Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

SÜNNETULLAHIN GERÇEKLEŞMESİ ÜZERİNE - Rabbaniyolvesunetullah - 9. Sayfa

 

SÜNNETULLAHIN GERÇEKLEŞMESİ ÜZERİNE -ll

Azabı acele istemeleri

Dünyadaki birçok ülkede cahili eğitim ve kültür fa­aliyetleri sürdürülmekte, ve bu faaliyetlerin- neticesinde sayıları milyarları aşan cahili kimlikler oluşmaktadır. Bu insanlar İslam'a, bu insanlar İlahi vahye yabancıdırlar. Hakka ve hakikate yabancı olan, Hatta bunun da ötesinde batılı hak olarak kabul eden bu insanlar İlahi mesaj ve Sünetullah gerçeği ile karşılaştıkları zaman bir kısmı tasdik, bir kısmı sükut ve büyük bir kısmı da şaşkınca inkar edebilecektir. Şeytani öğretilerle şeytana ve şeytanın dostlarına kulluk yapan insanlar, yaşadıkları kulluk psikolojisi ile velvele yapacaklar ve kendilerini cid­di bir şekilde uyaran müslümanları, gayri ciddi tavırlarla alaya alacaklardır.

Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi geçmiş hıristiyanlardan ve yahudilerden bir kısmı şu batıl ifadeyi kullanmışlardı.

"Ey Allah eğer (bu kitab) senin tarafından gelmiş bir hak ise durma bizim üzerimize taş yağdır veya

(daha) acıklı bir azab getir." Enfal 32

Bozuk bir akide ile Allah'a inanan, Resulullah (s.a.v.)'e ve Kur-an'ı Kerim'e ise iman etmeyen günümüz hıristiyanlarından ve yahudilerinden bu gibi batıl ifadeler yine gelebilecektir. Çünkü Resulul­lah (s.a.v.)'e ve Kur'an'ı Kerim'e iman etmedikleri içirt ateistlerle aynı tavrı gösterebilecekler ve Kur'an'ı Ke­rim'deki İlahi tehditleri şaşkınca bir alay ve küfrî bir in­kar ile karşılayabileceklerdir.

Kendilerini müslüman olarak adlandıran ancak Kur'an'ı Kerim'e yabancı olan insanların bulunduğu ülkelerde de benzer olaylar yaşanabilecektir. Çünkü kendilerini müslüman olarak adlandıran bu insanlar, yaşantılarına müdahale etmeyen bir kitabı sahiplenmek­te, raftan inmeyen veya mushaf torbasından çıkmayan Kur'an'ı Kerim'i işaret ederek, "Bu Kitab, bizim İlahi ki­tabımızdır" demektedirler. Halkında müslüman olan ülkelerde tağutu temsil eden birçok müstekbir bu ne­denle Kur'an'ı Kerim'den rahatsız olmamaktadır. Kendilerine ve emperyalist çıkarlarına müdahale hakkı tanınmayan, raflarda ve mushaf torbalarında veyâ Rabbani mesajını anlamayan hafızların dilinde bir garib olan Kur'an'ı Kerim'den neden rahatsız olsunlar ki?

Net ve açık tebliğin gündeme gelmesi ile, yaşan­makta olan bu muğlak durum elbetteki değişmeye başlayacaktır. Allah'a inanan fakat İslamı bilmeyen sa­mimi insanları aldatmak için ellerine Kur'an'ı Kerim'i alarak söz meydanlarında; "Bu yüce kitâb, bizim İlahi ki­tabımızdır." diyen müstekbirler ve bel'amlar, ellerine aldıkları o Kitâbları yükselen davete şahit olacaklardır: Dünyevi çıkar ve menfaatlerine düşkün olanlar, bu İlahi

davetten rahatsız olacaklar ve yaşamadıktan Kitabı elle­rine alarak ne kendilerini ne de çevresindeki insanları aldatamayacaklarını anlayacaklardır. İşte böyle bir du­rumda, Kur'an'ı Kerim'e kimlerin sahip çıktığı ye Kur'an'ı Kerim'in kimlerin Kitab'ı olduğu ortaya çıkacaktır.

Yakinen iman ettikleri Kur'an'ı Kerim'e sahip çıkan ve Sünnetullahın gerektirdiği net ve açık tebliği günde­me getiren dünya müslümanları çeşitli alay ve inkarlarla karşılaşabileceklerdir, İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet edilen ve Sünnetullah gerçeği ile tehdit edilen dünya müstekbirleri, hükmü çerçevesine girdikleri Sünnetullah'a inanmadıklarını ifade ederek; "Madem ki dünyada helakle tehdit ediliyoruz, söyleyin Rabbinize bizleri helak edecek azabı hemen göndersin" diyebile­ceklerdir.                                                                                                                                                                                                                                 

Çünkü geçmiş kavimler bu gibi batıl ifadelerle küfre ve helake sürükleyen şeytan aleyhîllane, çağdaş dostlarını da aynı batıl ifadelerle aynı akibete sürükle­mek isteyecektir.

Derler ki "Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bu va'dolunan (azab) ne zaman?" De kİ: "Size va'dolunan (belirlenmiş) öyle bir gündür ki, siz ondan ne bir saat ertelenebilirsiniz, ne de öne alınabilirsiniz." Sebe 29:30

Dediler ki: "Seni, bize, bizi ilahlarımızdan çevir­mek için mi geldin. Şu halde eğer doğru sözlülerden isen, bize va'detmekte olduğun şeyi (biz helak edecek azabı şimdi) bize getir. Ahkaf 22

Bunun üzerine kendi, kavminin (Lut'a) cevabı yalnızca: "Eğer doğru söyleyenlerden isen, bize (va'dettigin) Allah'ın azabını getir." demek oldu. Ankebut 29

Onlar senden, azabın hemen getirilmesini istiyor­lar. Allah, elbetteki vaadinden dönmeyecektir. Gerçek­ten Habbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           Hacc47

Senden azabı acele (getirmeni) istiyorlar. Eğer takdir edilmiş bir ecel (belirlenmiş bir vakit) olma­saydı, azab onlara muhakkak gelmiş olurdu. Elbette o (azab), kendileri farkında değilken onlara ansızın ge­lecektir. Ankebut53

İnsan, bilindiği gibi aceleci olan bir varlıktır. Karşılaştıkları İlahi hükümlere ve Sünnetullah'a iman etmeyen kimseler şeytanın etki sahasına girmekte ve şeytani telkinlere kapılarak, inanmadıkları azabın he­men gelmesini istemektedirler. Kendileri va'dedilen aza­ba inansalar, elbetteki bu azabı talep etmezlerdi.

Bu kimseler Sünnetullah gerçeğine inanmadıkları gibi geçmiş tarihten ve yaşanan örneklerden de ibret al­mayan sapıklardır. Merhum Mehmet Akif bu gerçeği ne güzel dile getirmiştir.

Geçmişten adam hisse kaparmış? Ne masal şey…

Beşbin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

Tarih tekerrür diye tarif ediyorlar , Hiç ibret alınsa tekerrür mü ederdi?

 

Mühlet

Allah (c.c.)'ın ayetlerine ve sünnetine iman etme­yen, geçmiş tarihten ve yaşanan örneklerden ibret almayan sapıklar, kendilerine va'dedilen azabı acele isteme­lerine rağmen Rahman ve Rahim olan Rabbimiz onlara bir süre, bir mühlet vermektedir.

