Akaid - Iman Esaslari - 20. Sayfa - Tevhidmucadelesi
Yirminci Bölüm: KUR'AN-I KERİM'E GÖRE HZ. MUHAMMED
20.1. ÇEŞİTLİ DİNLERE MENSUP OLANLARIN KENDİ DİN KURUCULARI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
20.1.5. Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)
20.1.6. Rasûl (Peygamber)un İnsani Yönü
20.1.7. Peygamber'in Kuvvet ve Kudreti
20.2. RASÛLULLAH (A.S.) PEYGAMBERLER TOPLULUĞUNUN BİR FERDİDİR
20.2.1. Talim ve Terbiye İle İlgili Çalışmaları
20.2.3. Hz. Muhammed (a.s.)'in Peygamberliğinin Evrenselliği ve Ebediliği
20.2.4. Peygamberliğin Son Bulması
20.2.5. Hz. Peygamber'in Örnek Kişiliği
Yirminci Bölüm: KUR'AN-I KERİM'E GÖRE HZ. MUHAMMED
Dünyada insanların hidâyeti için her zaman iyi ve temiz şahsiyetler doğmuşlardır. Bu iyi ve sâlih kişiler kendi söz ve davranışlarıyla insanlara hak ve doğru yolu göstermişlerdir. Ne var ki, İnsanlar bu temiz ve fedakâr şahsiyetlerin iyiliğine daima zulüm ve kötülükle karşılık vermişlerdir. Bu zulüm ve kötülük sadece muhalifleri tarafından yapılmamıştır. Sadece muhalif ve düşmanları, onların Hakk'a davetlerini reddetmemişler, onları alaya almamışlar, onların yolunda bin bir güçlük çıkarmamışlar ve onlara olmadık eziyetleri çektirmemişlerdir. Aksine, onlara tabi olanlar, onlara iman edenler de çeşitli zulüm ve haksızlıklar yapmışlardır. Bu sözde taraftarları ve hayranları da imamlarının talimatlarını tahrif etmiş, sözlerini çarpıtmış, getirdikleri kitapları tanınmaz hale sokmuş ve bizzat onların kişiliğine ulûhiyet ve tanrısallık gibi özellikler karıştırmak suretiyle birer ucube haline getirmişlerdir. İlk tür zulüm ve kötülük bu temiz kişilerin hayatı boyunca ya da birkaç sene daha devam etmiştir. Ancak ikinci tür zulüm ve haksızlıklar yüzyıllar boyu sürmüştür ve hatta bazı durumlarda şimdi de devam etmektedir.
Dünya'yı şimdiye kadar mebus olunan, Hakk'a davetle görevli şahsiyetler, hayatlarını, insanların tek Allah'ı terk ettikten sonra ilahlaştırdıkları ve tapmaya başladıkları sahte ve yalan tanrıların hakimiyetlerini ortadan kaldırmaya çalışmakla geçirmişlerdir. Fakat işin garibi, her defasında, başkalarının tanrılığına son vermeyi gaye edinen iyi ve sâlih şahsiyetler bizzat taraftar ve hayranları tarafından birer put, birer tanrı haline getirilmişlerdir. Yani ömür boyu putları kırmaya çalışanlar bizzat kendi taraftarlarınca birer put haline sokulmuştur.
Aslında insan denen yaratık kendi kişiliğini ve varlığını öylesine küçük görüyor ki, kendisinde melekler kadar masumiyet, yüksek ahlâk ve fazilet gibi vasıflar göremiyor. İnsan kendisinin sadece zaaf ve hatanın bir karışımı olduğunu sanıyor. Aklı ve fikri, ilim ve iz'andan o kadar yoksundur ki, fâni vücudun, insanlığın bütün iyi ve kötü taraflarının yanı sıra melekler kadar masum ve faziletli olabilecek vasıflan da haiz olduğunu anlamaktan acizdir. Bundan dolayıdır ki, bu dünyada ne zaman bir kişi kalkıp kendisini Allah’ın temsilcisi olarak hemcinslerine sunmak istemişse, onlar onun etten ve kemikten olduğunu görüp, "Allah'ın sevgilisi olduğu" yolundaki sözüne karşı çıkmışlardır. Ve en sonunda o kişide olağanüstü vasıflar görüp, ona sevgi ve saygıyla bağlandıkları zaman da sevgi ve bağlılıklarını abartmışlar ve böyle bir kişinin bir beşer veya insan olmadığına kanaat getirmişlerdir. Netice itibariyle bir grup, böyle bir kişiyi tanrı derecesine çıkarmış ve hatta tanrı olarak tapmaya başlamıştır. Bir başka grup kalkmış, o tanrının insanların şeklinde zuhur edebileceğini düşünerek, böyle bir kişinin aslında insan şeklinde bir tanrı olduğuna karar vermiştir. Yine başka bir grup kalkmış, bu kişinin Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürmüştür.
20.1. ÇEŞİTLİ DİNLERE MENSUP OLANLARIN KENDİ DİN KURUCULARI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Dünya'da hangi din kurucusu veya dini liderin hayatını incelerseniz, kendisine en büyük haksızlığın, tabi olanları ve hayranları tarafından yapıldığını görürsünüz. Bu din kurucuları ve dini liderlerin hayatı ve talimatının etrafında öylesine kalın bir evham, hurafe ve hayal perdesi örülmüştür ki, gerçek yüzlerini ve kişiliklerini görmek hiç mümkün değildir. Onlara ait olan tahrif edilmiş kitaplardan, yalnızca öğretilerinin aslının nasıl olduğunu anlamak güçleşmekle kalmamış, aynı zamanda o din kurucuları ile dini liderlerin bizzat kendilerinin gerçekten nasıl olduklarının öğrenilmesi de imkânsızlaşmıştır. Bu kişilerin doğumu bir ucube, çocukluğu bir ucube, gençliği ve yaşlılığı bir ucube, hayatının her safhası bir başka ucube ve hatta ölümü bile ucube olmuştur. Kısacası, başından sonuna kadar bir efsane haline getirilmişlerdir. Öyle ki, onları ya tanrı zannedersiniz, ya tanrının oğlu ya da insan şeklinde bir tanrı. En azından, onun Allah'ın bir ortağı olduğunu sanırsınız.

Mekke-i Mükerreme'nin Yerleşim Planı
Meselâ, Buda'yı ele alalım. Budizm'i derinliğine inceleyecek olursanız, Buda'nın çok aydın ve ileri görüşlü bir kişi olduğunu görürsünüz. Bu şahsın, Hinduizm ve Brahmanizm'in birçok kötülüklerini ortadan kaldırıp Hindu toplumunda geniş çapta bir reform hareketine başladığına tanık olursunuz. Özellikle Buda, yaşadığı çağda birer tanrı haline getirilip tapılan insanların putunu yıkmış ve her türlü bid'at ve hurafe'den uzak bir dine bağlanılmasını istemiştir. Fakat, ölümünden sonra bir asır geçmedi ki, Vesâli'de toplanan Budist din adamları Buda'nın bütün öğretilerini rafa kaldırdılar. Budizm'in ileri gelenleri, Buda'nın vaaz ve telkinlerinden oluşan "Sûtar"ları değiştirip yeni bir takım Sûtarlar yarattılar. Bu kitapları, canlarının istediği şekilde tahrif ettiler. Budist rahip ve din adamları bir yandan herhangi bir tanrının varlığını inkâr ettiler, diğer yandan da Buda'yı bir tanrı haline getirdiler. Bu rahip ve din adamları, Buda'nın, aklın ta kendisi olduğunu belirttiler ve O'nu kâinatın odağı ve her çağda insanları ıslah etmek üzere dünyaya gelen bir varlık haline getirdiler. Buda'nın doğum yaşantısı ve gelecekte birçok defa çeşitli hüviyetlerle doğacağına dair öylesine garip masal, efsane ve destanlar yazdılar ki bunları okuyan Prof. Wilson gibi bir oryantalist ve araştırmacı bile Buda'nın gerçekten tarihi bir şahsiyet olup olmadığı konusunda şüphe etmekten kendini alamamıştır. Üç-dört asırlık bu hayali ve uydurma hikâye ve masallar ile Buda'nın kişiliği ve talimatı büsbütün tanınmaz hale sokuldu ve kendisi bir tanrı ve ilâh olup çıkıverdi. Nihayet, Kral Kanişka'nın devrinde Budizm'in ileri gelenleri Keşmir'de düzenledikleri büyük meclis'te Buda'nın aslında Allah’ın maddi ve dünyevi bir belirtisi olduğuna veya başka bir deyimle, Allah’ın insan şeklinde dünyaya geldiğine karar verdiler.
