Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

SÜNNETULLAHIN GERÇEKLEŞMESİ ÜZERİNE - Rabbaniyolvesunetullah - 7. Sayfa

SÜNNETULLAHIN GERÇEKLEŞMESİ ÜZERİNE -I-

İslami kişilik

Kur'an'ı Kerim'de zikredilen peygamber kıssalarını ve Resulullah (s.a.v.)in tevhid mücadelesini inceleyen kardeşlerimiz, bütün peygamberlerin Sünnetullah gerçe­ğinden hareket ettiklerini müşahade edeceklerdir. Tevhidi hareketin kalkış noktasında toplumların akıbetiyle ilgili Sünnetullah'ı esas alan bütün peygamberler, kavimleri­ni İlahi hükümlerle sadece Allah'a kul olmaya davet etmişler ve bu daveti götürdükleri kavimlerine; "Size açıkça bildirilen İlahi daveti kabul etmeyip yalanlarsanız, İlahi daveti yalanlayan önceki kavimlerin helak olduğu gibi mutlaka siz de helak olacaksınız" diyerek, onları Al­lah (c.c.)'ın kesin ve değişmeyen sünneti ile uyarıp-ikaz etmişlerdir.

Müstekbirler ve müstekbirleri destekleyen mustazaflar Allah (c.c.)'ın hükümlerine davet edilmekte ve da­veti kabul etmeme durumunda yine Allah (c.c.)ın tehdidi ile karşı karşıya getirilmektedirler, İlahi daveti gündeme getiren peygamberler ise sadece bir uyarıcı, bir korkutucu durumundadırlar.

Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen ancak öğüt verici-hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanıcı değil­sin. Gasiye 21.22

Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) son peygamberdir. Şanı yüce Rabbimi? zamanımıza yeni bir peygamber göndermeyecektir.

Peki neden? Resulullah (s.a.v.) neden son peygamberdir?

Evvel ve ahir ilmi ile yaşadığımız dünyadaki insan­ların böylesinin zelil bir duruma düşeceğini bilen Rabbi­miz, yeni "bir peygamber göndermeyerek bu insanları başıboş mu bırakmaktadır?  Elbetteki hayır.

Ayrıca günümüzdeki insanları uyarıp-korkutmak için yeni bir peygambere gerek de yoktur. Çünkü Resulullah (s.a.v.) efendimizle birlikte gönderilen Rabbani mesaj ilk günkü tazeliği ve temizliği ile elimizde bulun­maktadır. Bu Rabbani mesajın nasıl ve ne şekilde gündeme getirileceği ise Resulullah (s.a.v.)'in sünnetin­de örneklendirilmektedir.

Efendimiz (s.a.v.)'in' son peygamber olmasının ve Kur'an'ı Kerim'in Rabbimiz tarafından korunmasının hik­metini bir arada değerlendirirsek, Rabbani görevimizi açıkça kavrayabiliriz.Yaşadığımız dünyadaki müstek­birleri ve mustazafları uyarıp-korkutarak kurtuluşa çağırma eylemi, son Peygamber (s.a.v.)'e ümmet olma bilincindeki dünya müslümanlarını muhatap almaktadır.

Rabbani mesajı net ve açık bir şekilde gündeme getirecek olan bu müslümanların, cahili birikimlerden arınarak İslami bir kişiliğe kavuşmaları gerekmektedir. Cahili toplumlarda yetişen müslümanlar, bilerek veya bilmeyerek cahili kültür ve eğitim faaliyetlerinin tesirinde kalmaktadırlar. Cahili sistemlerde yetişmelerine rağmen Allah (c.c.)'ın lutfu ile bazı gerçekleri idrak eden ve do­layısıyle İslam'a gönül veren bazı kardeşlerimizde cahi­li değer ölçülerinden ve cahili yaklaşımlardan kaynakla­nan değişik tavırlarla karşılaşılmaktadır. Bu kardeşlerimiz her fırsatta "Allah (c.c.)'ın rızası için ne ya­palım?" sorusunu sormaktadırlar. Oysa Allah (c.c.)'ın rızası için bazı eylemlere talip olan bu müslümanların öncelikle Allah (c.c.)'ın emrettiği kişiliğe sahip olmaları gerekir. Çünkü gayri İslami kişiliklerle, İslami eylemlerin yerine getirilmesi, getirilebilmesi mümkün değildir.

Daveti kabul eden müslümanların İslami bir kişiliğe kavuşabilmeleri için Rabbani değer ölçülerine sahip çıkarak cahili birikimleri terketmeleri gerekmektedir. Nite­kim Kur'an'ı Kerim'de bu durum dikkate alınmakta, dave­ti kabul eden müslümanlardaki cahili birikimlere Rabba­ni değer ölçüsü ile müdahale edilmektedir.