Artık bu sözü yalan sayanları sen bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yönden derece derece aza­ba yaklaştırıyoruz. Ben onlara mühlet veriyorum. Hiç şüphe yok ki Benim düzenim (onların müstahak olduğu fendim) sağlamdır. Kalem 44. .45

Andolsun ki senden evvelki peygamberlerle de alay edildi, Ben o kafirlere bir mühlet (fırsat) verdim. Sonra onlan (azabla) yakalayıverdim. İşte nasılmış sonuçlandırmam. Ra'd32

Sen şimdi o kafirlere bir mühlet ver, onlara az bir süre tanı. Tarık 17

Eğer seni yalanlıyorlarsa onlardan Önce Nuh, Ad, Semud kavmi de, İbrahim'in kavmi de ve Lut'un kavmi de, Medyen halkı da yalanlamıştı. Musa da ya­lanlanmıştı. Ben de o kafirlere bir mühlet verdim, son­ra da onları yakalayıverdim. Nasılmış benim (inkarcı­ları) inkarım (inkılabım). Hacc 42.44

Allah (cc.) bu mühleti, İlahi davete muhatap olan bütün insanlara tanımaktadır. Tabi ki bu mühletin verilmesinde birçok hikmetler bulunmaktadır: Bu mühletin verilmesinde ilk neden, İlahi davetin geniş boyutlarıyla gün yüzüne çıkması ve davete muhatap olan insanlar tarafından yeterince anlaşılabilmesi içindir.

Bilindiği gibi cahili sitemlerde yaşayan insanlar, ca­hili propagandaların tesirinde kalabilmekte ve bilerek veya bilmeyerek cahili değer ölçülerine sahip çıkmakta­dırlar. Karşılaştıkları Rabbani gerçeklerin, cahili değer ölçüsüyle değerlendirecek olan insanlar, elbetteki Rab­bani gerçekleri kavrayamayacaklar ve kavrayamadıkları bu gerçeklere karşı çıkacaklardır. Cahili sistemler ta­rafından empoze edilen bu gibi birikimler, İlahi davet ile bu davete muhatap olan insanlar arasında birer engel durumundadır, İlahi davetin davete muhatap olan insan­larca anlaşılabilmesi için bu gibi cahili birikimlerin izale edilmesi gerekmektedir. Cahiliyeyi muhatap alan Kur'an'ı Kerim ayetleri başlangıç ve gelişim aşamaları dikkate alınarak incelendiği zaman, Rabbani davetin söz konu­su cahili birikimlere hikmetli bir şekilde müdahale ettiği müşahade edilecektir.

İlahi daveti gündeme getiren bütün peygamberler kavimlerine verilen mühlet süresince, İlahi davetin anlaşılmasına engel olan cahili birikimleri ve cahili değer ölçülerini Rabbani yaklaşımlarla izale etmektedirler. Rabbani davetin süreklilik kazandığı bu mühlet zarfında İlahi davet ile insanlar arasındaki, psikolojik ve sosyolo­jik cahili engeller kaldırılmakta, kabul edenler neyi kabul ettiklerini, reddedenler de neyi reddettiklerini bilmektedir­ler. Yine bu mühlet zarfında İlahi davet net ve açık ola­rak her köşeye, her insana ulaşmakta ve davete muha­tap olan insanlar Allah (c.c.)'ın rahmeti ve azabı ile karşı karşıya getirilmektedir. Nitekim vuku bulan bazı mucizeler de, bu mühlet içerisinde tecelli etmektedir.

Netice olarak bazı insanlar sapıklıktan rucu etmekte, İlahi daveti anlamalarına rağmen dünyevi menfaatleri için küfürlerinde inat edenler ise şiddetli azaba müstahak ol­maktadır.

Tabi ki kendilerine tanınan mühletin sonunda helak edilmeleri, küfürlerinde inat etmeleri ile ilgili bir hadise­dir, İlahi daveti kabul edenlerin ise felah bulacakları, Al­lah (c.c.)'ın affına mazhar olacakları ve helak edilmeye­cekleri bir gerçektir. Çünkü bilindiği gibi toplumların helakı ile ilgili Sünnetullah Allah (c.c.)'ın ayetlerini inkar eden ve bu inkarlarından vazgeçmeyen kavimler üzerine tecelli etmektedir.

Sünnetullah gereği helak edilen kavimler kendileri­ne verilen mühlet zarfında küfürlerinden vazgeçmeyen, küfürlerinde ısrar eden kavimlerdir. Bunlara tanınan mühlet, bunlara bir hayır getirmemiştir.

O küfredenler, kendilerine tanıdığımız mühleti sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, biz onlara günahları daha da artsın diye mühlet vermekteyiz. Onlar için hor ve zelil edici bir azab vardır. Al-i İmran 178

 

Azabdan başka bir şey mi bekliyorlar?

Davet edildikleri İlahi hükümlere ve Sünnetullah'a iman etmeyen kimselere tanınan mühlet, bu kimseler için bir fitne, bir deneme unsuru olmaktadır. Kendilerine tanınan mühlet zarfında bazı kimseler sapıklıktan rucu etmekte, bazı kimseler ise bu mühleti yanlış yorumlayarak sapıklıkta ve küfürde ısrar etmektedirler.

Andolsun ki eğer, onlardan azabı sayılı bir müd­dete kadar ertelesek, mutlaka: "Onu (bizden) alıkoyan nedir?" derler. Haberiniz olsun ki, o (azabın) onlara geleceği gün, onlardan geri çevrilecek değildir ve ala­ya aldıkları şey, kendilerini kuşatacaktır. Hud 8

Kendilerine tanınan mühleti batıl yaklaşımlarla yo­rumlayarak sapıklıkta ve küfürde ısrar eden kimselere; "Allah (c.c.)'ın sünnetini gözetin ve azabtan başka birşey beklemeyin" denilmektedir. Çünkü sapıklıkta ve küfürde ısrar eden bu kimselerin başka bir şey bekle­meye haklan yoktur.

Onlar, kendilerinden önce gelip geçmişlerin (acıklı) günleri gibi bir günden başkasını mı bekliyor­lar? De ki: "Bekleyin ben de sizinle beraber bekleyen­lerdenim. Yunus 102

(Kafirler) Kendilerine  meleklerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin (onlara erişip) çatmasından başka birşey mi beklerler. Onlardan öncekiler de böyle yaptılar. Allah (cc) onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. Böylece yaptıkları­nın cezası onları çarpmış, alaya aldıkları şey kendile­rini kuşatıvermiştir. Nahl 33-34

Artık, onlar o saatten ve onun kendilerine ansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? Onun işaret­leri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-anlamaları neye yarar. Muhammed 18

Zikrettiğimiz son ayet-i kerimede de beyan edildiği gibi azabı gördükleri zaman inanmaları, teslim olmaları hiçbir yarar sağlamayacaktır. Çünkü kendilerine geçmiş kavimlerden örnekler verilmiş, örneklerde adı geçen ka­vimlerin azabı gördükleri zaman iman etmelerinin kendi­lerine hiçbir yarar sağlamadığı açıkca beyan edilmiştir.

Onlar bizim azabımızı gördükleri zaman dediler ki: "Allah’ın birliğine iman ettik, O'na şirk koştuğu­muz şeyleri inkar ettik." Azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek değildi. (Bu) Al­lah'ın kulları arasında süregelen sünnetidir. îşte ka­firler burada hüsrana uğramışlardır. Mümin 84.85

Biz kendilerinden önce nicelerini yıkıma uğrattık da feryad ettiler, âncak kurtulma zamanı değildi. Sad 3

Geçmiş kavimlerden bu gibi örnekler verilerek Al­lah (c.c.)'ın sünneti açıklanmakta ve İlahi davete muhatap olan insanlara, azab gelmezden önce iman etmeleri, teslim olmaları emredilmektedir. Çünkü azab gelmezden önce iman etmemişlerse, azabı gördükten sonra ki imanları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır.