Aynı muamele Hinduların bir dini şahsiyeti Rama Çandra'ya da yapıldı. Rama'nın hayalı ve talimatını içeren "Ramayan" adlı kitabı okunduğunda Raca Rama Çandra Ji'nin alelade bir insan olduğu anlaşılır. Rama, şüphesiz dürüst, yüksek ahlâklı, faziletli, cesur, cömert, mütevazı, alçak gönüllü, çilekeş, çalışkan ve fedakâr bir insandı. Fakat şahsiyetinde zerre kadar ulûhiyet veya tanrılık yoktu. Ne var ki, bir insanda bu kadar meziyet ve faziletin toplandığını gören Hintliler şaşkına döndüler ve O'nun alelâde bir insan olamayacağını düşündüler. Nitekim, ölümünün üzerinden belli bir süre geçtikten sonra Rama Çandra tanrı derecesine çıkarıldı. Hindu inanç ve kavramlarına göre, Vişnu tanrı[1] Rama'nın vücuduna girmişti. Rama, Vişnu tanrının, çeşitli çağlarda insanların ıslahı için çeşitli hüviyetlerle dünyaya geldiği kişilerden biriydi.
Sri Krişna, Buda ve Rama'dan da daha kötü muameleye tabi tutulmuş ve mağdur duruma düşürülmüştür. Krişna'nın talimatını ihtiva eden kitap "Bhagvat Gita", her ne kadar değişiklik ve tahrife uğrayarak şimdiki hale gelmişse de bu kitabı okuyan bir kişi Krişna'nın aslında "tek Allah, en güçlü ve en büyük bir tanrı" kavramın ortaya attığını ve bunun için canla başla mücadele ettiğini anlar. Fakat Hinduların diğer dini kitapları, meselâ Mahabharata, Vişnu Puran, Bhagvat Puran vs. yukarıda bahsettiğimiz "Bhagvat Gita" kitabını bambaşka bir üslûp, mana ve şekilde bize sunmaktadırlar. Bunlara göre Krişna bir yandan Vişnu'nun bedensel belirtisi, bütün varlıkların yaratıcısı ve evrenin yöneticisi olarak gözüküyor, bir yandan da bunun tam aksine şahsiyetine öylesine adi, ahlâksız ve yüz kızartıcı hikâye, masal ve sıfatlar yakıştırılıyor ki, kendisim tanrı olarak tanımak şöyle dursun, iyi ve temiz bir insan olduğundan da şüphe ederiz. "Bhagvat Gita"da Krişna'nın şu sözlerine rastlanıyor:
"Bu dünyanın anası, babası, dayanağı ve mercii benim. Tertemiz olan ve bilinmesi gereken her şey benim. Tek yönetici, Riğ Veda, Yacur Veda ve Sam Veda (Hinduların dini kitaplarının adlan) benim. Ben herkesi beslerim, ben mâlik, şâhit, oturma yeri, sığmak, doğum sebebi, ölüm sebebi, hazine ve doğumun ölümsüz tohumuyum. Ey Arjun, ben sıcaklık veririm, suları durdururum ve yağmur yağdırırım. Ben hayat suyuyum, ben ölümüm, ben doğru ve yalanım". (Bölüm: 90, 17-19).
"Hiçbir tanrı veya derviş doğumumu bilmez, çünkü bütün ilâh ve evliyalar benden doğmuşlardır. Benim yeryüzü ve bütün kâinatın tanrısı olduğumu ve benim bir doğuşum, yani başlangıcım olmadığını bilen bir kişi, dünya sevgisinden kurtulup bütün günahlardan arınmış olur" (Bölüm: 10, 2-3).
"Ey saçları taranmış ve yapılmış kişi, bütün canlılarda varolan ruh benim. Bütün canlıların başlangıcı, ortası ve sonucu benim. On iki tanrı arasında Vişnu benim. Gezegenler arasında pırıltıları olan güneş, havaya hakim olan 49 tanrının başı olan Meriçi ve yıldızlar arasında ay benim" (Bölüm: 10,20-21).
"Hareketli veya hareketsiz canlılardan hiçbiri benim yönetimimin dışında değildir... Ben sadece kendi bölgemden bütün evrene yayılmış durumdayım" (Bölüm: 10, 29).
"Ey Pandu (fakir) bütün işlerin Parmeşvar, yani benim tarafımdan yapıldığı bilinciyle hareket eden, bana güvenip, bütün ilişkilerini koparıp, bütün canlılara karşı düşmanlığına son veren kişi benimle birleşiverir" (Bölüm: 11:55).
"Ben bütün canlıların mâlikiyim ve doğuştan üstünüm. Gerçi benim varlığımda herhangi bir değişiklik olmaz. Fakat ben kendime özelliklerimi koruyarak kendi kudretimle sık sık doğarım. Ey iyi ve dürüst kişi, din çöküntü haline gelince ve her tarafa dinsizlik yayılınca kendi kendimi doğururum. Ben iyileri korumak, kötü insanları yok etmek ve dünyada dini yeniden tesis etmek gayesiyle zaman zaman doğarım" (Bölüm: 4,6-8).
Burada görüldüğü gibi, "Bhagvat Gita"nın Krişna'sı kendisinin bir tanrı, hem de en büyük tanrı olduğunu iddia etmiştir.[2] Fakat diğer taraftan "Bhagvat Puran" aynı Krişna'yı çapkın, kadınlara düşkün ve ahlâksız bir kişi olarak gözümüzün önüne seriyor. Bazen gölde yıkanırken genç kızların elbiselerini alıp kaçtığını, genç kızların çıplak vücutlarıyla birleşmek için bu kızları yeniden yarattığını görüyoruz. Ve Raca Prikşit Başrahibi şöyle bir soru yönelttiği zaman: "Tanrının, doğru dini yaymak üzere dünyaya başka bir hüviyetle geldiğini biliyoruz, ama bu ne biçim tanrıdır ki, dinin bütün kurallarını rafa kaldırıp başkalarının kadın ve kızlarıyla gayri meşru ilişkiler kuruyor?" Başrahibin de Krişna'nın davranışlarım şöyle bir bahane ile örtmeye çalıştığına tanık oluyoruz: "Tanrılar bile bazen doğru yoldan ayrılabilirler. Fakat onların günahları, onların vücutlarını etkilemez. Tıpkı yangının her şeyi yakabilmesine rağmen suçlanamaya-cağı gibi".
Aklı başında olan bir kimse, yüksek seviyeli bir din kurucusunun hayatının bu kadar pis, bu kadar rezil ve safahat dolu olamayacağını hemen anlayabilir. Aynı kimse, gerçek bir din kurucusunun, kendisini hem İnsanlar, hem bütün evrenin yaratıcısı ve Rahib olarak sunamayacağım da sezebilir.
Fakat Kur'ân-ı Kerim ile İncil'in mukayeseli incelemesinden sonra, dünyada çeşitli milletlerin, çeşitli devirlerde, özellikle maddi ve manevî çöküntüleri sırasında, kendi zaaf ve ahlâksızlıklarını haklı çıkarabilmek amacıyla dünyanın tertemiz insanlarının karakter ve yaşantılarını bize yanlış şekilde aktardığını, buna mukabil haklarında inanılması güç masal, hikâye ve efsaneler anlattıklarını görürüz. Bu sebeple, Krişna'nın da aynı akınete uğradığını tahmin edebiliriz. Yani Krişna'nın gerçek kişiliği, karakteri ve öğretilerinin Hindu din kitaplarında bambaşka bir şekilde anlatıldığını söyleyebiliriz.