Müslümanın yetişmesini ve yetiştirilmesini içeren bu İlahi metodun, müslümanlarca dikkate alınması ge­rekmektedir, İlahi dav.eti kabul ederek İslam dairesine gi­ren müslümanları muhatap alan ayet-i kerimeler kendi bütünlüğünde ve nüzul esprisi dikkate alınarak incelen­diği zaman, daveti kabul eden bir müslümanın kamil bir müslüman durumuna gelebilmesi için nasıl bir metod ta­kip edildiği açıkça müşahade edilecektir.

Müslümanların bilgi ve şuur seviyelerini yükseltme gayesiyle değişik faaliyetlerde bulunan kimselerin büyük çoğunluğu gelişi güzel bir program takip ettikleri için, muhatap aldıkları müslümanları karmaşık bir yapıya sürüklemektedir. Takip edilen bu faaliyet programlarına "gelişigüzel" dememizin nedeni, bu programların mak­satsız oluşu ve daha da önemlisi Kur'an'ı Kerim'de be­yan edilen eğitim metoduna mutabık olmayışıdır. Tabi ki birbirinden kopuk, maksatsız ve istikrarsız olan bu çalışmaların, müslümanları arzu edilen bir duruma ge­tirmeyeceği aşikardır.

Kur'an'ı Kerim'de müslümanları muhatap alan ayet-i kerimeler sadece bilinçle ilgili olmadığı gibi sade­ce tavırla da ilgili değildir. Ancak bilinçle ve tavırla ilgili olan ayet-i kerimeler genel nüzul sırasına göre değerlendirilirse, bu ayet-i kerimeler arasında ahenkli bir bütünlük olduğu müşahade edilir. Entellektüel zihniye­tin tesirinde kalarak, müslümanların bilgi ve şuur sevi­yelerini yükseltmek için çok yönlü program takip eden kimselerin bu konuya önemle dikkat etmeleri gerekir. Çünkü müslümanlara şuur ve bilinç telkin eden ayet-i kerimeler maksatlı ve hikmetli bir seyir takip etmektedir. Müslümanlardan bulundukları aşamada hangi hak tavır istenecekse, bu hak tavrın bilgisi ve şuuru verilmektedir. Müslümanlardan bulundukları aşamada istenecek olan davranışın bilgisi ve şuuru verildiği gibi, bilgisi ve şuuru verilen davranış mutlaka emredilmektedir. İslam'da gündem anlayışı bu bilinçle ortaya konmaktadır. Müslümanlardan istenecek olan davranışın bilgisi ve şuuru verilmekte, bilgisi ve şuuru verilen davranış ise mutlaka emredilmektedir.

Bu önemli hususu idrak eden kardeşlerimiz, müslümanlara bilgi ve şuur vermek için yürütülecek olan faaliyetlerin hangi maksada binaen yürütülmesi gerektiğini de idrak edeceklerdir.

Bu maksat, müslümanların bulundukları aşamada emredile­ceği veya nehyedileceği davranışlarla ilgilidir.

İslam adına insanlara ulaştırabileceğimiz birçok gerçekler vardır. Bu gerçeklere gelişi güzel yaklaşmak ve bu gerçekleri gelişi güzel gündeme getirmek, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen Rabbani metoda uygun değildir. Böyle bir yaklaşım Rabbani metoda uygun olmadığı için, gündeme getirilen hükümler Rabbani hükümler olsa dahi bu hükümlerin hikmeti ile karşılaşabilmek mümkün değildir. Çünkü Rabbani bir hükmün hikmeti ile karşılaşabilmek için, bu hükmün zamanında ve me­kanında gündeme getirilmesi gerekmektedir. Bütün bunları dikkate alarak müslümanlardan bulundukları aşamada Allah (cc.) için istememiz gereken davranış ne ise, bu davranışın bilgisini ve şuurunu vermekle yüküm­lü olduğumuzu idrak etmeliyiz.

Bazı kardeşlerimiz muhatap aldıkları insanlardan, bilgisini ve şuurunu tebliğ etmedikleri davranışları bekle­mektedirler. Oysa, muhatap aldıkları insanlardan, ver­medikleri bir şeyi beklemeye hakları yoktur. Muhatap aldıkları insanlardan Allah (cc.) için hangi davranışı isteyeceklerse, bu davranışın bilgisini ve şuurunu verme­leri ve ayrıca bu davranışa engel olan cahili birikimleri izale etmeleri gerekmektedir.

Genel olarak verdiğimiz bu örnek, söz konusu yanılgının bir yüzünü teşkil etmektedir. Yanılgının öteki yüzünde ise entellektüel zihniyetin tesirinde kalan kardeşlerimiz bulunmaktadır. Bu kardeşlerimiz her İslami gerçeği yazmayı, okumayı, konuşmayı İslami bir vecibe telakki etmektedirler. Basın:yayın dünyasında bu gibi olaylarla devamlı karşılaşılmaktadır. Recm meselesi İslam devleti için bir problem değil iken, bırakın devlet olmayı cemaat olmayan müslümanların gündemine gir­mekte ve aylarca tartışılmaktadır. Recm meselesi İslami bir mesele olmasına râğmen bu meselenin söz konusu müslümanların gündemine girmesine "İslamidir" diye­meyiz.