Onlar kendilerine illa meleklerin gelmesini mi ya da Rabbinin emrinin gelmesini mi veyâ Rabbinin ayetlerinden birinin gelmesini mi bekleyip-gözlüyorlar. Rabbinin ayetlerinden biri geldiği gün daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış kimseye (o günkü) imanı hiç bir fayda vermez. De ki: "Bekleyip gözleyin, şüphesiz bizde bekleyip-gözlemekteyiz." Enam 158

Kur'an'ı Kerim'de zikredilen Yunus (a.s.)'ın kavmi ise bu konuda istisnai bir durum göstermektedir. Nitekim bu durum Kur'an'ı Kerim'de şöyle zikredilmektedir.

Gerçek şu ki Rabbinin kelimesi üzerlerine hak olanlara her ayet getirilse bile onlar acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. (Helaktan önceki azabımızı görerek) İman edipte imanı kendisine yarar sağlamış bir ülke olsaydı ya! Ancak Yunus'un kavmi müstesnadır ki, onlar iman ettikleri zaman dünya hayatındaki rezillik-rüsvaylık azabını kendilerindan kaldırmış ve onları bir zamana kadar faydalandırmıştır.

Yunus 96.98

İstisna olarak belirtilen bu durum, Sünnetullah'a muhalif veya Sünnetullah'da istisna olan bir durum değildir. Ayet-i kerimenin mealini verirken parantez içinde belirttiğimiz gibi, Yunus'un kavmi helaktan önce tecelli eden bir ayet, bir alamet niteliğinde olan azabı görerek iman etmişlerdir. Rabbimiz bu alametleri zaten iman etmeleri, korkup sakınmaları için göndermektedir. Ayrıca Yunus (a.s.)'ın, peygamber olarak gönderildiği kavmini Allah (c.c.)'ın emrini beklemeden terketmesi, bindiği geminin alışılmamış bir durumla karşılaşması ve bu durumun bir uğursuzun bulunduğuna yorumlanması, uğursuzu tesbit etmek için çekilen kuranın Yunus (a.s.)'a isabet etmesi, denize atıldıktan sonra bir balık tarafından yutulması, balığın karnında Allah (c.c.)'ı tes­bih ederek Allah (c.c.)'ın affına mazhar olması, sahile bırakıldıktan sonra kavmine dönerek tebliğe devam et­mesi ve kavminin iman etmesi dikkate alınması gereken hususlardandır:

 

Helaktan önceki azab

Yunus kavminin iman etmesine neden olan azabın helakten önce bir ayet, bir alamet niteliğinde tecelli eden bir azab olduğunu belirtmiştik. Bir uyarı niteliğinde olan bu gibi ayetlerin tecelli edebileceği, Kur'an'ı Kerim'in bir çok yerinde beyan edilmektedir.

Andolsun ki, biz onlara belki dönerler diye o büyük azabtan önce yakın azabtan da taddıracağız. Secde 21

Artık onları kendisinde çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak. O gün, ne hileli düzenleri kendilerine bir yarar sağlayacak, ne de kendileri yardım göreceklerdir. Muhakkak ki o zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır, ancak onların çoğu bilmezler. Tur 45. .47

Andolsun, senden önceki ümmetlere de peygam­berler gönderdik de onları (isyanlarından dolayı) dayanılmaz zorluklar ve sıkıntılarla çeviriverdik. Olur ki yalvarırlar. (Tevbe ederler diye). Onlara böyle şiddetimiz geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miy­di? Fakat onların kalpleri katılaşmış, şeytan da yap­makta olduklarını kendilerine süslü göstermişti. Böylece kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, on­ların üzerlerine her şeyin (nimet, ferah ve zevkin) kapılarını açıverdik. Nihâyet kendilerine verilen şeylerle (sevinip, şımarıp) ferahlandıkları sırada, ken­dilerini ansızın yakalayıverdik. Artık onlar (o vakit) bütün umutlarından mahrum kaldılar. İşte böylece zulmeden o kavmin kökü kesilmiştir. Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'adır.  En'am 42.45

Ayet-i kerimelerde beyan edildiği gibi İlahi davete isyan eden kavimler tehdit edildikleri Sünnetullah gereği helak edilmezden önce dayanılmaz zorluklar, sıkıntılar, kıtlıklar, hastalıklar, yoksulluklar ve birçok musibetler ile uyarılıp-ikaz edilmektedirler. Mesela Firavun kavmi, Sünnetullah gereği helak edilmezden önce böylesi ala­metler ve güç yetiremeyecekleri sıkıntılarla karşılaşmışlardır.

Biz onlara biri ötekinden büyük olmayan hiçbir ayet göstermedik. Belki dönerler diye onları azabla tuttuk. Onlar (azabı görünce) dediler ki: "Ey büyücü, bizim için Rabbine sana olan va'di (iman edersek azabın kaldırılacağı ahdi) adına dua et. Gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız." Fakat biz onlardan azabı giderince, birde görürsün ki onlar verdikleri sözü bo­zuyorlar. Zuhruf 48.50

Firavun kavminin ve diğer geçmiş kavimlerin karşılaştığı helak öncesi alametleriyle, Kur'an'ı Kerim'e davet edilen ve Sünnetullah gerçeği ile uyarılan bu çağın insanları da karşılaşabileceklerdir. Kur'an'ı Ke­rim'de beyan edilen yeryüzüne inip yeryüzünü kuşata­cak olan duman bu alametlerden bir tânesidir.

Hayır onlar, şüphe içinde eğlenip-oyalanmakta-dırlar. Öyleyse gögün aşikar bir duman getireceği günü gözle. (O duman) İnsanları sarıp-kuşatıverir. İşte bu, acıklı bir azabtır. (Diyecekler ki:) "Ey Rabbi­miz, azabı üstümüzden açıp-gider, çünkü biz iman edicileriz." Onlarda düşünüp ibret almak nerede? On­lara (bu günü haber veren) açıklayan bir peygamber, gelmişti. Sonra ondan yüz çevirip: "Bir öğretilmiştir, bir mecnundur " dediler. Biz bu (duman) azabı(nı) bi­raz (bir müddet) açıp-kaldıracağız. Büyük bir şiddetle yakaladığımız gün, şüphesiz ki Biz intikam alıcılarız. Duhan 9. 16

Duman ayetine şahit olmalarına ve azabın kalk­ması için Allah'a söz vererek dua etmelerine rağmen azap kaldırılca tekrar isyana, tekrar inkara dönecekler­dir. Temiz akıl sahibi kimseler bu duruma hayret ede­cekler ve "Nasıl olur? Nasıl dönerler?" diyeceklerdir. Hangi cahili değer ölçüsüyle ve hangi şeytani mantıkla dönebilecekleri ise Araf suresinde beyan edilmektedir.

Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiy­sek, onun halkım (isyanları nedeniyle tevbe etsinler) yalvarıp-yakarsınlar diye mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk ve sıkıntıyla yakalamışızdır. Sonra bu sıkıntının yerine iyilik (selamet ve bolluk) verdik. Çoğalınca da şöyle dediler: "Atalarımız da sıkıntılı ve sevinci?günler yaşamışlardı." Bunun üzerine onları farkında değillerken ansızın yakalayıverdik. A'raf 94.95

Azabı gördükten sonra "Biz iman edicileriz" diyen kimselerin veya bu kimselere varis olanların küfre dönme nedeni "Atalarımız da sevinçli ve sıkıntılı günler yaşamışlardı" ifadesinde beyan edilmektedir. Bu ifadeyi söyleyenler; "Karşılaştığımız ve daha sonra kaldırılan azap, isyanımızdan dolayı bizi kuşatan İlahi bir azap değildi. Nitekim bu azap kalkmış, selamet ve refah gel­miştir. Bu gibi olaylar, geçmiş atalarımızın da yaşadığı tabi olaylardır." demektedirler! .