Peygamberliği çok yaygın olarak bilinen ve de teslim edilen ama kendisine en büyük haksızlık edilen iyi ve temiz insanların başında Hz. Îsa (a.s.) gelir. Hz. Îsa da her insan gibi bir insandı. İnsanlığın bütün zaaf ve meziyetleri diğer İnsanlar gibi Hz. Îsa'da da aynen vardı. Aradaki fark yalnızca, Hz. Îsa’ya, Allah'ın hikmeti, nübüvveti ve vahyinin gelmiş olmasıdır. Hz. Îsa böylece doğru yoldan ayrılıp kötü yola sapmış olan bir milleti ıslah etmeye memur edilmişti. Fakat, mebus olduğu halk öylesine kötü idi ki varlığını üç yıl bile zor kabul edebildi ve henüz hayatının baharında iken O'nu öldürmeye ve vücudunu ortadan kaldırmaya karar verdi. Hz. Îsa ortadan kaldırıldıktan sonra ise ümmeti O'na sadakat ve itaatte öylesine aşırı gitti ki, onu Allah'ın oğlu yapıverdi. O'na tabi olanlar, hakkında türlü türlü akla hayale gelmeyen hikâye ve masallar uydurdular ve kendisinin aslında Allah olduğunu, Mesih olarak dünyaya geldiğini ve çarmıha gerilmek suretiyle insanların günahlarının kefaretini ödediğini öne sürdüler, inançlarına göre İnsanlar doğuştan günahkârdılar ve bizzat kendi iyi amelleriyle hiçbir zaman kurtulamayacaklardı. Allah'ın insanlara karşı bu kadar katı ve acımasız olabileceği düşünülebilir mi? Ama Hz. Îsa’ya iman edenler bu tür inanç saplantılarına girdiler. Tabii ki Hz. Îsa gibi güzide bir peygamber, Cenab-ı Allah hakkında bu tür suçlamalarda bulunamazdı. Fakat O'nun taraftarları, O'nun vaaz, telkin ve talimatını kendi düşünce ve hayal güçlerine göre değiştiriverdiler. O kadar ki, bugün İncil'de ve Hıristiyanlara ait olan hiçbir kitapta Hz.Îsa'nın gerçek şahsiyeti ve talimatını bulmak mümkün değildir. Ne varsa ve ne yoksa Kur'ân-ı Kerim'de vardır. Ahd-i Cedid veya Yeni Ahid olarak bilinen, dört meşru ve muteber İncil'den oluşan Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Îsa'nın şahsiyeti ve talimatı tamamıyla çarpıtılmıştır. Bazen.Hz. Meryem'e doğacak çocuğunun Allah'ın oğlu olacağı müjdeleniyor (Luka: 10 35), bazen Allah'ın ruhu bir güvercin gibi Yeşu'ya inip, "bu benim sevgili oğlum" diye haykırıyor (Matta:, 16:17), bazen Mesih kendisi diyor ki, "Ben Allah'ın oğluyum ve siz benim Kadir-i Mutlak'ın sağ tarafında oturduğumu göreceksiniz". (Markos: 14:62). Yine bazı yerlerde, mahşerde Allah yerine Mesih'in Arş'ta oturduğunu görüyoruz. (Matta: 25:31-46). Bazen da Mesih'in ağzından şöyle söyleniyor: "Babam bendedir ve Ben Babam'dayım" (Yuhanna: 1:38). Yine başka bir yerde o doğru sözlü insanın şöyle söylediği kaydediliyor: "Ben Allah’ın içinden çıkarak geldim" (Yuhanna: 8:42). Bazen Hz. Îsa ve Allah birleştirilmiş ve kendisinin şöyle sözler söylediği iddia edilmiştir: "Beni görmüş olan pederimi görmüştür" ve "Pederim bende varolup işlerini yapar" (Yuhanna: 1409-10). Yine başka bir yerde, Allah’ın bütün şeyleri Mesih'e devrediliyor (Yuhanna: 3:35) veya Allah'ın, bütün saltanatını Mesih'e ihsan ettiği kaydediliyor (Yuhanna: 5:22).
Görüldüğü gibi, hemen hemen bütün milletler, yazımızın başında işaret ettiğimiz gibi, kendi peygamberleri, din kurucuları ve din adamları hakkında büyük mübalağalar yapmışlar, şahsiyetlerini, siret ve talimatlarını tanınmaz hale getirmişlerdir. Bu yanlış tutum ve davranışın en büyük sebebi söz konusu peygamber veya din kurucularının hayat hikâyelerinin yanı sıra, söz ve öğretilerinin doğru dürüst kâğıtlara dökülmemesidir. Bazen bu hususta harekete geçilmişse de yeterli dikkat ve ihtimam gösterilmemiş ve iyi ile kötü, doğru ile yanlışlar hep bir arada toplanmıştır. Netice itibariyle, ortaya çıkan malzeme güvenilir ve inandırıcı olmamıştır. Ayrıca zaman geçtikçe bunlara yeni ilâveler yapılmış ve içlerinden bazı şeyler çıkarılmıştır. Kısacası, gerçekler, evham ve hurafelerle örtülmüş ve birkaç yüzyılda bütün hakikat ortadan kaybolmuş ve geride sadece masal ve efsaneler kalmıştır.
20.1.5. Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)
Dünyanın bütün peygamber ve din kurucuları ile liderleri arasında yalnızca efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın şahsiyeti ve talimatı geçen 1400 yıldan beri olduğu gibi muhafaza edilmiş durumdadır. Ve artık öyle bir noktaya gelinmiştir ki, ilerde herhangi bir değişiklik yapılmasına hiçbir imkân da yoktur. İnsanların evham ve batıl inançlara yatkınlığı yüzünden böylesine mükemmel, meziyetli, üstün ahlâklı ve üstün yetenekli bir kişiyi de efsaneleştirmeleri işten bile değildi. Onlar pekâla sevgi ve saygılarını abartabilir, Hz. Muhammed (a.s.)'in kişiliğinde tanrısal sıfatlar arayabilirlerdi. Fakat Cenab-ı Allah, peygamberler zincirinin son halkası olarak dünyaya gönderdiği Hz. Muhammed (a.s.) hakkında gerekli tedbirleri de halk edecekti. Bu peygamberin şahsiyeti ve sireti bütün İnsanlar için kalıcı bir örnek ve bütün evren için bir hidâyet kaynağı olmalıydı. Bu sebeple, Cenab-ı Allah, Abdullah oğlu Muhammed (a.s.)'in şahsiyeti ve talimatının, geçmişte diğer dinlere mensup cahil fedailerin ve insanların kendi peygamber ve liderlerine yaptıkları haksızlık ve zulümlerin benzerlerinden kurtarılması için bazı tedbirler aldı. Bir kerre, Hz. Peygamber (a.s.)'in sahabeleri, tabileri ve muhaddisleri, geçmişteki ümmetlerin aksine, kendi hadî ve yol göstericilerinin siretinin korunması için olağanüstü çaba harcadılar. Bundan dolayıdır ki, aradan 1400 yıl geçmiş olmasına rağmen biz bugün dahi Hz. Muhammed (a.s.)'in devrine çok yakın bir mesafeden bakabiliriz. Fakat sahabeler, muhaddisler, imamlar ve müfessirlerin senelerin emeğiyle hazırladıkları eserlerin tümünün ortadan kaybolduğunu, hadis ve siyerin bir tek sayfasının bile dünyada kalmadığını ve böylece Hz. Peygamber (a.s.)'in hayatı ve talimatı hakkında tek bir kelime öğrenme imkânı bulunmadığını farz etsek bile Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'in, binlerce ve yüz binlerce hâfız'ın sinesinde mahfuz kalabileceği ve tekrar kâğıda dökülebileceğini unutmamalıyız. Ve bu tek bir kitap, Allah'ın son peygamberi hakkında kafamızda doğan bütün sorulara cevap verebilecek mahiyettedir. O halde gelin, Kur'ân-ı Kerim'in, Hz. Peygamber (a.s.)'i bize nasıl tanıttığını, nasıl tarif ettiğini görelim:
20.1.6. Rasûl (Peygamber)un İnsani Yönü