Rabbani bir maksadı gözetmeden gündeme giren mesele sadece recm  meselesi mi? Elbetteki değil. İçinde bulundukları durumu idrak etmeden savaş hükümlerine ve savaşla ilgili örneklere ağırlık vererek müslümanları teşvik ettikten sonra, içinde bulundukları durumu hatırlayarak "Tabi ki şimdi durmamız gerek" di­yen kimselerde de aynı şaşkınlık bulunmaktadır. Bunlar bir ayağı ile gaza bir ayağı ile frene basan acemi şoförler gibidir. Muhatap aldıkları insanlara ne için, ne sunduklarının idrakinde değildirler.

İlahi daveti gündeme getirecek olan öncü müslü­manların net bir İslami kişiliğe kavuşabilmeleri için yine Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen terbiye metodunun esas alınması gerekmektedir. Daveti kabul eden bir müslü­manın, cahili fikirlerden arınarak kamil bir müslüman durumuna gelebilmesi için takip edilmesi gereken bu ter­biye metodu, birbirine bağlı ve aşamalı bir gelişim göstermektedir   Hangi   durumlardaki   müslümanlara, hangi aşamalarda ne gibi meselelerin götürüleceği ve bu müslümanlara hangi tavırların yükleneceği söz ko­nusu eğitim metodunda beyan edilmektedir.

Bütün İslami hareketlerde daveti gündeme getiren ve davete icabet eden veya harekete yön veren ve yön verilen olmak üzere iki kesim bulunmaktadır, İlahi daveti gündeme getirerek harekete yön veren öncü müslü­manların sorumluluğu davete icabet eden ve kendilerine vaziyet edilen müslümanların sorumluluğundan çok daha fazladır. Dolayısıyle öncü müslümanlara yükle­nen bazı Rabbani yükümlülükler sadece bu müslü­manları mükellef tutmakta ve hareketin belli bir aşamasına kadar genele şamil kılınmamaktadır. Tabi ki bu yükümlülüklerin yerine getirilebilmesi için, bu yükümlülüklerle mükellef olan öncü müslümanların iman, sabır, tevekkül ve merhametle ilgili konularda ol­gunlaşmaları gerekmektedir.

Bu gibi konularda olgunlaşan ve Sünnetullah'a ya­kinen iman eden müslümanlar, İlahi daveti dünya müstekbirlerine ve mustazaflara götürmeye namzet olan müslümanlardır. Allah'a ve Sünnetullah'a iman eden ve bu İlahi sünnet istikametinde hareket eden müslümanların durması veya durdurulması mümkün değildir.

 

Sünnetullah'a iman

Sünnetullah gerçeği ile karşılaşan müslümanların bu gerçek ile doğrulabilmeleri için, Sünnetullah gerçeği­ne yakinen iman etmeleri gerekmektedir, bir hükmü bil­mek, bu hükümle doğrulabilmek için yeterli değildir. Birçok yazımızda değindiğimiz gibi bir hükmü bilmek ile bu hükme iman etmeyi birbirinden ayrı değerlendirme­miz gerekir.

Bilmek ve bilinene iman etmek!

Ne fark var aralarında?

Kendimizi ve bizi kardeş bilen kardeşlerimizi aldatmadan açıksözlülük ile şu cevabı verebiliriz; "Bilmek ve bilinene yakinen iman etmek arasında ne fark varsa, bizler ile ashab-ı kiram arasında da o kadar fark vardır." Bizim bildiğimiz birçok hükmü o kutlu insanlar da biliyor ancak bizden farklı olarak bu hükümlere yakinen iman ediyorlardı.

Bilen bir insan oturabilir.

Salt bilgiyi putlaştırarak, bildiklerini yaşamadan, bil­diklerini yaşatmadan bilmediklerini öğrenmeye çalışa­bilir. Bildiklerine yakinen iman eden insanlarda ise böylesi tavırlar yoktur. "Kalk" hükmüne iman eden bir müslümanın oturması veya oturmaya rıza göstermesi mümkün değildir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de zikredilen birçok Rabbani eylem "Ey bilenler" ifadesiyle bilenleri değil, "Ey iman edenler!" ifadesiyle, iman edenleri mu­hatap almaktadır. Kur'an'ı Kerim'in muhatap aldığı bu müslümanlar, yine Kur'an- Kerim'de tarif ve tafsil edilen müslümanlardır.

Günümüzde yaşayan ve Kur'an'ı Kerim'e muhatap olduklarını söyleyen müslümanlar, acaba Kur'an'ı Ke­rim'in muhatap aldığı müslümanlar mıdır?

Bu soruya düşünmeden olumlu cevap verenler, Kur'an'ı Kerim'i ve günümüz müslümanlarını tanıma­yan kimselerdir. Mesela Kur'an'ı Kerim'de müslüman­ları, cahiliyyeyi ve bütün insanları muhatap alan ayet-i kerimeler vardır. Günümüz müslümanlarını, (müs­lümanları muhatap alan değil) cahiliye mensuplarını muhatap alan ayet-i kerimeler ile ikaz etmek durumunda kaldığımız zaman, işte o zaman, müslüman olduklarına hüsnüzan ettiğimiz bu kim­selerin ne durumda olduklarını açıkça müşahade ediyoruz.

