Oruç - Oruc - Muvatta
![]()
1. Oruca Başlarken Ve Bitirirken Hilâle Göre Hareket Edilmesi
Ramazan Ve Bayramların Tesbitinde Benimsenen Müşterek Konferans Kararları
2. Şafaktan Önce Oruca Niyetlenmek
4. Ramazan Orucuna Cünüp Başlamak
5. Oruçlunun Hanımını Öpebilmesi
6. Oruçlunun Hanımını Öpmesine Müsaade Edilmeyen Haller
8. Ramazanda Sefere Çıkan Veya Seferden Dönenin Hareket Tarzı
9. Ramazan Orucunu Bozmanın Kefareti
12. Ramazan Ve Kurban Bayramlarında Oruç Tutulması
13. Aralıksız Birkaç Gün Hiç İftar Etmeden Oruç Tutmak (Savm-I Visal)
14. Hataen Adam Öldüren Ve Zihar Yapanın Kefareti
16. Oruç Nezri Olanın Nafile Tutabilmesi, Ölünün Yerine Oruç Tutulması
17. Orucun Kazasını Veya Kefaretini Gerektiren Haller
19. Bir Mazeretten Dolayı Ramazan Orucunu Tutamayanın Fidye Ödemesi
20. Orucun Kazasıyle İlgili Bir Rivayet
21. Yevm-İ Şek'de Tutulan Orucun Hükmü
22. Oruçla İlgili Muhtelif Rivayetler
18 ORUÇ KİTABI
1. Oruca Başlarken Ve Bitirirken Hilâle Göre Hareket Edilmesi [1]
1. Abdullah b. Ömer'den: Resûlullah (s.a.vj, sözü Ramazana getirerek: «Hilâli görmeden oruca başlamayın, yine hilâli görmeden bayram yapmayın. Şayet hava bulutlu olursa ayı otuz güne tamamlayın.» buyurdu.[2]
2. Abdullah b. Ömer'den: Resûlullah fs.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Ay yirmi dokuz çekebilir, hilâli görmeden oruca başlamayın, hilâli görmeden bayram da yapmayın. Şayet Ramazanın son günü hava bulutlu olursa ayı otuz güne tamamlayın.»[3]
Gerçi, «İHTİLAF-I METALİ»a itibar eden, fıkhı görüş açısından konuya bakıldığı zaman, bu konudaki ayrılığı tabiî karşılamak mümkündür. Ancak, hemen ifade etmeliyiz ki, bugün bu konuda görülen ayrılık, «İHTİLAF-I META-Lî»a itibar etmekten meydana gelmemektedir. Hilâlin tesbitinde uygulanan farklı metotların meydana getirdiği bir ayrılıktır. Ancak, kabule mecburuz ki, «İHTİLAF-I METALİ»a itibardan dolayı meydana gelmiş de olsa, günümüz müslumanlarının ayrılığa tahammülü yoktur. Çünkü, biraz önce de belirttiğimiz gibi, dünyamız küçü]müş,mesafeler kısalmıştır. Çok seri haberleşme ve ulaşım imkânları sayesinde, dünyanın herhangi bir noktasında meydana gelen bir olay, bu noktaya en uzak köşesinde bile, anında duyulabilmektedir. Bir İslâm Ülkesinde bayram yapılırken^ bir başka İslâm Ülkesinde oruca devam edilmesi, «İHTİLAF-I METALİ»a itibar eden fikhî görüşe dayanılmış da olsa, müs-lüman toplumları izahı mümkün olmayan bir sonuçla karşı karşıya getirmektedir. Aslında, çok iyi bildiğimiz gibi; Hanefî, Maliki ve Hanbelî Mezheplerinin cumhur-ı fukahası «İHTİLAF-I METALλa itibar edilmemesi, hilâlin bir yerde sübutu halinde bütün İslâm Dünyasının bu sübuta göre amel etmesi görüşündedir. Şafiî mezhebinde de aynı görüşü benimseyen fakihler vardır. O halde, bu ayrılığı ortadan kaldırmak hepimiz için önemli bir görev olmaktadır.
Bu konuda özellikle Avrupa ülkelerinde çalışan ve değişik İslâm Ülkelerine mensup bulunan müslümanlar, daha güç durumdadır. Bunların bir kısmı, kendi ülkelerine uymakta, diğer bir kısmı, başka ülkelerin ilânına itibar etmekte, böylece aynı şehirde yaşayan, aynı dine, hatta aynı millete mensup olan müslümanlar, ayrı günlerde oruca başlamakta ve bayram yapmaktadır. Bunlar içinde kırıcı ithamlarda bulunanlar ve farkında olmadan fitneye yol açanlar da pek çoktur. Bu halin onları, gayr-ı müslimler karşısında güç bir duruma sokmuş olması da ayrı bir gerçek ve ayrı bir acıdır.
Yabancı ülkelerde çalışan müslüman işçisi, kendisine müslüman olmayanlar tarafından sorulan «Siz hepiniz aynı dinin mensupları değil misiniz? Niçin aynı günde bayram yapmıyorsunuz?» sorusuyla karşı karşıya gelmekten kurtarılmalıdır. Bu konuda en yakın geçmişteki, Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilâllerinin tesbitini örnek olarak ele almak istiyorum.
Yüksek malûmları olduğu üzere, 1398 H. -1978 M. yılı Ramazan orucuna bazı İslâm Ülkelerinde (Meselâ: Türkiye, Afganistan, Fas ve Nijerya'da) 6 Ağustos 1978 Pazar günü başlanmışken, diğer bazıları (meselâ: Mısır, Suudî Arabistan, Lübnan, Suriye gibi ülkelerde) oruca 5 Ağustos Cumartesi günü girilmiştir. İslâm Ülkelerinin büyük çoğunluğu 5 veya 6 Ağustos günlerinde bölünerek oruca başlarken, 4 ve 7 Ağustos günleri Ramazan'a giren ülkeler de vardır. Büyükelçiliklerden aldığımız bilgiler bizi yanıltıcı nitelikte değilse, Irak ve Kuveyt'deki müslümalar, 4 Ağustosta oruca niyyet etmişler, Pakistan'daki müslüman kardeşlerimiz ise, oruç tutmağa 7 Ağustos günü başlamışlardır. «İHTİLAF-I METALλa itibar eden fıkhî görüş savunulsa bile, bu tablo karşısında İslâm Dünyasının hazin durumunu görmemek mümkün değildir. 1398 H. /1978 M. yılı Şevval hilâline gelince:
Aynı hazin sonuç, bu hilâlin ilanı konusunda da ortaya çıkmıştır. Şöyle ki: Bazı ülkelerde 2 Eylül akşamı Şevval hilâli görülmüş gibi, 3 Eylülde bayram yapılmış, diğer bazı ülkelerde ise, aynı gün oruca devam edilerek, bayrama bir gün sonra (4 Eylülde) girilmiştir. Kesin tesbitlerimiz olmamakla beraber, Ramazan'a girişlerine bakarak, bazı ülkelerde de 2 ve 5 Eylül günlerinde bayram yapıldığım söylemek mümkündür. Yine bu yıl, Zilhicce hilalinin tesbitinde ve kurban bayramının ilânında karşılaşılan sonuç, Ramazan ve Şevval hilâllerinin durumundan farklı olmamıştır. Bazı İslâm ülkelerinde 31 Ekim akşamı Zilhicce hilâli görülmüş gibi 1 Kasım tarihi 1 Zilhicce olarak ilân edilirken,diğer bazılarında 2 Kasım günü 1 Zilhicce olarak kabul ve ilân edilmiştir.
Kesim kanaatimiz olur ki, bu ayrılık, «İHTİLAF-I METALİ»'dan doğan bir ayrılık değildir. Bu ülkelerde hilâl gözlenmesi ve tesbitinin yol açtığı bir ayrılık da değildir. Şu veya bu ülkelerin hilâli bizzat gözleyerek ve sadece bu gözlem olarak ilân ettiklerini, diğerlerinin ise, bunu yapmadıkları için yanlış yolda olduklarını iddia etmek de imkânsızdır. İhtilâfın temelinde, İslâm ülkelerinde uygulanan farklı metotlar yatmai<ladır.
1398 H./1978 M. yılı Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilâlleri ile ilgili olarak yaptığımız araştırma ve incelemeler göstermiştir ki, ülkemiz de dahil olmak üzere ve özellikle Ortadoğu İslâm Ülkelerinin çoğunda hesapla amel edilmiştir. Ancak, hesapta uygulanan ayrı metotlar yüzünden, sonuçlar değişik olmuştur. Şöyle ki: Bazı İslâm ülkeleri, hesaplarını yaparken Batıhlarca hazırlanmış olan «Almanak» larda gösterilen Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarına ait «İÇTİMA ANI»m esas almışlar, bu «İÇTİMA ANI»nı takibeden günleri, hilâl henüz görülmemiş olduğu halde, mezkûr ayların birinci günü olarak ilân etmişlerdir. Diğer bazı ülkeler ise, bu ayların içtima zamanlarına değil, bu aylara ait hilâllerin yeryüzünden görülebileceği zamanlara (hilâlin sübutuna) itibar etmişler ve bu subutu takibeden günleri mezkûr ayların birinci günleri olarak tesbit ve ilân etmişlerdir.
Bu konu ile ilgili görüşlerimizi ve tesbitlerimizi biraz daha açıklamak isterim:
a) 1398 H./1978 M. Yılı Ramazan hilâlinin tesbiti ile ilgili çalışmalarımız: Batıhlarca hazırlanan Almanaklar incelendiğinde görüleceği üzere, Ramazan hilâlinin İÇTİMA ANI, 4 Ağustos Cuma günü Greenwich saati ile 01.01'dir. Ancak bu tarihte, hesaba göre en batıda bulunan Fas dahil, islâm Dünyasının hiç bir yerinde hilâl görülmemiştir. Bu tarihte Ay, meselâ: Fas'ta Güneşten 11 dakika, Mekke'de 12 dakika, Ankara'da 1 dakika sonra batmıştır. Halbuki, hilâl, Güneşin gurubundan sonra, batıda ufukta ve meselâ: Ekvator hattı üzerindeki bölgelerde en an 25 dakika, ekvatordan uzaklaştıkça ise daha fazla süre kalmadıkça, yani Güneşten en az bu kadar süre sonra batmadıkça, yer yüzünden görülmesi imkânsızdır. Zira bu süre içinde Ay, henüz güneş ışınlarının etkisi altında bulunmakta ve yer yüzünden görülebilmesi söz konusu olan bölümü de görülemeyecek kadar ince bir hilâl durumunda olmaktadır. Görülebilecek duruma gelmesi için Ay'ın içtima noktasından ayrılarak, Güneşle Dünyanın merkezini birleştiren doğruya 7 dereceden büyük bir açı meydana getirmesi şarttır.
Astronomik hesaplara göre, Zilhicce'nin «İÇTİMA ANI», 31 Ekim günü Greenwich saati ile 20.06 (Mekke saati ile 23.06) dır. Ve 31 Ekim akşamı dünyanın hiç bir yerinde hilâl görülmemiştir. Bu tarihte Ay, meselâ Mekke'de Güneşten 3 dakika, Fas'ta, 1 dakika önce batmış, şüphesiz görülmesi mümkün olmamıştır. Hilâl ilk defa 1 Kasım günü Greemvich saati ile 07.39 da (Mekke saati ile 10.39 da) Japon adalariyle Yeni Gine adalarını birleştiren hattın üzerinde olan deniz bölgesinde, aynı günün akşamı ise, bütün İslâm Ülkelerinde görülebilecek duruma gelmiştir.
Bu astronomik hesaplardan ve gözlemlerden çıkarılacak sonuç şudur ki, hilâlin görülmesi Ölçüsünün benimsenmesi halinde, Kurban Bayramı, 11 Kasım 1978 Cumartesi günüdür. RU'YET şartı aranmıyor ve hilâlin «İÇTİMA ANI»nm girmiş olması ile yetiniliyors, bu takdirde 10 Kasım 1978 Cuma günü, Kurban Bayramı günü olarak kabul edilebilecektir.
Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, Ramazan ve bayram günlerinin ilânında İslâm Dünyasında görülen ayrılığın asıl sebebi, bu ülkelerin bazılarında hesapla amel edilmesi, diğer bazılarında ise, hilâlin bizzat gözle görülmesi suretiyle hareket edilmesi değildir. Aslında, bu ülkelerin çoğunda, uygulanan yol, hesap yoludur. Aynı yol uygulandığı halde, ayrı metotların kullanılmış olması sebebiyle ayrı sonuçlara ulaşıldığı sanılmaktadır.
Buraya kadar yapılan açıklamalardan sonra ortaya şu sorular çıkmaktadır:
1— Ramazan ve Bayramların ilânında, dinî ölçülere uygun olarak, önceden yapılmış astronomik hesaplara dayanılmak suretiyle hareket edilebilecek midir? Yoksa bu hesaplar yapılmış olsa bile, hilâlin gözetlenmesi ve buna göre hareket edilmesi zarureti üzerinde durulacak mıdır?
Bu sorunun cevabı üzerinde ikinci hicrî asırdan bu yana âlimler arasında tartışmaların süregeldiği malumlarıdır. Bu tartışmaların ışığında, yüksek heyetiniz de bu konuda kesin tercih ve tavrını ortaya koymak durumundadır.
2— Hesaba itibar edilecekse, Ay, «İÇTİMA ANI»ndan sonra, 7 dereceden daha büyük bir açı yaparak Güneşten uzaklaşmadığı ve bu yüzden de yeryüzünden görülmediği halde «ASTRONOMİK GİRİŞ» yani «İÇTİMA ANI» ile sabit olmuştur diye, bazı kardeş ülkelerde yapıldığı gibi, Ramazan ve Bayram ilân edilebilecek midir?
