193- İSLAM HUKUKUNA MUHALİF OLARAK ÇIKARILAN BEŞERİ HÜKÜMLERİN BATIL OLUŞUNUN DELİLLERİ: - Cilt1 1 - 193. Sayf
193- İSLAM HUKUKUNA MUHALİF OLARAK ÇIKARILAN BEŞERİ HÜKÜMLERİN BATIL OLUŞUNUN DELİLLERİ:
Yukarıda islam hukukundaki butlan teorisinin tatbiki ile islam hukukuna muhalif olan beşeri hükümlerin iptali gerektiğini belitmiştik. Şimdi ise bu batıl oluşun nedenlerini açıklayacağız. Bu butlanın temeli Kur’an ve sünnetin hükümlerine ve icmaa dayanır, ki bunlar islam hukukunda cezai hükümlelin kaynaklarıdır. Gerek Kur’anda ve gerekse sünnette açıkca islam hukukunun hükümerine aykırı her şeyin iptal olunacağı belirtilmiştir. Bu hükümlere ittiba konusunda islam hukkuçuları arasında icma vardır. İslamın temel prensiplerine aykırı hükümlerin, kanunların ve layihaların iptalinin gerektiğini kabul etmektedirler. Şimdi biz Kur’an ve sünnette bu noktadaki delilleri serdetmeye çalışalım:
I- Yüce Allah açkıca kendi buyruklarına uymayı, ona aykırı düşen hükümlerden kaçmayı emretmiş ve müslümanların Alahın hükümlerinden başka hüküm edinmesine katiyetle yasaklamşıtır. Dolayısiyle islam hukukunun hükümlerinin veya genel prensiplerinin, yahud da teşri ruhunun dışına çıkan her hükmü kati olarak batıl saymış ve müslümanların bunlara uymasını açıkça yasaklamıştır. Şöyle ki yüce Allah iki yol göstermiştir. Bu yolların üçüncüsü yoktur. Ya Allahın ve Resulünün buyruklarına koşmak, ve Allahın Resulünün getirdiklerine uymak veya arzu ve heveslerin peşinde koşmak. Öyleyse peygmaberin getirmediği her şey Kur’anı Kerimin açık hükmüyle insanların heves ve arzularından ibaret olarak belirtilmiştir. İşte Allahın bu konudaki sahih hükmü:
“Eğer sana uymazlarsa onların sadece heveslerine uyduklarını bil. Allahdan bir hidayet olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Muhakkak ki Allah zalimler güruhunu hidayete erdirmez.” (Kasas: 28/50)
Keza yüce Alah insanlar arasında hüküm vermenin de iki yolu olduğunu, bir üçüncüsünün bululmadığını belitmiştir. Birinci yol hak ve hakikat yoludur. Allahın, Resulüne inzal buyurduğu vahiy yoludur. İkinci yol ise arzu heveslerin yoludur. Allah’ın indirdiği vahye, aykırı düşen her yol arzu ve heveslerin kucağına atılmış olan bir adımdır. Nitekim bu hususda şanı yüce Allah buyurur ki:
“Biz o gök ile yeri ve ikisinin arasındaki boşuna yaratmadık. (boşunadır) sözü, o kafirlerin zannıdır. Bu yüzden kafirlere şiddetli bir azab vardır.” (S’ad: 38/27)
Yüce Allah hitabını sevgili Resulüne tevcih ederek buyurur ki:
“Sonra seni dinden bir yol üzere görevli kıldık. Onun için sen o şeriata uy da, ilmi olmayanların arzu ve isteklerine tabi olma. Çünkü onlar Allah’dan gelecek hiçbir şeyi senden defedemezler. Muhakkak ki zalimler birbirlerinin dostlarıdır, Allah ise takva sahiplerinin velisi’dir.” (Casiye: 45/18-19)
Böylece yüce Allah Resulüne gönderdiği hükmü ve yolu belirtmiş, bununla amel edilmesini buyurmuş, islam ümmetinin buna uyması gerektiğini belirterek müslümanlarla, kendini bilmezlerin yolunu ayırmıştır.