Yaşadığımız çağdaki insanları olumsuz yönde et­kileyen diğer bir durum, Kur'an'ı Kerim'in bindörtyüz yıl önce nazil olmasıdır. Meseleye yüzeysel bakan insan­lar, bindörtyüz yıl önce nazil olan ve güncelliğini yitir­miş eski bir kitaba yaklaşım psikolojisi içindedirler. Bu psikoloji değişik dozlarda birçok müslümanda da bulun­maktadır.

Bindörtyüz yıllık bir Kitab'a yaklaşım psikolojisi!

Bu psikoloji nedeniyledir ki,

Allah (c.c.)'ın hükümlerine ve Kur'an'ı Kerim'e iman ettiğini söyleyen birçok kimse, Kur'an'ı Kerim'i oku­ma arzusunu ve merakını duymamaktadır. Bu kimselere Kur'an'ı Kerim'den bazı ayetler okuduğunuz zaman boş ve anlamsız gözlerle size bakmaktalar ve kupkuru bir ifade ile "Evet, doğru" demektedirler. Kur'an'ı Kerim'i bindörtyüz yıl önce nazil olan ve' güncelliğini yitirmiş bir kitap olarak kabul ettikleri için, karşılaştıkları ayet-i kerimeleri düşünmeye, anlamaya ve hatta dinlemeye gerek duymadan, kabul ve tasdik ettiklerini söyleyebil­mektedirler. Kitabı reddedenlerin birçoğunda da aynı psikoloji bulunmaktadır. Onlar da bindörtyüz yıllık, eski ve güncelliğini yitirmiş bir Kitab'ı reddettiklerini zannet­mektedirler.

Oysa ki bindörtyüz yıl önce nazil olan bu yüce Ki­tap dünümüzden, bugünümüzden, yarınımızdan ve geleceğimizden kesin haberler vermekte ve bu özelliği ile zamanlar üstü evrensel bir Kitab olduğunu açıkça ilan etmektedir.

 Kur'an'ı Kerim'in bugünümüze, yaşadığımız olaylara ve içinde bulunduğumuz duruma hitap ettiğini idrak edemeyen müslümanlarda, Kur'an'ı Kerim'e karşı müsbet olmasına rağmen cansız bir tavır vardır. Hz. Isa (a.s.) yeryüzüne inse ve insanlara Kur'an'ı Kerim'den bazı ayet-i kerimeler okusa, hiç şüpheniz olmasın ki bu ayet-i kerimelere karşı dehşetli bir yaklaşım olacaktır. Bu ayet-i kerimeler yeni nazil olmuş gibi insanların gündemine girebilecektir. Halbuki aynı ayet-i kerimeler, aynı güzellikteki veciz ve heybetli uslubu ile Kur'an'ı Ke­rim'de yazılı bulunmaktadır.

Ortak sorunumuz, hükümleri bilmenin ötesinde, hükümlere yakinen iman etme sorunudur. Bilmek ve iman etmek arasındaki tarkı belirginleştirebilmemiz için insanı ve insan fıtratını tanımamız gerekmektedir. Elbetteki insan fıtratının fiziki özellikleri üzerinde değil, psikolojik yapısı üzerinde dur­mamız ve bu yapıya açıklık getirmemiz gerekecektir.

İnsanlar, yaşadıkları dünyaya yabancı kalmama­ları ve İlahi imtihan olan olaylar karşısında müsbet veya menfi tavır gösterebilmeleri için bazı özelliklere sahip olarak yaratılmışlardır. Bu özellikler; dili, ırkı, rengi ne olursa olsun tüm insanların ortak özellikleridir. Bütün insanlarda bulunan bu ortak özelliklere, ortak temayül­ler de diyebiliriz. Mesela her insan sevmeye, sevilmeye, korkmaya, bilmeye, itaat etmeye, yaşamaya . vs. mey­yal olarak yaratılmıştır. İnsanların yaratılışında olan bu ortak temayüller, insanların fıtratını meydana getirmek­tedir. Yaratılmış olan bütün insanların fıtratlarında bu ortak temayüller bulunmakta ve dolayısiyle benzerlik göstermektedir.

Yeni doğan bir çocuğun fıtratını oluşturan bu te­mayülleri, kendilerine has özellikleri olan içi boş/kutular olarak tasavvur edebiliriz. Sevmeye ve korkmaya mey­yal olmalarına rağmen; nelerin sevilip, nelerden korkulacağını bilmemektedirler. Daha sonra anne, baba ve yakın çevreden müdahaleler başlar. Fıtraten korkmaya meyyal olan çocuğa; "Şunlardan korkacaksın" denilerek, temayüllerden meydana gelen fıtri boşluklar doldurulma­ya başlanır. Çocuklara ister İslami kültür, ister cahili kültür verilsin, bu çocuklarda değişen şey fıtrat değil, fıtri boşluğun içine konan malzemelerdir. Daha açık bir ifade ile; yetişkin müslümanla, yetişkin kafirin fıtratların­da önemli bir değişiklik yoktur. Bu insanların fıtratlarını oluşturan ortak temayüller, gelişmiş veya az gelişmiş olarak her iki insanda da varlığını sürdürmektedir.