3— İkinci soruya, «EVET», diyebileceksek, mesele yoktur. «HAYIR» diye-ceksek, hilâlin dünyanın herhangi bir yerinde görülmesi halinde, İslâm ülkelerinden herhangi birinde görülmüş olması şartı aranmaksızın Ramazan ve Bayram ilânı yoluna gidilebilecek midir?
4— Üçüncü soruya «HAYIR» diyeceksek, hilâlin İslâm Ülkelerinin herhangi birinde görülmesi şartı üzerinde mi durulacaktır?
Yüksek malumları olduğu üzere, İslâmî hükümlere göre namaz vakitlerinin belirlenmesinde Güneşin hareketlerinin (daha doğrusu, Dünyanın kendi ekseni etrafındaki günlük hareketi ile Güneş etrafındaki yıllık hareketinin), oruç, hac, zekât, fıtır sadakası, kurban, bayram gibi ibadetlerin zamanlarının tesbitinde ise Ay'ın aylık ve yıllık hareketlerinin esas alınması gerekmektedir. Söz konusu ibadetlerin zamanlarının isabetle tayin edilebilmesi ise kamerî ay-başlarımn, özellikle Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarının ilk günlerinin doğru olarak tesbitine bağlıdır. Fıkhı eserlerin incelenmesinden de anlaşılacağı üze-re, İslâm müctehit ve fakihlerinin büyük çoğunluğu, Resulullah (s.a.) Efendimizin, değişik: lâfızlarla -hemen hemen- belli başlı bütün hadis kitaplarında rivayet edilmiş olan «Ramazan hilâlini görünce, oruca başlayın Şevval hilâlini görünce bayram yapın. Hava kapalı olur da, hilâl görülemezse (Şaban ve Ramazan aylarını) 30 güne tamamlayın»[4] hadis-i şerifi ile istidlal etmişler, kamerî aybaşlanmn tesbitinin, bu aylara ait ilk hilâllerin görülmesi, bu mümkün pl-madığı takdirde, ayın 30 güne tamamlanması ile olacağını, bu konuda hesapla ve müneccimlerin sözleriyle amel etmenin dinen caiz olmayacağını savunmuşlardır.
Buna karşılık, sayıca az olmakla birlikte kamerî aybaşlannın (Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilâllerinin) hesapla da tayininin mümkün, caiz ve hatta zarurî olduğunu ifade eden muhakkak fakihler de her asırda bulunmuştur.
Kameri aybaşlannın tayininde, mutlaka RÜ'Yl^Tin esas olduğunu, hesapla amel etmenin caiz olmadığını savunan fakihlerih belli başlı delilleri şunlardır.
1- Hadis-i şerifte: «Hilâli görmedikçe oruca başlamayın. Hilâli görmeden orucu bırakıp bayram yapmayın. Hava kapalı olur da, hilâli gör em ez sen iz, ayı 30 gün takdir edin.» 2 buyurulmuştur.
Diğer bir rivayette ise: «Hilali görünce oruca başlayın. Hilâli görünce orucu bırakıp bayram yapın. Hava bulutlu olur da hilâli göremezseniz, takdir edin, yani adedi 30 güne tamamlayın» buyurulmuş, hesaptan ve müneccimlerin verecekleri bilgiden söz edilmemiştir. Aksine hilâlin görülmesi, görülemediği takdirde aym 30 güne tamamlanması emredilmiştir. Hesapla amel edilmesi caiz olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.) 30'a tamamlamayı emretmez «Hesap bilenlere başvurunuz» buyururdu.
2- Peygamberimiz (s.a.v.) müneccimlere inanmayı ve ilm-i nücum ile meşguliyeti yasaklamış, «kim bir kahine veya müneccime gider de (ondan gaibe ait haber sorarsa) Muhammed'e indirileni inkâr etmiş olur.» [5]buyurmuştur.
3- îlm-i nücum, hayal ve tahminden ibarettir. Ne kesin bilgi, ne de galib zan ifade eder. Bu sebepledir ki, kameri aybaşlannın tayininde bu ilme itimat edilemez.
4- Dinî vazifelerin vakitlerini hesapla tayin etmek, hesap bilenlerin azlığı sebebiyle, dinî hükümlerin ifasını zorlaştırır. Din kolaylıktır. Bu sebeple ibadet zamanlarının tayini, âlimin de cahilin de kolaylıkla tatbik edilebileceği basit esaslara bağlanmıştır.
5- Hesaba göre kamerî ay, ne 29 ne de 30 olmayıp 29,5 gündür, yani kesirlidir. Halbuki oruç tamgün ölçüsüne bağlıdır.
6- Hesapla aybaşlarmı (hilâli) tayin, şuhudî ilim değil, istidlali ilimdir. îs-tidlâli ilim, ehî- i fen ve havassa aittir. Hesapla hilâlin belirlenmesi, halkı körü
el-Buhart, el-Camiu's-Sahih, II, 229, İstanbul, 1315; Müslim, el-Camhı's-Sahflı, II, 579 (Tahkik:
M. Fuat Abdülbaki), Knhiro, 1375/1955; EbÛ Davud, cs-Sünen, I, 543, Mısır, 1371/1952; el-Tır-mizi, el-Camiu's-Sahih, III, 72 (Tahkik: M. Fuad Abdülbaki), Mısır, 1953; tbn Mace, es-Sünen, I, 259 (Tahkik: M. Fuad Abdülbaki), Mısır, ed-Darimi, es-Sünen, II, 3, Dâru ihyai's-sünneti'n-nebeviyye, ta.[6] körüne taklide mecbur kılmak, şuhudî ilim zevkinden mahrum bırakmak demektir.
7- Kur'an-ı Kerim'de, Bakara sûresinin 185. ayetinde: «Sizden her kim Ramazan ayma şahit olursa oruç tutsun» buyurulmaktadir.
«Şuhûd» kelimesi «huzur» yani «ikamet» anlamına geldiği gibi her şeyi kesinlikle bilmek ve görmek anlamlarında da kullanılır. Bu duruma göre müfes-sirler ayet-i celileyi:
a) Her kim Ramazan ayında misafir olmayıp mukim olursa,
b) Her kim Ramazan ayının başladığını yakînen bilirse,
c) Her kim Ramazan hilâlini görürse... şeklinde açıklamışlardır.
Ayete verilen ikinci manadaki yakinen bilme yolu mutlak değil, «hilâli görünce oruca başlayınız...» hadis-i şerifi ile tefsir ve takyit edilmiştir. Bu sarahat karşısında, bir başka bilgi yolu olarak hesap yoluna meyletmeye sebağ yoktur.
Kamerî aybaşlarının özellikle Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilâllerinin RÜ'YET'ten başka astronomik hesaplarla da tayin edilebileceği görüşünü benimseyen âlimler, hesabı kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri itirazlara şöyle cevap veriyorlar:
1- «Ramazan hilâlini görünce oruca başlayın. Şevval hilâlini görünce orucu bırakın, Hava kapalı olursa, ayı 30 güne tamamlayın.» anlamındaki hadis-i şerifler, kamerî aylara ait ilk hilâllerin hesapla tayin edilmesini yasaklama-makta; müslümanlann oruç, hac, kurban, fıtır sadakası, bayram gibi ibadetlerini ifa için, kamerin hareketlerine ait ince hesaplan öğrenmekle mükellef kı-hnmadıklarını, bu iş için avamın da havassın da bilip tatbik edebileceği RÜ'YET yolunun kullanılabileceğini göstermektedir.
2- Hadis-i şerifle yasaklanan ilm-i nücum, günümüzün müsbet ve modern astronomi ilmi değildir. Bugünün müsbet ilmi olan astronomiyi, İslâm'ın yasaklanmış olması muhaldir. Burada işaret edilen ve yasaklanan şey yıldızların hareketlerinden geleceğe ait haber ve hükümler çıkarmağa ve bir takım hurâfi bilgiler elde etmeğe çalışmasıdır. Nitekim âlimler bu ve benzeri hadis-i şeriflerde geçen «MÜNECCİM» terimini, «yıldızların doğup batmasından geleceğe ait haber veren kimse,» «KAHÎN» terimini ise «bir şeyi vukuundan önce haber veren veya gayb hakkında hüküm veren kimse» diye tarif etmişedir.[7]
Aslında bu hadis-i şeriflerde zemmedilen kişiler, bütün kudret ve tasarrufun gök cisimlerine ait olduğunu ileri süren müşrik arap kâhinleri ve bakıcılarıdır. Gerçekten de bunlara inanan ve bunların ardından gidenlerin küfründe jüphe yoktur. Hesabın ve yıldızların bazı bilgileri elde etmede bir takım işaretler ve vasıtalar olduğuna inanan ve elde ettiği bilgilerle amel eden kişilere kü-ıir isnat etmekten, herkesin Allah'a sığınması gerekir. [8]
3- Mütekaddim fakihlerin hads ve tahminden ibaret sayarak galip zan bile fade etmeyeceğini söyledikleri hesap ve ilm-i nücüm, günümüzün hesabı ve ıstronomisi değil, belki bu ilme ait ilk ve çok sınırlı bilgilerdi. Günümüzde ast-onomi ilminin elde ettiği sonuçlar ve hesaplar kesindir.
4- Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarına ait hilâllerin hesapla tayin ve tes-biti için bütün müslümanların astronomi ve ince hesaplan öğrenmeleri gerekmez. Nitekim herkes, hilâl aramakla da sorumlu tutulmamış, toplum içinden birkaç kişinin hatta bır-iki kişinin hilâli arayıp görmesi ile diğerlerinden sorumluluk kalkmıştır. Özellikle günümüzde hesap, artık rü'yetten daha kolay, toplumlar için çok daha pratik hale gelmiştir. Bu itibarla, hesapla hilâlin tayini, müslümanlar üzerine külfet ve meşakkat değil, bilakis kolaylıktır.
5- Kamerî ayların hesaba göre kesirli olması, bazı ayların 29 gün, bazılarının da 30 gün itibar edilmesi anlayışına aykırılık ifade etmez. Rü'yet ölçüsüne göre yapılan hesap sonucunda da, kamerî aylar pek âlâ bazan, 29, bazan da 30 gün olmaktadır.
6- Müslümanlann tamamının hilâli görerek şuhudî ilim zevkine ermeleri aklen mümkün ise de, tatbikatta hiç vaki olmamıştır. Göreni taklit ile, hesap ile haber vereni taklit arasında sonuç bakımından hiç bir fark yoktur.
7- «Hilâli gördüğünüzde oruca başlayınız...» mealindeki hadis-i şerifi, «sizden kim Ramazanın başladığını kesinlikle bilirse, oruç tutsun.» anlamındaki ayet-i kerimede geçen «BÎLGλyi rü'yetle sini fi ayıcı olarak görmek doğru değildir. Önemli olan, bu bilgiye ermektir. Bu da rü'yetle olabileceği gibi, hesapla da mümkündür. Hadis-i şerifteki emir, vücub için değil, irşat içindir. Ramazana başlamayı ve bayram yapmayı sağlayacak sınırı göstermektedir. Bu sınırın tesbiti, hilâli gözleyerek, rü'yetin sübutu ile olabileceği gibi, hesaba başvurarak da mümkündür. Şari'in gayesi, hilâli göstermek değil, hilâlin sübutunu tayin yolu ile oruca başlatmak veya iftar ettirmektir. Bu itibarla, mezkûr hadis-i şerifi, bu ayet-i kerimede işaret edilen bilgi yolunu rüyetle sınırlayıcı olarak görmek, isabetli olmasa gerektir.
Bilindiği üzere Cenab-ı Hak bütün kâinatı belli bir düzen içinde yaratmıştır. Kâinatta mevcut, değişmeyen bu nizam ve düzene Kur'an-ı Kerim diliyle «SÜNNETULLAH»[9] denilmektedir. Güneş, ay ve yıldızlar da bu değişmeyen nizam içinde Allah'ın emrine ram olmuşlardır.[10] İnsan oğluna düşen, gerekli es lışma ve araştırmayı yapıp kâinattaki değişmeyen düzenin sırrını kavramaktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
«Güneşi ışıklı ve ayı nurlu yapan, yıllann sayısını ve hesabı bilmeniz için aya konak yerleri düzenleyen O'dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır... Bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor. Gece ile gündüzün birbiri ardına gelmesinde, Allah'ın göklerde ve yerde yarattıklarında O'na karşı gelmekten sakınan kimseler için ayetler vardır.» [11] buyurulmaktadır.
Bir başka ayet-i celilede ise: «Güneş ve ay belli ve sabit bir hesaba göre hareket ederler.» [12] Duyurulmuştur.
Görüldüğü üzere, bu ayetlerin ilkinde, insanların ay ve yıllan hesaplayabilmeleri için kamere menzileler tayin edildiği açıklanmaktadır. Ayrıca ilahî kudret ve azametin anlaşılabilmesi için Güneş ve Ay'ın hareketlerinin öğrenilmesi, gök bilime Önem verilmesi teşvik edilmiştir.
İkinci ayet-i celilede ise, Güneş ve Ay'ın gelişi güzel değil, sabit bir düzen ve hesap uyarınca hareket etmekte oldukları beyan buyumlmuştur.
Ayet-i kerimelerdeki bu açıklık karşısında, güneşin ve ayın hareketlerini sâlisesine kadar tesbit edebilen günümüz astronomisine karşı menfi tavır almak, istiğna göstermek ve dini günlerin tayininde bu unsurdan yararlanmayarak, yalnız RÜ'YET üzerinde ısrar etmek, kanaatimizce Kur'an'ın ve sünnetin ruhuna aykırı davranmaktır.
