On Birinci Bölüm - Akaid - Tevhidmucadelesi - 11. Sayfa
On Birinci Bölüm: GELECEKLE İLGİLİ HABERLER
11.1. KUR'ÂN-I KERÎM'DE YER ALAN GELECEKLE İLGİLİ HABERLER
11.1.1. Hazreti Peygamber'in Bazı Önemli Haberleri
11.1.1.2. Din'in Galebesi İle İlgili önceden Verilen Haber
11.1.1.3. Yeni Bir Dönemin Müjdesi
11.1.1.4. "Yükü Azaltma"nın Manası
11.1.1.8. Kevser Müjdesinin Âhiret İle İlgili Anlamı
11.1.1.9. Ebû Leheb'in Kötü Sonu
11.1.1.10. Mekkelilerin, Hz. Peygamber (a.s.)'i Kovmaları Üzerine Cezalandırılmaları
11.1.1.11. Kureyşlilerin Yenilgisi
11.1.1.13. Kur'ân'ın Mesajı Her Tarafa Yayılacaktır
11.1.1.14. Hz. Peygamber (a.s.)'in Yüksek Mevkii
11.1.1.15. Hz. Peygamber (a.s.) İçin Makam-ı Mahmûd
11.1.1.16. Mağlup Rûm (Bizanslılar)'ların Tekrar Zafer Kazanacaklarına Dair Müjde
11.1.1.17. Firavun'un Nâşının Mumyalanması
11.1.1.18. Ye'cuc, Mecûc'ların Dünyayı Altüst Edecek İstilâsı
11.1.1.19. Yahudilerin Rezil ve Çaresiz Olması
11.2. HADİS'TE YER ALAN GELECEKLE İLGİLİ HABERLER
11.2.1. Arabistan ve İran'a Hakimiyetin Şartı
11.2.2. Kureyş'in Siyasi İktidarı
11.2.4. Müslümanlar, Yahudi ve Hıristiyanlar Gibi Bozulacaklardır
11.2.5. Müslüman Ümmetinin Gelecek Tarihi
11.2.6. Hâkim Sınıf veya Yöneticilerin Bozulması
11.2.8. Müslümanlar Arasında Nifak ve Anlaşmazlık
11.2.9. Mehdî'nin Ortaya Çıkmasıyla İlgili Haberler
11.2.10. "Müceddid-i Kâmil" in Yeri
11.2.11. Mehdi İle İlgili Yaygın Anlayış
11.2.12. Mehdî'nin Çalışmalarının Niteliği
11.2.13. Hz. Îsa'nın Dünya'ya Tekrar Gelişiyle ilgili Haberler
11.2.14. "Mesih Benzeri" Kavramı Yanlıştır
11.2.15. Deccâl'in Ortaya Çıkışıyla İlgili Haberler
11.2.16. Hz. Peygamber (as)'in Buyruklarından Yolun Tayini
11.2.17. Hz. Ammâr bin Yâsir'in Öldürülmesiyle İlgili Haber
11.2.18. Kıyamet'in Gelmesiyle İlgili 10 İşaret
On Birinci Bölüm: GELECEKLE İLGİLİ HABERLER
11.1. KUR'ÂN-I KERÎM'DE YER ALAN GELECEKLE İLGİLİ HABERLER
11.1.1. Hazreti Peygamber'in Bazı Önemli Haberleri
Peygamberler mutlaka doğru çıkan haberleri vermişlerdir. Bu haberlerden bazılarının gerçekleşmesi epeyce zaman almıştır ve bunlardan bazıları ilk bakışta inanılmaz gibi görülmüştür. Halbuki, doğru haberler, peygamberliğin alâmet ve belirtilerinden biridir ve bunlar bir bakıma, Mu'cize mahiyetindedir. Falcıların kehanetleri bazen doğru çıkar bazen çıkmaz, peygamberlerin verdiği haberler ise her zaman doğru çıkar, çünkü onlar bu haberleri ilm-i ilâhîye dayanarak yaparlar. Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)'in istikbal ile ilgili haberlerinden bir bölümü Kur'ân-ı Kerim'de bir bölümü de hadislerde yer almıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz.
"Senin için âhiret, elbette dünyadan daha hayırlıdır." (Duha; 4)
Yukarıdaki ayetin bir anlamı da şudur: "Senin için daha sonraki devir, şimdikinden elbette daha iyi olacaktır." Cenab-ı Allah bu müjdeyi, Hazreti Peygamber (a.s.)'a tebliğe başladığı ilk günlerde vermişti. O sırada müslümanların sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı. İslâm cemaati zayıf ve küçüktü. Buna mukabil, bütün Mekke'liler ve Arap'lar Hazreti Peygamber (a.s.)'e karşıydılar. Görünüşte İslâmiyet'in kök salması, gelişmesi ve güçlenmesine hiç bir imkân yoktu. Durum ümitsizdi. İslâm'ın meşalesi sadece Mekke'nin bir kesiminde yanıyordu ve bunu söndürmek için her taraftan muhalefet rüzgârları esiyordu, işte o sırada, Cenab-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)'den cesaretini kırmamasını istedi ve geleceğin aydınlık günlerini müjdeledi. Allah dedi ki, "Ey Muhammed, bugünkü zorluklardan dolayı yılma. Bundan sonra her geçen gün senin için iyi olacaktır. Şân ve şöhretin artacaktır. Adın her tarafta duyulacaktır ve kullara iletmek istediğin hidayet her tarafa yayılacaktır. Bu durum sadece bu dünya ile sınırlı da değildir, bu dünyada zahmet ve zorluk çeksen de ahiretle bunun semeresini göreceksin. Yani, dünyadaki mevkiin öbür dünyada daha da artacak ve sen orada en yüksek makama nail olacaksın."
Taberânî "Evsâfta ve Beyhakî "Delâil"de İbn Abbas (r.a.)'a dayanarak şu hadisi nakletmişlerdir. Rasûlullah buyurdular ki, "benden sonra benim ümmetimin kazanacağı bütün başarılar gözümün önüne serildi. Bundan çok memnun kaldım. Bunun üzerine Cenab-ı Allah dedi ki, âhiret senin için dünyadan da daha iyi olacaktır."
11.1.1.2. Din'in Galebesi İle İlgili önceden Verilen Haber
"Gerçekten, Rabbin sana verecek sen de razı olacaksın". (Duha; 5)
Allah demek isliyor ki, benim nimetlerimin gelmesi biraz zaman alacak, ama muhakkak gelecektir, öyle gelecektir ki Hz. Muhammed (a.s.) ve O'na iman edenler gerçekten mutluluk duyacaklardır. Allah'ın rahmeti ve ihsanı yağmur gibi yağacaktır. Nitekim, Allah'ın dediği oldu ve Hazreti Peygamber (a.s.) henüz hayatta iken bütün Arap yarımadası ile kuzeyde Bizans İmparatorluğu'nun Suriye sınırına ve İran İmparatorluğu'nun Irak sınırlarına kadar ve doğuda Basra Körfezinden batıda Kızıldeniz'e kadar olan topraklar İslâm İmparatorluğu hakimiyetine giriverdiler. Arabistan'ın tarihinde ilk defa bu topraklar belli bir kanun ve düzene tabi oldular. İslâm yayılması karşısında ayakta durmaya çalışanlar yok oldular. Hicâz ve Arabistan'da kelimeyi şehadet "Lâilaheillâllah Muhammed-ur Rasûlullah"tan başka bir şey duyulmaz oldu. İslâmiyet'in selini, ne müşrikler, ne de ehli kitap durdurabildiler. Arap'ların sadece başları değil, kalpleri de tek Allah'a itaatle eğildiler. Bu insanların inanç, ahlâk, fiil bilgi ve kültürlerinde tam anlamıyla inkılab oldu. İnsanlık tarihinde, Cahiliyye'nin en kötü illetlerine yakalanmış olan bir milletin, sadece 23 yıllık bir süre içinde bambaşka bir millet olup çıktığının başka bir misalini görmek mümkün değildir. İslâm hareketi burada son bulmadı, aksine daha da gelişti, dal budak saldı. Hz. Peygamber (a.s.)'in inkılabçı hareketi daha sonra Asya, Afrika ve Avrupa'nın büyük bir bölümüne hakim oldu ve zaman geçtikçe dünyanın her köşesine yayılmış oldu. Cenab-ı Hakk'ın dünyada Hz. Peygamber'e verdiği nimet ve ihsanlar işte bunlardır. Mükâfatların daha büyükleri de Ahiret'te verilecektir.
Gayri medenî, ümmî bir milletten, talimatı, hidayeti ve öğretileri böylesine inkılabçı olan bir peygamberin çıkması, Allah'ın kudretinin en büyük delili değilse nedir? Bu Peygamber (a.s.)'in getirdiği mesaj öylesine evrensel ve ebedî ilkelere dayanmaktadır ki, bunlar üzerinde bütün insanlık muazzam bir millet olarak yetişebilir ve bunlara göre her zaman yönünü tayin edebilir. Yalancı bir insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu mevki ve makama varamazdı. Arap'lar gibi cahil ve ilkel İnsanlar şöyle dursun, o çağda dünyanın en medeni ve en ileri bir toplumunda yetişen en zeki ve en yetenekli bir lider bile bir millet veya toplumun çehresini böylesine tanınmayacak şekilde değiştiremezdi. Ayrıca, bütün insan soyunun bir platformda birleşip kardeş olabileceği ve muhteşem bir din ve kültür düzenini meydana getirebileceği altın ilkeler yaratamazdı. Bu, gerçekten, Allah'ın inayetiyle vuku bulan bir Mu'cizedir. Demek ki, Cenâb-ı Allah, Hz. Peygambere ve ümmetine vaad ettiği şeyleri vermiştir.
11.1.1.3. Yeni Bir Dönemin Müjdesi
Duha Sûresi'nin ana teması Hazreti Peygamber (a.s.)'in, vahiylerin arasının kesilmesi üzerine düştüğü telaşı gidermek ve İslâm'ı yaymasında karşılaştığı güçlükler ve ümit kırıcı gelişmeler üzerine duyduğu üzüntüye son vermek ve O'nu teselli etmektir. Bu sûrenin başlangıcında "kuşluk vaktine ve karanlığı ile âlemi kaplayan geceye" yemin edilerek Rabbinin kendisini, Hz. Muhammed (a.s.)'i bırakmadığı ve O'na küsmediği belirtilmiştir. Bundan sonra, İslâm'ı yayma faaliyetinin ümit kırıcı ilk devresinden sonra durumun daha iyi olacağı, her geçen günün daha ümit verici, daha ferahlatıcı olacağı kaydedilmiştir. Çok geçmeden Allah'ın kendisine nimet ve ihsanlarını bahşedeceği ve kendisini mesud edeceği ifade edilmiştir. İşte bunlar, Kur'an'ın sarih gaybî haberlerindendirler, ki daha sonra harfiyen gerekleşmişlerdir. Halbuki, bu gaybî haberlerin yapıldığı sırada kimse böylesine muazzam neticelerin' alınacağını, böylesine köklü değişikliklerin meydana geleceğini düşünemezdi bile. Bundan sonra, Allah-u Teâlâ, sevgili peygamberine diyor ki, "Seni terk ettiğimi veya sana darıldığımı nereden çıkardın? Biz senin doğuşundan beri seninle yakından ilgileniyoruz. Sen yetim doğmuştun, seni yetiştirdik ve korunman için olağanüstü tedbirler aldık. Sen doğru yolu bilmezdin, biz sana doğru yolu gösterdik. Sen fakirdin, seni zengin ettik. Bundan sonra da sana birçok nimetler vereceğiz. Bütün bunlar gösteriyor ki, Biz başından beri seni seviyoruz, sayıyoruz ve sana özel ilgi gösteriyoruz."
11.1.1.4. "Yükü Azaltma"nın Manası
"(Habibim) Biz senin göğsünü açmadık mı? Senden yükünü indirip altık." (İnşirah; 1-2)
Müfessirlerden bazıları bu ayetleri şöyle tefsir etmişlerdir: Peygamberlik'ten önceki cahiliyye döneminde, Hz. Muhammed (a.s.) elinde olmayan sebeplerle bazı hala ve günahlar işlemişti ve bundan büyük eziklik duyuyordu. Sanki omzunda bir yük vardı ve bunun kalkmasını istiyordu. Bu ayeti indirmek sureliyle Cenab-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)'in bu yükünü kaldırdığını, bütün hatalarını affettiğini bildirmiştir. Ne var ki, bu tür bir açıklamayı kabul etmiyoruz. Ayetteki Arapça "vizr" kelimesi her zaman mutlaka "günah" veya "hata" anlamında kullanılmaz, aksine "ağır yük" deyimi için de geçerlidir. O halde kelimenin illâ kötü manasını kabul etmek için herhangi bir sebep yoktur. Ayrıca, Hz. Peygamber (a.s.)'in, nübüvvetten önceki yaşantısı öylesine tertemizdi ki, örnek olarak muhaliflerine gösterilmişti. Nitekim, Kur'ân-ı Kerîm'de, Hz. Muhammed'in, Mekke'li kâfirlere şöyle hitap ettiği kaydedilmiştir. "Bundan evvel aranızda senelerce yaşadım." (Yunus; 16). Sonra, Hz. Muhammed (a.s.) diğer insanlardan saklanarak bir günâh işleyecek şahsiyete de sahip değildi. Çünkü, Hz. Peygamber (a.s.) hâşâ böyle bir karaktere sahip olsaydı, Allah, O'nun ağzından Mekke'lilere yukarıdaki şekilde cevap verdirmezdi. O halde, yukarıdaki ayette geçen "vizr" kelimesini "yük" anlamında almak daha doğru olacaktır. Yük de üzüntü ve yorgunluk yüküdür. Hz. Peygamber (a.s.) gibi hassas ve ince duygulu bir kişi için milletinin cehâlet ve dalâleti elem ve esef verici bir husus ve ağır bir yüktü. O'nun gözlerinin önünde her türlü günâhlar işleniyor, putlara tapılıyor, Allah'a ortaklar koşuluyor, evham ve batıl inançların batağına saplanılıyor, hayasızlık ve ahlâksızlığın son örnekleri veriliyor, toplumda haksızlık, adaletsizlik ve zulümle işler yapılıyor, güçlüler güçsüzleri eziyor, yeni doğan kız çocukları diri diri gömülüyor, kabileler kabilelere saldırıyor, intikam almak için and içiliyor ve bazen yüzlerce sene savaşılıyor, hiç kimsenin canı, malı ve namusu güven içinde bulunmuyordu. Hz. Muhammed (a.s.) her şeyi görüyor, hissediyor ve içi kan ağlıyordu, ama hiçbir şey yapamıyordu. Bir çare göremiyordu. Cenab-ı Allah işte bu ağır yükten bahsediyor. Hz. Peygamber'in (a.s.) belini büken bu ağırlığı kaldırdığını söylüyor. Hz. Peygamber efendimiz (a.s.) nübüvvet makamına yükseltildikten sonra aradığını bulmuş oldu. Derdinin çaresinin ne olduğunu anlamış oldu. Hidayet yoluna kavuşmuş oldu. Allah'ın gösterdiği yol, O'nun yükünü hafifletti ve kavuştuğu hidâyetle, sadece Arap'ları değil, bütün insanlığı ıslâh edeceğinin farkına varmış oldu.
"Ve senin şânını da yükselttik." (İnşirah; 4)
Ulu Allah bu sözleri, İslâmiyet'in ilk devresinde söylemişti. O sırada ancak birkaç kişi Rasûlullah (a.s.)'ın etrafında toplanabilmiş O'na iman edebilmişti. O sırada eğer bir kişi kalkıp deseydi ki, Hz. Muhammed (a.s.)'in şan ve şerefi bütün dünyada artacak ve getirdiği mesaj dünyanın dört bir tarafına yayılacak; o zaman bu lâflara herkes gülerdi. Ama, bunları söyleyen ve müjdeleyen Allah'tır ki gelecekte ne olacağını pekalâ biliyordu. Yüce Allah bu sözünü gerçekleştirmeyi irade eni ve bu hususta Mekke'lilere iyi bir ders verdi. Mekke'li kâfirler, Hz. Muhammed (a.s.)'in vaaz ve telkinini baltalamak ve O'nu diğer Arap'ların göründe kötülemek ve küçük düşürmek amacıyla akla gelen her yola başvururlardı. Meselâ, yöntemlerinden biri, Hac mevsiminde Arabistan'ın don bir tarafından Arap'lar Mekke'ye geldiğinde, Mekke'liler gruplar halinde herkese gider, Mekke'de Muhammed (a.s.) adında çok tehlikeli (!) bir adamın bulunduğunu, sihir yaparak baba ile oğul, koca ile karı ve kardeş ile kardeş arasında anlaşmazlık çıkardığını, aileleri bozduğunu ve kabileleri birbirine düşman hale getirdiğini söylerlerdi ve dolayısıyla bu adamdan sakınmalarını isterlerdi. Hac mevsiminin dışında da ziyaret ve ticaret gibi konularla ilgili olarak Mekke'ye gelenlere de aynı şeyleri anlatırlardı. Fakat, Allah'ın hikmetine bakın ki, bu menfi propagandanın bazı müsbet ne yönleri de görülüyordu. Bir kerre, Mekke'ye her ne sebepten olursa olsun, gelenler arasında Hz. Muhammed (a.s.) adını bilmeyen kalmadı. Adı, sanı belli olmayan ümmi bir peygamberin adı böylece kısa bir zamanda bütün Arap yarımadasında ve hatla diğer bazı bölgelerde duyulmuş oldu. Bulun kabileler ve gruplar "Muhammed" ismini tanımış oldular. Gayet tabiidir ki, Hz.Muhammed (a.s.)'in adını ve hakkındaki bu kadar dedikoduyu duyan herkes, kendisinin kim olduğunu, nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu, neler söylediğini, ne yaptığını, "sihri"nin nasıl olduğunu, bundan etkilenenlerin kim olduğunu merak etmeye başladı. Mekke'li kâfir ve müşriklerin propagandası arttıkça, Hz. Muhammed (a.s.) ile ilgili merak da arttı. Ve Arabistan'ın her köşesinden İnsanlar bu "ilginç" (!) adamı görmek amacıyla akın akın Mekke'ye gelmeye başladılar. Merak ve arayış içinde olanlar, bu harika kişinin ahlâk ve siretini görünce cazibesine kapılmaya başladılar. Kur'ân-ı Kerîm'i işiten ve talimatını öğrenen kimseler, bu "kâhin" (!) in mesajının ne olduğunu anladılar. Ve "sihir" denilen ilâhî mesajın aslında bir iksir olduğunu, bunu kabul edenlerin yaşantılarında muazzam inkılap meydana geldiğini gören kimseler de İslâmiyet'in çemberine girmeye başladılar. Menfi ve kötü propaganda, faydalı bir hale dönüştü. Öyle ki, Mekke'den Medine'ye hicret yaklaşırken Arap kabileleri ve sülaleleri arasında, Rasûlullah (a.s.)'ı tanımayan veya aralarında birkaç iman sahibinin bulunmadığı kabile kalmamıştı. Hz. Peygamber (a.s.)'in şan ve şerefinin yükselmesinin bu birinci merhalesiydi.