Mü'mîn ve kafir olan gençlerin her ikisi de sevmeye meyyaldir, korkmaya meyyaldir, sevilmeye meyyaldir, yaşamaya meyyaldir. Bu iki genç arasındaki değişiklik, fıtri temayüllerde degil, bu temayüller ile sahiplenilen şeylerdedir.

Her ikiside fıtraten korkmaya meyyaldir; müslüman genç Allah'dan korkarken, kafir genç tağuttan ve güç sa­hibi gördüğü müstekbirlerden korkmaktadır.

Her ikiside fıtraten sevmeye meyyaldir; müslüman genç Rabbani ölçüye göre sevilmesi gerekenleri sever­ken, kafir olan cahili ölçüye göre sevilmesi gerekenleri sevmektedir.

Her ikiside fıtraten sevilmeye meyyaldir; müslüman genç Allah (cc.) ve Rasulü (s.a.v.) tarafından sevilmeyi isterken, kafir olan, toplum ve çevresindeki değer verdiği insanlar tarafından sevilmek istemektedir.

Her ikiside fıtraten varolmaya ve bu varlığı yaşa­maya meyyaldir; müslüman genç gerçek ve ebedi olan cennet hayatına talip olurken, kafir olan gördüğü geçici dünya hayatına talip olmaktadır.

Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı üzere; insanlarda değişen fıtri temayüller değil, bu temayüller ile kabullendikleri şeylerdir.

Tebliğe ve davete ilişkin kitap yazan birçok kar­deşimizin yeterince anlayamadığı ve açıklık getireme­diği önemli bir husus vardır; Fıtratın tanınması ve tebligde fıtratın muhatab alınması.         .

Müslümanların gafil olduğu bu meseleden, şeytan aleyhillane gafil değildir. Şeytan, insan fıtratını tanımakta, fıtratı muhatab almakta ve fıtratla uyuşabile­cek vesveseler vererek, o insanı sapık ve karanlık vadi­lere sürükleyebilmektedir. Fıtraten korkmaya meyyal olan insanlara; müstekbir korkusu, açlık korkusu, hapis korkusu ve işkence korkusu. vs. gibi vesveseler verir­ken, bu insanların fıtratını muhatap almaktadır.

Kur'an ve Sünnet'in bütünlüğünde beyan edilen Rabbani mesajın; insan fıtratına ve toplum psikolojisine muhteşem bir yaklaşımı vardır. Bu yaklaşımlardan ince­liği ve hikmeti idrak edebilecek olan kardeşlerimiz, insan fıtratını ve toplum psikolojisini de idrak edeceklerdir, İslam, insan fıtratını muhatap almakta ve temayüllerden meydana gelen fıtri boşlukları, Rabbani değerler ile dol­durmaktadır. Çünkü İslam, insan fıtratının boşluk kabul etmediğini, boşluğa karşı tahammülsüz olduğunu bil­mektedir.

İslam bilir; müdahale etmediği, kontrol altına almadığı, biçimlendirmediği, doldurmadığı fıtri boşlukların, şeytan ve dostlarının müdahalesine maruz kalacağını, onlar ta­rafından şeytani malzemelerle doldurulacağını.

Evlatlarımızı, yavrularımızı ve kardeşlerimizi yetiş­tiren mü'mine bacılarımız ve genç annelerimiz bu ciddi meseleye önemle dikkat etmeleri gerekmektedir.

Ey mü'mine bacılarımız.

Sizler İslam toplumunun mürebbiyelerisiniz, bu top­lumun en aziz öğretmenlerisiniz. Sizlerin terbiyesi ve kutlu öğretisi altında yetişebilecek olan kardeşlerimiz, dava yolunda bizlerin gururu olacaktır. Bu çok önemli ve büyük görevi yerine getirirken, çocuklarımızın fıtratı­nı lütfen gözönünde bulundurunuz. Temayüllerden meydana gelen fıtratın boşluk kabul etmediğini, sizin doldurmadığınız fıtri boşlukları şeytan ve dostlarının dolduracağını bilerek; tertemiz olan fıtratlara, tertemiz olan Rabbani değerleri sununuz.

Biliniz, çok iyi biliniz ki, farkına varamayıp yok kabul ettiğiniz, önemsemediğiniz, ihmal ettiğiniz bazı fıtri temayüller şeytan ve dostlarının müdahalesine maruz kalacaktır. Yetişmekte olan yavrumuz, evde ve yakın çevresinde dolduramadığı fıtri boşluğunu, başka çevrelerde doldurmaya çalışacak­tır.