Resûluîlah (s.a.v.) Efendimiz birhadis-i şeriflerinde: «Biz ümmî bir milletiz. Ne yazı biliriz, ne de hesap yapmayı. Bize gerekli olan, ayın bazan 29, bazan da 30 gün olduğunu bilmekten ibarettir.» buyurulmustur.[13]
Bu hadis-î şerifle yukarıda geçen «Ramazan hilâlini görünce oruca başlayın. Şevval hilâlini görünce iftar edin. Hava ve atmosfer şartlan dolayısiyle hilâl görülemediğinde ayı 30 güne tamamlayın.» anlamındaki hadis-i şerif birlikte incelenecek olursa, Resûluîlah (s.a.v.)'in kame/rî ayların başlangıçlarını tayinde RÜ'YET'i esas almasındaki sebebin, o günkü toplumda yazının ve ayın hareketleri ile ilgili hesapların bilinmemesi olduğu görülür.
O günkü toplumun içinde bulunduğu şartlara ve imkânlara uygun olarak gösterilen bilgi yolu üzerinde bugün de ısrar göstermek ve îslâmm her vesile ile teşvik ettiği müsbet bilimin sonuçları karşısında müstağni davranmak, doğru olmasa gerektir. Bu hadis-i şerif açıkça göstermektedir ki, kamerî aybaşlarmın tayininde hilâl gözleme yolunun gösterilmesi, o günkü şartların ortaya koyduğu bir zarurettir. Görüldüğü üzere hadis-i şerif bir illete bağlıdır. Yani hilâlin görülmesi kaidesini bir sebebe bağlı olarak vazetmiştir. Çünkü; Şari'in gayesi oruçtur, iftardır ve bunların vaktinde yapılmasıdır. Hilâlin görülmesi ile vaktin tayini, Ö'nun gayesi değildir. Dinî hükümler Mekâsıd ve «Vesâil» olmak üzere iki kısımdır. Ramazan ayında oruç tutmak, Şevvalin ilk giînii Arafatta vakfe yapmak gibi hükümler mekâsıd; bu ibadetlerin ifa edileceği günlerin ve vakitlerin tesbiti için uygulanacak metodlar ise, vesâildir. Dinin vesâil kısmına giren hükümleri zaman, mekân ve şartların değişmesi ile değişebilir. Çünkü bunlar maksat değil, maksada götüren vasıtalardır. Fukaha beyan etmiştir ki, «Şcr'i hükümler, illet ve sebeplere bağlıdır. İllet sabit olduğu zaman, hüküm de sabit olur. İllet ortadan kalkınca, bu illete bağlı olan hüküm de ortadan kalkar.» [14]
Bunun îslâm hukukunda pek çok örnekleri vardır. Bir kaçma değinmeyi uygun buluyorum.
a) Zeyd b. Halid el Cühenî'in rivayet ettiğine göre Resûluîlah (s.a.v.) den bir kimse lükata'nın (yani yitiğin) hükmünü sormuş, Resûluîlah (s.a.v.) de yanında bir yıl muhafaza ederek ilan etmesini, bir yıl içinde sahibi çıkmazsa bu yitiğin, bulana ait olacağım beyan etmiştir. Aynı kişi, yitik koyunun hükmünü sormuş, Resûlullah (s.a.v.) aynı mealde cevapta bulunmuştur. Daha sonra yitik deveyi de sorunca: «Ondan sana ne... O hayvanın su tulumu ve gezecek tabam beraberindedir. Sahibi buluncaya kadar kendi kendine barınabilir.» [15]buyu-
rulmuştur.
Bu hadis-i şerife göre, bulan tarafından alınıp muhafaza edilmediği takdirde yok olacak lukatalann, bulunduğu yerden alınarak muhafaza ve ilân edilmesi, deve gibi kendini yırtıcılara karşı koruyabilecek ve sahibi tarafından bulununcaya kadar yaşayışını sürdürebilecek hayvanların ise kendi hallerine terkedilmeleri gerekmektedir.
Bu uygulamaya, Hz. Osman'ın hilafetine kadar devam edilmiştir. Hz. Osman, yitik develerin de bulan tarafından muhafaza edilmesini, gerekirse satılmasını, sahibi ortaya çıktığında satış bedelinin ödenmesini emretmiştir.[16]
Çünkü Hz. Osman, halkın ve cemiyetin ahlâkında bozulma başladığını görmüş, böyle bir tedbirle yitik develerin hırsız bir kimsenin eline geçmesini önlemek istemiştir.
Bu tedbir, zahiren Resûlullah (s.a.v.) efendimizin yukarıdaki emrine aykırı görünüyorsa da, gerçekte Şari'in gaye ve maksadına uygundur. Çünkü bunda asi olan, mal sahibinin malını yok olmaktan kurtarmak ve onun eline geçmesini sağlamaktır.
b) Resûlullah (s.a.v.) sünnetin ve kendi sözlerinin Kur'an-ı Kerim'le karıştırılması endişesiyle «Benden, Kur'an-ı Kerim'den başka hiç bir şey yazmayınız. Kim böyle bir şey yapmışsa, onu imha etsin.»[17] buyurmuştur.
Bu yasak gereğince, ashap ve tabîûn devirlerinde hadis-i şerifler yazı ile zapt olunmamış, şifahen nakl ve hıfz edilegelmiştir.
Kur'an-ı Kerim nüshaları her tarafa yayıldıktan ve hafızalara yerleştikten sonradır ki, sünnet ve hadisin yazılmasını gerektiren sebepler ortadan kalkmış, halife Ömer b. Abdülaziz, sünnetin yazı ile tesbitini emretmiş, İslâm âlimlerince de sünnetin yazı ile tesbiti vacib hükmünde görülmüştür. Çünkü onu zayi olmaktan kurtarmak, ancak yazmakla mümkündür.
c) Tevbe suresinin 60'mca ayetinde «masnf-ı zekât» arasında zikredilen müellefe-i kulûba zekât verilmesi şeklindeki uygulama, Hz. Ömer'in içtihadı ile durdurulmuş, Hz. Ömer'in bu içtihadı ashaptan hiç kimse tarafından red ve inkâr edilmemiş, müellefe-i kulûba zekât verilmemesi hususunda icma vaki olmuştur. [18]
Riba ile ilgili hadis-i şeriflerde, altın ile gümüşün cinsleri ele mübadelelerinin tartı ile, buğday, aıpa, hurma ve tuzun ise ölçek ile yapılması emredilmiştir. [19]
Bu sebeple, başta Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed olmak üzere Hanefî müctehitleri, «halk bu konudaki uygulamasını değiştirmiş de olsalar, Resululîah (s.a.v.)'ın -riba ve fazlalığı önlemek için- Ölçek ile mübadelelerini tayin etmiş olduğu buğday, arpa, hurma ve tuzun ebediyyen Ölçek ile mübadele edilebileceği, altın ve gümüşün de ebediyen tartı ile mübadele edilmesi gerektiği, hadis-i şerifte tasrih edilmeyen diğer eşyaların ise halkın örf ve âdetine göre Ölçü, tartı ve sayı ile mübadelelerinin caiz olduğu» içtihadında bulunmuşlardır.
Ancak Ebû Yusuf, Harun Reşit devrinin başkadısı olduktan sonra, müslü-manlarm yaşadıkları çeşitli bölgelerde birbirinden farklı örf ve âdetlerin bulunduğunu görerek, söz konusu hadis-i şerifleri «bazı şeylerin ölçek, bazı şeylerin de tartı ile mübadelesini tayin etmek için değil, Asr-ı Saadette halkın cari olan örf ve âdeti üzere varit olduğu görüşüne varmıştır. Bu konudaki naslan da örf ile talil ederek, ilk içtihadından rücu etmiştir. Onun ikinci içtihadına göre hadis-i şeriflerde zikredilmeyen diğer eşyada olduğu gibi eşyay-ı sittenin de (6 çeşit eşya) halkın Örf ve âdetine göre Ölçek, tartı veya sayı ile mübadeleleri caizdir. Başta Kemal b. Hümam olmak üzere, Ebû Yusuf un bu ikinci içtihadını muhakkik fakihlerden bir çoğu halkın maslahatına daha uygun ..bul ar ak Ebû Ha-nife ve îmam Muhammed'in içtihadına tercih etmişlerdir.[20]
Görüldüğü üzere, özel bir durum veya sebebe bağlı olan hükümler, bu özel durum ve sebeplerin zail olması ile ortadan kalkmakta, her hüküm kendi sebep ve illeti ile devam etmektedir. Sebep ve illet zail olunca, buna bağlı hüküm de son bulmaktadır.
Kamerî aybaşlarınm tesbıtinde, fakihlerin «Hilâii gördüğünüzde oruca başlayın...» ve benzeri hadis-i şeriflere istinaden rü'yet'i esas almaları o devirlerde yapılabilen astronomik hesapların aybaşîarını tesbitte yeterli olmadığındandır. Bu illet Hz. Peygamber (s.a.v.)'in -daha önce zikrettiğimiz- «Biz ümmî bir milletiz. Ne yazı biliriz ne de hesap yapmayı...» mealindeki hadis-i şerifinde açıkça görülmektedir. Aybaşlarınm tayininde hilâl gözleme yolunun seçilmiş olması, hesapla bunu yapmanın -o gün için- mümkün olmadığındandır, özellikle günümüzde ise, artık Aym bütün hareketleri, en ince teferruatına kadar hesaplanabilmekte, gerek kavuşum (içtima), gerekse yeryüzünden hilâl halinde ilk defa görülebileceği yer ve zaman kesinlikle bilinebilmektedir.
Mutlaka rü'yete bağlı kalmayı ve hesabı reddetmeyi gerektiren sebep ve illet ortadan kalktığına göre, astronomik hesapların sağladığı imkân ve kolaylıklardan yararlanmamak için herhangi bir sebep mevcut değildir.
Esasen -daha önce de işaret edildiği üzere- Tabiî ve müsbet ilimlerin îslâm dünyasında gelişmeğe başladığı Tabiûn devrinden itibaren her asırda -sayıca az da olsalar- bir kısım muhakkik fakihler Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilâllerinin tesbitlerinde hesapla amelin caiz olduğu içtihadında bulunmuşlardır. Nitekim Aynî'nin [21] naklettiğine göre tabiûn'un büyüklerinden bazı kimseler, hesap yolu ile kamerin menzillerinin tesbitine itibar edilebileceğini kabul etmişlerdir. İbn Süreyc'in rivayetine göre, Mutarnf b. Abdillah b. Şıhhir ile îbn Kuteybe bunlardandır.[22] Bu zatlar, yukarıda çeşitli vesilelerle zikredilen hadis-i şerifteki «hava kapalı olursa, takdir yoluna başvurun» cümlesini, cumhurun anladığı «sayıyı 30 güne tamamlayarak takdir edin.» şeklinde değil, «ayın menzillerini hesapla tayin ve takdir edin» diye tefsir ve izah etmişlerdir.
Ahmet b. Hambel ise, bu sözü «hava kapalı olduğu zaman, hilâli bulutların altında varmış gibi kabul edin» şeklinde anlamıştır; Onun içtihadına göre, Şa-ban'm 29'uncu günü havanın kapalılığı sebebiyle hilâl görülemezse, ertesi günü Ramazan'm 1. günü itibar edilerek oruca başlanması gerekir. Abdullah b.
Ömer'in görüşü de budur,
Hadis-i şerifteki «onu takdir ediniz» tabirinin, «hesapla tayin ve takdir ediniz» şeklinde anlaşılması, özellikle yılın çoğu günlerinde havanın kapalı olduğu, güneşin bile ayda ancak birkaç gün görülebildiği coğrafi bölgeler için de, uygulamada kolaylık sağlayıcı niteliktedir. Aksi halde, bu bölgelerde Ramazan hilâlini görmek çoğu zaman mümkün olmadığı gibi, Şaban hilâli için de aynı durum söz konusu olduğundan Önceki ayı 30 güne tamamlamak da genellikle mümkün olmayacaktır.
îbn Süreyc'in nakline göre, îmam Şafii de ayın hilâl durumunun astronomik hesaplarla tayin edilebileceği kanaatini benimseyen kimselerin, hesapla amel etmelerinin caiz olduğunu söylemiştir. [23]
Yedinci Hicri asrın içtihat derecesine ulaşılmış fakihlerinden Takıyyû-ddin b. Dakıki'1-îd ise şu görüşleri ileri sürmüştür:
«Ayın kavuşum zamanının hesapla tesbitine göre Ramazan oTucuna baş-lanamaz. Çünkü, ayın hilâl halinde yeryüzünden görülebilmesi kavuşum zamanından 1-2 gün daha sonra vaki olur. Şeriat, Aym kavuşura (içtima) anını değil, hilâl halini aybaşma esas almıştır. Fakat, bulut, toz, sis vs. gibi görüşe mani bir sebeple görülemeyen hilâlin ufuktaki varlığı hesapla tayin edilebilirse, şer'î sebep meydana geldiği için, yeni ayın başlaması gerçekleşmiş olur. Çünkü yeni ayın başlamasında şart olan, hilâlin bizzat görülmesi değil, Ayın hilâl halinde ufukta mevcut olmasıdır. Görülmüş olsa da, olmasa da, İlk hilâl hali ile, dinen yeni ay başlamıştır, Bu durum, kesinlikle bilindiğinde, bu bilgi ile amel vacip olur.» [24]
Şeyh Bahît ise îbn Dakik'in yukardaki sözlerini teyit ederek: «Ben de hesap ile amel edilmesi görüşünde olanlara katılıyorum. Çünkü, hangi bir meselede o konudaki bilgi ve tecrübesi olan kimselere baş vururlar. Meselâ: Kur'an-ı Kerîm ve hadisi şeriflerin lâfızları, dilcilerin sözlerine göre açıklanmış; mütehassıs bir doktorun tavsiyesi halinde Ramazanda oruç tutmamak veya tutulan orucu bozmak caiz görülmüştür. O halde, Ramazan, Şevval ve diğer ayların hilâllerinin tayinlerinde bu konuda yetkili astronomi uzmanlarının bilgi, tecrübe ve hesaplarından yararlanmaktan bizi alakoyan sebep ne olabilir? Kaldı ki, «Güneş ve Ay, sabit, değişmeyen bir hesapla seyrederler.» [25] «Güneşi ışıklı ve ayı nurlu yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmemiz İçin Aya konak yerleri düzenleyen O'dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır. Bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah'ın göklerde ve yerde yarattıklarında, Ona karşı gelmekten sakınan kimseler için ayetler vardır.» [26] mealindeki ayet-i kerimeler, Güneş ve Ayın değişmeyen sabit bir düzen için hesapla seyrettiğini beyan etmektedir. Astronomların verdikleri bilgilerin kesinliği ise, ay ve güneş tutulmaları konusunda önceden verdikleri bilgilerin., aynen gerçekleşmesi ile sabittir.