Medine'ye hicretten sonra ikinci merhale başladı. Bu dönemde bir yandan münafıklar, Yahudiler ve Arap eşrafı Hz. Muhammed (a.s.)'i kötülemeye çalışırken, bunun tam aksine bir avuç müslüman, herkesin gönlünü fetheden insanlık ve uygarlık örneklerini veriyorlardı. Müslümanlar, Medine'de kurdukları İslam Devleti’yle, Allah'a inanma, O'ndan korkma, ibadet ve takvâ, temiz karakter ve ahlâk ile adâlet, eşitlik, sosyal adâlet, istişare, kalkınma ve refah, sosyal hizmet, söz tutma ve doğruluğun en güzel örneklerini sunuyorlardı. Düşmanları, Hz. Peygamber (a.s.)'in artan nüfuzunu savaş ve çarpışmalarla durdurmak istediler. Fakat, Hz. Peygamber (a.s.)'in eşsiz liderliğinde kurulan imanlı cemaat ve ordu, disiplin, düzen, cesaret, ölüme meydan okuma ve savaşta da bazı ahlâk kurallarına riayet etme gibi vasıflarla düşmanlara galip geldi ve nihayet bütün Arabistan'da İslâm'ın bayrağını dalgalandırmayı başardı. On senelik kısa bir müddette Rasûl-ü Ekrem (a.s.)'in şanü şerefi öylesine yükseldi ki, düşmanların bütün gayretlerine rağmen Arabistan'ın her köşesinde herkes kelime-i şehadet getirmeye başladı.
Bundan sonra üçüncü bir merhale daha vardır; ki Hulefa-i Râşidîn ile başladı ve zamanımıza kadar devam ediyor. Bu müddet içinde Hz. Peygamber (a.s.)'in şanı ve şöhreti dünyanın her tarafına yayılmıştır ve bu durum inşallah kıyamete kadar devam edecektir. Hakikaten, bugün dünyada hiçbir yer yoktur ki orada müslümanlar bulunmasın, günde beş vakit ezan okunmasın, her ezanda Hz. Muhammed (a.s.)'in mübarek ismi anılmasın, namazlarda ruhu için dua edilmesin, cuma hutbelerinde O'ndan bahsedilmesin, senenin 12 ayında ve her gün ve günün 24 saatinde yeryüzünün herhangi bir yerinde zikri yapılmasın. İşte bu da Kur'ân-ı Kerîm'in doğru çıkan haberlerinden biridir. Çünkü, Hz. Muhammed (a.s.)'in zikri ve fikrinin her zaman ve her tarafta yapılacağı müjdelendiği zaman kimse bunu tasavvur bile edemezdi. Hadislerde, Hz. Ebû Saîd Hudrî (r.a.)'in bir rivâyeti şöyledir: "Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki, Cebrail (a.s.) bana geldi ve dedi ki, 'Benim Rabbim ve Sizin Rabbiniz soruyor ki, şanınızı nasıl yükselttim?' Ben dedim ki, 'Allah iyi bilir.' O dedi ki, Allah buyurmuştur ki, 'Benim adım zikredildiği zaman senin adın da zikr edilecektir.'" (İbn Cerîr, İbn-i Merdûye, Ebû Nuaym). Tarihi gerçekler bu sözleri haklı ve doğru çıkarmıştır.
"(Habibim) Bizim senin göğsünü açmadık mı?". (İnşirah; 1)
Sûrenin bu sual ile başlaması ve daha sonra geçen ibareler gösteriyor ki, Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.) o sıralarda İslâm'ın tebliği ile ortaya çıkan güçlüklerden hayli üzgün ve endişeliydi. İşle bu sûrede Cenab-ı Allah, Hazreti Peygamber (a.s.)'i teselli ediyor ve kendisine gösterdiği yakın ilgisini hatırlatıyordu. "Göğsün açılması"yla ilgili deyim Kur'ân-ı Kerim'de geçtiği yerlerde iki anlam taşımaktadır. Meselâ, En'âm sûresinin 125. ayetinde şöyle bir ifadeye rastlanıyor: "Allah, hidayetini dilediği kimsenin göğsünü, İslâm için açar." Zümer suresinin 22. ayeti ise şöyledir: "Allah'ın İslâm için göğsüne genişlik verdiği bir kimse ki, o, Rabbi tarafından hidayet nuru üzerindedir." Bu her iki ayette, "göğsün açılması" ifadesinin anlamı, her türlü karmaşık fikir ve kaygıdan sıyrılıp doğru yolun İslâm olduğuna; inanç, ahlâk, medeniyet ve kültür ile ilgili İslâm'ın bütün öğretilerine inanmaktır. "Göğsün açılması" deyiminin bir başka anlamı şöyle izah edilebilir. Şuara sûresinde, (âyet; 12-13) Allah Hz. Musa'yı peygamberlik makamına getirdikten ve Fir'avun gibi zalim ve güçlü bir imparator ile çarpışma emri verdikten sonra, Hz. Musa'nın şöyle dediği kaydedilmiştir. "Rabbim, beni tekzip etmelerinden korkuyorum. Göğsüm (kalbim) daralıyor. Dilim açılmıyor." Bunun yanı sıra Tâhâ sûresinde Hz. Musa'nın Allah'a şöyle dua ettiği belirtilmiştir; "ey Rabbim, göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. (Âyet; 25-26). Bu ayetlerde "göğsün sıkılması", büyük bir imparatora karşı çıkmanın verdiği dehşet, korku ve heyecan ile endişedir. Yani, Musa tek başına Fir'avun gibi güçlü ve zalim bir hükümdara karşı çıkmaya cesaret edemiyordu. "Göğsün açılması" veya "genişlemesi"nin manası da cesaret kazanmak ve cesaret toplamaktır.
İnşirah sûresinin söz konusu ayetini bu açıdan inceleyecek olursak, burada "göğsün açılması" deyiminin yukarıdaki her iki mânâyı da ihtiva ettiğini anlamış olacağız. Bundan anlaşılıyor ki, nübüvvetten önce Rasûlullah (a.s.) müşrik Arap'ların, Hıristiyan, Yahudi, mecûsî ve diğer dinde olanların inanç ve akidelerini kabul etmiyordu ve ayrıca, Tevhid'i kabul eden bazı Arap'ların "Hanifliği"nden de memnun değildi. Zira, "Haniflik" müphem ve muğlak bir akide idi. Bunda doğru yolun hiçbir ayrıntısı yoktu. Hz. Muhammed (a.s.) doğru yolun ne olduğunu bilemediği için zihnen huzursuzdu ve bir arayış içinde idi. Cenab-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)'e nübüvvet ihsan etmek suretiyle huzursuzluğunu giderdi ve gönlünü rahatlattı. Âyeti diğer açıdan inceleyecek olursak, o zaman bundan şu anlamı çıkarabiliriz. Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed (a.s.)'e peygamberlik ihsan etmekle birlikte, bu yüce makamın gerektirdiği cesaret, azim, kararlılık ve geniş kalpliliği de verdi. Allah, Hz. Peygamber (a.s.)'e, hiçbir insanın sahip olamadığı ve olamayacağı ilim verdi. Her çetin meselenin üstesinden gelebilmesi için akıl ve hikmet verdi. Cahil bir toplumda ve dalâletin en karanlık döneminde, hiçbir maddî imkânı olmaksızın düşmanlar ve muhalifleriyle mücadele etmesini mümkün kıldı. İslam bayrağını açlıktan sonra muhalefetin en şiddetli rüzgârına karşı dimdik ayakta kalmasını sağladı. Bu yolda karşılaşılacak her türlü zorluk ve acıya karşı gülerek karşı koyma cesareti verdi. Cenab-ı Allah'ın bu kadar inayet ve ihsanlarından sonra Hz. Muhammed (a.s.)'in üzülmesine ve cesaretini kaybetmesine gerek var mıydı?
Bazı müfessirler bu ayetlerde geçen "göğsün açılması" deyimini fiilen göğsün açılması veya yarılması anlamında almışlardır. Bu müfessirler, bu ayetleri, hadislerde geçen "göğsün açılması Mu'cizesinin bir delili olarak kabul etmişlerdir. Fakat hakikat şu ki, söz konusu Mu'cize ancak hadisteki rivâyetlerle ispatlanabilir. Bu Mu'cizeyi Kur'ân-ı Kerîm ile ispatlamaya gerek yoktur. Aslında Arapça "şarh-ı sadr" deyimi, hiçbir şekilde "göğsün yarılması" anlamında alınamaz. Nitekim, Allame Alûsî "Ruh-ul Me'ânî" de şunları söylemiştir: "Araştırmacıların burada geçen 'Şarh' kelimesini göğsün fiilen açılması veya yarılması anlamında almaları doğru bir şey değildir."
Peygamberliğin, vaaz ve tebliğin ilk günlerinde, Hazreti Muhammed (a.s.) büyük bir muhalefetle karşılaşırken, her taraftan güçlüklerle yüz yüze gelirken, bütün bir millet engel çıkarırken ve bir avuç müslüman için hiçbir yerde sığınma ve kurtuluş imkânı görülmezken, Cenabı Allah, Hz. Peygamber (a.s.) ve yanındakileri teselli etmek ve cesaretlerini arttırmak amacıyla çeşitli ayetler indirmiştir. Bunlar arasında daha önce gördüğümüz gibi, Duha suresi de yer alıyor. Bu surede şöyle buyurulmuştur: "Senin sonun elbette ilkinden hayırlıdır. Gerçekten, Rabbin sana verecek de râzı olacaksın" (âyet; 4-5). İnşirah sûresinde şöyle denilmiştir: "Ve senin şanını da yükselttik" (âyet; 4). Yani, Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)'yı kötülemek ve yolunda engeller çıkarmak için müşrikler ne yaparsa yapsınlar, bunun sonu selâmettir. Şan ve şerefi yükseltilecektir. Bundan sonra şu ifadelere rastlanıyor: "Muhakkak her güçlükle beraber kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber kolaylık vardır" (âyet; 5-6). Yani, Hazreti Peygamber (a.s.)'e deniliyor ki, "Sen cesaretini kaybetme, bugünkü güçlükleri yeneceksin ve geleceğin aydınlık olacaktır."
İşte bu şartlar altında, Cenab-ı Allah (cc.) Kevser sûresini de indirmek suretiyle Rasûlullah (a.s.)'ı teselli etmeye çalıştı. Bu sûrede, muhaliflerinin mahvolacağını ve aydınlık günlerin yakın olduğunu müjdeledi. Kureyş'li kâfirler, Hz. Muhammed (a.s.)'in yeni dini yaymaya başlamakla ailesinden, yakınlarından ve milletinden kopup yapayalnız kaldığını söylüyorlardı. Hz. İkrime (r.a.) tarafından rivayet edilen bir haberde deniliyor ki, Hz. Muhammed (a.s.), peygamberlik makamına yükseltildikten sonra Kureyş'i İslâmiyet'e davet etmeye başlayınca, Kureyş'liler şöyle demeye başlamışlardı: "Muhammed (a.s.) milletinden, bir ağacın yerden koptuğu gibi kopmuştur." (İbn-i Cerîr). Yani Hz. Muhammed (a.s.) sökülen bir ağaç gibi, kısa bir süre sonra kuruyup yok olacaktır. Muhammed bin İshâk diyor ki, Mekke'li kabile reisi As bin Vâil Sehmi'nin yanında Rasûlullah (a.s.)'tan bahsedilirken şöyle derdi: "Aman siz de; boş verin bu adamı, o kökü olmayan bir adamdır. Erkek evlâdı yoktur. Ölürse adını ancak kimse bile kalmaz." Şemir bin Atiyye (r.a.) diyor ki, başka bir Mekke'li reis, Ukbe bin Ebî Muayt da Rasûlullah (a.s.) hakkında benzeri sözler söylerdi. (İbn-i Cerîr). İbn Abbas'ın (r.a.) rivâyetine göre, bir defasında Medine'nin Yahudi kabile reisi, Ka'b bin Eşraf Mekke'ye geldiğinde Mekkeli kabile reisleri kendisine şöyle dediler: "Allah aşkına şu adama bakın, milletinden kopmuş, ama kendisini bizden üstün görüyor. Oysa Kâbe'nin bekçisi, yöneticisi ve Hacc'ın düzenleyicisi biziz." (Bezzâr). Bu olayla ilgili İkrime'nin rivâyetinde, Kureyş'lilerin Hz. Muhammed (a.s.) için şu kelimeleri kullandığı kaydedilmiştir: "Zayıf, çaresiz, yalnız ve milletinden kopmuş, evlatsız adam." (İbn-i Cerir). İbni Sa'd ile İbni Asâkir'in rivayetlerine göre Hazreti Abdullah bin Abbas şunları anlatmıştır: "Rasûlullah (a.s.)'ın en büyük oğlu Kâsım (r.a.)'dı. O'nun küçüğü Hz. Zeyneb (r.a.) idi. O'nun küçüğü, Abdullah (r.a.) idi. Daha sonra sıra ile üç kız vardı: Ümm-ü Külsüm, Fatma ve Rukiyye (r.a.) Bunlardan ilk önce Hz. Kâsım vefat etti, daha sonra Hz. Abdullah." Herhalde, bunun için As bin Vâil, "erkek evlâdı yoktur" deyimini kullanmıştı. Bazı diğer hadislerde As'ın şöyle dediği nakledilir: "Muhammed (a.s.) köksüzdür. Hiçbir erkek evlâdı yoktur, ki O'nun yerini alabilsin. Öldükten sonra adı dünyadan silinecektir, ve siz de ben de, ondan kurtulacağız." Abd bin Humeyd'in İbn Abbas'a dayanarak naklettiği haberden de, Hazreti Peygamber (a.s.)'in ikinci erkek evlâdı, Hz. Abdullah vefat edince Ebû Cehil'in de benzeri sözler söylediği anlaşılıyor. Şamir bin Atiyye'nin bir rivâyeti İbn Ebî Hâlim tarafından nakledilmiştir. Bunda da, Rasûlullah (a.s.)’ın acılı anında Ukbe bin Muayt'ın sevinmek suretiyle aynı alçaklığı sergilediği kaydedilmiştir. Atanın ifadesine göre, Hazreti Peygamber ikinci oğlunu kaybedince, amcası Ebû Leheb (ki evi Rasûlullah (a.s.)'ın evinin tam karşısında idi) koşarak müşriklere gitti ve onlara şu müjdeyi verdi, "Bu gece Muhammed evlatsız kaldı ve kökü kazındı."
İşte bu cesaret kırıcı şartlarda Kevser sûresi Rasûlullah (a.s.)'a nâzil oldu. Kureyş'liler, şirklerini alenen reddettiği ve tek Allah'a itaat ve ibadeti kabul ettiği için Hz. Muhammed (a.s.)'a karşıydılar. Bu sebeple, Hz. Muhammed (a.s.)'in, peygamberlikten önce sahip bulunduğu mevkî, makam ve haysiyetine sünger çekilmişti. Ve güya Hz. Peygamber, milletinden çıkarılmıştı, bağı koparılmıştı. Bir avuç taraftarı da çaresiz ve yalnız idi. Herkesin eleştirisi ve baskısına hedef oluyorlardı. Bu acılar dinmeden, Hazreti Peygamber (a.s.)'in büyük oğlu da vefat etti. Böyle kederli günlerde dost, ahbab komşu ve yakınlarından yakın ilgi ve sevgi beklerken, muhalifleri seviniyor ve mutluluktan uçuyordu. O'na taziyede bulunacak, O'nu teselli edecek ve derdini paylaşacak kimseler yoktu. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, Kur'ân-ı Kerîm'in en kısa sûrelerinden biriyle, Hz. Muhammed (a.s.)'e müjdelerin en büyüğünü verdi. Bu müjde şimdiye kadar hiçbir insana nasip olmamıştı. Ayrıca, Hz. Peygamber (a.s.) ile alay eden ve O'nun neslinin tükendiğini söyleyenlerin kendi nesillerinin kesileceği, köklerinin kazınacağı belirtildi: "(Ey Muhammed,) Biz sana kevseri verdik. O halde Rabbine ibâdet et, dua et. Kurban kes. Sana ta'n edenin kendisi ebterdir (nesli kesiktir.)"
Yukarıdaki sûrede geçen Arapça "ebter" kelimesi, "kesmek" anlamına gelen "betera" kökünden gelmektedir. Fakat burada bir deyim olarak ve çok geniş anlamda kullanılmıştır. Hadiste, başka bir rek'atı olmayan namaz için "buteyra", yani "tek rek'at" tabiri kullanılır. Başka bir hadiste şöyle denilmiştir: "Ehemmiyeti olan herhangi bir iş Allah'ın hamdı olmaksızın başlatılırsa ebterdir." Yani böyle bir iş temelsizdir, dayanaksızdır, istikrarlı olamaz ve sonu iyi değildir. Murada ermeyen kişi için "ebter" denilir. Kaynakları ve imkânları olmayan, kısacası, nüfuzlu olmayan bir kimse de ebterdir. Hakkında hiçbir hayır düşünülmeyen, kendisinden hiçbir hayır beklenmeyen, başarı şansı sıfır olan kişi ebterdir. Kendi aile, sülâle ve yakınlarından kopmuş olan insan ebterdir. Erkek evlâdı olmayan, ya da doğup ölmüş olan şahıs ta "ebter" sayılır. Zira, ondan sonra onun soyunu sürdürecek kimse kalmıyor. Nesli tükeniyor ve kendisi öldükten sonra soyu tarihe karışıyor. Kureyş'li kâfirler hemen hemen bulun bu anlamlarda Muhammed Rasulullah (a.s.)'ı "ebter" olarak çağırıyorlardı. Bunun için Allah dedi ki, 'Ey Peygamber, sen "ebter" değilsin, ebter olan Kureyş'lilerin ta kendileridir.' Dikkat edilirse bu sadece bir karşı suçlama değildi, aksine bir hakikatin dile getirilmesiydi ve önemli bir ilâhî müjde idi. Zira, bu müjde yapıldığı zaman herkes sırf Hz. Muhammed (a.s.)'in "ebter" olduğunu sanıyordu. Vaziyet ve şartlar bunu gösteriyordu. Aksi bir şey iddia edilemezdi. Mekke ve Arabistan'ın en varlıklı, güçlü ve nüfuzlu kabile reislerinin bir gün "ebter" olacağını, yani kanalları kopmuş kuşlara döneceğini tasavvur etmek bile mümkün değildi, fakat aradan sadece birkaç sene geçtikten sonra durum tamamıyla değişiverdi. Öyle zaman oldu ki, Ahzâb gazvesi sırasında (hicretten sonra beşinci yıl) çok sayıda Kureyş'li kabile reisi, Arap eşraf ve Yahudi kabileleri büyük bir ordu ile Medine'ye yürümüşlerdi ve Hazreti Peygamber ile vefakâr arkadaşları siper kazarak kendilerini savunmaya çalışmışlardı. Ve öyle zaman da geldi ki, sadece üç sene sonra, (h.s. 8) İslâm Ordusu muzaffer bir şekilde Mekke'ye girerken Kureyşlileri savunacak ve onların yardımına koşacak kinişe yoktu. Çaresizlik içinde silâhlarını bırakmak ve teslim olmak zorunda kalmışlardı. Bundan bir yıl sonra bütün Arap yarımadası Rasûlullah (a.s.)'ın buyruğu altında idi. Ülkenin her köşesinden kabileler gelip kendisine biat ediyor ve bağlılıklarını bildiriyorlardı ve düşmanları yapayalnız kalmıştı. Adları, sanları dünyadan öylesine silindi ki, evlâtları dünyada kaldıysa da bugün onların Ebû Cehil, Ebû.Leheb, As bin Vâil veya Ukbe bin Ebî Muayt gibi İslam düşmanlarının çocukları olduğunu kimse bilmedi. Hatta kendi evlâtları bile bugün atalarının İslâm düşmanları olduğundan iftihar edemez. Bunun tam aksine bugün yüz milyonlarca müslüman, dünyanın her tarafında Hazreti Peygamber (a.s.)'e selâm göndermekte, adını sevgi ve saygıyla anmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.)'in soyu yani ehli-beyt uzun müddet herkesin alakasını çekmiş, herkesin sempatisi ve desteğini kazanmıştır. Milyonlarca insan sadece Rasûlullah (a.s.)'a değil, ailesine, ve soyuna mensup olmaktan gurur duymuş, herkesin takdirini ve övgüsünü kazanmıştır. Hz. Muhammed (a.s.)'in yakınları şöyle dursun, sahabeleriyle bile yakın ilişkide olmak müslümanlar için büyük bir şereftir. O'nun için bugün yüzlerce, binlerce ve yüz binlerce Seyyid, Alevî, Abbasî, Haşimî, Sıddikî, Farukî, Osmanî, Zübeyri ve Ensârî vardır, ama Ebû Cehlî veya Ebû Lehebî hiç yoktur. Tarih, Rasulullah (a.s.)'ın değil, muhalif ve düşmanlarının "ebter" (nesli kesik) olduğunu ispatlamıştır.