Dünyayı tanımayan, iyi ve kötü, doğru ve yalan nedir bilmeyen çocuklarımız, belli bir yaşa kadar duy­dukları ve gördükleri her şeyi alırlar. Mesela siz onlara bir masal anlatırsınız. Bu size göre masaldır. Masalın ve yalanın ne olduğunu bilmeyen çocuklara göre gerçek bir olaydır. Siz masalı anlatırken, onlar hayal dünyalarında bu masalı canlandırarak yaşarlar. Masalda verilmek istenen mesaj ne ise, o mesajı büyük bir sada­katle alırlar. Şeytan ve dostları bu nedenle değişik ma­sallar hazırlatmakta ve özellikle televizyonlarda gösteri­me koyarak, çocuklarımızın temiz dünyasına girmektedirler.

Çocuklarımıza yiyecek olarak ne verdiğimize, ne yedirdiğimize dikkat ettiğimiz gibi; onlara ne an­lattığımıza, ne duyurduğumuza ve ne gösterdiğimize de dikkat etmeliyiz.

Evet, bunlara, bütün bunlara dikkat edebilmeliyiz ki; çocuklarımızın, özlediğimiz müslümanlar olabilmele­ri için, umud ve dua etmeye hakkımız olabilsin.

İslam insan fıtratını muhatap aldığı gibi; şeytan aleyhillanenin de insan fıtratını muhatap aldığını belirt­miştik. İslam, fıtratı muhatap alarak bir insana yak­laştığında; vereceği mesele ile ilgili o insanın fıtri boşluğunda şeytani malzeme varsa bunları inkar etmek­te ve temizlediği fıtri boşluğa hayat dolu gerçeği sun­maktadır. Rabbani tebliğin özü olan "La ilahe illa Allah" gerçeğinde; tebliğe muhatap olan insan nasıl ki sahte ilahları inkara ve Allah (c.c.)'i yegane Rab olarak tasdik etmeye davet ediliyorsa; davetle ilgili diğer meselelerde de Rabbani yaklaşım aynıdır. Bu meselelerde de cahili değerleri inkara, Rabbani değerleri tasdik etmeye davet vardır.

Hükümle karşılaşmak ve hükmü bilmek ile hükme iman etmek arasında fark olduğunu zikretmiştik. Duyu­lan veya okunan ayetleri bilmek ile, bu ayetlere iman et­mek arasındaki farkı aynı düzlemde değerlendirebiliriz.

Herhangi bir konuda, birbiriyle çelişen veya birbiriy­le uyuşmayan birçok görüşler olabilir. Her görüş, konu­ya yaklaşım mantığına ve kullandığı değer ölçüsüne göre sıhhatli ve doğru bir görünüm arz edebilir. Beşer kaynaklı birçok görüşte doğruluk ve yanlışlık ihtimali bulunduğu için; bu görüşlerle karşılaşan insanlar, bu görüşleri bilmek ile yetinebilirler. Bu bilgilerde kesinlik olmadığından, birbirlerini tekzip ve inkar ettiremezler. Herhangi bir konuda, birbiriyle uyuşmayan değişik görüşlerin aynı anda, aynı insanda bulunabilmesi bu nedenledir. Bu insan, herhangi bir konudaki değişik görüşleri bilmesine râğmen, bu görüşlerden hiçbirisine iman etmemiştir. Çünkü bir hükme, bir görüşe iman et­mek; görüşün ve hükmün doğruluğuna inanmak, bun­dan emin olmak demektir. Herhangi bir görüşün doğruluğuna inanıp, bundan emin olan kimse, o görüşe iman etmiş olur ki; bu görüşe iman, bu görüşle çelişen diğer görüşleri inkar etmeyi gerektirir. Bu nedenle, bir hükme iman etmek; bu hükümle çelişen, bu hükümle uyuşmayan diğer hükümleri inkar etmek anlamına gelir.

Hak bir hükümle karşılaşan müslümanın bu hükmü düşünmesi, kendi iç dünyasına ve fıtratına yö­nelerek bu hükümle çatışan, bu hükümle uyuşmayan cahili görüşleri, cahili değerleri inkar ederek ayaklar altına alması ve karşılaştığı hak hükümle ilgili olan fıtri yönünü bu şekilde arıtarak, hükmü tasdik etmesi ge­reklidir.

Bu yapılıyor mu?

Bütün Rabbani hükümlere bu şekilde yaklaşılıp, bu şekilde iman ediliyor mu?

Boynumuzu bükerek hafif bir fısıltı ile "Hayır" diye­ceğiz. Bu fısıltılarımız birleşerek, yaşadığımız coğrafya­da bizleri utandıracak ve bizlere, bizleri tanıtacak bir haykırış olacaktır.

HAYIR!

Karşılaştıkları Rabbani hükümleri tasdik etmeleri­ne rağmen, bu tasdiğin gereği olarak cahili görüşleri inkar etmeyen kimselerin iç dünyası, büyük şehirlerde ku­rulan "bitpazarı" görünümündedir. Birbirine zıt, birbiriy­le uyuşmayan birçok unsur, bitpazarı görünümündeki bu iç dünyalarda bir arada yaşayabilmektedir!