Şanı yüce olan Allah A’raf suresinde buyurur ki:
“Rabbinizden size indirilen Kur’ana uyun. Allahdan başka dostlar edinip onlara uymayın. Siz ne de az düşünüyorsunuz!...” (A’raf: 7/3)
Böylece sadece kendi katından indirilmiş olan hükümlere uyulmasını, ona muhalif olandan kaçılmasını emretmiştir. Allah katından indirlmiş olandan başkasına uyanın Allahdan başka dostların peşinde koşmuş olacğını açıkça belirtmektedir157.
(157) İlam’ül-Muvakkiin, İbn’ül-Kayyum el-Cevzi, C: 1, S: 53.
Böylece Kuranı Kerim islam hukukunun hükümlerine açıkça veya zimnen muhalif olan islam hukukunun genel prensiplerine ve teşri ruhuna aykırı düşen herşeyi kesinlikle yasaklamıştır. İslam hukukunun dışıda bir hükme başvurmayı nehyetmiş, böyle bir davranışı sapıklığa götüren heveslerin peşine koşmak olarak kabul etmiş kendine ve başkalarına zulmedip Allah indirdiği hükmü inkar ederek Allahdan başka dostlar edinmeyi sapıklık olarak nitelemiştir.
II- Şurası muhakkak ki Allahu Teala bir mü’minin Allahın indirdiği hükmünden başak bir hükme rıza göstermesini veya Allahın indirdiğinden başka bir hükümle hükmolumasını asla kabul etmez. Aksine yüce Allah kendi hükmünden başka her hükmü reddetmeyi emretmiş, ve kendi hükmünden başka hükümlere rıza göstermeyi derin bir sapıklık ve şeytanın peşinde koşmak olarak kabul etmiştir. işte bunun ifadesi:
“Sana indirilen Kur’ana ve sennden önce indirilen kitablara iman ettik, boş iddiada bulunanlara bakmasın! O azgın şeytana mahkeme olmak istiyorlar. Halbuki onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok uzak bir sapıklığa düşürmek ister.” (Nisa: 4/60)
Şu halde kim Allahın indirdiği ve Resulünün getirdiğinden başka bir hükümle hükmederse tagutla hükmetmiş olur. Tefsir istilahına göre, tağut; kula haddini aşırtan her türlü rehber, mabut ve liderdir. Her kavmin bir tağut’u vardır ve bu Allahdan ve Resulünden başka hükmüyle hükmettikleri kimsedir. Veya Allahdan bir delil olmadan Allahı bırakıp ona ibadet etikleri nesnedir. Yahut da ona itaatın Allaha itaat gibi bir anlam taşıdığını bilmedikleri halde onun peşinde koşmaktır. Kısacası Allaha inanan bir kimsenin Allahdan başkasına inanması olacak şey değildir. Öylelyse Allaha inanan birinin Allahdan başkasının hükmünü kabul etmesi de mümkün değildir158.
III- Yüce Allah gerek erkek gerekse kadın mü’minlere Allahın ve Resulünün isteklerinden başka bir şey isteme hakkını vermemiştir. Kim bunun dışına çıkarsa kalbinde iman yolu bululmayan sapıklar zümresine girer. İşte bunun delili:
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkekle müş’min bir kadnı için, kendi işlerinden, Allahın ve Resulünün hükmüne aykırı olanını seçmek hakkı yoktur. Kim Allaha ve Resulüne isyan ederse,y muhakkak açık birsapıklık etmiş olur.” (Ahzab: 33/36)
Şu halde Allah; Resulüne indirilene ittiba etmeyi emredip ondan başkasına ittiba etmeyi yasakladığı için bir mü’minin Allahın indirdiğinden başkasına rıza göstermesi olur şey değildir. Eğer o Allahın indirdiğinden başkasına rıza gösterir ve onu tercih ederse, artık onun mü’min vasfı kalmaz, imansız biri olur159.
(158) İlam’ül-Muvakkin, C: 1, S: 57.
(159) İlam’ul Muvakkin, C: 1 S: 56.