11.1.1.8. Kevser Müjdesinin Âhiret İle İlgili Anlamı
Kevser çeşmesiyle ilgili Hz. Peygamber (a.s.)'in dedikleri şunlardır:
1) Bu çeşme Mahşer'de Hz. Peygamber (a.s.)'e ihsan olunacak, hem de herkes "El-Ataş" "El-'Ataş" (su, su) diye bağırırken, işte tam bu sırada Hz. Muhammed (a.s.)'in ümmeti çeşme başında toplanıp suyu kana kana içecek. Hz. Peygamber oraya herkesten önce varıp lam ortasında bulunacaktır. Peygamber efendimiz (a.s.)'in sözleri şöyledir: "O, kıyamet günü ümmetimin başında toplanacağı bir havuzdur." (Müslim: Kitab-üs-Salât, Ebû Davûd: Kitab-üs-Sünne). "Ben hepinizden önce oraya varmış olacağım." (Buhari; Kitab-ür-Rikâk ve Kitab-ül-Fiten, Müslim; Kitab-ül-Fezâil ve Kitâb ül-Tehâret, İbn-i Ma'ce; Kitab-ül Menasik ve Kitab-üz-Zühd, Müsned-i Ahmed: Rivâyet edenler: Abdullah bin Mes'ud, Abdullah bin Abbas, Ebû Hureyre). "Ben sizden evvel varacağım ve sizin için şahitlik yapacağım ve Allah'a yemin ederim ki, bu çeşmeyi şu ânda görüyorum." (Buhârî: Kitab-ül-Cenâiz, Kitab-ül-Megâzî ve Kitab-ür-Rikâk).
Rasûlullah (a.s.) bir defasında ensara hitap ederken şöyle buyurdular: "Benden sonra siz menfaatçılık ve akrabacılıkla karşı karşıya geleceksiniz. Ama siz sabır edeceksiniz, ta ki benimle havuzda buluşmanıza kadar." (Buhârî; Kitâb-u Menâkıb-ül-Ensâr ve Kitâbül-Meğâzî, Müslim; Kitab-ül Emâre, Tirmizî; Kitab-ül-Fiten). "Ben kıyamet günü havuzun başında, olacağım." (Müslim, Kitab-ül Fezâil). Hazreti Ebû Berze El-Eslemî'ye sordular, "acaba siz çeşme hakkında Rasûlullah'tan herhangi bir şey duydunuz mu? Dedi ki, bir değil, iki değil, üç değil, dört değil, beş değil, birçok defa duydum. Bunu kabul etmeyen inşallah bu çeşmenin suyunu içemeyecektir." (Ebû Davud: Kitab-üs-Sünne).
Ubeydullah bin Ziyâd, Kevser çeşmesiyle ilgili rivâyetlerin yanlış olduğunu zannederdi. Hatta, Ebû Berze El-Eslemî ile Berâ' bin Âzib ve Âiz bin Amr'ın bütün rivâyetlerini yalanlamaya kalkıştı. Nihayet, Ebû Sebre, Hz. Abdullah bin Amr bin As'tan duyarak kaydettiği bir yazıyı getirdi. Yazıda Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu kayıtlıydı: "Haberiniz olsun, benim ve sizin buluşma yeriniz benim havuzumdur." (Müsned-i Ahmet, Abdullah bin Amr bin As tarafından nakledilmiştir).
2) Söz konusu havuz veya çeşmenin büyüklüğü hakkında bazı farklı ifadeler vardır. Ancak üzerinde genellikle anlaşılan ölçüsü, Eyle (İsrail'in bugünkü Eylat limanı)'den Yemen'in San'a kentine kadar veya Eyle'den Aden'e ya da Amman'dan Aden'e kadar uzun ve Eyle ile Hucfe (Cidde ile Rabiğ arasında bir yer)'ye kadar geniş, şeklindedir. (Buhârî; Kitab-ur-Rikâk, Ebû Davûd Et-Tayâlisî, hadis no: 995, Müsned-i Ahmed. Rivayet edenler: Ebû Bekir Sıddîk ve Abdullah bin Ömer, Müslim; Kitab-ut-Tehâret, Kitab-ul-Fezâil, Tirmizî; Sıfat-ul-Kıyâmet bölümü ve İbn Mâce; Kitab-üz-Zühd).
Bu demek oluyor ki, kıyamet günü belki de bugünkü Kızıldeniz, Kevser çeşmesine veya havuzuna dönüştürülecek. Ama tabii, Cenab-ı Allah bunu dâha iyi bilmektedir.
3) Bu havuzdan bahsederken bir defasında Rasûlullah (a.s.) dediler ki, "buna Cennet'in nehri Kevser suyu katılacaktır." Bir başka hadis şöyledir: "Bu havuza cennetten su getiren iki çeşme akacaktır." (Müslim; Kitab-ul-Fezâil). Bir başka hadis de şöyledir: "Cennet'in nehri Kevser'den bir çeşme bu havuza açılacaktır." (Müsned-i Ahmed: Rivayet eden: Abdullah bin Mes'ud).
4) Bu havuzun suyundan bahsederken Hz. Peygamber (a.s.) demişlerdir ki, "bu su süt (bazı rivayetlerde gümüş ve kar) ten daha beyaz,-buzdan daha soğuk ve baldan daha tatlı olacaktır. Dibindeki toprak mis gibi kokacaktır. Havuzun başında, gökteki yıldızlar kadar sürahi ve kaplar bulunacaktır. Bu suyu bir kez içen bir daha susamayacaktır. Bunu içmeyen ise hiçbir zaman susamışlığını gideremeyecektir." Havuz ve suyuyla ilgili bu ifadeler çok az farklarla bir çok hadiste yer almışlardır: (Buhârî; Kitab-ur Rikak, Müslim; Kitab-ut-Tehâret ve Kitab-ul-Fezâil, Müsned-i Ahmed. Rivayet edenler: İbn-i Mes'ûd, İbn-i Ömer, Abdullah bin Amr bin As, Tirmizî: Sıfatül Kıyamet bölümü, İbn Mâce; Kitab-uz-Zühd, Ebû Davûd et-Tayalisi: hadis no: 995, 2135).
5) Kevser çeşmesi veya havuzu ile ilgili olarak Hazreti Peygamber kendi devrinin insanlarını defalarca ikaz etmiş ve kendisinden sonra yolunu değiştiren veya yolundan sapanların bu havuzun suyunu içemeyeceklerini beyan etmiştir. Rasûlullah'ın ifadesine göre, bu gibi İnsanlar havuzun başından uzaklaştırılacaklardır ve oraya bir daha yaklaştırılmayacaklardır. Rasûlullah (a.s.) diyecek ki, bunlar benim adamlarımdır. O zaman bu adamların, kendisinden sonra neler yaptıklarını bilmediği hatırlatılacaktır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.) de bunları defedecektir ve kendisinden uzak durmalarını isteyecektir. Bu rivâyet de çeşitli hadislerde yer almıştır. (Buhârî; Kitâb-ur-Rikâk, Kitab-ul-Fiten, Müslim; Kitab-ut-Tehâret Kitâb-ul-Fezâil, Müsned-i Ahmed. Rivayet edenler: İbn Mes'ûd ve Ebû Hureyre; İbn Mâce, Kitab-ul Menasik), İbn Mâce'nin bu hususla naklettiği hadis acıklı kelimelerle doludur. Bu hadiste Hz. Peygamber (a.s.)'in şöyle dediği belirtilmiştir: "Haberiniz olsun, ben sizden önce havuzun başına varmış olacağım. Sizi görerek, diğer ümmetlerin yanında benim ümmetimin sayısının çok olduğundan iftihar edeceğim. O zaman yüzüme leke sürmeyin. Dikkatli olun. Bazılarınızı kurtaracağım, bazıları ise benden uzaklaştırılacaktır. Ben diyeceğim ki; Ya Rabbi, bunlar sahabelerimdir. O diyecektir ki, sen, senden sonra bu adamların ne garip şeyler yaptıklarını bilmiyorsun." İbn-i Ma'ce'ye göre Rasûlullah (a.s.) bu sözleri, Arafat'taki hutbesinde söylemiştir.
6) Bu havuzla ilgili olarak Hazreti Peygamber sadece kendi devrinin insanlarını değil, kıyamete kadar gelecek nesilleri de uyarmıştır ve demiştir ki, "Benden sonra tarzımı değiştirecek ve yolumdan ayrılacak olan müslümanlar bu havuza yaklaştırılmayacaklardır. Ben diyeceğim ki, Rabbim, bunlar benim adamlarımdır, benim ümmetimdendirler. Cevap verilecek ki, 'Siz bilmiyorsunuz, bunlar sizden sonra ne gibi değişiklikler yaptılar ve hep ters yola gittiler.' Ondan sonra ben de onları defedeceğim ve havuza gelmelerine mani olacağım." Bu ifade de çeşitli hadislerde yer almıştır. (Buhari; Kitab-ul-Musâkât, Kitab-ur-Rikâk, Kitab-ul-Fiten, Müslim; Kitab-ut-Tehâret, Kitab-us-Salât, Kitab-ul-Fezâil, İbn-i Ma'ce; Kitâb-uz-Zühd, Müsned-i Ahmed, Rivayet eden: İbn-i Abbas).
Kevser çeşmesiyle ilgili hadisler 50'den fazla sahabe tarafından nakledilmiştir. Gerçi bu hadislerde "Kevser" adı geçmemiştir, ama daha sonraki muhaddis ve müfessirler bundan Kevser havuzu veya çeşmesinin kastedildiğini belirtmişlerdir. İmam Buhârî Kitab-ur-Rikâk'in son bölümünün başlığına zaten "Kevser" kelimesini eklemiştir. Ayrıca, Hz. Enes'in bir rivâyetinde bizzat Hz. Peygamber (a.s.)'in "Kevser'i şöyle tarif ettiği nakledilmiştir: "Bu, benim ümmetimin varacağı bir havuzdur."
Cennet'teki Kevser nehrinin Rasûlullah (a.s.)'a ihsan edilmesine ilişkin de çeşitli hadislere rastlanmaktadır. Hazreti Enes'in birçok rivayetlerinde -ki bazıları serahat ile Rasûlullah (a.s.)'ın sözlerini içermektedir-şöyle denilmiştir: Mirac sırasında Hz. Peygamber (a.s.) Cenneti gezdi. Ve Cennet'te bir nehir gördü. Bu nehrin kenarında inci ve elmaslar ile burçlar yapılmıştı. Nehrin dibindeki toprak "misk-i ezfer"den yapılmıştı. Rasûlullah (a.s.) kendisine Cennet'i gezdirmekte olan Hz. Cebrail veya başka bir meleğe sordu: "Bu nedir?", Melek cevap verdi: "Bu, Cenab-ı Allah'ın size armağan ettiği Kevser nehri'dir" (Müsned-i Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî, Ebû Davûd Tayalisî, İbn Cerîr).
Hz. Enes'in rivâyet ettiği bir başka hadis şöyledir: Rasûlullah (a.s.)'a soruldu (ya da falanca adam sordu), "Kevser nedir?" Rasûlullah (a.s.) buyurdular: "Allah'ın bana ihsan ettiği bir nehirdir. Bunun toprağı misk gibidir. Suyu, sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır." (Müsned-i Ahmed, Tirmizî, İbn Cerîr). Müsned-i Ahmed'in bir rivâyeti şöyledir: Rasûl-ü Ekrem (a.s.) Kevser nehrinin özelliklerinden bahsederken şöyle buyurdular: "Dibinde çakıl veya taş yerine İnciler vardır." İbn Ömer (r.a.)'in rivâyetine göre Hazreti Peygamber (a.s.) buyurdular ki; "Kevser, Cennet'te bir nehirdir. Bu nehrin yakaları altındandır. Bu nehir inci ve elmaslar üzerinde akmaktadır (yani, çakıl yerine inci ve elmaslar vardır). Toprağı miskten daha iyi kokuludur. Suyu, sütten (veya kardan) daha beyazdır, buzdan daha soğuktur ve baldan daha tatlıdır." (Müsned-i Ahmed, Tirmizî, İbn Mâ'ce, İbn Ebi Hâtim, Dârimî, Ebû Davûd Tayalisi, İbn-ül Münzir, İbn Merdûye ve İbn Ebî Şeybe). Usame bin Zeyd'in bir rivâyetine göre, Rasûlullah (a.s.) bir defasında Hz. Hamza (r.a.)'ya gitti. Hz. Hamza evde yoktu. Hz. Hamza'nın zevcesi Hz. Peygamber (a.s.)'i ağırladı ve sohbet sırasında dedi ki 'kocam Allah'ın sizi cennette Kevser diye bir nehir armağan ettiğini söyledi, bu ne demektir?" Rasûlullah (a.s.) buyurdular: 'Evet, doğrudur. O nehrin dibi yakut, mercan, elmas ve İncilerden yapılmıştır.' (İbn-i Cerîr, İbni Merdûye. Gerçi bu hadisin dayanağı zayıftır. Fakat aynı mevzû çok sayıda hadislerde işlendiği için doğru olma ihtimali vardır). Bu sayısız hadislerin dışında sahabeler ile daha sonraki dönemde tâbîlerin birçok söz ve ifadeleri hadis kitaplarında yer almışlardır. Bunların hepsinde vasıfları yukarıda belirtilen Cennet'teki Kevser nehrinden bahsedilmiştir. Mesela Hz. Abdullah bin Ömer, Hz. Abdullah bin Abbas, Hz. Enes bin Mâlik, Hz. Aişe, Mücahid ve Ebul Aliye'nin bir çok ifadeleri, Müsned-i Ahmed, Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbni Merdûye, İbni Cerir ve İbn Ebi Şeybe v.s. gibi hadis kitaplarında yer almışlardır.
11.1.1.9. Ebû Leheb'in Kötü Sonu
"Ebû" Leheb'in elleri kurusun (kırılsın), kendisi de mahvolsun." (Tebbet; 1)
Müfessirlerin bazıları yukarıdaki ayeti böyle tefsir etmişlerdir. Ama kanaatimce, bunun daha doğru tercümesi şöyle olmalıdır. "Ebû Leheb'in elleri kırıldı, kendisi de helâk oldu." Yani, bu sözler bir beddua gibi değil belli olmuş bir gerçek gibi söylenmiştir. Bu geleceğe ait bir haber olduğu için gelecekte olacak bir şey olmuş gibi gösterilmiştir. Yani bu mutlaka böyle olacaktı. Nitekim gerçekten de öyle oldu. Bu haber, Ebû Leheb'in başına gelenlerden birkaç yıl önce bildirilmişti. Bu ayette ellerin kuruması veya kırılması mecâzen kullanılmış ve bundan Ebû Leheb'in hüsrana uğrayacağı kastedilmiştir. Hatırlayacağınız gibi, Ebû Leheb, Hz. Peygamber (a.s.)'in İslâmiyet'i yayma çalışmalarına bütün gücüyle karşı koymaya çalışmış ve elinden gelen çabayı harcamıştı. Ama bütün çabaları çok geçmeden boşa gitti ve İslâmiyet'in gelişmesini durduramadı. Bu sûrenin inişinden sekiz sene sonra Bedir Savaşı vuku buldu. Bu savaşta İslâm'a düşmanlıkla tanınan ve bu hususta Ebû Leheb'in yoldaşı olan Mekkeli eşraf ve kabile reislerinin bir çoğu öldü. Bedir'de Mekke'lilerin ve Kureyş'lilerin bu büyük hezimetinin haberi Mekke'ye ulaşınca Ebû Leheb öylesine şoke oldu ve kriz geçirdi ki, ancak 7 gün yaşayabildi. Ayrıca ölümü de çok korkunç ve ibret vericiydi. O, öldürücü sivilceye yakalanmış ve bu sebeple ailesi O'nu terk etmişti. Bu hastalığın kendilerine geçmesinden korkuyorlardı çünkü. Öldükten sonra da üç gün kimse cesedine yaklaşmadı. Nihayet, cesedi bozuldu ve kokusu her tarafa yayılmaya başladı. En son, herkes Ebû Leheb'in oğullarıyla alay etmeye başlayınca, kendileri birkaç zenciyi kiralayıp cesedi gömdürdüler. Bir rivayete göre zenciler bir çukur kazıp, sopa ve değneklerle cesedi içeriye attılar ve üzerine taş ve toprak serdiler. Ebû Leheb'in daha büyük hezimeti ve başarısızlığı ise, bütün gücüyle yıkmaya çalıştığı hak dini kızı ve oğullarının kabul etmeleri oldu. İlk önce, Ebû Leheb'in kızı Dürre, Mekke'den Medine'ye hicret ederek İslâmiyet'i kabul etti. Daha sonra, Mekke'nin fethi sırasında oğulları Utbe ve Muatteb, Hz. Abbas vasıtasıyla Rasûlullah (a.s.)'a gelerek kendisine biat ve iman ettiler.
11.1.1.10. Mekkelilerin, Hz. Peygamber (a.s.)'i Kovmaları Üzerine Cezalandırılmaları
"Ve bu adamlar, ayağını, bu topraktan kaydırmaya kararlıdırlar. Seni buradan gitmeye zorlamaktadırlar. Fakat bunlar böyle yaparsa senden sonra kendileri burada fazla kalamazlar." (İsra; 76)
Bu ayet nâzil olduğu zaman Mekke'lilerin durumunun böyle olacağını kimse kestiremezdi. Ama bu da açık bir müjde idi ve on yıl içinde harfiyen doğru çıktı. Sûrenin inişinden bir yıl sonra Mekke'li kâfirler, Hz. Peygamberi yurdundan kovdular ve aradan 8 yıl geçmeden Rasûlullah bir fâtih olarak Mekke'ye döndü. Bundan sonra iki yıl gibi bir müddet içinde bütün Arap yarımadası İslâm bayrağının altına giriverdi. Kâfir ve müşrikler sadece Mekke'den değil bütün Arabistan'dan temizlendiler. Memleketin her vatandaşı ancak müslüman olarak yaşayabildi.