Hakkı kabul ve tasdik etmelerine râğmen, iç dün­yalarına yönelerek bu hak ile çatışan batıl görüşleri tesbit ve inkar etmedikleri için, hak ve batıl, görüşler aynı dünyada yaşayabilmektedir.

İman hakkında bu kısa bilgiyi verdikten sonra “Sünnetullah'a iman" ifadesi ile ne kastettiğimiz daha açık anlaşılacaktır. Sünnetullah , gerçeğine iman eden müslümanlar, bu gerçeğe ilişkin herhangi bir süphe ve  korku taşımayan müslümanlardır. Bu kutlu müslümanlar, ellerinde tuttukları taşı, bıraktıkları , zaman bu taşın yere düşeceğine nasıl inanıyorlarsa zikredilen Sünnetullah gerçeğine de aynı kesinlikle ile inanan, iman eden müslümanlardır.

İman ettikleri Sünnetullah gerçeği ile doğrulan ve sünnetullah'ın gerektirdiği tebliği İslami bir kişilikle gündeme  getiren bu  müslümanlar, aynı zamanda Sünnetullaha ilişkin vaadlere mazhar olan müslümanlardır.

 

Müzminlere vaadler

Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi şan. yüce Rabbimizin mü'minlere birçok vaadleri bulunmaktadır Müslümanlara yönelik bu vaadler dünyevi ve uhrevi olup Kuranı Kerim'in birçok yerlerinde zikredilmektedir. Uhrevi vaad, hepimizin bildiği gibi Allah (c.c.)ın hoşnutluğu ve cennettir. Dünyevi vaadlerin bize göre en önemlisi ise hidayet yardım ve nusrettir.Tabiki bu İlahi vaatlere İman edenler korkup sakınanlar, tevbe edenler, Allah (cc.) ve Resulünü ve mü'minleri dost edinenler, Allah'a tevekkül edip, tevekkül ettikleri Allah (c.c.)'ın rızası için cihad edenler mazhar olacak­lardır.

Kim Allah'a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah herşeyi bilendir. Tegabün ll

Hiç şüphesiz ki Allah . iman edenleri dosdoğru yola iletir.  Hacc 54

Yine de Allah'a tevbe edip bağışlanma istemeye­cekler mi? Oysa ki Allah (cc.) bağışlayandır, esirgeyendir. Maide 74

Kim Allah'tan korkup sakınırsa, Allah onun kötülüklerini örter ve onun ecrini büyütür. Talak 5

 Ey iman edenler, siz Allah’ın rızası için peygam­bere ve müslümanlara yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sabit kılar. Muhammed 7

Bizim uğrumuzda mücahede edenlere, biz elbette­ki onlara yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah, ih­san edenlerle beraberdir. Ankebut 69

Sünnetullah gerçeği ile doğrulan, kavimlerini İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet eden, daveti kabul et­mezlerse onları dünyevi helak ve ahiret azabı ile tehdit eden peygamberlerin birçoğu cahiliye mensupları ta­rafından sürgüne gönderilmişlerdir. "Rabbimiz Allah" dedikleri için sürgüne mahkum olan bu mü'minler, Rab kabul ettikleri ve teslim oldukları Allah (c.c.)'ın vaadine mazhar olmaktadırlar. Bu İlahi vaad, sürgüne gönde­rilen mü'minlerin, sürülüp çıkarıldıkları ülkelere varis olmalarıdır.

Küfre sapanlar, peygamberlerine dediler ki: "El­betteki sizi kendi toprağımızdan süreceğiz ya da dini­mize mutlaka döneceksiniz." Bunun üzerine Rableri kendilerine: "Hiç şüphesiz o zalimleri helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi o yurda mutlaka yerleştire­ceğiz, îşte bu, makamımdan ve uyarmamdan korkan içindir."

İbrahim 13-14

Yakında seni neredeyse bu yerden çıkarmak için tedirgin edecekler. O takdirde kendileri de senden son­ra pek az kalacaklardır. İsra 76

Seni sürüp-çıkaran memleketinden kuvvet ba­kımından daha güçlü nice memleketler vardı ki, biz onlan yıkıma uğrattık da onlara hiçbir yardımcı da yoktu. Muhammed 13

Dünya müslümanlarının çeşitli yayın organlarında sık sık gündeme getirdikleri bir hüküm vardır. Bu hüküm Kur'an'ı Kerim'in Kasas suresinde zikredilmekte­dir.

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere (musta­zaflara) lutufta bulunmak, onları önderler yapmak ve

varisler kılmak istiyoruz. Kasas 5

Peki bu nasıl olacaktır?

Daha açık bir ifade ile bu İlahi vaadi gerçekleştiren sebep nedir?

Mustazafları muhatap alan bu İlahi vaadin kilit nok­tası ve anahtarı, zikredilen ayet-i kerimenin devamında bulunmaktadır.

