E- İNSAN SÖZÜNÜ ALLAH’IN SÖZÜ SAYMA - Aracilikvesirk - 51. Sayfa
E- İNSAN SÖZÜNÜ ALLAH’IN SÖZÜ SAYMA
İncil, Allah’ın İsa aleyhisselama indirdiği kitaptır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine İncil gönderilenler onun içinde Allah’ın indirdiği hükümlerle yargılasınlar.” (Maide 5/47) Ama eldeki İncil’e insan sözü karışmıştır. Onun büyük bölümü Pavlus’un[1], bir kısım havarilerin ve kimliği bilinmeyen kişilerin mektuplarından oluşur. Katoliklere göre İnciller; bütün bölümleriyle kutsal ve Kilise yasalarına uygundur. Kutsal Ruh’un vahyi ile yazıldıklarından yazarı Allah’tır[2]. Allah, Kilise ile konuşmayı sürdürmektedir. Kilise, İncil’in canlı sesidir[3].
Kur’ân ise Allah’ın Muhammed aleyhisselama indirdiği son kitaptır. Ona insan sözü karışmamıştır. Çünkü onu korumayı bizzat kendisi üstlenmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik. Ne olursa olsun onu koruyacak olan da bizleriz.” (Hicr 15/9)
Milyonlarca müslümanın hafızasında olan ve sayısız nüshaları bulunan bir kitaba ekleme yapmak mümkün olamayacağı için dini kendilerine göre düzenlemek isteyenler, o kitabı hayatın dışına itmeye, yerine başka kitaplar koymaya çalışmış ve bunu kendi cemaatleri içinde başarmışlardır. Mesela Nurculara göre Risale-i Nur bu asırda, Kur’ân’ın en yüksek ve en kutsal tefsiridir. Bildirdiği gerçekler gökten inmedir, Kur’ân’a aittir. Kur’ân okundukça, o da okunacaktır[4].
Said Nursî şöyle der: “Kur’ân’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!! …Peygamber devrinde Kur’ân’ın vahiy suretiyle inmesi gibi, her asırda, Kur’ân’ın arştaki yerinden ve manevi mucizesinden feyiz ve ilham yoluyla onun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri iniyor[5].”
Yani Risale-i Nur, Kur’ân’ın indiği yerden Kur’ân’ın inmesi gibi vahiy suretiyle inerek onun gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini Said Nursî’ye getirmiş oluyor. Nurculara göre o, ilim elde etmek için bir zorluğa ve ders alma sıkıntısına ihtiyaç duymadan kendi kendine nurlanmış ve âlim olmuştur[6].
Bu sözler, bir peygamberlik iddiası taşımaktadır. Said Nursî’nin, Kur’ân’da açıklanmamış gerçeklerin kendine indirildiğini söylemesi ise kendi kitabının Kur’ân’dan önemli olduğu iddiasından başka bir anlam taşımaz.
Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Ey Elçi! Rabbinden sana indirilen her şeyi tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun.” (Maide 5/67)
Said Nursî’nin
iddia ettiği şeyler Peygamberimize bildirilseydi onları açıklamak zorunda
olurdu. O iddia ettiği şeyler,
Risale-i Nur’un, Kur’ân’ın alındığı yerden alındığı iddiası, birkaç kez tekrarlanır. Onlardan biri şudur:
“Risale-i Nurlar, ne Doğu’nun kültüründen ve ilimlerinden, ne de Batı’nın felsefe ve bilimlerinden alınmış ve iktibas edilmiş bir nurdur. O, gökten inmiş Kur’ân’ın, Doğunun da Batı’nın da üstünde olan Arş’taki yerinden alınmıştır[7].”
Said Nursî, daha ileri giderek şunları söyler:
“Risale-i Nur
denilen otuzüç aded Söz, otuzüç aded Mektub,
otuzbir aded Lem’alar, bu zamanda, Kur’ân’daki
âyetlerin âyetleridir. Yani onun gerçeklerinin göstergeleridir. Onun hak ve
Demek ki, Kur’ân nasıl Tevrat ve İncili tasdik eden bir kitapsa, Said Nursî’nin bu iddiasına göre Risale-i Nur da Kur’ân’ı tasdik eden bir kitaptır. Bu sebeple Risale-i Nur’un âyetleri, Kur’ân âyetlerinin delili olmuştur.
Said Nursî, tek kalmamak için Hz. Ali’ye de Sekine adında bir kitap indiğini, geçmiş ve gelecek bütün ilim ve sırların o kitapta olduğunu ve orada Risale-i Nurlara işaret edildiğini de iddia eder[9] ve özetle şöyle der:
“Hazret-i Cebrail, Sekine adıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam’ı, Peygamberimizin yanında Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşürdü. Hz. Ali diyor ki: “Ben Cebrail’in şahsını yalnız gök kuşağı şeklinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum”. İsm-i Âzamdan bahsederek bazı olayları anlattıktan sonra diyor ki:
“Dünyanın başından kıyamete kadar ilimler ve önemli sırlar bize, tanıklık derecesinde açıldı. Kim ne isterse sorsun, sözümüzden şüpheye düşenler zelil olurlar[10].”