11.1.1.11. Kureyşlilerin Yenilgisi
"Yakında o cemiyet (Kureyş'liler) bozulacak. Ve arkalarını dönüp kaçacaklar." (Kamer; 45)
Bu da açık bir müjdedir. Hicret'ten beş yıl önce Kureyş topluluğunun bozulacağı, zayıflayacağı, parçalanacağı ve müslümanlara yenileceği kesin bir dille anlatılmıştır. Bu ayet indiği zaman Kureyş kabilesinin böyle bir akıbete uğrayacağını, kimse aklının ucuna bile geçirmemişti. Zira, Kureyş'liler Mekke ve Arabistan'ın en güçlü ve kudretli kabilelerinden biriydi. Bunlara karşı, müslümanların durumu iç açıcı değildi. Sayıları azdı ve bu bir avuç insandan bazıları Habeşistan'a hicret etmeye mecbur olmuştu. Geriye kalan iman sahipleri, Şi'b-i Ebî Talib'te Kureyş'in muhasara ve boykotu altında idiler. Siyasi ve sosyal güçleri olmadığı gibi, yaşamaları bile bir Mu'cize idi. Bu şartlar altında, durumun sadece 7 yıl sonra tersine döneceğini kim söyleyebilirdi? Hz. Abdullah bin Abbas'ın öğrencisi İkrime (r.a.)'nin naklettiği bir hadise göre Hz. Ömer (r.a.), Kamer suresi indiği zaman, mağlup edilecek cemiyetin hangisi olduğunu hayli merak etmişti. Ama, Bedir savaşında kâfirler hezimete uğrayıp kaçarken, Hazreti Peygamber (a.s.) Kur'ân-ı Kerîm'in yukarıdaki ayetini okuyordu. Hz. Ömer işte o zaman hangi topluluğun hezimetinden bahsedildiğini anlamış oldu. (İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim).
"Muhakkak askerlerimiz, onlar galiplerdir." (Sâffât; 173)
Burada denilmek isteniyor ki, aradan uzun bir müddet geçmeden İslâm ordusu muzaffer ve gâlip olacaktır ve Mekke'li kâfirler kendi gözleriyle kendi hezimetlerini göreceklerdir. Bu sözler söylendiği gibi gerçekleşti. Nitekim, bu ayetin inişinden sonra 14-15 sene içinde Mekkeli kâfirler kendi gözleriyle, Rasûlullah (a.s.)’ın büyük bir ordunun başında olduğu halde muzaffer ve fâtih olarak Mekke'ye girdiğini gördüler. Birkaç yıl sonra da İslâmiyet'in Arabistan'ın sınırlarını aşıp Bizans ve İran topraklarına girdiğine de şahit oldular.
"(Onlar), kabilelerden meydana gelmiş, bozguna uğratılmaya mahkûm bir ordudur." (Sâd; 11)
Bu ayette Mekke'lilerin gelecekteki yenilgisinden söz edilmiştir. Bu kâfir ve müşrikler, tarihte diğer kavimlerin akıbetine uğrayacaklardır ve muhalif oldukları peygamber ve ordusu tarafından hezimete uğratılacaklardır. Kısacası, bu ayette Mekke fethinin müjdelerinden biridir.
11.1.1.13. Kur'ân'ın Mesajı Her Tarafa Yayılacaktır
Fussilet sûresinde şöyle buyurulmuştur:
"Biz onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi çok geçmeden göstereceğiz. Ta ki, Kur'an'ın hak olduğu apaçık ortaya çıksın." (Âyet; 53)
Demek ki, "bu kâfir ve müşrikler çok yakında kendi gözleriyle Kur'ân-ı Kerîm'in mesajının etraftaki bütün memleketlere yayılacağını göreceklerdir. Kendileri de Hakk'ı anlayacak ve kabul edeceklerdir. O zaman neyin Hak, neyin Batıl olduğu anlaşılmış olacaktır."
Bazı kimseler şöyle bir itirazda bulunuyorlar. Bir ülke veya birkaç ülkenin bir ideoloji ve felsefeye inananlar tarafından fethedilmesi, o ideoloji veya felsefenin haklı olmasının bir delili değildir. Batıl ideoloji ve mesajlar da büyük bir toprak parçasına yayılabilirler. Batıl bir din ve inancın savunucuları da ülkeler fethedebilir ve başkalarına galip gelebilirler. Bu galibiyet onların mutlaka doğru ve haklı olduğunu gösteremez. Fakat bu gibi itirazda bulunanlar, meseleyi derinliğiyle kavramış gözükmüyorlar.
Gerek Hazreti Peygamber (a.s.) gerekse dört halife devrinde müslümanların kazandığı akıl almaz basan ve fütûhât, sadece ülkelerin zaptı ve fethi olarak değerlendirilmemelidir. Bunlar gerçekten Allah'ın birer armağanı ve alâmetiydiler. İslâm ordusu, ülkeleri bir tek kişi veya hanedan, zümre veya milletin üstünlüğünü sağlamak üzere fethetmemişti. Bu ordu, ülkelerin ve milletlerin bağımsızlığını kaldırmak, onları esir haline getirmek, onları sömürmek ve onlara baskı ve zulüm uygulamak için savaşmamıştı. Bu, aslında bir ordu veya askeri gücün başarısı da değildi. Bu bir felsefe ve inancın zaferiydi. İslâm, ardından muazzam bir inkılap da getirdi. Bu inkılap her milletin din, ahlâk, fikir, düşünce, politika, medeniyet, kültür ve ekonomisini kökünden değiştirmeye yönelikti. İslâmiyet'in ilkelerini benimseyen her milletin asıl cevherleri meydana çıkmaya başladı. Kötülükleri ve eksiklikleri birer birer ortadan kaybolmaya başladı. Genellikle dünyadan elini eteğini çekmiş, bir köşeye çekilmiş, ermiş insanlarda bulunduğu zannedilen üstün ahlâkî meziyetler ve diğer kabiliyetler şimdi dünya ve ahireti birleştiren müslümanlarda bulunuyor ve bu durum herkesin hayrete düşmesine sebep oluyordu. Dünya işlerinden korkmayan ve bütün güçlüklere göğüs geren bu sâlih ve dürüst insan topluluğu herkese örnek olmaya başladı.
İslâm inkılâbı, üstün ahlâki vasıfların, hükümdar ve yöneticilerin siyasetine, adalet kürsüsünde oturanların mahkemesine, ordulara komuta eden kumandanların savaş ve fütuhatına, vergi tahsildarlarının hesaplarına ve ticaret ve sanalla uğraşan tüccar ve esnafın işlerine geçti. İslâm kendi oluşturduğu toplumda insanları nefis temizliği, dürüstlük ve doğruluk bakımından öylesine yüksek ahlâka sahip kıldı ki, bu hususta kendileriyle yarışacak kimse yoktu. İslâm inancı insanı evham ve hurafelerden uzaklaştırıp gerçekler ve objektif görüşleri benimsemeye sevk etti. İslâm, diğer din ve hayat nizamlarının, akıllarına bile getirmedikleri toplumsal hastalıkların tedavisini önerdi ve bu hastalıklara son verdi. İslâm özellikle, renk, ırk, vatan, dil ve diğer maddi açılardan İnsanlar arasındaki ayırımı ortadan kaldırdı, sınıf farklılıkları ve sınıf mücadelesine son verdi. Kast sistemi, hukukî eşitsizlik, kadınların acıklı hâli, temel haklarının gasbı, âdi suçlar, ahlâksızlık kumar, zina ve hırsızlık, hükümdar ve hükümetlerin haksız yetki ve imtiyazları, uluslararası ilişkilerde anlaşmalara uymamak, savaşla ve barışla temel insan haklarına riayet göstermemek gibi kötülükleri ortadan kaldırdı.
İslâm, Arabistan'ın çehresini değiştirdi. Anarşi ve kanunsuzluk yerine asayiş ve disiplin, kan dökme ve kargaşa yerine barış, günah, ahlâksızlık ve fesât yerine takvâ ve nefis muhasebesi, zulüm ve adaletsizlik yerine adalet ve eşitlik, görgüsüzlük ve vahşet yerine medeniyet ve kültür, cehâlet ve bilgisizlik yerine ilim ve sanat ve kuşaktan kuşağa geçen kin, nefret ve düşmanlık yerine kardeşlik ve sevgi yerleştirdi. Kendi kabilesinin kaide ve kurallarının dışına çıkmayan, kasaba ve şehirlerinin dışında başka bir şey bilmeyen bedevî bir milleti dünyanın imamı ve hâkimi yapıverdi. İşte yukarıdaki ayette bahsedilen işaretler o günden beri Allah tarafından gösterilmeye devam ediyor.
Gerçek şu ki, bugün medeniyet ve kültürden dem vuran sözde ileri milletler, müslümanların çöküş devrelerinde bile gösterdikleri üstün ahlâki meziyetlerin en ufak örneğini bile sunamazlar. Avrupalı ulusların, Afrika, Amerika, Asya ve bizzat Avrupa'da yenik düşen milletlere yaptıkları yüz kızartıcı ve insanlık dışı muamelenin bir misali bütün İslam tarihinde gösterilemez. Bu da İslâm'ın ve Kur'ân-ı Kerîm'in bir kerametiydi, ki müslümanlar gâlip geldikten sonra, diğer milletlerin hemen hemen her devirde ve bugün de gösterdikleri vahşet ve mezâlimi göstermeyecek kadar insancıl bir hâle gelmişlerdi. Gözleri olanlar Endülüs veya İspanya'da asırlarca süren müslüman hakimiyeti sırasında müslümanların Hıristiyan tebaasına yaptığı ve Hıristiyanların müslümanlara galip geldikten sonra onlara yaptığı muameleyi görebilirler. Görmek isteyenler, Hindistan'da müslümanların hüküm sürdüğü 800 yılda Hindulara ve diğer azınlıklara ne gibi muamele yaptıklarını ve bugün Hindistan'da Hindulara! hakimiyeti varken müslüman azınlığın neler çektiğini görebilirler. Aynı şekilde, merak edenler, müslümanların geçen 1300 yıldan beri Yahudilere nasıl davrandığını ve bugün Yahudilerin müslüman Filistinlilere neler yaptıklarını görebilirler.
11.1.1.14. Hz. Peygamber (a.s.)'in Yüksek Mevkii
"Sana Kur'ân-ı farz eden (inzâl eden Allah) elbet seni dönülecek yere tekrar döndürecektir." (Kasas; 85)
Burada "dönülecek yer" olarak tercüme edilen kelime'nin Arapça aslı "meâd"dır. Ve burada bu kelimenin sözlük anlamı, "dönülecek yer" olarak verilmiştir. Fakat bu kelime üzerinde önemle durulmuş olduğu için anlamı, "şanlı ve şerefli makam" da olabilir. Bazı müfessirler bundan "cennet"in kastedildiğini belirtmişlerdir. Fakat bu deyimi Cennet'le sınırlandırmak için herhangi bir sebep yoktur. Zannedersem, bu kelimeyi olduğu gibi bıraksak daha iyi olacaktır. Yani bundan hem dünyevî hem uhrevî anlam çıkarılabilir. Sözün gelimi de bunu gerektirmektedir. Yani, Cenab-ı Allah, Hazreti Peygamber (a.s.) için hem bu dünyada hem âhirette yüksek ve şerefli bir mevki ve makam vaadetmiştir. Şimdi bu ayetten önceki ayetlere dönelim. Sûre'nin 57. ayetinden itibaren Mekke'liler ile Hz. Muhammed (a.s.) arasındaki münakaşaya yer verilmiştir. Mekke'liler diyorlardı ki, "ey Muhammed sen, kendinle beraber bizi de batırmak istiyorsun. Şayet biz seni destekler ve senin dinini kabul edersek, Arap ahâlisi bizi yaşatmaz." Buna cevap olarak Cenab-ı Allah, diyor ki, "ey Peygamber, bu Kur'ân-ı Kerîm'i sana indiren, savunmasını sana bırakan Yaradan, seni helâk ve perişan etmeyecektir. Aksine sana öyle bir mevki ve makam ihsan edecektir ki bunu Mekke'liler hayal bile edemezler." Gerçekten de, Cenâb-ı Allah birkaç yıl sonra Hz. Peygamber (a.s.)'e öyle şan-ü şeref verdi, ki bunu dost-düşman herkes kabul etti. Rasûlullah öyle bir iktidara ve güce sahip oldu ki, karşısında duracak güç kalmadı. Arap tarihi böyle bir değişikliğe tanık olmamıştı. Tek bir hükümdarın Arabistan'ın rakipsiz hakimi olduğu görülmemişti.
11.1.1.15. Hz. Peygamber (a.s.) İçin Makam-ı Mahmûd
"... Umulur ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmûd'a ulaştıracaktır." (İsrâ; 79)
"Mahmûd" kelimesi "methedilen" demektir. Burada denilmek isteniyor ki, "ey Habibim, sen hem dünyada hem âhirette halkın gözdesi olacaksın. Seni öyle bir makama yükselteceğiz ki orada her taraftan sana medh-ü senâ yağacaktır. Senin varlığın ve şahsiyetin herkes için kıvanç vesilesi olacaktır. Bugün senin muhalif ve düşmanların sana hakaret yağdırıyor, sana küfür ediyor, sana eziyet çektiriyorlar. Ama hiç üzülme ve rahmetimden ümidini kesme. Adından bütün dünyada söz edileceği gün o kadar uzak değildir. Çok yakında söylediğin her söz dünyada yankı yaratacaktır. Senin vefakâr ve fedakâr taraftarların kısa bir zamanda dünyanın her tarafına dağılacaklardır ve ününe ün katacaklardır. Sadece bugün değil, bundan sonraki devirlerde ve kıyamete kadar senden söz edilecek, senin adın sevgi ve saygıyla anılacaktır. Ayrıca, öbür dünyada da sana büyük mükâfatlar vardır." Makam-ı Mahmûd, Hz. Peygamber (a.s.)'in mahşerde şefaat mevkiinde bulunmasına da bir işaretidir.
11.1.1.16. Mağlup Rûm (Bizanslılar)'ların Tekrar Zafer Kazanacaklarına Dair Müjde
Rûm suresinin ilk ayetlerinde yer alan haber, Kur'ân-ı Kerîm'in ilâhî Kelâm ve Hazreti Peygamber (a.s.)'in, Allah'ın Rasûlü olduğunun en büyük işaretlerinden biridir, öncelikle ilgili ayetlere bir göz atalım, ve daha sonra, tarihî kayıtlarda bunun ispatını görelim.
"Rumlar mağlup oldu. Size yakın bir yerde. Halbuki onlar mağlubiyetten sonra muhakkak galip geleceklerdir. Birkaç (3-9) yıl içinde. Bundan evvel ve bundan sonra emir Allah'ındır." (Rum; 2-4)
Hz. Muhammed (a.s.)'in nübüvvet mevkiine yükselmesinden 8 yıl önce Bizans ile Pers İmparatorluğu arasındaki rekabet ve düşmanlıkta yeni sayfalar açılıyordu. Bizans imparatoru Maurice'e karşı büyük bir ayaklanma oldu ve Phocas adlı bir kişi Consiantinople (İstanbul)'de imparatorluk tahtını ele geçirdi. Bu şahıs önce imparator Maurice'in gözünün önünde beş oğlunu öldürdü, sonra da imparatorun başını uçurdu, imparator ile çocuklarının kesik başlan halka teşhir edildi. Tahu gaspeden Phocas daha sonra imparatorun karısı ve üç kızını da kılıçtan geçirdi. Bu olaylar Pers imparatoru Hüsrev Perviz'in Bizanslılara saldırma sebebi oldu. imparator Maurice, Perviz'in dostuydu ve Perviz aslında Bizans imparatorunun yardımıyla İran tahtını ele geçirmişti. Perviz bu sebeple âsi Phocas'tan öç alacağını ilan etli. Nitekim, M.S. 603'lc Bizans İmparatorluğuna karşı saldırıya geçti. İmparator Hüsrev Perviz'in ordusu, Bizanslıları üst üste yenilgiye uğratarak Anadolu'da Urfa'ya ve Antakya'ya kadar ve Suriye'de Haleb'e kadar ilerledi. Bizans ileri gelenleri, Phocas'ın İmparatorluğu koruyamayacağını anlayınca, Afrika valisinden yardım talep ettiler. Afrika valisi, oğlu Heraclius'ü büyük bir donanma ile Constantinople'c gönderdi. Heraclius gelince Phocas tahttan indirildi ve yerine Heraclius imparator ilân edildi. Heraclius tahta geçer geçmez, Phocas, Maurice'in akibetine uğradı. Bu tarihi hadise 610 senesinde cereyan etti ve aynı sene Hz. Muhammed (a.s.) Peygamberlik payesine yükseldi.
Pers imparatoru Hüsrev Perviz'in başlattığı askeri harekât, Phocas'ın ölümünden sonra gerekçesini yitirmişti. Perviz gerçekten manevî babası Maurice ve evlâtlarının katili Phocas'tan intikam almayı düşünmüş olsaydı, onun tahttan azl ve katlinden sonra Bizanslıların memleketine yürümesi için herhangi bir sebep yoktu ve artık yeni imparator Heraclius ile sulh ve mütareke yapmalıydı. Fakat O'nun amacı başkaydı ve savaşı sürdürdü. İmparator Perviz şimdi de savaşa dinî renk vermeye çalıştı ve bunun Hıristiyanlık ile Mecusilik arasında bir mücadele olduğunu iddia etti. Perviz'in bu taktiği, askeri gücünün birden bire artmasına sebep oldu. Hıristiyan kilisesinin, dinsiz ilân ederek Hıristiyan camiasının içinden çıkan çeşitli Hıristiyan mezheplere bağlı olanlar, örneğin Nasturî ve Ya'kubîler, Mecusîlere bağlılıklarını bildirdiler. Ayrıca, Yahudiler de Mecûsîlerin safına katıldılar. Böylece Perviz'in ordusunda sadece Yahudilerin sayısı 26 bine yükseldi. Anlaşılan, Heraclius için işler iyi gitmiyordu. İlk önce Antakya'nın düştüğü haberini aldı. Sonra, Şam İran Ordusunun eline geçti. (613 M.S.) Aradan fazla bir zaman geçmeden İranlılar Kudüs'ü zaptettiler ve Hıristiyan dünyasına büyük bir darbe indirdiler. Kudüs'te taş üstünde taş bırakılmadı. 90 bin Hıristiyan katledildi. Mukaddes yerleri yerle bir edildi. En mukaddes kiliseleri (Holy Sepulcher) tahrip edildi. Hıristiyanların inançlarına göre, Hz. Îsa'nın çarmıha gerildiği ve öldüğü kutsal haç, sökülüp Medâyin'e (İran'a) götürüldü. Başpiskopos Zekeriyya tutuklandı ve İran'a götürüldü. Şehrin belli başlı bütün kilise ve ibadet yerleri yakıldı, imparator Perviz Kudüs'ü ele geçirdikten sonra Heraclius'a gönderdiği hakaret dolu mektupta zafer sarhoşluğunun bir örneğini şöyle veriyordu:
"Bütün tanrılardan büyük olan tanrı ve bütün yeryüzünün hakimi Hüsrev'den alçak ve şuursuz Heraclius'a... Sen diyorsun ki, ben Rabbıma güvenirim. O halde, senin Rabbin neden Kudüs'ü elimden kurtarmadı?"
