensârdan olduğu bildirilmektedir. İbn Hacer, Be­dir'e katılıp Uhud'da şehid olan Sa'lebe ile; bu üyelin kendisi hakkında nazil olduğu belirtilen Sa'lebe'nİn ayrı şahsiyetler olduğunu açıkça ifade etmektedir, (tbn Hacer, el-leâbe, I, 516-517).

[25] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/327-329.

[26] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/329.

[27] Buhâri, Uk 6, Talük 11, Eymân 15; Müslim, İınnn 201, 202; Ebû Davûd. Talâk 15; Tirmizi, Talâk 8; Nesâî, Talâk 22; tbnMâce, Talük 14. 16; Müsned, II, 425, 474...

[28] Tirmizt, Talâk 8.

[29] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/330.

[30] Müsned, II, 357, 387; el-Hcyseınî, Mecmau'z-Zeoâid, X, 151'de diyor ki: İmam Ahmed'in MüsnecTİnde yer alan rivayetin rüvileri sahili ricalidir'

[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/331.

[32] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/331-332.

[33] Tirmizl, Talâk 6; Ebû Dâvûd, Talnk 7; ayrıca bk. Buhari, Edeb 44; Müslim, İman 176; Tirmizİ, Nuzûr 3, İman 16; İbn Mâce, Talnk 17; Müsned, IV, 33.

[34] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/332.

[35] Daha önce el-gnfai, fi/68, flyet 1. başlığın sonlarında geçen bu hadisin kaynakları için oraya bakılabilir.

[36] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/332-333.

[37] Buhâri, İman 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim. İman 106; Ebû Dâvûd, Siinne 15; Nesaî, İman 20; Tirmizî, İman 14; Müsned, II, 189, 198.

[38] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 108, "senedinde: ...Ebu'n-Nu'mân, Ebıı Vakkns'mn.,. diye zikrediifn iki râvî, -Tirınizî'nin dediğine göre- meçhuldür (hadis kivisi olarak bi­linmemektedirler); diğer râvilerin ise sika (güvenilir) oldukları biidiriimistir" kaydıyla.

[39] Îbnul-Ambî, Ahkûmu'l-Kur'ân, II, 985-986'cto bu rivayeti "Mescid-i Aksâ'da Ebîl Bekr el-Fihrî'nin kendisine naklettiğini" belirttikten sonra zikretmekte ve sonunda: "Bu, se­nedi meçhul bir hadistir..." kaydını koy ma kındır.

[40] Bukârt, Fiten21.

[41] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/333-335.

[42] Buhâri, Zekat 10; Müslim, Zekât 72.

[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/336-337.

[44] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/337.

[45] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/338.

[46] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/338-339.

[47] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/339.

[48] Tirmizi, Zühd 9: İbn Mâce, Zühd 19; Müsned, V, 173. Tirmizî, hadisin sonunda: "Bu ha­disin başka bir rivayetinde-, -Keşke koparılan bir ağaç oîsaydıın...- sözlerini söyleyenin Ebn Zerr olduğu bildirilmektedir" dediği gibi; Müsned'de: "Ebu Zer dedi ki: Keşke ko­parılan bîr ağaç olsaydım..." denilmektedir.

[49] Tirmizi, Zühd 2; İbn Mâce, Zühd 19, 24; Müsned, II, 310.

[50] ibn Mûce. Zühd 19; "... ağlasın (;tğl:n s;ilıi yapını" bölümüne kadar.

[51] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/339-340.

[52] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/340-341.

[53] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/341.

[54] Buhâri, Tefsir 9. sûre 12.

[55] Buhâri, Cenâiz 23, 85, Tefeir 9. sûre 12,13; Libâs 8; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 25, Sıfatu'l-Münafikun 3; Tİrmizl, Tefsir 9. sûre 12, 13; Nesâl, Cenâiz 40, 69; İbnMâce, Cenaiz 31; Müsned, I, 16, II 18.

[56] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/341-342.

[57] 125. âyetin: 'Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin" bölümünün 2. baş­lığında.

[58] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/342-343.

[59] Buhârî, Tefsir 9- sûre 12.

[60] Buhâri, Tefsir 9. sûre 12, 13. Ayrıca bk. daha önce hadis ile ilgili gösterilen yerler.

[61] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/343.

[62] Buhâri, Cihad 56: Müslim, Siynm 167, 168; Tlrmizî, Cihad 3; Pfesâî. Siyâın 44, 45; İbn Mâce, Siyfim .14; Darimi, Cihâd 10; Müsned, II, 357, III, 26, 45, 59-

[63] Buhari, Cenaiz, 85, Tefsir 9. sûre 12; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 12, 13; Nesûl, Çeriniz 69; Müsned, I. 16.

[64] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/343-344.

[65] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/344-345.

[66] Buhârî, Cihâd 142.

[67] el-Vahidî, Eabâbu Nuzûli'l-Kur'ân, s. 262.

[68] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/345.

[69] Buhârl, Menâkıbu'l-Ensftr 38; Müslim, Çeriniz 66; Nesâî, Cenâiz 72; İbn Mâm, Cenâiz 33; Müsned, III, 374, IV, 431.

[70] Buhârî, Cenâiz 4, 61, 65, Menakıbuİ-Ensnr 38; Müslim, Cemiz 62-64; Ebû Davûd, Cenaiz 58: Nesâî, Cenâiz 27, 72, 76, 103; İbnMâce, Cennii 33; Muvatta* Cenniz 14; Müsned, II, 281, 438, 439.

[71] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/345-346.

[72] Darakutni, II, 71.

[73] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/347.

[74] Ebû Dâvûd, Cenâiz 56; İbn Mâce, Cenaiz 23.

[75] Buhâri, Cenâiz 66; Nesâî, Cenâiz 77.

[76] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/347-348.

[77] Ebu Davûd, Cenâiz 53; Tirmizi, Cenâiz 45; Ibn Mace, Cenâiz 21.

[78] Müslim, Cenâiz 87. 88; Nesai, Hayız 25, Cenâiz 73

[79] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/348.

[80] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/348.

[81] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/348-349.

[82] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/349.

[83] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/349-350.

[84] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/351-353.

[85] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/353.

[86] Buhari, Cihad 35, Meğâzî 81; Müslim, İmâre 159; Ebü Dâvûd, Cihâd 19; îbn Mâce, Ci-had 6; Müsned, III, 103, 160, 182, 214, 300, 341, (son iki yerde: -.,, hastalık onları alı­koydu."

[87] İbnu'l-Esîr, Usdu'l-Ğabe, III. 705.

[88] Müslim, Mesacid 257; (Abdullah b. Mes'ud’un cemaatle namaza devamı teşvik edici ifa­delerinden ).

[89] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/354-355.

[90] Buharî, İman 42 (bab başlığında); Müslim, İman 95; Ebû Dâvûd, Edeb 59; Tirmizî, Birr 17; Nesâi, Bey'at 31; Dârimî, Rİkaak 41; Müsned, t, 351, II, 297, IV, 102-103.

[91] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66: Müsned, IV, 268, 276, 278.

[92] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/355-356.

[93] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/356.

[94] Buhâri, Ey mân 1, Keffârât 9; Müslim, Eyman 7, 10; Ebû Dâvud, Eyman 14; Nesât, Eymân 15, İbn Mâce, Keffârâı 7; Müsned, IV, 398.

[95] Müslim, Eymân 8, 9.

[96] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/356-358.

[97] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/358.

[98] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/358-359.

[99] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/359.

[100] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/360.

[101] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/360-361.

[102] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/361.

[103] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/361-362.

[104] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/362.

[105] Müslim, Cihâd 3; Ebû Davûd, Cihad 82; Tlrmzi, Siyer 47; îbn Mâce, Cihâd 38; Dârimî, Siyer 8; Müsned, V, 352, 358.

[106] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/362-365.

[107] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/365-366.

[108] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/366-367.

[109] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/368.

[110] Buna göre bıı bölüme kad;ır buyruğun anlamı şöyle olur: Muhacirlerden ileriye geçen­ler ile Ensar ve onlara güzellikle uyanlar...

[111] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/368.

[112] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/368-369.

[113] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/369.

[114] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/369-370.

[115] Buhâri, Fedailu Ashabi’n-Nebiyy 1.

[116] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/370-371.

[117] Buhârî, Cumua 1, 12, Enbiyâ 54; Müslim, Cıımıtıı 19-21; Nesât, Cumua 1; Müsned, 11. 236, 243, 249, 274...

[118] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/371.

[119] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/371-372.

[120] Buna göre anlam şöyle olur; İleriye geçen Muhucirier ile onlara güzellikle uyan Ensar-dan Allah razı olmuştur.

[121] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/372.

[122] Buhari, Fedâilu AsMbi'n-Nebiyy 5; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 221-222; Ebû Davûd, Sünne 10; Tirmizi, Menâkıb 58; lbn Mace, Mukaddime 11; Müsned, III, 11, 54, (yakın ifa­delerle).

[123] el-Hâkim, Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadis, Beyrut 1400/1980, s. 154.

[124] el-Hâkim, Ma'rifetu. Ulûmi'l-Hadis, s.41 v.d.

[125] Müslim, Tahare 39; Nesai, Tahare 110; İbn Mace, Zühd 36; Muvatta, Tahare 28; Müsned, II, 300, 408.

[126] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/373-375.

[127] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/375-376.

[128] Suyutî, ed-Durru'l-Mensûr, IV, 276. Suyutî, ed-Durru'l-Mensûr, IV, 276.

[129] Suyûtî, a.g,e. IV, 275. Suyûtî, a.g,e. IV, 275.

[130] Buhâri, Tefsir-9. sûre 15, Tabir 48; Müsned, V, 8-9.

[131] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/377-380.

[132] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/380.

[133] Buhâri, Zekât 1, İ'tisâm 2; Müslim, İman 32; Ebû Davûd Zekât 1; Tirmizî, İman 1; Nesai, Zekat 3; Müsned, I, 19.

[134] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/380-382.

[135] Buhâri, Megâzî 38, Eyman 33; Müsliiti, İman 183; Nesât, Eyman 38; Muvatta, Cihad 25.

[136] Müslim, Zühd 4; Mûsned, II, 368, 412. Aynı anlamda, ancak gâib kipiyle değil de mıuhatab kipiyle: Müslim, Zülıd 3; Tirmizt, Zühd 31, Tefsir 102. sûre 1; Nesâi, Vesâyâ 1; Müsned, IV, 24, 26.

[137] Buhârî, Buyu 37, Meazî 54, Ahkâm 21, Faidu'l-Hııımıs 18; Müslim, Cilıüd 41; Ebû Dâvûd, Cihad 136; Muvattâ. Cihad 18.

[138] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/382-383.

[139] Daha önce el-Bakara, 2/267. âyet 4. başlıkla ve el-En'âm. 6/141. ayet 6. başlıkta geç­miş bulunan bu hadisin kıymıkları da orada gösterilmiştir.

[140] Bu hadis daha önce, et-Tevbe, 9/34. ayet, 4. başlıkta geçmiş ve kaynakları da orada gös­terilmişti.

[141] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/383-384.

[142] Tirmizî, Zekât 3; Ebû Dâvâd, Zekat 5; İbn Mâce, Zekât 4; Nesâî, Zekât 18.

[143] Ebû Davud, Zekât 5; Tirmizi, Zekât 3; İbn Mâce, Zekât 4-, Darimî, Zekât 11.

[144] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/384-385.

[145] Buhâri, Zekât 38; Ebû Davud, Zekât 5; Nesai, Zekât 5; İbn Mace, Zekât 6; Dârakutnî, II, 113-114.

[146] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/385-386.

[147] Bir önceki notta gösterilen yerlerden bnşkn: Muvatta, Zekât 23T Tirmizi, Zekât 5.

[148] Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizi, Zekât 5; Nesûî, Zekât 8; İbn Mace, Zekât 12.

[149] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/386-387.

[150] Bu açıklamaya göre buyruğun bu bölümünün meali şöyle olur- Onlardan kendilerini temizleyecek ve senin, onunla kendilerini arındıracağın bir sadaka al.

[151] Hale göre anlamı da şöyle olur: Onlardan kendilerini temizleyecek ve onunla kendi­lerini arındırın olmak üzere bir sadaka al.

[152] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/387-388.

[153] Buhari, Zekât 64, Deavât 19, 33; Müslim, Zekât 176: Ebû Dâvûd, Zekât 7; Nesâî, Zekât 13; İbn Mace, Zekât 8: Müsned, IV, 353. 354, 355, 381, 383.

[154] Ebû Dâvûd, Vitr 28. Ebû Dâvûd, Vitr 28.

[155] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/388-389.

[156] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/389.

[157] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/389-390.

[158] Tirmizi, Zekât 28.

[159] Buhâri, Zekât 8; Müslim, Zekât 63; Tirmizî, Zekât 28.

[160] el-Heysemî, Mecmau't-Zevâid, III, 111. Hadisin bundan sonraki bölümleri, anlam iti­bariyle az Önceki rivayetlerde dile getirilmiştir.

[161] Müslim, Bin 43.

[162] Tirmizî, Zekat 28; 662 no'lu hadisin akabindeki ta'liki.

[163] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/390-391.

[164] Müsned, III, 28.

[165] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/391-392.

[166] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/392.

[167] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/393.

[168] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/393-394.

[169] Darakutnl, III, 77, IV, 227-228.

[170] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/394-395.

[171] Buhari, Sattı 54.

[172] Ebû Dâvûd, Salât 12; İbn Mâce, Mescid 3.

[173] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/395-396.

[174] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/396.

[175] İbn Mâee, Mesâcid 1; Müsned, I, 241.

[176] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/396-398.

[177] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/398.

[178] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/398.

[179] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/398.

[180] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/399.

[181] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/399-400.

[182] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/400.

[183] Buhari, İman 27, 28; Müslim, Salatu'l-Musâfirîn 173; Ebu Dâvûd, Şehru Ramadan 1; Tirmizi. Savın 83; Nesâî, Siyam 40.

[184] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/400-401.

[185] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/401.

[186] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/401-402.

[187] Tîrmizî, Tefsir 9- sûre 14; Nesdt, Mesücid 8; Mûsned, III, 8, 23, 89, 91.

[188] Ebû Davud, Tahâre 23; Tirmizî, Tefsir 9. stire 15; İbn Mâee, Tahâre 28; Müsned, VI, 6.

[189] Müsned, III, 422.

[190] Dârakutnî, 1, 62, III, 60.

[191] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/402-403.

[192] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/403-404.

[193] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/404-405.

[194] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/405.

[195] Tirmizi, Tahüre 15.

[196] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/405.

[197] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/405.

[198] Buhâri, Vudû' 55, 56, Cenâiz 81, 88, Edeb 46, 49; Müslim, Tahâre 111; Ebu Dâvûd, Ta-hâre 53, 88; Nesâi,   Cenâiz 116; îbn Mace, Tahâre 26.

[199] îbn Mdce, Tahâre 26; Nesâî, Sehv 88; Müsned, il, 326, 388, 389, VI, 61.

[200] Ebû Dâvûd, Salât 88; Dürimt, Salâc 103; Müsned, III, 20, 92.

[201] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/406-407.

[202] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/407.

[203] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/407-408.

[204] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/408.

[205] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/408-409.

[206] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/410.

[207] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/410.

[208] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/410-411.

[209] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/411-412.

[210] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/412-413.

[211] el-Vahidî, Esbâbu Nüzuli'l-Kur'ân., s. 266; Suyutî, ed-Durru'l-Mensur, IV, 294.

[212] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/413.

[213] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/413-414.

[214] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/414-415.

[215] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/415.

[216] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/415.

[217] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/416.

[218] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/416.

[219] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/416.

[220] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/416-417.

[221] Bu anlamdaki rivnyelier için bk.: Suyûtî, ed-Durru'l Mensûr, IV, 297-298.

[222] Ebû Dâoûd, Cihâd 6; Beyhakî, Şuabu'l-lman, IV, 14 Beynu 1410/1990.

[223] Ebû Muhaınined Abdulhaiık b. Abdurr.ılınıan b. Abdullah... "İbnu'l-HarrâV diye bilinir. Fnkîh, hafız ve hadis, illetleri ve ricali hususlarında oldtıkça bilgili İdi. Pek çok eseri ya­nında "el-Cem'Beyne'a-Sahihayn" adlı bir eseri de vardır. H. 581 ya da 582 yılında Be-câye'de vefat etmiştir, (el-Kettânî, er-Risûletu'l-lfustatrefe, s. 173).

[224] Bu kadarıyla ve uzunca bir hadisin itk cümlesi olarak Tirmizt, Deavât 129; Müsned, II, 251.

[225] Nesûl, Sehv 46; Dârimi, Rikaak 58; Müsned, 1, 387, 441, 452.

[226] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/417-419.

[227] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/419-420.

[228] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/421.

[229] Buharı, Cenâiz 81, Menâlabu'l-Ensâr 40, Tefsir 9- sûre 16, 28, sûre 1; Müslim, İman 39; Nesât, Cenaiz 102.

[230] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/421-422.

[231] Buhâri, Enbiyâ 54, İstitâbem'l-Mürteddîn 5; Müslim, Cihad 105; İbn Mace, Filen 23; Müsned, 1, 380, 427, 432, 441.

[232] Buharî, belirtilen yerler; Müsned, I, 453, 456-457.

[233] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/422-423.

[234] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/423-424.

[235] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/424.

[236] Nesaî, Cenâiz 102; Tirmizi, Tefsir 9. süre 16; Müsned, I, 99, 130-131.

[237] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/424-425.

[238] Buhari, Edeb 115, Rikaak 51; Müslim, İman 357, 358, 360; Müsned, I, 206, 207, III, 50,

[239] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/425.

[240] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensur, IV, 305.

[241] Aynı yer.

[242] Suyûtî, ed-Durru't-Mensûr, IV, 305, yakın bir rivayet.

[243] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/425-427.

[244] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/428-429.

[245] Hadis, bir sonraki âyetin tefsirinde tamamiyle zikredilecek: kaynaktan da orada göste­rilecektir.

[246] Sııyûti, ed-Durru't-Mensûr, IV. 308.

[247] Müslim ve Mösned'de; "Veya Ebû Sâid şüphe eden A'meş'dir..." şeklinde.

[248] Müslim, İman 45; Müsned, III, 11.

[249]Buharî, Fedâilu Asbâbi'n-Nebiyy 9, Meğafili 78; Müslim, Ferfâilıı's-Sahâbe 30-32; Tirmizî, Menakıb 20; Ibn Mace, Mukaddime İ4; Müsned, I, 170, 177, 179, 182, 184, 185, III, 32.

[250] Nâfi'in kıraati buradaki gibi -te" iledir.

[251] Kur'an-ı Kerîm'de benzeri kullanımlara örnekler ve bu husustaki açıklamalar ıçm tak.: el-Ferri, Meâıti'l Kur'an, I, 454.

[252] Buharı, Tefsir 92. sûre 3-5. 7, Edeb 120, Kader 4T Tevhîd 54; Müslim, Kader 6-10; Ebû Dâvûd, Sünne 16; Tirmizi, Kader 3, Tefsir 11. sûre 3; îbn Mâce, Mukaddime 10, Ticarât 2; Müsned, I, 6, 29..., II, 52, 77, 111, 293, IV, 67, 431.

[253] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/429-434.

[254] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/434-435.

[255] Hadis biraz sonra bütünüyle kaydedilecek ve kaynaklan gösterilecektir. Hadis biraz sonra bütünüyle kaydedilecek ve kaynaklan gösterilecektir.

[256] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/435.

[257] Buhârî, Meğâzî 79; Müslim., Tevbe 53; Müsned, III, 456-459, VI, 386-389. Buhârî, Meğâzî 79; Müslim., Tevbe 53; Müsned, III, 456-459, VI, 386-389.