Ve onları o yerde -kuvvet ve güç sahibi olarak-yerleşik kılalım. Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakınmakta oldukları şeyi gösterelim. Kasas 6

Ayet-i kerimede beyan edildiği gibi Firavun, Haman ve askerleri bilmedikleri, gafil oldukları bir akibetle değil, kendilerine apaçık ayetlerle bildirilen ve bu nedenle kuşku ile korkup-sakındıkları bir akibetle karşılaşmış­lardır. Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki müstekbirlerin helak edilmesi ve mustazafların söz konusu İlahi vaade mazhar olabilmeleri için müstekbirlerin sakınır duruma getirilmeleri, daha açık bir deyişle bu müstekbirlerin Sünnetullah gerçeği ile uyarılıp-tehdit edilmeleri gerek­mektedir.

"Gafil haldeler iken helak edilmeyecekleri" bölü­münde açıkladığımız gibi bu müstekbirlerin İlahi daveti kabul ederek felah bulmaları veya daveti reddederek he­lak olmaları için, Sünnetullah'a uygun tebliğ ile yüz yüze getirilmeleri gerekmektedir. Kasas suresinde zikre­dilen İlahi vaade mazhar olmayı umud eden dünya müslümanlarının da öncelikle bulundukları ülkelere bakmaları ve bu ülkelerde yaşayan çağdaş firavunların, Allah (c.c.)'ın azabından sakınıp-sakınmadıklarını tesbit etmeleri gerekir. Tabi ki bu tesbiti yapabilmeleri zor ol­mayacaktır. Çünkü dünyadaki birçok müstekbir, Fira­vun ve taraftarlarının Kızıldeniz'de helak olduklarını bil­mekte, ne var ki kendilerinin de birer firavun konumunda olduklarını idrak etmemektedirler. Şeytani vesveseler ve bel'amların cennet vaadleriyle avunan, avutulan bu in­sanlar kendilerini seçkin kimseler kabul etmekte ve zevk-ü sefa içerisinde yaşamaktadırlar. Allah (c.c.)'ı gök tanrısı olarak kabul eden ve yeryüzündeki ta­hakkümlerini kendi çıkar ve menfaatlerine uygun olarak sürdürmek isteyen bu müstekbirler, yerlerin, göklerin ve bütün alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ı kendilerin­den ve yaptıkları zulümlerden gafil zannetmektedirler. Allah (c.c.)'ı kendilerinden gafil zanneden bu insanların kendileri gafildir. Bu gaflet nedeniyledir ki firavunculara özgü eylemleri yaparlarken, kendilerini birer Musa zannedebilmektedirler. Aralarında bazı istisnalar olsa da bu insanlar gafildir, İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet edilip Sünnetullah gerçeği ile uyarılıp-ikaz edilmeleri ge­rekmektedir.

Mısır firavununun cesedi bozulmamış ve çürüme­miş bir şekilde Nil vadisinde bulunduğu zaman bazı müslüman grupların gündemine girmiş ve Allah (c.c.)'ın kudretine işaret eden bir mucize olarak dile getirilmiştir. Peki, Rabbimizin muradı bu muydu? Yerler, gökler ve her ikisi arasındakiler Rabbimizin kuvvet ve kudretini gözler önüne sermekteyken ve Kur'an'ı Kerim ayetleriyle bunlara işaret edilmekteyken, Firavun'un necis cesedi Allah (c.c.)'ın kudretine işaret ol­sun diye mi, sadece bunun için mi binlerce yıl çürümeden tutulup, yaşadığımız çağda ortaya çıka­rıldı! Dünya müslümanları bu olayı düşünmelidir. Neden çürümeden muhafaza edildi? Neden bir başkası degil de Firavun'un cesedi? Neden yüz yıl, bin yıl önce değil de zamanımızda ortaya çıkarıldı?

Bu bir örnek, temiz akıl sahipleri için bir ibrettir. Öncü müslümanlar bu örnek ile çağdaş firavunların necis cesedine işaret ederek; "Allah (c.c.)'ın ayetlerini ya­lanlarsanız, davet edildiğiniz Allah (c.c.)'ın hükmüne karşı gelirseniz İŞTE AKİBETİNİZ!" diyeceklerdir. Allah (c.c.)'ın firavunlara va'dettiği akibeti, çağdaş firavunlara ve firavunlukta ısrar eden çağdaş müstekbirlere müşahhas bir şekilde göstereceklerdir.

Onlardan korkmadan, onlardan çekinmeden ve onlara taviz vermeden net ve açık tebliği gündeme getirecekler, firavunların yolunu izleyen çağdaş müstekbirleri Sünnetullah gerçeği ile uyarıp-ikaz edeceklerdir.

Mü'minleri muhatap alan ve Sünnetullahın tecelli­siyle ilgili olan İlahi vaadlerden birisi de, zalimler helak edilirken mü'milerin kurtarılmasıdır. Bu İlahi vaadi ise, ayrı ve müstakil bir başlıkta değerlendireceğiz.