Kudüs'ün fethinden sonra İran Ordusu bir sene içinde Ürdün, Filistin ve Sina yarımadasının hepsini zaptederek Mısır sınırlarına dayandı. Tam bu sırada, Mekke'de tarihi ehemmiyeti bundan çok daha büyük olan Hak ile Batıl arasındaki büyük savaş ve mücadele başlamıştı. Tevhid fedaileri, Hz.Muhammed Mustafa (a.s.)'in önderliğinde, müşrikler ise Kureyş'li kabile reislerinin komutasında birbiriyle kapışıyorlardı. Bu amansız mücadelede zâhiren müslümanlar hafif kalıyorlardı ve bunların önemli bir bölümü, M.S. 615'te yurtlarını terk ederek Bizanslıların müttefiki olan Hıristiyan Habeş imparatorunun memleketine göç ediyorlardı. O sıralarda herkesin dilinde İranlı Mecusilerin akıl almaz başarıları ve fütuhatı vardı. Mekke'li müşrikler de durumdan pek memnun görülüyor ve şöyle diyorlardı. "Gördünüz mü? İran'da ateşe tapanlar Hıristiyanlara nasıl ders veriyorlar? Vahiy ile peygamberliğe inanan Hıristiyanların ne hâle geldiğini gördünüz mü? Biz Arap putperestleri de dininizi silip süpüreceğiz."
İşte bu şartlar altında Rûm suresinin söz konusu ayetleri indi ve bu ayetlerde Rum (Bizanslıların)ların mağlup olduğu ama birkaç sene sonra tekrar galip gelecekleri belirtilerek şöyle ilâve edildi: "Dundan evvel ve bundan sonra emir Allah'ındır. O gün müminler ferahlayacaklar. Allah, nusretiyle dilediğine yardım eder" (Âyet; 4-5). Bu ayetlerde bir değil, iki gaybî haber vardır. Birincisi, Rumlar (Bizanslılar) tekrar galip gelecek. İkincisi, müslümanlar da büyük bir zafer kazanacaklardır. Bu her iki gaybî haberin gerçekleşmesi için görünürde herhangi bir işaret yoktu. Bir yandan, Mekke'de sürekli baskı altında tutulan ve tehdit altında bulunan bir avuç müslüman vardı, ki galip gelmeleri için hiçbir imkân ve ihtimâl görülmüyordu. Nitekim, zafer kazanmaları için 8 yıllık bir zamanın geçmesi gerekti. Diğer yandan, Bizanslılar vardı ki üst üste yenilgiye uğruyorlardı ve kurtulma ümitleri hiç görülmüyordu. Nitekim, MS. 619'a kadar bütün Mısır İranlıların hakimiyetine geçti. Sadece bu değil, İran birlikleri Libya'da Trablusgarb'ın kapısına dayanmışlardı. Anadolu'da da İranlıların ilerleyişi devam ediyordu ve Bizans kuvvetleri yenile yenile boğaza kadar geri çekilmişlerdi. M.S. 617'de Mecûsîler İstanbul'un Kadıköy semtine kadar ulaşmışlardı. İmparator Heraclius, durumun ümitsiz olduğunu görerek İmparator Hüsrev Perviz'e özel elçisini gönderdi ve sulh teklifinde bulundu. Heraclius ne pahasına olursa olsun, İran'lılar ile sulh yapmaya hazırdı. Ama mağrur Pers İmparatoru Perviz bu sulh teklifini şu sözlerle geri çevirdi: "Artık Heraclius zincire vurularak önüme getirilinceye ve diz çökerek çarmıha gerilen tanrısından vazgeçip Ateş tanrısının itaatini kabul edinceye kadar savaşı durdurmayacağım." İmparator Heraclius öylesine ümitsiz kalmıştı ki, İstanbul'u terk edip Tunus'un Kanaca kentine kaçmaya karar verdi. Kısacası İngiliz tarihçisi, Gibbon'un dediği gibi, Kur'ân-ı Kerim'in söz konusu müjdesine rağmen 7-8 sene durum öyle ümit kırıcıydı ki, Bizanslıların İranlılara tekrar galip gelebilecekleri düşünülemezdi bile.[1] Bizanslıların İranlılara galip gelmesi bir yana, ayakta durmaları ve deve vermesi kararlaştırıldı.
Kur'ân-ı Kerim'in yukarıdaki ayetleri indiği zaman Mekke'li kâfirler bunları iyice alaya aldılar. Hatta, Übeyy bin Halef, Hz. Ebû Bekir ile bahse bile girdi. Bahse göre, eğer Bizanslılar üç yıl içinde İranlılara galip gelirse, Übeyy bin Halef, Hz. Ebû Bekir'e 10 deve verecekti, yoksa Hz. Ebû Bekir 10 deve verecekti. Hz. Peygamber (a.s.) bu bahisten haberdar olunca, Kur'ân-ı Kerîm'de "Fi bid'i sinîne" kelimelerinin kullanıldığını ve Arapçada "bid'i" kelimesinin "10'dan az" anlamına geldiğini, dolayısıyla bahsin 10 yıldan az şartıyla olması gerektiğini Hz. Ebû Bekir'e tavsiye etti. Buna göre Hz. Ebû Bekir, Übeyy ile tekrar görüştü ve yeni bir bahse tutuştular. Buna göre, 10 yıl içinde hangi taraf yenilirse onun karşı tarafa 100 deve vereceği kararlaştırıldı.
M.S. 622'de Hz. Peygamber, birkaç fedakâr arkadaşıyla birlikte Mekke'den Medine'ye hicret ederken, İmparator Heraclius ta İstanbul'dan Karadeniz yoluyla Trabzon'a hareket etti ve oradan İranlıları arkadan vurmayı plânladı. Bu büyük taarruz için Kilise'den yardım istedi. İmparatorun isteği üzerine Başpiskopos Serjius, Hıristiyanlığın Mecusilikten kurtarılması için kiliselerde toplanan büyük servetleri kendisine faizle borç olarak verdi. Heraclius karşı taarruzunu 623'te Ermenistan'dan başlattı ve müteâkip sene (624'de) Azerbaycan'a girerek Zerdüşt'ün doğum yeri olan Urmiye'yi yağmaladı ve İranlıların en büyük ateş yerini tahrib etti. Allah'ın kudretine bakın, aynı yıl, müslümanlar Bedir savaşında Mekke'li müşrikleri ilk defa bozguna ve hezimete uğrattılar. Böylece, Rûm suresinde verilen iki müjde de 10 yıllık süre bitmeden gerçekleşmiş oldu.
Bundan sonra başarı ve zafer pusulası devamlı olarak Bizanslıların tarafına dönmeye başladı. İki ordu Ninova (627)'da karşı karşıya geldiler. Bu savaşla Binazslılar kesin bir zafer kazanıp İranlıların askeri gücünün ' belini kırdılar. Bizanslılar, İranlıları kovalayıp İran'lı hükümdarların dinlenme yeri olan Desgerd'e girerek büyük katliam ve yağma yaptılar. Nihayet Pers İmparatorluğu'nun merkezi olan Taysafun (Clesiphon)'un kapısına dayandılar. M.S. 628'de bizzat İran İmparatorluk hanedanında huzursuzluk ve ayaklanma oldu. Hüsrev Perviz zindana atıldı. Gözlerinin önünde 18 çocuğu öldürüldü. Kendisi de zindandaki acılara dayanamayarak öldü. Aynı yıl Hz. Peygamber (a.s.) ile Mekke'li müşrikler arasında Hudeybiye anlaşması imzalandı, ki Kur'ân-ı Kerim bunu "büyük zafer" olarak nitelendirmiştir. Aynı yıl, Hüsrev Perviz'in oğlu II. Kubâd fethedilen bütün Bizans topraklarını ve Kudüs'ten getirilen çarmıhı Heraclius'a geri vererek kendileriyle sulh muahedesi yaptı. M.S. 629'da Heraclius geri alınan Çarmıh'ı yerine yerleştirmek üzere şahsen Kudüs'e gitti ve aynı sene Hz. Peygamber ve yanındakiler Hicret'ten sonra ilk umreyi edâ etmek üzere Mekke'ye gittiler.
Zaten bundan sonra, Kur'ân-ı Kerim'in bu müjdelerinin doğru olduğuna hiçbir şüphe kalmadı. Müşriklerin bir çoğu bunun üzerine İslâmiyet'i kabul ettiler. Übeyy bin Halefin vârisleri, bahsi kaybettikleri için Hz. Ebû Bekir'e l00 adet deve vermek zorunda kaldılar. Hz. Ebû Bekir bu develeri alarak Hazreti Peygamber (a.s)'in yanına gitti. Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki, "bunlar sadaka verilsin. Çünkü bahse girildiği zaman kumar ve benzeri şeylerin yasaklandığına dair şer'î emir gelmemişti. Ama bu emir şimdi varolduğu için bu develer sadaka verilmelidir." Yani, Arap kâfirlerden bahiste kazanılan malların alınması, ancak kendi kullanmayıp başkalarına sadaka verilmesi emredilmişti:
"... O gün, müminler ferahlanacaklar. Allah nusretiyle dilediğine yardım eder." (Rum; 4-5)
İbn-i Abbas, Ebû Sa'id Hudrî, Süfyân-ı Sevrî, Süddî vd.nin ifadelerine göre Bizanslıların İranlılara ve müslümanların Bedir savaşında müşriklere karşı kazandıktan zafer aynı zamanda olmuştu. Bu sebeple, müslümanlar çifte mutluluk yaşıyorlardı. İran ile Bizans tarihinde de benzeri kayıtlara rastlanmaktadır. M.S. 624'de Bedir savaşı oldu ve aynı yıl imparator Heraclius, Zerdüşt'ün doğduğu yeri yağma etti ve İran'ın en büyük mâbedi ile ateş yerini tahrip etti
11.1.1.17. Firavun'un Nâşının Mumyalanması[2]
"Bundan sonra Biz sadece senin naaşım muhafaza edeceğiz, ki sen gelecek nesiller için bir ibret nişanesi olasın." (Yunus; 92)
Firavun'un mumyasının suda yüzerken çıkarıldığı yer Sina yarımadasının batı kıyısındadır. Buna bugün Cebel-i Fir'avn (Fir'avun tepesi) denilir. Buraya yakın bir yerde yerlilerin "Firavn Hamamı" dediği bir kaplıca da vardır. Kaplıca, Ebû Zeyneme'den birkaç kilometre kuzeyde bulunuyor. Bölge halkı, Firavun'un mumyasının işte burada bulunduğunu söylüyor.
Çağımızın ara sunmalarına göre, Hz. Musa (a.s.) zamanında yaşamış Firavn olduğu sabit olan, boğulan Fir'avun bu ise, bunun naaşı halen Kahire'deki müzede herkesin ziyaretine açıktır. 1907'de Sir Grafton Elliot Smith, Firavunun mumyasının sargılarını açtığı zaman ceset üzerinde bir tuz tabakasının olduğunu tesbit etmişti. Bu tuz tabakası, Firavun'un deniz suyu veya tuzlu suda boğulmasının bir belirtisiydi.
Cenab-ı Allah'ın Yunus sûresinde dediği gibi, Rabbimiz ders verici işaretler göstermeye devam ediyor, ancak en büyük ibret nişanelerini bile gördükten sonra insanların gözleri açılmıyor.
11.1.1.18. Ye'cuc, Mecûc'ların Dünyayı Altüst Edecek İstilâsı
Ye'cuc ile Me'cûc'dan, Rusya ile Çin'in kuzeyindeki Moğol, Tatar, Hun ve İskit kavimleri kastedildiği söylenir. Bu vahşi kavimler tarih öncesinden beri güneyde ve batıdaki medeni uluslara saldıragelmişlerdir. Bu kavimlerin istilâlarından kurtulmak için Kafkasya, Derbend ve Daryal'da kale, duvar ve müstahkem yerlerin yapıldığı tarih kitaplarında yazılıdır. Ye'cuc, Me'cuc veya başka bir deyimle Moğol ve Hunlarla İskitler'in bir sel gibi Asya'ya, Avrupa'ya ve diğer bölgelere inmelerini önlemek amacıyla bazı diğer engeller de inşa edilmişti, İncilin Hz. Îsa'nın doğumuyla ilgili kitabının 10. bölümünde bu kavimlerin Hz. Nûh (a.s.)'un oğlu Yafes'in soyundan geldiği kaydedilmiştir. Müslüman tarihçiler de aynı görüşteler. Hazkiel'ın eserinde (Bölüm: 38-39), bu ulusların yaşadığı bölgelerin, Rusya'nın Ortobel (Bugünkü Tobalsk) ve Minsk (bugünkü Moskova) olduğu belirtilmiştir. İsrailli tarihçi Jostfus, Ye'cuc ile Mecûc'lardan İskitlerin kastedildiğini beyan etmiştir. Bu tarihçi, bunların Karadeniz’in kuzeyinde ve doğusunda yaşamış oldukların belirtmiştir. Jarom ise Me'cûc'ların Kafkasya'nın kuzeyinde Hazar denizinin çevresinde yaşadıklarını açıklamıştır.
Ye'cuc ve Me'cuc'un serbest bırakılacağına ilişkin Kur'ân-ı Kerim'de yer alan ifadenin anlamı, söz konusu vahşi ulusların aç kurt gibi medeni ülkeleri istila ölmeleridir. Yine Kur'ân-ı Kerim’in "Hakkın vaat ettiği zamanın yaklaştığı" ifadesinin anlamı, vahşi kavimlerin dünyayı sarsan istilâsının kıyamete yakın bir zamanda gerçekleşmesidir. Bu ifade, Hazreti Peygamber (a.s.)'in bir hadisiyle daha açıklık kazanmış olur. Bahse konu olan hadis, Müslim'de, Hüzeyfe bin Esîde-Gifâri tarafından rivayet olunmuştur. Bu hadiste, aşağıdaki 10 işaret girilmeden kıyametin gelmeyeceği kaydedilmiştir: "Duman, Deccâl, Dâbbe-tül Ârz (bir çeşit hayvan), güneşin batıdan doğması Meryem oğlu Îsa'nın dünyaya gelişi, Ye'cucun istilâsı ve üç büyük toprak kayma olayı. (Biti doğuda, ikincisi batıda ve üçüncüsü, Arap yarımadasında) ve en son, insanların Mahşer'e kaçmasına yol açan Yemen'deki büyük bir yangın." (Yani, bundan sonra ancak kıyamet vardır.) Başka bir hadise göre, Rasûlullah [a.s.) Ye'cuc ile Me'cuc'un saldırısından bahsederken şöyle buyurdular: O sırada kıyamet, tıpkı gebeliğin son safhasında olan hamile bir kadının ne zaman çocuk doğuracağının belli olmadığı kadar bize yakın olacaktır.' Fakat gerek Kur'ân-ı Kerim gerekse hadis-i şeriflerde, Ye'cuc ve Mecüc'ler ile ilgili geçen ifadelerde, bunların ayrı ayrı mı yoksa birlikte bir felâket gibi mi insanlara çökecekleri açıklıkla belirtilmemiştir. Belki de kıyamete yakın bir zamanda bu iki vahşi kuvvet birbiriyle çarpışıp dünyalılara heyecanlı anlar yaşatabilir ve büyük çalkantılara yol açabilirler.
11.1.1.19. Yahudilerin Rezil ve Çaresiz Olması
Kanaatim odur ki, Kur'ân-ı Kerîm'in "Duribet aleyhim-üz zilleti vel-meskenetu" yani, Yahudilerin rezil ve miskin olmalarına dair haberi Yahudilerin ilelebet lânetlenmiş olarak yaşayacakları anlamındadır. Yahudiler kıyamete kadar rezil ve zelil olacaklardır. Bu sözler belki de bugün biraz yadırganabilir. Hele İsrail devletinin artan gücü ve etkinliği bu sözlerle bağdaşmamaktadır. Ama bence bu durum geçicidir. Filistin toprakları üzerinde bağımsız bir İsrail devletinin kurulması durumu değiştirmez. İsrail'in şımarık bir çocuk gibi ona buna saldırması ve Ortadoğu'da daimi bir huzursuzluk kaynağı olması da gerçekleri yanıltamaz. Kur'ân-ı Kerim'in ayeti geçici bir devreye ait değildir. Burada anlatılan, Yahudilerin genci durumudur ki; 1300 yıl öncesinden kıyamete kadarki geniş zaman çerçevesinde incelenmelidir. Bu ilâhî hüküm; fertlere, belli bir gruba ve memlekete mahsus olmayıp Yahudi milletinin tümünün genel durumunu kapsamaktadır. Onun için, Hazreti Peygamber (a.s.) zamanından ta kıyamete kadar olan zaman süreci içinde Yahudilerin bir veya bir kaç grubunun, dünyanın bir köşesinde bir toprak parçasına sahip olması veya hükümet ve iktidarı haiz olmasının tamamıyla imkânsız olduğu söylenemez. Aslında Kur'ân-ı Kerim'in söz konusu ayetinin hikmetini ve geniş anlamını anlayabilmemiz için, Yahudi milletinin Hz. Îsa'dan şimdiye kadarki tarihini karıştırmamız gerekecektir. Bu tarihi ve bugün de Yahudilerin, dünyanın çeşitli memleketlerindeki vaziyetini göz önünde bulundurduğumuz takdirde, İlâhî Kelâm'ın şu ifadelerinin doğru olduğunu anlarız.
"Rabbin kıyamet gününe kadar onları fena azapla cezalandıracak kimseleri göndereceğini hüküm ve ilân etti..." (A'râf; 167)
"Nerede olursa olsunlar, üzerlerine zillet vurulmuştur. Ancak Allah ve insanlardan eman almakla bu zilletten kurtulurlar..." (Âl-i İmrân; 112)
Tarih boyunca, bazen sürekli, bazen belli aralıklarla, Yahudiler çeşitli hükümdar ve zümreler tarafından baskı altında tutulmuş, katledilmiş, derbeder edilmiş, işkence edilmiş, sindirilmiş, yıldırılmış ve kısacası, terörize edilmişlerdir. Eğer dünyanın bir köşesinde kısa bir süre için huzur içinde ve korkusuzca yaşayabilmişlerse, bu da Allah'ın inayetiyle olmuştur. Allah bazen onlara fırsat vermiş ve bazı devlet ve kuvvetlerin himayesinde rahat nefes alabilmişlerdir. Bilindiği gibi, bugünkü İsrail devleti İngiltere ile Amerika Birleşik Devletleri'nin karanlık emelleri sayesinde vücut bulmuş ve ABD'nin desteğiyle yaşamaktadır. Nitekim, ABD, İsrail devletine sağladığı askeri ve ekonomik yardımı gerçekten keserse bu Yahudi devleti bir gün bile ayakta kalamaz. Bence, Cenab-ı Allah bu milleti tamamıyla anadan kaldırmaya? bunun herkese ve bilhassa müslümanlara bir ibret nişanesi olarak kalmasını istiyor. Allah'ın gazabı ve azabı devam etseydi, Yahudi milleti çoktan tarihe karışırdı. Fakat Allah bir yandan bu milletin hırpalanması, bir yandan da can çekişerek de olsa yaşamasını mümkün kılmıştır, ki hepimize ibret olsun. Böylece, Kur'ân-ı Kerîm'in "Lâ yemütü fîhâ velâ yahya" ifadesine uygun olarak bu millet dünyada yaşamaya devam ediyor.
