Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Otuz Birinci Bölüm - Akaid - Tevhidmucadelesi - 31. Sayfa

Otuz Birinci Bölüm: İSRA VE Mİ'RAC

31.1. İSRA VE Mİ'RAC

31.1.1. Mi'rac Vak'asının Kati Tarihi

31.1.2. Mi'rac'ın Tarihi Ehemmiyeti

31.1.3. Mi'rac Vak'asının Kur'an-ı Kerim'de ve Hadislerde Anlatılış Biçimi

31.1.4. Mi'rac Fiilen ve Bedenen miydi, Yoksa Mânen mi?

31.1.5. Hadisleri İnkâr Edenlerin İtirazları

31.1.6. Mi'râc'ın Bir Rüya Olduğunu Söyleyenlerin İleri Sürdükleri Deliller

31.1.7. Mi'râc'ın Hakikati

31.1.8. Mi'rac Yolculuğunun Ayrıntıları

31.1.8.1. Dalâlette Olan ve Dalâlete Çağıran Çeşitti Kuvvetler

31.1.8.2. Kudüs'te Namaz

31.1.8.3. Birinci Sena'da

31.1.8.4. Daha Sonraki Sema'larda

31.1.8.5. Sidret'ul-Müntehâ

31.1.8.6. Dönüş

31.1.9. Hz. Ebu Bekr Sıddîk (r.a.)'ın Mi'rac Olayını Doğrulaması

31.1.10. Başka Deliller

31.1.11. Rasûlullah (a.s.)'a Günde Beş Vakit Namaz İle İlgili Verilen Emir

31.1.12. Mi'rac'ın Mesajı

31.1.12.1. İsrail Oğullarının Tarihinden İbret

31.1.12.2. Herkes Sorumludur

31.1.12.3. Toplumun Üst Sınıfının Yozlaşması

31.1.12.4. Dünya İle Ahiret'in Ehemmiyeti

31.1.12.5. İslâm Medeniyetinin Temel İlkeleri

31.1.13. Rasûlullah (a.s.)'ın Hicret İçin Dua Etmesine Dair Yapılan Telkin

31.1.14. Mazlum Müslümanların Zafer Duası

31.1.15. Mi'râc'ın Bir Başka Cephesi

31.1.15.1. Rasûlullah (a.s.)'ın Cebrail İle Görüşmesi

31.1.15.2. Sidret-ul Münteha

31.1.15.3. Cennet-ul Me'va

31.1.15.4. Sidre'de Allah'ın Tecellisi

31.1.15 .5. Hz. Ayşe (r.a.)'nin Rivayetleri

31.1.15.6. Hz. Abdullah bin Mes'ûd'un Rivâyeti

31.1.15.7. Hz. Ebû Hureyre'nin Rivâyeti

31.1.15.8. Hz. Ebû Zer'in Rivayetleri

31.1.15.9. Hz. Ebû Musa el-Eş'arî'nin Rivâyeti

31.1.15.10. Hz. Abdullah bin Abbas'ın Rivâyeti

31.1.15.11. Muhammed bin Ka'b el-Kurazî'nin Rivâyeti

31.1.15.12. Hz. Enes'in Rivâyeti

Otuz Birinci Bölüm: İSRA VE Mİ'RAC

31.1. İSRA VE Mİ'RAC

Şimdi, Rasûlullah (a.s.)'ın Mekke'deki son üç yılını anlatmadan, di­lerseniz, o sıralarda meydana gelen en önemli olayın ayrıntılarına girelim. Bu öyle bir olaydır ki, Hazreti Peygamber efendimizin (a.s.) pâk siretine kıymetli bir taç gibi konmuştur. Öyle bir taç ki, bu, peygamberler dahil, insanlık tarihinde hiçbir şahsiyetin başına konmamıştır. Bu, İsra ve Mi'rac vakasıdır. İsra, Kur'an-ı Kerim'in İsra sûresinde belirtildiği gibi, Hz. Pey­gamber (a.s.)'in gece Mescid-i Haram (Kâbe)'den Mescid-i Aksa (Beyt-ul Mukaddes, Kudüs)'ya -hadislerde ayrıntılı olarak belirtildiği gibi- götürül­mesidir. Mi'rac da; Hz. Peygamber (a.s.)'in Kudüs'ten Sidret'ul-Müntehâ'ya kadar yolculuğudur. Bazı tek tük rivayetlere göre İsra ve Mi'rac ayrı ayrı meydana gelen iki olaydı. Ancak İslâm ümmetinin galip ekseriyeti, -ki bunlar arasında en meşhur ulema, fakihler, muhaddisler ve müfessirler yer almaktadır- İsra ve Mi'rac'ın aynı zamanda meydana gelen olaylar ol­duğunda birleşmişlerdir. Bu genel inanca göre Rasûlullah (a.s.), bir gece, bedeni ve ruhuyla ve uyanık bir durumda Kabe’den Kudüs'e götürüldü ve aynı gece semanın en üst noktasına varıp Cenab-ı Allah'ın huzuruna çıka­rıldı ve sabah olmadan Mekke'ye döndürüldü.

31.1.1. Mi'rac Vak'asının Kati Tarihi

Mi'rac vak'ası ne zaman meydana geldi? Kesin tarihi nedir? Bununla ilgili olarak çeşitli rivayetlere rastlıyoruz. İbni Sa'd'ın Vakıdi'ye dayanarak naklettiği rivayete göre bu olay 17 Ramazan, Bi'set'ten sonra 12. yılda, yani hicretten 18 ay önce meydana geldi[1]. İbni Sa'd başka bir kaynağa dayanarak bu vak'anın Bi'setten sonra 13. yılda 17 Rebiülevvel'de yani hicretten yaklaşık bir yıl önce vuku bulduğunu yazmıştır. Beyhakî, Musa bin Ukbe'ye dayanarak ve o da İmam Zührî'ye dayanarak, Mi'rac'ın tarihi­nin aynı olduğunu belirtmiştir. Urve bin Zübeyr'in rivâyetine göre de bu tarih doğru çıkıyor. Bunu İbni Lehiy'a, Ebu'l-Esed'e dayanarak nakletmiş­tir. Aynı sebeplerden İmam Nevevî, Mi'rac için bu tarihin doğru olduğunu ifade etmiştir. İbni Hazm ise "icmâ"ın fikrinin bu olduğunu iddia etmişse de doğru değildir. İsmail es-Süddi'nin bu vak'a ile ilgili olarak iki rivâyeti naklolunmuştur. Bunlardan biri Taberî ve Beyhakî tarafından naklolun­muştur ve bunda Mi'râc'ın hicretten bir yıl beş ay önce; yani Bi'set'ten sonra 12. yıl 1 Şevval tarihinde cereyan ettiği ifade olunmuştur. Hakim ta­rafından naklolunan ikinci rivayete göre bu olay hicretten bir yıl dört ay önce meydana geldi. Buna göre, Mi'rac'ın Zil-Kade ayında olduğu söylen­miştir. İbni Abd-il Berr ile İbni Kuteybe, Mi'rac'ın hicretten bir yıl 8 ay öncesinin (yani, Bi'set sonra 12. yıl Recep) bir vak'ası olduğunu belirtmiş­lerdir. İbni Fâris, hicretten bir yıl üç ay, İbn-ul Cevzi hicretten 8 ay önce ve Ebu'r-Rebi' bin Salim 6 ay önceki bir hâdise olduğuna işaret etmişler­dir. Bir rivayet de hicretten 11 ay öncesidir, bunu İbn'ul-Münir, "Siret-i İbni Abd-il Berr'in Şerhi'nde yazmıştır, İbrahim bin İshâk el-Harbi bunun kesinlikle Mi'rac'ın tarihi olduğunu ifade etmiştir. Fakat en meşhur riva­yet, Mi'rac'ın 27 Recep tarihinde olmasıyla ilgilidir. Allâme Zürkâni'nin dediği gibi, bir rivayet veya ifadenin başka bir rivayet veya ifadeye tercih edilmesi için yeterince delil yoksa, en meşhur olan rivayet kabul olunma­lıdır. Burada da durum aynıdır.

31.1.2. Mi'rac'ın Tarihi Ehemmiyeti

Mi'rac vak'ası, Nebi-yi Kerim (a.s.)'in Tevhid için dünyaya sesini du­yurmaya başlamasından 12 yıl geçtikten sonra meydana geldi. O zamana kadar muhalifler İslâmî Davet ve Hareket'in yolunu kapatmak için her yo­la başvurmuşlardı. Hile, desise, entrika, iftira, baskı, zulüm ve işkence, kı­sacası, bütün yollar denenmişti. Ama, her noktada ve her aşamada gerek Rasûlullah (a.s.), gerekse, fedakâr arkadaşları sabır, metanet, sebat ve di­rayetin en güzel örneklerini vererek hareket ve davalarını canlı tutmuşlar ve günden güne geliştirmişlerdi. Her türlü engele rağmen İslâmın sesi Arabistan'ın her köşesine yayılmıştı. Arabistan'ın tek bir kabilesi yoktu ki,

bundan üç-dört kişi Rasûlullah (a.s.)’ın davetinden etkilenmiş olmasın. Bizzat Mekke'de kelleyi koltukta taşıyan fedailer hatırı sayılır bir grub ol­muşlardı. Medine'de Evs ve Hazrec gibi kuvvetli kabilelerin hemen he­men bütün üyeleri Rasûlullah (a.s.)'ın ve müslümanların destekçisi haline gelmişti, artık müslümanların daha rahat bir ortamda çalışabilmek için Mekke'den Medine'ye hicret edip kuvvetlerini toplama ve etkinliklerini daha geniş çapta gösterme zamanı gelmişti. İşte bu yol ayırımında İsra ve Mi'rac gibi, büyük tarihi ehemmiyet taşıyan olaylar meydana geldi. Rasûlullah (a.s.) göklere çıkarak Cenab-ı Allah ile beraber oldu ve dünyaya döndükten sonra başından geçenleri ve İsra sûresinde yer alan kıssayı ar­kadaşlarına anlattı.

31.1.3. Mi'rac Vak'asının Kur'an-ı Kerim'de ve Hadislerde Anlatılış Biçimi

İsrâ Sûresinin ilk ayetinde Rasûlullah (a.s.)'ın sadece Mescid-i Haram (Beytullah)'dan Mescid-i Aksa'ya (Kudüs) götürülmesinden bahsedilmiş­tir. Bunun amacı da, Cenab-ı Allah'ın kendi kuluna bazı alamet ve işaret­lerini göstermek olduğu belirtilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de İsra veya Mi'rac ile ilgili başka teferruat yoktur. Fakat hadislerde ve siyerlerde bu vak'a ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Bu vak'ayı rivayet eden sahabelerin sayısı en az 25'tir, ki istikrar ile bu sayı 45'e kadar çıkıyor. Bu rivayetlerin en etraflıcası Hz. Enes bin Mâlik, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ebu Sa'id el-Hudrî, Hz. Mâlik bin Sa'sa'a, Hz. Ebu-Zer Gifârî, Hz. Şeddâd bin Evs, Hz. Abdullah bin Abbâs, Hz. Abdullah bin Mes'ud ve Hz. Ümm-ü Hani'nin rivayet et­tikleridir.

Hadislerde verilen etraflıca bilgiye göre gece vakti Cebrail (a.s.) Rasûlullah (a.s.)'ı uyandırıp burâk (at) üzerinde Mescid-i Haram'dan Mes­cid-i Aksa'ya götürdü. Rasûlullah (a.s.) Mescid-i Aksa'da diğer peygam­berler ile birlikte namaz kıldı. Daha sonra semaya yolculuk etti ve göğün çeşitli katlarında muhtelif büyük peygamberlerle buluştu. Semânın en yüksek katına yükseldikten sonra da Cenab-ı Allah'ın huzuruna çıktı. Rasûlullah (a.s.)'ın, Allahu Teâlâ tarafından kabulü sırasında ümmetine beş vakit namaz farz olundu. Bu kabulden sonra Hz. Peygamber (a.s.) Ku­düs'e ve oradan da Mescid-i Haram'a döndü. Bu kudsi yolculuk sırasında Hz. Peygamber (a.s.)'e Cennet ile Cehennem'in de gösterildiği şeklinde ri­vayetlerde ifade olunmuştur. Ayrıca rivayetlerden, ertesi gün Hz. Pey­gamber (a.s.)'in bu yolculuktan bahsedince kâfirlerin buna çok güldüğü, bunu bir alay konusu yaptığı, Müslümanlardan bazısının imanında sar­sıldığı sabittir.

Hadis-i Şeriflerdeki bu ayrıntılar Kur'an-ı Kerim'e aykırı değildir, ak­sine Kur'an-ı Kerim'in ifadesinin izahı mahiyetindedirler. Bu sebeple, ha­dislerdeki bu ek bilgilerin reddedilmesi için ortada herhangi bir sebep yoktur.

31.1.4. Mi'rac Fiilen ve Bedenen miydi, Yoksa Mânen mi?

Hz. Peygamber (a.s.)'in Mi'râc yolculuğu nasıldı? Bu yolculuk rüyada mı yapılmıştı, yoksa uyanık ve ayıkken mi? Rasûlullah (a.s.) bu yolculuğa fiilen ve bedenen mi çıkmıştı; yoksa bir yerde otururken mânen ve hayal­ler âleminde mi semâyı gezmişti? Bu sorunun cevabını bizzat Kur'an-ı Kerim'in kelimeleri vermektedir. "Sübhân-ellezi esrâ" ile söze başlamak gösteriyor ki, bu çok fevkalâde ve muazzam bir vak'a idi ve sadece Al­lah'ın kudretiyle vuku buldu. Rüyasında bir kişiye bu gibi şeylerin gösteril­mesi ya da bir kişinin ilhâm ve keşif yoluyla bunlara tanık olması, böyle­sine kuvvetli bir ifade ile söze başlamayı gerektirmez. "Her türlü ayıp ve kusurdan münezzeh olan Allah, kuluna (rüyasında veya ilhâm yoluyla) ayetlerinden bazısını göstermek için..." gibi bir ifade kullanıldığı takdirde rüya veya ilhamın pek değer taşımadığı ortaya çıkar. Bunun yanı sıra, "ge­ce vakti götüren" deyimi de Mi'râc'ın fiilen ve bedenen olduğunu göster­mektedir. Rüyada, ilhamda veya hayalde bir kişiye bir yerin gezdirilmesi için "götürme" fiilinin kullanılması uygun olmaz. Onun için, bu yolculu­ğun fiziksel ve vücutça olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu sadece manevî veya zihnî bir tecrübe değildi. Rasûlullah (a.s.) bu yolculuğa bilinçli olarak çıkmış ve her şeyi gözleriyle görmüştü.

Şimdi, Rasûlullah (a.s.)'ın uçak veya diğer herhangi bir vasıta olmak­sızın Cenab-ı Allah tarafından Mekke'den Kudüs'e bir gecede gitmesi, mümkün idiyse, hadis-i şeriflerde yer alan diğer tafsilât niye mümkün ol­masın? Bir şeyin mümkün olup olmaması bahsi ancak bir insanın kuvveti ve kudreti söz konusu olunca ortaya çıkar. Eğer mesele, Allah ile ilgiliyse onun mümkün olması konusunda tereddüde düşmek, Allah’ın Kadir-i Mutlak sıfatına inanmamak anlamına gelir. Madem ki Allah her şeye kâdirdir, o zaman en umulmadık işleri yapabilir. Cenab-ı Allah bir kulu­nu, maddeler âleminin en hızlı nesnesi olan ışığın bile milyarlarca yılda yetişebileceği bir yere bir ânda götürebilir. Zaman ile mekânın sınırları mahlûklar için geçerlidir. Kâinat'ın yaratıcısı için değil.

31.1.5. Hadisleri İnkâr Edenlerin İtirazları

Mi'râc yolculuğu hakkında Hadis-i şeriflerde yer alan tafsilatlı malûmata, hadis münkirleri tarafından muhtelif itirazlar yapılmıştır; ama bunlardan sadece ikisi dikkate değerdir.

Birincisi, bu vak'a, Cenab-ı Allah'ın muayyen bir yerde kalması intibaını veriyor. Zira böyle olmasaydı, Rasûlullah (a.s.)'ın bu kadar yol kat ederek O'nun yanına gitmesine ne gerek vardı?

ikincisi, henüz kıyamet kopmamış ve mahşerde kimsenin ameli hak­kında muhakeme yapılmamışken, Rasûlullah (a.s.)'ın Cennet ve Cehen­nem'de gezdirilmesi ve Cehennem'de işkenceye tabi olan veya cezalarını çekmekte olan kulları görmesi nasıl mümkün olabilir? Eğer insanlara ceza ve ödül, kıyametten sonra verilecekse, söz konusu insanların Cehen­nem'de ceza çekmelerinin anlamı nedir?

Dikkat edilirse bu iki itiraz da bilgisizlik ve dar görüşlülüğün mahsu­lüdürler. Birinci itiraz yanlıştır; zira Cenab-ı Allah şüphesiz zaman ve me­kân sınırının ötesindedir ve belirli bir makamı yoktur, ama mahlûklarıyla münasebetlerinde kendi zaafından değil kulları ve diğer yaratıklarının sı­nırlı durumu ve zaafından dolayı sınırlı bazı yollara başvurmayı tercih eder. Meselâ, Kadir-i Mutlak mahlûklarıyla konuşunca, insanların kolay­lıkla dinleyip anlayabilecekleri yolları seçer. Halbuki bizzat Cenab-ı Allah’ın kelâmı evrensel bir nitelik taşıyor. Aynı şekilde, Cenab-ı Allah, kul­larından birine, muhteşem saltanatının çeşitli alâmet ve örneklerini göster­mek istediği zaman onu muayyen bir yere getiriyor ve o şeylerin bulundu­ğu yerleri gezdiriyor. Gayet tabii ki, bir kul, bütün kâinatı aynı anda göre­mez. Cenab-ı Allah için bu bir mesele değildir ve bir şeyi müşahede et­mek için bir yerden bir yere gitmesine gerek yoktur. Ama kul bir yerden bir yere gitmeden, görmek ve gözlemek istediği şeyi göremez. Aynı du­rum Allah'ın huzuruna çıkılması için geçerlidir. Şüphesiz, Allah belirli bir yerde bulunmuyor, ama kulu onu bir yerde görmeye mecburdur, ve bu se­beple Allah'ın nuru orada toplanmalıdır.

İkinci itiraz da yanlıştır. Zira Mi'râc kandilinde Rasûlullah (a.s.)'a gösterilen pek çok şeyden bazısı temsil, gösteri ve prototip mahiyetinde idi. Meselâ, gezi sırasında, fitne yaratan bir söz; küçük bir delikten kosko­ca bir boğanın çıkması ve bir daha o deliğe girmeyişi olarak gösterildi. Temsillerden biri de zina yapanların durumuydu. Zina yapanlar, önlerinde taze ve nefis et varken, bozuk, kokuşmuş ve çürümüş ete rağbet eden kişi­ler olarak gösterildi. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)'a Cehennem'de bazı kimselerin azap ve ceza çektikleri gösterilmişse bunlar da sadece birer gösteriydi. Anlatılmak istenen; kötü amel işleyenlerin Kıyamet'ten sonra Cehennem'de aynı şekilde yanacaklarını veya azap çekeceklerini bilmele­riydi.

Mi'rac konusunda şunu unutmamalıyız ki, peygamberlerden her biri, kendi mevki ve makamına göre, Cenab-ı Allah tarafından yeryüzünde ve göklerdeki meleklerle tanıştırılmış ve aradaki maddi perde aralanarak gaibdeki ebedi gerçekler gösterilmiştir. Zaten gaibten gelen bu bilgilerden dolayıdır ki, peygamberler, alelade düşünür ve filozoflardan üstün bir mevkiye sahip bulunuyorlar. Bir düşünür veya filozof ne söylüyorsa kıyas ve tahmine dayanarak söylüyor. Fakat, peygamberlerin söyledikleri doğ­rudan elde ettiği bilgi ve gözleme dayanıyor. Böylece, peygamberler filo­zoflara göre daha emin bir şekilde gaibden ve bazı bilinmeyen gerçekler­den haber verebiliyorlar.

31.1.6. Mi'râc'ın Bir Rüya Olduğunu Söyleyenlerin İleri Sürdükleri Deliller

Mi'râc'ın bir rüya olduğunu ispat etmeye çalışanlar, umumiyetle iki delil ileri sürerler. Bunlar, İsra sûresinin 60. ayetinde "temaşa" kelimesiy­le bunun ima edildiğini öne sürerler, ileri sürdükleri birinci delil budur. İkinci delil ise şudur: Hz. Ayşe'nin bir rivâyetinde "Hz. Peygamber (a.s.)'in vücudu değil, ruhu götürülmüştü" ifadesi kullanılmıştır.

Ne var ki, ortaya atılan ilk delili bizzat Kur'an-ı Kerim takbih ve tek­zip etmektedir. Şimdi asıl ayete bir göz atalım. Ayette, "Sana gösterdiği­miz o temaşayı bir fitne (imtihan) yaptık" denilmiştir. Bu ayette "temaşa" kelimesini rüya anlamında kullanmak ve bunun fitne yapılması herhangi bir anlam taşır mı? Rüyada insan her şeyi görür. Eğer Rasûlullah (a.s.) de­seydi ki: "Ben rüyamda bu gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya gittim"; o zaman herhangi bir fitne çıkmasına gerek var mıydı? Böyle bir durumda ne bir müslümanın imanı çetin bir sınavdan geçerdi, ne de kâfirler bunu alaya alabilirlerdi. Hiçbir kimse de kalkıp bu yolculuğun is­patı için Rasûlullah (a.s.)'ın bir delil göstermesini istemeyecekti. Fitne çıkma ihtimali ancak Rasûlullah (a.s.)'ın bu yolculuğu bedenen ve şuurlu bir şekilde yapmış olmasını anlatması durumunda ortaya çıkabilirdi.

Ayrıca, asıl ayette kullanılan Arapça "rüya" kelimesinin sadece "rüya" anlamına geldiğini iddia etmek de doğru değildir. Arapça sözlüğünde ge­rek "rüya" gerekse "ru'yet" kelimesi aynı anlamdadırlar ve birbirinin yeri­ne rahatlıkla kullanılabiliyor. "Kurbâ" ve "kurbet" kelimeleri de aynı şe­kilde eş anlamda kullanılabiliyor. Arap dilinin en büyük uzmanlarından sayılan Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.) Kur'an-ı Kerim'in söz konusu ayeti­ni tefsir ederken şu açıklamada bulunmuştur: "Bu, Hz. Peygamber'in Ku­düs'e gittiği gece kendi gözleriyle gördüğü bir temaşa idi". (Buhârî, Tirmizî, Nesâî). Sa'id bin Mansûr, Hz. Abdullah bin Abbas'ın bu rivâyetini naklederken şu kelimeleri de eklemiştir: "Bu, rüyalarda görülen bir tema­şa değildi". Sa'id bin Mansur başka bir senetle Hz. Abdullah bin Abbas'ın şu sözlerini de nakletmiştir: "Bu kelimeden, Kudüs yolunda Rasûlullah (a.s.)'a gösterilen temaşa kastedilmiştir".

Şimdi gelelim Hz. Ayşe (r.a.) ile ilgili hâdiseye. Aslında Hz. Ayşe'ye ait olduğu söylenen bu hadis senet bakımından çok zayıftır. Muhammed bin İshâk bunu şu kelimelerle nakletmiştir: "Ebu Bekr ailesinden bazı kimseler (veya bir kişi), Hz. Ayşe'nin şöyle dediğini bana rivayet etmiş­lerdir: "Bu gibi kelimelerle anlatılan bir hadisin kaynağının meçhul oldu­ğu ortadadır. Böyle meçhul senetli hadisin mutlaka Hz. Ayşe'ye ait olduğu nasıl söylenebilir? Buna karşı çok daha sağlam senetlerle bizzat Rasûlullah (a.s.)'ın ağzıyla anlatılan rivayetler nasıl reddedilebilir? Bu rivayetler pek çok doğru ve kuvvetli senetlerle son derece güvenilir ve geçerli hadis kitaplarında Hz. Enes bin Malik, Hz. Malik bin Sa'sa'a, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ebu Sa'id el-Hudrî, Hz. Ebu Zer Gifârî, Hz. Şeddâd bin Evs ve diğer muhterem sahabeler tarafından naklolunmuştur. Bizzat Hz. Ayşe'nin bir rivâyeti var ki, Beyhakî tarafından muttasıl senetlerle naklolunmuştur. Bunda şu ayrıntılara rastlıyoruz: "İsra'nın sabahı, Hz. Peygamber (a.s.) ge­ce geçirdiği tecrübeyi anlatıyordu. Bu hikâyeyi anlatması üzerine kendisi­ne iman etmiş olan birkaç kişi mürted (dinden döndü, dönek) oldu. Bu şa­hıslar bu haberi Hz. Ebu Bekr (r.a.)'e getirdiler ve "baksana senin arkada­şın ne diyor? O diyor ki kendisi bu gece Kudüs'e götürülmüştür" dediler. Hz. Ebu Bekr, 'O öyle mi diyor' diye sordu. Onlar 'evet' dedi. Hz. Ebu Bekr dedi ki, "eğer O öyle diyorsa doğrudur". Onlar, "Onun aynı gece Kudüs'e gidip sabah geri döndüğü yolundaki ifadesini de mi doğru bulu­yorsun?" diye sordular. Hz. Ebu Bekr dedi ki: "Ben sabah, akşam, onun gökten gelen haberlerini tasdik ederim." Şimdi, Hz. Ayşe'nin bu ifadesini göz önünde bulundurursak, daha önce zikrettiğimiz senedi meçhul rivâye­tinin doğru olduğunu söyleyebilir miyiz?

31.1.7. Mi'râc'ın Hakikati

Mi'rac vak'ası aslında zamanın akışını değiştiren ve tarih sayfalarına kalıcı iz bırakan, insanlık tarihinin en büyük olaylarından biridir. Mi'râc'ın asıl önemi, keyfiyetinde veya mahiyetinde değil, güttüğü amaç, hedef ve doğurduğu sonuçlardadır.

Gerçek şu ki, üzerinde yaşamakta olduğumuz dünya denilen gezegen, Cenab-ı Allah’ın uçsuz bucaksız muhteşem saltanatının çok küçük bir bö­lümüdür. Buraya gönderilen peygamberlere bir bakıma genel vali, vali ve­ya kaymakam diyebiliriz. Aslına bakılırsa, dünyevi hükümet ile ilâhi salta­nat arasında büyük fark vardır. Bunun icapları da farklıdır. Çünkü dünyevi bir hükümette vali veya kaymakam sadece mülki amir oluyorlar ve sadece idari işlerle ilgilenirler. Halbuki ilâhi saltanatta vali veya kaymakam sıfa­tındaki peygamberler insanlara En Büyük Hükümdar'a tabi olma, onun emirlerine göre hareket etme, iyi ahlâk ve karaktere sahip olma, insanlığın yolunu aydınlatan hakiki ilim ve irfanı yayma ve kültür ve medeniyetin al­tın usûllerini öğretme şekillerim gösterirler. Fakat yine de her ikisi arasın­da bir benzerlik vardır. Dünyada merkezi hükümetler, ancak güvendikleri ve işin ehli olarak tanıdıkları kişilere valilik görevi verirler. Bu görevi üst­lenen valilere idarenin iç mekanizması anlatılır, hükümetin güttüğü genel politikası anlatılır ve de alelade vatandaşların bilemediği bir takım devlet sırları anlatılır. Allah'ın saltanatı da hemen hemen aynı çizgilerde bulunur. Burada da Allahu Teâlâ'nın en güvendiği kişileri peygamberlik mertebesi­ne yükseltilir. Ve bu makama getirildikten sonra bizzat Allah onlara ilâhi nizamın nasıl kurulmuş olduğu ve nasıl çalıştığını gösterir. Allah, onlara diğer insanların bilemediği ve bilmelerinde herhangi fayda da bulunmayan Kâinat'ın bazı sırlarını aşikâr eder. Meselâ, Hz. İbrahim'e yeryüzü ve gök­teki iç düzen hakkında bilgi verildi. (En'am; 75). Hz. İbrahim'e ayrıca Al­lah'ın ölüleri nasıl dirilttiği de gösterildi (Bakara; 260). Hz. Musa, Tûr da­ğında Allah’ın tecellisini ve nurunu gördü (A'raf; 143). Hz. Musa ayrıca özel bir kulla dolaştırıldı ki, Allah'ın iradesine göre din ve dünya işlerinin nasıl yapıldığını görebilsin. (Kehf; 60-82). Rasûlullah (s.a.) da benzeri tec­rübelerden geçirildi. Rasûlullah (s.a.) bazen Allah'a yakın olan meleklerden birini açık bir biçimde gökte görüyordu (Tekvir; 23), bazen da melek ken­disine aralarında iki yay kadar mesafe bulunmayacak derecede yakın olu­yordu (en-Necm; 6-9), bazen aynı melek Rasûlullah'ı Maddeler aleminin son haddi olan Müntehaya götürüyor ve orada Rasûlullah, Allah'ın büyük işaretlerini görüyor (en-Necm; 13-18). Fakat, Mi'rac sadece gözlem ve in­celemeden ibaret değildi ve bunun önemi çok daha büyüktü. Mi'rac'ı şöyle bir olaya benzetebiliriz: En Büyük Hükümdar, tayin ettiği valisini çok önemli bir tarihte başkente davet edip kendisine bazı özel görevler veri­yor ve bu arada kendisine bazı tenbih ve direktiflerde de bulunuyor. İşte Hz. Peygamber (a.s.) de bu şekilde Cenab-ı Allah'ın huzuruna çağırıldı. Zira İslâmî davet bir dönüm noktasına gelmişti ve bu noktada Rasûlullah (a.s.)'a bazı özel görev ve direktifler verildi.

31.1.8. Mi'rac Yolculuğunun Ayrıntıları

Şimdi biz akıllara durgunluk veren bu müthiş Mi'rac yolculuğunun ayrıntılı olarak yer aldığı hadislerin özetini sunmaya çalışacağız. Bundan sonra Rasûlullah'ın Mi'rac'tan döndükten sonra Cenab-ı Allah tarafından dünyaya iletmek üzere ne mesaj getirdiğine değineceğiz.

Bilindiği gibi, Rasûlullah (a.s.)'ın peygamberlik makamına getirilme­sinden sonra 12 yıl geçmişti. Yaşı 52 idi. Günlerden birinde Ka'be'de uyurken Cebrail (a.s.) gelip kendisini uyandırdı. Rasûlullah (a.s.) henüz uyku sersemliğinde iken zemzeme götürüldü ve orada Cebrail tarafından göğsü yarıldı. Cebrail, Rasûlullah'ın göğsünün içini zemzem suyuyla yı­kadı ve ilim, metânet, zekâ, iman ve itimat ile doldurdu[2]. Cebrail bun­dan sonra Rasûlullah'a binmesi için beyaz, boyu merkepten büyük ve ka­tırdan biraz küçük bir hayvan getirdi. Bu hayvan yıldırım gibi koşuyordu ve her adımı bir görüş mesafesi kadardı. Bu sebeple bunun adı "Burak" idi[3]. Geçmişteki peygamberler de yolculuklarını bu hayvanla yaparlardı[4]. Rasûlullah bu hayvana binerken hayvan irkildi. Cebrail "Burak"a şöy­le dedi: "Hey, ne yapıyorsun, Muhammed gibi büyük bir şahsiyet şimdiye kadar senin üstüne binmemiştir" dedi ve okşadı. Burak da utançtan terledi.[5] Önce Rasûlullah, daha sonra Cebrail bu hayvana bindiler ve yola

koyuldular[6]. İlk durak Medine idi, burada Rasûlullah hayvandan inip namaz kıldı. Cebrail dedi ki: "Siz hicret edip buraya geleceksiniz". İkinci durak Tûr dağıydı; ki, burada Hz. Musa, Allah ile konuşmuştu. Üçüncü durak Hz. Îsa'nın doğduğu Beyt'ul-Lahm'dı. Dördüncü durak Kudüs'tü, ki Burak'ın uçuşu burada son buldu[7].

31.1.8.1. Dalâlette Olan ve Dalâlete Çağıran Çeşitti Kuvvetler

Mi'rac yolculuğu sırasında seslenen bir kişi, "buraya gel" dedi. Rasûlullah o tarafa hiç tenezzül etmedi. Cebrail dedi ki: "Bu adam sizi Yahudi­liğe çağırıyordu." Biraz sonra başka bir ses geldi, "bu tarafa gel". Rasûlullah o tarafa da başını çevirmedi. Cebrail, "bu Hıristiyanlığa davet ediyor­du" dedi. Bundan sonra çok süslü püslü ve şuh bir kadın geldi ve Rasûlul­lah'ı kendisine çağırdı. Rasûlullah ondan da yüzünü çevirdi. Cebrail bu kadının "dünya" olduğunu söyledi. Bundan sonra Rasûlullah yaşlı bir ka­dın ile karşılaştı. Cebrail dedi ki: "dünyanın geriye kalan ömrünü bu kadı­nın ömrüne kıyaslayın". Daha sonra bir kişi daha geldi ve o da Rasûlullah'ın dikkatini çekmek istedi. Rasûlullah onu da bıraktı. Cebrail dedi ki: "Bu Şeytan'dı ve sizi yolunuzdan ayırmak istiyordu"[8].

31.1.8.2. Kudüs'te Namaz

Kudüs'e vardıktan sonra Rasûlullah Burak'tan indi ve ipini diğer pey­gamberlerin bağladıkları yere bağladı[9]. Rasûlullah (a.s.) Hz. Süley­man'ın tapınağına girdi. (Bu tapmak o sıralarda harabe halinde idi, ama iz­leri mevcuttu ve Bizans İmparatoru Jüstinianus buraya bir kilise inşa ettirmişti). Rasûlullah orada, dünyanın kuruluşundan kendi zamanına kadar görevlendirilmiş olan peygamberleri gördü. Rasûlullah varır varmaz bu peygamberler namaz için saf düzenleyip ve kendilerine imamet edecek bi­rini beklediler. Cebrail, Hz. Peygamber'i elinden tutarak öne götürdü. Rasûlullah bütün peygamberlere imamlık yaptı[10]. Bundan sonra Hz. Pey­gamber'e üç kap getirildi. Birinde su, ikincisinde süt, üçüncüsünde şarap vardı. Rasûlullah süt dolu kabı eline aldı. Cebrail kendisini kutladı ve dedi ki: "Siz fıtratın yolunu buldunuz"[11].

Bundan sonra Rasûlullah'a bir merdiven takdim edildi; ve Cebrail bu­nunla Rasûlullah'ı semaya götürdü. Arapçada merdivene "Mi'rac" denilir ve bu sebeple bütün bu olaya "Mi’rac" denilmiştir[12].

31.1.8.3. Birinci Sena'da

Rasûlullah ilk semaya varınca kapısının kapalı olduğunu gördü. Nö­betçi melekler "kim geliyor?" diye sordular. Cebrail (a.s.) kendi ismini söyledi. Melekler, "seninle beraber olan kimdir?" diye tekrar sordular. Cebrail, "Muhammed" dedi. Kendisinin çağırılıp çağırılmadığını sordular. Cebrail "evet" dedi. Bunun üzerine kapı açıldı; ve Hz. Muhammed muhte­şem bir şekilde karşılandı[13]. Burada Rasûlullah, melekler, insanların ruhları ve o sırada orada hazır bulunan büyük şahsiyetlerle tanıştırıldı. Ayrıca burada mükemmel ve ihtiyar bir insan ile de tanıştırıldı. Bu zat, boyu, poşu ve vücut yapısı itibarıyla eksiksiz bir insandı. Cebrail kendisi­nin Hz. Adem (a.s.) olduğunu söyledi; "yani sizin atanız". Bu zatın sağın­da ve solunda pek çok kişi vardı. Hz. Adem, kendi sağına baktığı zaman seviniyor, soluna baktığı zaman da üzülüyor ve ağlıyordu. Rasûlullah, "mesele nedir?" diye sordu. Cebrail dedi ki "bunlar insan ırkıdır. Hz. Adem sağındaki iyi ve dürüst insanları görerek seviniyor, ama solundaki kötü ve sapık evlatlarını görerek ağlıyor."[14]

Bundan sonra Rasûlullah'a her şeyi ayrıntılı bir biçimde inceleme im­kânı verildi. Rasûlullah bir yerde çiftçilerin tarlalarda çalıştığını gördü. Bu çiftçiler ne kadar mahsul devşiriyorlar idiyse mahsul o kadar büyüyor­du. Rasûlullah, bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar Allah yo­lunda cihad edenlerdir.

Rasûlullah daha sonra bazı kimselerin başlarının ezilmekte olduğunu gördü. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar namaz için ağır hareket ediyorlardı ve namaz için başlarını kaldırmıyorlardı.

Rasûlullah (a.s.) yamalı elbiseler giymiş olan bazı kimseleri gördü. Bunlar hayvanlar gibi ot yiyorlardı. Rasûlullah (a.s.) bunların kim olduğu­nu sordu. Dediler ki, bunlar mallarından zekât veya sadaka vermiyorlardı.

Hz. Peygamber (a.s.) bir kişinin ağaç ve tahtalar toplamakta olduğu­nu ve bunları kaldırmakta güçlük çektiği zaman bunlara daha çok tahta eklemekte olduğunu gördü. Rasûlullah, bu kişinin kim olduğunu sordu. Dediler ki, bu adam zaten emanet ve mesuliyetin yükünü taşıyamıyordu, fakat bunları azaltmak yerine daha da artırdı.

Hz. Peygamber bundan sonra bazı kimselerin dil ve dudaklarının ma­kaslarla kesilmekte olduğuna tanık oldu. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar dedikoduculardır ki serbestçe konuşuyor ve fitne yaratı­yorlardı.

Rasûlullah bir yerde, bir taşta küçük bir delik gördü. Bu delikten ko­caman bir boğa çıktı, daha sonra aynı deliğe dönmek istedi, ama giremedi. Rasûlullah, meselenin ne olduğunu sordu. Dediler ki, bu fitne yaratan so­rumsuz bir kişidir, ki önce düşünüp taşınmadan bir şey söylüyor veya fit­ne yaratıyor, ama sonra pişman olup hatasını telafi etmek istiyor, ama edemiyor.

Bir başka yerde adamlar hep kendi vücutlarının etlerini kesip yiyor­lardı. Rasûlullah (a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar başkalarına dil uzatıyor ve onlarla alay ediyorlardı.

Bu adamların yanında bazı diğer kimseler vardı. Bunların tırnaklan bakırdandı ve ağız ve göğüslerini dövüyorlardı. Rasûlullah (a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar insanların arkasından konuşuyor ve namuslarına leke sürmek istiyorlardı.

Bazı diğer kimseler vardı ki, dudakları develer gibiydi ve bunlar ateş yiyordu. Rasûlullah (a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar yetimlerin mallarını yiyorlardı.

Bir süre sonra Rasûlullah karınlan şişmiş ve yılanlarla dolu kişileri gördü. Gelip geçenler onları eziyordu, fakat onlar yerlerinden kıpırdayamıyorlardı. Rasûlullah bunların kimler olduğunu sordu, dediler ki, bunlar faiz ve haram yiyenlerdir.

Bundan sonra bazı diğer kimseler görüldü. Bu adamların bir tarafında gayet güzel ve temiz et vardı, ama diğer tarafta çürümüş ve kokuşmuş et vardı. Bu adamlar iyi eti bırakıp kötü eti yiyorlardı. Rasûlullah (a.s.) dedi ki, bunlar kimlerdir? Dediler ki, bunlar kendilerine helâl olan koca veya kanlarını bırakıp zina yapan ve haram olanlarla nefislerini tatmin eden er­kek ve kadınlardır.

Rasûlullah (a.s.) bundan sonra göğüsleriyle asılı kadınları gördü. Rasûlullah bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar kocalarına onlar­dan olmayan çocukları musallat eden kadınlardır.[15]

Bu gözlemler sırasında Rasûlullah bir melekle buluştu. Bu melek, Rasûlullah'a çok soğuk davrandı. Rasûlullah, Cebrail (a.s.)'e sordu, "şim­diye kadar görüştüğüm bütün melekler güler yüzlü ve nazikti, ama bu me­lek çok sert ve kaba davranıyor. Bunun sebebi nedir?" Cebrail (a.s.) dedi ki, "o gülmez ki, Cehennem'in bekçisidir." Bundan sonra Rasûlullah, Ce­hennem'i görmek istedi. Cebrail (a.s.) derhal Rasûlullah (a.s.)'ın gözünün perdesini çekti ve Cehennem bütün dehşetiyle gözünün önüne geldi[16].

31.1.8.4. Daha Sonraki Sema'larda

Bu safhadan geçtikten sonra Rasûlullah (a.s.) ikinci sema'ya vardı. Burada tanıştırılan ileri gelen ve mümtaz şahsiyetler arasında iki genç var­dı: Hz. Yahya ve Hz. Îsa (a.s.).

Üçüncü semada Rasûlullah (a.s.) öyle bir şahsiyetle tanıştırıldı ki, kendisi yakışıklılığı bakımından yıldız gibi olan diğer insanların yanında, bir dolunay gibiydi. Kendisinin Hz. Yusuf (a.s.) olduğunu öğrendi.

Rasûlullah (a.s.) dördüncü sema'da Hz. İdris (a.s.), beşinci sema'da Hz. Harûn ve altıncı sema'da Hz. Musa (a.s.) ile tanıştı. Rasûlullah (a.s.) yedinci semâda muhteşem ve göz kamaştırıcı bir saray gördü. Bu saraya melekler girip çıkıyorlardı. Burada Rasûlullah (a.s.) kendisine çok benze­yen muhterem bir zâtla müşerref oldu. O'nun Hz. İbrahim (a.s.) olduğunu öğrendi.[17]

31.1.8.5. Sidret'ul-Müntehâ

Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) daha çok yükseldi ta ki Sidret'ul-Müntehâ'ya vardı. Sidret-ul Münteha, Yüce Allah’ın Divânı ile Mahlûklar Alemi arasında bir sınırdır. Bu sınıra gelince bütün yaratıkların bilgisi tü­keniyor. Bunun ötesinde ne varsa o gariptir, ki bunu Cenab-ı Allah'tan başka kimse bilmez. Ne bir peygamber ne de bir melek. Aşağıdan (yerden ve göklerden) ne geliyorsa burada kabul ediliyor ve yukardan (Arş-ı Mualla) gelenler de buraya teslim ediliyor. İşte bu mevkide Rasûlullah'a Cennet gezdirildi, ve kendisi hiçbir gözün göremediği hiçbir kulağın du­yamadığı ve hiçbir zihnin tasavvur edemediği nimet ve imkânların Al­lah'ın sâlih kullarına temin edildiğini gördü.[18]

Cebrail, Sidret-ul Müntehâ'da kaldı ve Rasûlullah sınırın ötesine geç­ti. Rasûlullah (a.s.) düz bir yere vardığında Cenab-ı Allah'ı bütün celâli ve cemâliyle gördü. Aralarında geçen konuşmada Cenab-ı Allah tarafından şu emirler verildi[19]:

1) Günde 50 vakit namaz kılınması farz olundu.

2) Bakara sûresinin son iki ayeti vahiy olundu.

3) Şirk hariç bütün günahların affedilebileceği belirtildi.

4) Bir kişinin iyi amele niyetlendiği zaman hesabına iyi amel yazıldı­ğı, bu ameli fiilen işlediği zaman da hesabına 10 iyi amel yazıldığı fakat kötü amele niyetlendiği zaman hesabına hiçbir şey yazılmadığı ve bunu fiilen işlediği zaman da hesabına sadece bir kötü amel yazıldığı ifade olundu.[20]

Hz. Peygamber, Cenab-ı Allah'ın huzurundan ayrıldıktan sonra aşağı­ya inince Hz. Musa (a.s.) ile karşılaştı. Hz. Musa, Rasûlullah'ın macerası­nı dinledikten sonra dedi ki: "Ben, İsrail oğullarından acı bir tecrübe edin­dim. Bana öyle geliyor ki, ümmetiniz 50 vakit namaza tahammül edeme­yecektir. Gidin ve namaz sayısının azaltılması için ricada bulunun." Rasûlullah (a.s.) tekrar Yüce Allah'ın huzuruna çıktı ve namazların azaltılması­nı rica etti. Namazlardan 10'u azaltıldı. Rasûlullah dönüşte yine Hz. Musa ile karşılaştı ve Hz. Musa kendisine aynı şeyleri söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.) tekrar Allah'ın huzuruna çıktı, bu defa da 10 vakit namaz azaltıldı. Böylece her defasında 10 vakit namaz azaltıldı. En nihayet, gün­de beş vakit namaz kılınması emredildi ve bu namazların 50 vakit namaza eşit olduğu buyuruldu.[21]

31.1.8.6. Dönüş

Dönüşte Rasûlullah (a.s.) aynı merdiven ile Kudüs'e indi. Burada yi­ne toplu halde bulunan peygamberlerle buluştu. Rasûlullah (a.s.) kendile­rine muhtemelen sabah namazı kıldırdı. Rasûlullah (a.s.) yine Burak'a bin­di ve Mekke'ye döndü.[22]

Sabah ilk önce Rasûlullah (a.s.), amca kızı, Ümm-ü Hâni'ye başından geçenleri anlattı ve evden dışarıya çıkmak istedi. Ümm-ü Hâni elbisesini tuttu ve dedi ki: "Allah aşkına bu hikâyeyi halka anlatmayın. Yoksa, onla­ra sizi alaya almak için bir koz daha vermiş olacaksınız." Fakat, Rasûlullah (a.s.), "ben bunu mutlaka anlatacağım" diyerek evden çıktı.[23]

Rasûlullah (a.s.), Mescid-i Haram'a varınca Ebû Cehl ile karşılaştı. Ebû Cehl, "yeni bir haber var mı?" diye sordu. Rasûlullah, "var" dedi. Ebu Cehl, "nedir" Rasûlullah, "ben bu gece Kudüs'e gittim" dedi. Ebu Cehl, "Kudüs'e mi?" diye hayret etti ve ekledi: "Sen bir gecede Kudüs'e gittin ve sabah buraya geri döndün?" Rasûlullah, "evet" dedi. Ebu Cehl, dedi ki: "Milleti toplayayım mı? herkesin önünde aynı şeyi söyleyebilecek mi­sin?" Rasûlullah dedi ki: "Tabii". Bunun üzerine Ebu Cehl, bağırıp çağırıp herkesi etrafına topladı ve Rasûlullah (a.s.)’ın onlarla konuşmasını istedi. Rasûlullah (a.s.), herkese, geçirdiği tecrübeyi anlattı. Mi'rac vakasını din­ledikten sonra millet Rasûlullah(a.s.)'ı alaya aldı. Bazıları kahkaha atıyor­du, bazıları ellerini ellerine vuruyordu ve bazıları da şaşkınlık içinde baş­larını elleri arasına almıştı. Kendileri şöyle diyordu: "İki aylık yolculuk bir gecede... Allah, Allah, imkânsız. Eskiden senin deli divâne olduğun­dan biraz şüphemiz vardı, ama şimdi inandık ki, sen gerçekten aklını ka­çırmışsın" .[24]

31.1.9. Hz. Ebu Bekr Sıddîk (r.a.)'ın Mi'rac Olayını Doğrulaması

Rasûlullah'ın Mi'rac ile ilgili anlattıkları bir ânda bütün Mekke'de herkes tarafından duyulmuş oldu. Bu olay, bazı müslümanların dinlerin­den dönmelerine sebep oldu.[25] Fesatçı ve fitneci kişiler hemen Hz. Ebu Bekr (r.a.)'e gittiler ve kendisine, görünürde tamamıyla imkânsız olan bu olayı anlatmak suretiyle, Rasûlullah (a.s.)'a olan güvenini sarsmak istiyor­lardı. Onlara göre, Hz. Peygamber'in sağ kolu sayılan Hz. Ebu Bekr'in İslâmı terk etmesi ile İslâmî Hareket tamamıyla çökecekti. Fakat, Hz. Ebu Bekr (r.a.)'in tepkisi tamamıyla değişik oldu. Hz. Ebu Bekr olayı dinledik­ten sonra dedi ki: "Eğer bu olayı gerçekten Rasûlullah (a.s.) anlatmışsa mutlaka doğrudur. Bunda şaşılacak ne var? Ben her gün ona gökten haber geldiğini duyuyor ve tasdik ediyorum."

Hz. Ebu Bekr (r.a.) daha sonra Mescid-i Haram'a geldi. Orada hem Rasûlullah (a.s.), hem onunla alay eden topluluk vardı. Hz. Ebu Bekr (r.a.) kendisine gerçekten bu olayı anlatıp anlatmadığını sordu. Rasûlullah (a.s.) "evet" dedi. Hz. Ebu Bekr (r.a.) dedi ki, "Ben Kudüs'ü görmüş ve gezmişimdir. Siz oranın haritasını ve plânını bana anlatın." Rasûlullah (a.s.) hemen oranın plânını açıkladı ve her şeyi öyle anlattı ki, sanki Ku­düs onun gözünün önünde idi. Hz. Ebu Bekr (r.a.)'in bu taktiğiyle Mi'rac vak'asını yalanlamaya çalışanlar büyük bir darbe yemiş oldular.[26]

31.1.10. Başka Deliller

Hicâz ve Mekke'den pek çok kişi ticaret için Kudüs'e gidip gelirlerdi. Kudüs'ü görmüş olan, Rasûlullah (a.s.)'ın anlattığı harita ve plânın doğru olduğunu kabul ettiler. Fakat bundan sonra, da millet iyice tatmin olma­mıştı ve başka deliler istiyordu. Rasûlullah (a.s.) dedi ki: "Mi'rac yolculu­ğu sırasında ben şu şu yerlerden geçtim ve şu şu kafileye rastladım. Kafi­lelerde şu mallar vardı. Kafilelerdeki develer Burak'ı görünce sıçradılar ve bunlardan biri filanca vadiye kaçtı. Ben kafiledekilere bu deve hakkında bilgi verdim. Dönüşte ben falan yerde falan kabilenin falan kabilesini gör­düm. Herkes uyuyordu. Ben onların kaplarından su içtim ve suyun içildi­ğinin işaretini bıraktım." Rasûlullah (a.s.) bunun gibi bazı diğer şeyler söyledi. Hz. Peygamber'in bu söyledikleri, daha sonra adı geçen yerlerden gelen kafileler tarafından doğrulandı.[27] Böylece itiraz edenlerin dilleri sustu, ama kalblerinde daima bir tereddüt ve kuşku kaldı ve böyle bir şe­yin nasıl olduğuna şaştılar. Bugün de pek çok kişinin aklı böyle bir olaya ermiyor.

31.1.11. Rasûlullah (a.s.)'a Günde Beş Vakit Namaz İle İlgili Verilen Emir

Mi'rac'ın yapıldığı geceden sonra iki gün Cenab-ı Allah tarafından Cebrail (a.s.) sık sık geldi ve Rasûlullah (a.s.)'a farz olunan beş vakit na­mazın saatlerini açıklamaya çalıştı. Cebrail, ilk önce bütün namazlarda Rasûlullah'a imamlık yaptı, daha sonra bunların saatleri hakkında kendisi­ne izahatta bulundu. İmam Ahmed, Nesâî, Tirmizî, İbni Hibban ve Hâkim bu rivâyeti Hz. Cabir bin Abdullah'a atfen nakletmişlerdir. İmam Buhârî de namazların zamanı konusundaki izahları Cebrail (a.s.)'in yaptığını nak­letmiştir. İmam Ahmed, Tirmizî, Ebu Davud, İbni Huzeyme, Dare-Kutni, Hakim ve Abdurrezzak da benzeri bir rivâyeti, Abdullah bin Abbas'a atfen nakletmişlerdir ve İbn Abdulberr ile Kadı Ebu Bekr bin el-Arabi bunu teyit etmişlerdir. İmam Zührî'ye göre Hz. Ömer bin Abdulaziz'in yanında Hz. Urve bin Zübeyr'in, Cebrail'in Rasûlullah'a namaz kıldırdığını anlat­ması üzerine kendisi hayret içinde şunları söyledi: "Urve, düşünsene, sen ne söylüyorsun? Yani, Rasûlullah, Cebrail'in imametinde namaz mı kıl­mıştır?" Urve dedi ki: "Ben Beşir bin Ebi Mes'ud'dan duydum ve Beşir de Ebu Mes'ud Ensarî'den duydu, Ebu Mes'ud Ensarî de bizzat Rasûlullah'tan duydu ki: "Cebrail nazil oldu ve bana (Rasûlullah'a) imamlık yaptı ve ben onunla beş vakit namazlarımı kıldım." (Muvattâ, Buhârî, Müslim, Abdur­rezzâk ve Taberânî).

31.1.12. Mi'rac'ın Mesajı

Mi'rac yolculuğundan dünyaya döndükten sonra Rasûlullah (a.s.)'ın Allah'tan getirdiği mesaj, Kur'an-ı Kerim'in İsra sûresinde 2-39. ayetlerine kadar kayıtlı bulunuyor. Bu mesajı ele alın ve de bu mesajın verildiği, hic­retten bir yıl önceki şartlara bakın. Göreceksiniz ki, bu mesajda, İslâmi il­keler üzerinde yeni bir devletin kurulmasından önce Rasûlullah ve saha­belerinin ihtiyaç duydukları bütün direktifler yer almıştır.

31.1.12.1. İsrail Oğullarının Tarihinden İbret

Bu mesajda Mi'rac'tan bahsedildikten sonra ilk önce İsrail oğullarının tarihinden ibret alınması istenmiştir. İsrail oğulları, Mısırlılara köle ol­maktan kurtulduktan sonra serbest bir hayat yaşamaya başladılar. O sırada onların hidayeti için Cenab-ı Allah bir kitap indirdi ve kendi hakkında emir ve direktifin tek kaynağının yine kendisi olduğunu bildirdi. Ne var ki, İsrail oğulları, Allah'ın bu nimeti için minnet ve şükranlarını bildirmek yerine nankörlük ettiler ve yeryüzünde salih ve ıslahatçı olmak yerine fe­satçı ve isyancı oldular. Bunun neticesinde Cenab-ı Allah, İsrail oğullarını bir defa Babillilere ezdirdi ve ikinci defa da Romalı ve Bizanslıları onlara musallat etti. Cenab-ı Allah bu ibret verici tarihten örnekler vererek müs­lümanların doğru yolu ancak Kur'an-ı Kerim vasıtasıyla bulacaklarını be­lirtmiştir. Ayrıca, müslümanların Kur'an-ı Kerim'e tabi olmaları halinde büyük mükâfat alacaklarını da kaydetmiştir.

31.1.12.2. Herkes Sorumludur

Bu mesajda dikkat çekilen ikinci husus da, her insanın kendi amel ve ahlâkı için kendisinin sorumlu oluşudur. Bir insanın kendi ameli, onun kaderini tayin eden öğedir. Eğer bir insan doğru yolda yürüyorsa kendisi için yürüyor, yanlış yolda yürüyorsa kendisi için. Faydası ve zararı hep kendisine aittir. Bu şahsi mesuliyet hususunda kimse kimsenin arkadaşı veya ortağı değildir. Kimse kimsenin yükünü taşımaz. Herkes kendi yap­tıklarından sorumludur. O Mide, salih bir toplumun her ferdi kendi şahsi mesuliyetlerini göz önünde bulundurmalıdır. Başkaları ne yaparsa yapsın, onları daha sonra düşünebilir. İlk önce kendini düşünmelidir ve kendisinin ne yaptığına dikkat etmelidir.

31.1.12.3. Toplumun Üst Sınıfının Yozlaşması

Bu mesajda anlatılan üçüncü husus, bir toplumun çöküşü veya yok oluşunda en büyük rolün o toplumun üst sınıfının yozlaşmasına ait olduğu­dur. Balık baştan kokar misali, bir toplumu mahveden şey o toplumdaki büyük, zengin, soylu ve muktedir kişilerin ahlâk ve karakterlerinin bozul­masıdır. Bir milletin batmasından önce o milletin seçkin insanları fuhuş, zulüm, ahlâksızlık, yolsuzluk, zina, kumar, hırsızlık, soygunculuk, yalan­cılık ve sahtekârlık yaparlar. Bu kötülük, fitne, ve ahlâksızlıklar nihayet o toplum veya milletin sonu olur. O halde, kendi kendine düşman olmayan bir toplum, siyasi iktidarın ve ekonomik kaynakların basit, adi, alçak ve ahlâksız insanların elinde bulunmamasına dikkat etmelidir.

31.1.12.4. Dünya İle Ahiret'in Ehemmiyeti

Adı geçen mesajda ayrıca, Kur'an-ı Kerim'in diğer yerlerinde de çeşitli vesilelerle dile getirilen bir hususa daha dikkat çekilmiştir. Yani, dünya ile ahiret arasındaki fark ve bu hususta müslümanların alması gere­ken tavır. Burada insanların sadece bu dünyanın kazanç, başarı ve mutlu­luklarını arzulamaları halinde kendilerine bütün bunların ihsan olunaca­ğı, ama sonucun çok kötü olacağı kaydedilmiştir. Fakat, gerek bu dünya­da gerekse öbür dünyada kalıcı bir başarı ve mutluluğun ancak insanın ahirette sorguya çekileceği ve hesap vermeye mecbur olacağını daima göz önünde bulundurmasıyla mümkün olacağı ifade olunmuştur. Dünyayı seven bir insanın mutluluk ve refahı görünüşte yapıcı ve yararlı görülü­yor. Ancak bu yapıcı niteliğinin arkasında zararlı ve tehlikeli yönleri var­dır. Zira, dünyayı isteyen bir kimse, ahirette cevap verme kaygısı taşıma­masından dolayı bir insanın sahip olduğu ahlâk ve faziletinden mahrum kalıyor. Bu fark, dünyada ahirete inanan ve inanmayanlar arasında bariz ve açık bir biçimde ortaya çıkıyor ve hayatın diğer safhalarında daha da belirginleşiyor. Ta ki, ahirete inananın hayatı büsbütün bir başarı simgesi haline gelmişken ahirete inanmayanın hayatı tamamıyla boş ve başarısız kalır.

31.1.12.5. İslâm Medeniyetinin Temel İlkeleri

Mesajın girişindeki bu temel buyruklardan sonra üzerlerinde İslam toplumu ve İslam medeniyetinin kurulması gereken belli başlı ilkeler sa­yılmıştır. Bu temel ilkeler sayı itibarıyla 14'tür ve biz bunları mesajda yer alan sıraya göre aşağıya kaydediyoruz:

1) Tek Allah'ın yerine başka varlıkların ilâhlığına inanılmamalıdır. Tapılacak, itaat edilecek, kulluk edilecek ve saygı gösterilecek tek ilâh O'dur. Allah'ın dışında başka kimsenin itaati kabul edildiği takdirde kötü sonuçlar doğar ve kullar Allah’ın bütün bereketlerinden mahrum kalırlar. Halbuki, Allah'a tabi olma ve itaat etmenin sonuçlan bambaşkadır.[28]

2) İnsan hakları babında başta gelen hak ana-baba hakkıdır. Evlatlar kendi ana-babalarına son derece bağlı ve saygılı olmalıdırlar. Toplumun genel ahlâkı öyle olmalıdır ki, evlatlar, ana-babalarından habersiz ve onla­ra saygısız olmamalı, aksine, onlara iyi muamele etmelidirler. Evlatlar, anne ve babalarına gereken ilgiyi göstermeli ve yaşlandıkları zaman onla­ra hakkıyla bakmalıdırlar. Zira, anne ve babaları da onlara çocukken bak­mışlardı .[29]

3) Toplumsal yaşantıda işbirliği, yardımlaşma, sevgi, şefkat, saygı, hakkı bilme ve tanıma, herkesin hakkını verme gibi erdemler canlı tutul­malıdır. Bir akraba, başka bir akrabasına her türlü yardımı yapmalıdır. Muhtaç ve çaresiz bir insan, toplumun kendisine yardım edeceğinden emin olmalıdır. Bir yolcu nereye giderse gitsin, herkesin kendisini ağırla­yacağından veya hiç olmazsa güler yüzlü davranacağından emin olmalı­dır. Toplumda insan hakları ve sorumlulukları öylesine iç içe olmalıdır ki, kimse hakkının yenmesinden veya kendisine haksızlık yapılmasından yakınmamalıdır. İnsanlar birbirine yardım ederken, bunu bir lütûf veya ihsan değil, bir vazife ve mükellefiyet kabul etmelidirler. Bir insan başkala­rına herhangi bir yardım veya iyilikte bulunamıyorsa Allah'tan af dilesin ve O'ndan kendisinin başkalarına yardım etmesini sağlayacak bir takım imkânlar istesin.[30]

4) İnsanlar kendi servetlerini çar-çur etmesinler ve yanlış yollarda harcamasınlar. Servetlerini sadece gösteriş, riyâ, fısk-ü fücur ve kötü yol­larda sarf etmesinler, aksine iyi ve hayır işlerde kullansınlar; fakir fukara­ya yardım etsinler. Aslında serveti yanlış yollarda kullanmak, Allah’ın ni­metlerini inkâr etmek veya ona nankörlük etmek anlamına gelir. Servetle­rini bu şekilde har vurup harman savuranlar şeytanın kardeşleridir. Bir sâlih ve temiz toplum bu tür israf ve yolsuzluğa dur demelidir.

5) İnsanlar para konusunda tutumlu davranmalıdırlar. Ne servetin bir­kaç elde toplanmasına veya toprağa gömülmesine sebep olacak kadar cimri olsunlar, ne de hem kendi hem toplumun ekonomik ve mali duru­munu sarsacak kadar savurgan olsunlar. Toplumun bireylerinde yapılması gereken harcamaları yapma ve yapılmaması gereken harcamalardan sa­kınma hissi var olmalıdır.[31]

6) Cenab-ı Allah'ın kendi rızkını dağıtmak amacıyla kurduğu nizam, insanların yapay tedbirleriyle önlenmesin veya engellenmesin. Cenab-ı Allah, rızkın dağıtımı konusunda az veya çok, küçük veya büyük gibi farklara yer vermiştir; bunu eşit bir düzeyde tutmamıştır. Bu farklılığın hikmetini yalnız Allah biliyor. Onun, için doğru ve uygun bir ekonomik düzen Allah'ın koyduğu bu kurala ters değil, uygun olmalıdır. Tabii, eşitsizlik veya dengesizliği sun'i şekilde eşit hale getirmeye çalışmak ya da bu dengesizliği aşın uçlara götürmek yanlıştır.[32]

7) Nesillerin doğup büyümesinin, yemek yiyen kişilerin artması ile mali ve gelir kaynaklarının azalacağı veya yetişemeyeceği düşüncesiyle durdurulması büyük bir hatadır. Bu düşünce ve kaygı ile, doğan çocukları öldürenler zannediyorlar ki, rızık veya gelir dağılımı kendilerinin ellerin­dedir. Halbuki, rızık veren, insanları dünyaya yerleştiren Yüce Allah'tır. Cenab-ı Allah nasıl dünyaya şimdiye kadar gelenlerin rızkını vermişse, bundan sonra da gelenlere yiyecek, içecek temin edecektir .Nüfus ne kadar artıyorsa, Cenab-ı Allah gelir kaynaklarını da o kadar artırır. Onun için, İnsanlar, Allah'ın yaratıcılık işlerine karışmasınlar ve şartlar ne olursa ol­sun, nesilleri budama, yok etme yollarına gidilmesin.[33]

8) Zina, kadın-erkek ilişkilerinin en yanlış şeklidir. Zina sadece ya-saklanmamalıdır, ayrıca kadın ve erkeklerin buna sürüklenmelerini müm­kün kılan bütün sebepler ortadan kaldırılmalıdır.[34]

9) Cenab-ı Allah insan hayatının hürmete layık bir şey olduğunu be­lirtmiştir. Onun için, bir insan ne kendi canına kıyabilir ne de başkalarının canına, Allah'ın bu koyduğu yasak ancak Allah'ın bir emrinin yerine geti­rilmesini icap ettiren şartlarda ortadan kalkabilir. Böyle bir durumda an­cak işin icabı olduğu kadar cana kıyılmalı veya kan dökülmelidir. Öldür­me işinde her türlü israf veya ifrat yasaktır. Meselâ, intikam almak için esas suçluların dışında başkalarının öldürülmesi caiz değildir. Suçlunun eziyet ve işkence edilerek öldürülmesi, ya da öldürülmesinden sonra ölü­süne saygısızlık yapılması ve buna benzer diğer hareketler de kesinlikle yasaktır.[35]

10) Yetimlerin menfaati, onlar kendi kendilerini besleyecek hale ge­linceye kadar korunmalıdır. Yetimlerin malları, menfaatlerine aykırı bir şekilde kesinlikle kullanılmamalı veya harcanmamalıdır.[36]

11) Söz ister bir fert isterse bütün millet tarafından verilsin, tam ola­rak yerine getirilmelidir. Taahhüt, muahede, mütareke veya anlaşmanın ihlâli için Allah katında büyük azap vardır.[37]

12) Ölçü ve ağırlık aletleri ve birimleri iyi ve hilesiz olmalıdır. Alış­verişte hiçbir hile ve kötülük yapılmamalıdır.[38]

13)İnsanlar, doğru veya uygun olduğunu bilmedikleri bir şey veya kişinin peşinden koşmamalıdırlar. İnsanlar kendi fiil ve sözlerine iyice dikkat etmeli ve ona göre kendilerine çeki-düzen vermelidirler. Zira, ahi­rette kendi gördükleri, duydukları ve gönüllerinde taşıdıkları niyet, fikir ve kararları hakkında Cenab-ı Allah'a hesap vermek zorunda kalacaklar­dır.[39]

14) İnsanlar yeryüzünde zalim, gaddar ve mağrur olmamalıdırlar. Ka­sılıp, böbürlenmemelidirler. Zira, insan kasılarak ne ayağının altındaki toprağı yırtabilir ne de gururlanarak yükseklikte gökleri geçebilir.[40]

İşte Rasûlullah (a.s.) Mi'rac'ta Cenab-ı Allah'tan aldığı ve dünyaya getirdiği mesaj bu ilkelerden ibaretti. Ve Rasûlullah (a.s.)'ın kısa bir süre sonra Medine'ye geçip üzerinde İslâm toplumu ve devletini kurduğu altın ilkeler bunlardı.

31.1.13. Rasûlullah (a.s.)'ın Hicret İçin Dua Etmesine Dair Yapılan Telkin

Aynı İsra sûresinde Cenab-ı Allah, Rasûlullah (a.s.)'a aslında hicret duası olarak bilinen duayı öğretti. Tirmizî ile Hâkim'in Hz. Abdullah bin Abbas'a dayanarak kaydettikleri rivayete göre İsra'nın şu ayetinde Rasûlullah (a.s.)'a hicret izni verildi:

"De ki: 'Rabbim, beni sıdk girdirilişi ile girdir. Ve sıdk çıkarıcıyla çı­kar. Ve bana tarafından aşikâr bir kudret ve hüccet ile yardım ihsan bu­yur." (Ayet; 80)

Bu duanın telkin edilişi gösteriyor ki, hicret zamanı iyice yaklaşmıştı. Bu sebepten dolayıdır ki, Cenab-ı Allah, Rasûlullah (a.s.)'a şu nasihatte bulundu: "Sen öyle bir dua etmelisin ki, Sen doğruluğu hiçbir zaman terk etmeyeceksin. Çıktığın yerden doğrulukla çıkacaksın, girdiğin yere de doğrulukla gireceksin." Daha sonraki cümlenin anlamı şudur:

"Ya beni iktidara getir ya da bir iktidarı benim yardımcım yap; ki böylece dünyadaki bozuk düzeni değiştirebileyim. Fuhuş ve günahlara son verebileyim ve senin adaletini her tarafa yayabileyim". Bu cümle gös­teriyor ki, İslâm'ın dünyada yapmak istediği değişiklik ve ıslâh sadece va­az ve telkinle yapılamaz; aksine bunun için siyasi kuvvet ve iktidara da ihtiyaç vardır. Hadis-i şeriflerde de şu ifadeye rastlanıyor: "Allahu Teâlâ, hükümetin kuvvetiyle Kur'an-ı Kerim'in önleyemeyeceği şeyleri önler ve ortadan kaldırır." Bu demektir ki, dinin hayatın her alanında yerleşmesi, İslâm'ın uygulanması ve Allah'ın koyduğu hududun icraatı için hükümete ve iktidara Tâlib olmak sadece caiz değil, aynı zamanda zaruri ve elzem­dir. Bu bakımdan, İslâm dininin tam manasıyla zafere ulaştırılması için si­yasi alanda mücadele edenlerin suçlanması ve onların dünyacı veya ikti­dar heveslisi olduğu yolundaki iddiaları tamamıyla cehalet ve dalalete da­yanıyor. İktidarı sadece kendisi ve maddi menfaati için isteyen elbette ki, iktidar heveslisi ve dünyacıdır. Ama, Allah'ın dinini her şeyden üstün kıl­mak için mücadele etmek dünyaya tapmak değil, Allah'a tapmanın ta ken­disidir.

31.1.14. Mazlum Müslümanların Zafer Duası

Yine Mi'rac sırasında Rasûlullah (a.s.)'a Bakara sûresinin son ayetleri bahşolundu. Hz. Abdullah bin Mes'ud'un rivâyetine göre, bu ayetler şu dua ile son buluyor:

"Ya Rabbi, bizi unuttuğumuz şey veya hatamızdan dolayı tutup sor­guya çekme. Ey Rabbimiz, bize bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyleri yükleme. Bizi af ve mağfiret eyle. Bize merhamet buyur. Sen Mevlâmızsın. Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et." (Ayet; 286)

Bu duanın Mekke'de küfr ile İslâm arasındaki savaşın en çetin safha­ya geldiği zaman müslümanlara öğretildiği unutulmamalıdır. Müslüman­lar her taraftan kuşatılıyor, zulüm, eziyet ve işkenceye tabi tutuluyorlardı. Hicaz'ın her yeri ve her köşesi müslümanlara dar gelmeye başlamıştı. Zira nerde bir müslüman varsa, ona baskı ve zulüm yapılıyor, akıl almaz iş­kenceler reva görülüyordu. Bu şartlarda müslümanların Mevlalarına dua etmeleri istendi ve bunu isteyen bizzat Alemlerin Rabbi olduğu için müs­lümanlar bir nebze rahat nefes alabildiler ve teselli buldular. Zira bu duayı öğreten Rabbleri bunun gerçekleşmesi için de mutlaka tedbirler alıyordu. Aynı zamanda müslümanların metanet ve sabırları ellerinden bırakmamaları istendi. Bir yandan Hakka tapmak suçundan müslümanların hedef ol­dukları büyük zulme bir göz atın ve bir yandan da bu duaya bakın, ki bun­da muhalif ve düşmanlar için tek bir kötü söz veya küfr yoktur. Bir yan­dan müslümanların çektikleri maddi ve manevî çileleri gözünüzde canlan­dırın, bir yandan da bu duanın sözlerine bakın, ki bunda dünyevi menfaat veya kazançtan hiçbir «ser yoktur. Bir tarafta o hakperestlerin perişan du­rumuna bakın ve diğer tarafta bu kadar temiz, nezih ve yüksek sözlere ba­kın. Sadece bu husus, o ilk müslümanların ne büyük ahlâki ve ruhani ter­biyeden geçtiklerini göstermeye yeter.

31.1.15. Mi'râc'ın Bir Başka Cephesi

Mi'rac'ın bir başka cephesi de var ki, bunu bu bahsimizde ele alma­mız yerinde olacaktır. Bunu aşağıda belirtmeye çalışacağız:

31.1.15.1. Rasûlullah (a.s.)'ın Cebrail İle Görüşmesi

Kur'an-ı Kerim'in Necm sûresinde Rasûlullah (a.s.)'ın Hz. Cebrail'i ilk kez asıl şekliyle gördüğüne dair malumat vardır. Bu surede Cebrail'in ilk önce ufukta görüldüğü, daha sonra Rasûlullah (a.s.)'a iki yaylık bir me­safeye kadar yaklaştığı ve o sırada kendisine Allah'tan vahiy getirdiği kaydedilmiştir. Bundan sonra şöyle denilmiştir:

"Resulün kalbi, gördüğünü tekzip etmedi. Şimdi siz, onun gördüğü şeye karşı kendisini ile mücadele mi edeceksiniz?" (Necm; 11-12)

Yani, Rasûlullah (a.s.), uyanık iken ve gün ışığında geçirdiği bu tec­rübeden sonra bunun bir bakış hatası, hayal veya Şeytan'ın bir hilesi oldu­ğunu düşünmedi. Rasûlullah (a.s.) bu meleğin Cebrail olduğu ve getirdiği mesajın Allah tarafında inen bir vahiy oluğu konusunda herhangi bir şüp­he veya tereddüde kapılmadı.

Şimdi aklımıza bir soru geliyor. Hz. Peygamber (a.s.) geçirdiği bu fevkalâde tecrübe hakkında neden herhangi bir şüpheye veya tereddüde kapılmadı? Neden, bir an için duraklayıp gördüklerinin doğru olup olma­dığını araştırmadı? Neden gördüklerinin sadece bir rüya, hayal, görüntü, Şeytan'ın bir hilesi veya başka bir şey olduğunu sanmadı? Bu soruyu göz­den geçirdiğimiz zaman, Rasûlullah (a.s.)'ın herhangi bir kuşkuya kapılmamasının beş sebebi ortaya çıkar. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Bu vak'anın meydana gelişinin hârici şartları bunun doğru olduğunu gösteren mahiyette idiler. Rasûlullah (a.s.), bu tecrübeyi karanlıkta, murakabe, uyku veya dalgınlıkta geçirmemişti, aksine şafak söküyordu ve ken­disi tamamıyla uyanıktı. Hava açıktı ve her tarafta aydınlık vardı. Rasûlullah (a.s.), gün ışığında ve dünyanın herhangi bir şeyini görebileceği şekil­de Cebrail'i görmüştü. Nasıl ki gündüz bir insan nehir, dağ, insan, hayvan veya evi gördükten sonra herhangi bir şüpheye kapılmaz, Rasûlullah (a.s.)'da gözlerinin iyi görmediği kanaatına varmadı.

İkincisi, Rasûlullah (a.s.)'ın iç dünyası da başından geçen bu tecrübe­yi doğrular nitelikte idi. Rasûlullah (a.s.), tamamıyla uyanık, akıl, zihin ve hislerinin yerinde olduğu bir sırada olanları görmüştü. Zihni boştu ve da­ha önceden böyle bir gözlem veya tecrübeden geçmemişti. Kafasını meş­gul eden başka bir şey de yoktu. Bu halet-i ruhiyede Rasûlullah (a.s.)'ın, gözlerinin gördüğü bir şeye şüphe etmesine gerek yoktu.

Üçüncüsü, Rasûlullah (a.s.)'ın gördüğü şahsiyet de mükemmel ve muhteşemdi. Bu şahsiyet öylesine güzel, cazibeli, temiz, yakışıklı, parlak ve göz kamaştırıcıydı ki, Rasûlullah (a.s.) bunu hiçbir zaman aklına bile getirmemişti. Bu, onun tahmin ettiği ve hayal ettiğinden de daha güzel ve çekici bir şahsiyetti. Hiçbir cin veya şeytan böylesine mükemmel bir şekle giremezdi. Bu olsa olsa bir melek olacaktı. Hz. Abdullah bin Mes'ud'un rivâyetine göre Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdu: "Ben Cebrail'i gördüm, öyle ki, sanki 600 kolu vardı." (Müsned-i Ahmed). Başka bir rivayette İbn Mes'ud bu ifadeyi daha da açıyor ve diyor ki: "Cebrail'in kolu bütün ufuğu kaplayacak kadar büyüktü." Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Allah da Ceb­rail (a.s.)'i "Şedid-ul Kuva" (Bünyesi Kuvvetli olan) ve "Zû-Mirratin" ola­rak tarif etmiştir.

Dördüncüsü, Rasûlullah (a.s.)'ın gördüğü varlığın getirdiği mesaj ve talimat da onun doğru olduğunu kanıtlıyordu. Rasûlullah (a.s.)'ın bu varlık vasıtasıyla aldığı dünya ve kâinat ile ilgili bilgi daha önceden kendisi tara­fından bilinmiyordu, hatta bunun bir tasavvuru bile zihninde yoktu. Bu bakımdan kendi bilgi ve düşüncelerinin böyle bir varlık şeklinde ortaya çıktığı şüphesinin uyanması için bir sebep yoktu. Aynı şekilde bu bilginin Şeytan veya hemcinslerinden geldiği de düşünülemezdi. Zira, bir Şeytan insanlara şirk ve kötülükten meneden mesaj nasıl getirebilir? Bir şeytan, insanların Allah'a inanmasını, Ahiret'i düşünmesini, Cahiliyyet'in örf ve adetlerini terk etmesini, ahlâk ve fazilete önem vermesini nasıl isteyebilir?

Beşinci ve en önemli sebep de şuydu: Cenab-ı Allah bir insanı pey­gamberlik makamına getirdikten sonra kalbinden her türlü vesvese, şüphe ve kuşkuyu çıkarır ve yerini güven ve inançla doldurur. Bu durumda bir peygamber ne görüyor ve ne duyuyorsa onların şekli ve mahiyeti hakkında herhangi bir tereddüde ve kuşkuya düşmez. Bir peygamber, Allah tara­fından gelen her emir ve talimatı bütün açık kalblilikle kabul eder. Bu emir ve talimat ilham ve vahiy şeklinde de olabilir ve gözle görülür bir gerçek gibi de. Bu durumlarda bir peygamber, Şeytan'ın her türlü müda­halesi ve fitnesinden mahfuz olduğundan emin olur. Kendisine gelen emir ve talimatın Rabbinden geldiğine yüzde yüz emin olur ve bu hususta her­hangi bir yanılgıya imkân olmadığını bilir. Nasıl ki, bir balık kendisinin suda yüzebileceğinden, bir kuş havada uçacağından ve insan kendisinin insan olduğundan emin olur, bir peygamber de Allah vergisi hissiyle ken­disinin peygamber olduğuna inanır. Bir peygamber, bir an için bile kendi­sini yanlış olarak peygamber sandığını düşünmez.

Bundan sonra Necm sûresinde şöyle buyurulmuştur:

"Yemin olsun ki, onu bir defa daha gördü. Sidret'ul Münteha yanın­da. Cennet'ul Me'va Onun (Sidre)nin yanındadır. O sidre, Allah'ın nuruy­la örtülmüştür. (Hz. Peygamber'in) gözü gördüğünden ne kaygı duydu, ne de şaştı. And olsun ki, Rabbinin alametlerinin en büyüğünden bir kısmını gördü." (Ayet; 13-18)

İşte burada Cebrail'in Rasûlullah (a.s.) ile asıl şekliyle görüşmesine temas edilmiştir. Buluşma yerinin adı "Sidret-ul Münteha" olarak gösteril­miştir. Ayrıca, bunun "Cennet-ul Me'vâ"ya yakın olduğu kaydedilmiştir.

31.1.15.2. Sidret-ul Münteha

"Sidre" Arapçada hünnapa veya lotus ağacına denir. Münteha da sıra­nın sonu manasındadır. "Sidret'ul-Münteha"nın sözlük anlamı böylece, "uç noktada veya sıranın sonunda bulunan hünnap veya lotus ağacı"dır. Allâme Alûsi, "Ruh'ul-Me'ani" isimli eserinde bunun açıklamasını şöyle yapmıştır: "Burada dünyaların bütün ilmi son buluyor ve bundan sonra ne varsa onları ancak Allah biliyor." Hemen hemen aynı açıklamayı İbni Cerir kendi tefsirinde ve İbni Esir "en-Nihâye fi Garib-il Hadis vel-Eser" adlı kitabında yapmışlardır. Bizim için bu maddeler aleminin son sınırında hünnap veya lotus ağacının nasıl olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Bunlar asılında Allah'ın kâinatının, bizim aklımızın eremeyeceği sırlandır. Her ne olursa olsun, bu ağacın mahiyetini açıklamak için insanların dilin­de "Sidre"den daha uygun bir kelime yoktu ve bunu Cenab-ı Allah aynen Hz. Peygamber (a.s.)'e tanımlamış oldu.

31.1.15.3. Cennet-ul Me'va

Cennet-ul Me'vâ'nın sözlük anlamı "oturulacak yer olan Cennet”tir. Hz. Hasan Basri'nin dediği gibi, bu Cennet Ahiret'te iman ve takva sahip­lerinin ikâmetgâhı olacaktır. Hasan Basri yukarıdaki ayetleri tefsir eder­ken söz konusu Cennet'in göklerde olduğunu ifade etmiştir. Katâde'ye gö­re ise Cennet, şehitlerin ruhlarının yerleşeceği yerdir ve Ahirette herkesin gideceği Cennet değildir, İbni Abbas (r.a.) da aynı ifadede bulunuyor ve diyor ki, Ahirette iman sahiplerine verilecek Cennet göklerde değil, yer­dedir.

31.1.15.4. Sidre'de Allah'ın Tecellisi

"O sidre, Allah'ın nuruyla örtülmüştür" deyimi gösteriyor ki, bu nur veya tecellinin şanı ve keyfiyeti anlatılmayacak kadar muhteşemdir. Bu öyle bir nur ve tecellidir ki, ne insan bunu tasavvur edebilir ne de insan dili bunu ifade edebilir.

Yukarıdaki ayetlerde ayrıca Cenab-ı Allah'ın bu nur ve tecellisini gördükten sonra Rasûlullah'ın, ne gözlerinin kamaştığı ne de aşırı heyecan gösterdiği anlatılmıştır. Rasûlullah (a.s.)’ın kendi nefsine ve hislerine ha­kimiyeti o kadar mükemmeldi ki, dikkatini ve teveccühünü uğruna çağrıl­mış olduğu asıl amaç ve hedeften bir an bile ayırmadı. Rasûlullah (a.s.) hâşâ acemi bir seyirci gibi etrafında varolan sayısız nesne ve ilgi çeken şeylere bakmakla meşgul olmadı. Rasûlullah (a.s.) olgun ve tecrübeli bir kişi gibi davrandı ve asıl maksadını bir an bile gözünden uzaklaştırmadı. Yüce Allah'ın yeri büyük bir imparator veya padişahın muhteşem divânı ile bile mukayese edilemeyecek kadar ihtişam dolu idi ve Rasûlullah bu­rada soylu ve akıllı bir misafir gibi hareket etti.

Son ayette Hz. Peygamber (a.s.)'in Rabbinin belli başlı ayet veya işa­retlerini gördüğü kaydedilmiştir. Bu ayetten Rasûlullah (a.s.)'ın Yüce Al­lah'ı değil, onun ayet veya işaretlerini gördüğü anlaşılıyor. Burada anlatı­lanlara dikkat edildiği takdirde Rasûlullah (a.s.)'ın bu ikinci buluşma ve mülakatının, ilk defaki buluşmasında gördüğü aynı varlıkla olduğunu an­larız. Bu demektir ki, bu bölümün başında belirttiğimiz gibi, Rasûlullah (a.s.) ilk defa ufukta gördüğü ve kendisine iki yaylık mesafeye kadar yak­laşmış olan varlık Allah değildi. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)’ın Sidret-ul Müntehâ'da gördüğü varlık da Allah değildi. Bu her iki yerde Rasûlullah (a.s.) Allah'ı gerçekten görmüş olsaydı, burada mutlaka açıklanmış olur­du. Zira, olayın ehemmiyeti ve azameti bunu gerektirirdi. Kur'an-ı Ke­rim'de Hz. Musa'nın hikâyesi anlatılırken, kendisinin Allah'ı görmek istediği ve kendisine şu cevap verildiği kaydedilmiştir: "Beni katiyyen göre­mezsin." (A'râf; 143). Görüldüğü gibi bu şeref Hz. Musa'ya verilmemişti. Durum böyle iken, Hz. Peygamber (a.s.) gerçekten böyle bir şerefe nail olsaydı, bunun için açık ve kuvvetli ifade kullanılırdı. Ne var ki, Rasûlullah (a.s.)'ın Allah'ı gördüğü Kur'an-ı Kerim'de hiçbir yerde anlatılmamış­tır. Hatta, İsrâ suresinde de Mi'rac'tan bahsedilirken Rasûlullah (a.s.)'a sa­dece bazı ayetler gösterildiği kaydedilmiştir. Yukarıdaki ayette de benzeri bir ifade kullanılarak "Rabbinin alametlerinin en büyüğünden bir kısmını gördü" denilmiştir.

Bu sebeple, zahiren Rasûlullah (a.s.)'ın Allah'ı görüp görmediği ko­nusunun tartışılmasına hiç imkân kalmıyor. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)'ın Allah'ı mı, yoksa Cebrail (a.s.)'i mi gördüğünün tartışması için de herhangi bir imkân kalmıyor. Fakat bu hususta tartışmaya yol açan bazı hadislerdeki ifadelerdir. Biz bu hadisleri buraya sıra ile aktarıyoruz:

31.1.15 .5. Hz. Ayşe (r.a.)'nin Rivayetleri

Buhârî, Kitab'üt-Tefsir'de Hz. Mesruk'un, Hz. Ayşe'ye şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Anneciğim, Hz. Peygamber (a.s.), Rabbini görmüş müy­dü?" Hz. Ayşe dedi ki: "Senin bu sorun benim tüylerimi diken diken etti. Sen bunu nasıl unutabilirsin ki, şu üç şeyi iddia eden herkes yalan iddiada bulunmuş olur? (Hz. Ayşe söz konusu üç şeyin ilkini ifade etti): "Muham­med (a.s.)'in Rabbini gördüğünü kim iddia ediyorsa yalan söylüyordur". Bundan sonra Hz. Ayşe (r.a.) şu ayetleri okudu: "Gözler O'nu göremez" ve "hiçbir insan Allah ile kelâm edecek mevkiye sahip değildir. Ama va­hiy veya perde arkasından veya Allah'ın izniyle vahiy getiren bir melek vasıtasıyla olanlar hariç."

Bu hadisin bir kısmı Buhârî, Kitab'üt-Tevhid, Bölüm 4'de de yer al­mıştır. Buhârî'nin, Kitabu Bid'ul-Halk'da naklettiği Mesruk'un rivâyetinde deniliyor ki, "Ben (Mesrûk) Hz. Ayşe'nin bu sözlerini dinledikten sonra "peki, o zaman Allah'ın şu buyruğunun anlamı nedir?" diye sordum. "Sümme denha fatedellâ felânekâbe kavseyniev ednâ". Hz. Ayşe dedi ki: "Bundan Cebrail kastedilmiştir. O her zaman Rasûlullah (a.s.)'a insan şek­linde gelirdi. Ama bir defasında asıl şekliyle göründü ve zaman bütün uf­ku kapladı."

Müslim'in, Kitab'ul-İmân, "Zikr-i Sidret-ul-Münteha" bölümünde Hz. Ayşe ile Mesruk'un bu konuşması daha etraflıca yer almıştır ve bunun en önemli bölümü şudur: Hz. Ayşe (r.a.) dedi ki: "Muhammed (a.s.)'in Rab­bini gördüğünü iddia eden kişi Allahu Teâlâ'ya büyük bir iftira yapar."

Mesrûk diyor ki: "Ben yere çömelmiştim. Bu sözü dinledikten sonra doğ­ruldum ve şöyle dedim: "Ümmül-Mü'minin, bu hususta acele etmeyin. Allahu Teâlâ, bunları söylememiş midir?" "ve legad re'ahu bil-ufuk-il mübi-ni ve lekad re'ahu nezleten uhrâ". Hz. Ayşe dedi ki: Bu meseleyi ümmet­ten ilk önce ben Rasûlullah (a.s.)'a sormuştum. Rasûlullah demişti ki: "O Cebrail idi. Ben O'nu Allah'ın O'nu yarattığı şekli ile bu iki defadan başka görmedim. Bu iki defasında onun gökten indiğini ve büyük varlığının gökle yer arasındaki bütün boşluğu doldurduğunu gördüm."

İbni Merdûye'nin naklettiği Mesruk'un rivâyetinin kelimeleri şunlar­dır. Hz. Ayşe buyurdu: "Rasûlullah (a.s.)'a Rabbini görüp görmediğini so­ran ilk kişi bendim. Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki, "hayır, ben sadece Ceb­rail'in gökten indiğini gördüm."

31.1.15.6. Hz. Abdullah bin Mes'ûd'un Rivâyeti

Buhârî, "Kitab'ut-Tefsir", Müslim, "Kitab-ul İman" ve Tirmizî, "Tef­sir" bölümlerinde Zirr bin Hubeyş'in rivâyetine göre Hz. Abdullah bin Mes'ud, "fekâne gâbe gavseyni ev ednâ"nın tefsirini şöyle kaydetmiştir: Rasûlullah (a.s.) Cebrail (a.s.)'in 600 kanadı olduğunu gördü. Müslim'in ikinci rivâyetinde "mâ kezebel-fuâdu mâ-re'â" ve "legad rea min ayat-i Rabbihi-l kübrâ"nın tefsirini, yine Zirr bin Hubeyş, Hz. Abdullah bin Mes'ûd bunlarda şu ifadeyi kullanıyor: "Rasûlullah (a.s.) buyurmuştur ki, ben Cebrail'i Sidret-ul Münteha'da gördüm, onun 600 kanadı vardı." Aynı ifadeleri taşıyan başka rivayet Müsned-i Ahmed'de Şakik bin Seleme tara­fından naklolunmuştur. Bunda kendisi Hz. Abdullah bin Mes'ûd'un şöyle dediğini kaydetmiştir: "Rasûlullah (a.s.) diyordu ki: "Ben Cebrail'i asıl şekliyle Sidret'ul-Münteha'da görmüştüm."

31.1.15.7. Hz. Ebû Hureyre'nin Rivâyeti

'Atâ bin Ebi Rebah, Hz. Ebu Hureyre'ye "legad re'ahu nezleten uhrâ"nın manasını sordu. Hz. Ebû Hüreyre dedi ki: "Rasûlullah (a.s.) Ceb­rail'i görmüştü." (Müslim, Kitabul-İman).

31.1.15.8. Hz. Ebû Zer'in Rivayetleri

Hz. Ebu Zer Gifârî'nin iki rivâyeti, Abdullah bin Şakik vasıtasıyla İmam Müslim'in hadis kitabında yer almışlardır. Bunlardan birinde Hz. Ebu Zer'in, Rasûlullah (a.s.)'a şunu sorduğu kaydedilmiştir: "Siz Rabbini­zi görmüş müydünüz?" Rasûlullah (a.s.) da şu cevabı vermişti: "nurun enna erâhu". ikinci rivayette de Hz. Ebu Zer'in sorusu üzerine Rasûlullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu belirtilmiştir: "Ra'aytu mirana". Rasûlullah (a.s.)’ın ilk sözlerinin anlamını İbn ul-Kayyım, "Zad-ul Me'âd"da şöyle açıklamıştır: "Benim ve Rabbimin niyeti arasında nur vardı." İkinci deyi­minin manası da şudur: "Ben Rabbimi değil, sadece nurunu gördüm."

Nesâî ile İbni Ebi Hâtim, Hz. Ebu Zer'in sözlerini şöyle nakletmişler­dir: "Rasûlullah (a.s.) Rabbini gönlüyle görmüştü, gözleriyle değil."

31.1.15.9. Hz. Ebû Musa el-Eş'arî'nin Rivâyeti

Müslim, 'Kitab ul-İman"da Hz. Ebû Mûsâ el-Eş'ari'nin şu rivâyeti yer almıştır: Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ'ya hiçbir mahlûkun bakışı varamamıştır."

31.1.15.10. Hz. Abdullah bin Abbas'ın Rivâyeti

Müslim'in rivâyetine göre Hz. Abdullah bin Abbas, söz konusu ayet­lerin tefsirini beyan ederken şöyle dedi: "Rasûlullah (a.s.), Rabbini iki de­fa kalbiyle görmüştür." Bu rivâyet Müsned-i Ahmed'de de yer almıştır.

İbni Merdûye, 'Atâ bin Ebi Rebah'a dayanarak Hz. Abdullah bin Ab­bas'ın şu sözlerine yer vermiştir: "Rasûlullah (a.s.), Allahu Teâlâ'yı gözle­riyle değil kalbiyle görmüştü."

Nesâî'de, İkrime, İbn Abbas'ın şöyle dediğini nakletmiştir. Allah'ın Hz. İbrahim (a.s.)'a "halil" ünvanını vermesine, Hz. Musa (a.s.) ile konuş­masına ve Muhammed Mustafa (a.s.)'yı kabul buyurmasına mı hayret edi­yorsunuz? (Hakim bu rivâyeti nakletmiş ve bunun doğru olduğunu söyle­miştir).

Tirmizî'de yar alan Şa'bi'nin rivâyetine göre İbni Abbas bir toplantıda şöyle dedi: "Allahu Teâlâ kendi ru'yetini ve kelâmını Rasûlullah (a.s.) ile Hz. Musa arasında dağıtmıştır. Allah, Hz. Musa ile iki defa konuştu ve Muhammed (a.s.)'a iki defa göründü." Hz. İbni Abbas'ın işte bu rivâyetini dinledikten sonra Hz. Mesrûk, Hz. Ayşe'ye gitti ve kendisine şu soruyu yöneltti: "Muhammed (a.s.) Rabbini görmüş müydü?" Ayşe (r.a.) dedi ki: "Sen öyle bir şey söyledin ki, tüylerim diken diken oldu." Bundan sonra Hz. Ayşe ve Mesrûk arasında geçen konuşmayı daha önce naklettik.

Yine Tirmizî'de, Hz. İbni Abbas'ın naklettiği diğer rivayetlerden bi­rinde şöyle denilmiştir: Rasûlullah (a.s.), Allahu Teâlâ'yı görmüştü. Başka bir rivayette ise, Rasûlullah (a.s.)'ın, Allah'ı iki defa gördüğü kaydedilmiş­tir. Üçüncü rivayette ise Rasûlullah (a.s.)'ın Rabbini kalbiyle gördüğü açıklanmıştır.

Müsned-i Ahmed'de yer alan Hz. İbni Abbas'ın bir başka rivâyeti şöyledir: "Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki, ben Rabbi Tebâreke ve Teâlâ'yı gördüm." İkinci rivayette şöyle denilmiştir. Rasûlullah buyurdu "bu gece Rabbim en güzel şekliyle bana geldi." Bu demektir ki, Rasûlullah (a.s.), rüyasında Cenab-ı Allah'ı görmüştür.

Taberânî ve İbni Merdûye, İbni Abbas'ın şu rivâyetini nakletmişler­dir: "Rasûlullah Rabbini iki defa gördü. Birincisinde gözleriyle, ikincisin­de de kalbiyle."

31.1.15.11. Muhammed bin Ka'b el-Kurazî'nin Rivâyeti

Muhammed bin Ka'b el-Kurazi'nin rivâyetine göre Rasûlullah (a.s.)'a bazı sahabeler sordular: "Siz Rabbinizi gördünüz mü?" Rasûlullah (a.s.) cevap verdi: "Ben onu iki defa kalbimle gördüm." (İbni Ebi Hatim). Bu rivâyeti İbni Cerir kendi ifadesiyle verirken Rasûlullah (a.s.)'ın şöyle de­diğini kaydetmiştir: "Ben O'nu gözlerimle değil, kalbimle iki defa gör­düm."

31.1.15.12. Hz. Enes'in Rivâyeti

İmam Buhârî, "Kitab-üt-Tevhid"de Mi'rac vak'asını anlatırken Şerik bin Abdullah vasıtasıyla Hz. Enes bin Mâlik'in bir rivâyetini şöyle naklet­miştir: "Rasûlullah (a.s.) Sidret ul-Müntehâya varınca Rabbil İzzet’e yak­laştı ve öylece kaldı. Öyle ki, iki yaylık, hatta daha az bir mesafe idi. Da­ha sonra Allah'ın Rasûlullah (a.s.)'a vahyettiği emirler arasında 50 vakit namaz kılmak da vardı."

Ne var ki, bu rivâyetin senedine ve metnine yapılan itirazların yanı sıra en büyük itiraz da bunun Kur'an-ı Kerim'in ifadelerine tamamen aykırı olmasıdır. Zira, Kur'an-ı Kerim'de iki ayrı ru'yetten bahsedilmiştir. Bunla­rın ilki ufukta cereyan etti ve iki yaylık mesafe söz konusu oldu; ikincisi ise Sidret-ul Münteha yakınlarında vukû buldu. Fakat bu rivayet bu her iki ru'yeti karıştırıp bir ru'yet haline getirmiştir. Onun için, bu rivayet sırf Kur'an-ı Kerim'e aykırı olması sebebiyle derhal reddedilecek niteliktedir. (Bu hususta İmam Hattabi, Hâfız İbni Hacer, İbni Hazm ve Hafız Abdül-hak'ın itirazları dikkate değerdir.)

Yukarıda naklettiğimiz diğer rivayetlere gelince, bunların en kuvvet­lisi, Hz. Abdullah bin Mes'ud ile Hz. Ayşe (r.a.)'ninkidirler. Zira, bu her iki değerli sahabe de bizzat Rasûlullah (a.s.)'ın ifadesiyle her iki defa da Allah'ı değil, Cebrail'i gördüğünü açıklamışlardır. Bu rivayetler, Kur'an-ı Kerim'in ifadesine de uygundur. Ayrıca, bu rivayetler, Hz. Ebu Zer Gifârî ile Hz. Ebu Musa el-Eş'ari'nin rivayetleriyle de doğrulanmış oluyor. Buna karşılık, Hz. İbni Abbas'a ait olduğu bildirilen ve hadis kitaplarında yer alan rivayetlerde tutarsızlık ve çelişki vardır. Zira, bazı yerlerde Rasûlullah (a.s.)'ın her iki defa Allah'ı kendi gözleriyle gördüğü kaydediliyor. Ama bazı diğer yerlerde ikisinin de bir kalp tecrübesi olduğu açıklanmış­tır. Yine bazı rivayetlerde ru'yetin birinde kalben birinde de gözlerle ol­madığı beyan olunmuştur. Ayrıca, bu rivayetlerden hiçbirisinde Rasûlullah (a.s.)'ın ifadesine yer verilmemiştir. Bu rivayetlerde Hz. Peygamber (a.s.)'in sözleri geçtiği zaman da Kur'an-ı Kerim'in yukarıdaki iki ru'yetine temas edilmemiştir. Buna ilâveten, bir rivayetten anlaşılıyor ki, ru'yetlerin ikisi de uyanıklık halinde değildi. Bu sebeple yukarıdaki iki ayetin tefsiri yapılırken Hz. İbni Abbas'ın rivayetlerine güvenilmemelidir. Aynı şekil­de, Muhammed bin Ka'b el-Kurazi'nin rivayetlerinde de Hz. Peygamber (a.s.)'in ifadeleri yer almakla beraber bunlarda bu ifadeleri duyan sahabe­lerin isimleri açıklanmamıştır. Buna ilâveten bu rivayetlerden birinde Rasûlullah (a.s.)'ın gözle hiçbir ru'yette bulunmadığı da kaydedilmiştir.


 

[1] Burada şunu belirtmekte fayda vardır ki: Bi'set'ten sonra tesbit etmeye çalıştığımız tarih Buhârî ve Müslim'de Hz. Abdullah bin Abbas diyor ki Rasûlullah (a.s.)'a ilk vahiy geldiği zaman kendisi 40 yaşında idi. Rasûlullah, bundan sonra 13 yıl Mekke'de kaldı ve 10 yıl Medine'de. Bu kayda dayanarak biz de diyoruz ki Medine'ye hicret, Bi'set'ten sonra 13. yılın sonunda oldu.

[2] Bk: Buhârî Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerîr, Beyhakî, Hâkim, İbni Ebî Hatîm, Taberânî ve Bezzâr'da; Hz. Ebû Hureyre ve Hz. Mâlik bin Sa'sa'a'nın rivâyetleri. Bazı diğer rivâyetlere göre İsrâ, Rasûlullah'ın amcasının kızı, Ümm-ü Hanî binti Ebî Tâlib'in evinde bulundu­ğu sırada başlamıştı. Rasûlullah (a.s.) o zaman yatsı namazından sonra uyuyordu. İbni Cerîr Ebu Ya'lâ ve Taberânî bizzat Umm-i Hânîye ve Beyhakî, Hz. Ali'ye Hz. Abdullah bin Mes'ud'a ve Hz. Abdullah bin Abbas'a istinâden nakletmiştir. "Tabakat-ı İbni Sa'd" da Vakîdî'nin rivâyetine göre İs­ra, Şi'b-i Ebî Tâlib'de başlamıştı. Buhârî ve Müslim'de Hz. Ebû Zer ve Müsned-i Ahmed'de Hz. Übey bin Ka'b'ın rivâyetine göre, Cebrâil, evin çatısından içeriye girerek Rasûlullah'ı götürdü. Fa­kat bütün rivâyetlerde herhangi bir tezâd veya tenakuz yoktur. Ümmü Hanî'nin evi Şi'b-i Ebî Tâlib'de idi. Cebrâil aynı evin çatısından inmişti ve Rasûlullah henüz uykuda iken Mescid-i Ha­ram'a götürdü ve daha sonra yukarıdaki olay meydana geldi.

[3] "Burak'ın bu özelliği bütün hadislerde aynıdır.

[4] İbni Cerîr, Beyhakî, "Delâil'de, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk, İbni Merdûye, Nesâî, İbni 'Âiz, "Meğazî"de, ve Süheylî "Ravdaül-Ünuffta diyorlar ki, Hz. İbrahim (a.s.) Burak üzerine bine­rek Hz. Hacer ve sütten kesilmemiş olan bebeği, İsmail'i Mekke'ye götürmüştü. Fakat bu yazarlar bu rivâyetin kaynağını göstermemişlerdir.

[5] Müsned-i Ahmed, Tirmizî, İbn Hibbân, İbni Cerîr, İbni İshâk ve İbni Sa'd.

[6] İbnî Cerir, Beyhakî, Nesâî, Hâkim, İbni Ebî Hâtim, Taberânî, Bezzâr her an Rasûlullah'ın yanında olduğunu beyan etmişlerdir. Taberânî'de yer alan Abdurrahman bin Ebî Leylâ'nın rivâyetine göre Cebrail, Burak'ın arkasında idi ve Rasûlullah'ı önüne oturttu. Ebû Ya'lâ, Hâkim ve İbni Hibbân'ın Hz. Abdullah bin Mes'ud'a dayanarak naklettikleri rivâyete göre Cebrail önde oturu­yordu ve daha sonra Rasûlullah'ı arkasına oturttu. Tirmizî, Nesâî ve Müsned-i Ahmed'e yer alan Hz. Huzeyfe'nin rivâyetinde deniliyor ki, Rasûlullah ve Cebrail ikisi de Burağa binmişlerdi. Bu rivâyette kimin önde kimin arkada oturduğu izah edilmemiştir.

[7] Bu rivâyet Hz. Enes bin Mâlik'e ait olup Nesâî'de yer almıştır. Beyhaki'deki Hz. Şeddâd bin Evs'in rivâyeti ise bundan biraz farklıdır. Bunda, Rasûlullah'ın, Tûr dağında değil, Medyen'de bir ağaç yanında namaz kıldığı ifade olunmuştur. Adı geçen ağacın gölgesinde Hz. Musa (r.a.), iki kadının küçük baş hayvanlarına su içirdikten sonra, biraz dinlenmek için oturmuştu.

[8] Bu olaylar zincirinin çeşitli bölümleri, hadis ve siyerlerde yer almıştır. Tafsilât için bk: Beyhakî, "Delâil" Taberânî, "Evsat", İbni Cerir, İbni Hatim, İbni İshâk ve İbni Merduye.

[9] Bak: Müsned-i Ahmed, Müslim, İbni Cerîr, Beyhakî, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk, İbni Sa'd, İbni Merdûye. Bir başka rivâyete göre Cebrail bir kaya parçasına parmağını sokarak deldi ve Burağı oraya bağladı (Tirmizî, Hâkim, İbni Ebî Hâtim).

[10] Bk: İbni Cerîr, Beyhakî, Taberânî, Nesâî, İbni Ebî Hâtim, Müsned-i Ahmed, İbni Sa'd.

[11] Taberânî'de Hz. Suheyb, İbni Cerir'de Hz. Enes ve Ebu Hureyre ve İbni İshâk'ta çeşitli mümtaz ulemânın rivâyeti yukarıda anlattığımız gibidir. Fakat bu hususu rivâyetlerde bazı ihtilâflar vardır. İbni Cerîr, Beyhakî'de Hz. Sa'id bin Müseyyeb'in mürsel rivâyetinde de iki kaptan bahsedilmiştir. Fakat bu rivâyette deniliyor ki, bir kapta süt, diğerinde şarap vardı. İbn Ebî Hâtim, Bezzâr ve Taberânî'de Hz. Şeddâd bin Evs'in rivâyeti var. Bunda da iki kaptan bahsedilmiştir ama birinde süt diğerinde bal olduğu kaydedilmiştir. Buna karşılık, Müsned-i Ahmed, Buhâri ve Müs­lim'de Hz. Mâlik bin Sa'sa’a’nın rivâyeti var. Buna göre Sidret-ul Münteha da Rasûlullah'a üç kap takdim edildi. Birinde şarap, diğerinde süt ve üçüncüsünde bal vardı. Fakat bütün rivâyetlerde Hz. Peygamber'in sütü seçtiğinde ittifak edilmiştir.

[12] Bk: İbni Cerir, Beyhakî, İbni Hâtim, İbni İshâk, İbni Merdûye, (Hz. Ebû Sa'id Hudrî'nin rivâyeti). Ancak İbni Ebi Hâtim Hz. Enes'e dayanarak naklettiği rivâyette Cebrail'in Hz. Peygam­ber'i elinden tutarak semâya götürdüğünü kaydetmiştir.

[13] Bütün hadislerde, her semâ'nın kapısında Cebrail ile muhafız melekler arasında bu nevi konuşma geçtiği kaydedilmiştir. Melekler, gelenin Hz. Cebrail ve Rasûlullah (a.s.) olduğundan emin olduktan sonra kapıyı açıyorlardı.

[14] Buhârî, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerir, Beyhaki, İbni Ebi Hâtim, İbni İshâk, Hâkim, Taberânî, Bezzâr (Muhtelif râviler).

[15] Bu gözlem ve incelemelerin Kudüs'te mi yoksa, ilk semâda mı olduğuna dair rivâyetlerde biraz ihtilâf vardır. Ayrıca bütün bu gözlem ve incelemeler topluca anlatılmamıştır. Biz hepsini bir arada topladık. (Bk: Müsned-i Ahmed, İbni Mâce, İbni Cerîr, Beyhakî, Hâkim, İbni Ebî Hâtim, Taberânî, Bezzâr, İbni İshâk, İbni Merdûye, Ebû Dâvûd. Râviler: Hz. Ebû Hureyre, Hz. Ebû Sa'id Hudrî ve Hz. Enes bin Mâlik).

[16] Bk: Siret-i İbni Hişâm (İbni İshâk'a atfen) ve İbni Ebî Hâtim (Enes bin Mâlik'e atfen).

[17] Müsned-i Ahmed, Buhârî ve Müslim, (râvî: Malik bin Sa'sa'a), Müsned-i Ahmed, Müs­lim, İbni Ebî Hâkim, İbni İshâk (râvi: Ebû Hureyre). Bazı rivâyetlerde bu peygamberlerin yerleri değişikti. Nesâî ile Müslim'de yer alan Hz. Enes bin Mâlik'in rivâyetine göre Dördüncü Semâ'da Hz. Harun ve Beşinci Semâ'da Hz. İdris (a.s.) vardı, İbni Cerîr, Beyhakî, İbni Ebî Hâtim ve İbni Merdûye'de yer alan Hz. Ebû Sa'id Hudrî'nin rivâyetine göre ikinci Semâ'da Hz. Yusuf ve Üçüncü Semâ'da Hz. Yahya ve Hz. Îsa vardı.

[18] Bk: Buhârî, Müslim, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî, İbni Cerir, İbni Ebi Hâtim, İbni İshâk, İbni Merdûye.

[19] İbni Ebi Hâtim ve Buhâri Kastallânî'nin "Mevâhib'de ifade ettiği gibi, Cebrail kendi ma­kamına vardıktan sonra Rasûlullah'a dedi ki, "Bundan sonra seninle Rabbin arasındaki iş kalıyor. Benim makamım burasıdır ve buradan öteye gidemem."

[20] Bütün hadislerde ilk etapta 50 vakit namazın farz olunduğu ifade olunmuştur, diğer bilgiler şu hadis kitaplarından, edinilebilir: Müslim, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî, Müsned-i Ahmed, İbni Cerîr, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk, İbni Merdûye.

[21] Bu husus da bütün hadislerde ittifakla belirtilmiştir. Yani, Rasûlullah (a.s.) Hz. Musa'nın tavsiyesi üzerine her defasında gidip Allahu Tealâ'dan namazların azaltılmasını istedi, ta ki sayı­ları günde beş vakte indi ve Cenab-ı Allah bunların 50 vakit namaza eşit olduğunu söyledi. Fakat rivâyetlerde rakamlar değişiyor. Bazılarında her defasında 10, bazılarında 5 ve bazılarında birkaç namazın azaltıldığı ifade edilmiştir.

[22] "El-Bidâye ven-Nihaye", C. 3, s. 112-113.

[23] Taberânî, İbni İshâk, İbni Sa'd ve Ebû Ya'lâ (Hz. Ümm-ü Hanî'nin rivâyeti).

[24] Müsned-i Ahmed, Nesâî, Beyhakî, Bezzâr ve Taberânî'de Hz. İbni Abbâs'ın rivâyeti, İbni Cerîr, Beyhakî, İbni Ebi Hâtim'de Ebu Said Hudrî'nin rivâyeti.

[25] Müsned, Ahmed, Buhârî, Tirmizî ve Beyhakî'de Hz. Câbir bin Abdullah'ın rivâyeti, Müs­ned-i Ahmed ve Nesâî'de Hz. İbni Abbas'ın rivâyeti ve Beyhakî'de Hz. Ayşe (r.a.)'nin rivâyeti.

[26] Hâfız İbni Kesîr'in "El-Bidâye ven-Nihâye"de anlattığına göre, Hz. Ebû Bekr, Kudüs'le ilgili bilgiyi, Rasûlullah (a.s.)'ın bunu aktarması halinde, müşriklerin ağızlarının kapanacağı düşün­cesiyle istemişti. Fakat Ebu Ya'lâ, Ümm-ü Hâni'ye dayanarak naklettiği rivâyette Beytül-Mukaddes (ya da Kudüs) ile ilgili bilgi isteyenin aslında Mutam bin Adinin olduğunu kaydetmiştir. Beyhakî, İbni Cerîr ve İbni Ebî Hâtim'in, Ebû Sa'id Hudrî'ye dayanarak verdiği bilgiye göre, Kudüs ile ilgili soruyu, Rasûlullah (a.s.)'ı yalanlamaya çalışan biri sormuş idi. Müslim'de yer alan Ebû Hureyre (r.a.)'nın rivâyetine göre topluluktakiler bu soruyu sordular, zira onlar Rasûlullah (a.s.)'ın hayatında hiçbir zaman Kudüs'e gitmediğini biliyorlardı, ayrıca gece vakti olduğu için Kudüs ile il­gili bilgi vermesi zorlaşacaktı. Bu sebeple, Kudüs ile ilgili sorular sorulunca Kudüs şehri Allah ta­rafından Rasûlullah'ın gözünün önüne getirildi ve kendisi bu şehrin her yöresini görerek sorulan cevaplandırabiliyordu. Nihayet, Rasûlullah'ın anlattıklarını Kureyşliler kabul etmek zorunda kaldı­lar. (Bak: Buhârî, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerir, Tirmizî, Beyhakî, İbni Sa'd, İbni Ebî, Hâlim, Bezzâr, Taberânî, Nesâî).

[27] İbni Ebî Hâtim Bezzâr, Taberânî ve Ebû Ya'lâ.

[28] Bu sadece dinî bir akide değildi, aksine Rasûlullah'ın daha sonra Medine'de kurduğu siya­si ve içtimaî nizamın ilk ve en önemli ilkesiydi. Bu nizamın temeli zaten Yüce, Allah'ın bütün kâinatın rakipsiz mâliki olması ve bütün kâinatta O'nun kanunlarının geçerli olması ilkeleri üzerine kurulmuştu.

[29] Bu ilke de İslâm sosyal düzeninin temelidir. İslâm aile düzeninin odağı ana ve babaya sevgi ve saygıdır. Bu temel ilkeye dayanılarak daha sonra ana-babanın haklarını belirleyen şer'î ka­nunlar çıkarıldı ve uygulandı. Bunların ayrıntıları hadis ve fıkıh kitaplarında vardır. Ayrıca, İslâm toplumunun zihinsel ve ahlakî terbiyesi ve müslümanların âdâb, kültür ve medeniyetine Allah ve Resûl’den sonra en çok hürmet gösterilmesi gereken kişiler olarak ana ve babanın ehemmiyeti de yerleştirildi. Böylece, İslâm'da aile nizamı için sağlam bir temel sağlanmış oldu.

[30] Bu ilkeye dayanılarak Medine'de kurulan İslâm toplumunda Sadakât-ı vacibe ve sadakât-ı nâfile ile ilgili emir ve kanunlar çıkarıldı; vasiyet, veraset ve vakıfın ilkeleri belirlendi, yetimlerin haklarının korunması için tedbirler alındı, her köy ve kasabada misafir ve yolcuların en az üç gün ağırlanması için özel tedbirler alındı. Buna ilâveten, ahlâkî terbiye ve diğer usullerle bütün toplum­da cömertlik, yardımlaşma, işbirliği, sevgi, saygı ve sakatlar ile hastaların bakımıyla ilgili kurallar yerleştirildi. Buna göre İnsanlar resmi kanunlara bakmaksızın kendi vicdanlarına göre insancıl gö­revlerini yerine getirecek kadar bilinçlenmiş oldular.

[31] Medine'deki toplumda bu kurala son derece riayet edildi. Bir yandan savurganlık ve lüks yaşantı kanunen yasaklandı. Diğer yandan da aşırı tüketim önlenmeye çalışıldı. Sadece bu değil, devlet, kendi servetlerini iki elle, hesapsız kitapsız harcamaya çalışanlar için bazı kısıtlamalar ge­tirdi ve bu gibi savurganlıkta bulunanların mal ve topraklarının zaptı için kanunlar çıkarıldı ve uy­gulandı. Bunun yanı sıra toplum öylesine bilinçlendirildi ki, lüzumsuz israf olduğu zaman kamu oyundan sert tepki gelebiliyordu. Ahlâk kurallarının öğretilmesi sayesinde İnsanlar da servetlerini gereksiz yerde harcamaz oldular. Aynı şekilde cimriliğin önlenmesi için de hem kanunlara baş vu­ruldu hem halk, bunun kötü neticeleri hakkında bilinçlendirildi. Zaten bu eğitim ve bilinçlenme sa­yesindedir ki, bugün İslâm toplumunda cimrilik ile pintiler ve karaborsacılar ile stokçular diğer toplumlara nazaran en çok hor görülen kişilerdir.

[32] Bu maddede önemli bir doğa kanununa işaret edilmiştir. Bu doğa kanunu Medine toplu­munda öylesine tabii bir şekilde kabul edildi ki, rızık dağılımı, başka bir deyimle gelir dağılımı ve üretim kaynaklan arasındaki farklılık kesinlikle bir adaletsizlik veya eşitsizlik olarak kabul edilme­di. Bu sebeple Medine toplumunda fakir ile zenginler arasındaki farkın kaldırılması veya sınıflar­dan arınmış bir toplumun kurulması için hiçbir çalışma veya çabaya gerek duyulmadı. Bunun yeri­ne, daha önce bahsettiğimiz 3,4 ve 5. ilkeye dayanılarak fertlerin ahlâkî açıdan terbiye edilmesine çalışıldı. Bu terbiye sayesinde fertler, gelir veya servet dağılımındaki farkın herhangi bir adaletsiz­likten kaynaklanmadığına inanmaya başladılar. Bu fertler aynı zamanda bu farkların birçok ahlâkî, manevî ve kültürel faydalan olduğunu da kabul ettiler.

[33] Geçmiş çağlarda ve çağımızda da ekonomik ve sosyal sebeplerden dolayı kürtaj veya aile plânlamasına başvurulmasına bu madde böylece sünger çekmiş oluyor. Eski devirlerde açlık ve kıt­lık bebeklerin öldürülmesine yol açıyordu. Çağımızda ise çeşitli sloganlar altında kürtaj teşvik edili­yor. Fakat Mirâç’ın bu mesajında dünyanın nesillerini tüketmek için olumsuz yollara başvurmak­tansa üretim yol ile imkânlarını arttırması isteniyor.

[34] Bu kural daha sonra İslâm hayat nizamının temel ilkelerinden biri haline geldi. Buna göre İslâm toplumunda zina ağır ceza davası oldu. Zinanın önlenmesi için "örtünme" (baş örtüsü veya çarşaf) kuralları meydana getirildi. Fuhuş'a yol açacak her türlü müstehcen fiil, hareket ve yayın ya­saklandı. Şarap ve müzik, dans, gösteri, heykelcilik ve ressamlıkla şehvanî hisleri kabartan yollar kapatıldı. Ayrıca öyle bir izdivaç kanunu çıkarıldı ki, bununla nikâh kolaylaştı ve zinanın toplumsal sebepleri ortadan kalktı.

[35] Bu ilkeye göre İslâm Hukukunda cinayet ve intihar yasaklandı. Taammüden öldürme suç sayıldı. Hatâen (sehven) öldürme için diyet kuralı çıkarıldı. Katli bil-hak (vacip olan öldürme) beş şarta bağlandı. Bir, taammüden öldürme suçunu işlemiş olan kişi; iki, aleyhlerine savaş açılması gereken, dinin yayılmasını engelleyen kişilerin grubu; üç, evli olan bir erkek veya kadının zina yapmaları; dört, İslâm devletini devirmeye çalışan bir grup ve beş; müslümanlıktan dönen bir kişi. Bu suçları işleyenler Kadının kararına göre idama mahkûm olabilirler. Bunun için de muayyen ka­nun ve kurallar meydana getirildi.

[36] Bu da sadece bir ahlâk kuralı olmayıp, İslâm devletinin gerek hukuki gerekse idari saha­larına giren bir kanun ve ilke idi. Bunun ayrıntıları da hadis ve fıkıh kitaplarında vardır. Ayrıca devletin genel olarak kendi kendine bakacak durumda olmayanlara, mesela dul, yaşlı, sakat ve malûllere bakması da gerekli kılındı.

[37] Bu da sadece İslâm ahlâk nizamının mücerret ilkelerinden biri olmayıp ilerde İslâm dev­letinin hem iç hem dış politikasının temelini teşkil eden genel bir kural haline sokuldu.

[38] Bu ilkeye göre İslâm devletinde geni; bir teftiş ve kontrol sistemi geliştirildi. Polis ve be­lediye teşkilâtları bu ilkeye riayet ederek çarşı, pazar, borsa ve ticaret merkezlerini geniş bir şekil­de denetim altında tuttular. İlgili kuruluş ve elemanlar hem ölçü ve tartı aletlerini kontrol ediyor, hem alışverişte asın kâr, stokçuluk, karaborsacılık, ve hileli malların satışını önlemeye çalışıyorlar­dı. Bu noktadan hareketle, hükümetin kendi ekonomik politikasını tesbit ederken her türlü haksız­lık ve adaletsizliği ortadan kaldırması hayati ilkelerden biri haline getirildi.

[39] Bu kurala göre müslümanların tahmin, kıyas veya zan yerine ilim ve irfanla yollarını tes­bit etmeleri istenmiştir. Ahlâk, Hukuk mülkî idare, siyaset ve eğitim nizamında ilme ve irfana da-yanıldığı takdirde birçok hata ve yanılgıdan kurtulmak mümkündür. İslâm toplumu, kıyasa ve tah­mine dayanılarak işlenebilecek birçok hata ve uğranacak zararlardan kurtarılmıştır. Ahlâk alanında kıyas ve hayalden kurtulması için kimseye mesnetsiz iftira ve ithamda bulunulmaması istenmiştir. Hukuk sisteminde de yapılması gereken bütün tahkikat yapılmadan kimsenin suçlanmaması emr olunmuştur. Soruşturma ve kovuşturma için de bu kural geçerlidir ve kimse suçsuz yere kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alınmamalı ve dövülmemelidir. Yabancı uluslar içinde aynı kural geçerlidir. Onlar aleyhinde asılsız, yalan-yanlış propaganda yasaklanmıştır. Şüpheye dayalı dediko­du ve şikâyet yapılmamalıdır. Eğilim ve kültürde de müsbet ilimlerin dışında sadece kıyas ve zannlara dayanan ilim veya tecrübelerden kaçınılması istenmiştir. Kısacası, müslümanların her sahada ve her alanda gerçekçi olmaları istenmiştir.

[40] Bu da sadece vaazdan ibaret olan bir şey değildi. Müslümanların kuvvet ve iktidar sahibi olduktan sonra gereksiz yerde kibirli ve gösteriş meraklıları olmamaları istendi. Bu emir ve buy­ruktan dolayıdır ki, Medine'de kurulan ilk İslâm devletinde en üst seviyedeki hükümdar sivil veya askerî yetkili en hafif kibir ve zulüm kokan sözler söylemediler ve buna benzer herhangi bir hare­kette bulunmadılar. Onlar her bakımından tevazu, alçak gönüllülük, nezaket, kibarlık ve ahlâk ile faziletin timsâliydiler.