Kur'ân-ı Kerim'in, peygamberlik ve peygamberlerden bahsederken üzerinde önemle durduğu bir nokta vardır ki, o da peygamberlerin insanlık halidir. Kur'ân-ı Kerim'in inişinden önceki yüzyıllarda insanların tanınmış bir kural olarak kabul ettikleri belli inançları vardı. Buna göre, insan hiçbir zaman Allah'ın rasulü (peygamberi) ve naibi olamazdı. Dünyanın ıslah edilmesi gerektiği zaman Allah'ın kendisinin dünyaya geldiği veya melek ve ilâhlarını dünyaya gönderdiği fikri yaygındı. Genel inanca göre insanların ıslahı için gelen bütün şahsiyetler insanüstü ve doğaüstüydüler. Bu akide ve inanç İnsanlar arasında öylesine kök salmıştı ki, ne zaman Allah'ın sevgili bir kulu ve peygamberi insanları hidayete ve doğruluğa davet ederse, herkes hayret içinde kendi kendine ve başkalarına sormaya başlardı: "Bu ne biçim peygamberdir? Bizim gibi yiyor, içiyor, uyuyor ve yürüyor? Bu nasıl bir peygamberdir ki, insanların bütün illetlerini taşıyor? Bizim gibi acıkıyor, hastalanıyor ve acı çekiyor? Bu nasıl bir peygamberdir ki, bizim gibi gülüyor, ağlıyor, seviniyor, üzüntü duyuyor ve dinleniyor? Eğer gerçekten Allah bizim doğru yolu bulmamızı, bizim ıslah ve iflah olmamızı isteseydi, hidayetimiz için bize böyle bir insan mı gönderecekti? Allah bizzat dünyaya gelemez miydi? Bu tür sorular her peygamberin dünyaya gelişi sırasında sorulurdu ve İnsanlar bunlara dayanarak peygamberleri inkâr ederlerdi. Nitekim, Hz. Nûh (a.s.) ümmetini doğru yola çağırınca, kendisi hakkında şöyle denildi:
"Bu ancak sizin gibi bir insandır. Sizin üzerinize üstünlük kurmak istiyor. Eğer Allah dileseydi, melekler indirirdi. Biz, evvelki alalarımız zamanında böyle bir şey işitmedik.". (Mü'minun; 24)
Hz. Hûd (a.s.) kavmine hidâyet için gönderildiği zaman da kendisine yapılan ilk itiraz şöyle idi:
"Bu ancak sizin gibi beşerdir. Yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor. Eğer siz kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz, o zaman hüsrana düşenlerden olursunuz.". (Mü'minun; 33-34)
Aynı şekilde Hz.- Musa ile Hz. Harun (a.s.), Firavun'u hidayete ve Hakk'a dâvet edince, davetleri şu gerekçe ile reddedildi:
"Bizim gibi iki beşere îman mı edecekmişiz?". (Mü'minun; 47)
Tam buna benzer bir soru, Mekke'de 40 yıl sessiz bir hayat süren ümmî bir insanın, birden bire Allah’ın rasûlü olduğunu söylemesi üzerine de sorulmaya başlandı. Mekkeliler, kendileri gibi elleri, ayakları, gözleri, burnu, ruhu, ismi ve cismi olan bir kişinin nasıl Allah'ın peygamberi olacağını kestiremiyorlardı. Onlar hayret içinde aralarında söylenip duruyorlardı:
"Bu nasıl peygamberdir? Yemek yiyor ve çarşılarda geziyor? O'nunla beraber nezir olmak için neden bir melek indirilmedi... Yahut O'na bir hazine atılmalı, yahut O'ndan yiyeceği bir bahçesi olmalı değil miydi?" (Furkan; 7-8)
Peygamberlerin hüviyeti, vaaz ve telkinlerinin kabulü konusunda da en büyük engel işte bu fikir ve inançtı. Bu sebeple, Kur'ân-ı Kerîm'de en ağır darbe bu fikre indirilmiştir. Kur'ân'da, delillerle insanların hidâyeti için ancak insanların uygun olduğu dile getirilmiştir. Kur'ân'a göre, peygamberlik veya nübüvvetin gayesi, sadece Allah’ın emir ve talimatını insanlara iletmek değil, aynı zamanda fiil ve hareketlerle bunların pratik örneğini sunmaktır. Bu amaçla, beşeri zaaf ve kusurlar taşımayan melekler veya insanüstü başka yaratıklar başka dünyaya gönderildiği takdirde, İnsanlar, bu yaratıkların kendileri gibi zaaf ve kusurlar taşımadıkları için hatâ ve günah işlemekten âciz olduklarını ve dolayısıyla Allah'ın hidâyetine uymalarının imkânsız olduğunu ileri sürebilirler. Onun için, Kur'ân-ı Kerîm diyor ki:
"Eğer yeryüzünde sakin sakin yürüyen melekler olsaydı, onlara gökten rasûl olarak melekler gönderirdik." (İsra; 94-95)
Bundan sonra, Cenab-ı Allah, dünya'daki çeşitli milletlere gönderilen peygamberlerin ve diğer temiz şahsiyetlerin, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) gibi insan olduklarını, O'nun gibi yediklerini ve içtiklerini belirtiyor:
"Bizim, senden evvel gönderdiğimiz peygamberler, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerdi. Eğer bilmiyorsanız Kitab ehline sorunuz. Biz onları yemek yemez birer ceset olarak yaratmadık. Onlar hayatta da ebedî kalıcı değillerdir. (Enbiya; 7-8)
"Bizim, senden evvel gönderdiğimiz peygamberler de, yemek yer ve çarşılarda gezerlerdi." (Furkan; 20)
"And olsun ki, senden evvel gönderdiğimiz peygamberlere de zevceler ve evlâtlar verdik." (Ra'd; 38)
Bundan sonra Hazreti Peygamber (a.s.)'den, kendisinin bir beşer veya insan olduğunu açıkça ilân etmesi istendi. Cenâb-ı Allah, böylelikle Hz. \ Muhammed (a.s.)'e de geçmişteki peygamberler ve veliler gibi bir takım ' tanrısal sıfatların yakıştırılmasını önlemek istiyordu. Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli yerlerde bu ayete yer verilmiştir;
"Ben de sizin gibi bir insanım, yalnız bana vahyolundu ki, İlâhınız bir tek İlâh’tır." (Kehf; 111, ve Fussilet; 6)
Bu açıklamalar, sadece Hz. Muhammed (a.s.) ile ilgili batıl inanç ve hurafelere değil dünyanın diğer peygamber ve velileri hakkındaki yanlış fikir ve kavramlara da son verdi.
20.1.7. Peygamber'in Kuvvet ve Kudreti
Kur'ân-ı Kerîm'in açıklık getirdiği ikinci husus, peygamberlerin kuvvet ve kudretiyle ilgili inanç ve kavramlardır. Cehâlet ve akılsızlık yüzünden Allah'a yakın veya ermiş kişilerin ilâh derecesine çıkarılması ve birer ilâh ilân edilmesinin tabii bir sonucu olarak bu kişilerin fevkalâde kuvvet ve kudrete sahip olmalarına dair tasavvurlar da bir hayli yaygınlaşmıştı. Cahil ve bilgisiz İnsanlar, bu kişilerin Allah’ın kainatında kendisiyle ortak ve bazı tanrısal yetkilere sahip olduklarını, insanların cezalandırılması veya mükafatlandırılması işlerini yürüttüklerini, gaipten haberleri olduğunu, geçmişi ve geleceği bildiklerini, insanların kaderini değiştirdiklerini, insanlara zarar veya yarar sağladıklarını, hayır ve şerre mâlik olduklarını, evrenin bütün güçlerinin kendilerine tabi olduklarını, bir bakışlarıyla insanları dalâlete ve cehalete sürüklediklerini sanıyorlardı. îşte bu inançlardan dolayıdır ki, Mekkeli müşrikler Rasûlullah (a.s.)'dan çeşitli taleplerde bulunuyor, O'nun bazı insanüstü, fevkalâde işler başarmasını istiyorlardı. Nitekim, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle denilmiştir.