11.2. HADİS'TE YER ALAN GELECEKLE İLGİLİ HABERLER
Hz. Habbâb (r.a.) diyor ki, bir gün Rasûlullah (a.s.) Kâbe'nin gölgesinde istirahat ediyordu. Huzuruna yaklaşarak kendisine seslendim: "Ya Rasûlullah zulüm (Mekkelilerin zulmü) son haddini buldu. Niçin Allah'a dua etmiyorsunuz?" Bunu işitince Rasûlullah (a.s.)'ın yüzünde kızgınlık belirtisi görüldü ve bana dediler ki, "sizden önceki iman sahiplerine daha çok zulüm yapılmıştır. Kemikleri tırmıklarla tırmalanırdı. Başları testerelerle kesilirdi, ama yine de dinlerinden dönmezlerdi. Bana inan, bu işi Allah iyi tamamlayacaktır. Ve öyle bir gün gelecek ki, bir kişi San'a'dan Hadramut'a kadar korkusuzca yolculuk edebilecek ve Allah'tan başka kimseden korkmayacaktır. Ama siz acele hareket ediyorsunuz." (Buhârî).
11.2.1. Arabistan ve İran'a Hakimiyetin Şartı
Ebû Tâlip, Hz. Muhammed (a.s.)'i yanına çağırdı ve kendisine dedi ki, "yeğenim, bak senin tanıdığın adamlar bana geldiler. Onlar seninle Edil bir konuda anlaşmak istiyorlar. Böylece aranızdaki kavga bitmiş olacaktır." Bundan sonra Ebû Talip, Kureyş'li kabile reislerinin kendisine söylediklerini iletti. Rasûlullah (a.s.) cevap verdiler: "Amcacığım, ben onlara öyle bir kelime (yi şehadet) sunuyorum ki, kabul ederlerse Arabistan onların hakimiyetine girer, Acem (İran) de onlara tabi olur."
Hz. Peygamber (a.s.)'in bu buyruğu muhtelif sahabeler tarafından muhtelif şekilde nakledilmiştir. Gerçi bu hadislerde kullanılan bazı kelimeler değişiktir; ama ana tema aynıdır. Yani Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) özetle şunları söylemiştir: "Ben size (Mekke'li kabile reisleri) öyle bir kelime sunabilirim ki, bunu kabul ettiğiniz takdirde Arabistan ile İran'a hakimiyet kurabilirsiniz. Hâl böyle iken, sizin âdil olarak tanımladığınız konu mu önemlidir yoksa, bu tek kelime mi? İyiliğinizi isterseniz bu kelimeyi kabul edin. İstemiyorsanız, sizi zorlayacak değilim. Ama beni rahat bırakın, ben kendi Allah'ıma ibadet etmeye devam edeyim."
11.2.2. Kureyş'in Siyasi İktidarı
Hazreti Peygamber (a.s.)'in gaybî haberlerinden biri de Kureyş'in siyasi iktidarıyla ilgiliydi. Rasûlullah (a.s.) Kureyş'lilerin kendi ahlâklarını bozmadıkları, dine hizmetlerini sürdürdükleri ve aralarında işin ehli olan iki kişi bile kaldıkları müddetçe, siyasi iktidarı ellerinde bulunduracaklarını belirtmişti. Hz. Peygamber (a.s.)'in bu siyasi basiret ve tahmini o kadar isabetliydi ki Kureyş'liler yüzyıllarca iktidarda bulundu, mevki ve makam sahibi oldular. Dört râşit halife Kureyş kabilesindendiler ve Emevîler de Kureyşlilerden başka değillerdi. Abbasi saltanatını kuranlar da Kureyş'lilerdi. Ayrıca, Kureyş'lilerin bir kolu İspanya'ya giderek muazzam bir saltanat ve medeniyet tesis etli, bir başka kolu da Mısır'a giderek Fatımî Devleti'nin temelini attı.
Hz. Peygamber (a.s.)'in bir hadisi şöyledir: "Ümmetimde cihâd kıyamete kadar devam edecektir. Bunu ne bir adil (kişinin)'in adaleti ne bir zâlimin zulmü ortadan kaldırabilecektir."
İslâm'ı canlandırmak ve ihyâ etmek isteyen bütün kişi ve gruplar bu noktadan hareket etmiş ve her türlü muhalefet ve güçlüklere rağmen yollarına devam etmişlerdir.
11.2.4. Müslümanlar, Yahudi ve Hıristiyanlar Gibi Bozulacaklardır
Hz. Peygamber (a.s.)'in geleceğe ait haberlerinden biri de, zaman ilerledikçe müslümanlarda zaaf ve bozukluğun görülmesiyle ilgilidir. Hz. Peygamber (a.s.) müslümanların eninde sonunda Yahudiler ile Hıristiyanların yolunu tutacaklarını ve onlar gibi bozulacaklarını söylemiştir. Hz. Muhammed (a.s.)'in ifadesine göre, eğer Yahudiler ile Hıristiyanlardan biri annesiyle zina etmişse, Müslümanlardan biri de öyle yapacaktır, Bu hususta bir başka hadisin sözleri aynen şöyledir: "Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki; siz de eninde sonunda geçmiş ümmetlerin yolunu tutacaksınız, hatta eğer onlar timsahın deliğine girmişse siz de aynı deliğe gireceksiniz." Sahabeler sordular, "Ya Rasûlullah, bundan Yahudiler ile Hıristiyanlar mı kastediyorsunuz?". Rasûlullah (a.s.) buyurdular: "Ee, başka kim olabilir ki?"
11.2.5. Müslüman Ümmetinin Gelecek Tarihi
Müslümanların, Hz. Muhammed (a.s.)'den sonra ne olacakları ve gelecekte dünya milletlerinin tarihinde ne gibi bir rol oynayacaklarına dair gaybî haberlerin sayısı çoktur ve bunlar Müslim, Tirmizî, İbn Mâce ve Müstedrek gibi çeşitli hadis kitaplarında yer almışlardır. Ama biz burada, İmam Şâtibî'nin "Muvafakât"ta ve Mevlânâ İsmail Şehîd'in, "Mansıb-ı İmâmette naklettikleri hadisi daha ilginç bularak aktarıyoruz:
"Dininiz nübüvvet ve rahmetle başlamıştır. Bu nübüvvet, Allah istediği sürece devam edecektir. Daha sonra Allah (cc.) bunu kaldıracaktır. Sonra nübüvvet yerine halifelik geçecektir;[3] Allah dilediği sürece. Sonra Allah bunu da kaldıracaktır. Sonra, Allah istediği müddetçe, kötü huylu padişahlık (levam edecektir. Sonra Allah bunu da kaldıracaktır. Daha sonra Cebirin hakimiyeti olacaktır ve bu da Allah'ın dilediği müddetçe ayakta duracaktır. Sonra bu da ortadan kaldırılacaktır. Sonra yine, nübüvvet şeklinde halifelik tesis edilecektir. Bu, İnsanlar arasında sünnete göre hareket edecektir, ve İslâmiyet yerde kök salacaktır. Bu hükümetten göktekiler de, yerdekiler de memnun olacaklardır. Gök, alabildiğince bereketini yağdıracaktır ve yer de karnındaki bütün hazinelerini dışarıya çıkaracaktır."
Bu hadisin dayanaklarının kuvvetli olup olmadığını bilmiyorum. Ama anlamına bakılırsa, aynı konuyu işleyen birçok hadis hemen hemen aynı ifadelerle nakledilmiştir. Görüldüğü gibi, yukarıdaki hadiste beş ayrı dönemden bahsedilmiştir. Bunlar tarihin beş aşamasıdır. Bunlardan üçü şimdiye kadar geçmiştir ve dördüncüsünden geçmekteyiz. Hadisin sonunda müjdesi verilen beşinci döneme ilerde rastlanması muhtemeldir. Zaten şartlar tarihimizi ve dünyamızı beşinci aşamaya doğru itmektedirler, insanların yaptığı ve geliştirdiği bütün "izm"ler denenmiş ve bunların foyası meydana çıkmıştır. Bu sebeple, insan soyunun tekrar İslâmiyete dönmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
11.2.6. Hâkim Sınıf veya Yöneticilerin Bozulması
"Benden sonra bazıları iktidara geleceklerdir. Onların yalanını teyit eden ve zulümlerini destekleyen benden değildir ve ben de ondan değilim." (Nesâî, Kitab-ül Bey'a Bölüm: 34-35)
"Kısa bir zamanda, ellerinde sizin rızkınız olan kişiler size hâkim olacaklardır. Sizinle konuşurken yalan söyleyeceklerdir, iş yaparken kötü işler yapacaklardır. Siz onların kötülüklerini övmediğiniz ve yalanlarını tasdik etmediğiniz müddetçe sizden razı olmayacaklardır. Onun için, siz, onların dayanabildikleri sürece kendilerine Hakk'ı sunmaya çalışın. Fakat onlar bu sınırları tecavüz ederlerse, üzerinde (onlar tarafından) öldürülen kişi şehit olacaktır." (Kenz-ül Ummâl, c. VI, s. 347)
Sünen-i Ebû Davud'da Hz. Ebû Hureyre'nin rivâyet elliği şu hadise bakın: "Allah (cc.) her yüzyılın başında bu ümmet için, dini ihyâ edecek olan şahsiyetler yaratacaktır."
Maalesef, bazı kimseler bu hadiste beyan edilen "dinin ihyâ edilmesi" deyimini çok yanlış anlamışlardır. Bu kimseler her yüzyılın başı ve sonunda mutlaka bir tek "müceddid"in (din'i ihya eden, yenileyen) doğduğunu farz etmişlerdir ve buna göre İslâmiyet'in doğuşundan beri her yüzyılın başında bir "müceddid" aramaya çalışmışlardır. Hadis'te geçen Arapça "re's" kelimesi mutlaka "uç veya baş" anlamına gelmelidir. Aynı şekilde geçen "men" kelimesi de bir tek kişiye mahsus bir deyim değildir. Burada yüzyılın başında değil de yüzyıla damgasını vuran kişi desek daha doğru olur. Yani bu kişi o asrın ilim, fikir ve akımlarına kendi damgasını vurmuş olmalıdır. Ayrıca, Arapçada 'men' kelimesi hem tekil, hem çoğul için kullanıldığı için müceddid, "bir tek kişi" de olabilir, "birkaç kişi" de, hatta bu bir grup ve topluluk da. Bu açıklamadan sonra, sanıyorum her asrın başında ve sonunda birer müceddid aranmasına ihtiyaç kalmayacaktır. Cenâb-ı Rasûlullah (a.s.)'ın demek istediği şudur. İnşallah, İslâm tarihinin her yüzyılında ve döneminde, cahiliyye'nin karşısına dikilecek ve İslâmiyet'i gerçek ruh ve yapısıyla canlandıracak ve tesis edecek kişi ve topluluklar her zaman bulunacaktır. O halde, her yüzyılda bir değil, birçok müceddid olabilir ve bir tek İslâm ülkesinde değil, birçok ülkede olabilir. Dini ihyâ ve tesis etmeye çalışanlara mutlaka "müceddid" ünvanı verilmesi de şart değildir. Bu ünvan ve şeref dine ancak büyük hizmetlerde bulunmuş ve bu uğurda eşi görülmemiş fedakârlıklarda bulunmuş olan kimseye verilebilir.
11.2.8. Müslümanlar Arasında Nifak ve Anlaşmazlık
Rasûlullah (a.s.)’ın bir hadisi şöyledir: "Çok yakın bir zamanda ümmetim 72 fırkaya bölünecektir. Bunlardan sadece biri kurtulmuş olup, benim ve sahabelerimin yolunu takip edecektir."
Hadislerde, birçok fitne ve fesadın belireceğine dair gelecekle ilgili bilgiler vardır. Bunların maksadı, iman sahiplerini geleceğin yanlışlıklarına karşı uyarmaktır.
11.2.9. Mehdî'nin Ortaya Çıkmasıyla İlgili Haberler
Mehdî'nin ortaya çıkışıyla ilgili hadisler, hadis eleştirmenleri tarafından büyük eleştiriye uğramışlardır. O kadar ki, ulema ve fakihlerin önemli bir bölümü, Mehdî'nin hiç gelmeyeceğine kanaat getirmiştir. Bu konu yakından incelendiğinde de Mehdî ile ilgili rivâyetlerin çoğunun Şiîlerden kaynaklandığı görülecektir. Tarihe bakıldığında ise, her zümre ve grubun bu hadisleri kendi din ve siyasî emellerine âlet ettiğine şahit olunur.
Kanaatimce, salt Mehdî diye bir zâtın ortaya çıkacağına dair haber doğrudur. Fakat bununla ilgili tafsilâta pek güvenilmez. Bu tafsilât sanırım, Hz. Peygamber (a.s.)'in mübarek sözlerine sonradan eklenmiştir. Nitekim, çeşitli zamanlarda vaad edilen Mehdî"nin[4] gelişine dair asılsız iddialara ve sahte Mehdilerin ortaya çıkışına işte bu tür etraflıca açıklamalar yol açmıştır. Her sahte Mehdî, müslümanları kandırmak ve aldatmak için hadiselere sonradan yapılan bu eklemelerden medet ummaya çalışmıştır.
Ben Mehdî ile ilgili Hazreti Peygamber (a.s.)'in hadislerini enine boyuna inceledim. Bu tür hadisler gaybî haberler kategorisine girdiği için, Rasûlullah (a.s.)’ın muhtelif gaybî haberlerini az çok araştırdım. Bu çalışmalarıma dayanarak söyleyebilirim ki, Mehdî ile ilgili Rasûlullah (a.s.)’ın haberleri ile diğer gaybî haberler arasında önemli bir fark vardır. Hz. Peygamber (a.s.) diğer konularda gelecekle ilgili bilgiler verirken hiçbir zaman böylesine teferruat vermemiş veya kesin konuşmamıştır. Mehdî konusunda Hz. Peygamber (a.s.)'in ifadesinde oluşan bu değişiklik ister istemez içimizde bir takım şüpheler uyandırıyor.
Mehdî ile ilgili hadisler bir arada incelendiğinde aralarında bir hayli tutarsızlık, çelişki ve farklı ifadelerin bulunduğu göze çarpar. Ayrıca, Ehl-i Beyt, Emevî ve Abbasi hanedanları arasındaki siyasi mücadelenin tarihini göz önünde bulunduran bir kişi, Mehdî konusunda her tarafın kendine göre bazı hadisler ileri sürdüğüne tanık olur. Bu hadisleri nakledenlerin çoğunun şu veya bu tarafa bağlı olduğu da bir gerçektir. Bu sebeple, bu hadisleri nakleden veya bu hususla diğer rivayetleri anlatanların objektif davrandığı söylenemez. Meselâ, bazı hadislerde "siyah bayraklar"dan söz edilmiştir. Bu gibi ayrıntıların sonradan hadislere sokulduğu apaçık ortadadır. Zira, tarih kitaplarından Abbasilerin siyah bayraklara ne kadar meraklı ve bağlı oldukları bilinmektedir. Ayrıca, söz konusu hadislerle, Abbasilerin, Halife Mehdî Abbasî'yi, vaadedilen Mehdi olarak takdim ettikleri tarihî bir gerçektir.
11.2.10. "Müceddid-i Kâmil" in Yeri
Tarihe bakılırsa, şimdiye kadar bir "Müceddid-i Kâmil", yani gerçek anlamda tam bir müceddidin doğmadığı görüşüne varırız. Belki de bu şeref, Emevî halifelerinden Hz. Ömer bin Abdülaziz'e verilebilirdi. Ama kendisi siyasi hayatta tam bir başarı kazanamadı ve mukaddes vazifesini tamamlayamadan bu dünyadan göç etti. Bundan sonra ne kadar müceddid doğduysa, hepsi belli bir sahada ve sınırlı bir alanda çalışmalar yaptılar. Tam manasıyla dini ihyâ edecek, her alanda devrim yapacak ve tam bir başarı kazanacak kâmil bir müceddid maalesef şimdiye kadar dünyaya gelmemiştir. Fakat hem akıl ve mantık, hem tabiat kanunları ve dünyanın gidişatı böyle bir müceddid veya önderin doğmasını gerektirmektedir. Bu lider ister şimdi, ister birkaç yıl, ya da binlerce yıllık süreçte doğsun, ama mutlaka doğmalıdır ve inşallah doğacaktır. İşte bu liderin adı "El-İmâm-ul Mehdî" olacaktır, ki bu hususta Hz. Peygamber (a.s.)in açık ve sarih hadisleri vardır.
Bugün bazı bilgisiz kimseler, Mehdî adını duyar duymaz kaşlarını çatar, omuzlarını silkeler. Bu kimselere göre, vaad edilen ve beklenen bir "Mükemmel Önder" veya "Kâmil Müceddid", müslümanlara olumsuz etki yapmış ve onların pasif ve hareketsiz kalmalarına yol açmıştır. Bu sebeple bu kimseler, cahil insanları yanlış düşünceye sevk eden ve hatta hiçbir şey yapamaz hâle getiren bir inancın büsbütün ortadan kaldırılmasını savunmaktadırlar. Aynı kimseler, bütün dinlerde "gaipten gelecek bir zât" ve bir "kurtarıcı" fikrinin bulunduğunu, bu sebeple, Mehdî ile ilgili İslâm dinindeki inancın da pek ciddiye alınmaması gerektiğini belirtirler. Fakat, Mehdî ile ilgili hadislerin sadece, eski dinlerde de benzeri fikirlerin bulunduğu gerekçesiyle bir yana bırakılacak cinsten olmadığı kanaatindeyim. Son Peygamber, Hz. Muhammed (a.s.), insan ırkının ortadan kalkması veya kıyametin gelmesinden önce bütün dünyanın dininin bir defa daha İslâm olacağı ve insanların yarattığı bütün "izm"lerin başarısızlığından sonra, insanın bilâhare, Allah'ın dinine sığınacağı ve bu nimetin, peygamberler tarzında çalışarak İslam'ı gerçek anlamda bütün dünyaya yayabilecek büyük bir önder sayesinde elde edileceğine dair bir bildirimde bulunmuşsa, bunun yadırganacak tarafının olmadığı kanısındayım. Pek mümkündür ki, mükemmel ve kâmil bir müceddid fikri eski peygamberlerin talimatında yer almış, ama câhil kavimlerin cehâleti yüzünden bunun etrafında evham ve hurafe ağı örülmüştür.
11.2.11. Mehdi İle İlgili Yaygın Anlayış
Doğrusunu söylemek gerekirse, umumiyetle imân El-Mehdi'nin gelişine inanan müslümanların görüşü de, Mehdi'nin gelmeyeceğine inanan kişi ve çevrelerin düşüncesinden pek farklı değildir. Bu sâf müslümanların inancına göre, İmam Mehdi çağdışı bir görünümde ve dervişlerin kıyafetinde olup birden bire, bir medrese, tekke veya kulübeden, başında sarık veya takke ve bir elinde tesbih ile çıkagelecektir. Bu Mehdi ortaya çıkar çıkmaz, "ben İmam Mehdiyim" diyecektir ve ulema ile din adamları, ellerinde dini kitaplarla bu zâta yaklaşıp, bu kitaplardaki tarifelere göre kendisinin Mehdi olduğunu teyit edeceklerdir. Bundan sonra da müslümanlar akın akın o'na biat edeceklerdir. Sonra cihâd ilân edilecek. Bir bayrak yapılacak ve bu bayrağın altına bütün ulema, din adamları ve diğer ileri gelenler toplanacak. Ama burada cihâd ve silah kuşanma deyimleri sade mecâzen kullanılmıştır. Yani Mehdî'nin bayrağı altındaki topluluk fiilen cihâd etmeyecek ve kılıç kullanmayacak. Her şey manevî şekilde olacak ve her şey dua ve Allah'ın rahmetiyle gerçekleşecektir. Her şey ilahîlerle halledilecek. Düşmanların kalbi dualarla fethedilecek. Savaşlar bir takım dini ibadetlerle kazanılacaktır. Yine dualarla düşmanların tank, tüfek ve uçakları yok edilecektir! işte sâf ve sade müslümanlar, İmam Mehdi hakkında bu gibi fikre sahiptirler.