Yerden çıkacak olan Dâbbe'nin: "Siz Allah'ın ayet­lerine kesin olarak inanmadınız" diyeceği sapıklar, işte bu sapıkların ta kendileridir.

 

Sünnetullah'ın ertelenmemesi

Allah'ın 'ayetleri ile Allah'a davet edilmelerine ve Sünnetullah ile tehdit edilmelerine rağmen, İlahi daveti inkar eden bir kavim veyâ bir ülke kendilerine tanınan mühletin bitiminde va'dedilen akibetten kurtulabilirler mi? Kendilerine tanınan sürenin akabinde tecelli etmesi beklenen Sünnetullah ertelenebilir mi?

Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi her ümmetin bir eceli olduğu ve takdir edilen bu ecelin değişmeyeceği veya değiştirilemeyeceği kesin bir gerçek olarak zikredil­mektedir.

Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri ge­lince artık ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne gide­bilirler. A'raf34

Hiçbir ümmet (kendileri için takdir edilmiş) ece­lini öne de alamaz, geri de bırakamaz. Hicr 5

Onlar: "Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu va'd (ettiğiniz helak) ne zaman?" derler. De ki: "Size va'dolunan öyle bir gündür ki, ondan bir saat geri de kalamazsınız, (onun) önüne de geçemezsiniz." Sebe 29.30

Kendileri bu İlahi takdiri ertelemeye muktedir ola­madıkları gibi, hiçbir kimsenin de Allah'ın emri ile bu emre muhatap olan ülkenin arasına girmeye yetki ve se­lahiyeti yoktur. Çünkü Sünnetullahın tecellisine ilişkin . İlahi emir ile Sünnetullah'a muhatap olan kavim arasına, Rabbimizin "Halilim-Dostum" buyurduğu ve bu yüce buy­ruk ile Halilullah olan İbrahim (a.s.) dahi girememiştir. Daha açık bir ifade ile Allah'ın dostu, Allah'ın emrini erteleyememiştir.

Kur'an'ı Kerim'de bu hadise zikredilmekte ve bizlere çok açık bir örnek verilmektedir. Örnekte adı geçen pey­gamberin, seçkin peygamberlerden İbrahim (a.s.)'ın oluşu, meseleye daha da açıklık getirmektedir.

Lut kavmine azap emrini götüren melekler, doğrudan doğruya Lut kavmine gitmezden önce Rabbi­mizin emri gereğince İbrahim (a.s.)'a uğramışlar ve onu salih bir evlatla müjdelemişlerdi. Tabi ki İbrahim (a.s.) ile melekler arasındaki konuşma sadece bu olmamıştır. İbrahim (a.s.) meleklerle Lut kavmi hakkında da görüş­müş ve Sünnetullahın tecellisine ilişkin tartışmaya girişmişti. Kur'an'ı Kerim'de zikredilen bu gibi olayların hikmetini anlayabilmemiz için, öncelikle bu gibi olayları tesadüfi olaylar olarak kabul etmememiz gerekir. Günlük yaşantıda karşılaştığımız bazı olaylarda maksat ve hikmet aramamız abes olsa da, Kur'an'ı Kerim'de zik­redilen olaylarda mutlaka maksat ve hikmet aramalıyız. Çünkü Kur'an'ı Kerim'de zikredilen ve çok basit gözü­ken olaylarda bile muhtaç olduğumuz büyük hakikatler ve hikmetler bulunmaktadır. Mesela Musa (a.s.) ile ilgili kıssa anlatırken şu husus zikredilmektedir. Musa (a.s.) ile karşılaşan büyücüler; "Önce biz mi atalım, yoksa sen mi atacaksın?" dediler. Musa (a.s.); "Önce siz atın" dedi. Nitekim önce büyücüler bütün hünerlerini ortaya atmışlar, daha sonra Musa (a.s.) asasını atmış, onların büyüleridir bir yutulmuştu. Musa (a.s.)'ın asası bizlerin eline geçmeyeceğine göre, asanın önce mi yoksa son­ra mı atılması gerektiği bizi ilgilendiriyor mu? Bu olaylar ve bu konuşmalar bizlere niye anlatıyor?

İşte bu olaya maksat ve hikmet aramak üzere yak­laştığımız zaman, bize gerekli olan birçok hikmet ve hakikatlerle karşılaşmamız mümkün olacaktır. Bunlardan bir tanesi "Önce siz atın" ifadesinde beyan edilen pren­siptir. Bu prensip, çeşitli dünya görüşündeki insanlarla karşılaşan ve onlarla konuşan müslümanların uymaları gereken bir prensiptir. Bu prensip ile öncelikle onların bildiklerini ortaya atması onların dinlenmesi, onların tanınması gerektiği beyan edilmektedir. Meseleyi burada dâha fazla genişletmemize gerek yoktur. Anlamamız ge­reken, Kur'an'ı Kerim'de zikredilen olaylarda maksat ve hikmet aramamız gerektiğidir. Tabi ki bunları anlayabil­memiz için, zikredilen olaylara çeşitli sorularla yak­laşmamız gereklidir.

İbrahim (a.s.) ile melekler arasında geçen tartışma da, tesadüfi bir tartışma değildir. Bu tartışma, Rabbimizin murad ettiği ve bu İlahi murad ile tecelli eden bir tartışmadır. Peki Rabbimiz bu tartışmayı neden murad etti?

"Hikmetinden sual olunmaz" diyerek, karşılaştıkları Rabbani hükümleri tefekkür etmeyen kimseler, bu soru­muzu abes karşılayabilirler. Açık yüreklilikle belirtelim ki, müteşabih olmayan bütün meselelerde hikmetten sual ederiz. Hikmetini anlarsak, bize bunun hikmetini açıkla­yan Allah'a hamd ederiz. Hikmetini anlayamazsak, hik­metin anlayamadığımız hükme yine iman eder, yine Allah'a hamd ederiz.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           

Şanı yüce Rabbimiz, İbrahim (a.s.) ile1 melekler arasında geçen tartışmayı, bizlere açık bir örnek olması için murad etmiştir. Allah'ın lutfu ile anlamaya çalıştığı­mız İlahi muradın bir yönü budur. Bizler işin açık bir örnek olan bu olay bizlere bildirilerek, Sünnetullah'ın te­cellisi arasına hiçbir kimsenin giremeyeceği beyan edilmektedir. Ki Halilullah olan İbrahim (a.s.) dahi gireme­miştir.

İbrahim'den korku geçtiği ve ona (salih evlatla il­gili) müjde geldiği zaman, benimle (elçilerimizle) Lut kavmi hakkında çekişip-tartışmalara giriyordu). Çünkü İbrahim yumuşak huylu, oldukça hassas  (yüreği yanık) ve gönülden (Allah'a) yöneten biriydi. (Elçilerimiz dediler ki:) "Ey İbrahim bundan vazgeç Çünkü gerçek şu. ki, Rabbinin emri geldi ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelmektedir". Hud 74.76

Ayetlerde beyan edildiği gibi yumuşak huylu olan Hz. İbrahim efendimiz, insan suretinde gelen meleklerle tartışmaya girmiş ve Sünnetullah ile ilgili azabın ertelen­mesini arzu etmişti. Rabbimiz İbrahim (a.&)'ı tavrından dolayı kınamamış, ancak böylesi bir tartışmadan vaz­geçmesi gerektiğini ve emrinin mutlaka gerçekleşeceğini bildirmiştir. İbrahim (a.s.) ile melekler arasında geçen konuşmanın devamında ise zalimler helak edilirken mü'minlerin kurtarılacağı beyan edilmektedir. Nitekim mü'minler kurtarılarak, Lut kavmi Sünnetullah'ın bir te cellisi olarak helak edilmiştir, İlahi azap emri ne ertelen­miş, ne de öne alınmıştır.