"'Sen bize yerden pınarlar çıkarmazsan, sana îman etmeyiz' dediler. Yahut, senin hurma ve üzümlerden bir bahçen olup da, içinden nehirler akmadıkça yine îman etmeyiz' dediler. 'Yahut iddia ettiğin gibi göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe veya karşımıza Allah’ı ve melekleri getirmedikçe sana îman etmeyiz' dediler. "Yahut, senin altından bir evin olmadıkça veya semaya çıkmadıkça, bize oradan okuyacağımız bir kitap getirmedikçe, senin semaya çıktığını da inanmayız." dediler. De ki, 'Rabbimi tesbih ve tenzih ederim. Ben, Allah'ın Rasulü, bir beşerden başkası mıyım'?" (İsrâ; 90-93)
Allah'a yakınlık ve ermişlik ile ilgili ne kadar yanlış fikir, tasavvur ve mefhum varsa, Cenab-ı Allah hepsini şiddetle reddetti ve Rasûlullah dahil geçmişteki hiçbir peygamber veya velînin kendisiyle ortak olmadığını, kendilerinde zerre kadar ulûhiyet bulunmadığını vurguladı. Nitekim, bir peygamberin, izni olmadıkça başkalarını kurtarması şöyle dursun, kendisini bile kurtaramayacağına işaret etti:
"Eğer sana Allah bir zarar dokundurursa kendisinden başka onu giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dokunursa işte o, her şeye kâdir'dir." (En'âm; 17)
"De ki, 'Ben kendi kendime ne bir zarar ne de bir faydaya muktedir değilim. Ancak Allah'ın istediği olur." (Yûnus; 49)
Buna ilâveten, peygamberlerde define veya hazinelerin anahtarlarının 'bulunmadığı, gaipten haberleri olmadığı ve herhangi bir insanüstü, tabiatüstü kuvvet ve kudretlerinin de bulunmadığını açıkladı.
"De ki, 'ben size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır ve gaybı bilirim demem. Ve ben size meleğim de demiyorum. Ancak bana vahyolunan şeye tabi olurum.'" (En'âm; 50)
"Eğer ben gaybı bilseydim, malımı çoğaltırdım. Ve bana bir fenalık da dokunmazdı. Ben ancak îman eden kavim için müjdeci ve korkutucuyum." (A'raf; 188)
Ayrıca, hesap-kitap, ceza ve hükümde de peygamberlerin herhangi bir rolü olmadığı, görevlerinin sadece kendilerine verilen emirleri insanlara iletmek, onlara doğru yolu göstermek olduğu, bundan sonra muhakeme, sorgulama, cezalandırma ve ödüllendirme işinin Allah'a ait olduğu anlatıldı.
"De ki, 'Ben, Rabbimden apaçık bir beyyine üzereyim. Siz ise onu tekzip ettiniz. Sizin çarçabuk istemekte olduğunuz (azab) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır. Hak ile O hükmeder. Ve O, ayırd edenlerin en hayırlısıdır.' De ki, 'Eğer o çarçabuk istediğiniz şey benim elimde olsa idi, aramızdaki iş şimdiye kadar bitirilmiş olurdu. Allah, j. tâlimleri bilir." (En'âm; 57-58)
"Sana düşen yalnız tebliğdir. Hesapları ise bize aittir." (R'ad; 40)
"Muhakkak biz insanların faydası için kitab'ı sana hak olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir. Kim de dalâlete düşerse, ancak kendi nefsi aleyhine sapmıştır. (Habibim), sen onların üzerine bir vekil değilsin." (Zümer; 41)
Kur'ân-ı Kerîm'de ayrıca, insanların düşünce ve fiillerini değiştirme, onları Allah'a itaate yöneltme, kalplerinde iman nuru yaratma gücünün peygamberlerde değil, Allah'ta olduğu, peygamberlerin işinin ancak nasihat ve ikâzdan ibaret olduğu ve insanlara doğru yolu göstermek olduğu açıklandı.
"Şüphesiz, sen ölülere duyuramazsın. Ve arkalarını dönüp kaçarlarken sağırlara da dâvetini işittiremezsin. Sen, o körleri sapıklıktan ayırıp hidâyete erdirici değilsin. Sen, ancak ayetlerimize iman eden' ve müslüman olanlara sözlerini işittirirsin." (Neml; 80-81)
"...Sen mezarlarda olanlara söz işittirecek değilsin. Sen sadece korkutucusun. Muhakkak biz seni müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik.".[3] (Fâtır; 22-24)
Ayrıca, peygamberlerin kıymeti, haysiyeti ve üstünlüğünün Allah'a itaat etmeleri, emirlerini olduğu gibi yerine getirmeleri ve kendilerine indirilen Allah’ın kelâmını kullara iletmelerinde saklı olduğu; Allah'a itaatten vazgeçmeleri, Allah'ın kelâmına kendilerinden bir şey katmaları halinde ise sahip oldukları imtiyaz ve imkânların ortadan kaldırılacağı, hatta Allah'ın gazabından kurtulamayacakları da açık bir dille ifade edilmiştir:
"Sen de onların kıblesine tâbi olmazsın. Onların bazıları da bazılarının kıblesine tâbî değillerdir. Sana hakikatin ilmi geldikten sonra onların hevasına tâbi olursan o zaman zâlimlerden olursun." (Bakara; 145)
"Sana ilim geldikten sonra onların hevâsına tâbi olursan senin için Allah'tan başka dost ve yardımcı yoktur." (Bakara; 120)
"De ki, 'onu kendi tarafımdan değiştirmek benim hakkım değildir. Ben, ancak bana vahyolunana tâbi olurum. Eğer Rabbime âsi olursam büyük günün azabından korkarım!" (Yûnus; 15)
Burada bu sözler, Rasûlullah (a.s.)'ın Allah'a hâşâ herhangi bir itaatsizlik ve isyanda bulunacağı veya O'nun talimatını tahrif edeceği endişesiyle söylenmemiştir. Bunların asıl amacı, dünyaya, Rasûlullah (a.s.) veya diğer peygamberlerin, Allah ile kişisel bir yakınlıkları olmasından dolayı değil, O'na itaat etmeleri ve emirlerini itirazsız, eksiksiz yerine getirmelerinden dolayı bir takım imtiyaz, şeref ve haysiyete sahip olduklarını anlatmaktadır.
20.2. RASÛLULLAH (A.S.) PEYGAMBERLER TOPLULUĞUNUN BİR FERDİDİR
Kur'ân-ı Kerîm'de önemle belirtilen bir üçüncü husus ta Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın yeni ve tek peygamber olmadığı, aksine dünyanın kuruluşundan onun zamanına kadar dünyaya gelen binlerce peygamberden biri olduğudur. Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber (a.s.)'in, peygamberler zincirinin son halkası olduğunu belirtmiştir. Kitabullah, her zamanda, her ülkede ve her millette peygamberlerin doğduğunu, hepsinin insanları doğru yola dâvet ettiklerini ve kötülükten sakınmalarını istediklerini açıklamıştır.