Fakat, bana sorulursa durum bunun tam aksidir. Bence, Mehdi çağdaş bir lider olacaktır. Yani hangi devirde gelirse gelsin o devrin genel örf ve âdetine aykırı bir görünümü olmayacaktır. Çağının bütün ilim ve tekniğine iyice vakıf olacaktır. Hayatın bütün meseleleri hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olacaktır. Aklı, zekâsı, siyasî kabiliyet ve savaş tekniğinin bilgisi bakımından herkesten üstün olacaktır. Kısacası, çağın ilericilerini çok geride bırakacak bilgi, yetenek ve güce sahip olacaktır. Çok mümkündür ki, bu gerçekten çağının meselelerini ve çözümlerini de bilen lider molla ve tekke sahiplerinin şimşeğini üzerine çekecektir. Ayrıca, vücutça Mehdî'de bir gariplik olacağını da sanmıyorum. Benim gibi, sizin gibi ve hepimiz gibi normal bir insan olacaktır. İlk bakışta onun Mehdi olacağını gösteren, vücut yapısında herhangi bir işaret ve alâmet olmayacaktır. Ayrıca, bu kişinin kendi kendini resmen Mehdi ilân edeceğini de sanmıyorum. Belki kendisi de kendisinin vaad edilen Mehdi olduğunun farkına varamayacaktır. Ama ölümünden sonra, başardığı büyük işler ve dini ihya yolunda kazandığı zaferlerden dolayı, nübüvvet veya peygamberlik şeklinde bir halifelik vazifesi yaptığı dost, düşman herkes tarafından anlaşılacaktır.
Daha önce işaret ettiğim gibi, peygamberlerden başka kimse Allah tarafından belli bir görev ile geldiğini iddia edemez. Zaten peygamberlerden başka kimse nasıl bir görevle dünyaya geldiğini iyice kestiremez. Doğrusu şu ki, Mehdilik iddia ile değil, işi başarmakla elde edilir. Bir kişi sadece iddia etmek suretiyle Mehdî olamaz. Bence, bu gibi iddialarda bulunanlar gibi, bu türlü iddiada bulunanlara inananlar da, kendi bilgisizlik ve akılsızlıklarını ispatlamış olurlar.
11.2.12. Mehdî'nin Çalışmalarının Niteliği
Mehdî'nin yapacağı işler hakkındaki görüşüm de yukarıda bahsettiğim kimselerin düşüncelerinden çok farklıdır. Ben, İmam Mehdi'nin çalışmalarında Mu'cize, kerâmet, akıl almaz davranışlar, murakabe, gaipten bilgiler, kehânetler, müritlik ve mürşitlik gibi şeylerin de yeri olmadığını belirtmek isterim. Kanaatim odur ki, bir devrimci liderin dünyada karşılaştığı engel ve güçlüklerle İmam Mehdi de karşılaşacaktır. Bu önder ve lider, ruhda ve özde İslam olan yeni bir düşünce ekolü ve hareket tarzı belirleyecektir. O'nun başlattığı hareket ve düşünce akımı, kafaları ve insanların yaşantılarını temelden değiştirecektir. Başlattığı hareket öylesine büyük ve geniş kapsamlı olacaktır ki, hem siyasi ve hem de kültürel nitelikler taşıyacaktır. Cahiliyye bütün gücüyle O'na karşı koymaya, O'nu yıkmaya çalışacaktır, ama zafer Mehdî'nin olacaktır. O öylesine muazzam ve muhteşem bir İslâm devleti kuracaktır ki, bir yandan manevî değeri ve niteliği çok yüksek olacaktır, bir yandan da maddî bilimsel ve teknolojik kalkınması en üst düzeyde olacaktır. Hadiste de bu noktaya temas edilmiştir: "O'nun (Mehdî'nin) hükümetinden hem göktekiler, hem yerdekiler razı olacaklardır. Gök alabildiğine bereketlerini yağdıracak, yer de içindeki bulun hazinelerini dışarıya çıkaracaktır."
Bir gün İslâmiyet'in bütün dünyanın düşünce sistem ve odaklarına, medeniyet ve kültürüne ve siyasetine hâkim olacağı yolundaki beklenti doğruysa, müthiş önderliğinde bu görkemli devrimin yapılacağı "Büyük Lider"in doğuşu da şarttır. Böyle bir liderin ortaya çıkma imkânına şüphe ile bakanların aklına şaşarım. Bu dünyada Lenin ve Hitler gibi cahil ve sapık liderler doğup bütün insanları hakimiyetleri altına almayı düşünebiliyorsa, doğru yolda olan, insanlığı barışa ve refaha götürecek bir dünya lideri neden çıkmasın?
11.2.13. Hz. Îsa'nın Dünya'ya Tekrar Gelişiyle ilgili Haberler
1- "Hz. Ebû Hureyre'nin rivâyetine göre, Rasûlullah (a.s.) buyurdular: Canıma mâlik olan Zât'a yemin ederek söylüyorum ki, Meryem oğlu mutlaka aranıza nâzil olacaktır. O Haç'ı kıracaktır ve domuzu öldürecektir ve savaşa son verecektir. (Başka bir hadiste, harp yerine cizye kelimesi vardır. Yani cizye'yi kaldıracaktır). Ve mallar öylesine bollaşacaktır ki bunları alacak kimse kalmayacaktır. Ve (durum öyle olacaktır ki İnsanlar Allah'ın huzurunda) bir secde etmeleriyle her şeyin düşüncesinden kurtulacaklardır." (Buhâri; Kitab-u Ehâdis-il Enbiyâ, Bölüm: Meryem oğlu Îsa'nın inişi, Müslim; Meryem oğlu Îsa'nın inişiyle ilgili bölüm, Tirmizî; Fiten ile ilgili bölümler ve Hz. Îsa ile ilgili bölüm, Müsned-i Ahmed Rivâyet eden: Ebû Hureyre).
2- Başka bir rivâyet Hz. Ebû Hureyre (r.a.) tarafından şu sözlerle nakledilmiştir: "Meryem oğlu Îsa dünyaya gelmedikçe kıyamet olmayacaktır." Bu sözlerden sonra, yukarıdaki hadis nakledilmiştir. (Buhârî, Kitab-ul Mezâlim, Kesr-us Sâlib Bölümü, İbn Mâce: Kitâb-ul Fiten, Deccâl Fitnesi ile ilgili bölüm).
3- "Hz. Ebû Hureyre rivâyet ediyor ki bir defasında Rasûlullah şöyle buyurdu:
"Meryem oğlu size inince ve imamınız o zaman sizden olduğu bir sırada, siz nasıl olacaksınız?" (Buhârî, Kitab-u Ehâdis-il Enbiyâ, Bölüm: Îsa'nın inişi, Müsned-i Ahmed, Müslim, Hz. Îsa'nın inişi, Rivâyet eden: Ebû Hureyre).
4- Hz. Ebû Hureyre tarafından rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki, "Meryem oğlu Îsa inecek ve domuzu öldürecek ve Haç'ı ortadan kaldıracak ve onun için namazlar toplanacaktır. Ve o kadar mal dağılacaktır ki, bunları kabul edecek kimse bulunmayacak. O haracı durduracak ve Rauha'da (Medine'ye 35 mil uzaklıkta bir yer) konaklayacak ve oradan hac ve umre edâ edecektir. Ya da her ikisini toplayacaktır." (Rivâyet edenin bu hususla biraz şüphesi vardır). (Müsned-i Ahmed, Ebû Hureyre'nin rivâyetleri, Muslim, Kitab-ul Hacc, Bâb-u Cevâz-il Temettü' fil-Hacc ve el-Kur'an).
5- Hz. Ebû Hureyre'nin rivâyetine göre, Hz. Peygamber (a.s.) (Deccâl'in ortaya çıkışından bahsettikten sonra) şöyle buyurdular: "Müslüman onunla (Deccâl ile) savaşma hazırlığı yaparken saflar düzenlerken ve namaz için tekbir getirilmişken, Meryem oğlu Îsa ortaya çıkacaktır ve namazda müslümanlara imamlık yapacaktır. Ve Allah'ın düşmanı (Deccâl) onu görür görmez, tuzun suda eridiği gibi eriyecektir. Eğer Îsa (a.s.) onu kendi haline bırakırsa eriyip gidecektir. Ama Allah, onu, O'nun (Îsa'nın) eliyle öldürtecektir ve o (Hz. Îsa) mızrağında onun (Deccâl'in) kanı olduğu halde müslümanlara gösterecektir." (Mişkat; Kitab-ül Fiten, Bâb-ul Melâhim, Müslim'e atfen).
6- "Hz. Ebû Hureyre tarafından rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.) buyurdular İçi, "Benim ve O'nun (Îsa) arasında başka herhangi bir nebi yoktur. O dünyaya inecektir. O halde, O'nu görünce tanıyacaksınız. O, orta boylu, beyaz ve pembe tenli bir kişi olup, sarı bir kıyafet içinde olacaktır. O İslâm için adamlarla savaşacak, Haç'ı parça parça edecek ve domuzu öldürecektir. Cizyeyi kaldıracak ve Allah, O'nun zamanında İslam'dan başka bütün dinleri ortadan kaldıracaktır. Ve O (Hz. Îsa) Mesih-i Deccâl'i öldürecektir. Yeryüzünde 40 yıl kalacak, sonra ölecektir. Ve müslümanlar O'nun cenaze namazını kılacaklardır." (Ebû Davûd, Kitab-ul Melâhim, Deccâl'in ortaya çıkışıyla ilgili bölüm, Müsned-i Ahmed. Rivayet eden: Ebû Hureyre).
7- "Hz. Câbir bin Abdullah'ın rivayet ettiği gibi, kendisi Rasûlullah'ın şöyle dediğini duymuştur:"... Daha sonra Meryem oğlu Îsa dünyaya gelecektir. Müslümanların lideri (imamı, hükümdarı) kendisine diyecektir ki "gelin namaz kıldırın.' Fakat o diyecektir ki, 'hayır siz kendiniz birbirinizin liderisiniz (Yani lideriniz veya imamınız aranızdan olmalıdır.)' O (Hz. Îsa) bu jesti Allah'ın bu ümmete verdiği şan-ü şeref yüzünden yapacaktır." (Müslim, Hz. Îsa'nın inişiyle ilgili bölüm, Müsned-i Ahmed. Rivayet eden: Câbir bin Abdullah).
8- "Câbir bin Abdullah (İbn-i Sayyâd'ın hikâyesini anlatırken) rivâyet ediyor ki, Hz. Ömer bin Hattâb, Hz. Peygamber (a.s.)'e şöyle seslendi: 'Ya Rasûlullah bana izin verin, onu öldüreyim.' Bunun üzerine Rasûlullah dedi ki, 'eğer bu aynı kişi (Deccâl) ise, bunu siz öldürmeyeceksiniz. Onu Meryem oğlu Îsa öldürecek. Ve eğer, bu aynı kişi değilse, o zaman siz, sözleşmeli kişilerden (zimmîlerden) birini öldürme hakkına sahip değilsiniz." (Mişkat, Kitab-ul Fiten, İbn Sayyâd'ın hikayesiyle ilgili bölüm, Şerh-üs-Sünne-yi Bağavî)
9- "Cabir bin Abdullah rivâyet ediyor ki (Rasûlullah, Deccâl'in hikayesini anlatırken dedi ki) "o zaman Meryem oğlu Îsa (a.s.) birden bire müslümanlar arasında belirecektir. Sonra namaza kalkılacak ve kendisine, 'ey Ruhullah, gelin namaz kıldırın' denilecek. Ama o diyecek ki, 'hayır, sizin imamınız ileri gelsin ve o namaz kıldırsın.' Sonra, müslümanlar sabah namazını kıldıktan sonra Deccâl'a yürüyeceklerdir. Buyurdular, 'O kezzâb yalancı, (Deccâl), Hz. Îsa'yı görünce tuzun suda eridiği gibi eriyecektir. Ve o (Îsa) ona yaklaşıp onu öldürecektir. Öyle bir durum olacak ki, ağaçlar ile taşlar bağıracaklar, 'bakın ey Ruhullah, bu Yahudi arkamıza saklanmıştır'. Deccâl'in taraftarlarından kimse öldürülmekten kurtulamayacaktır." (Müsned-i Ahmed, Hz. Câbir bin Abdullah'ın rivayetleri).
10- "Hz. Nevvâs bin Sem'an Kılabî (Deccâl'in hikayesini anlatırken rivâyet ediyor: Deccâl bunları yaparken, Cenab-ı Allah, Meryem oğlu Mesih'i gönderecektir. O (Îsa) sarı renkli iki elbise içinde, iki meleğin kolları üzerinde Şam'ın doğu kesiminde beyaz minarenin yanına inecektir. O başını eğdiği zaman sanki sular damlayacak ve başını kaldırdığı zaman, inci gibi damlalar düşecektir. Soluğu nereye kadar varırsa oralarda hiçbir kâfir hayatta kalamayacaktır. Gözleri nereye kadar görebiliyorsa oraya kadar hiçbir kâfir yaşayamayacaktır. Sonra Meryem oğlu, Deccâl'i takip edecektir ve Lod'un (Tel Aviv'e birkaç mil uzaklıkta Lodds, ki burada İsrailliler uluslararası havaalanı inşa etmişlerdir) kapısında ona yetişip onu öldürecektir" (Müslim, Zikr-ud Deccâl, Ebû Davûd, Kitab-ul Melâhim, Deccâl'ın ortaya çıkışıyla ilgili bölüm, Tirmizî, Fiten ile ilgili bölümler, ve Deccâl ile ilgili bölüm, İbn Mâce, Kitâb-ul Fiten, Deccal fitnesi bölümü).
11- "Abdullah bin Amr bin As diyor ki, Rasûlullah bir defasında şöyle buyurdular. "Deccâl, ümmetimden çıkacaktır, ve 40 (bunun 40 gün mü, ay mı, yoksa yıl mı olacağını bilmiyorum) yaşayacaktır. Daha sonra Cenâb-ı Allah Meryem oğlu Îsa'yı gönderecektir. Onun yüz hatları genellikle Urve bin Mes'ud (bir sahabe) gibi olacaktır. O, onu (Deccâl'i) takip edecek ve öldürecektir. Daha sonra, İnsanlar 7 yıl öyle yaşayacak ki, iki kişi arasında bile anlaşmazlık ve düşmanlık olmayacaktır!" (Müslim: Zikr-üd Deccâl).
12- "Hüzeyfe bin Esîd El-Gıfarî diyor ki, bir defasında Hz. Rasûlullah toplantımıza geldiler. O sırada biz aramızda konuşuyorduk. Bizim neler konuştuğumuzu sordular. Dediler ki biz kıyametten bahsediyorduk. Şöyle dedi, kıyamet, 10 işaret görülmeden gelmeyecektir. Sonra Rasûlullah bu işaretleri saydı. 1) Duman, 2) Deccâl, (3) Dabbet-ül Arz (bir çeşit yer hayvanı), 4) Güneşin batıdan çıkması, 5) Meryem oğlu Îsa'nın inişi, 6) Yecuc ve Me'cuc 7) Üç büyük toprak kayması biri Doğu'da, 8) diğeri batıda ve, 9) üçüncüsü Arap Yarımadasında ve 10) nihayet Yemen'de patlak verecek ve insanları mahşere sürükleyecek büyük bir yangın." (Müslim; Kitab-ul Fiten ve Eşrât-us Sâah, Ebû Davud, Kitab-ul Melâhim, Emârat-us Sâah bölümü).
13-"Hz. Peygamber (a.s.)'in azad ettiği uşağı, Sevban rivayet ediyor ki, Hz. Rasûlullah (a.s.) buyurdular, "Ümmetimin iki ordusu öyledir ki Cenâb-ı Allah onları Cehennem ateşinden kurtarmıştır. Bu ordulardan biri Hindistan'a saldıracak olanlardır. İkincisi de Hz. Meryem oğlu Îsa'nın yanında bulunan ordudur." (Nesâî, Kitab-ül Cihâd, Müsned-i Ahmed, Sevbân'ın rivayetlerinden).
14- Mücemmî' bin Câriye el-Ensârî'nin rivâyetine göre, Rasûlullah bir defasında Deccâl'den bahsederken onu Lod'un, kapısında Meryem oğlunun öldüreceğini açıkladı. (Müsned-i Ahmed, Tirmizî, Fiten ile ilgili bölümler).
15- Ebû Ümâme Bahili (uzun bir hadiste, Deccâl'den bahsederken) şu rivâyeti nakletmiştir: "Müslümanların imamı namaz için ileriye adım atmışken, Meryem oğlu Îsa ona gelecektir. İmam adımını geri alacak, ki Îsa ileriye gidebilsin. Ama Îsa (a.s.) onun omuzuna elini koyarak, 'namazı sen kıldır zira bu cemaat senin için ayağa kalkmıştır' diyecektir. Böylece, o namaz kıldıracaktır Selâm verdikten sonra, Hz. Îsa diyecek ki, 'kapıyı açın'. Nitekim kapı açılacaktır. Dışarıda Deccâl 70 bin silahlı yahudi ile saflar düzenlemiş beklerken görülecektir. Hz. Îsa (a.s.) ona bakar bakmaz, tuzun suda eridiği gibi erimeye başlayacak ve oradan hemen kaçacaktır. Hz. Îsa (a.s.) diyecek ki, "bende senin için öyle bir darbe vardır ki bundan hiç kurtulamazsın." Sonra onu Lod'un doğu kapısında yakalayacaktır. Ve Allah Yahudileri bozguna uğratacaktır... Ve yeryüzü, müslümanlarla, suyla kabın dolduğu gibi dolacaktır ve dünyada Allah'tan başka kimseye ibadet edilmeyecektir, (İbn Mâce, Kitab-ül Fiten, Deccâl Fitnesi bölümü).
16- Osman bin Eb-ul-Âs' diyor ki 'ben Rasûlullah (a.s.)'ın şanları söylediğini duydum' "Ve Meryem oğlu Îsa (a.s.) sabah namazı sırasında inecektir. Müslümanların lideri O'na diyecek ki, 'ey Ruhullah, namaz kıldırın'. O cevap verecek, 'bu ümmetin insanları birbirine lider olacak kabiliyettedir.' Bunun üzerine, müslümanların bir emiri (hâkimi, lideri) ileriye çıkıp namaz kıldıracaktır. Namaz kılındıktan sonra Îsa (a.s.) silahım alıp Deccâl'a yönelecektir. O (Deccâl) onu görünce, tuz gibi eriyecektir. Hz. Îsa (a.s.) silahıyla onu öldürecektir ve arkadaşları mağlup olarak kaçmaya başlayacaklardır. Fakat hiçbir yerde eman bulamayacaklardır. Nihayet, ağaçlar seslenmeye başlayacaklardır, 'Ey Mü'min, bu kâfir buradadır' ve taşlar da seslenecekler, 'Ey Mü'min bu kâfir buradadır.'" (Müsned, Taberânî, Hâkim).