Eğer Allah insanları zulümleri nedeniyle (he­men) sorguya çekecek olsaydı (yerüstünde hiçbir canlı

bırakmazdı. Ancak onları belirlenmiş bir süreye ka­dar erteler. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler. Nahl 61

 

 Sünnetullah'ın değişik tecellileri

Sünnetullah gereği helak edilen kavimler, daha önce de belirttiğimiz gibi Allah'ın ayetlerini inkar eden ve inkarlarında ısrar eden kavimlerdir. Herhangi bir ka­vim İlahi hükümler ile Allah'a kulluğa davet edilmesine ve Sünnetullah ile tehdit edilmesine rağmen inkarlarında devam ederlerse, kendilerine va'dolunan azap ile helak olmaktadırlar. Şayet Allah'ın ayetlerine iman ederlerse, helak olmayacaklar ve kurtuluş bulacakları beyan edil­mektedir. Nitekim Yunus (a.s.)'ın kavmi, bu konuya veri­len örneklerden bir tanesidir.

Sonunda ona iman ettiler, biz de kendilerini bir süreye kadar yararlandırdık. Saffat 148

Tabi ki bu durum, Allah'ın ayetlerine iman ettikleri zaman gerçekleşen bir durumdur. Allah'ın ayetlerini in­kar ettikleri zaman söz konusu Sünnetullah ile karşı karşıya gelmekteler ve kendilerine tanınan mühletin biti­minde Nuh, Ad, Semud, Lut ve Firavun kavmi gibi dünyevi bir azapla helak edilmektedirler.

Daveti gündeme getiren müslümanlar kavimlerine tanınan mühlet zarfında Rabbani davetlerine devam et­mekteler ve mühletin sonunda kendilerine bildirilen İlahi emir ile kavimlerinden ayrılarak, kavimlerini İlahi azap ile başbaşa bırakmaktadırlar.

İman eden kavmin kurtuluşuna ve inkar eden kav­min İlahi azap ile helak edileceğine dair verdiğimiz bu iki durum, kavimlerin genel yapısına göre belirlenmektedir, İlahi azap, ile helak edilen kavimler, Rabbani daveti ge­nelde inkar eden kavimlerdir. Bu k.vimlerde iman eden­ler, küçük bir azınlığı oluşturmaktadırlar. Her insanı ve her cemaati ancak güçleri nisbetince mükellef tutan Rabbimiz, azınlıktaki bu müslümanları savaş hükmüyle değil, hicret hükmüyle mükellef tutmakta ve bu müs­lümanlara hicret ederek, helak edilecek kavimlerinden ayrılmalarını emretmektedir.

Peki, Rabbani davet ile muhatap olan ve Sünnetullah ile tehdit edilen bir kavmin veya bir ülkenin, bir kısmı iman ederken diğer kısmı, inkarda ısrar ederse durum ne olur?

Ki bu durum, Resulullah (s.a.v.) efendimizin de yaşadığı bir du­rumdur. Bu durumda müslümanlara yüklenen mükellefiyetlerin ne oduğu ve olayların nasıl geliştiği siyer kitap­larında uzun bir şekilde açıklanmaktadır. Bilindiği gibi Mekke döneminde İlahi davet başlamış ve davete mu­hatap olan insanlar Sünnetullah ile tehdit edilmişti.

Davetin ilk günlerinde çeşitli zorluklarla ve tepkiler­le karşılaşan Resulullah (s.a.v.) Efendimize Yunus (a.s) dan örnek verilmiş ve aceleci olmaması emredilmişte:

Sen Rabbinin hükmüne sabret de balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, içi kahır dolu olarak çağrıda bulunmuştu. Eğer Rabbinden ona bir nimet erişmiş olmasaydı, kınanmış olarak çıplak bir yere atılacaktı. Kalem 48.49

Bu hükümle mükellef olan Rasulüllah (s.a.v.) sabır ve sebat ile hakkı anlatmaya devam etmiş ve hakkın anlaşılmasına engel olan cahili görüşlere, Rabbani ha­kikatlerle müdahale etmiştir. Akideyle ilgili meselelere ağırlık verilen bu dönemde tevhid akidesi netleşmiş, da­vete muhatap olan insanlar neyi kabul ettiklerini ve neyi reddettiklerini anlamışlardır. Bu dönemin yaşanmasıyla, Rasulüllah (s.a.v.) yeni bir hükümle muhatap olmak­tadır. Bildirilen bu yeni hüküm, dâha önce Kalem sure­sinde beyan edilen "Balık sahibi gibi olma." uyarısının kapsadığı dönemin bittiğine işaret etmektedir.

O halde sen, onlardan (inkar edenlerden) yüz çevir. Artık sen, kınanacak değilsin. Zariyat 54

Zikrettiğimiz bu hüküm ile Resulullah (s.a.v.)'e müşriklerden ve kafirlerden yüz çevirmesi emredilmekte­dir. Çünkü onlara anlatılması gereken meseleler an­latılmış ve onlar neyi inkar ettiklerini anlamışlardır. Artık bunların bırakılması ve kendilerine va'dedilen günlerine kadar terkedilmesi emredilmektedir.

Onları; çarpılacakları günlerine kavuşuncaya ka­dar bırak. Tur 45

Onları bırak, kendilerine va'dedilen günlerine kavuşuncaya kadar dalıp-oynasınlar, oyalansınlar. Mearic 42

Daha sonra Mekke dönemini sona erdiren Hicret olayı ile karşılaşıyoruz. Elbetteki bu hicret olayını, diğer

hicret olaylarıyla aynı düzlemde değerlendirmemek ge­rekir. Mesela Habeşistan'a hicret olayında zulüm ve işkence nedeniyle hicret edenlere izin verilmiş fakat bu­nun yanısıra tevhidi hareketin merkezi olan Mekke'de kalarak mücadeleye devam edenler daha büyük ecirler­le müjdelenmiştir. Medine'ye hicret olayında ise hicret edenler müjdelenmekte, dünyevi endişelerle hicretten ic­tinap edenler yerilmektedir. Çünkü Medine'ye hicret olayında müminler ile kafirlerin saflarının ayrılması ve müminlerin, kuvvetlerini bir yerde teksif etmeleri söz ko­nusudur, İlahi davete muhatap olan ve Sünnetullah ile tehdit edilen insanlar, müminler ve kafirler olmak üzere ikiye bölünmüş ve şanı yüce Rabbimiz, kafirleri mü'minlerin eliyle cezalandırmayı murad etmiştir.

Onlarla savaşınız ki, Allah onları sizin ellerinizle azaplandırsm, hor ve aşağılık kılsın, onlara karşı size zafer versin ve mü'minler zümresinin göğüslerini fe­rahlandırsın. Tevbe 14

Nitekim Bedir savaşı başlamazdan evvel, Rabbimiz müminleri ve kafirleri birbirlerinin gözünde az göster­miştir. Savaş başladıktan sopra ise müminler kafirleri az görmeye devam ederken, kafirler müminleri çok gör­meye başlamışlar ve korku ile yılgınlığa düşmüşlerdir. Dikkat edilirse savaş öncesi durum ile savaş başladık­tan sonraki durum değişmektedir. Şanı yüce Rabbimiz, bunun nedenini şöyle beyan ediyor.