"Hiçbir ümmet gelip geçmemiştir ki ona bir uyancı gelmiş olmasın." (Fâtır; 24)
"And olsun, biz her ümmete, 'Allah'a ibadet edin ve tağuta tapmaktan sakının diye bir peygamber göndermişizdir." (Nahl; 36)
"İşte bu (Hz. Muhammed) de azab ile korkutan evvelki peygamberlerden bir peygamberdir." (Necm; 56)
"(Habibim)sen gönderilen peygamberlerdensin. (Yâsin; 3)
"Ben peygamberlerden ilk defa (gelmiş biri) değilim. Bana ve size ne yapılacağını bilmem. Ben, ancak bana vahyolunana tâbi olurum. Ve ben, apaçık bir korkutucudan başkası değilim." (Ahkâf 9)
"Muhammed, bir peygamberden başka bir şey değildir."( Âl-i İmrân; 144)
Sadece bu değil, Hazreti Peygamber (a.s.)'in geçmişteki diğer peygamberler gibi insanları Hak dinine ve Allah'a itaate davet ettiği de kaydedilmiştir.
"Ey mü'minler, Allah'a ve bize indirilen Kitab'a, İbrahim'e, İsmail’e, İshâk'a, Yakûb ve torunlarına indirilen dine, Musa ve Îsa’ya ve Rableri tarafından peygamberlere verilen şeylere îman ettik. Onlardan birini diğerlerinden ayırt etmeyiz ve biz Allah'a teslim-i nefs etmişiz' deyiniz. Eğer (Ehl-i Kitap) Allah'a sizin îman ettiğiniz gibi îman etseler, hidâyete ererler." (Bakara; 136-137)
Kur'ân-ı Kerîm'in bu ifadeleri Hz. Muhammed (a.s.)'in yeni bir din getirmediğini ve eski peygamberlerden herhangi birini veya talimatını tekzip etmediğini, aksine dünyanın kuruluşundan beri çeşitli milletlere getirilen dini getirdiğini ve bunu açık, duru ve temiz bir şekilde insanlara ilettiğini açıkça ortaya koyuyor.
Kur'ân-ı Kerîm, kendisini getirenin gerçek hüviyetini ve durumunu ortaya koyduktan sonra, Allah'ın onu hangi gaye ve maksatlarla dünyaya gönderdiğini anlatıyor. Hz. Muhammed (a.s.)'in dünyaya peygamber olarak gönderilmesinin çeşitli amaç ve hedefleri iki noktada toplanabilir: Talim-terbiye ve amelî çalışmalar.
20.2.1. Talim ve Terbiye İle İlgili Çalışmaları
Bu alanda yapılan çalışmalar şunlardır:
1) Âyetlerin okunması, nefis terbiyesi ve Kitap ve hikmetle ilgili eğitim:
"İçlerinde, kendilerinden onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, onları kötülüklerden ve küfürden temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah mü'minlere büyük lütûf ve keremde bulunmuştur." (Âl-i İmrân; 164)
Burada ayetlerin okunmasından, Allah'ın emir ve talimatının insanlara olduğu gibi ulaştırılması kastedilmiştir. Nefis terbiyesi ve kötülükler ile küfürden temizlenmesi de; insanlardan güzel ahlâkın teşvik edilmesi ve yaygınlaştırılması, kötülük ve günahlardan arınmaları, kötü âdet ve alışkanlıklardan kurtulmaları demektir. "Kitap ve hikmet'in eğitimi de, İnsanlar arasında Allah'ın kitabının gaye ve maksatlarının iyice anlaşılmasını ve idrak edilmesini sağlamak demektir. Bu eğitimle, insanlarda Kitabullah'ın ruhunu anlayacak basiretin yaratılmasına çalışılmıştır. Ayrıca, hayatlarının her alanını Kitabullah'ın emir ve talimatına göre ayarlayacak hikmetle donanmalarına dikkat edilmiştir.
2) Din'in tamamlanması ve mükemmelleşmesi:
"Bugün sizin için dininizi ikmâl ve üzerinize olan nimetimi tamamladım. Ve size din olarak İslam'ı (verip ondan) razı oldum." (Maide; 3)
Başka bir deyimle, Cenâb-ı Allah, Kur'ân-ı getirene sadece ayetlerini okuma, nefis terbiyesi yapma ve kitap ile hikmeti öğretme hizmeti yaptırmadı; aynı zamanda bu görevi ve getirdiği dini de onun vasıtasıyla tamamladı. İnsanoğluna ne kadar ilâhi kelâm gönderilmesi gerekiyorsa onun vasıtasıyla insanlara gönderildi. İnsanların yaşantı ve karakterinin ne gibi günah ve kötülüklerden temizlenmesi gerekiyorsa onun aracılığıyla temizlendi. Hangi iyilikler, güzel ahlâk ve fazilet ile fert ve cemiyetlerin yetişmesi gerekiyorsa onun vasıtasıyla anlatıldı ve pratik olarak gösterildi. Kısacası, onun vasıtasıyla insanlara kitap ve hikmetin öyle bir eğitimi verildi ki; Kitabullah'ta anlatılan ve istenilen şekilde ilerde her zaman için insanların bireysel ve toplumsal yaşantısına yön verecek hale geldi.
3) Geçmişte asıl ve gerçek din İslâm konusunda çeşitli peygamberlerin ümmetleri arasında çıkan ihtilâfları ortadan kaldırmak; bütün perdeleri aralayarak, bütün yabancı maddeleri ayıklayarak ve bütün anlaşmazlıkları ortadan kaldırarak insanlara doğru yolu göstermek ve Allah'a kavuşmanın yollarını bulmalarını sağlamak:
"Allah'a yemin olsun ki, senden evvelki ümmetlere de Rasûller gönderdik. Şeytan, onların amellerini kendilerine süslü gösterdi. Bugün de Şeytan onların velisidir. Onlara elemli azap vardır. Sana kitabı ancak onlara ihtilâf eyledikleri şeyleri açıklaman ve imân eden kavme hidâyet ve rahmet olarak gönderdik." (Nahl; 63-64)
"Ey Ehl-i Kitap, size Rasûlümüz geldi. Ve size kitaptan sakladığınız şeylerin bir çoğunu beyan eder. Ve bir çoğunun beyanından da sarfı nazar eyler. Ve size Allah tarafından nûr ve apaçık bir kitap gelmiştir. Kitap ile Allah rızasına uyanları selâmet yollarına hidâyet eyler ve onları izni ile karanlıktan aydınlığa çıkarır. Doğru yola ve dine götürür." (Maide; 15-16)
4) İtaatsizleri korkutmak, Allah'a itaat edenlere Allah'ın rahmetini müjdelemek ve Allah'ın dinini yaymak:
"Ey peygamber, Biz seni ancak şâhit, müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik. Ve Allah'a kendisinin izniyle dâvet edici nurlu bir kandil olarak gönderdik." (Ahzab; 45-46)
Amelî hayat ve bununla ilgili diğer konular hakkında Hz. Muhammed (a.s.)'e şu vazife ve mesuliyetler verilmişti:
1) insanlara iyiliği emretmek ve kötülüklerden sakınmalarım sağlamak; helâl ile haram'ın sınırlarını tâyin etmek; insanları Allah'tan başka kimselerin boyunduruğundan kurtarmak.
"O peygamber onlara iyiliği emreder, kötülükten nehyeder. Tertemiz ve iyi olan şeyleri helâl, kötü ve zararlı şeyleri haram eder, onların sırtlarındaki ağır yükü kaldırır. Onların zincirlerini kırar. O peygambere inanıp O'na saygı gösteren, yardım eden, O'nunla birlikte gönderilen nura uyanlar yok mu, felah bulanlar onlardır." (A'râf; 157)
2) Allah'ın kulları arasında adaleti tesis etmek ve kendisine bir dava gelince hak ve adaletle kararını vermek.
"Allah'ın sana gösterdiği gibi, İnsanlar arasında hükmetmen için sana hak olarak Kitab'ı indirdik. Hainler için müdafaacı olma." (Nisâ; 105)
3) Allah'ın dinini, insan hayatının bütün nizamı buna tâbi olacak ve diğer bütün nizamlar ortadan kalkacak şekilde kurmak.
