Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

KUR’AN VE SÜNNETTE ESMA-İ HÜSNA ŞERHİ - Index Web - 3. Sayfa

 

103- EL-CEMÎL

 

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur

"Allah güzeldir, güzelliği sever."[1]

Allah Teâlâ zâtiyle güzeldir, isim ve sıfatlarıyla güzeldir, fiilleriyle güzeldir. Yaratıklardan hiç birisi O'nun zâtının güzelliğini kısmen de olsa ifade edemez. Hatta, cennet ehli bile içinde bulundukları sürekli nimetlerin, değerini takdir edemeyecekleri lezzet ve sevinçlere rağmen, Rabblerini gördükleri ve O'nun güzelliği ile karşı karşıya geldikleri zaman, içinde bulundukları nimet ve sevinçleri hemen unutuverecekler ve bu temâşâ halinin sürekli olmasını ve O'nun nurundan ve güzelliğinden kendi güzelliklerine de katılmasını arzu edecekler. Kalbleri Rabblerini sürekli temaşa etmenin özlem ve arzusu içinde olacak. Kendilerine verilen cennet nimetlerini artıran bir günün sevincini yaşayacaklar ve kalbler nerdeyse bu sevinçten uçar hale gelecek.

Allah Teâlâ'nın isimleri de güzeldir. Kesin olarak bütün isimlerin en güzelleri O'na aittir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na güzel isimlerle dua edin."[2]

"Hiç O'nun adıyla anılan birini biliyor musun?"[3]

Bütün isimleri övgünün, yüceliğin ve mükemmelliğin zirvesine delâlet eder: Allah Teâlâ, hem mükemmellik hem de eksiklik anlamlarını birlikte ifade eden bir isimle isimlendirilemez.

O'nun sıfatları da güzeldir. Hepsi övgü ve senaya lâyık kemâl sıfatlardır. O'nun bütün sıfatları son derece kapsamlı ve ilgi alanları geniştir. Özellikle rahmet, iyilik ve cömertlik sıfatları her şeye şâmildir.

O'nun bütün fiilleri de güzeldir. Hepsi methu senayı ve şükrü gerektiren, iyilik ve ihsan ile hikmet ve adalet arasında dönüp dolaşan sıfatlardır. O'nun fiilleri içinde saçma, anlamsız, gereksiz ve haksız hiç bir fiil yoktur. Hepsi hayır, hidayet, rahmet, hikmet ve  adalettir. 

"Şüphesiz benim Rabbim doğru bir yol üzeredir." [4]

Hiç kimsenin sayamayacağı kadar kemâlata sahip olması sebebiyle O'nun fiilleri de mükemmel olmuştur, ahkâmı da en güzel ahkâm olmuştur, yaratması ve yapması da en güzel ve en sağlam yaratmadır.

"Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır."[5]

"O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır."[6]

"İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha güzel kim vardır?" [7]

Bütün varlıklar türlü güzelliklere sahiptirler. Onların güzelliği de Allah'tandır. Güzelliği onlara giydiren, zerafeti onlara veren O'dur. Güzelliği veren o olduğu için kendisi güzelliğe onlardan daha lâyıktır. Dünya ve âhiretteki açık ve gizli.bütün güzellikler, özellikle Mevlâ'nın cennet ehlinin kadınlarına ve erkeklerine verdiği aşırı güzellik hepsi Allah'tandır. Cennet hurilerinden birisi dünyaya avucunu açsaydı, tıpkı güneşi görünce yıldızların ışığının sönmesi gibi, o güzelliğin karşısında da güneşin ışığı kayboluverirdi. Onlara bu güzelliği ve zerafeti bahşeden Allah, hiçbir şeye benzemeyen bir güzelliğe onlardan daha lâyık değil mi? Bu, açık ve aklî bir delildir. Bu büyük mesele ve O'nun diğer sıfatları takdim edilen bilgiler herkes tarafından doğruluğu teslim edilen bilgilerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"En yüce sıfatlar Allah'a aittir." [8]

Mahlûkatta bulunan hiçbir kemâlât noksanlığı gerektirmez. Çünkü bu kemalâtı onlara veren, -ki O Allahtır-, aralarında kıyas kabul etmeyecek şekilde, verilenlerden buna daha layıktır. Nitekim onların zâtı O'nun zâtına, onların sıfatları O'nun sıfatlarına kıyas edilemez, işitmeyi, görmeyi, hayatı, ilmi, kudreti ve. güzelliği mahlukata veren Allah, bütün bunlara onlardan daha lâyıktır. Yaratıklardan O'nu en çok tanıyan Hz. Muhammed (s.a.v.):

"Yâ Rabbi ben seni, hakkıyla methü sena edemem. Sen kendini sena ettiğin gibisin.[9] Ve "O'nun görülmesini engelleyen perde bir nurdur. Eğer onu açmış olsaydı zâtının nuru ve yüceliği bütün mahlûkatı yakardı." [10] derken bir başkası O'nun güzelliğini nasıl tarif edebilir?! Allah Teâlâ O'nun kemal sıfatlarını inkar eden zalimlerin söylediklerinden münezzehtir, yücedir. Onların Allah Teâlâ'yı tanımaktan ve sevgisini kazanmanın mutluluğundan mahrum olmaları kendileri için hüsran ve bedbahtlık olarak kâfidir.[11]

Rasûlullah'tan (s.a.v.) gelen sahih bir hadiste şöyle buyurulur:

"Hiç kimse kendisi hakkında duyduğu eza verici isnat ve iftiraya Allah'tan çok sabırlı değildir. Bir takım kâfirler ve müşrikler Allah'a oğul isnad ederler de, sonra Allah yine onları hastalık ve musibetten koruyarak türlü türlü nimetlerle besler yaşatır." [12]

Yine bir sahih hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle der:

Allah Teâlâ buyurur ki:

"Bazı insanlar beni yalanlar. Halbuki beni tekzib etmek onlara yakışmazdı. Bazısı da bana iftira edip küfreder. Halbuki bu onlara yakışmazdı. Ademoğlunun beni tekzibine gelince onun şu sözüdür: Allah beni ilkin yarattığı gibi terkar diriltmeyecek. Halbuki ilk defa yaratmak, aynı şeyi ikinci defa yaratmaktan daha zordur. Bana iftirasına gelince "benim oğlum" var demesidir. Halbuki ben bir ve tekim. Doğmayan, doğrulmayan hiç kimseye denk ve benzer olmayan herkesin kendisine muhtaç olup yöneldiği es-Samed'im."[13]

Allah Teâlâ ister itaatkâr olsun, ister isyankâr olsun bütün kullarına nimetlerini bol bol ihsan eder. Asiler sürekli Allah ile harbederken, O'nu ve peygamberlerini tekzib ederken ve O'nun dinini söndürmek için çalışırlarken Allah, nimetini onlardan da esirgemez. Allah Teâla onların söylediklerine ve yaptıklarına karşı teenni ile muamele eder. Onlar peşpeşe kötülükler yaparlar, Allah ise onlara arka arkaya nimetler ihsan eder. O'nun sabrı en mükemmel sabırdır. Çünkü bu kudretinin kemalindendir, yaratıklardan müstağni oluşundandır, rahmetin ve ihsanın kemalindendir. Hiç bir şeye benzemeyen, sabredenleri seven ve her işlerinde onlara yardım eden pek merhametli Rabb Teâlâ çok yücedir. [14]

 

104- ER-RAFÎK

 

Bu isim Rasûlullah'ın (s.a.v.) sahih bir hadisinden alınmadır:

"Allah rafîkdir/nazik bir dosttur. Rıfk ile, yumuşaklıkla muamele edilmesini sever. Sertlikle veya başka bir şekilde yapılana vermediğini rıfk ile/yumuşaklıkla yapılana verir." [15]

Allah Teâlâ,  fiillerinde yumuşaklıkla muamele eder. Bütün mahlukatı hikmetine ve rıfkına/yumuşaklığına  uygun  bir şekilde tedrici olarak/aşama aşama yaratmıştır. Halbuki hepsini bir defada ve bir anda da yaratmaya gücü yeterdi. Allah'ın yaratıklarının ve yasalarının tedrîciliğini/aşama aşama oluşumunu düşünen bir kimse hayret ve hayranlık içinde kalır. Bir kimse, Allah'ın yaratma kanunlarına ve O'nun peygamberine uyarak işlerini yumuşaklık, sükunet ve vakar ile yürütmelidir. Bu metod peygamberin metodudur. Bu şekilde işler ona kolaylaşıverirdi. Özellikle insanlara iyiliği emredip kötülükten sakındırırken ve onları irşat ederken yumuşaklık ve  ağırbaşlılık son derece gereklidir. Yine aynı şekilde, başkaları tarafından çirkin sözlerle rahatsız  edilen  bir kimse,  dilini tutar, onların seviyesine düşmez ve kendisini yumuşaklıkla ve ağırbaşlılıkla savunur onların  eziyetlerinden, daha kolay kurtulur. Halbuki onların sözlerinin ve hareketlerinin  aynısıyla karşılık vermiş  olsaydı belki  de  sonuç  alamazdı.  Böyle  yapmakla  aynı zamanda rahat, güven, vakar ve ağırbaşlılığını da korumuş olur.[16]

Allah Teâlâ, kulları kendisinden yardım istediği zaman onlara yardım eder.

Enes İbn Malik'ten rivayet edildiğine göre bir adam, Cuma günü Rasûlullah (s.a.v.) hutbede iken mescide girdi... Sonra şöyle dedi.