Karşılaştığınız zaman, Allah mukadder olan emri yerine getirmek için onlan sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. (Bütün) İşler Allah'a döndürülür. Enfal 44

Allah dileseydi, elbetteki onları müminlerin eliyle değil de bizzat kendisi helak ederdi, İlahi azaba müstehak olan kafirlerin, müminlerin elleriyle de ceza­landırılması, Allah'ın lutfu İle belli bir güce erişen müminler için bir imtihan vesilesi olmaktadır.

Eğer Allah dilesiydi (siz savaşmadan da) onlar­dan intikam alıverirdi. Ancak (savaşı emretmesi) sizi birbirinizle imtihan etmesi içindir. Muhammed 4

Nitekim Allah'a kulluğa davet edilen, Sünnetullah ile tehdit edilen ve Resulullah (s.a.v.)'in bedduası ile azaba müstehak olan kafirler, Bedir'de müminlerin eliyle helak edilmişlerdir. Tabi ki müminlerin eliyle gerçekleşti­rilen bu azap, kafirlere vadedilen nihai azap değildir. Çünkü en büyük dünyevi helak olan kıyamet, bütün insanlara gönderilen ve son peygamber  olan Resulullah (s.a.v.)'in ve onun yolunu izleyen müslümanların gündeme getirecekleri Rabbani mesajı inkar edecek olan dünya kafirlerinin üzerine kopacağı günü beklemektedir.

Andolsun Firavun kavmine de uyanlar geldi. Onlar bizim ayetlerimizin hepsini yalanladılar. Biz de onlan çok kuvvetli ve kudretli olanın yakalayışıyla, yakalayıverdik.

Sizin kafirleriniz onlaradan hayırlı mı? Yoksa ki­taplarda sizin için bir beraat mi var?

Yoksa onlar: "Biz birbirleriyle yardımlaşıp-öcünü alan bir toplumuz" mu diyorlar?'

Yakında o toplum bozguna uğratılacak ve arka­larını dönüp kaçacaklardır. Daha doğrusu onlara asıl vadolunan kıyamet saatidir.

O kıyamet saatinin azabı ve dehşeti) daha belalı ve daha acıdır. Kamer 41.46

 

SÜNNETULLAHIN GERÇEKLEŞMESİ

Peygamberlerin helakle ilgili duaları

Kavimlerini Alah'a kulluğa davet eden bütün pey­gamberler, davetin özü olan "Lailaheillallah" gerçeğini kavimlerinin kültür ve anlayışına göre net bir şekilde gündeme getirmişlerdir, İlahi davetle karşılaşan ve Sünnetullah gerçeği ile tehdit edilen kavimlere, Rabbimi­zin bir mühlet verdiğini belirtmiştik. Ne yazık ki Rabbimiz tarafından verilen bu mühlet çoğu kez hayra vesile ol­mamış, kendilerine mühlet verilen kavimler, bu mühlet zarfında azgınlıklarını daha da arttırmışlardır.

Öncelikle bilmemiz gerekir ki, kavimlerine Rabbani tebliği götüren ve kavimlerini Sünnetullah ile tehdit eden bütün peygamberler, kavimlerinin Sünnetullah gereği helak olmalarını degil, İlahi daveti kabul ederek kurtuluş bulmalarını yürekten istemektedirler. Çünkü onlar merhametle tanışan ve merhameti yaşayan insanlardır.

İlahi daveti gündeme getirecek olan günümüz müslümanlarının da, bu önemli hususda oldukça du­yarlı olmaları gerekmektedir. Bu hususda yapmamız gereken, bizde olmayan bir merhameti dışarda aramak ve sahiplenmeye çalışmak değildir. Çünkü bu merhamet zaten bizde vardır. Yapmamız gereken bu merhameti günyüzüne çıkarmak ve bizleri onurlandıracak bu mer­hameti bilinçli bir şekilde teneffüs etmektir. Bizlerde olan merhameti günyüzüne çıkarmamız ise güç olmaya­caktır. Mesela yolda giderken çok açık giyinmiş bir kadınla karşılaşıyoruz. Nefretle karşıladığımız bu gö­rüntü, kızmamıza ve öfkelenmemize neden olabiliyor.

Kızdığımız ve öfkelendiğimiz an düşünelim!

Çok açık giyinmiş olan bu kadın, yürürken iki ara­banın arasında kalsa ve belden aşağısı kopsa ne ya­parız?

Her tarafından kan fışkıran ve kanlar içerisinde çırpınan o kadına bakarken yüreğimizde ne hissederiz?

Elbetteki kızgınlığımız ve öfkemiz bir anda kaybol­muş ve yerini merhamet almıştır.

Yürekten acırız, merhamet ederiz o kadına.

O halde neden acıdığımızı, neden merhamet etti­ğimizi düşünelim. Tabi ki bu sorunun da cevabı açıktır.

"Belden aşağısı koptuğu için ve kanlar içinde kaldı­ğı için."

İşte şimdi kendimize gelelim!

Bizler müslümanız. Allah'a, peygamberlerine, me­leklerine, İlahi kitaplara, gaybe, ahirete, cennete ve cehenneme iman ediyoruz. Bu iman ile bilmemiz gerekir ki, sokakta gördüğümüz o açık kadın, isyankar yaşantısını sürdürürse cehennem azabına müstahak ola­caktır. Cehennem azabının ne dehşetli ve ne korkunç olduğu ise iman ettiğimiz Kur'an'ı Kerim'de beyan edil­mektedir. Ki bir yıl, bin yıl, bir milyar yıl değil, ebedi bir azaptır. Cehennem azabının yanında, herhangi bir in­sanın belden aşağısının kopması nedir ki?

O kadının belden aşağısının kopmasına acıyor ve merhamet ediyorsak, o kadının mevcut yaşantısı ile gittiği akibete çok daha fazla acımamız, çok daha fazla merhamet etmemiz gerekmez mi?

İşte peygamberlerde bu merhamet vardı. Cehen­nem azabının ne anlama geldiğini idrak eden peygamberler, bir isyankarla karşılaştıkları zaman, onun isyan­kar yaşantısı ile nasıl bir azaba doğru gittiğini idrak ediyorlar ve bu idrakin getirdiği yüce merhamet duygu­larıyla; "Ateşten kendini kurtar, ebedi azaptan kendini kurtar, ne, olur kurtar, ne olur kurtar." diye çırpınıyor­lardı. Onlara merhametle yaklaşıyorlar, yakinen hissettikleri ve yaşadıkları bu merhamet ile ağlıyorlar ve ağlıyorlardı.

Taif'te taşlanan rahmet peygamberi Resulullah (s.a.v.) elbette ve elbetteki kendisine değil, kendisini taslayanlara acıyor, onlara merhamet ediyordu.

Kavimlerine tanınan mühlet zarfında, kavimlerinin kurtuluşu için mücadele eden ve onları merhamet duy­gularıyla kurtuluşa çağıran peygamberler; bu mühletin akabinde küfürlerinde ısrar eden kavimlerini, Sünnetullah gereği va'dedilen azaba terketmektedirler.

(Nuh) Sonunda Rabbine dua etti. "Gerçekten ben yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen intikam al." Kamer 10

Nuh (a.s.)'ın buyurduğu "Ben yenik düşmüş du­rumdayım" ifadesini yanlış anlamamak gerekir. Nuh (a.s.) bir müslüman ve bir peygamber olması hasebiyle onların karşısında hiçbir zaman hor ve zelil bir duruma

düşmemişti. Ancak verdiği bir mücadele vardı. Bu mücadele, onların Rabbani davete teslim olmaları ve kurtuluş bulmaları içindi. Nuh (a.s.) işte bu mücadelede yenik düştüğünü ifade etmektedir. Gizli ve açık olarak onları Allah'a kulluğa davet ettiğini, bu daveti uzun yıllar anlattığını ve açıkladığını belirtmekte ve bütün bunlara rağmen küfürlerinde ısrar eden kavmini, değişmesi ve ertelenmesi mümkün olmayan İlahi tehditten kurtara­madığını ifade etmekte ve Sünnetullah'ın gerçek failine; "Artık Sen, onlara va'dettiğin intikamı al"demektedir.