"Peygamberini hidâyete ve bütün dinler üzerine çıkarmak için hak din ile gönderen O'dur." (Fetih; 28)
Böylece, Hz. Peygamber (a.s.)'in görevi, sorumluluğu ve faaliyet sahasına giren bu çalışmalar siyaset, adalet, ahlâk, iktisât, cemiyet, medeniyet ve kültürün her cephesini kapsar ve içine alır.
20.2.3. Hz. Muhammed (a.s.)'in Peygamberliğinin Evrenselliği ve Ebediliği
Hz. Muhammed-î Arabî (a.s.)'nin bu çalışmaları bir tek ülke, millet veya devre ait değildir, aksine bütün insanlık ve her çağ için geçerli ve yararlıdır:
"(Habibim) Biz seni, bütün insanlara müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik. Lâkin insanların çoğu bunu bilmezler." (Sebe'; 38)
"De ki, 'ey İnsanlar, şüphesiz ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan ve kendisinden başka ilâh olmayan, hem diriltip hem de öldüren Allah'ın Rasûlüyüm. Öyleyse, Allah'a ve O'nun sözlerine imân edin, Ümmi nebî olan Rasûlüne îman edin. Ve O'na tabi olun. Ta ki, hidâyete ermiş olasınız." (A'râf; 158)
"De ki, 'Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Ve bana kendisi ile sizi ve her işiteni inzar etmek için bu Kur'ân vahyolundu." (En'âm; 19)
"O Kur'ân, bütün âlemlere bir öğüttür. Sizden, doğruluk isteyenler için." (Tekvîr; 27-28)
20.2.4. Peygamberliğin Son Bulması
Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed (a.s.)'in peygamberliğiyle ilgili önemli bir noktaya daha temas ediyor. O da, Hz. Muhammed (a.s.) ile, peygamberlik geleneğinin ve peygamberlik zincirinin son bulmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm kesin bir dille, Hz. Muhammed (a.s.)'den sonra başka bir peygamberin gelmeyeceğini beyan ediyor:
"Muhammed, adamlarımızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Rasûlü ve peygamberlerinin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir." (Ahzab; 40)
Bu, gerçekte Hz. Muhammed (a.s.)'in peygamberliğimi! evrenselliği, ebediliği ve dini tamamlayışının tabii bir neticesidir. Çünkü, Kur'ân-ı Kerîm'in yukarıdaki ifadelerine göre Hz. Muhammed (a.s.)'in peygamberliği bir tek millet değil, bütün insanlık içindir; bir tek devir değil, bütün çağlar içindir ve Hz. Muhammed (a.s.)'in dünyaya peygamber olarak gelişiyle kendisinden sonra peygamberlerin yapmaları ve başarmaları gereken görev ve işler de tamamlanmıştır. Bu sebeple, Hz. Peygamber (a.s.) ile birlikte peygamberlik zincirinin de tamamlanması en doğru yoldu ve nitekim bu yola gidildi. Bu konuya bizzat Hazreti Peygamber (a.s.) de hadislerinden birinde son derece güzel bir ifade ile değinmiştir. Rasûlullah (a.s.) diyor ki: "Benim yerimin peygamberler arasında ne olduğu şu misalle anlaşılacaktır. Diyelim ki, bir şahıs çok güzel bir ev yaptı, ama bu evin bir tuğlasını eksik bıraktı. Bu güzel evi görenlerin dikkati bu eksik tuğlaya çevrildi ve dediler ki bu son tuğla da yerine konsaydı ev tamamlanmış olacaktı. Bu ev peygamberlik eviydi ve buna yerleştirilen son tuğla benim. Boş yer doldurulmuş, ev bitmiştir ve benden sonra artık herhangi bir nebî dünyaya gelmeyecektir." Bu misal ile nübüvvet veya peygamberliğin son bulmasının sebebi iyice anlaşılıyor. Madem ki din tamamlanmış ve her bakımdan mükemmel hale gelmiş; Allah’ın ayetleri mümkün olduğu kadar en iyi şekilde anlatılmış ve açıklanmış, helâl ile haram, iyi ile kötü, akide ve inanç, ibadet ve dua, medeniyet ve kültür, hükümet ve siyaset, kısacası her konuda Allah’ın emri açıklıkla insanlara ulaştırılmış, bu ilkelere dayanılarak nazarî ve amelî olarak bütün bir düzenin işleyeceği gösterilmiş, Allah'ın kelâmı ve Peygamber (a.s.)'in sünneti değiştirilmeden dünyaya iletilmiş, her devirde ve her yerde bunlardan istifade etmek mümkün kılınmıştır, o halde, başka bir peygamber veya başka bir peygamberliğe elbette ihtiyaç yoktur. Hz. Peygamber (a.s.)'in emir ve talimatının ancak zaman zaman insanlara hatırlatılması ve izah edilmesine gerek vardır ki, bunu da hak yolunda ulema ve kâmil ve sâdık mü'minler lâyıkıyla yapabilirler.
20.2.5. Hz. Peygamber'in Örnek Kişiliği
En son bilmek istediğimiz nokta, Allah’ın Kitabını getiren peygamberin şahsiyeti ve ahlâkının ne olduğudur. Hz. Muhammed (a.s.) nasıl bir insandı? Ahlâk ve faziletleriyle meziyetleri ne idi? Yaşantısı nasıldı ve kendi tutum ve davranışlarıyla başkalarını nasıl etkiledi? Kur'ân-ı Kerîm bu sorulara uygun ve yeterli cevap veriyor, ama geçmişte olduğunun aksine
Hz. Muhammed (a.s.) hakkında medhiyeler düzmüyor, abartmaya ve aşırılığa kaçmıyor. Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Muhammed (a.s.)'in methi için ayrı bölümler yer almamıştır, ama söz gelimi, arada sırada gerektiği yerlerde kişiliği ve karakterine az ama öz işaretlerde bulunulmuştur. Bu kısa işaretler bile Hz. Muhammed (a.s.)'in ne büyük bir insan olduğunu, ne güzel bir ahlâka sahip ve ne büyük meziyetlere haiz bulunduğunu göstermeye yetiyor. Meselâ, Kur'ân-ı Kerîm:
1) Hz. Peygamber (a.s.)'in en güzel ahlâka sahip olduğunu söylüyor:
"Sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin." (Kalem; 4)
2) Hz. Muhammed (a.s.)'in azimli, iradesi kuvvetli, imanlı ve her hâlükârda Allah'a inanan ve güvenen biri olduğunu belirtiyor. Kavmi O'nu öldürmeye ve ortadan kaldırmaya karar vermiş olmasına rağmen, tek bir arkadaşıyla birlikte bir mağaraya sığınmaya mecbur olmasına rağmen bu tehlikeli ânda bile cesaretinin kırılmadığını ifade ediyor.
"Eğer Rasûle yardım etmezseniz, O'nu kâfirler memleketten (Mekke) çıkardıkları zaman O'na Allah yardım etti. Mağarada oldukları zaman, ikinin biri arkadaşına, 'mahzun olma, Allah bizimle beraberdir' dediği zaman, Allah sekinesini (kuvve-i mâneviyesini) O'nun üzerine indirdi." (Tevbe; 40)
3) Hz. Peygamber (a.s.)'in çok cömert, merhametli ve yumuşak kalpli bir insan olduğunu da açıklıyor ve diyor ki; kendisi en amansız düşmanlarının bile mağfireti için Allah'a yalvarmıştı, ama Allah bu tür insanların bağışlanamayacağını kendisine bildirmişti.
"Onlar için istiğfar etsen de etmesen de, eğer onlar lehine yetmiş kerre istiğfar eylesen de, Allah onları mağfiret etmez." (Tevbe; 80)
4) Rasûlullah (a.s.)'ın iyi huylu ve nâzik olduğunu, kimseye sert, kötü davranmadığını, bu sebeple, herkesin O'nu sevdiğini belirtiyor.