Öyle bir sahife ki, içinde dünyanın başından kıyamete kadar olan ilimler ve önemli sırlar yer alıyor. Bu bir sahife değil, çok büyük bir kitap olur. Cebrail’in Ali’ye böyle bir kitap verdiğini kabul etmek, onu Peygamber saymaktır. O kitapta var olduğu söylenen ilim ve sırları Peygamberimizin bilmediği kesin olduğu için Ali ondan üstün bir konuma getirilmiş olur.
Bu tür iddialar için Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Vay o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar, sonra “bu Allah katındandır” derler. Hedefleri, onun karşılığında bir şeyler almaktır[11]. Vay o ellerinin yazdığından dolayı onlara! Vay o kazandıklarından dolayı onlara!.” (Bakara 2/79)
Said Nursî, Risale-i Nurların kutsal sayılması için akla gelen her şeyi söylemiştir. Diyor ki; “Sözler”[12] şüphesiz Kur’ân’ın nurlu parıltılarıdır. Açıklanmaya muhtaç yerleri eksik olmamakla birlikte tümüyle kusursuz ve eksiksizdir[13].” “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir. Ona elini atan, yapışan kurtulur[14].
“Urvet-ül vüska” ve “hablullah” Kur’ân’a ait özelliklerdir[15]. Said Nursi kitaplarına şu özellikleri de ekler:
“Risale-i Nur; hem şeriat, hem dua, hem hikmet, hem ibadet, hem emir ve davet, hem zikir,
hem fikir, hem
Risale-i nurlarda çok tekrar vardır. Said Nursî bunun Kur’ân’da da olduğunu belirterek şöyle der:
“Kur’ân’daki tekrarın birçok hikmeti Risale-in-Nurda da
vardır. Şöyle ki, her vakit bütün Kur’ân
okunamayacağından her sure Kur’ân hükmüne geçmiş,
haşir, tevhid ve Mûsa aleyhisselamın
hikayesi gibi konular tekrar edilmiştir. Aynı şekilde imanın ince
Bu konu, bir başka açıdan tekrar ele alınacaktır.
[1] Pavlus İsa’yı görmemiştir. Elimizdeki İncil'de Pavlus'un asıl adının Saul olduğu, (Elçilerin İşleri 13/9) azılı bir Hıristiyan düşmanı iken, Şam yolunda ansızın gökten parlayan bir nurun çevresini sardığı, İsa'nın ona seslendiği (Elçilerin İşleri 9/36), sonra onun İsa'ya inandığı ve vaftiz edildiği (Elçilerin İşleri 9/18 vd.) ifade edilmektedir. Buna göre Pavlus, Kur'an'ın tanımladığı havarilerden değildir.
[2] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 105.
[3] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par.79.
[4] İşârât’ul-İcâz, Diyarbakır Sulh Ceza Mahkemesine, c. II, s. 1274.
[5] Şualar, Birinci Şua, Yirmidördüncü Ayet ve Ayetler, Üçüncü Nokta, c. I, s. 842. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!! Tenzil’ül-Kitab cümlesinin sarih bir manası asrı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübîn'in nüzulü olduğu gibi, manayı işarîsiyle de, her asırda o Kitabı Mübin'in mertebe-i arşiyesinden ve mu'cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor...”
[6] Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: Resaili’n- Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.”
[7] Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Resailin Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”
[8] Şualar, Birinci Şua, Yirmiikinci Ayet ve Ayetler, c. I, s. 841. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Resail’in-Nur denilen otuzüç aded Söz ve otuzüç aded Mektub ve otuzbir aded Lem'alar, bu zamanda, Kitabı Mübin'deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaiki imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir”.
[9] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Onsekizinci Lem’a, c. II, s. 2078. Orada geçen ifade aynen şöyledir: “Risale-i Nur şakirtlerine ve naşirlerine karşı Hazreti Ali'nin (r.a.) irşadkârane ve teveccühkârane bakması ve işaret etmesidir”.
[10] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Onsekizinci Lem’a, c. II, s. 2079; Metnin aslı şöyledir: “Hazreti Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzuru Nebevide getirip Hz. Ali'ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsmi Âzam, Hz. Ali'nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız alâim’üs-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum" diyerek bu Ismi Âzamdan bahs ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki: "Evveli dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur."
[11] Karşılığında Ahireti verdikleri için aldıkları ne olursa olsun, azdır. “... Bu hayatın sağladığı fayda Ahiret yanında pek az olur.” (Tevbe 9/38)
[12] Sözler, Risale-i Nurlar’ın bir bölümünü oluşturur.
[13] Barla Lâhikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c. II, 1415. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin'in nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”.
[14] Said Nursî, Şualar, On Birinci Şua, Onbirinci Meselenin haşiyesinin bir lahikasıdır, a.g.e, c. I, s. 985.
[15] Bkz., Bakara 2/256; Ali İmrân 3/103.
[16] Emirdağ
Lahikası I, c. II, s. 1719. Yazı
[17] Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c.
II, s. 1589; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Yayınevi
İstanbul 1991, s. 33. Yazı
İslami Okul Okulların En Önemlisi