Sünnetullahın tecellisinden önce birçok peygam­berin, Sünnetullahın tecellisine ilişkin duaları ile karşı­laşıyoruz. Sünnetullah gereği helak edilen birçok kavim, kendilerine gönderilen peygamberlerin nihai duaları akabinde helak edilmişlerdir. Bu durumu elbette ki dikka­te almamız gerekmektedir. Ancak bu durumu dikkate alırken, peygamberlerin duasının Sünnetullah üzerinde müessir olmadığını ve Sünnetullahın bu dualara göre değişmeyeceğini bilmemiz de gerekecektir

Peki duanın anlamı, yeri ve etkisi nedir?

Bilindiği gibi dua Allah'a yönelmek, Allah'a el ve gönül açmak, Allah'a yalvarmak ve Allah'tan istemektir. Allah'a gönülden yönelerek el açan ve boynunu büke­rek Rahmani dualarda bulunan birçok kardeşimizin dua­larına icabet eden Allah (c.c.)'dır.

Kur'an'ı Kerim'deki hareket metoduna vakıf olan dikkatli kardeşlerimiz, Kur'an'ı Kerim'deki dua hakikatine de vakıf olabileceklerdir. Çünkü muhatap aldığı müslü­manlara bulundukları konumun fıkhını veren Kur'an'ı Kerim, bu müslümanlara bulundukları konumda yapma­ları gereken duaları da beyan etmektedir. Şanı yüce Rabbimizden hangi konumda, neyi talep edeceğimizi bilmemiz elbetteki çok önemli bir meseledir. Nitekim bu önemli meselede gafil olan birçok kardeşimiz gelişi güzel dualarda bulunmakta, müşrik ve kafir olarak sıfatlandırdıkları kimseleri beddualara boğmaktadırlar. Oysa ki herhangi bir insanın şerri için dua etmezden önce, o insanın hayrına dua edilmesi ve hayrı için gay­ret sarfedilmesi gerekmektedir. Dualara icabet eden Rabbimiz her konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere yol göstermekte ve hangi konumda neyi istememiz ge­rektiğini lutfu ile beyan buyurmaktadır. Kur'an'ı Ke­rim'deki dua ayetlerini İslami hareketin merhalelerini dik­kate alarak incelediğimiz zaman, hangi merhalede nelere muhtaç olunduğunu ve bu muhtaç olunan şeylerin Allah'tan nasıl istenmesi gerektiğini müşahade edebiliriz. Dua hakkında belittiğimiz bu kısa açıklama dikkate alındığında, peygamberlerin Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin yaptıkları duanın anlamı, yeri ve etkisi daha iyi anlaşılabilecektir. Peygamberlerin kavimleri hakkında yaptıkları bu nihai dua, kavimlerine tanınan mühletin bit­tiğine açık bir işarettir. Nitekim bu duanın akabinde müminler kafirlerden ayrılmakta ve kafirler kendilerine va'dedilen azap ile helak edilmektedir. Sünnetullah'ın te­cellisine ilişkin bazı peygamber duaları Kur'an'ı Kerim'de Şöyle zikredilmektedir.

Nuh dedi kİ: "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma. Çünkü Sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve onlar facirden, kafirden başkasını doğurmazlar. Ey Rabbim beni, annemi, babamı, mümin olarak evime gireni, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla. Zalimle­re de helakten başkasını arttırma." Nuh 26.28

(Lut dedi ki:) "Rabbim, beni ve ehlimi bunların yapmakta olduklarından kurtar." Bunun üzerine onu ve ehlini tamamen kurtardık. Geri kalanlar içinde yalnız bir kocakarı (karısı) vardı. Sonra geride kalan­ları helak ettik. Şuara 169.172

Musa dedi ki: "Ey Rabbimiz, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatındaki zinet ve malları şüphesiz Sen verdin. Senin yolundan saptırsınlar diye mi Rabbimiz? Rabbimiz Sen onların mallarını yok et. Kalplerini şiddetle sık, çünkü onlar acıklı azabı gör­medikçe iman etmeyecekler. 10-Yunus 88

İlahi vahy ile bu gibi dualardan ve duaların akabin­de tecelli eden olaylardan haberdar olan Resulullah (s.a.v.) elbetteki bunlardan birçok örnekler ve ibretler almıştı. Nitekim Habibini bunlardan haberdar eden Allah (cc.) Habibine hangi duayı yapması gerektiğini de bildi­riyordu.

De ki: "Rabbim, onlara vaad edilen tehdidini bana göstereceksen, beni o zalimler topluluğu arasın­da bulundurma Rabbim." Gerçek şu ki, biz onlara va'dettiğimiz tehdidi elbetteki sana göstemeye de kadi­riz. Müminun 93.95

Sunnetullah gerçeğine vakıf olan Ebubekir (r.a.) gibi müslümanlar, Resulullah (s.a.v.)'in Mekke'den hic­ret etmesini Mekke'lilerin helakına yorumlamışlar ve: "Peygamberini şehirlerinden çıkaran Mekke'liler, mutlaka helak olacaklardır" demişlerdir. Tabi ki bu söz bir kehanet degil, bizzat Sünnetullah'a nisbet edilen bir sözdür. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, Resu­lullah (s.a.v.)'in gündeme getirdiği İlahi davet genelde reddedilmemişti ve ayrıca Resulullah (s.a.v.) daveti ka­bul etmeyen herkese degil, küfrün elebaşıları olan Ebu Cehil, Utbe b. Rabia, Velid b. Ukbe ve Ümeyy b. Halef gibi kafirlerin helakı için dua etmişti. Nitekim bu kafirlerin Bedir'de müminlerin eliyle helak edildiklerine şahit oluyo­ruz. Yine bilmemiz gerekir ki, bir veyâ birkaç kavme degil, kıyamete kadar yaşayacak olan bütün insanlığa peygamber olarak gönderilen Resulullah (s.a.v.)'in ve­fatı zamanında dahi, İlahi tebliğ dünyadaki bütün insan­lara ulaşmamıştı.

Tabi ki bunda bir tenakuz yoktur.

Resulullah (s.a.v.)'İn vefatıyla nübüvvet bitmiş fa­kat son nübüvvet sahibi Resulullah (s.â.v.)'in İlahi daveti, son peygambere ümmet olma şuurundaki müminlerce gündeme gelecek ve dünyadaki bütün insanlar aynı İlahi davet ve aynı İlahi tehdit ile karşı karşıya getirile­ceklerdi.

 

Mü'minlerin kafirlerden ayrılmaları

İlahi davetle karşılışıp, Sünnetullah gerçeği ile teh­dit edilen kavimler, hakkı bilmelerine rağmen hakkı red­dettikleri zaman Sünnetullahın hükmü çerçevesine girmekteler ve Sünnetullah gereği helak edilmekdirler.