"Allah tarafından bir rahmettir ki, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, etrafından dağılırlardı." (Âl-i İmrân; 150)
5) Rasûlullah (a.s.)'ın, Allah'ın kullarını doğru yola getirmeyi canla başla istediğini, her şeyini bu uğurda feda ettiğini ve bütün çabalarına rağmen etrafındakilerin sapıklıklarında ısrar etmelerinden büyük ızdırap ve üzüntü duyduğunu ifade ediyor.
"Onların bu Kur'ân'a îman etmemelerine üzülerek arkalarından adetâ kendini helâk mı edeceksin?" (Kehf; 6)
6) Hz. Peygamber (a.s.)'in kendi ümmetini ne kadar çok sevdiğini, iyiliklerini ne kadar istediğini, onların acı ve üzüntülerini nasıl paylaştığını ve onlar için adetâ bir rahmet ve iyilik meleği olduğunu söylüyor.
"Size kendinizden bir peygamber geldi. Günâh kazanmanız O'na ağır gelir. Sizin üzerinize çok düşkündür. Müminlere karşı cidden esirgeyici ve merhamet sahibidir." (Tevbe; 128)
7) Hz. Peygamber (a.s.)'in sadece kendi ülkesi veya milleti için değil, bütün dünya için bir rahmet olarak geldiğini belirtiyor.
"Seni de (ey Rasûlüm) âncak âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik." (Enbiya; 107)
8) Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın gece saatlerce Allah'a ibadet ettiğini ve Allah'a dua ettiğini bildiriyor.
"Şüphesiz, Rabbin, senin ve seninle beraber olanlardan bir zümrenin gecenin üçte ikisinden biraz eksik bir miktarını, yarısını ve üçte biri kadarını ayakta durduğunuzu biliyor." (Müzzemmil; 20)
9) Hz. Peygamber (a.s.)'in doğru bir insan olduğunu, hayalında Hak yolundan hiç ayrılmadığını, kötü nasihat ve düşüncelerden etkilenmediğini ve nefsinin isteğine uyup Hakk'a karşı bir tek söz söylemediğini kaydediyor.
"Efendiniz (Hz. Peygamber) ne dalâlete düştü ve ne de azdı. O, hevasından söylemez." (Necm; 2-3)
10) Rasûlullah (a.s.)’ın kişiliği ve karakterinin bütün dünya ve İnsanlar için güzel bir örnek olduğunu ve hayatının güzel ahlâkın bir simgesi olduğunu açıklıyor:
"Sizin için Allah'ın Rasûlünde güzel bir numune vardır." (Ahzâb; 21)
Kur'ân-ı Kerîm'i okumak, tetkik etmek ve yaşamak isteyen biri, Kur'ân Sahibi (Hz. Peygamberinin diğer pek çok vasıf ve özelliklerini öğrenmiş olacaktır. Fakat biz burada bu ayrıntılara girmeyeceğiz. Kur'ân'ı Kerîm'i inceleyen herkes, bugün dünyada varolan bütün kutsal ve dini kitapların aksine İslam Peygamberini (a.s.) ne kadar açık, seçik ve net bir şekilde bize tanıttığım anlayabilecektir. Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber (a.s.)'i anlatırken ne mübalağa etmiş, ne aşırılığa kaçmıştır. Onda ne ulûhiyet aramış, ne ona bir takım insanüstü ve tabiat üstü güç ve yetenekler yakıştırmıştır. Onu ne Allah'a ortak kılmış ne de büyük ve mümtaz bir peygamber ve din kurucusuna yakışmayan kötü alışkanlıklar, sapıklıklar ve ahlâksızlıklar yakıştırmaya çalışmıştır. Onun için, dünyadan Kur'ân-ı Kerîm hariç İslam literatürünün tümünün ortadan kalktığını veya imha olduğunu farz etsek bile, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın şahsiyeti ve karakteri hakkında zerre kadar şüphe, tereddüt ve yanlış anlama imkânı bulunmaz. Biz sadece Kur'ân-ı Kerîm vasıtasıyla Hz. Peygamber (a.s.)'in üstün ve kâmil bir insan ve en güzel ahlâka sahip bir kişi olduğunu, geçmişteki bütün peygamber ve sâlih kişileri tanıdığını ve tasdik ettiğini, dünyaya yeni bir din getirmediğini, aksine dünyanın kuruluşundan beri insanların hidâyeti için Allah'ın tâyin ettiği dini kendilerine yeniden hatırlattığını, öğrettiğini ve fiilen yaşadığını, kendisinde fevkalâde güç ve yeteneklerin bulunduğunu iddia etmediğini, dâveti ve davasının bütün dünyaya yönelik olduğunu, Allah'ın onu bazı belirli görevlerle dünyaya gönderdiğini ve bu görevleri lâyıkıyla yerine getirdikten sonra peygamberlik silsilesinin (zinciri) sona erdiğini kesin bir şekilde öğrenebiliriz.
[1] Vişnu, bugünkü Hindu inançlarına göre kâinatı besleyen tanrı veya ilâh'tır. Bu, muhtemelen Allah’ın "rezzâklık" (rızk veren) sıfatıydı, ki zamanla dünyevî ve maddî bir varlığa dönüştürüldü. Zâten Hindularda şirk ve putperestlik bu şekilde başlamıştır. Yani, Tek Allah'ın bütün sıfatları ayrı ayrı ilâh şekline sokulmuştur.
[2] Eğer "Bhagvat Gita'nın Allah'ın kitabı olduğu ileri sürülmüş olsaydı, ve Krişna'nın da bir peygamber olduğu belirtilmiş olsaydı, yukarıda naklettiğimiz sözlerin Allah'ın kelâmı olduğunu söyleyebilirdik. Hem de Krişna'nın bir tanrı olmadığı ispatlanmış olurdu. Fakat bu kitapta bütün sözlerin Krişna'ya ait olduğu söyleniyor.
[3] Kur'ân-ı Kerim'de bir başka yerde bu nokta daha kesin bir şekilde ortaya konmuştur: (Ey Habibim) Doğrusu, sen, her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat, Allah dilediğini hidâyet eder. Ve o, hidâyete erecekleri daha iyi bilir." (Kasas; 56).
Sahih hadislere göre yukarıdaki ayet II/.. Muhammed (a.s.)'in amcası Ebû Talip ile ilgili olarak kendisine indirilmişti. Kayıtlara göre, Ebû Talip son nefesini verirken, Hz. Peygamber (a.s.) kendisinin bir iman sahibi olarak can vermesini arzulamış ve kelime-i şehâdet getirmesi için uğraşmıştı, fakat Ebû Talip de Abdulmuttalip gibi eski inanç ve geleneklerine bağlı kalarak öldü. İşte bunun üzerine, Cenâb-ı Hak, "doğrusu, sen her sevdiğini hidâyete erdiremezsin" dedi. Bilindiği gibi muhaddisler ile müfessirler, Kur'ân-ı Kerîm'in çeşitli ayetlerini tasnif ederken, bunlara Hz. Peygamber (a.s.)'in yaşadığı olaylar ve diğer hususlara göre başlık koyma ve açıklama yapma eğiliminde olmuşlardır. Takat bu ayete ve çeşitli hadislere, örneğin Tirmizî ve Müsned-i Ahmed'de, Hz. Ebû Hureyre İbn Abbas ve İbn Ömer gibi râvilerin hadislerine bakarak, bunun ille de Ebû Talib'in vefatı sırasında nâzil olduğunu söyleyemeyiz. Bizim en çok söyleyebileceğimiz şey, bu ayetin muhtevasının Ebû Talib'in durumuna uyduğunu belirtmemizdir. Hz. Peygamber (a.s.)'in çok sevdiği ve saydığı amcasının bile son nefesine kadar hidâyet bulamayışından ne kadar üzüldüğünü tahmin edebiliriz. Fakat, bütün uğraşı ve çabaları amcasının doğru yola gelmesine yetmedi. Bu olay da Allah'ın insanlara hidâyet verme konusunda son merci oluşunun en önemli delilidir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi