Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mescidler - Muslim - 7. Sayfa

Mescidler

5- MESCİDLER VE NAMAZ KILINAN YERLER BAHSİ. 4

1- Peygamber (Sallaltakü Aleyhi ve Sellem) 'in Mescidinin İnşası Babı. 8

2- Kıblenin Kudüs’den, Kabe'ye Çevrilmesi Babı. 10

3- Kabirlerin Üzerine Mescid Yapmakdan, Mescidlerde Resim Bulundurmakdan ve Kabirleri Mescid İttihaz Etmekden Nehy Babı. 12

4- Mescid Yapmanın Fazileti ve Buna Teşvik Babı. 14

5- Rükü'da Elleri Dizler Üzerine Koymanın Mendubiyeti ve Avuçları Birbiri Üzerine Kapamanın Nesh Edilmesi Babı. 16

6- Namazda Ökçeler Üzerine Çömelmenin Cevazı Babı. 18

7- Namazda Konuşmanın Haram Kılınması ve Evvelce Mübah Olan Konuşmanın Neshi Babi  18

8- Namaz Esnasında Şeytan'a Lanet Etmenin ve Ondan Allah'a Sığınmanın Cevazı İle Namaz İçinde Amel-i Kalil'in Caiz Olması Babı. 24

9- Namazda Çocuk Taşımanın Cevazı Babı. 27

10- Namazda Bir İki Adım Yürümenin Cevazı. 29

11- Namazda Elleri Böğrüne Dayamanın Kerahati Babı. 31

12- Namazdayken Ufak Taşları Atmanın ve Toprağı Düzeltmenin Keraheti Babı. 31

13- Namazda ve Namaz Dışında Mescide Tükürmekden Nehy Babı. 32

14- Ayak Kablarıyla Namaz Kılmanın Cevazı Babı. 35

15- Çizgili Elbise İçinde Namaz Kılmanın Keraheti Babı. 36

16- Halen Yemek İstediği Yiyecek Hazırlanmışken Birde Büyük ve Küçük Abdesti Sıkıştırırken Namaz Kılmanın Keraheti Babı. 37

17- Sarımsak, Soğan, Pırasa veya Bunlara Benzer Birşey Yiyenin (Mescide Gelmekden) Nehy Edilmesi Babı. 38

18- Mescidde Kayıp Aramakdan Nehy ve Kayıp Arayanın Sesini Duyunca Söylenilecek Söz Babı, 42

19- Namazda Yanılma ve Bundan Dolayı Secde Babı. 43

20- Secde-i Tilavet Babı. 56

21- Namazda Nasıl Oturulacağı, Ellerin Uyluklar Üzerine Nasıl Konacağı Babı. 60

22- Namazdan Çıkmak İçin Namazın Sonunda SelanmVerme ve Bunun Keyfiyeti Babı  62

23- Namazdan Sonra Zikir Babı. 62

24- Kabir Azabından Allah'a Sığınmanın Müstehab Oluşu Babı. 63

25- Namazda İken Kendisinden Allah'a Sığınılacak Şeyler Babı. 65

26- Namazdan Sonra Zikrin Müstehab Oluşu ve Sıfatını Beyan Babı. 67

27- İhram Tekbiri İle Kıraat Arasında Okunacak Dua Babı. 74

28- Namaza Vakar ve Sükünetle Gelmenin Müstehab Oluşu ve Koşarak Gelmekten Nehiy Babı  77

29- Cemaattibn Namaza Ne  Zaman  Kalkacakları (Nı Beyan) Babı. 80

30- Namazın Bir Rek'atına Yetişen Kimsenin O Namaza Yetişmiş Sayılacağı Babı  82

31- Beş Vakit Namazın Vakitleri Babı. 86

32- Şiddetli Sıcakta Cemaata Gidecek Olan Bir Kimseye Yolda Sıcak Dokunacaksa Öğleyi Serinliğe Bırakmanın Müstehab Oluşu Babı. 93

33- Sıcak Şiddetli Olmadiği Zamna Öğle Namazını Vaktin Evvelinde Kılmanın Müstehab Oluşu Babı. 96

34- İkindiyi Vaktin Evvelinde Kılmanın Müstehab Oluşu Babı. 97

35- İkindi Namazını Geciktirme Hususundaki Şiddetli Ceza Babı. 100

36-  «Orta Namaz İkindi Namazıdır» Diyenlerin Delili Babı. 101

37- Sabah ve İkindi Namazlarının Fazileti ve Bunları Cemaatla Kılmaya Devam Babı  104

38- Akşam Namazı Vaktinin Evveli Güneş Kavuştukdan Sonra Girdiği Beyan Babı  108

39- Yatsının Vakti ve Yatsı Namazını Geciktirme Babı. 109

40- Sabah Namazını Vaktinin Evvelinde, —ki Bu Alaca Karanlıktır— Erken Kılmanın Müstehab Oluşu ve Sabah Namazında Kıraatin Mikdarını Beyan Babı. 114

41- Namazı Muhtar Olan Vaktinden Geri Bırakmanın Keraheti ve İmam Namazı Te'hir Ettiği Zaman Cemaatin Ne Yapacağı Babı. 118

42- Cemaatla Namaz Kılmanın Fazileti ve Cemaata Devam Etmeyenler Hakkındaki Teşdidin Beyanı Babı. 120

43- Ezanı İşiten Kimseye Mescide Gitmenin Vacip Oluşu Babı. 124

44- Cemaatla Namaz Kılmanın Sünen-i Hüdadan Olması Babı. 125

45- Müezzin Ezanı Okuduğu Vakit Mescidden Çıkmanın Nehyi Babı. 126

47- Bir Özürden Dolayı Cemaata Gitmemek İçin Ruhsat Babı. 127

46- Yatsı Île Sabah Namazlarını Cemaatla Kılmanın Fazileti Babı. 127

48 - Nafile Namazda Cemaat Olmanın, Hasır, Seccade Kumaş ve Diğer Temiz Şey'ler Üzerinde Namaz Kılmanın Cevazı Babı. 130

49- Namazı Cemaatla Kılmanın ve Namaz Beklemenin Fazileti Babı. 133

50- Mescidlere Doğru Cok Adım Atmanın Fazileti Babı. 134

51- Namaza Gitmekle Günahların Yokedilmesi ve Derecelerin Yükseltilmesi Babı  136

52- Sabah Namazından Sonra Namazgahında Oturmanın ve Mescidlerin Faziletleri Babı  137

53- İmamete En Layık Olan Kimse Babı. 138

54- Müslümanların Başına Bir Musibet Geldiği Zaman Bütün Namazlarda Kunut Yapmanın Müstehab Oluşu Babı. 140

55- Geçmiş Namazların Kazası ve Alelacele Kazanın Müstehab Oluşu Babı. 146


5- MESCİDLER VE NAMAZ KILINAN YERLER BAHSİ.

 

1- (52O) Bana Ebû Kâmil El-Cahderî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülvâhid rivayet etti. (Dedi ki): Bize A'meş rivayet etti. H.

Dedi ki:. Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be ile Ebû Küreyb de rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye, A'meş'den, o da İbrahim Et-Teymf-den, o da babasından, o da Ebû Zerr'den naklen rivayet etti. Ebû Zerr şöyle demiş: Ben:

—  Yâ Besûlüllah! Yer yüzünde ilk kurulan mescid hangisidir? de­dim. Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)

—  «Mescid-i Hara m'd ir.»  buyurdular.

—  Sonra hangisidir? dedim.

—  «Mescid-i Aksâ'dtr.» buyurdular.

—  Bunların arasında ne. kadar zaman vardır? dedim.

—  «Kırk senedir. Sonra nerede namaz vakti gelirse namazını orada kıl. Orasıda bir mescİd'dir.»  buyurdular.

Ebû KfimU'in hadîs'inde;

«Sonra sana namaz vakti nerede gelirse namazı hemen kıl, çunku ora­sı da bir mescid'dir.»   ibaresi vardır.

 

2- (...) Bana Alî b. Hucr Es-Sa'di rivayet etti. (Dedi ki): Bize Al! b. Mtishir haber verdi. (Dedi kî): Bize A'meş, İbrahim b. Yeztd Et-Tey-ml'den rivayet etti. Demiş ki: Ben mescid avlusunun kenarında babam­dan Kur'ân okuyordum. Ben secde âyetini okursam, o secde ederdi. Ken­disine: «Babacığım, yolda secde mi ediyorsun?» dedim. Babam:

«Ben Ebû Zerr'i şöyle derken işittim, dedi: BesûlüÜah (Salîalîahü Aleyhi veSelîem) e yer yüzüne kumlan ilk mescidin hangi mescid olduğunu sordum.

— «Mescid-i Hora m'dır»  buyurdu.

—  Sonra hangisidir? dedim.

—  «Mescid-i Aksa'd ir» buyurdu.

—  Aralarında ne kadar zaman vardır? dedim.

—  «Kırk yıldır. Sonra (Şunu bil kî) yeryüzü senin için mescid'dir. Bi­nâenaleyh sana namaz vakti nerede gelirse hemen   (orada) namazı kıl.» buyurdular.

Bu hadîsi Buharı «Kitâbu'l-Enbiyâ»'da; Nesâî «Enbiyâ» ve «Tefsir» bahislerinde; fbni Mâce dahi «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Aksa: Pek uzak, en uzak mânâsına gelir. Kudüs'deM mescide bu is­min verilmesi bâzılarına göre Kabe'ye pek uzak olduğu içindir. Bâzıları ondan daha gerilere doğru başka bir ibâdet yeri bulunmadığı için; bir takımları da pisliklerden temiz ve mukaddes olduğu için bu isim ve­rildiğini söylemişlerdir.

Görülüyor ki Hz. Ebû Zerr evvelâ yer yüzünde kurulan ilk mescid'in hangi mescid olduğunu, sonra ikinci mescid'i sormuş, üçüncü olarak da iki mescid'in bina edilmeleri arasında ne kadar zaman geç­tiğini anlamak istemişdir. Resûlüllah (Salktlkthü Aleyhi ve Sellem) onun suallerine sıra ile cevap vermiş; ilk mescid'in Kabe, ikincinin Mescid-i Aksa olduğunu, aralarında kırk yıllık bir zaman bulunduğunu bildir-mişdir.

İbnü'l-Cevzî, Kabe'yi İbrahim (Aleyhisselâm)'in, Mes­cid-i Aksâ'yı ise Süleyman (Aleyhisselâm)ın bina ettiğini, arala­rından bin seneden fazla bir zaman bulunduğunu söyliyerek mes'elenin müşkil olduğuna işaret etmişdir. Bu müşkili Kurtubî şöyle ce-vaplandırmışdır: «Gerek bu hususdaki âyet gerekse bu hadîs îbrâ-him ile Süleyman (Aleyhisselâm) 'in mezkûr mescidleri yeni yaptıklarına değil, başkaları tarafından yapılan eski binalarını yeniledik­lerine delâlet ederler. Kabe'yi ilk bina edenin Adem (Aleyhisselâm) olduğu da rivayet edilmişdir. Bu takdirde Âdem (Aleyhisselâm) 'dan kırk sene sonra oğullarından birisi Mescid-i Aksâ'yı bina etmiş olabilir.

Aynî 'nin beyanına göre Kabe'yi ilk defa melekler bina etmiş; sonra tbrâhî m (Aleyhisselâm) daha sonra sıra ile Amâlika, CürhUm ve Kureyş onu yenilemişlerdir. Kureyş'in bina etmesi Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Setlem)'in gençliğine tesadüf etmiştir. Daha sonra Abdullah tbni   Zübeyr   ve   Haccac   bina etmişlerdir.

İbni   Kesir   Beyt-i Makdis'i ilk mescid yapan zat'ın 1srâi1 (Aleyhisselâm) olduğunu, Hz.  Süleyman'a   ise onu tamir emir buyurulduğunu söylemişdir. Bu husûsda daha başka rivayetler de vardır. Hz. Ebû Zerr'in suâli iki mescid'den hangisinin târih itibarı ile evvel yapıldığına yahut hangisinin daha faziletli olduğuna dâirdir.

 

Bu Hadis'den Çıkarılan Hükümler:

 

1- Namaz her yerde kılınabilir. Bundan yalnız şeriatın istisna efr tiği kabristan, mezbele, deve ireği ve salhana gibi yerler müstesnadır.

2- Kaadı îyâz'ın beyânına göre muallimle talebe secde âyetini okurlarsa ulemâdan bâzıları ilk okuyuşları için secde etmeleri lâ­zım geldiğini; bir takımları ise hiç secde îcab etmediğini söylemişlerdir.

3- Yolda secde etmek caizdir. Ancak secde edilen yerin temiz ol­ması şarttır.

Südde: Mescidin etrafı, fakat mescidden sayılmayan yer demekdir. Bu kelime Nesâî'nin rivayetinde (Sikke) yâni yol şeklinde rivayet edil­mişdir ki mânâ itibârı ile   Müs1im'in buradaki rivayetine yakındır.

 

3- (521) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi id): Bize Hüseyin, Seyyar'dan, o da Yezid El-Fakîr'den, o da Câbir b. Abdillâh El-Ensâri'den naklen haber verdi. Câbir şöyle demiş; Resûlüllâh (SaiMlahü Aleyhi ve Sellem):

— «Benden önce hiç bir kimseye verilmeyen bej şey bana verildi.

1) «(Eskiden) Her Peygamber hassaten kendi kavmine gönderiliyor­du. Ben ise kızıl ve siyah bütün insanlara gönderildim.

2) Bana ganimetler helâl kılındı. Hâlbuki benden önce hiç bir kimse­ye helâl edilmemişlerdi.

3) Benim İçin yer tertemiz ve mescid kılındı. Binâenaleyh her kime namaz vakti gelirse bulunduğu yerde namazını kılar.

4) Bir aylık yol kadar yerden (Düşmanımın kalbine) korku salınmakla mansûr oldum.

5) Bir de bana şefaat verildi.» buyurdular.

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hüşeym rivayet etti. (Dedi ki): Bize Seyyar haber verdi. (Dedi ki): Bize Ye­zidi [1] El-Fakir rivayet etti: Yezîd: Bize Câbir b. Abdillâh haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuş... diyerek yu-Jcarki hadîs'in mislini rivayet etmiş.

Bu hadîsi Buhârî «Teyemmüm» ve «Namaz» bahislerinde; Nesâî   «Taharet» bahsinde lahrîc etmişdir. Amr b,   Şuayb'ın rivâyetinde bu beyanâtın Tebûk gazasında verildiği bildirilmektedir. Bu gaza Peygamber (Sailaiîahü Aleyhi ve Sellem) 'in son gazâsıdır.

Dâvûdî diyor ki: «Hadîs-i şerif'de sayılan beş şey Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellemyden Önce hiç bir Peygamberde toplu olarak bu-lunmamışdır. Yalnız Nuh (Aleyhisseiâm) bütün insanlara gönderilmiş-dir. Geri kalan dört şeyden hiç biri ondan önce geçen Peygamberlerden birine verilmemişdir...»

Nuh (Aleyhisseiâm) 'in bütün insanlara gönderilmesi meselesine şöy­le cevap verilmişdir: «Hz. Nuh, Peygamber olarak bütün insanlara gönderilmemişdir. Onun bütün insanlara gönderilmesi tûfân sebebi ile insanlar helak olarak mahdut mikdarda insan kalması dolayısı iledir. Bi­zim Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise peygamber olarak gön­derilirken risâleti bütün insücinne tâ'mîm ve teşmil edilmişdir.»

İbnü'l-Cevzî 'nin beyânına göre eskiden bir kavme Peygam­ber gönderilirken başkalarına da ayrı ayrı peygamberler gönderilir, bu suretle bir zamanda birçok Peygamberler gelirmiş. Bizim Peygamberimiz ise tek başına gönderilmiş, onun zamanında kendinden başka hiçbir Pey­gamber gönderilmemişdir.

Peygamber (Sailaiîahü Aleyhi ve Sellem) 'in hususiyetlerinden biri de düşmanla aralarında bir aylık yol nisbetinde mesafe varken düşmanın on­dan ve ordusundan korkmasıdır. Aradaki mesafenin bir aylık yol ile tahdîd edilmesi bundan daha uzakta olanlar korkmazlardı mânâsına gelmez. O gün için Medine ile islâm düşmanları a> asında bir aylık yoldan daha uzak-da olanlar bulunmadığı için bir aylık mesafe son had olarak zikredil-mişdir. Yoksa ne kadar uzakta olursa olsun Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile islâm ordusunun karşısına çıkacak düşmanın kalbine korku siner. Gerçi meşhur bir kumandanın karşısında harb etmekden korkan insanlar bulunabilir. Fakat o mücerret bir korkudur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in düşmanı ise onun mutlak surette muzaffer olacağından korkar.

Yeryüzünün mescîd kılınmasından murâd: secde yerleri yahut malûm mescidlerdir. Kaadi İy âz, geçmiş Peygamberlere ancak kilise ve havra gibi husûsî yerlerde; bâzı ulemâ da temiz olduğunu yüzde yüz bildikleri yerlerde namaza durmak mubah kılındığını bu ümmete ise şerîatm beyân ettiği bâzı yerler müstesna olmak üzere bütün yer yü­zünde namaz kılmaya izin verildiğini- söylemişlerdir. Gerçi isâ (Aleyhisseiâm) yeryüzünde çok sefer eder ve namaz vakti geldiğinde bu­lunduğu yerde namazını kılardı, fakat ona heryerden teyemmüm caiz değildi. Her yerde namaz kılmak ve teyemmüm etmek yalnız Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seüem)'e mahsusdur.

Ganimet: Muzaffer olan İslâm ordusunun kâfirlerden aldığı mallar­dır. Buna mağnem de denilir. Hattâbî'nin beyânına göre ganimet hususunda eski ümmetler iki kısma ayrılmışlardı. Bir kısmına ganîmet almaya hiç izin verilmemişdi. Diğerlerine bu husûsda izin verilmiş fakat aldıkları ganimetleri yemek helâl kılınmamıştı. Bir ateş gelir onların al­dıkları ganimetleri yakardı. Bâzıları: «Ganîmet meselesinden murâd onu istediği gibi tasarruf hususunda Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e imtiyaz verilmesidir.» demişlerse de birinci tevcih (yâni eski milletlere ganîmet'den istifâde helal kılınmamışdır. demek) daha doğrudur.

Şefaat: bir kimsenin iyilik yapmasını istemek başkasına zarar ver-mekden vazgeçmesini niyaz eylemekdir. Bâzıları şefaatin, duâ mânâsına geldiğini söylerler ve: «Şefaat hükümdar huzurunda şefî'in başkası için bir hacet talebi hususundaki konuşmasıdır.» derler.

İbni Dakik.il îd (625-702): «En yakın ihtimâle göre bu ha-disdeki şefaatin lamı ahd içindir. Bundan murâd mahşerin dehşetinden insanlara rahatlık verip nefes aldıracak olan şefâat-ı uzmâ'dır, ki vukuu hususunda hiçbir hilaf yokdur.» diyor. Bâzıları; «Buradaki şefâat'dan murâd Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Seİîem) 'in reddedilmeyen husûsî şe-fâatı'dır.» demiş, bir takınılan bunun kalplerinde zerre kadar îmân bu­lunanları cehennemden çıkarmak için yapılacak şefaat, başkaları cennet-de derece verilmesi hususundaki şefaat, daha başkaları cennete hesap sorulmadan girme hususundaki şefaat olduğunu söylemişlerdir. Pey­gamber (Salîallahü Aleyhi ve Selkm)'in şefaat nevilerini îmân bahsinde gör-müşdük.

 

Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- İbni   Battâl'a   göre bu hadîs hüccetin müşahede ile olduğu gibi haberle de sabit olduğuna delildir.

2- ResûIÜllah(5û/fcr/fafcü Aleyhi ve Sellem)'e husûsî şefaat hakkı veril-mişdir. Bundan murâd her kim hakkında şefaat etmek isterse reddedil-meyerek bu hakkın kendisine verilmesidir. Şefaatin bu nevi şâir Peygam­berlerden hiç birine verilmemişdir.

3- Evinde, yerinde olan bir kimse su bulamaz ve namaz vaktinin geçeceğinden korkarsa teyemmüm ederek namazını kılabilir. Teyemmüm için toprak şart değildir. Çünkü toprak bulunmayan bir yerde de na­maz vakti gelebilir. O zaman- kum, kireç v.s. gibi mevcûd şeyler üze­rine teyemmüm etmez caiz olur. Nevevî diyor ki: «İmam-ı Ma­lik ile Ebû Hanife yeryüzünün bütün cüzleri ile teyemmüm caiz olacağına bu hadîsle istidlal etmişlerdir. Hadîs'in bir rivayetinde (Toprağı da bize temizleyici kılındı) den i İmiş di r ki, teyemmümün toprak-dan başka hiçbir şeyle caiz olmıyacağını söyleyen İmam-ı Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve başkaları bununla istidlal etmişler; mut­lak rivayeti bu mukayyed rivayete hamletmişlerdir.»

Ebû Ömer b. Abdil Berr: «Ulemâ tozlu toprakla te­yemmümün caiz olduğuna ittifak etmişlerdir. İmam-ı Mâ lik'e göre toprak, kum, ot, ağaç, kar, pişmiş tuğla veya kiremit gibi şeylerle te­yemmüm caizdir. Sevrî ile Evzâî: Yeryüzünde bulunan herşey ile hattâ ağaç, kar ve buzla teyemmüm caiz olduğunu söylemişlerdir,» diyor. Tafsilât için fıkıh kitaplarına müracaat edilmelidir.

4- Ganimetler Peygamberimiz Muhammet! Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) ile ümmetine mubah kılınmışlardır.

 

4- (522) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Fudayl, Ebû Mâlik Kl-Eşcaî'den, o da Rib'î'den, o da Hu-zeyfe'den naklen rivayet etti. Huzeyfe şöyle demiş: Resûliillah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):                          

— «Biz (şâir) insanlar üzerine üç şey ile ustun kılındık:

1) Saflarımız meleklerin safları gibi yapıldı.

2) Yeryüzünün her tarafı bizim için mescid;

3) Su bulamadığımız zaman toprakda bize temizleyici bir vâsıla kı­lındı.» buyurdu ve bir haslet daha söyledi.

 

(...) Bize Ebû Küreyb Muhammed b. El-Alâ' rivayet etti. (Dedi ki):

Bize İbni Ebî Zaide, Sa'd b. Târik'den naklen haber verdi. (Demiş ki): Bana Kib'î b. Hirâş, Huzeyfe'den rivayet etti. Huzeyfe: «Kesûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Setlem) şöyle buyurdu...» diyerek yukarki hadîsin mislini rivayet etmiş.

Ulemâ'mn beyânına göre ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu ha-dîs'de müslümanların şâir milletler üzerine üç şeyle üstün kılındığını söylemiş, fakat bunlardan yalnız ikisini beyân etmişdir. Beyân edilen iki şeyden biri müslümanlann namazda melekler gibi saff olması, diğeri de yeryüzünün her tarafının müslümanlar için mescid hükmünde olma­sıdır. Bundan sonra zikrettiği toprağının temizleyiciliği meselesi ikinci hasletde dâhildir. Üçüncü haslet burada beyân edilmemişdir. Nitekim: «Ve bir haslet daha söyledi.» denilerek buna işaret edilmiştir. Üçüncü hasleti Nesâî zikretmişdir. Onun hakkında ResûlüIIah (Sallallahü A leyhi ve Sellem):

«Birde Bakara sûresinin şu son âyetleri arşın altındaki defineden bana mahsûs olmak üzere verildi. Bunlar benden önce hiçbir kimseye verilmediği gibi benden sonra dahî hiçbir kimseye verilmiyeceklerdir.» buyurmuşlar­dır.

ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bakara sûresinin son âyetleriy-le ümmetinden kaldırılan çileli cezalara takat getiremiyecekleri şeylerin unutma ve hatâ gibi şeylerden mes'ul tutulmayacaklarına işaret buyur­muştur.                                   

 

5- (523) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybetü'bnü Saîd ve Alî b. Hucr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İsmail —ki İbni Câ'fer'dir— A'lâ'-dan, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki Resû­lüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Ben diğer Peygamberler üzerine altı şeyle tafdîl olundum :

1) Bana Cevâmiü'l-Kelim verildi.

2) (Düşmanlarımın kalplerine) korku sindirilmekle mansûr kılındım.

3) Bana ganimetler helâl kılındı.

4) Yeryüzü bana temizlik vâsıtası ve secdegâh kılındı.

5) Ben bütün insanlara Peygamber gönderildim.

6) Benimle Peygamberler sona erdirildi.» buyurdular.

 

6- (...) Bana Ebu't-Tâhir ile Harmele rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Yûnus, tbni Şihâb'dan, o da Said b. El-Müseyyeb'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) :

«Ben Cevâmiü'l-Kelim ile gönderildim. (Düşmanlarıma) korku (verilmek) ile mansur oldum. Bir defa ben uyurken bana yer hazînelerinin anahtarları getirilerek Önüme konuldu.» buyurdular.

Ebû Hüreyre: «ResGUüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dünyâdan gitti (şimdi) o hazîneleri siz çıkarıyorsunuz.» demiş.

 

(...) Bize Hâcib b. Velid [2] rivayet etti. (Dedi M): Bize Muham-med b. Harb, Zübeydî'den, o da Zührî'den naklen rivayet etti. (Demiş ki): Bana Saîd b. El-Müseyyeb ile Ebû Selemete'bnü Abdirrahmân haber verdiler ki Ebû Hüreyre:                                               

«Ben Resülünah(SallalkıhüAieyhiveSetlem)'i şöyle buyururken îşİt-tim...» diyerek Yûnus hadîs'inde olduğu gibi rivayette bulunmuş.

 

(...) Bize Muhammed b. Râfi' ile Abd b. Humeyd rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Abdürrazzak rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ma'mer, Ztih-rî'den, o da İbnü'I-Müseyyeb ile Ebû Seleme'den, onlar da Ebû Hürey-re'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen bu ha-dîs'in mislini haber verdi.

 

7- (...) Bana Ebu't-Tâhir rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Vehb, Amr b. El-Hâris'den, o da Ebû Hürey re'nin azatlısı Ebû Yûnus'dan nak­len haber verdi. Ona da Ebu Hüreyre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etmiş ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Ben düşmanım üzerine korku verilmekle mansûr kılındım. Bana Cevâmiü'l-Kelîm'de verildi. Bir defa ben uyurken yer hazinelerinin anahtarları bana getirilerek ellerime konuldu.» buyurmuşlar.

 

8- (...) Bize Muhammed b. Kâfi' rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ab-dürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ma m er, Hemroâm b. Münebbih'-den rivayet etti. Hemmâm:

— Ebû Hüreyre'nin Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'ten bize rivayet ettikleri şunlardır, diyerek bir takım hadisler zikretmiş; ez cümle: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ben Korku ile mansûr oldum; Bana Cevâmiü'l-Kelim'de verildi.» buyurmuşlardır; demiş.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü't-Ta'bîr» ve «Kitâbu'l-Cihâd» da tahrîc etmişdir.

Cevâmiü'l-Kelim: Cem'iyetli kelimeler demektir. Bundan murâd: Az sözle çok mânâ ifâde etmekdir. İbni Tîn'e   göre Cevâmiü'1-Kelim'den murâd Kur*ân-ı Kerîm'dir. Fakat bazı hadîsler de öyledir. Kur'-ân-ı Kerim'de öyle âyetler ve ahâdîs-i Nevevîyye içersinde öyle hadîsler vardır ki, metni bir satırı doldurmadığı hâlde şerh ve îzâhı hakkında ki­taplar yazılabilir. Böyle az sözle çok mânâ ifâde etmek insanlar içinde yalnız Peygamber (Sallalİahü Aleyhi ve Sellem) 'e müyesser olmuş bir hu­susiyettir.

Yer hazînelerinin anahtarlarından murâd İbnî Tîn'e göre müslümanların ganimet olarak aldıkları düşman kıratlarının hazîneleri­dir. Ibni Battal (?- 444) dahî buna kânî olmuş ve: «ResûlUllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bununla yerdeki madenleri kasdetmiş olabilir demiştir. Şüphesiz ki Arablar diğer milletlere nazaran fakirdiler. Resû-lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sözü ile ileride kisrâların, kayserle­rin hazîneleri müslümanların eline geçeceğini tebşir buyurmuş, netice o-nun haber verdiği gibi çıkmışdır. Binâenaleyh mezkûr cümle Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in mucizelerinden biridir. Ulemâ bu hadîs-i şerifi, Cevamiü'l-Kelîm hadîslerden, onların ihtiva ettiği ince mânâları çıkarmaya teşvik sayarlar. Hadîs'in sonunda Hz. Ebû Hüreyre: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dünyâdan gitti. Şimdi o hazîne­leri siz çıkarıyorsunuz.» diyerek Peygamberi Zişân (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimizin o hazînelerden elde edebildiğini ashabına paylaş­tırdığını, kendisine hiçbir şey almadığını ve ashabın hâlâ onun vâ*d bu­yurduğu şekilde o hazîneleri elde etmekde olduklarını anlatmak istemiş-dir.

Görülüyor ki babımız hadîslerinin bâzılarında Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bana beş şey verildi.» buyurmuş; bâzılarında bunun üç şey oldu­ğunu, bir rivayet de bilâkis altı şeyle bütün peygamberlere tafdîl buyu-rulduğunu beyân etmişdir. Bu husûsda daha birçok rivayetler vardır. Bunların mecmuundan anlaşılıyor ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e mahsûs olan hasletler beş değil on'dan bile fazladır. Hattâ Ebû Sad-i Nisâbûrî «Şerefül-Mustafâ» adlı eserinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûs olan hasletleri toplayarak altmışa kadar çıkarmışdır. İlk nazarda bu bâbdaki muhtelif rivayetler arasında tearuz var gibi görünür. Çünkü bâzılarında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve (Aleyhisselâtü Vesselam)*^ mahsûs hasletler beş, bâ­zılarında altı, bir takımlarında dört, diğerlerinde üç olarak zikredilmiş-dir. Bununla beraber hakikatte rivayetler arasında hiçbir zıddiyet yok­tur. Bu hususda Kurtubî şunları söylemektedir: Bunun tearuz olduğu zannedilmesin, tearuz fikri ancak sayıların inhisara delâlet ettiği teveh-hümünden doğar. Halbuki mesele Öyle değildir. Çünkü bir kimse bende beş altın var dese, bu söz o kimsede başka para olmadığına delâlet etmez. O adam başka bir defa: Bende yirmi altın var, daha başka bir defa: Bende otuz altm var! diyebilir. Zîrâ otuz altını bulunan bir kimse için yirmi altını, yahut on altını var demek doğrudur. Burada hiçbir taâruz ve tenakuz yokdur. Caizdir ki Allah Teâlâ Hazretleri Resu­lü Zîşân'ma üç haslet tahsis buyurduğunu; sonra beş, daha sonra altı has­let ihsan ettiğini haber vermiş olsun!»

Hâsılı bir şeyi adedle tahsis ve tahdîd o adedden mâdâsını nefî sa­yılmaz.

1- Peygamber (Sallaltakü Aleyhi ve Sellem) 'in Mescidinin İnşası Babı

 

9- (...) Bize Yahya b. Yahya ile Şeybân b. Ferruh ikisi birden Abdül Vâris'den rivayet ettiler. Yahya dedi ki: Bize Abdül-Vâris b. Saîd, Ebu't-Teyyâh Ed-Dubaî'den naklen haber verdi. (Demiş ki): Bize Enes b. Mâlik rivayet etti ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine'ye gelerek Medine'nin yukarısında Benî Amr b. Avf demlen bir kabileye misafir olmuş. Onların arasında ondört gece kalmış. Sonra (dayıları olan) Benî Neccâr kabilesi ileri gelenlerine haber göndermiş. Onlar da kılma­larını kuşanarak gelmişler. Enes demiş kî:

—  Devesinin üzerinde Resûlüllah (Saiîaîlahü Aleyhi ve Sellem)*i terki­sinde Ebû Bekir'i ve etrafında Beni Neccâr ileri gelenlerini hâlâ görür gibiyim. Nihayet yükünü Ebû Eyyûb'un    avlusuna indirdi.    Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Selletn) nerede namaz vakti gelirse oracıkta namazını kılardı. Koyun ağıllarında  dahî namaz kıldığı olurdu.  Sonra  mescidin yapılmasını emr buyurdu. Benî Neccâr ileri gelenlerine haber gönderdi. Derhâl geldiler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara:

—  «Ey Benî Neccâr! Şu bahçenizin kıymetini bana söyleyin!»   buyur­du. Onlar:

—  Vallahi olmaz! Biz onun kıymetini ancak Allah'dan isteriz.» de­diler. Enes demiş ki bu bahçede şu söyliyeceklerim bulunuyordu: İçinde bir hurmalık ile, müşriklere âid kabirler ve bir harabezâr vardı. Mütea­kiben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)    emir buyurarak    hurmalar kesildi. Müşriklerin kabirleri başka yere naklolundu. Harabezâr da tes­viye edildi. Sonra hurmaları Kıble tarafa (Direkler hâlinde) dizdiler. Ve kapınm iki tarafını taşdan ördüler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte ashâb neşİdeler söyliyerek taş taşıyor ve:

«AlIahim ahîret hayırından başka hiç bir hayır yokdur. İmdi sen Ensâr ile Muhacirlere yardım evle!..» diyorlardı.

 

10- (...) Bize Ubeydullah b. Muâz EI-Anberî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Babam rivayet etti.(Dedi ki): Bize Şube rivayet etti. (Dedi ki): Ba­na Ebu't-Teyyâh, Enes'den naklen rivayet etti ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescid yapılmazdan önce koyun ağıllarında namaz kı-larmış.

 

(...) Bize bu hadîsi Yahya b. Yahya da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hâlid (yâni tbnil-Hâris) rivayet etti. (Dedi ki) Bize Şu'be, Ebu't-Tey-yâh'dan rivayet etti. Ebu't-Teyyâh:

«Enes'i Resûlüllah (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) şöyle yapardı diyerek yukarki hadîsin mislini söylerken işitdim» demiş.

Bu hadîsi Buhârî «Namaz» «Hacc» «Büyü ve «Hicret» bahisle­rinde; Ebû Dâvûd, Nesâî ve îbni Mâce dahî «Namaz» bahislerinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hadîs-i  şerîf Peygamber   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)''in  Medine'deki

mescidlerinden bahsetmektedir. Yine bu hadîsde işaret edildiğine göre Fahr-i Kâinat (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Mekke'den Medine'­ye hicret ederken «Aliye» denilen yerde yâni «Küba» da on dört gün kalmış orada ensânn ileri gelenlerinden Benî Amr b. Avf kabilesine mi­safir olmuşdu. İşte Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ilk mescidini buraya kurmuşdur. Küba, Medine'ye iki veya üç mil mesafede bir köy­dür. Muhammed b. Mûsâ El-Harzemî 'nin beyânına göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in oraya gelişi milâdî (623) târihine tesadüf eder.

Bâzıları Peygamber (Satlallahü Aleyhi ve Sellem)'in Küba'da yirmidört gün kaldığını, bir takımları da onsekiz gün olurduğunu söylerlerse de ekseri rivayetler burada olduğu gibi ondört gün kaldığını bildirmektedir. Bundan sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dayıları olan Benî Neccâr kabilesinin ileri gelenlerine haber göndermiş, onlar da kılınçlannı kuşanarak hemen kendisini istikbâle çıkmışlardı. Zâten o günlerde Re­sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Medine'ye geleceği beklendiği için bütün Medîne halkı sokaklara yol boylarına diziliyor Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i misafir etmek için hasretle yolunu bek­liyorlardı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Küba'dan Medi­ne'ye hareketi bir cum'â gününe tesadüf eder. O gün Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz cum'â namazını Küba ile Medîne arasında «Rânûnâ» denilen yerde oturan Benî Salim b. Avf kabilesinin yanında kılmış; Medine'ye namazdan sonra girmişdir.

Hadîs'in zahirine bakılırsa Medine'ye girerken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devesinin üzerinde, Ebû Bekir (Radiyallahû anh) da terkisindeymiş. Rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Ebû Bekir'in de devesi varmış. Şu halde Ebû Bekir (Radiyallahû anh) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in terkisinde bulunmak şerefine nail olmak için kendi devesinden inmiş de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  'in devesine binmişdir. Yahut kendi devesinden, inmemiş fakat Peygamber Efendimiz hemen peşinden geldiği için  terkisindeydi, denilmiştir.

Hadîs'in bir rivayetinde cum'â namazından sonra ResûlÜllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'e Benî Sâlim'den bâzı zevat gelerek bir kaç zaman yan­larında misafir kalmasını rica ettikleri, fakat o bu ricayı kabul etmeyip

«Hayvanımın yolunu serbest bırakın! Çünkü o me'murdur» dediği bil-dirliyor. Ayni rivayete nazaran Peygamber (Salîalldhü Aleyhi ve Sellem) devesinin yularım tamâmiyle serbest bırakmış; hayvan istediği tarafa, istediği şekilde yürümek suretiyle ensârdan yedi kabilenin yanından geç­miş, hiç birinin yanma sapmamış. Kabileler hayvanı kendi taraflarına almak istedikçe ResûlÜllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) aynı sözü tekrarlar yâni: «Hayvanın yolunu serbest bırakın! Çünkü o memurdur.» dermiş. Bu suretle şimdiki Mescid-î Nebevî'nin kapısı yanma gelmişler. Deve orada çökmüş. Mescid-i Nebevî'nin yeri o zaman Beni Neccâr kabilesinden iki yetime âit harman yeri gibi bir boşlukmuş ResûlÜllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) orada deveden inmemiş. Sonra deve kalkarak biraz yürümüş Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) yularını yine serbest bırakmış. Hayvan biraz gittikden sonra arkasına bakmış ve tekrar geriye dönerek ilk defa çöktüğü yere çökmüş ve hırçınlık göstermiş. ResûM Ekrem (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) de üzerinden inmiş. Hz. Ebû Eyyûb eş­yasını alarak onu evine misafir etmiş.

Hz. Ebû Eyyûb'unismi Hâlid b. Zeyd El-Ensârî'dir. Rivayete nazaran ResûlÜllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in deve­si Hz. Hâ1id'in kapısı önünde çökünce Ensâr-ı Kirâm'dan Ceb­bar b. Sahır (Radiyailahû anh) deveyi dürterek kaldırmağa ve kendi evine götürmeğe çalışmış. Hz. Hâlid bunu görünce: «Tâ Ceb­bar! Ona benim evimden mi kaldırmağa çalışıyorsun? Bana bak Peygam­beri bak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki arada islâmiyet olma­saydı senin boynunu mutlaka kılınçla vururdum.» demiş.

Cebbar b. Sahır Bedir'de ve Akabe Beyâtında hâzır bu­lunmuş büyük bir sahâbîdir. Bâzıları isminin Câbir b. Sahır olduğunu söylemişlerse de doğrusu   Câbir   değil   Cebbar 'dır.

Muhammed b. İshâk (?-151)'ın beyânına göre Yemen hükümdarlarından Tübba' îbni Hassan, Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) dünyâya gelmezden bin sene önce Mekke'ye gelmiş, oradan da Medine'ye gitmiş. Yanında hukemâdan dört yüz kişi bulunuyormuş. Bu zevat kendi aralarında Medine'den çıkmamaya karar vermişler. Tübba' bunun sebebini sorunca: «Efendim biz kitaplarımızda Mubammed isminde bir Peygamber geleceğini, burası onun hicret di-yân olacağını görüyoruz. Onun işin burada kalmak isliyoruz. Olur ki onunla görüşürüz.» demişler. Bunun üzerine Tübbâ'da onlarla be­raber Medine'de kalmaya niyet etmiş. Yanında bulunan hukemânm her birine Medine'de bir ev yapmış. Cariyeler satın alarak onları adamla-rıyle evlendirmiş. Hukemânm her birine bol bol paralar vermiş; bir de vasiyetname yazarak müslüman olduğunu onda tesbît etmiş. Vasiyet­nameyi altın yazıyla bitirerek yamdaki hukemânm en büyüğüne tes­lim etmiş ve şayet Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e yetişirse bu vasiyetnameyi ona vermesini, yetişmezse şocuklarından ona yetişecek olanın vermesi şartı ile sülâlesinin bu vasiyetnameyi muhafaza etmesini rica etmiş. Ayrıca Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine'ye Hicret ettiği zaman otursun diye ona bir de ev yaptırmış. Fakat Za-manla o ev bir çok sahipler değiştirmiş. Nihayet Hz, Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd (Radîyallahû anh) 'a intikâl etmiş. İşte Hz. Ebü Eyyûb Yemen hükümdarının vasiyetnamesini teslim alan âlimin sülâlesindenmiş. Şâir Medine halkı ise Yemen hükümdarının maiyetinde bulunan dört yüz âlimin neslindenmişler. ResûlüIIah (Sallalhhii Aleyhi ve Sellem) Medine'ye hicret edince MedînelÜer Yemen hükümdarından ka­lan mektubu Ebû Leylâ isminde bir zât ile kendisine göndermişler. ResûIÜUah    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu görünce:

«Sen Ebû Leylâ'sın! Yanındada ilk Yemen hükümdarının mektubu var!»

buyurmuş. Ebû Leylâ bu sözlerin karşısında şaşırmış kalmış. Kendisi ile konuşanın iki cihan serveri Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) olduğunu fark edemiyerek:

«Sen kimsin? Ben senin yüzünde sihir eseri göremiyorum.» demiş ve onun bir sihirbaz olduğunu tahmin etmiş. Bunun' üzerine ResûlüIIah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) :

«Ben Muhammed'i m. Ver sen şu mektubu!» buyurarak mektubu açmış. Okuyunca üş defa «Salih kardeşim Tübba' Merhaba» demiş.

Bâzı kitaplarda Tübbâ'ın Zebur'a îmân ettiği bildirilir. Bâzı hadîslerde de ona sövülmemesi emir buyurulmuşdur. Sa'leb î'nin Seh1 b. Sad (Radtyallahû anh) 'dan rivayet ettiği bir hadîsde Hz. Seh1: «ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i:

Tübba'ya sövmeyin! Çünkü o müslüman olmuşdu, buyururken işit­tim.» demişdir.

Tübba': Yemen krallarına verilen lakabdır. Acem krallarına Kisrâ, Roma imparatorlarına Kayser denildiği gibi eski Yemen hükümdarları­na da Tübba' lâkabı verilirmiş.

Bâzıları mezkûr Tübbâ'ın Kabe'ye Kisve giydirdiğim ve yüz otuz bin süvari ile yüz onüç bin piyade askeri maiyetinde Medine'ye gel­diğini kaydederler.

Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) Medine-i Münevvere'ye yerle­şince bu günkü Mescid-i Nebevî'nin yerini satın almak istemiş. Bunun Sehl ve Süheyl isimlerinde iki yetime âid olduğu söylen­miş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerini çağırarak o yeri mescid yapmak işin satın almak istediğini ve buna ne isteyeceklerini sor­muş. Yetimler: -Biz para istemeyiz Yâ Resûlüllah! Bu yeri sana hibe ediyoruz.» demişler. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) parasız kabul etmiyerek yeri on altına satın almış parasını da Ebû Bekir (Radiyallahû anh) ödemiş. Bâzı rivayetlerde yerin Hz. Ebû Eyyûb tarafından satın alındığı bildirilmektedir.

Mescid'in binasına gelince: Sahîh rivayetlerde bildirildiğine göre du­varları kerpiçden, tavanı hurma dallarından, direkleri de hurma kütük­lerinden idi. Binâenaleyh bu hadîs'de bahsedilen kıbleden murâd cihet olsa gerektir. Çünkü Mescid-i Nebevî yapılırken kıble henüz Kabe de­ğildi. Bir rivayete göre mescid murabba şeklinde olup her duvarının uzun­luğu yüz arşın mikdârındaymış. Başka bir rivayete göre yüzden biraz azmış. Mescid'in temel duvarları üç arşına yakın genişlikde taşdan örül­müş, sonra üzerine kerpiç işlenmiş. Mescid yapılırken Peygamber (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) ashabı ile birlikte taş ve kerpiç taşımış. Mes­cid'in kıblesi Kudüs'e doğru çevrilmiş. Duvarlarının yüksekliği bir adam boyu imiş. Mescid'in üç kapısı varmış. îşte Mescid-i Nebevî, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekir (Radiyallahû anh) zamanlarında bu şekilde kalmış. Hz. Ömer ona biraz ilâve yapmış. Hz. Osman birçok ziyâdeler ilâve etmiş. Bu meyânda duvarları ile direklerini taşdan, tavanını da abanozdan yapmışdır. Ondan sonra Mescid-i Nebevî birçok zevat tarafından yenilenmişdir.

Bu hadîsde ashâb-ı Kiramın recez okudukları, Peygamber (Sat Aleyhi ve Sellem) 'in de onlara iştirak ettiği bildirilmektedir.

Recez: şiirin bir nev'idir. Fakat şiir olup olmadığı ihtilaflıdır. Ekse­riyetle aruz ve edebiyat ulemâsı onu şiirden saymazlar. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in onu okuması da şiir olmadığına hamledilir. Çünkü şiir okumak ona nass-ı Kur'ân ile haram kılınmışdır. Kurtubî, Recezin şiirden sayıldığını söylemiş ve: «Onu şiirden saymayanlar Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in okumasını müşkil addettikleri için böyle hareket etmişler; recez şiir olsaydı onu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğrenmezdi... demişlerse de bu sözün bir kıymeti yokdur. Çün­kü az mikdârda şiir okuyan veya söyleyen yahut nadiren şiirden misal veren kimse şâir denilmeye hak kazanamaz. Onun ne şiir bildiği söylene­bilir, ne de şiire nisbet olunur.» demişdir.

İbni Tîn ise bilâkis receze şiir denemiyeceğini iddia etmişdir. Çünkü Recez söyleyene şâir değil «Râciz» derler.

Bâzıları: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e şiirin haram olma­sından murâd şairliği sanat edinmesidir. Başkalarının şiirlerini okumak ona memnu değildir.» demişlerdir.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hayvan üzerinde bir kimseyi terkisine almak caizdir.

2- Koyun ağıllarında namaz kılmak caizdir.

3- Satış veya bağış suretiyle ele geçirilen kabristanda tasarruf caizdir.

4- Müşriklerin kabirlerini açmak ve kemiklerini başka yere naklet­mek caizdir. Çünkü müşriklere hürmet yoktur. Vâkı'â kabir, içinde def-nolunan kimseye mahsûstur. Binâenaleyh satılması ve içinde yatanın baş­ka  yere  nakledilmesi  caiz değildir.  Fakat Peygamber (SaltaÜakii Aleyhi veSellemyin açtırarak başka   yere naklettirdiği   kabirler oraya defnedi­lenlerin mülkü değildi. İhtimal gasp suretiyle oraya    deftıedilmişlerdi. Kendi mülkleri bile olsa küffânn bu husûsdaki tahsis ve icrââtına itibar yokdur. Hattâ Fukahâ gasp edilen bir yere defnedilen müslümanın bile oradan çıkarılabileceğini söylemişlerdir.

Acaba bu zamanda Küffâr'ın kabirleri başka yere nakledilerek yer­lerine mescid yapılabilir mi? suâline bâzıları bu hadîsle istidlal ederek evet cevâbını vermişlerdir. Küfe ulemâsı ile îmam-ı Şafiî 'nin mez­hepleri budur. Evzâî'ye göre ise caiz değildir. Müslüman kabri üze­rine mescid yapılması bâzı kayıt ve şartlarla caizdir. Kabrin eskimiş ol­ması içindekinin çürümesi ve oraya cenaze defni için ihtiyâç bulunmaması bu şartlar cümlesindendir.

5- Kabrin içindeki meyyit tamâmiyle çürüyüp bittikten ve top-rakda .eseri dahî kalmadıktan sonra o kabrin üzerinde namaz kılmak caizdir.

6- Bir zaruret veya maslahatdan dolayı yemiş ağaçlarını kesmek caizdir. Harpde küffânn yerlerini fetih ümidi kalmadığı zaman onların ağaçlarım kesmek dahî ayni hükümde dâhildir.

7- Bir işi kolaylaştırmak ve ona karşı neşât açmak için recaz ve şiir okumak caizdir.

 

2- Kıblenin Kudüs’den, Kabe'ye Çevrilmesi Babı

 

11- (525) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû'l-Ahvas, Ebû İshâk'dan, o da Berâ' b. Âzib'den naklen rivayet etti. Berfi' şöyle demiş:

«Ben Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber onaltı ay Beyt-i Makdis'e doğru namaz kıldım. Nihayet Bakara süresindeki şu âyet nazil oldu:

«Nerede bulunursanız yüzünüzü Kabe'ye doğru çevirini» [3] Bu âyet Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) namazı kıldıktan sonra nazil ol­du. Bunun üzerine cemâatdan biri oradan gitti (bu zât) namaz kılmakda olan Ensârdan bâzı kimselerin yanına uğramış ve onlara kıblenin değiş­tiğini söylemiş. Onlar da yüzlerini K^be tarafına çevirivermişler.

 

12- (...) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Ebû Bekir b. hep birden Yahya'dan rivayet ettiler. tbnül-Müsennâ dedi ki: Btae Yah­ya b. Saîd, Süfyân'dan rivayet etti. (Demiş ki): Bana Ebû İshale rivayet etti. Dedi ki Berâ'ı şöyle derken işitdim:

Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde on altı yahut on yedi ay Beyt-i Makdis'e doğru namaz kıldık sonra Kabe'ye doğru dön­dürüldük.

 

13- (526) Bize Şeybân b. Ferrûh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-dülâziz b. Müslim [4] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Dinar, İbni Ömer'den rivayet etti. H.

Bize Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. Lâfız onundur. Kuteybe, Mâ­lik b. Enes'den, o da Abdullah b. Dinar'dan, o da tbni Ömer'den naklen rivayet etti. tbni Ömer şöyle demiş: Cemâat Küba'da sabah namazını kı­larken anîden kendilerine biri gelerek:            

— Gerçekden bu gece ResûlüIIah (Salîalîahü Aleyhi ve Sellem) 'e Kur'-ân indirildi ve Kabe'ye doğru dönmesi emrolundu. Binâenaleyh siz de Kabe'ye dönün! dedi. Kübalıların yüzleri Şam'a doğru bulunuyordu. He­men Kabe'ye döndüler, '

 

14- (...) BanaSüveyd b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bana Hafe b. Meysera, Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da İbni Ömer'den, bir de Mûsâ b. Ukbe Abdullah b. Dinar'dan, o da İbni Ömer'den naklen ri­vayet etti ki İbni Ömer:

Cemâat sabah namazında iken anîden kendilerine bir adam geldi.»» diyerek Mâlik hadîsi gibi rivayette bulunmuş.

 

15- (527) Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme Sabit'den o da Enes'den naklen rivayet etti ki Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılıyormuş. Sonra:

«Biz senin yüzünü semâya doğru çevirdiğini elbet görüyoruz. Seni, razı olacağın bir kıbleye mutlaka çevireceğiz! Şu hâlde artık yüzünü mes-cid-i Hora m'a doğru çevir!» [5] âyeti kerimesi nazil olmuş.

Beni Seleme'den bir zât, kabilesi sabah namazında rükû' hâlinde iken yanlarına uğramış. Henüz bir rekât kılmışlarmış. Uğrayan zât: Dikkat edin! Kıble çevirilmişdir, diye nida etmiş; onlar da oldukları vaziyette kıble tarafına dönmüşler.

Bu rivayetleri Buhârî «Namaz» ve «Tefsir» bahislerinde; Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce «Namaz» bahsinde tah-rîc etmişlerdir. Berâ' hadîsinin Buhârî'deki  metni  şöyledir:

«Resûlüllah (Sattallahü Aleyhi ve S-llem) Beyt-i Makdis'e doğru onal-tı veya onyedi ay namaz kdmişdı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yüzünün Kabe'ye çevrilmesini istiyordu; derken Allah Teâlâ MBiz senin yüzünün semâya döndüğünü elbet görüyoruz" âyetini indirdi. O 4a Ka­be'ye doğru döndü. (İnsanların alçak takımı —ki Yahudilerdir.— Bun­ları bulundukları kıbleden döndüren nedir? dediler. Sen de de ki: Şark ve garp hep Allâhındır o dilediğini doğru yola iletir.)

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte bir adam namaı kıldı. Namazı kıldıktan sonra çıkarak ikindi namazını Beyt-i Makdis'e doğru kılmakda olan ensârdan bir cemâatin yanına uğradı onlara: Şehft-det ederim ki ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte na­maz kıldım. Kendisi Kabe'ye doğru döndü; dedi. Bunun üzerine cemâat dönerek Kabe'ye doğru yöneldiler.»

Taberî 'nin Mücâbid tarikiyle rivayet ettiği bir hadîse gö­re Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in Kabe'ye dönmek istemesi yahudüer: «Kendisi bize muhalefet ediyor ama kıblemize tâbi' oluyor...» dedikleri içindi. Bunun üzerine kıble âyeti nazil oldu.

Beyt-i Makdis yahut Beyt-i Mukaddes'den murâd Kudüs'dür. Riva­yetlerin birinde Berâ' (Rad'ıyallahû anh) seksiz olarak Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ile birlikde Kudüs'e doğru onalti ay namaz kıl­dığını; diğerinde şek ile onaltı veya onyedi ay kıldığını beyân etmişdir. Bu husûsdaki rivayetler muhtelifdir. Onyedi ay diyenler bulunduğu gibi onsekiz ay, onüç ay, dokuz ay, on ay ve iki sene diye rivayetler var­dır. Dokuz ve on ay rivayetleri şâz'dır. Geri kalan rivayetler içersinde en sahihi îmam Nevevî'ye göre onaltı, Kaadı îyâz‘a göre ise onyedi ay rivayetidir. Bunların arası şöyle bulunmuş dur: Onaltı ay olduğunu kafi söyliyenler Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in Medi­ne'ye geldiği ayla kıblenin değiştirildiği ayı bir hesâb etmiş, artan gün­leri saymamışlardır. Onyedi ay olduğuna cezmedenler her iki ayı ayn ayrı saymışlardır.

Keza Müs1im'in rivayetinde kıblenin çevrildiğini haber veren zât'm Kubâ'hları sabah namazı kılarken bulduğu, Buhârî'nin riva­yetinde ise kılınan namazın ikindi olduğu bildiriliyor. Bu rivayetlerin arası da şöyle bulunmuşdur. Kıble haberi Medine'deki cemaata İkindi kılarken ulaşmış; Kübalılara ise ertesi gün sabah namazında eriştiril-mişdir. Çünkü Küba, Medine'nin hâricinde olup onun mülhakatından sa­yılır. Kübalılara kıble haberini götüren zâtın ismi Abbâd b. Bîşr'-dir. Bâzıları Abbâd b. Nehîyk olduğunu söylemişlerdir, İbni Ebî Hatim'in Süveyle binti Eşlem 'den rivayet et­tiği bir hadîsden anlaşıldığına göre namazda iken Kıbleye dönme hâ­disesi şöyle olmuştur: Cemâ'at evvelâ namazın iki rek'atını Beyt-i Mak-dis'e doğru kılmışlar. Kıble haberi gelince kadınlar erkeklerin yerine, erkekler de kadınların yerine geçerek yer değiştirmişlerdir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Cumhûr-u Ulemâ'ya göre ahkâm'da nesih caizdir. Neshe kail olmayan bâzı kimseler bulunmuşsa da onların sözüne itibar olunma-mışdır.

2- Cumhûr-u Ulemâ'ya göre sünnet Kur'ân'la nesih edilebilir. Bu husûsda îmam-ı   Şâiiî'den iki kavil rivayet olunur.

3- Haber-i Vâhid makbuldür.

4 - Namazı kıbleye doğru kılmak farzdır. Kıblenin Kabe olduğuna icmâ-ı ümmet vardır.

5- Bir namaz iki tarafa doğru kılınabilir.

6- Mükellef hakkında nesih haberi gelmedikçe nesih sabit değildir.

7- Peygamber   (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)'e emir buyurulan birşey ümmetine de farz olur.

8- Resûlüllah   (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) 'in fiilleri yerine ve kari­neye göre vücûp, sünniyet ve istihbâb ifâde ederler.

9- Namazda olmayan bir kimsenin namazda bulunan kimseye bir şey öğretmesi caizdir.

10- Namaz kılan kimsenin dışardan  birinin sözüne kulak asması namazını bozmaz.

 

3- Kabirlerin Üzerine Mescid Yapmakdan, Mescidlerde Resim Bulundurmakdan ve Kabirleri Mescid İttihaz Etmekden Nehy Babı

 

16- (528) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hişâm rivayet etti. (Dedi ki): Bana babam, Aişe'den naklen haber verdi Li Ümmü Habîbe ile Ününü Seleme Habeşistan'da gördükleri, içinde suretler bulanan bir kiliseyi Resûlüllah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)      anlatmışlar. Resûlüllah     (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Hakikaten onlar, içlerinde iyi bir kimse bulunurda vefat ederse, onun kabri üzerine bir mescid yaparlar. O suretleri bu mescide asarlar. Onlar kıyamet gününde Alfah indinde mahlökâtın en kötüleri olacaklardır.» bu­yurmuşlar.

 

17- (...) Bize Ebû Bekir b. Şey be ile Amrü'n-Nâkıd rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Vekî' rivayet etti. (Dedi ki):

Bize Hişâm b. Urve, ba­basından, o da Âişe'den naklen rivayet etti ki: Asbâb Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) /in hastalığında onun yanında konuşmuşlar da Ümraü Se­leme ile Ümmü Habîbe bir kiliseden bahsetmişler sonra râvî hadîs'i yuka-ııdaki hadîs gibi zikretmiştir.

 

18- (...) Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Muâ-viye rivayet etti, (Dedi ki): Bize Hişâm, babasından, o da Âişe'den nak­len rivayet etti: Âişe:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seiiem) 'in zevceleri Habeşistan'da bîr kilise gördüklerini, bu kiliseye Mariya denildiğini anlattılar.» diyerek yukarıdakilerin hadîsi gibi rivâyetde bulunmuş.

Bu hadîsi Buhârî «Namaz» ve «Habeş'e Hicret» bahislerinde Nesâî dahî «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmiş­lerdir.

Ümmehât-ı Mü'minîn'den Ümmü Habîbe ile Ümmü Seleme (Radiyallahû anhûma) Habeşistan'a hicret eden müslüman-lardandır. Hz. Ümmü Habîbe 'nin ismi Rainle Bin ti Ebi Süfyân'dır. Kocası Abdullah'b. Cahş (Radiyallahû anh) ile birlikte Habeşistan'a gitmiş. Hz. Abdullah orada vefat etmişdi. Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) Hicret'in altıncı yılında Ümmü Habîbe (Radiyallahû anha) ile henüz Habeşistan'dan dönmeden nikah­lanmış. Kehrini de Habeş İmparatoru Necâşî vermişdi. Ümmü Habîbe (Radiyallahû anha) Medine'de kırkdört târihinde vefat etmişdir.

Ümmü Seleme (Radiyallahû anha) 'nın ismi Hind Binti Ebî Ümeyye 'dir. O da kocası Ebû Seleme (Radiyallahû anh) ile Habeşistan'a hicret etmişdi. Oradan dönüşde Hz.   Kbû   Selemi Medine'de vefat etmiş;   Ümmü   Seleme   Hazretlerini Besûlüllat

(Sallallahü Aleyhi ve Seüem) almışdı.

İşte hadîs-i Şerif de Ümmü Habîbe ile Ümmü Se­leme (Radiyalîahû anhûma) 'nın Habeşistan'daki Mariyâ kilisesinde gör­dükleri resim ve heykellerden ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem,in Habeg'liler hakkındaki beyanâtından bahsetmektedir.

Kurtubî diyor ki: «Eski Habeş'lilerin bu suretleri yapmaları gelecek nesil bunları görsün de eskiler gibi sâlih âmeller yapmaya ça­lışsınlar ve kabirlerinin yanında Allah'a ibâdet etsinler diyedir. Sonraları bir takım kötü nesiller türedi. Bunlar eskilerin maksadını anlayamadılar. Şeytan da kendilerine: Eslâfımz bu suretlere taparlar; tâ'zîmde bulunur­lardı; diye vesvese verdi. Nihayet onlara tapmağa başladılar. îşte Pej^ gamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) Sedd-i Zerîa kabilinden ashabını böy­le şeylerden  sakındırmışdır...»

 

Hadisden Çıkarılan Hükümler;

 

1- îbni Battal :«Bu hadîs kabirleri mescid ittihâz etmekden ve suret yapmakdan nehy etmektedir. Nehiy edilmesinin vechi eski Ha-beş'lilerin kabirlerle, putlara Allah diye tapmalarından dır.» diyor.

2- Hayvan, bilhassa sâlih insan sureti yapmak haramdır.

3- Kabir üzerine mescid yapmak memnû'dur.  Bunun muktezâsı haram olmakdır. Hattâ kabir üzerine mescid yapanlara lanet olunmuş-dur. Şâfiîler kabir üzerine mescid yapmayı mekruh görmüşlerdir. Bu bâb'daki kavilleri münâsebet düştükçe yukarılarda görmüştük. Beyzâvî:   «Yahudilerle, Hıristiyanlar Peygamberlerine ta'zîm işin onların ka­birlerine secde ederler. Dualarında o kabirlere karşı dönerler ve onları putlarla doldururlardı. Bu sebeple Peygamber (Sallallahü ) onlara lanet etmiş ve müslümanlan onlar gibi olmaktsbı

demişdir. Fakat teveccüh ve ta'zîm için değil de sırf teberrük maksadiyle Sülehâ'dan birinin kabrine yakın mescid yaji&akda bir beis yokdur.   

4- Bir kimsenin gördüğü acâib ve garaibi hikâye etmesi caizdir. Bu gibi şeylerin hükmünü bilen kimsenin o ahkâmı bildirmesi ise vâcipdir.

5- Haram olan şeyleri irtikâb edenler zemm olunur.

6- Ahkâm hususunda akla değil şeriata itibâr olunur.

 

19- (529) Bize Ebû Bekir b. Şeybe ile Amrü'n-Nâkıd rivayet etti­ler. Dediler ki: Bize Hâşim b. Kaasim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şey-bân, Hilâl b. EM Humeyd'den, o da Urvetti'bnü'z-Zübeyr'den, o da Aişe'-den naklen rivayet etti. Âişe şöyle demiş:

— BesûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Seüem) şifâyâb olamadığı hastalı­ğında:

«Allah yahudilerle, hıristiyanlara lâner eylesin I Peygamberlerinin kabir­lerini mescid yaptılar.» buyurdular.

Alşe: «Eğer bu (endişe) olmasaydı Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSellem) 'in kabri açıkda bulundurulacakdı. Lâkin onun da mescid itti­hâz edilmesinden korkuldu.» demiş.

İbni Eb! Şeybe'nin rivayetinde: «Eğer bu olmasa* ibaresi vardır; fa­kat «Aişe demiş» sözünü zikretmemişdir.

 

20- (530) Bize Harun b. Saîd El-EyU rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) Bana Yûnus Ue Mâlik, İbni Şihâb'dan naklen haber verdiler. (Demiş ki): Bana Saîd b. El-Müseyyeb rivayet et­ti ki: Ebû Hüreyre şöyle demiş: Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seüem):

«Allah yahudîlerîn belâsını versin I Peygamberlerinin kabirlerini mescid yaptı larj» buyurdular.

 

21- (...) Bana Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi kî): Bize El-Fezârî, Ubeydullah b. Esam'dan [6] rivayet etti. (Dedi ki): Bile Yeztd b. Esaro, Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki: Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Allah yahudîlerle, hıristiyanlaro lanet etsin! Peygamberlerinin kabirle­rini mescid ittihâz ettiler.» buyurmrşlar.

 

22- (531) Bana Hânın b. Saîd El-Eyi ile Harmeletü'bnü Yahya ri­vayet ettiler. Harmele (Bize haber verdi): tâbirini kullandı. Harun: Bize tbni Vehb rivayet etti, dedi. tbni Vehb: Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan nak­len haber verdi, demiş, tbni Şihâb: Bana Ubeydullah b. Abdillah haber verdi ki Âişe ile Abdullah b. Abbâs şunları söylemişler, demiş: «Besu-lüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) son deminde kendisine âit bir elbiseyi yüzüne örtmeye başladı. Bunaldıkça ocu yüzünden açıyordu. Bu hâlde iken yahudilerle, hırisliyanların yaptıklarından ümmetini sakındırmak için:

«Allâhııı laneti yahudilerle, Hıristiyanlara olsun! Peygamberlerinin ka­birlerini mescid ittihâz ettiler.» buyurdular.»

 

23- (532) Bİze Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile îshâk b. İbrâhîm ri­vayet ettiler. Lâfız Ebû Bekir'indir, İshâk: (Bize haber verdi): tâbirini kullandı. Ebû Bekir: Bize Zekeriyyâ b. Adîy, Ubeydullah b. Amr'dan, o da Zeyd b. Ebî Üneyse'den, o da Amr-b. Mürra'dan, o da Abdullah b. Ha­ris En-Necrânî'den [7] naklen rivayet etti; dedi. Necrânî şöyle demiş: Bana Cündeb rivayet etti. Dedi ki: Vefatından beş gün önce Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Seltem)den işitdim, şöyle buyuruyordu:

«Sîzlerden bir dostum olmasından Allah'a sığınırım. Çünkü Allah Teâlâ İbrahim'i nasıl dost ittihâz ettiyse, beni de öyle dost edinmişdİr. Ben ümme­timden dost edinecek olsam Ebû Bekir'i halîl ittihaz ederdim, iyi bilin ki, sizden önce geçen milletler Peygamberlerinin ve (aralarındaki) sâlih kim­selerin kabirlerini mescid ittihâz ediyorlardı. Dikkat edin! Sakın siz kabir­leri mescid ittihâz etmeyin! Ben sizi bundan men ediyorum.»

Bu hadîs'in muhtelif rivayetlerini Buhârî «Namaz» «Cenaze» ve«Megâzî» bahislerinde; Ebû Dâvûd «Cenaze» bahsinde; Nesâî de «Kitâbü'l-Vefât» da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Rivayetlerin bâzılarında, yahudilerle, hıristiyanlar hakkında «Kaate-le» diğerlerinde «Leane» kelimeleri kullanılmışdır. Mânâ ittibârı ile bun­ların ikisi de birdir. Ve: «Allah lanet etsin!» demekdir. Lanetin asıl ma'nâsı Allah'ın rahmetinden uzaklaştırmakdır. Bazı rivayetlerde ise Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yalnız yahudilere lanet okuduğu görülüyor. Bunun sebebi ilk defa Peygamberlerin kabirlerini mescid it­tihâz edenler yahudîler olmasıdır. Bu sebeple onlar daha zâlim, bu hu-sûsda daha müfrittirler.

Ulemâ'dan bâzıları bu husûsda yahudilerle birlikde hıristiyanlara da lanet buyurulmasmı müşkil saymışlardır. Çünkü Hz. îsâ ile Peygam­berimiz Muhammed Mustafa (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) arasında hıristi-yanlann başka Peygamberi yokdur. îsâ (Aleyhisselâm) ise diri olarak gök'e çekildiği için zâten kabiri yokdur. Binâenaleyh bu mes'ele müşkildir. Bazıları bu müşkili halletmek için hıristiyanların Hz. îsâ'dan başka bir­takım Peygamberleri bulunduğunu, yalnız o Peygamberlerin mürsel olma­dıklarını söylemişlerdir. Fakat bu cevap tatminkâr görülmemişdir. Bâzı­ları: «Hadîsden murâd: Peygamberlerle onlara tâbi olanların büyükleridir. Yalnız hadîsde tâbi olanlar zikre dilmemi şdir.» derler. Bu takdirde hadîsin mânâsı şöyle olur: «Allah yahudilerle, hıristiyanları rahmetinden ırak ey­lesin! Çünkü onlar Peygamberleri ile onlara tabî olan bâzı büyüklerin me­zarlarını mescid ittihâz ettiler.»

Müs1im'in Cündeb tarîki ile rivayet ettiği son hadîs'de bu kavli te'yîd etmektedir. Çünkü Cündeb hadîsinde :

«Yahudilerle, hıristiyanlar Peygamberlerinin ve sâlihlerinin kabirlerini mescid ittihâz ederlerdi.» buyurulmuşdur. Bu husûsda daha başka tev-cîh yapanlar da bulunmuşdur.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) 'in:

«Peygamberlerinin kabirlerini mescid ittihâz ettiler.» buyurması mu­kadder bir suâle cevabıdır. Sanki: «Yahudilerle hıristiyanlara lanet .et­menin sebebi nedir?» diye sorulmuş da, bu cevâbı vermişdir. Râvî'nin: «Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Setlem) ümmetim onların yaptıklarından sakmdımak için» sözü dahî bu kabildendir. Yânı sanki Râvîye: «Resû­lüllah (Sallallahü Aleyhi ve.Sellem) 'in vefat ederken bu sözü söylemesinin hikmeti nedir?> diye sorulmuş da bu cevâbı vermiş gibidir.

Buradaki nehyin hikmeti bu işin zamanla tedricen putperestlik halini alması veya ona benzemesi endişesidir.

Nevevî diyor ki: «Ulemâ şunları söylemişlerdir: Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'m kendi kabri ile başkalarının kabirlerini mes­cid ittihâz etmekden nehy buyurması kendisine ta'zîm hususunda gös­terilecek mübalağadan ve bu sebeple vukû'a gelecek fitneden korktuğu içindir. Çünkü mübalağalı ta'zîm çok defa küfüre müeddî olur. Nitekim geçmiş- ümmetlerde hâl böyle olmuşdur.

Müslümanlar çoğalıb da Mescid-i Nebevinin büyütülmesine ihtiyaç görülünce ümmehât-ı mü'minînin ve bu meyânda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile iki yâr-ı kadîm'i Ebû Bekir ve Ömer (RadiyallahÛ anhûma) 'nın kabirlerini ihtiva eden Hz. Âişe'nin odası dahî mescidin içinde kaldı. Bu hâl karşısında ashâb-ı kiram . kabirlerin etrafına yüksek duvarlar çevirerek kabirlerin rünmesini ve dolayısı ile avam tabakasının onlara karşı dönerek namaz kılmalarını önlediler...»     

Hadîs-i şerif de Hz. Âişe'nin: «Eğer bu endîşe olmasaydı Peygâmber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kabri açıkda bulundurulacakdl. Lâ­kin onun da mescid ittihâz edilmesinden kor kuldu.» sözü dahî bu endîşeyi göstermektedir. Mezkûr cümlede meçhul olarak rivayet edilen «Huşiye» fiili bâzı rivayetlerde «Haşiye» şeklinde malûm; bâzılarında da «Ahşa» diye rivayet edilmişdir. Malûm okunduğuna göre: «Haşiye» fiilinin faili Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e   râcî   olan   zamirdir   ve   cümle:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendi kabrini mescid ittihâz eder­ler diye korktu.» mânâsına gelir. «Ahşa» ben korkarım mânâsına gelir bu rivayete göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kabrini açıkda bı-rakmakdan men eden, Hz. Âişe olmuş olur.

Yirmüki numaralı hadîsdek cümlesi şeklinde de ri­vayet olunmuşdur. Birinci rivayete göre cümlenin mâ'nasr Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e Azrail (Aleyhisselam) ile diğer melekler gel­diğinde...»; ikinci rivayete göre ise: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e ecel geldikte...» demek olur.

Hamîsa: Siyah çizgili dört köşeli yumuşak kumaşdan yapılma li-basdır.

Halîl: Son derece yakın sır dostu mâ'nâsına gelir. Bu kelime bâzıla rina göre hacet mânâsına gelen «Hallerden, diğer bâzılarına göre ise sevginin kalbe işlemesi mâ'nâsına gelen -hüllemden müştakdır Halleden müştak olduğuna göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hacetinin Allah'dan başkasına olmasını nefiy buyurmuş; Hülleden alındığına göre ise mevedded ve muhabbetinin Allah'dan başkasına âit olmasını nefiy buyurmuş olur.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Kabir üzerine bina yapmak memnû'dur.

2- Bu rivayetler yahudilerle hıristiyanlarm kendi Peygamberleri­nin kabirlerine yaptıkları gibi bâzı câhil    müslümanlar 4a Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in   kabrine   karşı ibâdet   ederler  endişesi   ile Seddi Zerîa kaolindendirler, imam Mâlik'e göre kabirlerin üze­rine mescid kurmak mekrûhdur. Eski kabristan içine namaz kılmak için mescid yapmakda bir beis yokdur. îmam Tâ1ik mescid içine cenaze defnetmeyi de mekruh görmüştür. Kabristanda namaz kılmak ise- İmam Ahmed'le zahirîlere göre mutlak surette haramdır. Sevrî     îmam Azam ve Evzâî kerahetine kail olmuşlar; îmam   Şafiî   bu babta tafsilat vermiş ve «Toprak ölülerin etleri, irinleri ve'onlardan çı kan şâir pisliklerle karışıksa orada namaz caiz değildir   Çünkü yer pis tır. Kabristanın temiz bir yerinde ise namaz caizdir., demiştir İmam Mâlik   kabristanda namaz kılmakda bir beis görmemiştir.

3- ResûIüHab (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in: «EbÛ Bekir'i dost ittihâz ederdim.»  buyurması onun hilâfet için en lâyık kimse olduğuna delildir.

 

4- Mescid Yapmanın Fazileti ve Buna Teşvik Babı

 

24- (533) Bana Hârûn b. Saîd El-Eylî ile Ahmed b. İsa rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Amr haber verdi. Ona da Bükeyr, Bükeyr'e de Âsim b. Ömer b. Katâde [8] rivayet etmiş ki Âsim; Ubeydullah El-Havlâni'yi dinlemiş. Osman b. Affan'ın, Resulüllah (Saltallahü Aleyhi ve Seİlem) 'in mescidini yaparken halkın onun hakkında dedikodu çıkarması üzerine şöyle dediğini söylüyormuş:

«Siz çok konuştunuz. Halbuki ben Resûlüllah (SaîlaİlahU Aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyururken işitdim:

«Her kırı Allah için bir mescid bina ederse (Bükeyr demiş ki): (Zanne­derim bununla Allah'ın rızâsını dilerse dedi) Allah da ona cennetde bir ev yapar.»

İbni İsa kendi rivayetinde: «Cennetde onun mislini...» ifâdesini kul­lanmış.

 

25- (...) Bize Züheyr b. Harb ile Muhammed b. El-Müsennâ rivâyet ettiler. Lâfız Îbni'l-Müsennâ'nin<hr. Dediler ki: Bize Dahhâk b. Mah-led rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülhamid b. Ca'fer [9] haber verdi. (Dedi ki) : Bana babam, Mahmûd b. Lebîd'den [10] naklen rivayet etti ki Osman b. Affân mescidi (yeniden) bina etmek istemiş fakat halk bunu hoş karşılamayarak onu olduğu şekilde bırakmasını istemişler, Bunun üzerine Osman: Ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *i:

«Her kim Allah için bir m escid bina ederse, Allah da ona cennetde onun misimi bina eder.» buyururken işitdim... demiş.

Bu hadîsi Müs1im kitabının sonunda başka bir tarikle dahî tahrîc ettiği gibi Buhârî, Tirmizî, îbni Mâce de «Na­maz» bahsinde rivayet etmişlerdir. Tirmizî onun hakkında «Hasen Sahih bir hadî&dir.» demiş ve bu bâbda Ebû Bekir, Ömer, Alî, Abdullah b. Amr, Enes, îbni Abbâs, A işe, Ümmü Habîbe, Ebû Zerr, Amr b. Anbese, Vâsiletü'bnü Eska', Ebû Hüreyre ve Câbir b. AbdiI1âh (Radiyaîlahû anhûm) hazerâtından da rivayetler olduğunu söylemişdir. Bu rivayetleri Buhârî sarihlerinden Aynî kitabın­da birer birer sıralamışdır. Bâzılarının senedleri zayıfdır. Bunların umû­mundan anlaşılıyor ki bir kimse büyük veya küçük bir mescid yaptı­rırsa bu husûsda vâ'd buyurulan mükâfata nail olacakdır. Hz. Osman'in M escid-i Nebevî'yi bina etmesinden murâd: onu genişleterek nakışlı taşlarla yenilemesidir. Begavî: «İhtimâl Hz. Osman'ın yaptığını ashabın hoş karşılaması binayı yalnız genişlettiği ve nakışlı taşlarla yenilediğindendir.» diyor. Mescid, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında kerpiçten yapılmıştı. Tavanı hurma dallarından, i di­rekleri de hurma kütüklerindendi. Hz. Ebû Bekir ona hiç bir şey ilâve etmemiş; Ömer (Radiyaîlahû arth) bir -parça ilâve yapmış; fakat binayı değiştirmemişti. Hz. Osman ise fazla değişiklikler yap­mıştır. Hadîs'in bâzı rivayetlerinde: «Bir kimse bağırtlak kuşunun yu­vası kadar yahut daha küçük bir mescid yaparsa Allah ona cennetde hW ev yapar.» buyurulmuşdur. Ulemâ bunu izah hususunda ikiye ayrılmış­lardır. Ekserisine göre bu söz mübalağaya hamledilmişdir. Çünkü ba­ğırtlak kuşunun tüneyeceği ve yumurtlayacağı yuva namaz kılmaya mü­sait değildir. Diğerlerine göre hadîsden murâd zahirî mâ'nâsıdır. Yânî bir mescide kuş yuvası kadar bir ilâve yapmak îcâb ederde birisi onu yaparsa yahut bir cemaat müştereken bir mescid yaparlarda her birinin hissesine kuş yuvası kadar yer düşerse vaad edilen sevaba nail olur; demekdir.

Bâzıları bu îzâhâtm mescid kelimesinden malûm mekân kasdedil-diğine göre vârid olduğunu, fakat mescidden secde yeride kasdedilebi-leceğini; bu takdirde bu söylenenlere ihtiyâç kalmadığım; çünkü secde yerinin alın sığacak kadar küçük olduğunu söylemişlerdir. Ekseri riva­yetler mescidden malûm câmî' kasdedildiğini göstermekde ise de mecazen bundan secde yerini kasdetmeye de bir ma'nî yokdur.

Râvî Bükeyr'in : «Zannederim bununla Allah'ın rızâsını dilerse dedi.» sözü müdrec bir cümledir. Bükeyr, Şeyhi Âsim b. Ömer'in bu sözü söyleyip söylemediğini kestirememişdir. Mezkûr cüm­le hadîsin diğer rivayetlerinde yokdur. O rivayetlerde yalnız: «Her kim Allah işin bir mescid bina ederse Allah ona cennetde onun mislini bina eder.» buyurulmuşdur. Bükeyr her hâlde Lafzatullâhı unutmuş ola­cak ki onu ma'nâ ittibân ile rivayet «tmişdir. Çünkü Allah için demek Allah'ın rizâsını dileyerek demekdir. Bunların ikisinden de murâd ih-lâs ve samimiyetdir. Hattâ İbnü'1-Cevzî: «Bir kimse yaptırdığı mescidin duvarına ismini yazdırsa ihlâsdan uzak olur.» demişdir. Bu tak­dirde ücret mukabilinde cami' yapan bir kimseye vaad buyurulan sevab-dan hiç bir hisse düşmemek lâzım gelirse de diğer rivayetlerden onun da bilcümle sevâbdan hissemend olacağı anlaşılnuşdır.

«Allah da ona cennetde bir ev bina eder» cümlesinde bina Allah'a isnâd ediltnişdir   ki bu bilittifâk mecazdır.

Rivayetlerin bâzısında: «Her kim Allah için bir mescid bina ederse Allah da ona cennetde onun mislini bina eder.» buyurulmuşdur.

Misil: Benzerlik demekdir. Bu bunun misli demek bu onun benzeri demekdir. Mantık ulemâsına göre iki şeyin birbirine misil olması demek ikisi de nevî' itibârı ile bir demekdir. Meselâ Zeyd ile Amrin-sanlıkda birleşirler. Binaenaleyh Zeyd, Amr'm mislidir. Birleşme cinsde olursa mantıkçılar öna. mücâneset derler. İnsanla, atın hayvan ol-makda birleşmesi bu kabildendir.

Hâsılı ulemâ buradaki misilden murâd ne olduğunda ihtilâf etmiş­lerdir. Bazılarına göre Allah'ın cennetde ihsan edeceği ev mikdâr ve me­saha itibârı ile dünyada yapılan mescid kadar olacakdır. Fakat hadîsin bir rivayetinde:

«Allah ona cennetde bu yaptırdığından daha geniş bir ev yapacakdır.» buyurulmuş olması bu kavli reddeder.

Bâzıları: «Bundan murâd güzellik, sağlamlık ve devam itibârı ile Allah ona yaptırdığının mislini verecekdir.> demişlerse de bu sözün pek ehem­miyeti yokdur. Bir de hadîsin bir rivayetinde:.

«Allah ona cennetde, onun yaptırdığından daha iyi bir ev yapacakdır» buyurulmuşdur.

Nevevî (631-676): «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in (onun misli) demesi iki ma'nâya ihtimallidir. Bunlardan birine göre Allah ona dünyada yaptırdığı binanın ismini taşıyan bir bina verecekdir. Fakat cennetde verilecek olan binanın sıfatı, genişliği vesair husûsatı malûm ki dünyâdakinden efdal olacakdır. Çünkü cennet nimetleri, gözlerin gör­mediği, kulakların duymadığı ve hiçbir insanın hâtır-u hayâlinden ge­çirmediği şeylerdir. İkinci ihtimâle göre bu sözün ma'nâsı cennetde ona verilecek evin diğer cennet evlerine üstünlüğü dünyâda yaptırdığı mes­cidin şâir dünyâ evlerine olan üstünlüğü gibidir.»  diyor.

Bu söze daha başka türlü ma'nâ verenler de olmuşdur.

 

5- Rükü'da Elleri Dizler Üzerine Koymanın Mendubiyeti ve Avuçları Birbiri Üzerine Kapamanın Nesh Edilmesi Babı

 

26- (534) Bize Muhammed b. Ala' El-Hemdanî Ebû Küreyb rivayet etti. Dedi ki: Size Ebû Muâviye, A'meş'den, o da İbrahim'den, o da Esved ile Alkâme'den naklen rivayet etti. Demişler ki: Abdullah b. Mes'ûd'u evinde ziyarete gittik. Bize: «Şu arkanızdakiler namaz kıldı mı?» dedi.

— Hayır! dedik.

—  Öyle ise kalkın namazı kılın! dedi. Ama bize ezan ve ikaameti emretmedi. Biz de onun arkasında namaza durmak için gittik. Hemen bi­zim ellerimizden  tutarak birimizi  sağına,  diğerimizi  soluna  durdurdu. O rükû' ettiği vakit biz ellerimizi dizlerimizin üzerine koyduk. Fakat o bizim ellerimize vurarak avuçlarını birbiri üzerine kapadı; sonra elle­rini uylukları araşma soktu. Namazı bitirince şunları söyledi:

—  «Şu muhakkak ki ileride size bir takım emirler gelecek, namazı vaktinden geriye bırakacak ve onu vaktin sonuna sıkıştıracaklar. İşte on­ların böyle yaptıklarını gördüğünüz vakit siz hemen namazı vaktinde kı­lın! Onlarla kıldığınız namaz nafile namaz olsun! Üç kişi olursanız na­mazı beraber kılın! Bundan daha çok olursanız (yine öyle yapın) İçiniz­den biriniz size imam olsun. Biriniz rükû'a vardı mı kollarını uylukları üzerine döşeyerek eğilsin! Avuçlarının da birbiri üzerine kapasın. Ger­çekten   Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in   parmaklarının  hareketi halâ gözümün önündedir. Onları görür gibiyim; dedi.»

 

27- (...) Bize Mincâb b. El-Hârİs El-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Müshir haber verdi. H.

(Dedi ki): Bize Osman b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerîr rivayet etti. H.

(Dedi ki): Bana Muhamraed b. Râfi' dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Âdem rivayet etti. (Dedi ki): Bize Mufaddâl rivayet etti. Bunların depsi A'meş'den, o ı!a İbrahim'den, o da Âlkame ile Esved'den naklen onların Abdullah'ın yanma girdiklerini Ebû Muâviye hadisi ma'-nâsında rivayet etmişlerdir. İbni Müshîr ile Cerîr'in hadislerinde:

«Doğrusu rükû' hâlinde iken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in parmaklarının hareketlerini hâlâ görür gibiyim.» ibaresi vardır.

 

28- (...) Bize Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî rivayet etti. (De­di ki): Bize UbeyduIIah b. Mûsâ, İsrail'den, o da Mansûr'dan, o da İb­rahim'den, o da Âlkaroe ile Esved'den naklen haber verdi ki (Âlkame ile Esved) Abdullah'ın yanına girmişler. Abdullah (Onlara):

«Arkanızdakiler namaz kıldı mı?» diye sormuş. Onlar: «Evet» demiş­ler. Bunun üzerine Abdullah, Alkame ile Esved'in aralarına durmuş. On­ların birini sağına, ötekini de soluna almış. (Kendileri diyorlar ki) sonra rükû'a vardık ve ellerimizi dizlerimizin üzerine koyduk. Abdullah bi­zim ellerimize vurdu. Sonra ellerini birbiri üzerine kapadı ve onları uy­luklarının araşma soktu. Namazı kıldıktan sonra: «Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) işte böyle yaptı.» dedi.

Bu rivayetler Hz. Abdullah b. Mes'ûd ile ondan hadîs rivayet eden Âlkame ve Esved'in mezheblerini bildirmekte­dir. Onlara göre rükû'da avuçları biribirine yapıştırarak bacakların ara­sına sıkıştırmak sünnet'dir. Hâlbuki onlardan mâada bütün ulemâya göre rükû'da elleri dizlerin üzerine koymak sünnetdir. İbni Mes'ûd (Radiyaliahû anh)'in sünnet addettiği şekle «tatbik» derler ki ulemâya göre mekrûhdur. Çünkü bundan sonraki rivayetlerde görüleceği vecihle tatbik nesholunmuşdur.

îbni Mes'ûd (Radiyaliahû anh) : «Bunlar namazı kıldılar mı?» sözü ile zamanın emîrini ve ona tabî olanları kasdetmiş, ayni za­manda onların namaza karşı gevşek davrandıklarına ve onu dâima vak­tin sonuna te'hîr ettiklerine işaret etmişdir.

Ezan ve ikâmetsiz namaz kılmak yine İbni Mes' ûd (Radiyaliahû anh) ile bâzı selefin mezhepleridir. Onlara göre cum'a kılınan ve onun için ezan okunup ikâmet getirilen bir beldede yalnız başına namaz kılan kimseye ezan ve ikaamet meşru' değildir. Camî'de okunan ezan ve ikâmet onun içinde kâfidir.

Cumhûr-ü Ulemâya göre ise yalnız kılan hakkında ikâmet sünnetdir. Ezan mes'elesi ihtilaflıdır. Bu hadîsin ilk rivayetinde Hz. İbni Mes'ûd, Esved 'le Alkame'ye «Şu arkanızdakiler namaz kıldı mı?» diye sorduğu vakit «Hayır!» cevabını verdikleri; üçüncü rivâyetin de ise «Evet» dedikleri görülüyor. Müslim sarihlerinden Übbiye göre bu iki rivayetin ayrı ayrı iki yerde geçen iki hâdiseye aid olması ihtimâli vardır. Namazların başka başka olması da muhtemeldir. Şöyle ki: İbni Mes'ud (Radiyallahû anh) 'm yanına ikindinin vakti girer girmez varmışlar ve onun sorduğu suâle «Hayır» cevabını vermekle henüz ikindiyi kılmadıklarını bildirmişler «Evet» demekle de öğleyi az evvel kıl­dıklarım anlatmak istemişlerdir. Bazıları «Hayır» cevabının yalnız Müs1im'in rivayetinde bulunduğunu ve bunun zahire bakarak bir vehim olduğunu söylemişlerdir.

İmamla beraber iki kişi cemaat olursa birini imamın sağma, diğerini de soluna almak yine Hz. îbni Mes'ûd ile iki ravisinin mezhep­leridir. Nevevî'nin beyanına göre sahabe devrinden bugüne kadar bütün ulema bunlara muhalefet ederek, cemaat iki kişi olurlarsa imamın arkasına saf teşkil etmeleri gerektiğini söylemişlerdir.

Cemaat bir kişi olursa bilittifâk imamın sağ tarafına durur. Kaadı İyâz'ın Saîd b. El-Müseyye b'den naklettiği bir rivayete göre bir kişi imamın sol tarafına duraç akmış. Nevevî: «Saîd b. El-Müseyyeb 'den sahih olarak böyle bir şey rivayet edildiğini zan­netmiyorum. Edilmiş olsa bile İbni Abbâs hadîsini duymamış de-mekdir.' Ne olursa olsun bu gün ulemâ bir kişinin imamın sağ tarafında duracağında müttefikdirler.» diyor.

«Şerakü'l-Mevtâ» ta'bîri tbnü'l-A'râbî 'nin beynânma göre iki ma'nâya gelir. Birinci ma'nâsı: güneşin kavuşmasına ramak kalmak demekdir. İkinci ma'nâsı ise ölmek üzere bulunan bir kimsenin son de­midir. Hadîs-i Şerîf'de bununla vaktin çıkmasına pek az zaman kalınca­ya kadar namazı gecikdirmek kasdedilmişdir. «Üç kişi olursanız namazı beraber kılın!» cümlesinden murad: imam ileri geçmeyip aralarında dur­mak suretiyle namazı birlikte kılmalarıdır.

Hâdis-i Şerîf'de evvelâ namazın vakti girer girmez kılınması; sonra geç kılanlarla beraber bir daha kılarak cemâat faziletine iştirak edil­mesi emir edilmiş, bu suretle yıkması melhuz olan fitne ve dedifcoduiftın önüne geçilmek istenilmişdir. Zîrâ cemaata devam etmemek dedikoduyu ve müslümanların dağılmasını mucip olur.

Bu hadîs farz olan bir namaz iki defa kılmırsa ikincinin nafile ye­rine geçeceğine delildir. Zîrâ bir def'â kılmakla farz sakıt olur, Maama-fih bu meselede ihtilâf olunmuş, bazıları: «İki defa kılınan bir namazın hangisi daha mükemmel kılındıysa farz yerine o geçer.» demiş; bir ta­kımları ikisinin de farz yerine geçeceğim söylemiş; bazıları da ikisinden hangisinin farz yerine geçeceğini söylemiş; bazıları da ikisinden hangisi­nin farz yerine geçtiği bilinemez kanaatnde bulunmuşlardır.

 

29- (535) Bize Kuteybetü'bnü Saîd ile Ebû Kâmil El-Cahderî ri­vayet ettiler. Lâfız Kuteybe'nindir. Dediler ki: Bize Ebû Avâne, Ebû Ya'fûr'dan, o da Mus'ab b. Sa'd'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Ba­bamın yanı başında namaza durdum (rükû'da) ellerimi dizlerimin ara­sına koydum. Bunun üzerine babam bana: Avuçlarını dizkapaklarımn üze­rine koy, dedi. Sonra başka bir defa ben bunu yine yaptım. Bu sefer ba­bam ellerime vurdu ve: «Biz bundan nehy olunduk. Ye elleri dizlerin üzerine koymaya me'mûr olduk.» dedi.

 

(...) Bize Halef b. Hişâm rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebul-Ahvas rivayet etti. H.

(Dedi ki): Bize tbni Ebî Ömer de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süf-yân rivayet etti. Bunların ikisi de Ebû Ya'fûr'dan [11] bu isnâdla «Biz bundan nehy olunduk» cümlesine kadar rivayet etmiş. Sonrasını söyle­memişlerdir.

 

30- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Vekî', İsmâİI b. Ebî Hâlid'den, o da Zübeyr b. Adİy'den, o da Mus'ab b. Sa'd'dan naklen rivayet etti. Mus'ab şöyle demiş: Rükû' ettim de elleri­mi şöyle yaptım. (Yâni avuçlarını birbiri üzerine kapayarak uylukları­nın arasına koymuş). Bunun üzerine babam: Evvelce biz bunu yapardık, ama sonradan ellerimizi diz kapaklarımızın üzerine koymaya me'mûr ol­duk; dedi.

 

31- (...) Bana Hakem b. Mûsâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize Isa b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki): Bize İsmail b. Ebî Hâlid, Züleyr b. Adiy'den, o da Mus'ab b. Sa'd b. Ebî Vakkâs'dan naklen rivayet etti. Mus'ab şöyle demiş: Babamın yamyaşında namaz kıldım. Rükû'a vardığımda (iki elimin) parmaklarını Hribirlerine geçirerek ellerimi dizlerimin arasına koydum. Bunun üzerine babam ellerime vurdu. Namazdan sonra: «Evvel­ce biz bunu yapardık; ama sonradan ellerimizi, dizlerimize kaldırmağa me'mûr olduk.» dedi.

Bu hadîsi Buharı, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve îbni Mâce «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc et­mişlerdir. Hadîs-i Şerîf bütün rivayetleri ile tatbikin, yâni rükû'da iki elin avuçlarını birbirine kapayarak dizlerin arasına sıkıştırmanın nesih edildiğine delildir. Gerçi rivayetlerde Resûlüllab (Sallallahü Aleyhi veSellem) 'in bu bâbda sarih bir emri yokdur. Fakat sahâbî'nin «Me'­mûr olduk, Nehiy edildik» gibi sözleri emir ve nehiyin kendilerine Allah ve ResûFü tarafından geldiğine hamledilmişdir. Bu gibi sıygalarla ri­vayet edilen hadîslerin hükmü ulemâ arasında ihtilaflı ise de râcih olan kavle göre merfû' hükmündedirler.

Ulemâdan Sevrî, İbni Sîrin, Hasan-ı Basrî, Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve îmam Ahmed ile bu mezheplerin ulemâsı bu hadîsle istidlal ederek namaz kı­lan bir kimsenin rükû' hâlinde ellerini biribirine kapayıp dizleri arasına sıkıştırmayıp diz kapaklarının üzerine, adetâ onları tutar gibi koyması ve parmaklarının arasını açması gerektiğini söylemişlerdir. Onlar bu hu-sûsda babımız hadîslerinden ma'dâ Tahâv î'nin, Ebû Dâvûd 'un Tirmizî   ve başkalarının rivayet ettikleri hadîslerle de istidlal ederler. Hattâ İbnü'l-M ünzir 'in, Abdullah b. Ömer (Radiyallahû anhûma) 'dan kavî bir isnâdla rivayet ettiği bir hadîs'e göre Peygamber (Salîailahü Aleyhi ve Sellem) rükû'da tatbiki yalnız bir defa yapmışdır.

İbni Mes'ûd (Radiyaİlahû anh) ile İbrahim Nehaî, Alkame, Esved ve Ebî Ubeyde rükû'da elle­rin tatbik yapılacağına kail olmuşlardır. Bâzıları yukarıda da işaret et­tiğimiz vecihle de Hz. İbni Mes'ûd'un tatbik hadîsinin nesih edildiğini duymadığına kail olmuşlarsa da bu kavil söz götürür. Çünkü İbni Mes 'ûd (Radiyallahû anh) öteden beri Resûlüllah (Salîailahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin hizmetinde bulunmuş, ayakkabılarını giydir­miş çıkarmış, vefatına kadar ondan ayrılmamışdir. Binaenaleyh Pey­gamber (Salîailahü Aleyhi ve Sellem) 'in sonraları rükû'da ellerini dizlerinin üzerine koyduğunu onun duymaması ihtimalden uzakdır. Abdür-rezzâk'ın   Âlkame   ile   Esved 'den rivayet ettiği bir hadîsde:

«Biz Abdullah b. Mes'ûd ile namaz kıldık, rükû'da ellerini birbiri üze­rine kapayarak dizleri arasına aldı. Sonra Ömer'e tesadüf ederek onunla da namaz kıldık ve ellerimizi birbiri üzerine kapayarak dizlerimizin ara­sına sıkıştırdık. Ömer (Radiyallahû anh) namazdan çıkınca: Bu vaktiyle bizim yaptığımız bîr işdi sonra terk olundu; dedi; namazı yeniden kılma­mızı emretmedi.» denilmekledir. Bu rivayete göre yâ tatbikin nehiy bu-yurulması kerâhat-ı tenzihiyye içindir yahut namaz kılan muhayyerdir. Nitekim İbni Ebî Şeybe 'nin «Musannef» inde bu hususa dâir Hz. A1î (Radiyallahû anh) 'dan rivayet vardır. Ma'mâfih bâzı rivayet­lerde Hz. Âişeye tatbikin niçin bırakıldığı sorulduğu; cevaben: «Bu nu yafaudîlcr yaptığı için Peygamber (Salîailahü Aleyhi ve Sellem) ondan nehiy olundu.* dediği bildirilmişdir. Yine bu gibi rivayetlerden anlaşılı­yor ki Resûlüllah (Salîailahü Aleyhi ve Sellem) bir mes'ele hakkında ken­disine vahy gelmediği zaman o mes'eleyi Ehl-i Kitab'm dinlerine göre halletmeyi tercih buyururmuş. Sonraları, Ehl-i Kitâb'a muhalefet etmesi emir buyurulmuş. Bundan anlaşılıyor ki tatbiki terk etmek tahyîrden yine de evlâdır.

 

6- Namazda Ökçeler Üzerine Çömelmenin Cevazı Babı

 

32- (536) Bze İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhara-med b. Bekr haber verdi. H.

Dedi ki: Bize Hasanü'l-Hulvânî dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ab-dürrezzâk rivayet etti. İkisinin lâfızları da Mribirİne yakındır. Demişler ki: Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Ebû'z-Zübeyr haber verdi ki Tâvûs'u şöyle derken işitmiş: «İbni Abbâs'a ayakların üzerine çömelme hakkında söz etdik. İbni Abbâs: «O sünnetdir.» dedi. Biz ken­disine:

«Ama biz onu insana cefâ görüyoruz.» dedik. Bunun' üzerine İbni Abbâs: 

—  «Bilâkis o senin Peygamberin (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'in sünne­tidir.- dedi.

Bu hadîs «İk'â» denilen oturuş şeklinin namazda sünnet olduğunu bil­dirmektedir. Bu husûsda Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) 'den yalnız iki hadîs vârid olmuşdur. Tirmizî ve diğer hadîs imamlarının ri­vayet ettikleri ikinci hadîsde «ik'â» menedilmektedir. Mezkûr hadîs bir­kaç yoldan rivayet edilmişse de senedlerinin hepsi zayıfdır.

Ulemâ «ik'â» in hükmü ve şekli hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Nevevî diyor ki: «Doğrusu «ik'â» iki nevidir. Birisi mak'adım yere yayarak dizlerini dikmek, elleriylede yere dayanarak köpek oturu­şuna benzer bir şekilde oturmakdır. Lügat ulemâsı dahî «ik'â» yi bu şe­kilde tefsir etmişlerdir. Nehy edilen ve mekruh olan «ik'â» da budur. Hattâ Mâlikîler'e göre bu şekil oturuş haramdır. Yalnız namazı bozmaz. Onlara göre mekruh olan şekil ayak parmaklarının hepsini yere dikerek ökçe­lerinin üzerine oturmak yahut ayakların sırtını yere getirmek suretiyle üzerlerine oturmakdır.   

îk'â'ın ikinci nev'î: Secdeler arasında mak'admı topuklarının üzeri­ne döşeyerek oturmakdır. İbni Abbâs (-Radiyallahû an&),in; «Pey­gamberinizin sünnetidir» sözü ile kasdettiği ik'â budur...» Hanefîlere göre namazda sünnet vecihle oturuş erkeklerin sol ayaklarını yere döşeyerek, üzerlerine oturmaları, sağ ayaklarını da dikerek parmaklarını kıbleye çe­virmeleridir. Kadınlar ise sol çantı üzerine oturarak ayaklarını sağ ta-rafdan çıkaracaklardır.

Hadîsin bâzı rivayetlerinde metnindeki «Racül» kelimesi «Ricl» şek­linde zaptedilmişdir. Bu takdirde ma'nâ: «Biz bunu ayağa cefâ görüyoruz.» demek olur. Hattâ İbni Abdil Berr (368-463) «Racül» rivayetinin hatâ* olduğunu iddi'â etmişdir. Fakat Cumhûr-u Ulemâ onun iddi'asını reddetmiş, doğrusunun «Racül» olduğunu; cefâ'yı izafe etmek için ayağın değil insanın daha lâyık bulunduğunu söylemişlerdir.

 

7- Namazda Konuşmanın Haram Kılınması ve Evvelce Mübah Olan Konuşmanın Neshi Babi

 

33- (537) Bize Ebû Ca'fer Muhammed b. Sabbâh ile Ebû Bekir b. E i Şey be rivayet ettiler. Lâfızları da birbirine yakındır. Dediler ki: Bize İsmail b. İbrahim, Haccac-ı Savvâf dan, o da Yahya b. Ebî Kesir'den, o da Hilâl b. Ebî Meymûne'den, o da Atâ' b. Yesâr'dan, o da Muâviyetü'bnü Hakem Es-Sülemî'den naklen rivayet etti. Muâviye şöyle demiş: Bir defa ben ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile namaz kılarken cemâatdan bîri aksırıverdi. Ben hemen «yerhamükâ'llah!» (Allah sana rahmet eyle­sin!) dedim. Cemâat bana fena fena baktılar. Ben: Vay başıma gelenler!.. Size ne oluyor ki bana bakıyorsunuz! dedim. Bunun üzerine elleri ile uyluklarına vurmağa başladılar. Bunların beni susturmaya çalıştıklarını görünce kızdım. Lâkin sustum. ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı bitirince (Ne diyeyim) annem babam ona feda olsun! Ne ondan önce ne de sonra Peygamber (Sallallahü. Aleyhi ve Sellem) kadar güzel öğ­reten hiçbir muallim görmedim. Vallahi beni ne azarladı, ne dövdü ne de sövdü;  (sâdece):

«Şu namaz yok mu! Onun İçinde insan sözünden hiç bir şey konuşmak caiz değildir. O ancak tesbîh, tekbîr ve Kur'ân okumakdan ibarettir» buyurdu. Yahut ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in buyurduğu gibi­dir. Ben:

—  Yâ ResûlüHah! Ben câhiliyyetten yeni kurtulmuş bir kimseyim. Gerçi Allah islâmı getirdi. Ama bizden öyle adamlar var ki, hâlâ kahin­lere giderler... dedim. ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

—  «Sen onlara gitme!» buyurdular.

—  Bizden    bâzıları    da    tetayyur    ediyorlar...    dedim.    ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Bu onların içlerinden gelen bir şeydir.   Ama sakın onları yoldan çıkarmasın!»   buyurdu. (İbnü's-Sabbâh: Sakın sizi yoldan çıkarmasın^ de^ di) Ben:

—  Bizden bir takım adamlar da çizgi çiziyorlar... dedim. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

—  «Peygamberlerden biri çizgi çizerdi. Her kim onun çizgisine uygun düsürürse isabet etmiş olur.»  buyurdu.  (Muâviye diyor ki)

Benim bir cariyem vardı. Uhud ve Cevâniyye taraflarında koyunları­mı güderdi. Bir gün kendisini dolaşmaya gittim. Bir de ne göreyim!. Onun koyunlarından birini kurt götürmüş! Ben de Benî Âdem'den bir adamım. Onlar gibi ben de üzülürüm! Lâkin cariyeye öyle bir tokat aşkettim ki!..

Müteakiben Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'e geldim. Bu yaptığı­mı bana fazla buldu. Ben:

—  Yâ ResûlüUah! o dalde cariyeyi âzât edeyim mi? dedim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Sen onu bana getir.»    buyurdular. Derhâl getirdim. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SelUm) ona:

—  «Allah nerededir?» diye sordu. Câriye:

—  Göktedir... Cevâbını verdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Ben kimim?»  dedi. Cariye:

—  Sen Resûlüllah'sın! cevâbını verdi. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

—  «Onu âzâd et; çünkü o mü'minedİr.» buyurdular.

 

(...) Bize tshâk b. İbrâhîm rivayet etti. (Dedi ki) . Bize îsâ b. Yûnus haber verdi. (Dedi ki): Bize Evzâî, Yahya b. Ebî KesıVden hu isnâdla bu hadîsin benzerini rivayet etti.

«Vâ sükle ümmiyah» ta'bîri esâs itibârı ile «Vay yavrusunu kaybe­den annemin hâline» ma'nâsına gelirse de maksad söyleyenin kendi acı­nacak hâlini beyândır. Biz bu makamda vay hâlime yahut başıma gelen­lere gibi ta'bîrler kullanırız. Sükl kelimesi seke şeklinde dahî oku­nabilir.

Hz. Muâviye'nin namazda konuşması üzerine ashâb-ı kirâm'ın uyluklarına vurmak suretiyle onu susturmaya çalışmaları bu husus için tesbîhde bulunmak meşru' olmazdan önceye hamlolunmuşdur. Hadîsde

geçen cümlesinin cevâbı mahzûfdur ve diye tâkdîr olunur. Cümlede ancak bu suretle düzelmiş yâ'nî: «Onların beni sus­turmak istediğini görünce ben de kızdım.» şekline girmiş olur.

Görülüyor ki namazdan sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Muâviye'ye kendisine hâs olari terbiye ve nezâketi ile nasi-hatta bulunmuş, namazda konuşmanın onu bozacağını bildirmişdir. Be-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bu görülmedik terbiye ve nezâke­tine hayran kalan Muâviye (Radvyallahû atık) kendisinin yeni müs-lüman olduğundan bahsederek özür dilemiş; bu meyânda kavm-ü kabilesi arasında hâlâ hâhinlere inananlar, kuşlarla teşe'ümde bulunanlar ve re-simcilik yapanlar bulunduğunu arzetmişdir. Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ona kâhinlere gitmemesini tenbîh buyurmus-dur.

Kâhin: Zu'münce ileride olacak şeyleri haber veren ve esrân bildi­ğini iddia eden kimsedir. Bir de arrâf vardır. Bunun kâhinden farkı ma­rifetinin çalınan ve kaybolan şeylere mahsûs olmasıdır. Câhiliyet devrinde araplar arasında bir çok kâhinler bulunurdu. Bunların bir takımı cinlerle münâsebeti bulunduğunu ve gaibe âid haberleri onlardan aldık­larını iddia ederlerdi. Bâzıları ise bu hususu cinlerden değil kendisine mahsûs bir zekâ ve firâsetle bildiklerini iddia ederlerdi. Müneccimlere kâhin deyenler de bulunurdu. Zâten müneccim kâhinin bir nev'îdir. O da yıldızlara bakarak ileride ne olacağına istidlal eder. İslâmiyetde bu gibi şeyleri yapmak ve yapanlara inanmak haram kılınmışdır. Ulemâ bunun sebebini şöyle izah ederler: «Çünkü bu adamlar gâib hakkında söz eder­ler, olur da söylediklerinden bâzısı hakikat çıkarsa bir çok insanların fitneye düçâr olmasına ve i'tikâdlannm bozulmasına sebebiyet verirler.»

Kâhinlere müracaat ve söylediklerini tasdîkden nehy eden, kâhinlere verilen ücretin haram olduğunu bildiren bir çok sahîh hadîsler vardır. Bu husûsda icmâ* bulunduğunu bir çok ulemâ rivayet etmişlerdir. Begavî (214-310) : «Kâhine verilen ücretin haram olduğunda bütün ule­mâ müttefikdir. Çünkü kehânet, bâtıl bir işdir. Onun karşılığında ücret almak caiz olamaz.» demişdir. Müneccim ve arrâf gibilere ücret vermek dahî haramdır. Çünkü onların fiilleri de bâtıldır. ResûlüUah (Salİallahü Aleyhi ve Sellem) bu bâbda:

«Her kim bir kâhine giderde söylediklerini tasdik ederse o kimse Al­lah'ın; Muhammed (Stülallahü Aleyhi ve Sellem) 'e İndirdiği şeylerden berî1-dİr.»  buyurmuşdur.

Tetayyûr: Kuşlarla teşe'ümde bulunmak, şu tarafa doğru uçarsa bu işde hayır var; aksi istikâmete giderse hayır yok diye i'tikâd etmekdir. Hz. Muâviye'nin: «Aramızda tetayyûr yapan kimseler de var.» de­mesi üzerine ResûlüUah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bu onların içinden gelen bir şeydir. Ama sakın onları yoldan çıkar­masın I..» buyurmuşdur. Ulemâ bu cümleye şöyle ma'nâ vermişlerdir: «Teşe'üm denilen şey sizin içinizden doğar. Uğraşıp iktisap ettiğiniz tıtr şey olmadığı için bundan dolayı size bir mes'ûliyet yokdur. Lâkin oriun sebebi ile işlerinize bakmadan geri kalmayın! Sizin yapabileceğiniz  budur ve bununla mükellefsiniz.»                         

-Filhakika «tetayyur» ve «tıyara» denilen teşe'ümlerle âmel etmekden

men eden birçok sahîh hadîsler vârid olmuşdur. Bunlardan murâd ha­tırdan gelip geçmeleri değil, muktezâsı ile âmeldir. Ya'nî hatırdan gelip geçen teşe'ümün hükmü yokdur. Fakat o teşe'ümün muktezâsı ile âmel etmek memnû'dur. Bu husûsda inşallah ileride de izâhât gelecekdir.

Hadîsde bahsedilen çizgi çizmekden murâd falın bir nev'i olan re-mil'dir.    Onunla    meşgul    olan    Peygamber    rivayete    nazaran    İdrîs

(Ateyhisselam) 'dır. Dan yal (Aleyhisselam) olduğunu söyleyenler de vardır. Remil ona verilen bir mu'cize idi.

«Peygamberlerden biri çizgi çizerdi. Her kim onun çizgisine uygun dü-şürürse isabet etmiş olur,» ibaresinin ma'nâsi hususunda da ulemâ ih­tilaf etmişlerdir. Sahih olan kavle göre bu ibarenin ma'nâsı şudur:

«Kimin çizgisi o peygamberin çizgisine muvafık düşerse o çizgiyi çiz­mek mubah dır. Lâkin muvafık düşüp düşmediğini yüzde yüz bilmeye bizim için yol yokdur. Binâenaleyh remilcilik bize mubah değil haramdır.»

Resûlüllah (Sallcülahü Aleyhi ve Sellem) in doğrudan doğruya «Remilcilil: demeyip: «Kimin çizgisi o Peygamberin çizgisine muvâfrk dü serse o çizgiyi çizmek mubâhdır.» buyurması remille meşgul olan Pey­gamberin de bu nehyde dâhil olduğu anlaşılmasın diyedir. Çünkü onun hakkında remi memnu' değildir. İhtimâl ki bizim şeriatımızda nesh edil-mişdir.

Hâsılı remilcüiğin dahî memnu' olduğuna bütün ulemâ İttifak et­mişlerdir.

Câriye mes'elesine gelince: Görülüyor ki Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) cariyeye:

«Allah nerededir?» diye sormuş, câriye: «Göktedir.» cevâbını vermiş; «Ben kimim?» suâline de: «Sen Resûlüllahsın» mukabelesinde bulunmuş-dur. Hadîsin bu kısmı îmânın sıfatına âitdir. Bu husûsda ulemânın iki mezhebi vardır:

1- Allah'a İman, onun ve sıfatlarının nasıl olduğuna düşünmeden benzeri bulunmadığına ve mahlûkat alâmetlerinden münezzeh olduğuna inanmakdır.

2- Allah'ın sıfatlan kendine lâyık olduğu şekilde te'vîl edilir. Buna kail olanlara göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İn cariyeye sordu­ğu suâllerden murâd cariyeyi imtihan etmek ve bir Allah'a inanıp inan­madığını anlamakdır. Câriye «Allah göktedir.» deyince onun bir Allah'a inandığını anlamışdır. Bu sözden o cariyenin müslümân olduğu anlaşil-mışdır. Gerçi sözün zahiri Allah'a cihet ve mekân isbâtını gösteriyorsa da tevîl edilerek:  /semâ duanın kıblesidir. Nitekim Kabe'de namaz kı­lanın kiblesidir. Binâenaleyh câriye bu sözle Allah'a cihet ve mekân is­bâtını kasdetmemiş; duaların kıblesini kasdetmişdir. Onun için de Re­sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   bu sözüyle onun müslümân olduğunu kabul etmişdir» denilir.

 

Hadis-i Şerifden Zikredilenlerden Ma'da Şu Hükümler Çıkarılmışdır:

 

1- Amel-i Kalîl namazı bozmaz. Bu hususta îzâhât verilmişti.

2- Konuşmak namazı bozar. Namazda olduğunu bildirmek icâbe-derse erkek tesbîh eder, kadın tasfîk yapar. Hanefiler'le, Şâfiîler'in ve Mâlikîler'in  mezhebleri  bu  olduğu  gibi  Cumhûr-u  Ulemânın kavli  de budur.

Evzâî ile ulemâdan bir taifeye göre namazın yararına olmak şartı ile konuşmak caizdir. Bunlar Zülyedeyn hadîsi ile istidlal ederler ki inşallah yeri gelince görülecekdir. Yalnız mutlak sûretde konuşmak Hanelilere göre namazı bozar. Şâfiîlerle, Mâlikîler'e ve Hanbelüer'e göre unutarak azıcık konuşmak namazı bozmaz. Çok konuşursa Şâfiîler'in bir kavline göre namazı bozulur. Çünkü nadiren başa gelen vak'alardandır. Yeni müslüman olmuş bir câhilin hükmü de unutarak konuşanın hük­mü gibidir.

3- Konuşmayacağına yemîn eden bir kimse tesbîh etse veya tekbîr getirse yahut Kur'ân okusa yemini bozulmaz.

4- îmam-ı Şafiî bu hadîsle istidlal ederek namaza girerken ihram tekbîri almak namazın farzlarından bir farzdır; demişdir. îmam-ı  Âzam'a göre ise ihram tekbîr'i almak namazın şartlamadandır.

5- Namazda aksıran kimseye teşmîtde bulunmak (Yâni Yerhamü-kâllâh demek) namazı bozar. Çünkü söz insan sözüdür.

6- Sahibi cariyesine koyun güttürebilir. Ancak fitne ve fesâddan selâmet şartdır.

7- Mü'min olan köle veya cariyeyi âzâd etmek kâfir köle veya câriye âzâd etmekden evlâdır. Kâfir köle veya cariyelerin ne gibi yer­lerde âzâd edilebileceği ihtilaflı bir mes'eledir. Tafsilâtı fıkıh kitapların­dan öğrenilebilir.

8- Bir kâfir ancak Allah'ın varlığını, birliğini ve Peygamberimiz Muhammed Mustafa (SaUal'ahü Aleyhi ve Sellem) 'in risâletini ikrar etmel-îe müslüman olur.

9- îki şehâdeti getirerek ma'nâlarına kat'î sûretde inanmak îmâ­nın sahih sayılması için kâfidir. Müslüman olduğuna başka delîl getirmek şart değildir.

34- (538) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb, İbni Nûmeyr ve Ebû Saîd El-Eşecc rivayet ettiler. Lâfızları biribirlerine ya­kındır. Dediler ki: Bize İbnî Fudayl rivayet etti. (Dedi ki): Bize A'meş, ibrahim'den, o da Âlkame'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş: Biz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) namaz­da iken kendisine selâm verirdik. O da bizim selâmımızı alırdı. Vaktâ ki Necâşî'nin yanından döndük. (Bir daha) selâm verdiğimizde selâmı­mızı almadı. Bunun üzerine biz:

— Yâ Resûlüllah evvelce sana namazda selâm veriyorduk, sen de alıyordun; dedik. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) :

«Şüphesizin namazda meşguliyet vardır.» buyurdular.

 

(...) Bana İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana İshâk b. Man-sûr Es-Selûlî [12] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hüreym b. Süfyân [13], A'meş'den bu isnâdla bu hadîs'in benzerini rivayet etti.

Bu hadîsi Buhârî «Namaz» ve «Habeşistan'a Hicret» bahisle­rinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî de «Namaz» bahislerinde muh­telif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hadîs-i Şerîf islâmîyetin ilk zamanlarında namazda konuşmak ve se­lâm vermek caiz idiğini, Habeşistan'a hicretden döndükden sonra bunun nesh olunduğunu beyân etmektedir.

îbni ishâk'in beyânına göre islâmiyetin ilk zamanlarında müs-lümânlar, kâfirlerden son derece şiddetli ezâ ve cefâlar görmüşlerdi. Besûl-ü Ekrem (Sctllallahü Aleyhi ve Seilem) amcası Ebû Tâ1ib'in hi­mayesinde bulunuyordu. Müşrikler ona bir şey yapamıyorlardı. Fakat as-hâb-ı kirâmmın başına gelenleri gördükçe pek ziyâde üzülüyor, kendi­lerine muâvenetde bulunamamak bu üzüntüyü bir kat daha arttınyordu. Nihayet ashabına birkaç zaman işin Habeş'e gitmelerinin iyi olacağını, Habeşistan'ın iyi bir memleket olduğunu; kralının memleketinde zulüme müsâde etmediğini söyleyerek başlarındaki belâ defoluncaya kadar Ha­beşistan'a hicret etmelerini tavsiyede bulundu. O zaman müslümanlardan bir kafile dînleri uğurunda Habeşistan'a hicret ettiler. Onbir erkek ile dört kadından ibaret olan bu küçük cemâat Habeşistan'a hicret eden ilk kafiledir. Vâkıdî: Bunların Resûlüllah (Sallalkthü Aleyhi ve Sellem) e Peygamberlik geldikten beş sene sonra Receb ayında hicret ettiklerini kaydeder. Bu zevat: «Osman b. Affân, Zevcesi Rukiyye binti Resûlillâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Huzey-fetu'bnü Utbe, Zevcesi Senle binti Zübey'r, Mus'ab b. Umeyr, Abdurrahman b. Avf, Ebû Selemete'bnü Abdi'1-Esed, Zevcesi Ümmü Seleme binti Ebî Ümeyye, Osman b. Maz'ûn, Âmir b. Rabîa, Zevcesi Leylâ binti Ebî Hasme, Ebu Sebra, Hâtıb b. Amr, Süheyl b. Beydâ, ve Abdullah b. Mesûd (Radiyallahû anhûm) hazerâtıdır. İbni Cerîr ile diğer islâm tarihçileri bunların kadınlarla, çocuklardan ma'dâ sekseniki kişi olduklarını söylerler. Hattâ Ammâr b. Y fi­si r 'in aralarında bulunduğu şüphelidir. O da katılırsa sayıları seksen-üç olur.

Kafile denize vardıkları zaman kendilerini Habeş diyarına geçirmek için yarım altına bir vâsıta kiralamışlardı. Habeşistan'da bir müddet kal­dıktan sonra Mekke müşriklerinin müslümanlığı kabul ettiğini haber ala­rak tekrar Mekke'ye döndülerse de duydukları doğru çıkmadı. Mekke müşrikleri müslümanlığı kabul etmemişlerdi; ve zavallı muhacirlere es­kisinden daha hunharca eziyet etmeye başladılar. Bu sebeple muhacirler tekrar Habeşistan'a dönmek mecburiyetinde kaldılar. Ancak bu defa sa­yıları eskisinden kat kat daha fazla idi. Hz. tbni Mes'ûd her iki kafileyle Habeşistan'a hicret edenlerdendir. Bu hadîs'in râvisi de odur.

Necâşî: Habeşistan kralı demekdir. tbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) 'm : «Vaktâ'ki Necati'nin yanından döndük»    sözü ile iki hicret'den hangisini kasdettiği ihtilaflıdır. 

Habeşistan'dan döndükden sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setlerri) in namazda iken selâm almayarak, namazdan sonra:

«Şüphesizkİ namazda meşguliyet vardır.» buyurması Kirmânfye göre «Namazda bir nev'î meşguliyet vardır ki onunla birlikde başka ş«yl« meşgul olmak doğru değildir.» manasınadır. Ma'mâfih «şugul» kelime­sindeki tenvînin ta'zîm işin olması da caizdir. Bu takdirde cümle:

«Namazda pek büyük bir meşguliyet vardır.» ma'nâsına gelir.-Bun­dan murâd: Namaz hâlinde başka bir şeyle değil sırf Allah Teâlâ ile meş­gul olmakdır.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Islâmın ilk zamanlarında namazda konuşmak mubâhdı, sonra bu hüküm nesh edilerek haram kılındı.

Konuşmanın ne zaman haram kılındığı ihtilaflıdır. Bâzıları hicret-den evvel Mekke'de bâzıları da hicretden sonra Medine'de haram kı­lındığını söylerler.

2- Namazda olan bir kimsenin selâm alıp almaması ulemâ ara­sında ihtilaflıdır. Bâzıları: «Verilen selâmı sözle almak îcâb eder»  de­mişler, bu kavil Ebû Hüreyre ve Câbir (Radiyallahû anhûma) ile   Hasan-ı   Basrî,   Saîd   b.   El-Müseyyeb,Ka-tâde ve îshâk b. Râhuye hazerâtından da rivayet edil-mişdir. Bâzıları selâmın işaretle alınmasını müstehâb görmüşlerdir. İmam Mâlik, İmam   Ahmed   ve   Ebu   Sevr   buna kaildirler. İmam   Âzam 'dan da rivayet edilen bir kavle göre namaz kılan kim­se kendisine verilen selâmı içinden kabul eder. Bâzıları namazdan çık-tıkdan sonra kabul etmesi lâzım geldiğini söylemişlerdir. Atâ', Sevrî, İbrâhîm   Nehaî hazerâtının kavilleri budur. Hanefîler'den Muhammed   b,   Hasen   dahî buna kail olmuşdur. imam   Ebû Yûsuf'a  göre ise namaz kılan kimse gerek namazda, gerekse na­mazdan sonra hiçbir surette o selâmı alamaz.

Zâhirîler'den bir taife bu bâbdaki bâzı rivayetlerle istidlal ederek na­mazda ma'nâh bir işâretde bulunmanın namazı bozacağına kail olmuş­lardır.

 

35- (539) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti.  (Dedi ki): Bize Hfişeym, İsmail b. EM Hâlid'd en, o da Haris b. Süheyl'den [14], o da Ebû Amr-ı Şeybânî'den, o da Zeyd b. Erkam'dan [15] naklen haber verdi. Zeyd şöyle demiş: (vaktiyle) namazda konuşurduk, insan yanı baş in da namazda duran arkadaşı ile laf ederdi. Nihayet:

«Allah'a huşu' ve tâ'atla divan durun.» âyeti kerimesi indi. Biz de sükûta me'mûr olduk ve konuşmakdan nehy edildik.

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Nûmeyr ile Vekî' rivayet ettiler. H.

Dedi ki: Bize İshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îsâ b. Yûnus haber verdi. Bunların hepsi İsmail b. Ebî Hâlid'den bu isnâdla bu hadîsin  benzerini rivayet etmişlerdir.

Bu hadîsi B uhâri «Namaz» bahsinin sonlarında ve «Kitâbü't-Tefsîr» de; Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâl dahî ayni bahislerde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hadîs-i şerif islâm'ın ilk devirlerine âitdir. O zaman mübrem bir ih-tiyâcdan dolayı namazda konuşmak caizdi. Sonra:

«Bütün namazlara bahusus orta namaz'a devam edin I Allah'a huşu ve tâatla diyan durun.» [16] âyet-i kerîmesiyle nesh olundu.

Râvî bu âyetdeki «Kunût»u sükût ma'nâsına almışdır. Binâenaleyh kelimeyi onun söylediği ma'nâya hamletmek evlâ olur. Çünkü vahy'i mü­şahede eden ashab-ı kiram âyetlerin sebeb-i nüzulünü herkesden daha iyi bilirler. Yoksa kunût: Tâat, Huşu, Namaz, Duâ, İbâdet, ayakda dur­mak ve ayakda durmayı uzun tutmak gibi bir çok ma'nâlara gelir.

 

Bu Hadis'den Çıkarılan Hükümler:

 

1- İslâm'ın ilk zamanlarında namazda konuşmak mubah idi. Son­ra nesh edildi. Çünkü namaz kılan Allah'ına münâcaat halindedir. Ona gereken vazife ve münâcaatı mahlûk sözü ile kesmemekdir. Nitekim bu hükmü nesh eden âyet-i kerimede: «Susarak Allah'ın divânına durun!» buyurulması da buna delildir.

Ulemâ'nın bu husûsdaki kavillerini yukarıda kısaca arzetmişdik. Buharı sarihlerinden   Aynî   bu bâbda şu tafsilâtı vermektedir:

«Namazda konuşmanın haram olduğunu bilerek namaz hususuna yahut telef olacak bir kimseyi kurtarmaya dâir olmayan bir sözü kasden namazda söylemenin namazı bozacağında bütün ulemâ müttefikdir. Yalnız Evzâî ile Mâlikîler'den bâzıları ve diğer ulemâdan az bir cemâat namazın yararına olmak şartıyla konuşmayı tecviz etmişlerdir. Ebû Hanîfe, Şafiî,»Mâlik ve Ahmed b. Hanbel hazerâtına göre namazın yararına dâir de olsa konuşmak namazı bozar. Bu husûsda şâfiîlere göre mu'teber olan iki harf söylemekdir. Bunlar an­laşılmamış bile olsa namaz bozulur.

Unutan kimsenin namazı azıcık konuşmakla İmam Şâfiî'ye gö­re bozulmaz. İmam Mâlik ile Ahmed'in kavilleri de budur. Hanefîlere göre ne suretle olursa olsun namazda konuşmak mutlaka na­mazı bozar. Unutarak konuşan kimse sözü uzatırsa Şâfiîler'den bu hu­sûsda iki meşhur kavil vardır. Bunların esah olanına göre çok konuş­mak namazı bozar. Çünkü bu hâl nâdir vuku bulur. Nâdir ise yok hük­mündedir.

Câhil bir kimse yeni müslüman olmuşsa unutan hükmündedir. Bi­nâenaleyh az konuşması ile namazı bozulmaz.

Hanefîler'in bâzıları muarızlarının istidlal ettikleri Zülyedeyn hadîsinin buradaki İbni Mes'ûd ve Zeyd b Erkânı ha­dîsleri ile nesh edildiğini söylerler. Çünkü Zülyedeyn, Bedir harbinde şehîd olmuşdur. Onun namaz hakkındaki kıssası Bedir harbin­den İnceye âitdir. Ayni vak'ayı sonraları müslüman olan Ebû Hüreyre (Radiyaİlahû anh)'ın rivayet etmesine bir ma'nî yokdur. Çünkü Sahâbî bizzat görmediği bir şeyi yâ Peygamber (Salİallahü Aleyhi ve Selîem) 'den yahut başka bir sahâbîden işitmek suretiyle rivayet edebi­lir.' Vâkıâ Beyhaki: «Namazda konuşmanın haram kılındığını bil­diren İbni Mes'ûd hadîsi, Ebû Hüreyre ile başkalarının hadîslerini nesh edemez. Çünkü Abdu11âh'in hadîsi evvel, Ebû Hüreyre 'ninki ise sonradır.» demişse de sahîh olan kavle göre 1bni Mes'ûd hadîs'i Medine'de vârid olmuşdur. Sonra onun bu husûsdaki hadîsi Zeyd îbni Erkam (Radiyaîiahû anh) hadîs'i-ne muvâfıkdır. Hz. Zeyd Resûlüllah (SaîiaJlahü Aleyhi ve Seliem) ile ancak Medine'de gorüşmüşdür. Bakara süresi dahî Medine'de nazil olmuşdur. Bâzıları Hz. 1b n i Mes'ud'un Habeşistan'a hicret etti­ğini sonra Medine'ye döndüğünü sylerler. Onun içindir ki; Hattâbî: «Namazda konuşmak hicretden az sonra nesh edildi.»  demişdir. Bu da

Igösterir ki   îbni   Mes'ûd   hadîs'i ile   Zeyd   îbni   Erkâm hadîsleri ikisi birdir ve her ikisi namazda konuşmanın    Medine'de haIram kılındığına delâlet ederler.

2- Namazları kılmaya devam etmek farzdır. Bu husûsda bir çok hadîsler vardır. Ezcümle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   efendimiz veda Haccında ümmetine:

«Allah'dan korkun! Beş vaktinizi kılın! Orucunuzu tutun! mallarınızın zekâtını verin! emrolunduğunuz husûsata itaat edin ki Rabbinizin cenne­tine girebileşiniz» buyurmuşlardır. Tirmizî'nin dahî rivayet ettiği bir hadîsde Hz. Ebû Hüreyre: «Ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i:

«Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği âmeli namazıdır... bu­yururken işitdim.» demişdir.

3- Orta namaza devam etmek farzdır. Aynî 'nin beyânına göre orta namaz hakkında ulemâ yirmi kavil zikretmişlerdir. Bu kaviller şun­lardır:

a) Orta namazda murâd ikindidir. Ashâb-ı Kirâm'dan Ebû Hü­reyre, Alî b. Ebî Tâlib, İbni Abbâs, Übey b. Kâb. Ebu Eyyûb El-Ensârî, Abdullah b. Mes'ûd, bir rivâyetde Abdullah b. Amr, Semüratü'bnü Cün-deb ve Ümmü Seleme (Radiyaîiahû anhûnı) hazerâtının kavli budur. İbni Hazm, Hz. Alî ile Âişe (Radiyaîiahû anhûma) dan bundan başka kavil rivayet olunmadığını söylemişdir. Ulemâdan Hasan-ı Basrî, Zührî, îbrâhîm Nehaî, Muham-med b. Şîrîn, Saîd b. Cübeyr, Ebû Hanife, Ebû Yûsuf, Muhammed, Züfer, Yûnuİs, Katâde, îmam Şafiî İmam Ahmed, Dahhâk b. Müzâhim, Ulema'nın mezhebi budur.» demiş. Ebû Ca'fer Taberî dahi: Sâib v.s.'nin mezhebleri de budur. Mârûdî, Cumhûr-u Tabiînin mezheplerinin bu olduğunu söylemişdir. İbni Atıyye: «Cumhûr-u Ulema'nın mezhebi budur.» demiş. Ebû Ca'fer Taberî dahi: «Doğrusu pek çok haberlerin delâlet ettiği vecihle orta namazdan murâd ikindidir.» demişdir. Tirmizî Ashâb-ı Kirâm'ın ekserisi ile onlar­dan sonra gelenlerin buna kail olduklarını söylüyor.

Mârûdî: «Bu bâbdaki hadîsler sahih olduğu için imam Şâfiî'nin mezhebi de budur.» demektedir.

Filhakika bu bâbda Hz. Alî, Hz. Âişe, İbni Mes'ûd, Semûratu'bnü Cündeb, İbni Abbâs, Ümmü Habîbe, Ümmü Seleme, Enes b. Mâlik (Radiyaîiahû ahhûm) 'den de rivayetler vardır. Bunların hepsinde muhtelif ifâdelerle orta namazın ikindi olduğu bildirilmişdir. Hattâ sahabeden, ismi malûm olmıyan bir zâtdan şöyle bir hadîs rivayet olunmuşdur: -Ebû Bekir ile Ömer beni ve bir küçük çocuğu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e orta namazı sormaya gönderdiler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benini küçük parmağımdan tutarak:

«Bu sabah namazı; ondan sonraki parmağımı tutarak: Bu öğlen namazı; dedi. Sonra şehâdet parmağımı tutarak:

— Bu akşam namazı,    sonra onun arkasından gelen parmağı tutarak:

Buda yatsı namazıdır; dedi. Sonra: «Tutulmadık hangi parmağın kal­dı?»    diye sordu: «Orta parmağım» dedim!

«Pekİ söylenmedik hangi namaz kaldı?» dedi: «İkindi namazı kaldı.» cevâbını verdim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«İşte orta namaz ikindidir.»   buyurdular.

Hz. Ümmü Seleme kendisine mushaf yazan bir zâta bu âyeti yazarken «Salât-ı Vustâ»yı ikindi diye tefsir etmesini emretmişdir.

b) Orta namazdan murâd akşam namazıdır. Kabîsatü'bnü Zi'b'in kavli budur. Bâzı ulemânın beyânına göre bu kavle ondan başka zâhib olan yokdur.   Kabîsa   namazın rek'ât itibârı ile uzun namazlardan kısa, kısalardan uzun olduğuna bakarak, bir de seferde kı-saltılmamasım  gözönüne  alarak  bu hükmü  vermişdir.

c) Orta namazdan murâd yatsıdır. Mâziri buna zâhib ol­muşsa da Begavî «Şerhü's-Sünne» adlı kitabında bu kavlin Selefin hiç birinden nakledilmediğini söylemişdir.

d) Orta namaz sabah namazıdır. Ashâb-ı Kiramdan   Câbir b. Abdillâh,   Muâz b. Cebel, bir kavline göre İbni     Abbâs, bir kavline göre Abdullah b. Ömer hazerâtı buna kail oldukları gibi Tabiînden Atâ b. Ebî Rabâh, îkrime, Mücâhid, Rabî' b. Enes, Mâlik b. Enes ve bir rivâyetde imam Şafiî 'nin mezhebleri de budur,  Ebû Ömer diyor ki; «Orta namazdan murâd sabah namazıdır; diyenlerden biri de Abdullah b. Abbâs 'dır. Bu bâbda ondan nakledilen en sahih rivayet budur. Tâvûs'la, iraam-ı   Mâ1ik'in ve mezhebi ulemâ­sının kavilleri de budur.»

e) Orta namaz beş vakit namazlardan biridir. Fakat hangisi oldu­ğu belli değildir. Bu kavil Hz. İbni Ömer 'den rivayet olunmuşdur.

f) Orta namazdan mûrâd beş vakit namazdır. Çünkü islâmm beş şartından namaz bu şartların orta olanıdır. Bu kavil Hz. Muâz b. Cebel 'den rivayet olunmuşdur.

g) Orta namazdan murâd namazları vaktinde kılmakdır. Bu kavil Mesrûk'dan rivayet olunur.

h) Bundan murâd namazların vakitleri, şartları, rükünleri, namazda okunan Kuı'ân, tekbîr, rükû', sücûd, teşehhüd ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) 'e salavâtdır. Zîrâ bunları yapan, namazı tamamlamış ve onu muhafıza eylemişdir. Bu kavil Mukâtil b. Hibbân'a nis-bet olunur.

i) Orta namazdan mur'âd cum'âdır. Bunu Mârûdî ve başkaları rivayet etmişdir. Çünkü Cum'â namazı o güne mahsûs olup namazların en fazîletlisidir. Hatta Ibni Seyyide: «Onun aksini iddia eden hatâ etmiş olur. Meğerki Resûlüllah (Salfallahü Aleyhi ve Sellem) Efendi­mize isnâö ettiği bir rivayete istinaden söylemiş ola!» demişdir.

j) Orta namazdan murâd cum'â günlerinde cum'â namazı, şâir gün­lerde ise öğle namazıdır.

k) Orta namazdan murâd sabah namazı ile yatsıda. Bu kavil Ebû'd-Dcrdâ'  (Radiyallahû anh) *a nisbet olunur.

1) Orta namazdan murâd ikindi ile sabandır. Ebû Bekir-i Mâliki 'nin kavli budur.

m) Bundan maksad bütün namazları cemaatla kümakdır.

n) Orta namazdan murâd vitirdir.

o) Orta namazdan murâd kuşluk namazıdır.

p) Orta namazdan murâd bayram namazlarıdır.

r) Orta namazdan murâd Ramazan Bayramı namazıdır.

s) Orta namazdan murâd korku namazıdır.

t) Orta namaz Kurban Bayramı namazıdır.

u) Orta namaz çok uzun veya çok kısa olmayıp orta derecede kılı­nan namazdır.

Bu kavillerin içersinde en sahih olanı orta namazın ikindi olduğunu bildirenidir. Çünkü orta namazdan muradın, ikinci olduğunu bildiren rivayetler sahîhdirler. Geri kalan rivayetler zayıf, hattâ bâzısı merdûd-dur.

4- İbnü'l-Arabi'ye göre bu hadîsden şu mânâ anlaşılır: Bir şey'i emretmek zıddını nehy sayılır. Bu mes'elede usûlu   Fıkıh ulemâsı ihtilâf etmişlerdir. Tafsilât Usûl-u Fıkıh kitaplarındadır.

5- Konuşmakla namaz bozulur.

6- Aksıran kimseye «Yerhâmukellâh» demek konuşmak hükmün­dedir.                                                                                                   

 

36- (540) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) Bize Leys rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Rumh da rivayet etti. (Dedi ki) Bize Leys, Ebu'z-Ztibeyr'den, o da Câbir'den naklen haber verdiki, Câbir şöyle demiş: Re-sûlüllah (Sattallahü Aleyhi ve Sellem) beni bir hacet için gönderdi. Sonra ona yolda giderken yetiştim (Kuteybe; namaz kılarken yetişdim; dedi) ve kendisine selâm verdim. Bana işaret etti. Namazdan çıktıkdan sonra beni çağırarak:

«Sen demin ben namaz kılarken setâm verdin.» buyurdu. O zaman kendisi şark'a doğru dönmüş bulunuyordu.

 

37- (......) Bize Ahmed b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki) Bize Züheyr rivayet ett't. (Dedi ki) Bana Ebû'z-Zübeyr, Câbir'den rivayet etti. Demiş ki: Resûlüllah (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) Benî Mustalik kabilesine giderken beni bir iş peşinde gönderdi. Geldiğim zaman kendisi devesinin üzerinde namaz kılıyordu. Ben kendisine söz söyledim, fakat o eliyle şöyle yaptı. (Züheyr eliyle işaret ederek göstermiş) sonra kendisine söz söyle­dim yine şöyle yaptı. (Züheyr yine eliyle yere doğru işaret etmiş.) Ben kendisini işitiyordum. Okuyor; başı ile işaret ediyordu. Namazı bitirdik­ten sonra:

«Gönderdiğim i; hususunda ne yaptın? Şüphesizki seninle konuşmama namazda bulunmamdan başka bir ma'nî yoktu.» buyurdular.

Züheyr, demiş ki: -Ebû'z - Zübeyr'de kıbleye doğru dönmüş oturu­yordu. Ebû'z - Zübeyr eliyle Benî Mustalîk kabilesini işaret etti ve eliyle Kâbeden başka tarafa işaretde bulundu.

 

38- (......) Bize Ebû Kâmil El - Cahderî rivayet etti. (Dedi ki) Bi­ze Hammâd b. Zeyd, Kesîr'den, o da Atâ'dan, o da Câbir'den naklen riva­yet etti. Câbir şöyle demiş: Peygamber (Salİalîahü Aleyhi ve Seltem) ile bera­ber idik. Derken beni bir hacet peşinde gönderdi. Döndüğümde kendisi hayvanının üzerinde namaz kılıyordu. Yüzü'de kıbleden başka tarafa doğ­ru idi. Ben kendisine selâm verdim. Fakat Selâmımı almadı. Namazdan çıktıkdan sonra:

«Senin selâmını almaya ma'nî yokdu, ancak ben namaz kılıyordum» buyurdu.

 

(...) Bana Muhammed b. Hatim de rivayet etti. (Dedi ki) Bize Mû-allâ b. Mansûr [17] rivayet etti. (Dedi ki) Bize Abdiil Vâris b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) Bize Kesir b. Şinzir [18] , Atâ'dan, o da Câbir'den naklen rivayet etti. Câbir:

«Beni Resûlüllah (Saîîailahü Aleyhi ve Seilem) bir hacet peşinde gön­derdi.» diyerek Hammâd hadisi ma'nâsında rivâyetde bulunmuş.

Bu hadîs'i Buharı «Kitâbû'l - Amel fî's - Salât» da tahrîc etmiş* dir. Onun rivayetinde Hz.   Câbir   şöyle demektedir:

«Peygamber (Salİalîahü Aleyhi ve Seilem) beni    bir hacet peşinde gön-, derdi. Ben de gitdim ve o haceti görerek döndüm. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)e   geldiğimde kendisine selâm verdim.    Fakat selâmımı almadı. Bundan kalbime ne derece hüzün çöktüğünü bir Allah bilir. Ken-, di kendime:    Galiba Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) geâkdim diye bana darıldı; dedim. Sonra kendisine tekrar selâm verdim. Fakat yine se­lâmımı almadı. Bu defa kalbime deminkinden daha derin bir hüzün çöktü. Sonra tekrar kendilerine selâm verdim. Bu sefer selâmımı aldı ve:

«Senin selâmını almalcdan bent meneden, namazda oluşumdur.» bu­yurdular. ResüliiUah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem)'in hayvanı kıbleden baş­ka tarafa doğru dönmüştü.»

Hâdise Benî Mustalik gazasında geçmişdir. Bu hadîs dahî yukarkiler gibi namazda konuşmanın caiz olmadığını bildiren delillerdendir ve yu-karkilerden fazla olarak şu hükümleri ihtiva eder:

1- Kelâm-ı Nefsî sâbitdir. Yânı insan âdeta konuşur gibi   içinden bir şeyler geçirebilir.

2- Büyüklerden biri başkasını mahzun ve mükedder edecek bir şey yaparsa onun gönlünü hoş etmek için bunun sebebini söylemelidir.

3- Hayvan üzerinde kılınan nafile namaz için kıbleden başka tarafa doğru dahî dönülebilir.

4- Namaz kılan kimseye selâm vermek mekrûhdur.

 

8- Namaz Esnasında Şeytan'a Lanet Etmenin ve Ondan Allah'a Sığınmanın Cevazı İle Namaz İçinde Amel-i Kalil'in Caiz Olması Babı

 

39- (541) Bize İshâk b. İbrahim ile İshâk b. Mansûr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Nadr b. Şümeyl haber verdi. (Dedi ki) Bize Şu'be haber verdi. (Dedi ki) Bize Muhammed —ki İbni Ziyâd'dır — rivayet etti. De­di ki: Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitdim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Cinlerden bir ifrit namazımı bozdurmak için dun akşam anîden banc bir oyun oynamağa kalkıştı. Ama Allah beni ona kaptırmadı. Ben de onu boğdum. Vallahi onu şu mescidin direklerinden birinin yanı başına bağla­mayı çok isterdim. Bu suretle sabahladığınızda sîzlerde topdan (yahut he­piniz) onu görürdünüz; fakat sonradan kardeşim Süleyman'ın sözünG ha­tırladım: (Yârâbbî beni affet; ve bana öyle bîr mülk verkî benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın!) demişti. Allah da onu köpek kovar gibi kovdu.»  buyurdular.                                                                                  

İbni Mansûr: «Şu'be, Muhammed b. Zİyâd'dan rivayet etti.» dedîl

 

(...) Bize Muhammed b. Beşşâr rivayet etti. (Dedi ki) Bize Muham­med — ki İbni Cafer'dir— rivayet etti. H.                                 

(Dedi ki) : Bize bu hadîsi Ebû Bekir b. Eb! Şeybe dahî rivayet etti. (Dedi ki) Bize Şebâbe rivayet etti. Bunların ikiside Şu'be'den bu isnâdla rivâyetde bulunmuşlardır, tbni Ca'fer'in hadisinde «Ben onu boğdum.» sözü yokdur. tbni Ebl Şeybe ise kendi rivayetinde: «Ben onu koğdum.» de­di.

 

40- (542) Bize Muhammed b. Selemete'l-Murâdî rivayet etti (Dedi ki) Bize Abdullah b. Vehb, Muâviyetü'bnü SâlihMen rivayet etti. Demiş ki: Bana Rabîa'tü'bnü Yezîd, Ebû İdrîs El - Havlânî'den, o da Ebû'd - Der-dâ'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Resûlüllahf&rfZaHaAfi Aleyhi ve Sellem) ayağa kalktı. Biz o'nu: «Senden Allah'a sığınının.» derken (kulağımızla) işitdik. Sonra üç defa: «Seni Allah'ın lânetiyle lanetlerim.» dedi. Ve san­ki Mr şey alacakmış gibi elini uzattı. Namazdan çıkdıktan sonra biz:

«Yâ Resûlallah gerçekden namazda Öyle bir şeyler söylediğini işittjk kî bundan önce bunları söylediğini duymamışdık; hem senin elini uzatdı-ğını gördük.» dedikİ Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Hakikaten Allah'ın düşmanı Iblîs yüzüme çarpmak için bîr ateş par­çası ile (karşıma) geldi. Bunun üzerine ben üç def'â: Senden Allah'a sığı­nırım; dedim. Sonra yine üç defa: Seni Allah'ın tam lânetiyle lanetlerim; dedim. Fakat o yine geri çekilmedi. Sonra kendisini yakalamak istedim. Vallahi eğer kardeşimiz Süleyman'ın duası olmasaydı, Iblîs muhakkak bağ­lı olarak sabahı boylayacak; Medine halkının çocukları onunla oynıyacaklardı.»  buyurdular.

Ebû Hüreyre Hadîsini Buharı «Namaz» «Tefetr», «Ehâdîsü'l - Enbiyâ» ve «Sı£at-ı Iblîs- bahislerinde; Nesâ! dahî «Tef­sir» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

İfrit: Habîs ve Münker demekdir. Zeccâc'm beyânına göre ise ifrit bir işe mubâlegah sûretde nüfuz eden ve onda pislik ve belâ husule getiren ma'nâsınadır.

Bir münâsebetle yukarılarda da arz ettiğimiz vecihle Cin: Bir nevî mah-lukâtdır. Ulemâ mevcudatı şöyle taksim ederler: Mümkinâtdan olan bir mevcûd kâinat boşluğundan yer tutmaz, yer işgal edenlerede sıfat olmaz­sa ona rûh denilir. Ruhlar süflî ve ulvî olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Süfli kısım dahî hayırlı, hayırsız olmak üzere iki kısım olur. İşte süflî er-vâhın hayırlı olanlarına cinlerin sulehâsı; kötü olanlarına şeytanlar de-nilmişdir. Ulvî ruhları dahî cisimlere taalluk etmeleri ve etmemeleri nok­tayı nazarından taksimata ta'bî tutarlar. Mevzûumuzun onlarla alâkası bulunmadığı için sözü yalnız cinlere münhasır bırakacağız. Cin kelime­sinin esâsında örtünmek, gizlenmek ma'nâları vardır. Hattâ ana karnın­daki çocuğa cenîn denilmesi dışarıdan bakıldığı zaman görülmediği için­dir. Cinler de ekseriyetle görülmedikleri için kendilerine bu isim veril-mişdir. Abdürrezzâk'm rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSetlem)'e gelen ifritin kedi suretinde göründüğü bildirilmiştir.

Cinler hakkında Buharı Mütercimi Ahmed Naîm Bey mer­hum şunları söylemişdir:

«Bu münâsebetle şunu arz etmek îcab ederki Allah'ın hayat sahibi mahlûkâtı yalnız maddî âlemdeki insan ile —Nevilerini saymakla biti­remediğimiz—» hayvanlardan ibaret değildir:

«Rabbınm ordularını kendisinden başka kimse bilmez.» [19] mantû-kunca Allah'ın ordularını, mahlûkâtın nevilerini ve cinslerini ancak Al­lah bilir. Onlardan akıl sahibi olarak Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in haber vermesi ile bilebildiğimiz iki takım vardırki onlar da meleklerle cinlerdir. Meleklerin hepsi ulvî ve mukaddes ruhlar olup emri ilâhîye itaatten zerre kadar sapmazlar. Durakları ulvî semâlar olduğu hâlde bir takımları Allah'ın emri ile meskenimiz olan yere kadar iner ve yine çıkar­lar.

Cin denilen mahlûkaat taifesi ise bizimle beraber yeryüzünde sakin­dirler. Bunların da insan gibi mü'mini, kâfiri vardır. Kâfirlerine şeytan ismi verilir. Meleklerin de, cinlerinde varlıkları Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in haber vermesi ile ve Kur'ân'ın Nassı ile malûm oldu­ğundan «Bu türlü mahlûkaat yokdur.» demek Peygamber'! inkâra varır ve küfürdür. «Sahih müsbet ilimlerin bunlardan haberi yokdur. Biz nasıl tas­dik edelim?» diyenlere cevâbımız pek basîtdir: Müsbet ilimlerin bilmediği daha neler var! Müsbet ilimlerin gayesinin kemâli hakikatleri aragtırmak-dır. Bildikleri, bilmediklerine nisbetle pek küçükdür. Müsbet ilim her şeyi bilirim dediği gün yöneldiği gayeden ayrılmış; ilimden çıkarak cehle inkı-lâb etmiş olur. timin kemâli, pek az bildiğini ikrar, cehlini itiraf eylemek­tedir.

«tlm-ü Fennin müsbet olarak kabul ettiklerini kabul, onların sükût et­tiği şeyler hakkında hüküm vermekde tevakkuf ederim.» diyerek âlim tavrı takınanlar da ötekilerden daha bahtiyar sayılamazlar. Acaba fen­nin susmuş olduğu şeylere inanmak onun söylediklerine itikadı ihlâlmi edi-yorki tasdik hükmünü vermekden çekiniyorlar Bu sükût, tasdik etmemek demek olunca hakîkatta Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'i tekzip için ihtiyar edilmiş olur. Bu, hakkı kabul etmemek için sahayı nazarı değiçtir-mekden başka bir şey değildir. Fennin hükmüne, kabul ve inkâr etmediği husûsda uymak, hakkı araştırmak aşkından ileri geliyorsa —hakdan yüz çevirmek istemiyene göre — akıl ve naklin kaahir te'yîdâtı İle müberhen olan Muhammed (Sattallahü Aleyhi ve Sellem)*in nübüvvetine müstenid sa-hîh haberlerin asîmi araştırmamak neden? Herhalde hakla araştırmaya âşık olan kimse bu sahaya da biraz yüzünü çevirip aramaya çalışsa doğru yolu bulur. Bahusus mevzubahis olan mevzuun yeni yeni delileri de xih|nrr leri meşgul edip durmakdadır. Alafranga cincilik, bizim eski ıstılahımızda huddâmcılık mukaddimesinden başka bir ad veremiyeceğizn metapsişik acîp hâdiselerin tedkîki Avrupa ve Amerika'da hayli ilerlemifd&fcs H

Telekinezi, metapsişiklerin ıstılâhınca cazibe, hararet, elektrik gibi malûm olan tabiat kuvvetlerinin tesiri altında olmıyarak bir cismin kendi kendine harekete gelmesine deniyor. Medyum denilen ve beş duygunun hâricinde bir his alma hâssası gösteren kimselerin huzuru ile yapılan tec­rübeler esnasında sandalyalarm ve oda içindeki diğer ağır eşyanın insan eli dokunmaksızın yerlerinden oynaması, cazibe kânununu istihfaf ile havaya kalkıp dolaşması ve bu harikulade hareketlerin, hâzır olanların ar­zularına tat>î olması, zevil'ukûl'den görülmeyen bir şahsın varlığını pek âlâ hissettiriyor.

Bununla beraber biz cinnin-'de, meleklerin'de varlığına istidlal için bu zevatın yaniiı yamalak tetebbuâtma, kalın esrar perdesi arkasından ve duygular kabilinden sezdikleri zayıf ma'lumâta ihtiyâç duymuyoruz. Bu tecrübeleri yapan âlimlerin nazarî bilgileri daha doğrusu ilmî vasfına hak kazanmamış faraziyeleri pek iptidâi olduğu için rûh gıdası olacak ve kalbe itminan verecek kuvveti hâiz olmadığından zanniyât kabilinden söyledik­leri şeyleri ihtiyat ile telakki ediyoruz. Bizim bu- bâbda itimâdımız bu nevî mahlûkâtı bilfiil müşahede etmiş Peygamberimizin beyanâtıdır; ve bu hükümlerimiz o sâdık beyanâtın hududu ile tahdîd edilmişdir. Oradan na­sıl telakki etmiş isek öylece kabul eder ona kendiliğimizden bir şey kat­mayız. Avrupalı ve Amerikalı ilim sahiplerinden bahsedişimiz —onların bu bâbdaki fikir ve nazariyeleri bize uysun uymasın — yalnız vahy'i inkâr edenlere malûmat sahalarının henüz pek dar olduğunu, hakîkatları ken­dilerince meçhul olan her şey'i ulu orta düşünmeden inkâra kalkışmanın hakikat nâmına tehlikeli ve ilim nâmına küfr-ü ilhâd olduğunu anlatmak içindir.» [20]

Ebû Abdillâh E -Mâzirî (453-536) : «Cinler rûhânî bir takım lâtîf cisimler olup bağlanacak sûretde şekillere girmeye kabiliyetleri vardır...> demişdir. Bâzıları cinlerin aslî suretleri ile görünmeleri Peygam­berlerden başka kimseye mümkin olmadığını iddia etmişler; insanların on­ları kendi suretlerinden başka şekilde gördüklerini söylemişlerdir. Ancak Nevevî 'nin dediği gibi bu mücerred bir dâvadır, sahih senedi yoksa reddolunur. Resulü11ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in:

«Sonra kardeşim Süleyman'ın sözünü hatırladım...» ifadesinden mu-râd, Kaadı Beyzâvi'ye göre: Cinler üzerinde tasarrufun Sü­leyman (Aieyhisselam) 'a mahsûs oluşudur. Tuttuğu cinnîyi bağlama­ması bundan dolayıdır. Yahut tevâzuan ve teeddüben bağlamakdan vaz-geçmişdir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Süleyman (Aieyhisselam) arasındaki kardeşlik esâsât-ı diniye itibârı ile yahut şeriatları arasındaki benzeyiş ciheti iledir.

 

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Namazda amel-i kalîl caizdir.

2- Cinler mevcûddur. Ve onları insanlardan bâzıları görür. Gerçi Teâlâ hazretleri şeytân hakkında:

«O ve onun kabilesi siz onlan görmediğiniz hâlde sizi görürler.» bu-yurmuşdur. Fakat bu âyetden murâd insanların cinleri hiç görmemesi de­ğil ekseriyetle görmemesidir. Şayet hiç göremiyecek olsalardı Resûlüllah (Sallailahü A leyhi ve Sellem) Efendimiz:

«Sabahleyin sizlerde hepiniz göresİniz diye onu mescidin direklerinden birine bağlamak gönlümden geçti.» demezdi. Evet cinler ekseriyetle in­sanlara görünmezler. Teâlâ Hazretleri; kulları cinleri görmemekle kork-sunlarda onların şerrinden Allah'a sığınsınlar, Allah'dan aman dilesinler diye onları insanlara her zaman göstermemekle insanları imtihan ve ip-tilâ etmişdir. Allah'ın has kullarının bu bâbda başka bir hükme tabî ol* maları caizdir.

3- Cinlerin aslî unsurları olup ateş unsuru üzerine bakî değildir­ler. Çünkü öyle olsa onlardan bir ifritin bir ateş parçası   ile gelmesine hacet kalmaz; bizzat kendisinin dokunmakla,    dokunduğu kimseyi yak­ması îcab ederdi.

4- Hadîs-i şerif   Süleyman   (Aîeyhisseîâm) 'in ashabının cin­leri gördüklerine delildir. Bu onun Peygamberliğine delâlet eden mucize­lerinden biriydi.

5- îbni Battal 'a göre Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) 'in ifriti görmesi ona mahsûs hallerdendir. Nitekim melekleri görmesi de Öyle idi.   îbni   Battal 'm bundan sonraki sözlerinden anlaşılıyor-ki insanların cinleri aslî şekilleri ile görmesi mümkün değildir. Cinler on­lara başka başka şekillerde görünürler. Nitekim   Ensâr'dan birisi evinde yılan suretinde bir cinnî görerek onu öldürmüş ve kendisi de ölmüşSü. Bunun üzerine   Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine'de   mtislti-man olmuş cinler bulunduğunu binâenaleyh bu gibi yerde sürünen hay­vanları gördükleri vakit onlara üç def'â seslenmeleri gerektiğini* seşlenjl-diği takdirde görünürse Öldürmelerini ashâb-ı kirâmına ta'lîm buyurmuş,-dur. Bu husûsdaki hadîsi Tirmizî ile Nesâî, Hz. Ebû -îdi Hudrî'den rivayet etmişlerdir.

Allâme Aynî, cinlerin muhtelif şekillere girebildiklerini, insan, yılan, akrep, deve, sığır, koyun, at, eşek, katır ve kuş suretinde göründük­lerini söyler.

6- Esîri mescide bağlamak caizdir. Hattâ Buhârî buna dâir bir bâb tahsîs etmişdir. El-Mühelleb: «Bu hadîsde kaçmasından korkulan borçlu v.s.'nin mescide ve başka bir yere bağlanması caiz oldu­ğuna delîl vardır.» diyor.

7- Bir kimse haber verdiği şey'in büyüklüğünü göstermek     için kendiliğinden yemîn edebilir.

 

9- Namazda Çocuk Taşımanın Cevazı Babı

 

41- (543) Bize Abdullah b. Meslemete'bnü Ka'neb ile Kuteybetü'-bnti Saîd rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Malik, Âmir b. Abdillâh b. Zü-beyr'den rivayet etti. H.

Bize Yahya b. Yahya da rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e Sana Âmir b. Abdillâh b. Zübeyr, Amr b. Süleym Ez-Zürakî'den, o da Ebû Katâde'den naklen:

Resû]üttah(Sallallahü Aleyhi ve Setlem) Ebu'I - As b. Rabî'in ve Zey-neb binti Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kızı Ümâme kucağında olduğu hâlde namaz kılardı. Ayağa kalktığı vakit onu kucağına alır; sec­deye vardıkta bırakırdı.» Hadîsini rivayet etti mi? dedim. Yahya: «Malik evet» cevâbını verdi., dedi.

 

42- (...) Bize Muhammed b. Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki) Bize Süfyân, Osman b. Ebî Süleyman ile îbn Aclân'dan rivayet etti. Onlar da Âmir b. AbdiIIâh b. Zübeyr'i; [21] Amr b. Süleym Ez-Zürakî'den, o da Ebû Katâdcte'l - Ensarî'den naklen rivayet ederken işitmişler, ^bû Ka-tâde şöyle demiş:

«Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellemyi Ümâme binti Ebîl - As — ki Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve SelUm) 'in kerîmesi Zeyneb'in de kı­zıdır.— Omuzunda olduğu hâlde cemaata imam olurken gördüm. Rükû'a vardığı vakit o'nu bırakıyor; secdeden başını kaldırdığı zaman tekrar alıyordu.

 

43- (...) Bana Ebu't-Tâhir rivayet etti. (Dedi ki) Bize İbni Vehb, Mahramatti'bnü Bükeyr'den naklen haber verdi. H.

(Dedi ki) Bize Hârûn b. Saîd el - Eylî'de rivayet etti. (Dedi ki) Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) Bana Mahrame, babasından, o da Amr b. Süleym Ez - Zürakî'den naklen haber verdi. Amr, şöyle demiş: «Ben Ebû Katâdetel - Ensâriyi şöyle derken işitdim: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*! halk'a namaz kıldırırken gördüm. Ümâme binti Ebîl -Âs'da boynunda idi. Secdeye gittimi onu bırakıyordu.»                           -

 

(...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) Bize Leys riva­yet etti. H.

(Dedi ki) : Bize Muhammed b. El - Müsennâ'da rivayet etti. (Dedi ki) Bize Ebî Bekir El - Hanefî rivayet etti. (Dedi ki) Bize Abdülhamîd b. Ca'fer rivayet etti. Bunlar topdan Sâîd-i Makburî'den, o da Amr b. Süleym Ez-Zürakî'den naklen rivayet etmişlerdir. Amr, Ebû Katâde'yi:

«Bir defa biz mescidde oturuyorken yanuniza Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çıkageldi.- diyerek yukarkilerin badîs'i tarzında rivayet ederken işitmiş. Yalnız o namazda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in imam olduğunu söylememiştir.

Bu hadîsi Buhârî «Namaz» ve «Edeb» bahislerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hz. Ümâme, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in en büyük kerîmesi Zeyneb (Radiyallahû anha) nın kızı idi.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin Hz. îbrâhim­den ma'dâ bütün çocukları ilk zevcesi Hadîcet ü'1-Kübrâ (Radiyallahû anha) 'dan dünyâya gelmişlerdir. İbrahim ise Mâ-riye-i Kiptîye 'den doğmuşdur. Bâzıları evlendiği zaman Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yirmibir yaşında olduğunu; birta­kımları yirmibeş, daha başkalanda otuz yaşlarında olduğunu söylerler. Hz. Hadîce'nin dahî evlendiği zaman kırk ve kırkbeş yaşlarında ol­duğunu söyleyenler vardır. Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) Efendimizin Hz. Hatice 'den Zeyneb, Rukîye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıme isminde dört kızı ile Kasim ve Tâhir isimlerinde iki oğlu dünyâya gelmişdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in künyesi Kaasim'in ismi ile Ebû'1-Kaasim'dir.

îşte Hadîs-i şerîfde ismi geçen Ümâme Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in torunu ve en büyük kerimesi Zeyneb'in kızıdır. Ümâme'nin babası Ebû'l-Âs b. Rabî 'dir. Bu zât'ın ismi ih­tilaflıdır. Bâzıları Yâsir, bâzıları Lakît; bir takınılanda Kaasim olduğunu söylerler. Hz. Ebû'l-Âs, Hadîcetü'l-Kübrâ (Radiyallahû anha) 'nın kızkardeşi oğludur. Ebû'1-As (Radiyallahû anh) mal, emânet ve ticâret hususunda Mekke'nin sayılı eş-râfındandı. Kızını onunla evlendirmek isteyen, Hz. Hadîce olmuş; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de bu işe rizâ göstermişdir. Hz. Zeyneb'in evlenmesi islâmiyetden öncedir. Ebû'l-Âs (Radiyallahû anh) Mekke'nin fethinden Önce müslüman olmuşdur. Bedir gazasında he­nüz müşrikler tarafında idi; hattâ onlarla beraber esir düşmüşdü. Mekke müşrikleri esirlerini kurtarmak için ResûIIüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimize onların fidyelerini göndermişlerdir. Bu meyanda Zeyneb binti Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de zevci 'E bû'l-Âs'ı malla kurtarmak için bir gerdanlık göndermişdi. Bu gerdanlığı ken­disine annesi Hadîce (Radiyallahû anha) izdivaç hediyesi olmak üzere zifaf gecesi takmışdı. Resûlüllah (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) gelen fid­yeler arasında bu gerdanlığı görünce son derece rikkata gelmiş ve kendini tutamıyarak ağlamışdı. Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyni ve Seüem) Efen­dimizin o anda neler hatırladığını ve ne derece teessür ve heyecan içinde kaldığını bizim kalemimizle tasvire imkân yoktur. Yalnız şunu arzedelim-ki bir yâd -1 hazinin en sarîh ifâdesi olan mübarek gözyaşları bütün As­hâb-ı Kiramı teessüre garketmiş; onlarda ağlamışlardı. Neticede Ashâb-ı Kiramı ile bu husûsda istişare ederek münâsip görürlerse damadını ser­best bırakmalarını onun nâmına fidye gönderilen bir anne yadigârının da gerisi geriye sahibine iade edilmesini teklif etti. Ashâb-ı Kiram bir ağız­dan razı olduklarını ifâde ettiler ve Ebû'1-As'ı serbest bıraktılar. Gerdanlığı da iade ettiler. Yalnız Hz. Zeyneb (Radiyallahü anha) müslüman olduğu için Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Medine'ye hicretine müsâde etmesini şart koşmuştu. Ebû'l-Âs bü; şartı kabul ve ifâ etti. Ebû'l-As, Hz. Zeyneb'i Medine'ye ba­basının yanma gönderdikten sonra bir sene kadar bir müddet Mekke'de müşrik olarak yaşadı. Nihayet o da Müslüman olarak Medîne-i Mûnev-vere'ye geldi. Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Seüem) efendimiz zevce­sini tekrar ona iade etti.

Ulemâ bu hadîsin hükmü hakkında bir hayli söz etmişlerdir. Nevevi  şöyle demektedir:

"Bu hadîs Şafiî *nin mezhebi ile ona muvafakat edenlere delîldir. Onlarca gerek erkek ve kız çocuklaum, gerekse hayvanlardan bâzılarını farz veya nafile namazlarda üzerinde bulundurmak caizdir. Bu husûsda imam, cemâat ve yalnız kılan müsavidir.»

Hanefîler'e gelince: »Elbedâyı» sahibinin âmel-i kesir bâbmda beyân ettiğine göre âmel-i kesîr iki eli kullanmaya ihtiyâç mess eden şeydir. İki eli kullanmaya hacet olmayan şey'e amel-i kalîl derler. Amel-i kesîr namazı bozar. Amel-i kalîl ise bozmaz. «Bedayı'» sahibi bü husûsda mi­saller verdikten sonra şunları söyler: «Keza bir kadın çocuğunu kucağı­na alsa da emzirse namaz bozulur. Çünkü bunda amel-i kesîr vardır. Ama emzirmeden çocuğu kucağına almak namazın bozulmasını îcab etmez, «Bedâyi'» sahibi ondan sonra buradaki hadîsi rivayet etmiş ve: «BetûİÜl-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in böyle yapması mekruh değildir. Çünkü çocuğu muhafaza edecek başka kimse bulunmadığı için o böyle hareket etmeye mecburdu. Yahut bunun meşru' olduğunu; namazı bozmadığını fiilen göstermek için öyle yapmıştır. Böyle bir hareket bizim zamanımız-dada ihtiyâcdan dolayı yapılıyorsa mekruh değildir. Fakat hacet olmak­sızın yapılırsa mekrûhdur.» demişdir.

Eşheb'in imam-ı Mâlik 'den rivayetine göre Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kıldığı bu namaz nafile idi. Farz namazda böyle bir şey caiz olamaz.

Nevevî diyor ki: «Bu te'vîl fasittir. Çünkü (cemaata imamdı) sö­zü farz namaz kıldırdığı hususunda sarih yahut sarih gibidir.» Nevevî'nin bu sözü Resûlüllah (Şallaltahü Aleyhi ve Sellem)"m ekseriyetle farz namazlarda imam olduğuna bakarak söylenmişdir. Nitekim Ebû Dâvûd'un Hz. Ebî Katâde 'den rivayet ettiği bir hadîs'de bunu te'yîd etmektedir. Mezkûr hadîsde Ebû Katâde: «Bir defa biz öğlede veya ikindide namaz için Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) i bekliyorduk. Bilâl kendisini namaza davet de etmişdi. Anîden yanımıza çıktı. Ebûl-Âs'ın kızı Ümâme ya'nî kızının kızı boynunda idi, O hâlde Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) mihraba geçti; bizde arkasında saff olduk. İlah...» denilmektedir. Ancak Neyevl 'nin beyânına göre Mâ-Hkîler'den bâzıları bunun nıensûh olduğunu söylemiglersede neshe im­kân yokdur. İmam Mâlik 'den bir rivayete göre Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'in namazda üzerinde çocuk bulundurması zarûretden do­layı idi. Hattâ Mâlikîler'den bâzıları onun Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûs olduğunu bile söylemişlerdir.

Nevevî: «Bu dâvaların hepsi bâtıl ve merdûdtur. Çünkü hiç bi­rinin delili yokdur. Bunlara bir zaruret de bulunmamaktadır. Bilâkis ha­dîs sahîhdir ve namazda çocuk taşımanın caiz olduğu da sarîhdir. Sonra bunda şeriat kaidelerine muhalif bir şey de yokdur. Çünkü insan temiz­dir. Karnındaki necaset ise. mâdeninde yânî yerinde bulunduğu için hü­kümsüzdür. Çocukların elbise ve vücûtları temizdir. Bu gibi fiiller az olursa yahut ara vererek yapılırsa namazı bozmıyacağma şeriatın delille­ri çokdur. Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) de bunu caiz olduğunu bildirmek için yapmışdır...» diyor.

Nevevî 'nin bu izahatına mukabil Aynî de şunları söylemiş-dir: «Ulemâdan bâzısı böyle bir şey yapanın namazı yeniden kılması îcâb etmiyeceğini söylemiş ve bu hadisle istidlal etmişdir. Ma'mâfih namazda böyle bir şey yapılmasını hoş görmediğini de sözlerine ilâve etmişdir. I Imam-ı Ahmed b. Hanbel bunu caiz görürmüş.   Hattâbî: «Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) bu işi kasden yapmamışa benzi-jyor. Gâlibâ çocuk namaz hâricinde ona alıştığı için namazda İlçende ken­disine takılmış ve boynuna sarmaşmış o da onu defetmemişdir. Çocuk omu­runda İken secde etmek ist edimi onu yere koymuş; kalkmak istediği zaman ravru yine üzerine tırmanmış; Resul--ü Ekrem (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) de »na manî olmomışdır.   Bence hadîsin vechi budur. Resûlüllah (Salîallahü lleyhi ve Sellemy'm   namazda defâatle tutup kapması, kucağına alması hemen hemen ihtimâl verilecek bir şey değildir. Zîrâ bu husûsdaki amel çok olur ve tekerrür eder. Sonra bu hâl namaz kılanı namazından da alıkor. Fahri Kâinat (SallaîlahüAleyhiveSellem) efendimizi çizgili bir seccade namazında meşgul eder de başkasını değiştirirse bu keyfîyetde bir iş onu nasıl meşgul etmez...» diyor.

Nevevî, Hattâbî 'nin bu sözünü hulâsa ettikden sonra onun için dahî: Bâtıl ve mücerred bir da'vâdır...» demişdir. O seccade meselesi ile Ümâme'nin kucağa alınması arasında fark görmekde ve: Seccadenin hiçbir faydası olmaksızın kalbi meşgul ettiğini, çocuğu taşı­manın ise birçok fâideleri mütezammin olduğunu; bu suretle aralarında fark bulunduğunu söylemekde ve: «Doğrusu bu hadîs namazda çocuk yüklenmenin caiz olduğunu beyân için vârid olmuşdur.» demektedir.

Mâliküer'den bâzıları: «Resûlullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) çocuğu yere bıraksa ağlar; ve bu suretle onu kucağına almakdan daha ziyade meşgul ederdi.» demişlerdir. Bâzıları bu husûsda farz ile nafile namazlar arasında fark görmüşlerdir. Ekseri ulemâ ise bu işin tevali etmediğini, çünkü namaz erkânı arasında tume'nînet bulunduğunu söylemişlerdir.

Fâkihânî diyor ki: Resûlullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'in Ümâme'yi namazda kucağında bulundurmasının sırn araplarm kız çocuklarına karşı gösterdikleri haşîn muameleyi reddetmekdir. Onlara bu husûsda son derece muhalif olduğunu göstermek için namazda bile kız çocuğunu bağrına basmışdır.»

 

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Küçük çocukları mescide götürmek caizdir.

2- însan veya temiz bir hayvan taşıyan bir kimsenin onunla nama­za durması caizdir.

3- Hadîs-i  şerîf Resûlullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'in     tevâzu'-una; küçüklere şefkat vr ikramına delildir.

 

10- Namazda Bir İki Adım Yürümenin Cevazı

 

44- (544) Bize Yahya b. Yahya ile Kuteybetü'bnü Saîd ikisi birdsn Abdülâzîz'den rivayet ettiler. Yahya dedi ki: Bize Abdülâriz 1». Ebî Ha-zim, babasından naklen haber verdiki: Minberin hangi ağacdan yapıldı­ğında ihtilâf eden bâzı kimseler Sehl b. Sa'd'a gelerek sormuşlar. Sehl:

«Vallahi ben onun neden yapıldığını ve kimin yaptığını bilirim. Re-sûlüllah (Sailalîahü Aleyhi ve Sellem) *in onun üzerine oturduğu ilk günüde gördüm. (Râvî denmiş ki) Ben kendisine:

Ya Ebâ Abbasî Bize anlatsana! dedim. Şunları söyledi:

Resûlüllah (Sailaİlahü Aleyhi ve Sellem) bir kadına haber gönderdi (Ebû Hazim de miski: Sehl o zaman bu kadının ismini söylemişti) (Buyur­du İd) :

«Marangoz olan kölene bak da benim için basamaklar yapsın; onla­rın üzerinde halka hitâb edeyim!» Bunun Üzerine o köle şu Üç basamağı yaph. Sonra ResûlüİIah (Sailalîahü Aleyhi ve Sellem) onların nereye kona­cağını emretti ve şu yere kondular. Bunlar ılgın ağacından yapılmışlardı.

Yemîn ederimki ben Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'in minber Üzerinde iken ayağa kalkarak tekbîr aldığını, arkasından cemaatın da tek­bîr getirdiğini görmüşümdür. Sonra rükÛ'dan doğruldu ve minberden ine­rek gerisin geriye gitti ve minberin dibine secde etti. Sonra tekrar minber üzerine avdet etti. Namazını bitirinceye kadar böyle yaptı. Sonra halk'a dönüp:

«Ey NâsI Ben bunu bana uyasınız ve benim namazımı öğrenesin iz diye yaptım.» buyurdular.

 

45- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) Bize W-kûb b. Abdirrahmân b. Muhammed b. Abdillâh b. Abdilkaarî El-Kureşi rivayet etti. (Dedi ki) Bana Ebû Hâzim rivayet etti ki: Bir takım adamlar Sehl b. Sa'd'a gelmişler. H.

Dedi ki: Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb ve İbni Ebî Ömer'de rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Süfyân b. Uyeyne, Ebû Hâzim'-den naklen rivayet etti. Ebû Hâzim şöyle demiş. (Bir takım adamlar) Sehl b. Sa'd'a gelerek Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in minberinin ne­den yapıldığını ona sordular... ve Hâviler hadîsi İbni Ebî Hâzim hadîs'i gibi rivayet etmişlerdir.

Bu hadîsi Buhârî «Namaz» Şahsinin müteaddid yerlerinde; Ebû Dâvûd ve Nesâî dahî ayni yerlerde muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

Hadîs-i şerif de mevzûbahs edilen şey Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in minberinin hangi ağaçdan ve kimin tarafından yapıldığı, Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in onun üzerinde namaza niyetlen­diği, sonra inerek yere secde ettiği mes'elelerdir. Minber hakkında mü­nâkaşa eden ashabın bu mes'eleyi hail için Hz. Sehl b. Sa'd'a mü­racaat etmeleri ashâb-ı kiramdan o gün en yaşlı zât o olduğu içindir. Ri­vayete nazaran Hz. Sehl Medine'de en son vefat eden sahâbîdir. Hic­retin doksan birinci yılında takriben yüz yaşında vefat etmişdir.

Gâbe [22]; asıl itibârı ile orman demekdir. Fakat burada Medine'den Şam'a giden yolun üzerine tesadüf eden husûsî bir ormanın ismidir. Meş­hur Uraneliler vak'âsı yani Urane kabilesinin Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in deve çobanına baskın yaparak öldürmeleri ve develeri al­maları hâdisesi bu yerde vuku bulmuşdur.

Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in minberini yapan doğramacı­nın ismi ihtilaflıdır. Bu bâbda altı yedi isim sayılmışdır. Bunların içinde en ziyâde kabule mazhar olan isim Meymûn olmasıdır. O târihde Medine'de yalnız bir doğramacı bulunuyormuş; o da bu zatmış. Hz. Meymûn bir rivâyetde Sa'd b. Ubâde (Radiyallahû anhj'*txit diğer bir rivâyetde Ensârdan bir kadmın kölesiymiş.

İbni S a' din «Tabakât- ında Hz. Ebû Hüreyre 'den ve daha başkalarından rivayet edilen bir hadîse göre;

Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) cum'â günleri bir hurma kü­tüğünün üstünde hutbe okurmuş, nihayet o kütüğün    üzerinde durmak kendisine güç geldiğini söylemiş. Bunun üzerine Temînı-i Dârî (Radiyallahû anh) «Sana samda gördüğüm gibi bir minber yapayım mı?» demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buhusûsda müslümanlarla istişare etmiş; minber yapmasını münâsip görmüşler. Abbâs b. Abdülmut-talip (Radiyallahû anh) usta bir kölesi olduğunu söylemiş Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de:

«Ona emretde minberi yapsın!» buyurmuşlar ve Minberi iki basa­makla birde oturacak yerden ibaret olmak azere o zât yaparak yerine yer­leştirmiş.»

Yine İbni Sa'd 'in sahih bir senetle rivayet ettiğine göre;

Ashâb-ı kiram: «Yâ Resulâllah! insanlar çoğaldı; üzerinde hutbe oku­yacak bir şey yapsan münâsib olur.» demişler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buna razı olmuş. Sehi, demişki: «O gün Medine'de yalnız bir tek doğramacı vardı. O doğramacı ile ikimiz Gâbe denilen yere gittik. İşte bu minberi ben onun ılgınından kestim.»

Görülüyorki minber yapması için Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e müracaat edenlerle kölenin ve sahibi olan Ensârlı kadının isim­leri belli değildir.

Bâzıları doğramacı kölenin sahibi olan Ensârlı kadının Âişe is­minde olduğunu söylemişlerdir. Hattâ bir rivâyetde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e minber yaptırmayı bizzat bu kadın teklif etmişdir.

Minberin târihi de ihtilaflıdır. 1bni Sa'd'in rivayetine göre hic­retin yedinci senesinde yapılmışdır. Fakat bu târihe itiraz olunmuşdur. İbni Neccâr'a göre hicretin sekizinci senesinde yapılmışdır. An­cak bunuda iik hadîsi reddetmektedir. Çünkü o hadîsde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in minber üzerinde bulunduğu zikredilmişdir. Hâsılı minberin hangi târihde yapıldığı yüzde yüz kestirilememekle bera­ber yedi veya sekiz târihleri civarında yapıldığı anlaşılıyor.

Tufeyl b. Übey b. K â b 'in babasından rivayet ettiği bir hadîse göre;

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescidinin tavanı hurma dal­larından ma'mûl bulunduğu sıralarda bir hurma kütüğünün üzerinde hut­be okuyormuş.» Ashabından biri:

— «Yâ Resulâllah! Sen bir minber yapsan ve cum'â günü onun üzeri­ne çıksan da o günkü I ut lı en i herkes işitse ya! demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu teklife razı olmuş ve kendisine üç basamaklı bir min­ber yapılmış. Minber yapılaıak Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tara­fından yerine konuldukdan sonra artık hutbeyi onun üzerinde okumaya başlamış. Fakat minbere doğru ilerleyip eskiden üzerinde hutbe okuduğu kütüğü geçince kütük feryada başlamış ve yarılmış, bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) minberden inerek kütüğü mübarek eliyle meshetmiş ve yine minbere dönmüş.» Hz. Âişe'den bir rivayete göre;

Resûlü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o kütüğü eliyle mesh ede­rek teskin buyurduktan sonra kütük batmış gitmiş.» Bir rivayete göre ise;

«Kütük hâli üzere kalmış mescid-i Nebevi yıkıldığı zaman onu Übey b. Kâ'b (Radtyaîlahû anh) almış kurt yiyip dağılıncaya kadar onun ya­nında kalmış.» Hadîsin bir rivayetinde; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in:

«Eğer ben bu kütüğü mesh etmeseydi m kıyamete kadar inler dururdgj»

buyurduğu bildirilmişdir.

Bu minber tâ Hz. Muâviye zamanına kadar böylece üc basa-« maklı kalmışdır. Nihayet Muâviye (Radiyallahû anh)  zamanında, ve onun emriyle Medine valisi bulunan   Mervân,  Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in minberine alt kısmından üç basamak daha ilâve etmig-dir. Târih kitapları onun sebebini de şöyle izah ederler.:

Hz. Muâviye Medine valisi Mervân'a emir göndererek Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in minberini istemiş o da minberi söktürerek Muâviye'ye göndermek istemiş derken tesadüfen güneş tutularak Medine karanlık içinde kalmış; o dereceki gökte yıldızlar gö­rünmüş. Halk bunu minberin nakline yormuşlar. Bunun üzerine dedikodu ve gürültü büyümüş nihayet Mervân meydana çıkarak hutbe oku­muş; ve bunu kendiliğinden yapmadığını; Emİrü'I - Mü'minîn'in böyle istediğini balk'a anlatmış. İş daha fazla büyümeden minber eski yerine konmuş. Fakat bu arada alt kısmından üç basamak daha ilâve edilmiş. Mezkûr minber uzun zaman böylece devam etmiş nihayet 654 târihinde Mescid-i Nebevi ile birlikde o da yanmışdır. Bundan sonra ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in mescidine muhtelif zamanlarda müteaddide hükümdarlar tarafından minberler gönderilmişdir.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Cemaata Öğretmek ve kendine ta'bî olmalarını sağlamak maksa­dıyla minber üzerinde namaz kılmak ve cemâatdan daha yüksek bir yer^ de bulunmak caizdir. İhtiyâç olmaksızın imamın cemâatdan yüksek yere çıkması mekrûhdur. İmam Şafiî ile imam Ahmed'in ve Leys'in kavilleri budur. îmam Mâlik ile Şafiî 'den bir rivayete göre bu memnû'dur. Evzâî dahî ayni kavle kail olmuşdur. İbni Hazm, Ebû Hanîfe'den dahî «Memnû'dur» dediğini rivayet etmişse de doğru değildir. Ebû Hanîfe 'nin kavli kerahetle caiz olmakdır. Yine İmam Âzam'la diğer Hanefîyye imamlarından bir rivayete göre imam cemaatdan bir adam boyu yüksekde bulunursa namaz caizdir. îmam Mâlik 'den bir rivayete göre ise imamın cemaatdan bir az yüksek bulunması caizdir.

2- Namazda az yürümek namazı bozmaz. HanefÜer'den E1-Muhît» nâm eserin sahibi:   «Namazda bir adım yürümek onu bozmaz fakat iki adım yahut daha fazla yürümek bozar.» demişdir. Bu takdirde Resûliillah (SaÜallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bu şekilde kıldığı namaz dahî bozulmak icab edecek gibi görünürsede hakîkatda bozulmaz. Çünkü namazın yararına yapılan hareket namazı bozmamak ve mekruh olmamak icab eder. Nite­kim bir kimse bir saffda yalnız başına kalsa öndeki saffdan birini kendi yanma çekebilir. Bu suretle ikisi bir saff teşkil ederler. Ön saffdan çektiği kimse bir veya iki adım yürüse bile yine namazı bozulmaz.

Ha11âbi diyorki: «Az amel namazı bozmaz. Resûliillah (Sattallahü Aleyhi ve Sellem) 'in minberi üç basamak idi. İhtimâl ikinci basamakda durmuşdur. Binaenaleyh minberden inip çıkarken yalnız iki adım atmış olur.»

3- Ayrı ayrı olmak şartiyle fi'l-i kesir namazı bozmaz. Çünkü min­berden inmek ve çıkmak tekerrür etmişdir. Bunların mecmuu amel-i ke-sîr sayılır. Fakat ayrı ayrı ele alınırlarsa bunlar birer amel-i kalîldir.

4- Minber yapmak ve hatibin minber üzerine çıkması, minberin mihrabın sağında olması müstehabdır. Minber yoksa yüksek bir yere çı­kılır. İmamın namaz esnasında cemaata namaz fiillerini öğretmesi caiz­dir. Bu ibâdete şerik koşmak kabilinden değil, cemaata işittirmek için tekbîri yüksek sesle almak kabîlindendir.

5- Bir şey'i yalnız bir âlim bilirse o şey zayi' obuasın diye onu baş­kalarına söylemesi gerekir.

6- Her yeni şey'e yâ şükür yahut teberrük için namazla başlamak müstehabdır.

 

11- Namazda Elleri Böğrüne Dayamanın Kerahati Babı

 

46- (545) Bana Hakem b. Mûsâ el - Kantarı rivayet etti. (Dedi ki) Bize Abdullah b. Mübarek rivayet etti. H.

Dedi ki: Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe'de rivayet etti. (Dedi ki) Bize Ebû Hâlid ile Ebû Üs&me hep birden Hişâm'dan, o da Muhammed'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den nak­len rivayet ettiler ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kimsenin el­leri böğründe namaz kılmasını nehy etmişdir. Ebû Bekir'in rivayetinde İse: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nehiy buyurdu.» ibaresi vardır.

Bu hadîsi Buhârî -Duafâ'» ve «Namaz» bahislerinde; Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî dahî muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Hadîsin lâfızları da muhtelifdir.

Hasr: Eli böğrüne koymak demekdir. Namazda elini böğrüne koyarak durana muhtasır derler. Ancak bu kelime namaza mahsûs değildir. İhtisar kısaltmak ve eline sopa alarak dayanmak manâlarına da kullanılır. Şu var-ki birçok hadîs ulemâsı onu namazda ellerini böğrüne koymak ma'nâsına almışlardır. Yoksa ihtisar kısa kesmek, kısa sûre okumak yahut kısa âyetler okumak ma'nâsına da geldiği gibi namazı kısa kesmek manasına gelebilir. Bu sözlerin içinde Hadîs-i şerife yakışan en sahih ma'nâ birincisidir. Ebû Davud'un Hennâd tarikiyle rivayet ettiği bir hadîs'de bu manâyı te'yîd eder. Mezkûr hadîsde râvî namaz kılarken Hz. ömer'in yanına durduğunu ve ellerini böğrüne koyduğunu; namazdan sonra Ömer (Radiyallahû anh) 'in sitemde bulunduğunu bildirmektedir.

Hasrın niçin nehiy edildiği ihtilaflıdır. Bâzıları iblîs cennetden elleri böğründe olarak çıktığı için nehiy edildiğini söylerler. Bâzıları bunu ya-hudiler çok yaptığı için nehiy edildiğine kaani'dirler. Bunu Buhârî dahî zikretmişdir. Birtakımları elleri böğrüne dayamak cehennemliklerin rahatı olduğu için namazda bundan nehy edildiğini söylemişlerdir. Hattâ: Ellerini böğrüne dayamak büyüklenen kibirlilerin âdeti olduğu için namaz­da nehiy edildiğini söyleyenlerde vardır.

Bâzılarına göre namazda ellerini böğrüne dayayıp da durmak felâ-ketzade şekillerinden bir şekildir. Namazda bundan dolayı menedilmişdir.

Namazda elleri böğrüne bağlamanın hükmü ihtilaflıdır, lbni Ömer, İbni Abbâs, Aişe (Radiyallahû arthûm) ile İbrahim Nehaî, Mücâhid, Ebû Miclez ve diğer ulemâya göre mekrûhdur. İmam Âzam, imam Mâlik, imam Şafiî ve Evzâî "nin mezhepleride budur. Zâhirîler'e göre namazda ihtisar yapmak haramdır.

Gerçi bir hadîsde : «İhtisar yapanlar kıyamet gönünde yüzUrind» nOr parlayarak haşrolacaklardır.» buyurulmuşdur. Fakat bâzdan buna: «Aslı meçhul bir hadîsdir. İhtisardan nehy hususundaki sahih hadîslerede muhalif dir.* diye cevap vermişlerdir,

Cehennemde ebedî kalacak küffâr orada hiçbir rahat yüzü görmiye-cekleri hâlde Hz.   Ebû   Hüreyre   hadîsinde:

«Namazda ihtisar yapmak cehennemliklerin rahatıdır.» buyurulmasi yek nazarda garîp görünürsede cehennemliklerin belki bir parça râhât ederiz ümidi ile ellerini böğürlerine koymaları fakat netice itibârı ile hâl­lerinde hiç bir değişiklik olmaması muhtemeldir.

 

12- Namazdayken Ufak Taşları Atmanın ve Toprağı Düzeltmenin Keraheti Babı

 

47- (546) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) Bize Vekî' rivayet etti. (Dedi ki) Bize Hişâm-i Destevâî, Yahya b. Ebî Kesîr'-den, o da Ebû Seleme'den, o da Muaykîb' [23] den naklen rivayet etti. Muaykîb şöyle demiş: Peygamber (Sallaiîahü Aleyhi ve Seilem) mescidde mesh'i yani çakıl taşlarını gidermeyi zikretdi de:

«Eğer mutlaka yapacaksan bari bir defa yap!»  buyurdular.

48- (...) Bize Muhammed b. El-Müsennâ rivayet etti.    (Dedi ki)

Bize Yahya b. Saîd, Hişâm'dan rivayet etti. Demiş ki: Bana İbni Ebû Ke­sir, Ebû Seleme'den, o da Muaykîb'den naklen rivayet etti ki: Ashâb Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)'e namaz içinde (taş) gidermeyi sor­muşlar. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): «Bir defa'd ir»  buyurmuşlar.

 

(...) Bana bu hadîs'i Ubeydullah b. Ömer El-Kavârîri'de rivayet etti. (Dedi ki) Bize Hâlid (ya'nî İbni'l - Haris) rivayet etti. (Dedi ki) Bize Hi-şâm bu isnâdla rivayet etti. Ve bu hadîsde: «Bana Muaykîb rivayet etti...» dedi. H.

 

49- (...) Bize bu hadis'i Ebû Bekir b. Ebî Şeybe dahî rivayet etti. (Dedi ki) Bize Hasen b. Mûsâ rivayet etti. (Dedi ki) Bize Şeybân, Yah­ya'dan, o da Ebû Seleme'den naklen rivayet etti. Ebû Seleme şöyle demiş: Bana Muaykîb rivayet etti ki: Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve SeUem) sec­de edeceği yerdeki toprağı düzelten adam hakkında:

«Eğer bunu yapacaksan bari bir kere yap!» buyurmuşlar.

Bu hadîs'i Buhârî «Namaz» bahsinde; Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce dahî ayni bahisde muhtelif râ-vîlerden tahrîc etmişlerdir.

 

Hadis-i Şerif'den Şu Hükümler Çıkarılmışdır:

 

1- Namazda bir defaya mahsûs olmak üzere secde yerindeki taş­lan gidermek caizdir. Ashâb-ı kiramdan   Ebû   Zerr, Ebû Hüreyre ve Huzeyfe (Radfyallahü anhûm) buna ruhsat verirlermiş. İbni   Mes'ûd   ile   İbni   Ömer (Radiyallahü anh)   da namaz­da secde yerindeki taşları giderirlermiş. Tabiînden   İbrâhîm Nehaî ile  Ebû   Sâ1ih 'in mezhepleri de budur.

2- Hattâbî 'nin (319 - 388) beyânına göre ulemânın ekserisi bunun mekruh olduğuna kaildirler. Ashâb-ı Kirâm'dan ömerü '-bnü'l -Hattâb ile Câbir b. Abdi11âh  (Radiyalîdhû anhûma) 'nm mezhebleri bu olduğu gibi Tabiînden Hasan-ı Basrî'nin ve Cumhûr-u Ulemâ'nın kavilleri de budur. Hattâ Nevevi bunun mekruh olduğunda bütün ulemânın müttefik bulunduklarını ri­vayet etmişdir. Çünkü secde edeceği yerdeki taşı silmek veya atmak na­maz kılanı meşgul eder. Yalnız imam Nevevî'nin ittifak dâvası mut­lak sûretde doğru değildir. Çünkü imam Mâ1ik'e göre bunda bir beis yokdur. Hz. Imam, namazda kendisi de secdegâhındakî taşları silermiş. «Et-Telvîh» nâm eserde bunun Selef-i Şâlihînden bir cemaatdan nakledildiği bildiriliyor. Mezkûr zevat bir defaya mahsûs olmak üzere secde edecekleri yerdeki taşlan düzeltirler, fazlasını mekruh görürlermiş.

Zahirîlerde göre bir defa'dan fazla taş düzeltmek veya atmak haram­dır. Onlara göre üzerine secde edeceği taşları hiç sılmemek efdaldır. Sec­de edeceği yeri namaza durmazdan önce düzeltmek gerekir. Tirmizî'nin Hz. Ebû Zerr'den tahrîc ettiği bir hadîsde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) :

«Biriniz namaza kalktı mı secdegâhındakİ çakıl taşlanın silmesin! Çün­kü rahmet onun yüzüne vurur.» buyurmuşdur. Bu hadîs diğer sahîh ki­taplarda da mevcûtdur. Tirmizî onun hakkında: iEbû Zerr'-in hadîs'i Ha sendir.» demişdir.

3- Alın'ı silmek de secde yerindeki taşları silmek hükmündedir. Kaadî îyâz (476 - 544) Selef-i Sâlihînin namazda ve mescidden çıkmazdan önce yüzlerim" silmeyi mekruh görürdüklerini rivayet etmiş­dir. İbni Mea'ûd şöyle demişdir:

«Dört şey cefâdas sayılır:

a) Sütresiz namaz kılmak,

b) Namaz bitmeden yüzünü silmek,

c) Ayakça bevl etmek,

d) Ezanı işitipde müezzine icabet etmemek.»

 

13- Namazda ve Namaz Dışında Mescide Tükürmekden Nehy Babı

 

50- (547) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, Nâfi'den dinlediğim, onun da Abdullah b. Ömer'den naklettiği şu hadîs'i okudum:

—  Resûlüilah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem)   (mescidin)   kıble duvarında bir tükürük görmüş ve onu kazımış, sonra cemaata dönerek:

—  «Bîriniz namaz kılarken yüzünün olduğu tarafa tükürmesin. Çünkü Allah (in kıblesi) namaz kıldığı zaman onun yüzünün döndüğü taraftadır.» buyurmuşlar.

 

51- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) Bize Abdullah b. Nümeyr ile Ebû Üsâme rivayet ettiler. H.

Bize tbni Nümeyr de rivayet etti. (Dedi ki) Bize babam rivayet etti. Bunların ikisi de Ubeydullah'dan rivayet etmişlerdir. H.

Bize Kuteybe ile Muhammed b. Rumh'da Leys b. Sa'd'dan rivayet et­tiler. H.

Bana Züheyr b. Harb dahî rivayet etti. (Dedi ki) Bize İsmail (y^nî îbni Uleyye) Eyyûb'dan rivayet etti. H.

Bize Îbni Râfi' dahî rivayet etti. (Dedi ki) Bize tbni Ebt FÜ4eyk^riyî-yet etti. (Dedi ki) Bize Dahhâk (Ya'nî Îbni Osman) haber verdi. H.

Bana Hârûn b. AbdİllâK da rivayet etti. (Dedi ki) Bize Haccâc b. Mfoi-hammed rivayet etti. Dedi ki: Îbni Cüreyc: Bana Mûsâ b. Ukbe haber ver­di; dedi. Bu râviîlerin hepsi Nâfi'den, o da Îbni Ömer'den, o da Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etmişler ki BesûlüUa (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) mescid'in kıblesinde bir tükürük görmüş. Yal­nız Dahhâk müstesna! Çünkü onun hadîsinde: «Kıblede bir tükürük gör­dü.» denilmiş ve Mâlik hadîs'i mavnasında rivayet edütnişdİr.

 

52- (548) Bize Yahya b. Yahya ile Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ve Am-rü'n - Nâfcid hep beraber Süfyân'dan rivayet ettiler. Yahya dedi M: Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o da Humeyd b. Abdirrahmân'dan, o da Ebû Saîd-i Hudrî'deıı, naklen haber verdi ki: ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) Mescİd'in kıblesinde tükürük görmüş de o'nu çakı! taşı ile ova­lamış, sonra bir kimsenin sağına yahut önüne tükürmesini yasak etmiş. Lâkin soluna yahut sol ayağının altına tükürmeyi emir buyurmuş.

 

(...) Bana Ebû't - Tâhir ile Harmele rivayet ettiler. Dediler ki: Bize' tbni Vehb, Yûnus'dan rivayet etti. H.

Dedi ki: Bana Züheyr b. Harb'da rivayet etti. (Dedi ki) Bize Ya'kûb b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) Bize babam rivayet etti. Bunların ikisi de İbni Şihâb'dan, o da Humeyd b. Abdirrahmân'dan naklen rivayet et­mişler. Ona da Ebû Hüreyre ile Ebû Saîd haber vermişler ki ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir tükürük görmüş...» ve hadîs'i îbni Uyeyne hadîs'i gibi rivayet etmişler.

 

(549)- Bize Kuteybetü'bnü Saîd, Mâlik b. Enes'den kendisine oku­nanlar meyanında olmak üzere duyduğu» onun da Hişâm b. Urve'den, onun da babasından, onun da Âişe'den naklen rivayet ettiği şu hadîs'i tahdîs eyledi ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (mescidin) kıble duvarında bir sümük veya tükürük görerek, onu kazımış.

 

53- (550) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Hart» hep bir­den İbni Uleyye'den rivayet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize îbni Uleyye, Kaasim b. Mi hr ân'dan, [24] oda Ebû Râfi'den, o da Ebû Hüreyre'den nak­len rivayet etti ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescidin kıble­sinde bir balgam görmüş ve cemaata dönerek:

«Sizin birinize ne oluyor ki Rabbinİn kıblesine dönüyor da Önüne tü­kürüyor?!.. Hiç sizden biriniz kendisine doğru dönülüpde yüzüne tükûrül-mesini ister mi? O hâlde biriniz tüküreceği zaman sol tarafına, ayağının altına tükürsün! Buna imkân bulamazsa şöyle yapsın!» buyurmuşlar. Kaa­sim elbisesine tükiirmüş, sonra elbisenin iki tarafına birbiri üzerine oğuş-turmuş.

 

(...) Bize Şeybân b. Ferrûh da rivayet etti. (Dedi ki) Bize Abdülvâris rivayet etti. H. Dedi ki: Bize Yahya b. Yahya da rivayet etti. (İJfedi M) Bize Hüseyni haber verdi. H.

Dedi ki: Bize Muhammed b. El-Müsennâ dahî rivayet etti. (Dedi ki) Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) Bize Şu'be rivayet etti. Bu râvüerin hepsi Kaasim b. Mhrân'dan, o da Ebû Râfi'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Saîhlİahü Aleyhi ve Seİlem) 'den tbni Uleyye hadîs'i gibi rivâyetde bulunmuşlardır.

Hüseyni, hadîsinde: «Ebû Hüreyre: Sanki ben Resûlüllah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i elbisesini birbiri üzerine katlarken görür gibiyim dedi. cümlesini ziyade etmiştir.

 

54- (551) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. İbnü'l - Müsennâ dedi ki: Bize Muhammed b. Cafer rivayet etti. (Dedi ki) Bize Şube rivayet etti. (Dedi ki) Katâde'yi, Enes b. Mâlik'den rivayet ederken dinledim. Dedi ki: Resûlüllah   (Saliallahü Aleyhi ve Sellem):

«Biriniz namazda bulunursa muhakkak Rabbi ile münâ'cât eder. O hâlde sakın önüne ve sağ tarafına tükürmesin! Lâkin sol tarafına ayağının altına tükürsün!»  buyurdular.

 

55- (552) Bize Yahya b. Yahya ile Kuteybetü'bnü Saîd rivayet et­tiler. Yahya (Bize haber verdi.) tâbirini kullandı. Kuteybe ise: Bize Ebû Avâne, Katâde'den, o da Enes b. Mâlik'den naklen rivayet etti; dedi. Enefl şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Mescidde tükürmek günahdır. Keffâreti'de onu gömmekdir.» buyur­dular.

 

56- (...) Bize Yahya b. Habîb El - Hârİsî rivayet etti. (Dedi ki) Bize Hâlid (yâni İbnu'l - Haris) rivayet etti. (Dedi ki) Bize Şu'be rivayet etti. Dedi ki; Katâde'ye mescidde tükürmenin hükmünü sordum, şu cevâbı ver­di: Ben Enes b. Mâlik'i şöyle derken işittim: Ben Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem):

«Mescidde tükürmek günahdır. Keffâreti'de onu gömmekdir.» buyu­rurken işittim.

 

57- (553) Bize Abdullah b. Muhammed b. Esma' Ed-Dubaî ile Şey-bân b. Ferrûh rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Mehdi b. Meymûn rivayet etti. (Dedi ki) Bize Ebû Uyeyne'nin azatlısı Vâsıl [25], Yahya b. Ukayl'den [26] o da Yahya b. Ya'mer'den, o da Ebû'l - Esved Ed - Dili'den, o da Ebû Zerr'den, o da Peygamber (Salîailahü A îeyhi ve Sellem) 'den naklen ri­vayet etti. Efendimiz

«Ümmetimin butun âmelleri — iyisi, kötüsü — bana arzolundu. İyi amellerinin içinde yoldan atılan eziyet verici şeyleri gördüm. Kotu amelle­rinin içinde ise mescidde tökörOlüp de gömülmeyen balgamı gördüm.» buyurmuşlar.

 

58- (554) Bize Ubeydullâh b. Muâz El - Anberi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Kehmes, Yezîd b. Abdillâh b. Şıhhîr'den, o da babasından naklen rivayet etti. ŞÖyle demiş: -Resû-lüllah (Salîailahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde namaz kıldım. (fttun tükür­düğünü, arkasından tükürüğü ayakkabı ile ovaladığını gördüm.»

 

59- (...) Bana Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi M) : Bize Yerfd b. Zürey', Cüreyrî'den o da Ebû'l - Ala' Yezîd b. Abdillâh b. Sıhhîmden, o da babasından naklen haber verdi ki; babası Peygamber (Salîailahü Aleyhi ve Sellem)   ile birlikde namaz kılmış;    «Tükürdü ve arkasından onu sol ayakkabı ile ovaladı.» demiş.

Bu hadîs'in muhtelif rivayetlerini Buhârî «Namaz» bahsinin müteaddid yerlerinde tahrîc ettiği gibi Kütüb-i Sitte sahihlerinden Ebû Dâvûd, Tîrmizî ve Nesâî dahî muhtelif râvüerden «Na­maz» bahsinde tahrîc etmişlerdir. Bu husûsda daha başka rivayetler de vardır. Hatta Nesâî 'nin, Hz, Enes'den rivayetinde şöyle denil­mektedir:

«Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Seîlem) mescid'in kıblesinde bir bal­gam gördü bunun üzerine gadablandı. O derecede ki mübarek yüzü kıp­kırmızı kesildi. Derken Ensâr'dan bir kadın kalkarak o balgamı kazıdı ve yerine koku sürdü. ResulüJlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bu ne güzel seyL»   buyurdular.

Hadîs'in bir rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Jin mihrâbda balgamı görünce:

«Bu mescid'in imâmı kim?» diye sorduğu; Kim olduğunu Öğrenince onu imamlıktan azlettiği, imanım zevcesi bunu haber alınca derhâl mih­rabı temizleyerek koku serptiği, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu görünce memnun kaldığı ve kadının imamın zevcesi olduğunu anla­yınca kocasının dikkatsizliğini affederek yine imam bıraktığı kaydedil­mektedir.

Nühâme: Göğüsden çıkan, balgamdır. Muhat: burundan akan şeydir. Ağızdan akana da busâk veya büzâk derler.

Yine bu hadîs'in bir rivayetinde Resûl-ü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Biriniz namazına durdu mu, artık o Rabbi ile münâcaat'da bulunur. Yahut Rabbi onunla kıble arasındadır. Binaenaleyh sakın kıble tarafına tü­kürmesin I Lâkin sol tarafına, yahut ayağının altına tükürsün...» buyurmuş-dur.

Münâcaat: Nevevî'nin beyânına göre kalbin huzur ve ihlâsına, Zikrullâh için hazırlığına işâretdir. Asıl münâcaat iki kişinin aralarında gizlice konuşmalarıdır. Allah'a münâcaatda bulunmak mecazdır. Çünkü hissî söz ancak kul tarafından söylenir. Şu hâlde buradaki münâcaat'dan murâd onun lâzımı olan hayırdır. Bu söz bir teşbih'de olabilir. Yânî na­mazda olan kimse Rabbi ile münâcaatda gibidir.

Yine hadîsin bir rivayetinden anlaşıldığına göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) duvardaki balgamı hutbe okurken görmüş ve minberden inerek onu si İmişdir. Hafta bir rîvâyetde za'ferân isteyerek yerine zâ'ferân sürmüş, dür.

Hadîs'in bir rivâyetindeki: «Çünkü Allah yüzünün olduğu taraftadır.» buyurulması mecazdır. Bundan, murâd: Kıble tarafının ta'zîm edilen bir yer olduğunu bildirmekdir. Bundan Allah'ın azametinin kasdedilmiş ol­ması da mümkündür. Yâni namaz kılan kimse Allah'ın azametini düşüne­rek kıble tarafına tükürmemelidir. Sağ tarafa tükürmenin menedilraesi ise onun sol üzerine bir meziyet ve fazileti olduğundandır.

Hâsılı: Mescid içine tükürmek veya sümkürmek mutlak sûretde mem-nû'dur ve günahdır. Buna ihtiyâcı olanlar yanlarında mendil bulundurma­lı ve ona tükürmeli, burnunu da onunla temizlemelidir. Mescidde süm-kürmenin kefareti o pisliği defnetmekdir. Buradaki defin sözünden ne kastedildiği ulemâ arasında ihtilaflıdır. Cumhûr'a göre murâd; pisliği mes-cid'in yerdeki toprağına veya kumuna gömmekdir. Mescid'in yerinde böy­le bir şey bulunmaz da halı ve emsali şeylerle döşeli olursa o zaman de-1 fin'den murâd pisliği dışarıya çıkarıp atmak olur. Zâten ulemâ'dan b&n-lan: «Defin'den murâd onu mescid'den çıkartmakdır.» demişlerdir. Sonra ağız ve burundan çıkan iğrendirici şeylerin temizlenmesi yalnız mescide mahsûs değildir. Bu her yerde lâzımdır. İmam Mâlik 'den bir rivâyet'e göre, namaz hâricinde bu gibi şeylerin zararı yokdur. Fakat İbni Mes'ûd (Radiyaîîahû anh) 'dan rivayet edildiğine göre yalnız namaz­da değil, her zaman sağ tarafa tükürmek mekrûhdur. Hz. Muâz b. Cebel: «Müslüman olahdan beri sağ tarafıma tükürmedim.» demişdir.-Hz. Ömer b. Abdülâziz'in oğlunu bu gibi şeylerden mutlak sûretde nehyederdiği rivayet olunur. Bütün bunlar tükürmenin ve burun atmanın mutlak sûretde yâni namazda olsun olmasın usûlüne riâyetle yapılmasına delâlet ederler.

Hz. Ebû Übeydetü'bnü-Cerrah (Raâtytütahû anh) dan rivayet olunduğuna göre; «Kendisi bir akşam mescidde tükürmüş, tü­kürdüğü şeyi gömmeyi de unutmuş. Evine geldiği zaman bunu hatırla­yınca hemen bir ışık bularak gecelikle tükürüğünü bularak gömmüş ve: «Allah'a hamd olsun ki bu gecenin günahını bana yazmadı.» demiş.

Görülüyor ki, bütün bu rivayetler insanları iğrendirecek bafgso^ Vfi' sümük gibi şeylerin görülecek yerlere atılmasını menetmekde, btmlâr^fçlitf1 mendil gibi şeyler kullanmaya ve binnetice temizliğe teşvik buyurmakta­dır.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Mescidlere hörmek ve ta'zîm göstermek, onları pisliklerden mu­hafaza etmek gerekir.

2- Kıble tarafı muhterem bir cihetdir.

3- Mescidde görülen tükürük v.s. pislikleri temizlemek icab eder.

4- Tükürecek olan bir kimse kıble ile sağ tarafın şeref ve faziletle­rini düşünerek sol tarafına tükürmelidir. Hattâ   Buh âr S 'nin bir ri­vayetinde: «Çünkü sağ tarafında bir melek vardır.» buyurulmuşdur. Bu­na benzer bir hadîs'i   Ebû   Şeybe'de sahîh bir senedle rivayet etmişdir. «Çünkü sağ tarafında bir melk vardır.»  Duyurulması o anda   sol tarafında melek bulunmadığına delâlet eder.

5- Tükürük, balgam ve sümük temizdirler. Yalnız   İbrahim Nehâî 'nin bunların pis olduğunu söylediği rivayet olunursa da   Nevevî:   «Ondan böyle bir rivayetin sahîh olacağını zannetmem.» diyor.

Kurtubî: «Bu hadîs kıbleye doğru tükürmenin haram olduğunu bildirmektedir. Onu gömmek de kâfi değildir.» demektedir. Ulemâ'dan bâzıları, Kurtubî 'nin sözünü tercîh etmiş; bâzıları: «Tükürüğü göm­mek onun keffâretidir» demiş; birtakımları da: Bu husûsdaki nehy'i ten-zîh'e hamletmişlerdir. Fakat esah olan kavle göre buradaki nehy kerâhet-i tahrîmiyye ifâde eder.

İbni Huzeyme ile İbni Hibbân'ın «Sahîh» lerinde Hz. Huzeyfe'den merfû' olarak rivayet ettikleri bir hadîs'de şöyle denilmektedir:

«Eğer bir kimse kıbleye doğru tükürürse kıyamet gününde tükürüğü iki gözünün arasında olarak gelecekdir.»

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ashâb'ından bir zât bir ce-maat'a imam olmuş ve kıbleye doğru tükürmüş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu görmüş, namazdan çıktıkdan sonra:

«Bu adam artık size namaz kıldırmasın!» buyurmuşlar. Filhakika o zât sonraları yine cemaat'a imam olmak istemişse de ashâb-ı kiram ken­disini menetmişler; ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in sözünü o'na haber vermişler. Adamcağız mes'eleyi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e açmış. Lâkin Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisi­nin bu sözü söylediğini tasdik etmiş ve Râvî'nin ifâdesine göre: «Gâlİbâ: sen Allah ile Resulüne eziyet verdin.» buyurmuşdur. Buradaki eziyetin ma'n âsi: Allah ve Resulü'nün razı olamayacakları fiildir.

6- İmam mescidi erin hâlini teftiş ederek temizlik ve muhafazala­rına ve keza ta'zîm olunmalarına dikkat etmelidir.

7- Namazda tükürmek, namazı bozmaz.

8- Namazda boğazını kazıyarak Öksürmek caizse de bu husûsda taf­silât verilmişdir. Eğer bu şekilde öksürük gayri ihtiyarî yapılmışsa nama­za zarar vermez. Kasden yapılmışsa bakılır: Eğer ağzından üç harf çık­mışsa namazı bozulur. İki harf çıkmışsa bu husûsda iki kavil vardır. İmam   Âzam'a göre üfürerek öksürmek yanındaki tarafından işitil-diği takdirde konuşma hükmündedir; Namazı bozar.

9- İyilik ve kötülük hükmünü vermek ancak şeriata mahûsdur. Me­selâ şeriat sağ eli sol elden ve keza eli ayakdan faziletli telakki etmişdir.

 

14- Ayak Kablarıyla Namaz Kılmanın Cevazı Babı

 

60- (555) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) Bize Bişr K El-Mufaddal, Ebû Mesleme Saîd b. Yezîd'den naklen haber verdi. Demiş ki: Enes b. Mâlik'e:

«Resûlüllah (Sallalkthü Aleyhi ve Seîlem) ayakkabıları İle namaz kılar-mıydı?» dedim.

— Evet! cevâbmı verdi.

 

(...) Bize Ebû'r - Rabî' Ez-Zehrânî rivayet etti. (Dedi ki) Bize Abbad b. Avvâm rivayet etti. (Dedi ki) Bize Saîd b. Yezîd Ebû Mesleme rivayet etti: «Ben Enes'e sordum» dedi ve yukarki hadis gibi rivâyetde bulundu.

Bu hadîs'i Buhârî, Tirmizî ve Nesâî «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir. İbni Battal ( — 444) diyorki: «Ulemâya göre bu hadîs'in ma'nâsı şudur: Ayakkabılarında pislik yoksa» onlarla namaz kılmakda da bir beis yokdur. Pislik varsa ayakkabılarını si­ler ve yine onlarla namazını kılabilir.        

Ayakkabılarının pisliklerden nasıl temizleneceği ihtilaflıdır., Ulem dan bir taife: Bir kimse yaş pisliğin üzerine bastımı ayakkablarını toprağa silmesi kâfidir. Onlarla namaz kılabilir; demişlerdir.

İmam Mâlik ile Ebû Hanîfe yaş necasetin ancak su fl& temizleneceğine kâü olmuşlardır. Necaset kuru olursa onlara gÖrede ova­lamak kâfidir.

İmam Şâfiî'ye göre gerek ayakkabına, gerekse mestlere bulaşan bütün pislikler mutlak sûrede »u ile temizlenirler.      

ibni Dakiki Saîd (625 - 702): «Ayakkabı ile namaz kü-mak müstehâb olan şeylerden değil ruhsatlardandır. Çünkü bu, namazdan matlûb olan ma'nâya dâhil değildir.» diyorsa da Allâme Aynî bu mutâleâyı kabul etmemekde ve ayakkabı ile namaz kılmanın müstehab, hattâ sünnet olması gerektiğini söylemektedir. Aynî 'nin delili Ebû Dâvûd'un «Sünen» inde rivayet ettiği Kuteybetü'bnü Saîd hadîsidir. Mezkûr hadîsde Resûlüllah (Sailalîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yahudilere muhalefet edin! Çünkü onlar ayakkabları ile ve mestleri ile namaz kılmazlar.» buyurmuşdur. Ayni hadîs'i Hâkim de rivayet etmişdir. Binaenaleyh yahudilere muhalefet maksadı ile ayakkabım çı­karmadan namaz kılmak müstehab olur. Ama ayakkabı ile namaz kılmak sünnetdir, denilemez; çünkü ayakkabı ile namaz kılmak maksûd bizzat değildir. Yine Ebû Dâvûd 'un tahrîc ettiği bir hadisde Resûlüllah (Sailalîahü Aleyhi ve Seîlem) 'in hem ayakkabları ile hem de yalınayak na­maz kıldığı bildirilmektedir. Bu, her iki vechinde caiz olduğuna delildir.

İmam Gazali «İhyau'l - Ulûm» nâm eserinde bâzı ulemâ'dan ayakkabı ile namaz kılmanın efdal olduğunu nakletmişdir. Übbî: «Ayakkabı ile namaz kılmak caiz ise de bunu yapmamalı, bilhassa büyük camilerde bundan kaçınmalıdır; çünkü daha büyük mefsedetlere yol açar,» diyor.

Bu hadîs temiz olmak şartı ile ayakkabı ile mescide girilebileceğine de delildir.

 

15- Çizgili Elbise İçinde Namaz Kılmanın Keraheti Babı

 

61- (556) Bana Amru'n - Nâkıd ile Züheyr b. Harb rivayet ettiler. H.

Dedi ki: Bana Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. Lâfız Züheyr'in­dir. (Bunların hepsi) dediler ki: Bize Sûfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o da Ur-ve'den, o da Âişe'den naklen rivayet etti ki: Peygamber (Sailalîahü Aleyhi ve Sellem) çizgili bir elbise içinde namaz kılmış ve:

«Bunun çizgileri beni meşgul etti. Siz bunu Ebû Cehm'e götürün de bana onun enbicânîsini getirin!» buyurmuşlar.

 

62- (...)Bize Hanneletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana UrvetüTbnü'z - Zübeyr, Âişe'den naklen haber ver­di. Âişe şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çizgili bir el­bisenin içinde namaz kılmaya kalktı ve onun çizgilerine baktı. Namannı bitirince:

«Bu ha m isa yi EbC Cehm b. Huzeyfe'ye götürün de bana onun enbîcâ-nîsini getirin 1 Çünkü bu hamîsa demin beni namazımdan alıkoydu.» bu­yurdular.

 

63- (...) Bize EbÛ Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) Bize Vekî', Hişâm'dan, o da babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in çizgili bir hamîsası varmış. Na­mazda bununla meşgul oluyormuş. Bu sebeple onu Ebû Cehm'e vererek onun bir enbicânî elbisesini almış.

Bu hadîs'i Buhârî «Ezan», «Namaz» ve «Libâs» bahislerinde; Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbni Mâce dahî «Libâs bahsinde muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.            

Hamîsa: Evvelce de gördüğümüz vecihle dört köşeli ve çizgili kuma} demekdir. îpekden veya yünden yapılabilir. Yalnız bu isim verfîebihriefcr için siyah ve çizgili olması şarttır. Bu kumaş yumuşak, ince ve hacmi ufak olduğu için ona hamîsa denilmişdir.

Ebû Cehm (Radiyallahû anlı) 'm ismi: Âmir b. Huzeyfe'dir. Bâzıları isminin Ubeyd olduğunu söylerler. Mekke'nin fet-hedildiği gün müslüman olmuşdur. Ebû Cehm Hazretleri, Ku-reyş kabilesine mensûb olup nesep ilmini bilir ve kabilesi arasında sevilir, sayılır bir zât idi. Kabe'nin iki def â bina edildiğini görmüş ve Hz. Muâviye'nin hilâfeti sonlarında vefat etmişdir. Ashâb-ı Kiramdan bir de Ebû Cüheym   vardır. Onu bununla karıştırmamalıdır.

Enbicânî, Enbîcân denilen yerde yapılan kumaşdır. «Bazıları Menbic kumaşıdır. Menbic, Şam'da ma'ruf bir şehirdir. İsmi mensubu (bâ) nın fet-hile Menbecânî gelir. Hemzesi de mime çevirilir.» demişlerse de birinci ihtimal daha kuvvetlidir. Bu kumaş hamîsadan daha kalındır. Erişi kaim pamuk veya kalın keten, argacı da yünden dokunur. Ekseriyetle battaniye yerine kullanılır. Çizgileri yoktur.

Mezkûr hamîsayı ResûlüIIah (Sallaliahü Aleyhi ve Seilem) 'e hediyye eden de Ebû Cehra (Radiyallahû anlı) idi. Hediyem kabul edilmedi diye kalbi kırılır endîşesi ile hamîsayı kendisine iade etmiş, fakat enbîcâ-nîsini istemek sureti ile hatırını yine hoş etmişdir. Zâten Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) 'in muradı onun hediyesini kabul etmemek de­ğil, hamîsamn çizgili bulunması ve bu sebeple hıışû' ve huzûuna ma'nî ol­masıydı. Fakat nede olsa hasbelbeşerîyye Ebû Cehm (Radiyallahû anh) hediyyesinin kabul edilmemesinden dolayı gücenebilirdi. Bu ciheti nazar-ı itibâra alan Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) Efendimiz, hediyenin kabul edilmemesi mevzubahis olmadığını, ilk hediyeyi değiştir­mesinin başka bir sebebi bulunduğunu göstermek için hamîsayı iade et­miş, yerine onun enbîcânîsini istemiş ve bu suretle Hz. Ebû Cehm'in gönlünü almışdır.

Gerçi mezkûr hamîsamn Hz. Ebû Cehm'ide meşgul edeceği hatıra gelebilirse de Ebû Cehm (Raâiyallahû anh) m âmâ olduğu söylenir. Olmasa bile ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) onun hamîsa üzerinde namaz kılmadığını bildiği için iade etmiş olabilir.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Çizgili kumaşdan yapma elbise giyilebilir. İçinde namaz'da kılı­nır,

2- Namazda azıcık düşünmek namaza zarar vermez. Bu cihete ule­mânın ittifakı vardır.

3- Namazda huşu' ve dikkat lâzımdır. Namazdan alıkoyan herşey terkedilmelidir. Bundan dolayıdır ki Hanefiyye   uleması namazda secde yerine bakmanın müstehâb olduğunu söylerler. Çünkü bu şekil ta'zîme daha muvâfıkdır.

4- Kalbi tâ'atdan meşgul edecek her şeyi terketmek, dünyâ zîneti ile dünyâ fitnesinden âzâde kalmak gerekir.

5- Gerek namazda, gerekse namaz dışında bakılması lüzumla olma­yan şey'e bakmamak gerekir.

6- Âlim ve hükümdar kendilerinden    aşağı derecede bulunan bir kimseye künye takabilirler.

7- Mescidin mihrabını veya duvarlarını nakışlamak; ve namaz kı­lanların kalplerini meşgul edecek buna benzer şeyler yapmak mekrûhdur.

8- Dostlar arasında biribirlerine hediyye göndermek meşru'dur.

9- Eşyanın zahirî    şekillerinin de temiz kalpler    üzerinde te'sîri vardır.

 

16- Halen Yemek İstediği Yiyecek Hazırlanmışken Birde Büyük ve Küçük Abdesti Sıkıştırırken Namaz Kılmanın Keraheti Babı

 

64- (557) Bana Amrü'n - Nâkıd Ue Zühcyr b. Harb ye b. Ebî Şeybe haber verdiler. Dediler ki: Bize Sûfyân b. Uyeyne( o da Enes b.   Mâlik'den, o da   Peygamber (Salfollahü Aleyhi ve naklen rivayet etti. Efendimiz şöyle buyurmuşlar:

«Akşam yemeği hazır olur da namaza da ikaamet getirilirse eyv*lâ yemeği yiyiniz!»                                                                              

 

(...) Bize Hârûn b. Saîd El-Eylî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana: Amr, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi De­miş ki: Bana Enes b. Mâlik rivayet etti ki; Besûlüllah (Salİaüahü Aleyhi ve Seliem):

«Akşam yemeği takdim edilir de namaz vakti de gelirse aksam namazını kılmazdan önce (işe) o yem«kden başlayın. Aöjle edip yemeğinizi ter-

ketmeyin!» buyurmuşlar.

 

65- (558) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Nûmeyr ile Hafs ve Vekî', Hişâm'dan, o da babasından, o da Aişe'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den îbni Uyeyne'nin, Zührî'-den, onun da Enes'den rivayet ettiği hadis gibi de rivayette bulundu.

 

66- (559) Bize îbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Babam ri vâyet etti. H-

Dedi ki: Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe'de rivayet etti. Lâfız onundur (Dedi ki) : Bize Üsâme rivayet etti. İkisi de dediler ki: Bize Ubeydu'lab Nafi'den, o da îbni Ömer'den naklen rivayet etti. îbni Ömer şöyle demiş Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) :

«Birinizin akşam yemeği konduğu vakit namaza da ikaameî olunur» akşam yemeğinden işe başlayın! Onu bitirmedikçe sakın acele etmesin! buyurdular.

 

(...) Bize Muhammed b. İshâk El - Müseyyebî rivâye etti. (Dedi ki) Bana Enes (yâni Îbni İyâz), Mûsâ b. Ukbe'den naklen rivayet etti. H.

Bize Hârûn b. Abdillâh da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd I Mes'ade, îbni Cüreyc'den rivayet etti. H.

Demiş ki: Bize Salt b. Mes'ûd [27] dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Biz.

Süfyân b. Mûsâ [28] Eyyûb'dan rivayet etti. Bu râvilerin hepsi Nâfi'den o da İbni Ömer'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) 'den nak­len bu hadîs'in benzerini rivayet etmişlerdir.

 

67- (560) Bize Muhammed b. Abbâd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hatim — ki İbni İsmail'dir — Ya'kûb b. Mücâhid'den, o da İbni Ebî Atik [29] 'den naklen rivayet etti. İbni Ebî Atik şöyle demiş:

—  Ben ve Kaasim, Âişe (Radiyallahû anha) 'mn yanında bir şeyler ko-nuşduk. Kaasim konuşmalarında çok hatâ eden bir kimseydi. Kendisi bir ümmüveled [30] 'in çocuğu idi. Âişe ona:                

—  «Sana ne oluyor ki şu kardeşim oğlu gibi konuşmuyorsun? Ama* bu konuşmanın sana nereden geldiğini ben bilirim. Bunu annesi $oribft$e otti, seni de annen terbiye etti.» dedi.   Bunun üzerine   Kaasİm kişdl Ve Âişe'ye kin bağladı.   Âişe'nin sofrası getirildiğini görünce ayağa Âişe:                                                                                                                                

—  Nereye? dedi. Kaasim:                    

—  Namaz kılacağım. Cevâbını verdi. Aişe: .

—  Otur (Oraya) dedi. Kaasim:

— Ben hakîkaten namaz kılacağım!., dedi. Aişe:

—  Otur (Oraya!) serseri! Ben Resûltillah (Sallaltahü Aleyhi veSellem) 'i: «Yemek hazır oldukda bir de büyük ve küçük abdest bozacağı geldiğinde namaz kılınmaz.»  buyururken işi (di m; dedi.

 

(...) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybetü'bnü Saîd ve îbni Hucr riva­yet ettiler. Dediler ki: Bize İsmail —ki İbni Ca'fer'dir— rivayet etti. (Dedi ki) Bana Ebû Hazrete'l - Kaass [31] Abdullah b. Ebî Atîk'den, o da Aişe'den, o da Peygamber (SaÜallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen bu ha-dis'in mislini haber verdi. Yalnız bu hadîsde Kaasim kıssasını zikretmedi.

Bu hadîsin muhtelif rivayetlerini Buhârî «Et'ime» ve «Ezan» bahsinin muhtelif yerlerinde tahrîc etmişdir.

Hadîs'in bütün rivayetleri sofra hazır olduğu zaman, birde büyük ve küçük abdest sıkıştırdığında namaz kılmanın mekruh olduğunu göster­mektedir.

Rivayetlerin ekserisinde akşam namazının ve akşam yemeğinin zik­redilmiş olması hükmün o namaza ve o yemeğe inhisarını iktizâ etmez. Akşam namazının zikredilmesi oruçlunun iftarı münâsebeti ile olsa ge­rektir. Yoksa bâzan oruçlu olmayan bir kimse öyle acıkmış bulunur ki oruçludan daha iştihâlı ve daha çok yer. Binaenaleyh maksad Hz. Aişe hadîsinde işaret buyurulduğu vecîhle hangi namaz vaktinde olursa olsun aç bir kimsenin önüne sofra getirilirse hemen yemesi lâzım geldiğini, o anda namaz için ikaamet getirilmiş olsa bile kârnını doyurmadıkça na­maza kalkmaması gerektiğini anlatmakdır. Bundan murâd namazın huşu' ve huzurunu sağlamakdır. Çünkü karnı aç olan bir kimse sofranın geldi­ğini de görürse hasbelbeşeriyye aklı fikri yemekde kalır. Bunun böyle olduğu Hz. îbni Abbâs 'dan dahî rivayet edilmişdir. Bir de kul muhtâcdir. Allah-ü Zülcelâl ise bütün âlemlerden müstağnidir. Binaena­leyh muhtacın hâli tercih olunur.

Bâzıları: «Namaz için ikaamet getirilirken sofra da gelirse açlığının şiddetini giderecek kadarcık bir veya iki lokma yer; karnını namazı kıl-dıkdan sonra doyurur» demişlerse de hadîsin bâzı rivayetlerinde yemek­te acele edilmemesinin hassaten tenbîh buyurulması bu tevite mahal bı-rakmamışdır.

Ulemâ buradaki yeme emri hususunda ihtilâf etmişlerdir. Cumhûr'a göre buradaki emir nedib içindir. Binaenaleyh karnı aç olan bir kimsenin sofra hazır bulunduğu takdirde evvelâ yemek yemesi mendûpdur. Bâzılan buradaki emrin vücûb ifâde ettiğini söylerler. Nitekim Zahirîler mezhebi de budur. Onlara göre önüne sofra konmuş bir kimse ikaam işiterek yemek yemeden namaz kılarsa namazı bâtıl olur.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Nevevî 'nin beyânına göre: Sofra hazırken namaza durman keraheti kalp meşgul olarak huşû'un kemâli elde edilemediği içindir. Ancak bu kerahet vakit müsâid olduğuna göredir. Yemek yediği takdîrc vakit çıkacaksa namazın te'hîri caiz değildir. ŞâfUler'den bâzılarına g re vakit çıksa bile evvelâ yemek yenir. Çünkü namazdan maksad huşti dur. Bu ise ancak yemek yiyerek namaza durmakla hâsıl olabilir. Fakı bu kavil makbul değildir. Bu hususta   İmam   Âzam'ın: cBiitün yemeğimin namaz olması benim için bütün namazımın yemek olmasında daha makbuldür.» dediği rivayet olunur. Hz. îmam bu sözü ile yemeğin değil namazın öne alınacağına işaret etmiştir.

2- Hadîs-i şerif akşam namazının vaktinin uzun olduğuna ve yeme yiyen kimsenin karnını doyuruncaya kadar yemesi gerekdiğine delildir.

- İmam Ahmed b. Hanbel bu gibi hadîslerin teVîline kaai olmuşdur. Ona göre yemeğe başlayan bir kimse namaz için ikamet edil diğini duyunca yemeği keserek namaza durur. Çünkü kalbini meşgul et meyecek kadar yemek yemişdir. Şâir ulemâ bunların te'vîli husûsund; ihtilâf etmişlerdir.

Ibni'l-Münzir'in beyânına göre Hz. Ömer ile oğlu Abdullah (Radtyallahû anhûma) bu hadîslerin zahirine kaailmişler Sevrî   ile İmam Ahmed'in ve 1shâk‘ın mezhepleri de buçjur.

İmam Şâfiî’ye göre önüne sofra gelen kimse oruçlu ve pek aç olursa evvelâ yemeği yer. Böyle değilse yemeği bırakarak namazı kılar.

İmam Mâlik 'den bir rivayete göre sofra ile namaz bir yere ge­lirlerse evvelâ namaz kılınır. Ancak yemek hafif ise evvelâ yemek de yenilebilir.

3- Hz. Aişe (Radiyailahû anha) 'nın huzurunda lâf eden iki kişiden biri İbni Ebî Atîk Abdullah b. Muhammed'b. Abdirrahmân b. Ebî Bekir; diğeri Kaasim b. Muhammed b. Ebî Bekir 'dir. Yâni ikiside Hz. Ebû Be­kir'in torunları olduğu için Âişe (Radtyallahû anha) ikisinin de ha­lasıdır. Kaasim'e darılması hörmetde kusur ettiği içindir. Çünkü evvelâ Hz. Âişe bütün mü'minlerin -annesidir. Bu cihetle ona herkesin hörmet etmesi lâzımdır. Sonra Kaasim'in halasıdır; yaşça ondan bü-yükdür; onu terbiye etmiş ve kendisine nasîhatta bulunmuşdur. leyh Kaasim'in onun sözlerine kızmaması gerekirdi. Zâten ona fazla bir şey de söylememiş; yalnız: «Seni de annen terbiye etti!» diyerek onun bir câriye oğlu olduğuna, câriyeninse hür kadınlar gibi çocuk terbiye ede-miyeceğine işaret etmişdir.

 

17- Sarımsak, Soğan, Pırasa veya Bunlara Benzer Birşey Yiyenin (Mescide Gelmekden) Nehy Edilmesi Babı

 

68- (561) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Züheyr b. Harb ri­vayet ettiler. Dediler ki: Bize Yahya (yâni El - Kattan), Ubeydullah'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Bana Nâfi', İbni Ömer'den naklen haber verdi ki Resul iillah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) Hayber gazasında:

«Her kim şu nebâtdan yâni sarımsakdan yerse sakın mescidlere gelme­sin!»   buyurmuşlar.

Züheyr: «Bir gazâ'da- dedi. Hayber'i zikretmedi.

 

69- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Niimeyr rivayet etti. H.

Dedi ki: Bize Muhammed b. Abdillâh b. Niimeyr de rivayet etti. Lâ­fız onundur. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. Dedi ki: Bize Ubeydul-lah, Nâfi'den, o da îbni Ömer'den naklen rivayet etti kî, Resûlüllah (Salküiahü Aleyhi ve Sellem) :

«Herkim, bu sebzeden yerse kokusu gidinceye kadar sakın bizim mes­cidirimize yaklaşmasın!» buyurmuşlar. Ve bununla sarımsağı kasdet-mişler.

 

70- (562) Bana Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İs­mail (yâni İbni Uleyye) Abdûlâzîz'den— ki İbni Sühayb'dır — naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Enes'e sarımsağın hükmünü sordular da şunu söyledi: Resûlüllah  (Saîîalîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim su sebzeden yerse bize yaklaşmasın ve bizimle namaz kılma­sın!»   buyurdular.

 

71- (563) Bana Muhammed b. Râfi' ile Abd b. Humeyd rivayet et­tiler. Abd (Bize haber verdi) tâbirini kullandı. İbni Râfi' ise: Bize Ab-dürrezzâk rivayet etti, dedi. Abdürrezzâk: Bize Ma'mer, Zührî'den, o da İbnü'l . Müseyyeb'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi; demiş. Ebû Hüreyre: Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) :

«Herkim şu sebzeden yerse sakın bizim mescidimize yaklaşmasın ve sarımsak kokusu ile bize eziyyet vermesin!»   buyurdular; demiş.

 

72- (564) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Kesir b. Hîşâm, Hişâm-ı Destevâî'den, o da Ebü'z - Zübeyr'den, o da Câ-bir'den naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) soğan ve pırasa yemeyi nehy etti. (Bir defa) Bize ihtiyâç galebe çalarak, bundan yedik. Bunun üzerine   Besûlüllah    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim bu pis kokulu sebzeden yerse sakın bizim mescidimize yak­laşmasın! Zîrâ insanların ezâ gördüğü şeyden melekler de eziyet görür.»

buyurdular.

 

73- (...) Bana Ebü't - Tâhir ile Harmele rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, îbni Şihâb'dan nak­len haber verdi. Demiş ki: Bana Ata' b. Ebî Rebâh rivayet etti ki Câbir b. Abdillâh şöyle demiş: (Harmele'nin rivayetinde: Zü'metti.) tâbiri var­dır. Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} :

«Her kim sarımsak veya soğan yediyse bizden yahut bizim mescidimiz­den ırak olsun! Evinde otursun!» buyurdular.         

Şu da varki Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e içinde bakla nev'inden sebzeler bulunan bir tabak getirildi. Efendimiz sebzelerin ko­kusunu duyarak (Bunların ne olduğunu) sordu. Müteakiben sebzelerin içinde bakla nevileri olduğunu kendisine haber verdiler. Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları ashabından birine, yaklaştırmalarını söyledi. Fakat o da tabağı görünce sebzeleri yemek istemedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sen ye! Çünkü ben senin münâcaat etmediğinle munâcaatda bulunu­rum.»  buyurdular.

 

74- (...) Bana Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) :   Bize Yahya b. Saîd, İbni Cüreyc'den rivayet etti. Demiş ki: Bana Atâ', Câbir

b. Abdillâh'dan, o da    Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Selletn) 'den    naklen haber verdi ki:

«Her kim şu bakladan, sarımsakdan yerse (Bir defasında : Herkim so­ğanı, sarımsağı ve pırasayı yerse buyurmuş) sakın bizim mescidimize yaklaş­masın! Çünkü melekler Benî Âdem'in müte'ezzî olduğu şeyden ezâ duyarlar.» buyurmuşlar.

 

75- (...) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu-liamnıed b. Bekr haber verdi. H.

Dedi ki: Bana Muhammed b. Râfi'de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ab-dürrezzâk rivayet etti. Muhammed b. Bekir'le Abdürrezsfik hep birden demişler ki: Bize İbni Güreye şu isnâdla haber verdi:

«Herkim şu sebzeden -yâni sarımsakdan- yerse mescidimizde bizim yanımıza gelmesini»

İbni Cüreyc soğanla pırasayı zikretmemişdir.

 

76- (565) Bana Amrü'n - Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bj b. Uleyye,   Cüreyrî'den, o da Ebû Nadre'den, o da EbÛ Said' rivayet etti. Ebû Said şöyle demiş: Hayber'in fethinden henüz don

dik Bizler, Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) 'in ashabı, bu sebzenin — sarımsağın — tarlalarına rastladık. Halk acdı. Bu sebeple sarımsağı patlayasıya yedik;   sonra mescide gittik. Resûlüllah kokuyu duyarak:

«Her kim bu pis sebzeden bırşey yerse sakın mescidde bize yaklaşma­sın!»  buyurdular.

Bunun üzerine halk: «Sarımsak haram kılındı..., sarımsak haram kıIindı...» dediler. Bu    Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSelîem) 'in kulağına vardı da:

«Ey cemaat! Allah'ın bana helâl kıldığı bir şey'i haram etmek benim elimde değildir. Şu var ki ben bu sebzenin kokusundan hoşlanmıyorum.» buyurdular.

 

77- (566) Bize Hâiûn b. Saîd El-Eylî ile Ahmed b. Isâ rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize İbni.Vehb rivayet etti. (Dedi kî) : Bana Amr, Bü-keyr b. Eşecc'den, o da İbni Habbab'dan, o da Ebû Saîd-i Hudrî'den nak­len haber verdi ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabı ile bir-likde bir soğan tarlasına uğranuşlar. içlerinden bâzıları inerek soğandan yemişler. Diğerleri yememişler. (Râvî diyor ki) : Müteakiben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanma gittik. O, soğan yemeyenleri çağırdı; diğerlerini ise soğanm kokusu gidinceye kadar yıkına yaklaştırmadı.

Bu rivayetlerin bâzılarını Buhârî «Ezan» bahsinde; bâzılarını Ebû Dâvûd ile Tirmizî-«Et'ime» de; Nesâî «Namaz» ve «Velime» bahislerinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Tirmizî, Hz. Câbir hadîsini rivayet ettikden sonra: «Bu bâbda Ömer, Ebû Eyyûb, Ebû Hüreyre, Ebû Saîd, Câbir b. Semura, Kurra ve İbni Ömer (Radiyallahû anhûm) hazerâtindan da rivayetler olduğunu kaydetmişdir. Aynî bunlardan mâda bu bâbda Huzeyfe, Ebü Sâ'lebe, Mugiratü'bnü Şu'be, Alî, Enes ve Abdullah, b, Zeyd (Radiyallahû anhûm) 'dan da rivayetler bulunduğunu kaydet­miş ve bunların yerlerini birer birer göstermişdir. Şöyle ki :

Hz. Ömer hadîsini imam Müslim ile başkaları, Ebû Eyyûb hadîsini Tirmizî; Ebû Hüreyre hadîs'ini Müslim, Ebû Saîd hadîs'ini yine Müslim, Câbir b. Semura hadîs'ini Tirmizî; Kurra hadîs'ini Bey-hakî; îbni Ömer hadîs'ini Buhârî ile Müslim; Huzeyfe hadîs'ini îbni Hibbân; Ebû Salebe hadîs'ini Taberânî «El-Evsat» da; Mugîra hadîs'ini Tir­mizî;   Hz. Alî   hadîs'ini   Ebû   Nuaym   «El- Hılye»'de;

Enes hadîs'ini Buhârî ve başkaları;   Abdullah b. Zeyd hadîs'ini de   Taberânî   tahrîc etmişlerdir.

Görülüyor ki bu hadîslerde sarımsağa «şecere» nâmı verilmişdir. Şecerenin türkçe karşılığı ağaçdır. Fakat araplar sakı bulunan her ne-bât'a şecere; kökeni bulunan nebât'a da «necim» derler. Bâzıları yere kök salan ve üzeri kesildiği hâlde yeniden filiz süren şeye şecer denildiğini; böyle olmayan nebatata ise necim adı verildiğini söylerler. Sebzevatın umûmuna araplar «baki» ve «bukûl» derler.

Rivayetlerin umûmundan anlaşılıyor.ki sarımsak ve soğan gibi kerih kokusu olan sebzelerden birini yedikden sonra mescide ve o hükümde olan başka bir yere gitmek mekrûhdur. Bâzıları pırasanın hadîsde zikre-dilmediğini, onu yemenin soğana kıyâs suretiyle mekruh olduğunu söy-lemişlersede bu iddia doğru değildir. Babımız hadîslerinin bâzı rivayet­lerinde pırasa da zikredilmişdir. Zâten zikredilmese bile maksad insan­lara ve meleklere eziyet veren bütün kerîh kokulu sebzelerdir. Binaena­leyh zikredilmediği hâlde turp dahî hükümde dâhildir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Çiğ sarımsak yiyerek mescide gelmek haram değil mekrûhdur. Mekruh olması kerîh kokusundan dolayıdır. Haram olmaması:   «Her kim bundan yerse...»   cümlesinden anlaşılmaktadır. Birde hadîsin bir rivaye­tinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sen ye! Çünkü ben senin munâcaat etmediğin kimselerle munâcaat etmekteyim.» buyurmuşdur. Bu hadîs sarımsak yemenin mubah olduğunu açık olarak ifâde etmektedir.

Munâcaat: Gizlice konuşmak - manasınadır. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in buradaki münâcaatından maksad meleklerle görüşme­sidir.

Pişmiş sarımsak yemek mekruh değildir. Bu bâbda Hz. (Radiyallahû anh) 'dan rivayet edilen bir hadîsde: «Peygamber (3 Aleyhi ve Sellem) sarımsak yemekden nehy buyurmuşdur; ancak olursa o başka!» denilmişdir. Pişmiş sarımsak yemekde beîs olmadığını gösteren başka rivayetler de vardır. Zâterf sarımsak pigirilince hemen hemen kokusu kalmaz.

2- Sarımsak gibi kerîh kokan soğan, pırasa ve turp gibi şeylerde sarımsak hükmündedirler. Bunların hükmü bütün ehl-i sünnet ulemâsına göre kerâhetdir. Yalnız Zahirîler haram olduğuna kaildirler. Çünkü bu gi­bi sebzeleri yemek cemaatı terketmeye sebep olur. Hâlbuki cemaata de­vam etmek   Zâhiriler'e   göre farz-ı ayın'dır. Diğer tâbirle    Zahirîlerdin kavli şöyle takrir edilebilir: Cemaata devam etmek farz-ı ayın'dır. Bu farz'ın tamâmı ise ancak kerih kokan sebzeleri yememekle olur. Bir farz ne ile tamam olursa o şey de farzdır. Şu hâlde kerih kokulu sebzeleri ye­memek de farzdır. Fakat Zâhirîler'den îbni Hazm (384 - 456) ke­rih kokulu sebzelerin yenmesi helâl olduğunu söylemişdir.   

3- Sarımsak ve emsali sebzeleri yiyen mescide gelmemelidir.    Bu nehy umûmu ile bayram,   cum'â, cenaze ve düğün daveti gibi bütün ce­maatlara şâmildir.

Kaadı İyâz keraheti cemaatın içinde sarımsak yemeyenler bu­lunduğu zamana tahsis etmişdir. Cemaat'ın hepsi sarımsak yemişlerse bir yere toplanmaları mekruh değildir. Fakat unutmamalıdır ki insanlara ezi­yet veren kerîh kokular meleklere de eziyet verir. Binaenaleyh bütün cemaat sarımsak yedikleri takdirde biribirlerinin ağız kokusundan mü-te'ezzî olmazlarsada melekler müte'ezzî olacağı için onlara hürmeten ce­maat hâlinde dahî sarımsak ve emsalini yemekden kaçınmalıdır.

Sarımsak yemek mescidlerle o mânâdaki yerlere giderken mekruhdur. Ve sâdece Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) 'in mescidine mah­sûs değildir.

Çarşı ve pazar gibi yerlere giderken sarımsak yemek mekruh değil­dir. Zîrâ bunlar mescid hükmüne girmezler.

4- Hadîsde sarımsakla soğanın zikredilmesi    çok yenildikleri için­dir. Binaenaleyh yukarıda da söylediğimiz   gibi kerih kokusu olan bütün sebzeler hükümde dahildirler. Ulemâdan bâzılarına göre ağızı kokan ya­hut vücûdunda yarası olupda kokan veya kasap, balıkçı gibi san'atı îcâbı üstübaşı kokan   kimselerin hükmüde sarımsak    yiyenin hükmü gibidir. Hattâ bâzıları daha ileriye giderek sözleri ile cemaata eziyet veren kim­seleri dahî aynı hükümde saymışlardır. Hz.   Abdullah İbni Ömer   buna fetva verirmiş.

5- Ulemâdan bâzıları cemaata devamın farz olmadığına bu hadîs­lerle istidlal etmişlerdir. Zira sarımsak ve emsali sebzeleri yemek caizdir. Şu halde cemaatla namazın terkedilmesi de caiz olmak gerekir. Çünkü caizin lâzmu da caizdir.

6- Sarımsak, soğan gibi şeyleri yemek cemaatı terk hususunda özür sayılırlar.

7- El-Müh elleb bu hadîsler arasındaki münâcaat rivayeti ile istidlal ederek meleklerin insanlardan efdal olduklarını söylemişsede doğru değildir. Çünkü bir şeyin bâzı fertlerinin diğerlerinden üstün ol­ması, cinsin üstün olmasını îcab ettirmez.

8- Bâzıları bu rivayetlerle istidlal ederek sarımsak gibi kerîh ko­kulu sebzelerin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem)   efendimize haram olduğunu   söylerler. Fakat bu da doğru değildir.  Çünkü Resûlüüah (SaMlahU Aleyhi ve Sellem)in:

«Ey cemaat! Allah'ın bana helâl kıldığı bir şey'i haram etmek benim elimde değildir. Şu var ki sarımsak benim kokusundan hoşlanmadığım bir sebzedir.» buyurması sarımsağın ona haram kılınmadığını sarahaten gös­termektedir.

 

78- (567) Bize Muhammed b. El- Miisennâ rivayet etti. (Dedi M):

Bize Yahya b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hişâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Katâde, Salim b. Ebî'l-Ca'd'dan, o da Ma'dân b. EbS Talha'dan naklen rivayet etti ki Ömerü'bnü'l - Hattâb cum'â günü hutbe okuyarak Nebiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekir'i anmış. (Sonra) şöyle demiş; Ben rü'yâmda bir horozun bana üç gaga vurduğunu gördüm. Ben bunu ancak ecelimin gelmesiyle te'vîl ediyorum. Bâzı kimseler bana halîfe bırakmamı emrediyorlar. Ama hiç şüphe yoktur ki Allah ne dîni­ni, ne hilâfetini, ne de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "ı ile gönder­diğini zayi' edecek değildir. Şayet bana acele bir hâl vâki olursa hilâfet Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kendilerinden razı olarak dtin-yâ'dan gittiği şu altı zât arasında şûra olacakdir. Ben pek âlâ biliyorum ki bâzı kimseler bu işe dil uzatacaklardır. Bunlar benim şu elimle islâm'a kattığım kimselerdir. Eğer bunu yaparlarsa bunlar ancak Allah'ın düş­manlarıdır; kâfirlerdir; sapıklardır. Sonra (şunu bilmiş olun ki) Ben öldükden sonra kendimce kelâle mes'elesînden daha mühim birşey bırak­mıyorum. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e kelâle mes'elesinde ol­duğu kadar hiç bir şey'de müracaat etmemişimdir. O da bana bu bâbda, olduğu kadar hiçbir şeyde haşîn davranmamışdır. Hattâ parmağı ile göğ­süme dokunarak:

«Yâ Ömer, sana Nisa sûresinin sonundaki sayf âyeti yetmiyor mu?>: buyurdu gerçekden eğer yaşarsam kelâle hususunda Öyle bir hüküm ve­receğim ki o hükmü Kur'ân'ı okuyanlar da, okumayanlar da verecek!.. Ömer sonra şunları söylemiş:

«Allahım! seni şehirlerin valileri üzerine şahit kılıyorum. Ben onlan o yerler halkı Üzerine ancak adalet göstersinler, nalk'a dinlerini ve Pey­gamberleri (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sünnetini öğretsinler: araların­da ganimetlerini taksim etsinler; müşkil işlerini bana arzetsinler diye gön-dermîşimdir!

Sonra, siz ey cemaat! Benim ancak habis gördüğüm iki sebzeyi yiyor­sunuz. Şu soğanla sarımsağı... Vallahi ben, Resû\ül\ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *i mescidde bir kimsede bunların kokusunu duyduğu vakit emrederek o kimseyi bakîa çıkarttığını görmüşümdür. Binaenaleyh eğer bir kimse bunları yiyecekse (hiç olmazsa) pişirmek suretiyle onların (ko­kularını) öldürsün!»

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail b. Üleyye, Saîd b. Ebî Arûbe'den naklen rivayet etti. H.

Demiş ki: Bize Ziiheyr b. Harb ile İshâk b. İbrahim de ikisi birden Şebâbe'tü'bnü Sevvâr'dan rivayet ettiler. Demiş ki: Bize Şu'be rivayet etti.

Bu râvîlerin hepsi Katâde'den bu isnâdla bu hadîs'in mislini rivayet etmişlerdir.

Bu hadîs Hz. Ömer (Radiyallahû anh)ın bir hutbesine âiddir. Fa­kat sonunda sarımsakla soğan yemenin hükümlerini de beyân ettiği için Müslim   onu buraya almışdır.

Hadîs'in senedi üzerinde Dâre Kutnî söz etmiş ve Katâde'-nin bu hadîsde üç tane hafıza yâni Mansûr b. Mu'temir, Husayn b. Abdirrahmân ve Ömer b. Murra-ya muhalefet ettiğini söylemişdir. Filhakika bu üç râvî hadîsin senedinde Ma'dân 'ı zikretmeden rivayet etmişlerdir. Katide 'nin rivaye­tinde ise   Ma'dân 'da vardır.

Dâre Kutnî, Katâde 'nin müdellis olmasına bakarak bu hadîs üzerine Müs1im'e karşı istidrâkde bulunmuşsa da İstidrâü Nevevî tarafından reddedilmişdir. Çünkü müdellis olan râvînin riva­yeti hangi şartlar dâhilinde kabul edileceğini imam Müslim en iyi bilenlerden biridir. Bu husûsda yukarılarda münâsebet düştükçe söz geç» mişdi.

Hz. Ömer'in cum'â günü okuduğu bu hutbenin namaz hutbesi ol­duğu anlaşılıyor. Böyle bir hutbede sarımsak ve soğan yemenin v.s.'nin hükmünden bahsetmesi dînî bir takım maslahatlara şâmil olduğu için lağıv yânî lüzumsuz addedilemez.

Ömer (Radiyallahû anh) rüyâ'sında bir horozun kendisine üç gaga vurduğunu görmüş ve bunu ecelinin yaklaştığına yormuşdu. Hakîkatda da öyle oldu. Hz. Mugîratü'bnü Şu'be 'nin Ebû Lü'lü' isminde mecûsî bir kölesi vardı. îşte Hz. ömer'e üç hançer vurarak şehid eden bu köledir.

Müslim sarihlerinden Übbî'nin beyânına göre Ömer (Radiyallahû anh) bir gün sırtüstü yatarak ellerini kaldırmış ve: «Al? lâkım, artık yaşım ilerledi; kuvvetim zayıfladı. Bana tâbi' olan uzaklara dağıldı. Binaenaleyh kazandıklarımı zayi etmeden biran benim ruhumu kabzet!» diye dua etmiş. Birkaç gün sonra da horot sini görmüş ve bunu şehâdete yorarak; «Beni arap olmıyan bir arfam ü* dtirecek...» demiş.

Hz. Ömer arap olmayan bir kimsenin Medine'ye girmesine mü-sâde etmiyordu. O sıralarda Kufe'de vali bulunan Mugîra (Radiyallahû anh) kendisine mektup yazarak elinde Medine halkına hizmeti dokuna­cak demirci ve doğramacı bir köle bulunduğunu, şayet tensîb buyurura onu hemen kendisine göndereceğini yazmışdı. Ömer (Radiyallahû anh) kölenin gönderilmesine izin verdi; ve köle Medine'ye geldi. Ancak Hz, Mugîra bu köleye yüz yahut yüzyirmi dirhem haraç bağladığı için köle hâlini Hz. Ömer'e şikâyet etmiş fakat   Ömer (Radiyailahü anh)

«Senin san'âtına karşı bu haraç çok değildir.» diyerek şikâyetini ka­bul etmemişdi. Köle buna içerlemişdi. Bir gün Hz. Ömer 'e tesadüf et­ti.   Ömer (Radiyailahü anh)  kendisine:

Senin: istersen rüzgârla un öğüten değirmen yaparım; dediğini işit­medim mi sanıyorsun?» demiş. Bu söz üzerine köle Hz. ömer'e kızgın kızgın bakarak:

«Sana hakîkaten öyle bir değirmen yapacağımla şarkla garbın diline destan olacak!» demiş. Hz. Ömer bu menhus kölenin kötü niyetini se­zerek: «Bu köle beni tehdîd etti» demişdir. Filhakika bir kaç gece spnra köle hançerini ve okunu alarak onu öldürmeye hazırlandı. Hz. Ömer sabahleyin erkenden kalkmış; âdeti vecîhle halkı sabah namazına uyan­dırıyordu. Köleye yaklaştığı sırada alçak herif üzerine atlayarak onu üç yerinden yaraladı. Bunlardan biri göbeğine tesadüf etmişdi kî vefâtmada bu sebep oldu. Cânî köle kaçarken onüç kişi yaralamış ve bunlardan ye­disi şehîd olmuşdu. Nihayet mel'ûn köle, üzerine aba atılmak suretiyle yakalarianuş o anda da kendi hançeri ile intihar etmişdir. Hz. Ömer, Abdurrahman b. Avf (Radiyailahü anh) 'in elinden tutarak onu namaza geçirmiş. Hz. Abdurrahman o gün sabah namazını en kısa sûrelerden Asır ve Kevser ile kıldırmışdır. Hz. Ömer 'in yara­larını tedavi için bir iki hekim getirildiyse de tedavisine imkân buluna­madı. Bu bâbdaki tafsilât siyer ve târih kitaplarındadır.

Hz. Ömer'in: «Bir takım kimseler benden halife tâyin etmemi istiyorlar...» sözünün mânâsı halîfe tâyin edersen iyi olur ama etmezsen de fena olmaz; çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) halîfe tâyin et-memişdir. Ve çünkü Allah Teâlâ dînini zayi etmeyecekdir; demekdir.

Şûra: Meşveret meclisi demekdir. Bu meclis altı kişiden mürekkep idi. İsimleri şunlardır: Osman, Alî, Tâlha, Zübeyr, Sa'd b. Ebî Vakkâs ve Abdurrahman b. Avf. (Radiyailahü anhûm) Saîd b. Zeyd cennetle müjdelenenlerden ol­makla beraber şûraya girememişdi. Çünkü Hz. ömer'in akrabâsın-dandı. Oğlu Abdullah b. Ömer 'in dahî şûraya girememesi ayni sebeptendir.

Hz. Ömer'in: «Bâzı kimselerin bu hilâfet işine dil uzatacaklarını

pek âlâ bilirim.» sözü ile kimleri kasdettiği malûm değildir. İlk devirlerde hilâfet mes'elesi hakkında müslümanlar arasında muhalefet eden bulun-mamışdor. «İmam lâzım değildir.» sözü çok sonra bâzı mu'tezile tarafın­dan söylenmişdir.

Sayf âyetinden murâd: Nisa' sûresinin son âyetidir. Mezkûr âyet yazın nazil olduğu için Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona sayf âyeti demişdir. Sayf: yaz demekdir. Bu âyet-i kerîme Hz. Ömer'in son de­rece ehemmiyetle üzerinde durduğu kelâle mes'elesinden bahseder.

Kelâle: ölen bir kimsenin babası ve çocuğu bulunmamakdır. Sûre-i Nisâ'nın son âyetinde böyle bir kimsenin hükmünden bahis ile:

«Senden fetva istiyorlar. De ki; Kelâle hakkında size fetvayı Allah verir (Şöyle kî) Eğer bir kimse ölür de çocuğu olmaz, yalnız bir kız kardeşi bu­lunursa bıraktığı mîrasdan o'na yan verilir... ilâh...» buyurulmaktadır.

 

Haids-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Kur'an-ı Kerim'in sûrelerine : Sûre-i Nisa, Sûre-i Bakara ve İBt-re-i Ankebût gibi isimler vermek caizdir. Hatta   Nevevî’nin iddiası­na göre bunun caiz olduğuna bu gün icmâ-ı ümmet vardır. Islâmiyetitı ilk zamanlarında bu husûsda ashâb arasında münâkaşa vardı.   Bâzıları Sû­re-i Nisa denilemiyeceğini, onun yerine;    «İçinde Nisa zikredilen sûre» denilmek lâzım geldiğini; diğerlerinde de hüküm bu olduğunu söylerler­di. Fakat bu kavil sahîh   hadislerle   reddedilmişdir. Gerek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gerekse ondan sonra sahabe, tâbi'in ve bilcüm­le ulemâ-ı müslimîn sûre isimlerini bu hadîsde zikredildiği vecîhle Sûre-i Nisa, Sûre-İ Bakara, Sûre-i Ankebût ilâh... şeklinde telaffuz etmiş ve bun­dan hiçbir mefsedet de doğmamışdır.

2- Sarımsak veya soğan gibi kerih kokulu bir sebze yiyerek mes­cide gelen kimse, koku duyulduğu takdirde mescidden çıkarılabilir.

3- Münkerâtdan bilini eliyle menetmeye imkanı bulunan bir kim­senin onun,, eliyle gidermesi îcâb eder.

4- Talebe hocasına bir mes'ele hakkında ısrarla mürâcaatda bulu­nabilir. Bilindiği gibi bu husûsda ileri gittiği takdirde hocası da onu te'-dîb edebilir.

 

18- Mescidde Kayıp Aramakdan Nehy ve Kayıp Arayanın Sesini Duyunca Söylenilecek Söz Babı,

 

79- (568) Bize Ebû't - Tâhir Ahnıed b. Amr rivayet etti. (Dedi ki) Bize İbni Vehb, Hayve'den, o da Mulıammed b. Abdirrahmân'dan. o da Şeddâd b. Hâd'm azatlısı Ebû Abdillâh'dan naklen rivayet etti. Ebû Ab­di) 1 âh, Ebû Hüreyre'yî şöyle derken işitmiş: Kesûlüllah (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem):

«Her kim bîr kimseyi mescidde kayıp ararken işitirse, Allah onu sana geri vermesin; desin! Çünkü mescidler bu gibi işler için bina edilmemiş­lerdir.»  buyurdular.

 

(...) Bu hadîsi bana Züheyr b. Harb'da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mukrî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hayve rivayet etti. (Dedi ki) :

— Ben Ebû'l - Esved'i şöyle derken işitdim. Bana Şeddâd'ın azatlısı Ebû Abdillâh rivayet etti ki kendisi Ebû Hüreyre'yî:

«Ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i şöyle buyururken işit­dim.» diyerek hadisin mislini rivayet ederken dinlemiş.

 

80- (569) Bana Haccâc b. Şâir rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdür-rezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sevrî, Alkametü'bnü Mersed'den, o da Süleyman W Bûreyde'den, o da babasından naklen haber verdi ki:

— Bir adam mescidde kayıp aramış ve: «Kırmızı deveyi güren yok mu?» demiş. Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) de:

«Bulomayasın! Çünkü bu mescidler neye yarayacaksa ancak onun için yapılmışlardır!»   buyurmuşlar.

 

81- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekf, Ebû Sinan'dan, o da Alkametü'bnü Mersed'den, o da Süleyman b. Büreyde'den, o da babasından naklen rivayet etti ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaz kıldırdığı vakit bir adam ayağa kalkarak: «Kırmı­zı deveyi bulan yok mu?» demiş. Bunun üzerine Peygamber (SaUaflakü A leyhi ve Sellem) :

«Bulamayasın! Çünkü bu mescidler neye yarayacaksa ancak onun için yapılmışlardır.» buyurmuş.

 

(...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cerîr, Mu-hammed b. Şeybe'den, o da Alkametü'bnü Mersed'den, o da tbni Bürey­de'den, o da babasından naklen rivayet etti. Babası şöyle demiş:

— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazını kddıkdan sonra bir bedevi gelerek başını mescidin kapısından içeri soktu...» R&vt hadisin bundan sonraki kısmını yukarkilerin hadîs'i gibi rivayet etti.

Müslim der İd; O zât Ebû Netime Şebîbetü'bnü Neâme'dir. Ondan Mis'ar, HÜseym, Cüreyr ve diğer Küfeliler rivayet etmişlerdir.

Bu hadîsler camilerde mescidlerde kayıp eşya aramanın mekruh ol­duğunu göstermektedirler. Mesele ihtilaflıdır. Bâzılarına göre camiler­de kayıp eşya veya hayvan soruşturmak mekruhdur. Haramdır deyenler de vardır.

 

Bu Hadislerden Şu Hükümler Çıkarılmıştır:

 

1- Camitlerde kayıp aramak memnû'dur.

2- Câmi'lerde alışveriş ve icâre gibi akitler yapmak, kayıp şrşgiftk. hükmünde dâhildir.                                                                     

3- Câmi'lerde yüksek sesle konuşmak imam Mâlik  ile Ule-mâ'dan bir cemaat'a göre mekruhdur. Velevki tahsil-i ilim için olsun.

Ebû Hanife ile Mâlikiler'den Muhammed b. Mes1eme'ye göre tahsîl-i ilim, dâva v.s. gibi insanların muhtaç olduğu hu-sûsâtda câmi'lerde yüksek sesle konuşmak caizdir.

4- Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in :

«Mescidler ancak neye yarayacaksa onun için bina edilmişlerdir.» sözünün ma'nâsi: «Mescidler ancak zİkrullah, namaz, tahsîl-i ilim ve hayır hususunda müzâkere için yapılmışlardır. Ve bu husûsâtda kullanılmalıdır­lar.» demekdir.

Kaadı lyâz bu cümle ile istidlal ederek mescidde terzilik v.s. gibi san'atların icra edilemiyeceğifte kail olmuş, hattâ ulemâdan bâzıları­nın: «Mescidde çocuk okutmak caiz değildir» dediklerini nakletmfşdir. Hâsılı mescidler ticarethaneye ve iş yerine çevirilemez. Yalnız bütün müs-1 umanları alâkadar eden; meselâ cihâd âletlerini ıslâh gibi mescidlerin mehabet ve sânını küçültmeyen şeyleri icâbında mescidde yapmakda bir beis yokdur.

5- Mescidde kayıp arayanlara:  «İnşallah bulamazsın.»  mukabele­sinde bulunmak onların isyanlarına karşı bir cezadır.   Çünkü mescidler bunun için yapılmamışdır.

6- Ulemâdan bâzılarına göre mescidde dilenciye sadaka vermek bi­le caiz değildir.

 

19- Namazda Yanılma ve Bundan Dolayı Secde Babı

 

82- (570) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : MâUk'e tbni Şihâb'dan duyduğum, onun da Ebû Selemete'bnü Abdirrahmân'dan, onun da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettiği şu hadisi okudum:

— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi \e Sellem) :

«Şüphesiz ki biriniz namaz kılmağa kalktığı zaman şeytan ona gelir de zihnini karıştırır, hattâ kaç rek'ât kıldığını bilemez. Bu hâl birinizin ba­şına gelirse oturduğu yerden iki secde ed iversin.» buyurmuşlar.

 

(...) Bana Amrü'n - Nâkıd ile Züheyr b. Harb rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Süfyân (yâni Ibhi Uyeyne) rivayet cttî. H.

Dedi ki: Bize Kuteybetu'bnü Said ile Muhammed b. Rumh dahî Leys b. Sa'd'dan rivayet ettiler. Süfyânla, Leys'in ikisi birden Zührî'den bu isnâdla bu hadîs'in benzerini rivayet etmişlerdir.

 

83- (...) Bize Muhammed b. El-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muâz b. Hişâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bana, babam, Yahya b. EM Kesîr'den rivayet etti. (Demiş ki) : Bize Ebû Selemete'bnü Abdirrahman rivayet etti ki, kendilerine   Ebû Hüreyre şunu rivayet etmiş: ResûIÜHah

(Sallallahü Aleyhi ve Settem) :

«Ezan okunduğu vakit şeytan geri geri gider. Ezan'ı işitmemek için bir de zarta atması vardır. Ezan bittîmi dönüp gelir. Namaz İçin İkaamet geti­rilince yine geriler ikaamet bittimi dönüp gelir; kişi ile nefsinin arasına gi­rer; filan şey'i hatırla, filân şey'ı hatırla diyerek hatırına gelmeyecek şey­leri hatırlatır. Tâ'ki insan kaç rek'ât kıldığını bilmez oluncaya kadar (onunla uğraşır.)

Binaenaleyh biriniz kaç rek'ât kıldığım bilemediği vakit oturduğu yerden iki secde yapıversin!» buyurmuşlar.

 

84- (...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi kj) : İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Amr, Abdürabbih b. Saîd'den, [32] o da Abdürratımân El - A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seİiem) ;

«Hakîkaten namaz için tesvîb yapıldığı zaman şeytan geri kaçar. Onun bir zarflatması da vardır.»   buyurmuşlar. Müteakiben râvî hadîsi yuka-nki hadîs gibi rivayet etmiş; bir de:

«Şeytan, onu hayâl ve kuruntulara daldırır; hatırına gelmeyecek ihti­yâçlarını da hatırına getirir.»  ibaresini ziyâde Sylemişdir.

Bu hadîs'i Buhârî «Ezan» ve «Namaz» bahislerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahi «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Hadîsin şeytana âit olan kısımlarım yâni ezan okunun­ca onun sesini işitmemek için şeytanın kaçması ve sesle yellenmesi, ezan bittikden sonra tekrar dönerek insanla nefsinin arasına girmesi husûsâtını evvelce bilmûnâsebe îzâh etmişdik. Burada da namazını kaç rek'ât kıl­dığında şüphe edenlerin hâli ile secde-i sehiv meselelerini görelim:

Ulemâ buradaki hadîsden muradın ne olduğunu tâyin hususunda ihti­lâf etmişlerdir. Hasan-ı Basrî ile selefden bâzıları hadîsin zâr biri ile amel ederek: «Namaz kılan şüpheye düşer de ziyâdemi kıldı nok­sanını bilemezse onun namazı oturduğu yerden iki secde ile tamam olur.» demişlerdir.

Şâ'bi, Evzâî ve Selefden birçoklarına göre bir kimse kaç rek'ât kıldığını bilemezse namazını iade etmesi lâzım gelir. Bu hâl her ne zaman başına gelirse onlara göre namazı yeniden kılması îcâb eder. Bâzı­ları: namazı kaç rek'ât kıldığını üç def'â bilemiyen kimse namazını ye­niden kılar. Dördüncüde de şüphe ederse artık iadeye lüzum yokdur; de­mişlerdir.

İmam Mâlik, îmam Şafiî, İmam Ahmed ve diğer bir takım ulemâya göre bir kimse namazını dört rek'ât mı, yoksa üç mü kıldığında şüphe ederse yüzde yüz bildiği rek'âtlara göre amel etmesi icâb eder. Binaenaleyh böyle bir şüphe ânında dördüncü bir rek'ât daha kıla­rak secde-i sehiv yapması îcâb eder. Onların bu bâbdaki delilleri Müs­lim ile Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbni Mâce 'nin tah­rîc ettikleri Ebû Saîd-i Hudri hadîsidir. Hadîsin Müs1im'deki lâfzı şöyledir: Hz. Ebû Saîd demiş ki: «Resülüllah (SalUûldhü Aleyhi ve Sellem) :

Biriniz namazında şüphe eder de üçmü kıldı dört mü bilemezse şüphe­yi bir tarafa atarak yüzde yüz bildiğine göre amel etsin; sonra selam ver­mezden önce iki secde etsin I Şayet namazı beş rek'ât (almışsa bu secdeler onun namazını çift rekâtlı yaparlar. Dördü tamamlamışsa secdeler şeytanı çatlatmaya yararlar.» buyurdular.

Hanefiler'e göre namazda kaç rek'ât kıldığını bilememek hâli ilk de­fa başına £elen kimse namazını yeniden kılar. Ba hâl birçok defalar başı­na gelirse galebe-i zannma yâni aklının kestiği tarafa göre hareket eder.

Çünkü   Buhar! ile  Müs1im'in müttefikan rivayet ettikleri bir hadîsde:

«Bîriniz namazda şüphe ederse doğruyu araştırsın ve namazını ona göre tamamlasın!» buyurulmuşdur. Şayet kaç rek'ât kıldığına dâir bir re'yi yoksa o zaman kesîn olarak kıldığını bildiği rek'âtlar üzerine bina eder. Çünkü bu bâbda şöyle bir hadîs vardır:

«Biriniz namazında yanılır da bir mi kıldı iki mi bilemezse namazını bir rek'ât üzerine bina etsin! İkimi kıldı üçmü bilemezse iki rek'ât üzerine bina etsin; üçmü kıldı dört mü bilemezse üç rek'ât üzerine bina etsin ve se­lam vermezden önce iki secde yapsın!» bu hadîsi Tirmizi, İbni Abbâs (Radiyallahû anh) 'dan rivayet etmiş ve: «Hasen sahîh bir hadîsdir.» demişdir. Ayni hadîsi İbni Mâce dahî tahrîc etmişdir.

Ulemâdan bâzılarına göre babımızın Ebû Hüreyre hadîs'i namazda her yanüana âiddir. Yaralanın hükmü de secde-i sehiv yapmak-dır. Namaz kılan nerede şüphe ettiği ve secde-i sehvi ne zaman yapacağı hususunda bu hadîs-i tefsir eden diğer hadîslere müracaat etmelidir. Enes, Ebû Hüreyre (Radiyallahû anhÛma) ile Hasan-ı Basrî, Rabîa,, imam Mâlik, Sevrî, îmam Şâfiî, Ebû Sevr ve îshâk'ın kavilleri budur.

-Namazda kaç rek'ât kıldığını bilmeyen kimse kaç kıldığım belleyin-ceye kadar namazını iade eder durur.» diyenler İbni Abbâs ve İbni Ömer (Radiyallahû anhûma) ile Şâbî, Kaadı Şüreyh, Atâ, Meymûn b. Mihrân ve Saîd b. Cübeyr hazerâtıdır.

Nevevî diyor ki: Ebû Hanife (Rahtmehullah) «Namaz» kılan kimseye şüphe ilk defâ arız oluyorsa namazı bâtıl olur. Âdet hâline gelmişse içtihâd eder ve zann-ı galibine göre kılar. Hiçbir zan hâsıl ede­mezse en az mikdârla amel eder» demişdir. Ebû Hami d'in beyâ­nına göre: Eski mezhebinde iken imam Şafiî: «Ben, Ebû Hanîfe'nin bu sözünden daha çirkin ve sünnetden uzak bir söz görme­dim!» demiş... Buharı şârihi,   Aynî   bu söze şu cevâbı vermektedir:

«Ben derim ki: Bir imamın söylemediği bir sözü, söyledi diy» iddtf ederek ondan nakletmek ve hiç bir münâsebeti yokken ona teşnî'de bıir lunmak bundan daha çirkindir. Acaba Nevevî böyle bâtıl bir teş-nî'i son derece taassuba meyli bulunan bir kimse vasıtası ile imam Şafiî gibi bütün ulemâ'mn fıkıhda Ebû Hanîfe'ye çömez olduk­larına şehâdet eden bir zâtdan nasıl rivayet edebilmişdir?! Onun Ebû Hanîfe‘den naklettiği bu sözü îbni Kudftme ve daha başka muhalifler de nakletmişlerdir ki bu söz ne sahîh, ne de mezhebimizin meşhur olan ana kitaplarında meycûtdur. Bu kitaplarda meşhur olan şudur: Ulemâmız: «Namazında iki defa şekkeden kimse namazı yüz­de yüz sahih olsun diye orıu yeniden kılar.» demişlerdir. Hattâ Ebû Nasır El-Bağdâdî *nin beyânına göre meşhur kavil yeniden kılmanın evlâ olmasıdır. Çünkü böyle hareket edilirse şekk yüzde yüz sakıt olur. Bununla beraber Ebû Hanîfe hadislere bakarak üç hâlin üçüyle de amel etmişdir. Yâni kaç kıldığın: bilemediği zaman na­mazın yeniden kılınacağına; Cübeyr hadîsine göre kaç rek'ât kıldı­ğını belleyinceye kadar namazı iade lâzım geldiğine; Cerir hadî­sine göre de farz namazda şüphe ederse iade lâzım geleceğine kail olmuşdur.»

 

85- (570) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, tbni Şihâb'dan duyduğum, onun da Abdurrahman El - A'rac'dan, onun da Ab­dullah b. Buhayne'den rivayet ettiği şu hadîsi okudum. Abdullah demi) İd:

«Bize Besûlullah (Saîlallahü Aleyhi veSettem) namazlardan birinde iki rek'at kıldırdı. Sonra oturmadan ayağa kalktı. Onunla beraber cemaat da kalktılar. Namazım bitirince, biz selâm vermesini gözlerken tekbîr aldı ve selâm vermezden önce oturduğu yerden iki secde yaptı sonra selâm verdi.

 

86- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys rivayet etti. H.

Dedi ki: Bize tbni Rumh dahi rivayet etti. (Dedi ki) :#Bize Leys, 1b-ni Şihâb'dan, o da A'rac'dan, o da Benî Abdilmuttalib'İn müttefiki Abdul­lah b. Buhaynete'l-Esdî'den naklen haber verdi ki: Besûlullah   (SaMlahü Aleyhi ve Sellem) öğlen namazında birinci oturuşu îfâ etmeden ayağa kalk­mış. Sonra namazını tamamlayınca her secdede tekbir almak sureti ile selâm vermezden önce unuttuğu oturuşun yerine oturduğu yerden iki secde yapmış. Bu secdeleri onunla birlikde cemaat da yapmışlar.

 

87- (...) Bize Ebû'r - Rabî Ez - Zehrânî rivayet etti. (Dedi ki) : Bİ-ze Hammâd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Saîd, Abdumbaafta El - A'râc'dan, o da Abdullah b. Mâlik İbni Buhaynete'l - EzdS'den [33] nak­len rivayet etti. ki:

— Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seîîent) namaz kılarken oturmak is­tediği çift rek'âtda ayağa kalkmış ve namazına devam etmiş. Namazın «o-nu gelince selâm vermeden secde etmiş: sonra selâm vermiş.

Bu hadîsi bütün Kütüb-1 Sitte sahipleri «Namaz» bahsinde tahrîc et­mişlerdir.   Buharî   onu bir iki yerde rivayet eder.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seliemyin ilk oturuşu unutarak kıldığı bu namaz bâzılarına göre öğle bir takımlarına göre ise ikindi idi.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Namazda birinci teşehhüd vacip değildir. «Et - Tavdîh- da: «Bü­tün şehirler fukahâsı: Ebû Hanîfe, Mâlik, Sevrî, Şafiî, îshâk, Leys ve Ebû Sevr ilk teşehhüdün vâ-cib olmadığına ittifak etmişlerdir. Bundan yalnız imam Ahme'd müs­tesnadır. Çünkü ona göre ilk teşehhüd vâcipdir...» denilmektedir. Ancak Hanefî kitaplarından «El - Hidâye» şerhinde : «İlk oturuşda teşehhüd oku­mak Ebû Hanîfe'ye göre vâcibdir.» denilmigdir ki sahîh ve târ olan da budur. Bâzıları bunun sünnet olduğunu söylemişlerimi

«El - Muğnî» nâm eserde: «Bir rivayete göre namaz dört rek'âtlı yahut akşam namazı olursa her iki teşehhüd de vâcibdir. Leys ile İshâk'in mezhepleri de budur.» deniliyor.

2- Ulemâdan bir takımları bu hadîsle istidlal ederek: Secde-i sehiv mutlak sûretde selâm vermezden önce yapılır; demişlerdir.

İmam Şafiî 'den rivayet olunan sahih kavil de budur. Ayni kavil Ebû Hüreyre (Radiyallahûanh) iJe Zührî, Mekhûl, Rab'îa, Yahya b. Saîd Bl-Ensârî, Sâib E1-Kaarî, Evzâî ve Leys b. Sa'd hazeratındanda rivayet olunmuşdur. Hatta Ebü'l-Hattâb, bu kavlin A h m e d b. Hanbel 'den de rivayet edildiğini söylemişdir. Bu zevatın babımız ha­dîslerinden mâda bir hayli delilleri daha vardır ki Tirmizî ile İbni Mâce 'nin rivayet ettikleri Abdurrahman b. Avf hadîsi; Müs1im'in rivayet ettiği Ebû Saîd hadîsi; Nesâî'nin rivayet ettiği Muâviye hadîsi; Ebu Davud'un rivayet ettiği Ebû Hüreyre hadîsi; Dâre Kutnî "hin rivayet ettiği İbni Abbâs hadisi; Ebu Davud'un riva­yet ettiği İbni Mes'ûd hadîsi bunlardandır. Mezkûr hadîslerin hepsinde secde-i sehvin selâm vermezden önce yapılacağı bildirilmekte­dir.

3- İmam Âzam   ile diğer Hanefiyye imamlarına ve Sev-rî'ye göre secde-i sehiv gerek ziyâde gerekse noksan için yapılmış olsun selâmdan sonra yapılır. Bu kavil Alî b. Ebî  Tâlib, Sa'db. Ebî Vakkas, Abdullah b. Mes'ûd,   Ammâr, İbni Zübeyr, Enes b. Mâlik (Radiyallahû anhûm) ile İbrahim Nehaî,   îbni   Ebî   Leylâ   ve   Hasan-ı Basrî'den rivayet olunur. Delilleri Sahîheyn'de rivayet olunan Zü1yedeyn   hadisidir. Bunların da daha başka bir çok delilleri vardır. Bu delillerin bâzısı   Tirmizî'de, bâzısı   Müs1im'de bir takımları Taberânî, Tabakât-ı İbni Sa'd ve ibni Huzeyme 'nin Sahfh'inde; bâzılanda Ebû Dâvûd, îbni Mâee, Müsned-i ibni Hanbel ve   Abdürrazzâk'ın    «Musannef» 'inde    rivayet edilen hadîslerdir.

Gerçi Beyhakî 'nin «El - Ma'rife» nâm eserinde bildirdiğine göre secde-i sehiv'in selamdan sonra yapılmasının nesh edildiği Zührî-den rivayet olunmuşsa da Zührî 'nin sözü münkatı'dir. Ulemâ indîn­de hüccet sayılamaz. Zâten isnadında da yalancılıkla itham edilen bir râvî vardır.

Allâme Aynî, Hanefîler tarafından muhaliflerinin delillerine şu cevâbı vermektedir:

«Muhaliflerin hadîslerine cevap mes'elesine gelince deriz ki: Babımı­zın tbni Buhayne hadîsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) in fiilini haber veriyor. Bizim istidlal ettiğimiz hadîsler ise kavlini haber vermektedir. Kaville amel evlâdır. Fazla olarak Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in iki fiili taaruz etmektedir. Çünkü onların istidlal ettik­leri hadîslerde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *in selâmdan önce secde-i sehiv yaptığı; bizim istidlal ettiğimiz hadîslerde ise selamdan son­ra yaptığı bildiriliyor. Böyle yerlerde kaville amel etmek elbetde evlâ olur. Şöyle de denilebilir: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem). 'in selâm­dan önce secde-i sehiv yapması onun caiz olduğunu beyân içindir; sünnet olduğunu göstermek için değildir.

Şâfiîler'den bâzısının beyânına göre bu mes'elede İmam Şâfiî'nin bir kavli daha vardır. Ona göre namaz kılan isterse selâmdan öaee isterse selamdan sonra secde-i sehiv yapabilir.

Bize göre hilaf secdenin kifayeti husûsundadır. Bâzıları efdaliyeti hu­susunda olduğunu söylerler. Mârûdî ihtilâfın efdaliyet hususunda olduğunda bütün ulemânın müttefik bulunduğunu iddia etmişdir.

Hanefîler'den «Ez - Zahîra» nâm eserin sahibi: «Bir kimse selâmdan önce secde-i sehiv yapsa bize göre caizdir.» demişdir. Kudûrî 'nin beyânına göre esâs rivayetlerde mes'ele böyledir. Fakat Ulemâdan selam vermezden önce yapılan secde-i sehiv'in caiz olmıyacağı rivayet olunmuş-dur. Çünkü vakti gelmeden edâ edilmiş olur. Esâs rivayetlere göre caiz olmasının vechi bu secdenin Müctehedün fih bir yerde yapılan bir fiil olmasıdır. Bu sebeple o fiilîn fesadına hükmolunamaz. Çünkü iadeyi em-retsek secde tekerrür etmiş olur. Hâlbuki ulemâdan hiç biri secde-i se­hiv'in tekerrürüne kâü olmamışlardır.

«Hidâye» sahibine göre buradaki hilaf evleviyet husûsundadır. ibni Abdil Berr'in rivayetine bakılırsa bir kimse selâmdan sonra secde edeceği yerde selamdan evvel secde ettiği ve bunun aksim yaptığı zaman namaza bir zarar gelmeyeceğinde bütün ulemâ müttefikdirfer: Bu söz az yukarıda Mârûd î'den nakledilen kavle uymaktadır. 

Hâzimî diyor ki: «însâf yolu şöyle dememizi gerektirir: ''ftçtt& delâlet eden ve kendisinde inkıta' bulunan Zührî hadîsi sahîti ye sabit olan diğer hadîslere muarız olamaz. Secdenin selâmdan evvel ye sonra yapılacağını bildiren şâir hadîslere gelince bunların hepsi sahîh ve sabit ise de yalnız aralarında bir nevi tearuz vardır. Bunların biri birine takdimi sahîh ve mevsûl bir rivayetle malûm değildir. Şu hâlde en doğ­rusu bu hadîsleri tevessüa yâni secde-i sehiv'in hem selâmdan evvel hem de sonra yapılabileceğine hamletmekdir.»

4- Hâsılı kelâm secde-i sehvin yeri    hususunda beş kavil vardır.

Bunların ikisi Hanefiler'e, ikisi de Şâfiîler'e âiddir kî az yukarıda görül­müşlerdir. Biri de Mâlikîler'e âiddir. Onlara göre secde-i sehiv bir nok-sanlıkdan dolayı yapılıyorsa yeri selamdan önce, ziyâdeden dolayı yapı­lıyorsa selamdan sonradır. Bu kavil Şafiî 'den de rivayet olunmuş-dur.

Dördüncü kavil Hanbeliler'in mezhebidir. Onlara göre- Besûlüllah (Saiîailahü Aleyhi ve Sellem) in selâmdan önce secde ettiği yerlerde secde-i sehiv selamdan önce, selamdan sonra secde ettiği yerlerde de selâmdan sonra yapılır. Bu yerlerden başka secde-i sehiv îcâb ederse dâima selâm­dan Önce yapılır.

Beşinci kavil Zâhirîler'in mezhebidir. Onlara göre secde-i sehiv yal­nız Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in secde ettiği yerlere mahsûs-dur. Sair yerlerde farzda yamlan secde-i sehv'i yapar. Mendûbda ise bir şey lâzım gelmez.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *in yanıldığı yerler beşdir:

a) İbni   Buhayne   hadîsinde    beyân edildiği vecihle ilk oturuşu terk etmişdir.

b) Zülyedeyn   hadîsinde beyân olunduğuna göre iki rek'âtda selam verinindir.

c) Üç rek'âtda selâm vermişdir.

d) Dört rek'ât yerine, beş rek'ât kılmışdır.

e) Şüphe üzerine secde etmişdir.

5- Namazda ilk oturuş ve ilk oturuşda teşehhüd sünnetdir. Çünkü vâcib olsalar rükû* ve diğer farzlar gibi secde-i sehivle tamamlanmazlar­dı. İmam Mâlik, Ebû Hanîfe ve Şafiî 'nin kavilleri de budur. «Et - Tavdîh» sahibinin   İmam   Âzam 'dan nakli bu yol­dadır. Ancak sünnetden murâd sünnet-i müekkede ise bu nakil   İmam Â'zam'da sahîh ve caiz olabilir. Çünkü sünnet-i müekkede vacip kuv-vetindedir. Aksi takdirde esah kavle göre   İmam   Â'zam'ın birinci oturuş için vâcibdir dediğini yukarıda görmüşdük. Kerhî, Tahâvî ve diğer bâzı Hanefiyye   ulemâsına göre namazda ilk oturuş vâcib, onda teşehhüd okumak ise sünnetdir. Bâzıları teşehhüdü okumanın da vâ­cib olduğunu söylemişlerdir.   Esah olan da bu kavildir. Son oturuşda te­şehhüd okumak bilittifâk vâcibdir.

6- Secde-i sehiv için tekbîr bilittifâk meşrû'dur.

7- Secde-i sehiv yaptıkdan sonra teşehhüd   okunup okunmayacağı-ulemâ arasında ihtilaflıdır. Hanefîler'e göre okunur. İmam Şafiî 'den sahîh rivayete göre secde-i tilâvet ile cenazede olduğu gibi burada da te­şehhüd okunmaz.

Hanbelîler'den tbni Kudâme (541 - 620) : «Eğer secde-i se­hiv selâmdan önce yapıldıysa tekbîrin akabinde selâm verilir. Fakat se­lamdan sonra secde edilirse teşehhüdü okuyarak selam vermek gerekir. İbni Mesûd (Radiyallahûanh) ile Katâde, İbrahim Nehaî, Hakem, Hammâd, Sevrî, Evzâl ve Şafiî 'nin kavilleri de budur.» demişdir. îbrâhim Nehaî 'den bir rivayete göre teşehhüd okunur, selam verilmez. Enes (Radiyallahû anh) ile Şa'bî, Hasan-ı Basrî ve Atâ': «Secde-i se­hiv selamdan önce veya sonra yapılsın her iki şekilde de teşehhüd ve se­lâm lâzım değildir.» demişler. Sa'd b. Ebî Vakkaş ile Am­mar (Radiyallahû anh) îbni Ebî Leylâ, İbni Sîrin ve îbni Münzir hazerâtına göre ise bilâkis her iki vecihde d« selâm verilir, fakat teşehhüd okunmaz.           

Hanefîler'e göre iki tarafa selâm verilir. Sevrî ile İmam Ah-m e d 'in kavilleri de budur. Selâm evvelâ sağ tarafa sonra sol taraftı verilir. Bâzıları sâdece sağ tarafa selam verileceğini söylemişlerdir. Kerhî ile îbrâhîm Nehaî 'nin kavilleri de budur. Birta­kımları da yüzünün olduğu tarafa yâni kıbleye doğru selam verileceğini söylemişlerdir. Bu son iki kavil imam   Malik 'den de rivayet olunur.

8- Secde-i sehvin tekerrür edip etmiyeceği ihtilaflıdır. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ilk   oturuşu ve teşehhüd   okumayı terk ettiği zaman iki secde ile iktifa etmişdir. Ekseri ulemanın kavileri de budur. Evzâî'den bir rivayete göre ayrı ayrı iki şeyden dolayı yanılan bir kimse dört defa secde eder. İbni Ebî Leylâ dahî:   «Yanılma tekerrür ettikçe secdede tekerrür eder.» demişdir.

9- Secde-i sehiv nafile namazda da farz namazda olduğu gibi meş­rudur. İbni Şîrîn ile Katâde: «Nafile namazda secde-i sehiv, yokdur.» demişlerdir. Bu kavil garîb ve zayıf olmak üzere imam Şafiî 'den de rivayet edilir.

10- İmam yanılarak ayağa kalktığı zaman cemaatın da ona tabi olup olmamaları ihtilaflıdır. Bâzılarına göre cemaatın bu husûsda imama tâbi olması vâcibdir. Nitekim hadîsin zahiri de bunu göstermektedir. Ashabın bu hâdisenin hükmünü bilmeleri de bilmemeleri de muhtemel­dir. Ulemâdan bir taife bu hadîsle istidlal ederek «yerden iyice doğrulan ve namazına devam eden bir kimse dönüp oturmamalı; namazına devam etmeli. Fakat iyice doğrulmamışsa oturmalı.» demişlerdir. Bu kavil A1-karne,   Katâde   ve'Abdurrahman b. Ebî Ley1â'dan rivayet olunur. Evzâî ile İbni   Kaasim'inve   Şa­fiî 'nin mezhepleri de budur.

Diğer bir taifeye göre namaz kılan kimsenin kalkmak için davranarak mak'adı yerden ayrıldımi iyice doğrulmasa bile dönüp oturamaz. Na­mazına devam eder. Sonunda selâm vermezden önce secde-i sehiv yapar. Îbnü'l-Kaasim bu kavli imam Mâlik 'den rivayet etmiş-dir. Ulemâdan bir cemaat, yanılarak ayağa kalkan kimsenin iyice doğ­rulmuş olsa bile oturması lâzım geldiğine kaildirler. Bu kavil de Nu'mân b. Beşîr (Radfyallahû atfh) ile İbrahim Nehaî ve Hasan-ı Basrî 'den rivayet olunmuşdur. Yalnız Nehaî: «Kırâeti tamamlamadıkça oturur» demiş; Hasan-ı Basrî iserü-kû'a varmadıkça oturması lâzım geldiğine kail olmuşdur.

Rivayete nazaran Ömerü'bnü'l-Hattâb, İbni Mes'-ûd, Muâviye, Saîd, Muğîratü'bnü Şu'be ve Ukbetü'bnü Âmir (Radtyallahû ankûm) hazerâtı namazda ilk oturuşu unutarak kalkmışlar. Fakat ayakda hatırlarına geldiği hâlde otur­mamışlar ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Settem) 'in böyle yapdığını söylemişlerdir. Ekseri ulemânın kavline göre ilk oturuşu unutarak ayağa kalkan bir kimse tekrar oturursa namazı bozulmaz.

11- Secde-i sehiv esnasında yanılan kimseye   tekrar secde-i sehiv yokdur.   îbrâhim   Nehaî   ile   Hakem,   Hammâd, Mugîra,   îbni   Ebî   Leylâ   ve   Hasan-ı   Basrî 'nin mezhepleri budur.

12- Secde-i sehiv   Ebû   Hanîfe'ye göre vâcibdir. Çünkü bir çok hadîslerde bu secde emrolunmuşdur. İmam   Şafiî   onun sünnet olduğuna kaildir. Binaenaleyh ona göre secde-i sehvin terki caizdir. Fa­kat babımız hadîsi onun aleyhine delildir.

 

88- (571) Bana Muhammed b. Ahmed b. Ebî Halef rivayet etti.  (Dedi ki) : Bize Mûsâ b. Dâvud [34] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süley­man b. Bilâl, Zeyd b. Eslem'den, o da Âtâ' b. Yesâr'dan, o da Ebû Saîd-i Hudrî'den naklen rivayet etti. Ebû Saîd şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) :

«Biriniz namazında şek keder de üç mü, dört mü kaç rek'ât kıldığını bi­lemezse şekk'i atıversin de yakînen bildiğinin Üzerine bina etsin. Sonra se­lam vermezden önce iki secde etsin! Şayet beş rek'ât (almışsa bu iki secde onun namazını çift yapar. Eğer dördü tamamlamak için kıldıysa bu iki sec­de şeytanı çatlatmak için yapılmış olurlar.» buyurdular.

 

(...) Bana Ahmed b. Abdirrahman b. Vehb [35] rivayet etti. (Dedi ki): Bana amcam Abdullah rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Dâvûd b. Kay s, Zeyd b. Eslem'den hu isnâdla rivayet etti. Bu hadîsin mânâsında olmak üzere Süleyman b. Bilâl'ın dediği gibi: «Selam vermezden önce iki secde eder.» dedi.

Bu hadîs ulemâya göre Ebû Hüreyre hadîsini tefsir etmek­tedir. Binaenaleyh Ebû Hüreyre hadîsini de bu mânâya almak îcâb eder. Yâni namazda şüphe eden kimse yakînen bildiği rek'âtlar üze­rine bina edecekdir. Sonra bu hadîs hades, mefkûtdan mîras vîs.'de şekk hususunda şeriatın kaidelerine uygundur.

İmam Şafiî ziyâde için secde mes'elesinde bu hadîsle istidlal etmişdir. Çünkü mukadder olan bir şey mevcûd. gibidir. Fakat sair Şâ-fiîyye ulemâsı: «Bu hadîs-i İmam Mâlik mürsel olarak rivayet et­mişdir. Mâ1ik'in arkadaşları ise mürsel olup olmadığında ihtilâfa düşmüşlerdir. Onu müsned olarak yalnız Atâ' rivayet etmişdir. Hâl­buki mürsel olarak rivayet edenler Ata 'dan daha, kuvvetli hafızlardır, Bunlar başka hadîsleri bu hadîs'e tercih ettirmeye kâfî gelecek bir ıztı-raptır» demişlerse de Nevevî bu sözleri bâtıl bulmuşdur. Çünkü mevsuk hafızların ekserisi hadîsi muttasıl olarak rivayet etmişlerdir. Binaenaleyh bir tanesinin mürsel rivayeti zarar etmez. Sonra-İmam   Mâ1ik'e göre huccetdir.

 

89- (572) Bize Ebû Şeybe'nin iki oğlu Osman ile Ebû Bekir ve bir de İshâk b. İbrahim hep beraber Cerîr'den rivayet ettiler. Osman dedi ki: Bize Cerir, Mansûr'dan, o da İbrahim'den, o da Alkame'den naklen riva­yet etti. Alkame şöyle demiş: Abdullah dedi ki: Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) namaz kıldırdı... (Râvî İbrahim: Yâ ziyâde etti yâ nok­san, dedi) Selam verdiği vakit kendisine: Yâ Besûlâllah namaz hakkında yeni bir şey mi var? deyenler oldu. Resûlülla (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Neymiş o?» buyurdular. Soranlar:

— Namazı şöyle şöyle kıldın da!., dediler. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) hemen bacaklarını bükerek kıbleye karşı otur­du ve iki secde yaptı. Sonra selâm verdi, sonra yüzünü bize çevirerek:

«Gerçekden namaz hakkında yeni bir şey olsaydı ben onu size haber verirdim. Lâkin ben de ancak ve ancak bir insanım. Sizin gibi unuturum. Binaenaleyh bir şey'i unuttum mu hemen bana hatırlatın! Biriniz namazın­da şekk ederse doğruyu araştırsın da namazını onun üzerine tamamlasın, Sonra iki secde yapsın!» buyurdular.

 

90- (...) Bize bu hadisi Ebû Küreyb de rivayet «tti. (Dedi ki) Bi» tbni Bişr rivayet etti. H.

Dedi ki: Bana Muhammed b. Hatim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî' rivayet etti. tbni Bişr ile Vekî'in ikisi birden Mis'ar'dan, o da Man-sûr'dan bu isnâdla rivayet etmişlerdir.

İbni Bişr'in rivayetinde: «Doğruyu bulmak için bunların hangisi daha lâyık olduğuna bir baksın!»; Vekî'in rivayetinde ise: «Doğruyu araştırsın I» ibareleri vardır.

 

(...) Bize bu hadîsi Abdullah b. Abdirrahmân Ed - Dârimî de rivayet etti. (Dedi ki) : Biçe Yahya b. Hassan [36] haber verdi. (Dedi ki) : Bize Vüheyb b. Hâlid rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mansûr bu isnâdla rivayet» etti. Mansûr: «Doğruyu bulmak için bunların hangisi daha lâyık olduğu­na bir baksın!» demiş.

 

(...) Bu hadisi bize tshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeyd b. Saîd El-Emevî [37] haber verdi. (Dedi ki) : Bize SÜfyân, Man-sûr'dan bu isnâdla rivayet etti ve: «Doğruyu araştırsın!» dedi.

 

(...) Bize bu hadisi Muhammed b. El-Müsennâ rivayet ettL (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Câ'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bixe Şu*be, Man-sûr'dan bu isnâdla rivayet etti ve: «Bunların hangisinin doğruya Üe^t yakın olduğunu araştırsın!» dedi.

 

(...) Bize bu hadîsi Yahya b. Yahya da rivayet etti. (Dedi kî) : Bfce Fudayl b. tyâz, Mansûr'dan bu isnâdla haber verdi ve: «Doğru görüleni araştırsın!» dedi.

 

(...) Bu hadîsi bize tbni Ebî Ömer de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülâzîz b. Abdissamed, Mansûr'dan bu zevatın isnadı ile rivayet etti Ve: «Doğruyu .araştın versin!»    dedi.

 

91- (...) Bize Ubeydullah b. Muâz El-Anherî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şube, Hakem'den, o da İb­rahim'den, o da Alkame'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti ki Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) Öğle namazını beş rek'ât kılmış. Selam verdiği vakit kendisine :

—  Namaza ziyâde mi edildi? demişler. Efendimiz: «Ne o?»   buyurmuş. Ashâb:

—  Namazı beş rek'ât kıldın... demişler.    Bunun üzerine Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) iki secde yapmış.

 

92- (...) Bize İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni İdrîs, Hasen b. Ubeydullah'dan, [38] o da İbrahim'den, o da Alkame'den naklen Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kendilerine Öğle namazını beş rek'ât kıldırdığını rivayet etti.

 

(...) Bize Osman b. Ebî Şeybe rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Cerîr, Hasen b. Ubeydullahdan, o da tbrâhîm b. Süveyd'den naklen1 rivayet etti. tbrâhîm şöyle demiş: Bize Alkame Öğle namazını beş rek'ât kıldırdı. Selâm verince cemaat:

«Yâ Ebâ Şibil! Namazı beş rek'ât kıldırdın!- dediler. Alkame:

—  Hayır! Ben bunu yapmadım! dedi. Cemaat:

—  Yook... Öyle yaptın! dediler. Ben de cemaatın tarafında idim ve çocukdum. Ben dahi:

—  Hay hay beş rek'ât kıldırdın! dedim. Alkame bana:

—  Sende mi bunu söylüyorsun. Gidi şaşı gözlü?... dedi. Ben:

—  Evet! cevâbını verdim. Bıuum üzerine hemen kıbleye dönerek iki secde yaptı; sonra selâm verdi. Daha sonra şunu söyledi:

— Abdullah (İbni Mes'ûd) dedi ki: Bize Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)    namazı beş rek'ât kıldırdı. Namazdan çıkınca    cemaat kendi aralarında kargaşalık çıkardılar. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Size ne oluyor?» dedi. Cemaat:

—  Yâ Resûlâllah! Acaba namaza ziyâdemi edildi? dediler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Hayır!» cevâbını verdi. Cemaat:

—  Namazı beş rek'ât kıldında!.. dediler.   Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   kıbleye döndü ve iki secde yaptı. Sonra selam verdi. Sonra:

«Ben ancak sizin gibi bir insanım; sizin unuttuğunuz gibi unuturunu» buyurdular.

İbni Ntimeyr kendi hadisinde: «Biriniz unuttuğu vakit iki secde yapı-versinl» cümlesini ziyâde eyledi.

 

93- (...) Bize bu hadîs'i Avn b. Sellâm El-Kûfî [39] de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Bekir En-Nehşelî, Abdurrahmân b. Esved [40]'den, o da babasından, o da AbduIIah'dan naklen haber verdi. Abdullah şöyle demiş: Bize Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) (namazı) beş rek'ât kıldırdı. Bunun Üzerine biz:

—  Yâ Besûlallah   namaza   ziyâde mi    yapı I di?    dedik.   Resûlüllah «Ne o?» buyurdular. Ashâb:

—  Namazı beş rek'ât kıldırdın!» dediler. Resûlüllah    (Sailallahü Aleyhi ve Sellem):

—  «Ben ancak sizin gibi bir insanım. Sizin hatırladığınız gibi hatırlar; unuttuğunuz gibi unuturum.»   buyurdular. Sonra iki secde-i sehiv yaptı­lar.

 

94- (...) Bize Mincâb b. Haris Et-Temimi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Miishir, A'meş'deıı, o da İbrahim'den, o da Alkame'den, o da Abdullah'dan naklen haber verdi. Abdullah şöyle demiş: Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) namaz kıldırdı da yâ ziyâde yaptı yâ noksan bıraktı. (İbrahim: Bu vehim bendendir demiş) bunun üzerine:

— Yâ Resûlâllahî Namaza bir şeymi ziyâde edildi? denildi. Resûlül­lah   (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ben ancak sizin gibi bir insanım; sizin unuttuğunuz gibi unuturum. Bîri­niz unuttuğu vakit oturduğu yerden iki secde yapı versin!» buyurdu. Sonra Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) (Kıbleye) dönerek iki secde yaptı.

 

95- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivayet etti­ler. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye rivayet etti. H.

Dedi ki: Bize tbni Nümeyr de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hafs ile Ebû Muâviye, A'meş'den, o da İbrahim'den, o da Âlkame'den, o da Abdul-Iah'dan naklen rivayet etti ki: Peygamber (Sallaltahü Aleyhi ve SeÜem) iki secde-i sehvi selâm ve kelâmdan sonra yapmış.

 

96- (...) Bana Kaasim b. Zekeriyyâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hüseyin b. Alî El-Cufî, Zâide'den, o da Süleyman'dan, o da İbrahim'den, o da Âlkame'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Abdullah şeyle demiş: ResÛlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde namaz kıldık. (Namazda) yâ ziyâde yaptı, yâ noksan! (İbrahim: Allah'a yemin olsun ki bu tereddüd ancak benim tarafımdan gelmişdir; demiş). Bunun Üzerine biz:

— Yâ Resûlaüah! Namaz hakkında yeni bir şeymi zuhur etti?» dedik. ResÛlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Hayır!» cevâbını verdiler. Biz. yaptığını kendisine söyleyince:

«Bir kimse (Namazında) ziyâde veya noksan yaparsa iki .secde ediver­sin!» buyurdu. Sonra iki secde yapati.

Babımız hadîslerinin îbni Mes'ûd rivayetini Buhar! «Namaz» ve «Nttzûr» bahislerinde; Ebû Dâvûd, Nesâİ ve. îbni Mâce dahî «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc et­mişlerdir.

Kılınan namazm öğle mi yoksa ikindi mi olduğu ve keza yapıdananr. lışlığın ziyâdemi, noksanını kılmak suretiyle meydana geldiği İhtilaflıdır

Bu husûsda şüphe eden râvî   îbrâhîm   Nehaîdir. Bu zât fakîh îbrâhîm b. Yezîd En-Nehaî değil, b. Süveyd El-A'ver En-Nehaî'dır. Hz. Alkame^ih şaşı gözlü diye çattığı zât budur.                              

Taberânî'nin, Talhatü'bnü Musarrif tarikin­den tahrîc ettiği rivâyetde kılınan namazın ikindi olduğu ve BesûluHah (Sallallahü Aleyhi ve Seüem) in dördüncü rek'âtda oturmayıp beşinciye kalk­tığı onu bitirdikten sonra oturduğu beyân . ediliyor. Şû'be'nin, Hammâd'dan onun da îbrâhîm Nehaî 'den rivayet ettiği tarîkde ise namazuı Öğle olduğu ve beş rek'ât kılındığı beyân edilmektedir. Fahr-i Alem (Saliallahü Aleyhi ve Setlem) yaptığı hatânın asla farkına varmamış olmalı ki «Ne o?» diye sormuş. Ortada birşey olup olmadığını anlamak istemişdir. Namazda hatâ ettiği kendisine ihbar edilince hemen kıbleye karşı teşehhüd hey'etinde oturmuş ve iki secde-i sehiv yapmışdır. Namazdan sonra ashâb-ı kirâmına dönerek kısa bir hitabede bulunmuş ezcümle;

«Namaz hakkında bir değişme vuku bulsa elbetde ben onu size ha­ber veririm. Lâkin ben de sizin gibi insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum; Unuttuğum zaman bana hatırlatın, ilâh...» şeklinde tâlimâtda bulunarak namaz hususunda bir değişiklik olmadığına, ancak kendisinin yanıldığına işaret buyurmuş; sonra secde-i sehiv yapmışdır.

Unuttuğu zaman ona hatırlatmak bittabi tesbîh veya benzeri bir şey ile olacakdır.

Namazda konuşmak, namazı bozduğu hâlde Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'in konuştukdan sonra secde-i sehiv yapması namazda ko­nuşmak haram kılınmazdan Önceki zamanlara yânı islâmın ilk devirlerine hâmlolunmuşdur.

Şekk: Lûgatda yakînin zıddıdır. Istılâhda ise bilinen ve bilinmeyen tarafları müsâvî olan şeydir. Yânı şekk ilimle cehlin arasında olup hiç birine meyletmeme hâlidir. Bir taraf kuvvetli gelirde diğerine tercih edi­lirse ona zann derler. Kalp iki tarafdan birine iyice yatışır da diğerinden vazgeçerse ona da ekber-i zann ve reyi gâlib derler.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Nesih caizdir. Ashâb-ı Kiram bunu vukû'undan önce sezmiş ola­bilirler.

2- Peygamberlerden fiil hususunda hatâ sâdır olabilir, İbni Dakîk'il-îd bütün ulemânın bu husûsda müttefik olduğunu söy­lüyor. Bu husûsda yalnız bir taife şüzûz göstererek Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'e yanılmayı caiz görmemişlerdir. Bu hadîsler onların söz­lerini reddetmektedir. Ancak Resûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem)'e ya­nılmayı caiz görmeyenler mutlak sûretde her fiilde değil, ahkâm'ın tebli­ğine âid olan fiillerde yanılmasının caiz olmadığını söylerler. Onlar Pey-gamber-i Zişân (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanıldığını bildiren hadîsle­re: «Yanılmak Peygamberliğe aykırı değildir. Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) hatâsı üzerine bırakılmadığı zaman o hatâdan bir mefsedet de­ğil, bir fayda hâsıl olur ki o da ahkâm-ı ilâhiyyeyi insanlara bildirmek-dir.» şeklinde cevap vermişlerdir. Ebû İshâk  El-Esferâînî bu kavle meyletmişdir.

Kaadı lyâz diyor ki: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e ahkâmı beyân'a âid olmayan fiiller hakkında yanılmanın caiz olup ol­madığı ihtilaflıdır. Cumhûr-u Ulemâya göre caizdir. Fakat ahkâmı teb­liğe dâir olan sözlerde yanılması bilittifâk caiz değildir. Nitekim kasden yanlış söylemesi de bilittifâk caiz değildir.

Dünyâya âid sözlere gelince: Bâzıları onlar hakkında hatâyı caiz görmüşdür. Çünkü bunlardan bir mefsedet doğmaz...»

Kaadı îyâz kendisi, Peygamberlerin hiç bir haberde hatâ edemiyeceğini tercih edenlerdendir.

3- Fiiller hakkında unutmak Peygamberlere de caizdir. Yalnız on­lar hatâları üzere bırakılmazlar; Allah Teâlâ hatâlarını kendilerine tenbih ile doğruyu gösterir. Bu husûsda bütün ulemâ müttefikdir. Yalnız bu ten-bîhin derhal hâdisenin arkasından yapılması îcab eder mi, yoksa müddet-i hayâtında ne zaman olsa yapılabilir mi mes'elesi ihtilaflıdır.

Hatâ ile unutmak arasında fark vardır. Unutmak: Bir şey hakkında kalbin gafletde bulunmasıdır. Hatâ ise bunun aksinedir. Yâni bir şeyin kalbden gafletde kalmasıdır. Bu bâbda bâzıları: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne hatâ eder ne de unuturdu onun için de Zülye-deyn hadîsinde unutmayı kendisinden nefyetmiş «Unutmadım.» demişdir. Çünkü unutmakda gaflet vardır.» derler.

Kuşeyrî, kullanış hususunda unutmakla hatâ arasında bir fark görmemektedir. Kurt Ubî dahî ayni mânâda sözler söylemişdir.

4- Bâzıları unutarak llonuşmanın namazı bozmayacağına bu ha­dîsle istidlal etmişlerdir. Ebû Ömer'in beyânına göre İmam Şa­fiî ile şâir Şâfiiyye ulemâsı unutarak konuşmanın namazı bozmıyaca-ğına kaildirler. Malikîler'in kavli de budur. Yalnız onlara göre konuşu­lan sözün namazın ıslâhına dâir olması şartdır. İmam Ahmed b.Hanbe1'in mezhebi de budur. Hattâ namazın yararına olmak şartı ile İmam   Mâlik ile Ahmed  b. Hanbe1'e göre kasdî konuş­mak bile namazı bozmaz. Namazı islâh için konuşulmayan söz

zar. İmam Ahmed b. Hanbel 'den bir rivayete, göre yararına olmak şartı ile kasden veya unutarak konuşmanın maması imama mahsûsdur. Cemaatın konuşması namazlarını bozar. ŞAM-» ler'le bu husûsda onlara tâbi olan Mâlikîler'e göre kasden konuşmak na­mazı bozar. Yalnız unutur, yahut namazda olmadığını zannederde konu­şursa namazı bozulmaz.

tbni'l-Münzir namazın yararına olmıyan sözü beş kışıma ayırmışdır:

a) Namazda konuşmanın haram olduğuna bilmeyerek   konuşmak. Kaadı İyâz;   «Bu husûsda ulemânın hiç birinden bir nass bilmi­yorum bu namazın bozulmamak ihtimâli vardır.» demişdir.

b) Namazda unutarak konuşmak. Bu iki türlü olur.

Birincin; Namazda olduğunu unutmakladır ki bir rivâyetde: Namazı bozmaz. Nitekim Mâlik ile Şafiî 'nin kavilleri de budur. Diğer bir rivayete göre namazı bozar. İbrahim NehaS ile Kat â-de, Hammâd b. Ebi Süleyman ve Ashâb-ı Tey'in kavil-; leri budur.

İkinci nevî: Namazının bittiğini zannederek konuşmakdır. Eğer ko­nuşmak yalnız selam vermekden ibaretse namazı bozmaz. Selamdan baş­ka ise İmam Ahmed 'den bir rivayete göre namazın yararına olmak şartı ile namazı bozmaz. Namazın yararına olmayan «Bana su ver. gibi sözler namazı bozar. İmam Ahmed 'den diğer bir rivayete göre ko­nuşmak her hâlde namazı bozar. Ashâb-ı rey'in mezhebi de budur. Bu bâbda üçüncü bir rivayet vardır, ki şudur: O hâlde konuşulan söz namazm yararına olsun, zararına olsun konuşan imam olsun, olmasın hiç bir .su­retle namazı bozmaz.   Mâlik   ile   Şafiî 'nin mezhepleri budur.

c) Mağlûb bir hâlde konuşmakdır. Bu üç nevidir.

Birinci Nevî: Ağızından harfler gayri ihtiyarî olarak çıkmakdır. Es­nerken veya nefes alırken «ah» demek; öksürürken ağzından iki harf çık­mak, yahut Kur'ân-ı yanlış okuyarak Kur'ân'dan olmıyan bir kelimeyi telaffuz etmek; ağlayacağı gelerek ağlamak ve bunun önüne geçememek gibi. Bu gibi husûsâtda namazın bozülmıyacağı îmam Ahmed 'den nassen nakledilmişdir. Fakat Kaadı 1yaz esnerken «ah» deyen kimsenin namazının bozulacağına kaildir:

İkinci nevî: Uyuyarak konuşmakdır. İmam Ahmed bu mes'e-lede tevakkuf etmiş; bir cevap vermemişdir. Fakat Aynî bozulma­ması gerektiğini söylemişdir.

Üçüncü nevevî: Zorla konuşturulmakdır. Böylesinin sözü de unutarak konuşanın, konuşmasına benzer. Sahîh kavle göre namazı bozulur.

d) Bir çocuğun veya â'mânın helak olacak bir yere düşmesinden veya yılan gibi zararlı bir hayvanın habersiz yahut uyuyan bir kimseyi sokmak

I istediğini yahut yangın çıkmak üzere olduğunu görerek haber vermek gibi vâdb olan konuşmadır. Hanefiyye ulemâsına göre bu sözlerle de na­maz bozulur. Şâfiîler'den bâzılarının kavli de budur. Mâmafîh bozulma­mak ihtimâli de vardır. İmâm   Ahmed ile İmam Şafiînin zahir

I olan kavilleri de budur.

e) Namazı ıslâh etmek için konuşmakdır. Bir kimse namazı tamam joldu zannederek namazı bitmeden selam verse de konuşsa bu husûsda üç pivâyet vardır.

Birinci rivayete göre: Islâh için konuştuysa namazı bozulmaz. İkinci rivayete göre; namazı bozulur. Üçüncü rivayete göre: İmamın namazı bo­zulmaz, konuşan cemaatın namazı bozulur.

Hanefüer'e göre namazda konuşmak caiz değildir. Namazda ancak tekbîr, tesbîh, tehlîl getirilir; ve Kur'ân okunur. Konuşmak mutlak sû-retde namazı bozar. Yâni kasden veya unutarak yahut bilmeyerek konuş­makla imam veya münferid olarak konuşmak hükümde müsavidir. î b-râhîm Nehaî ile Katâde, Hammâd b. Ebî Sü­leyman, Abdullah b. Vehb ve Mâlikîler'den 1bni Nâfi'nin mezhepleri budur. Bu zevat Müslim 'in, Muâviyetü'bnü Hakem 'den tahrîc ettiği uzun bir hadîsle istidlal eder­ler. Mezkûr hadîsde:                                               

«Şüphesiz ki bu namaz, içerisinde insan sözüne elvermeyen bir şöyledir. O ancak tesbîh, tekbîr ve Kur'ân okumakdan ibâretdir.» buyurulmak-tadır. Bu hadîs'i Ebû Dâvûd ile Nesaî de tahrîc etmişlerdir; Hadîs namazda kasden, unutarak veya bir ihtiyâç dolayısiyle olsun ve namazın yararına veya zararına olsun konuşmanın mutlak sûretde haram kılındığına açık bir delildir. Namaz kılan kimse imama tenbîh gibi bir ihtiyâç karşısında kalırsa erkek tesbîh eder, kadın ise el çarpar. Nitekim bu suretle hareket edileceğini gösteren sahîh hadîsler vardır.

Tahâvî, bu hâdisenin namazda konuşmak haram kılınmazdan önce geçtiğini söyler.

5- Secde-i sehiv iki secdeden ibâretdir. Bilumum fukahânm kavli budur. Yalnız Evzâî'den bii rivayete göre namazda her yanıldıkça iki secde etmek gerekir. Bu kavil îbni Ebî Leylâ 'dan da rivayet olunur. Nevevî bu husûsda zayıf bir hadîs bulunduğunu söyler,

6- Bu hadîs secde-i sehvin selâm verdikten sonra yapılacağına de­lildir ve selamdan önce yapılır diyen Şâfiller'le    İmam Ahmed b. Hanbe1'in sözlerini reddeder. «El-Muğnî» nâm eserde: «

Ahmed'e göre bütün secdeler selâmdan önce yapüH?. Yalnız (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in selam verdikten sonra secde ettiği&l ren iki yer bundan müstesnadır. Bunlardan mâda her yerde' selam mezden önce secde eder...» denilmekde ve Sü1eymân b.: Davûd, Ebû Hayseme ve Ibnü*l-Mü"nztr1n' iriejshep-Ieri de bu olduğu beyân edilmektedir.                 

îmam Ahmed'den bu husûsda iki rivayet daha vardır. Bunların birine göre bütün secdeler selam vermezden önce yapılır. İkincisine göre noksanlık için selamdan önce, ziyâdeden dolayı ise selamdan sonra secde edilir. İmam   Mâlik  ile Sevr'in mezhepleri de budur.

Fukahâdan İbrahim Nehaî, îbni Ebi Leylâ, Hasan-ı Basrî ve Süfyân-ı Sevrî hazerâtı bu mes'e-lede Hanefîlerle beraberdirler. Hanefîler'in kavli ashâb-ı kiramdan Alî b. Ebî Tâlib, Sa'd b. Vakkâs, Abdullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Abbâs, Ammâr b. Vâsir, Abdullah b. Zübeyr ve Enes b. Mâlik (Radfyallakû anhûm) hazerâtmdan rivayet olunmuşdur. Mamafih az yukarıda bu hu-sûsdaki hilafın evlevîyet hakkıüda olduğunu; selam vermezden önce secde-i sehiv yapan kimsenin namazı Hanefîler'e göre de sahih sayıldığını görmüşdük.

7- Bu hadîs cemaata müracaat etmenin caiz olduğuna delildir. Şa­fiî mezhebine göre mes'ele müşkildir.   Çünkü onlarca namaz kılan bir kimse imam olsun cemaat olsun namazının mikdârı hakkında başkasının kavli ile amel edemez. Yakînen bildiğine göre hareket eder. Nevevî bu husûsda şöyle bir te'vilde bulunmuşdur: «Resûlüllah (Sallallahü Aîeyhi ve Sellem) İn namazda ne olduğunu ashabına sorması: kendisi hâdiyesi ha­tırlamak içindir. Ashâb yanıldığını  hatırlatınca o da hakîkaten böyle bir şey olduğunu hatırlayarak kendi malumatına göre namazına bina etmiş-dir...» fakat   Aynî,   Nevevî 'nin bu cevâbını sadra şifa bulma­maktadır.

8- Bu hadîs beyânın hacet vaktinden geri bırakılamıyacağına delil­dir Zîrâ Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Namaz hakkında yeni bir şey zuhur etse ben onu mutlaka size haber verirdim.» buyurmuşdur.

9- Bu hadîsler Ebû Hanîfe ile şâir Küfe ulemâsına delil­dirler. Çünkü rivayetlerin her birinde: «Doğruyu araştırsın!» Duyurul­maktadır. Hz. Ebû Hanîfe ile ona tabî olanlara göre dahî na­mazının rekatlarında   şekkeden bir kimse «teharrî» yâni araştırmakla me'mûrdur. Bittabi namaz içinde bu araşatırma kaç rek'ât kıldığını dü-şünmekden ibâretdir. Aklı kaç rek'ât kıldığını keserse onunla amel eder. Ekal ile amel şart değildir. Bu husûsda hadîs İmam Şafiî ile ona ta­bî olanların aleyhine delildir. Çünkü onlara göre üçmü yoksa dört mü kıl­dığında şüphe eden bir kimse mutlaka ekal ile amel edecek yâni üç rek'at kıldığını kabul ederek bir rek'ât daha ilâve etmek-suretiyle namazını ta­mamlayacak ve secde-i sehiv yapacakdır.

10- Secde-i sehiv —sebebi ne kadar çok olursa olsun— yalnız iki secdeden ibâretdir. Cumhûr-u Fukahânın mezhebi budur. Bâzıları her yanıldıkça İM secde yapılacağına kail olmuşlardır.

11- Secde-i sehiv,   namazın sonunda yapılır.   Çünkü   Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öyle yapmışdır. Bunun hikmeti daha başka yanılmalar olabilmesi ihtimâlidir.   Bütün yanılmalar için namazın sonunda yapılan iki secde kâfidir.

 

97- (573) Bana Amrûn - Nâkıd ile Züheyr b. Harb hep birden tbni Uyeyne'den rivayet ettiler. Amr dedi ki: Bize Süfyân b. Uyeyne rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Eyyûb rivayet etti. Dedi ki: Ben Muhammed b. Sî-rîn'i şöyle derken işitdim: Ben Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitdim: Bi­ze Resûlüllah (Satlallahü Aleyhi ve Selîem) gün devrildikden sonra kılınan namazlardan birini, yâ öğleyi yâ ikindiyi kıldırdı da iki rek'âtda selâm verdi. Sonra mescidin kıblesindeki bir hurma kütüğüne gelerek Çizgin bir tavırla ona dayandı. Cemaatın içinde Ebû Bekir ile Ömer de vardı. Bunlar konuşmakdan çekindiler. Cemaatın aceleci takımı dışarı çıktılar. (Ve ken­di kendilerine gâlibâ) namaz kısaltıldı; dediler. Derken Zülyedeyn ayağa kalkarak:

—  Yâ Besûlâllah! Namaz kısaltıldımı yoksa unuttun mu?» 4edi. Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sağa ve sola bakarak:

«Zülyedeyn ne diyor?» buyurdu. Ashâb:

—  Doğru söyledi. Çünkü sen ancak iki rek'ât namaz kıldın! Cevâbını verdiler. Bunun üzerine iki rek'ât namaz kıldı ve selâm verdi. Sonra tek­bîr alarak secde etti. Sonra yine tekbir alarak secdeden başını kaldırdı. Sonra tekbîr alarak secdeye gitti. Sonra yine tekbir alarak başını secde­den kaldırdı.

Râvî İbni Şîrîn demiş ki: «İmrân b. Husayn'dan haber aldığıma göre o: «Selâm da verdi» demiş.

 

98- (...) Bize Ebû'r-Rabî' Ez-Zehrânî rivayet etti, (Dedi ki) : Bi­ze Ha mm â d rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Eyyûb, Muhammed'detı, o da' Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre: «Bize Resûlüllab (Sallallahü Aleyhi ye Sellem) gün devrildikden sonra kılınan iki namazdan birini kaldırdı...» diyerek Süfyân hadîsi mânâsında rivâyetde bulunmuş.

«Zülyedeyn doğru mu söyledi?»  buyurdu,. Cemaat:

—  Evet Yâ Resûlallah! Dediler. Müteakiben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazdan kalan    mikdârı tamamladı.    Selam verdikten sonra da oturduğu yerden iki secde yaptı.

 

(...) Bana Haccâc b. Şâir rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hârûn b. İsmail El - Hazzâz [41] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Alî (yâni îbni Mübarek) ri­vayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Sele­me rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Hüreyre rivayet etti kî Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğle namazından iki rek'at kılarak selam ver­miş. Müteakiben kendisine Benî Süleym'den bir adam gelerek:

—  Yâ Resûlallah namaz mı kısaltıldı yoksa sen mi unuttun?» ve hadîsi rivayet etmiş.

 

100- (...) Bana îshâk b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubey-dullah b. Mûsâ, Şeyban'dan, o da Yahya'dan, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi. Ebû Hüreyre:

«Bir defa ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde öğle namazını kılıyordum. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhime Sellem) (Yanlışlıkla) iki rek'âtda selam verdi. Bunun üzerine Benî Süleym'den bir zât ayağa kalktı...» diyerek hadîs'i olduğu gibi rivayet etmiş.

 

101- (574) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb hep bir­den İbni Uleyye'den rivayet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize İsmail b. İbrâhîm, Hâlid'den, o da Ebû Kılâbe'den, o da Ebû'l - Mühelleb'den, o da tmrân b; Husayn'dan naklen rivayet etti ki: Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSeltem) ikindiyi kıldırmış ve üç rek'âtda selâm vermiş. Sonra evine girmiş. Arkasından Hırbâk denilen ve ellerinde bir parça uzunluk bulu­nan bir adam kalkarak ona varmış ve:

»Yâ Resûlallah!» diyerek yaptığını kendisine anlatmış. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeHem) kızgm bir hâlde cübbesini sürükleyerek dışa­rıya çıkmış ve cemaatın yanma gelerek:

«Bu doğru mu söyledi?» demiş. Ashâb:

— Evet! Cevâbını vermişler. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir rek'ât daha kılmış; sonra selam vermiş; sonra iki secde yapmış; sonra selam vermiş.

 

102- (...) Bize İshâk b. İkrahım rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdül-vehhâb Es-Sekafî haber verdi. (Dedi ki) : Bize Hâlid —ki Hazzâ'dır — «Ebû Kılâbe'den, o da Ebû'l - Mühelleb'den, o da İmrân b. Huşa yn'den naklen rivayet etti. Imrân şöyle demiş:

—  Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   ikindinin üç rek'atında se­lam verdi. Sonra kalkarak hücreye girdi.   Arkasından elleri uzunca   bir adam kalkarak:

—  Namaz kısaltıldı mı Yâ Resûlallah? dedi. Bunun üzerine Resûlül­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kızgın bir hâlde dışarıya çıktı ve bıraktığı rek'âtı kıldı. Sonra selam verdi. Sonra iki secde-i sehvi yaptı; sonra selam verdi.

Zülyedeyn hadîsini Buharı «Namaz» ve «Edeb» ba­hislerinde; EbûDâvûd, Nesâi ve îbni Mâce dahî «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir."

Bu hadîs usûl-ü fıkıh ilminde bile kendisinden bahsedilen meşhur bir hadîsdir. Tahâvî onu onüç tarîkden rivayet etmedir. Bâbımızdaki rivayetlerinin bâzısında Resûlüllah (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) 'e «Namaz kısaltıldı mı?» diye soran zâtın. Zülyedeyn isminde biri olduğu, bazılarında onun yerine Bsnî Süleym'den bir adam denildiği, birisinde de Hirbâk adında bir zât olduğu zikredüiyorsa da bunların hepsinden murâd Zülyedeyn 'dir. Bu zâtın ismi Hirbâk b. Abdi Amr'dır. Kendisine hem Zülyedeyn, hem de Züşşim. fi­leyn lâkabı verilmişdir. Zülyedeyn esâs ittibârı ile iki el sahibi de-mekdir. Bu zât'a bu lâkabın verilmesi, ellerinin biraz uzun olmasındandır. Züşşiraâleyn dahî iki sol sahibi demekdir. Hz. Hirbâk sol eliyle dahî sağ eli gibi suhuletle çalışabildiği için kendisine bu lâkabın verildiği söy­lenir. Kendisi Benî Süleym kabîlesindendir. Medine'ye yakın bir yere yerleşmişdi. Bir de Benî Zühre kabilesinin müttefiki olan Züşşim â1eyn vardır. Onu bununla karıştırmamak îcâb eder. O Züşşi-mâ1eyn Bedir harbinde katledilmişdir. Bu bâbda Kaadı İyaz, Müslim şerhinde şunları söyler:

«Zülyedeyn hadîsine gelince: Müslim, 1mran b. Husayn hadîsinde isminin Hirbâk olduğunu, ellerinde uzun­luk bulunduğunu zikretmişdir. Diğer bir rivayette elleri uzun bir adam denilmiş; Ebû H üreyr e hadîsinde ise Benî Süleym kabilesin­den bir adam olduğu beyân edilmişdir... Ubeyd b. Umeyr ha­dîsinde ismi tefsir edilerek: Benî Süleym'in kardeşidir; denilmişdir. Zührî'nin rivayetinde: Züşşimâleyn, Benî Zühre'den bir adamdır; denilmişdir. Bu sözden dolayı Hanefîler Zülyedeyn hadîsinin tbni Mes'ûd hadîs'i ile nesh edildiğine kail olmuş ve: Çünkü Züşşimâleyn siyer ulemâsının beyânı vecihle Bedir har­binde öldürülmüşdür. Bu adam Benî Süleym'dendir. Hadîsde zikredilen Zülyedeyn 'de odur; demişlerdir.

Hanefîler'in bu sözü doğru değildir. Gerçi Züşşimâleyn Bedir harbinde öldürülmüşdür. Fakat onun ismi Hirbâk değil, Umeyr b. Abdi Amr'dır. Kendisi Huzfia kabilesinden olup Benî Zühre'den birinin müttefikidir. Ebû Hüreyre rivayeti de buna delâlet etmektedir... Halbuki Ebû Hüreyre Hayber'de müslüman olmuşdur. Hayber vak'ası Bedir gazasından iki sene sonra vu­ku bulmuşdur. Binaenaleyh burada mevzubahis olan Zü1yedeyn veya Züşşimâleyn Bedir'deki Züşşimâleyn değfl-dir. Bâzıları Zührî'nin bu husûsdaki sözünü onun bir vehmi olarak kabul etmiş, bir takımları vaR'anın ayrı ayrı İM yerde cereyan ettiğine kail olmuşlardır ki sahîh olan da budur. Çünkü her iki hâdisenin sıfatlan başka başkadır. Hirbâk hadîsinde Züşşimâleyn, Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in üç rek'âtda selam verdiğini söylü­yor. Zülyedey n hadîsinde ise iki rek'atta selam verdiği bildirili­yor. Keza Hirbâk hadisinde namazın ikindi olduğu; Zülye­deyn   hadîsinde ise öğle namazı olduğu tasrîh ediliyor.   Müslim bunların hepsini zikretmişdir.» Kaadı îyâz'ın sözü burada sona erdi.

Ebû Ömer dahî: «Zülyedeyn Bedir harbinde öldürülen Züşşi­mâleyn değildir. Buna delil Ebû Hüreyre hadîsidir. Zührînin bu hadiside Zülyedeynin'dir, Züşşimâleyn olduğunu söylemesine kulak asılmaz.» de-mişdir.

Bu iddialara Buhârî sarihlerinden Aynî (762 - 855) şu cevâbı ver­mektedir:

«Ben derim ki: bunların hepsine birden verilecek cevap şudur: Bu makamda Nesâî'nin kitabında da Zülyedeyn ile Züş­şimâleyn 'in bir kimse oldukları bu iki sözün ikisininde söyledi­ğimiz vecîhle Hırbâk'in lâkabı oldukları bildirilmektedir. Nesâi hadîs'i şöyle rivayet eder:

«Bize Muhammed b. Râfî' haber verdi. (Dedi ki) : Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Zühıî'den, o da Ebû Selemete'bnü Abdurrahmân ile Ebû Bekir b. Süleyman b. Ebî Hayseme'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Peygamber (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) bize öğleyi yahut ikindiyi kıldırdı da iki rek'ât-da selam verdi. Ve namazdan çıktı. Bunun üzerine Züşşimâleyn b. Amr kendisine:

—  Namaz mı kısaltıldı,   yoksa sen mi   unutdun? dedi.    Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem):

«Zülyedeyn ne diyor?» buyurdu. Ashâb:

—  Doğru söyledi Yâ Reşûlallah! dediler.   Bunun üzerine Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) Noksan bıraktığı rek'âtları onlara tamamladı.»

Hadîsin senedi sahih ve muttasıldır.    Bu hadîsde   Züşşimâ­leyn   ile   Zülyedeyn 'in ayni zât olduğu tasrîh edilmektedir. Yine Nesâî   diyor ki:

«Bana Harun b. Mûsâ El - Feravî Ebü Damûre, Yûmıs'dan, o da İbni Şihâb'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Bana EbÛ Seleme, Ebû Hüreyre'­den naklen haber verdi. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Besûlüllah (Sallalîahü Aleyh've Sellem) unutarak iki rek'âtda selâm verdi. Bunun üzerine Züş­şimâleyn:

—  Namaz mı kısaltıldı, yoksa sen mi unuttun Yâ Resûlâllah? dedi. ResÛlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Zülyedeyn doğru mu söyledi?» diye sordu. Ashâb: ,

— Evet! Cevâbını verdiler. Bunun üzerine Besûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) kalkarak namazı tamamladı.

Bu hadîsin senedi dahî sahîhdir. Bunda ela Züşşimâleyn ile Zü1yedeyn'in aynı kimse olduğu tasrîh edümişdir.

İmrârt b. Ebî Enes bu husûsda Zührî'ye tâbi olmuşdur.

Yine Nesâî şöyle diyor:

«Bize İsa b. Hammâd haber verdi. (Dedi ki) : Bize Leys, Yezîd b. Ebî Habîb'den, o da İmrân b. Ebî Enes'den, o da Ebû Seleme'den, o da EbÛ Hüreyre'den naklen haber verdi ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün namaz kıldırmış ve iki rek'âtda selam vermiş. Sonra çıkıp gitmiş. Arkasından Zülyedeyn kendisine yetişerek:

— Yâ Resûlâllah! Namaz mı kısaltıldı, yoksa sen mi unuttun?   demiş, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Namaz da kısaltılmadı, ben de unutmadım,»    buyurmuş.   Zfilye-deyn:

—  Seni hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki bilakis (Bir şey oldu) demiş. Resûlullah    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Zülyedeyn doğru mu söyledi?» buyurmuş Ashâb:

—  Evet! cevâbını vermişler. Bunun üzerine Peygamber   (Sallallahü A teyh'ı ve Sellem) cemaata iki rek'at namaz kıldırmış. «Bu sened dahî Müs1im'in şartı üzere sahîh'dir. Bu hadîsin bir benzerini de Tahâvî tahrîc etmişdir. Bu suretle Zührî 'nin bu husûsda yalnız kalmadığı anlaşılmış olur. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e muha­tap olan zât Züşşimâleyn 'dir. Bunu söyleyen vehme kapılmış değildir. Hadîsin Buhârî veya   Müs1im'de bulunmaması sahîh olmamasını îcâb ettirmez. Böylece Zülyedeyn ile Züş­şimâleyn 'in ayni zât olduğu meydana çıkar. Bu hüküm   Zül­yedeyn   ile   Züşşimâleyn   ayrı ayrı iki kimsedir., demek-den daha iyidir. Çünkü burada iki şahıs olduğunu kabul etmek aslın hi-. lâfına hareket olur.»

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Zülyedeyn'e ceva­ben : «Ne unuttum, ne de namaz kısaltıldı.» buyurmuşdur. Müslim'-in bir rivayetinde bu cümlenin yerine: «Bunların hiçbiri olmadı.» denü-mişdir. Nevevî 'nin beyânına göre bu cevap iki suretle te'vîl olunur. Birinci te'vîle göre cümlenin mânâsı:

«Bu söylediklerin mecmu' hâlinde vâki olmadı.» demekdir. Binaena­leyh bîr tanesinin olması mümkündür.

İkinci te'vîle göre mânâ : «Benim zannıma göre bunların ikisi de ol­madı; ben namazı dört rek'ut olarak tamamladım.» demekdir. Doğru olan te'vil de budur. Bunun doğruluğuna delîl hadîsin Buhârî 'deki riva­yetinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  Efendimizin:

«Namaz da kısaltılmadı, ben de unutmadım.» buyurmuş olmasıdır.

Aynî diyor ki: «Bu makamda hâsıl-ı tahrik şudur: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in: «Ne ben unuttum, ne namaz kısaltıldı.» bu­yurması bunların hiçbiri olmadı mânâsına gelir ki, bu söz nefy-i umûm­dur...» Aynî müddeâsını uzun uzadıya îzâh etmekde, ezcümle şöyle de­mektedir: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Bunların hiçbiri olmadı.) buyurunca Zülyedeyn: Bâzısı oldu, diye cevap vermişti. Malûm­dur ki bir şey'in bâzı fertlere sabit olmaeı mecmûdan nefye değil, o fert­lerin bütününden nefye münâfîdir. Hz. Zülyedeyn 'in (Bâzısı oldu) sözü mûcibe-i cûz'iyyedir. Onun nakîzi da sâlibe-i külliyyedir. Eğer Zülyedeyn Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sözünden selb-i külli mânâsını anlamasaydı onun mukabilinde îcâb-ı cüz'îyi getir­mezdi. Burada bir kaide daha vardır: Her ne zaman küll lâfzı nefiy yerin­de bulunursa hassaten nefyî îcâb eder. Mefhûm-u muhalifi ile de o fiilin

bâzı fertlere sabit olduğunu bildirir. Netekim «Kavmin hepsi gelmedi; ve «Paraların hepsini almadım.» cümle­lerinde hâl böyledir. Fakat ne zaman nefiy «küll» lâfzının yerinde bulu­nursa mânânın her fertden selbini iktizâ eder. îşte Resûlüllah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in «Bunların hiçbiri olmadı.» sözü bu kabildendir.»

Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) «Zülyedeyn doğru mu söyledi?» deyince, bir rivâyetde: «Ashâb; Evet! dediler.»; Ebû Dâvûd 'un rivayetinde: «Evet diye işaret ettiler.» denilmişdir. Bu iki rivayetin arası bulunmak için ashabın bâzısının başları ile evet işareti yaptıkları, bâzıla­rının da evet sözünü söyledikleri ileri sürülebilir.

 

Bu Hadislerden Şu Hükümler Çıkarılmıştır :

 

1- Secde-i sehiv iki secdeden ibâretdir.

2- Secde-i sehiv selam verdikten sonra yapılır. Bu rivayetler Ha-nefîler'in lehine; «Secde-i sehiv selamdan önce yapılır.» diyen   Şâfiîlerle onlara tâbi olanların aleyhine delildirler.

3- Kendisine secde-i sehiv lâzım gelen kimse onu yapmadan yerin­den kalksa da sonra dönerek secde etse caiz olur mu, olmaz mı mes'elesi ihtilaflıdır. Hadîsin zahirine bakılırsa caiz olmak gerekir. Çünkü bir ri­vâyetde:

«Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)    gelerek bir rek'ât daha denilmekde; başka bir rivâyetde ileriye geçerek namazı kıldırdığı

Ba mos'elede îmam Şafiî 'den iki kavil rivayet olunur. Bunla­rın esah olanına göre yerinden kalkıp tekrar dönerek secde-i sehiv yap­mak caizdir. Çünkü Müs1im'in bir rivayetinde Resûlüllah (SaÜaltahü Aleyhi ve Sellem) 'in hurma kütüğüne kadar yürüdüğü; cemaatın aceleci takımlar nın mescidden çıktığı;'diğer bir rivayetinde Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve S&ltetn; 'in avine girdiği; başka bir rivâyetde hücreye girdiği, sonra oradan çıkarak namazını tamamladığı bildirilmektedir. ŞâfÜler*ce meşhur olan ikinci kaviie göre bu gibi fiillerle namaz bâtıl olur.

Nevevi; «Bu mes'ele müşkildir. Namaz'ı bâtıl sayanlara göre hadisin teVHi güçtür.» diyor.                                                             

İmam Malik 'den bir rivayete göre namazda yanüan kimsenin'âb-desti bozulmadıkça ne zaman olsa secde-i sehiv yapması caizdir.

İmam Âzam'a göre bir kimse yanüarak iki rek'âtdâ selam ver­se, yerinden ayrılmamış olmak, yüzünü kıbleden çevirmemek ve konuşma-mak şartı ile unuttuğu rek'âtlan kazaya devam edebilir. Hattâ o hâlde baş­ka bir adamın ona uyması da caizdir. Lâkin yüzünü kıbleden çevirirse ba­kılır, şayet namazı mescidde kılıyor ve henüz konuşmamışsa hüküm yine yukarkinin aynidir. Çünkü bir mescidin hüküm itibârı ile her yeri birdir. Zİrâ her yeri namaz için tahsis edilmişdir. Yanılan kimse mescidden çık­mış da yanıldığını ondan sonra hatırlamışa dönüp namazını ikmâl edemez. Çünkü mescidden çıkmakla namazı bozulur.

Bu kimsenin kıldığı namaz mescidde değil de sahrada ise yine bakılır. Eğer arkasındaki safları, yahut sağında veya solundakileri geçmeden önce yanıldığını hatırlarsa yerine dönerek namazına devam eder. Mezkûr saf­ları geçmişse artık o namaza devam edemez. Yanılan kimsenin ön tarafa doğru yürümesi «Kudurt» de zikredilmemişdir. Bâzılarına göre; öne doğru dahi arkaya gittiği mikdâr yürürse namazı bozulur; aksi takdirde hama» sahîhdir.                  

3ukavüîmam Ebû Yûsuf'dan rivayet olunur. Öaala& «Sfcöâe yerini geçer geçmez namazı bozulur. Artık dönüp o namazı tamamtamaz.» demişlerdir. Hanefüer'ce esah olan kavil de budur. Ancak bu cüret­ler namaz kılanın önünde sütre olmadığına göredir, önünde sütre othı*-nursa onu geçmedikçe dönüp namazını tamamlayabilir. Çünkü sütrenin iç tarafı mescid hükmündedir.

Hanefîler, Zülyedeyn hadisinin mensûh olduğunu söyler­ler. Çünkü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) 'in vefatından sonra Hz. Ömer, Zülyedeyn hadîsinin hilafı ile amel etmişdir. Hâlbuki Ömer (Radtyallahû anh) Zülyedeyn   hâdisesinde   cemaatın arasında idi. Binaenaleyh o hadîsin nesih edildiği kendince sabit olmasa son­radan Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in ameline muhalif hareketde bulunmazdı. Bir de Hz. Ömer'in muhalif ameli ashâb-ı kiramın huzu­runda olmuş: fakat kendisine hiçbir kimse red ve inkârda bulunmamışdir. Bu suretle   Zülyedeyn   hadîsinin mensûhiyeti icmâ' hâlini almıgdır.

4- Bâzıları bu hadîsle istidlal ederek: «Cemaatın namazı ıslâh için imama sök söylemesi namazı bozmaz. Keza namazda imam ve cemaatın yanılarak konuşmaları namaza zarar vermez» demişlerdir, imam Mâlik ile Rabîa, İmam Şafiî, tmam Ahmed b. Hanbel ve İshâk'in mezhepleri budur. îbni Ab dil Berr (368 -463)'in beyânına göre: îmam Şafiî ile şâir Şâfiîyye ulemâsına göre namazda yanılarak selam ve kelâmda bulunmak namazı bozmaz. Bu bâbda Şâİiîler ile Mâlikiler beraberdir. Aralarında yalnız şöyle bir fark vardır:

tmam Mâ1ik'e göre namazı ıslah maksadı ile konuşmak namazı bozmaz. Rabîa ile îbni Kaasim'in kavilleri de budur.

İmam Şafiî ile ona tâbi olanlara göre ise namazı tamamlamadığı­nı bildiği hâlde kasden konuşmak ne maksadla olursa olsun namazı bozar. Fakat namazda unutarak, yahut namazdan çıktığını zannederek konuşmak namazı bozmaz.

Nevevî diyor ki: «Selef ve Halefin cumhuru buna kail olduğu gibi Îbni Abbâs, Abdullah b. Zübeyrve kardeşi Urve (Radtyallahû anhûm) ile Atâ, Hasan-ı Basrî, Şabî, Katade, Evzâî, Mâlik, Şafiî, Ahmed ve bütün hadîs ulemâsının mezhepleri de budur.

Ebû Hanîfe ile ashabı ve sahîh olan rivayete göre' Sevkî Unutarak veya bilmeyerek namazda konuşmak, namazı bozar, demişler­dir.»

Aynî de şöyle diyor: Namaz kılan bir kimse namazda olduğunu bi­lerek kasden konuşur ve konuşması da namazı ıslâh için olmazsa bütün müslümanlara göre namazı fâsid olur. Yalnız Evzâî 'den bir rivayete göre nefsi ihya gibi büyük bir maksadla konuşmak da namazı boumazmış. Fakat bu kavil zayıf dır.

Kaadı îyâz'ın beyânına göre tmam Mâlik ile şâir Mâ-likîyye ulemâsı Zülyedeyn hadîsi ile amel etmişlerdir. Meşhur olan rivayet bu ise de îmam Mâ1ik'in bundan döndüğü ye namazda konuşan kimsenin o namazı yeniden kılmasını müstehâb gördüğü rivayet olunur. Hattâ Hz. Mâlik 'in: «Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) ile ashabı ancak namaz kısaltıldı zannı ile konuşmuşlardır. Bu gün böyle bir şey bizim hiç birimize caiz değildir.» dediği söylenir. Haris b. Mis­lein   bütün Mâlikiyye ulemâsına göre   Zülyedeyn   hadîsinin sadr-ı İslama âid olduğunu; şimdi her kim namazda konuşursa o namazı ye­niden kılması îcâb ettiğini söylemişdir.

5- Bu hadîs bir kimsenin yaptığı bir işi unutarak «Ben bu işi yap­madım.» demekle yalan söylemiş sayılmıyacağma delildir.

6- Bir kimse ile alay ve istihza için değil de sırf onu tarif maksadı ile lâkabını söylemek caizdir.

7- Namazda yapılan bütün hatâlara mukabil iki secde-i sehiv kâfi­dir.. Çünkü Resûlüllah (Satlallahü Aleyhi ve Setlem) yanılarak iki rek'âtda selam vermiş ve unutarak konuşmuş olduğu hâlde iki secde ile iktifa bu-yurmuşdur.

8- Zülyedeyn ve Züşşimâleyn, Şâfiîler İle diğer bir çok ulemâya göre bir şahıs değil ayrı ayrı kimselerdir. Hattâ Nevevi'nin işaretine göre babımız hadîslerinde zikri geçen yanılma hâdiseleri üç tane ayn ayrı hâdisedir. Onlara göre Zülyedeyn hadîsi mensûh değildir. Bu husûsda Ebû Ömer îbni Abdil Berr «Et-Temhîd» nâm eserinde uzun uzadıya beyânâtda bulunmuşdur. Nevevî (631-676) Hanefîler'e verilen cevaplar arasında en meşhur ve en güzelinin bu olduğunu söylemiş ve mezkûr cevâbı Müslim şerhin­de nakletmişdir.

9- Fiil ve ibâdetler hususunda unutmak Peygamberân-ı İzam (Sa-levâtullâhi ve Selâmuhû Aleyhim Ecmaîn) hazerâtına da caizdir. Bu kai­deyi yukarıda da görmüşdük.

10- Bir kimse kalabalık huzurunda cere>ân eden bir hâdise iddia ederse onun iddiası ile iktifa edilmeyip mes'ele o kalabalık eşhasa da so­rulur.

 

20- Secde-i Tilavet Babı

 

103- (575) Bana Züheyr b. Hart» ile Ubeydullah b. Saîd ve Muhara-med b. £1 - Müsennâ hep birden Yahya El - Kattân'dan rivayet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize Yahya b. Saîd, Ubeydullah'dan rivayet etti. Demiş ki: Bana Nâfî', tbni Ömer'den naklen şöyle haber verdi: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kur'ân-ı okur;   içinde secde bulunan Ur sAte de okur ve secde ederdi. Biz de onunla beraber secde ederdik. Hattâ bâ­zılarımız alnını koyacak yer bulamazdı.

 

104- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bi­ze Muhammed b, Bişr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullah b. Ömer, Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Çok defa ResûliUlah fialtallahü Aleyhi ve Seltem) Kur'ân'ı okur. Secde âyetine tesa­düf ettiği zaman bize de secde ettirirdi. Biz onun yanma o kadar tişüşür-dtik ki namazda olmadığı hâlde birimiz secde edecek yer bulamazdı.

Bu hadîsi Buharı «Sucûdü'l - Kur'an» bahsinde; Ebû Dâvûd da «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Hadîs-i şerif secde-i tilâvetin meşru olduğuna delildir. Secde-i tilâvetin meş­ru olduğunda bütün ulemâ müttefikdir. Ancak sıfatı hususunda ihtilaf vardır. Hanefîler'e göre secde âyetini okuyana da, dinleyene de secde et­mek vâcipdir. Secde etmezlerse günahkâr olurlar. Sonra bu vûcûb bazen mühletli bazan mühletsiz olur. Namaz hâricinde okuyan ve dinleyenlere secde etmek «müvessa*» yâni mühletle vâcibdir. Bunlar Ömürlerinin son­larına kadar o secdeyi geciktirmekle günahkâr olmazlarsa da secdeyi âyetin okunduğu zamandan fazla geciktirmek tenzîhen mekrûhdur.

Secde âyeti namazda okunmuşsa secdenin «mudayyak» yâni mühlet­siz yapılması vacip olunur. Bu takdirde okunan secde âyeti ile yapılacak secde arasında üç âyetden daha fazla âyet okuyacak kadar vakit geçme­mek lâzımdır.

Şayet secde âyeti sûrenin ortasında ise efdal olan, onu okur okumaz secde etmek, sonra kalkarak sûreyi tamamlamak ve arkasından namazın rükû'unu sücûdunu yapmakdır. öyle yapmaz da secde âyetini okuduS-dan sonra üç âyet okuyacak kadar zaman geçmeden rükû' eder ve bu rükû' ile secde-i tilâvetin edasını niyet eylerse bu da kâfidir. Namaz için­de âyeti ile secde arasında üç âyet okuyacak kadar veya daha fazla vakit geçerse artık bu secde namaz içindeki rükû' ve secdeleri ile edâ olunma-yıp yine namaz içinde ayrıca secde etmek sureti ile kaza olunur. Namaz içinde kaza edilmediği takdirde namazdan sonra da kaza edilemez. Çünkü artık vakti geçmişdir. Ancak namazdan selam verdikten sonra henüz na­maza münâft bir fiilde bulunmadan derhâl kaza ederse caiz olur.

Secde âyeti sûrenin sonunda bulunuyorsa secde fçin namazın rükû1-unda niyet etmek ve rükû'un zımnında o secdeyi de edâ etmek efdal olur. Böyle yapmaz da secde âyeti için ayrıca secde ederse ayağa kalktığı za­man o sûreden sonra gelen sûreden bir kaç âyet okuduktan sonra namazın rükû' ve sücûduna gitmek efdal olur.

Hanefîler'den başka bütün ulemâya göre secde-i tilâvet sünnetdir.

Hanefîler ile Şâfîîler'e göre secde için âyetin kasden dinlenmesi şart değildir. Rast gele işidenlere de, secde etmek gerekir. Yalnız Şâfiîler'e göre rast gele işiden bir kimseye, secde etmek kasden dinleyene olduğu kadar kuvvetle sünnet değil, müstehâbdır.

İbni Battal ( —444)'e göre bu hadîs hayır ve hasenat yapmak için harîs olmaya delildir. Ayrıca Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin fiillerine tabî olmanın lüzumuna da delâlet etmektedir.

Nevevî'nin beyânına göre secde âyetini okuyanla, dinleyen kimse namaz hâricinde iseler her ikisinin beraberce secde etmeleri şart değildir. Biri diğerinden evvel veya sonra, uzun veya kısa secde ede­bilir. Hattâ âyeti okuyan hiç secde etmese bile dinleyen secde edebilir. Bu bâbda okuyan kimsenin abdestli veya abdestsiz, erkek, kadın veya ço­cuk olmaları hüküm itibârı ile müsavidir. Şâfiîler'den zayıf bir rivayete göre secde âyetini çocuk, kâfir veya abdestsiz bir kimse okursa işitenlere secde etmek müstehâb olmaz ise de sahîh olan kavil birincisidir.

 

105- (576) Bize Muhammed b. El - Mfisennâ ile Muhammed b. Beg-şâr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (De­di ki) : Bize Şu'be, EbÛ îshâk'dan rivayet etti. Demiş ki: Ben EsvedÜ Ab-dullah'dan, o da Peygamber(Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rirâ-yet ederken dinledim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selltm) necim iare­sini okumuş ve arkasından secde etmiş. Beraberindekiler de onunla bürHk-de secde etmişler. Yalnız ihtiyar bir adam bir avuç çakıl veya toprak ala­rak onu alnına kaldırmış ve: «Bana bu kadar yeter.» demiş.

Abdullah: «Vallahi o adamı sonraları gördüm. Kâfir olarak oldurul­du!..» demiş.                                                                                         

Bu hadisi Bûhâr î «Sücûdü'l - Kur'an» bahsinin müteaddid yer­lerinde ve «Kitâbü'l - Megâzî» ile «Kitâbü't - Tefsir» de; Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî de «Namaz» bahsinde; ayrıca Nesâî «Kitâbti't - Tefsir» de muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Buhârî’nin rivayetinde içersinde Necm sûresi okunan bu namazın Mek­ke'de kılındığı tasrîh edilmektedir.

Hadîsde ismi tasrih edilmeyen ancak çakıl veya toprak alarak alnına götürdüğü bildirilen ihtiyardan murâd bir rivayete göre Ummey-yetü'bnü Halef 'dir. Başka bir rivayette Velîd b. E1-Mugîra olduğu bildiriliyorsa da bu rivayet söz. götürür. Çünkü Velîd b. E1-Mugîra öldürülmemişdir. Bu adamın Ut-betü'bnü Rabîa ve Saîdü'bnü'1-Âs olduğu dahî söylenmektedir. Bedir harbinde o adamın müşrik olduğu hâlde öldürül­düğünü gören zât, Abdullah b. Mes'ûd (Radryaliahû arth) dır.

Buhârî'nin, İbni Abbâs rivayetinde Necm süresinde­ki secde âyeti okununca Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ve ya­nında bulunan müslumanlarla müşriklerin, insücinnin hep birlikde secde ettikleri bildiriliyor. İbni Abbâs kıssası iîe İbni Mes'ûd rivayetinin, bir hâdise olduğu anlaşılmaktadır. Nevevî, Resûlullah (Saltallahü Aleyhi ve Settem) ile birlikde secde eden müslümanlarla, müş­riklerden, insücinden murâd orada hâzır bulunanlardır; demişse de Aynî kelimelerin başlarındaki Elîflâmların cinse delâlet ettiklerini, binâ­enaleyh orada hâzır bulunsun bulunmasın bütün insücinne mü'min ve müşrike şâmil olduklarını yâni bunların hepsinin secde etmiş olması ge­rektiğini söylemişdir. Necm süresindeki secde âyetine varınca bütün in­sücinnin, ağaçların hattâ mürekkeple kalemin dahî secde ettiğini bildiren rivayetlerde vardır. Bunların isnâdlan sahîhdir. Müşriklerin secde etmesi bâzı ulemânın beyânına göre sürede Lât ve Uzzâ gibi putlarının zikri geçmesindendir.

 

Hadisden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Ebû Hanîfe, Sevrî, Şafiî, imam Ahmed ve diğer bâzı ulemâ bu hadîsle istidlal ederek Necm sûresinde secde bulun­duğuna kail olmuşlardır.

2- Secde-i tilâvet'in sebebi vücûbu, okuyan hakkında tilâvet; dinle­yen hakkında da işitmekdir. Ulemâmızdan bâzılarına göre secdeye sebep bilittifâk tilâvetdir. İhtilâf, işitmenin de secdeye sebep olup olmiyacağı husûsundadır. Bâzılarına göre işitmek de secdeye sebepdir. Zîrâ: «Secde etmek, secde âyetini işitene vâcipdir.» derler. Şeyhülislam Hâherzâde bu kavli ihtiyar etmişdir.

Diğer bâzıları: «İşitmek secdeye sebep değildir.» demişlerdir. Veberî: «Secde-i tilâvetin sebeb-i vücûbu üç şeydir: Okumak, işitmek ve okuyup işitmese bile imama tabî ohnakdır.» demişdir.

Bu husûsda Şâfiîler'ce de üç vecih vardır:

Birinci veçhe göre kasden dinlemeyen kimsenin secde âyetini işitmekle secde etmesi müstehâb olur. Sahih ve mansûs olan kavil budur.

İkinci veçhe göre secde âyetini rast gele işidenle, kasden dinleyen ara­sında hükmen fark yokdur.

Üçüncü veçhe göre böylesine secde-i tilâvet sünnet değildir.

3- Secde-i tilâvet İmam Azam'a göre okuyana da, işitene de vâcibdir. Kur'an niyeti ile dinleyip dinlememenin bu hükme bir te'sîri yokdur.

Hanefîyye fukahâsından «El - Hidâye» sahibi Mergînânî secde-i tilâvetin vacip olduğuna Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in:

«Secde, secde âyetini okuyana da, dinleyene de vâcipdir.»  hadîs-i ile istidlal etmişdir. Ancak Aynî bu hadîsin garip olduğunu ve sübût bulmadığını söylemiş; ve İbni Ebî Şeybe 'nin «Musannef»'inde Ibçi   Ömer (Radtyallahû anhÛma)'dan rivayet ettiği hadîsde:

«Secde, secde âyetini işitene vâcipdir.» Duyurulduğunu; Buhârî-de: «Osman, secde ancak onun âyetini dinleyene vâcipdir; dedi.» şeklinde vârid olduğunu bildirmişdir.

Hanefîler  «Onlara ne oluyor kî îmân etmiyorlar? Karşılarında Kur'an okunduğu vakit secdeye kapanmıyorlar

«öyle ise Allah'a secde edip ibâdetde bulunun I» ve

«Secde et de Allah'a yakınla?!» âyet-i kerîmeleri ile de istidlal ederler.

Derler ki: «Zemm ancak bir vacibi terkden dolayı lâzım gelir. ; Son iki âyetdeki emir: Vûcûb içindir...»

İbni Ebî Şeybe, Hafs tarîki ile Haccâc foan, o da îbrâhîm ile Nâfi1 ve Saîd b. Cübeyr'den naklen rivayet etmişdir ki: îbrâhîm, Nâfi' ve Saîd: «Her kim secde âyetini işitirse ona secde etmek vacip olur.» demişlerdir.

Şabî'den rivayet olunduğuna göre Abdullah h. Mes'üd'un ashabı secde âyetini işittiklerini namazda olsun, namaz dışında olsun secde ederlermiş. Şu'be: «Hammâd'a namazda iken secde âyetinin okunduğunu işiden bir kimsenin ne yapması lâzım geldiğini sor­dum; Hammâd: Secde eder; cevâbını verdi.» demişdir. Hake m*-den de buna benzer bir rivayet naklolunmuşdur.

îbrâhîm Nehaî, Hammâd ve Saîd b. Cübeyr: «Cünüp bir kimse secde âyetini işitirse yıkanır, sonra secde eder.» demişlerdir.

Hayızlı bir kadın secde âyetini işitirse başı ile işaret ederek «Yâ Rabbî ancak sana secde ettim.» demesi gerektiği rivayet olunur.

Hasan-ı Basrî 'nin namazının başında secde etmeyi unutan ve son rek'âtda hatırlayan bir kimse hakkında: «O rek'âtda üç secde eder.» dediği rivayet olunur.

Hâsılı Tabiîn hazerâtmdan bu husûsda muhtelif rivayetler vardır.

İmam Şafiî ile imam Mâ1ik'e ve bir kavlinde imam Ahmed‘e göre secde-i tilâvet sünnetdir. îshâk ile Evzâî 'nin ve Dâvûd-u Zahirî 'nin mezhepleri de budur. Mezkûr kavil ashâb-ı kiramdan Ömer, Selmân, İbni Abbâs ve tmrân b. Husayn (Radiyalîahû anh) hazerâtmdan rivayet olunmuşdur.

Mâlikîler'e göre secde-i tilâvetin sünnet mi, yoksa bir fazilet mi oldu­ğu ihtilaflıdır. Bu husûsda Mâlikîler'in naklî ve aklî birçok delilleri vardır. Bunlara Hanefiler tarafından cevaplar verilmişdir.

4- Ulemâ secde âyetlerinin sayısı hakkında pek çok ihtilâf etmişler ve bu ihtilâflardan ortaya oniki kavil çıkmışdır. Şöyle ki:

a) Hanefîler'e göre secde âyetleri ondörtdür. Bunlar: A'râf: 206, Ra'd: 15, NahI: 49-50, tsrâ': 107, Meryem: 58, Hacc: 18, Hacc: 77, Furkan: 60, Secde: 15, Fussılet: 37, Necm: 62, İnşikâk: 21, Alâk: 19 ve Nemi: 25 sürele-rindedir.

b) Uzun sûrelerden üçündeki secdeleri ıskat etmek sureti ile geriye kalan onbir sûredeki secde âyetleridir.   Hasan-ı Basrî, Saîd b. El-Müseyyeb, İbni Cübeyr, îkrime, Mücâhid, Atâ', Tavus   zahiri rivayete göre imam   Mâ1ik'in ve eski mezhebine göre imam   Şafiî 'nin kavilleri budur. Mezkûr ka­vil ashâb-ı kiramdan   Abdullah   b.   Abbâs ile Abdullah b. Ömer (Radiyalîahû anhûm) 'den rivayet olunmuşdur.

c) Secde âyetleri onbeşdir. Medineliler'in mezhebi budur. Onlara gö­re Hacc süresindeki ikinci secde âyetinde dahî secde edilir. Hz. Ömer ile oğlu Abdullah (Radtyatlahû arüıûma) 'nin, Leys,   îshâk, îbni Münzir ve bir riyâyetde imam Ahmed'in mezhepleri budur.

d) Secde âyetleri ondörtdür. Şafiî 'nin esah olan kavli ile imam Ahmed'in mezhebi budur. Bunlar yukarıki onbeş adedinden yalnız Sâd süresindeki âyeti çıkarırlar. Çünkü o âyetde secde lâzım gelmeyece­ğine kaaildirler.

e) Secde âyetleri necm süresindeki âyeti çıkarmak sureti ile ondört­dür. Ebû Sevr'in kavli budur.

g) Secde âyetleri onikidir. Mesrûk 'un kavli budur. Ona göre Hacc sûresinin ikinci âyeti ile Sâd ve İnşikâk sûrelerindeki âyetlerde secde lâzım değildir.

h) Secde âyetleri onüçdür. Atâ-i Horasanı *nin kavli bu­dur. Ona göre Hacc sûresinin ikinci secde âyeti ile, İnşikâk sûresinin secde âyetinde secde lâzım gelmez.

i) Secde gereken âyetler beşdir. Bunlar: A'râf, İsrâ, Necm, tnşikâk ve Alâk sûrelerinin âyetleridir. Bu kavil:   îbni   Mes'ûd   (Radiyallahû anh) Hazretlerinin mezhebidir.

j) Okununca secde farz olan âyetler dörtdür: Bunlar Secde, Necm ve Alâk sûrelerindeki âyetlerdir. Bu kavil Hz.   Alî   (Radiyallahû anh)'dan rivayet olunmuşdur.

k) Farz olarak secdeyi gerektiren âyetler üçdür. Bunlar: Secde, Necm ve Alâk sûrelerinin âyetleridir. Bu kavil Saîd b. Cübeyr 'den rivayet olunmuşdur.

1) Secde gerektiren âyetler: Secde, A'râf, Hamim ve İsrâ sûrelerinde-ki âyetlerdir. Abd b. Humeyd'in mezhebi budur.

m) Ulemâdan bir cemaata göre secde gerektiren âyetler on tanedir. Îbni Hazm'in mezhebine göre mezkûr âyetlerdeki secdeler kıbleye doğru da başka tarafa da yapılabildiği gibi tahâretli ve tahâretsiz yagnlma-ları da caizdir, tbni Hazm: «Biz Hacc süresindeki ikinci secde âyeti ile namaz hakkında asla amel etmeyiz. Şayet bu âyet okundu dîye na± mazda secde edilirse o namaz bâtıl olur.» demiş, bu husûsda sahîh^larak hiçbir hadîs sabit olmadığını; eldeki eserlerin mürsel bir takım rivayeti©!* den ibaret olduklarını iddia etmişdir. Fakat îbni Hazm 'in buidsı doğru değildir. Bu bâbda sahîh hadîs vardır, anlaşılan kendisi buna muttali olamamadır.

4- Secdelerin yerleri A'râf in sonunda, Ra'd sûresinde Nam'de , İsrâ sûresindec Meryem sûresinde Hac sûresinde

Furkân sûresindeı, Nemi sûresinde âyetleridir.

İmam Şafiî ile imam Mâ1ik'e göre sûre-i NemTdeki secde­nin yeri âyetidir. Secde süresindeki secdenin yeri Sâd süresindeki secdenin yeric âyetleridir. Sûre-i Secde'deki secdenin yeri«..âyet-i kerîmesidir. îmam Şafiî'­nin yeni mezhebi ile imam Ahmed'in kavli de budur. Necin süresinde­ki secdenin , İnşikâk süresindeki secdenin yeri , Alâk süresindeki secdenin yeri de sûrenin son âyetidir. 5 — İnsanların cinleri görmesi mümkündür.

 

106- (577) Biye Yahya b. Yahya ile Yahya b. Eyyûb, Kuteybetü'bnü Saîd ve tbni Hücr rivayet ettiler. Yahya b. Yahya (Bize haber verdi.) tâbi­rini kullandı. Ötekiler: Bize İsmail — ki İbni Câ'fer'dir — Yezîd b. Husay-fe'den, o da tbni Kuseyt [42]'dan, o da Atâ' b. Yesâr'dan naklen rivayet et­ti... dediler. Atâ', kendisinin Zeyd b. Sabit [43]'e (Namazda) imamla bir-likde cemaata kıraat lâzım mı, değil mi diye sorduğunu İbni Kuseyt'e ha­ber vermiş. Zeyd b. Sabit:

«Hİç bir namazda imam ile beraber kıraat yokdur» demiş. Ve kendisi­nin ResûMüah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e Necm sûresini okuduğunu fa­kat secde etmediğini söylemiş.

Bu hadîsi Buharî «Sücûdü'l - Kur'ân- bahsinin bir iki yerinde; Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî «Namaz» bahsinde muh­telif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Tirmizî onun hakkında «Hasen sahih bir hadîsdir.» demişdir.

Hadîs-i şerif cemaatla kılınan namazlarda cemaata kıraat lâzım değil­dir... diyenlerin delîllerindendir. Ayrıca Necm süresindeki secde âyetinin secde îcâb etmeyeceğine de delâlet etmektedir.

 

Bu Hadisden Şu Hükümler Çıkarılımışdır

 

1- Meşhur kavline göre imam   Mâlik   ile Eski mezhebine göre imam   Şafiî ve Ebû Sevr bu hadîsle istidlal ederek Necm sûresinde secde-i tilâvet yapılmayacağına kail olmuşlaradır. Bu kavil Ta­biînden: Atâ' b. Ebî   Rabâh, Hasan-i Basrî, Saîd b. Cübeyr, Saîd b. El-Müseyyeb, îkrime ve Tâvûs'un mezhepleridir. Mezkûr kavil   îbni Abbâs, Übey b. Kâ'b ve   Zeyd b. Sabit (Radiyalîahûanh) Hazerâtından da rivayet olunur. Fakat Tahâvî   (238 - 321) :

«Bu hadîsde Necm sûresinde secde lâzım gelmeyeceğine delîl yokdur. Çünkü o sûre okunurken Peygamber (Sâlkıîİahü Aleyhi ve Sellem) 'in abdest-siz bulunmuş olması ve bundan dolayı secde etmemesi muhtemeldir. Ayet secde etmenin helâl olmıyacağı bir vâkitde okunduğu için secde etmemiş olması da bir ihtimâldir...» demiş ve bir kaç ihtimâl daha göstererek şun­ları soylemişdir:

«Resûl-i Ekrem (Saltatlahü Aleyhi ve Sellem) *in secdeyi terk etmesi bu ihtimâllerden dolayı olunca bu sûrede secde olup olmadığının hükmünü araştırmamız için başka hadîslere ihtiyâç messeder. İşte biz böyle hadîsleri ararken bundan Önce geçen Abdullah b. Mes'ûd hadîsini bulduk. Onda hakîkaten mezkûr sûrede secde edildiğini gördük. Binaena­leyh o hadîsle amel etmek evlâ olur...»            

2- Bâzıları bu hadîsle istidlal ederek secde âyetini okuyan kiın»e secde etmedikçe   dinleyene de secde lâzım gelmeyeceğini söylemişlerdir. İmam   Ahmed b.   Hanbel'in mezhebi budur. Bağdad ulemâsı ile diğer bâzı zevata göre secde âyetini okuyan kimse secde etmese bile din­leyen secde eder. Mâlikİler'in kavli de budur.

Hanefîler'e göre: Secde hem okuyana, hem dinleyene vâcipdir. Birinin terketmesiyle diğerinden sâkit olmaz.

3- Beyhaki   (384 - 458) ve diğer bâzı ulemâ bu hadîsle istidlal

ederek secde âyetini kasden dinlemedikçe rast gele işitmekle secde lâzım gelmeyeceğine kail olmuşlardır.

Mâlikîler ile Hanbeliler'in kavli de budur. İmâmü'1-Haremeyn (419 - 478) dahî mezkûr kavli ihtiyar etmişdir. îmam Şafiî secde âyetini tesadüfen işitene kasden dinleyen gibi müekked sûretde secde sünnet olmadığına kaildir.

Hanefîler'e göre: Okuyana, dinleyene ve tesadüfen igidene secde-i ti­lâvet vâcipdir.

 

107- (578) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Esved b. Süfyân'ın âzâdhsı, Abdullah b. Yezid'den dinlediğim, onun da Ebû Selemete'bnÜ Abdirrahmân'dan naklen rivayet ettiği şu hadîsi oku­dum: Ebû Seleme ile arkadaşlarına Ebû Hüreyre tnşikâk sûresini okumuş da secde etmiş. Secdeyi yaptıkdan sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in bu sûrede secde ettiğini kendilerine haber vermiş.

 

(...) Bana İbrahim b. Mûsâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsa, Evzâl'den naklen haber verdi. H.

Dedi ki: Bize Muhammed b. El - Müsennâ da rivayet etti. (Dedi kî) : Bize İbni Ebî Adîy, Hişâm'dan rivayet etti. Evzâi ile Hişâm'm ikisi bir­den Yahya b. Ebi Kesirden, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (SallaUahü A leyfû ve Seilem) 'den yukarki hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.

 

108- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amrûn Nâkıd rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Süfyân b. Uyeyne, Eyyûb b. Musa'dan, o da Ata' b. Mîna'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre:

«Biz    Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)    ile birlikde înşikâk ve Alâk sûrelerinde secde ettik, demiş.

 

109- (...) Bize Muhammed b. Rumh rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys, Yezîd b. Ebî Habîb'den, o da Safvân b. Süleym'den, o da Ben! Mah-zûm'un âzâdhsı Abdurrahmân El - A'rac'dan, o da Ebû Hiireyre'den nak­len haber verdi ki şöyle demiş:

«Resûlüllah (Saiîailahü Aleyhi ve Seîiem) înşikâk ve Alâk sûrelerinde secde etti.»

 

(...) Bana Harmeletü'bnü Yahya da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Amr b. Haris, Ubeydullah b. Ebl Ca'fer'den, o da Abdurrahmân El - A'râc'dan, o da Ebû Hüreyre'den o da Re­sûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) 'den yukarki hadîsin mislini haber ver­di.

 

110- (.,.). Bize Ubeydulah b. Muâz ile Muhammed b. Abdi'1-A'lâ rivayet ettiler. Dediler ki: Bize El - Mu'temir, babasından, o da Bekir den, o da Ebû Râfİ'den naklen rivayet etti. Ebû Râfi' şöyle demiş:

«Ben Ebû Hüreyre ile beraber yatsı namazını kıldım, da İnşikak sû­resini okudu ve secde etti. Kendisine: Bu secde ne oluyor? dedim. Ebû Hü­reyre:

— «Ben onu Ebû'l-Kaasim (SallallahüAleyhiveSellem)'va arkasında yapmışımdır. Binaenaleyh ona kavuşuncaya kadar da yapmakda devam edeceğim!» cevâbını verdi.

İbni Abdi'l - A'lâ: «Binaenaleyh ben o secdeyi yapmakda devam edi­yorum;» dedi.

 

(...) Bana Amru'n - Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îsâ b. Yûnus rivayet etti. H.

Dedi ki: Bize Ebû Kâmil de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd (yâni îbni Zürey) rivayet etti. H.

Dedi ki: Bize Ahmed b. Abde dâhi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sü-leym b. Ahdar [44] rivayet etti. Bu râvilerin hepsi Teymî'den bu isnâdla rivayette bulunmuşlardır. Yalnız bunlar: «Ebû'l-Kaasim (Sallallahü Aleyhi veSellem) 'in arkasında- dememişlerdir.

 

111- (...) Bana Muhammed b. El -Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Atâ' b. Ebî Meymûne'den, o da Ebû Râfi'den naklen rivayet etti. Ebû Râfi1 şöyle demiş:

«Ben Ebû Hüreyre'yi İnşikâk sûresini okuduğunda secde ederken gördüm de: Bu sûrede secde mi ediyorsun? dedim. Ebû Hüreyre:

— Evet! Ben Halîlim (Sallallahü Aleyhi ve Settem) 'i bu sûrede secde ederken gördüm. Binaenaleyh ona kavuşuncaya kadar bunda secde edip duracağım! dedi.

Şu'be: «Ben: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)"ı mi görmüş.» de­dim. Ata':

— «Evet!» cevâbını verdi.

Bu hadîsi Buhârî «Ezan» bahsinin bir iki yerinde ve «Sücûdü'l-Kur'ân» da; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî «Namaz» bahislerin­de müteaddid râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hadîs-i şerif muhtelif rivâyetlerile İnşikak ve Alâk sûrelerindeki sec­de âyetleri okunduğunda secde edileceğine delâlet etmektedir.

Hadîsin bâzı rivayetlerinde ismi geçen râvî Abdurrahman E1-A'rac burada tasrîh edildiği vecîhle Benî Mahzûm kabilesinin azadlısıdır. Tam ismi Abdurrahman b. Sa'd, künyesi Ebû Ahmed 'dir. Bu zât az hadîs rivayet etmişdir. Bir de çok ha­dîs rivayet eden Abdurrahman El-A'rac vardır. Önün ismi Abdurrahman b. Hürmüz, künyesi Ebû Dâvûd'dur. Kendisi Rabîatü'bnü Haris'in âzâdlısıdır. Bâ­zıları bu iki A'rac'in bir şahıs olduğunu söylemişlerse de Dâre Kuntî (306 - 385) : «A'rac 'lar ikî tanedir. Her ikisi de Ebu Hüreyr» 'den rivayet ederler. Biri meşhur olup adı Abdur­rahman b. Hürmüz 'dür. İkincisi Benî Mahzûm'un âzâdlısı Abdurrahman b. Sa'd 'dır.» demişdir. Nevevî: «Doğ­rusu da budur.» diyor.

 

Hadisi Şeriften Çıkarılan Hükümler:

 

1- İnşikak ve Alâk sûrelerinde secde-î tilâvet yapılır.

2- Yatsı namazında kıraat cehridir.

3- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seüem)y  Ebû'l-Kaasim künyesi ile anmak caizdir. Başkalarına   Ebû'l-Kaasim   künyesinin verilip verilmiyeceği ulemâ arasında ihtilaflıdır.

4- Secde-i tilâvetin şartlan, sebepleri, sıfatı ve onu bozan şeyler, hakkında mezhepler arasında tafsilat vardır. Bunları fıkıh kitaplarından öğrenmelidir.                          

 

21- Namazda Nasıl Oturulacağı, Ellerin Uyluklar Üzerine Nasıl Konacağı Babı

 

112- (579) Bize Muhammed b. Ma'mer b. Ribl E1 - Kaysî [45] riva­yet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Hîşâm EI-Mahzûmî, Abdülvâhid'den —ki îbni Ziyâd'dır — rivayet etti. (Demiş ki) : Bize Osman b. Hakim rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Amir b. Abdillah b, Zübeyr, babasından rivayet etti. Demiş ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazda oturduğu vakit sol ayağını uyluğu ile baldırın araşma koyar, sağ ayağım yere döşerdi. Sol elini sol dizinin üzerine, sağ elini de sağ uyluğunun üzerine koyar; par­mağı ile işaret de ederdi.

 

113- (...) Bize Kuteybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Îbni Ac-lân'dan rivayet etti. H.

Dedi ki: Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. Lâfız onundur. Dedi ki: Bize Ebû Hâlid El - Ahmar, îbni Aclân'dan, o da Âmir b. Abdillah b. Zübeyr'den, o da babasından naklen rivayet etti. Demiş ki:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) teşehhud duasını okumak için oturduğu vakit sağ elini sağ uyluğunun üzerine, sol elini de sol uyluğunun Özerine koyar şehâdet parmağı ile işaret ederdi. Baş parmağını da orta parmağı üzerine koyardı. Sol ovucunu dizinin üzerine şarkı tirdi.

 

114- (580) Bana Muhammed b. Bâfi' ile Abd b. Humeyd rivayet et­tiler. Abd (Bize haber verdi) tâbirini kullandı. İbni Râfi* ise (bize Abdür-rezzâk rivayet etti) dedi. Abdürrezzâk: Bize Ma'mer, Ubeydullah b. Ömer'­den, o da Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen haber verdi ki:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazda oturduğu Vakit ellerini dizleri üzerine koyar, baş parmakdan sonra gelen parmağını kaldırırda onunla duâ eder, sol elini yayarak sol dizinin üzerine koyarmış.

 

115- (...) Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bite Yûnus b. Muhammed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Eyyûb'-dan, o da Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen rivayet etti ki:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) teşehhudde oturduğu vakit sol elini sol dizinin Özerine koyar; sağ elini de sağ dizinin üzerine koyar ve elliüç İşareti yaparmış. Şehâdet parmağı ile de işaret edermiş.

 

116- (...) Bize Yahyft b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlikle, Mfta-lim b. Ebî Meryem [46] 'den dinlediğim, onun da AH b. Abdirrahmân El -Muâvî [47] 'den rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Alî şöyle demiş: Beni, Abdullah b. Ömer namazda çakıl taşları ile oynarken gördü. Namazdan çıkınca beni (bundan) nehiy ederek: Resûlüllah (Saiİallahü Aleyhi ve Seltem) nasıl yapıyordu ise sen de öyle yap! dedi. Ben:

—  Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nasıl yapıyordu ki? dedim.

—  Namazda oturduğu vakit sağ elini sağ uyluğunun üzerine koyar; bütün parmaklarını yumar; baş parmakdan sonra gelen parmağı ile işaret ederdi. Sol elini de sol uyluğunun üzerine koyardı... dedi.

 

(...) Bize tbni Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süfyân, Müslim b. Ebî Meryem'den, o da Alî b. Abdirrahmân El-Muâvî'den naklen rivayet etti. Ali: «tbni Ömerin yanı başında namaz kıldım...» diyerek Mâlik'in hadisi tarzında rivâyetde bulunmuş. Yalnız «Süfyân dedi ki: Yahya b. Saîd bize bu hadisi Müslim'den rivayet etmişti. Sonra onu, bana Müslim de rivayet etti.» ifâdesini ziyâde etmiştir.

Bu hadîsler namaz kılarken nasıl oturulacağını; ellerin nereye ve na­sıl konacağını; parmakların vazifesini göstermektedir.

Birinci hadîsden anlaşılıyor ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazda oturduğu zaman sol ayağını, sağ ayağının uyluğu ile baldırı ara­sına sokar, sağ ayağını yere döşeyerek onun üzerine otururmuş, Ellerini de uylukları üzerine koyarmiş.

Nevevî diyor ki: «Râvînin zikrettiği bu oturuş şekli teverrükdür. Lâkin (Sağ ayağını yere döşerdi.) demesi müşkildir. Çünkü sünnet ve-cihle oturuşda sağ ayak bütün ulemânın ittifakı ile dikilecekdir. Buhârî ile diğer hadîs imamlarının sahîhlerindeki hadîslerde bunu gös­termektedir. Kaadı îyâz (Radiyallahû anh) şöyle demektedir: Fakîh Ebû Muhammed El-Huşenî: (Bu sözün doğrusu sol ayağını yere döşedi; demekdir.) mutâlâsmda bulunmuşdur.

Fakat Kaadi, Fakîh Ebû Muhammed'in bu sözünü beğenmemişdir. Çünkü namaz kılan kimsenin sol ayağını sağ ayağının uy­luğu ile baldırı arasına sokacağı bu rivayette beyân edilmişdir. Kaadı bu bâbda şöyle demişdir: «Me'mûldür ki bu işin doğrusu sağ ayağı dik-mekdir. Bu bâbdaki rivayet sahîhdir. Sağ ayağı döşemenin mânâsı: onu parmakları üzerine dikmeyip ayağını yatırmakdır. Netekim ekseri ah­vâlde böyle yapılır.»

Kaadî'nin zikrettiği bu son te'vîl muhtar olan kavildir. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunun da caiz olduğunu göstermek için böyle oturmuşdur. Her ne kadar parmaklan dikerek oturmak müstehab ise de terki caizdir. Bu te'vîlin bahusus namaz babında nazîrleri çokdur. Mezkûr te'vîl sahih rivayetlerle sabit olmuş; Müslim'in bütün nüshaların­da ittifakla kabul edilmiş bir rivayeti hatâya nisbet etmekden evlâdır. Namazdaki teşehhüdlerde iftirâş sureti ile mi yoksa teverrük şeklinde mi oturmanın efdal olduğu hususunda ulemânın ihtilâf ettiklerini evvelce görmüşdük.

İmam Mâlik ile ulemâdan bir kısmının mezheplerine göre na­mazda her iki oturuşda teverrük sureti ile oturmak efdaldır. Delilleri bu hadîslerdir.

Ebû Hanîfe ile ulemâdan bâzıları iftirâş sureti ile oturmayı efdal görmüşlerdir.

İmam Şafiî ile ulemâdan bir taifeye göre namazda ilk oturuşda iftirâş; ikinci oturuşda teverrük sureti ile oturulur. Bunların delilleri «Sîî> hîh-i Buhârî» de rivayet edilen Ebû Humeyd-i Sâidî hadî­sidir. Mezkûr hadîs iki teşehhüd arasında fark olduğunu sarahaten gös­termektedir. Şafiî (Rahimehullah) (Teverrük veya iftirâş hususun­da vârid olan hadîsler mutlakdır; bunlar da teverrükün veya iftirasın her iki teşehhüddede mi yoksa yalnız birin demi yapılacağı bildirilmemişdir. Bu ciheti Ebû Humeyd ile arkadaşları beyân etmiş ve İftirasın ilk oturuşda, teverrükün ise son oturuşda yapılacağını beyân etmişlerdir. Binaenaleyh bu mücmeli onların beyânına hamletmek îcâb eder.) demiş-dir.» Nevevî'nin izahatı burada bitti.

Gerçi hadîsde beyân buyurulan bu oturuş şekli Nevevî'nin de­diği gibi teverrük denilen oturuş olabilir. Ancak teverrükü başka türlü tarif ve îzâh edenler de vardır. Bir tarife göre teverrük: Namaz kılan kim­senin butlarını yahut bir budunu yere sererek oturmasıdır. Başka bir ta­rife göre teverrük butlarını yere sererek ayaklarını da sağ tarafından çı­kararak oturmakdır. İmam Mâ1ik'in efdal olarak kabul ettiği tever-rükden murâd da budur. Hanefî mezhebine göre namazda kadınla-, nn oturuşu teverrükdür. Teverrük kadınlar hakkında müstehabdır. Er­kekler hakkında müstehâb olan oturuş şekli onlara göre iftiraşdır.

İftirâş: Sol ayağını yere döşeyerek onun üzerine oturmak ve sağ ayağını dikerek parmaklarını kıbleye çevirmekdir.

Elleri uylukların üzerine koymak bu işin müstehâb olduğuna delildir. Filhakika bütün ulemâ elleri dizlerin üzerine yahut biraz daha geriye uy­lukların üzerine koymanın müstehâb olduğunda müttefikdirler. Bâzıları otururken avuçları ile diz kapaklarını tutarmış gibi onları avuçlarının içine almanın lüzumuna] kail olmuşlardır. Elleri dizler üzerine koymanın hikmeti onları abesle iştigâlden men'etmek içindir.

Namazda şehâdet parmağı ile işaret mes'elesine gelince: Bu husûsda hem rivayetler hem de ulemânın kavilleri muhtelifdir.

Ulemâdan bâzılarına göre teşehhüd duasında sıra tam tevhide geldiği .zaman tevhidin «Lâ ilahe» kısmı söylenirken sağ elin şehâdet parmağı yukarıya kaldırılır; «illallah» denilirken indirilir. Parmak kaldırılacağı za­man sağ elin parmaklan yumulur. Hanefîler'den imam Muhammed'den rivayet olunan işaretin keyfiyeti, sağ elin baş «parmağı ile orta parma­ğını halka yapmak, diğer iki parmağını yumarak şahadet parmağını kal­dırmakla olur. Bâzıları parmakların yumulmadan işaret edileceğine; bir takımları da baş parmağı diğer parmakların altına getirmek sureti ile şa­hadet parmağı kaldırılacağını söylemişlerdir. Şehâdet parmağının kaldı­rılmasına lüzum görmeyenler de bulunmuşsa da onların kavilleri sahih rivayetlere muhâlifdir. Keydânî namazda parmak kaldırmanın ha­ram olduğunu söylemişse de Aliyy ü'I-Kaarî kendisine pek şiddetli bir cevap vermiş ve yaptığının büyük bir hata olduğunu söyle­dikten sonra: «Eğer Keydanî hakkında hüsnü zan olmasa idi açık açık küfür ve irtidad etmiş sayılırdı...» demiştir.

«Elliüç akdetmek.» araplarca mâruf olan bir sayma usûlüne işâretdir. Onlar bunu hesap ondalıklarında kullanmayı İstılah edinmişlerdir. Elliüç adedini göstermek için sağ elin baş parmağını şehâdet parmağının altına uzatır, öteki parmaklan yumarlarmış.

Şehâdet parmağı ile işaret yapılırken tevhidi yâni Allah'ın birliğini ve ihlâsı niyet etmek gerekir.

Rivayetlerin bâzısında şehâdet getirirken şehâdet parmağı kaldırıl-dıkdan mâda hareket ettirileceği de ifâde olunmuşdur.

 

22- Namazdan Çıkmak İçin Namazın Sonunda SelanmVerme ve Bunun Keyfiyeti Babı

 

117- (581) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yah­ya b. Saîd, Şu'be'den, o da Hakem île Mansûr'dan, onlar da Mücâhid'den, o da Ebû Ma'mer'den naklen rivayet etti ki: Mekke'de emirlik yapım bir zât (Namazdan çıkarken) iki defa selam verirmiş. Bunun üzerine Abdul­lah b. Mes'ûd:

«Bu zât, bu doğru sünneti nereden elde etti?» demiş.

Hakem kendi hadîsinde: «Hakîkaten Resûlüllah (Salkulakü Aleyhi ve Sellem) bunu yapardı.» demişdir.

 

118- (...) Bana Ahmed b. Hanbel rivayet etti. (Dedi ki) : Bile Yah­ya b. Saîd, Şu'beMen, o da Hakem'den, o da Mücahid'den, o da Ebû Mâ-mer'den o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Şu'be (bir defasında bu hadîsi Abdullah b. Mes*ûd'a ref ederek) şunu söylemiş: Hakikaten bir emir veya bir zât (namazdan çıkarken) iki kere selâm vermiş de Abdullah:

—Bu zât, bu doğru sünneti nereden elde etti!., demiş.

 

119- (582) Bize îsbâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Âmir-i Akadî haber verdi. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Ca'fer, İsmail b. Muhammed'den,(o da Amir b. Sa'd'dan, o da babasından naklen rivayet etti. Demiş ki:

— «Ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i sağına soluna selam verirken görürdüm, hattâ yanağının beyazlığını bile görürdüm.»

Bu hadîsler namazdan çıkarken selâm vermenin keyfiyet ye hükmü­nü bildirmektedirler. Ulemânın bu bâbdaki beyanâtını bilmünasebe Bula­dan önceki bahislerde görmüşdük. Fâidederi hâlî kalmaz ümîdi ile mezkûr beyanâtı burada da hulâsa ediyoruz:

1- Cumhûr-u ulemâya göre namazdan çıkarken sağa ve sola selâm vermek meşrudur. Allâme Aynî, Buhârî şerhinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'ûen iki selâmı rivayet eden sahabenin yirmi ki­şi olduğunu söylemiş ve .isimlerini birer birer saymıştır. Yalaız bu meş­ruiyetin sıfatı ihtilaflıdır. Hanefîler'e göre sağa ve sola selâm vermek farz değil vâcipdir. Bu husûsda mücerred selâm lafzı ile iktifa etmek de caiz­dir.

Hanbelîler'e göre «Es-Sel ânı u aleyküm ve Rahmetullâh» lâfızları ile sağa sola iki selâm vermek farzdır. Şâfüler'e göre iki selâm vermek sün-netdir. Bunlann birincisi farz, ikincisi sünnetdir. Bu kavil imam Ahmed b.   Hanbel 'den de rivayet olunur.

Mâlikîler'e göre bir defa selâm vermek farzdır. Onlarca bu mes'ele-nin tafsilâtı vardır. Bir selâm yalnız kılanla imama farzdır, ikinci selâm imam ile yalnız kılan hakkında sünnet, üç selâm vermek ise müstehâb-dır. Bunlardan biri sağ tarafa, diğeri sol tarafa, üçüncüsü de imamın se­lâmına cevap olmak üzere kıble tarafına doğru verilir.

Nevevî, Mâlikîler'in istidlal ettikleri hadîsleri zayıf bulmakta­dır. İçlerinde sahih olanlar bulunsa bile bir selâmın caiz olduğunu beyâ­na hamlolunur.

 

23- Namazdan Sonra Zikir Babı

 

120- (583) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Stif-yân b. Uyeyne, Amr'dan rivayet etti. Demiş ki: Bana, bunu Ebû Mâbed, lbni Abbâs'dan naklen haber verdi. (Bir zaman sonra da onu inkâr etti.) Ibni Abbâs:

— Biz Resûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) *in namazının bittiğini tekbirle anlardık.» demiş.

 

121- (...) Bize İbni Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize SÜfyân b. Uyeyne, Amr b. Dinar'dan, o da tbni Abbâs'ın âzâdlısı Ebû«Mâbed'den naklen rivayet etti ki: Onun İbni Abbâs'dan haber verdiğini işitmiş. İlmi Abbâs:

—  «Biz Resûiüyi&h(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in    namazının bittiğini ancak tekbîrle anlardık.» demiş.

Râvî Amr diyor ki :

—  «Ben bunu Ebû Mâhed'e söyledim, takat o inkâr etti. Ve: Ben buj hadîsi sana rivayet etmedim; dedi. Hâlbuki onu bana daha Önce haber vermişdi.»

 

122- (...)Bize Mubammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Biıe Muhammed b. Bekr haber verdi. (Dedi ki) : Bize tbni Cüreyc haber ver­di. H.

Dedi ki: Bana tshâk b. Mansûr da rivayet etti. Lâfız onundur. Dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi. (Dedi ki) : Bize tbni Cüreyc haber ver­di. (Dedi ki) : Bana Amr b. Dinar haber verdi. Ona da İbni Abbfts*ın azad-hsı Ebû Mâbed haber vermiş; ona da tbni Abbâs haber vermiş ki: Cemaa­tın farz namazdan çıkınca yüksek sesle zikirde bulunması Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde varmış.

Ebû Mâbed şunu da söylemiş:

— «İbni Abbâs: Ben cemaatin namazdan çıktıklarını bu sesi işitdi-ğim zaman bununla bilirdim; dedi.»

Bu hadîsi Buharî «Ezan» bahsinde; Ebû Dâvûd da «Kİ-tabü's - Salât» da tahrîc etmişlerdir.                                       

Görülüyor ki hadîsi evvelâ Ebû Mâbed rivayet etmiş; bir müddet sonra kendisi rivayet ettiğini inkâi etmişdir.

İmam Müs1imin bu hadîsle ihticâc etmesi onu sahih kabul et­tiğine delildir. Yâni râvî kendi rivayet ettiği bir hadîsi bir müddet sonra inkâr eder; fakat bu hadîsi ondan mevsuk râvîler rivayet etmiş bulunur­sa o hadîs sahîhdir. Nevevî: «Hadîs imamları ile fukahâ ve Usûl-u fıkıh imamlarından müteşekkil cumhûr-u ulemânın mezhebi budur.» diyor. Bu zevata göre râvînin unutması veya şüpheye düşmesi sebebi ile inkâr ettiği yahut «Hatırımda değil.» veya: «Bunu sana rivayet ettiğimi hatırlamıyorum» dediği bir hadîsle ihticâc olunabilir. Bu bâbda muhalefet eden yalnız Hanefîler'den Kerhî'dir. Ona göre böyle bir hadîsle ihti­câc olunamaz.

Fakat râvî hadîsi kat'î sûretde inkâr eder; kendisinden rivâyetde bu-Junanların yalan söylediklerini bildirir; ve bu hadîsi asla rivayet etmedi­ğini söylerse o hadîsle bütün ulemâya göre ihticâc caiz değildir.

îbni Abbâs (Raâiyallahû anh)'m: «Farz namazdan çıkınca cemaatın yüksek sesle zikirde bulunması Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde vardı.» demesi Cumhur-u Ulemâya göre merfû hadîs hükmündedir. Zâten hadîsin diğer rivayetleri mevsûldür.

 

Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Selef den bâzıları bu hadîsle istidlal ederek farz namazdan çılan­ca yüksek sesle tekbîr almanın müstehâb olduğunu söylemişlerdir. Müte*-ehhirîn ulemâdan buna yalnız îbni Hazm kaail olmuşdur.

îbni Battal diyor ki: «Kendilerine tabî olunan mezhep imam­ları ile şâir ulemâ namazdan sonra yüksek sesle tekbîr almanın ve zikir­de bulunmanın müstehâb olmadığına ittifak etmişlerdir. Yalnız îbni Hazm yüksek sesle tekbîrin müstehâb olduğuna kaaildir.»

2- îmam   Şafiî   bu hadîsi Resûlffllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) in ashabına nasıl zikredeceklerini öğretmek için aşikâre zikirde bulun­duğuna hamletmişdir. Yoksa kendileri dâima yüksek sesle zikirde bulun­mazlardı. Ona göre Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   Efendimiz gerek imamın, gerekse cemaatın namazdan sonra Allah'ı zikretmelerini ihtiyar buyurmuş ve bunun gizli yapılmasını arzu etmişdir. Ancak talîm kasdı ile bir müddet zikir yüksek sesle yapılabilir. Sonra ona gizli olarak devam edilir.

3- Taberî   bu hadîsi, bâzı vâlî ve emirlerin bunu yapmalarında haklı olduklarına delil göstermişdir. Filhakika eskiden bâzı valilerin na­mazdan sonra yüksek sesle tekbîr aldıkları, cemaatın da bu husûsda on­lara uydukları rivayet olunmuşdur. Ancak fukahâdan hiç biri bu kavli tercih etmemişdir. Yalnız   îbni   Habîb   «El- Vâdıha» nâm eserin­de: «Eskiden Ümerâ ve valiler orduda ve uzaklara gönderilen hey'etlerde yatsı ve sabah namazlarından sonra yüksek sesle tekbîr alırlardı.» demişdir. Mamafih Übbî bu tekbîrin hadîsde zikri geçen tekbîr olmadığını söylemişdir. îbni Kaasim’in, imam Mâlik 'den rivayetine göre na­mazdan sonra yüksek sesle tekbîr almak muhdes yâni sonradan moda ol­muş bir şeydir. Ubeyde'den rivayet edildiğine göre de bid'atdır.

4- Îbni Battal 'in beyânına göre Hz. İbni Abbâs'ın: «Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Settem)  devrinde yüksek sesle tekbîr almak vardı.» sözü onun yetiştiği devirlerde bu işin yapılmadığına delil­dir. Çünkü onun zamanında yapılmış olsa: «Tekbir namazların arkasından yakılırdı.» demesinin bir mânâsı kalmazdı. Resûlüllah   (Salhllahü Aleyhi ve Sellern) bütün hayâtında buna devam etmemişdir. Ashâb-ı kiram dahi yüksek sesle tekbir getirmenin lâzım olmadığını anlamışlar ve namazın tamamlanması için zarurî olduğu zannedilmesin diye bunu terketmişler-dir. İşte Fukahâdan yüksek sesle tekbîr getirmeyi mekruh görenler bun­dan dolayı kerahete kaail olmuşlardır.                                              

5- Hadîs-i şerif   İbni   Abbâs   (Radtytülahû mh)*va. yaşı küçük olması sebebi ile son saflarda namaz kıldığına delildir. Hattâ «Namaıdan çıktıkları vakit.» dediğine bakılırsa yaşının küçüklüğü sebebi ile bâzı va­kitlerde cemaatta bulunmadığı anlaşılır.

 

24- Kabir Azabından Allah'a Sığınmanın Müstehab Oluşu Babı

 

123- (584) Bize Hârûn b. Sâid üe Harmeletü'bnü Yahya rivftyet et­tiler. Hârûn (Bize rivayet etti) tâbirini kullandı. Harmele ise (BiSelbni Vehb haber verdi) dedi. İbni Vehb: Bana Yûnus b. Yerfd, Îbni ŞlhâbMan naklen haber verdi; demiş. İbni Şihâfa: Bana Urvetü'bnÜ Zübeyr rivayet etti ki Âişe şunları söylemiş; demiş:

«Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) yanıma girdi, yanımda yahudilerden bir kadın vardı. Bu kadın: Biliyormusun ki siz kabirlerde fitneye dûçâr olacaksınız? diyordu. Bunun üzerine Resûlüllah (Sa Hal lahit Aleyhi ve Sellem) irkilerek:

«Fitneye dûçâr olacaklar ancak ve ancak yahudilerdir.» buyurdu. Böy lece bir kaç gece geçirdik. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Biliyormusun, bana: siz kabirlerde fitneye dûçâr olacaksınız) diye vahiy geldi.» buyurdu.

Âişe demiş ki: «Ben bundan sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in hep kabir azabından Allah'a sığındığını işitdim.»

 

124- (585) Bana Hârûn b. Saîd ile Harmeletü'bnti Yahya ve Ant. rü'bnü Sevvâd rivayet ettiler. Harmele: (Bize Haber verdi) tâbirini kul­landı, ötekiler: (Bize İbni Vehb rivayet etti) dediler. İbni Vehb demiş ki: Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan, o da Humeyd b. Abdirrahmân'dan, o da Ebû Hürcyre'den naklen haber verdi. Ebü Hüreyre: «Ben bundan sonra Resû* lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i (Hep) kabir azabından sığınırken işit­dim» demi;.

 

125- (586) Bize Züheyr b. Harb ile tshâk b. İbrahim her biri Ce-rîr'den rivayet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize Certr, Mansûr'dan, o da Ebû Vâil'den, o da Mesrûk'dan, o da Âişe'den naklen rivayet etti. Aişe söyle demiş:

«Yanıma Medine yahudilerinden iki koca kan girdi ve: ölüler gerçekden kabirlerinde azâb olunurlar; dediler. Ben kendilerini tekzip ettim, onları tasdik etmeye gönlüm razı olmadı. Müteakiben çıkıp gittiler ve ya­nıma Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) girdi. Kendisine:

— Ya Resûlâllah! Medine yahudilerinden iki kocakarı yanıma geldi­ler de ölülerin kabirlerinde azâb gördüklerini söylediler: dedim.» ResûlÜl-lah  (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) :

«Doğru söylemişler! Hakîkaten onlar öyle azâb görürler ki o azabı hayvanlar (bile) işitir.» buyurdular.

Âişe demiş ki: «Artık bundan sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in hiç bir namazda kabir azabından Allah'a sığınmadığını görmedim!»

 

126- (...) Bize Hennâd b. Serîy rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû'l-Ahvas, Eş'asMan, o da babasından o da Mesrûk'dan, o da Âişe'den bu ha­dîsi rivayet etti. Bu hadîsde:

«Âişe : Bundan sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) hiç bir namaz kılmadı ki (o namazda) kendisini kabir azabından Allah'a sığınır­ken işitmiş olmıyayım: dedi» ibaresi de vardır.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbül - Cenâiz» ve «Kitâbü't - Deavât» da; Nesâî   «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden  tahrîc etmişlerdir.

Tahâvî‘nin beyânına göre vak'a iki defa geçmişdir. Birincide Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) yahudi karısının sözüne karşı:

«Kabirde fitneye ancak ve ancak yahudiler duçar olacaklardır.» bu­yurmuş. İkincide ayni yahudi karısı bir arkadaşı ile gelerek Hz. Aişe'-ye yine kabirin fitne ve azabından bahsetmiş; Âişe (Radiyaliahâ anim) yine kabul etmemiş; sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)\ gelerek kendisine bu bâbda vahy nazil olduğunu ve kabir azabının vâkî bir Jıakî-kat olduğu bildirildiğini söylemiştir. 

Bu vak'âdan önce Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ümmeti için kabir azabı olup olmadığım bilmezdi. Bunu imam Ahmed'in «Mtts-ned» inde Buhârî'nin şartı üzre sahîh bir isnâdla rivayet ettiği Hz. Âişe hadîsinden anlıyoruz. Saîd b. Amr b. Saîd E1-Emevî tarîki ile rivayet olunan mezkûr hadîsin ifâde ettiği hakikat şudur: «Bir yahudi kadını Âişe (Radiyallahû anha)'y& hizmet edermiş. Hz. Aişe bu kadına her ne zaman bir iyilikde bulunursa kadın kendisine (Allah seni kabir azabından korusun!) diye dua edermiş.  Nihayet    Âişe (Radiyallahû anha);

— Yâ Resûlâllah! Kabirde azâb var mıdır? diye sormuş.   Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Seilem):

— Yahudiler yalan söylemişlerdir. Kıyamet gününden önce hiçbir azâb yokdurl buyurmuş. Bu vak'anın üzerinden Allah'ın dilediği mikdar za­man geçtikten sonra    Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Seilem) bir gün öğle zamanı dışarıya çıkarak alabildiğine yüksek sesle:

—  Ey insanlarl Kabir azabından Allah'a sığının! Çünkü kabir azabı hak'dir; diye nida etmiş.»

Görülüyor ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) Efendimiz mü'-minler hakkındaki kabir azabını son zamanlarda Medîne-i Münevvere'de öğrenmiş; ve bundan son derece korunmaları lâzım geldiğini ümmetine talîm buyurmuşdur.

Fitne: Lugatda imtihan etmek, denemek, dalâlet, küfür, rezalet, azâb, ibret ve mihnet gibi birçok mânâlara gelir. Kabir fitnesinden murâd: ka­bir hayâtı ve oradaki meleklerin suâli ve kabir azabıdır. Bu bâbda bir çok hadîsler vârîd olmuşdur.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Kabir azabı hak'dır; Ve umûmîdir. Ehl-i hakkın mezhebi budur. Dalâlet fırkalarından Mu'tezîle'den bazıları ile Hâriciler kabir azabını ka­bul etmezler. Mu'tezile'den Cübbâî ve emsali ise mü'minlere değil kâfirlere olacağına kaildirler.

2- Sözleri Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Setle m)'in sözlerine uymak şartı ile ehl-i kitapdan bahsedilip sözleri nakil olunabilir.

3- Ehl-i kitabın verdikleri haberler doğru mu, değil mi anlaşıhnca-ya kadar onlarla amel olunmayıp tevakkuf edilir.

4- Namaz sonunda duâ ederken kabir azabından da Allah'a sığın­mak müstehabdır. Çünkü namaz sonu duaların kabul edildiği vakitlerden­dir.

5- Yahudi karısı, müslüman kadınların yanına girebilir.

6- Zimmîlerden çırak, çoban ve hizmetkâr tutulabilir.

 

25- Namazda İken Kendisinden Allah'a Sığınılacak Şeyler Babı

 

127- (587) Bana Amriı'n - Nâkıd ile Züheyr b. Harb rivayet ettitvr. Dediler ki: Bize Ya'kûb b. İbrahim b. Sa'd rivayet etti. Dedi ki: Bize babam, Sâlih'den, o da İbni Şihâb'dan naklen rivayet etti. Demi; İd: Ba­na Urvetü'bnü Zübeyr haber verdi ki: Âişe şöyle demiş:

«Ben ResûlvUah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazında deccâlm fit­nesinden Allah'a sığınırken işitdim.»

Bu hadîsi Buhârî «Namaz» bahsinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m kendilerinden Allah'a sığındığı şeyler ile birlikde; dec-câlın fitnesine âid kısmını ise ayrıca tahrîc etmişdir. Hadîsin bütünü bun­dan sonra gelecekdir.

Ulemâ namazda okunacak dualar hususunda ihtilâf etmişlerdir. İmam Â'zam (80-150) ile imam Ahmed b. Hanbel (164- 241)'e göre namazda ancak me'sûr yahut Kur'ân-ı Kerîm'e muvafık olan dualar okunur. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bizim şu namazımız insan sözlerinden hiç birine gelmez. O ancak tesbîh, tekbîr ve Kur'ân okumakdan ibâretdir.» buyurmuşdur. îbni Ebî Şey be bu kavli, Ebû Hüreyre, Tâvûs ve Muhammed b. Şîrîn 'den de rivayet etmişdir.

— İmam   Şafiî    (150-204) ile İmam   Mâlik namazda gerek din, gerekse dünya umuruna âid olan ve namaz okunan, insan sözüne benzer duaları okumak caizdir. Bunlardan okumakla namaz bozulmaz.

Zâhiriler'den îbni Hazm'e göre, Hz. Âişe hadîsindeki is-tiâzeyi okumak farzdır. Çünkü Müs1im'in rivayetine nazaran Tâvûs , oğlunun onu okumadığını anlayınca ona namazı yeniden kılmasını emretmişdir.

 

128- (588) Bize Nasır b. Aliy El - Cehdamî ile İbni Nümeyr, Ebû Küreyb ve Züheyr b. Harb hepsi birden Vckî'den rivayet ettiler. Ebû Kti-reyb dedi ki: Bize Vekî' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Evzâi Hassan b. Atıyye'den [48], o da Muhammed b. Ebî Âişe'den [49], o da Ebû Hüreyre'-den bir de yine Evzâî, Yahya b. Ebf Kesîr'den, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlül-Iah    (Sallallahü Aleyhi ve Seiiem) :

«Şiriniz teşehhud yaptığı zaman dört şeyden Allah'a sığınsın: Allah'ım ben cehennem azabından, kabir azabından, hayât ve memat fitnesinden ve mesîh-i deccâlın fitnesi şerrinden sana sığınırım desin!» buyurdular.

 

129- (589) Bana Ebû Bekir b. tshâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû'l - Yemân haber verdi. (Dedi ki) : Bize Şuayb, Zührî'den naklen ha­ber verdi. Demiş ki: Bana UrvetuTbnü Zübeyr haber verdi; ona da Pey-gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zevcesi Aişe haber vermiş ki: Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazda :

«Yâ Rab! Ben kabir azabından sana sığınırım. Mesîh-i deccalİn fitne­sinden de sana sığınırım. Hayât ve memat fitnesinden de sana sığınırım.

Allah'ım, ben günahdan ve borçdan sana sığınırım.» diye duâ edermiş. Âİşe demiş ki:

— Biri kendisine: «Borçdan ne kadar da çok Allah'a sığınıyorsun Yâ Resûlallah!» dedi. Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Seîiem) :

«Çünkü insan borçlandımı konuşur ve yalan söyler; vâd eder; sözünde durmaz.»   buyurdular.

 

130- (588) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Velîd b. Müsİim rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Evzâî rivayet etti. (Dedi ki) : Bi­ze Hassan b. Atiyye rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Muhammed b. Ebî Aişe rivayet etti ki kendisi Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitmiş. Resûltillah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Biriniz son teşehhüdü bitirdikten sonra dört şeyden Allah'a sığınsın: Cehennem azabından, kabir azabından, hayât ve memat fitnesinden, bir de mesih-i deccâlın fitnesinden!» buyurdular.

Bu hadîsi bana Hakem b. Mûsâ dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hikl b. Ziyâd rivayet etti. H.                                                            

Dedi ki: Bize Aliy b. Haşrem dahi rivayet etti. (DediJd) : Bixe Isft (yâni İbni Yûnus) haber verdi. Bu râvîlerin hepsi Evz&î'deıÛra ianft$» rivâyet etmişlerdir. Bu hadîsde (Evzâî) : «Sizden biriniz teşehhüdü bitir­dikten sonra» demiş «son» kelimesini zikretmemişdir.

 

131- (...) Bize Muhammed b. El-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Ebî Adi yy, HişanTdan, o da Yahya'dan, o da Ebû Seleme'den naklen rivayet etti ki Ebû Seleme, Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitmiş: Nebiyyullah (Sailaîlahü Aleyhi ve Selîem) :

«Yâ Rab! Ben kabir azabı ile cehennem azabından; hayât memat fit­nesinden ve mesîh-i deccâlın şerrinden sana sığınırım!» buyurdular.

 

132- (...) Bize Muhammed b. Abbâd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize SÜfyân, Amr'dan, o da T&vûs'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Ebû Hü-reyre'yi şöyle derken işitdim: Resûlüllah (Sailaîlahü Aleyhi ve Sellem) :

«Allah'ın azabından Allah'a sığının! Kabir azabından Allah'a sığının; Mesîh-i deccâlın Fitnesinden Allah'a sığının! Hayât, memat fitnesinden Al­lah'a sığının!» buyurdular.

 

(...) Bize Muhammed b. Abbâd rivayet etti. (Dedi.ki) : Bize Sttfyan, İbni Tâvûs'dan, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sailaîlahü Aleyhi ve Sellem)den naklen bu hadîsin mislini rivayet etti.

 

(...) Bize Muhammed b. Abbâd ile Ebû Bekir b. Ebi Şeybe ve Züheyr b. Harb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Süİyân, Ebû'z - Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (SalUdlahü Aleyhi ve Selîem) 'den bu hadisin mislini rivayet etti.

 

133- (...) Bize Muhammed b. El-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, BüdeyVden, o da Abdullah b. Şakîk'dan, o da Ebû H üre y re'd en, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)" den naklen rivayet etti ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabir azabından, cehennem azabından birde deccâhn fit­nesinden Allah'a sığımrmış.

 

134- (590) Bize Kuteybetü'bnü Saîd, Mâlik b. Enes'den (Ona okun­mak sureti ile), o da Ebû'z - ZÜbeyr'den, o da TâvÛs'dan, o da timi Abbasdan naklen rivayet etti ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendile­rine Kur'ân'dan bir sûre öğretir gibi şu duayı Öğretir:

«Yo Rab! Biz cehennem azabından sana sığınını; ben kabir azabın­dan sana sığınırım; mesîh-i deccâlın fitnesinden de sana sığınırım. Hayat memat fitnesinden dahî sana sığınının; deyin!» buyunirmug.

Müslim b. Haccâc der ki: «Tâvûs'un oğluna: Bu duayı namazında oku­dun mu?» diye sorduğuna; oğlunun «Hayır» cevâbını verdiğini; Tavas'ım:

— Öyle ise Namazını yeniden kıl; dediğini duydum. Çtinkü Tâvüs bu hadisi üç veya dört kişiden rivayet etmişdir; yahut dediği gibidir.

Bu hadîslerin hepsi ResÜdm\ah(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) fin ne gibi şeylerden Allah'a sığınırdığını, bunları namazın neresinde ve niçin yapar* dığını beyân etmektedirler.

Hadîsler birer birer tetkik edilirse Resûlüllah (Sallattahü Aleyhi ve Sellem) 'in kendilerinden Allah'a sığındığı şeyler şöyle hulâsa edilebilir:

1- Cehennem azabından,

2- Kabir azabından,

3- Hayât ve memat fitnesinden,

4- Mesîh-i deccâlın fitnesinden,

5- Günah ve borçdan.

Bu rivayetlerden Hz. Âişe hadîsini Buhârî «Namaz» ve «İs­tikraz» bahislerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)f in namazda duâ etmesinden mu-râd selâm vermezden önce namaz sonudur? Gerçi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) masum olduğu için mezkûr şeylerden dolayı Allah'a sı­ğınmaya ihtiyâcı yoksa da onun yinede Allah'a sığınması Allah korkusun­dan ayrılmamak ve ümmetine nümûne-i imtisal olmak; bir de ümmetine nasıl duâ edeceklerini öğretmek içindir. Mesîh-i deccâl ondan çok sonra çıkacağı hâlde onun fitnesinden dahî Allah'a sığınması yine bu hikmete mebnîdir. Yâni ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in onun şerrinden Allah'a sığınması ümmeti hakkmda bir çok faydalar te'mînine mâ'tûfdur. Ezcümle deccalın bir gün gelip çıkacağı haberi ümmet arasında nesilden nesile intikâl eder, herkes onun yalancı, müfteri, müfsit bir herif olduğu­nu vaktiyle öğrenmiş olur. Bu sebeple mü'minlere onun hiç bir gizli hu­susu kalmaz ve çıktığı zaman onunla karaşılaşan mü'minler şaşırıp kal­mazlar. Onun bütün iddialarının bâtıl olduğunu ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  'in hadîslerinden Öğrenirler.

ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in deccalın şerrinden Allah'a sığınması ümmetini öğretmek için yahut ümmeti nâmına da olabilir.

İsâ (Aleyhisselam) ile Deccal'a niçin Mesih denildiğini evvelce gör-müşdük. Burada da hulasaten arz edelim ki Hz. îsâ ile deccal biribirle-rinden isimleri ile kayıtlamak sureti ile ayrılırlar. Deccal'a, Mesîh denil­mesi kendisinden hayır mesh edilip alındığı içindir. Bir gözü tamâmı ile silinmiş gibi dümdüz kör olduğu için bu ismin verildiğini söyliyenler bu­lunduğu gibi çok gezdiği için Mesîh denildiğini söyleyenler de vardır. Hattâ Ebû'l-Heysem deccala Mesîh değil «Missîh» denildiğini söyler.

Hz. İsâ'ya, Mesîh denilmesi ise sırf hayır i'tibân iledir. Zîrâ mü­barek eli ile bir hastaya dokunsa hasta hemen iyileşirdi. Kendisine bu ismin verilmesi ayak altlarının dümdüz olduğundan ileri geldiğini söyli­yenler olduğu gibi; dünyâya gelirken yâğ ile mesh edilmiş olarak doğdu* ğu için Mesih denildiğini söyleyenler de vardır.

Hayâtın fitnesinden murâd: Yaşadığı müddetçe insanın başına gelen çeşitli sıkıntılar, belâlar ve düşüncelerdir. Bunların en büyüğü — Maazal­lah— ölürken îmânı kurtaramamakdır,

Memat fitnesi: Ölüm fitnesi demekdir. Bununla ne kasdedildiği ule­mâ arasında ihtilaflıdır. Bâzıları bundan kabir fitnesinin kastedildiğini' söylemişlerdir. Bir takım ulemâya göre ise ölüm fitnesinden murâd Kâl-i ihtizâr yâni can çekiştirme hâlindeki fitnedir. O anda şeytan aleyhillânenin bir çok fitne ve desiselere baş vurarak müslümanı imânından etmeye çalışacağı çeşitli delillerle malûmdur.

Ölüm fitnesi, kabir fitnesi diye tefsir edilince kabir fitnesi ile kabir azabının ayni şey oldukları ve lüzumsuz yere tekrar edildikleri hatıra gelebilirse de hakîkatde bunlar biribirinin ayni değildirler. Çünkü fitne azaba sebep olan şeydir. Azap onun müsebbebidir. Bittabi sebep başka müsebbeb yine başkadır. Binaenaleyh tekrar yokdur.

«Borçdan ne kadar da çok Allah'a sığınıyorsun Yâ Resûlallah!» diyen zâtın kim olduğu malûm değildir. Resûlüllah (Saîlaltakü Aleyhi ve Seîlem) in ona cevaben :

«Çünkü bir adam borç lan dimi konuşur ve yalan söyler; vâd edttr d* sözünde durmaz.» buyurması şu mânâya gelir: Bir adam borçlandımı.bor­cunu ödemek için bir şey veya bir vakit gösterir. Zamanı geline» vâıi et­tiği şey'i bulup veremez yahut vâd ettiği zamanda borcunu Ödeyemez; bu suretle yalanacı olmuş olur. Vadinden dönmesi de bu mânâyadır. - Tâni borcumu sana filan târihde ödeyeceğim diye söz verir, o târih gelince öde­yemez bu suretle vadinden de dönmüş olur. Hâlbuki gerek yalancılık ge­rekse sözünden dönme münafıkların sıfatlanndandır. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Hayât memat fitnesi bütün fitnelere şâmildirler. O hâlde diğer fitnelerin zikrine ne lüzum vardı?

Cevap: Diğer fitnelerin ayrı ayrı zikredilmesi serlerinin çokluğu ve büyüklüğünden dolayıdır. Şüphesiz ki âmm'ın şâmil olduğu bâzı ferdleri tahsis etmek onların hükmüne son derece ehemmiyet ve dikkat atfedil­diğini gösterir.

Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin borçdan da Al­lah'a sığınması: Abdullah b. Ca'fer hadîsine muarız gibi görünmektedir. Çünkü o hadîsde:

«Şüphesiz ki Allah Teâlâ'nın kerih gördüğü bir hususa âid olmadıkça Allah Teâlâtâ borcunu ödeyinceye kadar borçlu ile beraberdir.» buyurul-maktadır. Hattâ hadîsin râvîsi Abdullah b. Ca'fer'in Üm­metçisine: «Git benim için borç al! Çünkü ben bu gece Allah benimle be­raber olmadıkça rahat olamam.» dediği rivayet olunur.

Taberânî biribirine muarız görünen bu hadîslerin ilcisinin de sahîh olduğunu söylüyor. Fakat hakîkatda hadîslerin arasıHaa muâraza yokdur. Çünkü aralarını bulmak mümkündür.

Bunların aralan şöyle bulunur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ye Sellem) in Allah'a sığındığı borç mubah bir şey hakkında ahnmışdır. îıâkîn Öde­meye imkân yokdur. Bunu alan kimse dîn kardeşinin malını helake mâ­ruz bırakmış olur. Yahut borç alır; ödemeye iktidarı da vardır; yalnız öde­meye niyeti yokdur. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)  bunu ümmetine tâlim için sÖylemişdir. Yoksa kendisinin ödememek niyeti ile borç al­masına imkân yokdur.

Ca'fer hadisi ise hakîkaten şer'an bir ihtiyâca mebnî ve ödemek niyeti ile alman borçdur.

 

Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Kabir azabı vardır. Hadîs bunu inkâr edenler aleyhine delildir.

2- Deccâlın vücûdu sâbitdir; ve günün birinde çıkacakdır.

3- Fitne ve serlerden Allah'a   sığınmak   Allah'd an    onların def-u refını niyaz etmek meşrû'dur.

4- Borçlanmak ağır ve kötü bir işdir. Borçlunun yalan söylemesine, vâ'dinden dönmesine sebep olur.

5- Borçdan Allah'a sığınmak gerekir. Çünkü borç insanı hem dün­yâda, hem âhiretde lekedâr eder.

6- Tâvûs (Rahimehultah) 'in istiâzeyi okumadığı için oğluna na­mazı yeniden kıldırması zahire bakılırsa bu bâbdaki emri vücûb için te­lâkki ettiğindendir. Halbuki bu husûsdaki emir cumhûr-u ulemâya göre istiâzenin müstehab olduğunu bildirmek içindir, İhtimâl ki onu Tâvûs da öyle bilmiş fakat te'dîb için oğluna namazı yeniden kıldirmışdır.

 

26- Namazdan Sonra Zikrin Müstehab Oluşu ve Sıfatını Beyan Babı

 

135- (591) Bize Dâvûd b. Ruşeyd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ve-l!d, Evzâfden, o da Ebû Ammâr'dan (Bu zâtın ismi Şeddâd b. Abdillâh'-dır.) [50] o da Ebû Esmâ'dan, o da Sevbân'dan naklen rivayet etti. Sevbân şöyle demiş: Resûlüllah (Sallaiîahü Aleyhi ve Seîlem) namazından çıktığı za­man üç defa istiğfar eder ve:

«Allah'ım, selâm sensin; selâmet de ancak sendendir. Mübareksin. Ey Celâl ve İkram sahibi!»  derdi..

Velîd demiş ki: Evzâî'ye: Bu istiğfar nasıl olacak? dedim. Estağfirul-lah, estâğfirullah dersin; cevâbını verdi.

 

136- (592) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile İbni Nttmeyr rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye, Asımdan, o da Abdullah b. Hâris'den, o da Aişe'den naklen rivayet etti. Âişe şöyle demiş: «Peygamber (Sallaiîahü

Aleyhi ve Sellem) selam verdiği vakit ancak   diyecek kadar otururdu.»

İbni Nümeyrin rivayetinde ibârea vardır.    

 

(...) Bize bu hadisi İbni Nümeyr de rivayet etti. (Dedi M) : BİMrEbü Hâlid (yâni El-Ahmar) Asım'dan bu isnâdla rivayet etti. ve  dedi.

 

(...) Bize Abdülvâris b. Abdİssamed rivayet etti. (Dedi ki) : Bana ba­bam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Asım'dan, o da Abdullah b. Hâ-ris'den bir de Hâlid'den, o da Abdullah b. Hâris'den rivayet etti, bunların ikisi de Aişe'den, Peygamber (Sallaiîahü Aleyhi ve Sellem)'in ynkarki hadisin   mislini   söylediğini   rivayet   ettiler.   Şu   kadar var ki Resûlüllah (Saliailahü Aleyhi ve Sellem) diyormuş.

Resûlüilah (Saliailahü Aleyhi ve Sellem) 'in namazından çıkmasından mu-râd selâm vermesidir. Anlaşılıyorki selâm verdikden sonra yine bu hadîsde beyân edildiği vecîhle üç defa istiğfar eder, sonra «Allâhümme Ente's-Selâmu ilâh...» dermiş.

Selâmın mânası: Bütün kusurlardan ve hudûs alâmetlerinden salim olan; demekdir. Ve Allah'ın isimlerinden biridir. Selâmetle vasıflanmak ancak kendisine zarar gelebilmesi melhuz olan hadis şeylerde yâni mah-lûkâtda mütesavver olduğundan Teâlâ Hazretleri onlardan daha mümtaz bir şekilde selâmla tavsif edilmiş: «Yâ Rab bizzat selâm sensin, mahlûkâ-tin vasıflandığı selâmet de senden sâdır olur.» denilerek Allah Teâlâ Haz­retlerinin bütün mahlûkâtdan müstağni olduğu; selâmeti o verdiği ve ne­ticede yine ona râci' olduğu makâm-ı ihtiram da beyân olunmuşdur.

Fukahâ bundan sonraki Hz. Âişe hadîsi ile istidlal ederek namaz­da selâm verdikden sonra imamın bir parça yer değiştirmesini müstehab görmüşlerdir. Bunun hikmeti ihtilaflıdır. Bâzılarına göre imam iken dur­duğu yer pek faziletli bir yerdir; orada durmak ancak imamlık sebebi ile hak edilir. İmamlık bitince artık imamın orada durmaya hakkı kalmaz.

Bir takımları: «îmamın yer değiştirmesi onun selâmını işitmeyenler, kendisini görsün diye müstehab olmuşdur.» derler. îmamın namazdan son­ra sağ tarafa çekilmesi müstehabdır. Çünkü şerîatda her işe sağdan baş­lamak müstehabdır.

Şâfiîler'den bâzılarına göre: İmamın yer değiştirmesi o namazdan sonra sünneti müekkede olarak devamlı nafile namaz bulunduğuna göre­dir. Namazdan sonra sünnet namaz yoksa yer değiştirmek müstehab de­ğildir. Çünkü Resûlüilah (Saliailahü Aleyhi ve Sellem) 'in sabah namazını kıl-dıkdan sonra güneş doğuncaya kadar yerinde oturduğu rivayet olun­muşdur.

 

137- (593) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ce-rîr, Mansûr'dan, o da El - Müseyyeb b. Râfi'den, o da MugîratÜ'bnü Şu\ be'nin azadlısı Verrâd'dan [51] naklen haber verdi. Verrad şöyle demiş:

— Mu&ratfi'bnü Şu'be, Muâviye'ye, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Selem)"w. namazdan çıkıp selâm verdikten sonra şunları söylediğini yazdv

«Allah'dan başka hiç bir ilâh y.ıkdur; Yalnız o vardır. Şeriki yoktur. Mülk onundur. Hamd d» ona mahsusdur. Hem o her şey'e Icaadİrdir. Al­lah'ı mi Senin verdiğine mâm olacak hiç bir kimse yokdur; vermediğini ve­recek de yokdur; senin katında hiç bir varlık sahibine varlığı fayda vere­cek değildir»                                                                                           

 

(...) Bize bu hadisi Ebû Bekir b. Ebî Şeyhe Ue Ebû Kureyb ve Ahmtid b. Sinan [52] da rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Mnâviye A'ıne^ienf'e da El-Müseyyeb b. Râfi'den, o da MugîratÜ'bnü ŞuWnin âıtAdhrt Ver-râd'dan, o da Mugîra'dan, o da Peygamber (SallaUahU Akyhi ve p& naklen yukarki hadîsin mislini rivayet etti.

Ebû Bekir Ue Ebû Küreyb kendi rivayetlerinde şöyle dediler:

«Verrâd, Mugîra o mektubu bana yazdırdı. Onu Muâviye'ye, ben yaz­dım; dedi.»

 

(...) Bana Muhammed b. Hatim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu-hammed b. Bekr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Abdetü'bnü Ebî Lübâbe haber verdi ki: Mugîratü'bnü Şu'be'nin âzâdlısı Verrâd şöyle demiş: Mugîratü'bnü Sulbe, Muâvîye'ye:

— «Ben Resûlüllah (Saİlalînhü Aleyhi ve Sellem)'i namazdan selâm ver­diği sırada şöyle derken işitdim... diyerek yukarkilerin hadîsleri tarzında (Hem o her şey'e kaadirdir.) cümlesinden mâdâsmı yazdı. Yalnız bu cüm­leyi zikretmedi. (Bu mektubu ona Verrâd yazmışdır).

 

(...) Bize Hâmid b. Ömer El-Bekrâvî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Bişr (yanî îbni'I - Mufaddal) rivayet etti. H.

Dedi ki: Bize Muhammed b. El - Müsennâ dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ezher [53] rivayet etti. Bunlar hep birden İbni Avn'dan, o da Ebû Saîd'den, o da Mugîratü'bnü Şu'be'nin kâtibi Verrâd'dan naklen rivayet etmişlerdir. Verrâd: «Muâviye, Mugîra'ya yazdı...» diyerek Mansûr ile A'meş hadîsleri tarzında rivâyetde bulunmuş.

 

138- (...) Bize tbni Ebî Ömer El-Mekkî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdetü'bnü Ebî Lübâbe İle Ab-dülmelik b. Umeyr rivayet ettiler. Onlar da Mugîratü'bnü Şu'be'nin kâti­bi Verrâd'ı şöyle derken işitmişler: Muâviye, Mugîra'ya: Bana Resûlüllah (Sallalhhü Aleyhi ve Sellem)'den işittiğin bir şey yaz!., diye mektup gönder­di. Bunun üzerine o da, ona şu cevâbı yolladı:

«Ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) fi namazda selâm verdik­ten sonra:

«Allah'dan başka hiç bir ilâh yoltdur; yalnız o vardır; onun şeriki yofcdur; mülk onundur; hamd de ona mahsûsdur; hem o her şey'e kaadirdir. Allâh'rm! Senin verdiğine mâni olacak hiç bir kimse yokdur; verme­diğini verecek de yokdur. Senin katında hiç bir varlık sahibine varlığı fayda verecek değildir.» buyururken işittim.

Bu hadîsi Buhârî: «Kitâbü'l - l'tisâm», «Kitâbü'r - Rikâk», «Ki-tâbü'I. Kader», «KiUbü'd - Daavat» ve -Kitabü's - Salât- da; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî «Kitabü's - Salât» da muhtelif râvîlerden tah-rîc etmişlerdir.

Müslim 'in, Hâmid b. Ömer El-Bekrâyı tarîki ile tahrîc ettiği rivayetin senedindeki Ebû Saîd hakkında ihtilâf edil-mişdir. Doğrusu Buhârî 'nin rivayetidir Bu rivayete .göre Ebü Saîd'in ismi Abdu Rabbih b. Saîd'dir. îbni Sek«n (294-353): «Bu zât Hz. Âişe'nin süt kardeşinin oğludur.» demigsete ulemâ bunun yanlış olduğunu söylemişlerdir.       

îbni Abdil Berr (368-463), bu zâtın Hasan-ı Basrî olduğunu söylemişdir. Fakat ulemâ bunun da hatâ olduğunu beyân etmişlerdir.

Bu yazışma vak'ası geçtiği sıralarda Hz. Mugîra Kûie'de vali bulunuyordu. Kendisini oraya Muâviye (Radiyallahû anh) gönder-mişdi. Rivayetlerin mec'mûundan anlaşılıyor ki evvelâ Hz. Muâviye, Mugîra'ya mektup yazarak Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in namazdan selâm verdikden sonra ne okurduğunu sormuş; Mugira (Radiyallahû anh) dahî hadîs-i şerif de beyân edildiği vecîhle cevap vermiş-dir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)fin namazdan selâm verdikden sonra neler okuduğunu bildiren muhtelif rivayetler vardır. İbni Huzeyme  (223-311)'nin rivayetinde selâm verdikden sonra üç defa:

«Allah'dan başka hiç bir ilâh yokdur; Yalnız o vardır; şeriki yokdur; mülk onundur; harad de ona mahsûsdur; hem o her şey'e fcaadîrdirj»- der idiği bildirilmektedir. Bizzat Hz. Muâviye 'den rivayet olunan bir hadîsde Muâviye {Radiyallahû anh) ResûlüUah (Sallailahü Aleyhi v€ Sellem) 'i her namaz sonunda selâm verdikçe:   

«Yâ Rab! Senin verdiğine manî olacak hiç bir kimse yokdur; vermedi­ğini verecek de yokdur. Senin katında hiç bir varlık sahibine varlığı fayda verecek değildir.» derken işitdim; demişdir. Bir rivfiyetde:

«Şüphesiz İd Allah'ın öne geçirdiğini arkaya bırakacak kimse olmadı­ğı gibi; arkaya bıraktığını, öne alacak; vermediğini verecek, onun verdiği­ni vermeyecek de yokdur. Onun katında hiç bir varlık sahibine varlığı fay­da verecek değildir. Allah her kime çok hayır vermek isterse onu dînde ffalcîh yapar.» buyurulmuşdur.

Bu bâbda Hz. Muâviye bizzat kendisi hadîs rivayet ettikden sonra bu mes'eleyi niçin Mugîra (Radiyallahû anh)'a sormuşdur? şek­linde bir suâl hâtıra gelebilir.

Cevap şudur: Hz. Muâviye bununla mes'eleyi iyice tesbît et­mek, hadîsi başka rivayet eden var mı, yok mu anlamak, kendi rivayetin­de unuttuğu yerler olup olmadığını kontrol etmek istemişdir.

Hadîsde mevzûubahis olan namaz mektûbe yâni farz olan namazdır. Nitekim bâzı rivayetlerde bu cihet tasrîh dahî edilmişdîr.

Peygamber (Sallailahii Aleyhi ve Sellem) 'in her farz namazdan sonra zikre ile başlaması bu cümlenin    bilittifâk kelime-i tevhîd olmasındandır. Mezkûr cümlenin «Lâ ilahe» kısım «Hiç bir ilah yokdur.» Mânâsına olup Allah'dan başka her şey'den ülûhiyeti nefy etmekde; «illallah» tarafı da «Ancak Allah vardır.» mânâsına ülûhiyeti Allah Teâlâ'ya tahsis etmektedir. İşte bu iki sıfat ile bu cümle kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet olmuşdur. Ulemâdan bâzıları: «Nefiyden is­tisna isbâtdır; isbâtdan istisna ise nefiy mânâsını ifâde eder.» demişlerdir, îmanı Âzam 'a göre nefiyden istisna isbât değildir. O Resûlül-lah (SaüaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in  yâni «Nikâh ancak veli ile caizdir.» hadîsi ve emsali ile istidlal etmişdir. Çünkü velî bulununca hemen nikâhın tahakkuk etmesi lâzım gelmez. Bunun başka şartları da vardır. Bu husûsda Hz. İmâm'a itiraz olunmuş ve: -Şu hâlde kelime-i tevhîd tam tevhîd olamıyor. Çünkü bu cümleden murâd Allah'dan başka her şey'den ülûhiyeti nefiy etmekdir. Bundan ise ülûhiyetin Allah'a sa­bit olması mânâsı lâzım gelmez. Binaenaleyh tevhidin tevhîd olmaması lâzım gelir.» denilmizdir.

Bu itiraza İmam Âzam tarafından şöyle cevap verilmişdir: «Küffarın bir çokları zihinlerinde ilâh mefhûmu mevcûd olduğu hâlde Allah'a şirk koşmuşlardı. İşte kelime-i tevhîd bu şirk'i nefy için vârid ol­muşdur, ve bu bâbda nass'dır. Mezkûr mânâya ibaresi ile delâlet eder; işareti ile de Allah'ın birliğine delildir.

Kelime-i tevhîddeki «illâ» «gayru» manasınadır. Cümlenin başındaki «la» cinsden hükmü nefiy eden «lâ-i tebrie» dir. İsmi «ilahe» kelimesidir. Haberi ise mahzûf «mevcudun» kelimesidir. Cümlenin mânâsı:

«Allah'dan başka hiç bir ilâh mevcûd değildir.» takdirindedir, «tllâl; İah» m nasp edilmemesi bundandır. Yâni «illâ» kelimesi burada sıfat vâfö olmuşdur. Sıfat mevsûfuna tâbidir. Burada mukadder olan «mevcudun» kelimesi merfû olduğu için müstesna da mevsûfu gibi merfû olmuşdur.

«Vahdehû» kelimesi hâl olmak üzere nasp edilmişdir. Gerçi hâl'in nekire olması şart ise de bunadaki « Validemi* kelimesi şek­linde te'vîl olunmuşdur.

«Şeriki yokdur.» cümlesi Allah'ın birliğini te'kîddir. Çünkü birlikle vasıflanan bir şey'in şeriki olamaz..

«Mülk onundur.» cümlesinin manâsı bütün mahlûkaat nevileri onun­dur demektir.

«Mülk» kelimesi «mim» in zammı ile umûmî, «mim» in kesri ile hu­sûsî mânâ ifâde eder. Onun için bâzıları «Melik» in mülk'den; «Mâlik»in milk'den alındığını söylerler. Bir takımları mâlik kelimesinin melik'den daha belîğ bir sıfat olduğunu söylerler. Bâzıları da bunun aksini iddia ederler.

«Hamd de ona mahsûsdur.» cümlesinin mânâsı^yerde ve göklerde hamd eden kimler varsa hepsinin hamdleri ve aymları ile arazları ile bü­tün hamd sınıflan ona mahsûsdur; ondan başka hamd'e lâyık kimse yok­dur; demekdîr. Vâkıâ: «Filân kimseye şu iyiliğinden dolayı hamd ettim.» denilirse de buradaki hamd kul'a nisbetle mecazdır. Hakîkatda hamd yine Allah'a âiddir.

«Kadir», Allahû Zülcelâl'in isimlerinden biridir. Nitekim «Kaadİr» ve «Muktedir» kelimeleri de öyledir. Bundan murâd yerde ve göklerde kud-ret-i kâmile ancak Allah'a mahsûsdur; demekdir.

«Hadîsin sonunda zikri geçen «cedd» kelimesi bâzılarına göre baht, diğer bâzı ulemâya göre ise zenginlik mânâsına gelir. Neteim Hasan-ı Basrî (Rahlmehullah) dahî onu bu mânâya almışdır.

Baht mânâsına göre cümleden murâd: «Hiç bir bahtiyara senin indin­de bahtı yâr olmaz.» demek olur.

«Cedd»en murâd dede olduğunu söyleyenler de vardır. Bu takdirde cümlenin mânâsı: «Senin indinde hiç bir kimseye soyu sülâlesi fayda ver­mez.» demek olur.

«Cedd» kelimesini «cidd» şeklinde okuyanlar da bulunmuşdur. «Cidd-: Çalışmak demekdir. Buna göre hadîsin mânâsı: «Senin indinde hiç bir kimseye çalışması fayda vermez.» demek olur. Fakat bu mânâyı Taberî   kabul etmemişdir.

Nevevî bu kelimenin «cedd» şeklinde şöhret bulduğunu mânâ­sının dahî baht veya zenginlik demek olduğunu söyler.

 

Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Babımız hadîslerinin şâmil olduğu lafızlarla namaz sonunda duâ etmek müstehabdır. Eesûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) 'in her farz na­mazdan selâm verdikden sonra:

«Yâ Rabb! Ben küfürle, fakirlikden ve kabir azabından sana sığınırım.»

dediği hattâ Hz. Ukbetü'bnü Âmir'e her farz namazdan son­ra «Muavvîzât» sûrelerini (Nesâî'nin rivayetinde «Muavvizeteyni) okumasını emir buyurduğu rivayet olunur.

Bu husûsda daha başka rivayetler de vardır. Mes'elâ: Bir rivâyetde:

«Her kim sabah namazından sonra üç defâ «Kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan ulu Allah'a istiğfar  eder; ona levbe eylerim; derse günahları denizin köpüğü kadar bile olsa affolunur.» Duyurulmuş; Ebû Ümâme (Radiyallahû anh) Man rivayet edilen bir  hadîsde de:

«Her' kim farz namazların sonunda âyete'l-Kürsî ile sûre-İ ihlâsı okur­sa o kimsenin cennete girmesine ölümden başka mân! kalmaz.»    buyurulmuşdur.

 

139- (594) Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Hişâm, Ebû'z - Zü-beyr'den rivayet etti. Demiş ki: İbni Zübeyr her namazın sonunda selâm verdiği vakit şöyle derdi:

«Allah'dan başka hiçbir ilâh yokdur. Yalnız o vardır; şeriki yokdur; mülk onundur. Hamd de ona mahsûsdur. Hem o her şey'e kaadirdir. Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsûsdur. Allah'dan başka hiç bir ilâh yokdur; biz de ancak ona ibâdet ederiz; nimet onun; fazilet onun, güzel sena da onundur. Kâfirler patlasa da dînde samîmi olarak Allah'dan başka ilâh yokdur (deriz) »

İbni Zübeyr: «Resûlüllah (SaiUülahü Aleyhi ve Sellem) her namazın so­nunda bunlarla tehlîl yapardı» demiş.

 

140- (...) Bize bu hadîsi Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdetü'bnü Süleyman, Hişâm b. Urve'den, o da azadldan Ebû'z-Zübeyr'den naklen rivayet etti ki: Abdullah b. Zübeyr her namazın sonunda tehlîl getirirmiş. Ebû'z-Zübeyr hadisi İbnİ Nümeyr hadîsi tarzın­da rivayet etmiş; sonunda:

— «Sonra ibni Zübeyr diyor ki: Resûlüllah (Sallaîiahü Aleyhi ve Selİem) her namazın sonunda bu dualarla tehlîl yapardı.» demiştir.

 

(...) (Bana Ya'kûb b. İbrahim Ed - Devrakî rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Uleyye rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Haccâc b. Ebî Osman riva­yet etti. (Dedi ki) : Bana Ebû'z - Zübeyr rivayet etti. Dedi ki: Ben Abdul­lah b. Zübeyr'i şu minberin Üzerinde hutbe okurken dinledim. Şöyle di­yordu: Resûlüllah (Sallaîiahü Aleyhi ve Sellem) namazın yahut namazların sonunda selâm verdikten sonra buyururdu ki...» diyerek hadisi Hişâm b. Urve hadîsi gibi rivayet etmiştir.

 

141- (...) Bana Mhammed b. Selemete'l - Murâdî rivayet ettî. (De­di ki) : Bize Abdullah b. Vehb, Yahya b. Abdillâh b. Sâlim'den, o da Mû-sâ b. Ukbe'den rivayet etti, Ona da Ebû'z-Züheyr-i Mekkî rivayet etmiş ki: Kendisi Abdullah b. Zübeyr'i her namazın sonunda selâm verdikte vu-karki iki râvînin hadîsi tarazında rivayet ederken dinlemiş; sonunda da:

«Bunu Resûlüllah (Sallaîiahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ederdi.» de­miş.

 

142- (595) Bize Asım b. Nadir Et - Teymî [54] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize £1 - Mu'temir rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullâh rivayet etti. H.

Dedi ki: Bize Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, İbni Adân'dan rivayet etti. Bunların ikisi de Sümey'den, o da EbÛ Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettiler. (Bu hadîs Kütey-be'nindir.) ki: Muhacirlerin fakirleri Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e gelerek: Varlık sahipleri yüksek dereceleri ve daimî nimetleri alıp git­tiler, demişler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Neymiş o?» diye sormuş. Muhacirler :

— (Ne olacak) onlar da bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor;   bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyor, (amma) onlar sadaka veriyor; biz veremi­yoruz; onlar köle azâd ediyor, biz edemiyoruz» demişler. Bunun üzerine Resûlüllah  (Sallallahü A leyhi ve Sellem):

«Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir; sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem hiç bir kimse sizden daha faziletli olamaz; meğer kİ sizin yaptığınız gibi yapmış otsun?» buyurmuş. Muhacirler:

—  Hay hay Yâ Resülâllah!.. demişler. Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Her namazdan sonra otuzüç kere tesbîh, tekbîr ve tahmîd edersiniz.» Ebû Salih demiş ki:    «Bunun   üzerine fakir   muhacirler   Resûlüllah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e dönerek;

«Mal, mülk sahibi din kardeşlerimiz bizim yaptığımızı işitmiş; bnaun mislini onlar da yaptılar!» demişler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

« (Ne yapalım) Bu, Allah'ın bir fadl-u keremidir; onu dilediğine verir.» buyurmuşlar.

Kuteybe'den başkaları bu hadîsde Leys'den, o da tbni Aclân'dan nak­len şunu da ziyâde etmişlerdir: Sümey dedi ki: Ben bu hadîsi yakınlarım­dan birine söyledimde:

—  Yanılıyorsun! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ancak: «Otuz uç kere tesbîh çeker; otuz üç kere tahmîd eder; otuz uç kere de

tekbîr eylersin!» buyurmuşdur; dedi. Bunun üzerine Ebû Salih'e dönerek bu mes'eleyî ona da söyledim. Ebû Salih elimden tutarak şunları söyledi:

—  Allâhû Ekber, Sübhânallah, Elhamdüllillâh; Allâhu Ekber, Stibhâ-nallah, Elhamdülillah... (diye diye) bunların hepsinden otuz üçe varacak­sın-» dedi.

İbni Aclân demiş ki: «Ben bu hadisi Recâ' b. Hayve'ye rivayet ettim; o da onun mislini EbÛ Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etti.»

 

143- (...) Bana Ümeyyetüb'nü Bistâm El-Ayşf rivayet etti.   (Dedi ki) : Bize Yezîd b. Zürey rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ravh, Süheyl'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den, o da    Resûlüllah   (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) *den naklen rivayet etti ki: Fakîr muhacirler:

— Yâ Resûlallah! Varlık sahipleri yüksek dereceleri ve dâimi ni­metleri alıp gitti...» demişler. Râvî hadîsi Kuteybe'nin, Leys'den rivayet ettiği gibi anlatmış; şu kadar var ki: Ebû Hüreyre hadîsine, Ebû Salih'in: «Sonra fakîr muhacirler dönerek ilâh...» sözünü katmış. Hadîse şunu da ziyâde eylemişdir: «Süheyl diyor ki: (Zikirler) onbirer onbirer olacak, bütün bunların mec'mûu otuzüç eder.»

 

144- (596) Bize Hasen b. îsâ [55] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Mübarek haber verdi. (Dedi ki) : Bize Mâlik b. Migvel haber verdi. Dedi ki: Ben Hakem b. Uteybe'yi, Abdurrahmân b. Ebî Leylâ'dan, o da Kâ'b b. Ucra'dan, o da Resûlüllah (Sailallahii Aleyhi ve Sellem) 'den naklen riva­yet ederken işitdim. Efendimiz şöyle buyurmuşlar:

«Bir takım muakkıbât vardır ki onları her farz namazın ardından söy­leyen — yahut yapan— hiç bir vakit haybete uğramaz (Bunlar) otuzüç defa tesbîh çekmek, otuzüç defa tahmîd etmek, otuzdört defa da tekbîr getirmekdır.»

 

145- (...) Bize Nasr b. Aliy El-Cehdamî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Ahmed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hamzetü'z - Zeyyât, Ha-kem'den, o da Abdurrahmân b. Ebî Leylâ'dan, o da Kâ'b b. Ucra'dan, o da Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etti. Resûlüüah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlar:

«Bİr takım muakkibât vardır kİ onlan söyleyen —yahut yapan— hay-bete uğramaz. (Bunlar) her namazın sonunda otuzüç tesbîh, otuzüç tahmîd ve otuzdört tekbîrden ibâretdir.»

 

(...) Bana Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Esbât b. Muhammed [56] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Amr b. Kays El-Mülâî, Ha-' kem'den bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etti.

 

146- (597) Bana Abdülhamîd b. Beyân El-Vâsıtî rivayet etti. (De­di ki) : Bize Hâlid b. Abdillâh, Süheyl'den, o da Ebû Ubeyd El-Mezhacî'-den (Müslim der ki: Ebû Ubeyd, Süleyman b. Abdilmelik'in âzâcUısıdır.), o da Ata' b. Yezîd El - Leysî'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen haber verdi. (Efendimiz şöyle bu­yurmuşlar.)

«Bir kimse her namazın sonunda Allah'a otuzöç defa tesbîh, OtuzDç defa hamd eder, otuzüç defa da tekbîrde bulunursa bunların mecmOu dok-sandokuz eder. Yüzün tamâmında da: Allah'dan başka hiç bir ilâh yok-dur. Yalnız o vardır. Şeriki yokdur. Mülk onundur; Hamd de ona mahsÛs-dur; hem o her şey'e kaadirdir; derse günahları denizin kopuğu kadar bile olsa (yine) affolunur.»

 

(...) Bize Muhammed b. Sabbâh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail b. Zekeriyyâ, Süheyl'den, o da Ebû Ubeyd'den, o da Atâ'dan, o da Ebû Hü­reyre'd en naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre: «Resulüllah (Sallallahü Aleyhi veSeltem) şöyle buyurdu...» diyerek bu hadîsin mislini rivayet etmiş.

Bu rivayetlerin hepsi namazdan sonra yapılacak 2İkri beyân etmekte­dirler. Fakır muhacirlere dâir olan Ebû Hüreyre hadîsini Buhârî «Namaz» bahsinde; Nesâi «Yevm ve Leyle»de muhtelif râ-vîlerden tahrîc etmişlerdir. Ayni hadîsi Ebû Dâvûd ile Tirmizî de rivayet ederler. Mezkûr hadîsde mevz-û bahis olan fakır mu­hacirlerin kaç kişi olduğu bilinmemektedir. Yalnız Ebû Dâvûd 'un bir rivayetinde Hz. Ebû Zerr'in gelen muhacirler arasında olduğu Nesâî'nin ve diğer bâzı ulemânın rivayetlerinde gelen muhacirler arasında Ebû ' d-Derdâ (Radiyalîahû anh) 'in da bulunduğu zik­redilmektedir.

Düsûr: Çok mal mânâsına gelir. Bâzıları her şey'in çoğuna düsûr de­nildiğini söylemişlerdir. Bu kelimenin dâima müfred kullanıldığını söy­leyenler bulunduğu gibi tesniye ve cemî hâlinde kullanıldığını da iddia edenler vardır. Bâzı rivayetlerde düsûr kelimesinin yerine «dûr» denil-mişdir.

Dûr: Dâr'ın cem'idir. Bu takdirde hadîsden murâd: ev bark sahipleri olur ki netice yine zenginler demekdir.

Muhacirlerin fakirleri Ensârm fukarasından daha çokdu. Çünkü mu-hâcirîn-i kiram Mekke'deki mallarından, mülklerinden olmuşlardı. Suâli muhacirlerin sorması bundan (yâni fakirlerinin çok olmasından)'dır Bir rivâyetde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'e suâli soran Hz. Ebû Zerr; diğer bir rivâyetde Ebû'd-Derdâ (Radiyalîahû a/ıh û ma) dır.

Muhacirlerin suâline karşı Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) na­mazdan sonra muayyen mikdârda tesbîh, tahmîd ve tekbîrde bulunmak sureti ile muhacirlerin sevap hususunda herkesi geçeceklerini beyân bu-yurmuşdur.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: «Bu kelimeler bu kadar kolay ve meşakkatsiz söylendikleri hâlde nasıl olur da cihâd gibi en güç ve en faziletli ibâdetlere müsâvî olabilir? bu suâle şöyle cevap verilmişdir: Fakir olduğu hâlde bu kelimelerin, bahusus hamd'in hakkı olan ihlâsı edâ etmek en faziletli ve en meşakkatli amellerdendir. Sonra sevabın mutlaka me-şakkata göre verilmesi lâzım değildir. Kelime-i şehâdeti söylemekle kazanılan sevap, bir çok meşakkatli ibâdetlerin sevabından daha fazladır. Ulemâ-i kiramın beyânına göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile bir lâhza sohbetde bulunmanın hayır ve fazileti hiç bir amelin sevabı ile

Ölçülemez. Ve o dereceye başka hiç bir amel ile ulaşılamaz. Bir de fakir muhacirlerin niyetleri, zengin olsalar zenginler gibi amel etmek idi. Bir hadîs-i şerif de beyân buyurulduğuna göre; «Mü'minin niyeti amelinden daha hayırlıdır.» Binaenaleyh bu niyetde bulunan muhacirîn-i kirama da niyetlerine göre cevap verilecek demekdir. Burada da şöyle bir suâl ha­tıra gelebilir: Namaz sonundaki zikirleri zenginler de yaptıkları takdirde va'd edilen sevaba nail olurlar. Şu hâlde vaziyet yine muhacirlerin şikâ­yet ettiği şekilde kalır. Yânî zenginler yine fakirlerden daha faziletli ve sevaplı olurlar. Çünkü zikir hususunda fakirlerle müsâvî olmakla beraber cihâd ve saire gibi meşakkatli mâlî ibâdetlerde onları geçerler? Buna da şöyle cevap verilmişdir: Fakîr muhacirlerin maksadı mutlaka zenginler­den fazla sevap ve derece kazanmak değil; bu derecelere ve ebedi nimet­lere kendilerinin de nâü olmalarıdır.

Rivayetlerin ekserisinde namazdan sonra evvelâ tesbîh sonra tahmîd daha sonra tekbîr getirileceği zikredilmişse de bâzı rivayetlerde tekbîr, tahmîd'den önce zikredilmiş, bâzılarında da tâhmîdin, tesbîhden önce ya­pılacağı bildirilmişdir. Rivâyetlerdeki bu ihtilâf bu husûsda tertibe riâ­yet şart olmadığını gösterir. Lâkin yine de işe tesbîhden başlamak ondan sonra tahmîd; daha sonra tekbîrde bulunmak evlâdır. Çünkü tesbîh, Teâlâ Hazretlerinin bütün noksanlıklardan beri olduğunu tezammun eder. Tah-mîdde Allah Teâlâ'ya kemâl sıfatını isbât vardır. Çünkü bütün hamd-ü senalar ona âidîr. Ondan sonra sıra tekbîre gelir. Çünkü tekbîrde ta'zîm vardır. Bütün noksanlıklardan münezzeh ve bütün hamdü senalara müs-tahik olan bir zâtı ta'zîmde bulunmak elbetde vâcib olur. îşte bu ta'zîm, tekbîrle edâ olunur. Bütün bunlardan sonra bir de tehlîl getirilerek zikre hitam verilir. Tehlîlden murâd «lâ ilahe illallah ilâh...» cümlesidir. Bu cümle Allah'ın birliğine ve münferid olduğuna delâlet etmektedir.

Zikirlerin yerini ta'yîn hususunda bâzı rivayetlerde: «Her namazdan sonra»; diğer bâzı rivayetlerde: «Her namazdan sonraki dualar meyânın-da»; bir rivayet de: «Her namazın peşinde.» denilmişdir. Buradaki namaz tâbiri farz ve nafile her namaza şâmilse de ulemânın ekserisi onu farz na-r maza hamletmişlerdir. Çünkü babımız hadîslerinden Kâ'b b. Ucra rivayetinde namazdan muradın farz namaz olduğu tasrih edilmişdir. Anlaşılıyor ki, ulemâ mutlak olan sair rivayetleri bu mukayyed ıivâ-yete hamletmişlerdir.

Kâ'b b. Ücra hadîsini Dâre Kutnî mevkuf saymış ve «Merfü' rivayeti mevkuf rivayetinden zayıfdır. Çünkü hadîsi mevkuf olarak rivayet eden râvîler hıfız ve dirayetçe ötekilerden daha üstündür.» demişse de onun bu sözü kabul edilmemişdir. Çünkü bu hadîsi Müs­lim hep merfû' tarîklerden rivayet etmişdir. Dâre Kutnî dahî başka tarîklerden onu merfû' olarak rivayet etmişdir. Hadîsi mevkuf ri­vayet edenler Mansûr ile Şu'be ise de onların bile merfû1 ve­ya; mevkuf rivayet ettiklerinde ihtilâf vardır.

Uşûl-u fıkıh ulemâsı ile Fukahâya ve hadîs imamlarının muhakkikle­rine göre hem mevkuf, hem merfû' rivayet edilen bir hadîse merfû' hük­mü verilir. Sahîh olan mezheb budur. Hattâ mevkuf olarak rivayet eden­lerin adedi daha çok bile olsa hadîs yine merfû' hükmündedir. Hâlbuki bu-. rada bilâkis merfû' olarak rivayet edilenlerin sayısı daha çokdur.

Muakkıbât: Teşbihler demekdir. Teşbihler birbiri ardından geldikleri için onlara bu isim verilmişdir.

Bu babın hadîslerinde zikri geçen teşbihlerin sayısı pek muhtelifdir. Bâzılarında otuzüç adet olacağı tasrîh edilmişdir. Nitekim Ebû Hüreyre hadîsinde böyledir. Nesâî'nin tahrîc ettiği Zeydü '-bnü Sabit hadîsinde teşbihlerin yirmibeş; îbni Ömer (Radiyailahâ anh) hadîsinin bâzı tanklarında onbir, Tirmizî ile Nesâî'nin rivayet ettikleri Enes hadîsinde on; Enes hadîsi­nin bâzı tarîklerinde bir; Taberânî'nin rivayet ettiği Cühenî hadîsinde yetmiş; Nesâî'nin tahrîc ettiği Ebû Hüreyre ha­dîsinin bâzı tarîklerinde yüz defa tesbîh, tekbîr ve tahmîd edileceği; bu yapılırsa yapan kimsenin günahları denizin köpüğünden bile çok olsa af-vedileceği beyân edilmişdir.

Acaba zikir hususundaki bu muhtelif adetlerin hikmeti nedir?

Ulemânın beyânına göre bunlardaki hikmet sırrını bilmesek bile her gey'den evvel emre imtisâldir. Çünkü Peygamber (Saîiallahü Aleyhi ve Selîem) 'in sözleri hikmetden hâlî değildir.

Aynî diyor ki: «Teşbihlerin sayısı hakkındaki ihtilâf şahıslara, hâl ve zamanlara göre değişikdir. Bunlar şöyle îzâh olunabilir: Namazdan son­ra bir defa zikirde bulunmayı emretmesi bir adedi en küçük sayı olup on­dan aşağı başka sayı bulunmadığın dan dır. Altı defa zikir emredilmesi günlerin sayısı altı olduğu içindir. Binaenaleyh namaz sonunda altı defa zikirde bulunan kimse haftanın her gününde bir defa zikir etmiş ve bü­tün günlerini zikir bereketi ile doldurmuş gibi olur. On defa zikir tavsiye edilmesi her hayır on kat sevapla mukabele göreceğindendir. Onbir de öyledir. Bunda onun muhakkak olduğuna kat'î sûretde hüküm hâsıl olsun diye bir de ziyâde vardır. Yirmibeş defa zikir tavsiye edilmesi günle, ge­cede yirmidört saat bulunduğundandır. Onbirde olduğu gibi bunda da yir-midört adedi kat'î olarak anlaşılmak için üzerine bir sayı daha ilâve edil­mişdir. Şu hâlde namazdan sonra yirmibeş defa zikr-u tesbîhde bulunan kimse günle gecenin her saatinde zikir etmiş gibi olur. Zikrin otuzüç aded yapılmasının tavsiye buyurulması bu sayı üçle çarpıldığı zaman doksandokuz ettiği içindir. Binaenaleyh bu mikdâr zikirde bulunan kimse Allah Teâlâ'yi doksandokuz ismi ile zikretmiş gibi olur.

Zikrin yetmiş defa yapılmasının emir buyuralması bire on hesabı ile yetmişe karşı yediyüz sevap hâsıl olacağı içindir. Nitekim Cühenî hadîsinde bu cihet tasrîh olunmuşdur.

Yüz defa zikirden ise çoklukda mubâlega kasdolunmuşdur. Çünkü yüz adedi sayıların üçüncü derecesidir.

Bu sayıların hangisinin tercîha şayan olduğu mes'elesine gelince: zik­rin her nev'îni otuz üçer defa yapmak yâni otuzüç defa «Sübhânallah», otuzüç defa «Elhamdülillah*, otuzüç defa da «Allâhu Ekber» demek hep­sinden evlâdır. Kaadı İyâz: «Bu Ebû Salih'in te'vîlin-den evlâdır.» diyor.

Tekbîrlerin sonunda ilâh... denüif ki,

bununla yüz tamam olur. Bir rivâyetde tekbîrin otuzdört aded yapılacağı zikredilmişdir. Bunlar mevsuk râvîler tarafından yapılma ziyâdeler oldu­ğu için kabul edilmeleri gerekir. Nevevî'nin beyânına göre; insan ihtiyatla hareket etmeli ve otuzüç defa tesbîh, otuzüç tahmîd, otuzdört. defa da tekbîrde bulunmalı; en sonunda da tehlîli yapmalıdır. Bu suretle ona göre bütün rivayetlerin arası cem' edilmiş olur.

Acaba zikredilen adedlerden az veya çok tesbîh veya tahmîdde bulu­nulursa va'd edilen sevap hâsıl olur mu, olmaz im?

Ulemâdan bâzılarına göre ziyâde veya; noksan kasden yapılırsa vaad edilen sevap hâsıl olmaz. Çünkü olabilir bu adedlerin bir hikmeti ve hâs­sası bulunur da aded noksan bırakılmak veya ziyâde edilmek sureti ile bu hikmet ve hâssa zayi' olur. Fakat diğer bâzı ulemâ bu mütâlâayı doğru bulmamış istenilen aded dolduruldukdan sonra yapılan ziyâde o aded vâad buyurulan sevabı gidermez; demişlerdir. Bu kavil daha makbul görün­mektedir.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Namazlardan sonra zikirde bulunmak faziletli bir ameldir.

2- Derece kazanmak için sâlih ameller işlemek hususunda müsa­baka caizdir. Çünkü ashabın zenginleri zikir mukabilindeki sevabı işitin­ce hemen zikre şitâb etmişler; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) kendilerine bir şey dememişdir.

3- Bir kimsenin yaptığı hayırlı işlere gıpta ederek kendisinin de onun gibi yapabilmesini istemek caizdir.

4- Ganî-i şâkir mi efdaldir yoksa fakîr-i sâbir mi? mes'elesi ulemâ arasında ihtilaflıdır. Sûfiyyenin cumhuruna göre hâline sabreden fakir zengine tercih olunur. Çünkü nefsi tehzîp ve terbiye fakirlikle daha ziyâde mümkündür. Vukuu da daha çokdur.

Kurtubî:   bu mes'elede beş kavil olduğunu söyler:

a) Bâzıları zengini, fakire tercih ederler.

b) Diğer bâzıları bilâkis fakiri, zengine tercih ederler.

c) Geçinecek kadar varlığı olmak evlâdır.

d) Tercih mes'elesi herkesin hâline göredir.

e) Bir takımları bu mes'elede tevakkuf etmişlerdir.

Bu mesele hakkında selef-i sâlihîn münazarada bulunmuş. Neticede zenginliğin, fakîrlikden üstün bir haslet olduğu kanaatine varılmışdır.

5- Bazen kişinin kendine yaptığı hayır hasenatın sevabı başkaları­na yaptığı hayırın sevabına müsâvî olur. Çünkü sevâb kişinin istihkakına göre değil, sırf Allah Teâlâ'nm dilediği kullarına ihsan ettiği bir atıyyedir.

 

27- İhram Tekbiri İle Kıraat Arasında Okunacak Dua Babı

 

147- (598) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cerîr, Umâretâ'bnü Ka'kaa'-dan, o da EbÛ Zür'a'dan, o da Ebû Hüreyre'den nak­len rivayet etti. Ebû Hüreyfe şöyle demiş: Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi veSellem) namaz için tekbîr aldığı vakit Kur'an okumazdan Önce bir an sükût ederdi. Ben:

— Tâ Resülâllah- Anam babam sana feda olsun şu tekbir ile kıraat

arasındaki sükûtunu lütfen bana söyle; o esnada ne diyorsun?» dedim. Re-sûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Allah'ım! Benimle, günahlarımın arasını mağrible, maşrık arası gibi ırak eyle! Yâ Rabb! Beni günahlarımdan beyaz elbisenin, kirden temizlen­diği gibi temiz pâk eyle! Yâ Rabb! Beni günahlarımdan kar ile, su ile ve dolu ile yıka; derim» buyurdular.

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be ile İbni Nümeyr rivayet ettiler. De­diler ki : Bize İbni Fudayl rivayet etti. H.

Bize Ebû Kâmil de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülvâhid (yâni İbni Ziyâd) rivayet etti. Bunların ikisi de Umâretü'bnü Ka'kaa'dan bu is-nâdla Cerîr hadîsi tarzında rivâyetde bulunmuşlardır.                           .

Bu hadîsi Buhârî «Ezan» bahsinde; Ebû Dâvûd, Ne-sâî ve İbni Mâce «Namaz» bahsinde; ayrıca Nesâi «Kitft-bû-t - Tahâre» de muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Bu bâbda Bez-zar iyi bir sened ile şu hadîsi rivayet etmişdir: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Biriniz namaz kıldığı vakit: Allah'ım, benim ile günahlarımın arasını mağriple, maşrık arası kadar ırak eyle! Yâ Rabb! Ben kıyamet gününde benden yüz çevirmenden sana sığınırım! Allah'ım, beni günahlarımdan be­yaz elbisenin kirden paklandığı gibi temiz pâk eyle! Allah'ım, beni müstü-man olarak yaşat; mü si uman olarak öldür! desin.» buyurdular.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in namaza niyetlendikden son­raki sükûtundan murâd: Sesle okumamasıdır. Yoksa hiç okumamak değil­dir. Hz. Ebû Hüreyf e 'nin sükûtu esnasında ne okuduğunu sor­ması da buna delâlet eder.

Hatâya: Hatıyyenin cem'idir. Hatıyye: günah demekdir.

Hadîsde zikri geçen günahlardan murâd: Geçmiş veya; gelecek gü­nahlar olabilir. Bundan murâd geçmiş günahlar olduğuna göre mânâ: «Be­nim geçmiş günahlarımı aff-u mağfiret et.» demek olur. Bâzıları:: «Beni günahlarımdan ırak eyle!» sözünün mânâsı: İşlenen günahlarının affı ile gelecekde günah işlemekden korumasıdır. Cümlede mecaz vardır. Çünkü hakîkî uzaklaşma ancak zaman ve mekanda tasavvur olunabilir.» demiş­lerdir.                   

Günahlardan ileride işlenecek olanlar murâd edildiğine göre mânâ: «Bana ileride günâh işlemek mukadderse, beni o günahdan ırak eyle!» demek olur.

Hadîsde iki yerde teşbih yapılmışdır. Bunların birincisi, günahlardan uzaklaştırmayı mağrible maşrik arasındaki uzaklığa benzetmek sureti ile yapılmışdır.

Vech-i şebeh: Şark ile garbın bir araya gelmesinin imkânsızlığıdır. Kişinin günahlarına yaklaşması şarkla garbın biribirine yaklaşmasına benzetilmişdir.

İkinci teşbih: Günahlardan temizlenmek, beyaz elbisenin kirden te­mizlenmesine benzetilmek suretiyle yapılmışdır. Bu temizlenmenin be­yaz elbiseye benzetilmesi, beyaz rengin kir götürmemesindendir.

Kirmanı diyor ki: «En iyi temizlik ancak sıcak su ile olduğu hâlde karla, suyla ve dolu ile temizlemesini istemek temizlikde mübâlega ifâde etmek içindir.»

Hattâbî (319-388) : «Bu misâllerle zikredilen şey'lerin kendileri kasd edilmemişdir. Bunlarla ancak günahlardan temizlik hususunda te'kîd ve mübâlega murâd edilmişdir. Karla, dolu insan eli değmemiş ve kulla­nılmamış iki sudur. Binaenaleyh murâd ettiği elbise temizliği mânâsını beyân hususunda bunları misâl almak son derece te'kîdli olur.» diyor.

Tıybî ( -743) ; «Şöyle de denilebilir: Suyu zikretdikden sonra ayrıca karla doluyu da anmak aff-u mağfiretden sonra rahmetin şumûlü-nü dilemek içindir...» diyor.

Kirmanı ise: «En iyisi şöyle demekdir: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) günahları cehennem ateşi yerine tutmuşdur. Çünkü gü­nahlar Teâlâ Hazretlerinin vadi mûcebince cehenneme girmeyi icâb eder. Binaenaleyh onların hararetini söndürmeyi te'kîd kabilinden su ile ifâde etmiş; sonra ondan daha soğuk olan kara, daha sonra ondan da soğuk olan doluya geçmek sureti ile mübâlega göstermişdir. Çünkü en soğuk olan su en ziyâde donuk olandır.» demektedir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîîem)'in bu üç duası üç zamana naza­ran yapılmış da olabilir. Şu hâlde; günahlardan uzaklaştırmak, istikbâle; temiz pâk etmek hâle; yıkamak da mâzîye âid olur.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler.

 

1- Namaza istiftâhın ne ile yapılacağı ulemâ arasında ihtilaflıdır.

îmana Âzam ile İmam Ahmed b. Hanbel'e göre is-tiftâh «Sübhâneke» ile yapılır. Delilleri, Ebû Dâvûd, Tirmi-zî ve İbni Mâce 'nin rivayet ettikleri Âişe (Radiyallahû anha) hadîsidir. Mezkûr hadîsde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in nama­za «Sübhâneke» ile başladığı bildirilmektedir. Bu hadîsi Hâkim «El -Müstedrek» nâm eserinde, hem Ebû Dâvûd‘un, hem de Tirmizî‘nin isnâdlan ile tahrîc etmiş, ve: «Bu hadîs isnâd itibârı ile sa-hîhdir.» demişdir.

Hz. Ömer b. Hattâb (Radtyallahûanh)hn da namaza Süb-hâneke» ile başladığı rivayet olunur.

Bu bâbda Ali, Abdullah b. Mes'ûd, Âişe, Câbir, Cübeyr b. Mut'im ve İbni Ömer (Radtyallahû anhûm) hazerâtından dahî rivayetler bulunduğunu Tirmizî naklet-miştir. Bunlann en meşhuru Ebû Saîd-i Hudrî hadîsidir. Mezkûr hadîsde Hz. Ebû Saîd   «Peygamber   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza durduğu vakit evvelâ tekbir alır, sonra duasını okur, sonra iler sonra da derdi.» demişdir.

Tirmizîbu hadîsi rivayet ettikden sonra: «Bu bâbda en meş­hur olan hadîs Ebû Saîd'in rivayet ettiğidir.» der. Filhakika ule­mâdan bâzıları bu hadîsle amel etmişlerdir. Fakat ekseri ulemâya göre hadîs olarak Eesûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet edilen yalnız «Sübhâneke» dir, O da «Lâ ilahe gayruk» cümlesi ile sona erer. Geri kalan kısmı hadîs olarak rivayet edilmemişdir. Hz. Ömer ile Abdullah b. Mes'ûd (Radtyallahû anhûma) *dan rivayet edilen de budur. Tabiîn ve Tebe-i Tabiînden beri ekseri ulemâ bununla amel et­mişlerdir.

Hz. Alî hadîsini İshâk b. Râhuy e tahrîc etmişdir. Bu hadîsde Kesû\ül\ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in   «Sübhâneke» den sonra duasını da okuduğu zikredilmektedir, İshâk bunlann ikisini de oku­mayı daha muvafık bulduğunu söylemişdir. Ancak îbni Ebî Ha­tim 'in «Kitâbu'l - tlel» nâm eserinde beyân olunduğuna göre Ahmed b. Se1eme'ye bu hadis hakkında ne diyeceği soruldukda: «Mevzu' ve bâtıldır; aslı yokdur. Zannederim bu hadîs Hâlid b. Kaasim El-Medâyinî 'nin rivayeti olacakdır. Bu adam Mısır'a gitmiş, ora­da Leys'den hadîs okumuş; Medâin'e döndüğü vakit halk kendisinden hadîs dinlemişdir. Mürsel hadîsleri vasleder; onlara isnâdlar uydurtir-muş...» demişdir.

Müslim, Hz. Alî hadîsinin yalnız «Veccehtü Vechiye» kıs­mını rivayet etmişdir. Ancak onda bu duâ ile birlikde duası da zikredilmektedir.

Abdullah b. Mes'ûd hadîsini Taberânî «Mu'-cem»inde tahrîc etmişdir.

Aişe hadîsini: Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbni Mâce; Câbir (Radtyallahû anh) hadîsini Dâre Kutnî; Cübeyr b.  Mut'im   hadîsini   Ebu   Dâvûd   tahrîc etmişlerdir.

îbni Ömer hadîsi Taberânî 'nin «Mu'cem» indedir. Bu hadîse göre Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Seilem) namaza niyetlendiği za­man evvelâ «Veccehtu Vechiye» duasını, sonra «Sübhâneke» yi; onu bi-tirdikden. sonra «Inne salâtî ve nüsukî...» duasını okurmuş.

Bunlardan mâda bu bâbda Enes, Hakem b. Umeyr, Vasile ve Ömerü'bnü'l-Hattâb (Radiyalİahû tmhûm) hazerâtından da rivayetler vardır.

îbni Esîr'in «Şerhfil - Müsned» adlı eserinde beyân ettiğine gö­re imam Şafiî, farz olsun nafile olsun bütün namazlarda bu zikir­lerin hepsini baştan sona kadar okurmuş.

Müzenî'nin rivayetine göre ise yalnız «Veccehtu Vechiye» duası­nı «Müslimîn» e kadar okuduğu bildirilir.

Hanefiler'den imam Ebû Yûsuf'a göre namaza duran bir kim­se evvelâ -Sübhâneke» ile «Veccehtu Vechiye» duasını okur «El-Muhit» nam eserde «Veccehtu Vechiye» duasının tekbîrden Önce okunması müs-tehâb olduğu bildirilmektedir. Bâzıları bunun müstehâb olmadığına kail­dirler. Çünkü onunla meşgul olmak namaz kılmadan uzun zaman kıbleye karşı durmaya sebep olur.

2- Şâfiîlere göre imam, Fâtihâ ile sûre arasında bir az sükût eder bu arada cemaat da fatihayı okurlar. İmam   Şafiî   namaza başlarken imam ile cemaatın ayni iftitâh duasını okuyacaklarını nassan beyân et-mjşdir.

Hâsılı: Namazda biri niyetlendikden, diğeri imam, fâtihâ ile sûreyi okuduktan sonra olmak üzere iki sükût yeri varadır. Bu husûsda Ebû Dâvûd ve başkaları Hz. Semura'dan hadîs rivayet etmişlerdir. Ancak mezkûr hadîsi îmrân b. Husayn kabul etmemiş, bu husûsuda Hasan-ı Basrî 'nin babasına mektup yazılarak sorul­muş o da   Semura 'nin söylediğini tasdik etmişdir.

3- Bu hadîs: «Namazda iftitâh duası müstehâbdır» diyen   Ebû Hanîfe, Şafiî, Ahmed b. Hanbelile cumhûr-u ule­mânın delilidir.

İmam Mâ1ik'e göre iftitâh tekbîrinden sonra duâ okumak müs­tehâb değildir.

Şâfiîler'e göre imamın fâtihâ ile sûreden sonra sükût etmesi cemaatla fâtihâ okumalarını te'mîn içindir. Hanefîler'e göre imamın arkasındaki cemâat bir şey okumadıkları için bu sükût kıraatle, rükû'un arasını ayır­maya hamledilmişdir; ve acele etmemekden ibâretdir. Kasden uzatılacak olursa mekruh olur. Yanılarak uzatılırsa secde-i sehiv îcâb eder. Çünkü bununla rükû' tehîr edilmiş olur.

îmam Mâ1ik'e göre namazın başında, ortasında ve sonunda her­hangi bir duayı okumakda beis yokdur. Bu husûsda farz namazlarla sün­netler arasında bir fark yokdur. İmam Şafiî 'nin mezhebi de budur. Yalnız ona göre istiftâh duasını okumak sünnetdir.

Hanefîler'e göre istiftâh için «Sübhâneke» den başka duâ okunmaz. Bu bâbda rivayet olunan dualar farz namazlarda teşehhüdden sonra na­mazın nihâyetinde okunabilir. Nafile namazlarda ise müsamaha sahası daha genişdir. Hanefîler'ce bu bâbda vârid olan dualar gece namazlarına hamledilir.

îbni Battal diyor ki: «Burada mevzubahis olan sükût Resulü^ Iah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem) 'in devam üzere yaptığı bir iş olsaydı Medî-neliler onu hem lafzan, hem amelen naklederlerdi. Etmediklerine göre bu­nu Peygamber (Saiîaîîahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin bâzan yapıp, bazen yapmamış olması ihtimâli vardır. Binaenaleyh terki caizdir.

4- Sâri' Hazretlerine karşı ümmetin «Annem babam sana feda ol­sun Yâ Resûlallah.» demesi caizdir. Ayni sözü mü'minlerin birbirine söy­lemesi hususunda ihtilâf edilmîşdir. Esah olan kavle göre caizdir. İkinci bir kavle göre caiz değildir. Bu söz yalnız Besûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûs olmak üzere söylenir. Üçüncü bir kavle göre ise ule-mâ-i sâlihîne karşı söylenebilir, başkalarına söylenmesi câîz değildir.

 

148- (599) Müslim der ki: Bana Yahya b. Hassan ile Yûnus El - Mti-eddib ve başkaları tarafından rivayet olundu. Dediler ki: Bize AbdÜlvâ-hid b. Ziyâd rivayet etti. Dedi ki: Bana Umâratü'bnü Ka'kaa' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû ZüVa rivayet etti. Dedi ki: Ben Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitdim: «Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) ikinci rek'âtd kalktığı zaman kirâete, fâtiha'dan başlar; sükût etmezdi.»           :   ..   .   , ,

Bu hadîs isnadının baş tarafı sakıt olan muallâk hadîslerdendir. Bu gibi hadîslerin hükmü kitabımızın mukaddime kısmında beyân edilmişdir.

Hadîs-i şerif ilk oturuşdan, üçüncü rek'âta kalkıldığı zaman sükût lâ­zım gelmeyeceğine yâni orada «Sübhâneke» ve emsali gibi gizli zikir meşrû' olmadığına delildir. Zâten buna kail olan da yokdur. Ancak ikindi ile yatsının farzlarından önce kılınan dörder rek'ât sünnet-i gayri müekkede-lerde üçüncü rek'âta kalkıldıkda «Sübhâneke» okumak mes'nûndur. Terâ-vîh namazında dörder rek'âtda veya daha fazlada selâm verildiği takdirde onun hükmü de böyledir.

 

149- (600) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Katâde ile Sabit ve Humeyd, Enes'den naklen haber verdiler ki: bir adam nefes nefese (mescide) gelerek saffa girmiş ve: Allah'a hayırlı, halisane çokt hamd olsun! demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazını biti­rince :

«O sözleri söyleyen hangİnizdi?» diye sormuş. Cemaat sükût etmiş­ler. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekrar:

«Bunları söyleyen hanginizdi? Zira zararlı bir şey söylemedi.» buyur­muşlar. Derken bir adam:

—  Soluk soluğa (koşarak) yetişdim de onları ben söyledim.» demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Gerçekten oniki Melek gördüm ki bunları hangisi Allah'a evvelâ arz edecek diye yarış ediyorlardı.»  buyurmuş

Buhârî'nin bu manâda Hz. Rifâatü'bnü Râfi' (Radiyallahü anhûma) 'dan rivayet ettiği bir hadîsde şöyle denilmektedir: «Bir gün Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in arkasında namaz kılı­yorduk. Rükû'dan başını kaldırınca «Semiallâhu İtmen hamiden» dedi; ar­kasındaki cemaatdan biri de «Rabbena' ve leke'l - Hamdü hamden kesî-ren, tayyiben, mubâraken fîhi» dedi.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazdan çılanca: «O konuşan kimdi?» diye sordu. Konuşan zât:

—  Bendim... cevâbını verdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): «Otuz küsur melek gördüm ki hepsi bunları evvelâ ben yazayım diye şİtâb ediyorlardı.» buyurdular. Ayni hadîsi Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî tahrîc etmişlerdir.

Nesâî ve başkaları rivayetlerinde bu hadîsi Muâz b. Rifâa'dan, o da babasından naklen tahrîc etmişlerdir, O rivâyetde Rifa'a şöyle demişdir. «Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Seliem) 'in arkasın­da namaz kıldım (Bir ara) aksırdım da: «AUâha hayırlı, bereketli,    Rabbimizin

dileyip razı olacağı gibi halisane çok çok hamd olsun!» dedim. ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) namazı kıldırarak selâm verdikden sonlsa&ibkîl

«Kimdi o namazda konuşan?» dedi. Kendisine kimse bir joy söyle­medi, sonra ikinci defa tekrar:

«Kimdi o namazda konuşan?» diye sordu. Bunun üzerine Rifâ'atti*-bnü Kâfi' b. Afra':

—  Ben idim Yâ Kesûlallah!» dedi. Peygamber   (Sallailahii Aleyhi ve Seliem) :

«Nasıl demişdin?   (Bir daha söyle) » dedi Rifâ'a:

—  Allaha hayırlı, bereketli, Rabbimizin dileyip razı olacağı gibi ha­lisane çok çok hamd olsun!», dedim cevâbını verdi.   Bunun üzerine Pey­gamber (Sallailahii Aleyhi ve Seliem) :

«Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim kî otuz kusur me­lek gördüm. Bunları İlk olarak hangisi Allah'a arz edecekleri hususunda /ansıyorlardı.» buyurdu.

Bu hadîsden anlaşılıyor ki Buhârî rivayetinde ismi zikredilme­yen zât Rif âatü'bnü Râfî' yâni hadîsin râvîsi imiş. Fakat bâzıları bunu kabul etmemiş kıssanın ayrı ayrı zamanlara âid olduğunu söylemişlerdir. Bir takımları vak'anın bir olduğuna hükmetmiş ve riva­yetlerin arasını bularak: «Caiz' ki Rifâ'nın aksırması Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) 'in başını rükû'dan kaldırdığı zamana tesadüf etmiş de onun için Rifâ'a kendi isminden bahsetmemişdir. Yahut râ-vîlerden bâzısı Rifâa'nın ismini unuttuğu için onu bir adam diyerek zikretmişdir.» demişlerdir.

Rivayetlerin bâzılarında namazın akşam namazı olduğu kaydedilmiş-dir.

Tayyib: Riya ve şöhret şaibesinden hâlis manasınadır, Möbârebden murâd da hayırı çok demekdir. Nesâî‘nin rivâyetindeki «Mtibâreken aleyhi» tâbiri zahire göre «Mübâreken rthi» ilin te'kîdidir. Bâzılarına göre birinci mübârek'den murâd ziyâde, ikincisinden murâd da baka ve devam­dır. Babımız hadîsinde okunan kelimeleri kapışan meleklerin onikî olduğu bildiriliyor. Bubirî hadîsinde bunların otuz küsur; Taberânİ'-nin rivayet ettiği   Ebû   Eyyûb   hadîsinde onüç oldukları bildiriliyor.

Acaba meleklerin bu adedlerle tahsis buyurul masının hikmeti nedir? Bu suâle Aynî şu cevâbı vermektedir: «Bana burada şu feyz i ilâhî sânih oldu: «Otuz küsur... kelimelerinin harfleri otuzdort harfdir: Şu hâl­de Allah Teâlâ mezkûr kelimeleri ta'zîm için bu harflerin sayısınca melek indirmiş demek oluyor. Diğer rivayetler de buna kıyâs olunur!»

Sonra zahire göre bu melekler Hafeza melekleri değildir. Buhârî ile Müs1im'in müttefikan rivayet ettikleri Ebû Hüreyre hadîsi de. bunu gösterir. Mezkûr hadîsde:

«Allah Teâlâ'nın Öyle bîr takım melekleri vardır ki, bunlar yollarda do­laşarak ehl-i zikri ararlar.» buyurulmuşdur.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Allah Teâlâ'ya hamd-ü senada bulunmak, onu zikretmek sevâbdır.

2- Yanındakileri şaşırtmamak şartı ile yüksek sesle zikir caizdir.

3- Kulların amellerini yazan melekler Hafeza meleklerinden baş­kadır.

 

150- (601) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail b. Uleyye rivayet etti. Dedi ki: Bana Haccâc b. Ebî Osman, Ebû - Zübeyr'-den, o da Avn b. AbdUlâh b. Utbe'den, [57] o da Ibni Ömer'den naklen ha­ber verdi.    Ibni Ömer şöyle demiş:   Bir defa biz Resûltillah   (Sallaüçhii Aleyhi ve Sellem) ile birlikde namaz kılarken birden cemaatdan biri » Allah en büyükdür; ona çok hamd olsun! Allâhı akşam sabah teşbih eylerim; dedi. Bunun üzerine Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Filan ve filan kelimeleri söyleyen kimdir?» diye sordu, cemaatdan biri:

— Bendim Yâ Kesûlallâh!.. dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Ben bunlara şaştım, bunlar için gök kapılan açıldı.» buyurdular.

İbni Ömer: «Ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'în bunu söy­lediğini duydum duyalı bir daha bu kelimeleri bırakmadım.» detnüş.

Hadîs-i şerîfdeki «Kebiran> kelimesi muzmer bir fiilin mef ûlü olmak üzere nasp edilmişdir. Bâzıları na't-ı maktu, bir takımları da temyiz olmak üzere mansûb olduğunu söylerler. Hâl diyenler de vardır. Na't-ı Maktu' ve temyîz diyenlere i'tirâz olunmuşdur.

Hadîs-i şerif aynen bundan önceki hadîs mânâsındadır. Vak'amn bir olması da, müteaddid olması da muhtemeldir.

Gök kapılarının açılmasından murâd: Bu kelimelerle yapılan duanın kabulüdür. Çünkü duaların kıblesi gök yüzüdür.

îbni Ömer (Radiyatlahû anhûma) Hazretlerinin sözü bu duaların devam üzere yapılmasına teşvîkdir. Aüâhu'alem.

 

28- Namaza Vakar ve Sükünetle Gelmenin Müstehab Oluşu ve Koşarak Gelmekten Nehiy Babı

 

151- (602) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ararü'n - Nâkıd ve Zü-heyr b. Harb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o da Saîd'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (SallaUahii Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etti. H.

Bana Muhammed b. Cafer İbni Ziyâd da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbrahim (yâni îbni Sa'd) Zührî'den, o da Saîd ile Ebû Seleme'den, onlar da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (SaV.allahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen haber verdi. H.

Bana Harmeletü'bnü Yahya dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize îbni Vehb haber verdi (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihab'dan naklen haber verdi. Demiş ki. Bana Ebû Selemete'bnü Abdirrahmân haber verdi ki, Ebû Hüreyre şöyle demiş: Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i:

«Namaza ikaamet getirildiği vakit ona koşarak gelmeyin, yürüyerek gelin! Sükûneti iltizâm edin, yetişebildiğiniz kadarını (İmamla) kılın; yeti­şemediğinizi (kendiniz) tamamlayın!»  buyururken işitdim.

 

152- (...) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybetü'bnü Saîd ve İbni Hucr, İsmail b. Ca'ler'den rivayet ettiler. İbni Eyyûb dedi ki: Bize İsmail rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Alâ', babasından, o da Ebû Hüreyre'den nak­len haber verdi ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Namaz için ikaamet getirildiği vakit ona koşarak gelmeyin; sükûne­ti İltizâm ederek gelin. Yetişebildiğiniz! (İmamla) kılın, yetişemediğinizi de (kendiniz) tamamlayın! Çünkü sizden bîriniz namaz maksadıyla yola çı­karsa namazda sayılır.»  buyurmuşlar.

 

153- (...) Bize Muhammed b. Râfc* rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-dürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'-den naklen rivayet etti. Henamâm: Ebû Hüreyre'nin, Kesûlüllah (SaVullahü Aleyhi ve Setlem)'âen bize rivayet ettikleri şunlardır, diyerek bir takım hadîsler zikretmiş; ezcümle: Resûlüllah  (SaiIaUahü Aieyhi ve Sellem):

«Namaza nida olunduğu vakit ona yürüyerek gelin; sükûneti iltizâm edin! Yetişebildiğiniz kadarını (imamla) kılın, yetişemediğinizi de (kendi­niz) tamamlayın!»   buyurdular; demişdir.

 

154- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Fudayl (yâni İbni Iyâz) Hişâm'dan rivayet etti. H.

Bana Züheyr b. Harb'da rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize İsmail b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hişâm b. Hassan, Muham­med b. Sîrin'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Salla!lahü Aleyhi ve Sellem) :

«Namaza ikaamet getirildiği vakit ona hiç biriniz koşmasın! lâkin sü­kûnet ve vak'ârı muhafaza ederek yürüsün. Erişebildiğini.(imamla) kıl, ye­tişemediğini de kaza et!» buyurdular.

Bu hadîsi Buhârî «Ezan» ve «Cum'â» bahislerinde tahrîc etmiş-dir. Hadîs Tirmizî 'nin «Siraen»inde dahî mevcûddur.

Namaza ikaamet getirilirken koşarak ona yetişmeye çalıgmakdan ne-hî buyurulması, şâir hâllerde koşarak gitmenin evleviyyetle memnu' ol­duğunu bildirmek içindir. Çünkü ikaamet getirilirken koşmak namazın bir kısmına yetişememek endîşesi mevcûd olduğu hâlde yasak edilirice böyle bir endîşe melhuz olmadığı zaman evleviyyetle memnÛ' olur. Bu­nun hikmeti hakkında ulemâ şunu söylemişlerdir: "Namaza ikaamet ge­tirilirken koşarak giden kimse yorularak kesilir. Ve namaza bu hâlle gi­rer. Böyle yorgun ve bitkin bir hâlde kılınan namazda ise beklenilen hu­şu' hâsıl olamaz. Fakat namaza vaktinde vakar ve sükûnetle giden kimse mescide ikaametden önce varacağı için bir parça istirahat bile eder. Bu suretle hiç bir telâş ve yorgunluk bulunmadan kılınan namaz elbetde hu­şu' ve huzû' itibârı ile daha mükemmel olur.

Sekînet ile vakar kelimeleri bâzılarına göre ayni mânâyadır. Fakat Nevevî'ye göre sekînet hareketlerinde ağır başlı davranmak, abes sa­yılan şeylerden kaçınmakdır. Vakaar ise hey'ette olur. Meselâ: bakınma-mak, bağıra bağıra konuşmamak vakardan ma'dûddurlar.

Buradaki rivayetlerin hepsinde mescide koşa koşa gitmek yasak edil­mektedir. Hâlbuki Teâlâ Hazretleri Cum'â namazı hakkında «Allah'ın zikrine koşun...» buyurmuştur. Ancak hadîs ile âyetteki koş­mak tâbirleri ayrı ayrı mânâlarda kullamlmışdır. Âyetdeki koşmakdan murâd yürümek ve gitmekdir. Kasd etmek mânâsına da gelebilir. Hadîs-deki koşmakdan murâd ise kelimenin hakîkî mânâsıdır. Çünkü koşa koşa gitmek az yukarıda arzettiğimiz vecîhle namazın huşu' ile kılınmasına mâni' olur. Binâenaleyh âyetle hadîs arasında mânâ 'itibariyle bir birine mühâfât yoktur. Mü'mine yaraşan islâmî terbiye ve âdaba dikkat etmek, en mükemmel ve mu'teber olan hâlde bulunmakdır.

Resûlüllah (Sallaiîahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Çünkü sizden biriniz namaz maksadiyle yola çıkarsa artık namazda sayılır.»   sözü bütün vakitlere şâmildir. Gerek bu cümle gerekse:

«Yetişebildiğiniz! (imamla) kılın; yetişemediğinizi de (kendiniz) tamam­layın!» ifadesiyle Resûlüllah (Sallaiîahü Aleyhi ve Sellem) namaza koşa ko­şa gitmenin doğru olmadığını te'kîd suretiyle tenbîh buyurmuş; koşarak gitmenin yalnız namaza yetişenlere değil, yetişemeyenlere de memnu' ol­duğunu beyân etmiştir.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Cemaatla kılınan namazın bir cüz'üne yetişmekle cemâat fazileti hasıl olur. Çünkü Peygamber  (Sallaiîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yetişebİld iğinizi (imamla) kılın...» buyurmuş; yetişilen mikdânn azı ile çokunun arasında bir fark yapmamıştır.

2- Cemaate yetişen kimse imamı ne halde bulursa o halde kendisi­ne uyması mendubtur.

3- Camiye giderken vakarla yürümek, abesle iştigâl etmemek, kö­tü söz söylememek, çirkin çirkin bakınmamak, hâsılı mümkün olduğu ka­dar namaz hâlinde sakındığı şeylerden korunmak, camiye vardığında ayni minval üzere oturup namazı beklemek müstehabdır. Yalnız imam MâIik (Rahimehullah) namazın ilk rekâtına yetişememekten endişe eden kim­senin koşmasına cevaz vermiştir.

4- Hadîsin bazı rivayetlerinde :

«Yetişemediğinizi de (kendiniz) tamamlayın...» bir rivâyetde: «Yetişemediğini kaza et!»  buyurulmuştur. Bu mesele ulemâ arasında

ihtilaflıdır. Şâfiîler'le diğer bir çok ulemâya göre mesbûk yâni imâma son­radan yetişen kimsenin imamla birlikde kıldığı mikdar, namazının evveli, imam selâm verdikten sonra kıldığı ise namazının sonudur.

Ebû Hanîfe ile ulemâdana bir cemaat bunun aksine kaail ol­muşlardır. Onlara göre mesbûk'un imamla beraber kıldığı rek'âtlar nama­zın sonu; yetişemediği rek'âtlar ise namazın evvelidir. Bu kavîl aklende pek tabîî görülmektedir.

Mâlikîler bir rivâyetde Hanefîler'le, diğer rivâyetde Şâfîîler'le bera­berdirler. Bu mes'ele hakkında bundan sonraki hadîsde tafsilât verile-cekdir.