Kendilerine bildirilen ayetlerin Rabbani olduğunu anlamalarına rağmen inkarda ısrar eden kavimlerin helak olacakları, Musa (a.s.)'ın Firavun'a verdiği cevapta açıkça beyan edilmektedir,

Andolsun ki biz Musa'ya apaçık dokuz ayet ver­dik. İsrailoğularına sor. Onlara geldiği vakit Firavun ona şöyle demişti: "Musa ben seni gerçekten büyülen­miş sanıyorum." O da (Firavun'a): "Andolsun bunları, görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin. Gerçekten ben de seni helak olmuş sanıyorum" demişti. İsra 101.102                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       

Kendilerin tanınan mühlet zarfında İlahi davete açıklık kazandırılmasının ve davetin anlaşılmasına en­gel olan cahili birikimlerin izale edilmesinin görünür hik­metlerinden birisi de budur. Bu açık tebliğ ile yollar belir­ginleşmekte, müslümanların yolu ile kâfirlerin yolu kesin hatlarla birbirinden ayrılmakta ve kafirlerin küfrî yolları apaçık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Suçlu günahkarların yolu apaçık ortaya çıksın diye ayetlerimizi böylece (uzun uzun) açıklamaktayız. En'am 55

İlahi davet açıklık kazandıktan ve kendilerine tanı­nan mühlet bittikten sonra, mü'minlere kafirlerden ayrıl­maları emredilmektedir. Nuh (a.s.) ve beraberindeki müminlerin gemiye binmeleri, Hud (as.), Salih (a.s.) ve Lut (a.s.)'ın müminlerle birlikte kavimlerinden ayrılmala­rı, Musa (a.s.)'ın İsrailoğullarıyla birlikte gece vakti Mısır'dan ayrılması aynı İlahi emrin bir gereği olarak ye­rine getirilmiştir.

Çünkü şanı yüce Rabbimiz mü'minlere, helak edi­lecek olan kavimlerinden ayrılmalarını emretmektedir. Nitekim Resulullah (s.a.v.)'e de, bu sünnetini ifade eden aynı buyruk ile hitap etmiştir.

Oysa sen (onların) içlerinde bulunduğun sürece Allah onları azaplandıracak değiidir. Enfal33

Zikredilen bu hükmü, hiç şüphesiz ki hakkı bilerek inkar eden kafirler için bir kurtuluş, bir bağışlanma olarak anlayamayız. Bu hükümde, Resulullah (s.a.v.) onların içinden ayrılmadıkça onların azaplandırılmayacağı be­yan edilmektedir. Çünkü Sünnetullahın kapsamında, zalimler helak edilirken mü'minlerin kurtarılacağına dair İlahi vaad vardır.

 

Zalimler helak edilirken mü'minlerin kurtarılması

Şanı yüce Rabbimiz kavimlerini İlahi hükümlerle uyaran, Sünnetullah ile tehdit eden ve bu Rabbani tebliğin anlaşılması ve yaygınlaşması için gayret sarf eden müminlerin, zalimler helak edilirken mutlaka ve mut­laka kurtaracağım vaad etmektedir.

Bu İlahi vaad Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde zikre­dilmektedir,

Andolsun ki, biz senden önce kendi kavimlerine (nice) peygamberler gönderdik de onlara apaçık deliller getirdiler. (İman etmedikleri için) Biz de suçlu-günahkârlardan intikam aldık. Mü'minlere yardım et­mek (onları kurtarmak) ise bizim üzerimizde bir haktır. Rum 47                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      

Sonra biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırsa. Mü'minleri kurtarmamız da bizim üzeri­mizde bir haktır. Yunus 103

Zikrettiğimiz ayet-i kerimelerde beyan edilen bu İlahi vaadin tecellisine ilişkin birçok örnekler verilmektedir.

Onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla birlikte gemide olanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları

da (suda) boğduk. Araf64

Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rah­metle Şuayb'ı m onunla birlikte iman edenleri kur­tardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöke kaldılar (helak oldular). Hud 94

Sonra biz onlara olan vaadin doğruluğunu göstererek onları ve dilediklerimizi kurtardık Haddi aşanları ise helak ettik. Enbiya 9

İman edenleri ve korkup-sakınmakta olanları da kurtardık. Neml 53

Zalimler helak edilirken İlahi vaad ile kurtarılan ve kurtarılacak olan müminler elbetteki Rabbani hükümle­re teslim olan ve bu hükümlerin getirdiği sorumluluğu idrak ederek yaşayan müminlerdir. Enfal suresinde zik­redilen "Sen onların içinde bulunduğun sürece Allah onları azarlandıracak değildir" buyruğu Resulullah (s.a.v.) ile birlikte, onun yolunu izleyen dünya müslü­manlarını da muhatap almaktadır.

Tabi ki bu müslümanlar, İlahi mesajı Resulullah (s.a.v.) in  sünnetini   dikkate  alarak  yaşamaya  ve yansıtmaya çalışan müslümanlardır. Sözkonusu İlahi vaad ile müjdelenen müslümanlar, bu kutlu müslümanlardır. Bunlar cahili toplumlarda yaşamalarına rağmen cahiliyeye ve zulme rıza göstermeyen, kötülükten sakındıran, iyiliği emreden müslümanlardır. Bunlar Rabbani ölçüyü esas almadan yaşadıkları şartlara göre değişebilen kimseler değil, Rabbani ölçü ite şartları değiştirmeye talip olan kimselerdir. Söz konusu İlahi vaad ile müjdelenen müslümanlar, bu kutlu müslümanlardır.

Halkı ıslah eden kimseler iken senin Rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi. 11-Hud 117

Ancak!

Hakkı bilmelerine rağmen, haksızlık karşısında sükut edenler, Resulullah (s.a.v.)'in razı olmadığı, boyun eğmediği zalime ve zulme boyun eğenler, razı olanlar, Allan'ın hükmünü bilmelerine rağmen şeytani hükümleri inkar etmeyenler, inkar ettirmeyenler, insanları Allah'a kulluğa davet ederken, şeytana ve şeytanın dostlarına kulluktan menetmeyenler, Allah'tan korkup-sakınmayanlar, zalim ve zulüm karşısında susmayı, müslümanca bir sabır olarak adlandıranlar, çevresindeki uyuşmuş ve uyuşturulmuş insanların kendisine yönelttikleri sevgi, saygı ve itibar ile hoşnut olup, bu cahili değerler ile Allah katında da değerli ol­duklarını zannedenler, malından ve canından taviz vermeyip, Allah'ın hükmünden taviz verenler, yapmadıklarını söyleyip, emrolunmadıkları işleri yapanlar, üç günlük dünya hayatını, ebedi hayata tercih edenler, var olan Allah'tan değil, yok olan yokluktan korkan­lar, müslümanca yaşamasını bilmezken, müslümanca ölmekten söz edenler, zelil bir yaşantıyı, Allah'ın lutfu ile gerçekleşebile­cek olan izzetli ve onurlu bir şehadete tercih edenler.

İşte bunlar, bütün bunlar zalimin zulmünde ve mazlumun günahında hisse sahibidirler. Allah'ın azabı zulmeden zalimlerle birlikte, zulme rıza gösteren bu kimseleri de kuşatacaktır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             

Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden sadece zulmedenlere isabet etmez. Bilin ki Allah'ın azabı çok şiddetlidir. Enfal 25

Bu ayet-i kerimede belirtilen kimseler, zalimin zulmüne güçleri nisbetince müdahale etmeyen kimse­lerdir. Dolayısıyle zalimlerin müstahak oldukları azap, zulme rıza gösteren bu kimselere de dokunmaktadır. Bu kimseler, zalimlere azap edilirken kurtulacak olan kimseler değildir. Rabb'imizin İlahi vaadine muhatap olan müminler, güçleri nisbetince kötülükten sakınan ve kötülükten sakındıran, iyiliği yaşayan ve iyiliği emreden müminlerdir.

Biz kötülüklerden sakındıranları kurtardık. Zulme sapanları da yapmakta oldukları fisk dolaysıyla pek zorlu bir azap ile yakalayıverdik. A'raf 165