Rüyete engel çeşitli sebepler yüzünden hilâl görülememiş de olsa, astronomların, rüyete mani sebepler olmasaydı ayın ilk hilâl halinde görülebilecek durumda olduğunu ittifakla haber vermeleri, hilâlin ufukta mevcudiyeti konusunda kesin ilim ifade eder.
Ramazan orucuna başlama konusunda Bakara sûresinde «sizden kim Ramazan ayma şahit olursa, oruç tutsun.» buyurulmuştur. «Ramazana şahit olmak» demek, ya «O ayda seferde olmayıp mukim olmak» veya «Ramazan ayında bulunduğu ve bu aym başladığım kesin şekilde bilmek» demektir. Ayetten zahir olan, ikinci manadır. Çünkü «Şuhût», «ilim» anlamındadır. îşte bu ilim, yani Ramazan ayının başladığım (bu aya ait hilâlin ufukta görülebilecek hale geldiğini) kesinlikle bilmek, oruç tutmanın vacip oluşunun sebebidir. Bu açıklamaya göre, söz konusu ayet-i celilenin ifade ettiği mana, «içinizden kim, Ramazan aymın başladığını kesinlikle bilirse, bu ayda oruç tutmakla yükümlü olur» demektir.
Hesapla aybaşlarımn tayini prensibi kabul edildikten sonra, akla gelen ilk mesele bu ayların başlangıç sınırı ne olacaktır? sorusudur. Başka bir deyimle, ayın başı için sınır, içtima (kavuşum) anı mı, yoksa ayın hilâl halinde yeryüzünde ilk defa görülebilecek bir durumda olması hali mi olacaktır?
Konuşmamızın ilk bölümünde de zikredildiği üzere, Bakara sûresinin 185. ayetinde «sizden kim, Ramazanın başladığım kesinlikle bilirse, oruç tutsun» buyur uî muştur.
ResûlulJah (s.a.v.) de hadis-i şeriflerinde: «Ramazan hilâlini görünce oruca başlayın. Şevval hilâlini görünce orucu bırakıp bayram edin...» buyurmuştur.
Ayet-i celileden, Ramazan ayının girmesi ile oruca başlamanın farz olduğunu, hadis-i şeriften ise, aybaşmm hilâlin görülmesi ile sabit olduğunu anlamaktayız. Hadis-i şerife göre, eski ayın çıkıp yeni ayın girmesi, Aym hilâl halinde yeryüzünde görülebilir durumda ufukta mevcut olmasına bağlanmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de: «Ey Muhammed, sana hilâl halindeki aylan sorarlar. Söyle onlara: Onlar, insanların ve hac vakitlerinin ölçüsüdür..» buyurulmuş-tur. [27]
Bilindiği üzere hilâl, Ayın ilk ve son günlerinde, yeryüzünden ince bir kavs halindeki görüntüsüne denir. Kavuşum (içtima) zamanında Ay, dünyanın hiç bir yerinden görülemediğinden kavuşum durumundaki Aya hilâl deniîemeye-cektir. Gerek Ayet-i Celilede, gerekse hadis-i şerifte ayın başlangıcını tayin için hilâlden ve rü'yetten söz edildiğine göre, ayın kavuşum (içtima) halinin, aybaş-larına mebde' olarak alınması söz konusu olamayacaktır. Ayın kavuşum halinin, aybaşlarına mebde' kabul edilmesi, kanaatimizce ayei-i celile ve hadis-i şeriflerin sarahatine aykırı düşmektedir.
Naslarm zahirinden uzaklaşıp rü'yet ölçüsünü (hilâlin yeryüzünden gö-rülebilme ölçüsünü) terkederek kavuşum kaidesine yönelmek için ortada hiç bir dini maslahat da bulunmamaktadır. Hesap görüşü prensip olarak kabul edildikten sonra, verilecek talimata göre astronomi uzmanlarının bu iki Ölçünün ikisine göre de aybaşlannı tesbiti mümkündür.
Kameri aybaşlannın hesapla tesbitinde, hilâlin yeryüzünden görülme ölçüsüne uyulması halinde, gözlem yaparak hilâl arayanların elde edecekleri sonuçlarla, hesabın ortaya koyduğu sonuçlar arasında tam bir uygunluk ta meydana gelecektir. Böylece, "hesabı kabul etmeyenlerle, hesap taraftarları arasındaki ayrılık ta, uygulama açısından son bulmuş olacaktır.
Hesapların kavuşum anı ölçüsüne dayandırılması halinde ise, dinî günlerin tayin ve ilânı genellikle bir gün önce olacak, rü'yet üzerinde ısrar edenlerin «hilâl görülmeden oruca başlandı veya iftar edildi» şeklindeki iddiaları, toplumları huzursuz etmeğe devam edecektir.O halde şer'an ayın başlaması, Kamerin hilâl halinde yeryüzünden görülebilecek duruma gelmesi ile sabit olacaktır. Ancak, bazı kardeş İslâm ülkelerinde, Ayın kavuşun anı esas alınarak, Ramazan ve Bayram ilânları yapıldığı da bir gerçektir. Nitekim, 1398 H./1978 M. Yılının Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylanmıı ilânında durum böyle olmuştur. 3 Eylülü Ramazan Bayramı, 10 Kasım ise Kurban Bayramı ilân eden ülkeler, hilâlin yeryüzünden görülebilmesi ölçüsüne değil, aym içtima haline itibar etmişlerdir.
Kameri aybaşlannın mebdei için, aym yeryüzünden hilâl halinde ilk defa görülebileceği zamanın esas alınması gerektiğinin prensip olarak kabul edilmesi konusundaki görüşümüzü de kısaca arzetmiş bulunuyoruz.
Kanaatimizce üzerinde durulacak bir başka konu da, hilâlin görülmesinde, yeryüzünün hangi bölgesinin esas alınması gerektiği hususudur. Başka deyişle, hilâlin görülebileceği noktanın mutlaka İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunması zorunlu mudur, yoksa bu nokta, yer yüzünün herhangi bir yeri de olabilecek midir? Bu sorunun vuzuha kavuşturulması da zorunludur.
Görüşümüz odur ki, bu noktanın mutlaka İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunmasını gerekli kılacak şer'î bir sebep mevcut değildir. Gerçi, «Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın...» ve benzeri hadis-i şeriflerdeki rüyet emrinin muhatapları müslünıanlardır. Bu itibarla, hilâlin tayininde hesabın yeterli olmadığı ilk devirler için , bu noktanın İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunması zarureti söz konusu olabilir. Fakat, rüyet anının hesapla kesin şekilde tayin edilebildiği günümüzde ise, böyle bir zaruret yoktur. Üstelik, bugün hemen dünyanın her bölgesinde az veya çok müslüman vardır. Yakın bir gelecekte bunların sayılarının artması da muhtemeldir.
Söz konusu noktanın, mutlaka İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunması gerektiği prensip olarak kabul edildiği takdirde, İslâm ülkeleri dışındaki bir bölgeden hilâli daha önce görecek olan bir müslüman, «Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın...» enirine uyarak, İslâm ülkelerinden önce oruca başlayacak veya daha önce bayram yapmak durumunda kalacaktır. Böylece, müslümanlar arasında arzu edilen ibadet birliği de tam olarak sağlanmış olmayacaktır.
Arzedilen sebepler dolayısiyle, kamerî aybaşlarnım tayini için, bu aylara ait ilk hilâllerin görülebilecekleri bölgelerin, İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunması şartı aranmaksızın, yeryüzünün herhangi bir yerinden görülmesi veya hesap sonucu görülebilecek durumda olduğunun tesbiti ile yetiniierek, kamerî aybaşları ilân edilmelidir.
Burada dikkate alınması gereken husus, dünyanın herhangi bir bölgesinde ayın ilk hilâli görüldüğünde, yeryüzünün bütün bölgelerinde vakit ve saatin aynı olmadığıdır. Söz gelimi, 1398 H. /1978 M. yılı Şevval hilâli ilk defa 3 Eylül günü (Pazan-Pazartesiye bağlayan gece) Avustralya'nın güneydoğu deniz bölgesinde, Greemvich saati ile 7.17 de görülmüştür. Bu anda, söz konusu bölgede Güneş batmış durumda iken, meselâ daha batıda bulunan Mekke'de gündüz mahalli saat henüz 10.17'yi göstermektedir. Bu duruma göre, 3 Eylül Pazar günü hilâlin görüldüğü bölgenin gecesine iştirak eden yerlerde bayram ilân edilmesi mümkün iken, böyle olmayan yer ve ülkelerde (meselâ Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas gibi hemen bütün İslâm ülkelerinde) bayram ilâm mümkün değildir. O halde meselenin çözümünde uygulanacak hal tarzı kanaatimizce şöyle olacaktır;Kavuşum anını takıbcden guruptan sonra, hilâlin görüldüğü üîkenin gecesine iştirak eden, (yani hilâl sabit olduğunda henüz imsak vakti girmemiş olan) diğer bütün ülkelerdeki müsKimanlar bu sübuta uyacak, o geceyi takibe-den günü, yeni ayın ilk günü olarak kabul ve ilân edeceklerdir.
Buraya kadar açıklamağa çalıştığımız düşünce ve görüşlerimizi şöylece özetlemek istiyorum:
1- Çeşitli asırlar içinde yaşamış İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu, kamerî aybaşlarımn tesbitinde rüyetin esas alınması, hesaba (astronomiye) itibar edilmemesi görüşünü savunmuşlardır. Buna karşılık, her asırda, rüyetten başka, dini ölçülere uygun olarak hesapla da aybaşlarımn tayininin mümkün olduğu, yapılan hesaplara göre Ramazan ve bayram ilânlarının caiz bulunduğu görüşünü benimseyen ve savunan muhakkik âlimler de bulunmuştur.Aslında, rüyet üzerinde ısrar eden âlimlerin büyük çoğunluğu da, hesabın değerini inkâr ettikleri için değil, kendi devirlerinde astronomi ilminin pek çok konularda yetersiz olması, hesap bilenlerin azlığı, bu yolun benimsenmesi halinde müslümanlarm sıkıntıya düşecekleri gibi... düşünce ve endişelerle hesap metodunu benimsememişlerdir. Daha sonraki asırlarda yetişen ve aynı yolu benimseyen âlimler de -genellikle öncekilerin rüyet üzerinde ısrar göstermele-rindeki gerçek sebebi araştırmadan- onların savundukları yola bağlı kalmışlardır.
Günümüzde artık Ayın bütün hareket ve menzilleri en ince teferruatına kadar bilinip kolaylıkla hesap edilebildiği ve dini Ölçülere uygun olarak, hilâlin ilk görüleceği yer ve zamanın kesinlikle bilinebildiği cihetle, kamerî aybaşlan-mn tesbit ve ilânında astronomiye itibar edilmelidir. Ancak dinî bir geleneğin yaşatılması düşüncesinden hareketle de ayrıca yetkili ve sorumlu merciler tarafından, hilâlin usulüne göre gözlenmesi de mümkündür. Hesaplar, hilâlin yeryüzünden görülebilme ölçüsüne dayandırıldığı takdirde, -ihtilâf-ı mctalı-'ya itibar etmemek şartı ile- hesap ile bu gözlem arasında bir mübayenet de olmayacaktır.
2- Kamerî ayların başlamasına esas alınacak sımr, kavuşum (içtima) zamanı değil, Aym hilâl halinde, yeryüzünden ilk defa görülebileceği zaman olmalıdır. Çünkü, bu konudaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde «RÜYET» ve «HİLAL» lafızları kullanılmıştır. Bilindiği üzere içtima halinde, Aym yeryüzünün hiçbir yerinden rü'yeti mümkün değildir. Hilâl ise, Aym yeryüzünden ince bir kavs halindeki görüntüsü demektir.
3- Karnen aj'başlarınm tesbiti için, hilâlin yeryüzünün herhangi bir bölgesinden görülmesi (veya bu durumun hesapla bilinmesi) yeterli görülmeli, bu bölgenin İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunması şartı aranmamalıdır. Çünkü artık asrımızda dünyanın her noktasında çok sayıda müslümanlar vardır. İslâm ülkeleri sınırları dışındaki rü'yete itibar edilmediği takdirde, bu bölgelerde yaşayan müslümanlarla İslâm ülkeleri arasında Ramazan ve bayram birliği sağlanamayacaktır.
4- İçtima anını takibeden guruptan sonra hilâlin ilk defa görüldüğü ülkelerin gecesine iştirak eden diğer bütün ülkelerde bu rü'yete uyularak, o geceyi takibeden gün, yeni kamerî aym ilk günü sayılmalıdır. Birliğin temini için ihti-laf-ı metali'a itibar edilmemelidir. Esasen, şafîi mezhebi istisna edilecek olursa, diğer üç mezhepte cumhurun görüşü, ihtilaf-ı metali'a itibar edilmemesi yolundadır.
Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığının ve Başkanının
Konu ile ilgili Teklif ve Düşünceleridir.
Ramazan Ve Bayramların Tesbitinde Benimsenen Müşterek Konferans Kararları
Konferansa katılan ilim adamları arasından «Din Komisyonu» ve «Astronomi Komisyonu» olmak üzere iki ayrı komisyon teşkil edilmiştir. Bunlardan her biri kendi ihtisası dahilindeki konularda sunulmuş tebliğleri etüt etmiştir. Detaylara inilerek enine-boyuna yapılan tartışmalardan sonra konferans, son oturumunda oy birliği ile aşağıdaki kararları almıştır.
1- İster çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metodlarıyla olsun, aslo-lan Hilâlin Rü'yetidir.
2- Astronomların hesapla tesbit ettikleri Kameri Aybaşlarına dinen itibar edilebilmesi için, onların bu tesbitlerini Hilâlin güneş battıktan sonra ve görüşe mani engellerin bulunmaması halinde gözle görülebilecek şekilde, ufukta fiilen mevcut olması esasına dayandırmaları gerekir ki, bu Rü'yete «Hükmî Rü'yet» denir.
3- Hilâlin görülebilmesi için iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur.
a) İçtimadan (kavuşum) sonra Ay ile Güneşin açısal uzaklığı 8 dereceden az olmamalıdır. Bilindiği üzere Rü'yet 7 ile 8 dereceler arasında başlamaktadır. 8 derecenin esas alınmasında, ihtiyat bakımından görüş birliğine varılmıştır.
b) Güneşin batışı anında Ayın ufuktan yüksekliğinin açısal değeri, 5 dereceden az olmamalıdır.
Sadece bu esasa göre normal durumlarda Hilâlin çıplak gözle görülebilmesi mümkündür.
4- Hilâlin Rü'yet edilebilmesi için belli bir yer şart değildir. Yeryüzünün herhangi bir bölgesinde Hilâlin Rü'yeti mümkün olursa, buna istinaden Ayın başladığına hükmetmek doğru olur. İslâm dünyasının birlik ve beraberliğini sağlamak için Rü'yetin ilanı müteakip maddede işaret edilen Müşterek Hicri Takvimin tesbitleri uyarınca Mekke-i Mükerremede tesis edilecek olan rasathane tarafından yapılmalıdır.
5- Din ve Astronomi bilgini eriyle rasathane yetkililerince her kameri yıl için 2.3. ve 4. maddelerde zikredilen kriterlere dayalı bir takvim hazırlanmalıdır. Takvim komisyonu, «Müşterek Takvim Taslağı»nı kabul etmek üzere periyodik olarak her yıl toplanacaktır, ilk toplantı Rebiul'ahir 1399, Mart 1979 ayında istanbul'da yapılacaktır.
6- Yukarıda işaret edilen Takvim komisyonu şu ülkelerin temsilcilerinden oluşacaktır.
Bangaldeş, Cezayir, Endonezya, Irak, Katar, Kuveyt, Mısır, Suudi Arabistan, Tunus, Türkiye, Komisyonunun toplanması için bütün üyelerin hazır bulunmaları gerekli değildir.
7- Anılan komisyon, yukarıda açıklanan kriterlere göre Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylan için hilâlin görülebileceği bölgeleri gösteren haritalar hazırlayacaktır. Böylece durum müsaitse, bizzat hilâli gözleyerek Rü'yetİ gerçekleştirmek ve hesabın doğruluğu konusunda ikna olmak isteyen herkese kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu haritalar, isteyen her devletin yetkili kılacağı uzman ve güvenilir bir heyete rasat yaptırmasına yardımcı olacaktır.
8- Bu karar ve tavsiyeler, İslâm ülkeleri Dışişleri Bakanları Konferansı genel sekreterliğine sunularak Dışişleri Bakanlarının Rabat'ta yapılacak olan ilk toplantısında kabulü ve uygulamaya konulması istenecektir.
Ülke
1- Afganistan
2- Bahreyn
3- Belçika
4- Bangaldcş
5- Türkiye
İsim
DELEGELER
Görevi
1-Cevher es-Sıddiki
2- Abdiilkadir Sönmez
1-Yusuf Ahmet cs-Sıddıkî
1 - Muhammed cl-Alvini
l-Dr. Muhammed Isbnk
2-Dr. Muhammcd Abdüîcabbar
1 - Tayyar AJtıkulaç
2- A. Hamdi Kasaboğlu
3-Dr. Muammer Dizer
|
6- Cezayir |
1 -Ahmet Hamam |
|
|
2-Abdıilkerim Gazlum |
|
7- Endonezya |
1 - Dr. Kafravi |
|
|
2- Abdurrahim |
|
8- Ebu Dabi |
1 - Scyyid Ali Scyyid eJ-Haşimi |
|
|
2-A. Muhammed Ali el-Kasimi |
|
9-Fas |
1- Abdülazizb. Abdullah |
|
|
2- İbn Abdürntzık Abdul vehhab |
|
10- Fransa |
1-Prof. M. Hamidullnh |
|
11. Irak |
1-Feyyaz Abdıi Hatif en-Nccm |
|
|
2- Ömer Beşir M. cn-Na'me |
|
12-Kıbrıs |
I-Rifat Mustafa |
|
13-Kuveyt |
1-Abdullah Ali cl-lsfl |
Kabil Yük. Mah. Reisi ve Baş hakim
Ankara İlahiyat Fak. Öğr. üyesi
Şer'i Yüksek Temyiz Mahkemesi reisi
Brflkscl islâm Kült. Mcrk. Müd.ve imamı
Diiltka ü'n. Arap Dili ve İslflm Araş. Kurs. Prof.
Dakka Üniversitesi Matematik Profesörü
Diyanet işleri Başkanı
Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı
Kandilli Rasathanesi Müdürü
Yüksek islâm Meclisi Başkanı
Astronom
Diyanet işleri Genel Başkanı
Devlel islâm Üniv. Şeriat Fak. Doçenti
1. Şcr'f kadı
Adalet ve Din işleri bakanlığı müsteşarı
Arapça Telif ve Tercüme Ens. Genel Md ve
Karaviyyin üniversitesi profesöııi
Fas Krallığı muvakkati
Sorbon üniversitesi şarkiyat profesörü
Bağdat Fen Fakültesi Doçenti
Isla mi Uyanış Camii İmam-hatibi
Kıbrıs Müftüsü1
Yüksek Temyiz Mahkemesi Müsteşarı ve
Şer'i Rü'ycL Heyeti başkanı
3. Abdullah b. Abbas'tan: Resûlullah (s.a.v.) sözü Ramazana getirerek şöyle buyurdu: « Hilali görmedikçe oruca başlamayın, yine hilâli görmedikçe orucu bırakmayın. Şayet son günü hava bulutlu olursa ayı otuz güne tamamlayın.»[28]
14-Lübnan
15- Malezya
16-S.S.C.B.
2- Abdurrahman AbdulvehhJh el-Fflris
3- SAlih Muhammed cl-Uccyri 1-Dr. Suphi Salih
1 - Dato Şeyh Abdulmuhsin 2- Prof. Abdulhnmid Tahir
Evkaf. Bakanlığı islJimî işler Müsteşarı
Astronom
Lübnan Üniversitesi Edebiyat ve lslâmi
İlimler Fnkillteai Dekanı ve Din İşleri
Yüksek Mcelisi Başkam vekili
Devlet MüRüsü
Teknik üniversite Rektörü
3-Muhnmmcd Hnyr b. Hac Talb Kualalumpur Isllîm Komisyonu
Astronomi müsteşarı
1- Ziyâcddin Babahfln
2- Azzam Ali Kkbor
17- Sudan 1- Dr. Yusuf cl-Halifc
2- Kl-Emin Muhammed Ahmed Kaura
18- Suudi Arabistan 1 -Dr. Abdullah el-Kadhi
el Muhammed
19-Ürdün 1-Şeyh İbrahim cl-Kaltân
20-Tunus 1- Muhammed ol-Hsbib b.el-Hoco 2- Mustafa Kemal et-Tflrzi
21-Jakistan
22- Iîabıtalu'l-alemi'l-lslâmi
1- Muhammed Alluş
1 - Dr. Emimi İlah Vcsir
2- Dr. Muhammed Enver Betti
Salih Özcan
Orta Asya ve Kazakistan Müslümanları
Reisi
Sovyet Müslümanları Dış İlişkiler Başkanı
Din işleri ve Evkaf Bakanlığı Müsteşarı
Umdurman islâm Ünivcr. Genel Sekreteri
Riya d Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Ürdün Kadı'l Kudatı
Tunus MüR. ve Zeytuniye Şeriat Fak.Prof. Diyanet İşleri Başkanı ve Eğitim Bakanlığı Din Eğitimi Genel MüTellişi Meteoroloji Enstitüsü Jcnfizik Bol. Bask. Diyanet İşleri Genel Müdürü Lahor-Pcncap ÜnivorsiLcsi Astronomi Bölümü Başkanı Naşir
Sözkonusu bu bildiride yer alan bnzı kararlar uygulanmış ve olumlu sonuçlar alınmışsa da, özellikle Ramazandın başlangıcıyla ilgili noktada, halâ bazı farklı uygulamalar ortaya çıkmakladır. Bu farklı uygulamaların en önemli sebebi, ilmî olmaktan çok siyasîdir.
4. îmanı Malik'den: Duyduğuma göre Osman b. Affan zamanında sabahtan hilâl görünmüş, fakat Hz. Osman orucunu bozmayarak akşama, güneş batıncaya kadar oruca devam etmiştir.
Yahya'nın belirttiğine göre îmam Malik, Ramazan hilâlini gören kişi hakkında şöyle demiştir:
Ramazan hilalini sadece kendisi gören kimse oruca başlar. Onun, o günün Ramazan ayına ait bir gün olduğunu bile bile oruç tutmaması uygun olmaz. Şevval hilalini sadece kendisi gören kimse orucunu bozmasın. Çünkü ona inanmayanlar onu itham ederler. Kendileri hilâli gördüklerinde «biz hilâli gördük!» derler. Kim gündüzden Şevval hilâlini görürse orucunu bozmasın. O gün akşama kadar oruca devam etsin. Çünkü gördüğü hilâl ertesi günün hilâlidir.
Yahya'dan, îmam Malik şöyle demiştir:
Halk bayram günü Ramazan sanarak oruç tutsa, kendilerine güvenilir biri de gelse bir gün önce hilâlin göründüğünü söylese, o gün de orucun otuz biri tamamlanacak olsa, o gün hemen hangi saatte olursa olsun oruçlarını bozarlar. Gelen adam zevalden sonra gelmişse bayram namazını da kılmazlar.
2. Şafaktan Önce Oruca Niyetlenmek
5. Abdullah b. Ömer'den: Şafaktan önce kalkıp oruca niyet-lenmeyenin o günkü orucu oruç değildir.[29]
Ibn Şihab'dan: Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hanımları Hz. Aişe ile Hz. Hafsa'dan bu mealde birer rivayet vardır.[30]
3. İftarda Acele Edilmesi
6. Kehl b. Sa'd es-Saidi'den: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar iftarda acele ettikleri sürece hayırda daim olurlar.»[31]
7. Said b. Müseyyeb'den: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; «Müslümanlar: iftarda acele ettikleri sürece hayırda daim olurlar.»[32]
8. Humeyd b. Abdurrahman'dan: Ömer b. Hattab ve Osman b. Aftan, akşam namazlarını kılar, namazdan sonra hava kararınca Ramazan oruçlarını açarlardı.[33]
4. Ramazan Orucuna Cünüp Başlamak
9. Hz. Âişe anlatıyor: Bir adam kapıda durarak Resûlullah'a
(s.a.v.):
«— Ya Resûlallah! Cünüp olmuşum, halbuki oruç tutmak istiyordum!» dedi. Ben konuşmalarını duyuyordum. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):
«— Ben de cünüp olmuşum, ben de oruç tutmak istiyordum. Yıkanıp orucumu tutacağım.» dedi. Adam Peygamberimize:
«— Ya Resûlallah! Sen bizim gibi değilsin. Allah senin yaptığın ve yapacağın bütün günahları affetti» deyince Resûlullah (s.a.v.) kızdı ve şöyle buyurdu:
«—Allaha yemin ederim ki sizin Allah'tan en çok korkanınız ve hangi hususlardan sakınacağımı en iyi bileniniz olmayı isterim.» [34]
10. Resûlullah'ın (s.a.v.) hanımları Aişe ve Ummü Sele-me'den: Resûlullah (s.a.v.), Ramazanda ihtilâm olmadan, cinsî münasebetten dolayı cünüp olarak sabahlar ve sonra (yıkanıp) orucunu tutardı.[35]
11. Haris b. Hişam'ın torunu Ebû Bekr b. Abdurrahman anlatıyor: Ben babamla Mervan b. Hakem'in yanında idim. O zaman Medine valisi idi. Kendisine Ebû Hüreyre'nin «cünüp olarak olarak sabahlayan o gün oruç tutamaz.» dediği nakledildi. Bunun üzerine Mervan ısrarla: «Abdurrahman! Mü'minlerin annesi Aişe ile Ümmü Seleme'ye git, böyle bir rivayetin olup olmadığını sor.» dedi. Abdurrahman'la ben yola çıktık, Hz. Aişe'nin huzuruna varıp selam verdikten sonra:
«~ Mü'minlerin annesi! Biz Mervan'ın yanında idik, kendisine Ebû Hüreyre'nin cünüp olarak olarak sabahlayan o gün oruç tutamaz, dediği nakledildi. Sen ne dersin? diye sorduk. Hz. Aişe:
«— Ebû Hüreyre'nin dediği gibi değil. EyAbdurrahman
Resûlullah'ın (s.a.v.) yaptığından dışarı çıkmak ister misin?» dedi. Abdurrahman:
«— Hayır, asla!» deyince Hz. Aişe:
«— Ben kesinlikle şehadet ederim ki Resûlullah (s.a.v.) ih-tilâm olmadan, cinsi münasebet dolayısıyle cünüp olarak sabahlar, sonra da (yıkanıp) o gün orucunu tutardı.» dedi.
Oradan çıkıp Ümmü Seleme'ye uğradık. Ona da sorduk. Hz. Aişe ne söylediyse aynını söyledi. Oradan da çıkıp Mervan'a geldik. Abdurrahman, Hz. Peygamberin hanımlarının söylediklerini kendisine nakletti. Bunun üzerine Mervan:
«— Ebû Muhammedi Bineğin kapıda, Ebû Hüreyre'ye de git, o şimdi Akik'deki tarlasmdadır. Durumu ona anlat» dedi. Abdurrahman'la binerek gittik. Ebû Hüreyre'nin yanına vardık. Abdurrahman konuştu ve bunu ona anlattı. Ebû Hüreyre:
«— Ben bunu bilmiyorum. Bana biri[36] söylemişti» dedi.[37]
12. Resûlullah'ın (s.a.v.) hanımları Hz. Aişe ve Ümmü Sele-me'den: Resûlullah (s.a.v.) ihtilâm olmadan cinsi münasebet dola-yısiyle cünüp olarak sabahlar, sonra (gusleder), o gün yine orucunu tutardı'.[38]
5. Oruçlunun Hanımını Öpebilmesi
13. Ata b. Yesar anlatıyor: Adamın biri Ramazan'da oruçlu iken hanımım öptü. Bunun üzerine son derece üzüldü. Hemen durumu sorması için hanımını gönderdi. Kadın Resûlullah'm (s.a.v.) hanımı Ümmü Seleme1 nin yanma geldi. Olanları anlattı. Ümmü Seleme:
«— Resûlullah (s.a.v.) da oruçlu iken öpüyor!» dedi.
Kadın döndü, Ümmü Seleme'nin sözünü kocasına anlattı. Adamın kızgınlığı daha da arttı:
«— Biz Resûlullah gibi değiliz! Allah onun her istediğini helâl kıldı» diye çıkıştı. Kadın tekrar Ümmü Seleme'ye geldi. Yamnda Resûlullah (s.a.v.) da vardı. Hz. Peygamber:
«—Bu kadının ne işi var?» diye sordu. Ümmü Seleme durumu arzedince Peygamberimiz:
«— Benim de Öptüğümü söylemedin mi?» Ümmü Seleme:
«<— Söyledim.» deyince, kadın tekrar kocasına döndü, durumu anlattı. Adamın öfkesi yine arttı ve:
«— Biz Resûlullah (s.a.v.) gibi değiliz. Allah ona her istediğini helâl kıldı!» dedi. Bunu duyan Hz. Peygamber kızdı ve şöyle buyurdu: «Allah'a yemin ederim ki sizin Allah'tan en çok korkanınız ve-hangi hususlarda sınırı aşmıyacağını en iyi bile-ninizim.»[39]
14. Hz. Aişe anlatıyor: «Resûlullah (s.a.v.), oruçlu iken hanımlarından bazılarım öperdi.» Hz. Aişe bunu nakletti ve güldü.[40]
15. Yahya b. Saîd'den: Ömer b. Hattab'm hanımı Atike, Hz. Ömer oruçlu iken onun başını öper, Ömer de ona mani olmazdı.
16. Talha'nın kızı Aişe anlatıyor: Resûlullah'm (s.a.v.) hanımı Hz. Aişe'nin yanında idim. Kocam Abdullah b. Abdurrahman b. Ebî Bekr de geldi. Oruçlu idi. Hz. Aişe ona:
«— Niçin hanımına yaklaşıp onu öpmüyor, onunla oynaşmıyorsun?» dedi. Kocam:
«— Oruçlu oruçlu öpebilir miyim?» deyince Hz. Aişe:
«—Evet.» dedi.[41]
17. Zeyd b. Eslem'den: Ebû Hüreyre ve Saîd b. Ebî Vakkas oruçlu iken öpmeye izin verirlerdi.[42]
6. Oruçlunun Hanımını Öpmesine Müsaade Edilmeyen Haller
18. îmam Malik'ten rivayete göre Hz. Aişe:
«— Resûlullah (s.a.v.) oruçlu iken öperdi.» dedikten sonra: «Hanginiz Resûlullah'tan (s.a.v.) daha çok nefsine hâkimdir?» dermiş.[43]
Urve b. Zübeyr der ki: Oruçlu iken öpmenin insanı hayıra götüreceğini sanmıyorum.
19.Ata b. Yesar’dan :Abdullah b. Abbas’a oruçlunun hanımını öpüp öpemiyeceği soruldu.Yaşlıya izin verdi,gence vermedi.
20.Nafi’den: Abdullah b.Ömer,oruçlu iken öpüşmeyi ve oynaşmayı yasakladı.
7. Seferde Oruç Tutulması
21. Abdullah b. Abbas'tan: Resûlullah (s.a.v.) Mekke'nin fet-horfildiği nono Ramazanda Mekke'ye gitmek üzere yola çıktı. Me-dinn'yo yodi, Mekke'ye üç konak mesafedeki Kedîd'e gelince orucunu bozdu. Bunun üzerine seferdeki bütün müslümanlaı: oruçlarını bozdular. Çünkü ashap Resûlullah'ın (s.a.v.) her emrini yerine getiriyorlardı.[44]
22. Ebû Bekr b. Abdurrahman'dan: Ashap'tan bazıları şöyle dodi: Resûlullah (s.a.v.) fetih senesi seferde müslümanlara, oruçlarını bozmalarını söyleyerek: «Düşmanlarınıza karşı kuvvet-lonin» buyurdu. Kendisi oruca devam etti.
Ebû Bekir'den: Bnnn anlatan şöyle dedi: Resûlullah'm (s.a.v.) Arc'dn Hiıauzluktan vnya sıcaktan dolayı başına su döktüğünü gürdüm. Kendilim;
•— Ya Rasûlullah bazı kişilerle birlikte biı oruç tutmayı dt» vnm odlyoru/,.. dendi, RtıûlulİMİı (* n.v.) da Kod i do gsllnfli bir kap istedi ve su içti. Bunun uıırinv hırket orucunu bosdu.[45]
23. Enes b. Malikten: Rcsûlullah'la (s.a.v.)beraber Ramn/.Miı> da bir yolculuğa çıkmıştık. Oruç tutanlar tutmayanları, tutmayanlar da tutanları hiç ayıplamadılar.[46]
24. Hişam'ın babası Urve'den: Hamza b. Amr cl-Eslomi, Hi, Peygambere:
«— Ya Resulallah! Ben oruç tutan biriyim, seferde do tutabilir miyim?» diye sordu. Resûlullah (s.a.v.):
«— İstersen tut, istemezsen tutma.» buyurdular.[47]
25. Nafi'den: Abdullah b. Ömer, seferde hiç oruç tutmazdı.[48]
26. Hişam, Babası Urve'den rivayet ederek der ki: Urvt, Ramazan'da sefere çıkardı. Biz de beraberinde giderdik; Urvt oruç tutar biz tutmazdık. Bize oruç tutun diye emretmezdi.[49]
8. Ramazanda Sefere Çıkan Veya Seferden Dönenin Hareket Tarzı
27. imam Malik1 ten: Duyduğuma göre Ömer b. Hattab Rama-zan'da bir yolculuğa çıktığı zaman, şayet Ramazanın birinci günü Medine'de olabilecekse oruca niyetlenirmiş.
îmam Malik'den: Ramazanda yolculuğa çıkmış olan bir kimse içinde bulunduğu günün sabahı tan yeri ağardıktan sonra eve döneceğini bilse oruca niyetlenir.
îmam Malik der ki: Bir kimse Ramazanda yolculuğa çıkmak istese, henüz daha memleketinden ayrılmadan şafak sökse, o gün akşama kadar orucunu tutar.
îmam Malik: Bir adam bir yolculuktan dönüşte o gün oruç tutmasa, karısı da hayızdan henüz yeni kesildiği için Ramazan orucuna başlamamış olsa, adam dilerse karısıyla cinsi münasebette bulunabilir.
9. Ramazan Orucunu Bozmanın Kefareti
28. Ebû Hüreyre'den: Adamın biri Ramazanda orucunu bozmuştu. Resûlullah (s.a.v.) ona ya bir köle azat ederek, ya iki ay devamlı oruç tutarak, ya da altmış fakiri doyurarak kefaret vermesini emretti. Adam:
«— Bulamam.» deyince Resûlullah'a (s.a.v.) bir sele hurma getirilmişti:
«—Al bunu tasadduk et.» buyurdu. Adam:
«Ya Resûlallah! Benden daha muhtaç kimse yok.» deyince Resûlullah (s.a.v.) yan dişleri görülecek şekilde güldü ve:
«— Onu ye!» buyurdu[50].
29. Saîd b. Müseyyeb'den: Resûlullah'a (s.a.v.) bir bedevi geldi. AWam «Mahvoldum!» diyerek başına vuruyor, saçını başını yoluyordu. Resûlullah (s.a.v.) kendisine:
«—Ne bu hal?» diye sordu. Adam:
«— Ramazanda oruçlu iken hanımımla cinsi münasebet yaptım.» dedi. Resûlullah (s.a.v.):
«— Bir köle azat edebilir misin?» diye sordu. Adam: «— Hayır!» dedi. Resûlullah (s.a.v.):
«— Bir dişi deve fidye verebilir misin?» buyurdu. Adam: «— Hayır!» dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber adama:
«— Öyleyse otur!» dedi. Resûlullah'a (s.a.v,) bir sele hurma getirildi.
«—Al bunu tasadduk et.» dedi. Adam:
«— Benden daha muhtaç kimse yok.» deyince Resûlullah
(s.a.v.):
«— Onu ye, eşinle münasebette bulunduğun günün orucunun yerine bir gün kaza et!» buyurdu.
Atâ'dan: Said b. Müseyyeb'e «bir selede kaç hurma var-dır?»diye sordum. «On beş, yirmi sa' arasıdır!» diye cevap verdi.[51]
İmam Malik'den: Alimlerin şöyle dediklerini işittim; Ramazanın kazasını yaparken, gündüz veya başka bir vakitte hanımıy-la cinsi münasebette bulunan kimseye, Resûlullah (s.a.v.) tarafından Ramazanda gündüz cinsi münasebette bulunan kimseye verileceği bildirilen kefaret gerekmez. Sadece orucun kazası gerekir.
îmam Malik şöyle demiştir:£u konuda duyduğum en güzel hüküm budur.
10. Oruçlu Kan Aldırabilmesi
30. Nafi'den: Abdullah b. Ömer oruçlu iken kan aldırırdı. Son-adan bunu terkederek oruçlu iken iftar edinceye kadar kan aldır-nadı.
31. îbn Şihab'dan: Sa'd b. Ebî Vakkas ve Abdullah b. Ömer, aruçlu iken kan aldırırlardı.[52]
32. Hişam b. Urve, babasından naklediyor: O oruçlu iken kan aldırır, sonra oruca devam ederdi. Onu hep oruçlu olarak kan aldırırken gördüm.
îmam Malik şöyle demiştir: Oruçlunun kan aldırması kötü görülmez, ancak zayıf düşme korkusu vardır. Bu da olmazsa, hoş karşılanır. Şayet adamın biri Ramazanda kan aldırır, sonra da orucuna devam ederse bir şey diyemem, o günün kazası da gerekmez. Kan aldırmanın fena karşılanmasının sebebi, orucu şüpheye sokmasındandır. Kim kan aldırır, akşama kadar da orucunu tutarsa, ona bir şey diyemem, o günün ayrıca kazası da gerekmez,[53]
11. Aşura Günü Oruç Tutulması
33. Resûlullah'ın (s.a.v.) hanımı Aişe'den: Kureyşliler, cahi-liyye devrinde Aşure günü oruç tutarlardı. O zaman Resûlullah (s.a.v.)1 da oruç tutardı. Resûlullah (s.a.v.) Medine'ye hicret edince yine oruç tuttu ve tutulmasını da emretti. Ramazan orucu farz kılındıktan sonra aşure günü orucu terkedildi. Sadece isteyen tuttu, istemeyen tutmadı.[54]
34. Humeyd b. Abdurrahman b. Avf dan: Muaviye b. Ebî Süf-yan haccettiği sene Aşure günü minbere çıkarak:
«— Ey Medine'liler! Alimleriniz nerede? Bugün için ben Resû-lullahın (s.a.v.) 'Bugün aşuredir, size oruç farz değil ama ben oruçluyum. İsteyen tutsun, istemeyen tutmasın,' buyurduğunu duydum.» diyordu.[55]
35. İmam Malik'den: Duyduğuma göre Ömer b. Hattab Haris b. Hişam'a haber göndererek:
«—Yarın aşure günüdür. Onun için ailene oruç tutmalarını emret.» dedi.
12. Ramazan Ve Kurban Bayramlarında Oruç Tutulması
36. Ebû Hüreyre'den: Resûlullah (s.a.v.), Ramazan ve Kurban bayramlarında oruç tutmayı yasakladı.[56]
37. imam Malik'den: Alimlerin; «Resûlullah'in (s.a.v.) oruç utmayı yasak ettiği Ramazan ve Kurban bayramlarında oruç tut-tadıktan sonra devamlı oruç (yıl orucu) tutmakta bir mahzur oktur.» dediklerini duydum.
Bu konuda duyduğum en güzel hüküm budur.
13. Aralıksız Birkaç Gün Hiç İftar Etmeden Oruç Tutmak (Savm-I Visal)
38. Abdullah b. Ömer'den: Resûlullah (s.a.v.) birkaç gün hiç iftar etmeden oruç tutmayı (savm-ı visal) yasakladı. Bunun üzerine Ashap:
«—ya Resûlallah! Siz öyle yapıyorsunuz ya?» deyince:
«— Ben sizin gibi değilim, bana yediriliyor da, içiriliyor da.» buyurdu.[57]
39. Ebû Hüreyre'den: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Savm-ı visal tutmayın! Savm-ı visal tutmayın!» Bunun üzerine Ashap:
«— Sen öyle tutuyorsun ya Resûlallah!» diye itirazda bulununca Hz. Peygamber:
«— Ben sizin gibi değilim. Ben, rabbim bana yedirdiği ve içirdiği halde geceyi geçiririm.» buyurdu.[58]
14. Hataen Adam Öldüren Ve Zihar Yapanın Kefareti
40, İmam Malik'den: Zıhar [59]yapıp veya hataen adam öldürüp kendisine iki ay aralıksız oruç kefareti farz olan kimse kefaret orucuna başlayınca hastalanıp bayılsa oruca ara verir, iyileşince tekrar küldığı yerden devam eder. Hastalıktan dolayı orucu erteletmez. Bu konuda duyduğum en güzel hüküm budur.
Hataen adam öldürüp farz olan kefareti tutmaya başlayan kadın oruç esnasında hayız görse, o da temizlenince kaldığı yerden orucu devam eder, hayız oldum diye kefaretini ertelemez.
Kendisine iki ay aralıksız kefaret farz olan kimse sadece hastalık ve hayız görme sebepleriyle orucunu bozabilir. Sefer hali kefaret orucuna ara vermek için bir sebep sayılmaz.
Bu konuda duyduklarımın en güzelleri bunlardır.
15. Oruçlu İken Hastalanmak
41. îmam Malik'ten: Alimlerden şöyle duydum: Bir kimse hastalansa, hastalığından dolayı oruç tutmak onu yorsa ve bir hayli güç duruma soksa orucunu bozabilir. Namazda ayakta durması zor olan ve bu yüzden güç durumda kalan kimse de oturarak namazını kılabilir. Allah, kulunun özrünü daha iyi bilir. Allah'ın dini kolaydır.
Allah Teâlâ seferde oruç tutmamaya müsaade etmiştir, halbuki Seferde olan oruca hastadan daha iyi dayanır. Kur'an-ı Kerim'de «Sizden hasta olanlar veya seferî olanlar tutmadıkları günler kadar başka günlerde tutarlar...» buyurul-maktadır.
Duyduğum en güzel rivayet budur. Bu konuda ittifak vardır.
16. Oruç Nezri Olanın Nafile Tutabilmesi, Ölünün Yerine Oruç Tutulması
42. imam Malik'den: Said b. Müseyyeb'e:
«— Bir ay oruç tutmayı adayan kimse nafile oruç tutabilir ii?» diye soruldu. Saîd:
«— Nafileden önce adağını tutsun» cevabını verdi.
îmanı Malikten:
Süleyman b. Yesar'ın da böyle bir fetvasını duymuştum.
Bir kimse köle azat etmeyi, oruç tutmayı, sadaka vermeyi veya eve fidye vermeyi adamış olarak ölse, adağının malından yerine etirilmesini vasiyet etse, sadaka ve deve fidyesi malının üçte irinden verilir. Bunun gibi onlara diğerlerinden öncelik tanınır, lünkü farz olan adaklar nafileler gibi değildir, bu yüzden özellik-i terekenin tamamından değil üçte birinden ödenir. Çünkü bu işinin malının tamamından ödenmesi mümkün olsa o zaman
üzerine bir ömür boyu farz olan ibadetleri ölünceye, mal varislerin oluncaya ve bu ibadetleri artık eda etme imkanı kalmayıncaya kadar geciktirirdi. Belki de bu ödemeler bütün malını kapsardı. Kişinin böyle bir yetkisi yoktu.
43. İmam Malik'ten: Abdullah b. Ömer'e,
«— Bir kimse başka birinin yerine oruç tutabilir veya namaz kılabilir mi?» diye sorulurdu. O da:
«— Bir kimse, başka bir kimsenin yerine ne oruç tutabilir, ne de namaz kılabilir!» cevabını verir
17. Orucun Kazasını Veya Kefaretini Gerektiren Haller
44. Halit b. Eslem'den; Ömer b. Hattab, bulutlu bir Ramazan gününde güneş battı, akşam oldu zannederek orucunu açtı. Biraz sonra bir adam gelerek:
«— Mü'minlerin emiri! Güneş çıktı!» dedi. Bunun üzerine Ömer:
«— Telafisi kolay!» Biz içtihat ettik diye karşılık verdi.[60]
îmanı Malik der ki: Hz. Ömer, "telafisi kolay" sözüyle bize göre —Allah bilir ya— kaza etmeyi, kaza etmenin kolaylığını kasdet-miş ve "yerine bir gün oruç tutarız" demek istemiştir.[61]
45. Nafi'den: Abdullah b. Ömer şöyle derdi: «Hastalık veya yolculuk sebebiyle Ramazan orucunu kazaya bırakan kimse, bıraktığı oruçları tutmaya başlayınca aralıksız tutar.» [62]
46. Ibn Şihab'dan: Abdullah b. Abbas'la Ebû Hüreyre kazaya kalan Ramazan oruçlarının sürekli olarak mı, yoksa aralıklarla da tutabileceği konusunda ihtilafa düştüler. Biri «aralıklarla tutulabilir», diğeri «aralıksız tutulması lâzımdır» dedi. Fakat hangisinin «aralıklı», hangisinin «aralıksız» dediğini hatırlamıyorum.[63]
47. Abdullah b. Ömer'den; Oruçlu iken isteyerek istifra edenin o günkü orucunu kaza etmesi lâzımdır. Elinde olmadan istifra edene kaza lâzım gelmez.[64]
48. Yahya b. Said'den: Saîd b. Müseyyeb'e Ramazan orucunun kazasıyla ilgili bir şey soruldu, O şöyle dedi: «Bana kalırsa en iyisi, kazaya kalan Ramazan oruçlarını başlayınca aralıksız tutmaktır.»
îmam Malik'ten: Kazaya kalan Ramazan oruçlarını aralıklı olarak tutana tekrar kaza etmek gerekmez. Çeşitli günlerde tutmuş olması, borcunu ödemeye yeterlidir. Ama bana kalırsa, en iyisi hepsini peş peşe ara vermeden tutmaktır.
Ramazan orucunu veya kendisine farz olmuş bir orucu tutarken sehven ya da unutarak bir şeyler yiyip içse o günün kazası gerekir.
49. Humeyd b. Kays el-Mekkî'den: Mücahit, Beytullah'ı tavaf ederken ben de yanında idim. Biri kendisine gelerek:
«— Kefaret oruçları peş peşe mi, yoksa aralıklı olarak mı tutulacak?» diye sordu. Bunun üzerine ben hemen:
«— Evet, isterse aralıklarla tutabilir.» diye cevap verdim. Mücahit ise:
«— Hayır, kesintisiz olarak tutar. Çünkü Übey b. Kab kıraa-tında, peşpeşe üç gün, denilmektedir.» diye itiraz etti.
îmanı Malik'ten: Bana kalırsa Cenabı Allah'ın Kur'anda tayin ettiğinin «peşpeşe tutulur» olmasıdır.
îmam Malik'e şöyle bir soru soruldu: «Kadının biri Ramazanda sabahleyin oruçlu olarak kalktı. Ay hali olmadığı halde birden bire saf bir kan boşandı. Tekrar gelir diye akşama kadar bekledi, fakat gelmedi. Ertesi gün tekrar yine bir kan daha geldi, fakat bu seferki ilk gününkinden azdı. Daha sonra bu kan aybaşı günlerinden önce kesildi. Bu durumdaki kadın namazını, orucunu ne yapar? îmam Malik şu cevabı verdi: «Bu hayız kanıdır. Görünce hemen orucunu bozsun, sonradan kaza eder. Kan kesilince gusletsin ve orucunu tutsun.»
Ramazanın son günlerinde müslüman olan bir kimsenin sadece müslüman olduğu günlerdeki orucu mu, yoksa o Ramazamn tamamını mı tutacağı soruldu.
îmam Malik: «Geçenleri kaza etmez, müslüman olduğu günden itibaren başlar. Bana kalırsa da en güzeli müslüman olduğu günü kaza etmesidir.»
18. Nafile Orucun Kazası
50. îbn Şihab'tan: Hz. Aişe ve Hafsa sabahleyin oruçlu olarak kalktılar. Kendilerine yemek getirilmişti, onu yiyerek oruçlarını bozdular. Bu sırada yanlarına Resûlullah (s.a.v.) geldi. Hz. Hafsa hemen Hz. Aişe'den önce söze başlayarak (tam babasının kızıydı):
«—Ya Resûlallah! Aişe ile ben sahurda nafile oruç tutmaya niyet etmiştik, fakat bize birinin yiyecek hediye getirdiğini görünce orucumuzu bozduk! dedi. Resûlullah (s.a.v.):
«— Öyleyse, yerine başka bir gün kaza tutarsınız,» buyurdu.[65]
îmam Malik'ten: Unutarak veya-sehven (yanlışhklajyiyî/? içmek suretiyle nafile orucunu bozan kimseye kaza lâzım gelmez. Fakat nasıl olsa orucum bozuldu diye yemeye içmeye devam etmemeli, o gün akşama kadar orucu tamamlamalıdır. Nafile oruç tutan kimsenin başına orucunu bozmaya mecbur edecek bir hal gelse, ona da kaza lâzım gelmez. Ancak bu durumdaki kimsenin asıl maksadı orucunu bozmak olmamalıdır. Orucunu bozuş sebebi başına gelen özür olmalıdır. Nafile olarak kılınan namaz da böyledir. Şayet namazda elinde olmayan bir sebepten abdesti bozulsa ve tekrar abdest almak imkânsız olsa o namazın kazası gerekmez.
îmam Malik'ten:
Namaz, oruç, hac ve bunlara benzer faydalı ibadetleri nafile olarak tamamlama imkânına sahip olmadıkça bu ibadetleri yapmaya kalkışmamalıdır. Meselâ, bir namaza başlayıp iftitah tekbirini alınca iki rekât kılmalıdır. Oruca başlayınca o gün akşama kadar tutmalıdır. îhrama girince tavafını tamamlamalı, tavafa başlayınca da yedi şavt yapmalıdır. Başlanılan bir ibadeti terk etmeden bitirmesi gerekir. Ancak, insanoğlunun başına gelebilecek hastalıklar ve ibadetinin devamına mani olan mazeretlerden dolayı bırakabilir. Bundan dolayı Cenabı Allah, Kur'an-ı Kerim'in-de:
«—Ramazan gecelerinde beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye yani şafak atıncaya kadar yiyin için.»
buyurmaktadır. O halde başladığı orucu tamamlaması vaciptir.
Yine başka bir ayeti kerimede: «Allah için başladığınız hac ve umreyi tamamlayın»[66] denilmektedir. Çünkü üzerine farz olan haccını ifa eden bir müslümanın başladığı başka bir nafile haccı sonraya bırakması, ihramdan çıkarak yoldan dönmesi doğru değildir. Nafile ibadete başlayan herkes, farz ibadeti tamamladığı gibi onu da bitirmeden bırakmamalıdır.» Duyduklarımın en güzeli budur.[67]
19. Bir Mazeretten Dolayı Ramazan Orucunu Tutamayanın Fidye Ödemesi
51. imam Malik'ten: Duyduğuma göre Enes b. Malik oruç tutamayacak kadar yaşlandığı zaman fidye verirdi. (Tutamadığı her gün için bir fakiri doyururdu.)
imam Malik'ten; Bana kalırsa, tutamadığı oruçlar yerine fidye vermesi icabetmez, iyileşince tutar. Şayet fidye vermesi gerekirse hergün için bir fakire bir Müdd-i Nebi (bir müd, yarım kilo'dur) miktarında yiyecek verir.
52. îmam Malik'ten: Abdullah b. Ömer'e
«—Oruçlu bir hamile kadın, oruç tutmasından dolayı karnın-laki çocuğa bir zarar gelebileceğinden korkarsa ne yapar?» diye soruldu. Abdullah:
«— Oruç tutmaz, tutmadığı her gün için bir fakire bir müd Duğday verir.» cevabını verdi.
imam Malik der ki:
Alimler, Cenab-ı Allah'ın ayeti kerimedeki: «Sizden biri hastalanır veya bir yolculuğa çıkarsa tutmadığı günleri kaza eder» A2emrine dayanarak, ana karnındaki çocuk için duyulan korkunun da bir nevi hastalık olduğunu ve bu sebeple hamile kadının tutmadığı oruçları kaza etmesi gerektiğini savunurlar.
53. Abdurrahman'ın babası Kasım'dan: Her kim kazaya kalan Ramazan orucunu sıhhatine kavuştuğu ve ertesi yılki Ramazan da geldiği halde hâlâ kaza edememişse, kazaya kalan her oruç için bir fakire bir müd buğday verir, ayrıca oruçlarını da kaza eder.
İmam Malik'den; Said b. Cübeyr'in buna benzer bir fetvasını duymuştum.
20. Orucun Kazasıyle İlgili Bir Rivayet
54. Resulullah'ın (s.a.v.) hanımı Hz. Aişe'den: Eğer Ramazanda oruç tutamazsam, kalan orucumun kazasını ertesi sene Şa'ban avında tutabilirdim.[68]
21. Yevm-İ Şek'de Tutulan Orucun Hükmü
55. imam Malik'ten: Duyduğuma göre Şabanın son günü (yevm-i şek) oruç tutmayı âlimler yasakladılar. Şayet bir kimse o gün hilâli görmeden Ramazan orucuna niyet ederse ve sonra da sözüne güvenilir biri gelir, o gün gerçekten Ramazan olduğunu söylerse -oruca başlayan hilâli görmediği için- o günü kaza eder. Alimler yevm-i sekte nafile oruç tutmasında bir sakınca görmediler.
İmam Malik der ki:
Durum bize, göre böyledir. Medine uleması da aynı kanaattedir.
22. Oruçla İlgili Muhtelif Rivayetler
56. Resûlullah'ın (s.a.v.) hanımı Hz. Aişe'den: Resûlullah (s.a.v.), hiç oruçsuz gün geçirmiyor diyemiyeceğimiz kadar oruç tutar, devamlı oruç tutuyor demiyeceğimiz kadar da oruçsuz gün geçirirdi. Ramazan ayından başka hiçbir ayın tamamım oruçlu geçirdiğini görmedim. Şaban ayında tuttuğundan daha fazla da hiçbir ayda oruç tuttuğunu görmedim.[69]
57. Ebû Hüreyre den Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Oruç kalkandır, onun için oruçlu, fena bir söz söylemesin, cahillik yapmasın. Şayet birisi ona elle veya sözle sataşırsa ben oruçluyum! Ben oruçluyum! desin.»[70]
58. Ebû Hüreyre naklediyor: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Kuvvet ve iradesiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu Allah indinde miskten daha güzeldir. Bunun için Cenab-ı Allah (kudsî hadiste) şöyle buyurur: «Kulum yemesini, içmesini ve her türlü arzusunu benim için terk ediyor. Oruç ise benim rızam içindir, onun mükâfatını ancak ben veririm. Yapılan her iyiliğin mükâfatı on katından yedi yüz katına kadardır, fakat oruç benim içindir, onun mükâfatını sadece ben verebilirim.»[71]
59. Ebû Hüreyre'den: Ramazan ayı geldiği zaman Cennetin kapılan açılır, cehenneminkiler kapanır, şeytanlar da bağlanır.[72]
60. imam Malikten: Alimlerden duyduğuma göre; Ramazanda oruçlunun gündüzün herhangi bir saatinde misvak kullanmasını mekruh bulmamışlardır. Yine ehl-i ilimden birinin bunu mekruh gördüğünü veya yasakladığını da işitmedim.
imam Malik'ten: Ramazan bayramından sonra altı gün oruç tutan hiçbir âlim ve fakih görmedim. Ashaptan hiçbirinden de bu konuda bir rivayet bana gelmedi. Ancak âlimler, bazı cahillerin bu altı günü Ramazana dahil etmelerinden ve bir bid'at uydurmalarından korkarak bunu mekruh bulmuşlardır. Şayet âlimler bu konuda ruhsat vermiş olsalardı, onların da bayramdan sonra altı gün oruç tuttuklarını görürlerdi.
imam Malik'ten:
Hiçbir âlimin, fakihin ve kendilerine uyulanların cuma günü oruç tutmayı yasak ettiğini görmedim. Cuma günü oruç tutmak iyidir. Ben bazı âlimlerin tuttuğunu gördüm. Öyleki onlar o gün oruç tutmak için âdeta beklerlerdi.
[1] Ramazan ve bayramların belirlenmesi konusunda İslam ülkelerinin birlikteliğini sağlamak üzere Diyanet İşleri
Başkanlığının öncülüğünde 1978 Rü'yet-i Hilâl Konferansı düzenlenmiş ve şu bildiri yayımlanmıştır:
Konferansımızın asıl konusu olan «RÜ'YETİ HİLAL» meselesindeki ayrılıklarla ilgili olarak İslâm Dünyasının birliğini sağlayacak kesin sonuçlara ulaşmak en büyük arzumuzdur.
Bugün burada, üzerinde duracağımız »RÜ'YETİ HÎLAL» konusudur. Ramazan'a girerken, bütün İslâm Üünyası'nda bu konu tartışılır, müslümanlar, kendi ülkelerinden ayrı hareket eden diğer ülkelerin tutumu karşısında şüpheye düşerler, huzursuz olurlar.
[2] Buharı, Savrn, 30/11; Müslim, Sıyâm, 13/3. Aynca bkz. Şeybanî, 346,
[3] Buharı, Savm, 30/11; Müslim, Siyam, 13/9.
[4] Ramazan ve bayramların belirlenmesi konusunda İslam ülkelerinin birlikteliğini sağlamak üzere Diyanet İşleri
Başkanlığının öncülüğünde 1978 Rü'yet-i Hilâl Konferansı düzenlenmiş ve şu bildiri yayımlanmıştır:
Konferansımızın asıl konusu olan «RÜ'YETİ HİLAL» meselesindeki ayrılıklarla ilgili olarak İslâm Dünyasının birliğini sağlayacak kesin sonuçlara ulaşmak en büyük arzumuzdur.
Bugün burada, üzerinde duracağımız »RÜ'YETİ HÎLAL» konusudur. Ramazan'a girerken, bütün İslâm Üünyası'nda bu konu tartışılır, müslümanlar, kendi ülkelerinden ayrı hareket eden diğer ülkelerin tutumu karşısında şüpheye düşerler, huzursuz olurlar.
[5] İbn Abidin, Mecmuatu'r-resail, I, 245. istanbul, 1325.
[6] en-Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, VIII, 188 -189; Beyrut, 1392/1972..
[7] a.g.c, 245.
[8] bkz., a.g.e.,1, 246.
[9] Fatır süresi, 35.
[10] el-Araf sûresi, 54,
[11] Yunus sûrsi, 6-6
[12] er-Iîahman süresi, 5
[13] cl-Buharf, age., II, 229; Müslim, age., II, 579; Miras Kâmil, Tecriıl-i Sarih lerccmesi, VI, 308 (Hadis no: 908) istanbul, 1945.
[14] Bkz. Mustafa Ahmet Ez-Zerka, el-Fıkhü'1-îslâmi ff sevbihil-Cedid, İT, 905, Di mask, 1395/1965
[15] el-Buhari, age., III, 93; Müslim, age:, III, 1346; Malik, el-Muvatta, II, 759, Kahire, 1370/1951.
[16] Bkz. Malik, ago, II, 759.
[17] Müslim, age., IV, 2298; ed-Darimî, age., 1,119.
[18] el-Mergînanî, el-Hidayc maa FeÜri'l-kadir, II, 14, Mısır (Buİak) 1315.
[19] Konu ile ilgili hadisleri topluca görmek için bk., Ebû Cafer'it-Tahavi, Şerhu Meânil-âsar, IV, 4 ve IV, 65-68; eş-Şevkanî, Neylü'l-evtar, V. 202-208, Mısır, 138ÖA961.
[20] Bkz. Kemâl b.Hılmnn, Fet.hu'1-Kadfr, V. 283; M. Ahmet ez-Zerka, age., II, 889-894.
[21] e]-Aynî,umdetü'!-KAri, X, 271, Mısır, ta.
[22] e]-Kurtübî, el-Cfimi li ahkâmil-Kur'an, II, 293, Kahire, 1354/1935.
[23] Muhammedb. Abdi'l Vflhhab cl-Endclû sî, el-azbü'z-Zülâl, I, 244, Katar, 1973; (el-Hidaye Dergisi, 1398/1978, Sayı: 6, Sayfa: 82, Tunus)
[24] el-Azbü'z-Züiâl, I, 249-250, Katar, 1973.
[25] Er-Rahman sûresi, 5.
[26] Yunus Sûresi, 5-6.
[27] el-Bakara Sûresi, 189.
[28] Bu hadis, Munkatı'dır, Ebu Davud (Savm, 14/7) mevsûl olarak rivayet eder. Ayrıca bkz. Tirmizî, Savm, 6/5;Nesaî, Siyam, 22/13.
[29] Hanefi Mezhebine göre, zevale kadar, bir şey yen i İm emiş s e, oruca niyet edilebilir.
[30] Ebu Davud, Savra, 14/71; Tirmizî, Savm, 6/33; Nesaî, Sıyâm, 22/68. Ayrıca bkz. Şeybanî, 372.
[31] Buharı, Savm, 30/45; Müslim, Siyam, 13/9
[32] İbn Abdilber der ki: "Bu hadisin mürsel oluşunda, Malik'ten ihtilaf yoktur." Ayrıca bkz. Şeybani, 364.
[33] Şeybanî, 365.
[34] Müslim, Sıyâm, 13/13. Ayrıca bkz. Şeybanî, 350.
[35] Buharı, Savm, 30/25; Müslim, Sıyâm, 13/78.
[36] Müslim'deki rivayette bu şahsın 'Fadl b.Abbas' olduğu tasrih edilmiştir (Zürkanî Şerhi, 11/216).
Müslim'deki rivayette bu şahsın 'Fadl b.Abbas' olduğu tasrih edilmiştir (Zürkanî Şerhi, 11/216).
[37] Buharı, Savm, 30/22; Müslim, Sıyâm, 13/75. Ayrıca bkz. Şeybanî, 351.
[38] Buharî, Savm, 30/22; Müslim, Sıyâm, 13/78.
[39] Bu badis, bütün ravilerde mürseldir. Ayrıca bkz. Şafiî, Risale, no: 1109; Şeybanî, 352.
[40] Buharı, Savm, 30/24; Müslim, Sıyâm, 13/62.
[41] Şeybanî, 353
[42] Kendine hakim olanların öpmesinde sakınca yoktur. Ancak nefsine güve-nemeyenlerin, öpmemesi efdaldir.
[43] Malik’in rivayeti budur.Mevsul olarak da rivayet edilir:Buhari ,Savm, 30/23 Müslim,Sıyam,13/65
[44] Buhari, savm, 30/I4; Mûslim, Sıyâm, 13/88, Ayrca» bkz, Şeybani, 360.
[45] Müslim, Sıyâm, 13/90.
[46] Müslim, Sıyâm, 13/99.
[47] Buharı, Savm, 30/33 (Ai|@'d@n); Müslim, Sıyâm, 13/104.
[48] Şeybanî, 359.
[49] Bu hadis, Rnmazııııdn t«ftıı çıkan bir kimsenin oruç tutmuyabllaeoğini canlı bir şahittir.
[50] Buharı, Savm, 30/30; Müslim, Sıyâm, 13/81. Ayrıca bkz. Şeybanî, 349. Hanefi Mezhebine göre, kasten yemek, içmek ve cinsî birleşme sonucunda oruç bozmanın cezası bir gün kaza, iki kameri ay oruç tutmak, gücü yetmezse altmış fakiri doyurmaktır.
[51] İbn Abdilber der ki: "Bu hadis, bütün Muvatta ravilerinde böylece mürseldir.
"Hadis, Sahîh yollarla manaca muttasıldır. Ancak, "Bir dişi deve fidye verebilir misin? kısmı mahfuz değildir.
[52] Şeybani ,356.
[53] Şeybani,357.
[54] Buharı, Savm, 30/69; Müslim, Sıyâm, 13/113.
[55] Buharı, Savm, 30/69; Müslim, Sıyâm, 13/126. Ayrıca bkz. Şeybanî, 374.
Hanefi Mezhebi,bu hadisi delil alarak aşure orucunu nafile oruçlardan sayar.
[56] Müslim, Siyam, 13/139. Ayrıca bkz. Şeybanî, 369, 370.
Hanefi Mezhebine göre, teşrik günleri (arefesiyle birlikte kurban bayramının dört günü) oruç tutmak doğru değildir.
[57] Buharı, Savm, 30/20; Müslim, Sıyâm, 13/56, Ayrıca bkz. Şeybanî, 367.
[58] Buharı, Savın, 30/49; Müslim, Sıyâm, 13/58. Ayrıca bkz. Şeybanî, 368. Visal (iki gün ve bir gece yemeden) orucu Hanefi Mezhebine göre mekruhtur.
[59] Zıhar: Kocanın karısına cahiliye devrinden kalma bir âdet olarak "Sen bana anamın sırtı gibisin." demesidir. Bunun sonucunda, keffaret Ödenir.
[60] Şeybanî, 366.
Hanefi Mezhebine göre de, güneş battı zannıyla oruç bozan günün kalan kısmında aynen oruçlu gibi hareket ederek orucunu kaza eder.
[61] 44. Hadiste geçtiği gibi, güneş battı sanarak orucunu bozmasından sonra bu sözü söylemiştir.
[62] Şeybanî, 361.
[63] Şeybanî, 362
Hanefi Mezhebine göre, kaza orucunu aralıksız tutmak efdaldir.
[64] Şeybanî, 358.
Hanefi Mezhebi bu hadisi kusma konusunda delil olarak alır.
[65] îbn Abdilber der ki: "Malik'ten sadece mürsel olarak sahihtir."
Mevsul olarak da rivayet edilir: Ebu Davud, Savm, 14/73; Tirmizî, Savm, 6/13.
[66] Bakara, 2/196.
[67] Şeybanî,363.
[68] Buharı, Savm, 30/40; Müslim, Sıyâm, 13/151.
[69] Buharı, Savm, 30/52; Müslim, Sıyâm, 13/175.
[70] Buharı", Savm, 30/2; Müslim, Sıyâm, 13/1163.
[71] Buharı, Savm, 30/2; Müslim, Sıyâm, 13/163.
[72] Burada hadis, mevkuf olarak yer almıştır. Mevsûl olarak da rivayet edilmiştir: Buharı, Savm, 30/5; Müslim, Sıyâm, 13/1.
İslami Okul Okulların En Önemlisi