“Ey Allah'ın Rasulü! Hayvanlar helak oldu, yollar da kapandı. [17]  Allah'a dua et de bize yardım etsin! Rasûlullah (s.a.v.) ellerini kaldırdı ve şöyle dedi:

"Allah'ım bize yardım et, Allah'ım bize yardım et, Allah'ım bize yardım et!"[18]

Allah Teâlâ, sıkıntılarda ve zorluklarda kullarına yardım eder. Aslında O, işleri zorlaştığında ve sıkıntıya düştüklerinde bütün mahlûkata yardım eder. Açlarını doyurur, çıplaklarını giydirir, darda kalanları kurtarır, zaruret ve ihtiyaç anlarında onlara bereketli yağmurlar indirir. Aynı şekilde ciğeri yanıkların, zorluk ve ızdırap içinde kıvrananların yakarışlarına da cevap verir. Kim O'ndan yardım isterse, yardımına ulaşır. Kur'an'da ve sünnette bunun örnekleri pek çok zikredilir. [19]

 

105- EL-HAYİY, ES-SİTTÎR (ES-SETÎR)

 

Bu isimler, Rasûlullah'in (s.a.v.) şu hadislerinden alınmadır:

"Şüphesiz ki Allah hayâlıdır. Kulu elini O'na uzattığı zaman onu boş çevirmekten haya eder."[20]

"Şüphesiz ki Allah (c.c.) halimdir, hayâlıdır, iffetlidir, haya ve iffeti sever; sizden biriniz yıkanırken kendisini gizlesin."[21]

Bu, O'nun rahmeti ve keremindendir, kemâli ve  hilmindendir.  Kul,  Rabbine  şiddetle  muhtaç olduğu halde O'na karşı açıkça günah işler, -hatta Rabbinin verdiği nimetler olmasa günah işlemeye bile kuvvet bulamaz- Rabbi ise bütün mahlûkattan müstağni (soyutlanmış) olduğundan ve kereminden dolayı Onun perdesini kaldırıp ayıbını ortaya dökmekten ve Onu hemen cezalandırmaktan haya eder. Hazırladığı çeşitli örtülerle onun ayıbını örter ve  onu affedip bağışlar. Onlar O'na karşı işledikleri ma'siyetlerle (günahlarla) sanki kin ve nefret gösterisinde  bulunurlarken,  Allah  onlara verdiği nimetlerle sevgi gösterisinde bulunur. Onlar devamlı kötülük yaparken, Allah onlara her an  iyilik yapar. Onlar Allah'a  karşı  her  türlü masiyet ve kötülüğü işleseler dahi Allah dâima meliktir, kerem sahibidir. İslamda yalan söyleyip münafıklık yapanları hemen cezalandırmaktan ve kendisine  uzanan  elleri  boş  çevirmekten Allah Teâlâ haya eder. Kullarını kendisine dua etmeye çağırır ve onlara icabet edeceğini vâdeder. O, iffet ve hayalıdır, iffet ve haya sahibi olanları sever. Kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da onun dünyada ve âhirette ayıplarını örter. Bu sebeple kulu günah işlediği zaman bunu ifşa etmesini hoş karşılamaz. Bilakis kendisinden ve Allah'tan başka kimsenin bilmediği günahları için tövbe etmesini ve bunları insanlara açıklamamasını ister. O'nun nazarında insanların en kötüsü gece günah işleyip, Allah bu günahını gizlediği halde gündüz bunu ifşa edip anlatandır. Yüce Allah şöyle buyurur:

"İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da âhirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz."[22]

Bütün bunlar hilmiyle kâfir, fâsık ve âsi herkesi kuşatan ve zâlimleri hemen cezalandırmayıp tövbe etmeleri için mühlet veren, azgınlıkta ısrar ettikleri ve kötülükten vazgeçmedikleri zaman onların peşini bırakmayan Yüce Allah'ın el-Halîm isminin ihtiva ettiği anlamlardandır. [23]

 

EL-İLÂH

 

Bu isim bütün mükemmellik ve yücelik sıfatlarını kendisinde toplayan bir isimdir. Esmâ-i hüsnânın da tamamı bu isme dahildir. Bu sebeple, "Allah isminin aslı "el-ilah"tır ve Allah ismi bütün güzel isimlerle yüce sıfatları kendisinde toplamıştır" sözü, doğru bir sözdür.[24] Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 "Allah ancak tek bir ilahtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter."  [25]

 

EL-KÂBID [26], EL-BÂSIT[27], EL-MUTÎ

 

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz."[28]

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

"Şüphesiz Allah piyasada fiatları ayarlayandır. Rızkı kısıp tutandır. Rızkı bol bol verendir."[29]

Başka bir hadiste şöyle buyurur:

"Allah kim için hayır ve iyilik murad ederse onu dinde anlayış sahibi kılar. Allah verendir. Taksim eden de benim."[30]

Diğer bir hadiste de şöyle buyurur:

"Şüphesiz Allah uyumaz, uyuması da gerekmez. Teraziyi indirir ve kaldırır. Gecenin ameli, gündüzün amelinden, gündüzün ameli de gecenin amelinden önce O'na yükselir."[31]

Bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

"Rasûlüm de ki:

 Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kaadirsin."[32]

Yine başka bir hadiste şöyle buyurulur:

"Allah Teâlâ kimi toplumları bu Kitab'la yüceltir[33], kimi toplumları da bu Kitab'la alçaltır."[34]

Rasûlullah (s.a.v.) namazda selam verdikten sonra insanlara yüzünü döner ve şu tesbihatı okurdu:

"Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O'nun şeriki/ortağı yoktur. Egemenlik O'nundur. Hamd/övgü O'nadır. Her şeye kudreti yeten de O'dur. Allah'ım senin verdiğine mâni olabilecek hiç kimse yok, vermediğini verebilecek de hiç kimse yok. Servet ve makam sahibinin servet ve makamı, Senin lütuf ve ihsanının yerine geçip de kendisine fayda vermez." [35]

Karşılıklı isimlerden oluşan bu yüce sıfatların her birini müstakil olarak söyleyerek Allah'ı övmek ve sena etmek uygun değildir. Ancak kendi karşıtlarıyla birlikte söyleyerek Allah'ı sena etmelidir. Çünkü tam ve mutlak mükemmellik, ancak her birinin kendi karşıtıyle birlikte olmasıyle mümkündür. O, rızıkları, ruhları ve nefisleri sıkıp tutandır ve aynı zamanda O, rızıkları ve rahmeti bol bol verip, kalbleri genişletip ferahlatandır. O, ilim ve îmana önem veren toplumları yükseltendir, düşmanlarını da alçaltandır. O, kendisine itaat edenleri izzet ve şeref sahibi yapar, onları onurlandırır. Bu, gerçek bir onurdur. Allah'a itaat eden bir kimse hiç bir yardımcısı olmayan fakir birisi de olsa onur sahibidir, şereflidir. Allah kendisine isyan edenleri ve düşmanlarını da dünya ye âhirette tam bir zillete düşürür ve alçaltır. isyankar ve günahkâr olan kimse dış görünüşü itibariyle onurlu gibi görünse de, şehvetlere dalması sebebiyle farkında olmasa da kalbi tamamen zillet ve alçaklıkla doludur. Çünkü bütün izzet ve şeref ancak Allah'a itaatle elde edilir. Zillet ve alçaklığın sebebi de mâsiyet ve günahdır.

"Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur."[36]

"Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır."[37]

"Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah'ın, peygamberinin ve mü'minlerindir."[38]

Veren de Allah'tır, vermeyen de Allah'tır. O'nun vermediğini kimse veremez, O'nun verdiğini de kimse engelleyemez. Bunların hepsi O'nun adaletine, hikmetine ve hamdine tâbidir. Alçalttığı ve mahrum bıraktığı kimseleri alçaltması Allah'ın bir hikmeti sebebiyledir. Bu konuda hiç kimse Allah'la tartışmaya giremez. Yücelttiği ve bol rızık verdiği, kimselere de bu, sadece O'nun lütuf ve ihsanındandır. Bir kula gereken şey, Allah'ın hikmetini de itiraf etmesidir, lütfunu da itiraf etmesidir ve diliyle, azalarıyla ve her şeyiyle O'na şükretmesidir. Nitekim Allah Teâlâ bütün bu işlerde yegane yetki ve söz sahibidir. Hepsi O'nun tayin ve takdir ettiği şekilde cereyan eder. Fakat hepsi için birer sebep yaratmıştır. Kim bu sebebi yerine getirirse neticesi ortaya çıkar. Herşey ne için yaratılmışsa bu ona kolaylaştırılır. Mutluluğu elde edecek kimselere, kendilerini mutluluğa ulaştıracak amelleri yapmaları kolaylaştırılır. Bedbahtlara da kendilerini mutsuz kılacak amelleri yapmaları kolaylaştırılır. O halde kulun, tevhid inancından ayrılmaması, isteklerini elde etme hususunda Rabbi'ne dayanıp güvenmesi ve kendisine yararlı şeylerin sebeplerini yerine getirmeye çalışması icabeder. Çünkü Allah'ın hikmeti bunu gerektirir. [39]

 

EL-MUKADDİM, EL-MUAHHİR [40]

 

Rasûlullah (s.a.v.) namazda teşehhüd ile selâm arasında en son şu duayı okurdu:

"Allah'ım! Önce yaptıklarımı ve sonra yaptıklarımı affet. Gizli yaptıklarımı ve açıktan yaptıklarımı affet. İsrafımı, haddi aşmamı ve senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı affet. Sen rahmetinle dilediğini öne geçirir, dilediğini de kendi halinde bırakarak geri korsun. Senden başka ilah yoktur."[41]

el-Mukaddim ve el-Muahhir, daha önce de örnekleri geçen ikiz isimlerdendir. Bunlar tek başlarına Allah'a isim olarak kullanılmazlar. Ancak kendi karşıtlarıyla birlikte kullanılırlar. Çünkü mükemmellik bunların birlikte olmalarından ortaya çıkar.

Allah Teâlâ hikmeti gereği, dilediği kimseleri öne geçirir, dilediği kimseleri de geride bırakır.

Bu takdim tehir kevnî/yaratılış ve oluşla ilgili konularda da görülür, şer'i konularda da görülür. Mahlukatın kimisinin önce yaratılması, kimisinin sonra yaratılması, sebeplerin önce neticelerinin sonra ortaya çıkması,    şartların önce, şartı gerektiren şeylerin daha sonra olması gibi şeyler kevnî konulardaki takdim tehirdir. Yaratılış ve kaderle ilgili takdim tehir çeşitleri o kadar çoktur ki sanki bu konu, sahili olmayan bir denizdir. Peygamberlerin diğer insanlardan üstün olması, insanların kiminin kiminden daha erdemli olması, Allah'ın bazı kullarının ilim, iman, ahlak ve başka meziyetlerde diğerlerinden öne geçmesi, bazılarının  da geride kalması gibi hususlar ise şer'i  konularla  ilgili  takdim  tehir  örnekleridir. Bunların hepsi Allah'ın hikmetine tâbidir. Yani hikmeti gereği böyle olur. Bu iki sıfat ve bunlara benzer sıfatlar, Allah'ın zâtiyle kâim sıfatlar oldukları ve Allah Teâlâ bunlarla muttasıf olduğu için zâtı sıfatlardır; takdim/öne alma ve tehir/geri bırakma işi yaratıklarla, onların fiilleri ve sıfatlarıyle   ilgili olduğu ve Allah'ın irade ve kudretinden neş'et ettiği için de bu sıfatlar fiili sıfatlardır. Yaratıcının sıfatlarının   doğru bir şekilde taksimi budur. Zatî sıfatlar zâtla ilgili sıfatlardır. Fiilî sıfatlara gelince, zât, bu sıfatlarla da muttasıftır ve bu sıfatlar o zâttan neş'et eden söz ve fiillerle ilgilidir.[42]

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Eğer Allah sana bir sıkıntı verirse, onu kendisinden başkası gideremez. Ve eğer sana bir iyilik verirse onu da kimse engelleyemez. O, her şeye kâadirdir."[43]

"De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O'na karşı kimin gücü yetebilir? Kaldı ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır."[44]

Zarar verme ve fayda verme sıfatları daha önceden, de geçtiği gibi karşıtıyla kullanılan ikiz isimlerdendir. Allah Tealâ dilediği kullarını dünyevî ve uhrevî faydalarla faydalandırandır, gerekli sebeplerini yerine getirenleri de zararlı duruma düşürendir. Bunların hepsi O'nun hikmetine, yaratılış kanunlarına ve birtakım sebeplere bağlıdır ki Allah bu sebepleri neticelerinin ortaya çıkması için birer vesile kılmıştır. Allah Teâlâ insanlar için birtakım gayeler tayin etmiş, dünya ve âhirette bir takım şeyleri onlara sevimli kılmıştır. Bunlara anlaşmak için de bir takım sebepler ve yollar göstermiş, kullarına da bu sebeplere sarılmalarını, bu yolları takibetmelerini emretmiş ve kulları için bunları oldukça kolaylaştırmıştır. Kim bunlara sarılırsa kendisi için faydalı gayeye ulaşmış olur. Kim de bunları terkederse veya bir kısmını terkeder veya eksik bir şekilde yerine getirirse istenen neticeyi elde edemez. Artık o kendisinden başka kimseyi suçlamasın. Onun Allah'a karşı hiç bir itiraz hakkı kalmamıştır. Çünkü Allah ona göz ve kulak vermiş, kalb vermiş, kuvvet ve kudret vermiş, ona doğru yolu da yanlış yolu da göstermiş, sebepleri ve sonuçları açıklamış ve kendisini dini ve dünyevi iyiliklere ulaştıracak yolda ona engel çıkarmamıştır. Bütün bunlara rağmen onun geride kalması, kendisinin kınanmasını ve gerekli şeyleri terkettiği için kötülenmesini gerektirir.

Şu husus bilinmelidir ki bütün fiili sıfatlar şu  üç sıfatla ilgilidir ve onlardan çıkmıştır: Tam bir kudret, geçerli ve etkili bir irade ve tam ve kapsamlı hikmet. Bunun üçü de Allah ile kâimdir, yani bu sıfatlar ancak Allah'ta bulunabilir. Allah bunlarla vasıflanmıştır. Bütün varlık âleminde ortaya çıkan takdim ve tehir, fayda ve zarar verme ve mahrum bırakma, yüceltme ve alçaltma gibi şeylerin hepsi bu üç sıfatın eseridir, gereğidir. Bunlar ister duygularla müşahade edilen şeyler olsun, isterse aklın algıladığı şeyler olsun, ister dinî olsun, isterse dünyevi olsun farketmez, hepsi bu sıfatlardan sâdır olmuştur, İşte bu, onların fiili sıfatlar oluşunun anlamıdır. Yoksa durum bâtıl kelâmcıların zannettikleri gibi değildir. [45]

 

EL-MÜBÎN

 

el-Mübîn, bir şeyi söz veya fiil olarak açıkladı anlamına gelen "ebane" fiilinin ism-i failidir.

Beyyine, aklî olsun, hissî olsun [46]apaçık delil demektir. Beyan ise bir şeyi açığa çıkarmak anlamına gelir. Söz, maksadı ortaya çıkardığı için "beyân" diye isimlendirilmiştir.

Allah Teâlâ, kullarına doğru yolu beyan edip açıklamış, yaptıkları zaman kendilerini sevaba müstehak kılacak amellerle, cezaya müstehak kılacak amelleri izah etmiş, yerine getirecekleri ve terkedecekleri şeyleri onlara beyan etmiştir.

Allah Teâlâ kendisini el-Mübîn diye isimlendirmiştir;

"O gün Allah onlara gerçek cezalarını tam olarak verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır."[47]

O, kullarına hidayet yollarını beyan etmiş ve dalalet yollarından onları sakındırmıştır. Onlara peygamberler göndermiş ve açıklamalarda bulunmak için kitaplar indirmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz Kitapta insanlara açıkça beyan ettikten sonra gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet edebilenler lanet eder."[48]

Bu, peygamberlerin getirdiği ve doğru hedefleri, kalblere yararlı hidayeti gösteren apaçık delilleri, Allah Teâlâ peygamberlerine indirdiği kitaplarında beyan ettikten sonra gizleyenlere yönelik ağır bir tehdittir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Bilmeyenler dediler ki:

Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalbleri nasıl birbirine benzedi. Gerçekleri bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik." [49]

"İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size ayetleri açıklar." [50]

"Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi)lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı   bağışlamak istiyor. Allah hakkıyle bilicidir, yegâne hikmet sahibidir." [51]

"Gerçekten size Allah'tan bir nûr, apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir." [52]

"Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl haktan yüz çeviriyorlar."[53]

"Ve Allah âyetleri size açıklıyor. Allah (işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir."[54]

Allah (c.c.) insanlara şer'i hükümleri açıklar, izah eder ve kaderi hükümleri beyan eder. O, kullarının menfaatine  olan şeyleri çok iyi bilir, şeriâtinde ve takdirinde hikmet sahibidir. [55] Sonsuz hikmet ve kesin hüccet O'na aittir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"İşte Allah  size  âyetlerini böyle  açıklar ki doğru yolu bulaşınız." [56]

"Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyi kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir. Allah her şeyi çok iyi bilendir."[57] Yukarıdaki ayette Allah Teâlâ bir toplumu, aleyhlerine delil olacak mesajını kendilerine ulaştırmadan saptırmayacağına dair hükmünü haber veriyor. [58]

 

EL-MENNÂN

 

"el-Mennân" da Allah'ın güzel isimlerinden biri olup bunu Rasûlullah (s.a.v.) ifade etmiştir. Enes İbn Mâlik'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz, Peygamber (s.a.v.) bir adamın şöyle dua ettiğini işitmişti:

"Allah'ım! Senin hamdinle senden isterim. Senden başka ilah yoktur. Sen birsin ortağın yoktur. El-Mennan'sın. Ey göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısı, ey celâl ve ikram sahibi, ey hayy ve kayyûm olan Allah'ım! Ben senden cenneti istiyorum ve cehennemden sana sığmıyorum." Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"(Sen Allah'a ism-i a'zamı) en büyük ismi ile dua ettin. Allah bu ismiyle isteyene verir, bu ismiyle dua edene icabet eder." [59]

İbnu'1-Esîr en-Nihaye fi Ğarib'l-Hadis isimli eserinde bu kelimeyi şöyle izah eder: "el-Mennan" ve "el-Menn" kökünden nimetlendiren ve veren anlamına gelir. "el-Atâ" da vermek demektir, ancak "el-Menn" gibi değildir. "el-Menn" sevab ve mükafaat istemeyenlere ve beklemeyenlere vermektir. el-Mennan, el-Vehhab gibi mübalağa kalıbıdır.[60]

Rasûlullah (s.a.v.) şu hadisinde geçen "emenn" kelimesi de bu anlama gelir:

Rasûlullah (s.a.v.) vefatı ile neticelenen hastalığı esnasında mübarek başını bir bezle bağlamış olduğu halde mescide çıkıp minbere oturdu. (Orada) Allah'a hamd ü sena ettikten sonra buyurdu ki:

"İnsanlar içinde canı ve malı itibariyle benim üzerimde Ebû Bekir İbn Ebi Kuhâfe'den ziyade menû âtâsı/hizmet ve iyiliği olan hiç yoktur. İnsanlar içinden bir halil edineydim, Ebû Bekri kendime halil/dost edinirdim. Lâkin İslam yüzünden olan hullet/dostluk daha faziletlidir."[61]

Hadiste geçen "emennü'n-nâs"ın anlamı, "malıyla ve canlıyla bana karşı en cömert olanı, yaptığı iyilikler gösteriş ve yapmacıklıktan uzak olanı" demektir."[62]

Allah (c.c.) "el-Mennan"dır, bağışı çok olandır.

Çünkü O, hayat vermiş akıl vermiş ve konuşma kabiliyeti vermiştir. İnsana en güzel şekli vermiş, bol bol ve en güzel nimetleri vermiş pek çok bağışta bulunmuştur.[63] O, şöyle demiştir ve dediği haktır:

"Allah'ın nimetlerini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zâlim çok nankördür!"[64]

Nimetlerin en büyüğü, hatta Allah'ın kullarına yaptığı iyiliklerin temeli ve aslı, Hz. Muhammed'i (s.a.v.) onlara peygamber olarak göndermesidir. Çünkü bu peygamberle onları sapıklıktan kurtarmış  ve  helakten korumuştur.

[65]Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü'minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler."[66]

Allah Teâlâ kullarına, onları yaratmakla, rızık vermekle, bedenlerine sıhhat vermekle, vatanlarında emniyet ve güven vermekle ve görünür ve görünmez pek çok nimetler ihsan etmekle lütufta bulunmuştur. Yaptığı iyiliklerin en büyüğü, en mükemmeli ve en faydalısı -hatta temeli- onları İslam'a hidayet etmesi ve îmanı lütfetmesidir. Bu, her şeyin üstündedir.[67]

el-Minnet: Büyük nimet demektir. El-Esfehâni dedi ki: el-Minnet, ağırlığı olan, nimetlendirilene yükümlülükler yükleyen nimet demektir. İki kısımdır:

Birincisi: Fiili minnettir. Mesela Araplar, birine büyük bir iyilik yapan kimseye "menne alâ fulânin" derler. Şu ayetlerde bu kelime bu anlama gelir:

"Allah, mü'minlere lütufta bulundu."[68]

"Önce siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır."[69]

"Andolsun biz Musa'ya da Harun'a da nimetler verdik."[70]

"Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk."[71]

"Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk."[72]

"Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azabtan korudu."[73]

"Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder."[74]

Bütün bunlar hakikat anlamını ifade eder ve ancak Allah'tan vâki olur. O, kullarına bu büyük nimetlerle lütufta bulunmuştur. Razı oluncaya kadar da, razı olduktan sonra da hamd O'na mahsustur. İlkinde de sonunda da hamd O'nundur.

İkincisi: Kavli/sözlü minnettir. Bu, insanlar arasında çirkin görülmüştür. Çirkinliğinden dolayı, "minnet/başa kalkma iyiliği öldürür" denilmiştir. Allah Teâlâ buyurur ki:

"Onlar İslam'a girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki:

“Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Eğer doğru kimselerseniz bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur."[75]

Allah'ın onlara fiili minneti, onları İslam'a hidayetidir.[76] Onların minneti ise, sözlü olarak yaptıkları kötülenmiş minnettir/başa kakma, yük altına sokmadır. Allah Teâlâ Kitabında bu tür minneti kötülemiş ve yasaklamıştır: "Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma."[77]

İbnu Kesir der ki:

"Rabbine yaptığın ameli çok görerek böbürlenme.[78]Bu konuda daha başka şeyler de söylenmiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasında başka kalkmayan, fakirlerin gönlünü kurmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükafaatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir. Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, halimdir. Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa  kakmak  ve  incitmek  suretiyle,  yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkartmayın. Böylesinin' durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağnak bir yağmur isabet etmiş de, onu çıplak, pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiç bir şeye sahip olamayanlar. Allah, kafirleri doğru yola, iletmez."[79]

Allah   Rasulü   (s.a.v.),   yaptığı   iyiliği   başa kakmayı kötülemiş ve şöyle demiştir:

“Üç kişi vardır ki kıyamet gününde Allah onlarla konuşmayacak, onların yüzüne bakmayacak ve onları temize   çıkarmayacaktır. Onlar için, acıklı bir azab vardır.”

Rasûlullah bu sözünü arka arkaya üç defa tekrarladı. Ebu Zerr dedi ki:

“O halde onlar kaybettiler, kim bunlar yâ Rasûlullah?

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle dedi:

“Böbürlenip büyüklük taslamak maksadıyla elbisesinin ucunu salıveren, yaptığı iyiliği başa kakan ve malını kıymetlendirmek için yalan yere yemin eden.” [80]

İşte kötülenen minnet budur. Bağış, ihsan ve cömertlik anlamındaki minnet ise övülen minnettir. Özet olarak, Allah Tebareke ve Teâlâ hiç bir kimseye benzemeyen "Mennan"dır. O, çok iyi görür ve çok iyi işitir. O'nun bağışı boldur. Hayat, akıl ve konuşma kabiliyeti vermiştir. Şekil vermiş ve güzelleştirmiştir. Bol bol nimetler, pek çok atıyyeler ihsan etmiştir. Mü'min kullarını sapıklıktan ve helâktan kurtarmış, onlara peygamber göndermek, kitaplar indirmek suretiyle lütuf ve ihsan da bulunmuş, fazlu keremiyle onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmıştır. Yaratmak, rızıklandırmak, sağlık ve sıhhat vermek suretiyle bütün kullarına iyilik yapmış, mü'min kullarına da emniyet ve güven vermiştir. Günahları ve mâsiyetlerinin çokluğuna rağmen kullarına nimetlerini bol bol ihsan etmiştir. Ya Rabbi bize îman nimetini ihsan et ve bizi koru. Bize her türlü hayırdan bol bol ver ve her türlü kötülükten bizi muhafaza eyle. Bütün işlerde akıbetimizi hayreyle. Bizi dünya ve âhiret rüsvaylığından koru ya Kerîm ya Mennân, ya Ze'1-Celâli ve'1-İkram, yâ Hayy, yâ Kayyum, yâ Bedia's-Semâvâti ve'l-Arz ve ya Vâhide'1-Ehad... [81]

 

EL-VELÎ

 

Bir işi üzerine alan, idare eden ve gerçekleştiren herkese "el-Velî" denilir. Velî ayrıca yardımcı, seven, dost, müttefik, hısım, komşu, tâbi, köleyi azad eden ve itaat eden gibi anlamlara da gelir. Denilir ki mü'min, Allah'ın velisidir. el-Vâlî, düşmanın zıddıdır. Yardımcı, bütün yaratıkların ve varlıkların işlerini yürüten idare eden demektir. Yetimin işlerini üstlenenen veli, halkın, işlerini üstlenene vali denir. [82]

Râgıb el-Esfehânî şöyle dedi: Mekan yönünden, din ve neseb yönünden, sadâkat ve yardım yönünden ve itikat yönünden olan yakınlığa "velâ" denir. Velayet, yardım demektir. Velayet, bir işi üstlenmek demektir. El-Velî ve el-Mevla eş anlamlıdır ve her ikisi de hem ism-i fail, hem de ism-i meful anlamında kullanılabilir. Mesela "mü'minler Allah'ın veli sidir/dostudur" da denilir.[83]

Allah'ın velayeti başkalarının velayeti gibi değildir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.O işitendir, görendir."[84] O, bütün evrenin ve mahlûkatın işlerini idare edendir. O, iktidarın gerçek sahibidir. O, yaratıklarını, dinlerinde dünyalarında ve âhiretlerinde kendilerine yararlı olan şeylere yönelten Velî'dir.[85] Allah Teâlâ kendisini bu isimle isimlendirmiştir. Ve bu isim Allah'ın güzel isimlerindendir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler. Halbuki dost/velî yalnız Allah'tır. O, ölüleri diriltir, her şeye kadirdir." [86]

"O, (insanlar) umutlarım kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmetini yayandır. O, hakikî dosttur, övülmeye lâyık olandır." [87]

Allah Teâlâ, kulunun ibadetiyle itaatiyle ve yapabildiği iyilikleriyle bağlılığını devam ettirdiği velîsidir. O, genel olarak kullarını yönetmekte, mukadderatlarına tesir etmekte ve kullarının pek çok işini yerine getirmektedir.

Özel  olarak mü'minlere velayeti ise,  onları karanlıklardan aydınlığa çıkarması, lütuf ve insaniyle onları terbiye etmesi, yetiştirmesi, bütün işlerinde onlara yardım etmesi, başarılı, kılmakla onları desteklemesi ve onları doğru yola sevketmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostaları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar." [88]

"Doğrusu zâlimler birbirlerinin dostlarıdır; Allah da takva sahiplerinin dostudur." [89]

Allah (c.c.) mü'minlerin yardımcısı ve destekçisidir. Onlara yardım eder ve başarıya ulaştırır. Onları küfrün karanlıklarından imanın aydınlığına çıkarır. Cenab-ı Hak küfrü, karanlığa benzetti. Çünkü karanlık, gözlerin eşyayı farketmesini ve görmesini engeller. Küfür de kalp gözlerinin imâm gerçekleri kavramasını, onun sıhhatini ve sebeplerinin sıhhatini bilmesini engeller, Allah Teâla, mü'minlerin dostu olduğunu, onlara imânın hakikatini, ona ulaşmanın yollarını, kurallarını ve delillerini öğrettiğini ve onlardan küfrün sebeplerini, kalp gözlerini örten perdelerin karanlığını kaldırarak onları şüphelerden uzaklaştırıcı delillere hidayet ettiğini kullarına haber verdi.[90]

Hulâsa Allah Tealâ, kendisine ve peygamberine inanan ve imânın gereklerini yerine getirmek ve ona aykırı olan şeyleri terketmekle imânında sadâkat gösteren kimselerin velisidir/dostudur. Onlara olan dostluğu özel bir dostluktur; onları terbiye eder cehaletin, küfrün mâsiyetierin, gafletin ve itirazın karanlıklarından, ilmin, yakînin, imânın, itaatin ve Rabblerine tam bir yönelişin aydınlığına çıkarır. Kalblerini imân ve vahyin ışığı ile aydınlatır, işlerini kolaylaştırır ve zorluklardan uzak tutar, onlara faydalı şeyleri celbeder, zararlı şeylerden de muhafaza eder. O, sâlih kullarını koruyup gözetir. Cenab-ı Hak Peygamberine ve salih kullarına şunu demelerini tavsiye ediyor: "(De ki:) Şüphesiz benim koruyanım kitab'ı indiren Allah'tır. Ve O, bütün salih kullarını görüp gözetir." [91]

Sözleri ve niyetlerinde samimi olanlar imân ve takva ile Rabblerine yöneldiklerinde ve kendilerine hiçbir fayda ve zarar vermeyen putlardan yüz çevirdiklerinde Allah onların dostu olup, onları koruyup gözetir, lütuf ve ihsanda bulunur, dinleri ve dünyalarında hayır, iyilik ve maslahata uygun işleri yaparlarken onlara yardım eder, imân etmiş olmaları sebebiyle her türlü kötülükten onlarır korur.[92] Nitekim yüce Allah şöyle buyurur:

"Allah, imân edenleri korur." [93]

Kâfirlere gelince, onları, Allah'tan başkasını dost edindikleri için Allah da kendilerine bunları musallat kılar ve onları rezil rüsvay eder. Kendilerine hiç bir faydası ve zararı olmayıp onları saptıran, bedbahtlığa düşüren, faydalı ilme, salih amelle ve ebedi saadete erişmekten onları mahrum bırakan ve ebedi olarak cehennemde kalmalarına sebep olan bu dostlarını koruyup gözetmeyi kendilerine görev bilirler. Allah onları bu alçaltıcı görevle   görevlendirir. Ya Rabbi bizlere dost edindikleriyin dostluğunu nasib eyle. [94]

Allah Teâlâ velilerini sever, onlara yardım eder ve onları doğru yola sevkeder. Allah dostu Allah'ı bilir, O'na itaatte devamlıdır, O'na ibadetinde samimî ve ihlaslıdır, O'na isyandan uzaktır. Kim ki bu Allah dostuna düşmanlık ederse, Allah'a harb ilan etmiş demektir. Hz. Peygamber (s.a.v.) Rabbi'nden rivayet ettiği bir kudsî hadiste şöyle buyurmaktadır:

"Bir  kimse benim velilerimden birine düşmanlık ederse, ona karşı harp ilan ederim. Hiç bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden, bence daha sevimli  bir  şeyle bana yakınlık kazanamamıştır.  Kulum bana nafile ibadetle de durmadan yaklaşır yaklaşır, nihayet Onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık ben o kulumun işiteceği kulağı, göreceği gözü, şiddetle kavrayacağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum. Eğer benden bir şey dilerse, onu verir; eğer bana sığınırsa, muhakkak onu himaye ederim. Yaptığım hiçbir şeyde, ölümden hoşlanmayan mü'minin ruhunu alırken, duyduğum tereddüdü duymadım. Çünkü ben de onun üzülmesinden hoşlanmam." [95]

Bu hadisin anlamı şudur: Bir kimse Allah'a dost olduğu zaman, Allah Teâlâ onu korur ona hidayet eder ve ona başarı ihsan eder. Nihayet sadece Mevlâ'sının razı olduğu şeyleri dinler, sadece Mevlâ'sının sevdiği şeylere bakar, ellerini sadece Allah'ın razı olduğu işlerde kullanır, ayakları sadece itaat yolunda yürür. O, artık muvaffak olmuştur, hidayeti ve doğruyu bulmuştur ve Mevlâ'nın, yani Allah Teâlâ'nın ilhamına mazhar olmuştur. Bu sebeple İbnu Teymiye ve diğerleri gibi bir kısım âlimler bu şekilde yorumlamışlardır. Çünkü başka bir rivayetle bu hadis, "benimle işitir, benimle görür, benimle tutar ve benimle... yürür" [96] şeklinde geçmektedir. Bu, Allah'ın kuluna yardım ettiğine ve desteklediğine delalet eder. Bu azalarıyla teşebbüs ettiği amellerinde Allah onu başarıya ulaştırır ve Allah'ın hoşlanmadığı durumlara düşmekten onu korur. [97]

 

EL-MEVLA

 

"el-Mevlâ" pek çok sayıda anlamı olan bir isimdir. Bu anlamlar şunlardır: Rabb, mâlik, efendi, nimetlendiren, köle azad eden, yardımcı, seven tâbi, komşu, amca oğlu, müttefik, hısım, kul, nimetlenen. Bu anlamların çoğu   hadislerde geçmektedir. Rivayet edilen hadiste bu kelime hangi anlamı gerektiriyorsa o anlam kendisine verilir. Bir işi üzerine alan ve o işi gerçekleştiren herkes o işin velisidir, ve mevlâsıdır. Bu isimlerin mastarları da farklıdır. "Velayet" mastarı neseb, yardım ve köle azad eden hakkında kullanılır. "Vilâyet" mastarı ise yönetimle ilgili olarak kullanılır. "el-Velâ"' azatlı/azat edilmiş köle demektir. "el-Muvâla" ise bir kavme yönetici olana denir. [98]

Allah Teâlâ, Mevlâdır. "O'nun benzeri hiç bir şey yoktur. O işitendir, görendir." [99]o, Mevlâ'dır, Rabb'tır, Melik'tir, Seyyid'dir. Yardım ve başarı O'ndan umulur. Çünkü O her şeye kadirdir. O, kendini bu isimle isimlendirmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!" [100]

"Eğer (imândan) yüz çevirirlerse, bilin ki Allah sizin dostunuzdur. O, ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır." [101]"Bu, Allah'ın, inananların yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları yoktur." [102]

Allah Teâlâ inananların düşmanlarına karşı dostu ve yardımcısıdır. O, ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır. [103]Allah, mü'min kullarını koruyup gözetir ve onları gayelerine ulaştırır. Dînî ve dünyevî menfaatlerini kolayca elde etmelerini nasib eder. Ve O, ne güzel yardımcıdır; onlara yardım eder, onları günahkarların tuzağından ve kötülerin düşmanlığından muhafaza eder. Allah, kimin dostu ve yardımcısı ise artık onun için korku yoktur. Ve Allah, kimin karşısında olursa artık o kimse için izzet ve şeref söz konusu olamaz ve onun dayanağı da kalmaz.[104]

Allah Teâlâ mü'minlerin mevlâsıdır, onların işlerini en güzel şekilde yoluna koyar. O, kendisini dost edinenlere ne güzel dosttur, artık onlar arzularına nail olurlar. O, kendisini yardımcı edinenlerin ne güzel yardımcısıdır, artık onlar hoşlanmadıkları şeylerden kurtulmuşlardır.

"Oysa sizin Mevlânız Allah'tır ve O, yardımcıların en hayırlısıdır." [105]

Allah Teâlâ'nın şu ayetinde haber verdiği kelimeler mü'minlerin Rabblerine yaptıkları dualardandır:

"Sen bizim mevlâmızsın, kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!" [106]Yani sen bizim dostumuz ve yardımcımızsın ve sana tevekkül ettik. Yardım isteme mercii sensin, güven sanadır. Bizim için güç ve kuvvet ancak seninledir. [107]Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, (yerinde olur.) Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve mü'minlerin iyileridir." [108]"Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız  Allah'tır. O, bilendir,    hikmet sahibidir." [109]

Ebu Süfyan, "Uzza  [110]bizimdir, sizin Uzza'nız değildir" dediği zaman Hz. Peygamber (s.a.v.) sahabeyi kiramın şöyle demelerini istemişti:

"Ona deyiniz ki:

“Allah, bizim mevlâmız'dır, sizin mevlânız değil." [111]

 

EN-NASÎR

 

"en-Nasîr" faîl kalıbında "yardım eden" veya "yardım edilen" anlamına gelir. Çünkü birbiriyle yardımlaşanlardan her biri hem yardım eden, hem de yardım edilen durumundadır. [112]

en-Nasîr, dostunu ve müttefikini teslim etmeyeceğine ve onu zillete terketmeyeceğine dair kendisinden güvence alınan, bu hususta söz veren demektir.  [113]Allah Teâlâ en-Nasîr'dir, O'nun yardım etmesi mahlûkun yardım etmesi gibi değildir. "Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir görendir." [114]

O, kendisine en-Nasır ismini vermiştir; "Hidayet verici ve yardımcı olarak Allah yeter." [115]

"Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir." [116]

"Allah'a sımsıkı sarılın, O sizin mevlânızdır. Ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır." [117]

"Bilin ki Allah sizin dostunuzdur. O ne güzel dost, ve ne güzel yardımcıdır." [118]

Allah mü'min kullarına yardım edendir. Nitekim O, şöyle buyurur:

"Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse size kim yardım eder? Mü'minler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar." [119]

"Ey imân edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz." [120]

"Şüphesiz peygamberlerimize ve imân edenlere, hem dünya hayatında, hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz." [121]

"O gün mü'minler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, esirgeyendir." [122]

"Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Şüphesizki Allah güçlüdür, galiptir." [123]

"Mü'minlere yardım etmek bize düşer." [124]

"Her kim, Allah'ın dünya ve âhirette ona (Rasûlüne) asla yardım etmeyeceğini zannetmekte ise, (Allah ona yardım ettiğine göre) artık o kimse tavana bir ip atsın; (boğazına geçirsin); sonra da (ayağını yerden) kessin! Şimdi bu kimse baksın! Acaba hilesi (bu yaptığı), öfke duyduğu şeyi (Allah'ın peygamberine yardımını) gerçekten engelleyecek mi?" [125]

Allah'ın kuluna yardım ettiği, bu ayeti kerimelerden ve daha başka ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. O, yardım etmek istediğine yardım eder ve onu doğru yola iletir. Kulun Allah'a yardımına gelince, bu da onun, Allah'ın mü'min kullarına yardım etmesi, O'nun hukukuna riayet etmesi, hükümlerine bağlanması, ve haramlarından uzak durmasıdır. Bu, kulun Rabbine yardımlarmdandır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur;

"Allah'a (O'nun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder."

"Ey imân edenler! Allah'ın yardımcıları olunuz." [126]

"Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın dinine ve peygamberlerine görmeksizin yardım edenleri meydana çıkarması içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, güçlüdür." [127]

Kim Allah'a itaat ederek ve O'na isyan etmekten uzak durarak O'na yardım ederse Allah da Ona yardım eder. [128]Allah Teâlâ düşmanları karşısında mü'min kullarına yardım eder ve onlara sakınacakları şeyleri beyan eder. Allah'ın bu konudaki yardımı onları hayra ulaştırmak ve yardımıyle onları kötülükten korumaktır. [129]

Rasûlullah (s.a.v.) savaşa çıktığı zaman şöyle derdi:

"Allah'ım! Desteğim sensin, yardımcım sen... Seninle çekilir, seninle saldırırım ve seninle birlikte savaşırım." [130]

Allah Teâlâ, mü'min kullarına geçmiş dönemlerde de yardım etti, gelecekte de yardım edecek ve kendilerine eziyet edenlere karşı onların yüzlerini güldürecek. Sahih-i Buharî'de geçen bir kudsi hadiste yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Kim benim dostuma düşmanlık ederse ben ona harp ilan ederim." [131]Bunun içindir ki Allah Teâlâ, peygamberleri yalanlayan ve hakka muhalefet eden Nuh kavmini, Ad ve Semûd kavmini, Ashab-ı Ress'i, Lût Kavmini, Medyenlileri ve daha başkalarını helak etti ve onların arasından müminleri kurtardı, hiç birisini helak etmedi, kafirlerden de hiç kimseyi bırakmadı. Cenab-ı Hak, peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ve ashabına da düşmanları ve muhalifleri karşısında yardım etti, onların sözlerini yüceltti ve dinlerini diğer dinlere üstün kıldı... Böylece, insanlar akın akın Allah'ın dinine girdi ve İslam dini doğuda ve batıda yayıldı. [132]

Allah Teâlâ kendi dinine yardım edenlere zafer ve destek vâdetti. Kim O'nun dinini ayakta tutmak, ona davet etmek ve düşmanlarına karşı cihad etmek suretiyle Allah'a yardım eder ve bununla da sadece Allah'ın rızasını murad ederse Allah da ona yardım eder ve onu destekler. Allah bunu vâdetmiştir. O, kerîmdir, en doğru ve en güzel sözlü olan O'dur. Sözleriyle ve fiilleriyle O'nun dinine yardım eden bir kimseye Mevlâ'sının yardım edeceğini, sebat ve cesaret gibi onu başarıya götürecek sebeplerde ona kolaylıklar ihsan edeceğini vâdetmiştir[133] Aşağıdaki ayeti kerimede yüce Allah, Allah'ın dinine yardım edenlerin alâmetini de açıklamıştır. Kim Allah'a ve dinine yardım ettiğini iddia eder de bu vasfı taşımazsa o kimse yalancıdır:

"Allah kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir. Onlar (o müminler) ki eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah'a varır." [134]

İşte bunlar Allah'ın dinine yardım edip, Allah'ın da kendilerine yardım ettiği kimselerin alâmetidir. [135]

Allah Teâlâ, mü'min kullarına kendisine yardımcı olmalarını emretmiştir. "Ey imân edenler Allah'ın yardımcıları olunuz." Allah'ın kitabını ve peygamberin sünnetini öğrenmek, buna teşvik etmek ve iyiliği emredip kötülükten nehyetmek gibi şeyler de Allah'ın dinine yardım demektir. [136]

 

EŞ-ŞÂFÎ

 

eş-Şifâ, sözlükte hastalıktan iyi olmak anlamına gelir. "Allah ona şifa verdi" anlamında "şefahullahu” denir. "Hastalığından beri oldu, şifa buldu" anlamında da "iştefa" denir. Bu kelime, vücutların şifasından ruhların ve kalplerin şifasına da nakledildi. [137]

Allah Teâlâ eş-Şâfî/şifa verendir. Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) bazı yakınlarına sağ eliyle meshederek şöyle dua ederdi:

"Ey insanların Rabbi Allah'ım! Şu sıkıntıyı gider ve ona şifa ver. Şifa veren sensin. Senin vereceğin şifâdan başka hiçbir şifa yok. O öyle bir şifa ki hiçbir hastalığı bırakmaz." [138]

Enes (r.a.) kendisine hastalığından şikayetçi olan Sâbiti'l-Bünâni dedi ki:

Sana, Rasûlullah (s.a.v.) okuduğu duayı okuyup üfleyeyim mi? Sabit: Evet, oku dedi. Enes ona şu duayı okudu:

"Ey, insanların Rabbi Allahım! Sen sıkıntı giderensin, şifayı da ver. Sen şifa verensin. Senden başka şifa veren yok. Senin verdiğin şifa öyle bir şifadır ki hiç bir hastalık bırakmaz." [139]

Allah Teâlâ hastalık ve şikayetlere şifa verendir. O'nun şifası iki kısımdır:

Birincisi, manevî ve ruhî şifadır ki, kalp hastlalıklarma verdiği şifa bu nevidendir.

İkincisi maddî şifadır ki bu da vücutların hastalığına verdiği şifadır. Allah Tealâ kitabında her iki şifayı da zikretti ve Rasûlullah (s.a.v.)de sünnetinde bunu açıkladı. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:

"Allah Teâlâ şifasını vermediği hiçbir hastalık indirmedi." [140]

 

Kalplerin ve Ruhların Şifası:

 

Allah Teâla şöyle buyurur:

"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir." [141]

Mev'ıza: Kur'an-ı Kerim'de geçen, kötülükleri yasaklayıcı ve Allah'ın gazabını ve cezasını gerektiren şeylere karşı uyarıcı hükümlerdir. Mev'ıza, teşvik ve korkutma üslubuyla gelen emir ve yasaklardır. Bu konuda Kur'an-ı Kerim, kalplerdeki şüphe tereddüt ve şehvet hastalıklarına karşı şifâdır, onlardaki küfür ve nifak pisliklerini yok edip izâle eder. Kur'an-ı Kerim'de korkutma ve teşvik, vaat ve tehdit ifadeleri vardır. Bu ifadeler kulda yerine göre arzu, yerine göre korku ve çekingenlik meydana getirir. Kur'anda geçen iyiliği teşvik ve kötülükten dolayı korkutma ifadeleri, Kur'an âyetlerinin iniş maksatlarına uygun olarak sık sık tekrarlandıkça bu, kulda Allah'ın iradesini kendi iradesinin önüne alma arzusunu uyandırır ve Allah'ın rızasına uygun davranışlar kulun nefsânî arzularından daha sevimli hale gelir. Bunlar, gerçekle ilgili insanın içini kemiren şüpheleri izale eder ve onun kalbini kesin inancın en yüksek mertebesine ulaştırır. Kalp, hastalığından kurtulup iyi olduğu zaman artık bütün organlar da iyileşir. Çünkü organların iyiliği kalbin iyiliğine, bozukluğu da kalbin bozukluğuna bağlıdır.

Bu Kur'an mü'minler için hidâyet ve rahmettir. Ancak bu hidayet ve rahmet, samimi ve kesin inanç sahibi mü'minler içindir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur:

"Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, mü'minler için şifa ve rahmettir; zâlimlerin ise sadece ziyanını artırır." [142]

"De ki: O Kur'an inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır, inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar." [143]

Hidayet hakkı bilmek ve onunla amel etmektir. Rahmet ise, bu Kur'an-ı Azim'le hidayeti bulan kimselerin elde edecekleri iyilikler ve güzelliklerle hem bu dünyada, hem de âhirette kazanacakları mükâfatlardır. Hidayet, vesilelerin en yücesidir. Rahmet ise, maksat ve arzuların en mükemmelidir. Fakat hidayet ve rahmet ancak mü'minler hakkında söz konusudur. Yani onlardan başkası bunlara ulaşamaz. Hidayet gerçekleştiği ve hidayetten neş'et eden rahmet meydana geldiği zaman artık saadet, başarı ve sevinçde elde edilmiş olur. Bunun içindir ki Allah Teâlâ bu rahmetle sevinmelerini emretmiştir: ,

"De ki: Bunlar Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir. Buna sevinsinler. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır." [144]

Kur'an, şifa ve rahmeti ihtiva eder. Bu da herkes için değil, sadece onun âyetlerini tasdik edip onlarla amel eden mü'minler içindir. Zâlimlere gelince, âyetlerini tasdik etmemeleri ve âmel etmemeleri sebebiyle Kur'an onların, sadece hüsranını artırır, zira bu onların aleyhine bir delil olacaktır.

Kur'an'ın ihtiva ettiği şifa, kalplerin şifasıdır ve bedenlerin elem ve hastalıklardan şifasıdır. "De ki:

O Kur'an inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır." Onları doğru yola ve sırat-ı müstakime iletir. Onlara hidayeti tam olarak elde edecekleri faydalı ilimleri öğretir.

Allah Tealâ bu Kur'an'la onlara bedenin hastalıkları için de kalbin hastalıkları için de şifa verir. Çünkü bu Kur'an kişiyi kötü huylardan ve çirkin davranışlardan vazgeçirir, onları, günahlarını temizleyecek ve kalplerine şifa verecek samimi ve kararlı bir tövbeye teşvik eder.

Kur'an'a inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir sağırlık, vurdumduymazlık ve üzerlerinde bir körlük vardır. Onlar doğruyu göremezler ve onunla hidayete eremezler. Bu onların sadece sapıklığını artırır. Onlar imâna çağırılırlar fakat bu çağrıya kulak asmazlar. Sanki onlara çok uzak bir yerden sesleniliyor da davetçiyi işitmiyorlar ve nida edene cevap vermiyorlar. Kur'an'a inanmamalarından kastedilen, Onun hidayetinden faydalanmamaları, Onun nurunu görmemeleri ve onun iyiliklerinden istifade etmemeleridir. Çünkü onlar inkar etmek ve yüz çevirmekle kendilerine hidayet kapılarını kapatmışlardır. [145]

İnsan, bu sözün ispatını her zaman ve her yerde görebilir. İnsanlar vardır, bu Kur'an'ı gönüllerine yerleştirirler, kendilerini onunla inşa eder ve ihya ederler. Bundan dolayı kendilerinde ve çevrelerinde muazzam değişiklikler ve farklılıklar olur. Yine bir kısım insanlar da vardır ki bu Kur'an onların kulaklarında ve kalplerinde ağırlık meydana getirir, onların sadece sağırlıklarını ve körlüklerini artırıp ve kalpleri kararmıştır, artık bu Kur'an'dan yararlanamazlar.

Kur'an değişmemiştir, fakat kalpler değişmiştir. [146]

Allah Teâlâ, düşmanlarına ve kendi düşmanlarına karşı yardım etmek suretiyle mü'minerin kalplerine şifa verir. O, şöyle buyurur:

"Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın. Ve onların (müminlerin) kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir." [147]

Mü'minlerin kalplerinde düşmanlarına karşı bir kin ve öfke vardır. Onlarla savaşmaları ve öldürmeleri mü'minlerin kalbindeki sıkıntı ve kedere şifa olur. Çünkü onlar bu düşmanları Allah ve Rasulü ile savaşanlar ve Allah'ın nurunu söndürmeye çalışanlar olarak görürler. Bundan dolayı cihadla birlikte Allah onların kalplerindeki üzüntü ve kederi izale eder. Bu, müminlerdeki Allah sevgisine ve Allah'ın da onların durumuna önem verdiğine delâlet eder. [148]

 

Vücutlara ve Bedenlere Şifası:

 

Kur'an-ı Kerim kalplerin ve ruhların şifası olduğu gibi vücut hastalıklarının da şifasıdır. Çünkü onda hem ruhların, hem de bedenlerin şifası vardır.

Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ashabından birkaç kişi yolculuğa çıkarlar. Bunlar yolda arap kabilelerinden birisinin yanında mola verirler. Oradaki kabileye kendilerini misafir etmesini rica ederler. Ancak onlar bunu kabul etmezler. Derken bu esnada kabilenin reisini bir akrep ısırır. Kabiledekiler gelerek yanlarında bir ilaç veya hastayı okuyacak birisinin olup olmadığını sorarlar. Fakat onlar:

Var, fakat bizi misafir etmediğiniz için sizden ücret almadan bu işi yapmayız, derler. Adamlar, bunun karşılığında bir davar sürüsü vermeyi kabul ederler. Ebû Saîd el-Hudrî de  reisin üzerine Fatiha Sûresini okumaya başlar, bir taraftan da tükrüğünü akrebin ısırdığı yere sürer. Sonunda kabilenin reisi iyileşir ve vâd ettikleri sürüyü verirler. Fakat Ashab, biz bunu Rasûlullah'a (s.a.v.) sormadan kendimize almayız, derler. Nihayet dönünce Rasûlullah'a (s.a.v.) sorarlar. Rasûlullah (s.a.v.) gülerek:

"Bu sûrenin üfürüleceğini nereden biliyordunuz? Onları alabilirsiniz, benim hissemi de ayırmayı unutmayın" buyurur. [149]

Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) hastalandığı zaman İhlas, Felâk ve Nas sûrelerini okur ve üzerine üflerdi. Hz. Aişe demiştir ki:

Rasûlullah'ın hastalığı ağırlaşınca ben okurdum ve onun elini tutarak bereket ümidiyle onun vücûduna sürerdim."[150]

İbnu'l-Kayyım der ki:

"Bazı sözlerin birtakım özellikleri ve tecrübe edilmiş faydaları olduğu malumdur. Rabb Teâlâ'nın sözlerinin diğer bütün sözlere üstünlüğü, Allah'ın mahlukatına üstünlüğü gibidir. O, tam bir şifa, faydalı bir koruyucu, yol gösterici bir nûr ve geniş kapsamlı bir rahmettir. Öyle ki bir dağa indirilmiş olsaydı, azametinden ve yüceliğinden dağ paramparça olurdu. Allah Teâlâ buyurur ki:

"Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, müminler için şifa ve rahmettir." [151]

Bu âyet cinsi beyan eder, yoksa bir bölümü değil. [152]Bu konudaki iki görüşten en doğrusu budur." [153]Buna göre  Kur'an müminlerin hem ruhlarına hem de bedenlerine şifadır.

Allah Teâlâ vücutların hastalıklarına şifa verendir. O şöyle buyurmaktadır:

“Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır."[154]

İbnu Kesir, Tefsirinde "Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır" ayeti hakkında şöyle der: Arının gezip dolaştığı yerlerin ve yediği şeylerin durumuna göre, yaptığı bal da beyaz ve sarı, kırmızı ve başka muhtelif güzel renklerde olur.

"Onda insanlar için şifa vardır" ayetinin anlamı da:

 Balda, insanlara arız olan pek çok hastalık için şifa vardır, demektir. Tıbb-ı Nebevi üzerine söz söyleyen bazı kişiler dediler ki âyetteki şifa kelimesi lâm-ı tarifli olarak "fîhi'ş-şifaü linnâs" diye geçseydi bal bütün hastalıklara şifa olmuş olurdu. Fakat lâm-ı tarifsiz olarak "fihişifâün linnas" denildi ki bunun anlamı "soğukla ilgili bütün hastalıklara iyi gelir, demektir. Çünkü bal, hararet vericidir, bir şey zıddıyle tedavi edilir. Arının çıkardığı şerbetten murad baldır.

Buharî ve Müslim'in Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiklerine göre, Peygamber'e (s.a.v.) bir kişi geldi.

“Ya Rasûîullah!  Kardeşimin karnı ağrıyor (ishal oldu) demişti. Rasulü Ekrem:

“Bal (şerbeti) içir! buyurdu.

Sonra bu adam ikinci bir daha Rasulü Ekrem'e geldi (ve hastalığın geçmediğini söyledi). Rasul-i Ekrem yine "bal şerbeti içiriniz!" buyurdu. Sonra bu adam bir daha geldi.

“İçirdim fakat, ishali ve ağrısı geçmedi, arttı, dedi.

Bunun üzerine Rasül-i Ekrem:

“Allah sözünde doğrudur  [155]Fakat kardeşinin karnı yalancıdır. Haydi yine bal şerbeti içir, buyurdu.

Dördüncü defa içirdi de hastalıktan kurtuldu." [156]

Bazı tıp bilginleri dediler ki: Bu adam büyük abdestini yapamıyordu. Bal şerbeti içince -ki o bir ısıtıcıdır- bundan kurtuldu ve süratle boşalmaya başladı. Üstelik fazlasıyle ishal oldu. Bunun üzerine ârabî, balın kardeşine zarar verdiğini zannetti. Halbuki bu, kardeşinin iyiliğine idi. Sonra tekrar bal şerbeti içirdi. Adamın ishali arttı, sonra tekrar içirdi. Böylece adamın karnında zararlı fazlalıklar tamamen dışarı atılmış oldu. Durumu düzeldi ve Rasûlullah'ın (s.a.v.) işaretinin bereketiyle bütün ağrılarından ve hastalığından kurtuldu. [157]

İbnu Abbas'tan (r.a.) rivayet edilmiştir:

"Üç şeyde şifa vardır:

Bal şerbeti içmek, hacamat âleti vurmak  [158]ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim."

İbnu Abbas bunu Hz. Peygamber'den (s.a.v.) rivayet etmiştir. [159]

Bu küçük arılara, hayranlık verici bu hidayeti veren, yüce Allah'tır. Allah Teâlâ onları çeşitli yaylım yollarına göndermiş, sonra Allah'ın talimi ve hidayetiyle yaptıkları kovanlara onları geri göndermiş, sonra da onların karınlarından, gittikleri yerin ve çiçek tozu aldıkları bitkilerin çeşidine göre muhtelif renklerde çok leziz bal çıkartmıştır. Bu balda insanlar için pek çok hastalığın şifası vardır. Bu, Allah'ın inayetinin/yardımının kemâline ve kullarına olan lûtfunun büyüklüğüne delildir. O halde sadece O'na muhabbet beslenmesi ve O'ndan başkasına dua edilmemesi gerekir. [160]

Allah Teâlâ, kulu, elçisi ve dostu İbrahim'den (a.s.) şu sözlerle haber veriyor:

"İbrahim dedi ki:

Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur, Beni yediren, içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." [161]

İbnu Kesir, Tefsirinde:

"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur" âyeti ile ilgili şöyle der:

Hz. İbrahim (a.s.), hastalığı, Allah'ın   takdiri   ve

yaratmasıyla olmasına rağmen edeben kendisine nisbet etti.

Bu âyetin anlamı şudur:

Bir hastalığa duçar olduğum zaman bana Allah'tan başka hiç kimse şifa veremez. Beni şifaya ulaştıracak sebepleri takdir eden O'dur. [162]

Rasûlullah (s.a.v.) ümmetini Allah'tan şifa istemeye yönlendiriyor. O eş-Şâfî/şifa verendir. O'nun şifasından başka şifa yoktur. Buna dair bir örnek de Müslim ve diğerlerinin Osman Îbnu'l-As'tan rivayet ettiği şu hadistir. Osman İbnu'1-Âs, müslüman olduğundan beri vücudunda duyduğu bir sancıyı Rasûlullah'a (s.a.v.) şikayet etmişti. Rasûlullah (s.a.v.) ona şunu tavsiye etti:

"Sağ elini vücudunun sancıyan yerine koy. Sonra üç defa besmele çek ve yedi defa -çektiğim ve korktuğum . sancının şerrinden Allah'a sığınıyorum- diyerek elini sür." [163]

İbnu Abbas (r.a.), Rasülullah'ın (s.a.v.) şöyle dediğini rivayet eder:

"Kim sekerâtı mevtinde olmayan bir hastayı ziyaret eder de yedi defa:

“Büyük Arşın sahibi yüce Allah'tan sana şifa vermesini diliyorum- derse, Allah onu bu hastalıktan mutlaka kurtarır." [164]

Bu, Rasülullah'ın (s.a.v.) ümmetine, meşru sebeplere sarılmakla beraber Allah'a güvenmelerini öğretmesidir. Çünkü şifayı verecek olan Allah'tır. O'nun şifasından başka şifa yoktur. Rasûlullah (s.a.v.) şifa vermesi için Rabb'ine yalvarırdı. Çünkü şifanın sahibi O'dur ve şifa O'nun elindedir. Sa'd isimli sahabe için şu duayı yapmıştı:

"Allah'ım! Sa'd'e şifa ver, Allah'ım Sa'd'e şifa ver. Allah'ım Sa'd'e şifa ver." [165]

Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabından bazılarına okuyarak üfler ve Allah'tan şöyle şifa dilerdi:

"Allah'ın ismiyle şifa (temenni ederim), şu bizim bazımızın tükrüğü ile yurdumuzun toprağıdır. [166]Bundan Rabbimizin izni ile hastamız şifalanır." [167]

Rasûlullah (s.a.v.), hastalıkları da, şifalarını da verenin Allah Teâlâ olduğunu açıklamıştır:

"Allah'ın indirdiği hiç bir hastalık yoktur ki onun şifasını da indirilmiş olmasın” [168]

Müslim'in   Câbir'den   (r.a.)   rivayet   ettiği hadiste Rasul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

"Her hastalığın ilac vardır. İlaç, hastalığa isabet ederse Allah'ın izniyle iyileşir." [169]

Başka bir hadiste şöyle buyurulur:

"Allah Tealâ her derdin devasını indirmiştir.

Tedavi olunuz. Haramla tedavi olmayınız." [170]Hz. Peygamber'e bedeviler geldiler ve:

“Ya Rasûlullah tedavi olalım mı?" dediler.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Evet, ey Allah'ın kulları tedavi olunuz. Çünkü Allah hiçbir hastalık yaratmadı ki onun şifasını ve ilacını da yaratmamış olsun. Ancak bir hastalık müstesna.

“Nedir o, ya Rasûlullah? diye sordular. Hz. Peygamber:

“İhtiyarlıktır, buyurdu. [171]

Abdullah İbn Mes'ud (r.a.) Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Allah Tealâ hangi hastalığı yaratmışsa mutlaka onun şifasını da yaratmıştır. Onu bilen bilir, bilmeyen de bilmez." [172]

İbnu'l-Kayyım şöyle der:

Bu hadisi şerifler,, sebeplerin ve müsebbiplerin ispatına ve bunları inkar edenlerin görüşlerinin geçersizliğine delalet eder. '"Her hastalığın bir ilacı vardır" sözü genellik ifade eder, öldürücü hastalıkları da, doktor tedavisi imkansız hastalıkları da içine alır. Allah Teâlâ hepsi için onları iyileştirecek ilaçları yaratmıştır. Ancak bunlardan bazılarının bilgisine insanlar henüz ulaşmamış olabilirler ve tedaviye bir yol bulamazlar. Çünkü yaratıklar ancak Allah'ın kendilerine bildirdiği şeyleri bilebilirler. [173]

Allah Teâlâ, eş-Şâfî'dir, dilediği kimselere şifa verir, şifayı dilemediği zaman da bunun bilgisini doktorlardan bile gizler. Kendisinden başka ilah olmayan Allah Teâlâ'dan, O'nun en güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyle, bizim kalplerimizin ve bedenlerimizin dûçâr olacağı bütün hastalıklara karşı şifa vermesini, bizi İslam ile korumasını dileriz. Bunu yapacak olan O'dur ve O'nun buna gücü yeter. Güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük Allah iledir.Allah'ın salâtü selamı ve bereketi kulu ve elçisi, yaratıkların en hayırlısı, vahyinin emini peygamberimiz ve önderimiz Hz. Muhammed'e, o'nun ashabına ve kıyamete kadar yolunda gidenlere olsun. [174]

 

 

 



[1] Müslim: I/93.

[2] A'raf: 7/170.

[3] Meryem: 19/65.

[4] Hûd: 11/56.

[5] Neml: 27/88.

[6] Secde: 32/7.

[7] Maide: 5/50.

[8] Nahl: 16/50.

[9] Müslim: 1/352.

[10] Müslim: 1/161.

[11] Tevdihu'l-Hakkı'l-Mübîn fi Şerhi Tevhidi'l-Enbiyai ve'l-Murselîn mine'l-Kâfiyeti'ş-Şafiyeti, es-Sa'dî, s. 29-32.

[12] Buharî (Fethu'l-Bârî ile birlikte), X/511; Müslim, lV/2160.

[13] Buharî (Fethu'l-Bârî ile birlikte), VIII/168, 839.

[14] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 159-164.

[15] Müslim: III/2004.

[16] el-Hakku'l-Vâdıhu'l-Mübin, s. 63.

[17] Kuraklık ve kıtlıktan geçim yollarının  kapandığını  kastediyor. (Çeviren)

[18] Buharî (Fethu'l-Bârî ile), II/507; Müslim: II/612.

[19] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 164-166.

[20] Ebû Davud, II/78; Tirmizî, V/556, İbnu Mâce, II/331.

[21] Ebû Davud, lV/302; Neseî, I/200; Beyhakî, 1/198; Ahmed, lV/224; İrvau'l-Ğalil, VII/367.

[22] Nûr: 24/19.

[23] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 166-168.

[24] el-Hakkul-Vâdıhul-Mübîn, s. 104 ve 164.

[25] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 168.

[26] el-Kâbıd: Rızkı belli ölçüde tutup veren, canlıların ruhunu alan, sıkıntı veren.

[27] el-Bâsıt: Rızkı bol bol veren, ruhları bedenlere yerleştirip yayan, ferahlık veren.

[28] Bakara: 2/245.

[29] İbnu Mâce, II/741; Tirmizî, III/596; Ebû Davud, III/272; Ahmed, III/156,286; Dârimî, II/165.

[30] Buharî (Fethu'l-Bârî ile), VI/217, XIII/293.

[31] Müslim, 1/161.

[32] Âli İmran: 3/26.

[33] Allah Teala, Kur'an'ın yolundan gidenleri yüceltir, O'nun yolundan ayrılanları da alçaItır.

[34] Buharî (Fethu'l-Bâri ile), 1/255; Müslim, I/559.

[35] Buharî (Fethu'l-Bârî ile), II/507; Müslim, 612.

[36] Hac: 22/18.

[37] Fatır: 35/10.

[38] Münafıkun: 63/8.

[39] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 169-172.

[40] el-Mukaddim: Öne alan, dilediğinin mertebesini yükselten. el-Muahhir: İstediğini tehir eden ve dilediği kimselerin ulvî' mertebelere ulaşmasını engelleyen. (Çeviren)

[41] Müslim, 1/535.

[42] el-Hakku'l-Vâdıhu'l-Mübîn, s. 10,3330.

[43] En'am: 6/17.

[44] Feth: 48/11.

[45] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 173-176.

[46] Yani ister akıl yoluyla elde edilsin, isterse duyularla elde edilsin. (Çeviren)

[47] Nûr: 24/25.

[48] Bakara: 2/159.

[49] Bakara: 2/118.

[50] Bakara: 2/266.

[51] Nisa: 4/26.

[52] Mâide: 5/15-16.

[53] Mâide: 5/75.

[54] Tevbe: 9/18.

[55] Tefsiru İbn Kesir, Ill/274.

[56] Âli İmran: 3/103.

[57] Tevbe: 9/115.

[58] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 176-178.

[59] Bu hadisleri Sünen sahipleri ile İbn Hıbban, Ahmed ve el-Hakim rivayet etti. Bkz. en-Neseî, el-Elbânî, 1/279; İbnu Mâce, II/329; el-Elbânî, Sıfatu's-Salât, s. 204.

[60] İbnu'l-Esir, En-Nihaye fi Ğaribi'i-Hadis, lV/365.

[61] Buharî, (Fethu'l-Bârî ile), 1/558.

[62] Fethu'l-Bârî, 1/558

[63] Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sıfat, 1/120.

[64] İbrahim: 14/34.

[65] Tefsirus Sadi, 1/449.

[66] Âli İmran: 3/164.

[67] Tefsiru's-Sa'dî, VI1/142.

[68] Âli İmran: 3/164.

[69] Nisa: 4/94.

[70] Sâffât: 37/114.

[71] Tâhâ: 20/37.

[72] Kasas: 28/5.

[73] Tûr: 52/27.

[74] İbrahim: 14/11.

[75] Hucurat: 49/17.

[76] el-Esfehânî, el-Müfredat fi Ğaribi'l-Kur'an, s. 474.

[77] Müddessir: 74/6.

[78] Tefsiru İbn Kesir, IV/242.

[79] Bakara: 2/264.

[80] Müslim: 1/102.

[81] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 179-185.

[82] Bkz. İbnü'l-Esir, en-Nihaye fi Ğaribt'l- Hadis, V/227; el-Mu'cemü'l-Vasît 1058; el-Kamusu'l-Muhît, 1832; el-Misbahu'l-Münîr, s. 672; Muhtaru's-Sıhah, 306.

[83] Râğıb el-Esfehânî, Müfredat, s. 533.

[84] Şûra: 42/11.

[85] Bkz. Tefsiru İbn Kesir, lV/116, I/277; Tefsiru's-Sa'dî, VI/617, 595.

[86] Şûra: 42/9.

[87] Şûra: 42/28.

[88] Bakara: 2/257.

[89] Casiye: 45/19.

[90] Tefsiru't-Taberî, 111/14.

[91] A’raf: 7/196.

[92] Tefsiru's-Sa'dî, 1/318, 111/132; Tefsiru İbn Kesir, 1/212.

[93] Hacc: 22/38.

[94] Tefsiru's-Sa'dî,  1/318;  Bkz.  Tefsiru  İbn Kesir.  1/312;  Beyhakî, el-Esma ve's-Sıfat, 1/123.

[95] Buharî (Fethu'l-Bârî ile), XI/340.

[96] Fethu'l-Bârî, XI/344.

[97] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 185-190.

[98] İbnu'l-Esir, en-Nihaye fi Ğaribi'l-Hadis, V/228; Bkz. Kamusu'l-Muhit, s. 1782; Mu'cemul-Vasît, s. 1058; Misbahu'l-Münir, II/672.

[99] Şûra: 42/11.

[100] Hacc: 22/78.

[101] Enfal: 8/40

[102] Muhammed: 47/11

[103] İbnu Kesir: lV/310

[104] Tefsiru'l-Allame es-Sa'dî, III/168, V/331; Tefsiru İbn Kesir, lV/310, II/238, I/344.

[105] Âi-i İmran: 3/150

[106] Bakara: 2/286

[107] Tefsiru İbn Kesir, 1/344

[108] Tahrim: 66/4

[109] Tahrim: 66/2

[110] Uzza, Mekke'li müşriklerin taptığı büyük putlardan birisidir. (Çeviren.)

[111] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 190-193.

[112] İbnü'l-Esir, en-Nihâye fi Ğarîbi'l-Hadis, V/64

[113] Beyhakî, el-Esma ve's-Sıfat. Tahk. İmadüddin Ahmet, 1/127-128

[114] Şûra: 42/11

[115] Furkan: 25/31

[116] Nisa: 4/45

[117] Hac: 22/78

[118] Enfal: 8/40

[119] Âl-i İmran: 3/160

[120] Muhammed: 47/7

[121] Ğafir: 40/51

[122] Rûm: 30/5

[123] Hac: 22/40

[124] Rûm: 30/47

[125] Hac: 22/15

[126] Saff: 61/14

[127] Hadid: 57/25

[128] Rağıb el-Esfehanî, el-Müfredat, s. 495

[129] Tefsiru's-Sa'dî, II/76

[130] Ebu Davud, III/92; Tirmizî, 5/572

[131] el-Buharî (Fethu'l-Bârî ile), II/340

[132] İbnu Kesir, lV/84

[133] Tefsiru'l-Allame es-Sa'dî, VI/66

[134] Hac: 22/40-41

[135] Tefsiru'l-Allame es-Sa'dî, V/302

[136] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 193-197.

[137] İbnu'l-Esir, en-Nihaye fi Ğaribi'l-Hadis, 11/488; Muhtaru's-Sıhah, 144

[138] el-Buharî (Fethu'l-Bârî ile), X/206, X/210; Müslim, lV/1721; Ebu Davud, lV/11

[139] el-Buharî (Fethu'l-Bârî ile), X/206

[140] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 198-199.

[141] Yunus: 10/57

[142] İsra: 17/82

[143] Fussilet: 41/44

[144] Yunus: 10/58

[145] Tefsiru'l-Allame es-Sa'dî, III/363, lV/309, VI/584; Tefsiru İbn Kesir, II/422, III/60, lV/104; Tefsiru'l-Cezairî Ebu Bekir, II/286.

[146] Fi Zılali'l-Kur'an, V/3128

[147] Tevbe: 9/14-15

[148] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 199-203.

[149] Buharî, VII/22, VI/150; Müslim, lV/1727

[150] Buharî, VII/22, VI/605; Müslim, lV/1723

[151] İsra: 17/82

[152] Kur'an'ın şifa oluşu konusunda iki görüş var. Bir görüşe göre bu âyet, Kur'an'ın hem kalbe hem de bedene şifa olduğudur. Diğer görüşe göre de sadece kalblere şifa olduğudur. İbnu Kayyım birinciyi tercih ediyor ve âyetin şifa cinsini ifade ettiğini yoksa bundan sadece bir bölümü kasdetmediğini söylüyor. (Çeviren).

[153] İbnu'l-Kayyım, Zadu'l-Mead, lV/177.

[154] Nahl: 16/68-69

[155] Rasûl-i Ekrem: Allah sözünde doğrudur! demekle yukardaki ayette geçen "fihi şifaün lin-nas=balda insanlara şifa vardır" İfadesini kaydediyor. (Çeviren).

[156] Buharî (Fethu'l-Bârî ile), X/139; Müsllim, lV/1736.

[157] Tefsir İbn Kesir, II/576

[158] Hacamat aleti vurmak, kan aldırmak demektir. (Çeviren).

[159] Buharî (Fethu'l-Bârî ile),.X/136

[160] Tefsiru'l-Allame es-Sa'dî, lV/212

[161] Şuara: 26/78-80

[162] İbn Kesir, Tefsir, 111/339

[163] Müslim, lV/1728

[164] Ebu Davud, III/187; Tirmizî, II/410; Ahmed, I/209

[165] Buharî (Fethu'l-Bârî ile), X/120; Müslim, III/1253

[166] Nevevi merhum der ki: Bü hadisin mânâsı şudur: Rasuli Ekrem, Allah’tan şifa dilerken şehadet parmağına tükrüğünden bulaştırır sonra parmağını bulaşan toprakla hastayı sığardı. Meshederken de hadisteki şifa temennisine dair kelamı söylerdi Yine Nevevi der ki:.Şu bizim  yerimizin yurdumuzun  tqprağıdır kelamı ile murad Medine toprağıdır.bizim bazımızın tükrüğüdür peyğamberimizin kendi tükrüğüdür.gerek Medine toprağının ve Rasulü Ekremin tükrüğünün şeref ve bereketi vardır .(Bkz.Tecridi Sarih, c. XII/92. Çeviren).

[167] Buharî, V/24; Müslim, lV/1721

[168] Buharî (Fethu'l-Bârî ile), X/134

[169] Müslim, lV/1729

[170] Ebu Davud, lV/7

[171] Ebu Davud, lV/3; Tirmizî, lV/383; İbnu Mace, II/252

[172] Ahmed (Ahmed Şakir'in tertip ettiği}, V/201, no: 3578. İbnu Mace,

[173] İbnu'l-Kayyım, Zadü'l-Mead, lV/14

[174] Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 203-211.