5- îmamm arkasındaki cemaata kirâeti vacip görenler imama rİî-kû'da yetişen bir kimseyi o rek'âta yetişmiş saymazlar. Çünkü böyle bir kimseye   Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)    yetişemediği yerleri ta­mamlamasını emretmişdir. İmama rükû'da yetişen kimse o rek'âtuı kıya­mı ile kırâetine yetişememişdir. Binâenaleyh o rek'âtı kaza edecekdir. Hz. Ebû   Hüreyre 'nin kavli bu olduğu gibi   îbni   Huzeyme de bu mezhebi ihtiyar etmişdir.

Hanefiler'e göre imama rükû'da yetişen kimse o rek'âta yetişmiş sa­yılır. Cumhûr-u ulemânın kavli de budur. Çünkü cemaata rükû' hâlinde yetişen Hz. Ebû Bekre'ye Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) o rek'âtı yeniden kıldırmamışdır.

Bir kimse imam rükû'dan doğrulmadan ona uyar da rükû ederse o rek'âta yetişmiş sayılır. Fakat imam rükû'dan doğruldukdan sonra ona uyan kimse o rek'âta yetişmiş sayılamaz. Hanefîler'e göre cemaat imam­dan önce rükû' etse imam onlarla rükû'da birleşse namaz caizdir. Yalnız İmam Züfer'e göre bu namaz caiz olmaz.

 

155- (603) Bana İshâk b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu-hammed b. Mübarek [58] Es-Sûrî haber verdi. (Dedi ki) : Bize Muâviye-tü'bnü Sellâm, Yahya b. Ebî Kesîr'deıı rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Ab­dullah b. Ebî Katâde [59] haber verdi, ona da babası haber vermiş; Demiş ki: Bir defa biz Resulü İlah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) ile birlikde namaz kılıyorduk. Derken bir gürültü işitti ve:

«Size ne oluyor?»  dedi. Ashâb:

— Namaza yetişmek için acele ettik... dediler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bir daha böyle yapmayın! Namaza geldiğiniz vakit sükûneti iltizâm edin; yetişebildiğiniz kadarını (imamla) kılın; yetişemediğinizi de kendiniz tamamlayın!» buyurdular.

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muâviyetü'bnü Hişânı rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şeybân bu isnâdla ri­vayet etti.

Bu hadîsi Buhârî «Ezan» bahsinde, tahrîc etmişdir. Celebe: Sesler ve gürültü manasınadır. Mevzû-u bahis gürültü na­maza sonradan yetişen ashabın hareketleri ile konuşmalarından ve acele

etmelerinden ileri gelmişdi. cümlesi muhtelif şekillerde rivayet edilmişdir. Bâzılarında diğer bâzılarında bir rivâyetde Ebû Davud'un rivayetinde buyurulmuşdur. Bu sebeple mezkûr cümleden muradın ne olduğu ulemâ arasında ihtilaflıdır.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hadîsin muhtelif rivayetlerinde zikredilen, kaza ve itmamın ay­ni mânâya olup olmadığında ihtilâf edilmişdir. İşte imama sonradan ye­tişen bir kimsenin imamla birlikde kıldığı rek'âtlar namazının evvelimi-dir, sönümüdür, meselesindeki hilaf buradan çıkmişdır. Bu husûsda dört kavil vardır:

a) Cemaata sonradan yetişen kimseye mesbûk derler. Meşbûkun imamla birlikde kldığı rek'âtlar namazının evvelidir, İmam selâm ver-dikden sonra yalnız başına kıldığı rek'âtlar namazının sonudur. îmam Şafiî ile İshâk'in ve Evzâî'nin kavilleri budur. Mezkûr ka­vil Hz. A1î ile Tabiînden Saîd b. El-Müseyyeb, Hasan-ı Basrî, Ata' ve   Mekhûl 'den rivayet edilmişdir. Bir rivâyetde İmam Mâlik ile îmam Ahmed b. Hanbel de buna kaaildirler. Delilleri hadîsin bâzı rivayetlerinde geçen «itmam edin» emridir. Çünkü itmam bir şey'in kalan kısmını tamamlamaya denir. Hat­tâ Beyhakî'nin rivayet ettiği bir hadîse göre Hz. A1î (Radiyallahâ anh) «İmama yetişdiğin rek'âtlar namazının evvelidir.» demişdir. Böyle bir kavil güzel bir senedle Abdullah b. Ömer   (Radiyallahû anh) 'dan da rivayet edilmişdir.

b) Mesbûkun imamla beraber kıldığı rek'âtlar   fiillere nisbetle na­mazının evvelidir. Binâenaleyh geri kalan kısmını o fiillerin üzerine bi­na eder. Fakat kavillere nisbetle namazının sonudur. Şu hâlde geriye ka­lan kavilleri kaza eder. İmam   Mâlik 'in kavli budur.   ibni   Bat­ta 1 'in rivayetine göre   Hz.   Mâlik:   «Mesbûkun imama yetİşdiğİ rek'âtları namazının evvelidir. Ancak yetişemediği kırâetin mislini fatiha ve bir sûre okumakla kaza eder.» demişdir.

c) Mesbûk'un imamla beraber kıldığı rek'âtlar namazının evvelidir. Şu kadar var ki imama yetiştiği   rek'âtlarda fatiha île birlikde bir sûre okur, imamdan sonra kıldığı rek'âtlarda ise yalnız fatihayı kaza eder. Çünkü bu rek'âtlar onun namazının sonudur. Zahirîlerle,   Müzeni'-nin ve İshâk'in kavilleri budur.

d) Mesbûk'un imamla birlikde kıldığı rek'âtlar, namazının sonudur. İmamdan sonra mesbûk namazın kalan fiil ve kavillerini kaza etmiş olur. İmam A'zam'la bir rivâyetde İmam Ahmed b. Han­bel 'in kavilleri budur. Mezkûr kavil Süfyân, Mücâhid ve İbni Şîrîn 'den dahî rivayet edilmişdir. İbnü'l-Cevzî: «Bîzim mezhebimizle, Ebû   Hanîfe 'nin mezhebine en muvafık olan şekil bunun namazın sonu olmasıdır.» demişdir.

İbni Battal ( — 444) : Bu kavlin Abdullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Ömer (Radiyallahû anhâm) ile îbrâhîm Nehaî, Şa'bî ve Ebû Kılflbe Men de rivayet edildiğini söyler. Mezkûr kavli İbnü'l-Kaasim, İmam Mâ1ik'den de rivayet etmişdir. Eşheb ile İbni Mâ'ceşûn'un kavilleride bu olduğu gibi İbni Habîb dahî ayni kavli ihtiyar etmişdir.

Bunların delilleri hadîs'in bâzı rivayetlerin deki   «yetişemediğinizi kazâ edin!» emridir. Bu emri İbni-Ebî Şeybe sahîh bir senedle Ebû Zerr (Radiyallahû anh) 'dan, İbni Hazim de Ebû Hüreyre 'den rivayet etmişlerdir. Ayni hadîsi Beyhakî zararsız bir- senedle Muâz b. Cebel (Radiyalhıhû anh) 'dan riva­yet etmektedir.

Hanefiler, Şâfiîler'in deliline cevap vermiş ve : «Tamamlayın» emri mesbûkun namazı imamın namazına bağlı olduğu için verilmişdir. Yâni Mesbûkun yetişemediği rek'âtları kazâ etmesi namazının noksan kalan yerlerini tamamlamakdır. Nevevî: «Cumhurun hücceti ekseri ri­vayetlerde :

«Yetişemediğiniz kısmını tamamlayın» buyurulnıuş olmasıdır.» demiş­se de ona da ayni cevap verilmiş v?: «Yetişemediğini kazâ et!» emri için dahî: Buradaki kazadan murâd: Fukahânın ıstılahına göre kullanılan ka­zâ bir çok yerlerde fiil mânâsına  kullanılmışdır. Kur'ân-ı Kerîm'de «Hacc fiillerini kazâ ettiğiniz vakit...» ve Namaz kazâ olunduğu vakit...» gibi âyetlerde kazâ kelimesi hep fiil

mânâsında kullanılmışdır. Vâkıâ kazâ bazen edâ mânâsmda da kullanı­lırsa da bu mânâda kullanılması mecazdır. Hakikat mânâ mecazdan evlâ­dır. Hele de Şâfiîler'in kaidesine göre; «Bir kelimeyi mecaz mânâsında kullanmak zaruret icâbıdır. Binaenaleyh hakîkat mânâ mümkün oldukça mecaza gidilemez.» denilmiştir.

5- Her namaza sükûnet ve vakarla gitmek müstehabdir. Bu husus-da ilk rek'âta yetişip yetişememe endîşesi mevzubahis değildir.

6- Namaz bizi fevt etti. Yâni namazı kaçırdık demek caizdir, Cum-hûr-u ulemâya göre bu sözde hiç bir kerahet yokdur. Yalnız   İbni   Sîrîn'e göre böyle demek mekrûhdur. «Namaza yetişemedik» demelidir.

 

29- Cemaattibn Namaza Ne  Zaman  Kalkacakları (Nı Beyan) Babı

 

156- (604) Bana Muhammed b. Hatim ile Ubeydullah b. Satd [60] rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Yahya b. Saîd, Haccâc-ı Savvâf dan riva­yet etti. (Demiş ki) : Bize Yahya b. Ebî Kesîr, Ebû Seleme ile Abdullah b. Eb! Katâde'den, onlar da Ebû Katâde'den naklen rivayet etti. Ebû Katâde şöyle demiş; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Namaza ikaamet getirildiği zaman beni görmedikçe ayağa kalkma­yın» buyurdular. İbni Hatim: «İkaamet getirildiği yahut ezan okunduğu zaman...» dedi.

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süf-y&n b. Uyeyne, Ma'mer'den rivayet etti.

Ebû Bekir dedi ki: Bize İbni Uleyye dahi Haccâc b. Ebî Osman'dan) rivayet etti. H.

Bize İshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tsâ b. Yûnus ve Abdurrazzak, Ma'mer'den naklen haber verdiler.

îshâk dedi ki: Bize Velîd b. Müslim, Seyhan'dan naklen- haber verdi. Bu râvîlerin hepsi Yahya b. Ebî Kesîr'den, o da Abdullah b. Ebî Katâde'­den, o da babasından, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeHem)'Aen nak­len rivayet etmişlerdir.

İshâk, Ma'mer ile Seyhan'ın hadislerini rivayet ederken:

«Benim çıktığımı görmedikçe (Kalkmayın)» ibaresini ziyâde etmişdir.

 

157- (605) Bize Hârûn b. Ma'rûi He Harmeletü'bnü Yahya rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İlmi Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana Ehû" Selemete'bnü Ab-dirrahmân b. Avf haber verdi. Kendisi Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işit­miş: Namaza ikaamet getirildi; biz de kalkarak Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımıza çıkmadan evvel salları düzelttik. Müteakiben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geldi. Namazgahına durunca tekbîr almazdan önce (kendisine gusül lâzım geldiğini) hatırladı. Ve hemen ora­dan ayrıldı, bize de:

«Yerinizde durun!» dedi. Biz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem, yanımıza çıkıp gelinceye kadar ayakta kendisini bekledik. Yıkannuşdı; başından su damlıyordu, tekbîr aldı ve bize namazı kıldırdı..

 

158- (...) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Velîd b. Müslim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Amr (yâni Evzâî) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zührî, Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen ri­vayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Namaza ikaamet getirildi, cemaat saflarını kurdular, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'de (mescide) çı­karak (mihrâbdaki) yerine durdu. Müteakiben eli ile cemaata «yerinizde durun» diye işaret etti. (Ve mescidden ayrıldı). Az sonra yıkanmış, başın­dan su damlayarak çıktı geldi ve cemaata namazı kıldırdı.

 

159- (...) Bana İbrahim b. Mûsâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ve-lîd b. Müslim, Evzâî'den, o da Zührî'den naklen haber verdi. Şöyle demiş: Bana Ebû Seleme, Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki: Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) için namaza ikaamet getirilir; cemâat da Pey­gamber (Salîaiîahü Aleyhi ve Sellem) yerine geçmeden önce saflarındaki yer­lerini alırlarmış.                                                                                      .

 

160- (606) Bana Selemetü'bnü Şebîb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hasen b. A'yeiı rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Züheyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Simâk b. Harb, Câbir b. Semura'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: «Bilal [61] gün devrildiği vakit ezân'ı okur, fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizim yanımıza çıkmadıkça ikâamet getirmezdi. O çıktımı kendisini gördüğü vakit namaza ikaamet getirirdi.»

Babımızın Ebû Hüreyre hr dîsini Buhârî «Gusül» ve «Namaz» bahislerinde; Ebû -Dâvûd «Taharet» ve «Namaz» bahis­lerinde; Nesâî ile İbni Mâce dahî «Taharet» bahsinde muh­telif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

İbni Mâce'nin rivâyenide: «Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza kalktı ve tekbîr aldı. Sonra cemaata işaret etti. Cemâat beklediler. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) evine giderek yıkandı; başından su damlıyordu. Bu şekilde cemaata namaz kıldırdı. Namazdan çıkınca:                                                                

«Ben sizin yanınıza cünûb olarak çıkmışım. Hakîkaten namaza duryn-caya kadar bunu unutmuşum,» buyurdular.

Dâre Kutnî 'nin Hz. Enes'den rivayet ettiği bir hadîsde: «Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza    dâhil olarak tekbir aldı; biz de onunla beraber tekbîr aldık. Sonra cemaata (olduğunuz gibi durun!) diye işaret etti.» denilmektedir. Bu babda îmam Ahmed b. Hanbe1, Hz. Alî 'den; Ebû Dâ'vûd, Ebû Bekre (RadiycUlahû anh) 'dan hadîsler rivayet etmişlerdir. Ebû Bekre rivayetinde: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz sabah namazına dâhil oldu ve (yerinizde durun) diye cemaata işaret etti.» detoilniişdir. Bu riva­yetlerin birinde: «Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) başından su damlayarak geldi ve cemaata namazı kıldırdı.» Mürsel olan diğer rivâ-yetde : «Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekbîr aldı; sonra cemaa­ta oturun diye işaret etti.» denilmektedir.

İbni Şîrîn, Ata' ve Rebî1 b. Enes'in mürsel ola­rak rivayet ettikleri bir hadîsde de: «Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaata oturun, diye işaret etti.» deniliyor. Rivayetlerin bâzısın­dan Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namaza niyetlendiği, ondan sonra cünûb olduğunu hatırlayarak namazdan çıktığı; diğerlerinden ise tek­bîr almak için ayağa kalktığı sırada cünûb olduğunu hatırladığı ve namaza niyetlenmeden evine giderek yıkandığı anlaşılıyor. Bu rivayetler birbirine münâfî olduğu için Aynî tercih cihetine gitmiş ve şâir rivayetlerin Buhârî ve Müslim 'dekilere mu'âraza edemiyeceklerini söyle­yerek namaza niyetlenmeden cünûb olduğunu hatırladığını bildiren riva­yeti tercih etmişdir.

Bâzıları rivayetlerin arasını bulmaya çalışmışlardır. Bunlardan bir ta­kımları hadîsdeki «Tekbîr aldı» sözünü tekbîr almak istedi; şeklinde te'vîl etmiş, bu suretle SahSh-i Müslim ile Buhârî'deki rivayetlerle de amel etmiş olmuşlardır. Diğerleri vak'anın iki defa ayrı ayrı zamanlarda cereyan et­tiğine kaail olmuşlardır. Kurtubî bu ihtimâl üzerinde durmuş, Nevevî bunun en akla yakın olduğunu söylemişdir. îbni Hibbân ( - 354) dahî «Sahîh-inde Ebû Hüreyre ile Ebû Bekre (Radiyallahû anhûma) 'dan biribirine muhalif olarak rivayet edi­len her iki hadîsi tahrîc ettikden sonra şunları söylemişdir:

«Bunlar ayrı ayrı iki yerde vuku bulan iki fiildir. Birinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) mescide çıkarak iftitâh tekbîrini almış; sonra cünub olduğunu hatırlamış ve derhâl oradan giderek yıkanmış; sonra tek­rar mescide gelmiş ve cemaata namazı yeniden kıldırmışdır. Diğerinde na­maza niyetlenmek için ayağa kalktığı sırada cünûb olduğunu hatırlamış ve niyetlenmeden evine giderek yıkanmış; sonra dönerek cemaata namazı kıldırmışdır...»

İbni Hibbân su suretle iki hadîs arasında hiç bir tezâd kalma­dığını söyledik den sonra Hz. Ebû Bekra 'mn: «Cemaata namaz kıldırdı.» sözünü «Yeniden iftitâh tekbîri alarak cemaata namaz kıldırdı.» mânâsına te'vîl etmiş; bu sözü «Namaza bıraktığı yerden devam etti.» mâ­nâsına almanın imkânsız olduğunu beyân etmîşdir.

îmam Mâlik, Ebû Bekre rivayetinin namazın esâsına muhalif olduğunu görünce: «Bu fiil Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) 'e mahsustur.» demiştir. Bâzıları ashâb-ı kiramın tekbîr alarak namaza niyyetlendikden sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i beklemele­rini imam Mâ1ik'in amel-i kalîl saydığını, binaenaleyh caiz gördüğü­nü rivayet etmişlerdir.

Bu rivayetlerde zikri geçen ikaamet lâfızlarından dâima namaz için getirilen ikaamet kasdedilmişdir. Besûlüliah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yıkanıp döndükten sonra namaz için tekrar ikaamet getirilip getirilmediği hususunda sahîh bir rivayet yokdur. Getirilmiş olsa her hâlde nakledilirdi.

Kaadî Iyâz diyor ki: «Bu hadîsin muhtelif rivayetleri şöyle birleştirilir : Hz. Bilâl (RadiyalîahÛ anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ne zaman namaza çıkacağını gözetir ve onun çıktığını kimse görmeden yahut pek az kimseler ile birlikde görür çıkar çıkmaz ikaamet getirirdi. Cemâat ise Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i görmeden ayağa kalkmazlardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemâat safla­rını iyice düzeltmedikçe mihraba geçmezdi. Gerçi Ebû Hüreyre Hazretlerinin rivayetinde: «Cemâat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çıkmadan önce saflarını tutarlardı» denilmişse de ihtimâl bu hâl yâ ceva­zı bildirmek için yâhutda bir özür sebebi ile bir veya iki defa vâki olmuş-dur. Ve caiz ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'ın :

«Beni görmedikçe kalkmayın!» buyurması bundan sonra olmugdur. Ulemânın beyânına göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i görme­den ayağa kalkmanın cemaata menedilmesi uzun müddet ayakta kalma­sınlar diyedir. Bir de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bir şey ânz olup da uzun zaman gecikmesi mümkündür.»

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Namazda safları düz tutmak bilicmâ' müstehabdır. Zâhîrfler'den îbni Hazm:   «Safları birer birer düzeltmek onlarda omuz omuza ve topuk topuğa bir hizada olmak şartı ile sımsıkışık durmak farzdır.» demişdir.

2- Selefin ulemâsı ile onlardan sonra gelenler cemâatin namaza ne zaman kalkacakları ve imamın ne zaman tekbîr alacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir.

îznam Şafiî ile ulemâdan bir cemaata göre müezzin ikaameti bi­tirmeden hiç bir kimsenin yerinden kalkmaması müstehabdır.

Hz. Enes (Radiyallahû anh) müezzin «Kad kaameti's - Salâtü» de-dikden sonra ayağa kalkarmış. îmam Ahmed b. Hanbel'in mez­hebi de budur.

İmam A'zam'la Küfe ulemâsına göre müezzin «Hayye ale's-Salâti» dediği vakit cemâat ayağa kalkar. «Kad kaameti's - Salâttt» dedi­ğinde imam iftitâh tekbîrini alır. Bu kavli İbni Ebîşeybe, Süveyd b. Gafele ile Kays b. Ebî Seleme ve Hammâd'dan nakletmişdir.

Cumhûru ulemâya göre müezzin ikaameti bitirmedikçe imam tekbîr almaz.

îmam Mâ1ik'e göre sünnet vecîhle niyet müezzin- ikaameti biti­rip cemaata safları düzeltmeyi ihtar ettikden sonra imamın namaza ifti­tâh tekbîrini almasıyla olur.

Hanefîler'ce imam «Kad kaameti's - Salâtü» denirken niyetlenir. Ha-nef ilerden îmam Züfer'e göre birinci «Kad kametis - Salâtü» ile ce­maat ayağa kalkar; ikincisi ile niyetlenirler. îmam Ebû Yûsuf-dan bir rivâyetde müezzinin okuduklarını cemâat da okuyabilmek için cemâat ikaamet bittikden sonra niyetlenirler. îmam Ahmed ile Şâfiî'nin kavilleri de budur.

3- İmama namaza mâni' bir hâl arız olursa işaret etmek sureti ile yerine cemâatdan birini geçirir. Konuşması caiz değildir. Mâlikiyye ule­mâsının iki kavlinden birinin bu olduğunu   Kurtuhî   rivayet etmişdir.

4- Hades vâki' olunca abdest tâzeledikden sonra namazın üzerine bina yâni namaza bırakdığı yerden devam etmek caizdir. îmam A'zam'm kavli budur.

5- Peygamberlere ibâdetler hususunda unutma caizdir.

6- Namaza niyetlenirken cemâat imamdan   sonra tekbîr alırlar. İbni   Battal:   «İmam   A'zamla   îmam   Mâlik'in mezhepleri bu olduğu gibi umumiyetle fukahâ dahî buna kaaildirler, İmam Şafiî   imama uyan bir kimsenin imamdan evvel tekbîr almasını caiz görmüşdür. Ancak bu mes'ele evvelâ yalnız kılmaya başlayıp da sonradan imama uymaya niyet eden hakkındadır...»  demişdir. Fakat İbni Battal'in, Ebû Hanîfe'yi İmam   Mâlik le beraber sayması doğru değildir. Çünkü Ebû Hanîfe'ye göre cemâatin imamla beraber tekbîr alması vâcibdir. îmam   Ebû   Yûsuf la, Muhammed'e göre cemâat imamdan sonra tekbîr alırlar. Bu efdaliyet hususunda olduğu söylenir.

6- İmam Buhârî bu rivayetlerle istidlal ederek: «Cünüb bir kimse unutur da mescide girer ve cünüb olduğunu orada hatırlarsa te­yemmüm etmeden mescidden çıkar.» demişdir. îbni Battal, tabiînden bâzılarının: «Cünüb olan kimse unutur da mescide girerse te­yemmüm ederek oradan çıkar.» dediğini rivayet etmiş ve bu hadîsin on­ların sözünü redd ettiğini söylemişdir.

Ulemâdan Sevrî ile tshâk dahî teyemmüme kaaildirler. İshâk: «İçersinde çeşme bulunan bir mescidden geçen cünüb misa­fir hakkında Ebû Hanîfe 'nin kavli de böyledir. Yâni evvelâ te­yemmüm eder ve mescide girerek su alır, sonra o suyu mesciddej} çıka­rır.» demişdir.   

İbni Ebî Zeyd'in «Nevadır» nâm eserinde': «Bir kimse, mes-cidde uyuyarak ihtilâm olsa oradan çıkmak için teyemmüm etmesi ge­rekir.» denilmisdir.

İmam Şafiî ye göre cünüb kimse haceti olsun olmasın durmamak şartı ile mescidden geçebilir. Böyle bir kavil Hasan-ı Basii ile Saîd b. El-Müseyyeb, Amr b. Dînâr ye îmam Ahmed b. Hanbel 'den dahî rivayet edilmişdir. Şafiî 'den ikinci bir rivayete göre cünüb kimse abdest almak şartı ile mescidde du­rabilir.

Dâvûd-u Zahirî ile Müzeni'ye göre cünüb olan bir kimse mutlak surette mescidde durabilir. Üelîlleri: «Mü'min necis olmaz.» hadîsidir.

Saîd b. Mansûr 'un «Sünen»inde güzel bir senedle Atâ'dan rivayet ettiği bir haberde şöyle denilmisdir: «Ben, sahabeden bir çok kim­seler gördüm ki namaz abdesti almak şartı ile cünüb oldukları hâlde mes­cidde otururlardı.» Ehl-i Suffa ve başkaları mescidde yatarlardı. Resûlül-lah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) Sakîf hey'etini mescide misafir etmişdi. İmam Ahmed b. Hanbel: «Abdestli olmak şartı ile cünüb bir kimse mescidde oturur ve oradan geçebilir.» dermiş

Cünüb kimsenin mescidden geçmesini mubah görenler «Mescide cünüb dahî giremezsiniz, ancak yolcu iseniz

âyet-i kerîmesi ile istidlal ederler.

7- Mâ-i müstamel yâni kullanılmış bu temizdir. Çünkü ResûlüUah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) başından su damlayarak çıkmışdır. Baîşından damlayan sular mâ-i müstameldir.

 

30- Namazın Bir Rek'atına Yetişen Kimsenin O Namaza Yetişmiş Sayılacağı Babı

 

161- (607) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Mâlike, İbni Şihâb'dan dinlediğim, onun da Ebû Selemete'bnÜ Abdirrahmân'dan, onun da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettiği şu hadisi okudum: Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Her kim namazın bir rek'âhna yetişirse, o namaza yetişdi demekdir.» buyurmuşlar.

 

162- (...) Bana Harmeletü'bnü Yahya da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, îbni Şihâb'dan, o da Ebû Selemete'bnÜ Abdirrahmân'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim imamla birlikde kılınan namazın bir rek'âhna yetişirse o na­maza yeHşmİş demekdir.»   buyurmuşlar.

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amrû'n - Nâkıd ye Züheyr b. Harb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İbni Uyeyne rivayet etti. H.

Bize Ebû Küreyb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbnü'l - Mübarek, Ma'mer ile Evzâî, Mâlik b. Enes ve Yûnus'dan naklen haber verdi. H.

Bize İbni Nümeyr dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. H.

Bize îbnü'I - Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülvahhâb rivayet, etti. Bunlar topdan Ubeydullâh'dan ve hepsi Zührî'den, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyden naklen Yahyâ*nın, Mâlik'den rivayet ettiği hadis gibi rivayet de bulunmuşlardır.

Hiç birinin rivayetinde: «İmamla birlikde» kaydı yokdur.

Ubeydullah'ın hadisinde:

«Namazın bütününe yetişti demekdir,»  buyurdu kaydı vardır.

 

163- (608) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, Zeyd b. Eslem'den dinlediğim, onun da Atâ' b. Yesâr İle Büsr b. Saîd ve A'rac'-dan, onların da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettikleri bu hadisi oku­dum: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim güneş doğmadan sabah namazının bir rek'âtına yetişirse sa­bah namazına yetişti demektir. Ve her kim güneş batmadan ikindinin bil rek'âtına yetişirse ikindi namazına yetişti demektir.» buyurmuşlar.

 

(...) Bize Abd b. Humeyd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize AbdürrM-zâk haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den, o da Ebû Seleme'den» o da Ebû Hüreyre'den naklen Mâük'in, Zeyd b. Eslem'den rivayet ettiği hadîsin mislini haber verdi.

 

164- (609) Bize Hasen b. Rabî' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdul­lah b. Mübarek, Yûnus b. Ye z id'den, o da Zührî'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Bize Urve, Âişe'den rivayet etti. Âişe: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu., demiş. H.

Bana Ebü't-Tâhir ile Harmele ikisi birden tbni Vehb'den rivayet et­tiler. Lâfız Ha rm el e'n indir. Dedi ki: Bana Yûnus tbni Şihâb'dan naklen haber verdi, ona da Urvetü'bnü Zübeyr, Urve'ye de Âişe rivayet etmiş. Demiş ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim güneş kavuşmazdan önce ikindinin bir secdesine yahut gü­neş doğmazdan önce sabah namazının bir secdesine yetişirse, o namaza yetişmiş dem e kd İr.» buyurdular.

Secde: rek'âtdan ibâretdir.

 

165- (608) Bize Hasan b. Rabî' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdul­lah b. Mübarek, Ma'mer'den, o da îbni Tâvûs'dan, o da babasından, o da İbni Abbâs'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Re­sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim güneş batmadan ikindinin bir rek'âhna yetişirse (o namaza) yetişmiş demektir. Ve her kim güneş doğmadan sabah namazının bir rek'-âtına yetişirse (o namaza) yetişmiş demektir.» buyurdular.

 

(...) Bize bu hadîsi Abdü'1-A'lâ b. Hammâd da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu'temi r rivayet etti. «Ben Ma'm er'i bu isnâdla rivayet ederken işitdim.» dedi.

Bu hadîsi Müslim gibi diğer hadîs imamları da muhtelif lâfız­larla rivayet etmişlerdir. Buhârj 'nin «Mevâkîtü's - Salât» bahsindeki rivayetleri az farkla Müs1im'in buradaki rivayetleri gibidir.

Ebû   Dâvud 'un rivayetinde :

«Biriniz ikindi namazının ilk secdesine yetişirse ilâh...» denilmiş; Nesâî'nin rivayetinde:

«Biriniz güneş batmazdan önce ikindi namazının ilk secdesine yetişir­se namazını tamamlasın!» buyurulmuşdur. Bu rivayeti İbni Hibbân dahî «Sahîh»inde tahrîc etmişdir.

Hadîsin: «Güneş batmazdan önce ikindinin bir secdesini kılıp da, son­ra geri kalanını güneş battıktan sonra kılan kimse, ikindiyi kaçırmamış de­mektir.' Güneş doğmadan sabah namazının bir secdesini kılıp da, sonra geri kalan kısmını güneş doğduktan sonra kılan kimse de sabah namazını

kaçırmamış demektir.» şeklinde rivayeti olduğu gibi:

«Her kim sabah namazının bir rek'âtına yetişir de, sonra güneş doğar­sa namazını tamamlasın.» tarzında rivayeti de vardır. Hattâ bir rivâyetde:

«Her kim cum'â namazının bir rek'âtına yetişirse ikinci bîr rek'âh da ona eklesin.» buyurulmuşdur. 

Rivayetlerin bâzılarında:

«Her kim ikindi namazının bir veya iki rek'âtına yetişirse...»   şeklinde tereddüt gösterilmiş, bir takımlarında tereddütsüz :

«İki rek'âhna yetişirse...» denilmişdir.

Hâsılı bu hadîs birbirine yakın lâfızlarla pek çok muhtelif şekillerde rivayet edilmişdir.

Secdeden murâd: Müs1im'in bir rivayetinde beyân olunduğu vecîhle rek'âtdır.

Ha11âbî (319 - 388) : «Secde'den murâd, rükû'u ve sücûdu ile bü­tün bîr rek'âtdır, Rek'ât secde ile tamamlandığı için ona secde denilmiş­dir.» diyor.

Gerek secde, gerekse rek'ât lâfızlarından murâd: Namazın bir kısmı­na yetişmekdir. Bu bütün bir rek'ât yahut ihram tekbîri gibi bir rek'ât-dan daha az bir cüz' de olabilir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler: 

 

1- Bir kimse ikindinin bir rek'âtını kıldıkdan sonra selam verme-; den vakit çıksa namazı bozulmaz, o namazı tamamlamak îcâb eder. Bu mes'elede bütün ulemâ ittifak halindedir.

Sabah namazına gelince: İmam Şafiî, îmam Mâ1ik ve İmam Ahmed b. Hanbel'e göre hüküm yine böyledir. İmam Azam'a göre ise sabah namazım kılarken güneş doğarsa namaz bâtıl olur.

Namaz bozulmaz deyenler bu hadîsi İmam A'zam'ın aleyhine delîl gösterirler. Aynî, İmam A'zam tarafından bu zevata şu cevâbı vermektedir:

«Ebû Hanîfe 'nin istinâd ettiği esâsa vâkıf olan bir kimse bu hadîsin onun aleyhine hüccet olmadığını, bu hadîsden mâda bütün hadîs­lerin, namaz bozulmaz diyenlerin aleyhine delîl olduklarını bilir. Biz de­riz ki: Vakit namazın sebebi ve zarfı olduğu şüphesizdir. Lâkin bütün vak­tin namaza sebep olmasına imkân yokdur. Zîrâ bu takdirde edanın vakit çıkdıkdan sonra yapılması lâzım gelir. Şu hâlde vaktin bir cüz'ünü sebep olarak ta'yîn etmek îcâb eder ki ö da ilk cüz'dür. Çünkü ilk cüz' itirazdan salimdir. Eğer ilk cüz'ün arkasından hemen edaya başlanırsa vaktin ilk cüz'ü sebeb olarak takarrür eder. Şayet ilk cüz'den sonra hemen edaya başlanmazsa sebebiyyet mes'elesi cüz'den cüz'e intikâl ede ede tâ vaktin sonunda bir iftitâh tekbîri sığacak kadar kalan cüz'e kadar varır. îşte bu cüz' şeytana nisbet edilmeyen ve sabah namazında olduğu gibi kerahetle vasıflanmiyan sahîh ve sağlam bir cüz' ise namaz o kimseye kâmil olarak vâcib olur; kamilen vâcib olan namaz ise nakıs vakit de edâ edilemez. Bu tıpkı mutlak sûretde nezir edilen oruçla, kaza orucunun, bayram ve teş-rîk günlerinde eda edilememesi gibidir.

Namaza sebeb olan vakit cüz'ü güneş kavuşurken ikindi kılmak gibi Şeytâna nisbet edilen bir kerahet vakti olursa o namaz nakıs olarak vâcib olur. Çünkü sebep olan vaktin nakıs olması müsebbeb olan namazın da noksan kalmasında müessir olur. Artık o namaz noksan sıfatı ile edâ edi­lir. Zîrâ noksan olarak vâcib olmuşdur.

Nitekim bayram günü oruç tutmayı nezir etmek ve fiilen o gün oruç tutmak da böyledir. Şu hâlde ikindiyi kılarken güneş batarsa namaz bo­zulmaz. Çünkü güneş kavuştukdan sonra gelen vakit kâmil vakitdir. Bu namaz o vakitde edâ edilebilir. Nakıs olarak vâcib olan bir ibâdet kâmil olarak evleviyyetle edâ edilebilir. Eğer: İkindiye kerahet bulunmayan sa­hih bir vakit cüz'ünde başlayıp da güneş kavuşuncuya kadar uzatan kim­senin namazının bozulması îcâb eder., dersen ben de derim ki: Vakit ge­niş olunca namaz kılan kimsenin bütün vakti namazla doldurması caizdir. Binâenaleyh namaza devam sureti ile arız olan bu fesad affolunur. Zîrâ bütün vakti namazla doldurmaya azmeden bir kimsenin buradaki fesad cüz'ünden korunmasına imkân yokdur.

Babımız hadîsine gelince; buna verilecek cevap İmam Ebû Cafer-i Tahâvî 'nin dediği gibi bu hadîsdeki yetişmeden murad: Gü­neş doğmazdan önce çocukların buluğa ermesi, hayızlı kadınların temiz­lenmesi ve hıristiyanların müslümanlığı kabul etmesi olabilir. Çünkü ha-dîsde «yetişmek» zikredilmiş fakat namazdan bahsedilmemişdir. Binâ- enaleyh adı geçen kimselerle onların emsali bu namaza yetişmiş olurlarsa onu kaza etmek kendilerine farz olur...»

Gerçi Ebû Hüreyre 'nin bâzı rivayetlerinde   ResûIullah (Sailallahü Aleyhi ve Seiîem) :

«Sîzden biriniz güneş batmazdan önce ikindinin bir rek'âhna yetişir­se namazını tamamlasın! Güneş doğmazdan önce de sabah namazının bir rek'âtına yetişirse namazını tamamlasın;» buyurdu denilmişdir.

Bu hadîsi Buhârî ile Tahâvî de rivayet etmişlerdir. Ha­dîs, güneş doğdukdan sonra sabah namazını kılmaya devam edileceğini sarahaten göstermektedir. Fakat güneş doğarken namaz kılmanın mem­nu' olduğunu bildiren hadîsler tevatür derecesine varmışlardır. Güneş doğarken namaz kılmanın mübâh olduğunu gösteren hadîsler ise tevatür derecesini bulmamışlardır. Bu da gösterir ki o anda namaz kılmanın mu­bah olduğunu ifâde eden hadîsler zikri geçen mütevâtir rivayetlerle ne­sih edilmişlerdir. Buradaki nesihden maksad haram bildiren delille amel etmekden ibâretdir. Kaide îcâbı bir şey'in haram olduğunu bildiren delil­lerle, mubah olduğunu gösteren deliller bir araya gelirse haram delili ile amel olunur. Mubah delili bununla nesih edilmiş olur. Nesih eden delîlin mensûhdan sonra gelmesi îcâb eder. Şüphesiz ki eşyada asıl olan ibâhadır. Haram kılınmaları sonradan arız olmuşdur. Bunun aksini iddia etmek yâ-nî «Eşyada asıl olan hürmetdir.» demek caiz değildir. Çünkü iki defa ne­sih lâzım gelir.

Buhârî ile Müs1im'in ve diğer hadîs ulemâsının tahrîc et­tikleri İmrân b. Husayn hadîsi güneş doğarken ve batarken kaza namazlarının da kıhnamıyacağmı göstermektedir. Bundan anlaşılır ki: Mekruh vakitlerde farz ve nafile bütün namazların kılınması yasak edilmişdir.

2- İmanı A'zam ile ona tabî olanlar ikindi vaktinin güneş batmakla sona erdiğine bu hadîslerle istidlal etmişlerdir. Zîrâ bir veya iki rek'âta yetişen bir kimse o namaza yetişmiş sayılınca o vakit de ikindinin vakti sayılır. Bundan dolayıdır ki güneş kavuşmazdan önce bulûğa eren çocukla müslüman olan kâfire; hayızdan temizlenen kadına ve bunlann emsaline o günün ikindisini kaza etmek farz olur. Mezkûr kimselerin eriş­tikleri bu vakit; ikindi kılmağa yetmiyecek kadar az da olsa, kaza yine lâzımdır. Hanefîler'den İmam Züfer: «İkindi kılacak kadar bir za­mana yetişmeyen kimseye o namazın kazası lâzım gelmez.» demişdir.

Namaza bir rek'âtdan daha az, meselâ; iftitâh tekbîri alacak kadar bir zaman yetişen kimse hakkında îmanı Şafiî 'den iki kavil rivayet olu­nur. Bunlann birine göre, o kimseye bu namazın kazası lâzım gelmez; ikinci kavle göre kaza lâzımdır. Esah olan da budur.

3- Ulemâ bu rivayetlerde zikri geçen bir rek'âtdan daha aza yetiş­mek tâbirinden hüküm mü, fazilet mi yoksa vakit mi kasdedildiği husu­sunda ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik ile Cumhûr-u ulemâya göre namazın bir rek'âtdan daha az bir cüz'üne yetişen kimse o namaza yetişmiş sayılamaz. İmam Şafiî 'nin iki kavlinden biri de budur. Bunlar hadîsdeki rek'ât lâfzı üzerinde durmaktadırlar. Bir de babımızın ilk hadîsi ile istidlal ederler. Bu hadîsde :

«Namazın bir relc'âtına yetişen kimse, o namaza yetişti demektir.»

buyurulduğuna göre mefhûm-u muhalif yolu-ile bütün bir rek'âta yetişemiyen, o namaza hiç yetişememiş sayılır.

İmam A'zam1a, Ebû Yûsuf'a ve bir rivâyetde imam Şâfiî'ye göre namazın bir rek'âtdan az bir cüz'üne yetişen bir kimse o namazın hükmüne yetişmişdir. Vâkıâ hadîsde bir rek'âtdan bahsedil-mişse de buradaki rek'ât tâbiri ekserî ahvâle göre söylenmişdir. Çünkü ekseriyetle namaza yetişmek rek'âtla ölçülür. Hattâ Şâfiîler'den bâzıları: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rek'ât tâbiri ile namazın bir cüz'ü-ni kasdetmişdir.» demişler; hadîsin bâzı rivayetlerinde bir rek'ât, diğer bâzılarında iki rek'ât, bir takımlarında da bir secde denilmek sureti ile namazın bir cüz'üne işaret buyurulduğunu söylemişlerdir.

Kurtubî diyor ki: «Bu zevat yâni Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve bir rivâyetde Şafiî, güneş batmazdan önce tekbîr al­makla o günün ikindisine yetişilmiş sayılacağında ittifak etmişler; öğle namazında ise ihtilâfa düşmüşlerdir. İmam Şâfiî'den bir rivayete göre vakit çıkmazdan evvel tekbîr alan kimse öğle namazına yetişmiş sayılır. Çünkü ona göre öğle ile ikindi, vakit hususunda müşterekdirler. Diğer bir rivayete göre böyle bir kimse öğle namazını tamamlarsa onu kaza etmiş olur.»

Cum'â namazı hakkında da ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik, Sevrî, Evzâî, Leys, tmam Züfer, İmam Muhammed, îmam Şafiî ve İmam Ahmed b. Hanbel cum'â namazının bir rek'âtına yetişen bir kimsenin, ona bir rek'ât daha katarak tamamlaması lâzım geldiğine kaaildirler.

Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf'a göre Cum'â namazında imam selâm vermezden önce ona uyan bir kimse imam selâm verdikden sonra o namazı iki rek'ât olarak tamamlar. İbrahim Nehaî ile Hakem ve Hammâd dahî buna kaaildirler.

Atâ', Mekhûl, Tâvûs ve Mücâhid Hazerâtı orta­ya garîb bir kavil atmış; ve: «Cum'a günü hutbeye yetişemiyen kimse namazı dört rek'ât kılar. Çünkü cum'â ancak hutbeden dolayı iki rek'âta indirilmişdir.» demişlerdir.

Mâlikiyye ulemâsı:

«Her kim ikindinin bir rek'âtına yetişirse...» hadîsini hayızh kadın­larla, baygınlar gibi özür sahiplerine hamletmişlerdir.

Namazda tume'nîneti ve cemaata fatiha okumayı vacip görenlerce kendisi ile o vakte erişilmiş sayılan rek'âtdan murâd: iftitâh tekbîri aka­rak fatihayı okumak ve ta'dîl-i erkâna riâyetle rükû' ve sücûd yapmakdir. Cemaata fatiha okumayı vâcib görmeyenler her rek'âtda iftitâh tekbîri ile o tekbîr için ayakta durmanın kâfî geleceğini söylerler. Buradaki Küâ-fın sebebi rek'ât kelimesinden şer'îmi yoksa lügat mânâsı mı anlaşılacağı mes'elesidir.

Kendisi ile cemâat fazileti kazanılan rek'âtm hükmü cumhûr-u ule­mâya göre, iftitâh tekbîrini aldıkdan sonra rükû'a gitmek ve imam başını kaldırmadan ellerini dizlerine koymakdır. Hz. Ebû Hüreyre 'den rivayet edilen bir habere göre, imam ayakta iken ona yetişmedikçe o rek'ât sayılmaz.

Selefden bir cemaata göre imam rükû' hâlinde kaldığı müddetçe, ce­mâatin iftitâh tekbîri yapması caizdir. Velev ki cemâat rükû'a yetişeme-yip, imamdan sonra rükû' etsinler. Bâzıları: «îmam rükû'dan doğrulsa bile cemâat rükû'da iken niyetlense kâfidir.» demişlerdir. Bu kavil Şâvbî'den rivayet olunur.

îbni Ebî Leylâ, imam Züfer ve Sevrî'ye gö­re imama uyan bir kimse imam rükû'dan doğrulmadan iftitâh tekbîrini alsa o rek'âta yetişmiş olur.

Ulemâ'dan bâzıları: «Cemâat, imam secde etmeden iftitâh tekbîri alsa o rek'âta yetişmiş sayılır.» demişlerdir.

İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) saffm arkasında niyet ederek rükû'a varmayı ve rükû' hâlinde yürüyerek-saf fa girmeyi cemâat rükû'­dan doğrulmamış olmak şartıyla o rek'âta yetişmek sayarmış.

Bu şekilde kılınan namaz sahîh kavle göre edâ'dır. Şâfiîler'den bâzı­larına göre bu namazın hepsi kaza; diğer bâzılarına göre ise imama yetişi­len rek'ât edâ, ondan sonraki rek'âtlar kaza sayılır. Bu hilafın faydası mü-sâfirde görülür. Müsâfİr, yâni yolcu vakit içinde ikindiye niyet ederSe bu şekilde kıldığı namazın bütün rek'âtîan edâ sayılır; diyenlere göre o na­mazı iki rek'ât kılar. Hepsi kazadır diyenlere göre ise dört rek'ât olarak tamamlaması îcâb eder. Yetiştiği rek'ât edâ, geri kalan rek'âtîan kazadır; diyenlere göre dahî o namazı dört rek'ât üzerinden tamamlamak îcâb eder. Yalnız bu kavil: «Seferde kazaya kalan dört rek'âtlı namazlar, seferde ka­za edildiği takdirde dört rek'ât üzerinden kılınırlar.» diyenlere göredir.

Bir de buraya kadar sözü geçen imama yetişme mes'eleleri vakit içinde imama bir rek'âtda yetişildiğine göredir. Daha az mikdârda yetişenler hakkında o namaz cumhûr-u ulemâya göre kaza olur.

 

31- Beş Vakit Namazın Vakitleri Babı

 

166- (610) Bize Kuteyfaetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) :    Bize Leys rivayet etti. H.

Bize İbni Rumh dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, îbni Şihâb'-dan naken haber verdi ki: Ömer b. Abdilâziz [62] ikindiyi bir parça gecik­tirmiş. Bunun üzerine Urve, ona: Dikkat et ki Cibril indi de Resûlüllah (Salîaîlahü Aleyhi ve Seîlem) 'e imam olarak namaz kıldı; demiş. Ömer ona :

—  Söylediğini iyi bil Yâ Urve! demiş. Bu sefer Urve :

—  Ben Beşîr b. Ebî Mes'ûd'dan [63] dinledim. Şöyle diyordu, demiş: Ebû Mes'ûd'dan işitdim, şöyle diyordu:    KesûlüUah   (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) *den işitdim:

«Cibril inerek bana, imam oldu:

1)  Ben de onunla namaz kıldım.

2)  Sonra (yine) onunla namaz kıldım.

3)  Sonra (yine) onunla namaz kıldım.

4) Sonra (yine) onunla namaz kıldım.

5) Sonra (yine) onunla namaz kıldım.»   buyuruyor, parmakları İle beş namazı sayıyordu.

 

167- (...) Bize Yahya b. Yahya Et-Temimi haber verdi. Dedi ki: Mâtik'e, İbni Şihâb'dan duyduğum şu hadîsi okudum: Ömer b. AbdilâcSs bir gün namazı geç kılmış. Derken yanına Urvetü'bnü Zübeyr girerek ona şunu haber vermiş. Mugîratü'bnü Şu'be Kûfe'de iken bir gün namazı geç kılmış; bunun üzerine Ebû Mes'ûd-u Ensârî onun yanma girerek:

—  Bu (yaptığın) nedir Yâ Mugira? Bilmiyormusun ki:

1- Cibril inerek (nasıl) namaz kılmışdı. Resûlüllah (Sailaüahü Aleyhi ve Selle m)'de (ona uyarak), namaz kılmışdı.

2- Sonra o kılmış, ResûliiHnh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'de (ona uyarak) namaz kılmışdı.

3- Sonra o kılmış, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'de (ona uyarak) namaz kılmışdı.

4- Sonra o kılmış, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’de (ona uyarak) namaz kılmışdı.

5- Sonra o kılmış, Resûlü'lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'de (ona uyarak) namaz kıluuşdı.

Sonra Cibril (Aleyfûsselâm)

«Sen işte bununla em rolündün» [64] buyurmuşdu; demiş. Ömer, Ur-ve'yc:

—  Ne söylediğini düşün yâ TJrve!   Acaba namaz vaktini   Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e    ta'ym eden    Cibril   (Aleyhisselâm)   mıdır?» demiş. Urve:

—  Beşir b. Ebî Mes'ûd, babasından böyle rivayet ediyordu... cevâbını vermiş.

 

168- (611) Urve demiş ki: Vallahi Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ikindiyi, güneş Âişe'nin odasında iken, henüz oradan çıkmadan kılardığını bana zevcesi Âişe rivayet etti.

 

- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amrii'n-Nâkıd rivayet ettiler. Amr dedi ki: Bize Süfyân, Zührî'den, o da Urve'den, o da Âişe'den naklen rivayet etti. Âişe demiş ki: «Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) ikindi­yi güneş benim hücremde görünmekde iken henüz gölge dönmeden kı­lardı.»

Ebû Bekir: «Henüz gölge yayılmadan.» dedi.

 

169- (...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, îbni Şihâb'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana Urvetü'bnü Zübeyr haber verdi. Ona da Pey­gamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'in zevcesi Âişe haber vermiş ki Resû­lüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) ikindiyi güneş henüz Âişe'nin hücresin­de iken; gölge odasına yayılmadan küarmış.

 

170- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile İbni Nümeyr rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize Vekî' Hişâm'dan, o da babasından, o da Âişe'den' naklen rivayet etti. Âişe şöyle demiş:

'Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) ikindiyi güneş benim odama vurmakda iken kılardı.»

Ebû Mes'ûd hadîsini Buhârî «Bed'ü'I-Halk» ve -Mevâ-kîtü's - Salât» bahislerinde; Âişe hadîsini de mezkûr hadîsin sonun­da rivayet ettiği gibi Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbni Mâce dahî «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Ebû Mes'ûd hadîsinde namazın yalnız sayısı bildirilmiş; vakit­lerden bahsedilmemiş ise de namazın günde beş defa kılınması, onun ay­rı ayrı beş vakitde kılınmış olmasını istilzam eder. Muhâtaplarca vakitler ma'lûm olduğu için Hz. Ebû Mes'ûd yalnız namazın sayısını bil­dirmekle iktifa etmişdir.

Hz. Mugîrat ü'bn ü Şu'be hakkında: «Bir gün namazı geç kıldı...» denilmesi, bu işi âdet hâline getirmeyip bazen yaptığına işa­ret içindir. Benî Ümeyme hükümdarları bilhassa ikindiyi çok geç kılarlarmış. Velîd b. Utbe namazları Hz. Osman (Radiyallahû anh) zamanında vakit çıkdıkdan sonra kılarmış. Bu sebeple Hz. îbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) kendisine inkâr ve ihtarda bu-lunurmuş. Hattâ Atâ'nın rivayetine göre Velîd bir defa Cum'â namazını akşam üzeri kıldırmış. Haccâc'm âdeti de buymuş.

Ömer b. Abdilâzîz'e gelince: O, namazı ancak müstehâb olan vaktinden sonraya bırakmış; namazın vaktini geçirmemişdir. Hz. Ömer b. Abdilâzîz pek büyük bir zât olduğu için onun hak­kında böyle bir îtikatda bulunmak doğru değildir. Hz. Urve 'nin, ona ihtarda bulunması Cibril (Aleyhisselâmj'uı kıldırdığı faziletli vakit­de kılmayıp biraz geciktiği içindir. îbni Abdilber: «Maksad onun müstehâb vakit çıkıncaya kadar namazı geciktirdiğini anlatmakdır; yoksa güneş kavuşuncaya kadar geciktirmiş değildir.» demişdir.

Buhârî 'nin rivayetinde Hz. Mugîra'nın Irak'da vali bu­lunduğu sıralarda namazı geciktirdiği bildirilmektedir. Müs1imin rivayetinde Irak yerine Küfe zikredilmişdir. Mamafih iki rivayet arasın­da münâfât yokdur. Çünkü Küfe, Irak şehirlerinden biridir.

Anlaşılıyor ki Hz. Ömer b. Abdilâzîz bir defa,ikindi­yi geciktirmiş; kendisine Urve (Radiyallahû anh) ihtarda bulunmuş; bir de Mugîra İbnü Şu'be namaz vaktini biraz geciktir­miş; onu da Ebû Mes'ûd-u Ensârî (Radiyallahû anh) muâha-ze etmişdir. Delilleri Cibrî1 hadîsidir. Ömer ile Mü'gîra (Radiyallahû aııhûma) 'nın namazı geciktirmeleri hususunda Nevievîi Bunlar yâ bu hadîsi duymamış yahut vakit çıkmamak şartı ile namazı bir parça geç kılmayı caiz görmüşlerdir. Nitekim bizim mezhebimiz ile cumhûr-u ulemânın mezhebi de budur...» diyor.

Hz. Mugîra'nın Ebû Mes'ûd'a ne cevap verdiği belli de­ğildir. Zahire bakılırsa onun dediğine dönmüştür.

İbni İshâk'ın beyânına göre Cebrail (Aleyhisselâm) 'in namaz kılmak için gelişi Isrâ gecesinin ertesi günüdür.

Ebû Dâvûd ile Tirmizî 'nin ve diğer bâzı hadîs ulemâ­sının rivayet ettikleri İbni Abbâs hadîsi ile Cibrî1 (Aleyhisselâm) 'in imam olduğunu gösteren daha başka hadîsler Hz. Cibrî1'in arka arkaya iki gün geldiğini; birinci gün namazları vakitlerinin evvellerinde, ikinci gün ise sonlarında kıldırdığını ifâde etmektedirler.

Kaadı İyâz, Cibril (Aleyhisselâm) 'in imam olduğunu kabule pek meyyal görünmemekde ve: «Anlaşılan Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) Cibril (Aleyhisselâm)'dan sonra kılmışdir.» demekde ise de babımızın birinci hadîsinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Cibril inerek bana İmam oldu...» buyurmuş olması Kaadı 'nın mezkûr te'vîlini reddetmektedir. Hadîsdeki: «Sonra o kılmış, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de (ona uyarak) namaz kılmışdı.» ifâdesi: «Cibril (Aleyhisselâm) namazın hangi cüz'ünü kılarsa, arkasından Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de ona tâbi oluyor; o da ayni şey'i ya­pıyordu.» ma'nâsına hamlolunur.

Nevevî diyor ki: «Sonra o kılmış, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'de (ona uyarak) namaz kılmışdı.» cümlesi bu şekilde beş def'â tek-rârlaninışdır. Bunun ma'nâsı: Cibril (Aleyhisselâm) namazın hangi cüz'ünü kılarsa Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i'de onu kılardı. Her ikisinin namazı bu suretle tamam oldu; demekdir.»

Hz. Âişe hadîsinin bir rivayetinde :

«Güneş Âişe'nin odasında iken, oradan çıkmadan.», diğer bir riva­yetinde :

«Güneş benim hücremde görünmekde iken», üçüncü bir rivâyetde:  «Güneş henüz Âişe'nin odasında iken; gölge yayılmadan.», diğer bir rivâyetde de :

«Güneş benim odama vurmakda iken kılardı.» denilmektedir. Bu ta'-bîrlerin hepsinden murâd Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ikindi­yi vaktinin evvelinde kıldığını beyândır. cümlesinin ma'nâsı güneş çıkmadan önde demektir.

Yâni buradaki zuhurdan murâd yukarıya çıkmakdır. Hz. Âişe’nin odası dar ve alçak idi. Onun için güneş çabucak çekilir; görünmez olurdu. Gölgenin zuhurundan murâd: Odanın içine yayılmasıdır. Zuhur ke­limesinin güneşe nisbetle odadan çıkmak, gölgeye nisbetle ise odanın içi­ne yayılmak mânâsına gelmesi mânâ i'tibârı ile birbirine zıt değildir. Çün­kü gölgenin yayılması ancak güneş çıkdıkdan sonra mümkün olur.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Vakit, namazın farzlarından biridir. Binâenaleyh vakit gelme­den kılman namaz vakit namazının yerini tutamaz.   Bu husûsda ulemâ arasında ihtilâf yokdur.

2- Namazı vaktin evvelinde kılmak efdaldır. Gerçi öğle namazını yaz günlerinde serinlik zamanına bırakmak, sabah namazını ortalık aydın-landıkdan sonra kılmak sahih hadîslerle sabit ise de bu bâfeda asıl olan, her namazı vaktinin evvelinde kılmakdır.

3- Ulemâ hükümdarların yanma girerek sünnete muhalif hareket­lerinden dolayı onlara tenbîh ve ihtarda bulunabilirler.

4- İcâbında bir mes'elenin beyânı için âlime müracaat etmek ve münâkaşa vukû'unda sünnete baş vurmak gerekir.

5- Hüccet olan hadîsler, müsnedlerdir. Maktu* hadislerden hüccet olmaz. Bundan dolayıdır ki Hz. Ömer b.   Abdilaztz, Urven'in maktu' olan ilk rivayetine kanaat getirememiş; Beşîr b. Ebü Mes'ûd tarîki ile müsned olarak rivayet .edince hadîsi kabul eylemişdir.

6- Ulemâdan bâzıları nafile kılan imamın arkasında, farz kılan bir kimsenin cemâat olabileceğini söylemişlerdir. Çünkü melekler mükellef değillerdir. Binâenaleyh Cibril (Aleyhisselâm)'m imam olarak kıldırdığı namaz; onun hakkında nafiledir. İbnü'l-Arabî 'nin kavli de bu­dur. Ancak Buhârî sarihlerinden   Aynî,   mezkûr istidlale İtiraz etmiş ve Cibril (Aleyhisselâm) o namazları Resûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'e Öğretmekle mükellef olduğu için kıldırdığı namazların nafile değil farz olduğunu, o hâdisede imam ile cemâatin her ikisinin kıldıkları namazın farz olduğunu bildirmişdir.

Kaadı İyâz: «O namazın henüz Peygamber (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem)'e farz olmamış bulunması muhtemeldir.» demişdir. Bu kavil dahî reddedilmiş ve: «Cibril (Aleyhisselâm) 'm kıldırdığı, namaz İsrâ gece­sinin yâni namazın farz kılındığı gecenin ertesi gününde vâki olmuşdur.» denilmişse de bu cevâba da îtirâz edilmiş ve: tOlabilİr Peygamber (Saîlaîlahü A leyM ve Sellem) 'e namazın farz, oluşu Hz. Cibril'in beyârima muallâk bırakılmışdır. Şu hâlde Resûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) hakkında namazın farz oluşu ancak Hz. Cibril'in taliminden sonra tahak­kuk eder.» denilmişdir.

7- Hadîs-i şerif bina yapmanın caiz olduğuna delildir. Lâkin bu hu­sûsda ihtiyâç hududunu aşmamak îcâb eder. Çünkü Resûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'in hücre duvarları alçak yapılmışdi.

Hasan-ı   Basrî: «Ben, delikanlı iken Peygamber  (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'in odalarına girerdim, Elimle tavanlarına değerdim.» de-mişdir.

8- Namaz kılarken imama değil de cemaata uymanın caiz olduğu­nu, söyleyenler bu hadîsle istidlal etmişlerse de kendilerine cevap veril­miş ve: «ResûlüIIah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'in hastalığı zamanında, onun arkasında   Ebû   Bekir (Radiyallahû anh) nasıl cemaata namazı tebliğ vazifesi yapmışsa, burada da Peygamber (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) onun gibi bir mübelliğ idi.» denilmişdir.

9- Urve hadîsi, Hz. Ömer b. Abdilâzîz'in fazi­letine delildir.

10- îbni Battal, bu hadîsle istidlal ederek Cebrail (Aleyhisselâm)'m iki günün namazlarında Peygamber    (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'e imam olduğunu bildiren hadîsi zayıf saymış ve: «Bu hadîs sahih olmuş olsa   Urve (Radiyallahû anh) Hz. Ömer'e vaktin sonun­da kıldığı namazdan dolayı itirazda bulunmazdı. Hâlbuki ikinci gün Ceb­rail   (Aleyhisselâm) her namazı vaktinin sonunda kılmış ve:

«Şu iki vaktin arası bu namazın zamanıdır.» demişdi. Ömer İbnü Abdilazîz (Radiyallahû anh) 'da bu hadîsle istidlal etmişdi.» demişse de onun bu sözüne şöyle cevap verilmişdir: «îhtimâl ki Ömer (Radiyallahû anh) bu namazı ihtiyarî vakit çıktikdan sonra yânı her şey'in gölgesi iki misli olduğu zaman kılmışdır. İhtiyarî vakit çıkmış olmakla beraber cevaz vakti henüz bakîdir. İkindinin cevaz vakti güneşin kavuş­ması zamanıdır. Bu suretle Ürve'nin itirazının yerinde olduğu anla­şılır. Ve mezkûr itirazdan Cibril hadîsinin zayıf olması lâzım gelmez.»

Burada, Ebû Mes'ûd hadîsinden sonra Hz. Âişe hadîsinin zikredilmesi, Urve onunla istidlal ettiği içindir. Yâni Urve bu hadîsi öne sürerek Hz. Ömer b. Abdilazîz 'e itirazda bulun-muşdur. Çünkü Hz. Âişe hadîsi namaz vakitlerinin Cibril (Aleyhisselâm)  'm ta'lîmi ile beyân edildiğini göstermektedir.

11- îmam   Şafiî   ile, ona tâbi olanlar Hz. Âişe hadîsi ile istidlal ederek ikindiyi vaktinin evvelinde kumanın lüzumuna kaail ol­muşlardır. Fakat Tahavî (238 - 321): «Hadîsde buna delâlet yokdur. Çünkü hücrenin duvarları alçak olduğundan ihtimâl ki onun içinden gü­neş guruba yakın görünmez olmuşdur. Şu hâlde hadîs-i şerif Besûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'in ikindiyi vaktinin evvelinde değil, sonunda kıldığına delildir.» diyor.

Bâzıları Tahâvînin sözüne de itirazda bujunmuşlarsa da yersiz olduğu için burada onu zikre lüzum görülmemiştir.

Vakıa Buhârî ikindinin vaktini beyân eden hadîsler için ayrı bir bâb tahsis etmiş, fakat orada zikrettiği hadîslerin hiç ' birinde ikindi vakti her şey'in gölgesi bir misli veya iki misli olmakla girer; denilmemiş-se de ta'yîn bildiren hadîslerin Buhârî'de bulunmamasından, başka kitaplarda da olmaması îcab etmez. Bu bâbda bir çok Sahâbe-i kirâm'dan ve ezcümle İbni Abbâs Hazretlerinden hadîsler rivayet edilmiş­tir.

İbni Abbâs hadisinde Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem): «Beyt'in yanında Cibril AleyhiSselâm bana iki defa imam oldu».» buyurmaktadır. Ayni hadîsde ilk günün ikindisi için :

«Bana ikindiyi, her şey'in gölgesi bir misli olduğu zaman kıldırdı.»; ikinci günün ikindisi için de:  

«Bana ikindiyi, her şey'in gölgesi İki misli olduğu zaman kıldırdı.»

ifâdeleri vardır. Bu hadîsi Ebû Dâvûd île Tirmizî tahrfc etmişlerdir. Tirmizî onun hakkında: «Bu hadîs hasen'dir.» demin­dir. Ayni hadîsi İbni Hibbân( - 354) «Sahîh»inde, Hâkim Mezkûr hadîsi tbni Huzeyme dahî «Sabîh-inde rivayet et-mişdir.

tbni Abdil-Berr (368-463) «Et-Tevhid» nâm eserinde. «Bâzı kimseler mezkûr îbni Abbâs hadîsi hakkında yersiz sözler söylemişlerdir. Hâlbuki bu hadîsin bütün râvîleri ilimleri ile meşhurdur.» demiştir.

Filhakika İbni Abbâs (Radiyalîahû anh) hadîsi bu bâbda esâs teşkil eder. İmam A'zam'a göre her şey'in gölgesinin iki misli ol­ması öğle zamanın sonudur. Ona göre zeval vaktindeki gölge sayılmamak şartı ile her şey'in gölgesi iki misli olduğu zaman öğlenin vakti çıkar; ikindinin vakti girer. Lisânımızdaki «Asr-ı sânî* tâbîri ile ifâde edilen va­kit budur. İmam Ebû Yûsuf ile imam Muhamme'd'e göre her şey'in gölgesi bir misli olduğu zaman Öğlenin vakti çıkar; ikindi­nin vakti girer. Mezkûr kavli Hasen b. Ziyâd, İmam A'zam'dan da rivayet ettiği gibi imam Mâlik, imam Şâfiî; imöm Ahmed b. Hanbel, Sevrî ve İsh.âk'm mezhepleri de budur. Yalnız imam Şâfiî'ye göre özürü olmıyanlar için ikindi vâkitinin sonu her şey'in gölgesi iki misli olduğu zamandır. Özürlüler için ise ikindinin son vakti güneşin batmasıdır.

Kurtubi: «Bu husûsda Ebû Hanîte'ye bütün ulemâ hattâ kendi ashabı bile muhalefet etmişdir.» diyor. Kurtubî fnin bu sözüne   Aynî   şu cevâbı vermiştir:

«Ebû Hanîfe hadîsle istidlal ettikden sonra ulemânın ona mu­halefeti zarar etmez. Aliyyü'bnü Şeybân'in rivayet ettiği bir hadîs dahî Ebû Hanîfe 'nin kavlini te'yîd etmektedir. O hadîs­de İbni Şeybân (Radiyalîahûanh)    «Resûlüllah   (SallailahüAleyhi ve Sellem) 'in yanına Medine'ye geldik, ikindiyi güneşin, safî beyazlığım devam ettirdiği bir zamana kadar geciktirirdi.» demişdir. Bu hadîsi Ebû Dâvûd'la, îbni Mâce rivayet etmişlerdir. Hadîs Eesûlüllah (Saîlailahü Aleyhi ve Sellem) 'in ikindiyi her şey'in gölgesi iki misli olduğu zaman kıldığını göstermektedir ki hasmı aleyhine Ebû Hanifeye delildir.

İbni Ebî Şeybe 'nin ( - 234) zararasız bir senedle rivayet ettiği Câbir hadîsinde Hz. Câbir (Radiyallahû anh) «Resûlüllah (Saîlailahü Aleyhi ve Sellem) bize ikindiyi her şey'in gölgesi iki misli olduğu zaman kıldırdı...» demişdir. Bu hususta fazla tafsilât fıkıh kitaplarındadır.

 

171- (612) Bize Ebû Gassân El-Mismaî İle Muhammed b. El-Mü-sennâ rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Muâz (yâni îbni Hişâm) rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam, Katâde'den, o da Ebû EyyuVdan, o da Ab­dullah b. Amr'dan naklen rivayet etti ki Nebîyyullah (Saîlailahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sabah namazını kıldığınız vakit (yok mu) o vakit tâ güneşin ilk ışığı doğuncaya kadar devam eder, sonra öğleyi kıldığınız vakit (yok mu) o va­kit tâ ikindi oluncaya kadar devam eder. İkindiyi kıldığınız vakit (yok mu) o vakit tâ güneş sararın caya kadardır. Akşam namazını kıldınız mı, onun vakti de tâ şafak kayboluncaya kadar devam eder. Yatsıyı kıldığınız vakit (yok mu) o vakit de gecenin yansına kadar devam eder.» buyurmuşlar.

Bu hadîs namaz vakitlerini beyân etmekte ise de Müslim sa­rihlerinden Übbî’nin beyânı vecihle hiç bir namazın ilk vaktini ta'yîn etmemekde yalnız vakitlerin nerede nihayet bulduğunu bildirmektedir.

Görülüyor ki sabah namazının vakti güneş doğmakla sona ermekte­dir. Güneş doğdukdan sonra kılınan sabah namazı kaza olur. Yalnız usûl-ü fıkıh ilminde beyân edildiğine göre edâ ve kaza lâfızları birbirinin yerin­de kullanılabilirler. Yâni kaza edilen bir namaza edâ lâfzı ile, edâ edilen bir namaza da kaza lâfzı ile niyetlenmek caizdir. Cumhûr-u ulemânın kav­li budur. Onlara göre güneş doğmakla sabah namazının vak^i sona erer. Delilleri bu hadîsdir.

Şâfiîler'den Ebû Saîd-i îstahrî: «Ortalık iyice aydın­ladıktan sonra kılınan sabah namazı kaza olur. Çünkü Cibril (Aleyhisselâm) ikinci gün sabah namazını bu zamanda kılmış ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'& — dünkü vakitle o günkü vakte işaret ederek — «Şu iki vaktin arası bu namazın vaktidir;» buyurmuşdur, diyor. Fakat Hadîs-i şe­rif onun lehine değil aleyhine delildir.

Cumhûr-u ulemâ, Cibril hadîsini sabah namazının ihtiyarî vaktini yâna hamletmişlerdir. Yalnız yukarıda da görüldüğü vecîhle   HanefiWe göre namaz kılarken güneş doğarsa o namaz bozulur.

Sabah namazının ilk vakti Fecr-i sâdık yahut Fecr-i sânl denilen haki­kî aydınlıkla başlar. Bu aydınlıkdan önce ufukda şark'dan, garb'a doğru yükselen bir aydmlık görünür, buna «Fecr-i kâzip» yâni yalancı İecr derler. Ondan sonra cenûb'dan, gimâl'e doğru yayılan bir aydınlık daha zuhur eder ki buna «Fecr-i sâdık» yâni hakîki fecir denilir. İşte sabah namazının ilk vakti bununla başlar.

Bu hadîsde öğlenin evvel vakti bildirilme.diği gibi vaktinin sonu dahî sarahaten beyân edilmemiş; yalnız ikindi vaktinin girraesîle sona ereceği­ne işaret buyurulmuşdur.

Öğle'nin vakti güneşin zevalinden başlar.

Übbî'nin nakline göre üç türlü zeval vardır. Birinci zevali yalnız Allah Teâlâ bilir. İkinciyi «Mukarrebûn» denilen melekler; üçüncü zevali de insanlar bilirler. Bundan murâd, güneşin gök yüzünde en yüksek irtifâa çıkdıkdan sonra batıya doğru inmeye başlamasıdır. Bu zeval gölgenin en kısa olmasıyla bilinir. Zevali bilmek için yere bir sopa dikilir ve batı taraf­ta bulunan gölgesine bakılır. Gölge sabahleyin son derece uzun olur, güneş yükseldikçe kısalır, güneş gökyüzünde en yüksek dereceye varınca gölge artık durur. Kısa bir zaman için ne artar ne eksilir. İşte o an günün ortası-dır. Ona istiva derler. Sonra güneş yavaş yavaş batıya doğru inmeye bag1* lar. İşte bu inişin ilk derecesine zeval denilir ki öğle namaznun vakti bu­nunla girer. Gölge kısala kısala zeval za"iı&™"riaki uzunluğu hesaba katıl­mamak şartı ile sopanın uzunluğu kadar kaldığı zaman cumhûr-u ulemâya göre öğlenin son vaktidir.

İmam A'zam'a göre Öğle vaktinin her şey'in gölgesi iki misli ol­duğu zaman çıktığını az yukarıda gönnüşdük.

Mâlikîlere göre vakit; İhtiyarî ve zarurî olmak üzere ikiye ayrılır. İçin­de namazın edası, mükellefin ihtiyarına bırakılan vakte ihtiyarî vakitdan sonra gelene de zarurî vakit derler. Bu vakit hayız, baygınlık ve delilik gibi zaruretler erbabına mahsûs olduğu için ona zarurî demişlerdir. Zârû-ret sahiplerinden birisi namazı zarurî vaktinde kılmakla günahkâr olmaz. Fakat onlardan başkaları zarurî vakitde kılarlarsa günahkâr olurlar. Mâ­lî kiler'e göre her şey'in gölgesi bir misli olduğu zaman öğlenin ihtiyarî vakti çıkar; zarurî vakti girer. Zarurî vakti ikindinin ihtiyarî vaktinden başlayarak güneşin kavuşmasına yalnız ikindi namazı sığacak vakit kalın­caya kadardır.

İkindinin vakti İmam A'zam'a göre her şey'in gölgesi iki mis­li, cumhûr-u ulemâya göre bir misli olduktan sonra başlar. Zeval zamanın­daki gölge burada dahî hesaba katılmaz. Ve güneşin batmasıyla sona erer.

Mâl ikiler'e göre ikindinin zarurî vakti yere ve duvarlara vuran güne­şin sarı bir renk olmasıyla başlar ve güneş kavuşuncaya kadar devam eder. Bundan evvelki vakit ikindinin ihtiyarî vaktidir.

Hanbelîler dahî, Mâlikîler gibi ikindinin ihtiyarî ve zarurî vakitleri olduğuna kaaildirler.

Mâlikîler'in meşhur olan kavline göre öğle ile ikindi arasında hazarda dört, seferde iki rek'ât namaz sığacak kadar müşterek bir vakit vardır. Aca­ba bu ortak mikdâr öğle'nin sonu olup, ikindi, öğlenin son vaktine girmiş mi olur yoksa ikindinin ilk vakti olup da öğle, ikindinin ilk vaktine dâhil olmuş mu sayılır. Bu husûsda dahî Mâlikîler'den iki meşhur kavil rivayet olunur. Binâenaleyh bir kimse ikindiyi, Öğlenin son vaktinde kılsa da na­mazını her şey'in gölgesi bir misli olduğu anda bitirmiş olsa, birinci kavle göre bu namaz sahih; ikinci kavle göre bâtıldır. Yine bir kimse öğleyi, ikin­di vaktinin evvelinde kılsa, birinci kavle göre ihtiyarî vakitden sonraya bıraktığı için günahkâr olur. İkinci kavle göre günahkâr olmaz. Çünkü bu namazı öğle ile ikindi arasındaki müşterek zamanda kılmışdır.

Ulemâdan bir taife ile İmam Mâlik 'den başka müşterek vakte kaail olan yokdur. Öğlenin vakti çıktığı gibi ikindinin vakti girer.

İmam Mâlik ile ona tabî olanların delili: Cibril (Aleyhisselâm) hadîsinde Kesûlüllah (Salkdlahü Aleyhi ve Seltem) 'in :

«ikinci gün Cebrail, bana öğleyi her şey'in gölgesi bir misli olduğu va-kît kıldırdı; birinci gün de ikindiyi her şey'in gölgesi bir misli olduğu va­kit kıldırdı.» buyurmuş olmasıdır. Bu hadîsin zahirine bakılırsa öğle ile ikindi vakitleri dört rek'ât namaz kılacak mikdârda müşterekdirler.

Cumhûr'un delili babımızın hadîsidir. Onlara göre, Cibril hadîsinin ma'nâsı: «Öğle namazını her şey'in gölgesi bir misli olduğu vakit bitirdi; birinci gün de ikindiyi, kılmaya her şey'in gölgesi bir misli olduğu zaman başlamışdı.» demekdir.    Binaenaleyh aralarında müşterek vakit yoktur.

Rivayetlerin arasını böyle cemetmek zarurîdir. Zîrâ müşterek vakit bu­lunduğuna kaail ohnakla öğle vaktinin sonu meçhul kalır.

Şâfiîler'e göre ikindinin beş türlü vakti vardır. Bunlar : Fazilet vakti, İhtiyar vakti, Kerâhetsiz cevaz vakti, Kerahetle cevaz vakti ve Özür vak­ti nâmları ile anılırlar.

Fazilet vakti, ihtiyarî vakit ile birlikde başlar ve her şey'in gölgesi bir misli oluncaya kadar devam eder. Cevaz vakti, bundan başlayarak güne­şin sararması zamanına kadar devam eder. Kerahet ile ceyâz vakti, güne­şin sararmasından başlayarak kavuşmasına kadar devam eder. Özür vak­ti ise yolculuk veya yağmur gibi bir özürden dolayı ikindiyi, öğle zama­nında, öğle ile birlikde kılmakdır. Bu beş nevî namaz hep edâ olup güne* batmcaya kadar kılınmazlarsa kazaya kalırlar.

Ebû Saîdi îstahrî göre her şey'in gölgesi iki misli olduğu vakit kılınan ikindi I azâ sayılır. Bu hadîs onun aleyhine delildir.

Akşam namazının vakd güneş battıkdan sonra başlar, şafak kaybol­makla sona erer.

Hanefîler'e göre güneş kavuştukdan sonra ufukta birbiri ardına üç hâl meydana gelir. Birinci hâlde ufuk kızarır, ikincide beyazlaşır, üçüncüde de kararır. İmam A'zam'a göre şafak ufkun beyazlığıdır. Onun kaybolması da ufkun kararmasıdır. İşte akşam namazının vakti ufuktaki beyazlık sönerek karanlık çöktüğü zaman sona erer.

Hanefîler'den İmam Ebû Yûsuf'la İmam Muhammed şafak mes'elesinde diğer mezhep imamları ile beraberdirler. Onlara göre şafakdan murâd ufuktaki kızıllıkdır.

Her namaz için biri ihtiyarî, diğeri zarurî olmak üzere iki vakit isbât eden Mâlikîler akşam namazında ihtiyarî vakit olmadığına kaaîldirler. Çünkü akşam namazının devamlı vakti yokdur. Onun ancak namazın şart­larını tamamlayarak ezan ve ikaametle kılınacak kadar zamanı vardır. Namaz için hazırlığı bulunmayanlara yalnız abdest, taharet v.s. gibi hazır­lıklarını ikmâl edecek kadarcık gecikme caizdir. Fakat akşam namazının zarurî vakti vardır. Bu vakit güneşin kavuşmasından başlayarak, tan yeri ağarmasına dört rek'ât namaz sığacak vakit kalıncaya kadar devam eder.

Şâfiîler'in zayıf bir kavline göre akşam namazının vakti, şafağın kay­bolmasına kadar devam eder. Sahîh olan kavle göre ise akşam namazının vakti abdest ve taharet gibi hazırlıkları tamamlayarak ezan ve ikaametle namazı kılacak kadardır. Namazı bundan sonraya bırakmak kaza olur. Fakat Nevevî'nin beyânına göre Şâfiîyye ulemâsının muhakkıkları akşam namazını şafağın kaybolmasına yakın bir âna kadar geciktirmeyi caiz görmüşlerdir. Vaktin evvelinde kılmayıp da, o ânda kılan kimse günahkâr olmaz. Nevevî: «Sahîh olan yahut ondan başkası caiz olma­yan doğru şekil budur.» diyor.

Gerçi Cibril hadîsinde akşam namazının her iki günde ayni za­manda yâni güneş kavuştukdan sonra kılındığı bildiriliyor. Binâenaleyh onun vaktinin şafak kavuşuncaya kadar devam etmemesi gerekirse de yine Nevevî bu hadîse üç vecîhle cevap verildiğim bildiriyor. Şöy­le ki:

a) Hz. Cibril akşam namazı için yalnız ihtiyarî vakti beyân etmiş, cevaz vaktini ibâdetle doldurmamışdır.

b) Cibril hadîsi islâm'ın ilk devirlerine âiddir. Akşam namazı­nın şafak kayboluncaya kadar kılınabileceğini     gösteren bu hadîslerse Medine'de son zamanlarda vârîd olmuşlardır. Binaenaleyh onlara îtimâd etmek gerekir.

c) Buradaki hadîsler sened itibârı ile Cibril hadîsinden daha sahîh-dirler.

Yatsı namazının vakti şafağın kaybolmasından başlayarak, tan yeri ağarmcaya kadar devam eder.

Mâlikîler'le, Hanbelîler'e göre yatsının ihtiyarî vakti kırmızı şafak kayboldukdan sonra başlayarak, gecenin üçte birinin sonuna kadar devam eder. Zarurî vakti ise Mâlikîler'e göre gecenin üçte biri bittikden sonra başlar, tan yeri ağarmasına tam bir rek'ât sığacak vakit kalıncaya kadar devanı eder. Yatsıyı özürlülerden mâda hiç kimse zarurî vaktinde kıla­maz. Kılarsa günahkâr olur. Hanbelîler'e göre yatsının zarurî vakti gece­nin üçte biri geçtikden sonra başlar, tan yeri ağarmcaya kadar devam eder. Onlara göre sabah, öğle ve akşam namazlarının zarurî vakitleri yok­tur.

Şâ fiîler'd en îstahrî 'ye göre, gece yarısından sonra kılınan yatsı kaza olur.

 

172- (...) Bize Ubeydullah b. Muâz El-Anberî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize baham rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Katâde'den, o da Ebû Eyyûb [65]'dan/(Ebû Eyyûb'un ismi Yahya b. Mâlik El-Ezdî'dir. Merâğî deyenler de vardır. Merâğ: Ezd kabilesinin bir koludur), o da Abdullah b. Amr'dan, o da Peygamber (Saîlalîahü Aleyhi ve Setlem) 'den naklen riva­yet etti İd. Resûlüllah (SaMlahü Aleyhi ve Sellem) :

«Öğlenin vakti, ikindi vakti girmediği müddetçedir. İkindinin vakti gü­neş sararmadıkça berdevamdır. Akşamın vakti şafağın yaygınlığı düşme­dikçe devam eder, yatsının vakti gecenin yarısına kadardır. Sabah nama­zının vakti de güneş doğuncaya kadardır.» buyurmuşlardır.

 

(...) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Amir El-Akadî rivayet etti. H.                                                                             

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Ebt Bükeyr rivayet etti. (Ebû Âmir ile Yahya'nın) ikisi de bu hadîsi Şu'be'den bu isnâdla rivayet etmişlerdir. Her ikisinin rivayetinde:

«Şu'be dedi ki: Katâde bunu bir defa ref etti1; iki defa ref etmedi.» ifâdesi de vardır.

 

173- (...) Bana Ahmed b. İbrahim Ed-Devrakî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüssamed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hemmâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Katâde, Ebû Eyyûb'dan, o da Abdullah b. Amadan nak­len rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Oğle'nin vakti güneş zevâl'e vardığı zamandan başlayarak, bir kim­senin gölgesi uzunluğu kadar oluncaya kadar (yâni) ikindinin vakti gir­mediği müddetçedir, ikindinin vakti güneş sararmadığı müddetçedir, ak­şam vakti şafak kaybolmadığı müddetçedir. Yatsı namazının vakti mıTtedİl uzunlukdaki gecenin yarısına kadardır; sabah namazının vakti tan yeri a-ğardıktan, güneş doğmasına az kalıncaya kadar devam eder. Güneş doğdu mu bir daha namazı kes! Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar.»   buyurmuşlar.

 

174- (...) Bana Afamed b. Yûsuf El-Ezdi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Abdillâh b. Rezİn [66] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbrahim (yâni İbni Tahmân) [67] Haccâc [68]'dan —ki İbni Haccâc'dır— o da Ka-tâde'den, o da Ebû Eyyûb'dan, o da Abdullah b. Amr b. Âs'dan naklen ri-râyet etti ki Abdullah şöyle demiş: Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e namaz vakitleri sorulduda, şöyle buyurdular:

«Sabah namazının vakti güneşin ilk ışığı doğmazdan önceki zamandır. Öğle namazının vakti güneş semânın ortasından meyil, ettiği zamandır. (Ve) ikindinin vakti girinceye kadar devam eder. İkindi namazının vakti güneş sararıncaya ve ilk ışığı düşünceye kadardır. Akşam, namazının vak­ti, güneş battıktan, şafak kaybolunca ya kadardır. Yatsı namazının vakti gecenin yansına kadardır.»

 

175- (...) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. Dedi ki: Bize Abdulah b. Yahya b. Ebî Kesir haber verdi. Dedi ki: Babamı: «Be­deni rahat tutmakla ilim elde edilemez» derken işittim.

Bu rivayetler namaz vakitlerinin başlarını ve sonlarını bildirmektedir.

Şeytanın boynuzlarından murâd: Bâzılarına göre onun ümmeti ve ka-bîlesidir. Bir takımları bundan murâd başının üstü olduğunu söylemişler­dir. Nevevî bu ikinci ihtimâli daha zahir ve evlâ bulmaktadır. Bu takdirde hadîsin manâsı: «Güneş doğarken, şeytan başını güneşe yaklaş­tırır. Bu suretle güneşe tapan kâfirler ona secde eder gibi olurlar. Şey­tanların kendilerine tasallutu da kolaylaşır» demek olur. Bundan dolaya­dır ki güneş doğarken namaz kılmak mekruh olmuşdur.

Nevevî diyor ki: «Öteden beri ulemânın âdeti Abdullah b. Yahya 'nın babasından naklettiği (Bedeni rahat tutmakla ilim ekte edilemez) sözünü Müs1im'in niçin burada zikrettiğini sormakdır; Müslim kitabında Peygamber (Şallallahü Aleyhi ve Selîem) 'in hadîsle^ rinden başka bir şey zikretmezken namaz vakitlerini bildiren hadîslerle hiç bir alâkası olmadığı hâlde Yahya b. Ebî Kesirden Hk#-ye edilen bu sözü buraya nasıl almışdır?          

Kaadı İyâz, bâzı büyüklerin şöyle dediğini naklediyor: Bunun sebebi, Abdullah b. Amr hadîsi için zikrettiği tarîklerin si­yak güzelliği, bunlarm pek çok faydalar ihtiva etmesi maksadlarımn hu­lâsa edilişi ahkâm v.s. hususunda şâmil oldukları faydalar hoşuna git-mişdir. — Bu husûsda Müslim 'e hiç bir kimsenin ortak olduğunu da bilmiyoruz. —

îşte Müslim bunu görünce böyle bilgileri elde etmeye nail kı­lan rütbeyi tahsil etmek isteyenlere tenbîhde bulunmayı dilemiş ve: Bu­nun yolu çok çalışmak ve tahsîl-i ilim uğurunda vücûdu yormak olduğu­nu söylemişdir.»

 

176- (613) Bana Züheyr b. Harb ile tlbeydullah b. Saîd, ikisi birden Ezrâk'dan rivayet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize İshâk b. Yûsuf E! - Ezrâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân, Alkametü'bnü Mersed'den, o da Sü­leyman b. Büreyde'den, o da babasından, o da Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)Jden naklen rivayet etti ki, bir adam kendisine namaz vaktini sormuş, Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) de ona:

«Bizimle beraber şunları (yâni İki günün namazını) kıl!»buyurmuşlar. GÜneş zevâl'e varınca Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) Bilâl'e em­retmiş; o da ezan okumuş. Sonra yine ona emir buyurmuş o da öğle namazı için ikaamet getirmiş. Sonra Bilâl'e emir buyurmuş; o da güneş henüz yüksek ve bembeyaz bir hâlde iken ikindi için ikaamet getirmiş, sonra yi­ne Bilâl'e emir buyurmuş; o da güneş battığı anda akşam namazı için ikaa­met getirmiş; sonra yine ona emir buyurmuş, o da Yatsı için şafak kaybol­duğu zaman ikaamet getirmiş; sonra yine ona emir buyurmuş, o da sabah namazı için fecir doğduğu zaman ikaamet getirmiş, tkinci gün gelince Be-sûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) Bilâl'a emir buyurmuş ve öğleyi se­rinlik zamanına bırakmış. Bilâl Öğleyi ortalık iyice serinleyinceye kadar geciktirmiş. İkindiyi güneş yüksekken; dünkü vakitden biraz sonra kıl­mış; akşam namazım şafak kaybolmazdan Önce kılmış; yatsıyı gecenin üçte biri geçdikten sonra kılmış; sabah namazını da ortalık iyice aydınla -dıkdan sonra kılmış. Sonra :

«Namaz vaktini soran zât nerede?»   buyurmuş. O zât: — Ben'im yâ Resûlâilâh. demiş. Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) : «Namazınızın vakti şu gördüğünüz sınırlar arasıdır.» buyurmuşlar.

 

177- (...)Bana İbrahim b. Muhammed b. Ar'arete's - Sâmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Harami b. Umara [69] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Alkametü'bnü Mersed'den, o da Süleyman b. Büreyde'den, o da ba­basından naklen rivayet etti ki bir adam Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'& gelerek, ona namaz vakitlerini sormuş. Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem):

«Bizimle beraber namazda hazır bulun!» buyurmuş. Derken Bilâl'e emretmiş; o da alaca karanlıkda ezanı okumuş. Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) fecir doğduğu zaman sabah namazını kıldırmış. Sonra güneş se­mânın ortasından biraz meyil ettiği vakit öğle ezanını okumasını emretmiş; sonra güneş yüksekte İken ikindi ezanmı okumasını emir buyurmuş; sonra' güneş battığı zaman akşam ezanını okumasını emir buyurmuş; sonra şafak kaybolduğu zaman yatsı ezanmı okumasını emir buyurmuş.

Ertesi gün Bilâl'e yine emir buyurmuş; o da sabah ezanını; ortalık ay-dınlandıkdan sonra okumuş. Sonra öğle ezanmı okumasını emir buyur­muş; Bilâl öğleyi serinlik zamanında okumuş. Sonra güneş henüz beyaz, tertemiz olup; rengine hiç bir sarılık karışmamış bir hâlde iken ikindi ezl-nmı okumasını emretmiş. Sonra şafak kaybolmadan akşam ezanmı oku­masını emir buyurmuş. Sonra gecenin üçte biri yahut bir kısmı (Râvî Ha­ram! burada şekketmişdir.) gittikde yatsı ezanını okumasını emretmiş. Sabah olunca:

«Soran zât nerede? Şu gördüğün zamanların arası namaz vakitleridir.» buyurmuşlar.

 

178- (614) Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Bedr b. Osman [70] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Bekir b. Ebî Mûsâ [71], babasından, o da Resulü İlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)1 den naklen rivayet etti ki kendile­rine bir zât gelerek namaz vakitlerini sormuş. Resûlüllalı (Sallaîlahü Aleyhi veSellem) ona hiç bir cevap vermemiş. Müteakiben fecir doğduğu zaman sabah namazını kıldırmış. (O hâlde ki) insanlar hemen hemen birbirlerini tanıyamazlarmış. Sonra müezzine emir buyurmuş; o da öğle namazına gü­neşin zevali zamanında ikaanıet getirmiş. O hâlde ki cemâatin hepsinden iyi bilen biri gündüz yarı oldu, dermiş. Sonra güneş yüksekte iken müez­zine emir etmiş; o da ikindiye ikaamet getirmiş. Sonra güneş kavuştuğun­da emir buyurarak akşam için ikaamet getirtmiş. Sonra şafak kayboldu­ğu zaman müezzine emir buyurmuş; o da yatsı için ikaamet getirmiş.

Ertesi gün sabah namazını o kadar geciktirmiş ki, ondan çıkdıkdan sonra insan güneş doğdu, yahut nerdeyse doğacak dermiş. Sonra öğleyi o kadar geciktirmiş ki dünkü ikindi vaktine yaklaşmış; sonra ikindiyi de o derece geciktirmiş ki, ondan çıktıkdan sonra insan güneş kızarmış, der­miş. Sonra akşam namazını o kadar geciktirmiş ki, nerdeyse şafak kaybol­duğu zaman kıkyormuş, sonra yatsıyı gecenin ilk üçte birine kadar gecik­tirmiş. Sabaha çıkınca soran zât'ı çağırarak:

«Namaz vakitleri, şu iki vakit aralarıdır.» buyurmuşlar.

 

179- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî', Bedir b. Osman'dan, o da Ebû Bekir b. Ebî Musa'dan naklen riva­yet etti. Bedir, Ebû Bekir'i, babasından naklen: «Bir zât Peygamber (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) 'e gelerek, ona namaz vakitlerini sordu...» der­ken işitmiş. Ve hadîsi İbni Nümeyr hadîsi gibi rivayet etmiş. Şu kadar var ki, o:

«İkinci gün akşam namazını şafak kaybolmadan kıldı.» demiş. Bu rivayetler dahî, namaz vakitlerinin evvel ve âhirlerini bildirmek­tedirler.

Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in, kendisine bir şey sorulduğu zaman dâima cevap verdiği malûm iken, burada namaz vakitlerini soran zâta cevap vermemesi, lâfza n değil, filen cevap vermek istediği içindir. Nitekim soran zât'a:

«Bizimle birlikte namazda hazır bulun!» buyurmuş; bununla: «Sana namaz vakitlerini bilfiil beyân edeyim de iyi belle!» demek istemişdir.

Büreyde hadisi ile, Ebû Mûsâ hadislerinde bahsedilen suâl, cevap hâ­disesinin bir hâdise olması ihtimâli vardır.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Resûlüllah (Sdllallahii Aleyhi ve Seilent)'in soran zât'a her namazı iki gün bilfiil kılarak göstermesi   namazın biri fazilet, diğeri ihtiyarı "ol­mak üzere iki vakti olduğuna delildir.

2- Akşam namazının vakti, şafak kayboluncaya kadar devam eder.

3- Sorulan bir şey'i fiilen beyân etmek, sözle îzâhdan daha beliğdir. Çünkü fi'len beyânın faydası sorana da, sormayana da şâmildir.

4- Beyânın hacet vaktine kadar te'hîri caizdir. Usûl-ü fıkıh ulemâ­sının cumhuru buna kaaildirler.

5- Namaz bir maslahatdan dolayı vaktin sonunda kılınabilir.

6- Büreyde ile Ebû Mûsâ hadîslerinde, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yatsıyı gecenin üçte birinden sonra, Ab­dullah  b. Amr hadîsinde ise gece yarısı kıldığı bildiriliyor. Bu hadisler yatsının   ihtiyarî vaktinin   sonunu bildirmektedirler. Bunların hangisi tercih edileceği ulemâ arasında ihtilaflıdır. Hanefîler'e göre yat­sıyı gecenin ilk üçte birinin sonunda kundak müstehâbdır. Kudûrî-nin kavline göre yatsının müstehâb zamanı gecenin üçte birinden önceki zamandır. «Kenz» sahibi ise yatsının gecenin üçte birine te'hîr edileceğini söylemişdir. Bu iki kavlin arasını bulmak için yatsıya gecenin üçte biri sona ermezden önce niyetlenmeli, üçte birinin sonunda namazdan çıkma­lıdır. Bittabi burada tahmin ile amel olunur.

Bu hususta İmam Şafiî 'den iki kavil rivayet olunur. Birinci kavi1le göre yatsının ihtiyarî vakti, gecenin üçte birine, ikinci kavle göre, gecenin yarısına kadar devam eder. Nevevî, ikinci kavlin esih oldu­ğunu söyler.

Ebû'l-Abbâs b. Şureyh: «Burada gerek rivayetler ara­sında gerekse İmam Şafiî 'den, nakledilen kavillerde ihtilâf yokdur. Gecenin üçte birinden maksad yatsı vaktinin evveli, yarısından maksad da sonudur. Hadîslerin arası böyle bulunur.» demişdir.

Büreyde   ile   Ebû Mûsâ   hadîslerinde, Resûlüllah (SalUülahü Aleyhi ve Sellem) in yatsıyı gecenin üçte birinde kıldığı beyân edildiğine göre ihtiyarî vakti gece yarısına yakın devam ediyor demekdir. Böylece bu bâbdaki hadîslerin araları hem kavlen hem de filen bulunmuş olur.

 

32- Şiddetli Sıcakta Cemaata Gidecek Olan Bir Kimseye Yolda Sıcak Dokunacaksa Öğleyi Serinliğe Bırakmanın Müstehab Oluşu Babı

 

180- (615) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys rivayet etti. H,

Bize Muhammed b. Rumh da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, İbni Şihâb'dan, o da İbnü'l - Müseyyeb ile Ebû Selemete'bnü Abdİrrahmân'-dan, onlar da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi. Ebû Hüreyre şöyle demiş: gerçekden Resûlüllah  (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sıcak şiddetlenince namazı, serinliğe bırakın! Çünkü sıcağın şiddeti cehennemin kükreyişindendir.» buyurdular.

 

(...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus haber verdi. Ona da İbni Şihâb haber vermiş. Demiş ki: Bana Ebû Seleme ile Saîd b. El - Müseyyeb ha­ber verdiler ki, Ebû Hüreyre'yi: -Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu.» diyerek yukarki hadîsin tamâmiyle mislini rivayet eder­ken işitmişler.

 

181- (...) Bana Hârûn b. Saîd El - Eylî ile Amr b. Sevvâd ve Ahmed b. îsâ rivayet ettiler. Amr: (bize haber verdi.) tâbirini kullandı. Ötekiler: (Bize İbni Vehb rivayet etti.) dediler. İbni Vehb demiş ki: Bana Amr ha­ber verdi; ona da Bükeyr, Büsur b. Saîd ile Selmân El-Egarr [72]'dan on­lar da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etmişler ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Gün sıcak olduğu vakit namazı serinliğe bırakın! Çünkü sıcağın şid­deti, cehennemin kükremesindendir.»  buyurmuşlar.

Amr dedi ki: «Bana Ebû Yûnus da, Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Namazı serinliğe bırakın. Çünkü sıcağın şiddeti cehennemin kükre­mesindendir.» buyurmuşlar.

Yine Amr dedi ki: «Bana İbni Şihâb, İbnül - Müseyyeb ile Ebû Sele-me'den, onlar da Ebû Hüreyre'den, o da Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen bu hadisin benzerini rivayet etti.»

 

182- (...) Bize Kuteybetü'bnü Said rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülazîz [73], Alâ'dan, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Hiç şüphe yok ki bu sıcaklık cehennemin kükremesindendir. Binâe­naleyh siz namazı serinliğe birakınl» buyurmuşlar.

 

183- (...) Bize İbni Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbîh'den rivayet etti. Hemmâm : Bize Ebû Hüreyre'nin, Resûlüllah (Salla!lahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet ettikleri şunlardır; diyerek bir takım hadîsler zikret­miş; ezcümle Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) :

«Namazı sicakda, serinliğe bırakınız! Çünkü sıcağın jİddeti, cehenne­min kükremesindendir.» buyurdular; demiş.

 

184- (616) Bana Muhammed b. El-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti. (Dedi ki) : Ben Muhacir Ebû'I - Hasen'i, [74] Zeyd b. Vehb'den, o da Ebû Zerr'den işitmiş olarak rivayet ederken dinledim. Ebû Zerr şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in müezzini öğle ezanını okumak istedi de, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Serinliğe bırak, serinliğe bırak!» yahut: «Bekle, bekle! Çünkü sıcağın şiddeti, cehennemin kükremesindendir. Sıcak şiddetlendi mi, namazı serin­liğe bırakın!» buyurdular.

Ebû Zerr: «Tâ biz tepeciklerin gölgelerini görünceye kadar (bekle­di.) »demiş.

Bu hadîsin bâzı rivayetlerini Buhârî Mevâkîtü's - Salât» ve «Sıfatü'n-Nar» bahislerinde; Ebû Dâvûd ile Tirmizî «Na­maz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Zemahşerî 'nin beyânına göre «tbrâd»ın hakikati soğuğa gir­mek demekdir. Maksad namazı soğukda îfâ etmek. Yâni namazı soğuk za­manda kılmak demekdir. Soğuk zamandan murâd dahî, sıcağın şiddetinin kırıldığı hissedilen zamandır. Zîrâ sıcağın şiddeti, namazda huşû'a mâni olur. Ha11âbî diyor ki: «İbrâd : Sıcağın öğle zamanındaki şiddetinin kırılmasıdır. Çünkü öğle zamanındaki kaynar sıcağa izafetle sıcağın bi­raz kırılması soğumak sayılır. Yoksa serinlik zamanına bırakmakdan mu­râd, namazı günün sonuna; akşam serinliğine bırakmak değildir. Zİrfi bun­da bütün imamların kavillerinden hârice çıkmak vardır.»

Öğle namazını serinliğe bırakmanın hikmeti hususunda ihtilâf edik mişdir. Bâzılarına göre bu geciktirme meşekkati def etmek içindir. Çünkü sıcağın şiddeti huşû'u giderir.

Bir takımları zeval vakti, cehennem kükrediği için namazın geri bı­rakıldığını söylemişlerdir.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: «Namaz rahmete sebepdir. Oriu kılmak dahî azabın define vesile olur. Binâenaleyh nasıl olmuşda Resû-lüllah (Sallallcûıü Aleyhi ve Sellem) o hâlde namazın terkini emretmişdir?»

Bu suâle iki dürlü cevap verilmişdir.

1) Ya'merî'ye göre, ta'lîl şeriat sahibi tarafından gelirse mânâsı anlaşılmasa bile kabulü îcâb eder.

2) Ehl-i Hikmet'e göre, zeval zamanı gadab-ı ilâhînin   zuhur ettiği zamandır. Binâenaleyh o zamanda talepde    bulunmanın hiç bir faydası yokdur. Bundan yalnız izinliler müstesnadır.    Nitekim şefaat hadîsinde beyân edildiği vecîhle kıyamet gününde şefaat hususunda bütün Peygam­berler, ümmetlerinden   özür dileyecek yânı şefaat edemiyecekler, bizim Peygamberimiz   Mubammed Mustafa (Sattaltahü Aleyhi ve Sellem)    ise hiç bir i'tizârda bulunmıyacak zîrâ şefaat için kendisine izin verilecekdir.

Ulemâ : «Cehennemin kükremesi bir teşbih ve temsildir; yânî öğle za­manının sıcağı, cehennemin kükremesi gibi şiddetli olur, ma'nâsınadır.» derler. Bâzıları bu sözün hakikat olduğunu söylemişlerdir. Bu takdirde öğ­le zamanındaki şiddetli sıcak hakîkaten cehennemin kükremesi te'sîri ile olur.

Hadîs-i şerifde zikri geçen müezzîn'den murâd: Hz. Bilâl (Radtyallahû on/»;'dır. Zîra hadîsin bâzı tarîklerinde ismi sarahaten zikre-dîlmişdir.

Tepecikten murâd; kum yahut toprak tepeleridir.

Fey: Eşyanın öğleden sonraki gölgesidir. Sabahki gölgesine «zil» denir.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Sıcakda öğle namazını serinliğe bırakma hususundaki emrin vücûb için olup olmadığı ulemâ arasında ihtilaflıdır. Kaadı İyâz ile başkaları, bâzı ulemânın buradaki emri vücûb için telakki ettiklerini söylemişlerdir.   Kirmanı   buradaki emrin vücûb için olmadığına ule­mânın ittifak ettiğini söylemişdir.

Hanefîler'den «El - Hidâye» sahibi: «Yaz günlerinde öğle namazını se­rinliğe bırakmak^ kış günlerinde ise vaktin evvelinde kılmak müstehab-dır.» demişdir.

îbrâd'ın vakti hakkında da ihtilâf varadır. Bâzılarına göre öğle nama­zı vaktinin evvelinden; duvarların gölgesi meydana çıkıncaya kadar gecik­tirilir. Nass'ın zahirine bakılırsa nazar-ı itibâra alınacak cihet vakit sona ermeden namazın bitmiş olmasıdır.

İmam Mâ1ik’e göre Öğle namazı yaz ve kış gölge bir arşın uza-ymcaya kadar geciktirilir. Hattâ îmam Mâ1ik'in öğle namazını vakit girdiği gibi kılmayı mekruh görürdüğü ve: «Bu namaz haricîler ile hevâ ve hevesine tâbi olanların namazıdır.» dediği rivayet olunur. Bîr rivâyet-de Hz. Mâlik, her namazın vakti girdiği gibi kılınmasını efdal gö­rürmüş; Yalnız çok sıcak günlerde öğle namazının bir az serinliğe te'hî-rine cevaz verirmiş.

Ebû Hanîfe ile Kûfeliler, îmam Ahmed b. Hanbel ve 1shâk «Öğle namazı, sıcak biraz serinleyinceye kadar tehîr edi­lir.» demişlerdir.

2- Bâzıları bu hadîsle istidlal ederek Cum'â namazının dahî serin­liğe bırakılacağını söylemişlerdir. Bu husûsda Şâfiîler'den iki kavil var­dır. Bunların esah olanına göre Cum'â namazı serinlik zamanına te'hîr edilemez. îmam   Mâ1ik'in meşhur kavli de budur. Çünkü Cum'a na­mazına erken gitmek sünnetdir. Hanefîler'in kavli de budur.

Bâzıları îbrâd'ın ikindi namazında dahî yapılacağına kaail olmuşlar­dır. Meşhur kavle göre ikindi namazında ibrâd yokdur.

3- Babımız hadîsleri cehennemin hâlen mevcûd olduğuna delildir­ler.

 

185- (617) Bana Amr b. Sevvâd ile Harmeletü'bnü Yahya rivayet ettiler. Lâfız Harmele'nindir. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (De­di ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana Ebû Selemete'bnü Abdirrahmân rivayet etti, o da Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitmiş: Resûlüllah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Cehennem Rabbine şikâyet etti de: — Yâ Rab! Ben kendi kendimi yedim; dedi. (Allah Teâlâ da), ona iki defa nefes almak için izin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes de yazın (alır.) işte en ziyâde ma'rûz kaldığınız sıcakla, hissettiğiniz en şiddetli soğuk bundandır.» buyurdular.

 

186- (...) Bana tshâk b. Mûsâ El-Ensârî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'n rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mâlik, Esved b. Süfyân'ın âzâdlısı Abdullah fa. Yezîd'den, o da Ebû Selemete'bnü Abdirrahmân ile Muham-med b. Abdirrahmân b. Sevbân'dan, [75] onlar da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sıcak olduğu vakit namazı serinliğe bırakın. Çünkü sıcağın şiddeti, cehennemin kükremesindendir.» buyurmuş ve şunu da zikretraişdir:

«Cehennem Rabbine şikâyet etti de, Rabbi ona her sene iki nefes i-çin izin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes de yazın!»

 

187- (...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Vehb rivayet etti .(Dedi ki) : Bize Hay ve haber verdi. Dedi ki: Bana Yezîd b. Abdillâh b. Üsâmete'bni Had, M uh amme d b. İbrahim'­den, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)''den naklen rivayet etti ki şöyle buyurmuşlaı :

«Cehennem, dedi ki: Yâ Rab! Kendi kendimi yedim. Bana izin ver de bir nefes bari alayım! Bunun üzerine Allah ona iki nefes için izin ver­di. Bir nefes kışın, bir nefes de yazın (alır.) İşte mâruz kaldığınız soğuk, yâhud zemherir cehennemin nefesîndendir. Mâruz kaldığınız sıcak yahut harûr da cehennemin nefesîndendir.»

Bu hadîsi Buharı «Mevâkitü's - Salât» bahsinde; Nesâî «Kitâbü's - Salât» da tahrîc etmişlerdir.

Cehnnemin, Rabbine şikâyeti, biri hakikat, diğeri mecaz olmak üzere iki vecîhle tasavvur edilebilir.

Kaadî İyâz hakikat olduğuna kaaildir. Kurtubî dahî: «Bu sözü hakîkata hamletmek imkânsız değildir. Çünkü muhbir-i sâdık olan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in haddi zâtında caiz bir şeyi haber vermesi te'vîle muhtaç değildir. Binaenaleyh bu sözü hakîkata ham­letmek evlâdır.» demişdir.

Nevevîde buna benzer sözler söyledikden sonra: «Doğru olan hareket bu sözü hakîkata hamletmekdir.» diyor.

Bu husûsda Aynî de şunları söylemişdir: «Allah'ın kudreti bü-yükdür. Zîrâ Süleyman (Aleyhisselâm) 'in, hüdhüd'üne ilim ve id­râk halk eden Allah,, cehenneme de konuşma âleti halk edebilir. Nitekim hüdhüd'e ilim halk ettiğini kitâb-ı kerîminde haber vermiş. Cehennemin de «Daha varmı» diyeceğini hikâye etmişdir.»

Dâvûdî: «Bu hadîs cehennemin düşünüp, anladığına delildir. Filhakika cennetle cehennemden daha çok işiten hiç bir şey olmadığına dâir hadîs vârid olduğu gibi, cehennemin Peygamberimiz Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile konuşacağına keza mü'minle de ko­nuşarak «Geç ey mü'min! Gerçekten nurun alevimi söndürdü.» diyeceği rivayet olunmuşdur. Bu bâbda daha başka sözler de söylenmişdir.

İkinci veçhe göre cehennemin şikâyeti lisân-ı hâl iledir. Kaadî Beyzâvî bu şikâyeti mecaza hamletmiş: «Cehennemin şekvası, ga­leyanından mecaz olduğu gibi kendi kendini yemesi de cüz'lerinin sıkışıp birbiri üzerine yığılmasından; nefes alması dahî görünen kısmın dışarı çıkmasından mecâzdır demişdir.

«Cehennemde sıcakla, soğuğ'un bir arada bulunması imkânsızdır. Çünkü soğukla sıcak biribirine zıddır; denilemez. Çünkü bâzı hadîslerde vârid olduğuna göre cehennemin bâzı taraflarında ateş, bâzı taraflarında da zemherîr vardır. Zemherîr, şiddetli soğuk demekdir. Sıcakla soğuğun bir yerde bulunması imkânsız değildir, zîrâ Teâlâ Hazretleri iki zıddı bir araya getirmeye muktedirdir. Bir de cehennem, âhiret umûrundandır. Âhiret umurunu, dünyâdakilere kıyâs etmek doğru değildir. Mamafih Arabistan'ın sıcağı; kutupların soğuğu düşünülürse soğukla sıcağın dün­yada da bir yerde bulunduğu anlaşılır.

Harûr: Gece ve gündüz devam eden şiddetli sıcakdır. Yalnız gündüz devam edip geceleyin kesilen sıcağa semûm derler. «Harr» sâdece sıcak demekdir. Hadîs-i şerif de: «Ma'rûz kaldığınız harr yahut harûr da cehen­nemin nefesindendir» denilmişdir. Burada yâ Rftvt şekk etmişdir. Yahut Resûlüilah (Saîlallahü Aleyhi ve Seltem) bu şekilde söylemişdir. Bu takdirde «Ev» kelimesi şekk değil, taksim ifâde etmiş olur.

Sahîh haberlerden anlaşıldığına göre, dünyâ ateşi de cehennem ate­şinden yaratılmışdır. Yalnız İbni Abbâs (RadiyaUahû anh) Haz­retlerinin beyânına göre üzerine yetmiş defa su serpilmişdir. Zîrâ böyle yapılmasa mahlûkâtm ondan istifâde etmesine imkân kalmazdı. Teâlâ Hazretlerinin ateşi yaratması dünyâ umuru onunla tamam olduğu içindir. Ateş, bize âhireti de hatırlatır. Bizi Allah'ın azabından korkutur.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Yazın sıcaklar şiddetlenince öğle   namazım hava biraz serinle-yinceye kadar geciktirmek müstehabdır.

2- Cehennem hâlen yaratılmışdır. Bu hadîs «Cehennem kıyamet gününde halk edilecekdir.» deyen Mu'tezile taifesi aleyhine delildir.

3- Şikâyet hayvanlarla, cansız şeylerden de tesavvur olunabilir. Nitekim Peygamber (Salktllahü Aleyhi ve Seltem)'in mucizelerinden olmak üzere hurma kütüğünün ve devenin şikâyetde bulundukları rivayet olun-muşdur.

4- Hadîsde serinliğe te'hîr edilmesi emir buyurulan namaz;  öğle namazıdır.

 

33- Sıcak Şiddetli Olmadiği Zamna Öğle Namazını Vaktin Evvelinde Kılmanın Müstehab Oluşu Babı

 

188- (618) Bize Muhammed b. El - Müsennâ ile Muhammed b. Beş-şâr ikisi birden Yahya El-Kattan ve İbni Mehdî'den rivayet ettiler, îbnii'l - Müsennâ dedi ki : Bana Yahya b. Saîd, Şu'he'den rivayet etti. demiş ki: Bize Simâk b. Harb, Câbir b. Semura'dan rivayet etti:

İbnü'l - Müsennâ dedi ki: Bize Abdurrahmân b. Mehdi dahî, Şu'be'-den, o da Simâk'dan, o da Câbir b. Semura'dan naklen rivayet etti. Câbir: «Peygamber (SallaHahii Aleyhi ve Selletn) öğle namazını güneş devrildiği va­kit kılardı.» demiş.

 

189- (619) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bi­ze Ebû'I - Ahvas, Sellâm b. Süleym, Ebû îshâk'dan, o da Saîd b. Vehb'den, o da Habbâb [76]'dan naklen rivayet etti, Habbâb: «Sıcak kumların üze­rinde namaz kılmanın meşakkatinden Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e şikâyet ettik. Ama bizim şikâyetimizi kabul buyurmadi.» demiş.

 

190- (...) Bize Ahmed b. Yûnus ile Avn b. Sellâm rivayet ettiler. (Avn : Bize haber verdi, tâbirini kullandı-. îbni Yûnus ise, bize Züheyr ri­vayet etti, dedi.) Lâfız onundur. Züheyr demiş ki: Bize Ebû İshâk, Saîd, b. Vehb'den, o da Habbâb'dan rivayet etti. Habbâb şöyle demiş: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e gelerek kumların sıcağından, kendilerine şikâyet ettik. Fakat bizim şikâyetimizi kabul buyurmadı.»

Züheyr demiş ki: Ebû İshâk'a: Bu öğlen namazmdamıydı? diye sor­dum,

—  Evet... dedi.

—  Öğlenin vakti girdiği gibi kılınması hususunda mı? dedim.

—  Evet! cevâbını verdi.

 

191- (620) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Biçr b. El-Mufaddâl, Gâlib El-Kattan [77]dan, o da Bekir b. AbdiUâh [78]'-dan, o da Enes b, Mâlik'den naklen rivayet etti. Enes, şöyle demiş: «Sıca­ğın şiddetli zamânmda ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) ile birlikde namaz kılardık. Birimiz (sıcakdan) alnını yere koyamazsa, elbisesini ya­yar; onun üzerine secde ederdi.»

Bu babın hadîsleri öğleyi vaktinin evvelinde kılmanın lüzumunu gös­termektedirler.

Habbâb   hadîsinde » denilmektedir. Bunun ma'nâsı

bizLn şikâyetimize cevap vermedi, şikâyetimizi kabul etmedi yahut, şikâ­yetimizi gidermedi; demekdir.

Bundan Önceki bâbda öğle namazının serinlik zamanına te'htr edilme­si emirbuyurulmuşdu. Buradaki Habbâb hadîsinde bahsedilen namaz dahî öğle namazıdır. Nitekim rivayetin birinde bu cihet tasrîh edilmekte­dir. Bu suretle hadîsler zahiren birbirine muarız görünmektedir. Ulemâ bunların aralarını bulmak hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre öğle namazını sıcak günlerde hava bir parça serinleyinceye kadar teMr etmek ruhsatdır. Efdal olan onu yine vakti girer girmez kılmakdır. BİT takımları Habbâb hadîsinin bundan önceki bâbda görülen ibrâd hadîsleri ile mensûh olduğuna kaaildirler. Ebû Bekir EI-Esrem ile Tahâvî bu kavli tercih etmişlerdir. Tahvî: cBiz bunu yâni Nesh'i iki hadisde bulduk. Bunların birisi   Mugîra   hadîsidir. Mezkûr hadîsde (Biz öğleyi zeval vaktinde kılardık. Sonra Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize öğleyi serinlik zamanına bırakın; bu­yurdular.) denilmektedir. Bundan anlaşılıyor ki öğleyi serinlik zamanına bırakma emri zeval zamanında kıldıkdan sonra verilmişdir.

İkincisi Enes (Radiyallahû anh) hadîsidir, o hadisde de (Hava serin ise öğleyi erken kılın; sıcak olursa serinliğe bırakın!) buyurulmuşdur.» diyor.

Ulemâdan bâzılarına göre Habbâb hadisinde ashâb^ı kiram Öğ­lenin serinlik zamanından daha sonraya bırakılmasını istemişlerdir. Çün­kü serinlik duvarların, altında yürüyecek kadar gölge saldığı zaman hâsıl olur.

Bir takımları Habbâb hadîsinin Mekke'ce, İbrâd hadîsinin ise Medine'de vârid olduklarını söylerler.

Nevevî diyor ki: «Sahîh kavil, îbrâd'ın müstehab olmasıdır. Cum-hûr-u ulemânın kavli de budur. İmam Şafiî 'den nassan rivayet edi­len kavil ve cumhûr-u sahabenin mezhepleri de budur. İbrâd hususunda­ki sahîh hadîsler, Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den bir çok yer­lerde fi'len ve kavlen sabit olmuşdur...»

Enes hadîsini Buhârî «Namaz» bahsinin müteaddid yer­lerinde tahrîc ettiği gibi; Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce dahî ayni bahisde muhtelif râvîlerden tahrîc et­mişlerdir.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Câbir hadîsinde: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğle namazını güneş devrildikden sonra kılardı.» denilmektedir. Bu hadîs Öğ­lenin vakti girer girmez kılınmasının müstehab olduğuna delildir. Cum­hûr-u ulemânın kavli de budur. Yalnız Hanefîler'e   göre bu istihbâb kaş günlerine mahsûsdur. Yazın sıcak günlerinde ise öğleyi serinlik zamanın­da kılmak müstehab olur.

2- Enes rivayeti elbisenin kenarına secde etmeyi caiz görenlerin delilidir. İmam A'zam, İmam Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel, İshâk ve Cumhûr-u ulemâ   şiddetli sıcak ve şiddetli soğuk günlerde elbisenin kenarma secde etmenin caiz olduğuna kaaildirler. Ashâb-ı kiramdan Ömerü'bnü'1-Ha ttâb (Radiyallahû anh) 'in mezhebi de budur. Nitekim İbni Ebî   Şeybe 'nin   rivayet ettiği bir hadîsde Hz.   Ömer 'in.pek sıcak bir günde Cum'â namazı kıl­dırdığı ve elbisesinin kenarını yere yayarak üzerine secde ettiği, sonra:

Ey cemâat! Biriniz sıcağa ma'rûz kalırsa elbisesinin kenarına secde ediversin!» dediği bildirilmektedir.

Îbnü'l-Münzir bu kavli Şabî ile Tâvûs, Evzâî, îbrâhîm Nehaî, Zührî, Mekhûl, Mesrûk ve Şüreyh'den de rivayet etmişdir.

İmam Şafiî elbisenin kenarına secde etmeyi caiz görmemişdir. Hz. Şafiî bu bâbdaki hadîsleri: «Giyilmemiş ayrı elbise üzerine sec­de etmişlerdir» diye te'vîl eder. Bu hadîs, onun aleyhine delildir.

3- Namazda amel-i kalîl, namazı bozmaz. Amel-i kalü'den murâd: Namaz cinsinden olmayan az miktardaki fiildir. Elbisenin kenarını secde yerine yaymak amel-i kalîldir.

 

34- İkindiyi Vaktin Evvelinde Kılmanın Müstehab Oluşu Babı

 

192- (621) Bize Kuteybetti'bnti Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Btee Leys rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Rumh da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, tbnÜ Şihâb'dan, o da Enes b. Mâlik'den naklen haber verdi ki, Resûlullah (SaUaltahii Aleyhi ve Seilem) ikindiyi güneş henüz yüksek ve dip diri iken kılarmış. Namazdan sonra Avâlî'ye giden bir kimse güneş henüz yüksek­te iken oraya varırmış.

Kuteybe: «Avâlîye varırmış.» cümlesini zikretmedi.

 

(...) Bana Hârûn b. Saîd El-Eylî de rivayet etti. (Dedi ki)  Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki)   Bana Amr,   İbni Şihâb'dan, o da Enes'den naklen haber verdi ki, Resû\t&lah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ikindiyi kıl­dırır di... diyerek tamâmiyle yukarki hadîsin jnislini rivayet etmiş.

 

193- (...) Bize Yahya b. Yahya da rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, İbni Şihâb'dan dinlediğim, onun da Enes b. Mâlik'den naklen rivayet et­tiği şu hadisi okudum. Enes demiş ki: «Biz ikindiyi kılardık; sonra Küba'­ya giden bir kimse, güneş henüz yüksekte iken Kübalıların yanına va­rırdı.»

 

194- (...) Bize yine Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e tshâk b. Abdillah b. Ebi Talhâ [79]'dan dinlediğim, onun da Enes b. Mâ­lik'den rivayet ettiği şu hadîsi okudum. Enes şöyle demiş: Biz ikindiyi kı­lardık, sonra insan Benî Amr b. Avf kabilesine gider de onları ikindiyi kılarken bulurdu.»

Bu hadîsi Buhârî «Mevâkittt's - Salât» bahsinin müteaddid yer­lerinde; Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbni Mâce «Namaz» bahsinde rivayet etmişlerdir.

Avâlî: Âliye'nin cem'idir. Yükseklikler yaylalar mânâsına gelir. Bun­dan murâd: Medine'nin Necid tarafına düşen köyleridir. Tihâme tarafın­daki köylere «Sâfile» derler. Zührî'nin beyânına göre Avâlî denilen köyler, Medine'ye iki, üç mil mesafededirler.

Bu hadîsi Ebû Avâne «Sahîh»inde, Zührî'den rivayet etmişdir. Onun rivayetinde: «Avâlî, Medîneye üç mil mesafededir.» de-nilmişdir.

Beyhakî 'nin, Leys tarîki ile Zührî'den rivayetinde mezkûr mesafenin üç dört mil; Dâre Kutnî 'nin rivayetinde altı mil, Abdurrezzâk'ın, Zührî 'den rivayetinde iki üç mil denilmişdir. Kaadî îy âz bunların en uzak olanlarının Medine'ye sekiz mil mesafede bulunduğunu söyler.

Bu ihtilâflardan anlaşılıyor ki Avâlî denilen köylerin Medine'ye en yakını iki mil, en uzağı da sekiz mildir. Üç, dört ve altı mil ta’bîrleri muhtelif köylerin, Medine'ye uzaklığına göredir. Rivayetlerin arası bu şekilde bulunur.

Bir mil, dört bin arşındır, yâni fersahın üçte biridir. Bir arşının uzunluğu yirmidört parmak yâni cümlelerinin ihtiva ettiği harfler sayısınca olup aşağı yukarı bir adım demekdir. Bu hesapça bir mil dört bin adım demekdir. Bâzıları mil'i üçbinbeşyüzden, dörtbin arşına kadar olan mesafe diye tefsir etmişlerdir. «El-Yenâbi» nâm eserde: «Mil fersahın üçte biri olup; dörtbin adım mesafedir. Her adım âmme arşını ile bir buçuk arşındır. Âmme arşını yirmidört parmak uzunluğundadır.» denilmişdir.

Küba: Medine'ye üç mil kadar uzakta bulunan bir yerin ismidir.

Benî Amr Vavı kabilesinin bulunduğu yer Medine'ye iki mil mesa­fededir.

Hattâbi diyor ki: «Güneşin dipdiri olmasından murâd: Renginin sâfîliği yâni sararmamış ve değişmemiş hâlidir.» Yine Hattâbi ile diğer bâzı ulemâya göre güneşin diriliği, sıcaklığının mevcûd olmasıdır.

Bu babın hadîslerinden murâd, ikindiyi vakti girer girmez kılmaya şitâb etmekdir. Çünkü ikindiyi kıldıkdan sonra iki veya üç mil mesafede bulunan bir yere güneş sararmadan ve rengi bozulmadan varabilmek an­cak ikindiyi vaktinin evvelinde kılmakla mümkün olabilir. Hattâ Nevevî’nin beyânına göre bu iş hemen hemen yalnız uzun günlerde müm­kün olabilir.

Beni Amr b. Avf'ın yaşadığı yerler, Medine'ye iki mil mesafede bu­lunduğuna göre Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) ikindiyi kılmak hu­susunda son derece acele ediyormuş; demekdir. Anlaşılıyor ki Benî Amr ikindi namazını vaktin ortasında kılarlarmış. Çünkü böyle olmasa hadîs hüccet teşkil edemez. İhtimâl ki mezkûr kabile ziraatları ile bağ ve bah­çeleri ile meşgul olurken ikindiyi bir parça geciktirirlermiş.

Hz. Enes (Radiyallahû anh) bu hadîsi «Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) kılardı., «Biz kılardık.» tâbirleri ile rivayet etmişdi/. Sahâbi'-nin bu gibi sözlerle rivayet ettiği hadîsin müsned mi yoksa mevkuf mu sayılacağı ulemâ arasında ihtilaflıdır. Bâzıları müsned sayılacağına kaail olmuşlardır. Hâkim (321-405) bu kavli tercih etmiştir.' Daveviye Kutnî (306 - 385) ve başkaları bu gibi hadîslerin mevkuf sayılacağı­nı söylemişlerdir.

Aynî diyor ki: «Doğrusu böyle hadîslere lâfzan mevkuf, hükmen merfu' demelidir. Çünkü sahâbî o hadîsi ihticâc makamında rivayet et-mişdir. Binaenaleyh Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında ol­duğunu anlatmak istediğine hamledilir.»

Yine Nevevî'ye göre bu babın hadîsleri ikindinin her şey'in gölgesi bir misli olduğu zaman girdiğine kaail olan   îmam Mâlik, İmam Şafiî, İmam Ahmed ve Cumhûr-u ulemâya delildirler İmam A'zam: «İkindinin vakti her şey'in gölgesi iki misli oldu­ğu zaman girer.» demişdir. Bu hadîsler onun aleyhine delâlet etmektedir.

Fakat Aynî bu mütâleaya îtirâz etmiş; Enes hadîsinin mev­kuf veya müsned sayılacağı hususundaki ihtilâfı hatırlatarak: «Şayet Enes hadîsi kat'î sûretde merfû' olsaydı o zaman onların dediklerine hüccet olurdu. Hâlbuki hadîsin mevkuf mu, müsned mi sayılacağı ihti lâflıdır.» demişdir.

 

195- (622) Bize Yahya b. Eyyûb ile Muhammed b. Sabbâh, Kutey-be ve İbni Hucr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İsmail b. Ca'fer, Ala' b. Abdirrahmân'dan naklen rivayet etti. Alâ', Öğle namazından çıktıkdan sonra Basra'daki evinde' Enes b. Mâlik'in yanına girmiş. Enes'in evi, mes­cidin yambaşında imiş. Alâ' diyor ki: Enes'in huzuruna girdiğimiz vakit:

— İkindiyi kıldınız mı? diye sordu. Bİz de kendisine:

—  Biz öğleden ancak şimdi çıktık... dedik. Enes:

—  Öyle ise ikindiyi kılın! dedi. Biz de kalkarak ikindiyi kıldık. Na­mazdan çıkınca. (Enes) :

—  Ben Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'i :

«Bu şekil namaz, münafığın namazıdır. Oturur güneşi gözetir. Güneş şeytanın iki boynuzu arasında bulunduğu zaman kalkar da namazı dört rek'ât olarak (kuşun yemi gagalaması gibi) gagalar. O namazın içinde Al­lah'ı pek az zikreder!» buyururken işitdim; dedi.

 

196- (623) Bize Mansûr b. Ebi Müzâhim rivayet etti. (Dedi ki) : Bi­ze Abdullah b. Mübarek, Ebû Bekir b. Osman İbni Sehl b. Huneyf den ri­vayet etti. Demiş ki: Ebû Ümâmete'bnü Sehl'i şöyle derken işitdim: «Ömer b. Abdilâziz ile birlikde öğleyi kıldık. Sonra mescidden çıkarak, Enes b. Mâlik'in yanma girdik. Onu ikindiyi kılarken bulduk. Ben:

—  Amca! kıldığın bu namaz nedir? diye sordum. Enes:

—  İkindidir. Bu namas Kesûlüllah (Sallallahü Aîeyhi ve Sellem)'in na­mazı; vaktiyle onunla - beraber kıldığımız namazdır» cevâbını verdi.

Nevevî diyor ki: «Yukarki iki hadîs, ikindi namazının vakti gi­rer girmez kılınacağı hususunda ve ikindi vaktinin her şey'in gölgesi bir misli olduğu vakit girdiğini beyân babında sarilidirler. Onun içindir ki Ömer b. Abdilâzîz 'den evvelki hükümdarlar öğleyi o vakte kadar geciktirirlermiş. Öraerü'bnü Abdülâzîz dahî ikin­dinin vakti girer girmez kılınması gerektiğini bildiren hadîsi duymazdan evvel onlar gibi öğleyi geç kılarmış. Hadîsi İşitince öğleyi vakti girer gir­mez kılmağa başlamış. Ma'mâfîh onu bir meşguliyet ve özürden dolayı geç kılmış olması da muhtemeldir. Hadîsin zahiri birinci te'vîli gerektir­mektedir.

Ömer b. Abdilâzîz (Radiyallahû anh) 'in; Hz. Enesin evine giderek kendisi ile görüştüğü bu vak'a, Hz. Ömer'in hilâfeti za­manında değil niyâbeten Medine vâîısi bulunduğu sıralardadır. Çünkü Enes (Radiyallahû anh) Hz. Ömer b. Abdi1âziz'in hilâfe­tinden dokuz sene kadar evvel vefat etmişdir.»

Yukarkİ hadîslerin ayni hâdiseye âid olmaları muhtemeldir.

Abdülâzîz hadîsini Buhârî «Mevâkitü's - Salât» bah­sinde; Nesâî dahî «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Hz. Ebû Ümâme'nin, Enes (Radiyallahû anh) 'a amca di­ye hitâb etmesi, hürmet ve ta'zîm kabîlindendir. Yoksa hakîkatde Hz. Enes onun amcası değildir.

Buhârî şârihi Aynî, Nevevî 'nin yukarıdaki sözüne îti-râz etmiş ve: «Hadîsde ikindi namazının vaktin evvelinde kalınacağına dâir sarahat yokdur.» demiş, Ömer b. Abdilâzîz gibi bir zâtın kendinden Önce geçen hükümdarlara tâbi olup da sünneti terk ede­ceğine ihtimâl vermemişdir.

Şeytanın iki boynuzu arasından murâd: Az yukarıda görüldüğü ve-cîhle güneşin altına girerek, onu iki boynuzunun arasına almış gibi1 göstermesidir. Bu suretle güneşe tapanları kendisine ibâdet edermiş gibi gös­tererek aldatmaya çalışır. Bazıları bunun mecaz olduğunu söylerler. Bu takdirde boynuzlarından nıurâd, yükselmesi ve avenesine galebe çalma­sıdır.

Namazı gagalamak: ta'dîl-i erkânına ve huşu'a riâyet etmeksizin sür'âtle yatıp kalkmakdan kinayedir. Sür'atla namaz kılanın hâli yem gagalıyan kuşa benzetilmişdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in : «O münafık namazıdır.» buyurması özürsüz ikindiyi geciktirmeyi saraha­ten zem'dir.

 

197- (624) Bize Amr b. Sevvâd El-Âmiri ile Muhammed b. Sele-mete'l - Murâdî ve Ahmed b. îsâ rivayet ettiler. Lâfızları biribirine yakın-dır. Amr: (Bize haber verdi.) ta'bîrini kullandı. Ötekiler:. (Bize İbni Vehb rivayet etti.) dediler. (İbni Vehb demiş ki) Bana Amr b. Haris, Ye-zîd b. Ebî Habîb'den naklen haber verdi. Ona da Mûsâ b. Sa'd El-Ensâri, [80] Hafs b. Ubeydillâh'dan, [81] o da En es b. Mâlik'den naklen rivayet et­miş ki Enes şöyle demiş: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize ikin­diyi kıldırdı. Namazdan çıkınca ona Benî Seleme'den bir adam geldi ve:

— Yâ Resûlallah! Biz bir devemizi boğazlamak istiyoruz. Senin de boğazlarken hâzır bulunmanı arzu ediyoruz.» dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Hay hay» diyerek oraya gitti. Onunla beraber biz de gittik. Ve de­veyi henüz boğazlanmamış bulduk. Müteakiben deve boğazlandı; sonra parçalandı; sonra ondan bir mİkdâr pişirildi. Sonra güneş batmazdan ön­ce yedik.»

Murâdî dedi ki: Bize İbni Vehb, îbni Lehîa ile Amr Ebnü   Haris 'den bu hadîsde rivâyetde bulundu.

Bu hadîs, ikindiyi vaktinin evvelinde kılmanın lüzumu hakkında mü-bâlaga ifâde etmektedir. Ayrıca davete icabetin ve keza yemek için davet yapmanın her zaman müstehab olduğuna delildir.

Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin bu davete ica­beti ve kendisi ile teberrûk olunması için başkalarının yanında o deveden yemesi son derece büyük nezâket ve ahlâk sahibi olduğunu gösterir. Bir de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in cemâat ile birlikde yemek ye­mesi oradakilerin günahlarının affına sebep olur. Çünkü bir hadls-i şerifde:

«Günahı affolunmuş bir kimse ile yemek yiyenin günâhı affolunur.» buyurulmugdur.

 

198- (625) Bize Muhammed b. Mihrân El - Râzî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Velîd b. Müslim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Evzâî; Ebû'n-Ne-câşi'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Râfi' b. Hadîc'i şöyle derken işit-dim: «Biz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde ikindiyi kılar­dık. Sonra deve boğazlanır da on parçaya bölünür; sonra pişirilir; biz de güneş kavuşmazdan önce pişmiş et yerdik.»

 

199- (...) Bize tshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tsfi b. Yûnus ile Şuayb b. İshâk ed – Dimeşki [82] haber verdiler. Dediler ki: Bi­ze Evzâi bu isnâdla rivayet etti. Şu kadar var ki: «Biz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) samanında ikindiden sonra deveyi boğazlar­dık» dedi : «Onunla beraber namaz kılardık.» demedi.

Bu hadîsi   Buhârî   «Kitâbu'ş - Şerike» de tahrîc etmişdir.

Bu hadîs dahî ikindi namazının vakti girer girmez kılınacağını bildi­ren delillerdendir. Ondan ma'dâ şu hükümleri de ihtiva eder.

1- Eti tartısız olarak taksim etmek caizdir. Çünkü ma'rûf kabîlin-dendir.

2- İbni   Tîn: «Bu hadîsde ikindinin vakti, her şey'in gölgesi iki misli olduğu anda girer diyenlerin aleyhine delil vardır.» demişdir.

3- Kirmanı   ise: «İkindinin vakti her şey'in gölgesi iki misli olduğu zaman girer.» demişdir.

 

35- İkindi Namazını Geciktirme Hususundaki Şiddetli Ceza Babı

 

200- (626) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Nâ-fİ'den dinlediğim, onun da İbni Ömer'den rivayet ettiği şu hadisi okudum: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«İkindi namazını kaçıran kimse ehlini ve malını da elinden kaçırmış gibidir.» buyurmuşlar.

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amrü'n - Nâkıd da rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Süfyân, Zührî'den. o da Sâlim'den, o da babasından ri­vayet etti. Amr: «Hadîsi tebliğ ediyordu.» dedi. Ebû Bekir ise: «Onu ref etti.» tâbirini kullandı.

 

201- (...) Bana Hârûn b. Saîd El-Eylî rivayet etti. Lâfız onundur. Dedi ki : Bize İbni Vehb rivayet etti. Dedi ki: Bana Amr b. Haris, İbni Şihâb'dan, o da Salim b. AbdiUâh'dan, o da babasından naklen haber verdi ki Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Selkm):

«Her kim ikindi namazını kaçınrsa, o kimsenin ehli ve malı elinden kaçırılmış gibi olur.»   buyurmuşlar.

Bu hadîsi Buhârî «Mevâkîtü's - Salât» bahsinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî «Namaz» bahsinde ayni râvîlerden tahrîc et­mişlerdir.

cümlesini ekserJ râvîler şeklinde nakletmişlerdir. Bu takdîrde «Ehlehû» kelimesi «Vütira» filinin ikinci mefûlü olur. Birinci mefûlü müstetir zamirdir. Bu zamir: İkindiyi kaçırana râcî'dir. «Vütira» fi'li azalır ma'nâsına kullanümışdır. Bâzıları: «vütira'nın ma'nâsı aile efradı ve malı elinden alınarak tek basma kaldı, demekdir.» mütâlâasında bulunmuşlardır

Mezkûr cümleyi bâzıları   kitabımızda olduğu gibi şeklinde rivayet etmişlerdir. Bu rivayete göre vütira filinde müstetîr za­mir yokdur. «Ehlü» kelimesi, onun nâib-i failidir. «Mâluhu» kelimesi «Eh-lü» üzerine atfedilmişdir. Îbnül-Esîr diyor ki: «Noksanlığı ikindiyi kaçıran adama irca' edenler (vütira) filinden sonra gelen her iki ismi nasp etmiş; ehil ve mâl'e irca' edenler ise bu iki ismi merfû' oku­muşlardır.

Bâzıları (Ehle) kelimesinin başında harfi cem bulunduğunu; mezkur harf hazf edilince (Ehl) kelimesi mansûb okunduğunu; bir takım­ları da onun bedel-i istimal yahut bedel-i ba'z olduğunu söylemişlerdir. Bu takdîrde cümlenin ma'nâsı: «O kimseden ehli ve mâlı alınmış gibi olur.» demekdir. îmam Mâ1ik'in tefsiri de budur.

Ulemâ bu hadîsin ma'nâsı hakkında ihtilâf etmişlerdir.

Ha11âbî'ye göre hadisin ma'nâsı: «İkindiyi kaçıran ehlini ve ma­lını noksaulaştıran ve bu suretle âilesiz, malsız kalan kimse gibidir. Binâ­enaleyh ailesi ile malının elinden gitmesinden nasıl sakınıyorsa, ikindiyi kaçırmakdan da öyle sakınsın!» demekdir.      

İbni Abdil-Berr: «Bu hadîsin ma'nâsı: İkindiyi kaçıran kimse ehli ile malına intikamlı musibet isabet eden gibidir. Böyle bir kimsenin üzerinde iki tane keder bulunur. Bunların biri musîbetden, di­ğeri de intikam alma lüzumundan doğar.» demişdir.

Dâvûdî 'ye göre hadîsin ma'nâsı: «İkindiyi kaçıran kimseye ailesi ile malını kaybedenin başına gelen musibet gelir. Yâni ikindiyi kaçırdığı için onun kadar yanıp yakılır.» demekdir.

Bâzıları: «İkindiyi kaçıran, ailesi ile malını kaybetmiş kadar esefe değer sevapdan mahrum olmuşdur.» demişlerdir.

ikindiyi kaçırmakdan muradın ne olduğu dahî ihtilaflıdır. îbni Vehb ile diğer bâzı ulemâya göre bundan murâd: İkindiyi vakt-i ih­tiyarîde kılmamakdır. Bâzıları: «İkindiyi kaçırmakdan murâd: Onu kıl­madan güneşin kavuşması ve bu suretle vaktin çıkmasıdır.» demiş; diğer bir takımları ikindiyi güneşin sarardığı zamana bırakmak olduğunu söy­lemişlerdir. Filhakika bu hadîsin Evzâî rivayetinde ikindiyi kaçır­mak güneşin sarardığı zamana bırakmakdir; diye tefsir edilmişdir. Sonra bâzılarına göre bu hadîs ikindiyi unutarak kaçıranlar hakkındadır. Fakat Dâvûdî kasden geciktirenler hakkında olduğunu söylemişdir. Bu ka­vil daha münâsip görülmüşdür.

Mühelleb'e göre, ikindiyi kaçırmakdan murâd: Cemaata git-memekdir. Çünkü ikindi namazında gece ve gündüz melekleri şâhid ola­rak bulunurlar.

İbni Abdil-Berr (368-463) şâir namazların da ikindi hükmünde olabileceğini söylemişdir. Bu takdirde ikindi namazının hük­münü bildirmekle, diğer namazlara da tenbîh ve işaret edilmiş demekdir. îkindiyi hassaten zikretmesi soran zât ikindinin hükmünü anlamak iste­diği içindir. Şu hâlde güneş doğmakla sabah namazını kaçıran, fecir doğ­makla yatasının vaktini geçiren kimsenin hükmü de aynen ikindi gibidir, ikindinin zikredilmesi faziletinden dolayı da olabilir. Bâzıları: «İkindinin hassaten zikredilmesi, ona devama te'kîdli bir şekilde teşvik içindir. Çün­kü ikindi insanların pek meşgul ve yorgun bulundukları bir zamana te­sadüf eder.» demişlerdir.

«ikindinin hassaten zikredilmesi salât-ı vustâ' olduğundandır.» diyen­ler de vardır.

Nevevî (631-676): İbni Abdi1-Berr'in sabah namazı ile diğer namazları kaçıranlara da, ikindiyi kaçıran hükmünü vermesine îtirâz etmiş ve bir şey'i, başka bir şey'e kıyâs edebilmek için aralarındaki müşterek iletin bilinmesi şart olduğunu, bu hükümde ise illet tahakkuk etmediğini, binaenaleyh başka namazlar, ikindiye kıyâs edilemiyeceğini söylemişdir. Fakat Nevevî 'nin bu itirazına karşı, Aynî, İbni Hibbâ'nın ve diğer bâzı ulemânın Nevfel b. Muftviye-den merfû' olarak rivayet ettikleri şu hadîsi hatırlatmışdır:

«Her kim bir namazı kaçırırsa, o kimse ehli ile malını elinden kaçır­mış gibidir.» Filhakika bu, hadîs bütün- farz namazlara şâmildir.

 

202- (627) Bize Ebû Bekir b. Eb! Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Üsame, Hişâm'dan, o da Muhammed'den, o da Abide [83]'den o da Aliy'den naklen rivayet etti. Aliy şöyle demiş: Ahzâb harbinin yapıldığı gün Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (Küffâr hakkında) :

«Bizi tâ güneş kavuşuncaya kadar orta namazdan nasıl meşgOl ve men' ettilerse, Allah da onlann kabirlerini ve evlerini ateşle doldursun!» buyurdular.

 

(...) Bize Muhammed b. Eb! Bekr El-Mukaddemî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Tabya b. Saîd rivayet etti. H.

Bize, bu hadisi İshâk b. İbrahim dahi rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize El -Mu'temir b. Süleyman haber verdi. Bunlar hep birden Hişâm'dan bu is-nâdla rivayette bulunmuşlardır.

 

36-  «Orta Namaz İkindi Namazıdır» Diyenlerin Delili Babı

 

203- (...) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Muhammed b. Beş-şftr rivayet ettiler. tbnül-Müsennâ dedi ki: Bize Muhammed b. Ca'fer ri­vayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti.   Dedi ki: Ben, Katâde'yi,

Ebû Hassân'dan, o da Abîde'den, o da Aliy'den naklen rivayet ederken dinledim. Aliy şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ahzâb harbinin vuku bulduğu gün :

«Bizi, güneş kavuşuncaya kadar orta namazdan meşgul ettiler. Allah kabirlerini yahut evlerini yahut karınlarını ateşle doldursun!»buhurdular. Şu'be evleri ile karınları hususunda şekketmişdir.

 

(...) Bize Muhammed b. El - Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îb-ni Ebî Adiy, Saîd'den, o da Katâde'den bu isnâdla rivayet etti ve: «Evleri ile kabirlerini (ateşle doldursun) » dedi, şekketmedİ.

 

204- (...) Bize bu hadisi Ebû Bekir b. Ebî Şey be ile Züheyr b. Harb da rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Vekî', Şu'be'den, o da Hakem'den, o da Yahya b. El-Cezzâr [84]'dan, o da AliyMejLuaklen rivayet etti. H.

Bize bu hadîsi UbeyduIIah b. Muâz dahî rivayet etti. Lâfız onundur. Dedi ki: Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ha kem'd en, o da Yahya'dan naklen rivayet etti. Yahya, Ali'yi şöyle derken işitmiş: Resû­lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ahzâb günü hendeğin geçitlerinden bir geçit üzerinde otururken:

«Tâ güneş kavuşuncaya kadar, bizi orta namazdan alıkoydular. Al­lah, onların kabirlerini ve evlerini - yahut kabirlerini ve karınlarını - ateş­le doldursun!» buyurdular.

 

205- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb ve Ebû Küreyb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Müslim b. Subeyh'den, o da Şüteyr b, Şekel'den, [85] o da Aliy'den nak­len rivayet etti. Aliy şöyle demiş: Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) Ahzâb günü:

«Bizi orta namazdan, İkindi namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun!» buyurdu, sonra ikindiyi iki ışâ' (yâni) akşam ile yatsı arasında kıldı.

Bu hadîsi Buhârî «Cihâd», «Megâzî», «Daavât» ve «Tefsir» ba­hislerinde; Ebû Dâvûd «Namaz» bahsinde; Tirmizî «Teisîr» bahsinde; Nesâîde «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tah-rîc etmişlerdir.

Ahzâb vak'ası, târihte «Hendek Gazası» nâmı ile meşhurdur. Bu gaza hicretin dördüncü veya beşinci senelerinde vuku bulmuşdur. Mezkûr ga­zada, Müslümanlar Medîne-i Münevvere'nin kenarına hendek kazmış ve bu suretle müdâfaa harbine hazırlanmışlardı. Orada vâkî olan gazaya Hendek gazası denilmesi bundandır. O sene Medine-i Münevvere'de kıt­lık ve açlık hüküm ferma olduğu için müslümanlar pek bîtâb bir hâlde idiler. Fakat neticede Allah'ın nusratı ile muzaffer oldular. Düşman gör­düğü mûcize-i ilâhiyyeden yâni müthiş bir rüzgâr çıkıp çadırlarını ve ka­zanlarını tarumar etmesinden korkarak kaçtı. Hattâ getirdiği erzak ve mühimmatı almağa bile vakit bulamadı. Bunlar müslümanlara ganimet olarak kaldı. Müşrikler muhasarayı bir ay devam ettirmiş; bu müddet zarfında müslümanlar tamâmiyle bitâb kalmış hattâ içlerinden bâzıları birkaç defa üçer gün bir şe yyiyememişlerdi. Nihayet muharebenin en ziyâde şiddet kesbettiği bir günde Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) dört vakit namazını kazaya bırakmışdır. Harb son derece şiddetlendiği vakit Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) küf farın aleyhine duâ etmiş; hayatta iken evlerini, Öldükden sonra da kabirlerini ateşle doldurmasını Cenâb-ı Hak'dan niyaz etmiş ve bu niyazı kabul buyurulmuşdur. Fahr-i Kâinat (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) Efendimiz bazen bir kavmin aleyhine, bazen de lehine duâ etmişdir. Müslümanlara son derece ezâ ve cefâ eden­lerin aleyhine; sonradan müslüman olacaklarını ümîd ettiklerinin de le­hine duâ ederdi.

Ulemânın beyânına göre Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) 'in o namazları kazaya bırakması «Salâtü'l - Havı» yâni korku namazı inmez­den önce idi. Bunları düşmanla savaşırken unutarak bırakmış olması muhtemel olduğu gibi, o gün için bir özür teşkü eden çarpışma sebebi ile bi­lerek bırakmış olması da caizdir. Ondan sonra korku namazı nazil olmuş ve harplerde namazın nasıl kılınacağı beyân edilmişdir. Binaenaleyh bu gün düşman ve harp sebebi ile namazı kazaya bırakmak caiz değildir. Harb'e mahsûs olan korku namazı kılınır. Bu namazın tafsilâtı fıkıh ki-taplarındadır.

Resûlüllah (Salîaîlohü Aleyhi ve Sellem) 'in kazaya bıraktığı namazlar bir rivayete göre yalnız öğle ile ikindidir; diğer rivayetlere göre Öğle, ikindi, akşam ve yatsıdır. Bu rivayetlerin arasını bulmak için ulemâ vakıa­nın müteaddid olduğunu yâni bâzı günler iki namaz, bâzı günler de dört namaz kılamadığını söylerler.

Îbnü'1-Ara bî: «Doğrusu, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Hendek harbinde kılamadığı namaz yalnız ikindidir.» demişdir.

Babımız hadîslerinin birinde: «Bizi orta namazdan, ikindi namazın­dan alıkoydular.» buyurulması bu kavli te'yîd eder.

Babımızın bu rivayetleri ile bundan sonra göreceğimiz bütün riva­yetleri orta namazdan murâd ikindi olduğunu göstermektedir. Ulemânın bu bâbdaki kavillerini evvelce namazda konuşma babında görmüştük. Bu­nunla beraber münâsebetden dolayı iki üç hadis sonra onları tekrar hu­lâsa edeceğiz.

 

206- (628) Bize Avn b. Sellâm El - Küfî rivayet etti. (Dedi ki): Bi­ze Muhammed b. Talhate'l - Yâmî, Zübeyd'den, o da Mürra'dan, o da Ab-dullah'dan naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş: Müşrikler, Resûlül­lah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'i ikindi namazından alıkoydular. Tâ ki gü­neş kızardı yahut sarardı. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

«Bizi orta namazdan (yâni) ikindi namazından alıkoydular. Allah on­ların karınlarını ve kabirlerini ateşle doldursun!» Yahut: «Allah onların karınlarını ve kabirlerini ateşle tıksın!»  buyurdu.

 

207- (629) Bize Yahya b. Yahya Et - Temim! rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, Zeyd b. Eşlemden dinlediğim, onun da Kalma' b. Hakîm'den, onun da Alşe'nin âzâdhsı Ebû Yûnus'dan naklen rivayet ettiği şu hadisi okudum: Ebû Yûnus şöyle demiş: Aişe, kendisine bir Mushaf yazmamı bana emretti.. Ve: Şu âyete vardığında, bana haber ver; (Namazlara ve orta namaza devam edin) [86] dedi. Ben o âyete varınca» kendisine haber verdim. Onu bana şöyle yazdırdı: «Namazlara, orta namaza ve İkindi na­mazına devam edin! Hem Allah için tevâzula namaz kılın!»

Aişe: «Ben, bunu ResûlüUah (Salİallahu Aleyhi ve Sellem) 'den duydum.» dedi.

 

208- (630) Bize tshâk b. tbrâhtm El - Hanzalî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Adem haber verdi. (Dedi ki) : Bize Fudayl b. Merzûk, [87] Şakîk b. Ukbe'den, [88] o da Berâ' b. Azib'den naklen rivayet etti. BerT şöyle demiş: Şu âyet (yâni) :

Namazlara ve ikindi namazına devam edin! âyet-i kerimesi İndi. Biz de onu Allah'ın dilediği kadar okuduk; sonra Allah, onu nesh etti. Müteakiben :

(Namazlara ve orta namaza devam edîn!) âyet-i kerimesi nazil oldu.

Bunun üzerine Şakîk'in yanında oturan bir adam, Şakîk'a: Öyle ise bu orta namazı; ikindidir, dedi. Berâ':

— Ben onun nasıl nazil olduğunu ve Allah'ın onu nasıl nesh ettiğini sana haber verdim; Allah bilir.» dedi.

Müslim der ki: Bu hadîsi Eşcaî dahî, Süf yân-ı Sevr i'den, o da Esved b. Kays'dan, o da Şakîk b. Ukbe'den, o da Berâ' b. Azib'den naklen riva­yet etti. Berâ': «Biz o âyeti, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde bir zaman okuduk» diyerek, Fudayl b. Merzûk'un hadîsi gibi ri-vâyetde bulunmuş.

Yukarki rivayetlerin her biri, orta namazın ikindi olduğuna delâlet etmektedir. Yalnız Hz,. Âişe hadîsinde ikindi namazı orta namaz üze­rine atfedilmişdir. Ma'tûf ile ma'tûfun aleyhin başka başka şeyler olmaı lâzım geldiğine bakarak Şâiiîyye ulemâsından bâzıları: «Orta na­maz ikindi değildir.» demişlerse de, Nevevî: «Şazz kırâetle ihticâc edilemez; ona Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSelîem)'in hadîsi hükmü de verilemez. Çünkü bu kırâeti nakleden, onu Kur'ân diye nakletmişdir. Kur'ân ise ancak biricmâ' tevatürle sabit olur. Mezkûr kıraatin Kur'ân olduğu sübût bulmayınca hadîsliği de sabit olmaz.» diyerek Şafiî mezhebinin bunu kabul etmediğini beyân etmişdir.

«Salât-ı Vüstâ» yâni orta namazdan murâd ne olduğu taa ashâb-ı ki­ram zamanından beri ulemâ arasında ihtilaflı bir mes'eledir. Ashâb-ı ki­ramdan Alîyyü'bnü Ebî Tâlib, îbni Mes'ûd, Ebû Eyyûb El-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbâs, Ebû Saîd-i Hudrîve Ebû Hüreyre (Raâtyallahû anhûm) hazerâtı ile Tabiînden Hasan-ı Basrî, İbrâhîm Neha.î, Katâde, Dahhâk, Kel-bî ve Mukaatil, mezhep imamlarından Ebû Hanîfe, Ahmed b. Hanbel, Dâvûd-u Zahirî, îbnü'l-Münzir ve daha başkaları: «Orta namaz ikindidir.» demişlerdir. Tirmizî, sahabe ve onlardan sonra gelen ulemânın ekserisinin bu­na kaail olduğunu söyler.

Şâfiîler'den Mârûdî: «İmam Şafiî 'nin mezhebi de budur. Çünkü bu bâbdaki hadîsler sahîhdir. Şafiî 'nin orta namaz sabah na­mazıdır; demesi ikindi hakkındaki sahîh hadisleri duymadığı içindir. Onu mezhebi hadîse tâbi olmakdır.» diyor.

Ulemâdan bir cemaata göre orta namazdan murâd sabah namazıdır. Bu kavil ashâb-ı kiramdan Ömerü'bnü-'l-Hattâb, Muâz b. Cebel, Abdullah b. Abbâs, Abdullah b. Ömer ve Câbir (Radtyaltahû anhûm)  ile Tabiînden   Atâ', 1 kerime, Mücâhid, Rabî' b. Enes ve mezhep imamların­dan Mâlik b. Enes ile imam Şafiî ve diğer Şâfüyye ule­mâsından naklolunmuşdur. Yine ulemâdan bir taifeye göre; orta namaz­dan murâd öğledir. Onlar bu kavli Zeyd b. Sabit, Üsâme-tü'bnü Zeyd, Ebû Saîd-i Hudrî, Âişe ve Ab­dullah b. Şeddâd (Radiyalîahû anhûm) hazerâtından nakil et­mişlerdir. Bir rivâyetde Ebû Hanîfe (Rahimehullah)'va kavli de budur.                                                                        

Kabîsatü'bnü Züeyb: «Orta namazdan murâd, akşam­dır.» demiş, daha başkaları yatsı olduğunu söylemiş; bir takımları müp­hem olarak beş vakit namazdan biridir; demişlerdir. Hattâ Kaadi İyâz'in rivayetine göre: «Orta namazdan murâd beş vaktin hepsictif.V diyenler olmuşdur. Cum'â namazı olduğunu iddia edenler de vardır.

Nevevî diyor ki: «Bu kavillerin içersinde sahîh iki kavil vardır. Onlar da ikindi ile sabandır. En sahih kavil, orta namazdan murâd ikin­di ile sabahdır. En sahih kavil, orta namazdan murâd ikindi olduğunu bil­diren rivâyetdir. Çünkü bu bâbdaki hadîsler sahîhdir...»

 

209- (631) Bana Ebû Gassân E1-Mismaî ile Muhammed b. El -sennâ, Muâz b. Hişâm'dan rivayet ettiler. Ebû Gassân dedi ki: Bize Muâz b. Hişâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam, Yahya b. EM Keslr'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Bize Ebû Selemete'bnü Abdirrâhmân, Câ-bir b. Abdillâh'dan, naklen rivayet etti, ki Hendek harbinde Ömerülmö*l-Hattâb Kureyş kâfirlerine sövmeye başlamış ve:

— Yâ Besûlâllah! Güneş kavuşmak üzeredir. Vallahi ben hâlâ ikin­diyi kılamadım!., demiş. Besûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Seîlem) :

«Vallahi onu ben de kılmadım!» buyurmuşlar. (Ömer demiş ki) Bunun nun üıerine Buthân vadisine indik; Resûlüllah (Salîailahü Aleyhi ve Sellem) hemen abdest aldı; biz de abdestlendik. Resûlüllah (Salîailahü Aleyhi ve Selîem) gün kavuştuktan sonra evvelâ ikindiyi, sonra onun ar­kasından akşam namazını kıldı.»

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile İshâk b, tbrahlm rivayet ettiler. Ebû Bekir (Bize rivayet etti) tâbirini kullandı. İshâk ise: Bize Vekf, Alt b. Mübârek'den, o da Yahya b. Ebî Kesîr'den naklen bu isnâdda, bu ha­dîsin mislini haber verdi; dedi.

Bu hadîsi Buhar! «Mevâkîtü's - Salât» ile «Salâtttl - Havf» ba­hislerinde; Tirmizî ile Nesâî de «KitâbÜ's - Salât» da tah-ric etmişlerdir.

Aynînin beyânına göre, Hz. Ömerin küffâr'a sövmesi hendek kazmakla meşgul olurken, ikindi namazını geciktirdikleri, buna da küf-fâr sebeb oldukları içindir.

«Kâde» fi'ünin ma'nâsı hakkında, ulemâ muhtelif mutâlealar beyân etmişlerdir. Aynî bu nmtâleaları sadra şifâ görmeyerek mes'eleyi şöyle tahkik ve hulâsa etmişdir:

«Kâde fiilinin üzerine nefiy edatı girerse, ifâde edeceği ma'nâ husu­sunda üç mezheb vardır.

1) Kâde, diğer fiiller gibi başında nefiy edatı bulunmadan kullanı­lırsa isbât ma'nâsı ifâde eder. Başında nefiy edatı bulunursa ma'nâsı da menfî olur. Çünkü «Zeyd az daha kalkıyordu.» cümlesi­nin ma'nâsı, kalkmayı değil, onun yakın olduğunu anlatmakdır.

2) Kâde fiilinin başında nefiy edatı   bulunursa isbât   ma'nâsı ifâde eder.

3) Kâde'nin başında nefiy edatı bulunduğu zaman fiilin   mâzî veya müstakbel olması nazar-ı dikkate alınır. Eğer mâzî ise isbat ma'nâsı ifade eder. Müstakbel olarak kullanılmışsa şâir fiiller hükmündedir.

Aynî bu ciheti hülâsa ettikten sonra şu hükme varıyor: «Bu üç kavlin içersinde esah olan, birincisidir. îbni Hâcib bunu nassaiı bildirmişdir. Mes'ele böylece anlaşıldıkdan sonra şunu da bilmeli ki bu­rada Kâde'nin başında nefiy edatı vardır. Binâenaleyh ma'nâsı, nefiy yâni namazın yakınlığını nefiy olmuşdur. Namazın yakınlığı nefiy edilince, namazın nefiy edileceği evleviyyet tarîki ile sabit olur...»

Aynî 'nin bu izahından anlaşılıyor ki, Hz. Ömer güneş kavu­şuncaya kadar ikindiyi kılamamış; onu kazaya bırakmışdır. Ulemâdan bâ­zıları buradaki Kâde fi'linden Hz. Ömer'in güneş kavuşmaya yakın ikindiyi kıldığı ma'nâsını anlamışlardır.

Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin yemin ederek: «Vallahi onu ben de kılmadım» buyurması, Ömer (Radiyallahû anh) ikindiyi kazaya bırakmıştır diyenlerin sözünü te'yîd eder. Çünkü bununla Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) son derece üzgün bulunan Hz. Ömerln gönlünü almak istemişdi.

«Buthân», Medine'de bir vadidir. Bu kelimeyi «Batıhân» şeklinde oku­yanlar da olmuşdur. Hattâ lisan uleması Buthân okunmasını caiz görme­mişlerdir.

Hz. Ömer'in: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ikindiyi gü­neş battıkdan sonra kıldı; arkasından da akşam namazını kıldı.» sözünün zahiri, bu namazları cemaatla kıldığını göstermektedir.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Müşriklere sövmek caizdir. Ancak bundan murâd ayıp ve çirkin sözler kullanmak değildir. Çünkü Hz.   Ömer (Radiyallahû anh) gibi bir zâtdan ağıza alınmayacak çirkin sözler sâdır olamaz.

2- Dînî bir maslahat, mülâhaza edildiği takdirde istenilmeden ye-mîn etmek caizdir. Nevevî: Mes'eleyi te'kîd, muhatabı tatmin yahut unutmadığını isbât gibi maslahatlardan dolayı yemin etmenin müstehab olduğunu söylemişdir.

3- Kazaya kalan namazları cemaatla kılmak meşrû'dur. Bu husûs-da ulemâ ittifak etmişlerdir. Yalnız Leys'e göre kaza namazlarını ce­maatla kılmak caiz değildir. Hadîs-i şerif onun aleyhine delildir.

4- Bu hadîs «Akşam namazının vakti şafak kayboluncaya kadar de­vam eder.» diyenlere delildir. Çünkü    Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) güneş kavuştukdan sonra evvelâ ikindiyi kaza etmiş; sonra akşam namazını kılmışdır. Eğer akşam namazının vakti bir akşam namazı kıla­cak kadar kısa olsaydı, vaktini kaçırmamak için evvelâ onu lalar, sonra ikindiyi kaza ederdi.            

5- Yine bu hadîs «kılmadım» demenin mekruh olmadığına delîldir". Buhar! 'nin, rivayetine göre   tbnî   Şîrîn:   «Namazı kılama­dım; namazı kaçırdım.» gibi ta'bîrleri beğenmez; namaza yetişemedim; denilmesini tavsiye edermiş.

6- Hadîs-i Şerifi, Peygamber (SallallahüAleyhive SeUem)'ia. hâiz ol­duğu yüksek ahlâkı vakar ve te'ennî ile harekâtını, ashabına karşı hüsnü muamelede bulunuşunu ve bu husûsda ona uymak gerektiğini bildirmek­tedir.

7- Vakit namazı ile, kaza namazı arasında tertibe riâyet vâcibdir. tbrâhîm  Nehai 'ile Zührî, Rabta, Yahya'1-Ensâri, Leys, Ebû Hanîfe ve diğer Hanefiyye ulemâsı, îmam Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel ve İshâk'ın mezhebleri budur. Mezkûr kavil Hz. Abdullah b. Ömer 'den de rivayet olunmuşdur.

Tâvûs'a göre tertîb vâcib değildir. îmam Şafiî ile Ebû Sevr, İbnü'l-Kaasim ve Zahirîler de buna kaaildirler.

İmam Malik 'den bir rivayete göre unutmak, vaktin darlığı ve kaza namazlarının çokluğu gibi şeylerle tertîb sakıt olmaz. Fakat Hz. Ma1ik'in sahih ve mu'temed olan kavline göre unutmakla tertîb sa­kıt olur. Nitekim Mâlikîler'in kitaplarında da böylece tasrîh edilmişdir.

îmam Ahmed b. Hanbel'e göre, bir kimse vakit nama­zını kılarken kazaya kalan bir namazını hatırlasa, kıldığı namazı tamam­lar, sonra kaza namazını kılar, sonra kılmış olduğu vakit namazını bir daha kılar. Hanbelîyye ulemâsından bâzıları ikinci defa kılman vakit na­mazının nafile namaz olduğunu söylerler. Bu gösterir ki İmam Ahmed de tertibin vücûbuna kaaildir.

İbni Ebî Leylâ'ya göre bir kimse bir namaz terketse; on­dan sonra kıldığı bir senelik namazı caiz olmaz.

8- «Kaza namazları için ezan meşru değildir» diyenler bu hadîsle istidlal etmişlerdir. Fakat kaza için dahî ezanın meşru' olduğunu söyle­yenler mezkûr istidlale cevap vermiş ve: «Burada râvînin ezanı zikret­memesi, Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)in vakit namazları için ezan okutmak âdeti olduğunu herkes bildiği içindir. Yoksa haddizatında burada ezan terkedilmiş değildir.» demişlerdir.

 

37- Sabah ve İkindi Namazlarının Fazileti ve Bunları Cemaatla Kılmaya Devam Babı

 

210- (632) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, Ebû'z - Zinâd'dan dinlediğim, onun da A'rac'dan, onun da Ebû Hüreyre*-den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum: ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

«Birbiri ardınca bir takım Melekler geceleyin; bîr takım Melekler de gündüzleyin, sizin aranıza gelirler. Bunlar sabah namazı İle ikindi nama­zında bir araya toplanırlar. Sonra sizin aranızda geceleyenler semâya çı­karlar. Rableri, kullarının hâllerini pek âlâ bildiği hâlde onlara (kullarımı ne hâlde bıraktınız?) diye sorar. Melekler:

— Onları namaz kılarken bıraktık. Kendilerine vardığımızda dahî na­maz kılarken bulduk; derler.» buyurdular.

 

(...) Bize Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürtcı-zâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)1 Aet^ naklen rivayet etti, Ebû Hüreyre:

«Melekler birbiri ardınca size gelirler.» buyurdu; diyerek Ebû'z -Zinâd hadîsi tarzında rivâyetde bulunmuş.

Bu hadîsi Buhârî «Mevâkîtü's - Salât», ile «Tevhîd» bahislerin­de; Nesâî dahî «Namaz» bahsinde muhtelif râvüerden tahrîc etmiş­lerdir.

cümlesi nahiv ulemâsının lügati adını verdikleri cümleler kabîlindendir. Esâs itibârı ile bir filin yalnız bir faili vardır. Hâlbuki bu gibi cümlelerde iki tane fail göze çarpmaktadır. Onun için mezkûr cümlelerin halli hususunda nahiv ulemâsı ihtilâf et­mişlerdir. İmam   Sîbeveyh 'in mezhebine göre filinin fâüi sonundaki zamîr yâni vav'dır. «Melâike» kelimesi ise zamirden bedel yahut beyândır. Sanki: «Kim onlar?» diye sorulmuş da «Melekler.» diye cevap verilmişdir.

Ahfeş göre, fi'lin sonundaki tesniye ve cernî zamirleri4in âid ol­dukları isimleri zikretmek caizdir.

Bâzıları bu cümlenin râvî tarafından kısaltıldığını asıl cümlenin şeklinde olduğunu söylerler.

Hakîkaten Buharı, onu «Bed-ül - Halk» bahsinde bu şekilde tahrîc etmişdir. Nesâî'nin rivayetinde dahî hadîs diye başlar.

Hz.   Ebû   Hüreyre 'den nakledilen bâzı rivayetlerde «İjl  buyurulmuşdur.

Meleklerin nekire zikredilmesi birbiri ardınca gelen meleklerin baş­ka başka guruplar olduğunu bildirmek içindir. Çünkü kaideye göre ma'-rife, ma'rife olarak iade edilirse ikinci, birincinin aynıdır. Fakat nekire, nekire olarak iade edilirse ikinci, birincinin gayrıdır. Yâni ikinci defa zikredilen isim, birinciden başkadır. Burada da nekire olan melâike keli­mesi ikinci defa yine nekire olarak zikredilmişdir. Binaenaleyh ikinci de­fa zikredilen melekler, birincilerden başka bir gurupdur.

Ekseri ulemâya göre hadîs-i şerifde zikredilen meleklerden murâd «Hafeza» melekleridir. Allah'ın onlara sorduğu şey kulların amellerini yazıp yazmadıklarıdır.

Allah'ın bildiği hâlde :

«Kullanmı ne hâlde bıraktınız?» diye sorması teabbüd içindir. Yoksa Teâlâ Hazretleri her şey'i bilir,

Kaadî îyâz, ekseri ulemâya göre, burada zikri geçen melek­lerin «Hafeza» melekleri olduğunu söylemiştir. Bâzıları muhtemelen «Ha-feza»dan başka melekler olduğunu bildirmişlerdir. Bu takdirde Allah'ın, onlara:

«Kullarımı ne hâlde bıraktınız?» diye sorması vaktiyle Hz. Âdem'in yaratılacağını duyunca:

«Sen yeryüzünde fesâd çıkaracak kimseler mi yaratacaksın?» diyen­leri tekdir içindir. Yâni kendilerine vaktiyle:

«Şüphesiz ki ben, sizin bilmediklerinizi biliyorum.» buyurarak işaret ettiği ilm-i ezelîsi ile bildiği vukuatı, gösterecek ve adetâ kendilerine:

«Gördünüz mü vaktiyle fitne çıkarır diye korktuğunuz kullarım nasıl İbâdet ederlermiş!»  buyuracaktır.

Kurtubî: «İşte meleklerin bu iki namazda toplanmalarının, hik­meti budur.

Teâlâ Hazretlerinin, meleklere sorması kulların lehine şehâdet et­melerini dilediği için de olabilir. Onun için, melekler:

(Kullara vardığımızda kendileri namaz kılıyordu. Yanlarından ayrıldı­ğımız vakit de onlan namaz kılarken bıraktık.) derler. Bu Teâlâ Hazret­lerinin gizli bir lütfü ve güzel bir ihsanıdır. Zira meleklere insanların yalnız ibâdetlerini gösterir; şehvet hâllerini ve benzerlerini onlara bildir­mez.» demişdir.

Kurtubî 'nin sözünden de anlaşılıyor ki bu melekler -Hafeza» değildirler. Çünkü «Hafeza» melekleri, kulların iyi veya kötü bütün hâl­lerini bilir ve yazarlar. Fakat «Hafeza» melekleri başka, amelleri yazan melekler de başka ise ona bir şey denilemez. Zahire bakılırsa «Hafeza» başka, kâtip melekler başkadır. Onların başka başka melekler olduklarını gösteren hadîsler de vardır.

Meleklerin sabah ve ikindi namazlarında toplanmaları, Allah'ın mü'-min kullarına bir lütfudur. Çünkü bu iki zaman kulların ibâdet vakitle­ridir. Onun için melekler hem geldikleri vakit hem de giderken mü'min-leri namaz kılarken görür huzûrı ilâhîde de buna şehâdet ederler.

Meleklerin birbiri ardınca inmeleri şöyle olur: Ük taife ikindi nama­zında iner ve mü'minlerin arasında kalırlar. İkinci taife sabah namazın­da iner ve her iki gurup sabah namazında bir araya gelirler. Sonra geceyi mü'minlerin arasında geçiren gurup semâya çıkar; ötekiler ikindiye ka­dar yeryüzünde kalırlar. İkindi olunca başka bir melek taifesi iner ve yer­deki meleklerle ikindi namazında buluşurlar. Her iki taife bir müddet beraberce yer yüzünde kalırlar; sonra biri sabah namazında semâya çıkar. Bu suretle iniş ikindiye, çıkış da sabah namazına mahsus olmak üzere bir-birini tâkîb devam eder.

Bâzıları babımız hadîsinde meleklerin sabah ve ikindi namazlarında bir araya toplanmalarını bir vehim saymışlardır. Çünkü hadîsin bir çok tarîklerinde meleklerin yalnız sabah namazında toplandıkları zikredilmiş, ikindiden bahsolunmamışdır. Fakat o hadîslerde ikindi zikredilmedi diye babımız hadîsinde zikredilmesini vehim addetmek doğru değildir. Zin hadîslerin bâzılarında yalnız sabah namazının zikredilmesi meleklerin İkindide bir araya toplanmamalarını gerektirmez. Hadîslerin arasını bul­mak imkânı varken Hz. Ebû Hüreyre gibi mevsuk bir râvîyi vehme nisbet etmenin mânâsı yokdur. Âdil râvînin ziyâdesi makbuldür. Bâzı hadîslerde yalnız sabah namazının zikredilmesi cehri namaz olduğu içindir.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Namaz ibâdetlerin en büyüğüdür. Çünkü Allah Teâlâ ile melek­ler arasındaki suâl ve cevap yalnız namaza dâirdir.

2- Sabah ve ikindi namazları en sevaph namazlardır.

3- Sabah ile ikindi zamanlan en şerefli vakitlerdir. Hınkların sa­bahleyin taksim edildiği, amellerin günün sonunda Allah'a arz olunduğu binaenaleyh o vakitde kim ibâdet ve tâatda bulunursa rızkına ve ameline bereket verileceği hadîsle sabit olmuşdur.

4- Hadîs-i şerifde Ümmet-i Muhammediye'nin şâir ümmetlerden daha şerefli olduğuna işaret vardır. Ümmetin şerefli olması elbetde Pey­gamberinin de başka Peygamberlerden şerefli olmasını iktizâ eder.

5- Hadîs-i şerîf meleklerin bu ümmeti sevdiklerine işaret etmek­tedir,

6- Allah Teâlâ, melekleri ile konuşur.

7- Bu hadîs ikindi namazını dâima cemaatla kılmaya teşvik etmek­tedir.

 

211- (633) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mer-vân b. Muâviyetel - Fezârî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail b. Ebî Halici haber verdi. (Dedi ki) : Bize Kays b. Ebî Hâzim rivayet etti. Dedi ki: Cerîr b. Abdillâh'ı şöyle derken işitdim: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanında oturuyorduk. Ayın ondördü olan o gecede Resûlül­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aya bir bakarak şöyle buyurdu:

«Bakın buraya! Hiç şüphe yok ki sizler Rabbinizi şu ay'ı gördüğünüz gibi göreceksiniz. Onu görme hususunda üst üste sıkışıp bir birinizin üze­rine yığılmıyacaksınız. Artık güneş doğmazdan ve batmazdan önce hiçbir namaz yânı sabah ve ikindi hususunda kendinize galebe çaldırmamak e-linizden geliyorsa bunu yapın!»

Sonra Cerîr :

«Rabbini güneşin doğmasından ve batmasından önce hamdîyle tes-bîh eyle!» [89] âyet-i kerîmesini okudu.

 

212- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Nümeyr ile Ebû Üsâme ve Veki'   bu isnâdla rivayet ettiler.

(Bu rivâyetde) :

«Balcın buraya! Hiç şüphe yok ki sizler Rabbinize arz olunacak ve onu şu ay1! gördüğünüz gibi göreceksiniz» buyurdu. Ve: «Sonra okudu.» demiş. Cerîr'i dememişdir.

 

213- (634) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb ve İshâk b. İbrahim hep beraber Vekî'den rivayet ettiler. Ebû Küreyb dedi ki: Bize Veki, İbni Ebî Hâlid ile Mis'ar'dan ve Bahterî b. Muhtâr'dan [90] naklen ri­vayet etti. Onlar da Ebû Bekir b. Ümârate'bni Rueybe [91]'den, o da baba­sından naklen dinlemişler. Demiş ki: Ben Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'i şöyle buyururken işittim:

«Güneşin doğmasından ve batmasından önce namaz kılan yâni sa­bah namazı ile ikindiyi edâ eden bir kimse asla cehenneme girmîyecek-dirl»

Bunun üzerine Basrahlardan bir zât Rueybe'ye:

—  Bunu Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'den sen mi işittin? di­ye sormuş. Rueybe:

—  Evet! cevâbını vermiş. Soran zât:

—  Ben de şehâdet ederim ki onu     Resûlüllah   (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)  'den, ben de dinledim.   Onu kulaklarım dinledi;   kalbim de bel­ledi... demiş.

 

214- (...) Bana Ya'kÛb b. İbrahim Ed - Devrakî de rivayet etti. (De­di ki) : Bize Yahya b. Ebî Bükeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şeytân, Abdülmelik b. Umeyr'den, o da İbni Umârate'bni Rueybe'den, o da taba­sından naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Besûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem):

«Güneşin doğmasından ve batmasından önce namaz kılan kimse ce­henneme girmez.» buyurdular. Rueyb'in yanında Basralılardan biri var­mış. Rueyb'e:

—  Bunu Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) 'den    sen mi işittin? demiş. Rueyb:

—  Evet! Bununla onun aleyhine şehâdet ederim... cevâbını vermiş. Basralı zât:

—  Ben de şehâdet ederim. Vallahi Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) i bunu senin kendisinden dinlediğin yerde söylerken dinledim, de­miş.

Cerîr hadisini Buhârî «Mevâkitü's - Salât», «Tefsir» ve «Tevhîd» bahislerinde; Ebû.Dâvûd, Nesâî ve îbni Mâce   «Sünnet» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

kelimesi şeklinde de rivayet edilmişdir. Birin­ci rivayete göre mânâsı «Sıkışınlyocaksınız.» demektir, ikinci rivayete göre:

«Birbirinizi sıkıştırmıyacaksınız.» mânâsına gelir. Bu kelimeyi şeklinde okuyanlar da olmuşdur. O kıraate göre mânâsı :

«Ben göreyim de başkası görmesin diye biribirinizi Hip kakmıyacak-sınız.» demek olur. Hattâ İbnü'l-Cevzî, ekseriyetle râvüerin hadîsi bu şekilde rivayet ettiklerini söylemişdir. Mezkûr cümlenin daha başka şekilde rivayetleri de vardır. Bunlardan birisi rivayeti­dir. Mânâsı:

«Biribirinİze zarar vermezsiniz.»  demekdir.

«Kendinize galebe çaldırmamak elinizden geliyorsa  bunu yapın i» ifâdesi namaza gelmekden kinayedir. Galebe çalacak şeylerden murâd da uyku ve dünya işi ile meşguliyet gibi namaza mâni olan şeylerdir.

Hadîsin bir çok rivayetlerinde: «Sonra okudu.» denilmiş, âyeti kim okuduğu bildirilmemişdir. Bu yüzden ulemâ ihtilâfa düşmüş; bâzıları âye­ti Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) okuduğunu, bir takımları da Cerîr okuduğunu iddia etmişlerdir. Babımızın Cerîr rivayeti okuya­nın Cerîr olduğunu sarahaten beyân etmekle bu ihtilâflara son vermişdir.

Okunan âyetteki tesbîhden murâd; namazdır.

Mü'minlerin kıyâmetde, Allah Teâlâyı göreceklerini bildiren bu ha­dîsin bir çok muhtelif rivayetleri vardır.

Nevevî   diyor ki:

«Şüphesiz sizler Rabbinize arz olunacak ve onu şu ay'ı gördüğünüz gibi göreceksiniz...» ifâdesinden murâd :

«Siz Allah'ı şek'siz, şüphesiz ve hiç bir meşakkatsiz; muhakkak sûret-de göreceksiniz. Netekim şu ay'ı da hiç bir meşakkat çökmeden muhak­kak sûretde görmektesiniz...» demekdir. Binâenaleyh buradaki teşbih görülen iki şey'i birbirine benzetmek değil; görmeyi görmeye benzetmek-dir. Allah'ı görmek mü'minlere mahsûsdur. Küffâr, onu göremiyecekler-dir. Bâzıları Allah'ı bu ümmetin münafıkları da gorecekdir; demişlerse de bu kavil zayıf dır. Sahih olan ehl-i sünnetin cumhurunun kavlidir M şâir küffâr gibi münafıklar da Allah Teâlâ Hazretlerini göremiyecekler-dir...»

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Gerek bu hadîslerle gerekse Kur'ân-i Kerîm'in bâzı âyetleri ile âhirette mü'minlerin Allah Teâlâ'yı göreceklerine istidlal olunmuşdur. Bu husûsda ashâb-ı kiram ile onlardan sonra gelen ulemânın icmâ'ı vardır. Mü'minlerin Allah Teâlâ'yı göreceklerini bildiren hadîsler yirmiden fazla sahâbe-i kiram tarafından rivayet edilmişlerdir ki Ebû Bekir, Alî b. Ebî Tâ'lib, Muâz b. Cebel, îbni Mes'ud, Ebû Mûsâ El-Eş-arî, Ibni Abbâs, îbni Ömer, Huzeyfe, Ebû Ümâme, Ebû Hüreyre, Câbir, Enes, Ammâr b. Yâsir, Zeyd b.. Sabit, Ubâ-detü'bnü Sami t, Biteyde, Cünâde ve Fedâ-letü'bnü   Ubeyd (Radiyaîlahû anh) bunlar meyânındadır.

Bu bâbda zikredilen hadîslerin ekseriyet İtibârı ile senedleri iyidir,

Mu'tezile, Mürcie ve Hâricîler'in bazıları Allah'ın   görülemiyeceğine kaail olmuşlardır. Bunlar bâzı âyetlerin zahirleri ile istidlal etmişlerdir. Ehl-i sünnet ise zikrettiğimiz hadîslerle ve bâzı âyetlerle ihticâcda bulun­muşlardır. Mes'ele kelâm kitaplarında görülebilir.

2- Sabah ve ikindi namazları sair namazlardan daha şereflidirler. Çünkü bu iki namazda peyder pey   semâdan inen melekler içtimâ' eder­ler. Bir de sabah namazı uykunun en tatlı zamanında kılınır. O zaman na­maza kalkmak nefse zor gelir. İkindi namazında ise insan yorgun bulu­nur. Bunlardaki güçlüklere göğüs gererek cemaata devam eden bir kimse sâia namazlara evleviyyetle devam eder.

3- Hattâbî Besûlüllafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) »in : «Kendinize galebe çaldırmamak elinizden geliyorsa bunu yapın I» bu­yurmasına bakarak: «Bu iki namaza devam sayesinde   Allah'ı görmek me'mûldür.» demişdir.

 

215- (635) Bize Heddâb b. Hâlid El - Ezdi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hemmâm b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ebû Cemrete'd -Dubai [92], Ebû Bekir'den, o da babasından naklen rivayet etti İd, Resu­lü İlah (Sallaîîahü Aleyhi ve Settem) :

«Her kim iki serinlik namazını kılarsa; cennete girdi demekdir.» bu­yurmuşlar.

 

(...) Bize İbni Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Bişr b. Seriy ri­vayet etti. H.

Bize İbni Hırâs dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Amr b. Asım rivayet etti. Bunlar toptan: Bize Hemmâm bu isnâdla rivayet etti, demişler; Ebû Bekir'in nesebini de bildirerek «Ebû Bekir b. Ebî Mûsâ» demişlerdir.

Bu hadîsi   Buhârî   «Mevâkîtü's - Salât» bahsinde tahrîc etmişdir.

İki serinlik namazından murâd sabah ve ikindi namazlarıdır. Kurtubî bir çok ulemânın buna kaail olduklarını; söylemişdir. Bunlara se­rinlik namazı denilmesi; serin zamanlarda kılındıkları içindir.

Ebû Ubeyde 'den bir rivayete göre serinlik namazlarından murâd: Sabah, ikindi ve akşam'dır. Ancak bu kavil söz götürür. Çünkü ha-dîsde mezkûr namazlar tesniye sıygası ile bildirilmişlerdir. Tesniyenin hassaten ikiye delâlet ettiği ma'lûmdur. Ulemâdan, Ebû Ubeyde'-nin kavline iştirak eden bulunmamışdır.

Kazzâz, Ebû Ubeyde 'nin içtihâdda bulunarak mezkûr iki vaktin büyük fâidelerinden dolayı başkalarından ayrıldığına kaail ol­duğunu söylemiş ve onun : «Allah Teâlâ Hazretleri, kullarını ilk defa îmâ­na davet ettiği vakit bu namazı kim kılarsa onu cennete koyacağım bil­dirmiş; bu hadîsle de akşam namazı ile birlikde, sabah ve ikindi namaz­larını da kılanları müjdelemiştir. Bu hâl tâ tsrâ gecesine kadar devam et­miş, o gece nesh edilmişdir...» demek istediğini bildirmişdir. Fakat Ebû Ubeyde 'nin sözü bir kaç vecihden dolayı kabul edilmemişdir.

1) Hadîsin râvîsi   Ebû   Mûsâ,   bu hadîsi islâmın intişârından sonra işitmigdir. Gerek kendisi gerekse sair ashâbı kiram mânânın mez­kûr namazları kılan herkese şâmil olduğunu anlamışlardır. Hâlbuki Hz. Ebû Ubeydenin kavline göre mânâ yalnız bu namazları kılanlara mahsûsdur. Bütün îmân edenlere şümulü yokdur. Sonradan nesh edilmiş; îmân eden herkesin cennete gireceği bildirilmişdir.

2) Faziletler yâni sevabına yapılan ibâdetler nesh edilmezler.

3) Hadîs-i şerît bir şart ve cevap cümlesinden ibarettir. Binaenaleyh her kim şartı îfâ ederse meşruta hak kazanır. Çünkü şart kelimesi umum bildiren kelimelerdendir. Burada şart, serinlik namazlarını kılmak; meş­rut da cennete girmekdir. Şimdi: Öyle ise serinlik namazlarını kılma­yanlar cennete girmiyecek demekdir.» şeklinde bir suâl hatıra gelebilir.

Cevap: Bu mânâ, hadîsin mefhûm-u muhalifinden çıkabilir. Hanefî-ler'e göre mefhûm-u muhalif, hüccet değildir. Bir de hadîs-i şerif de: «Cennete girdi demekdir.» buyurulması yüzde yüz değil ekseriyet îtibâ-rı iledir. Zira ekseriyetle sabah ve ikindi namazlarını kılanlar, namaza münâfî olan münkerât ve fuhşiyâtdan vazgeçerler. Zâten namaz İnsanı bunlardan men'eder.

Bu hadîsden murâd: «Sabah ve ikindi namazlarını kılmaya devam edenler netîce îtibârı ile günün birinde mutlaka cennete gireceklerdir.» mânâsı da olabilir. Cennete girmeyi mezkûr iki namaza tahsîs etmek, on­ların son.derece şerefli olmalarındandır. Yukarıda da beyân edildiği ve-cihle bu namazlarda melekler de toplanarak hazır bulundukları için, on­ları cemaatla kılmaya hassaten teşvik ve tergîp buyurulmuşdur.

Buradaki şart cümlesinin cevâbı, esâs îtibârı ile muzâri* dlacakdı yâ­ni : «Her kim serinlik namazlarını kılarsa cennete girer.» denilecekdi. Bu asıldan rücû' ederek şartın cevâbında: «Cennete girdi demekd ir.» buyu-rulması bu işin yüzde yüz olacağını te'kîd içindir.

38- Akşam Namazı Vaktinin Evveli Güneş Kavuştukdan Sonra Girdiği Beyan Babı

 

216- (636) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hatim, — ki îbni İsmail'dir.— Yezîd b. Ebî Ubeyd'den, [93] o da Seleme-tü'bnü Ekva'dan naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) akşam namazını, güneş kavuşarak perde arkasına gizlendiği zaman kılarmış.

Bu hadîsi Buhârî «Mevâkîtü's - Salât- bahsinde; Ebû Dâvûd ile Tirmizî dahî «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Buhârî'nin rivayetinde Hz. Seleme: «Biz, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile akşanı'ı güneş perde arkasına gizlendiği va­kit kılardık» demişdir. Bu rivâyetdeki akşamdan murâd, akşam namazı­dır. Yine Buhârî'nin rivayetinde güneş zikredilmemiş fakat akşam karinesi ile perde arkasına gizlenenin güneş olduğu anlaşılmışdır.

Hicâb: Perde demekdir. Bâzı ulemânın beyânına göre güneşin hica­bından murâd: onun ziyâsıdır. Bu takdirde güneşin perde arkasına giz­lenmesi : kendi cirmi ile ziyasının görünmez olması yâni batmasıdır.

Bu hadîs akşam namazının vakti girer girmez hemen kılınacağına de­lildir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in akşam namazını şafağın kaybolmasına yakın kıldığını bildiren hadîs mezkûr namazı o vakitde kıl­manın da caiz olduğunu beyân için olsa gerektir.

Akşam namazı vaktinin sonu hususundaki ihtilâfı az sonra göreceğiz.

 

217- (637) Bize Muhammet! b. Mihrân Er-Râzî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Velîd b. Müslim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Evzâî rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ebû'n - Necâşî [94] rivayet etti. Dedi ki: Ben Bâfi' b. Ha-dîc'i şöyle derken işittim: «Biz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) ile birlikde akşam namazını kılardık. Bizden birimiz namazdan çıkbkdan sonra okunun düştüğü yerleri iyice görürdü.»

 

(...) Bize tshâk b. İbrahim El - Hanzali rivayet etti. (Dedi ki) : Ebu Şuayb b. tshâk Ed-Dimaşkî haber verdi. (Dedi ki) : Bize Evsftî rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ebû'n-Necâşî rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Rftfi' b. Hadîc rivayet etti: «Biz akşam namazını kılardık...» diyerek yukarld ha­dîs gibi rivâyetde bulundu.

Bu hadîsi Buhârî «Mevâkîtü's - Sala t» bahsinde; Ebû Dâvûd, Nesâî ve îbni Mâce dahî namaz bahsinde tahrîc et­mişlerdir.

Hadîs muhtelif lâfızlarla rivayet edilmişdir. Ebû Dâvûd 'un, Enes (RadiyallahÛ anh) 'dan tahrîc ettiği rivâyetde: «Biz akşam namazını kılar sonra ok atardık. Her birimiz attığı okun yerini görürdü.» denilmiş; Kâ'd b. Mâlik rivayetinde: «Peygamfcer (Saîlallahü Aleyhi ve Seliem) akşam namazını kıldırır; spnra cemâat Benî Seleme kabilesinin oturduğu yerdeki ailelerinin nezdine dönerler ve hâlâ atılan okun düştü­ğü yerleri görürlerdi.» buyurulmuşdur. Ebû Hatim bu rivayet hakkında: «Sahîh olan, mürseldir.» demişdir.

İmam Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği Câbir hadişinde: «Biz, Benî Seleme'ye gelir hâlâ atılan okların yerini görürdük.» denilmektedir. Nesâî 'nin sahîh bir senedle lîslem kabilesine mensub bir zâtdan tahrîc ettiği rivâyetde şöyle denilmektedir:   «Biz Peygamber* (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) ile birlikde    akşam namazını kılar; sonra tâ Medine'nin kenarındaki evlerimize dönerdik. Sonra ok atar ve oklarımı­zın düştüğü yerleri görürdük.»

Bu hadîsi Taberânî «El- Mu'cemü'l - Kebîr»inde, Zeyd b. Hâ1id (RadiyallahÛ anh) 'dan şu lâfızlarla tahrîc etmişdir: «Biz Peygamber (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde akşam namazını kılardık; sonra namazdan çıkar; çarşıya gelir ve hâlâ atılan okların düştüğü yerleri görürdük.»

 

Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Bu hadis Peygamber (Sailailahü A leyhi ve Sellem)'in akşam nama­zını güneş batar batmaz hemen kıldığına delildir. Cumhûru ulemânın mezhebi de budur. Tâvûs, Atâ' ve Vehb b, Münebbih akşam namazının vakti yıldızların doğması ile girdiğine kaaildirler. Delil­leri Ebû Basrate'l- Gıyârı   (Radtyallahû anh)  hadîsidir. Mezkûr hadisde:

«İkindiden sonra tâ şâhid doğuncaya kadar başka namaz yokdur; şâ-htd de yıldızdır.» denilmektedir. «Şâhid de yıldızdır.» sözü râvînin te'-vîlidir. Hadîsin metninden değildir. Hâlbuki Peygamber (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) 'in akşam namazını güneş kavuştukdan sonra derhâl küardı-ğını bildiren hadîsler tevatür derecesini bulmuşlardır.

2- Akşam namazının şafak kaybolmasına yakın kılındığını göste­ren hadîsler, o zamana kadar geciktirmenin caiz olduğunu beyân ederler.

3- Akşam namazının ne zaman çıktığı ihtilaflıdır.

Sevrî ile îbni Ebî Leylâ, Tâvûs, Mekhûl, Hasen b. Hayy, Evzâî, îmam Mâlik, îmam Şafiî, îmam Ahmed b. Hanbel, îshâk, ve Dâvûd-u Za­hir î 'ye göre şafak kayboldumu, akşam namazının vakti çıkar. Şafak'-dan murâd: Ufuktaki kızıllıkdır.

Hanef İlerden îmam Ebû Yûsuf ile îmam Muhammed'in kavilleri de budur.

Ömer b. Abdilâzîz, Abdullah b. Mübarek, bir rivâyetde Evzâî, bir rivâyetde İmam Mâlik ve Hanefîler'-den İmam Züfer, ufuktaki beyaz şafak kaybolmadıkça akşam nama­zının vakti çıkmadığına kaaildirler. Bu kavil Hz. Ebû Bekir, Aişe, Ebû Hüreyre, Muâz.b. Cebel, Übeyy b. Kâ'b ve Abdullah b. Zübeyr (Radtyallahû anhûm) ha-zerâtından rivayet olunmuşdur. tmam A'zam ile Ebû Sevr ve başkalarının mezhepleri de budur.

Îbnü'l-Münzir, İmam Mâlik ile îmam Şafiî ve Evzâî 'nin: «Akşam namazının bir tek vakti vardır, o da güneş ka­vuştuktan sonradır.» dediklerini rivayet eder.

 

39- Yatsının Vakti ve Yatsı Namazını Geciktirme Babı

 

218- (638) Bize Amr b. Sevvâd El-Âmiri ile HarmeletÜ'bnü Yahya rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus haber verdi; ona da İbni Şihâb haber vermiş. Demiş ki: Bana Ur-vetü'bnü Zübeyr haber verdi, ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in zevcesi Âişe şöyle demiş :

— «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) gecelerden bir gece yatsı namazını karanlık basıncaya kadar geciktirdi. Ateme denilen namaz işte budur. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (o gece hücresinden erken) çıkmadı. Nihayet Ömerü'bnü'l - Hattâb: Kadınlarla çocuklar uyudu; de­di. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Namaza) çıktı. Ve mescİddekilerin yanına varınca, onlara:

«Bu namazı sizden başka yeryüzünde yaşıyanlann hiç biri bsklemez.» buyurdular. Bu (söylediklerim) islâmiyet henüz insanlar arasında yayıl-mazdan evveldi.»

Harmele, kendi rivayetinde şunu ziyâde eyledi: «tbni Şİhâb dedi ki: Bana anlatıldığına göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) «Resûlül-lâha namaz hususunda ısrar etmeye hakkınız yokdu.» buyurmuş. Bunu Ömerü'bnü'l - Hattâb seslendiği vakit söylemiş.

 

(...) Bana Abdülmelik b. Şuayb b. Leys rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam, dedemden, o da Ukayl'den, o da İbni Şihâb'dan bu isnâdla bu ha­dîsin mislini rivayet etti. Ama Zührî'nin: -Bana anlatıldığına göre.» dedi­ğini ve ondan sonraki sözlerini söylemedi.

 

219- (...) Bana tshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Hatim, ikisi bir­den Muhammed b. Bekr'den rivayet ettiler. H.

Bana Hârûn b. Abdillâh dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Haccâc b. Muhammed rivayet etti. H.

Bana Haccâc b. Şâir ile Muhammed b. Râfi' de rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Abdürrezzak rivayet etti. Hepsinin lâfızları birbirine yakındır. Bu râviler toptan: Bize tbni Cüreyc rivayet etti; demişler, tbni C üre ye demiş ki: Bana Mugîratü'bnü Hakim, Ümmü Külsüm binti Ebî Bekir'den [95] naklen haber verdi. Ümmü Külsüm de, Mugîra'ya, Aişe'den naklen haber vermiş. Aişe şöyle demiş: «Bir gece Peygamber (Sallaflahü Aleyhi veSettem) yatsı namazını gecenin geç vakitlerine geciktirdi. O derecede ki gecenin çoğu gitti ve mescide gelenler uyudu. Sonra (mescide) çıkarak namazı kıldırdı ve:

«Bu namazın vakti işte budur. (Ama) ümmetime meşakkat vermiş ol­masam I» buyurdu.

Abdürrezzâk'ın rivayetinde:

«Bu vakit ümmetime zor gelmese!»  ifâdesi vardır.

Bu hadîsi Buharı «Mevâkitü's - Salât» bahsinin bir - iki yerinde tahrîc etmişdir.

Ateme: Gecikmek, gece karanlığı ve gecenin ilk üçte biri mânâlarına gelir. Bu mânâlara bakarak yatsı namazına da «Salâtü'l - Ateme» denilmişdir îbni Seyyide'ye göre   Ateme; gecenin şafak kaybolduktan sonra gelen ilk üçte biridir. Bâzıları yatsı namazından sonra ge­len vakte ateme denildiğini söylemişlerdir. Bir takımları Ateme'den mu-râd, gecenin bakiyyesi; demek olduğunu söylerler.

El - Musannef» de rivayet edildiğine göre Meymûn b. Mihrân : «Abdullah b. Ömer'e, yatsıya ilk defa ateme adını veren kimdir?, dedim. «Şeytandır... cevâbını verdi» demişdir.

tslâmın intişârından murâd: Medine'den başka yerlere yayılmasıdır. O yerlere islâmiyet, Mekke'nin fethinden sonra yayılmışdır.

Kadınlarla çocuklardan murâd: Evlerinde uyuyanlar değil; mescide gelmiş olanlardır. Hassaten bunların zikredilmesi uykuya sabredemiye-cekleri, bir de şefkat ve merhamete daha lâyık oldukları içindir.

Resûlüllah (Sallatîahü Aleyhi ve Sellem) in :

«Bu namazı sizden başka yeryüzünde yasıyanlann hiç biri beklemez.» buyurması, yâ o gün Medine'den başka hiç bir yerde namaz kıbnmadıgı içindir. Yahut başka milletlerin dînlerinde o vakitde namaz bulunmadığmdandır.

 

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hz. Âişe'nin: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  gece­lerden bir gece yatsı namazını geç kıldırdı.» demesi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ekseriyetle yatsıyı vaktinin evvelinde kıldığına delîl-dir. Ulemâ yatsının vakti girer girmez mi yoksa sonra mı kılınması efdal olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Her iki kavi1 de Selef-i sâlihin hazerâtı ile îmam Şafiî ve İmam   Mâlik 'den rivayet olunmuşdur. «Yatsıyı geç kılmak efdaldır.» diyenler, babımız hadîsleri ile istidlal ederler. Vakti girer girmez kılınmasını efdal görenler,    Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ekseriyetle onu bu zamanda kılmasıyla istidlal ederler ve: «Re­sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) caiz olduğunu,  göstermek için bazen yatsıyı geç kıldırmışdır. Yahut meşgul veya ma'zûr bulunduğu için gecik-mişdir.» derler.

Bu hadîslerde mevzû-u bahîs olan geciktirmeden murâd: yatsıyı ihti­yarî vaktinde kılmakdır. Yatsının ihtiyari vakti bâzılarına göre gecenin yarısı, diğer bâzılarına göre ise gecenin üçte biridir.

Yatsı namazının gece yarısından sonra kılınması efdal olduğunu söy-liyen hiç bir âlim yokdur. îmam A'zam'a göre yaz günlerinde yatsıyı vaktin evvelinde, sair zamanlarda ise sonunda kılmak efdaldir.

2- Yatsı namazından önce uyumak caizdir. Ancak buradaki uykudan murâd, bir müddet istirahat için; yatarak uyumak değil, yatsıyı bek­lerken uyuklamakdır.

Nevevî diyor ki: «Bu uyku abdesti bozmayan uykuya hamledil-mişdir, ki o da mak'adını yere döşeyerek oturan kimsenin uyumasıdır. Hadîs-i şerif bu şekil uykunun abdesti bozmadığına delildir. Ekseri ule­mânın kavli de budur...»

3- Hadîs-i şerif yatsı namazının faziletine delildir.

4- îmam evinde bulunuyorsa, namaz vaktinin geldiğini kendisine bildirerek mescide çıkmasını söylemek caizdir.

5- Bu hadîs, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in lütf-u kere­mine ve tevâzu'una delildir. Çünkü Hz.   Ömer'in seslenmesine karşı ona bir şey dememişdir.

6- Hükümdar ve âlim arkadaşlarının yanma gelmekte gecikir ya­hut arkadaşlarına güç gelecek bir şey yaparlarsa onlardan özür dilemeleri müstehab olur.

 

220- (639) Bana Züheyr b. Harb ile tshâk b. İbrahim rivayet ettiler, tshâfc (Bize haber verdi) tâbirini kullandı. Züheyr: Bize Cerîr, Mansûr'-dan, o da Hakem'den, o da Nâfı'den, o da Abdullah b. Ömer'den naklen rivayet etti; dedi. Abdullah şöyle demiş: Bir akşam Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i yatsı namazı için bekledik durduk. Derken gecenin üç­te biri gittiği zaman yahut daha sonra yanımıza çıktı. Kendisini ailesi hu­susunda bir şeymi yoksa daha başka bir şeymi meşgul etti bilmiyoruz. Yanımıza çıktığı zaman:

«Gerçekten siz öyle bir namaz bekliyorsunuz ki, onu sizden başka hiç bir dîn ehli beklemez; eğer ümmetime ağır gelmeseydi, onlara (yatsıyı) mutlaka bu saatde kıldırırdım.» buyurdular. Sonra müezzine emretti, o da namaza ikaamet getirdi ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) namazı kıldırdı.

 

221- (...) Bana Muhammed b. Râfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Nâfi' haber verdi. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Ömer rivayet! etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gece yatsı namazından alıkonularak, onu geciktirdi. Hattâ biz mescidde uyuduk. Sonra uyandık, sonra yine uyuduk sonra uyandık. Nihayet Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımıza çıktı ve:

«Bu gece yeryüzünde sizden başka bu namazı bekleyen hiç bir kim­se yolcdur.»  buyurdular.

Bu hadîsi Buhârî «Mevâkîtü's - Salât» bahsinde; Ebû Dâvûd ile Tirmizî «Kitâbü't-Tahâre» de muhtelif râvÜerden tahrîc etmişlerdir.

Nesâî'nin rivayetinde:

«Ömer (Radiyalkthû anh) kalkarak: Namaza Yâ Resûlallâh! Kadın­larla çocuklar uyudu., diye seslendi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) başından su damlayarak çıktı ve:

«Hakîkaten vakit budur. Ümmetime meşakkat vereceğimi bilmesem onlara yatsıyı bu saatde kıldınrdımL» buyurdular. İfâdesi varadır. Şu hâlde Hz. Âişe hadîsi ile bu hadîsin aynı vak'aya âid olmaları muh­temeldir. Mâmâfîh vak'alann başka başka olmaları da caizdir. Hadîsler birbirini tefsir ettiğine göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ge­cikme esnasında yıkanmakla meşgul olduğu anlaşılıyor.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Fazla uykusu gelen bir kimsenin yatası namazını kılmazdan ön­ce uyuması mübahdır.

2- Yatsı namazı faziletli bir namazdır.

3- İmama namaz vakti geldiğini hatırlatmak caizdir.

4- Kadınlarla çocukların cemaata gelmeleri caizdir.

5- Oturan bir kimsenin mak'adını yere sererek uyuması abdesti bozmaz. Babımızın hadîsleri bu mânâya hamlolunurlar. Ekseri ulemânın kavilleri de budur.

6- Bu hadîs: «Uykunun azı da, çoğu da hadesdir: Abdesti bozar.» diyen Müzenî'nin aleyhin edelîldir. Çünkü ashâb-ı kirâm'ın az veya çok her uykunun abdesti bozduğunu bildikleri hâlde abdest tazelemeden namaz kılmalarına imkân yokdur. Bilâkis bu şekildeki uykunun abdesti bozmadığını bilirlermiş ki abdest tazelemeden namazlarını kılmışlardır.

Ulemâ uykunun, abdesti bozup bozmiyacağında ihtilâf etmişlerdir. Bâzılarına göre uyku mutlak sûretde abdesti bozmaz. Bu kavil ashâb-ı ki-râm'dan Hz. Ebû Müsel Eş'arî ile Tâbiîn'den Saîd b. El-Müseyyeb, Ebû Miclez, Humeyd-i A'rac ve Şu'be'den naklolunmuşdur.

Diğer bâzılarına göre uyku mutlak sûretde abdesti bozar. Hasan-ı Basrî, Müzenî, Ebû Ubeyd, Kaasim b. Se1lâm ve îshâk b. Râhuye 'nin mezhepleri budur. Bu kavil garip olmak üzere Şafiî 'den de rivayet edilmişdir. îbni Münzir: «Ben de buna kaailim.» demişdir. tbni Abbâs ile Ebû Hüreyre (Raâiyallahû anhûma) 'dan dahî bu mânâda sözler rivayet edilmişdir.

Bir takım ulemâya göre çok uyku mutlak sûretde abdesti bozarsa da az uyku biç bir sûretde abdesti bozmaz. Zührî ile Rabîa, Evzâî, Mâlik; bir rivâyetde İmam Ahmed b. H anbe1'in mezhepleri budur. Diğer bir takım ulemâ ise: «Namaz kılan bir kimse hey'etinde yâni rüku', Secde, kıyam ve oturuş hâllerinden birinde uyu­mak abdesti bozmaz» demişlerdir. Bu hâllerden birinde uyuyan bir kim­senin namaz içinde veya namaz dışında olması hükmen müsavidir. Yasla­narak yahut sırtüstü yatarak uyumak abdesti bozar. İmam A'zam ile Dâvûd-u Zahirî *nin mezhepleri de budur. Bu mezhep ga-rîp bir kavil olmak üzere îmam Şâfiî'den de rivayet olunur.

Bir kısım ulemânın mezheplerine göre yalnız rükû' ve sücûd hâlin­deki uyku abdesti bozar. Bu kavil İmam Ahmed b. Hanbel'-den dahî rivayet olunmuşdur.

îmam Şâfiîye göre mak'adını yere döşeyerek oturan kimsenin uykusundan başka az olsun, çok olsun namaz içinde veya dışında her uyku abdesti bozar.

Bâzıları: «Namaz içinde ne hâlde olursa olsun uyumak abdesti boz­maz. Fakat namaz dışındaki uyku abdesti bozar.» demişlerdir. Bu kavil zayıf olmak üzere İmam   Şâfiî'den de rivayet olunur.

 

222- (640) Bana Ebû Bekir b. Nâfi' E1-Abdi de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Behz b. Esed E1 - Ammi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Sâbit'den naklen rivayet etti ki kendileri, Enes'e, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) in yüzüğünü sormuşlar, Enes: Bir gece Resû­lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) yatsıyı gecenin yarısına yahut gecenin yarısı hemen hemen geçmek üzere bulunduğu âna kadar geciktirdi. Sonra gelerek:

«Şüphesiz ki halk namazlarını kılmışlar ve uyumuşlardır. Sizler ise namazı beklediğiniz müddetçe namazdasınız!» buyurdu. Enes: Gümüş­ten ma'mûl yüzüğünün pırıltısını hâlâ görür gibiyim; demiş ve küçük parmağı ile işaret ederek sol elinin parmağını kaldırmış.

 

223- (...) Bana Haccâc b. Şâir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Zeyd Saîd b. Rabî' [96] rivâyet etti. (Dedi ki) : Bize Kurratü'bnü Hâlİd Katâde'den, o da Enes b. Mâlik'd en naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: «Bir gece Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'i bekledik. O derecede ki gecenin yarışma yakın bir vakit oldu. Sonra Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelerek namazı kıldırdı. Arkasından yüzünü bize çevirdi; Elin­deki gümüş yüzüğün pırıltısını hâlâ görür gibiyim.»

 

(...) Bana Abdullah b. Sabbâh El-Attâr [97] da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullâh b. Abdilmecîd El - Hanefî  [98] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Kurra bu isnâdla rivayet etti. Ama: «Sonra yüzünü bize çevir­di.» cümlesini anmadı.

Bu hadîs-i Buhârî «Kitâbiri - Libâs» ve «Kitâbü's - Salât» da tahrîc etmişdir.

Resulüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Sîzler ise namazı beklediğiniz müddetçe namazdasınız.» sözü bir teş-bîhdir.

«Siz namazı beklediğiniz müddetçe namazın içinde gibisiniz.» mânâ­sım ifâde eder.

Hz. Enes'in küçük parmağı ile işaret ederek sol elinin parmağını kaldırması yüzüğün Resûlüllah (SallcUlahü Aleyhi ve Sellem)'m sol elinin küçük parmağında olduğunu göstermek içindir; ve parmağını kaldırarak yüzüğün yerini gösteren Hz. Enes (Radiyalîahû anh) 'dır.

Enes hadîsinin ikinci rivâyetindeki kelimesi bâzı esâs nüshalarda şeklinde rivayet edilmişdir. Bunların ikisi de doğ­rudur. kelimesi merfû okunduğu takdirde «Kâne» fiili tam; mansûb okunduğu takdirde nakıs kullanılmış olur. Ve cümle yânî «Zaman yakın idi.» mânâsında takdir olunur.

Bu hadîs gümüş yüzük takınmanın caiz olduğuna delildir. Bu hususta icmâ-ı ümmet de vardır.

 

224- (641) Bize Ebû Âmir El - Eş'arî ile Ebû Küreyb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Üsâme, Büreyd'den, o da Ebû Bürde'den, o da EbÛ Musa'dan naklen rivayet etti. Ebû Mûsâ şöyle demiş: Ben ve gemide be­nimle beraber gelen arkadaşlarım Buthân sahasına inmişdik. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine'de bulunuyordu. Her gece yatsı nama­zı zamanında arkadaşlardan bir kaç kişi nevbetle Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem)'in. yanına gidiyorlardı. (Bir defasında) arkadaşlarımla ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i kendine âid bir işle biraz meş­gul bulduk, hattâ namazı gecenin yarısı oluncaya kadar geciktirdi. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çıkarak cemaata namazı kıldırdı. Namazını bitirdikden sonra yanındakilere:

«Ağır olun! Sizlere bildiriyorum. Müjdeler olsun ki, insanlar içinde sizden başka bu saatte namaz kılan hiç bir kimsenin bulunmaması Allah'­ın size olan nİ'm eti er inden biridir.» Yahut: «Bu saatde sizden başka hiç bir kimse namaz (almamıştır.» buyurdu.

Bâvîler «Bu iki cümlenin hangisini söylediğini kestiremiyoruz» de­diler.

Ebû Mûsâ demiş ki: «Bunun üzerine biz de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den dinlediklerimize sevinerek yerimize döndük.

Bu hadîsi Buharı -Nevâkîtü's - Salât» bahsinde tahrîc etmişdir. Onu Ebû Dâvûd, Nesâî, imam Ahmed b. Hanbel, İbni Huzeyme ve başkaları Ebû Saîd-i Hudrî (Radiyallahû arttı) 'dan tahrîc etmişlerdir. Hadîsin o rivayetteki metni şöy­ledir :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde akşam namazını kıldık; ama yatsı için gecenin aşağı yukarı yarısı geçmeden yanımıza çık­madı. (Yanımıza geldiği vakit) :

«Şüphesiz ki insanlar namazlarını kıldılar; yataklarına yattılar, sizler ise namazı beklediğiniz müddetçe elbette namazda olmakda dâimsiniz. Eğer zâıflerin za'fı, hastaların hastalığı, hacet sahiplerinin ihtiyâcı olmasaydı ben, bu namazı mutlaka gecenin yarısına te'hîr ederdim!, buyurdu­lar.

.Bu hadîsi İbni Mâce yine Ebû Saîd (Radiyallahûanh) dan şu lâfızlarla tahrîc etmişdir:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) akşam namazını kıldırdı. Sonra gecenin yarısı oluncaya kadar (mescide) çıkmadı. Sonra çıkarak cemaata namazı kıldırdı; ve:

«Eğer zayıflarla hastalar olmasaydı ben, bu namazı gece yarısına te'­hîr etmek isterdim; buyurdu.»

Tirmîzî dahî bu mânâda bir hadîsi Hz. Ebû Hüreyre'den rivayet etmişdir.

Bakî': Geniş yer, sâhâ; demekdir. Ağaçlı olması yahut hiç olmassa içinde ağaç kütükleri bulunması şarttır.

Buthân'ın, Medine'de bir vâdî olduğunu yukarıda görmüşdük.

Bu hadîsde ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ne ile meşgul ol­duğu bildirilmemiş yalnız: «Kendine âid bir işle biraz meşgul bulduk» denilmişdir. Taberânî 'nin «Mu'cem»inde sahih bir rivayetle Hz. Câbir'den nakledildiğine göre ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o anda ordu techîzi ile meşgul imiş.

Hadîsin râvîsi Ebû Müse'l-Eş'ar î (Radiyallahû anh) aslen Yemenlidir. Eş'arîler kabilesine mensûbdur. Bu kabile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in zuhurunu Yemende işitmişler, içlerinden Ebû Mûse'l-Eş'arî elliüç kişi ile birlikde Medine'ye hicrete karar vermişler ve bir gemiye binerek yola çıkmışlar. Denizde fırtınaya tutularak Habeşistan sahillerine sığınmışlar. Orada yedi sene kalmışlar. Bu esnada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in amcası oğlu Ca'fer b. Ebî Tâlib ile buluşmuşlardır. Hz. Ca'fer, onlara kendisi ile bir cemaatın ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından Habeşistan'a gönderildiğini söylemiş; ve bir kaç zaman için onların da Habeşistan'da kalmalarını teklif etmiş. Onlar da bunu kabul ederek Ha­beşistan'a inmişler. Nihayet hepsi birlikde Medine yolunu tutmuşlar. ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "i Heyber'in fethi esnasında görmüş­ler. ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hem Ca'fer (Radiyallahû anh) 'm hem de Ebû Mûsâ 'nın kaafilelerine ganimet mallarından his­seler ayırmış; kendilerini taltif etmişdir. Eş'arîler, Medine'ye geldikle­rinde Buthân vadisi sahasına inmişlerdir.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Yatsı namazından sonra konuşmak caizdir.

2- İmam, cemâatde yatsı namazını bekleyecek takat olduğunu gö­rürse bekleme faziletine ermeleri için namazı biraz geç kıldırabüir. Çünkü namazı bekleyen kimse, namazda sayılır.

îbni Battal: «Bu gün bizim imamlarımıza bunu yapmak caiz değildir. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîîem) imamlara namazı ha­fif kıldırmalarını emrederek :

«Şüphesiz kî cemâatin içinde zayıflar, hastalar ve ihtiyâç sahipleri vardır.» buyurunca namazı beklemek suretiyle işi uzatmayı terk etmek evlâ olmuşdur.» diyor.

îmam Mâlik tahfif için yatsıyı vakti girer girmez hemen kıldır­manın efdal olduğunu söylemişdir.

tbni Kudâme: «Yalnız kılan için ve bir de geciktirmeye razı olan cemâat için te'hîr müstehabdır.» demişdir.

Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ye Sellem)'in yatsıyı meşguliyet sebebi ile bir iki defa geç kıldırdığı rivayet edilmişdir.

Hanefîler'e göre cemâat neşâtsız veya tembel olursa yatsıyı vaktinin evvelinde kıldırmak; neşâth olurlarsa geciktirmek müstehabdır.

3- Her işde vakaar ve teenni ile hareket etmek matlûbdur.

4- Sevinçli bir haberi müjdelemek mendûbdur. Çünkü bunda müm­ininin kalbini ferahlatmak vardır.

 

225- (642) Bize Muhammed b. Bâfi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. Dedi ki: Atâ'ya: «Lisanların a teme dedikleri yatsıyı gerek imam gerekse yalnız olarak ne zaman kılmamı dilersin?» dedim. Atâ' şunları söyledi:

—  Ben, İbni Abbâs'ı şöyle derken işittim:    Nebiyyullah (Sallailahii Aleyhi ve Seİîem) bir akşam yatsıyı geç kıldırdı. O derecede ki cemâatdan bâzıları uyuyup uyandılar ve tekrar uyudular uyandılar. Bunun üzerine Ömerü'bnül - Hattâb ayağa kalkarak: (Namaza!..) diye seslendi. Atâ' de­di ki: İbni Abbâs: «Derken Nebiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çıktı. Başından su damladığını ve elini başının yarısına koyarak geldiğini şimdi görüyor gibiyim, Resûlüllah (Sallailahii Aleyhi ve Sellem) :

«Eğer ümmetime meşakkat vermese kendilerine yatsıyı hep böyle kıl­malarını emrederdim I.. buyurdular dedi.

İbni Cüreyc demiş ki: Atâ'dan, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in elini başına nasıl koyduğunu, îbni Abbâs'in haber verdiği gibi tesbît etmesini istedim. Atâ', bana parmaklarını biraz araladıktan sonra, parmak uçlarını başının tepesine koydu; sonra onları yatırdı. Ve öylece başının üzerinde gezdirdi. Hatta baş parmağı yüz tarafından kulağının kenarına dokundu. Sonra şakaklarına ve sakalının kenarına gezdirdi. Hiç bir yeri­ni az veya çok değil hep bu karar mesh etti,

Atâ'ya: «Sana o akşam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in yat­sıyı ne kadar geciktirdiği söylendi?» dedim.

—  Bilmiyorum, dedi.

Atâ' demiş ki: Benim için imam da olsam yalnız da kılsam yatsıyı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in o gece kıldığı gibi geç kılmak daha mu'teberdir. Eğer yalnız kıldığın hâlde sana yahut cemaata imam olduğun hâlde cemaata bu ağır geliyorsa o hâlde ne acele ne de geç ol­maksızın ortada kıl!»

Bu hadîsin bir kısmı az yukarıda .(221) numaralı îbni Ömer rivayetinde geçti. Orada Müslim 'den başka onu kimlerin tahrîc et­tiğini ve hükümlerini gördük. Burada yalnız şunu ilâve edelim ki hadîsin Buhârî'deki şekli de bir iki cümle noksanlığı ile tamamen buradaki gibi­dir.

Bu rivâyetde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in namaza çık­mazdan önce yıkandığına işaret edilmektedir.

Kirmânî, râvî Atâ'nın, Ata' b. Yesâr mı yoksa Ata' b. Ebî Kabâh mı olduğunda tereddüt etmişdir. Zîrâ bun­ların ikisi de İbni Abbâs (Radiyalîahû anh) 'dan hadîs rivayet et­mişlerdir. Bâzıları Kirmânî 'yi kasdederek: « Atâ'nın, îbni Yesâr olduğunu söyliyenler vehme kapümışdır.» demişlerdir. Fakat Kirmânî buradaki râvînin yüzde yüz Atâ'b. Yesâr ol­duğunu iddia etmemiş; zahiren Atâ1 b. Yesâr olduğunu, Atâ' b. Ebî Rabâh olması ihtimâli de bulunduğunu söylemişdir.

cümlesini bâzıları «Yavaş da davranmıyor; acele de etmiyordu.» şeklinde tefsir etmişlerdir.

 

226- (643) Bize Yahya b. Yahya ile Kuteybetü'bnü Saîd ve Ebû, Bekir b. Ebî Şeybe rivayet ettiler. Yahya (Bize haber verdi) tâbirini kul­landı; ötekiler ise: Bize Ebû'l - Ahvas, Simâk'dan, o da Câbir b. Semura'-dan naklen rivayet etti; dediler. Câbir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yatsı namazını te'hîr ederdi.» demiş.

 

227- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd ile Ebû Kâmil El-Cahderî de rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Avâne, Simâk'dan, o da Câbir b. Se-mura'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bütün namazları aşağı yukarı sizin namazınız gibi kılar­dı. Yalnız yatsı namazını sizin kıldığınızdan biraz sonraya geciktirirdi. Namazı hafif kıldırırdı.»

Ebû Kâmil'in rivayetinde: «Hafif tutardı...» denilmişdîr.

 

228- (644) Bana Züheyr b. Harb ile İbni Ebî Ömer de rivayet etti­ler. Züheyr dedi ki: Bize Süfyân b. Uyeyne, İbni Ebû Lebîd [99] den, o da Ebû Seleme'den, o daAfadullâh b. Ömer'den .naklen rivayet etti. Abdullah (Öyle demiş: Ben Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Selle m) "ı:

«Sakın Bedeviler (şu) namazınızın ismi hususunda sîze galebe çalma­sınlar! Dikkat edin! Bu namaz yatsıdır. Bedeviler develer sebebiyle yatsıyı gecenin karanlığına bırakırlar (da onun için ona ateme adı verirler.) > buyururken işittim.

 

229- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be de rivayet etti. (Dedim ki) : Bize Vekî' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân, Abdullah b. Ebî Lebîd-den, o da Ebû Selemete'bni Abdirrahmân'dan, o da İbni Ömer'den nak­len rivayet etti. Şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sakın Bedeviler yatsı namazınızın İsmi hususunda size galebe çal­masınlar! Zîra o namaz Allah'ın Kitabında ışâ' (diye anılmış) dır. Bu na­maz develeri sağmakla meşgul olurken karanlığa kalır (da onun için Be­deviler ona ateme derler). » buyurdular.

Yukarki rivayetler dahî yatsı namazını geç kılmanın efdal olduğuna delildirler. Son iki rivâyetde yatsıya «Ateme» değil «Işâ» denilmesinin efdal olduğu beyân edilmektedir. Anlaşılıyor ki çölde yaşıyan Bedeviler develerini sağmakla uğraşırken yatsıyı geciktirirler ve karanlığa gecik­tirme mânâsından alarak ona ateme derlermiş.

Akşam namazına «ışâ'» yahut ışâ-ı evvel, yatsıya «ateme» yahut işâ-ı âhire ve bunların ikisine birden «ışâeyn» demek araplar arasında âdetti Nitekim Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ashâb-ı kiramı da bu

kelimeleri kullanmışlardır. Binaenaleyh hadîsdeki nehiy tahrîm için değil tenzih içindir.

Bu hadîsi Buhârî «Mevâkîtü's-Salât» bahsinde tahrîc etmişdir. Buhârî'deki lâfzı:

«Sakın Bedeviler akşam namazınızın ismi hususunda size galebe çal­masın! Bedeviler aksam namazına ışâ' derler.» şeklindedir.

cümlesinin mânâsı hakkında ihtilâf edilmişdir. Ezherî'ye göre :

«Sakın sizi aldatmasın!» demekdir. Hadîsden murâd da: «Bedevile­rin bu işi sizi aldatıp da namazınızı temhir etmeyin, onu vakti geldiği gibi kılın!» demekdir.

Işâ': Gece karanlığının evvelidir. Ve şafağın kaybolmasından başlar. Akşam namazına da ışâ' denilirse iki namaz biribirine karışarak maksad anlaşılmaz. Bu husustaki kerahet akşam namazın bedevilerin verdiği ismi kullanmaktadır.

Kurtubî hadîsdeki nehyin Allah Teâlâ'nın verdiği isimden dönül­memek için vârid olduğunu söylemişdir. Ona göre buradaki nehy'den mu­râd tahrîm değil; evlâ olana irşâddır. Yoksa Bedevilerin taktığı ismi kul­lanmak caizdir. Nitekim ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde yatsıya -Ateme» demiş; bu suretle onun kullanı­labileceğini isbât etmişdir. Hz. Ebû Bekir ile îbni Abbâs (Radtyallahû anhûm) 'ün dahî yatsıya ateme denilmesini mubah gördük­leri rivayet olunur.

Tıybî’nin beyânına göre: cGalebenin mânâsı gasp etmek veya elinden zorla almak.» demekdir. Buna göre hadîsden murâd: «Bedevile­rin akşam namazına ışâ', yatsıya da ateme demelerini kabul etmeyin! Zîra bedeviler yatsı namazına Allah'ın vermiş olduğu ismi gasp ederler.» de­mek olur.

Bir takımları da galebenin üstün gelmek mânâsına olduğunu söyle­mişlerdir.

Nevevîye göre bâzı hadîslerde yatsıya ateme denilmesi yâ bunun caiz olduğunu bildirmek içindir yahut ışâ' kelimesini bilmeyen bir kim­seye, onu anlatmak için ateme kelimesini kullanmışdır. Çünkü ateme arap-larca daha meşhurdu. Onlar akşam namazına ışâ' derlerdi. Nitekim Bn-hârî'nin rivayetinde bu cihet tasrîh edilmişdir.

 

40- Sabah Namazını Vaktinin Evvelinde, —ki Bu Alaca Karanlıktır— Erken Kılmanın Müstehab Oluşu ve Sabah Namazında Kıraatin Mikdarını Beyan Babı

 

230- (645) Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe ile Amrü'n - Nâkıd ve Zü-heyr b. Harb topdan Süfyân b. Uyeyne'den rivayet ettiler. Amr dedi ki: Bize Süfyân b. Uyenen, Zührî'den, o da Urve'den, o da Aişe'den naklen ri­vayet etti ki, mü'min kadınlar sabah namazını Peygamber (Saüailahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde kılar; sonra çarşaflarına bürünerek evlerine dönerler, onları kimse tanımazmış.

 

231- (...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus haber verdi. Ona da tbni Şihâb haber vermiş. Demiş ki: Bana Urvetü'bnü Zübeyr haber verdi ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem)'in zevcesi Âişe şöyle demiş: «Ger­çekten mü'min kadınlardan bâzıları çarşaflarına sarınarak Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber sabah namazına gelirlerdi. Sonra evlerine dönerler (fakat) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı alaca karanlıkda kıldırdığı İçin tanınmazlardı.»

 

232- (...)Bize Nasr b. Aliy El-Cehdamî ile tshâk b. Mûse'I - Ensârî rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ma'n, Mâlik'den, o da Yahya h. Saîd'den, o da Amre'den, o da Aişe'den naklen rivayet etti. Aişe şöyle demiş: «Re^ sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazmı kılardı da kadınlar Çarşaflarına sarınarak dağılırlar; alaca karanlıkdan dolayı tanınmazlardı.»

Ensârî   kendi rivayetinde mütelleffifât» tâbirini kullandı.

Bu hadîsi Buharı (194-256) «Namaz» bahsinin bir iki yerinde; Ebû Dâvûd (202-275), Tirmizî (209-279),   Nesâî    (215-303) ve İbni Mâce (209 - 273) dahî «Namaz» bahsinde tahrîc et­mişlerdir.

Müteleffiât; tâbiri «Mü teleffif ât» şeklinde de rivayet edilmişdir. Ek­seri rivayetler müteleffiât kelimesi ile vârid olmuşlardır. Her iki kelime­nin mânâları «Bürünerek» demekse de aralarında fark vardır.

Esmaî'nin beyânına göre, müteleffiât: Hiç bir tarafı görünmemek şartı ile âdeta çul ile sarınır gibi sarınanlardır.

Bâzılarına göre kadınların bu şekilde sarındıkları örtüye «Lifâ» der­ler.

-El-Muvatta» şerhinde şöyle denilmişdir: «Teleffu': Elbiseyi başın üzerine koyarak; onunla sarınmakdır. tltifâ'; ancak başı Örtmekle olur. (İltifâ', istimal gibidir, yânî gelişi güzel sannmakdan ibarettir.) deyenler hatâ etmişdir. Teleffüf ise başını örtmekle olduğu gibi açmakla da tehak-kuk eder.»

Mirt: Kazzâz'in beyânına göre çarşaf demekdir. Bâzıları mırt'ın ipek, yün veya ketenden yapma bir örtü olduğunu söylerler.

Bir takımları, bunun yeşil elbise demek olduğunu; diğerleri de siyah kıl'dan yapma elbise olduğunu söylemişlerdir.

Mırt'ın çizgili elbiseler demek olduğunu söyleyenler hattâ gömleğe mırt denildiğini ileri sürenler de olmuştur. Bunu kadınların giymediği söylenirse de «El - Muvatta» şârihi Abdülmelik: «Mırt ince yün­den yapılmış dört köşeli hafif elbisedir. O zamanın kadınları bununla ör-tünürlerdi.» demişdir.

Kadınların tanınmaması yâ karanlık devam ettiği için yahut sımsıkı sarınıp büründüklerindendir.

Aynî bu cümleyi îzâh ederken: «En iyisi onların kadın mı, erkek mi olduklarını kimse tanımaz. Görenlerin gözüne yalnız bir karaltı görü­nürdü; demekdir,» şeklinde mutâlea beyân etmişdir.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Kadının sarınıp bürünmek şartı ile bir elbise içinde namaz kıl­ması caizdir. Vâkıâ hadîsde bahsi geçen kadınların bürgülerinin altında başka elbise olup olmadığı zikredilmemişdir. Başka elbise bulunması da caizdir. Fakat başka elbiseleri bulunmaması" esâsdır. Bu mes'ele ulemâ arasında ihtilaflıdır.

İbni Battal ( - 444): «Ulem? kadının kaç elbise içinde na­maz kılacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanîfe, Mâlik ve Şâfiî'ye göre kadın bir gömlek ile bir baş örtüsüne sarınarak na­mazını kılar.

Atâ': «Kadın üç elbise yâni entari, fûta ve baş örtüsü içinde na­maz kılar» demiş; îbni Şîrîn bunlara bir de çarşafı ilâve ederek dört elbise içinde namaz kılması gerektiğini söylemişdir.

îbnü'l - Münzir: «Kadın, bir elbise ile olsun, fazlası ile olsun yüzü ve elleri müstesna olmak üzere bütün vücûdunu örtmek mecburi­yetindedir. Eski ulemâdan rivayet edilen üç veya dört elbise ile örtünme emrinin müstehab olmakdan başka bir vecîhle nakledildiğini zannetmiyo­rum.» demişdir.

Ebû Bekir b. Abdiîrrahmân'a göre, kadının her yeri hattâ tırnakları bile avrettir. Bu kavil îmam Ahmed b. Hanbe1'den de rivayet olunmuşdur.

İmam Mâlik ile İmam Şâfiîye göre, kadının ayaklan av­rettir. Şayet ayaklan açık olarak namaz kılarsa İmam Mâ1ike göre vakit içinde o namazı tekrar kılmas? îcâb eder. Saçları açık olarak kılmak da ayni hükümdedir.

İmam Şâfiîye göre o namazı ne zaman olursa olsun tekrar kıl­ması icâb eder.

Ebû Hanîfe ile Sevrî'ye göre, kadının ayaklan avret değildir. Ayaklan açık olarak namaz kılması caizdir. Ancak bu bâbda Ebû   Hanîfe 'den iki rivayet vardır.

2- îmam Mâlik, Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve İshâk bu hadîsle istidlal ederek, sabah namazının alaca karanlıkda kı­lınmasının efdal olduğunu söylemişlerdir.

Hanefîler'e göre namaz bozulduğu takdirde onu bir daha kılmağa ye­tecek vakit kalmak şartıyla sabah namazını ortalık iyice aydınlandıkdan sonra kılmak efdaldır. Hanefîler'in bu bâbda istidlal ettikleri hadîsler çok-dur. Bu hadîsler bir çok sahâbe-i kiram tarafından rivayet olunmuşlardır, ki Râfi' b. Hadîc, Mahmûd b. Lebîd, Bi1âl-ı Habeşî, Enes îbni Mes'ûd ve Ebû Hüreyre (Radiyaİlahû anhûm) hazerâtı bunlar meyânmdadır. Bu zevatın ve başka­larının rivayet ettikleri hadislerde Besûlüllab (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazının ortalık iyice aydınladıkdan sonra kılınmasını emretmiş bunun daha ziyâde sevap olacağını beyân buyurmuşdur. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Bu kadar çok rivayetlerde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ye Sellem) 'in sabah namazını geç kılmayı emir buyurduğu sübût bu­lunca bunun vâcib olması iktizâ etmezmiydi?

Cevap: Emir ancak karinelerden mutlak olduğu vakit vücûb ifâde eder. Buradaki emirin vücûb için olmadığına karine vardır. Binaenaleyh vücûb değil nedip ifâde eder.

Lügat ulemâsının beyânına göre Gales: Alaca karanlık demekdir.

İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve fshâk'a göre «îsfâr»ın mânâsı, fecir'in doğması demektir. Fakat lügat ulemâsının arz ettiğimiz beyânları «Gales»in İsfâr mânâsına gelmesine mâni olduğu gibi İbni Ebî Şeybe, tshâk b. Râhuye ve Ebû D â-vûd-u Tayâlisî 'nin «Müsned»lerinde; Taberânî 'nin de «Mu'cem- inde tahrîc ettikleri Râf i' b. Hadîc (Radiyallahû anh) hadîsi dahî onların te'vîllerini iptal etmektedir. Mezkûr hadîsde Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Bi1â1'e :

«Yâ Bilâl! Sabah namazını ortalık aydın la ndıkdan sonra okul Cemâat aydınlığın çokluğundan attıkları okların yerini görsün!» buyurmuşdur.

Bâzıları: «Sabah namazını ortalık iyice aydınlandıkdan sonra okuma emri mehtâblı geceler hakkında vârid olmuşdur. Çünkü öyle gecelerde sabah olduğu çok güç seçilir. Bu sebeple ResûlüUah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) yakînen sabah olduğunu anlamak için sabah namazının geç okun­masını emretmişdir.» demişlerse de onların bu sözü tahsis bilâ muhassıs yâni hiç bir sebepsiz tahsîsdir ki bâtıldır.

îbni Hazm: «îsfâr hadîsi sahîhdir. Lâkin bu hadis Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in tağlîs hususundaki sabit fi'line izafe edilin­ce o hadîsde size hüccet kalmaz. Zira ResûlüUah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) namazdan çıktıkdan sonra kadınlar karanhkdan hâla tanınmazmış..» de­mişse de Aynî ona şu cevâbı vermişdir: «ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in sabah namazını alaca karanlıkda kılması efdaliyete delâlet etmez. Başka vaktin ondan efdal olması caizdir. ResûlüUah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) onu ümmetine kolaylık olsun diye öyle yapmışdır. Fakat «İsfâr» emrini bildiren hadîsler böyle değildir. Çünkü Resûl-ü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz:

«Sabah namazını ortalık aydınlandıkdan sonra kılın! Çünkü bunun ecri daha buyukdür.» buyurmuşlardır. Bu hadîsde efal-i tefdü sıygası kullanılmışdır. Bu sıyga biri diğerinden daha mükemmel olmak üzere iki tane ecir bulunmasını iktizâ eder. "Zira efal-i tefdîl sıygası esâs İtibârı ile iki taraf dan birinin tercihi ile birlikde müşareket iktizâ eder. Şu hâlde mezkûr hadîs alaca karanhkda kılınan sabah namazının da sevabı olma­sını lâkin ortalık aydınlandıkdan sonra kılınan sabah namazında daha çok ve daha mükemmel sevap bulunmasını iktizâ eder.

Gerçi Ebû Davud'un rivayet ettiği, Ebû Mes'ûd ha­dîsinde: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir defa sabah namazını alaca karanhkda kıldı. Başka bir defa onu ortalık aydınlandıkdan sonra kıldı. Ondan sonra vefatına kadar sabah namazını hep alaca kmnmlıMa. kıldı...» deniliyor. Hadîsi İbni Hibbân dahî -Sahih-inde rivayet etmişdir. Fakat bu hadîs   Buhârî   ile   Müslim'in tahrîc ettikleri İbni Mes'ûd hadîsine muhalif dir. İbni Mes'ûd (Radiyallahû anlı) «Resûlüllah (Salîalîahü Aleyhi ve Sellem) 'i hiç bir namazı vaktinin di şında kılarken görmedim. Ancak Müzdelife'deki akşam ile yatsıyı birlîkde kılması ve ertesi sabah, sabah namazını vaktinden evvel kılması müstes­na!..» demişdir.

Ulemâ «Vaktinden önce.» sözünden her gün kıldığı mu'tâd vakitden önce mânâsını anlamışlardır. Yoksa sabah namazını fecir doğmadan kılmış değildir. Bu sözden murâd: O sabah onu alaca karanlıkda kıldı; demekdir.

ibni Mes'ûd hadîsini Buhârî ile Müslim tah-rîc ettiklerine göre bu hadîs sair hadîslere tercih edilir. Mezkûr hadîs Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sabah namazını dâima ortalık aydınlandıkdan sonra kılardığma delildir.

Sonra Tağlîs hadîsi, İsf âr hadîsi ile nesh edilmişdir. Bunu Tâhâvî sahîh bir isnâdla îbrâhîm Nehaî 'den rivayet etmişdir. İbrâhîm Nehaî: «Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ashabı sabah namazının aydınlıkda kılınacağına ittifak ettikleri kadar hiç bir şeyde ittifak etmemişlerdir.» demişdir. Ashâb-ı kirâm'ın, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin fi'li hilâfına icma'ları imkânsızdır. Binaenaleyh onların bu ittifakı Tağlis hadîsinin nesh edildiğine delildir.

3- Hadîs-i şerif, kadınların mescide çıkmalarının caiz olduğuna de­lildir. Fakat onların mescide çıkmaları için fitneden emin olmak şarttır. Bâzıları genç kadınların çıkmasını kerîh görmüşdür.

İmam A'zam'a göre öğle ile ikindiden mâda namazlara ihtiyar kadınlar çıkabilir. îmam Ebû Yûsuf 'la, îmam" Muhammed'e göre ihtiyar kadınlar bütün namazlara çıkabilirler. Fakat Aynî: «Bu gün ihtiyar, genç bütün kadınların çıkması mekrûhdur. Çünkü fesad za­hir olmuş; fitne umûmîleşmişdir.» diyor.

Zamanımız kadınları hakkında fetva sormak isteyenler Aynî merhûm'un sözlerini dikatla okumalıdırlar.

 

233- (646) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Gunider, Şu'be'den rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. El - Müsennâ ile tbııi Beşşâr da rivayet ettiler. De­diler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu*be, Sa'd b. İbrahim'den, o da Muhammed b. Amr b. El - Hasen b. Alî [100]'den naklen rurâyet etti. Şöyle demiş: «Haccâc, Medine'ye gelince (namazları geciktirmeye başladı.) bunun üzerine Câbir b. Abdillâh'a (Namaz vakit­lerini) sorduk. Câbir: «Resûlüüah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) öğleyi zeval vaktinde, ikindiyi güneş henüz berrak iken, akşam'ı güneş battığı vakit kılardı; yatsıyı bazen te'hîr eder; bazen de vakti girdiği gibi kılardı. As­habın toplandıklarını görürse vaktin evvelinde kıldırır; geciktiklerini gö­rürse te'hîr ederdi. Sabah namazını onlar yahut Peygamber (Sallaiîahü Aleyhi ve Sellem) alaca karanlıkda kılardı.» dedi.

 

234- (...) Bize bu hadîsi Ubeydullah b. Muâz dahî rivayet etti. (De­di ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Sa'd'dan rivayet etti. O da Muhammed b. Amr b. El - Hasen b. Alî'den dinlemiş Muham­med : «Haccâc namazları te'hîr ederdi; bunun üzerine biz Câbir b. Abdil­lâh'a sorduk...» diyerek Gunder'in hadîsi gibi rivâyetde bulunmuş.

Bu hadîsi Buhârî «Namaz» ve -Mevâkîtü's - Salftt» bahislerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâîd* «Namaz» bahsinde tahrîc etmişler­dir.

Haccâc: Irak valisi İbni Yûsûf'es-Sekafî 'dir. Medine'ye dahî Abdülmelik b. Mervân tarafından (74) târihinde vali olarak gönderilmişdir.

Hadîsin birinci rivayetinde Hz. Câbir b. Abdillâh 'a so­rulan şey'in ne olduğu bildirilmemişse de, ikinci rivayetinde: -Haccâc na­mazları te'hîr ediyordu; bunun üzerine biz, Câbir b. Abdillâh'a sorduk» denilerek sordukları şey'in namaz vakitleri olduğuna işaret edilmişdir.

Hâcira: Sıcağın şiddeti demekdir. Bundan murâd zevalden hemen sonra gelen zamandır. Çünkü hâcira; hicret'detf alınmadır. Hicret terk et­mek demekdir. Sıcağın şiddetinden o zamanda insanlar işi gücü bıraka­rak istirahata çekildikleri için ona bu ismi vermişlerdir.

Hadîsin sonundaki: «Sabah namazını onlar yahut Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) alaca karanlıkda kılardı.» cümlesinde râvî Câbir (Radiyallahü anh) şekketmişdir.

 

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Bu hadîs beş vakit namaz vakitlerinin nasıl bilineceğini göster­mektedir.

2- Namaza vaktinin evvelinde şitâb etmek gerekir.   Bundan yalnız, öğleyi serinlik zamanına bırakmak, sabah'ı   ortalık iyice aydinlandıkdan sonra kılmak, cemâat geç geldiği vakit yatsıyı te'hîr etmek istisna edil-mişdir.

3- Ehl-i ilim'e mes'ele sormak meşru'dur.

4- Kendisine suâl sorulan zât mes'eleyi bilirse aletta'yîn cevap ver­mesi îcab eder.

 

235- (647) Bize Yahya b. Habîb El-Hârisî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâl/d b. E1 - Haris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Seyyar b. Selâme haber verdi. Dedi ki: Babamı, Ebû Berze'ye, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in namazını sorarken işit­tim.

Râvî demiş ki: Ben Seyyâr'a : Bunu .sen mi işittin? dedim, Seyyar: — Hem de şimdi seni nasıl işitiyorsam öyle (işittim.) dedi. Ve sözüne şöyle devam etti:

—  Babamı, ona Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)'ia namazını so­rarken işittim. Ebû Berze şu cevâbı verdi:

—  Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu (yâni yatsı namazını) bazen gecenin yarışma kadar te'hîr etmekde beis görmüyordu. Yatsıdan Önce uyumayı ve ondan sonra konuşmayı sevmezdi.

Şu'be demiş ki: «Sonra ben, Seyyâr'a rastlıyarak kendisine sordum. Seyyar şöyle dedi: «Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) öğleyi güneşin zevalinden sonra, ikindiyi bir insanın, güneş dipdiri iken Medine'nin en uzak yerine gidebileceği bir zamanda kılardı. Akşam namazı hakkında hangi vakti söylediğini bilmiyorum.»

Şu'be demiş ki: Bir zaman sonra Seyyâr'a yine tesadüf ederek, ken­disine sordum. Seyyar şu cevâbı verdi :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazını kıldırır; na­mazdan çıktıkdan sonra insan tanıdığı ahbabının yüzüne balonca, onu ta­nırdı. Sabah namazında altmışdan, yüz'e kadar âyet okurdu.»

 

236- (...) Bize Ubeydullâh b. Muâz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Seyyar b. Selâme'den rivayet etti, demiş ki: Ebû Berze'yi şöyle derken işittim: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bazen yatsı namazını gece yarısına kadar te'hîr etmekde bir beis görmezdi. Yatsıdan evvel uykuyu, ondan sonra konuşmayı sev­mezdi.»

Şu'be demiş ki: «Sonra Seyyâr'a başka bir defa rastladım. O defa Seyyar (yahut gecenin üçte birine) dedi.»

 

237- (...) Bize bu hadîsi Ebû Kûreyb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bi­ze Süveyd b. Arar El - Kelbî [101] Hammâd b. Seleme'den, o da Seyyâl» b. Selâme EbûT - Minhâl'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Ben, Ebû Ber-zete'l - Eslemî'yİ şöyle derken işittim: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yatsıyı gecenin üçte birine kadar te'hîr ederdi. Yatsıdan önce uy­kuyu ve ondan sonra konuşmayı sevmezdi. Sabah namazında yüzle altmış arası âyet okurdu. Namazdan biri birimizin yüzünü tanıyacak kadar ay­dınlık olduğu zaman çıkardı.»

Bu hadîsi   Buharı   «Mevâkîtü's - Salât» ve «Ezan» bahislerinde;

Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbni Mâce dahî «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in yatsıdan önce uyumayı niçin sevmediğini ulemâ şöyle îzâh etmişlerdir: Çünkü yatsı namazından Önce uyuyan kimse uykuya iyice dalarak yatsının vaktini yahut efdal ve muh­tar olan vaktini kaçırabilir. Bir de buna müsâde edilirse cemâat tesâhûl göstermeye başlar; neticede toptan yatsıyı kılmadan sabahlayabilirler.

Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmemesi ise uykusuz kalmaya sebeb olacağı içindir. Zîra yatsıdan sonra oturup konuşan kimselerin yat­tıkları zaman_ uykuya dalarak gece namazı veya zikir için yahut sabah nmazı için kalkmamalarından korkulur. Bir de geceleyin çok oturmak, gündüz vazifeleri hususunda tenbellik göstermeye sebep olur.

Yatsıdan sonra konuşulması mekruh olan şeyler, faydası olmayan lâ­kırdılardır. Faydalı ve hayırlı şeyler konuşmakda hiç bir kerahet yokdur. Ders müzâkere etmek, sülehâya dâir hikâyeler söylemek, misafire hoşbeş-de bulunmak, çoluğu çocuğu ile muhabbet etmek, dargınları barıştırmak v.s. gibi şeyler hep hayıra müteveccih olduklarından onlar hakkında ko­nuşmak mekruh değildir.

Yatsıdan önce uykuyu Hz. Ömer ile oğlu Abdullah, î fa­ni Abbâs (Radiyallahû anhûm) ve daha birçok ashâb-ı kiram kerîh görmüşlerdir, imam   Mâlik   ile   Şâfiîler'in mezhebi de budur.

îbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) ile Küfe ulemâsına göre yatsı­dan Önce uyumakda bir beis yokdur. Tahâvî: «Buna, yanında uyan­dıracak kimse bulunmak şartı ile ruhsat verilir.» demişdir. İbni Ömer (Radiyallahû anh) 'dan dahî böyle bir rivayet nakledilmişdir.

«Sabah namazında altmış'dan yüz'e kadar âyet okurdu.» cümlesini Seyyar b. Selâme 'den yalnız Şu'be rivayet etmişdir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in sabah namazında yirmidokuz âyetden ibaret olan Tekvîr sûresini, kırkbeş âyetden ibaret bulunan Kaaf sûresini, yüzotuziki âyeti ihtiva eden Saaffaat sûresini, altmış âyetlik Ruum sûresini, doksansekiz âyetlik Hac sûresini okuduğu rivayet olun­duğu gibi Kur'ân-ı Kerîm'in en kısa iki sûresi ile sabah namazı kıldırdığı da rivayet edilmişdir. Bu ihtilâfların sebebi ahvâl ve zamanın değişme­sine göre hareket etmesidir.

Taberânî 'nin «El-Evsat» nâm eserinde sahîh bir senedle Enes (Radiyallahû anh) 'dan tahrîc ettiği bir hadîsde; «Bize ResûlüUah (SalkUlahii Aleyhi ve Sellem) sabah namazını Kur'ân-ı Kerîmdin en kısa iki sûresi ile kıldırdı ve :

«Ben ancak anne, çocuğuna bakacak zaman bulsun diye acele ettim;» buyurdular. Resulüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) bir çocuk sesi işitmiş-di.» denilmişdir.

Ebû Dâvûd 'un sahîh bir senedle ve Muâz b. Abdi1lâh tarîki ile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet ettiği bir hadîsde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sabah namazının her iki rek'âtında «İzâ zülzilet» sûresini okuduğu bildiriliyor.

Böyle muhtelif uzunlukdakisûreleri ashâb-ı kiram ile tabiîn hazerâtı da okumuşlardır.

îbni Battal: «Selefin, zikrettiğimiz ihtilâfları gösteriyor ki onlar ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizden uzun ve kısa okumanın mubah olduğunu ve bu husûsda bir had bulunmadığını anlamış­lardır.» diyor.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hadîs-i şerif Hanefîler'in delîllerindendir. Çünkü «İnsan tanıdığı ahbabının yüzüne bakınca, onu tanırdı.» cümlesi ortalığın aydınlandığını gösterir. Tahâvî'ye göre ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) sabah namazına alaca karanlıkda niyetlenir; uzun sûre ve âyetler okumak sure­tiyle onu aydınlık zamâmna kadar uzatırdı. Hadîsin : «Altmış ile yüz arası âyet okurdu.» cümlesi  Tahâvî'nin delilidir.

2- Öğle namazının vakti, güneşin zevalinden sonra başlar.

3- İkindi namazının müstehab vakti onu güneş dipdiri iken yâni sı­cağı devam ederken ve rengi henüz değişmeden kılmakdır. Bu da ikindiyi vaktinin evvelinde kılmanın müstehab olduğuna delâlet eder. Nitekim İmam   Mâlik, İmam Şafiî   ve îmam Ahmed'in mezhep­leri de budur.

Cumhûr-u ulemâya göre ikindinin vakti her şey'in gölgesi bir misli olduğu zaman girer.

İmam A'zam'a göre ise her şey'in gölgesi iki misli olmadıkça ikindinin vakti girmez.

4- Yatsının müstehab vakti, onu gecenin üçte birine yahut yarısı­na kadar te'hîr etmekdir.

Ekser-i sahabe ve Tâbiîn'in kavilleri bu olduğu gibi îmam Mâlik ile İmam Ahm'ed b. Hanbe1in mezhepleri de budur.

Tirmizî, yatasıyı gece yarısına bırakmanın mubah, daha son­raya bırakmanın mekruh olduğunu söylemişdir.

5- Yatsı'dan önce uyumak mekruhdur. Çünkü uyku sebebi ile na­mazı kaçırmak tehlikesi vardır.

6- Yatsı namazından sonra konuşmak mekruhdur.

 

41- Namazı Muhtar Olan Vaktinden Geri Bırakmanın Keraheti ve İmam Namazı Te'hir Ettiği Zaman Cemaatin Ne Yapacağı Babı

 

238- (648) Bize Halef b. Hîşâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ham-mâd b. Zeyd rivayet etti. H.

Bana Ebû'r - Rabi' Ez - Zehrânî ile Ebû Kâmil El - Cahderî de rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Hammâd, Ebû îmrân El - Cevnî'den, o da Abdullah b. Sâmit'den, o da Ebû Zerr'den naklen rivayet etti. Ebû Zerr şöyle demiş: Bana Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ye Sellem) :

«Sana namazı vaktinden geri bırakan yahut vaktinden (çıkararak) na­mazı öldüren emirler, âmir olunca acaba hâlin nice olacak?» buyurdu­lar. Ben:

— Bana ne emir buyurursun dedim. Resûlüllah (Sattaüahü Aleyhi ve Sellem):

«Namaz ı vaktinde kıl! Eğer ona o emirlerle birlikde yetişirsen tekrar kili Çünkü bu senin için nafile olur.» buyurdu.

Halef: «Vaktinden» sözünü zikretmedi.

 

239- (...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ca'ler b. Süleyman, Ebû İmrân £1 - Cevnî'den, o da Abdullah b. Sâmit'den, o da - Ebû Zerr'den naklen haber verdi. Ebû Zerr şöyle demiş: Bana Resûlüüah (Scllallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ Ebâ Zerr! Hiç şüphe yok ki benden sonra namazı öldüren bir la­kım emirler gelecekdir. Ama sen namazı vaktinde kıl! Eğer vakti içinde o namazı (tekrar) kılarsan bu senin için nafile olmuş olur; tekrar kılamaz-san sen namazını ihraz etmiş olursun.» buyurdular.

 

240- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. İdrîs, Şu'be'den, o da Ebû tmrân'dan, o da Abdullah b. Sâ­mit'den, o da Ebû Zerr'den naklen rivayet etti. Ebû Zerr şöyle demiş: Ha-lîlim, bana (basımdaki âmirim) elleri ayakları kesilmiş bir köle de olsa (onu) dinleyip, kendisine itaat etmemi ve namazı vaktinde kılmamı tav­siye buyurdu. (Şunu da ilâve etti) :

«Eğer cemaata namazlarını kıldıkdan sonra yetişirsen, sen namazını ihraz etmiş olursun. Böyle olmaz da onların namazına yetişirsen bu, senin için bir nafile olur.»

 

241- (...) Bana Yahya b. Habîb El-Harisi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. E1 - Haris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Büdeyl'deri rivayet etti. Demiş ki: Ben Ebû'l - Aliye [102]'yi, Abdullah b. Sâmit'den, o da Ebû Zerr'den naklen rivayet ederken işittim. Ebû Zerr şöyle demiş: Kesûlüllah (Saiîallahü Aleyhi ve Sellem) uyluğuma vurarak:

«Namazı vaktinden geri bırakan bir kavmin içinde kaldığın zaman acep hâlin nasıl olacak?» buyurdu. Ebû Zerr:

— Sen ne buyurursun? dedi. ResûlüUah (Saiîallahü Aleyhi ve Sellem) : «Namazı vaktinde kıl! sonra işine git! Şayet sen mescidde iken nama­za ikaamet getirilirse, sen de kıl!»   buyurdular.

 

242- (...) Bana Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İs­mail b. İbrâhîm Eyyûb'dan, o da Ebû'l - Aliye El - Berrâ'dan, naklen ri­vayet etti. Demiş ki: İbni Ziyâd namazı te'hir etti. Bunun üzerine Abdul­lah b. Sâmit bana geldi. Kendisine bir sandalye takdim ettim. Üzerine oturdu. Müteakiben tbni Ziyâd'ın yaptığını ona anlattım. Dudağını ısı­rarak uyluğuma vurdu; Ve şunları söyledi: Senin bana sorduğun gibi, ben de Ebû Zerr'c sordum. Senin uyluğuna vurduğum gibi, o da benim uylu-n ğuma vurdu ve: Senin bana sorduğun gibi, ben de ResûlüUah (Saiîallahü Aleyhi ve Sellem)'e sordum, o da senin uyluğuna vurduğum gibi benim uy­luğuma vurdu ve:

«Namazı vaktinde kıl! Eğer sen cemaatla beraberken namaz vakti gelirse yine kıl! Ben bu   namazı kıldım tekrar kılmam deme!» buyurdular

 

243- (...) Bize Âsim b. Naflr Et-Teymî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Ei - Haris rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû Neâme [103]'den, o da Abdullah b. Sânıit'den, o da Ebû Zerr'den naklen.rivayet etti. Şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Namazı vaktinden te'hîr eden bir kavmin İçinde kaldığın vakit acep hâlin (yahut acep hâliniz) ne olacak? Ama sen namazı vaktinde kıl! Son­ra o namaza (tekrar) ikaamet getirilirse cemaatla beraber yine kili Çünkü namaz hayır ziyâdesidir.»  buyurdular.

 

244- (...) Bana Ebû Gassân El - Mismaî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muâz — ki İbni Hişâm'dir — rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam, Matar'dan, o da Ebû'l - Âliye El - Berrâ'dan naklen rivayet etti. Şöyle de­miş: Abdullah b. Sâmit'e: «Biz cum'a günü namazı bir takım emirlerin arkasında kılıyoruz. Onlar da namazı te'hîr ediyorlar.» dedim. Abdullah uyluğuma öyle bir vurdu ki canımı yaktı ve:

— Ben bu mes'eleyi Ebû Zerr'e sordum, o da benim uyluğuma vura­rak: Ben bu mes'eleyi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e sordum da :

«Namazı vaktinde kılın! Cemaatla beraber kılacağınız namazı da na­file yapın!»  buyurdular; dedi.

Abdullah da: «Bana anlatıldığına göre Nebiyyullâh (Sallallahü Aleyhi ve Setfem)  Ebû Zerr'in uyluğuna vurmuş.» demiş.

Namazı öldürmekden murâd: Te'hîr etmek, onu canı çıkmış ceset gi­bi bırakmakdır. Te'hîr'den murâd da muhtar olan vaktinde kılmamakdır. Tamâmiyle kılmadan vaktini geçirmek değildir. Çünkü gelmiş geçmiş ümerâdan nakledilen haberler onların namaz vaktini geçirmediklerini, an­cak namazı muhtar olan vaktinde kılmayıp vaktin sonuna doğru geciktir­diklerini göstermektedir.

Namazı ihrâz'dan murâd : onu tahsil etmek ve korumakdır.

«Müceddeü'l - Etraf» kolları bacakları kesilmiş demekdir. Böyle olan bir köle, kölelerin en kötüsü ve en kıymetsizidir. Zira insanlar ondan nef­ret eder. Faydası da hemen hemen yok gibidir.

Nevevî diyor ki: «Eğer köleden, müslumanlara nasıl hükümdar olur. Hâlbuki hükümdarlığın şartı hür olmak, Kureyş kabilesine mensûb bulunmak, elleri ayakları sağlam olmakdır?» dersen, buna iki vecîhle ce­vap verilir.

1) Bu şartlar ve daha başkaları ancak söz sahibi kimselerin seçimi ile imânı ta'yîn edilen kimseler hakkındadır. Cebren ve kahran milletin basma geçip de zorla imâm olanların hükmüne gelince: böyleleri hür de olsa, fâsik veya köle de olsa onlara itaat vâcibdir; mâsiyet olmamak şartı ile verdikleri emirlere muhâlefetde bulunmak haram olur. Elverir ki müs-lünıan olsunlar.

2) Bu hadîsde elleri ve ayaklan kesilmiş kölenin hükümdar olaca­ğından bahsedilme mi şdir. Hadîsdeki köleden murâd, hükümdar tarafın­dan kendisine bir iş görmek veya bir hak almak gibi bir şey emredilen köle mânasına hamledilmişdir.

Konuşurken bir kimsenin dizine veya uyluğuna vurmak söylenilene, o kimsenin dikkatini çekmek içindir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hadîs-i şerîf bütün rivayetleri ile namazı vaktinin evvelinde kıl­maya teşvik etmektedir.

2- İmam namazı vaktinin evvelinde kılmayıp, geciktirdiği vakit ce­mâatin yalnız başlarına vaktin evvelinde kılmaları müstehabdır. Sonra, onu bir de imamla beraber kılarlar. Bu suretle hem vaktin evveli hem de cemâat faziletleri bir araya getirilmiş olur. Acaba bu iki namazdan yalnız birisi kılınmak istenirse hangisini kılmak efdaldır; mes'elesi Şâfıîyye ule­mâsı arasında ihtilaflıdır. Muhtar olan kavle göre fazla gecikmemek şartı ile imamı bekleyerek namazı cemaatla kılmak müstehabdır.

3- Hükümdarlara mâsiyet hususunda olmamak şaratı ile muvafa­kat ve itaat gerekir. Tâ ki müslümanlarin birliği bozulmasın;   aralarına fitne düşmesin.

4- İki defa kılınan namazın birincisi farz, ikincisi nafile olur. Ule­mâ bu mes'elede ihtilâf etmişlerdir. Sahih olan kavle göre ilk kılman na­maz farz ikincisi nafile olur.

5- Sabah, ikindi ve akşam namazlarını şâir namazlar gibi vakit için­de tekrar kılmakda bir beis yokdur. Çünkü Peygamber  (Sallıllohü Aleyhi ve Sellem) yeniden kılmayı emir buyururken bu husûsda namazlar arasın­da fark yapmamışdır.

Hanefîler'e göre sabah ve ikindi namazları vakit içinde ikinci defa kılınamazlar. Çünkü ikinci namaz nafiledir. Bu vakitlerde ise nafile kıl­mak mekruhdur. Bu kavil Şâfiîler'den de rivayet edilmişdir. Akşam na­mazını tekrar kılmak dahi doğru değildir. Çünkü akşam, gündüz namaz­larının vitiridir. Tekrar kılındığı takdirde vitir olmakdan çıkar; çift rek'ât-lı olur. Nevevî bu kavli zayıf bulmuşdur.

6- Hadîs-i şerif bir mucizedir. Filhakika Resûlüllah (Saîlailahu Aleyhi ve Sellemj 'in önceden haber verdiği vak'alar Benî Ümeyye hüküm­darları zamanında vuku bulmuşlardır.

 

42- Cemaatla Namaz Kılmanın Fazileti ve Cemaata Devam Etmeyenler Hakkındaki Teşdidin Beyanı Babı

 

245- (649) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e îb-nİ Şihâb'dan duyduğum, onun da Saîd b. El-Müseyyeb'den, onunda EBû Hüreyre'den naklen rivayet ettiği şu hadisi okudum: Resûlüllah (SdUaîîahü

Aleyhi ve Sellem) :

«Cemaatla kılınan namaz, sizden birinizin yalnız başına kıldığı na­mazdan yirmi beş cüz' daha faziletlidir.» buyurmuşlar.

 

246- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülâ'lâ, Ma'mer'den, o da Zührî'den, o da Saîd b. El-Müseyyeb'den, tf da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den nak­len rivayet etti. Efendimiz:

«Cemâat içinde kılınan bir namaz, kişinin yalnız kıldığı namaz üzeri­ne yirmibeş derece daha faziletlidir.»  buyurmuş ve şunu söylemindir:

«Gece melekleri ile gündüz melekleri de sabah namazında toplanırlar.»

Ebû Hüreyre: «İsterseniz şu âyeti okuyun: «Sabah namazını da kıl! Çünkü sabah namazı şahitlidir [104].» demiş.

 

(...) Bana Ebû Bekir b. İshâk da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebûl-Yenıân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şuayb, Zühri'den naklen haber ver­di. Demiş ki: Bana Said ile Ebû Seleme haber verdiler ki, Ebû Hüreyre: «Ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i şöyle buyururken işittim.» diyerek Abdülâ'Iâ'mn, Ma'mer'den rivayet -ettiği hadis gibi rivâyetde bu­lunmuş. Ancak (Burada) : «Yirmibeş cüz» tâbirini söylemiş.

 

247- (...) Bize Abdullah b; Meslemete'bni Ka'neb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Eflâh, Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm'den, o da Selmân-ı Egarr'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Şöyle de­miş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Cemaatla kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmibeş derece (ziyâde)'ye denk olur.» buyurdular.

 

248- (...) Bana Hârûn b. Abdillâh ile Muhammed b. Hatim rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Haccâc b. Muhammed rivayet etti. Dedi ki: İbni Cüreyc şunu söyledi: Bana Ömer b. Atâ' b. Ebî'l - Huvâr [105] haber verdi ki kendisi bir defa Nâfî' b. Cübeyr b. Mut'im ile birtikde otururken ansı-zın yanlarından Zeyd b. Zebbân'ın damadı Cüheynelilerin âzâdksı Ebû Abdillâh geçmiş. Nâfi', onu çağırarak demiş ki: Ben Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işittim: Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«İmamla beraber kılınan bir namaz, kişinin yalnız başına kıldığı yir­mi beş namazdan daha faziletlidir.»   buyurdular.

 

249- (650) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, Nâ-fi'den duyduğum, onun da tbni Ömer'den rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Cemaatla kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmtyedi derece daha faziletlidir.» buyurmuşlar.

 

250- (...) Bana Züheyr b. Harb ile Muhammed b. El-Müsennâ da rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Yahya b. Ubeydullâh rivayet etti.. Dedi ki: Bana Nâfi', tbni Ömer'den, o da Peygamber (SallaUphü Aleyhi ye Sellem) den naklen haber verdi Efendimiz:

«Bir kimsenin cemâat içinde kıldığı namazı, yalnız başına kıldığı na­mazından yirmiyedi derece ziyâdedir.» buyurmuşlar.

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Üsâme ile İbni Nümeyr rivayet ettiler. H.

Bize İbni Nümeyr dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet et­ti. Bunların ikisi de : Bize Ubeydullâh bu isnâdla rivayet etti; demişlerdir.

İbni Nümeyr, babasından naklen «Yirmi küsur.» dedi. Ebû Bekir ise kendi rivayetinde «Yirmiyedi derece» dedi.

 

(...) Bize bu hadîsi İbni Râfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Ebî Füdeyk haber verdi. (Dedi ki) : Bize Dahhâk, Nâfi'den, o da İbni Ömer'­den, o da Peygamber (SaüaUahü Aleyhi ve Sellem)''den naklen haber verdi ki: «Yirmi küsur.» buyurmuşlar.

Gerek Ebû Hüreyre hadîsin gerekse Abdullah îbni Ömer hadisini Buhârî «Kitâbü'l Ezan» da; Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbni Mâce «Kitâbu's - Salât» da tah-rîc etmişlerdir.

Âyette zikri geçen «Fecrin Kur'ânı»ndan murâd, sabah namazıdır. Oha bu isim kinaye olmak üzere verilmişdir. Çünkü namaz kılmak Kur'-ân okumayı istilzam eder.

Cemaatla kılman namazın fazileti hakkında pek muhtelif rivayetler vardır. Bu rivayetler cemaatla kılman namazın yalnız kılınan namazdan efdal olduğunu bildirmekde müttefik iseler de derece sayısı hususunda biribiderinden farklıdırlar. Bâzılarında cemaatla kılınan, namaz, yalnız kılınan namazdan yirmi yedi derece efdal olduğu beyân edilmiş; diğer­lerinde yirmiyedi derece yerine kimi yirmiyedi cüz'; kimi yirmi küsur derece; bâzılarında yirmibeş derece diğer bâzılarında yirmibeş cüz', bir ta­kımlarında yirmibeş namaz, ötekilerinde yirmibeş kat; yirmidört namaz ve elli derece... gibi tâbirler kullanılmışdır.

Vâsi1i'nin «Fedâilü'l - Kuds» nâm eserinde rivayet ettiği Ebû'l-Hattâb hadîsinde:

«Kabilelerin mescidinde kılınan bir namaza yirmialtı derece, mescid-i Aksa'da kılınan bîr namaza elli bin namaz sevabı; benim mescidimde kı­lınan bir namaza dahî elli bin namaz sevabı; Kabe'de kılınan bir namaza yüzbin namaz sebâbı verilir.»  buyurulmuşdur.

Ulemâ bu muhtelif derece bildiren rivayetlerin aralarım bulmak hu­susunda ihtilâf etmişlerdir. Yirmiyedi derece ile yirmi beş derecenin ara­sını bulmak için bâzıları: «Yirmiyedi derece bildiren hadîs daha sonra vârid olmuşdur. Gâlibâ Allah Teâlâ, Resulüne evvelâ yirmibeş derece se­vabı vermiş, sonra ziyâdesini de bildirmişdir.» demişlerdir.

Bir takımları; «Mespidde cemaatla kılınan namaz yine mescidde yalnız kılınan namazdan yirmi yedi derece faziletlidir.» demiş; fakat bu ka­vil reddedilmişdir. Çünkü rivayetlerin bâzılarında:

«Kişinin cemaatla kıldığı namazı, evinde ve pazar yerinde kıldığı na­mazından yİrmibeş kat daha dereceli olur.» buyurulmuşdur.

Ulemâdan bâzıları namaz derecelerinin, namaz kılanlara ve kıldıkları namaza göre artacağını söylemişlerdir. Namazı mükemmel kılan ve ce-ınâata giden kimse hatalı kılandan derece itibârı ile daha üstündür. Bir takımları derece ziyâdesinin yatsı ile sabah namazlarına mahsûs olduğu­nu söylerler. Çünkü o namazlarda gece ve gündüz melekleri topdan hâzır bulunurlar. Bir kısım ulemâya göre bu muhtelif rivayetler arasında hiç bir münâfât ve zıddiyet yokdur. Çünkü azı zikretmek, çoka münâfî de­ğildir. Usûl-ü Fıkıh ulemâsından bir cemaata göre mefhûmu aded bâtıl­dır.

Görülüyor ki bu rivayetlerde derece, cüz', kat tâbirleri kullanılmış-dır. Derecenin cüz'den daha küçük olduğunu söyleyenler de vardır. Her hâlde yirmibeş cüz* parçalandığı zaman yirmiyedi derece olur; demek is­terler. Fakat bu doğru değildir. Zîra sahîheyn rivayetleri arasında hem yirmiyedi derece hem de yirmibeş derece tâbirleri vardır.

Ulemâdan bâzıları derecenin âhirette, cüz'ün ise dünyâda verilmesi üzerinde durmuşlardır.

Bâzılarına göre fazilet bâblarmın niçin bazen yirmibeşe, bazen de yir-miyediye çıkarıldığı Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Selİem) Efendimizin bileceği bir keyfiyettir. İhtimâl ki bundaki fâide müslümanlann, melekler gibi safbeste olarak bir imama uymaları ve şeâir-i islâmiyyeyi bu suretle »zhâr etmeleridir. Bu husûsda daha başka sözler de söylenmişdir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- İbni   Battal:   «Burada yalnız kılan   kimsenin namazı için de yirmibeş dereceden bir derece vardır.» demişdir.

2- Bu rivayetler cemaatla kılınan namazın faziletine delildirler.

3- Cumhûr-u ulemâ bu rivayetlerle istidlal ederek: «Namazın sa­hih olması için cemâat şart değildir.» demişlerdir.

Dâvûd-u   Zahirî'ye göre, şarttır.

Bâzıları cemaata devam etmenin farz-ı ayın olduğunu; bir takımları farz-ı kifâye olduğunu söylemişlerdir.

Hanefîler'e göre: Cemaata- devam Sünnet-i müekkededir.

 

251- (651) Bana Amrü'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süf-yân b. Uyeyne, Ebû'z - Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) bir namazda bâzı kimseleri görememiş bunun üzerine şöyle buyurmuş:

«Vallahi içimden öyle geldi ki bîr adama cemaata namaz kıldırma­sını emredeyim; sonra o cemaata gelmeyen bir takım adamlara gideyim; onlar hakkında emir vereyim de odun demetleri ile evlerin! üzerlerine ca­yır cayır yaksınlar!.. Bunlardan biri yağlı bîr kemik bulacağını bilse ona (yâni yatsı namazına) mutlaka gelirdi.»

 

252- (...) Bize İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam ri­vayet etti. (Dedi ki) : Bize A'meş rivayet etti. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb de rivayet ettiler. Lâfız onlarındır. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye, A'm eş'den, o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Re­sûlüllah   (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz kİ münafıklara en ağır gelen namaz yatsı ile sabah namaz­larıdır. Ama onlarda neler olduğunu bilseler emekliyerek bile olsa behe-mahâl onlara gelirlerdi. Vallahi içimden öyle geçti ki, namazı, emredeyim de ikaamet getirilsin; sonra bir adama emredeyim de cemaata namazı kıldırsın; sonra yanlarında odun demetleri bulunan bir takım adamları be­raberime alarak namaza gelmeyen güruha gideyim ve üzerlerine evlerini ateşle cayır cayır yakayım!»  buyurdular.

253- (...) Bize Muhammed b. Râfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Müneb-bih'den naklen rivayet etti. Hemmâm: Bize Ebû Hüreyre'nin, Resûlüllah (Salktllahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet ettikleri şunlardır... diyerek bir takım hadîsler zikretmiş; ezcümle şunları söylemiş: Resûlüllah (SaUattahü Aleyhi ve Sellem):

«Vallahi İçimden öyle geçti ki, gençlerime benîm için odun demetle­ri hazırlamalarını emredeyim! Sonra bîr adama cemaata namazı kıldır­masını emredeyim; sonra bir takım evler, içlerindekİlerİn üzerlerine cayır cayır yakılsın!»   buyurdular.

 

(...) Bize Züheyr b. Harb ile Ebû Kiireyb ve İshâk b. tbrâhîm, Vekî'-den, o da Ca'fer b. Burkaan'dan, o da \ezîd b. Esam'dan, o da Ebû Hü­re yre'den, o da Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen bu ha­disin benzerini rivayet ettiler.

 

254- (652) Bize Ahmed b. Abdİllâh b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Züheyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû İshâk, Ebû'l - Ahvas'dan dinlemiş olmak üzere rivayet etti, o da Abdullâh'dan rivayet etmiş kî, Peygamber (Salktllahü Aleyhi ve Sellem) Cum'aya gelmeyen bâzı kimseler için:

«Vallahi içimden öyle geldi ki, bir adama emredeyim de cemaata namazı kıldırsın! Sonra C um'aya gelmeyen bir takım adamların üzerlerine evlerini cayır cayır yakayım!»   buyurmuşlar.

Bu hadîsi Buhar i «Ezan» bahsinin iki yerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Hadîs-i şerif muhtelif lâfızlarla rivayet olunmuşdur. Bunların bâzı­larında özürü olmadığı hâlde namaza gelmeyenler tehdîd edilmişdir.

Ebû   Dâvûd 'un rivayetinde :

«içimden öyle geldi ki... Bİr illetleri olmadığı hâlde namazı evlerinde kılan bâzı kimselere varayım da evlerini üzerlerine cayır cayır yakayım!» denilmiş; îmam   Ahmed   b.   Hanbel'in rivayetinde:

«Eğer evlerde kadınlarla çocuklar olmasaydı yatsı namazı için ikaa-met getirir ve gençlerime emrederek bu evlerde bulunanları cayır cayır yaktırırdim!» buyurulmuşdur.

Taberânî 'nin «EI-Evsat» nâm eserindeki rivâyetde: «Şayet bir adam bir yemeğe izin verse ona gelirler, halbuki namaza davet olunuyor da yine gelmiyorlar.» buyuruluyor.

Rivayetlerin bâzılarında yatsıya gelmeyenlerin; bâzılarında Cum'aya gelmeyenlerin; bir takımlarında da mutlak sûretde namaza gelmeyenlerin evleri yakılmak istenilmiştir. Bunların hepsi sahih olup aralarında hiç bir münâfât yokdur. Çünkü vak'anın ayrı ayrı zamanlarda müteaddid defalar geçmiş olması mümkündür. Bu tehdîd Cum'a namazına gelmeyen­ler hakkında zahirdir. Çünkü Cum'a namazında cemâat şarttır. Diğer na­mazlar hakkında ise ihtilâf edilmişdir.

Beyhakî'nin beyânına göre Cuma namazı ile cemâat kasdedil-mişdir. Fakat bu iddia münâkaşa mevzuu olmuşdur. Çünkü Ebû Dâ­vûd ile Taberânî 'nin rivayetlerinde râvîlerden Yezîd b. Câbir kendisine rivayet eden Yezîd b. El-Esamm ile şöyle bir konuşma yaptığını anlatmaktadır: «Yezîd b. Esamm'a: Yâ Ebâ Avf! Acaba Cum'a yi mı kasdetti yoksa başka namazı mı?» dedim, Yezîd :

— Eğer Ebû Hüreyre'yi bu hadîsi Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet ederken işitmedimse kulaklarım sağır olsun! Ebu Hü-reyre ne Cum'ayı andı ne de başkasını! cevâbını verdi.»

Bundan anlaşılıyor ki Ebû Hüreyre hadîsi Cum'a'dan başka namazlar hakkındadır. Babımızın Cum'a hakkındaki hadîsini Abdul­lah b. Mes'ûd (Radiyallahû anh) rivayet etmiştir. O müstakil bir hadîsdir. Az yukarıda zikrettiğimiz gibi bu rivayetler biribirine münâfî değildir. Zîra vak'alar ayrı ayrı geçmiş olabilirler.

Hadîsin  ekseri rivayetlerine e  yakmak  için siygası  kullanılmişdır. Bundan murâd: yakma hususunda mübalağa göstermektir.

Hadîsin bir rivayetinde :

«Bunlardan biri yağlı bir kemik bulacağını bilse ona yâni yatsı nama­zına mutlaka gelirdi.» dcnilmişdir. Buhar i'nin rivayetinde bu cüm­leye ilâveten:

«Yâhud iki güzel koyun paçası.» buyurulmuşdur.

Bunlardan murâd : «Bu adamlar namaza geldikleri takdirde velev ki az olsun dünyevî tir menfaat bulacaklarını bilseler cemaata gelirlerdi. Çünkü bunların düşündüğü dünyâ menfaatidir. Âhiret nimetleri mukabi­linde cemaata devam etmezler.» demektir.

«Ama onlarda neler olduğunu bilseler...» ifâdesinden murâd; Yatsı ile sabah namazında ne derece hayır ve sevap olduğunu bilseler, onlara sürünerek de olsa gelirlerdi; demektir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Ulemâdan bir cemâat bu hadîslerle istidlal ederek: «Cemaata devam etmek farz-ı ayın'dır.» demişlerdir. Mes'ele ihtilaflıdır.

Dâvûd-u Zahirî ile İmam Ahmed b. Hanbel'e göre, cemaata devam etmek namaz sahîh olmak için şarttır.

Bir kısım ulemâya göre farz-ı ayın'dır. tbni Huzeyme ile İbnü'l-Münzir buna kaaildirler. Mezkûr kavil A tâ,, Evzâî ve Ebû Sevr 'den rivayet olunmuşdur. Bu kavil İmam Ahmed'e göre de şahindir. Hattâ İmam Şafiî 'nin bir kavli de bu olduğu söylenir.

İmam Ahmed 'den diğer bir kavle göre cemaata devam etmek namazın şartı değil sâdece vâcibdir.

Hanefîler'e göre sünnet-i müekkededir. Hattâ vacip deyenler vardır. El-Hidâye» şerhinde: «Umumiyetle ulemâmıza göre cemaata devam et­mek vâcibdir. Ulemâmızdan bâzıları da sünnet-i müekkede demişlerdir. > deniliyor.

«El-Müfîd» nâm eserde ise: «Cemâat vâcibdir. Ona sünnet denilmesi vücûbu sünnetle sabit olduğundandır.» deniliyor.

«Et-Tuhfe» nâm eserde cemâat hakkında şunlar söylenmişdir: «Ce­mâat ancak zahmetsizce devama kudreti olanlara vâcipdir. Özürle sakıt olur. Binaenaleyh hasta, â'mâ ve kötürüm gibi kimselere cemaata gitmek vacip değildir. Amma bu cevaz â'mâ ile kötürüm kendilerini mescide gö­türecek kimse bulamadıklarına göredir.   Ebû   Hanîfe'ye göre bulsalar da hüküm aynıdır. îmâmeyne göre mescide götürecek kimse bulur­larsa cemaata devam etmeleri vacip olur. Şemsü'l-E'imme ile diğer bâzı ulemâya göre özürsüz cemâati terk etmek ta'zîr îcab eder. Cemaata gitmeyen kimseye ses çıkarmayan komşuları dahi günahkâr olurlar. Hattâ bâzı ulemâdan rivayet olunduğuna göre cemâati terk ede­nin şehâdeti kabul edilmez. Lügat okumakla meşgul olurken cemaata gitmemek özür sayılmamışdır. Fakat fıkhı tekrar yahut mütâlâa ederken cemâatdan kalan kimse mazurdur. Bir yer ahâlisi cemâati terkederlerse onlara karşı silahla harp edilir.» «El - Kınye» nâm eserde: «Bir kimse ge­ce gündüz fıkhı tekrarla meşgul olarak cemaata gitmese mâzûr değildir; şehâdeti kabul edilmez.» denilmektedir.

Hâherzâde şerhinde cemâatin gayet müekked bir sünnet olduğu kay­dedilmektedir. Cemaata gitmek farz-ı kifâyedir; diyenler de vardır. Tahâvî ile Kerhî bu kavli ihtiyar etmişlerdir. İmam Şafiî 'nin muhtar olan kavli de budur.

İmam Mâ1ik'e göre cemaata devam etmek sünnet-i müekkede'-dir. Farz-ı kifâyedir dediği de naklolunur.

Cemaata devam etmek farz-ı ayındır deyenler babımızın hadîsleri ile istidlal etmiş ve: «Eğer cemaata devam farz-ı kifâye olsaydı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ashabının ona devam etmesi kâfî gelirdi. Cemaata devam farz değil de sünnet olsaydı sünneti terk eden bir kimse­nin üzerine evi yakılmazdı. Çünkü Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ancak hak olan bir şeyi yapmaya niyet eder. Korku namazı da­hî cemâatin farz olduğuna delâlet eder. Çünkü bu namazda, namaza zıd ameller vardır. Bu ameller farz-ı kifâye veya sünnetden dolayı yapılmaz.» demişlerdir.

Bunların bir delili de Müs1im'in rivayet ettiği bir hadîsdir. Mez­kûr hadîsde:

«Âmânın biri yâ Resûlâllah! Beni mescide götürecek kimsem yok; de­miş, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Sen ezân'ı işitmiyor musun?» buyurmuşlar. Âmâ: Evet; cevâbını ve­rince :

«Dyle ise ona icabet et!»  emrini vermişler.»

Bu hadîsin başka rivayetleri de vardır. Onlardan anlaşıldığına göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mazeret beyân eden âmâ, Hz. Abdullah İbni Ümmi  Mektûm 'dur.

«Cemaata devam etmek farz-ı ayındır.» deyenler bunlardan başka İbni Abbâs, îbni Ömer-, Üsâmetü'bnü Zeyd, Enes, Ebu'd-Derdâ, Ebû Hüreyre, Harisetü'bnü No'manveCâbir (Radiyallahû anhûm) hadîsleri ile is­tidlal ederler.

İbni Abbâs ile İbni Ömer (Radiyallahû anhûm) 'ün beraberce rivayet ettikleri hadîsde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in minber üzerinde:

«Yâ bir takım kimseler cemaata gelmemekden vazgeçerler, yahut Al­lah onların kalplerini mutlaka mühürler.» buyurduğu bildirilmektedir. Di­ğerlerinin rivayetlerinde ekseriyetle ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaata gelmeyenlerin evini tepelerine yakacak olmuşdur.

Cemaata devamı sünnet-i müekkede veya farz-ı kifâye sayanlar:

«Cemaatla kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yırmiyedi derece daha faziletlidir.» hadîsi ile ve buna benzer diğer hadîsler ile istidlal et­mişlerdir. Çünkü ism-i tafdîl sîgası iki şey'in fazîletde müşterek oldukla­rını, yalnız birinde faziletin, diğerinden daha çok olduğunu bildirir. Şayet cemaata devam etmek farz-ı ayın olsaydı yalnız kılınan namazın hiç bir fazileti bulunmaması hattâ o namazın caiz olmaması icab ederdi.

Bir delilleri de; Namazları hayvanlarının yanında cemâat olmadan kılan iki zât'a, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in:

«Yüklerinizin yanında namaz kılar da sonra mescide gelirseniz o na­mazı tekrar kılın! Çünkü o sizin için nafile olur.» buyurmasıdır. Eğer ce-câat farz-ı ayın olsaydı, ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o iki kişiye namazlarını yeniden cemaatla kılmalarını emrederdi.

Ulemâ-ı kiram babımız hadîsleri ile istidlal edenlere onbir vecîhle ce­vap vermişlerdir. Şöyle ki:

a) İbni   Battal 'a göre, cemaata devam etmek farz-ı ayın ol­saydı Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   terk edenlerin evlerini üzer­lerine yakmakla tehdîd ettiği zaman, yalnız kılanın namazı sahîh olmadı­ğını bildirirdi. Çünkü makam, beyân makamıdır.

İbni Dakîki'1-îd: Buna itiraz etmiş ve: «Beyân bazen sözle bazen de delâletle olur. ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Vallahi içimden geçti ilâh...» buyurması cemaata devamın vacip ol­duğuna delildir; bu da beyân için kâfidir.» demişse de Aynî bu ha­dîsde delâlât-ı selâs denilen mutabakat, tazammun ve iltizâmdan hiç bi­rinin bulunmadığını söyleyerek bu îtirâzı defetmişdir.

b) Bâcî'ye göre, bu hadîs zecr ve tehdîd için vârid olmuşdur. Ha-kîkati murâd değildir. Onunla mübalağa kasdedilmişdir. Çünkü müslü-manların ateşde yakmak sureti ile cezâlandırılamıyacağına icmâ-ı ümmet mün'akid olmuşdur.

c) İbni Bezîze 'nin rivayetine göre ulemâdan bâzıları nefs-i hadisden, cemaata devamın farz olmadığını istinbât etmişlerdir. Çünkü Resûlüllah (Sallaiiahü Aleyhi ve Sei!em) cemaata gelmiyenlerin yanma git­mek istemişdir. Eğer cemaata devam farz-ı ayın olsaydı onu kendisi terk etmek istemezdi.

d) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in evlerini yakma tehdi­dinde bulundukdan sonra, yakmaması cemaata devam etmenin farz olma­dığına delâlet eder.

e) Kaadı İyâz: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gön­lünden geçirmiş; fakat düşündüğünü yapmamışdır.» demişdir.

f) Nevevî: «Cemaata devam farz-ı ayın olsaydı  Resûlüllah (Sallaiiahü Aleyhi ve Sellem) cemaata gelmeyenleri hâlleri üzere bırakmaz­dı.» diyor.

g) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in tehdidi, cemâati  terk edenlere değil; namazı terk edenlere âidtir.   Fakat bu kavil merdûddur. Çünkü hadîsin bâzı rivayetlerinde:

«Yâ bir takım adamlar cemaatları terk etmekden vaz geçerler, yahut evlerini cayır cayır yakarım!» buyurulnrmş ve maksadın namazı terk edenler değil cemâaatı terk edenler olduğu sarahaten bildirümişdir.

h) Bu hadîs hakikatta münafıklara benzemekden sakındırmak için vârid olmuşdur.

ı) Hadîs-i şerif münafıklar hakkında vârid olmuşdur. Binaenaleyh cemâati terk edenler hakkında delîl olamaz. Bâzıları bu kavli reddetmiş ve: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in, münafıklara bu kadar îtinâ göstererek cemâati terk ettikleri için onları te'dîb etmesi ihtimâlden uzaktır. Hâlbuki münafıkların namazı olmadığı malumdur. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onların niyetlerini bildiği hâlde kendilerine ce­za vermekden vaz geçmiş ve:

«İnsanlar, Muhammed ashabını öldürüyor! diye lâf etmesinler.» buyurmuşdur. demişlerdir.

Kaadî îyâz da îtirâz edenlere îtirâz etmiş. Fakat Aynî onun itirazını da yersiz bulmuş ve şunları şöylemişdir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Münafıklara yatsı ile sabah namazından daha ağır gelen bîr namaz yokdur!» buyurmuş olması bu hadîsin münafıklar hakkında vârid oldu­ğunu açıklar. Lâkin buradaki nifâk'dan murâd: küfür nifakı.değil, mâsi-yet nifakıdır. Buna delil Ac1ân'in rivayetinde :

«Yatsıyı kılmak için cemaata gelmiyorlar.» buyurmuş olmasıdır. Ebû Dâvûd'un rivayeti bundan daha da açıktır. O rivayette:

«Hiç bir illetleri olmadığı halde namazı evde kılarlar.» buyurulmuş-dur. Bu gösterir ki cemaata gelmeyenlerin nifakı, küfür nifakı değil mâ-siyet nifakı imiş. Çünkü kâfir evinde namaz kılmaz. O ancak riya ve şöhret için mescidde namaz kılar. Evine çekildimi Allah Teâlâ'nın vasfettiği şekilde küfür ve istihzasına devam eder. Kurtubî de bu cihete ten-bîh etmişdir.

Tıybî: Mü'minin bu tehdîdden hâriç kalması ezanı işittiği hâlde cemaata gitmeyebilir mânasına değildir. Bilâkis cemâati terketmek müz­minlerin şanından değildir. O münâfıklaraın sifatlarındandır... demişdir.»

j) Cemaata devam islâmiyetih ilk zamanlarında farz idi. Çünkü mü­nafıklara namazları terk etmek için müsâde kapısı kapanmıştı. Bu hü­küm sonradan nesh edildi. Mezkûr kavli Kaadî t y âz hikaye et­mişdir.

k) Hadîsdeki namazdan murâd : Cum'a namazıdır. Bu kavli Kur­tubî beğenmişdir. Fakat hadîsin bâzı rivayetleri namazdan muradın yatsı olduğunu sarahaten beyân ettiği için mezkûr kavil reddedilmiştir.

2- Cezayı müstelzim bir iş hususunda evvelâ tehdidde bulunmalı­dır. Zira mefsedet ehven olan tehdidle giderilebilirse; onunla iktifa olu­nur; cezaya baş vurulmaz.

3- Zahire bakılırsa malla cezalandırmak caizdir. Bu kavil İmam Mâlik   ile diğer bâzı Mâlikîyye ulemâsına nisbet edilmişdir. Cumhûr-u ulemâya göre malla tecziye islâmiyetin ilk zamanlarında meşru idi. Son­raları nesh olundu.

4- Bir hak için aranan kimseyi evinden çıkarmak ve bu uğurda her çâreye baş vurmak caizdir. Nitekim Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaata gelmeyenleri evlerini tepelerine yakmak sureti ile çıkarmak iste­medir.

5- Bu hadîs mücrimleri hîle ile yakalamanın caiz olduğuna delildir.

6- Hastalık, zâlimden veya bir hayvandan korku gibi Özürler do­layısıyla cemaata gitmemek caizdir.

7- Bir maslahatdan dolayı kendinden daha üstün bir kimseye imam olmak caizdir.

 

43- Ezanı İşiten Kimseye Mescide Gitmenin Vacip Oluşu Babı

 

255- (653) Bize Kuteybetü'bnü Said ile İshâk b. İbrahim, Süveyd b. Saîd ve Ya'kûb e d-D evrakı hep birden Mervân el-Fezârî'den rivayet ettiler. Kuteybe dedi ki: Bize Fezâri, Ubeydullah b. Esamm'dan rivayet etti. Demiş ki: Bize Yezîd b. Esamm, Ebû Hüreyre'den rivayet etti. Şöyle demiş: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e âmâ bir zât geldi ve: Yâ Kesûlâllahî Gerçekden beni, mescide götürecek yedekçim yok; diyerek, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den evinde kılmak için ruhsat iste-di. O da kendisine ruhsat verdi. Â'mâ dönüp gittikten sonra Resûlüllah (Sallallahü Meyhi ve Sellem) onu çağırarak:

«Sen namaz için okunan ezanı işitmiyor musun?» diye sordu, Ama :

— Evet! cevâbını verince,

«Öyle ise ezana icabet et!»  buyurdular.

Hadîsde zikri geçen âmâ'dan murâd Abdullah İbni Ümmü'Mektûm 'dur. Nitekim Ebû Dâvûd ile Dâre Kut-n î 'nin rivayetlerinde sarahaten beyân edilmişdir.

Bu hadîsi Ebû Dâvûd, İmam Ahmed b. Hanbel, Taberânî ve daha bir çok hadîs imamları tahrîc etmişlerdir. Taberânî 'nin «El-Evsat»ında Bezzâr'dan naklettiği hadîsde:

«İbni Ümmi Mektûm, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e hâlin­den şikâyette bulunarak, yatsı ile sabah namazlarında kendisine ruhsat vermesini istirham etti ve: Yâ Resûlâllah! Seninle aramızda bir hurmalık var; dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ezan'ı işitiyor musun?» diye sordu; İbni Ümmi Mektûm: Evet; ce­vâbını verdi. Bu suâl ve cevâp bir veya iki defa tekerrür etti. Ama Re­sûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona ruhsat vermedi.» denilmektedir.

Rivayetlerin bâzılarında Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cema­ata devam etmeyenlerin evlerini tepelerine cayır cayır yakmak istediğini bildirdiği zaman Abdullah İbni Ümmi Mektûm 'un : «Yâ Resûlâllah Medine'nin zehirli haşerâtı ile yırtıcıları çok...» diyerek özür dilediği; diğer bâzılarında her vakit kendisini mescide götürecek bir kimse bulamadığını, söyleyerek bu namazları evimde kılmam câizmidir? diye sorduğu; Lâkin kendisine ruhsat verilmediği beyân ediliyor.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hadîs-i şerîf «Cemaata devam etmek ezanı işitenlere farz-ı ayın­dır^ diyenlerin delilidir. Fakat cumhûr-u ulemâ buna şöyle cevap verir­ler : «Hz.   Abdullah   İbni   Ümmi   Mektûm   namazı evinde kılmak ve cemâat faziletini onunla kazanmak için ruhsat istemişdir. Çünkü ma'zûr idi. Kendisine bu şekilde cemâat faziletine eremiyeceği bil­dirildi. Nitekim cemaata devamın bir özürden dolayı bilicma' sakıt ol­ması da bunu te'yid eder.»

2- Cemaata devam etmek mutlak surette vâcipdir deyenlerle Cum'a cemâatine devamı vacip görenler dahî bu hadîsle istidlal etmişlerdir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, Abdullah îbni Ümmi Mektûm Hazretlerine evvelâ evinde kılmaya müsâde edip; sonradan etmemesi yâ o anda kendisine vahiy gelerek bu işin caiz olmadığını bildirdiği içindir. Yahut içtihadı değişmişdir. Yahut bunların her ikisi birden olmuş, fakat sonradan kendisini efdal olanı îfâya teşvik etmişdir.

3- Übbî'ye göre bu hadîsde cemaata devamın vacip olduğuna delâlet yokdur. Hadîs yalnız te'kîd bildirmektedir.   Lâkin hadîsin başka bir rivayetinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Senin İçin hiç bir ruhsat bulamıyorum.» buyurduğu bildiriliyor. Mezkûr rivayet birinciden daha açık ve kuvvetli olmak üzere cemaata devamın vacip olduğunu gösteriyor. Onun için bâzıları: «Bu şiddet islâ-miyetin ilk zamanlarında idi; o zaman hiç bir kimseye Özür tanınmamak sureti-ile münafıkların, cemâati terk etmeleri önlenmişdir. Sonradan bu hüküm neshedilerek cemâat hususunda bâzı özürler kabul edildi.» demiş­lerdir.

 

44- Cemaatla Namaz Kılmanın Sünen-i Hüdadan Olması Babı

 

256- (654) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Bişr El-Abdi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ T». Ebî Zaide rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Afadülmelik b. Umeyr, Ebû'l - Ahvas'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Abdullah; «Vallahi ben nifakı malûm münâfıkdan yahut hastadan fcaşka hiç birimizin namazdan geri kal­madığını görmüşümdür. Hasta olan bile iki adam arasına girerek mutlaka namaza gelirdi. Gerçekden Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem) bize sünen-i hüdâyı öğretti :

«Ezan okunan mescidde namaz kılmak da sönen-i hüdâdandır.» dedi.

 

257- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Fadl b. Dükeyn, Ebû'I - Umeys'den, o da Alîy b. Akmer [106]'den, o da Ebii'l - Ahvas'dan, o da Abdullâh'dan naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş:

«Kim yârın Allah'a, müslüman olarak kavuşmak isterse şu namaz­lara ezan okunan yerde devam etsin! Çünkü Allah, Peygamberiniz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e sünen-i hüdâ'y* meşru kılmışdır. Bu namazlar da sünen-î hüdâdandır. Şayet cemâati terkedip, namazı evinde kılanın yaptığı gibi siz de evlerinizde kılarsanız Peygamberinizin sünnetini terk etmiş olursunuz. Peygamberinizin sünnetini terk ederseniz, muhakkak dalâlete düşersiniz. Hiç bir kimse yoktur ki tertemiz abdestini alsın, sonra şu mescidlerden birine gitsin de Allah, ona attığı her adım mukabilinde bir sevap yazmasın; her adım mukaabilinde onu bir derece yükseltmesin; ve her adım mukaabilinde onun bir günâhını affetmesin! Vallahi ben öyle günümüzü görmüşümdür ki nifaka malum münâfıkdan başka hiç birimiz cemâati terk etmiyordu. Vallahi insan iki kişi arasında; bacakları yerde sürünerek (mescide) getirilir de saffa durdurulurdu».

Bu hadîs cemaata devam etmenin sünen-i hüdâdan olduğunu bildir­mektedir. Usûl-i fıkıh ilmine göre sünnetler iki kısımdır. Sünen-i hüdâ, sünen-i zevâid:

Sünen-i hüdâ'rîan murâd; dîni tekmil için devam üzere ibâdet olarak yapılan sünnetlerdir. Bunları terk etmek mekrûhdar. Yapmayanlar zem-me müstahik olurlar. İşte cemaata devam etmek, ezan, ikaamet v.s. gibi ibâdetler bunlardandır.

Sünen-i zevâid: Ütesûlüllah (SaUallahii Aleyhi ve Seltem) 'in âdet yolu ile yaptığı fiillerdir. Bunları terktmekde kerahet yokdur. Resûlüllah (SaUallahii Aleyhi ve Sellem)*in oturup kalkması; yeyip içmesi gibi sîretle-rine âid şeyler sünen-i zevâid'den ma'dûdturlar.

Hz. Abdullah b. Mes'ûd'un; -Nifakı malûm münâfjk-dan yahut hastadan başka hiç birimizin namazdan geri kalmadığını gör-müşümdür." demesi gösteriyor ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) 'in evleri ile birlikde yakmak istediği kimseler münâfıklarmış. Buradaki iki rivayet birbirini tefsir etmekde ve hasta olanların cemâat sevabından mahrum kalmamak için iki kişinin omuzlarından tutunarak âdeta yarı sürüklenir bir hâlde mescide gittikleri anlaşılmaktadır. Bu da cemâatin son derece müekked bir şekilde matlûb olduğuna delildir. Cemaata de­vam hususunda meşakkate tahammül etmek, hastalık yürümeye mâni' de­ğilse yahut hasta olduğu hâlde bir vâsıta ile mescide gitmek imkânı bu­lunursa o hâlde bile cemaata devam etmek müstehabdır.

Hadîsin buradaki rivayetinde: "Peygamberimizin sünnetini terk ederseniz dalâlete düşersiniz." denilmişdir. Başka bir rivâyetde dalâlet yerine küfür zikredilmiş ve: «Peygamberinizin sünnetini terk ederseniz muhakkak küfür etmiş olursunuz!» buyurulmuşdur. Bu cümle cemaata dvâm meselesinin son derece ciddî olduğunu; onu terk etmenin sonu da­lâlete varacağını gösteriyor, Zîra cemaata devam hususunda gevşeklik gÖs-tern kimse şerâata karşı da lûubâlî olur. Şeriatı terk ise küfürdür.

 

45- Müezzin Ezanı Okuduğu Vakit Mescidden Çıkmanın Nehyi Babı

 

258- (655) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bile Ebû'l - Ahvas, İbrahim b. Muhacir'den, o da Ebû'ş - Şahsa [107]'dan nak­len rivayet etti.   Demiş ki: Mescidde Ebû Hüreyre ile beraber oturuyor­duk. Derken müezzin ezanı okudu ve bir adam, mescidden kalkıp gitti. Ebû Hüreyre onu mescidden çıkıncaya   kadar gözü ile tâkîp etti. Arka sından:

"Şu adam yok mu, muhakkak    Ebû'l - Kaasim   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e isyan etti." dedi.

 

259- (...) Bize İbni Ebî Ömer El-Mekkî de rivayet etti. (Dedi ki) . Bize Süfyân (yâni İbni Uyeyne)' Ömer b. Saîd'den, o da Eş'as b. EM-ş-Şa'sâ El - Muhâribî'den, o da babasından naklen rivayet etti. Babâsj şöyle demiş: Etû Hüreyre'den dinledim: Ezandan sonra mescidden çıkıp giden tir adam gördü de arkasından:

"Şu adam yok mu! muhakkak Ebû'l - Kaasim {Sallallahü Aleyhi ve Sellemyç isyan etti." dedi.

Ebû'l - Kaasim, Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve SellemJ fin künyeyidir Bunu evvelce de görmüştük.

Buradaki rivayetlerin ikisi de Hz. Ebû Hüreyre 'nin kendi sözü olduğu hâlde imam Müs1im'in onîart hadîs olarak kitabına al­ması manen müsned ve muttasıl, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) 'e merfû' olduklarındandır. Çünkü Hz. Ebû Hüreyre 'nin dîn ba­bında kendinden bir hüküm teşriine hakkı yokdur. Binaenaleyh hadîsi Resûllüllah(Satlallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittiğine, yalnız lâf zan değil de manen rivayet ettiğine hamlolunur.

Hadîs-i şerif hiç bir özür bulunmadığı hâlde ezan okunurken mescid­den çıkıp gitmenin mekruh olduğuna delildir,

Übbî diyor ki: «İsyan haram olan filin hâssalarındandır. Hâlbu­ki mescidde bulunan bir kimseye ezan okunmakla namaz farz olmaz. Namaz ancak ikaamet getirilirken farz olur. Ama bazen ezan kelimesi ile ikaamet kasdedilir. Yahut o devirlerde ikaamet hemen ezanın peşinden getirildiği için ezan lâfzı ile onu da murâd etmişdir.»

 

SAHİH-İ MÜSLİM TERCEMESİ

ve

ŞERHİ

Cilt: 4

 

Sttfy&n [108]dan, o da Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) 'den bu isnad-îm rivayet etti. Ama Cttndeb:

«Onu cehennem ateşine tepesi öttü atmasın!» cümlesini söyleme-mişdir.

Babımızın birinci hadîsinde Hz. Osmân'in, yanına oturan Ab-durrahmân'a hemen Resûlüİlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den ha­dîs riayet etmesi, Übbînin beyânına- göre yâ onun mescidden gide­ceğini anladığı yahut da namaza geç geldiği için olsa gerekdir.

«Her kim yatsıyı cemaatla kılana gecenin yansını namazla geçirmiş gibi olur.» ifâdesinden raaksad: "Kim yatsıyı cemaatla kılarsa kazana­cağı sevap, yatsıyı cemaatla kılmadığı zaman gece yansına kadar namaz kılmakla kazanacağı sevâb müsavidir.* demekdir.

Babımızın ikinci ve üçüncü hadîslerinde zikri geçen Cündeb b. Abdillâh ile Cündeb b. Süfyân aynı zâtdır. îsmi Cündeb b. Abdillâh b. Sûfyân 'dır. Bâzı hadîslerde babasına; diğerlerinde dedesine nisbet edildiği için ayn ayrı iki şahısmış gibi görünür.

Allah'ın zimmeti: burada Allah'ın kefalet ve te'mînâtı manasınadır. Bâzıları «Allah'ın emniyeti.» mânâsına geldiğini söylemişlerdir.

«Sakın Allah zimmetine âid bir şey hususunda sizi talep etmesini»» cümlesinin mânâsı: «Böyle bir talepde bulunduracak isler yapmayın!» demekdir. Nitekim bu mânâda türkçemizde küçükleri bir şey'den men'et-mek için: «Sakın bir daha seni bu işi yaparken görmiyeyim!» deriz. Bin-netîce mânâ şöyle olur: «Bir kimse sabah namazını cemaatla kılarsa o kimse Allah'ın kefalet ve te'mînâtı altına girmiş olur. Binâenaleyh siz Allah'a karşı gitmeyin! Şayet onun rızâsına karşı bir amelde bulunursa­nız Allah size yetişir de cezanızı verir ve bu ceza da tepesi üstü cehen­neme atılmak olur.» tâbirindeki zamîr, Allah'a da, bir kimseye de râci' olabilir.

Hadis-i şerif ezan okunduktan sonra farz namazını kılmadan camiden çıkmanın mekruh olduğuna delildir. Bu hükümden yalnız ma'zûr   olan kimse müstesnadır.

Buhâri  «Namaz» bahsinde Allah ve Resûlü'nün zimmetlerine te­mas eden bir hadîs rivayet etmişdir. Mezkûr hadîsde: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Her kim bizim namazımızı kılar, kıblemize döner, kestiğimizi de yerse işte Allah ve Resulünün zimmetlerini kazanan müslüman odur. Binâenaleyh siz zimmeti  hususunda  Allah'a verdiğiniz   ahd-u   peymân'ı     bozmayın!»

buyurdular   denilmişdir. Hadis Enes (Radiyallahû anh) 'dan    rivayet olunmuşdur.

 

47- Bir Özürden Dolayı Cemaata Gitmemek İçin Ruhsat Babı

 

263- (33) Bana Harmeletü'bnü Yahya Et - Tücîbî rivayet etti. (De­di ki) : Bize timi Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Tunus, fimi Şihâb'-dan naklen hafeer verdi,,ona da Mahmut.b. Rabî Ef-Ensarf rivftyet etmiş

 

46- Yatsı Île Sabah Namazlarını Cemaatla Kılmanın Fazileti Babı

 

260- (656) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu-gîratü'bnÜ Selemete'l - Mahzunu haber verdi, (Dedi ki): Bize Abdûlvâhit (yani tbni Ziyad) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Osman b. Haktin rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdurrahmân b. Ebî Amra rivayet etti. (Dedi ki) : Osman b. Affân, akşam namazından sonra mescide girerek yalnız basma oturdu. Ben de yanma oturdum. Osman :

— Ey kardeşim oğlu! Ben Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem)ı «Her kim yatsıyı cemaatla kılarsa, gecenin yansım namazla geçirmiş gibi olur. Ve kim sabah namazını cemaatla kılarsa bütün gece namaz kıl­mış gibi olur.» buyururken işitim; dedi.

 

(...) Bana bu hadisi Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhamtned d. Abdillâh El - Esedî rivayet etti. H.

Bana Muhammed b. Râfi' de rivayet etti. Dedi ki: Bize Abdtirrazzak rivayet etti. Bunların ikisi de Süfyân'dan, o da Ebû Sehl Osman b. Ha-kîm'den bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.

 

261- (657) Bana Nasr b. Aliy El - Cehdamî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Bişr (yâni İbni Mufaddâl) Hâlid'den, o da Enes b. Şîrîn [109] 'den naklen rivayet etti: Demiş ki: Ben, Cündcb b. Abdillâh'ı şöyle derken işittim: Resûlüllah (Saüalîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim sabah namazını cemaatla kılarsa, o kimse Allah'ın zimme­tindedir. Sakan Allah zimmetine âid bir şey'den dolayı si*î talep etmesin Talep ettiği kimseyi de yetişerek, cehennem ateşine tepetaklak atmasın!» buyurdular.

 

262- (...) Bu hadîsi bana, Ya'kûb b. İbrahim Ed-Devrakî de riva­yet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail, Hâlid'den, o da Enes b. Sîrîn'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Ben Cündeb-i Kasriyi şöyle derken işittim: Resû­lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Her kim sabah namazını cemaatla kılarsa, o kimse, Allah'ın zimme­tindedir. Sakın Allah zimmetine âid bir şey'den dolayı sizi talep etmesin. Çünkü o kimi zimmetine âid bir şey'den dolayı talep ederse ona yetişir. Sonra onu yüzüstü cehennem ateşine atar!» buyurdular.

 

(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Te-zîd b. Hârûn, Dâvûd b. Ebi Hind'den, o da el-Hasen'den, o da Cündeb b.

 

265- (...) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Velid b. Müslim, Evzfiî'den naklen haber verdi. Demiş ki: Bana Zührî, Mahnıud b. Babî'dan rivayet etti. Demiş ki: Ben, Resûtüllah (Sallailahü Aleyhi ve SeUemy'm bizim evde bir kovadan ağzına su alın püskürttüğünü pek âla hatırlıyorum.

Mahmttd şöyle demiş: İşte bana Itbân b. Mâlik rivayet etti. Itbân dedi ki: «Ben: Tâ Kesûlallah! Benim gözlerim fenalaştı; dedim...» Râvî hadisi:

«Bize iki rek'ât namaz kıldırdı. Biz Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)'i kendileri için yaptığımız bir ceşîşeyi yemeye alıkoyduk.» cüm­lesine kadar rivayet etmiş;

Yûnusla, Ma'mer'in hadisin sonuna yaptıkları ziyâdeyi söylememiş­tir.

Itbân hadisini Buharı kimi muhtasar, kimi mufassal olmak üzere kitabının on'dan fazla yerinde, tahrîe etmişdir. Bunlar: «Kitâbü'r -Rikaak», «tstitâbetül - Mürteddîn», «El - Megâzİ» ve «Et'ime» bahislerindedir.

Hadîsi, Müslim dahî bir kaç yerde; Nesâî «Namaz» bah­sinde ve başka yerlerde; İbni Mâce «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîe etmişlerdir.

Mahmud b. Rabî' hadîsini Buhârî «Ezan» bahsinde tahrîe etmişdir.

Itbân hadîsinde: «Itbân b. Mâlik» diye başhyan ve «Itbân dedi ki» cümlesine kadar devam eden kısım râvî Mahmud b. Rabî'in sözüdür. Zahirine bakılırsa hadîsin o mikdân mürseldir. Nete-kim Kirmânî mürsel olduğunu söylemişdir. Çünkü Mahmûd'un hadîsi, Itbân'dan dinlediği cezmen ifâde edilmediği gibi vak'ayı gözüyle gördüğüne dâir de bir kayıt yokdur. Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'in vefâtmda Mahmud, küçük çocukmuş. Ancak Buhârî'nin bir rivayetinde Mahmud 'un, Itbân b. Mâlik'-den dinlediği tasrîh edilmişdir.

Evzâî'nin, îbni Şihâb'dan rivayetinde dahî Itbân 'dan dinlediği sarahaten zikredürnişdir. Binaenaleyh hadîsin bu kısmı da sa-hâbinin, sahâbîden rivayeti kabilinden olur. «Itbftn dedi kî» sözü rivayet uzun sürdüğü için   Mahmud   tarafından tekrar edilmişdir.

Ulemâ bu hadîsde olduğu gibi  «Bize filân rivayet etti ki, filân şöyle demiş...» şeklindeki hadîs rivayeti hakkında da ihtilâf etmişlerdir. îmam Ahmed ile ulemâdan bir cemaata göre bu tarzda rivayet edilen hadîs munkatı' sayılır. Meğer ki râvînin şeyhîn-dan işittiği sübût bula! Cumhûr'a göre böyle -Enne» ile yapılan rivayet «An» edatı ile yapılan rivayet gibidir. Binâenaleyh râvînin müdellis olmaması ve esah kavle göre şeyhiyle görüşmüş bulunması şartı ile o rivayet şeyhinden işittiğine hamlolumır.

Hz. 1bân'in Bedir harbine iştirak eden Ensâr-ı Kirâm'dan olduğu söylendiğine göre evvelâ ashâbdan olduğunu kayda lüzum yoksa da râvî bu cümleyi, rivayetini takviye, Itbân (Radiyallahû anh) 'an hörmet ve ta'zîm ve onunla iftihar için"zikretmişdir. Yoksa Hz. Itbân'ın Bedir gazasına iştirak eden ashâb-ı kiramdan olduğu herkesçe malum ve meş­hurdur. Yahut Mahmûd b. Rabî' bu uzun tarifi onu bilmiyenIere anlatmak için yapmışdır.

Buradaki rivâyetde Hz. Itbân 'in bizzat Resûlüllah (Salîallahii Aleyhi ve Sellem)'e geldiği bildiriliyor. Müs1im'in diğer rivayetinden ise Resûlüllah (Sallallakü Aleyhi veSel}em)*e haber gönderdiği anlaşüıyorsa da iki rivayet arasında münâfât yökdur. Zîra bir defa kendi gitmesi baş­ka bir defa da hatırlatmak için birisini göndermiş olması mümkündür.

Hz. Itbân 'in : «Yâ Resûlattah! Gözlerim seçmez oldu.» demesi gözlerinin tamâmiyle görmez olduğu yahut zayıfladığı mânâlarına gele­bilir. Müs1im'in bir rivayetinde: «Görmem fenalaştı.»; başka bir ri­vayetinde : «Gö2Üme bir şey ânx oldu.» dediği bildirilmişdir ki, bunlar­dan, onun tamâmiyle âmâ olmadığı anlaşılırsa da Buhârî 'nin bir ri­vayetinde: «Itbân â'mâ olduğu hâlde kavmine imamlık yapıyordu.» denil­miş ve Resûlüllah (Saiîaîlahü Aleyhi ve Sellem)'e hâlini arz ederken, ben: «Gözün görmeyen bir adamım.» dediği zikredilmişdir. Mamafih Hz. Itbân'in yine de yüzdeyüz âmâ olmaması; gözleri pek az gördüğü için kendisine âmâ demiş olması mümkündür.

Itbân (Radiyatlahü anh) Peygamber Efendimizi evine Cum'a günü davet etmiş; o bu davete ertesi gün icabet buyurmuşdur. Bu rivâyetde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in maiyyetinde yalnız Ebû Bekiv (Radiyallahû anh) 'in bulunduğu bildiriîmişdir. Başka bir rivayette ise Ebû Bekir ile Ömer (Radiyallahû anhûma)'nw. ikisi zikredil­mektedir. Müs1im'in, Hz. Enes tarîki ile Itbân 'dan riva­yet ^ettiği bir hadîsde   Itbân (Raâiyallahû anh) ın:

«Bana Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Allah'ın dilediği ka­dar ashabı geldiler.» dediği görülmektedir. Bu rivayetlerin arasını bul­mak için :

«Yolda çıkarken Resûlüllah (SallaİlahüA leyhi ve Sellem) 'in yanında yal­nız Hz. JEbû Bekir varmışdır. Ax sonra Ömer (Radiyallahû anh) île diğer ashâb da onlaf a iltihâk ederek beraberce gitmişlerdir.» denilir.

Bu davette Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in evvelâ namaz kıldığı, sonra yemek yediği bildiriliyor. Hâlbuki   Müleyke   hadîki: Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) 'in Bedir gazasına iştirak eden ashabından ve Ensâr'dan İtbân b. Mâlik, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi \e Sellem)'e gelerek:

«Yâ Resûlâlİahî gözlerim seçmez oldu. Hâlbuki kavmime namaz kıl­dıran ben'im. Yağmurlar yağdığı zaman kavmimle aramızda bulunan de­re akıyor; ben de onların mescidine gidip kendilerine namaz kildıramı-yorura. Yâ Resûlâüah! Dilerim kî evime gelerek bir yerde namaz kıla-sın! Ben de o yeri namazgah yapayım!» demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«lnşaallah bunu yaparım.» buyurmuşlar.

İtbân demiş ki: «Ertesi gün Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekr-i Sıddîk gün yükseldiği vakit bana geldiler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) izin istedi; kendilerine izin verdim. Ama o hiç oturmadan eve girdi, sonra :

«Evinin neresinde namaz kılmamı istiyorsun?» dedi. Ben, evin bir kö­şesini işaret ettim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza kalkarak tekbir aldı. Biz de onun arkasına durduk. Bize iki rek'ât namaz kıldırdı. Sonra selâm verdi. Biz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sel\em)*\ kendileri için

---------------------------------

hazırladığımız bir nazireyi yemeye alıkoyduk. Der­ken o mahallenin erkeklerinden bir gurup etrafımızı çevirdiler. Bu su­retle evde bir hayli adamlar toplandı. İçlerinden biri:

«Mâlik b. Ed-Duhşun nerede?» diye sordu, diğer biri: «O münâfıkdır: AJIâh ve Resulünü sevmez.» cevâbını* verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Onun hakkında böyle şey söyleme! Görmüyormusun ki Allah'dan başka hiç bir ilâh yokdur; diyor ve bununla Allah'ın rızâsını istiyor!» buyurdu. Ashâb:

«Allah ve Resulü bilir.» dediler. (Münafık diyen zât) Biz onun müna­fıklara hep böyle yüz verdiğini ve onlara karşı hayrıhâhlığını görüyoruz dedi. Müteakiben Resûlüllah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Çünkü Allah (Lâ ilahe illallah) diyerek bununla Allah'ın rızâsını dile­yen bir kimseyi cehenneme haram kılmışdır.» buyurdular.

İbni Şihâb demiş ki: «Sonra ben, Benî Salimden ve onların ileri gelenlerinden biri olan Husayn b. Muhammed El - Ensârî'ye Mahmud b. Rabî' hadîsim sordum da, o da bu hususta onu tasdik etti.»

 

264- (...) Bize Muhammed b. Râfi' ile Abd b. Humeyd, ikisi birden Abdürrezzâk'dan rivayet ettiler. Demiş ki: Bize Ma'mer, Zührî'den nak­len haber verdi. Demiş ki: Bana Mahmud b. Rabî', İtbân b. Mâük'den rivayet etti. itbân;

«Ben Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e geldim...» demiş. Râvî hadisi, Yûnus'un hadîsi mânasında rivayet etmiş. Şu kadar var ki o:

«Bir adam: Mâlikü'bnü'd - Dühşun yahut DÜhayşin nerede? dedi.» demiş ve hadîse şunları ziyâde etmiş: «Mahmud dedi ki: Ben bu hadisi, içlerinde Ebû Eyyûb El-Ensârî de bulunan birkaç kişiye rivayet ettim. Ebû Eyyûb bu senin söylediğini^ Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in söylemiş olacağını zannetmem; dedi. Bunun üzerine ben: Eğer Itb&n'ın yanına dönersem, bunu ona (tekrar) soracağıma yemin ettim. Ve hemen Itbân'm yanına döndüm, onu, gözleri görmez olmuş; çok yaşlı t>ir ihtiyar olarak buldum. Hâla kavminin imamı idi. Yanıbaşına oturarak bu hadisi, ona sordum. Onu bana ilk defa nasıl rivayet ettiyse öylece rivâyetde bu­lundu.»

Zührî demiş ki: «Bundan sonra bir çok farzlar ve başka şeyler nazil oldu ki işin artık onlara dayandığını görüyoruz. İmdi kimin aldanmamak elinden geliyorsa aldanmasın!»

Ben de derim ki: Yâ hadîsin sübûtu kuvvet bulsun da kalbi iyice ya­tışsın diye yahut mürsel rivayet ettiği veya hadîsi çocukluğunda bellemiş olduğu için sormuşdur. Çocukluğunda hadîs belleyen bir kimsenin son­ra o hadîsi rivayet edip, edemiyeceği ihtilaflı bir mes'eledir.»

Serât kelimesi bâzılarına göre zengin mânasına gelen serî'nin,.cem'i-dir. tmam Sîbeveyh bu kelimenin cemi' değil ism-i cemi' olduğu­nu söylemişdir. Bâzıları mezkûr kelimenin «İleri gelir.» mânâsında kul­lanıldığını söylerler.

Babımızın Mahmud b. Rabî' hadîsinde zikri geçen Ceşîşe'-den murâd, bulgurdan yapılan bir nevi' yemekdir. Bu yemeği yapmak iç;n evvelâ bulgur kaynatılarak kurutulur; sonra öğütülerek ondan yemek yapılmış.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Âmâ'nın imamlığı caizdir.

2- Yağmur, şiddetli karanlık ve can korkusu gibi bir özürden dolayı cemâaatı terk etmek caizdir.

3- Bir kimse, kendisini mübtelâ olduğu bir dertle başkalarına takdîm edebilir. Bu, hâlinden şikâyet sayılmaz.

4- Namaz için muayyen bir yer.tahsis etmek caizdir. Gerçi Ebû Dâvûd 'un «Sünen» inde rivayet olunan bir hadîse göre mescidde mu­ayyen bir yer peyleyerek namazı dâima orada kılmakdan nehiy buyurul-muşdur. Fakat oradaki nehiy'den murâd riya îcâb edecek derecede kendi­ne yer ta'yhı etmekdir.

5- Sarfları düzeltmek gerekir.

6- Evlerde, mescid için tahsîs edilen yerler sahibinin mülkünden çıkmazlar. Lâkin bir mahalleye yaptırılan mescid, sahibinin mülkünden çıkar.

7- Sulehâ'nın, fudalâ'nın namaz kıldıkları yerlerle teberrük etmek caizdir. İsrâ gecesi   Cebrail   (Aleyhisselâm)    Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e Medine'de, Tûru Sina'da, Şuayb ve Musa (Aleyhisselâm)'m yurdlârında, Hz. îsâ'nm doğduğu Beyti Lahim'de namaz kılmasını emretmiştir.

8- Ameli ile teberrükde bulunmak için sulehâ'dan biri, bir yere davet olunursa, kendisine ucub gelmemesinden emîn olmak şartı ile o davete icabet etmesi gerekir.

9- Ahd'e vefa gerekir, yâni bir kimse verdiği sözü tutmalıdır.

10- Gündüzün cemaatla nafile namazı kılmak caizdir.

11- Ulemâ, bir maksadla pve çağnlırlarsa, kendilerine yemek v.s. ikram etmek inüstehab olur.

12- Hükümdar huzurunda bâzı kimselerin fasik ve münafık olduk­larına tenbîhde bulunmak caizdir.

13- Cemâat namaz için mescide toplanırlar da, içlerinden biri gel­mezse, onu soruşturmak ve şayet Özürü olmadığı anlaşılırsa hakkında sû-i zan'da bulunmak caizdir.

14- Bir kimse kendinden daha faziletli olan bir zâtı bir maslahat-dan dolayı evine çağırabilir.

15- Ev sahibinin izni ile ziyaretçinin imam olması caizdir.

16- Gündüz nafileleri, ikişer rek'âtdır. Mâmâfîh bu mes'ele ihtilaf­lıdır.

17- Hükümdar veya âlim, gittiği yere arkadaşlarını da götürebilir.

18- Bir kimse bir yere çağrılmış bile olsa, oraya girerken yine izin istemelidir. Bir yere sülehâ'dan bir zât geldiği vakit, o,yer halkının mü-sâfiri ziyarete gitmeleri, meclisinde bulunarak, ondan istifâde etmeleri ve ayrıca kendisine ikramda bulunmaları müstehabdır.

19- Hakkında kötü lâflar edilen, fakat hakîkatta o kötülüklerden berî bulunan bir kimseyi müdâfaa etmelidir.    :

20- Kelime-i tevhîd üzere vefat eden bir mü'min cehennemde ebedî kalmaz.

21- Bu hadîsler: «İman için îtikâd olmasa bile kelime-i    şehâdeti söylemek kâfidir.* diyen    Mürcie taifesinin kavlini    reddetmektedirler. Kelime-i şehâdet ile birlikde (Muhammedün Resûlûllah) 'ı da zikretmek îcab eder.

22- Bir mescidi ««Filânların mescidi» diye bir kavme îzâfe etmek caizdir.

 

48 - Nafile Namazda Cemaat Olmanın, Hasır, Seccade Kumaş ve Diğer Temiz Şey'ler Üzerinde Namaz Kılmanın Cevazı Babı

 

sinde HesfâUHlah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in davet olunduğu, onun da icabet ederek geldiği ve evvelâ yemek yiyerek, sonra namaz kıldığı zikre-dilmişdir.

Anlaşılıyor ki Besûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) her iki dâvetde de ne maksadla çağırıldı ise, işe, ondan başlamışdır. Hz. Itbân'm da­veti evinde namaz kılması içindi. Müleyke ise yemeğe davet et-mişdi. Onun için Itbân'in evinde evvelâ namaz kılmış sonra sofraya oturmuş; Müleyke 'nin .evinde evvelâ yemek yemiş; sonra namaz kıl-mışdır.

Yemek mes'elesine gelince: Hazire: Eti ufak ufak parçalar hâlinde suda kaynatarak yapılan yemekdir. Et iyice piştikden sonra üzerine biraz da un serpilerek bulamaç hâline getirilir. Hazîre de mutlaka et bulunmak şartdır. İçinde et olmazsa araplar ona «Asîde» derler. Hazîreyı, başka türlü târîf edenler de olmuşdur.

Bu rivâyetde evvelâ «Ama hiç oturmadan eve girdi.» denilmesi az sonra da «Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) kalkarak tekbir aldı.* şeklinde beyânda bulunulması ulemânın ihtilâfına sebep olmuşdur. Bâzı­ları mânâyı düzeltmek için birinci cümledeki «Hattâ» kelimesini «Htne» şeklinde okumuş ve doğrusunun;bu olduğunu iddia etmişdir. Kaadı İyâz (RahimehulUth) doğrusunun «Hîne» değil, «Hattâ» olduğunu söy-lemişdir. Nitekim Sahîh-i Müslim'in bütün nüshalarında rivayet «Hattâ» iledir. Buhârî'nin bâzı nüshalanhda «Hattâ» bâzılarında «Hine» denilmiş-dir. Mânâ itibârı ile bunların ikisi de doğrudur. «Hattâ» rivayetine göre mânâ : «Eve girinceye kadar hiç bir yerde ottirmadı.»; «Hîne» rivayetine göre ise «Eve girdiği anda oturmadı.» demek olur.

Babımızın hadîsinde «Namaza kalkarak tekbîr aldı.» denilmesi na­mazdan evvel oturduğuna işaret etmektedir. Aynı rivâyetde «Hiç otur­madı.» dedikten sonra «Namaza kalkarak...» ifâdesinin kullanılması bir­birine münâfi ise de aralarını bulmak için: «Besûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) hiç bir yerde oturmadan Hz. îtbân'in yanına girmiş ve ona: Nerede namaz kılmamı istiyorsun? diye sormuşdur; Ondan sonra otura­rak bir parça istirahat etmiş ve kalkarak namaz kılmışdır.» denilebilir.

Mahalle halkının oraya toplanmaları, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) 'in teşriflerini duydukları içindir. İçlerinden birisi Mâlik, b. Duhşun'u sormuşdur. Bu zâtın kim olduğu belli değildir. Mâ1ik’in Duhşun mu yoksa Duhayşin mi dediğini râvî kestirememişdir.

Bâzıları Mâlik b. Duhşun'u soranın bizzat Itbân b. Mâ1ik olduğunu söylemişlerdir. Hattâ bu kavil îbni Abdil-Berr'e bile nisbet edilmişdir. Fakat doğru değildir. Çünkü   îbni Abdi'1-Berr: «Mâlik b. Duhşûn 'dan nifak sâdır ol­ması sahih değildir. Onun tertemiz bir müslüman olması bu ithamı mene-decek derecede zahirdir. Mâ1ik'in Bedir gazasına iştiraki hususunda ihtilâf yokdur. Süheyl b. Amr'ı esîr eden de odur.» demiş sonra onun hakkında ileri geri söz edenlere Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Seüemy'm :

«Bu zât Bedir gazasına iştirak etmedi mi?» buyurduğunu Hz. Ebû Hüreyre'den güzel bir isnâdla rivayet etmişdir.

îbni İshâk'in «El - Megazî» de beyân ettiğine göre Resûlüllah (Salkıllahü Aleyhi ve Sellem)  Mâlik b. Duhşun   ile Ma'n b Duhşun ile Ma'n b. Adiy'yi «Dırar» mescidini yakmağa göndermiş, onlar da bu vazifeyi görmüşlerdir.

Bütün bunlar gösterir ki . Hz. Mâlik b. Duhşun nifak töhmetinden berî'dir. Gerçi onun hakkında münafık diyen zât: «Biz onun münafıklara hep böyle yüz verdiğini ve onlara karşı hayırhâhlığını görü­yoruz.» demişse de ihtimâl o, bunu bir özürden dolayı yapmışdır. Yahut bu sözü zahire bakarak söylemişdir. Ondan dolayı da Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Allah kendinin rizâs:nı dileyerek Lâ ilahe illallah diyen kimseyi ce­henneme haram kılmısdır.» buyurarak bu sözü reddetmişdir. Hz. Mâ1ik'i itham eden zâtın sözünden maksadı küfür nifakından başka bir şey de olabilir, Resûlüllah (Sallallahü 'A leyhi ve Sellem) 'in, ona mukabil:

«Bu zât hakkında böyle söz söyleme ilâh...» buyurması Hz. Mâ1ik'in münafık olmadığına en güzel şehâdettir.

Kelime-i şehâdet getiren bir kimseye Allah Teâlâ'nın cehennemi ha­ram etmesi «Onu ebedi olarak cehennemde bırakmaz.» manasınadır. Zîra kelime-i tevhidi getiren âsi mü'minlerin cehennemde azap olunacağı bir­çok deüleerle sabit olmuşdur. İbni Tîn'e göre bu cümlenin mânâ­sı : «Af edildiği ve ibâdetleri kabul buyurulduğu takdirde cehenneme girmeyecekdir.> demekdir. Yahut cehennem ateşinden murâd kâfirlere mahsûs olan a teşdir. Filhakika onların ateşi mü'minlere haramdıı. Zîra Dâvûdî'nin beyânına göre, cehennem ateşi yedi derekeye ayrılmışdır. Münafıklar ve îb1îs ile Hz. Âdem'in kardeş kaatili oğlu en alt derekede yanacaklardır.

İbni Şihâb bu hadîsin doğru olup olmadığını Tâbiîn'in mevsuk râvîlerinden Husayn b. Muhammed'e sormuş, o da tasdik etmişdir.

Kirmanı diyor ki: «Hadîsin râvîsi Mahmud b. Rabî' âdil bir zât olduğu hâlde acaba îbni Şihâb, Zührî bu ha­dîsi başkalarına sormaya neden lüzum görmüştür? dersen:

 

266- (658) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlİk'e, İs-hâk b. Abdillâh b. Ebi Tâlha'dan dinlediğim, onun da Enes b. Mâlik'den ri­vayet ettiği şu hadîsi okudum: Enes'in anne annesi Müleyke, kendi yaptı­ğı bir yemeğe Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'i davet etmiş. Pey­gamber  (Sallallahü Aleyhi ve Seliem). de o yemekden yemiş; sonra:

«Haydi kalkın da size namaz kıldırayım!» buyurmuşlar.

Enes demiş ki: «Bunun üzerine ben kalkarak çok kullanılmakdan ka­rarmış bir hasırımızı getirmeğe gittim ve onun üzerine biraz su serptim. Müteakiben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun üzerine namaza durdu. Yetim ile ben de arkasına safı olduk. Kocakarı da arkamıza durdu. (Böylece) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize iki rek'ât namaz kıl­dırdı. Sonra çekildi gitti.»

Bu hadîsi Buhârî, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî   «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Nevevî'ye göre Hz. Müleyke, Enes (Radiyallahû anh) 'in annesi, râvî İshâk'm ninesidir. Çünkü İshâk, Hz. Enes­in anne bir kardeşinin oğludur. Bâzıları Hz. Müleyke 'nin hakîkaten Efces (Radiyallahû anh) 'in ninesi olduğunu söylerler.

Cumhûr'a göre mezkûr kadının ismi Müleyke 'dir. Kaadî İyâz «Melike» okunacağını bâzı ulemâdan nakletmişdir. Fakat bu ikinci kavil için Nevevî: «Garîb, zaîf ve merdûddur.» demek­tedir.

Hadîs-i şerif de. zikri geçen yetîm'den murâd : Dumeyr b. Sa'd El - Himyerî; kocakarıdan maksad da Hz. Enes'in annesi Ümmü Süleyman (Radiyallahû anha) 'dır. Hz. Dumeyr, Resû­lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in âzâdlı kölesi idi.

 

Bu Hadisden Aşağıdaki Hükümler Çıkarılmıştır

 

1- Evlenme daveti olmasa bile, bir davete icabet gerekir. Davete icabetin meşru' olduğunda hilaf yokdur. Hilaf, icabetin vacip mi yoksa farz-ı ki fay e veya sünnet mi olmasındadır. Bu bâbdakİ kaviller inşaallâh yeri gelince görülecektir.

2- Nafile namazı cemaatla kılmak caizdir.

3- Salih ve âlîm bir zâtın davet olunduğu yeri orada namaz kılmak sureti ile bereketlendirmesi   caizdir. Bâzıları :  «Caiz   ki   Peygamber ıSttlhilUıhü Aleyhi ve Sellem)  hem evlerini bereketlendirmek, hem de Enes "in annesine namaz fiillerini Öğretmek için orada namaz kılmışdır...» demişlerdir.

4- Hasır gibi nebati şeyler üzerinde namaz kılmak caizdir. Bu bâbda ulemâ müttefikdirler. Vâkıâ halîfe Ömer b. Abdilâzîz 'den hilaf nakledilmiş ise de, onun hilafı tevazu' için doğrudan doğruya çıplak yerde namaz kılmayı müstehab gördüğüne hamledilmişdir.

5- Elbise, hasır, yaygı ve seccade gibi şeylerde asıl olan taharettir. Bunların yüzde yüz necis oldukları bilinmedikçe temizliklerine hükme­dilir.

6- Nafile namazlarda efdal olan gece namazları gibi ikişer kılın-makdır. Şâfiîler'in mezhebi budur. Hanefîler'e göre ise gündüz nafilele­rinde iki veya dört rek'âtda selâm vermek caizdir. Dörtden yukarısı mek-rûhdur. Gece namazlarında ise iki, dört ve sekiz rek'âtda bir selâm ver­mek caizdir; fazlası mekruh olur.   îmam   Ebû   Yûsuf   ile imam Muhammed'e göre gece namazlarında efdal olan iki rek'âtda bir se­lâm vermekdir.

İmam A'zam'a göre gece ve gündüz namazlarında dörder rek'­âtda selâm vermek efdaldır.

7- İyiyi kötüyü ayıran bir çocuğun n&mazı sahîhdir.

8- Namazda imamdan ma'dâ iki cemâat bulunursa, imamın arka­sına dururlar. Bütün ulemâ'nın mezhebi budur. Yalnız İbni Mes'ûd (Radiyaliahû anh)  ile iki râvîsine göre o iki kişi İmamla birlikde saf f teşkil ederler. İmam onların arasına durur.

9- Kadınlar, namazda erkklerin arkasına dururlar.

Mâİikîler, Şâfiîler'le aralarında ihtilâf ettikleri meşhur bir mes'ele hakında bu hadîsle istidlal ederler. Mes'ele şudur: Bir kimse, elbise giy-miyeceğine yemin etse de sonra onu ayaklarının altına alarak; üzerine çıksa Mâlîkîler'e göre yemini bozulur, Şâfüler'e göre bozulmaz. Mâİikîler bu hadîsle istidlal ederek ayak altına serilen bir şey'in, onu giyme hük­münde olduğunu söylerler. Şâfiîler ise her şey'in giyilişinin kendine mah­sûs olduğunu söyleyerek hadîsdeki giymek tâbirini, yere sermek mânâsı­na almışlardır.

Hasır'ın kararması, çok kullanıldığından ve üzerinden çok zaman geç-tiğindendir. Hz. Enes'in onun üzerine su serpmesi; yumuşatmak ve tozunu gidermek içindir. Çünkü hasır hurma dalından örülmüşdü. Nite­kim başka bir rivâyetde bu şekilde tasrîh edilmişdir.

Kaadî İyâz'a göre Hz. Enes'in hasıra su serpmesi, onun necis olduğunda şüphe ettiği içindir. Kaadî'ya göre pis veya temiz olduğunda şüphe edilen bir şey hiç yıkamadan üzerine su serpmekle te­miz olur.

 

267- (659) Bize Şeybân b. Ferrûh ile Ebû'r - Rabî', ikisi birden Abdülvâris'den rivayet ettiler. Şeybân dedi ki : Bize Âbdülvâris, Ebû't - Tayyâh'dan, o da Enes b. Mâlik'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) insanların en güzel ahlâklısı idi. Bazen kendileri bizim evde iken namaz vakti gelirdi. Hemen altındaki yaygının temizlenmesini emreder; yaygı süpürtilürdü. Sonra Üzerine su serpilir di; daha sonra Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) imam olur; biz de arkasına durarak bize namaz kıldırıldı.»

Enes'lerin yaygısı hurma yaprağradanmış.

Bâzıları bu rivâyetlerdeki su serpmeyi, yaygı pis olduğu takdirde yı­kamak mânâsına, almışlardır, pisliğinde şüphe edildiği sûretde ise ya Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in gönlü olsun diye yahut şüpheyi gidermek için üzerine su serpmiştir derler. Çünkü Hz. Enes lerin evin­de memeden henüz ayrılmış küçük Ebû Umeyr vardı. Ebû Umeyr bazen o yaygının üzerinde otururdu. Bu çocuk Hz. Enes'in anne bir kardeşi idi.

 

268- (660) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâşim b. El-Kaasim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süleyman, Sâbit'den, o da Enes'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımıza girdi. Evde ben, annem ve teyzem Ümmü Haram'-dan Uşka kimse yoktu. Resûlüllah (SaüaUahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kalkın size namaz kıldırayım!» buyurdu. (Bu teklif namaz vakti dı­şında idi) Bize namaz kıldırdı.

Bir adam sâbit'e: Resûlüllah (Saüallahü Aleyhi ve Seltem) Enes'i nereye durdurmuş? diye sormuş. Sabit: Onu sağ tarafına durdurmuş; demiş. Enes demiş ki:

Sonra Resûlüllah (Scühülahü Aleyhi ve Sellem) bize, hâne halkına, bütün dünyâ ve âhiret hayırlarını dua etti. Annem:

— Tâ Re sula Hah! Bu senin hizmet kâr çığındır. Allâha onun için duâ et!» dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (Stûlallahü Aleyhi'veSellem)benim için bütün hayırları duâ etti. Bana yaptığı duâ'nın sonu şöyle demek oldu :

«Yâ Rabbî, bunun malını ve zürriyetini çoğalt, ve kendisine bu husûs-da bereket ihsan eyle!»

 

269- (...) Bize Ubeydullah b. Muâz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Abdullah b. Muhtardan [110] naklet rivayet etti, o da Musa b. Enes'i, [111] Enes b. Malik'den naklen rivayet ederken dinlemiş. Enes'in rivayetine göre Resûlüllah (Saiktltahü Aleyhi ve Sellem) Enes ile annesine yahut teyzesine namaz kıldırmış, Enes: «Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) beni sağ tarafına, kadını da arka­mıza durdurdu.» demiş.

 

(...) Bize bu hadîsi Muhammed b. El-Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. H.

Bu hadîsi bana Züheyr b. Harh dahi rivayet etti. Dedi ki: Bize Abdurrahmân (yâni İbni Mehdi) rivayet etti. Dedi ki: Bize Şu'be bu isnâdla rivayet etti.

Bu hadîsler başka bir gün geçen bir vak'aya âiddirler. Bunlarda zi­yâde olarak Resûlüllah (Saltailahü Aleyhi ve Sellem) 'in Enes ailesine hayır duada bulunduğu, bilhassa Hz. Enes'in annesi Ümmü Sü1eym (Radiyaİlahû anhaı 'nm! ricası üzerine hassaten   Enes (Radiyatlahû anha)'a hayır duada bulunduğu; duasını:

«Yâ Rabbî bunun malını ve zürriyetini çoğalt! Kendisine bu bâbda bereket ihsan eyle» cümleleri ile bitirdiği beyân ediliyor.

Hak Teâlâ Hazretleri, Resûl-i Zlşan'ının duasını kabul buyurmuş; Enes (Radiyalİahû anh) 'in hanesinde o günden sonra dillere destan ola­cak derecede bir bereket çağlamışdır.

Bu hadîsin şerhi «Kitâbü't - Tahâre» nın başlarında geçmişdir.

 

270- (513) Bize Yahya b. Yahya Et -Temimi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hâlid b. Abdillâh haber verdi. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe dahî rivâyt etti. Dedi ki: Bize Abbâd b. Avvâm rivayet etti. Bunların ikisi de Şeybânî'den, o da Abdullah b. Şed-dâd'dan naklen rivayet etmişler. Abdullah şöyle demiş: Bana Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'ih zevcesi Meymûne rivayet etti ve: «Resûlül-lah ISallallahü Aleyhi ve Selîem) namaz kılar; ben de onun hizasında bulu­nurdum. Bazen secde ettiğinde elbisesi bana dokunurdu. Küçük bir sec­cade üzerinde namaz kılardı.» dedi.

 

271- (661) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivayet et­ti. Bunlar hep birden A'meş'den rivayet etmişlerdir. H.

Bana Süveyd b. Said rivayet etti. Dedi ki: Bize Ali b. Müshir rivayet etti. Bunlar hep birden A'meş'ten rivayet etmişlerdir. H.

Bize İshâk b. İbrahim de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize İsâ b. Yûnus haber verdi. (Dedi ki) : Bize A'meş, Ebû Süfyân'dan, o da

 

1910                                          SAHÎH-l  MÜSUM

Câbir'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Bize Ebû Saîd-i Hudrî rivayet etti, ki kendisi Resûlüllah (SaltoÜahii Aleyhi ve Stllcm) 'in yanına girmiş de, onu bir hasır üzerinde namaz kılar; secde ederken bulmuş.

Hz. Meymûne hadisini Buhârî -Taharet» ve «Namaz» bahislerinde; Ebû Dâvûd Ue îbni Mâce dahi «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Humra: Hurma yapraklarından yapılan ve iplikle örülen bir nevi' küçük seccadedir. İnsan boyu kadar uzun olursa, ona hasır derler.

Îbni Abbâs "(Radiyallahû anh) 'dan rivayet edilen bir hadîsde: «Bir fare fitil çekerek geldi. Fitili Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Önüne; onun oturduğu humranm üzerine bıraktı. Böylece humradan dirhem mikdârı bir yer yandı.» denilmektedir. Bundan, büyük seccadeye de humra denilebileceği anlaşılır.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükünmler:

 

1- Namaz kılan bir kimsenin bedenine kadının dokunması, nama­zına zarar vermez. İsterse kadın hayızlı olsun.

2- Humra denilen küçük seccade üzerinde namaz kılmak kerâhet-siz olarak caizdir. Hattâ Saîd b. El-Müseyyeb 'den bunun sünnet olduğu bile nakledilmişdir. Ashâb-ı kiramdan Câbiı, Ebû Zerr, Zeyd b. Sabit ve Abdullah b,   Ömer (Radiyallahû cmhâm) humra üzerinde namaz kılmışlardır.

 

49- Namazı Cemaatla Kılmanın ve Namaz Beklemenin Fazileti Babı

 

272- (649) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be ile Ebû Küreyb, ikisi birden Ebû Muâviye'den rivayet ettiler. Ebû Küreyb dedi ki: Bize Ebû Muâviye; A'meş'den, o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Resûlüllah (Saüallahii Aleyhi ve Sellem) :

«Kişinin cemaatla kıldığı namaz, evinde ve pazarında kıldığı nama­zından yirmi kusur derece ziyâde olur. Bu da, şundandır: Cemâate)an biri abdest alır da onu tertemiz yapar; sonra mescide gider, kendisini namaz­dan başka hiç bir şey harekete geçirmez, namazdan başka hiç bir niyeti de olmazsa mescide girinceye kadar attığı her adıma mukabil ona bir de­rece yükseltilir. Ve yine attığı her adıma mukabil bir günâhı bağışlanır. Mescide girdiği zaman dahî kendisini orada namaz hapsettiği müddetçe namazda sayılır. Böylesi namaz kıldığı meclîsde bulunduğu müddetçe me­lekler kendisine salât eyler ve: (Yâ Rab! Buna rahmet buyur. Yâ. Rab! Bunu mağfiret eyle! Yâ Rab! Burada eziyet vermedikçe, abdestini boz­madıkça bunu tevbesini kabul et!)   derler.» buyurdular.

 

(...) Bize Saîd b. Amr El - Eş'asî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abser haber verdi. H.

Bana Muhammed b. Bekkâr b. Reyyân da rivayet etti. Dedi ki: Bize İsmail b. Zekeriyyâ rivayet etti. H.

Bize İbnü'l - Müsennâ da rivayet etti. Dedi ki: Bize İbni Ebî Adiyy, Şu'be'den rivayet etti. Bunların hepsi Ameş'den buisnâdla bu hadîsin mânâsı gibi rîvâyetde bulunmuşlardır.

 

273- (...) Bize İbni Ebî Ömer de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süf-yan, Eyyûb-u Sahtiyânî'den, o da İbni Sîrîn'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Şüphesiz ki sizden biriniz namaz kıldığı yerinde bulunduğu müddet­çe, melekler ona salât eyler ve abdestini bozmadığı müddetçe: Yâ Rabbî!

Buna mağfiret eylel Yâ Rabbî! Buna rahmet eyle!., derler. Sizden biriniz kendisini namaz hapsettiği müddetçe; namazda sayılır.»  buyurdular.

 

274- (...) Bana Muhammed b. Hatim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bi­ze Behz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Sâbit'den, o da Ebû Râfi'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki ; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kul, namazgahında namazı beklediği müddetçe namazda olmakda devam eder; melekler de ta oradan gidinceye yahut abdest bozuncaya ka­dar: Yâ Rabbî! Onu mağfiret eyle! Yâ Rabbî! Ona rahmet eyle!., derler.» buyurmuşlar.

Râvî diyor ki: Abdestini bozmak ne oluyor? dedim: «Fıslatır yahut zartlatır.» dedi.

 

275- (...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Ebû'z - Zinâd'dan duyduğum, onun da A'rac'dan, onun da Ebû Hüreyre'­den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Sizden biriniz kendisini namaz hapsettiği ve ailesi nezdine dönmek-den kendisini ancak namaz men ettiği müddetçe namazda olmakda de­vam eder.»   buyurmuşlar.

 

276- (...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize fbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus haber verdi. H.

Bana Muhammed b. Selemete'l Muradı de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Vehb, Yûnus'dan, o da İbni Şihâb'dan, o da tbni Hür­müz'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Saüallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sizden biriniz namazı bekleyerek oturduğu müddetçe abdestini boz­mamak şartı ile namazdadır. Ona melekler duâ eder; Yâ Rabbi! Bunu mağfiret buyur! Yâ Rabbî! Buna rahmet eylel derler.» buyurmuşlar.

 

(...) Bize Muhammed b. Râfi' de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdur-razzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) 'den bu hadîs gibi rivâyetde bulundu.

Bu hadîsi Buhârî «Namaz» bahsinin bir iki yerinde; Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hadîsin şerhi «Cemaatla namaz kılmanın fazileti» babında geçmişdir.

Meleklerin salâtı: Mü'minler için istiğfarda bulunmakdır. Bâzıları buradaki meleklerden murâd Hafaza yahut seyyare melekleridir. Her iki nevi birden kaadedilmiş de olabilir; demişlerdir. Melâike kelimesi harf-i tarif ile kullanılmış bir cem'idir. Harf-i tarif istiğrak yâni umûm ifâde eder.

Görülüyor ki abdest alarak mescidde namazı bekleyen bir kimse için melekler istiğfarda bulunurlar; onun için, Allâh'dan mağfiret ve rahmet dilerler. Bu iki kelimenin arasındaki fark şudur: Mağfiret, günahları ört­bas etmekdir; Rahmet ise kul'a bol bol ihsanda bulunmakdır.

— Burada :

«Eziyet vermedikçe, abdestini bozmadıkça bunun tevbesini kabul et!» ifâdesinden murâd: «Abdestini bozmak suretiyle meleklere eziyet verme­dikçe.» demekdir. Yâni cümleden mef'ûl hazf edilmişdir. Zîra melekler abdest bozmakdan eziyet duyarlar. Abdest bozmakdan murâd ise hadîsin bir rivayetinde beyân buyurulduğu vecîhle sesli veya sessiz yellenmekdir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler

 

1- Cemaatla kılınan namaz,, yalnız başına kılınan   namazdan yirmi şu kadar kat daha faziletlidir.

2- Evlerde ve pazar yerlerinde mescîd yapılabilir.

3- Mescidde abdest bozmak günahdır. Orada abdestini bozan kimse meleklerin, kendisi için istiğfarından mahrum kalır.

îbni Battal: «Bir kimse hiç yorulmadan günahlarının affo­lunmasını isterse namazdan sonra mescidde kalmayı ganimet bilsin! Çün­kü böylesine melekler duâ ve istiğfar ederler. Onun hakkındaki bu duala­rın kabulü umulur...» demişdir.

4- Mescidde olsun, başka bir yerde olsun namazı beklemek mutlak sûretde faziletli bir işdir.

5- Mescidde abdest bozmak bu fazileti giderir. Ondan sonra orada az veya çok oturmanın faydası yokdur.

6- Mescidde yellenerek abdest bozmak, orada sümkürmekden da­ha fenadır.

Abdestsiz mescidde oturmanın hükmü hakkında selef-i sâlihîn ihtilâf etmişlerdir. Hz. Ebû'd-D erdâ 'nm mescidden çıkarak bevl ettiği, sonra abdest almadan tekrar mescide dönerek arkadaşları ile sohbetde bulunduğu rivayet olunur. Bunun emsali Hz. A1î (Radiyaiiahû anh) ile Atâ' İbrahim Nehaî ve Saîdb. Cübeyr haze-râ tından da rivayet olunmuşdur. Saîd b. El-Müseyyeb ile Hasan-ı Basrî'ye göre kasden abdestsiz olarak mescidde otur­mak mekruhdur.

 

50- Mescidlere Doğru Cok Adım Atmanın Fazileti Babı

 

277- (662) Bize Abdullah b. Berrâd El - Eş'ari ile Ebû Kfireyb ri­vayet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Üsame, Büreyd'den, o da Ebûden, o da Ebû Musa'dan naklen rivayet etti. Ebû Mûsâ şöyle demiş: Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Şüphesiz ki namaz hususunda insanların en büyük ecre nail olanı, mescide derece derece en uzak olanlarıdır. Namaz vaktini bekleyip de o-nu imamla kılanın ecri de onu kılarak uyuyan kimsenin ecrinden daha bü­yüktür.»  buyurdular.

Ebû Küreyb'in rivayetinde: «O namazı imamla birlikde cemâat hâ­linde kılarsa.» ibaresi vardır.

Bu hadîsi   Buhârî   «Ezan» bahsinde tahrîc etmişdir.

Mescidlerden uzakta yaşıyanların daha çok sevap kazanması, uzak mesafeden gelerek meşakkat katlandıkları içindir. İbâdetin.en faziletlisi en zahmetli olanıdır. Binaenaleyh meşakkate katlanarak uzak mescide gitmek ve namazı orada kılmak daha sevaplıdır.

Kirmanı diyor ki: «Eğer; Sabah namazını bekleyerek imamla kılan kimsenin ecrinin onu hemen kılarak yatan kimsenin ecrinden daha fazla olacağı meydanda ve zarurîdir. O halde bunu söylemekden ne fayda hâsıl olur? dersen.

Ben de derim ki; Bu cümlenin mânâsı şudur : Namazı vaktin sonuna doğru bekleyerek imamla kılanın ecri, onu ihtiyarî vaktinde yalnız basma kılandan daha çokdur, yahut namazı bekleyerek imamla kılanın ecri hiç beklemeden imamla kılanın ecrinden daha büyükdür. Yâni sevabın ziya­deleşmesine mesafe uzaklığı nasü te'sîr ederse, zamanın uzunluğu da öyle te'sîr eder. Çünkü bunların ikisinde de fazla meşakkat vardır.» Bun­dan anlaşılıyor ki, namazı ihtiyari vaktinden sonraya bırakmak sevap-dan hâli değildir. Nitekim sıcağın şiddetli zamanında öğleyi serinlik za­manına bırakmak, ikindiyi güneşin rengi değişmesine yakın bir zamana, yatasıyı gecenin üçte birine, sabahı iyice ortalık aydınlandığı zamana b:-rakmakda ecir vardır.

Hadîs-i şerif çok adım atmaya sebep olan uzak mescide gitmenin fazîletine delildir.

 

278- (663) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab ser, Süleyman Et-Teymî'den, o da Ebû Osman En - Nehdî'den, o da Übcy b. Kâ'b'dan naklen haber verdi. Übey şöyle demiş: Bir adam vardı ki, mes­cide ondan daha uzakda bulunan hiç bir kimse bilmem. Bu zât hiç bir (cemâat) namazını kaçırmıyordu. Kendisine şöyle dediler (Yahut ben ona şöyle dedim) : Bir eşek satın alsan da karanlıkda ve sıcakta ona bin-sene!.. O zât şu cevâbı verdi: Evimin mescidin yanıbaşında olması beni memnun etmez. Çünkü ben, mescide gidişimin ve evime döndüğüm vakit dönüşümün lehime yazılmasını isterim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Allah senin için bunların hepsini bir araya topladı.»   buyurdular.

 

(...) Bize Muhammed b. Abdilâ'lâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu'temir rivayet etti. H.

Bize İshâk b. İbrahim de rivayet etti. Dedi ki : Bize Cerîr rivayet etti. Bunların ikisi de Teymî'den bu isnâdla bu hadîsin benzerini rivayet et­mişlerdir.

 

(...) Bize Muhammed b. Ebî Bekir El - Mukaddemi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abbâd b. Abbâd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Âsim, Ebû Os­man'dan, o da Übey b. Kâ'b'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

— Ensâr'dan bir zât vardı ki evi Medînede (mescide) en uzak evdi. Bu zât, Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) İle birlikde kılınan hiç bîr namazı kaçırmazdı. Biz, kendisine acıdık. Ben dedim ki: Yâ Fülân! Sen bir eşek satın alsan da seni sıcakdan ve yerin zehirli haşerâtından korusa ya!., dedim. O zât, şu cevabı verdi:

— «Beri bak! Vallahi evimin Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in evine çadır ipi ile bağlanmış olmasını istemem!»

Onun bu sözü bana çok ağır geldi. Nihayet Nebiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e gelerek bunu, ona haber verdim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu çağırdı. O zât Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e de ayni şey'i söyledi ve kendisinin izlerinden ecir umduğunu söyledi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona :

«Senin için hakîkaten hesab ettiğin şey var.» buyurdular.

 

(...) Bize Saîd b. Amr El-Eş'asî ile Muhammed b. Ebî Ömer; ikisi birden îbni Uyeyne'den rivayet ettiler. H.

Bize Saîd b. Ezher E1 - Vâsıtî [112] de rivayet etti. Dedi ki : Bize VekT rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. Bunların hepsi Âsım'dan bu isnâdla, bu hadîsin benzerini rivayet etmişlerdir.

Ramda*: Şiddetli sıcak demekdir. Anlaşılıyor ki, kendisine merkep satın alması tavsiye edilen zât vâsıta ile —ne kadar uzak olursa olsun— mescide gitmenin, yürüyerek gitmek kadar sevap olmıyacağını biliyor­muş. Onun için de bu teklifi kabul etmemiş. «    36      » cümlesinin mânâsı, «Bu bana ağır geldi; sözün çirkinliği beni üzdü.» demekdir. Bura­daki çirkin söz, o zâtın: «Evimin, Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in evine çadır ipi ile bağlı olmasını istemem.» demesidir. Dünyâda ResÛ-lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e komşu olmak gibi fazilet ve bahtiyar­lık yokdur. Ancak o zât bu sözü ile bu mânâyı kasdetmemiş; sevabının çok olması için evinin, mescide uzak olmasını dilemişdir. Onun için de Resûl-ü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine bir şey dememiş; yaptığının doğru olduğunu tasdik için :

«Senin için hakîkaten hesâb ettiğin şey var.» buyurmuşlardır.

Kaadı İyâz'ın beyânına göre Selefin ulemâsı en uzak câmi'e gidene de aynı sevabın verilip, verilmiyeceği hususunda ihtilâf etmişler-dü1- Hasan-ı Basrî ile diğer bâzı ulemâ bunu kerîh görür; ve:Mahallesinin mescidinden uzağa gidilmez.» derlermiş. Mâlikîler'in mez­hebi de budur.

Enes b. Mâlik (Radiyallahû anh) yeni yapılan mescidleri ge­çerek, eski mescidlere gidermiş.

HadΣ-i şerîf, mescide gidişde olduğu gibi, dönüşde de sevap yazıla­cağına delâlet etmektedir.

 

279- (664) Bize Haccâc b. Şâir rivayet etti. (Dedi kî) : Bize Ravh b. Ubâde rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ b. İshâk rivayet etti. (Dedi ki); Bize Ebûz-Zebeyr rivayet etti... Dedi ki : Ben, Câbir b. Abdil-lâh^dan dinledim. Şöyle dedi: Mahallemiz, mescidden uzakdî. Bu sebep­le evlerimizi satarak, mescide yaklaşmak istedik. Fakat Resûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) bizi bundan nehy ederek:

«Sizin için hakikaten her adımda bir derece vardır.» buyurdular.

 

280- (665) Bize Muhammed b. El - Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüssamed b. Abdi 1 vâris rivayet etti. Dedi ki: Babamı rivayet eder­ken dinledim. Dedi ki: Bana Cüreyrî, Ebû Nadra'dan, o da Câbir b. Abdil-lâh'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: (bir ara) mescidin etrafın­daki arsalar hâli kaldı. Bunun üzerine Beni Seleme kabilesi, mescidin ya­nma taşınmağa niyet ettiler. Resûlüllah (Sallaltahü A leyhi ve Sellem) bunu duydu ve onlara:

«Duydum ki mescidin yakınına taşınmak istiyormuşsun uz.» dedi. On­lar:

— Evet, Yâ Resûlâllah! Buna niyet ettik... dediler. Resûlüllah (Sadallahü Aleyhi ve Sellem) :                                                    

«Ey Benî Seleme! Yurdunuzda kalın ki adımlarınız yazılsın; Yurdunuz­da kalın ki adımlarınız yazılsın!»  buyurdular.

 

281- (...) Bize Âsim b. Nadr Et-Teymî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu'temir rivayet etti. Dedi ki: Kehraes'i, Ebû Nadrâ'dan, o da Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivayet ederken dinledim. Câbir şöyle demiş: «Benû Selime (kabilesi) mescidin yakınına göçmek istediler. Oralardaki arsalar da boştu. Peygamber (Saltaltahü Aleyhi veSellem) bonu haber alarak:

«Ey Benî Seleme! Yurdunuzda oturun ki izleriniz yazılsın!» buyurdu. . Bunun üzerine onlar : «Artık yerlerimizden göçmüş olsak sev inmezdik...» dediler.

Benû Selime, Ensâr'dan bir kabiledir. Araplarda bunlardan başka Benû Selime yokdur. Oturdukları yer mescide takriben bir mil uzakmış. Bu. sebeple mescidin yanına taşınmak istemişlerde de Resûlülıah (Saliallahü Aleyhi v* Sellem) buna razı olmamış. Çünkü Benû Selime yaşadıkları sem­tin âdeta bekçisi mesabesinde imişler. Onlar, oradan kalkarlarsa Medine'­nin o semti muhâfızsız kalacakmış. Onun için Resûlüllab (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerini mescide gelmek için çok yürüyerek kazanacakları sevaba teşvik etmişdir.                                                               

Buradaki yazılmadan murâd, sevaplarının amel defterlerine yazılma­ğıdır. Bundan   Benû   Selime 'nin sâlihler meyâmna yazılmaları da kasdedilmiş olabilir. Onların sulehâ'nın arasına yazılması, başkalarının da .^cemaata devamına sebep olur.     Uesiklüllah (Salktllahü Aleyhi veŞeüem) bir hadîs-i şeriflerinde:

«Her kim iyi bir çığır açarsa, onun mükâfatı da o yolda gidenlerin mükâfâatı da kendinin olur.»  buyurmuşdur.

 

51- Namaza Gitmekle Günahların Yokedilmesi ve Derecelerin Yükseltilmesi Babı

 

282- (666) Bana İshâk b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ze-keriyyâ b. Adiy haber verdi. Dedi ki: Bize Ubeydullah (yâni îbni Amr) Zeyd b. Ebî Üneyse'den, o da Adiy b. SâMt'den, o da Ebû Hâzim-i Eş/caî'-den, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim evinde temizlenir de sonra A/Jâh'ın evlerinden birine; Al­lah'ın farzlarından birini edâ ermek için giderse adımlarının birisi bir gü­nâh yo&eder; öteki de bir derece yükseltir.»  buyurdular.

 

283- (667) Bize Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys rivayet etti. H.

Kuteybe dedi ki : Bize Bekr (yâni İbni Mudar) rivayet etti. Bunların ikisi de îbni'l - Hâd'dan, o da Muhammed b. İbrahim'den, o da Ebû Sele-mete'bnî Abdirrahmân'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu... demiş. Bekr'in ha­disinde ise Ebû Hüreyre, ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} 'i şöyle bu­yururken işitmiş (denilmişdir.) Efendimiz :

«Söyleyin bakalım birinizin kapısının önünden bir nehir aksa, günde bes defa o nehirde yıkansa (vücûdunun) kirinden brr şey kalır mı?»buyur-

muşlar. Ashât):

— Hayır, Onun kirinden hiç birşey kalmaz! demişler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«işte beş vakit namazın misâli budur. Onlarla Allah günahları yok eder.» buyurmuşlar.

 

284- (668) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe île Ebû Küreyb rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Ebû Süfyân'dan, o da Câbir (yâni İbni Abdillâh)'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş:

Resûlülîah (Saliallahü A leyhi ve Seîlem) :

«Beş vakit namazın misâli, birinizin kapısı önünden gürülgürül akan ve içinde her gün beş defa yıkandığı bir nehir gibidir.»  buyurdular.

Ravî demiş ki: Hasen: Bu kir nâmına ne bırakır? dedi.

Hz. Ebû Hüreyr.e 'den rivayet olunan ikinci hadîsi Buhâri «Mevâkîtü*s - Salât» bahsinde; Ti rraizî «Emsal» de; Nesâî de «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Gerek Ebû Hüreyre hadîsinde, gerekse ondan sonraki Câ­bir   hadîsinde namazlar temsîl sureti ile anlatılmışdır.

İbnü'l - Arabî diyor ki: «Bu temsilin vechi şudur : İnsan hissî olan pisliklerle kirlenir ve gerek bedeni, gerekse elbisesi pislenir de, onu bol su ile nasıl yıkarsa beş vakit namaz da öyledir. Bunlar kul'u, günah, kirlerinden temizler. O derece ki yok etmedik, keffâret olmadık hiç bir günah bırakmazlar.»

Buradaki rivayetler mutlak oldukları için küçük ve büyük bütün gü­nahlara şâmil gibi görünür. Çünkü «Hatâya» lâfzı küçük günahlara oldu­ğu gibi büyük günahlara da itlak olunur. Ancak imam Müslim 'iri, Hz. Ebû Hüreyre 'den merfu olarak rivayet ettiği bir hadîs bu­radaki günahlardan yalnız küçüklerinin kasdedildiğini beyân etmişdir. Mezkûr hadîsde :

«Beş vakit namaz, büyük günahlardan kaçınıldığı müddetçe kendi aralanndaki günahlara keffârefdir.»   denilmektedir.

İbni Battal, babımız hadîslerinden hassaten küçük günah­lar kasdedildîği anlaşıldığını söylüyor. Çünkü Resul-i Ekrem (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) günahları kire benzetmişdir. Hâlbuki kir, ondan daha bü­yük yara ve berelere nisbetle küçükdür.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Küçük günahların keffâreti, büyük günahlardan korunmak olduğu nass-ı Kur'ân ile sâbitdir. O hâlde beş vakit namaz neye keffâret olacakdır?

Cevap: Büyük günahlardan kaçınmak ancak beş vakit namazı kıl­makla tamam olur. Beş vakit namazını kılmayan bir insan büyük günah­lardan sakınmış olmaz. Zîra namazı terk etmek büyük günahlardandır. Binaenaleyh büyük günahların, küçüklerine keffâret olabilmesi beş vakit namazı kılmaya bağlıdır.

 

285- (669) Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe ile Züheyr b. Harb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Yezîd b. Hârûn rivayet etti. (Dedi ki) : Biae Mu-hammed b. Mutarrif, Zeyd b. Eslem'den, o da Atâ' b. Yesâr'dan, o da Ebû Hureyre'den, o da Peygamber (Salîaîlahü Aleyhi ve Selîem) 'den naklen ha­ber verdi. Resûlüllah (Salîaîlahü Aleyhi ye Sellem):

«Her kim sabahleyin yahut akşamleyin mescide giderse; her akşam, sabah gittikçe Allah, ona cennette bir misafir ikramı hazırlar.» buyurmuş­lar.

Bu hadîsi   Buhar î   «Ezan» bahsinde tahrîc etmişdir.

Ulemâ «Gadâ» ve «Râha* kelimelerinin mânası üzerinde ihtilâf et­mişlerdir. Bu ihtilâflardan anlaşıldığına göre sabandan, güneşin zevaline kadar olan yürüyüşe araplar «Güdüv»; güneşin zevalinden, gecenin evve­line kadar devam eden yürüyüşe de «Ravâh» derler. Bu iki kelime meca­zen «Gidip geldi» mânâsında da kullanılırlar. Burada onlardan murâd muayyen olan iki vakit yani akşamla sabah değil bütün namazlara de­vamdır.

«Nüzul» gelecek misafire yapılan hazırlık ve onu ağırlamak için ha­zırlamak için hazırlanan eşyadır.

 

52- Sabah Namazından Sonra Namazgahında Oturmanın ve Mescidlerin Faziletleri Babı

 

286- (670) Bize Ahmed b. Abdiliâh b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki) Bize Zütieyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Simâk rivayet etti. H.

Bize Yahya b. Yahya dahî rivayet etti. Lâfız onundur. Dedi ki: Bize Ebû Hay seme, Simâk b. Harb'dan naklen haber verdi. Simâk şöyle demiş: Câbir b. Semura'ya:

—  Sen Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber otururmuy-dun? dîye sordum. Câbir:

—  Evet (Hem de) çok!.. Resulü! I ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah yahut gadât namazını    kıldığı namazgahından, güneş doğuncaya kadar kalkmazdı. Güneş doğduğu zaman kalkardı (Bu müddet zarfında) ashabı ile konuşurlardı. Bazen câhiliyet devri işlerine dalarlar da ashâb güler; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  de tebessüm buyururdu.» dedi.

 

287- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Vekî', SüîyânMan rivayet etti.

Ebû Bekir dedi ki : Bize Muhammed b. Bişr de, Zekerıyyâ'dan rivayet etti. Bunların ikisi de Simâk'dan, o da Câbir b. Semura'dan naklen riva­yet etmişlerdir ki, Pey^gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazım kıldığı vakit güneş iyice doğuncaya kadar namazgahında otururmuş.

 

(...) Bize Kuteybe ile Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet ettiler. Dedi­ler ki: Bize Ebü'l Ahvas rivayet etti. H.

Bize İbnüi - Müsennâ ile îbni Beşşâr dahî rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti. BBualann ikisi de Simâk'dan bu isnâdla rivayet etmişler; fakat «iyice» kelimesini söylememişlerdir.

 

288- (671) Bize Harun b. Mâ'rûf ile İshâk b. Mûsâ el - Ensârî riva­yet ettiler. Dediler ki: Bize Enes b. lyâz (Harun'un rivayetinde: bana îbni Ebî Zübâb rivayet etti; Ensârî'nin rivayetinde ise: Bana El - Haris rivayet etti; denilmişdir.) Ebû Hüreyre'nin âzâdlisı Abdurrahmân b. Mihrân'dau, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki, Resûiüllah {Sallallahü A leyhi ye Seilem) :

«ÂÜİâh'a en makbul beldeler, o beldelerin mescidleridir. En sevimsiz beldeler de, o beldelerin çarşı fa rıdft1.» buyurmuşlar.

Ashâb-ı kirâm'ın câhiliyet umuruna ait, mahabbete dalmaları eski milletlerin târihine âid şeyler konuşmakdan ibaretti. Güneş doğuncaya kadar sabah namazı kılman yerde oturmak ve iyice yükselip nafile ibâdet zamanı gelince, o ibâdete başlamak müstehabdır. Ashâb-ı kirâm'm konuş­maları nafile ibâdet zamanından öncedir. Çünkü o zaman mahabbete dâl-mâk mekrûhdur.

Bu hadîs gülmekle, tebessüm etmenin caiz olduklarına delildir. îkin-ci hadîsde, Allah indinde en 'makbul yerlerin mescidler olduğu bildirili­yor. Kaadî İyâz'a göre, onların makbul olmasına sebep ihlâs ve takva üzere bina edilmeleridir. En sevimsiz yerlerin ise çarşı ve pazar­lar olması, o yerlerde sırf dünyâ için çalışıldığı Allah Teâlâ zikredilmedi-ği, yalan.yere yömîri etmek suretiyle insan aldatıldığı içindir.

Allah'ın muhabbet ve buğzu,' hayır ve şerrin irâdesi yahut bunlara yaratmasıdır. Yâııî mahabbetinden murâd, bâzı kimseleri mes'ûd halk et­mesi; buğzundan murâd da bir takımlarını şakı yaratmasıdır, Mescidler, Allah Teâlâ'nm rahmetinin indiği yerlerdir. Çarşı ve pazarlar ise bunun aksinedir.

 

53- İmamete En Layık Olan Kimse Babı

 

289- (672) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebü Av an e, Katâde'tien, o da Ebû Nadra'daa, o da Ebû Saîd-i HudrS'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Resûiiiüaii (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

KNamuz. ksİacak kimsebr, uç kişi olursa, biri kendilerine imam olsun! Onların İmamlığa en layık olanı, en iyi okuyanıdır.»  buyurdular.

 

(...) Bize Muhammed b. Beşşâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Hâlid-i Ahmer, Saîd b. Ebî Arûbe'den rivayet etti. H.

Bana Ebû Gassân El-Mismaî dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muâz — ki İbni Hişâm'dır.— rivayet etti. (Dedi ki) : Bana, babam rivayet etti. Bu râvîlerin hepsi Katâde'den bu isnâdla, bu hadîsin mislini rivayet et­mişlerdir.

 

(...) Bize Muhammed b. El - Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Salim b, Nûh [113] rivayet etti. H.

Bize Hasen b. îsâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Mübarek riva­yet etti. Bunlar hep birden, Cüreyrî'den, o da Ebû Nadra'dan, o da Ebû Saîd'den, o da Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'den bu hadîsin mis­lini rivayet etmişlerdir.

 

290- (673) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Saîd-i Eşecc, ikisi birden Ebû Hâlid'den rivayet ettiler. Ebû Bekir dedi ki: Bize Ebû Hâ-lid-i Ahmer, A'meş'den, o da İsmail b. Recâ'dan, [114] o da Evs. b. Dam'ac [115]'dan, o da Ebû Mes'ûd-u Ensârî'den naklen rivayet etti, Ebû Mes'ûd şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Cemaata, Allah'ın kitabını en iyi okuyanları imam olur. Eğer okuma hususunda müsâvî iseler, sünneti en iyi bilenleri; sünnet hususunda da müsâvî iseler hicret itibârı ile en kıdemlileri; hicret hususunda da müsâvî ise­ler, islâmiyet'i kabulde en kıdemlileri imam olur. Sakın birinin hâkim ol­duğu yerde, başka biri ona imam olmasın! Ve hiç bir kimse başkasının e-vinde onun izni olmaksızın yaygısının üzerine oturmasın!» buyurdular.

Ebû Saîd-i Eşecc, kendi rivayetinde «silmen» (İslama giriş) yerine «sinnen» (yaşça) demişdir.

 

(...) Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Muâviye riva­yet etti. H.

Bize İshâk da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cerîr ile Ebû Muâviye ha­ber verdiler, H.

Bize Eşecc dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Fudayl rivayet et­ti. H.

Biae İbni Ebî Ömer de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân rivayet et­ti. Bu râvîlerin hepsi A'meş'den, bu isnâdla; bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.

 

291- (...) Bize Muhammed b. El - Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. İbntil - Müsennâ dedi ki: Bize Muhammed b. Ca'fer, Şu'be'den, o da İsmail b. Recâ'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Ben, Evs b. Dam'act şöyle derken işi t di m : Ben Ebû Mes'ûd'u şunu söylerken dinledim: Bize

Resûlüllah   (Saltalîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Cemaata, Allah'ın kitabını en iyi okuyanları ve okuma hususunda en kıdemlileri imam olur. Eğer okumaları müsavi ise, onlara hicret husu­sunda en kıdemlileri, imam olsun! Hicret hususunda da müsavi iseler yaş'ça en büyükleri imom olsun! Sakın bir kimseye evinde ve idaresi altında bu­lu nen yerde İmamlık yapma! Onun evinde yaygısı üzerine de oturma! An­cak sana izin verirse yahut onun izni ile oturursan, o başka!»buyurdular.

Bu hadîsi Buharı 'den mâda bütün Kütüb-i Sitte sahihleri «İma­met» bahsinde tahrîc etmişlerdir. Onu îbni Hıbban ile Hâ­lemim dahi rivayet etmişlerdir. Yalnız Hâkim «Sünneti en iyî bilen­leri» yerine «En fakîh olanları.» demişdir, Fakîh tâbiri lâfız itibârı ile ga-rîb ise de isnadı sahihdir.,

Hanefîler'e göre, bir cemâatin içinde imamlığa en lâyık olanlar, sün­neti en iyi bilenleridir. Eğer bu husûsda müsavi olurlarsa Allah'ın kitâ-Dinı en iyi okuyanları; bunda da müsâvî olurlarsa en ziyâde vera've tak­va sahibi olanları; bunda da müsâvî olurlarsa en yaşlı olanları imam olur.

Vâkıâ hadîsde ilk aranacak vasfın en iyi okumak olduğuna işaret buyurulmuşsa da ashâb-ı kiram zamanında en iyi Kur'ân okuyanlar ayni zamanda dînin ahkâmını en iyi bilenlerdi. Sonraları hâl değişmişdir. Onun için Hanefîyye ulemâsı sünneti yânı ahkâmı en iyi bilenin imamlığa en lâyık olduğunu söylemişlerdir. Bununla beraber imam. Ebû Yûsuf-cîan bir rivayete göre en iyi Kur'ân okuyan imamlığa en lâyık olan. kim­sedir.

Şâfiîler'le Mâlîkîler'e göre hükümdar veya onun naibi olan vâlî v.s. gibi kimselerin onlardan daha erbabı bulunduğu hâlde imam olmaları mendûbdur. Ondan sonra sıra maaşlı imama gelir; o da yoksa ev sahibine gelir; o da lâyık değilse cemâat aralarından en fakîh olanını seçerler. Çün­kü namazda lâzım olan kıraat mikdârı ma'lûm ve mazbûtdur. Onu herkes bilir. Fıkıh mes'eleleri ise her kesin bileceği şekilde mazbut değildir. Ba­zen namazda Öyle hâl arız olur ki, o hâl karşısında doğru yolu ancak şer'î mesaili iyi bilen kimse bulabilir. Bundan dolayıdır ki, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Se'tlem) namazda imam olmak üzere ashabı arasından Ebû Bekir (RadiyaUahû anh) \ seçmişdir. Hâlbuki ashâb içersinde Hz. Ebû Bekir 'den daha. güzel Kur'ân-ı Kerîm okuyanlar bulundu­ğunu bizzat Resûlüllah (Saltailahü Aleyhi ve Sellem) beyân etmişti.

Nevevi'nin beyânına göre Şâfiüer'den bâzıları veya' sahibini fakih ile en iyi Kur'ân okuyana tercih etmişlerdir. Çünkü imamlıkdan. maksad, herkesden ziyâde vera' ve takva sahibi kimselerle hâsıl olur.

Vera' ile takva arasında fark vardır. Takva: Haram olan şeylerden sakınmakdır. Vera' ise, haramdan mâda şüpheli olan şeylerden bile sakınmakdır.

Hanbelîler'e göre imamlığa en lâyık olan, fıkhı en iyi bilen ve Kur'ân'ı en iyi okuyandır. Bu husûsda müsâvî olurlarsa Kur'ân'ı en iyi okuyan tercih edilir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) imam seçilecek kimselerin, sün­net ilmi hususunda da müsâvî olurlarsa hicret hususunda kıdemli olanı geçirileceğini beyân etmişdir.

Cumhûr-u ulemâya göre hicret kıyamete kadar devam edecekdir. Gerçi bir hadîs-i şerifde: «Mekke'nin fethinden sonra hicret yokdur.» buyurulmuşdur. Fakat bundan nıurâd bilumum her yer'den hicret değil «Mekke'den hicret yokdur.» demekdir. Çünkü fetihden sonra Mekke de-islâm diyarı arasına katılmışdır. Yahut bu hadîsdea murâd: «Mekke'nin fethinden önceki hicret gibi faziletli hiç bir hicret yokdur.» demekdir. îş-te imam seçilecek kimseler hicret hususunda da müsavi olurlar meselâ biri eski muhacirlerin oğullarından, diğeri yani muhacirlerden olursa, eski muhacirlerin oğlu tercih edilir.

Bu husûsda da müsâvî iseler, hadîsin bir rivayetine göre islamıyeti kabulde en kıdemli; diğer rivayetine göre yaş'ça en büyük olan tercih edi­lir.

Hadîsin bir rivayetinde :

«Sakın birinin hâkim olduğu yerde, başka biri ona imam olmasın!..»,

diğer rivayetinde :

«Sakın bir kimseye evinde ve idaresi altında bulunan yerde imamlık etme!..» buyurulmuşdur. Ulemâ bu husûsda şunları söylemişlerdir: «Ev sahibi, bir meclîsin hâkimi ve mescidin imamı, imamlık hususunda baş­kalarından evlâdırlar. Velev ki başkaları fıkıh, kıraat, vera' v.s. hususunda onlardan evlâ olsun.

Ev sahibi isterse imam olur; dilerse imamete başkasını geçirir. Bu husûsda söz onundur.

Ulemâdan bâzıları : «Hükümdar veya onun yerini tutan vali v.s. gibi biri geldiği zaman ev sahibine ve mahalle imamı gibi kimselere tercih edilir. Çünkü onun vilâyeti umûmidir. Ev sahibinin kendinden daha fazi­letli birine izin vererek onu imamete geçirmesi müstehâbdır.» demişlerdir.

«Tekrime» döşekT minder, posteki ve emsali yaygılardan ev sahibine tahsis edilenidir.

İmamlığa kimin tercih edileceği hususunda her mezhebin, kendine göre tafsilâtı vardır. Bunlar fıkıh kitaplarından öğrenilebilir.

 

292- (674) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmâîl b. İbrahim rivayet etti. (Dedi kî} Bize Eyyûb, Ebû Kılâbe'den, o da Mâ­lik b. Huveyris'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Biz delikanlı, yaşça bİribirimize yakın bir takını gençler Resûlüllah (Salîaîîahü Aleyhi ve Seilem) 'e geldik d£ onun yanında yirmi gece kaldık. Resûlüîlah (SailaUahü Aleyhi ve Seilem) pek merhametli ve nâzik idi. Ailelerimizi özlediğimizi anlayınca bize ailelerimizden kimleri bıraktığımızı sordu. Biz de kendisine haber verdik. Bunun üzerine :

«Aileleriniz nezdine dönün de, onların arasenda kaim! Hem onlara öğretin! kendilerine emir verin! namaz vakti gelince İçinizden biriniz size ezan okusun; sonra en büyüğünüz size imam olsun!» buyurdular.

 

(...) Bize Ebü'r-Rabî' Ez-Zehrânî ile Halef b. Hişâm rivayet ettiler. Dediler ki : Bize Hammâd, Eyyûb'dan bu isnâdla rivayet etti.

 

(...) Bize bu hadîsi îbni Ehî Ömer de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Afc-dülvahhâb. Eyyûb'dan rivayet etti. Demiş ki : Bana Efcû Kılâha söyledi. (Dedi ki) : Bize Mâlik b. Huveyris Ebû Süleyman rivayet etti. Dedi ki : Ben. bir takım kimseler arasında Resûlüllah (Saliallahu Aleyhi ve Seilem) e geldim. Yaşça hepimiz birbirimize yakın gençlerdik...

Ve buradaki râvîleıin ikisi de hadisi tbni Uleyye hadîsi tarzında riva­yet etmişlerdir.

 

293- (...) Bize İshâk b. İbrâhîm El - Hanzalî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülvahhâb Es - Sekafî, Hâlid-i Hazzâ'dan, o da Ebû Kilâbe'den, o da Mâlik b. Huveyris'den naklen habr verdi. Mâlik şöyle demiş: Ben ve bir arkadaşım, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e geldik. Onun yanın­dan dönmek istediğimiz vakit, bize şunu buyurdular :

«Namaz vakti geldimi ezanı okuyun! sonra ilcaamet geririnİ ve yaşça daha büyük olanınız, size imamlık yapsın!»

 

(...),Bu hadîsi bize, Ebû Saîd-i Eşecc dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hafs (yânı İbni Gıyâs) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid-i Hazza' bu is-nâdla rivayet etti. O: «Hazza' dedi ki : Bu iki genç kıraat hususunda da bir­birine yakın idiler.» cümlesini ziyâde etmişdir.

Bu hadîsi Buhâirî «Namaz» bahsinin müteaddid yerlerinde, «Ki-tâbü'I - Edeb» ve «Kitâbü'l - Cihâd» da; Ebû Dâvûd, Tirimizi, Nesâî ve İbni Mâce «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Mâlik b. Huveyris (Radiyaliahû anh) ile birlikde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e gelen gençler Benû Ley s b. Bekr kabilesine mensûbdurlar.

Bu hadîsin muhtelif rivayetleri vardır. Bunların bâzısında: «Peygam­ber (Sallallahü A leyhi ve Sellem) 'e sefere çıkmak isteyen iki kimse geldi.» deniliyor; diğer bâzılarında :

«Aileleriniz nezdine dönün de, onların arasında kalın! Hem onlara öğretin ve emredin;» buyurdu. Bellediğim yahut belleyemediğim bir çok şeyler daha söyledi ve :

«Benim nasıl kıldığımı gördünüzse, siz de öyle kılın!» buyurdu.» de­nilmektedir. Daha başka ibare değişiklikleri de vardır. Onun için Kurtubi: «Bu müteaddid lâfızların ayrı ayrı iki hey'ete söylenmiş oîması yahut bir hey'ete söylenmiş de nakil tekrarlanmış olması muhtemeldir.» demişdir.

 

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hadîs-i şerif, cemaatla namaz kılmak için ezan okumayı emret­mektedir. Bu emir misafire ve misafir olmayana şâmildir. Ata 'dan mâda bütün ulemâya göre yolcunun ezan okuması müstehabdır. Atâ'-ya göre ise ezan okumak müsfehab değil; farzdır. Ata' ezan ve ikaa-metsiz kılınan namazın tekrar kılınması lâzım geldiğine kaaildir.

Mücâhid'e göre de öyledir. Hattâ onlarca bir kimse ikaamet ge­tirmeyi unutursa; namazım yeniden kılar. Atâ' ile Mücâhid'in delilleri babımız hadîsinin zahiridir.

Bâzıları : «Hadîsin zahirî mânâsını icmâ-ı ümmet değiştirmişdir. Onun için ezan ve ikaamet vâcib değildir.» demişlerdir. Fakat bu söz itiraz ile karşılanmışdır. Çünkü Taberî'nin rivayetine göre imam Mâlik: «Ezanı terkeden namazı yeniden kılar.» demişdir. İmam Mâli k'in meşhur kavline göre ezan okumak müstehabdır. Yine imam Mâlik'-den bir rivayete göre, yolcuya ezan yokdür.

Dâvûd-u Zahirî, yolcuya ezan okumanın vâeib olduğuna kaaildir. Ulemâdan bir cmâata göre yolcu ezan ve ikaamet mes'elesinde muhayyerdir. İsterse okur; istemezse okumaz. Bu kavil Hz, Alî (Radiyaiîahû anh) 'dan rivayet olunmuşdur. Urve ile Süfyân-ı Sevrî   ve   İbrâ-hîm   Nehaî 'nin mezhepleri de budur.

Bâzılarına göre yolcunun sâdece ikaamet getirmesi kâfidir. Bu kavil Mekhûl, Hasan-ı Basrî ve Kaasim 'den rivayet olun­muşdur. Abdullah b. Ömer (Radiyaliahû anh) seferde, sa­bah namazından başka bütün namazlar için ikamet getirir; sabah nama­zına ise ezan dahi okurmuş.

Hanefîler'den Kaadîhân: «Bir adam seferde veya evinde ezan ve ikaametsiz namaz kılsa mekruh işlemiş olur. Ama kerahet yalnız mi­safire mahsûsdur. Evinde kılana efdal olan ezan okuyup ikaamet getir­mesidir. Tâ ki kıldığı namaz cemâat hey'etinde olsun!..» demişdir.

Kurtubî'ye göre, ResûIüHah (Saîlaîîahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Sonra size yaşça büyük olanınız imamlık etsin!» hadîsi bu iki zâtın imamlık şartları hususunda müsâvî geldiklerine ve birini yaş itibârı ile tercih ettiğine delildir. Filhakika o İki zât yaşdan başka bütün hasletler­de müsâvî idiler. Çünkü brâber hicret etmiş; beraber müslüman olmuş; ve yine beraberce yirmi gün Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seitem) 'in sohbe­tinde bulunmuşlardı.

2- Hadîs-i şerif «İmamlık, müezzinlik'den efdaldır.» diyen Hanefî-ler'in delîllerindendir. Çünkü îtesûlüllah (Saîiallahii Aleyhi ve Sellem) imam­lığı yaşça büyük olana tahsis buyurmuşdur.

3- Cemâaatm bir kişiden ibaret olması caizdir. Bu husûsda icma-ı müslimîn vardır.

4- Hadîs-i şerif, hazarda ve seferde ezân'a devama teşvik etmek­tedir.

5- Ezan ile cemâat yolculara da meşrû'dur.

 

54- Müslümanların Başına Bir Musibet Geldiği Zaman Bütün Namazlarda Kunut Yapmanın Müstehab Oluşu Babı

 

294- (675) Bana Ebû't - Tâhir iîe Harmeletü'bnü Yahya rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Yezîd'den, o da İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. Demiş kî: Bana Saîd b. El - Müseyyeb ile Ebû Selemete'bnü Ahdirrahmân b. Avf haber verdiler ki onlar da Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitmişler;: Resûlüliah (Saîiallahii Aicylıi ve Selletn) sabah namazının kıraatini bitirip; tekbîr aldığı ve başını kaldırdığı zaman: «Semiallahu İi men hamideh. Rabbena ve leke'l-hamd.» (Allah, kendisine hamd edenin hamdını kabul eder. Ey Rabbımiz! Hamd de sana mahsûsdur.)  der: sonra ayakta iken şunları okurdu:

«Allah'ım! Veltd b. Velid'İ, Setemetü'bnü Hisâm'ı, Ayyaş, b. Ebî Rabia'-yı ve mü'rninlerin zayıf olanlarını kurtar! Yâ Rabbî, Mudar kabilesine olan şiddet ve baskını arttır! Bunu onlara Yûsuf'un kıtlık yılları gibi yap! Allah'­ım, Lihyân, Ri'l ve Zekvân ile Aitâh ve Resulüne isyan eden U say ye kabi­lelerine lanet eyle!»

Sonra (sana bu işde hiç bir vazife düşmez. Yâ Allah Teâlâ onların tev-besini kabul edecek yahut kendilerini azâb eyleyecekdir. Çünkü hakkı ile zâlimler ancak onlardır.) [116] âyet-i kerimesi indirilince bu kur.û*dan vazgeçtiğini duyduk.

 

(...) Bize bu hadîsi Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amrü'n - Nâkıd da ri­vayet ettiler. Dediler ki : Bize İbni Uyeyne, Zûhrî'den, o da Saîd b. El -Müseyyeb'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (SaUallahü A ieyhi ve Sellem) 'den naklen :

«Bu yılları onlara Yûsuf'un yılları gibi yap!» cümlesine kadar rivayet etti. Sonunu söylemedi.

 

295- (...) Bize Muhammed b. Mihrân Er - Râzî rivayet etti.    (Dedi ki) ; Bize Velîd b. Müslim rivayet etti.    (Dedi ki) : Bize Evzâi, Yahya b.

 

Ebî Kesîr'den, o da Ebû Seleme'den naklen rivayet etti. Ebû Seleme ile arkadaşlarına da Ebû Hüreyre rivayet etmiş ki Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Sellem) bir ay müddetle, bir namazda rükû'dan sonra kunût yap­mış :

«Sem ia'İlâ hu lİrnen hamideh»   dediği vakit (yaptığı) kunût un da :

«Allah'ım, Velîd b. Velîd-i kurtar! Allah'ım, Selemetü'bnü Hişâm'ı kur­tar! Allah'ım, Ayyaş b. Ebî Rabîa'yı kurtar! Allah'ım, mü'minlerin zayıf o-lanlarını kurtar! Allah'ım, Mudar kabilesi üzerine olan şiddet ve baskını arttır! Allah'ım, bunu onların üzerine Yûsuf'un kıtlık yılları gibi yap!» derdi.

Ebû Hüreyre demiş ki: Bir müddet sonra Resûlüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bu duayı bıraktığını gördüm. Ve: «Zannederim Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) bunların lehine duayı da bıraktı.» dedim.

— Onları görmüyormusun hep gittiler... denildi.

 

(...) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüseyin b. Muhammed [117] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şeybân, Yahya'dan, o da Ebû Seleme'den naklen rivayet etti. Ebû Seleme'ye de, Ebû Hüreyre ha­ber vermiş ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yatsı namazını kılar­ken «semia'llâhu Hmen hamîdeh» dediği zaman arkasından, secdeye git­mezden önce :

«Allah'ım, Ayyaş b. Ebî Rabîa'yı kurtar!..» dermiş. Sonra râvî, Evzâî'-nin hadîsi gibi rivâyetdev bulunarak: «Yusuf'un kıtlık yılları gibi.» irâdesi­ne kadar varmış; ondan sonrasını zikretmemiş.

 

296- (676) Bize Muhammed b. El - Müsennâ rivayet etti. (Dedi kî) : Bize Muâz b. Hişâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam, Yahya b. Ebî Kesîr'den rivayet etti. Demiş ki: Bize Ebû Selemete'bnü Abdirrahmân ri­vayet etti. O da Ebû Hüreyreyi şöyle derken işitmiş: «Vallahi ben sizi be­hemehal Resûlüllah (SeUlallahü A İeyhi ve Seîlem) 'in namazına yaklaştıraca­ğım!»

Ebî Hüreyre öğle, yatsı ve sabah namazlarında kunût okur; mü'min-lere rîuâ, kâfirlere lanet edermiş.

 

297- (677) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, İs-hak b. Abdillâh b. Ebî Tâ İha'dan dinlediğim, onun da En es b. Mâlik'den rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Enes demiş ki: «Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) Bi'r-i Maûne ricalini öldürenler aleyhine otuz sabah bed­dua etti. (Bu meyânda) Ri'l, Zekvân ve Lihyân ile Allah ve Resulüne is­yan eden Usayye kabilelerine bedduada bulunuyordu.

Enes demiş ki: «Bi'r-i Maûne'de öldürülen zevat hakkında Allah Aze ve Celi, Kur'ân indirdi. Biz, onu bilâhare nesh edilinceye kadar (kavmi-. mize haber verin ki, Biz Rabbimize kavuştuk. O bizden razı oldu; biz de ondan razı olduk.) diye okuduk durduk.

 

298- (...) Bana Ainrü'n - Nâkıd ile Züheyr b. Harb rivayet ettiler, ki: Bize tsmâil, Eyyûb'dan, o da Muhammed'den naklen rivayet etti. Muhammed şöyle demiş: «Enes'e: Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seîlem) sabah namazında hiç kunut okudumu?» dedim, Enes':

— Evet, rükûMan sonra bir kaç zaman!..» cevâbını verdi.

 

299- (...) Bana Ubeydullah b. Muâz El - An beri ile Ebû Küreyb, İshâk b. İbrahim ve Muhammed b. Abdil'a'lâ rivayet ettiler. Lâfız İbni Müâz'ındır. {Dedi ki) : Bize Mu'temir b. Süleyman, babasından, o da Ebû Miclez [118] 'den, o da Enes b. Mâlik'den naklen rivayet etti. (Enes şöyle demiş): Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir ay sabah namazında rükû'dan sonra kunût yaptı. Ri'l, ve Zekvân kabileleri aleyhine beddua ediyor ve :

«Usayye, Allah ve Resulüne isyan etti.»   diyordu.

 

300- (...) Bana Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Behz b. Esed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet et­ti. (Dedi ki) : Bize, Ene,s b. Şîrîn, Enes b. Mâlik'den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir ay müddetle sabah namazın­da rükû'dan sonra kunût yapmış; Benî Usayye'ye beddua etmişdir.

 

301- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye, Âsım'dan, o da Enes'den naklen riva­yet etti. Demiş ki TEnes'e, Kunût'un rükû'dan öncemi, sonra mı olduğunu sordum; Enes:

—  Rükû'dan önce idi... cevâbını verdi. Ben:

—  Bâzı insanlar   -Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in    rükû'dan sonra kunût yaptığını söylüyorlar da...» dedim. Bunun üzerine Enes:

—  Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ancak bir ay kunût yapmış-dır. Ashabından Kurrâ' denilen bir takım zevatı    Öldüren bâzı kimseler aleyhine beddua ediyordu.» dedi.

 

302- (...) Bize İbni Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyâa, Âsım'dan rivayet etti. Demiş ki:-Ben, Enes'i şöyle derken işittim: «Ben, KesûlüMah (Saiîaîîahü Aleyhi ve Selîem) fin Bi'r-i Maûne vak'asımn olduğu gün vurulan yetmiş sahâbîye yandığı kadar hiç bir seriyyeye yanıp yakıl­dığını görmedim. Onlara Kurrâ' derlerdi. Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Selletn) bir ay onların kaatillerine beddua etti durdu.

 

(...) Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hafs ile tbni Fu-dayl rivayet ettiler. H.

Bize îbni Ebî Ömer de rivayet etti, (Dedi ki) : Bize .Mervân rivayet etti. Bunlar hep birden Âsım'dan, o da Enes'den, o da Peygamber (Saİlallahü Aleyhi ve Sellem) 'den bu hadisi biribirinden ziyâdeli olarak riva­yet etmişlerdir.

 

303- (...) Bize Amrü'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Esved b. Amir [119] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Katâde'den o da Enes b. Mâlik'den naklen haber verdi ki Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) bir ay kunût yapmış Allah ve Resulüne isyan eden Ri'l, Zekvân ve Usayye kabilelerine bedduada bulunmuşdur.

 

(...) Bize Amrü'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Esved b. Amir rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Mûsâ b. Enes'den, o da Enes'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen  bu hadîsin    benzerini haber verdi.

 

304- (...) Bize Muhammed b. El - Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrahmân rivayet etti. (Dt-di ki) : Bize Hişâm, Katâde'den, o da Enes'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) arap kabilelerinden bâzıları aleyhine bir ay kunûtda bulunmuş, sonra bu­nu terketmiş.

 

305- (678) Bize Muhammed b. El - Müsennâ ile İbni' Beşşâr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Şu'be, Amr b. Murra'dan rivayet etti. Demiş ki: Ben İbni Ebî Leylâ'dan dinledim. Dedi ki: Bize Berâ' b. Âzib rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü

Aleyhi ve Selle m) sabah ve akşam namazlarında kunût yaparmış.

 

306- (...) Bize İbni NÜmeyr rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize, babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sü'fyân, Amr b. Murra'dan, o da Abdurrah­mân b. Ebî Leylâ'dan, o da Berâ'dan, naklen rivayet etti. Berâ': «Resûlül­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah ve akşam namazlarında kunût yap­tı.» demiş.

 

307- (679) Bana Ebû't - Tâhir Ahmed b. Amr b. Şerh El. Mısrî ri­vayet etti. Dedi ki : Bize İbni Vehb, Leys'den, o da İmrân b. Ebî Enes'den, [120] o da Hanzaletü'bnü Alî'den, [121] o da Hufâf b. îmâ' El - Gifârî'den [122] naklen rivayet etti. Hufâf şöyle demiş: Bir namazda Resûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ Rabbî! Benû Lihyân, Ri'l, Zekvân ile Allah ve Resulüne isyan eden Usayye'ye lanet et. Gıffâr'a Allah mağfiret eylesin! Eslem'e de Allah se­lâmet versin!»   buyurdular.

 

308- (...) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbni Hucr rivayet ettiler. İbni Eyyûb dedi kî: Bize İsmail rivayet etti. Dedi ki: Bana, Mu-hammed —ki İbni Amr'dır.— Hâlid b. Abdillâh b. Harmele [123]!den, o da Haris b. Hufâf'dan naklen haber verdi ki; Haris şöyle demiş: Hufâf b. îmâ' dedi ki: Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) rükû' etti, sonra başını kal­dırarak :

«Gıffâr'ı, Allah mağfiret eylesin! Eslem'e de Aüâh selâmet versin! U-sayye ise Allah ve Resulüne isyan etmişdır. Yâ Rabbî! Benû Lihyân'a lanet eyle! Ri'l ile Zekvân'a da lanet eyle!»  dedi. Sonra secdeye kapandı.

Hufâf : «Kâfirlere lanet işte bu yüzden meşru' kılındı.» demiş.

 

(...) Bize Yahya b. Eyyûb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail rivayet etti. Dedi ki : Bana, bu hadîsi Abdurrahniân b. Harmele, Hanzaletü'bnü

Aliy b. Eska'dan, o da Hufâf b. îmâ'dan naklen yukarıki hadîs gibi habeı verdi. Yalnız o: «Kâfirlere lanet işte bu yüzden meşru' kılındı.» demedi.

Babımızın "Ebû Hüreyre hadîsini Buhârî «Ezan», «Daa-vât» ve «Tefsir» bahsinin Sûre-i Nisa' tefsirinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî «Namaz» bahsinde tahrîc ettikleri gibi Enes (Radiyallahû anh) hadîsini dahî Buhârî «Kitâbü'1-Vİtr» in bir kaç yerinde, «Cizye», «Cenâiz», «Megâzî» ve «İstiskaa» bahislerinde; Ebû Dâvûd «Na­maz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Görülüyor ki iman Müslim, bu bâbm hadîslerini Ebû Hüreyre, Enes, Berâ' b. Ezib ve Hufâf b. îmâ (Radiyallahû anhûm) hazerâtmdan rivayet etmişdir. Rivayetlerin mecmun-dan alnaşılıyor ki «Bi'r-i Maûne» vak'ası dolayısı ile Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) bir ay müddetle sabah namazında bâzı arap kabilelerine beddua etmiş; ondan sonra bu işden vazgeçmişdir.

Bi'r-i Maûne vak'asr şu'dur: Hicretin dördüncü yılında Ebû Be­râ' Âmîr b. Mâlik El-Kilâbî, mensûb bulunduğu Ki1âb kabilesi arasında irşâd'dâ bulunmak üzere birkaç kişi göndermesini Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den recâ etmiş. Fahr-P Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz :

«Ben, Necİd havalisinden endîşe ederim; Ben ashabımın hayâtından mes'ûlüm.» diyerek; bu teklîfi kabul etmek istememişdi. Çünkü Âmir b. Tufey1, Resûlüllah .(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e :

«Çöller senin; şehirler bizim olsun!» demişdi. Fakat Ebû Berâ' te'mînâtda bulunduğu için neticede Resûl-ü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ensâr-ı kiramdan yetmiş kişiyi, oraya göndermeye razı oldu. Bu zevat Zühd-ü Takvâ'nm timsâli idiler. Gündüzün odun toplar; akşamle­yin satarlar, maişetlerini bu suretle te'mîn ederlerdi. Hepsi Ashâb-i Sof-fa'dan idiler. Kendilerine «Kurrâ» denirdi.

Bunlar Eesûlülah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in emri üzerine yola revân oldular. Reisleri Münzir b. Amr 'di. «Bi'r-i Maûne» deni­len yere vardıkları zaman orada durmuşlar; içlerinden Hirâm b. Mi1hân'a, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mektubunu vere­rek onu Âmir b. Tufeyl'e göndermişlerdi. Âmir, mektubu okumaya bile lüzum görmiyerek hemen Hirâm'ı öldürmüş kendisi­ne mücavir yaşayan Ri'l, Zekvân ve Usayye kabilelerine haber göndererek derhâl toplanmalarım istemiş; onlar da toplanarak Âmir'i beklemişlerdi.

Beri tarafda Hıram b. Mi1hânı bekleyen ashâb, beklemek-den bücmışlar, Âmir :in bulunduğu tarafa doğru ilerlemişler. Fakat yolda-düşman  tarafından  sarılarak  şehid  edilmişlerdi.   İçİerinden  yalnız

Amr b. Ümeyye  öldürülmemiş,  Âmir b.  Tüfe yi  onun­la alay ederek:

«Annem bir köle âzâd etmeyi adamıştı. İşte ben de seni âzâd ediyo­rum» demişdi. Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) bu faciayı haber alınca fevkalade müteessir olmuş; ömründe hiçbir hâdise onu bu kadar üzmemişdi. Bu sebeple tam bir ay namazdan sonra bu zâlim kabileler aleyhine bedduada bulundu.

Babımızın birinci hadîsinde Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) 'in, Velîd, Seleme ve Ayyâs (Radiyallahû anhûm) ile bîçâre mü'minlere duâ ettiği, Mudar kabilesi ile Benî Lihyân, Ri'l, Zekvân ve Usayye'ye bedduada bulunduğu görülüyor.

Haklarında hayır duada bulunduğu zevatın birincisi: Ve1îd b. Velîd b. Mugîra 'dır. Bu zât meşhur Hâ1yd b. Ve1îd'in kardeşidir. Bedir harbinde henüz müslüman olmadan, müslümanların eline esir düşmüşdü. Fidye vererek esâretden kurtuldu ve müslüman ol­du. Kendisine: «Mademki müslüman olacaksın neden fidye vermeden ön­ce müslümanlığı kabul etmedin?» diyenlere: «Zorla müsîüman oldum zannetmesinler diye; böyle yaptım» cevâbını vermişdi. Bir müddet Mek-kede bırakıldıktan sonra Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'in duası berakâtı ile esâretden kaçarak Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanma geldi. Ve onun sağlığında Medine'de vefat etti.

İkincisi Selemetü'bnü Hişâm 'dır. Bu zât Ebû Ceh1'in kardeşidir. İslâmiyetin zuhurunu müteakip müslüman olmuş ve Allah aşkına birçok işkencelere göğüs germişdir. Müşrikler, onun Medine'ye hicretine manî oldular. Zehebî 'nin beyânına göre Habeşistan'a hic­ret etmiş, sonra Mekke'ye dönmüşdür. Fakat müşrikler Medine'ye hicre­tine müsaade etmemişler; kendisine işkenceler yapmışlardı. Medine'ye ancak Hendek harbinden sonra gidebildi.

Üçüncüsü Ayyaş b. Ebî Rabîa 'dır. Bu zât dahi Ebû Cehi1'in anne bir kardeşidir. Eskiden Müslüman olmuş Mekke'de Ebû- Ceh1'in işkencelerine mâruz kalmışdi: Anlaşılıyor ki mezhûr üç zât Mugîra'nm torunlarıdır.

Hadîs-i şerifde zayıf müslümanların, bunların .üzerine atfedilmesi âmmı hâss üzerine atıf kabîlindendir. Buhârînin rivayet ettiği bir hadisde İbni Abbâs (Radiyalhhu enin : «Annem'le, ben de zayıfîartlandık» demişdir.

Mudar b. Nizâr: Kurevs, Esed , ' HüzeyI ve Te­nim gibi birçok kabileleri içine alan büyük bir oymakdır. Fahri Kâinat iSallaUahü Aleyhi ve Sellem) Kureyş 'den olduğuna göre o da Mudar'a mensûb demekdir. Böyle olmakla beraber oria. bedduada bulunmuş ve bu kabile mensublarına Yûsuf (Aleyhisselâm) zamanın­daki kıtlık seneleri gibi uzun süren belâ, musibet ve mihnetler vermesini Cenâb-ı Hak'dan niyaz eylemişdi. Çünkü Mudarlılar müslümanlara yap­tıkları eza ve cefâlarla bu bedduayı hak etmişlerdi.

Lihyân, Ri'l, Zekvân ve Usay ye küçük kabileler olup her biri Sü1eym'in bir dalıdır. Âmir b. Tufeyl mel'-ûnu yetmiş hafızı, bunlar vasıtası ile şehîd etmişdi.

İşte Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir ay müddetle sabah namazının ikinci rek'âtında; rükû'dan doğrulduktan sonra haklarında bed­dua ettiği kimseler bunlardır. Sonra Resûlüllah (SüiuUalüİ Aleyhi ve Sellem) teselli eden âyet nazil olunca bundan vazgeçmişdir. Ebû Hüreyre (Radiyallahû anh) 'in rivayetine göre Resûlüllah (Salkdlahü Aleyhi ve Sellem) bir müddet sonra H z. Ve1îd ile iki arkadaşı nâmına yapmakta ol­duğu hayır ve necat duasından da vazgeçmiş; niçin vazgeçtiği sorulunca onların vefat ettiklerini bildirmişdir. Hadîsdeki:

«Onları görmüyormusun hep gittiler!» ifâdesinden murad budur.

Hz. Enes hadîsi muhtelif şekillerde rivayet edilmişdir. Bu riva­yetlerin bâzılarında: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) otuz sabah Ri'l, Zekvân ve Usayye kabilelerine beddua ederek kunût duası etti» denilmekte; diğer bâzılarında otuz gün yerine «bir ay»; bir takım­larında «yirmi gün.» rükû'dan evvel beddua ettiği bildirilmektedir. Hâl­buki babımızın Enes (Radiyallahû anh) /rivayetinde kunût'un, rükû'­dan az sonra yapıldığı beyân edilmişdir. Bu sebeple Enes hadîsinin iki vec-hinden biri ile istidlal caiz değildir. Çünkü kunût'un, rükû'dan evvel ya­pıldığına Hz. Enes hadîsi İle istidlal eden bir kimseye hasmı tarafın­dan yine Enes (Radiyallahû anh) hadîsi ile istidlal edilerek rükû'dan sonra yapıldığını isbât mümkün olur.

Babımızda (304) numara ile yine Hz. Enes 'den rivayet edilen bir hadîsde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bir ay kunût duası etti; sonra onu terketti.» denilmektedir. Bu had^s vaktiyle kunût'un farz namazlarda yapıldığını, sonradan nesh edildiğini gösterir.

Ulemâ kunût'un, rükû'dan Öncemi, sonra mı vapıldığında ihtilâf et­mişlerdir. İmam A'zam'a göre rükû'dan önce yapilmışdır. Bu kavli İbni Münzir: Ömer, Alî, Abdullah b. Mes'ud, Ebû Mûsael-Eşarî, Berâ b. Âzib, Ab­dullah b. Ömer, Abdullah b. Abbâs, Enes b. Mâ­lik, Ömer b. Abdilâzİz ve Ubeydetü's-Selrnânİ (Radiyallahû anhûmı ile Humeyd-i TaviI ve İbni Ebü Leylâ hazerâtmdan rivayet etmişdir. İmam Mâlik ile İshâk ve İbni Mübarek'in kavilleri de budur. îmam Şâfiî'nin sahîh olan kavline göre Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) mezkûr kunût'u, rükû'dan sonra yapmışdır. Bu kavli yine İbni Münzîr : Ebu Bekr-i Sıddîk, Ömer, Osman ve bir kavle göre A1î (Radiyalhhû anhûm)'den rivayet etmişdir.

İbni Münzİr, Enes (Radiyallahû anh) ile Eyyûb b. Ebî Temime ve Ahmed b. Hanbel hazerâtından ku-nût'un, rükû'dan evvel de, sonra da yapılabileceğini rivayet' etmişdir.

Hadisin müteaddİd rivayetleri Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve SeMem) 'in bütün namazlarda kunût yaptığını gösteriyorsa da vitir namazından gayrı namazlarda Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) yalınız müşrik­lere bedduada bulunmuş; bu da yalnız bir ay devam etmişdir.

Babımızın Berâ b. Âzib rivayetinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kunût'u sabah ve akşam namazlarında yaptığı bildiri­liyor. Ayni hadîsi Buhâri «namaz» bahsinde; Abdullah b. Ebî'l-Es v ed'den; «vitir namazı» bahsinde de, Hz. Enes'den tahrîc etmişdir.

İmam Şafiî, bu rivayetlerle istidlal ederek, sabah namazında kunût'un dâima sünnet olduğunu söylemişdir. Ona göre kunût ikinci rek'-âtda rükû'dan doğrulduktan sonra yapılır. Kunût'un aşikâr okunmasını dahî müstehâb addeder. Başka namazlarda kunût mes'elesine gelince bu husûsda   Hz. Şafiî 'den üç kavil rivayet olunur :

1- Sahîh ve meşhur olan kavle göre kıtlık, veba hastalığı ve düş­man istilâsı gibi bir felâket zamanında müslümanlar farz namazların hep­sinde kunût yaparlar. Böyle bir şey yoksa sabah namazından mâda hiç bir farzda kunût yapılmaz.

2- Felâket bulunsun bulunmasın her farz namazda kunût caizdir.

3- Felâket olsun olmasın sabah namazından mâda hiç bir namazda kunût yapılamaz.

Aşikâre okunan namazlarda kunût'un da aşikâre okunup okunamıya-cağı hususunda Şâfiîlerce iki vecîh vardır. Bunların esah olanına göre kunût aşikâr yapılır. Kunût yapılırken el kaldırmak da müstehabdır. Yal­nız eller yüze sürülmez. Bâzıları elleri yüze sürmenin de müstehâb oldu­ğunu söylemişlerdir.

Şâfiîlerden bir takımlarına göre kunût esnasında el kaldırıl­maz.

Sahih olan kavîe göre, kunût için ayrıca duâ yokdur. Hangi duâ okun-sa caizdir. Kunût'u sabah namazında terkeden kimseye secde-i sehiv lâ­zım gelir.

İmam Şafii sabah namazında kunût'un dâima sünnet olduğu­na daha başka hadîslerle de istidlal etmişdir.

Bahusus Dârakutnî 'nin «sünen» inde, İshâk b. Râhu-y e 'nin de «Müsned» inde Rabî b. Enes 'den tahric ettikleri bir hadîsde : «Bir adam. Enes b. Mâlik'e: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi . ve Selle/n) arap kabilelerinden bâzılarına beddua ederek bir ay mı kunût yaptı? diye sordu; Enes onu bu sözden men'etti ve Resûlüllah {Sallallahü AleyhiveSellem) dünyâdan gidinceye kadar sabah namazında kunût yapmaya devam etti; dedi.» buyurulmuşdur. Şâfiî1erin is­tidlal ettikleri en iyi hadîs budur. Fakat Ebû Mûse'1-Medîni'nin «Kitâbü'l-Kunût» nâm eserinde bu hadîs hakkında şöyle denilmiş-dir: «Eğer bu hadîs sahîh ise Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mu­sibet zamanlarında yaptığı kunût'lara hamlolunur. Yahut mezkûr hadîs-den murâd: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) !in namazı uzun tutma-sıdır. Çünkü kunût: Tâat, kıyam, huşu' ve ^sükût gibi bir çok mânâlar ara­sında müşterekdir. Hattâ İbnü'l-Arabî kunût'un on mânâya geldiğini söyler. Bunlar: Duâ, huşu', ibâdet, tâatı ikâme, kulluğu ikrar, namazda sükût, namazda kıyam, kıyamı uzatmak, tâatın devamı ve hâlis kazanç'dır. Fakat İbnü'l-Cevzî, bu hadîsi zayıf bulmuş ve onun sahîh olmadığını söylemişdir. Diğer hadîs imamları da onun zayıf oldu­ğunu bildirmişlerdir. ,

Taberânî'nin, Gâlib b. Ferkâd 'dan rivayet ettiği bir haberde: «Ben, Enes b. Mâ1ik'in yanında iki ay kaldım. Sabah namazında hiç kunût yapmadı.» denilmişdir. İmam Muhammed b. Hasen'in «El-Âsâr» adlı eserinde Ebû Hanîfe tarîki ile ri­vayet ettiği bir hadîsde: «Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in dün­yâdan ayrılıncaya kadar, sabah namazında kunût yaptığı görülmemişdir.» deniliyor.

İbnü'l-Cevzî «Et-Tahkîk» nâm eserinde şunları söylemekte­dir:    «.Şâfiîlerin   hadîsleri dört kısımdır.

1- Bunlardan bâzıları mutlakdır. Yâni sâdece Resûl-ü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kunût okuduğunu bildirir. Kunût okumakda ise zâten söz yokdur. Çünkü Resûl-ü Ekrem   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kunût yaptığı sabit olmuşdur.

2- Eâzı hadîsler «sabah namazmda -kunût yaptı.» kaydı ile mukay-yetdir. Bu gibi hadîsler Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem) 'in kunût'u bir ay yaptığına hamledilir.

3- Berâ' b.  Âzib  hadîsine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah ve akşam namazlarında kunût yapmışdır. Lâkin imam Ahmed : «Peygamber (Saliailahü Aleyhi ve Selîem) 'in akşam namazında kûnut yaptığı, bu hadîsden başka hiçbir yerde rivayet olunmamışdır.» di­yor,

4- Şâfiî1er'in sahîh bularak îtimâd ettikleri Enes hadîsine göre Peygamber (Saliailahü Aleyhi ve Seliem) dünyâdan gidinceye kadar sa­bah namazında kunût'u terketmemişdir.»

Şâfiî1er'in bir hadîsin, bir kısmı ile istidlal edip; bir kısmı ile etmemelerine yânî sabah namazında kunûfa, kaail olup; akşam namazında kaail olmamalarına Aynî şaşmakta ve: «Bu bir tehakkümdür...» de­mektedir.

Şâfiîler 'den Hatîb kunût hakkındaki bir eserinde ResulüIIah (Saliailahü Aleyhi ve Seliem)'in vefatına kadar sabah namazında kunût'u terk etmediğini gösteren birçok hadîslerle istidlal etmişse de bu hadîsle­rin hepsi zayıf bulunmuş; hattâ bir tanesi için Îbnü'l-Cevzî, ona ağır sözler söylemişdir.

Tahâvî'nin, İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) 'dan rivayet ettiği bir hadîsde: «Resûlüllah (Saliailahü Aleyhi ve Seliem) Usayye ve Zekvân kabilelerine beddua ederek bir ay kunût yaptı; onlara gâlib gelince bir daha kunûtu terketti.» denilmektedir. İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) da namazlarında kunût yapmazmış. Tahâvî diyor ki: «tşte İbni Mes'ûd!.. Resûlüllah (Saliailahü Aleyhi ve Seliem) 'in yaptığı kunût'un, aleyhlerine bedduada bulunmak istediği kimseler için olduğu­nu, sonradan bunu bıraktığını söylüyor. Şu hâlde kunût, nesh edilmiş demekdir.»

Peygamber (Saliailahü Aleyhi ve Seliem) 'in kunût'u, Hz. Abdullah b. Ömer 'den dahî rivayet edilmişdir. Fakat sonra Abdullah b. Ömer, Allah Teâlâ'nın bu hükmü nesh ettiğini haber vermiş ve bir da­ha kendisi de kunût yapmamışdır. Resûlüllah (Saliailahü Aleyhi ve Seliem) 'in kunûtunu rivayet edenlerden biri de Abdurrahmân b. Ebî Bekir 'dir. Hz. Abdurrahmân, Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Seliem) 'in kunûtunun bâzı kimseler aleyhine bedduadan ibaret oldu­ğunu; sonraları bunu nesh edildiğini söylemişdir.

Sabah namazında kunût olmadığını bildiren sahîh hadîsler vardır. Hz. Ömer, İbni Abbâs, İbni Ömer, İbni Zübeyr, Ebû Bekr-i Sıddîk (Radiyallahû anhûm) ile Saîd b. Cübeyr ve İ'brâhîm Nehaî hazerâtı, sabah namazın­da kunût yapmazlarmış. Şa'b İ: «Sabah namazında kunût, Şam tara­fından gelme bir şev'dir.» demişdir.

Abdullah b. Ömer (Radiyallahû anh)  ve Tâvûs : «Sabah namazında kunût yapmak bid'atdır.» derlermiş. Ulemâdan bir cemâa­tin mezhebi da budur.

Tirmizî 'nin, Ebû Mâiik-i Eşcaî tarîki ile babasından rivayet ettiği bir hadîsde Ebû Mâ1ik'in babası: «Ben Peygamber . (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in arkasında namaz kıldım; Kunût yapmadı. Ebû Bekir, Ömer Osman ve Alî 'nin arkalarında na­maz kıldım; onlar da kunût yapmadılar. Yavrucuğum, bu sonradan çıka­rılma bir şey'dir.» demişdir.

Tirmizî bu hadîs hakkında: «Sahih bir hadîsdir; ekseri ulemâya göre bununla amel olunur.» demişdir. Ayni hadisi Nesâi ve İbnî Mâce gibi birçok hadîs imamları da tahrîc etmişlerdir. Dârakutnî ile Beyhakî,îbni Abbâs (Radiyaliahü anh) 'in: «sa­bah namazında kunût yapmak bid'atdır.» dediğini rivayet etmişlerdir. Yalnız bu hadîsin senedinde zayıflık vardır.

Taberânî 'nin «El-Evsat» nâm eserinde Abdullah b. Mes'ûd (Radiyaliahü anh) 'dan tahrîc ettiği bir hadîsde Hz . İbni Mes'ûd: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vitirden başka hiçbir namazında kunût yapmadı.» demiş; Yalnız muharebe zamanların­da bütün namazlarda kunût yaparak müşrikler'-aleyhine duâ ederdiğini söyîemişdir.

İbni Mâce 'nin rivayet ettiği Ümmü Seleme (Radiyaliahü anha) hadîsinde: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazın­da kunût yapmakdan nehy buyurdu.» denilmişdir.

İşte arz olunan bu deliller muvacehesinde imam A'zam, imam Ebû Yûsuf, imam Muhammed, imam Ahmed b. Hanbel, Abdullah" b. Mübarek, İshâk, Leys b. Sa'd ve diğer bâzı ulemâ sabah namazında kunût olmadığına kaail olmuşlardır. Hanef ilerle imam Mâlik, kunût'un rükû'dan evvel yapılacağına kaaildir.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Enes (Radiyaliahü anh) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in rüküdan önce kunût yaptığını tasrih etmiş bu hususu kendisine soran Asım'a, onun rükû'dan önce kunût yaptığını söyîedikden sonra kendi­sinden rükû'dan sonra kunût yaptığını rivayet edenleri şiddetle inkâr hat­tâ yalancılığa nisbet etmişdir. Burada şöyle bir suâl hâtıra gelebilir: Bu bâbda Hz. Enes"den rivayet edilen hadisler mutlak namaz hakkında­dır. Âsım"m suâli de öyledir'.  Netekim Resûlüllah (Saiialiahü Aleyhi ve Sellem) 'in bir ay peşi peşine her günün öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sa­bah namazlarının son rek'âtlarında kunût yaptığını bildiren İbni Abbâs hadîsi de aynı şey'e delâlet etmektedir. Mezkûr hadîsi, Ebu Dâvûd «Sünen»inde, Hâkim «Müstedrek»inde rivayet etmişler­dir. Hâkim: «Bu hadîs Buhârî'nin şartı üzere sahîhdir.» de-mişdir. Enes hadîsinde ise Resûlüllah (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) 'in kunût'u vitir namazında yaptığına delâlet yokdur?

Ceva; İbni Mâce'nin sahih bir isnâdla Übey b. Kâ'b (Radiyaîiahû anh) 'dan rivayet ettiği bir hadîsde Resûlüllah (SallaUahii Aleyhi ve Sellem) 'in dâima vitir namazını kıldıkda rükû'dan önce kunût yapardığı beyân edildiği gibi Tirmizî'nin Ebû'l-Havrâ' Rabîatü'bnü Şeybân 'dan rivayet ettiği bir hadîsde dahî şöyle denilmektedir: «Hasen b. Aliy (Radiyaîiahû anhûma) iedi ki: Bana Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vitir namazında okuyaca­ğım bir takım kelimeler öğretti. O kelimeler, şunlardır:

«Ya Rabbî! Hidâyet verdiğin kullar meyâmnda, bana da hidâyet ihsan eyle! Afiyet verdiğin kullarınla birlikde bana da afiyet ver!; Umurunu biz­zat üzerine aldığın kulların içinde, beni de tevellî buyur; Verdiğin nîmet lerde bana bereket ihsan eyle; hüküm buyurduğun şeylerin şerrinden bent koru; çünkü hükmeden ancak sensin; sana hükmolunmaz. Senin tevellî buyurduğun kimse hakir düşmez. Sen mübareksin ey Allâhımız ve yücesin!» Tirmizî bu hadîsi rivayet ettikden sonra: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den kunût hakkında bundan da^ıa güzel bir şey bilmiyo­ruz.» demişdir. Ayni hadîsi Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbni Mâce dahî rivayet etmişlerdir. Gerçi hadîsin isnadında itiraz götürür bir râvî vardır. Fakat bu hadîsin zayıf olduğunu kabul etsek bile Resû­lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kunût'unu vitir'in sonunda yapardi-Üını bildiren sahîh hadisler vardır. Bunlardan birini «Sünen» sahiplerin­den Ebû Dâvûd. Nesâi ve İbni Mâce rivayet et-mislerdir Mezkûr hadisi Hâkim dahî «Müstedrek» inde rivayet et­miş ve: «İsnadı sanîhdir.» demişdir. Hadîsi rivayet eden Alî b. Ebü Tâ1ibi RatliycMahû anin : Peygamber (SallaUahii Aleyhi ve S?H*ml vitir'j-nin sonunda :

«Yâ  Rab!  Ben, senin gadabından  rizâna sığınırım; azabından affına iltica eylerim; senden, sana sığınırım; sana ne kadar sena etsem azdır. Sen kendine nasıf sena ettinse Öyleçesin; buyururdu.» demişdir.

İbni Ebi Şeybe 'nin «Musannaf»inde İbni Mes'ûd (Radiyaîiahû anh)'dan rivayet ettiği bir hadisde: «T?eygamher(Saliallahü Aleyhi ve Sellem) vitir namazında rükû'a varmazdan önce kunût okurdu.» deniliyor. Ayni hadîsi Dâreku İbnî şu lâfızlarla tahrîc etmişdir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vitir namazında nasıl kunût yapıyor; göreyim diye onun yanında geceledim. Rükû'dan önce kunût yaptı; sonra annem Ümmü Abd'i gönderdim; kendisine: Git Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ye-Sellemj'in zevcelerinin yanında gecele de Peygamber (SallallahüAleyhi ve Sellem) vitir namazında nasıl kunût yapıyor; bir bak; dedim. Annem gitti geldi ve bana haber verdi ki, rükû'dan önce kunût yapmış.

Bu bâbda daha başka hadisler de vardır. Tirmizî (209-279) diyor ki: «Ulemâ vitir namazındaki kunût hakkında ihtilâf etmişlerdir. Abdullah b. Mes'ûd'a göre kunût. bütün sene yapılır. O ku-nût'un rükû'dan evvel yapılacağını ihtiyar etmişdir. Ulemâ'dan bâzıları­nın kavli de budur. Süfyân-ı Sevrî ile İbni Müba­rek 'in ve İshâk'm mezhepleri dahî budur.»'

İbni Ebî Şeybe «Musannef »inde Esved tarîki ile İb­ni Mes'ûd (Radiyaîiahû anh) 'm bütün sene vitir namazında rü­kû'dan önce kunût yapılmasını ihtiyar ettiğini rivayet eylemişdir. Â1kame'nin, İbni Mes'ûd (Radiyaîiahû anh) dan rivayeti dahî bu mânâdadır. Bu husûsda Alîy, Ebû Mûse'l-Eş'arî, Berâ' b. Âzib, İbni Ömer, İbni Abbâs, Ömer b. Abdilâzîz, Ubeydetü's-Selmânî, Hamîd-i Tavîl ve Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (Radiyaîiahû anh) hazerâtmdan da rivayetler vardır. Bütün bunlar vitir namazından mâda hiç bir farz namazda kunût olmadığına delâlet ederler.

 

55- Geçmiş Namazların Kazası ve Alelacele Kazanın Müstehab Oluşu Babı

 

309- (680) Bana Harmeletü'bnü Yahya Et - Tücîbî rivayet etti. (De­di ki) : Bize İbna Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'-dan. o da Saîd b. El-Müseyyeb!den, o da Ebû Hüreyre'den naklen haîîert verdi ki, Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) Hayber gazasından döri; düğü vakit bir gece yürümüş. Nihayet uyku basarak istirahat için mola. vermiş ve Bilâl'e :

<%Sen bizim İçin geceyi gözet» buyurmuşlar. Bilâl, kendisine takdir edildiği kadar nafile namaz kılmış, Resûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) ile ashabı uyumuşlar. Sabah yaklaşınca Bilâl fecr'in doğacağı tarafa doğ­ru dönerek hayvanına dayanmış ve hayvanına dayalı olduğu hâlde uyuya kalmış. Tâ güneş yüzlerine vuruncaya kadar ne Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) ne Bilâl, ne de Sahâbe'den hiçbiri uyanmamışlar. Netice­de ilk uyanan Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)   olmuş.

Ve telâşa kapılarak :

«Yâ BiTâl!»  diye seslenmiş. Bilâl:

— Annem babam sana feda olsun Yâ Resûlâllah! Senin nefsini tutan

Allah; benim nefsimi de tuttu.» demiş, Resûlüllah  (Salîallahü Aleyhi ve Sellen) :

«Develeri çekin!» emrini vermiş. Ashâb, biraz develerini çekerek ilerlemişler. Sonra Resûiüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) afcdest almış ve Bilâl'a emrederek namaz için ikaamet getirtmiş. Müteakiben ashabına sabah namazını kıldırmış. Namazı kaza edince şöyle buyurmuşlar:

«Her kim namazını unutursa, onu hatırladığı zaman kıl iversin! Çünkü Aliah, (beni anman için namaz kıl)»  [124] buyurdu. Yûnus: «İbni Şihâb, bu âyeti syi şeklinde okurdu.» demiş.

 

310- (...) Bant* Muhammed b. Hatim ile Ya'kûb b. İbrahim' Ed-Devrakî; ikisi birden Yahya'dan rivayet ettiler. İbni Hatim dedi ki: Bize Yahya b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize yezîd b. Keysân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Hâzim, Ebû Hüreyre'den rivayet etti. Ebû Hüreyre ŞÖyle demiş: «NebiyyuUâh (Sâllallahü Aleyhi ve Selkm) ile beraber mola verdik. Fakat güneş doğuncaya kadar uyanamadık. Uyandığımızda Pey­gamber

«Herkes hayvanının başını tutarak yürüsün! Çünkü burası öyle bir yer kj yanımıza burada şeytan geldi.»  buyurdular.

Ebû Hüreyre diyor ki: Bİz hemen dediğini yaptık, sonra su isteyerek abdest aldı. Sonra iki rek'ât namaz kıldı.»

Râvî Ya'kûb: «İki secde namaz kıldı; sonra namaz için îkaamet geti­rildi. Ve sabah namazını kıldırdı.» demiş.

Hadîs-i şerif uyku hâdisesinin Hayber gazasından dönerken vukûbulduğunu beyân etmektedir. Bâzıları döndükleri gazanın Hayber değil Huneyn olduğunu iddia etmişlerse de gerek Ebû Amr İbni Abdil-Berr ile Bâcî 'nin, gerekse Kaadı İyâz ve diğer hadîs ulemâsının beyânlarına' göre doğrusu Hayber'dir. Huneyn rivayeti garîp ve zayıfdır. Kaadı İyâz, Siyer ulemâsının kavli de bu olduğunu kaydettikden sonra: «Doğrusu da budur.» demişdir.

Ulemâ, hadîsde zikri geçen uykunun bir veya iki defa vukûbulduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Hadîslerin zahirine bakılırsa ayrı ayrı iki defa vâki olmuşdur.

Kerâ: Uyuklamak; demekdir. Bâzılarına göre uykudur.

Arrase : Mola verdi; demekdir. Yolcuların sabaha karşı uyku ve is­tirahat için bir yere inmelerine araplar «ta'ris> derler. Cumhûr'un kavli budur. Ebû Zeyd'e göre ise, gece olsun, gündüz olsun istira­hat için bir yerde mola vermeye ta'rîs denilir.

Bu hadîsi Buharı »Mevâkîtu's - Salât> bahsinde tahrîc etmiş-dir. Onun rivayetinde istirahatı ashâb-ı kirâm'ın istedikleri, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in :

«Uyuyarak namaza kalkarmyacağınızdan korkarım!» buyurduğu; Hz. Bi1âl'in: «Ben, sizi uyandırırım.» dediği zikredilmektedir. .Demek ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) evvelâ ihtiyatla hareket etmek is­temiş fakat ashabının istirahata son derece muhtaç olduklarını görünce Hz. Bi1â1'in sözüne îtimâd ederek; orada istirahata razı olmuşdur. Bu hadîsi Ebû Dâvûd «Namaz» bahsinde; Neşâî «Namaz» ve «Tefsir» bahislerinde tahrîc etmişlerdir.

«Fezia»: Korktu demekdir. Burada ondan murâd Resûlüllafc (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in endişesini beyândır. .Bâzılarına göre düşma­nın takibinden endîşe etmişdir. Diğer bâzıları: «namaz vaktinin geçmesi ile günâha girmiş olmakdan endîşe etmişdir. Çünkü musibet ânında ne şfcfkjlde hareket edeceklerine dâir henüz bir hüküm nazil olmamışdı.» de­mişlerdir. Bir takımları buradaki telâşın, namaza şitâb etmekden ibaret olduğunu söylemişlerdir.

Hadisin buradaki rivayetinde Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Seilem) 'in : «Yâ 'Bilâl!» dediği bildiriliyor. Kaadı İyâz'm riva­yetine göre ulemâdan bâzıları kelimeyi yâni    «Bilâl nerede?» şeklinde rivayet etmişlerdir. Buhârî 'nin rivayetinde Re­sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleni) Hz.Bi1âl'a : «Söylediğin söz ne­rede kaldı. Yâ Bilâl?» demişdir. Bundan murâd: «Hani sizi uyan­dırırım diye söz vermişdin. Sözünü niye yerine getirmedin?»  demekdir.

Yine Buhar î'nin rivayetinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in bu suâline Bilâl (Radiyallahû anh) «Bu derece uykum gel­diğini hiç görmüş değilim.» diye cevap vermişdir. Kitabımızın rivayetinde Hz. Bilâl 'in: «Annem babam sana feda olsun Yâ Resûlallah! Senin nefsini tutan Allah, benim nefsimi de tuttu.» dediği bildiriliyor. Hz. Bilâl bu sözle Özür dilemek istemişdir. Buhârî'nin rivâyetnde ise Resû­lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) :   .

«Şüphesiz ki Allah dilediği vakit sizin ruhlarınızı kabzeder; dilediği vakit de ruhlarınızı, size iade eyİer.» buyurmuşdur. Ulemâ, bu rivâyet-lerdeki rûh ve nefis'den ne murâd edildiğini tâyin babında ihtilâf etmiş­lerdir.

Bâzılarına göre ikisi bir mânâya delâlet eder. Bunlardan murâd ha-yatdır. Bâzıları da: «Cisme tevdî edilen lâtif bir cisimdir. Bu cisim cesette bulundukça Allah Teâlâ, o cesette hayatı halk edegelmişdir; insan, ha­yâtla dirilir. Ve cesetle rûh'dan mürekkepdir. Nefis ise bir şey'in kendisi ve vücûdu demekdir.» mutâleasında bulunmuşlardır. «Nefiş'den murâd; kandır.» diyenler de vardır. Yalnız hadîsi bu mânâya hamletmeye imkân yokdur.

Bir takımları: «Ruh, hakikati bilinmeyen bir meçhuldür.» derler. Bu husûsda ulemâdan üçyüz kavil nakledildiği söylenir.

Übbî'ye göre ruhu, hayât mânâsına almak da doğru değildir. Ona göre «Ruh hakikati bilinmiyen bir meçhuldür.» demek, en doğru bir ha-reketdir. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Rûh çıkınca insan ölür; burada ise, rûh'un alınması tâbiri uyuyanlar hakkında söylenilmişdir?

Cevap: Burada rûh'un kabzedilmesinden murâd: bedenin, dışından alâkasını   kesmesidir.   Resûlüllah     (SaUalîahü Aleyhi ve Sellem) 'in  bu  sözü Teâlâ Hazretlerinin 

«Ölüm ânında rûh'ları kabzeden; uyku hâlinde ölmemiş olanları da kabzeden hep Allah'dir.» âyet-i kerîmesi gibi-dir. Ölüm: Rûh'un hem za­hiren; hem de bâtmen beden'le alâkasını kesmesidir.

Şu da hatıra gelebilir: Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Seltem):

«Benim gözlerim uyur, ama kalbim uyumaz.» buyurduğu hâlde aca­ba o sabah namazında neden uyuyup kalmışdır? Nevevî bu suâle iki vecîhle cevap verildiğini söylüyor. Meşhur olan veçhe göre o hadîs ile, buradaki hâdise arasında münâfât yokdur. Zîra kalp ancak elem gibi ken­disine teallûk eden hissî şey'leri anlar. Göze teallûk eden fecr'in doğması gibi şey'leri anlamaz; onlar, ancak gözle anlaşılır. Hâlbuki bu vak'ada kalp uyanık bile olsa, göz uyumuşdur.

İkinci veçhe göre cevap şudur: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seüetn) in iki hâli vardır. Bu hâllerin birinde kalp uyur, diğerinde uyumaz. O geceki uyku vak'ası, kalbin uyuduğu zamana tesadüf etmişdir.

Fakat bu ikinci vecih zayıf dır; *Mu'temed olan birinci vecihdir.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler :

 

1- İslâm hükümdarı bizzat harplere iştirak eder.

2- Dînî hatta dünyevî bir maslahat karşısında büyüklerden iltimas-da bulunmak caizdir.

3- İslâm hükümdarının dînî maslahatlara riâyet etmesi gerekir.

4- İbâdetin  vaktini  geçirmeye  sebeb olabilecek  şeyden  sakınmak caizdir.

5- Hizmetkârın, namaz vaktini gözetmeyi üzerine alması şahindir.

6- Babımız hadîsi, geçmiş namazlar için ezanı terk etmenin caiz olduğuna işaret etmekledir. Buhârî'nin rivayetinde ise Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ıin, Hz. Bi1â1'a; «Kalk; cemâatin içinde ezan oku!» buyurduğu tasrîh olunmuşdur. Bu sebeple ulemâ bu mes'ele hakkında ihtilâf etmişlerdir.

Hanefîlere göre, geçmiş namazlar için hem ezan okunur hem de ikaamet getirilir. Delilleri Ebû Dâvûd ile başkalarının rivayet ettikleri Imrân b. Husayn hadîsidir. Mezkûr hadîsde: «Son­ra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir müezzine emir buyurarak ezan okuttu ve arkacığından sabah namazını kılmadan iki rek'ât nafile kıldı. Sonra ikaamet getirtti ve sabah namazının farzını kıldırdı.» denili­yor. Eski mezhebine göre İmam Şafiî 'nin kavli de budur. İmam Abmed'le Ebû Sevr ve İbni Münzir'in mezhepleri de budur. Bir kimsenin kazaya birçok namazları kalsa, onları kaza eder­ken ilk namaz için ezan ve ikaamet lâzımdır. Geri kalan namazlar için ezan okumakda muhayyerdir. İsterse her namaz için ayrı ayrı ezan okur; dilerse ezan okumaz. Yalnız her namaz için ikaamet getirir. Çünkü Tirmizî'nin, İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) 'dan rivayet ettiği ybir hadîsde: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hendek harbinin vukûbulduğu gün dört vakit namazını kazaya bırakmış; gecenin Allah'ın dilediği kadar mikdârı geçtikden sonra Bi1â1'a emir buyurarak ezan okutmuş; sonra ikaamet getirterek öğle namazını kıldırmış; sonra ikin­diye ikaamet getirterek, onu da kılmış; daha sonra ikaamet getirterek akşamı kılmış; sonra yine ikaamet getirterek yatsıyı kıldırmışdır.'

Hâl böyle olunca muhayyerlik nerede kalır? denilirse; cevap şudur: Hadîsin bir rivayetinde bu namazları Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in bir ezan ve ikaametle kıldırdığı; başka bir rivayetinde ilk namaz için ezan okutarak ikaamet getirttiği, geri kalan namazların herbiri için sâdece ikaamet getirttiği beyân edilmişdir. İşte muhayyerlik bu muhtelif rivayet­lerden doğmuşdur.

Hanefîlerden imam Muhammed'den bir rivayete göre bir kimsenin kazaya birkaç namazı kalsa onları kaza ederken birinci namazda hem ezan okur, hem ikamet getirir. Geri kalan namazlar için sâ-- dece ikaamet getirir. İmam Şâfîî 'nin eski kavli de bu ise de yeni mezhebine göre kazaya kalan namazlar için yalnız ikaamet getirilir; ezân'a hacet yokdur. Birkaç namaz birden kaza edilirken ilk namaz için hem ezan okumak hem de ikaamet getirmek imam Mâlik 'le, Ahmed b. Hanbe1'in ve Ebû Sevr'in de mezhepleridir.

Sevrî , Evzâî ve îshâk'a göre geçmiş namazlar için ezan okun­maz.

7- Bir özürden dolayı, kazaya kalan namazları hemen kaza etmek farz değildir. Sahih olan bu ise de acele kaza etmek yine de müstehabdır.

Begavî (214-310) nin rivayetine göre bir kavlinde Şafiî he­men kaza etmek farzdır; demişdir. Özürsüz kazaya bırakılan namazlara gelince: esah kavle göre onları derhâl kaza etmek îcab' eder. Bâzıları on­ların da te'hîri caiz olduğunu söylemişlerdir.

8- Kerahet vakitlerinde namaz kaza edilmez. Hanefiyye ulemâsı, güneş doğdukdan ne kadar vakit sonra namaz kılmanın mubah olacağın­da ihtilâf etmişlerdir. İmam Muhammed'in «El-Asil» nâm ese­rinde güneş bir veya iki mızrak boyu yükselmedikçe; Ebû Bekr Muhammed b. Fadl'a göre insan güneşe bakabildikçe namaz kı­lınmaz. Güneşin ziyası kuvvetlenip bakılamaz olduğu zaman namaz kıl­mak caizdir.

9- Kaza namazını cemaatla kılmak caizdir.

10- Haber-i vâhid makbuldür.

11- İmam Mâlik, sabah namazının sünnetinin kaza edilmi-yeceğine bu hadîsle istidlal etmişdir.   Mâlik 'den başkaları sünnetin kaza edilmesini muvafık görmüşlerdir. Küfe ulemâsı ile  imam Şafiî   ve Sevrî 'nin kavilleri de budur.  İmam Mâlik: «Sa­bah namazının sünnetini kılamıyan, güneş doğdukdan sonra iki rek'ât sünneti de kılsa bence iyi eder.» demişdir.

Hanefilerden imam Muhammed'e göre sabah na­mazının iki rek'ât sünnetini kılmayan kimse zeval vaktine kadar, onları kaza eder. Ebû Hanîfe ileEbû Yûsuf'a göre ise kaza et­mez. Fakat bu tafsilât, farz kılınıp da yalnız sünnet kılınmadığına göre­dir. Farzla beraber sünnet kılınmamışsa, güneş doğdukdan sonra bilitti-fâk sünnet de kaza edilir.

12- Hadîs-i şerif : «güneş doğarken namaz kılınmaz» diyen Hanefi1er'in en kuvvetli delîllerindendir. Çünkü Buhârî'nin rivayetin­de Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) 'in,  güneş yükselerek, rengi  iyi­ce beyazlaştığı zaman kalkıp, namaz kıldığı bildirilmektedir.

13- «Zikrî» kelimesinin mânâsı hususunda ihtilâf edilmişdir. Bâzı­larına göre: «Beni hatırlayasm diye.», diğer bâzılarına göre: «Ben de, seni medihle zikredeyim diye.» mânâlarına gelir. Bir takımları: «Namaz, sana. beni hatırlatsın diye namaz kıl!» mânâsını vermişlerdir ki Kaadı İyâz, bu mânâyı hadisin siyakına daha uygun bulmuşdur. Mezkûr kelimenin «Zıkrâ> şeklinde okunması da bu mânâyı te'yîd eder.

 

311- (681) Bize Şeybân b. Ferrûh rivayet etti. (Dedi ki): Bize Sü­leyman (yâni İbni'l-Mugîra) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sabit, Abdullah b. Rabâh'dan, o da Ebû Katâde'den naklen rivayet etti. Ebû Katâde şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) bize hutbe okuyarak şöyle buyurdular:

«Şüphesiz ki sizler bu gün öğleden sonra ve bu gece yürüyecek ve inşallah yârın suya varacaksınız.»

Bunun üzerine halk, kimse kimseye bakmadan yola revân oldular.

Ebû Katâde demiş ki: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ben ya-nıbaşmda olduğum hâlde yoluna devam ederken gece yarısı oldu. Derken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uyukladı. Ve hayvanının üzerin­den yanladı. Ben derhâl yetişerek, kendisini uyandırmadan hayvanının üzerinde dimdik oturuncaya kadar doğrulttum. Sonra yine yoluna devam etti. Gecenin çoğu gidince hayvanının üzerinden bir daha yanladı. Ben yine kendisini hiç uyandırmadan, hayvanının üzerinde iyice i'tidâl kes-bedinceye kadar doğrulttum. Sonra tekrar yürüdü. Seher vaktinin sonu gelince öyle bir yanladı ki bu evvelkilerden daha şiddetli oldu. Hattâ nerdeyse düşüyordu. Ben, hemen yanına vararak, kendisini doğrulttum. Bur nun üzerine başını kaldırarak:

«Kim o?» dedi. Ben :

— Ebû Katâde,.. dedim.

«Bu benimle beraber yürüyüşün ne zamandan beridir?» diye sordu.

—  Bu geceden beri yürüyüşüm bu şekilde devam etmektedir... cevâ­bını verdim.

«Peygamberini koruduğundan dolayı Allah da seni korusun!» buyur­dular. Sonra şunu ilâve ettiler:

«Halkın gözünden kaybolduk mu dersin? Hiçbir kimse görebiliyor-musun?» Ben :

— İşte bir süvari!., dedim. Sonra: İşte bir daha!., dedim. Nihayet top­lanarak yedi kişilik bir kaafile olduk. Bunun üzerine Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem)  yoldan  saparak uyumak için başını (yastığa) koydu. Sonra :

«Bİze namazımızı geciktirmeyin!» buyurdu. Ama ilk uyanan da Rc-sûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) oldu. Güneş, sırtına vurmuşdu. Biz, telâşla kalktık, sonra Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) :

«Binin!» emrini verdi. Derhâl hayvanlarımıza binerek yola revân olduk. Güneş iyice yükselince Resûlüllah (Sailaliahü. Aleyhi ve Sellem) (Hayvanından) indi ve yanımda bulunan, içinde de biraz su olan bir su kabım istedi. Ve ondan hafif bir abdest aldı. Kap'da bir parça su da kal­dı. Sonra Ebû Katâde'ye:

«Su kabını bizim için muhafaza et! Az sonra onun için bir haber çıkacak!» buyurdular. Sonra Bilâl namaz için ezan okudu. Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) iki rek'ât namaz kıldı. Daha sonra sabah nama­zını kıldırdı, (yâni) hergün yaptığı gibi yaptı. Sonra Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) (hayvanına) bindi, onunla beraber biz de (hayvanları­mıza) bindik. Ve: Acaba namazımızda yaptığımız bu kusurumuzun kef-•fâreti ne olacak? diye birbirimize fısıldaşmaya başladık. Sonra Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem):

«Dikkat edin! Sizin için, bende bir Örnek vardır.» buyurdu. Daha sonra :

«Dikkat edin! ki uyku (sebebi ile namaz kaçırmak) da bir taksir yok­tur. Taksir ancak başka namazın vakti gelinceye kadar namazını kılma­yan kimsede vardır. Binaenaleyh bu uyuyup kalma işini kim yaparsa uyan­dığı zaman, o namazı kılıversin! Ertesi gün ise, o namazı vaktinde kılsın!» buyurdu; şunu da ilâve etti:

«Cemâatin ne yaptıklarını zannedersiniz? Cemâat, Peygamberlerini kaybederek sabahladılar Ebû Bekir'le, Ömer: Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) sizden sonra gelmektedir, o sizi arkada bırakamaz... demişler­dir. Başkaları ise :

—  Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem)    sizin önünüzdedir...  demiş­lerdir. Eğer Ebû Bekir ile Ömer'e itaat ederlerse doğru yolu bulurlar.»

Bu suretle cemâatin yanına gündüz ilerlediği, ve her şey kızıştığı za­man vardık. Cemâat:

—  Yâ Resûlallah! Helak olduk;  susadık!  diyorlardı.    Bunun üzerine Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Seliem):

«Size helak yokdur!» buyurdu. Sonra:

«Bana küçük bardağımı getirin!» . dedi. Su kabını da istedi. Artık Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Seliem) döküyor, Ebû Katâde de cemaata su veriyordu. Halk kabın içinde su olduğunu görür görmez kabın üzerine yığıldılar. Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Seliem) :

«Terbiyenizi takının! Hepiniz suya kanacaksınız!» dedi. Ashâb he­men onun dediğini yaptılar.

(Ebû Katâde diyor ki) Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Seliem) dökme­ye, ben de cemaata su vermeye devam ettik. Nihayet Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Seliem) ile ikimizden başka kimse kalmayınca suyu dö­kerek bana

«İç!»   dedi. Ben :

—  Sen içmedikçe, ben içemem Yâ Resûlallah!.. dedim.

«Şüphesiz ki bir kavmin sakisi suyu en son içendir.» buyurdu. Bunun üzerine, ben içtim; Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Seliem) de içti. Artık cemâat, kanmış ve müsterih olarak suya geldiler.

Abdullah b. Rabâh şöyle demiş: «Ben, bu hadîsi (Küfedeki) mescid-i cami'de rivayet ediyordum, birden Imrân b. Huseyn (ileriye atılarak) : «Ey delikanlı! Nasıl rivayet ettiğine dikkat et! Çünkü o geceki kaafileden biri de ben'im.» dedi. Ben:

—  O hâlde bu hadîsi, sen daha iyi bilirsin!., dedim. Imrân:

—  Sen kimlerdensin? dedi.

—  Ensâr'damm... cevâbını verdim. Imrân :

—  Anlat! Çünkü siz hadîsinizi daha iyi bilirsiniz, dedi. Artık ben de cemaata hadîsi rivayet ettim. Bunun üzerine Imrân :

—  Vallahi ben, o gece oradaydım. Amma bu hadîsi, senin gibi bel­leyen hiç bir kimse duymadım.» dedi.

«Nease» uyukladı demekdir. Uyuklamaya araplar «Nuâs» derler ki: «Beyin tarafından inip; gözleri örten, kalbe vâsıl olamıyan lâtîf bir yel'-dir.» diye tarif olunur. Yine ayni şekilde beyinden gelip; kalbe vâsıl olur­sa, ona «Nevm» yâni uyku derler. Uyuklamak abdesti bozmaz. Abdesti bozan, uykudur.

Bu bâbda,  ulemânın  neler  söylediklerini yerinde  görmüşdük.

«Mîdae» : Abdest almaya mahsûs, küçük kap'dır. Hadîs-i şerifde bu kelimeden az sonra  denilmektedir. Mezkûr

cümlenin; hakîki mânâsı: «Ondan abdest derecesine varmayan bir abdest aldı.» demekdir. Ancak cümleden mecaz mânâsı ile hafiflik kasdedilmiş yâni abdest uzuvlarını tertemiz yıkamakla beraber hafif bir abdest aldı; denilmek istenilmişdn\ Kaadı İyâz bâzı üstadlarının: «Bu, cüm­leden murâd: Abdest aldı amma suyla taharetlenmedi. Tahareti taşlarla yaptı; demekdir.» mutâleasında bulunduklarını nakleder. Fakat Nevevî bu mutâleanın yalnış olduğunu söylemişdir. Doğrusu birinci kavildir.

«Gumer» Bir kişiyi kandıramıyacak kadar az su alan küçük kadehdir.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hadîs-i  şerîf,  Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in  bir kaç tane mucizesini beyân etmektedir. Şöyle ki :

a) Resûl-ü Ekrem .(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o küçük su kabı hak­kında :

«Az sonra onun için bir haber çıkacak.»    buyurmuşdu. Neticede de­diği gibi çıktı.

b) Az suyu çoğalttı.

c)  «Hepiniz kana kana içeceksiniz!» buyurdular.   Öyle  de  oldu.

d) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ebû Bekir ile Ömer şöyle dediler; diğer arkadaşlar da şöyle dediler.» buyurarak; onların konuştuklarını birer birer haber verdi.

e)  «Siz öğleden   sonra ve bu gece   yürüyerek   suya   varacaksınız.» buyurdular; öyle de oldu.

2- Ordu kumandanı bir hususun bütün orduya bildirilmesinde mas­lahat gördüğü vakit, bütün orduyu toplayarak son neferine kadar, o şey'i bildirmesi müstehab olur. Zira yalnız ordunun ileri gelenlerine bildirse asker o husus için hazırlanamaz; bundan da çok defa zarar gelir.

3- İleride yapılacak bir iş için inşallah demek rnüstehabdır. Kur'ân-i Kerîm'in emri de budur.

4- Kapıyı çalan bir kimseye «kim o?» denildiği  zaman, ismini söylemesi gerekirse de meşhur künyesi varsa künyesini söylemekde de beis yokdur. Netekim Ebû Katâde öyle yapmışdır.

5- İyilik yapan kimseye hayır duâ'da bulunmak müstehabdır.

6- Kaza namazları için ezan okumak müstehabdır.

7- Revâtip denilen  beş vakit namazın  sünnetlerini kaz etmek müstehabdır. Çünkü zahire bakılırsa, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kazaya kalan sabah namazının farz'ından önce kıldığı iki rek'ât,   ayni namazın sünnetidir. Hadîsde «Her gün yaptığı gibi.» denilerek kaza nama­zının nasıl kılınacağına işaret edilmişdir.

8- Resûl-ü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in: «Uykuda taksir yoktur.»  buyurması  ulemânın ittifak ettikleri bir mes'eleye delîl ol-muşdur, Mes'ele şu'dur: Uyuyan kimse, mükellef değildir, ona farz olan, o ibâdetin kazasıdır. Yalnız kazası için yeni bir emir lâzımmıdır?   Yoksa kaza da aynen edâ delili ile mi farz olur?   mes'elesi ihtilaflıdır.

Uyku hâlinde olan bir kimsenin mükellef sayılmıyacağmda ittifak varadır. Uyuyan bir kimsenin başkasına âid bir malı eliyle veya diğer bir uzvu ile telef etmesi ise bilittifâk Ödemeyi icâb eder. Ancak bu öde­me uyuyan kimsenin, mükellef sayılmasından değil itlaf edilen şey'ler-de bilicmâ' teklif şart olmadığındandır. Hattâ küçük çocuk yahut deli ve bunlar hükmünde plan birisi bir şey telef etse, o şey'in bilittifâk öden­mesi icâb eder.

9- Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Selîem)'in :

«Taksir, ancak ikinci namazın vakti gelinceye kadar, namazımı kılma­yan kimseye âiddir.» buyurması, namaz vakitlerinin müteakip namaz va­kitlerine kadar devam ettiğine delildir. Bundan yalnız sabah namazı müs­tesnadır. Çünkü sabah namazı, öğle'nin vakti girinceye kadar devam et­mez; onun vakti güneşin doğması ile çıkar. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Ertesi gün, o namazı vaktinde kılsın!» sözünün mânâsı: Bir namaz kazaya kalmakla ileride onun vakti değişmez. Eskiden hangi vakitte kı­lınıyor idi ise, yine o vakitde kılınır; demekdir. Bu cümleye başka türlü mânâ verenler de olmuşsa da doğrusu ve muhakkikin ulemânın tercih ettikleri kavil, arz ettiğimiz şekildir.

10- Bu hadîsde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Cemâatin ne yaptığını zannedersiniz?»    Cemâat   Peygamberlerini Kaybederek, sabahladılar. Ebû Bekir ile Ömer: ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sizden sonra gelmektedir. O, sizi arkada bıra­kamaz; demişlerdir. Başkaları ise: ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sizin önünüzdedir; demişlerdir. Eğer Ebû Bekir ile Ömer'e itaat ederlerse, doğru yolu bulurlar.» buyurmuşdur. Bundan maksad, or­du efradının ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) hakkında, neler söy­lediklerini bildirmekdir. Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) birkaç kişi ile geride kalır, gözden kaybolunca, ötekiler çeşitli tahminlerde bu­lunmuş: Ebû Bekir ile Ömer Hazerâtı, arkadaşlarına Resû­lüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in mutlaka geride olacağını ashabını arkada bırakıp da ordudan ileriye gitmeye gönlü razı' olmıyacağını, söyliyerek bulundukları yerde, onu beklemek gerektiğini bildirmişlerdir. Başkaları ise, onun ordudan ileriye gittiğini binaenaleyh hızlıca giderek, ona yetişmek îcâb ettiğini söylemişlerdir. İşte Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

«Eğer Ebû Bekir ile Ömer'e itaat  ederlerse, doğruyu   bulurlar.» diyerek, onların tahminlerinin doğru olduğuna işaret buyurmuşdur.

11- Fahr-i Kâinat (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz: «Cemaata, su dağıtan kimse, suyu en sonra İçer.» buyurarak bir ce­maata su, süt, et ve meyve gibi şey'leri tevzî etmenin âdabını öğretmişdir.

12- Bir kimsenin bir yerde başına belâ gelirse dîni nâmına o yer­den başka tarafa gitmesi gerekir.

 

312- (682) Bize Ahmed b. Saîd b. Sahr Ed-Dârimî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullah b. Abdilmecîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Selm b. Zerîr El-Urâridî [125] rivayet etti. Dedi ki: Ben Ebû Raca' Ei-Utâ-ridî'yi, Imrân b. Husayn'dan naklen rivayet ederken dinledim. Imrân, şöy­le demiş:

«Bir yolculuğunda Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Selîem) ile beraber idim. Bütün gece yürüdük^ Sabah yaklaşınca biraz mola verdik. Derken tâ güneş doğuncaya kadar uyuya kalmışız. İçimizden ilk uyanan, Ebû Bekir oldu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uyuduğu vakit, kendi­liğinden uyanmadıkça, biz kendisini uyandırmazdık. Sonra Ömer uyandı ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanında durarak yüksek ses­le tekbîr almaya başladı. Nihayet Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uyandı. Başını kaldırarak, güneşin doğmuş olduğunu görünce :

«Yola revân olun!» buyurdu. Ve bizi hareket ettirdi. Güneş, beyazla-şınca, konakladı ve bize sabah namazını kıldırdı. Bu sırada cemâatdan, bir adam ayrılarak bizimle beraber namaz kılmadı. Namazdan çıkınca Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   ona:

«Yâ Fülan! Bizimle beraber namaz kılmakdan seni ne m en etti?» diye sordu. O zât:

—  Yâ Nebîyyallah! Cünub olmuşum, dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona    (teyemmümü) emretti, o da toprakla te­yemmüm ederek namazını kıldı.    Sonra Resûlüllah    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   beni yanındaki birkaç kişilik kaafileyle beraber acele su arama­ya gönderdi. Adamakıllı susamişdık. Yolda giderken birdenbire,  (devesi üzerinde)  ayaklarını iki su tulumu arasına salarak oturmuş bir kadına rastladık. Ve ona: su nerede? diye sorduk. Kadın :

—  Heyhat!.. Heykât!.. Size, su yok!., dedi.

—  Senin ailen ile suyun arasında ne kadar mesafe var? dedik.

—  Bir gün bir gecelik yol!..» cevâbını verdi. Biz:

—  Yürü takalım Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "in huzuruna!., dedik. Kadın :

— Resûlüllah, kim oluyor? dedi. Biz, kadını kendi hâline bırakmıya-rak götürdük ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se/ZemJ'in huzuruna çı­kardık. Efendimiz, ona sordu. Kadın bize haber verdiği gibi ona da haber verdi. Kendisinin yetim sahibi olduğunu; birkaç yetim çocuğu bulundu­ğunu da söyledi. Derken Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) onun deve­sinin çöktürülmesini emir buyurdu. Hemen deveyi çökerttiler. Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tulumların üst kısımlarındaki ağızlarına su püskürdü; sonra kadının devesini kaldırdı. Biz kanıncaya kadar su iç­tik. Topumuz, kırk susamış adamdık. Yanımızdaki bütün tulum ve su kaplarını doldurduk; (cünup olan) arkadaşımızı da yıkadık. Ancak hiç bir deveye su vermedik. Halbuki onlar (yâni kadının su tulumları) patlaya­cak derecede su ile doluydular. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabına :

«Yanınızda ne varsa getirin!» buyurdular. Artık kadına kimi (ek­mek) parça (sı) kimi kuru hurma (olmak üzere bir hayli yiyecek) topla­dık. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadına verlimek üzere bunla­rı, bir bohçaya sardı. Ve ona :

«Haydi git de bunları çotuğuna çocuğuna yedir! Bilmiş ol kî biz, senin suyundan hiçbir şey eksiltmedik.» dedi. Kadın ailesi nezdine varınca şun­ları söylemiş:

— Vallahi ben insanların en sihirbazına rastladım. Yahut da o zât hakîkaten dediği gibi Peygamberedir. Şöyle ve şöyle işler yaptı...»

İşte bu kadın sebebi ile Allah onun obasına hidâyet vermiş. Hem ka­dın hem de kabilesi Müslüman olmuşlardır.

 

(...) Bize İshâk b. İbrahim El-Hanzali rivayet etti.  (Dedi ki) :    Biz. Nadr b. Şümeyl haber verdi. (Dedi ki) : Bize Bedevi Avf b. Ebî Cemile Ebû Raca' El-Utâridi'den, o da Imrân b. Husayn'dan naklen rivayet etti. Imrân şunları söylemiş:

«Biz, bir seferde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) ile beraber bulunduk. Bir gece yürüdük; gecenin sonu gelnice tan yerinden az önce Öyİe bir uykuya daldık ki; yolcu için ondan daha tatlı uyku olamaz. Bizi1 ancak güneşin sıcağı uyandırdı...» Râvî hadîsi Selnı b. Zerîr hadîsi gibi rivayet etmiş (tabiî biraz) ziyâde ve noksan yapmış. (Meselâ) bu hadîs-de râvî:

«Ömer b. Hattâb, uyandığında cemâatin başına geleni görünce hemen tekbîr aldı. Tekbîr alırken sesini de yükseltti. Ömer, gür sesli ve celâ-detli bir zât idi. Nihayet onun tekhir sesinin şiddetinden Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) uyandı, o uyanınca ashâb başlarına geleni ken­disine şikâyet ettiler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem):

«Zararı yok. Yola revân olun!» buyurdular.» diyerek hadîsi hikâye etmişdir.

Bu hadîsi Buhârî «Teyemmüm» ve «Kitâbü'l - Menâkıb» de; Ebû Dâvûd dahî ayni bahisde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişler­dir.

Hadîsin muhtelif rivâyetlerindeki lâfızları biribirinden farklıdır. Me­selâ kitabımızın rivayetinde Hz. Imrân: «Sonra Peygamher (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) beni yanındaki kaafile ile birlikde acele su aramaya gön­derdi...» demektedir. Buhârî'nin rivayetinde ise: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) konakladı ve Fü1ân ile A1î'yi çağırarak: Gidin su arayın! buyurdu.» demişdir.

Bu seferin, hangi sefer olduğunu tâyin hususunda ulemâ ihtilâf et­mişlerdir. Müs1im'de Hayber gazası olduğu bildirilmektedir. Fakat Ebû Dâvûd 'un rivayet ettiği İbni Mes'ûd hadîsinde, sefe­rin Hudeybiye vak'asına âid olduğu; Abdürrazzâk'ın rivayet ettiği Atâ b. Yesâr hadîsinde Tebûk; İmam Mâlik'in «El-Muvat-ta'» da Zeyd b. Eşlem'den mürsel olarak rivayet ettiği bir ha-disde, geceleyin Mekke yolunda; yine Ebû Davud'un bir rivayetinde «Ceyşü'l-Ümerâ» gazasına âid olduğu bildirilmektedir. Bu sebeple kıssanın birkaç defa vâki olduğunu söyliyenler bulunmuşdur.

Burada uykudan ilk uyanan zâtın Hz. Ebû Bekir olduğu, sonra Ömer (Radiyallahû anh)\n uyandığı bildiriliyor. Başka ri­vayetlerde bunların dört kişi olduğu. Hz. Ebû Raca 'nin bunları isimleri ile saydığı fakat râvî1 Avf b. Cemile 'nin adlarını unut­tuğu bildiriliyor. Ulemâdan bâzıları ikinci ve üçüncü olarak uyananı ih­timâl İle tâyin etmişler ve; «ikinci olarak uyanan Imrân b. Husayn (Ritâiyallahû anh) üçüncü de onunla birlikde su aramaya gön­derilen Zû Mahber olsa gerekdir.» demişlerdir.

Ebû Bekir îbni'1-Arabî'ye göre Besûlüllak (SallaUahu Aleyhi ve Sellem) 'in seferde uyuması üç defa vukûubulmuşdur. Bunların birinde Ebû Bekir, ile Ömer (Radryalİahâ anhûma) bulunma­mışlardır. İkincisinde her ikisi beraber bulunmuş; üçüncüsünde yalnız Ebû Bekir bulunmuşdur.

Mezâde: Âdî tulumdan daha büyük olan su tulumudur.

Ulemânın beyânına göre ashâb-ı kirâm'ın, Peygamber (Satlalİahü Aleyhi ve Sellem) 'i uyandırmakdan çekinmeleri, uyurken, kendisine Vahy gelmesi ihtimâline mebnîdir. Bu gün herhangi bir müslüman namazın vaktini geçirmek derecede uyuyup kalsa, uyandırılır.

Burada bir takım suâller hatıra gelebilir. Şöyle ki:

1- Küffâr'm memleketlerini istilâ etmekle kadınlarını câriye ola­rak almak mubahdır. Hâl böyle olunca    burada sözü geçen sucu kadın müslümanların istilâsına uğramakla câriye olmaz mı? Niçin serbest bıra­kılmış ve niçin kendisine yiyecek verilmişdir?

Cevap : Kadın, kalbi islâma yatışsın diye serbest bırakılmış ve gerçekden bir müddet sonra müslümanlığı kabul ettiği gibi bütün kabilenin müslümanlığı kabul etmesine de sebep olmuşdur. Mamafih bu kadın ev­velce kendisine yahut kabilesine emniyet hakkı tanınan bir kimse de ola­bilir.

2- Bu takdirde müslümanlar onun malında nasıl tasarruf yapabil­mişlerdir?

Cevap: Yâ küfrüne bakarak yahut da ihtiyçdan dolayı onun malında tasarrufda bulunmuşlardır. Çünkü zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar.

 

Hadis-i Şerifden Aşağıdaki Hükümler Çıkarılmıştır:

 

1- Hz. Ömer'in Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i uyan­dırma meselesinde yaptığı gibi büyüklere karşı dâima edep ve terbiyeye riâyet etmek müstehabdır.

2- Dînî bir fırsatın elden kaçmasına teessüf etmek caizdir.

3- Kul tarafından bir taksir olmaksızın vakti geçen namazdan do­layı kul'a bir günah yokdur.

4- Cünup olan kimse, su bulamazsa, teyemmüm eder.

5- Âlim bir zât, mücmel bir iş gördüğü zaman onu îzâh etmek mak­sadı ile failine suâl sorabilir. Ve kendisine hakikati anlatır.

6- Bir kimseye, beyenilmiyecek bir fiilinden dolayı rifk-u mülâye-metle söz anlatmak müstehabdır.

7- Hadîs-i şerif, namazı cemaatla kılmaya teşvik eden delillerden­dir.

8- Özürü olmıyan bir kimsenin cemaatla namaz kılınan yerde ce­maatla iştirak etmemesi doğru bir hareket değildir.

9- Kalan namazları kaza etmek farzdır. Bunlar te'hîr etmekle zim-metden sakıt olmazlar. Özürsüz kaza namazlarını sonraya bırakmak, gü-nahdır.

10- Kaza namazlarını cemaatla kılmak meşrudur.

11- İçmek veya abdest almak için başkasından su istenilebilir.

12- Susuzluk zaruretinden dolayı,    bir kimsenin milki olan suyu bedel mukabilinde almak caizdir.

13- Susuzluk cünüblük üzerine tercih edilir. Yânîiıaîka su dağıtır­ken evvelâ susuz olanlara sonra cünüblere verilir.

14- Mubah olan şey'lerle hibe kabilinden olan şeyleri iki taraf dan söz etmeksizin fi'len teslim etmek kâfidir.

15- İnsan ve hayvanın içmek için su ihtiyâcı temizlik ve şâire gibi ihtiyâçlardan önce giderilir.

16- Şer'î bir zaruret hâlinde fitneden emin olmak şartı ile ecnebi bir kadınla bir yerde kalmak caizdir.

17- Pis oldukları yüzdeyüz bilinmedikçe müşriklerin kaplarını kul­lanmak caizdir.

18- Hadîs-i şerif Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Seîîem) 'in huzurun­da, ashabının ictihâd edebileceğine delildir. Bu mes'ele usûl-i fıkıh ule-mâsj arasında ihtilaflıdır.

19- Kâfir- verilen ahd-ü peymân'a riâyet gerekir. Netekim  Pey­gamber   (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)   sucu kadına bu hakkı tanımışdır.

20- Baş sıkısında halkın, hükümdara hâllerinden şikâyette bulun­maları caizdir.

21- Yolcunun, uyku bastığı zaman mola vermesi müstehabdır.

22- Muhtâc olan bir kimsenin, bir şey'i sahibinin ri.zâsı ile alması caizdir. O şey'i almak zaruri ise sahibinin rizâsı olmaksızın da alınabilir.

23- Resûlüllah   (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'m bazen bizim gibi uyu­ması caizdir.

24- Ay ve gün tâyin etmeksizin, sefere çıkmak mubahdır.

25- Hadîs-i şerif, büyük bir mucizedir. Zîra tulumun ağızından dö­külen suyla kırk kişilik bir cemâat hem abdest almış hem içmiş hem de kaplarını doldurmuş; hattâ cünûb olan zât yıkanmış; bununla beraber tulumlar patlayasıya dolu kalmış. İçlerinden bir damla su bile eksilme-mişdir.

26- Hakîkatda kadının tulumundan dökülür gibi görünen su Allah'­ın o anda halk etmesiyle vücûd bulmuşdur. Kadının tulumundan ona hiç bir şey karışmamışdır. Bu son derece bedî' ve garîb bir mucizedir.

27- Hadîs-i şerif, Hz. Ömer 'in müslümanlar içinde erar-i ilâhi uğurunda en salâbetli bir zât olduğuna delildir.

 

313- (683) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sü­leyman b. Harb haber verdi. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Hu-meyd'den, o da Bekr b. Abdillâh'dan o da Abdullah [126] b. Rabâh'dan, o da Ebû Katâde'den naklen rivayet etti. Ebû Katâde şöyle demiş: «Resû-îüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) seferde olur da geceleyin istirahat mo­lası verirse sağ yanma yatardı. Sabahdan az önce mola verirse kollarını diker, başını avucunım üstüne koyardı.»

 

314- (684) Bize Heddâb b. Hâlid rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hem-mâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Katâde, Enes b. Mâlik'den naklen riva­yet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Her kim, bîr namazı unutursa, onu hatırladığı zaman kilıversin. O namazın bundan başka  keffâreti yoktur.» buyurmuşlar.

Katâde : «Beni anmak İçin namazı ikaamet et!»   âyetini okumuş.

 

(...) Bize bu hadîsi Yahyâ.b. Yahya ile Saîd b. Mansûr ve Kuteybe-tü'bnü Saîd dahi topdan Ebû Avâne'den, o da Katâde'den, o da En e s1 d en, o da Peygamber (ScUlallahü Aleyhi veSellem) 'den naklen rivayet ettiler. Amma râvî (burada) : «O namazın bundan başka keffâretı yokdur.» cüm­lesini zikretmemişdir.

 

315- (...) Bize Muhammed b. Eİ-Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülâ'lâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Saîd, Katâde'den, o da Enes b. Mâlik'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Nebiyyullah (Sattatlahü, Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim bir namazı unutur yahut (onu kılmadan) uyur kalırsa, o na­mazın keffâreri, hatırladığı zaman onu kılmakdır.» buyurdular.

 

316- (...) Bize Nasr b. Aliy El-Cehdamî dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bana, babam rivayet etti. (Dedi ki) ; Bana Eİ-Müsennâ, Katâde'den, o da Enes b. Mâlik'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Resûlüllah (Sallattahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Biriniz, namazını kılmadan uyur yahut gaflete dalar da unutursa, onu hatırladığı vakit kılıversin! Zîra Allah (namazı, beni hatırlamak için kıl)» buyuruyor.

Enes hadîsini Buhârî  -Mevâkîtu's-Salât» bahsinde Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî (Kitâbu's-^Salât* da tahrîc etmişlerdir. Rivayetler arasında az çok lâfız değişiklikleri vardır.

Bu hadîsde:

«Her   kim   bir   namazı   unutursa; onu  hatırladığı   vakit   kılıversin!»

Duyurulduğuna göre kazanın namaz hâtıra geldiği an yapılması iktizâ eder. Hâlbuki kaza mes'elesi bilittifâk rtıüvessa' farzlardandır. Yâni kaza için vakit genişdir. Ne zaman istenirse, o zaman yapılır; denilirse; bu suâle şöyle cevap verilir: Mezkûr cümlenin mânâsı: kazaya namazı oldu­ğunu hatırlar da, bu hatırlama bir müddet   devam eder; o esnada kaza namazını kılarsa, o kimse için «Hatırladığı anda, namazını kıldı,» denile­bilir. Hatırına geldiği an, hemen kılması lâzım değildir.

Ayni suâle şöyle de cevâp verilmişıir: «İzâ» kelimesi, şart mânâsı ifâ­de eder. Şart'ın cezası derhâl lâzım gelmez. Yalnız ceza filcümle şart üze­rine terettüp eder.

Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Seîlem) :

«O namazın, bundan başka kefareti yokdur.» buyurmakla, namazın kazasına işaret etmişdir. Çünkü hatırlandığı zaman kılınacak namaz, ka­za namazıdır. Keffâret de günâhı örten şey'den ibâretdir.

Hattâbî diyor ki: «Bu sözün iki veçhe ihtimâli vardır. Birinci veçhe göre namazın kazadan başka keffâreti yokdur. İkinci veçhe göre, namazı unutmakdan dolayı bir ceza veya sadaka yahut namazın iki kat kılınması gibi bir şey lâzım gelmez. Unutan yalnız terk ettiği namazı kı­lar.»

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Gece yolculuğu yapan bir kimsenin istirahat için konakladığı yerde sağ tarafına uzanması;  sabaha yakın konakladığı vakit kollarını dikerek, başını avucunun üzerine koyması meşru'dur.

2- Unutarak kazaya namaz bırakan bir kimse, o namazın kazası ile mükellefdir. Yalnız unuttuğundan dolayı günahkâr olmaz. Uyuyarak az veya çok namazı kazaya kalan kimsenin hükmü de budur.    Bu husûsda ulemâ müttefikdir. Yalnız bâzıları şüzûz göstererek, beş vakitden fazla namazı kazaya kalan kimseye kaza lâzım değildir, demişse de bu söze iti­bâr eden bülunmamışdır.

Namazı kasden kazaya bırakan kimseye dahî kaza farzdır. Cumhûru  ulemânın mezhebi budur.

Dâvûd-u Zahirî ye ve İbni Hazm'in beyânına göre sa­habeden beş zât: «Namazı kasden kazaya bırakan kimseye, namazın kazası farz değildir.» demişlerdir. Çünkü şartın bulunmaması meşrutun da bulunmamasını îcâb eder. Bundan da unutmayan kimsenin hatırladığı zaman namaz kılmıyacağı mânâsı çıkar. İbni Hazm'in işaret ettiği beş sahâbî: Ömer b. Hattâb, oğlu Abdullah, Sa'd. b. Ebî Vakkaas, İbni Mes'ûd ve Selmân (Radfyallahû anhûm) hazerâtıdır. Bu kavle daha başka zevat da kaail ol-muşdur. Bunlara şu cevap verilmişdir: Hadîs-i şerîfde kazanın, unutmak­la kaydedilmesi ekseri ahvâle göredir. Yahut unutmakla mâzûr olan bir kimseye kâza lâzım gelince, unutmadan bırakanlara evleviyyetle lâzım geleceğini bildirmek için unutma  kaydı zikredilmişdir. Mezkûr kaydın zikredilmesi ednâyı ziKir ile âlâya tembih kabîlindendir [127]

Bâzıları kasden namazı terk edene kaza lâzım , geleceğini hadîsdeki nisyân kaydından çıkarırlar. Çünkü bir şey'i terketmeye de nisyân denir. Fakat bu istidlal zayıf görülmüşdür. Bu hususta en güzel deKİ: «Allah borcu ödenmeye daha lâyıktır.» hadîsidir.

3- Bir kimsenin, başkası nâmına kılması caiz değildir. Hadîs-İ şerîf bunu caiz gören Şafiî aleyhine delildir.

4- Namaz, malla ödenmez. Yalnız   üzerinde pek çok kaza namazı bulunan bir kimse ölür de kalan namazları için fidye verilmesini vasiyet ederse bu vasiyeti.yerine getirilir.   .

5- Bâzıları Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in : «Hatırladığı vakit, o namazı lalıversin!»   buyurmuş    olmasına baka­rak kaza namazlarının kerahet vakitlerinde de kılınabileceğine kaail ol-muşlarsa da bu- istidlal doğru değildir. Çünkü namazının kazaya kaldığını hatırladığı an, hemen o namazı kılmak lâzım değildir.   Yalnız o namazı hatırlamak kazanın farz olmasına sebepdir. Binaenaleyh bir kimse kera­het vakitlerinden birinde kazaya namazı    olduğunu hatırlar da kerahet vakti çıkıncaya kadar, o namazı kılmayıp; daha sonra kılarsa iki hadisle birden amel etmiş olur. Bunlardan biri, bu hadîs; diğeri de kerahet vak­tinde namaz kılmayı yasak eden hadîsdir.

 



[1] Yezîd El-Fakîr b. Suhayb Ebû Osman: Hadîs itibârı ile Kûfelilerden sayılır. Sahîheyn râvîlerîndendir.

[2] Ebû Ahmcd  EI-A'ver Hâcib  b.  Velîd:  (   ?   —228)  Bağdadlıdır.  Müslim'in râvilerindendir

[3] Bakara Sûresi âyet 144

[4] Ebû Zeyd Abdülâzîz b. Müslim El-Mervezî: (       —167) Basra'da yaşamındır. Sahîheyn râvilerindeodir.

[5] Bakara sûresi âyet 144

[6] Ubeydullah b. Abdillâh b. Esam : Müslim'in râvilerindendir.

[7] Abdullah b.  Haris En-Necrânî:  Zübeydî deyenlerde vardır.     Kûfe'lidir.   Müs­lim'in râvîsidir.

[8] Ebû Amr Âsim b. Ömer b. Katâdete'İ - Ensârî El-Evsî: (       —129) Sahîheyn râvîlerindendir

[9] Ebû Hafs Abdülhamid b. Ca'fer b. Abdillâh El-Ensârî: (    ? —153) Medîne'Hdir. Müslim'in  râvîlerindendir.

[10] Mahmûd b. Lebîd El-Ensârî (R.A.): ( ? —96) Ashâb-ı Kirâm'dandir.

[11] Ebû Ya'fÛr Vakdân yahut Vâkıd El-Abdî: KÛfe'lidir. Sahîheyn râvilerindendir.

[12] ishâk b. Mansûr Es-Selûlî: (     —204) KÛfelidir. Sahîheyn râvîlerindendir

[13] Ebû Muhammed Hiireym b. Süfyân El-Becelî: KÛfelidir. Sahiheyn râvîlerindendir.

[14] Haris b. Şubeyi b. Avf El-Becelî: Kûfelidir. Sahîheyn râvîlerindendir

[15] Ebû Saîd veya Ebû Üneyse Zeyd b. Erkam b. Zeyd (RA.):    (------68) Ensâr-i Kİrâmdandır. Kûfc'de yaşamış ve orada vefat etmişdir.

[16] Bakara sûresi âyet 238

[17] Ebû Ya'lâ Müallâ b. Mansûr Er-Râzî (       —211) Bagdad'da yaşamıştır. Şftbî-heyn râvîlerindendir

[18] Ebü Kürce Kesîr b. Şınzîr El-Ezdî: Basraltdır. Safalfaeyn râvüerindendir.

[19] Mİiddessir sûresi âyet 31

[20] Tecrîd-Î Sarîh II. C. - 332-334.

[21] Ebû'l-Hâris Amir b. Abdülâh b. Zübeyr: (       —124)" Medînelidir.

[22] Mu'cemül Buldan. C. 4.   Shf.   182.

[23] Muaykîb b. Ebî Fâtime (R.A.): Sahabedendir. Hz. Ömer devrinde Beytü'l-Mâl'e nezâret etmişdir. Vefât'ı 40 tarihindedir

[24] Müslim'in Râvflerindendir.

[25] Vâsıl Mevlâ Ebî Uyeyne: Basra'lıdır. Müslim'in râvîüdir.

[26] Yahya b. Ukayl Basra'lıdır. Huzâ'a kabîlesİDdendir. Müslim'in râvfleriodendir

[27] Salt b. Mes'ûd El-Cahderî (       —239) Basralıdır. Kadılık yapmışdir. Müsümi râvîlerindendir,

[28] Basralıdır. Müslimin râvîsidtr.

[29] Abdullah b. Ebî Atîk Et-Teymî: Hz. Ebû Bekirin torunlarındandir. Sahîheyn râviierindendir.

[30] Kendisinden döl almak için ayrılan damızlık câriye.

[31] Yâ'küb b. Möcfihid: Medînelidİr. Benî MahzÛm'un âzâdiısıdır. 149 târihinde U-ienderiye'de vefat «tmişdir.

[32] Abdü Rabbib b. Saîd b. Kays El-Ensârî: (     —139) Medînelidir. Sahîheyn rft-vîlerindendir

[33] Abdullah b. Mâlik: Ezd yahut Esd kabilesine mensûb bir z&tdır. Kureys sinin müttefik ve yardımcılanndandır. Câhüiyet devrinde babası Mâlik (Stütallahü Aleyhi ve SeUem)'in dedesi Hâsim'in biraderi MuttaUp ile halîf yâni dost imişler. Mâlik, Buhayne lâkabı ile meşhur Abde Binti Hârİs ile evlenmedi, ^te Rlvt Ab­dullah bu îzdivâcdan doğmuşdur. Annesine nisbetle kendisine İbni Buhayne denir. Anne» ile ikisi de ilk müslümanlardandırlar. Bâzı râvîler Hz. Abdullah'a Malik b. Buhayne de­mişlerdir. Fakat bu yanlışdır. Çünkü Mâlik, Buhayncnin oğlu değil kocasıdır. Buhayne. Abdullah'ın annesidir. Binaenaleyh İbni Buhayne terkibindeki ctbin» lâfzını hemzesîz yaz­mak ve Mâlik'i tenvinsiz okumak yanlışdır.

[34] Ebû Abdillâh Mûsâ b.  Dâvûd Ed-Dabbî:   Bağdadlıdır. Tarsus'da kadılık etmiş­dir. Müslim'in râvîlerindendir

[35] Mısırlıdır. Abdullah b. Vehb'in kardeşidir. Müslim'in râvîlerindendir.

[36] Ebû Zekeriyyâ Yahya b. Hassan b. Hayyân: (     —208) Sahîheyn dir.

[37] Ebû Muhammed Ubeyd b. Saîd El-Emevî: KÛfelidir. Müslim'in ravHerindendir.

[38] Ebû Urvc Hasan b. übeydillâh b. Urvete'n-Nehaî (   —139) Kûfelidir. Müslim'in râvîlerindendir

[39] Ebû Ca'fer Avn b. Sellâm Ei-Kuraşî: KÛfelidir. Müslim'in râvîlerindendir

[40] Ebû Hafs Abdurrahmân b. Esved'b. Yezîd En-Nehaî: Kûfelidir. Sâhîheyn râ-vîlerindendir

[41] Basralıdır. Sahîheyn râvîlerindendir.

[42] Ebü Abdülâtı İbni Kuseyt Yezîd b. Abdillâh (     —122) Medînelidir. Sahîheyn rAvîleriodendir.

[43] Zeyd b. Sabit b. Dahhâk (Radiyallahû anh) Resûlüilah   (Sallallahü AUyhi ve Sel1em)\n vahiy kâtibidir. Künyesi Ebû Hârice veya EbÛ Saîd yahut EbÛ Abdirrah-man'dır. Hz. Mufiviye'nİn hilafeti zamanında 51 târihinde vefat etmişdir

[44] Süleym:  Basrahdir.  Sahîheyn râvîlerindendİr.

[45] Künyesi Ebü Abdillâh'dır. Sahiheyn râvîlerindendir.

[46] Medîneli Azâdlılardandır. Sabtheyn rftvüerindendîr.

[47] MedîneHdir. Müslim'in râvîlerindendir.

[48] Ebû Bekir Hassan b. Atiyye, Şamlıdır. Sahîheyn râvîlerindendir

[49] Şamlı Benî Üroeyye'nin azadlısıdır. Müslim'in râvîlerindendir.

[50] Şeddâd b.  AbdİUfih El-Kuraşî El-Emevî:  Dİmaşk'h  âzâdjılardandır.  Müalim'İD râvOerindendir.

[51] EbüI-Veftd Verrâd; Muğîratü"bnü Şube (R.A.İ'm âzâdlındır. Hadîs itiMn Ue Kûfelİ uyılır. Sahîheyn râvîlerindcndir

[52] Ebü Ca'fer Afamed b. Sinan b. Esed (     —259): Vâaıüt'dır. Sahîheyn r&vtterin-deniir.

[53] Ebû Bekir Ezher b. Sa'd El-Bâhilî: Basralı âzâdlılardandır. Sahîheyn râvîlerindendir

[54] Buralıdır. Müslim'in râvîsfâlıv

[55] Ebû Alî Hasen b. Îsâ (     —239): Nisaburludur. Abdullah b. Mübârek'in âzâd-lısıdır. Müslim'in râvîlerindendir

[56] Ebû Muhammed Esbât b. Muhammed b. Abdirrahmân (     —200)    Azâdlılar-dandir. Sahîheyn râvîlerindendir

[57] Ebû Abdillâh Avn b. Abdillâh b. Ittbe: Sahîheyn revderindcndir.

[58] Ebû Abdillâh Muhammed b. Mübarek Es-Sûrî: Şamlıdır. 211-215 târihleri ara­stada vefat etmişdir. Sahîheyn râvîlerindendir

[59] Abdullah b. Ebî Katâde Haris b. Rib"î El-Ensârî: Babasından hadîs rivayet et­mişdir. Velîd b. Abdîlmelik'in hilâfeti sonlarında Medine'de vefat etmişdir.

[60] Ubeydullah b. Saîd b. Yahya (       -241): Azâdlılar&m'dır.  Sabîheyn râvîlçtindendir

[61] Ebû Abdillâh Bilâl b. Rabâh El-Habeşî (R.A.): Ashâb-ı kiramdan olup Hz. Ebû Bekir'in âzâdiısı ve Resûlullah (S.A.V.)'in müezzinidir. 20 târihinde Şam'da vefat etmişdir.

[62] Emevî halîfelerindendir. Takva' ve adaleti ile  meşhurdur.  Hums'da  (101) târi­hinde cum'a günü vefat etmişdir.

[63] Medînedir. 'Babasından  bir hadîs  rivayet  etmişdir.  Resûlüllah (S.A.V.)  zama­nında veya az sonra doğmuşdur.

[64] Bu cümlenin meşhur olan mânası bu ise de, fiil «Ünrirtü» şeklinde de rivayet olunmuştur. Bu takdirde mâna: «Ben bununla yani tebliğ ile emrohmduııı.» demek olur.

[65] Ebû Eyyüb Yahya b. Mâlik El-ezdi El-Merâğî: Sahîheyn râvîlerindendir

[66] Müslim'in râvîlerindendir. Namaz hakkında îbrâhim b. Tahman'dan hadîs riva­yet etmişdir

[67] Ebû Saîd İbrâhîm b. Tahmân EI-Heravî (       -160): Evvelâ Nisabur'da, sonra Mekke'de yaşamışdır

[68] Haccâc b. Haccâc El-Eslemî El-Bâhilî: Basra'lıdır. Katâde'den hadîs rivayet et­mişdir.

[69] Haramı b.  Umara:  âzâdUlardandır.  EbÛ  Ravh  künyesini taşır.  Sahîheyn rai­lerinden olup 201 târihinde vefat ctmişdir.

[70] Hz. Osman (R.A.)'nın âzâdhsıdır. Müslim.in râvîlerindendir.

[71] Ebû Bekir b. Ebî Mûse'l-Eş'arî Amr b. Abdillâh: Sahîheyn râvîlerindendir

[72] Ebû   AbdUlâh  Selmânu'l-Egarr   El-Cühenî:   Medîneli   âzâdlılardandır.   Sahîheyn râvîlcrindendir.

[73] Abdülâziz b. Ebî Hâzim Selemetü'bnü Dinar.

[74] Ebü'l-Hasen Muhâcîr Et-Teymî: Azâdhlardan olup Kûfeli sayılır. Berâ' b. A-zib'in ashâbmdandır.

[75] Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdirrahmân b. Sevbân El-Kuraşî: Mcdîncli Beni Amir'in ftzâdlısıdır.

[76] Ebû Yahya Habbâb b. Eratt (R.A.): Ashâbdan ve âzâdlı kölelerdendir. Ban­ları arap olduğunu söylerler. Bedir gazasına iştirak etmişdir.

[77] Ebû Seleme Gâlibü'l-Kattâp: Abdullah b. Âmir'in âzâdlısıdır. Baafa'lidır.

[78] Ebû AbdiUâh  Bekir b.  Abdi İlâh b. Amr.  (       -180):     Basrali- fibjd zâhid bir

[79] Ebû Yahya b. Abdillâh b. Talhatel-Ensârî (       -134): Hz. Enes'in kardeşi oğ­ludur, tmam Mâlik hadîsde kimseyi, ona tercîh etmezmiş.

[80] Mûsâ b. Saîd b. Zeyd b. Sabit El-Ensârî:  Müslim'in  râvîlerindendir

[81] Hafs b.  Ubeydillâh  b. Enes b. Mâlik El-Ensârî: Sahîheyn  râvîlerindendir.

[82] Sahtheyn râvîlerindendir.

[83] Ebü Müslim Abîdetü'bnü Amr Es-Sclmânî El-Murâdî (       -72): KÛfelidir. Re-■ANI Eknat (SA.V.) zamanında müslüman olmuşsa, da, onu görememişdir

[84] Urane kabilesine mensûbdur. Kûfelidİr.

[85] Kûfelidir. Babası sahâbîdir

[86] Süre-i Bakara, âyet:  238.

[87] Ebû Abdirrahmâo Fudayl b. MeizÛk EI-Egarr (       -158): KÛfelidir.

[88] Şakîk b. Ukbetel-Abdî Hz. Berâ  b. Azib'den hadîs rivayet etmişdir.

[89] Sûre-i Tâhâ,  âyet:   13.

[90] Müslim'in  râvîlerindendir, namaz hakkında hadîs rivayet etmişdir.

[91] Namaz hakkında, babasından rivayet etmişdir.

[92] Nasr b. îmrân b. Âsim'dır. Basrahdır.   128 târihinde vefat etmişdir.

[93] Selemetü'bnü Akvâ (R.A.)'m azadlısıJır.  146 veya  147 târihinde vefat etmişdir

[94] Atâ' b. Suheyb: Râfi' b. Hadîc (R.A.)'ın âzâdlısıdır.

[95] Abdeşt ve namaz hakkında Hz. Aişe'den hadîs rivayet etmişdir.

[96] Basrahdır. 211 târihinde vefat etmişdir.  Babası Hz. Zürâratü'bnü  Evfâ'nın kâ­tibi imiş.

[97] Basralıdır. 251 târihinde vefat etmişdir. Sahîheyn râvîlerindendir

[98] Basralıdt.

[99] Ebü'l-Mugîra Abdullah b. Ebî Lebîd: Medîne'li âzâdlılardan âbid bir zâtdır.

[100] Medîne'lidir. Hz. Câbir'den, hadîs rivayet etmişdir.

[101] Kûfe'lidir. Namaz hakkında Hammâd b. Seleme'den hadîs rivayet etmisdir.

[102] Ebû'I-ÂIiye Ziyâd b.  FeyrÛz El-Kuraşî:  Berrâ'- lakabıyla  anılır.  İsmi ihtilaflı­dır. Kureyş'in âzâdlılarından olup Basralıdır

[103] Ebû Neâme Abdürabbih Es-Sa'dî:  Basralıdır. Müslim'in  râvîlerindendir

[104] Sûre-i Isrâ, âyet: 78

[105] Ömer b. Atâ' b. Ebî Huvâr: Namaz hakkında hadis rivayet etmişdîr.

[106] Aliy   b. Akmer   El-Hemdânî:   Kiifelidir.   Sahîheyn   râvîlerindendir.

[107] Süleym  b. Esved El-Muhâribî: Eş'as'ın babasıdır.  Haccâc zamanında vefat et­miştir.

[108] Cündeb b. Abdillâh b. Süfyân Kl-Becelî (R.A.): Ashâbdandir. Evvelâ Kûfe'de, sonra Basra'da

[109] Ebû Hamza  Enes b. Şîrîn ( ycsini  onun  koyduğu söylenir.- 110):   Hz.  Enes'in  âzâdlısıdır.  İsmini ve  kün-

[110] Basia'lıdır. Namaz ve cihâd hakkında hadîs rivayet etmişdir

[111] MÛsft   b. Enes  b.   Mâlik   El-Ensârî:   Basra   kadridir.      Babası,   Enes   b.   Mâlik (Rj\.)'dan h*Ks rivayet etmişdir

[112] Ebû Osman Saîd b. Yahya b. Ezher El-Vâsıtî: Namaz ve dua hakkında badis rivayet etmişdir.

[113] Ebü Said Selim Nûh b. Ebü Atâ : Basra'lıdır,   Müslim'in   râvilcnndendir.

[114] Ebû  tshâk   İsmail   b. Recâ'  b. Rabîa:   Kûfelidİr.   Hadîsi   unutmamak   için tep çocuklarına okuroıuş.

[115] Evs   b.   Dam'ac   EI-Hadramî:   (         -74)   Kûfelilerden   sayılır.

[116] Âli   İmrân   sûresi,   âjet:   128.

[117] Ebü   Ahmed   Hüse>in   b.  Muhammed   b.   Behram   Et-'f emimi:   (         -214)   Hağ-d.Kİ'Ja   \ aşamadır.   SJhîhe>n   r;ı\İlerindendir

[118] İsmi   Lâhittir.

[119] 'Ebû   Abdirrâhmân   Esved   b. Âmir:   Şizân   lâkabı   ile   ma'rûfdur.   Aslen   Şam'lı olup,   Bağdad'da  yaşamısdır.   Sahİhe\ n   rû\ ilerindendir.

[120] Yemenlidir.   Mısırlı   diyenler  de  vardır.   Müslim'in   râvîlerindendir.

[121] MedinelÜerden   sa\ılır.

[122] Asbâb-i   kirimdandır.

[123] Namaz   hakkında   Haris   b.  HutYıfdan   haJİs  rni>«   eimı'vdir

[124] Sûre-î Tâhâ, âyet   14.

[125] Ebû  Yûnus Selm   b.   Zerîr   El-Utâridî:   Basratıdır.  Sahîheyn   râvîlerinder.dir.

[126] Ebû  Hâlid  Abdullah ,-b.   Rabâh  El-Ensârî :  Basrahdır.  Tâbiîndendir.

[127] Fakat şunu unutmamalıdır ki «Kasden namaz ierk edene kaza lâzım gelmez» diyenler, o kimsenin hâlini unutanın halinden daha hafif görmüş değillerdir. Bilâkis daha kötüdür. O derece ki artık kaza etse bile.yine günah sakıt olmaz. Onun için bokuna kaza ile uğraşmasın demek istemişlerdir.