[258] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/436-442.

[259] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/442-443.

[260] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/443-444.

[261] Müslim, Birr 105; Ebû. Dâvûd, Edeb 80; Tirmizî, Birr 46; Müsned, I, 384, 432.

[262] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/444-445.

[263] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/445-446.

[264] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/446.

[265] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/446.

[266] Buhârî, CMcl 48, Musâkaac 12, Men.îkıb 28, Tefsir 99. Sûre 1. hismn 24; Müslim, Ze­kât 24; İbn Mâce, Cihâd 14: Muvattâ, Cihâd 3; Müsmd, 1, 395, II, 262, 383, V, 381,

[267] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/446-448.

[268] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/448.

[269] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/448-449.

[270] Buhâri, Cihad 35, Meğâzî 81; Ebü Dâvûd, Cihad 19; İbn Mâce, Cihad 6; Müsned, III, 103, 160, 182. 214.

[271] Müslim. İmâre 159; İbn Mâce, Cihâd 6; Müsned, III, 300, 341.

[272] Son cümle Ibnu'l-Ariıbî, Akkâmul-Kur'ân, fi, 1029'daki ifade şekli esas alınarak tercü­me edilmiştir.

[273] Müslim, İmâre 133; Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, İlim 14; Müsned, IV, 120, V, 274.

[274] Ebu Dâvûd, Salât 50; Nesâl hurime 52; Müsned. II, 380.

[275] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1, 61, 109.

[276] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/449-450.

[277] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/450-451.

[278] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/451.

[279] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/451.

[280] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/451-452.

[281] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/452-453.

[282] İbn Mâce, Mukaddime 17. îbn Mâce, Mukaddime 17.

[283] İbnül-Arabî, Akkâmu'l-Kuran, II. 1031. sahifede "elde edilmesi" anininim verdiğimiz tahsil kelimesi yerine korunması, sağlama alınması anlamını veren "tahsîn" kelimesi yer almaktadır.

[284] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/453.

[285] Ebû Dâvûd, İlim 1, Tirmizt, İlim 19; îbn Mace, Mukaddime 17; Dâriml, Mukaddime 32 h. no: 349; Müsned, V, 196.

[286] Dârimi, Mukaddime 32, h. no: 347.

[287] Buhari, Fardu'l-Humus 7, Menakıb 28, İ'tisam 10, Tevhîd 29; Müslim, İman 247, İmare 170-175; Ebû Davud, Cihad 4, Filen 1; Tirmizî, Fiteo 51; İbn Mâee, Mukaddime 1; Darimi, Cihâd 39; Müsnd, IV, 93, 99, 104..., V, 269, 278, 279.

[288] Bir önceki notta işaret edilen yerlerin bir çoğunda bu iki husus aynı rivayette sözkonusu edilmektedir.

[289] Yani hak üzere kalmaya devam edecek olan kesim, dinde fıkıh (derin bilgi) sahibi olan­lar ve btı yolda çaba harcayanlardır.

[290] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/453-455.

[291] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/456.

[292] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/456-457.

[293] Buharî, İman de belirtildiğine göre; burada inerimin Kurtubinin, Hasan-ı Basrî'ye nis-bet ettiği sözler de, Ömer b. Abdulaziz'in Adib b. Adiy'e yazdığı mektubunda geçmek­tedir. Buharî, İman de belirtildiğine göre; burada inerimin Kurtubinin, Hasan-ı Basrî'ye nis-bet ettiği sözler de, Ömer b. Abdulaziz'in Adib b. Adiy'e yazdığı mektubunda geçmek­tedir.

[294] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/457-458.

[295] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/458.

[296] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/458-459.

[297] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/459-460.

[298] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/460.

[299] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/460-461.

[300] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/461.

[301] Müslim, Fedâil 1; Tirmizl, Menakıb 1; Müsned, IV, 107.

[302] el-Heysemî. Mecmau'z-Zevâid, VIII, 214.

[303] Ebû Dâvûd, Edeb 100.

[304] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/461-465.