17- "Semure bin Cündüb (uzun bir hadiste) Rasûlullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğunu nakleder "Ve sonra sabah vakti, müslümanlar arasında Hz. Meryem oğlu Îsa gelecektir ve Allah, Deccâl ve onun ordusunu yenilgiye uğratacaktır. Ta ki, Duvarlar ile ağaçların kökünden sesler gelmeye başlayacaktır, 'ey Mü'min, bu kâfir aramızda saklıdır, bunu öldür.'" (Müsned-i Ahmed)
18- Umran bin Hüseyin'in rivâyetine göre, Rasûlullah (a.s.) buyurdular: "Ümmetimde her zaman, Hak üzerinde olacak ve muhaliflerine galip gelecek bir topluluk mutlaka bulunacaktır. Ta ki, Allah'ın hükmü gelecek ve Meryem oğlu Îsa inecektir." (Müsned-i Ahmed).
19- Hazreti Ayşe (Deccâl) ile ilgili hikayeyi anlatırken rivâyet ediyor
ki, Îsa (a.s.) inecektir ve Deccâl'i öldürecektir. Bundan sonra, Îsa (a.s.) 40 yıl yeryüzünde âdil bir İmam ve adaletli bir hâkim (yargıç) olarak kalacaktır (Müsned-i Ahmed).
20- Rasûlullah (a.s.)’ın serbest bıraktığı uşağı, Safine, Deccâl ile ilgili hikayeyi anlatırken diyor ki, ve daha sonra, Hz. Îsa (a.s.) inecektir ve Allah, Deccâl'i Afik tepelerinde helâk edecektir.' (Müsned-i Ahmed).
21- "Hz. Huzeyfe bin Yeman (Deccâl'den bahsederken) diyor ki, "Ve müslümanlar namaza kalkınca, gözlerinin önüne Meryem oğlu Îsa çıkacaktır ve o müslümanlara namaz kıldıracaktır. Selâm verildikten sonra orada bulunanlara diyecek ki, "lütfen, benim ile bu Allah'ın düşmanı arasından çekilin." Ve Allah, Deccâl'in arkadaşlarına müslümanları galip kılacaktır. Müslümanlar onları iyi hırpalayacaklardır. Tâ ki, ağaçlar ile taşlar sesleneceklerdir: 'Ey Abdullah, ey Abdurrahman, ey müslüman, işte bir Yahudi, işte vur ona.' Böylece, Allah onları mahvedecektir ve müslümanlar galip geleceklerdir. Ve Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi ortadan kaldıracaktır." (Müstedrek-i Hâkim. Müslim'de de bu rivâyet özetle nakledilmiştir. Ayrıca, Hâfız İbn Hacer kendi eseri, "Feth-ul Bâri", Cilt: VI. s. 450'de bu hadisin doğru olduğunu yazmıştır.)
İşte, yukarıda 14 sahabeye ait olarak naklettiğimiz 21 hadis doğru ve sağlam kaynaklar ve hadislerle ilgili en esaslı kitaplarda yer almışlardır. Hz. Îsa (a.s.)'nın dünyaya tekrar gelişiyle ilgili diğer pek çok hadis ve başka bir deyimle gaybî haber de vardır. Ama biz sözü fazla uzatmamak için sadece bu hadisleri nakletmeyi uygun gördük.
11.2.14. "Mesih Benzeri" Kavramı Yanlıştır
Bu hadisleri şöyle gözden geçiren bir kişi, bunlarda herhangi bir "Îsa'nın benzeri" (Mesih benzeri), "vaadedilen Mesih" veya "müstakbel bir Mesih'den bahsedilmediğini hemen anlayacaktır. Burada zikrolunan Hz. Îsa, yeni ve değişik bir kişi veya "peygamber" değildir. Bu yine eski ve bilinen bir peygamberdir. Hâl böyle iken, çağımızda bir kimsenin, bir babanın sulbünden ve bir annenin karnından doğup, Hz. Peygamber (a.s.)'in müjde verdiği Meryem oğlu Îsa (a.s.)'nın kendisi olduğunu iddia etmesi abestir. Yukarıda naklettiğimiz bütün hadisler, sözü edilen kişinin, bundan 2000 yıl önce babasız ve Meryem'in kamından doğan Îsa (a.s.) olduğunu apaçık göstermektedir.
11.2.15. Deccâl'in Ortaya Çıkışıyla İlgili Haberler
Deccâl ile ilgili Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)'in ne kadar hadisleri varsa, onları toptan gözden geçirdiğimizde bu kötülük simgesinin ortaya çıkma zamanının tayin edilmediği görüşüne varırız. Hz. Peygamber (a.s.)'e bu hususta Allah tarafından gelen bilginin özeti şudur: Dünyada büyük bir Deccâl doğacaktır. Onun bazı belirgin özellikleri olacaktır. Falanca yerde öldürülecektir. Fakat ortaya çıkışının kesin zaman ve yerini belirtmemiştir. Hz. Peygamber (a.s.), Deccâl'in kendi devrinde mi yoksa daha sonraki devirlerde mi doğacağı konusuna da açıklık getirmemiştir.
Bu konuyla ilgili, Hz. Peygamber (a.s.)'e ait olduğu söylenen hadislerin gerek muhtevalarındaki farklılıklar ve gerekse ifadelerdeki değişiklikler gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.) bu sözleri vahye göre değil kendi fikir ve görüşüne göre söylemiştir. Nitekim, Hz. Peygamber (a.s.)' in, bazen Deccâl'in Horasan'dan, bazen İsfahan'dan bazen da Suriye ile İrak’taki bir yerden çıkacağını söylediği belirtilmiştir. Ayrıca, Hz. Muhammed (a.s.)'in, Medine'de muhtemelen 2. veya 3. hicri yılda doğduğu sanılan İbn Sayyâd adlı Yahudi çocuğunun Deccâl olacağından şüphe ettiği kaydedilmiştir. Son rivâyete göre de, dokuzuncu hicri yılda Filistin'in bir Hıristiyan rahibi (Temim Dâri)'nin, gelip müslüman olduğu Hz. Peygamber (a.s.)'a bir hikâye anlattığı ifade edilmiştir. Rahib'in hikâyesi şuydu: Bir defasında kendisi bir deniz yolculuğu sırasında (muhtemelen Akdeniz'de veya Umman Denizinde) ıssız bir adaya ulaştı, ve orada garip bir adamla karşılaştı. Bu adam kendisinin Deccâl olduğunu söyledi, Hz. Peygamber (a.s.) Filistinli rahibin bu hikâyesini dinledikten sonra Deccâl ile ilgili ifadesini yalanlama gereğini duymadı. Hz. Peygamber (a.s.) sadece şunu söylemekle yetindi. "Sizin dediğinize göre Deccâl Akdeniz veya Umman denizindedir. Halbuki ben onun Doğu'da ortaya çıkacağını sanıyorum."
Hz. Peygamber (a.s.)'in Deccâl ile ilgili haberlerini inceleyecek bir kişinin ilm-i hadis ve dinî ilkelerden azıcık haberi olursa, bu buyrukların iki bölümü olduğunu hemen anlayacaktır. Birinci bölümde yer alan hadislerde Deccâl'in mutlaka geleceği, bazı belirgin özelliklere sahip olacağı ve dünyada fitne ve fesat çıkaracağı kesin ifadelerle açıklanmıştır. Bu husustaki hadislerde bir çelişki yoktur.
Hz. Peygamber (a.s.)'in hadislerinin ikinci bölümünde Deccâl'in kim olduğu, nerde ve ne zaman belireceği açıklanmıştır. Bu hadisler sadece birbiriyle tezât halinde değil, bunlarda aynı zamanda şüphe ve tereddüttü ortaya koyan kelime ve ifadeler de vardır. Meselâ, İbn Sayyâd ile ilgili olarak Hz. Peygamber (a.s.)'in Hz. Ömer'e şöyle dediği nakledilmiştir. "Eğer bu Deccâl ise bunun katili sen olmayacaksın. Ve değilse, sen sözleşmeli biri (zimmi) ni öldürmeye yetkili değilsin." Yine başka bir hadiste Rasûlullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir. "Eğer o (Deccâl) ben hayatta iken gelirse ben ona hüccetle (fikir ve delillerle) karşı koyacağım. Yoksa, benden sonra Rabbim her mü'min'in hâmisi ve nasırıdır."
Demek ki, ikinci bölüm birinci bölümden hayli farklıdır. Bu itibarla, ikinci bölüm dini açıdan birincisi kadar bağlayıcı değildir. Her iki bölüme aynı önemi veren, ikisinin eşit olduğunu sanan ve hepsinin imanın bir parçası olduğunu düşünen bir kişi yanlış yoldadır. Gördüğümüz gibi, Hz. Peygamber (a.s.) Deccâl'in kişiliği, doğacağı zaman ve yer konusunda emin değildi ve bu sebeple, İbn Sayyâd hakkında şüphesini belirtmişti. Hatta Hz. Ömer bin Hattab, İbn Sayyâd'ın Deccâl olduğuna yemin bile etmişti. Fakat bu Yahudi çocuk daha sonra müslümanlığı kabul elti, Kâbe ve diğer kutsal yerlerde kaldı, ibadet elti, müslüman olarak ebediyete intikal etti ve müslümanlar onun cenâze namazını da kıldılar. O halde, İbn Sayyâd'ın halâ Deccâl olduğunu düşünmek doğru olur mu? Filistinli Rahip Temim Dari’nin öyküsü de anlatıldığı zaman hemen hemen doğru olarak kabul edilmişti. Fakat, aradan 1350 yıl geçmesine rağmen mahpus olduğu adadan çıkmayan yaratık Deccâl olabilir mi? Eğer kendisi iddia ettiği gibi Deccâl ise neden Hz. Muhammed (a.s.)'in haberleri istikametinde fitne ve fesât çıkarmadı ve başka kimseyi varlığından haberdar etmedi? Rasûlullah (a.s.), Deccâl'in kendi döneminde ortaya çıkabileceği veya kendisinden hemen sonra doğabileceği tahminini yapmıştı. Fakat, 1350 yıl geçmesine rağmen böyle bir Deccâl'in doğmadığı bir gerçek değil midir? Bu sebeple Deccâl ile ilgili Hz. Peygamber (a.s.)'in hadislerini İslâm akide ve inançlarının ayrılmaz bir parçası gibi kabul etmek ve dünyaya yaymak doğru bir hareket sayılabilir mi? Daha önce belirttiğim gibi, peygamberler pek çok şeyi vahiyle ve Allah'ın emriyle söyler ve yaparlar. Bu hususta hiçbir şüphe, tereddüt ve yanlışlığa ihtimal yoktur. Ama bazı şeyler var ki, peygamberler sadece birer insan olarak ve sadece şahsi fikirleri ile tahminlerini ortaya koyarlar. Bu gibi fikir ve tahminlerin değişme ihtimali vardır. Ama bu değişiklik peygamberlerin umumi durumunu etkilemez, onların peygamberlik sıfatına gölge düşürmez. Bu tür fikir ve tahminlerin yanlış çıkması, Peygamberlerin durumunda zerre kadar değişiklik yapmaz. Üstelik, şeriatımız da peygamberlerin bu tür söz ve hareketlerini aynen benimsememizi zorunlu kılmamıştır. Bu hususta, hurma ağaçlarının dikilmesi ile ilgili Hz. Peygamber (a.s.)'in ikazı sanırım herkesin aklındadır.
11.2.16. Hz. Peygamber (as)'in Buyruklarından Yolun Tayini
Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)'in hangi söz ve hareketlerinin, kendi şahsi düşünce ve tahminine göre ve hangilerinin Allah'ın verdiği bilgiye göre olduğunu anlamak için yine Hz. Peygamber (a.s.)'in kendi açıklamalarına dikkat etmeliyiz. Bazen de diğer şartlar ve unsurlar bunu anlamamıza yardım ederler. Meselâ, Deccâl ile ilgili hadisleri incelediğimizde bizzat Hz. Peygamber (a.s.)'in kullandığı kelime ve ifadelerden, bu yaratığın kişiliği, doğacağı yer ve zaman hakkında Allah'tan herhangi bir haber almadığını anlayabiliriz. Hz. Muhammed (a.s.), İbn Sayyâd'ın Deccâl olacağından o kadar şüphelenmişti ki, Hz. Ömer (r.a.) yemin ederek kendisinin Deccâl olduğunu söyleyince O'nun sözlerini yalanlamadı. Fakat Hz. Ömer İbn Sayyâd'ı öldürme niyetinde olduğunu söyleyince, Hz. Peygamber şunları belirtti. Eğer bu o ise, sen ona hakim olamazsın, ama bu o değilse, bunu öldürmek sana bir yarar getirmeyecektir." (Müslim, İbn Sayyâd ile ilgili rivâyet). Başka bir hadisle Hz. Peygamber (a.s.) Deccâl'den bahsederken şunları buyurdular. "Eğer o benim varlığım sırasında onaya çıkarsa, ben tarafınızdan ona karşı koyacağım. Ve eğer o benim olmadığım bir zamanda ortaya çıkarsa herkes kendi başına onunla mücadele etmelidir ve Allah benden sonra, her müslümanın muhafızıdır." (Müslim, Deccâl'in hikayesi). Temim Dari, bir deniz yolculuğu sırasında Deccâl ile görüştüğüne dair hikâyesini anlatınca Hz. Muhammed (a.s.) bu hikayeyi ne yalanladı ne de teyit etli. Aksine şunları söyledi: "Ben Temim'in anlattıklarını beğendim. O'nun anlattıkları, benim size Deccâl ile ilgili anlattıklarımla mutabakat halindedir." Ayrıca şu sözleri de ilâve etti: "Fakat o (Deccâl) Suriye veya Yemen denizinde değil, doğu tarafındadır." (Müslim, Kıssat-ul Cessâse). Bütün bu hadis ve rivâyetler konuyu sanırız yeterince açıklamaktadır.1
11.2.17. Hz. Ammâr bin Yâsir'in Öldürülmesiyle İlgili Haber
Hz. Peygamber (a.s.)'in, Hz. Ammâr bin Yâsir ile ilgili bir sözü çok meşhurdu ve pek çok sahabe bu sözü bizzat O'nun mübarek ağzından duymuşlardı. Rasûlullah şöyle demişti. 'Seni (Ammâr'ı) âsi bir çete öldürecektir' (Müsned-i Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, Taberânî, Beyhakî, Müsned-i Ebû Davut Tayalisî v.s. gibi ünlü hadis kitaplarında, Hz. Ebû Said Hudrî, Ebû Katâde Ensârî, Ümm-ü Seleme, Abdullah bin Mes'ûd Abdullah bin Amr bin el-Âs, Ebû Hureyre, Osman bin Affan, Huzeyfe, Ebû Eyyub Ensârî, Râfi', Hüzeyme bin Sâbit, Amr bin el-Âs, Ebul Yusr, Ammâr bin Yâsir ve bazı diğer sahabeler tarafından rivâyet edilmiştir. Ayrıca İbn Sa'd da Tabakât'ta bu hadisi çeşitli vesikalara dayanarak kaydetmiştir).
İbn Abd-il Berr, "İstiâb" adlı eserinde diyor ki,"Ammâr bin Yasir'in âsi bir güruh tarafından öldürüleceğine dair Hz. Peygamber (a.s.)'in buyrukları sağlam kaynak ve usûllere göre bize kadar intikal etmiştir". Nitekim, Ammâr bin Yasir'in asi bir grup tarafından öldürüldüğü bir gerçektir.
11.2.18. Kıyamet'in Gelmesiyle İlgili 10 İşaret
Müslim'de, Huzeyfe bin Useyd el-Gifari'nin rivâyetine göre, Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki, bu alâmetler görülmeden kıyâmet olmayacaktır. Duman, Deccâl, Dâbet-ul Arz, güneşin batıdan doğması, Meryem oğlu Îsa'nın inişi, Ye'cuc ile Me'cuc'un istilâsı ve üç büyük toprak kayması hadisesi, biri doğu'da, ikincisi batıda, üçüncüsü Arap yarımadasında ve bütün insanları Mahşer’e doğru sürükleyecek, Yemen'de çıkacak büyük bir yangın. Hazreti Peygamber'in ifadesine göre, o zaman kıyamet, miadını doldurmuş hamile bir kadının, çocuğunu gece mi, gündüz mü doğuracağı belli olmadığı gibi, yakın olacaktır
[1] Gibbon, "Decline and Fall of The Roman Empire", C II, s. 788, Modern Library, New York.
[2] Bu Kur'ân-ı Kerîm in geleceğe ait en şaşırtıcı ve en harika haberlerin den biridir. Kuran-ı Kerîm'de bu haber yer aldığı zaman Mısır Firavunlarının mezarları hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Ehram (Piramid)larına açılması çalışmaları 20. yüzyılda başlamıştır. 1907'den evvel Ramses I veya diğer Firavunların mumyalarına rastlanamamışlı. 3000 yıl önceki bir olayın haber verilmesi Kur'ân-ı Kerim'in büyük bir gaybî haberidir.
[3] Hz. Peygamber Efendimiz buyurmuşlardı ki, "Benden sonra halifelik 30 yıl sürecektir. Daha sonra padişahlık gelecektir." Bu süre Rebiülevvel, 41 Hicri'de sona erdi. Aynı tarihte Hz. Hasan, Hz. Muaviye karşısında halifelikten feragat etti. Bundan sonraki gelişmeler hepimizin malûmudur. Yani meşveret yerine bir hanedan'ın hakimiyeti ve monarşi için kapılar açılmış oldu.
[4] Evvela, "Mehdi" kelimesine dikkat edilmesi gerekmekledir. Bilindiği gibi, hadislerde bu kelime geçmektedir ve Hz. Peygamber (a.s.)'in bunu kullandığı da doğrudur. Bu kelimenin sözlük anlamı "hidayet görmüş" veya "hidayet edilmiş "tir. Yani "Hâdi", hidayet veren veya hidayet eden deyimi kullanılmamıştır. Demek ki, doğru yolda olan her önder, lider, hükümdar veya yöneticiye Mehdi denilebilir. "El-Mehdî" kelimesi ise sadece bu gibi belirli bir kişi veya bu hususu bazı özellikler taşıyan şahıs için kullanılabilir. Hadislerde bu belli özellikten de bahsedilmiştir. Yani, bu zât, dünyada nübüvvet şeklindeki halifeliğin sona ermesinden sonra tekrar böyle bir halifeliği tesis edecek ve dünyada adalet ile barış sağlayacaktır. Bundan, İslâm dininde "Mehdî" adında bir mevki veya makam ihdâs edildiği ve böyle bir kişiye tıpkı nebi veya peygamberlere olduğu gibi, iman etmenin, imanın bir parçası olduğu anlaşılmamalıdır. Buna ilâveten, Mehdi'nin, "Masum bir İmam" olacağına dair bir kayıt da yoktur. Aslında bu husustaki inanç, Şiilerde yaygın olan "Masum İmam" fikrinden ileri geliyor. Kitap ve Sünnet'le böyle bir şey yoktur.
İslami Okul Okulların En Önemlisi