IV- Allah; mü’minlerin; sözleriyle fiilleriyle veya herhangi bir konudaki görüşleriyle Hz. Peygamberi geçmelerini yasaklamıştır. Hatta seslerini peygamberin sesinden fazla çıkarmalarını da haram kılmıştır. İşte ayeti celile:
“Ey iman edenler, Allahın ve Resulünün önüne geçmeyin, Allah’dan korkun. Çünkü Allah herşeyi işitir, herşeyi bilir.” (Hucurat: 49/1)
Yani Peygamber, konuşuncaya kadar siz konuşmayın, Resul buyuruncaya kadar siz buyurmayın, Resul açıklayınca kadar siz açıklamayın, Resul bir konuda hükmünü verinceye kadar siz bir başka buyruğa ittiba etmeyin. İşte bu sadedde bir başka ayeti celile:
“Ey iman edenler. Seslerinizi Resulün sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize bağırır gibi, ona bağırmayın. Haberiniz olmadan amellerinizi boşa çıkmış olur.” (Hucurat: 49/2)
Şu halde mü’minlerin seslerini Resulün sesinden fazla çıkarmaları amellerinin boşa gitmesine sebeb olursa, onun görüşünden başka bir görüş, bir zevk bir idare ve bilgi ortaya koyduklarını iddia edecek olanların bu, amellerinin boşa gitmesi için daha büyük bir neden olmaz mı?
Şanı yüce olan Allah buyuruyor ki:
“Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah ve Resulüne iman etmişler ve toplu bir işte bulundukları vakit de Peygamberlerinden izin almadıkça bırakıp gitmezler. Doğrusu Allaha ve Resulüne iman eden kimselerdir bunlar... Bu bakımdan bazı işleri için senden izin istediklerinde sen de onlardan dilediğin kimseye izin ver. Onlar için Allahdan mağfiret dile. Şüphe yok Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (Nur: 24/62)
Mademki bu ayeti kerimede yüce Allah; mü’minlerin Resulle beraber olduklarında ondan izin almadan gidemiyeceklerini belirtmektedir, öyleyse Resulün buyruğu dışında bir söz , bir davranışa, ilmi ve siyasi bir ekole bağlanmamaları gerekir. Resulün vefatından sonra onun izni demek, gittikleri yolun Resulün yoluna uygun olup olmaması dememktir. Eğer takib delin yol Resulün yoluna uyarsa Resulden izin almışlardır. Uymazsa veya onu zıddı bir yola giderlerse imanla bağları kopmuştur, yaptıkları boşa gitmiştir, dünyalarını da, ahiretlerini de yitirmişlerdir160.
(160) İlam’ül-Muvakkin, C: 1, S: 58.
V- Yüce Allah açkıça verilecek hükmün kendisinin inzal buyurduğu hükme uygun olmasını emretmekte,Allahın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin ise kafir, zalim veya fasık olduğunu belirtmektedir. Bu hususda Maide suresinde şöyle buyurulmaktadır:
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kafirlerin kendilerindir.” (Maide: 5/44)
“Kim Allahın indirdiğiyle hükmetmezse iste onlar zalimlerin kendileridir.” (Maide: 5/45)
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıhların kendileridir.” (Maide: 5/47)
Müfessirler arasında ittifakla kabul edilmektedir ki, bizden evvel geçen milletler bir takım hükümler ihdas ederek, Allahın uymalarını emrettiği, hükümleri terketmişlerdir. Bunun üzerine Allah onları kafirler, zalimler ve fasıklar zümresine sokmuş, kafir, fasık ve zalim olarak kabul etmiştir.
Keza müfessirlerce ittifakla kabul edilmiştir ki, müslümanlardan herhangi bir kimse Allahın indirdiği hükümlerden başak hükümler ihdas eder ve Allahın nidirdiği hükümlerin doğruluğuna inanmayarak ve tevil yollarına başvurmadan onun bütününü veya bir kısmını terkederse o kimse, Allahın bu fiilleri işleyenler için koyduğu hükmün muhatabı olur. Şöyle ki; Hırsızlık, iftira veya zina gibi suçlarda Allahın hükmünü bırakıp da ondan daha üstün olarak kabul ettiği, insanların hükümlerini benimserse, o kesinlikle kafir olur. Ancak inkarın dışında başka bir sebebden dolayı Allahın bu konularda koyduğu hükümlerle hükmetmezse o zalim olur, eğer uyguladığı hükümde bir hakkı çiğniyor adaleti terkediyor veya eşitliği bozuyorsa, o kimse de fasık olur161.
(161) El-Menar, C: 6, S: 405. Ruh’ül-Meani, Alusi, C: 6, S: 145. Taberi, C: 6, S: 119. Kurtubi, C: 6, S: 150.
İşte Allahın yolundan insanları alıkoyan ve Allahın katından gelenlerle ona muhalif olanları birleştirmeyi çalışanlar hakkında bizzat Allah’ın verdiği hüküm:
“Onlara Allahın indirdiği Kur’ana ve Resulün hükmünü gelin denildiği zaman munafıkları görürsün ki, senden düşmanca bir dönüşte yüz çevirirler. Ellarinin yaptığı yüzünden başkalarına bir musibet geldiği vakit halleri nasıl olur? Sonra sana gelip Allaha yemin ederler ki; “bizim maksadımız ancak güzel bir şekide iki hasmın arasını uzaklaştırmaktı. Onlar öyle kimselerdir ki; kalblerinde olanı ve yalan yere yeminlerini Allah bilir. Onun için özürlerini kabulden yüz çevir.” (Nisa: 4/ 61-63)
VII- Yüce Allah yeminle bildirmektedir ki; iman ancak müslümanların kendi aralarında cerayan eden, büyük küçük, önemli önemsiz her meselede Resulullahı hakem tayin etmeleriyle gerçekleşebilir. Ayrıca sadece Resulü hakem tayin etmekle imanın ispat edilmiş olamıyacağını, bunun yanısıra mü’min olabilmeleri için peygamberin hükmünden sıkıntı ve zorluk duymamalarını, onun hükmüne kendilerini teslim etmelerini de şart koşmuştur. Şüphesiz Allahın Resulü Allah katından indirilen başkasıyla hükmedecek değildir. Öyleyse bir insanın mü’min olabilmesi için Allahın indirdiği ile hükmetmesi gerekir. Sadece bununla da kalmaz. Allahın indirdiği hükmün hükümlerin en doğrusu, en üstün ve en iyisi olduğunu kabul etmesi icabeder.
Başkaları diğer hükümlerin Allahın hükmünden üstün olduğunu söyleseler de mü’min asla böyle bir görüşü benimsemez. Çünkü mü’min; ancak Allahın ve Resulünün emrine tam olarak itaat ettiği, bütünüyle bağlandığı takdirde mü’min olabilir, aksi takdirde mü’min olamaz. İşte Allahın bu konudaki hükmü:
“Rabbin hakkı için, onlar aralarında verdiğin hükümlere nefisleri hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 4/65)
İslam hukukçuları bu ayeti delil getirerek Allahın veya Resulünün emirlerinde herhangi birisini reddeden kişinin islamdan çıkacağını ifade etmektedirler. Bu red ister kuşku bakımından olsun, ister kabulde teslimiyyet bakımından olsun netice değişmez. Nitekim sahabeler zekat vermeyenlerin dinden çıktıklarına hükmetmişlerdir. Zira Allah; Resulünün getirdiği hükmü kabul etmeyenlerin ve onun verdiği hükme rıza göstermeyenlerin iman ehli olmayacaklarını açkıça belirtilmiştir163.
(163) Ahkam’ül-Kur’an, Cassas, C: 2, S: 214, S: 214. İlam’ül-Muvakkin, C: 1, S: 57-58.
VIII- Şunu bir gerçek olarak kabul etmek gerekir ki, islama aykırı herşey müslümanlara haramdır. İsterse bu islam dışı olan şeyi hakim kitleler emretsin veya normal telakki etsin. Çünkü islam hukukunda hakim zümrelerin; verdikleri hükmün, islam hukukunun nasslarına uygun olması, onun genel prensipleri ve teşri ruhuyla müttefik olması gerekmektedir. Egemen zümreler bir şeyi normal kabul edip kendi selahiyetleri dışına çıkarak Allahın hükümleriyle uyuşmayan hükümler koyacak olurlarsa bunların yaptıkları iş; Allah katında onun haram olmasını önlemez. Bir müslümanın onlara uymasını yahut da o hükümlerle hükmetmesini mübah kılmaz. Aksine müslümanın, ister erkek olsun ister kadın, kesin olarak bunları benimsemeleri yasaktır ve müslüman fertlerin görevi: bunlara uymamak değil, karşı koymaktır.Keza görev başında bulunanların da bu hükümleri tatbik etmemeleri vacibdir. Çünkü yöneticilere itaat onları bağımsız kabul etmeyi gerektirmez. Onları itaat ancak Allah ve Resulüne itaatın içinde düşünülebilir. Yoksa mutlak manada itaat yoktur. Şu halde yönecilere itaat Allahın ve Resulünün emretmiş olduğu şeylerin hududu dahilinde vacib olur. İşte bunun delili:
“Ey iman etmiş olanlar, Allaha itaat edin, Resulüne ve sizden olan ülul’emre itat edin. Eğer birşeyde çekişirseniz, Allaha ve ahiret günüe inanıyorsanız onu Allaha bakımından daha güzeldir.” (Nisa: 4/59)
Bu ayeti celile ile yüce Allah, hem kendi buyruğuna, hem de Resulüne itaatı emretmektedir. Bu emri verirken de itaat fiilini hem kendisinden hem de Resulünden önce birer kere tekrar etmektedir ki, bu da Resulün buyruğunun ister Kur’anda belirtilen şekilde olsun, ister olmasın mutlak manada itaatı gerektirdiğini ima etmektedir. Çünkü Resul kendiliğinden bir şey yapmaz. O, Kur’anda açıklansın veya açıklanmasın Allah katından alldığını tebliğ eder. Fakat itaat fiili ulülemrin zikri anında tekrar edilmiyor. Halbuki Allah Resulünün kendine itaatından bansedilirken teker teker tekrarlanıyor da ülulemrde tekrarlanmıyor. bu da gösteriyor ki, ülulemre itaat ancak Allah ve Resulünün emrine itaat içerisinde düşünülebilir. Şu halde ülulemr olan kimse Allahın ve Resulünün emrinin dışına çıkacak olursa Allahın ve Resulünün buyruklarına uymadığı sürece ona uymak ve itaat etmak yoktur. Ülulemrin çıkardığı her hüküm de böyledir. Yani ülulemre itaat onları Allaha ve Resulüne itaatına bağlıdır. Ülulemr olan birisinin Allahın ve Resulünün hükümlerine uygun buyruklar çıkarması halinde ona itaat vacibdir. Ama Allahın ve Resulünün getirdiğinin dışında birşey emredecek olursa ona itaat ve bağlılık yoktur164.
(164) İlam’ül-muvakkii, C: 1, S: 51. El-Menar tefsiri, C: 5, S: 180 ve devamı, Şerh’ül-Kebir, C: 9, S: 57.
IX-Sünneti seniye ülulemre itaatın sınırını beyan etmiş, onların Allahın emirlerine aykırı emirler vermeleri halinde kendilerine itaat edilmemesini belirtmiştir. Allahın Resulü bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Allaha isyan konusunda hiçbir yaratığa itaat yoktur.”
Bir diğer hadisde ise şöyle buyurmaktadır: “İtaat ancak doğrudadır.”
Ülulemr olanlar hakkında da şöyle buyrmaktadır: “Kim kendiliklerinden size Allaha isyan etmeyi emrederse onu dinlemek ve emrine itaat etmek yoktur.”
Resul zamanında ordu kumandanlarından birisi emrinde bulunan askerlere komut verir, onlar ise kumandanın emrini yerine getirmekten kaçınırlar. Bunun üzerine kumandan bir odun yığını yapmlarını emreder ve sonra odunu ateşler. Emrindeki askerlerine der ki: “Resul sizin bana itaat etmenizi dinleminizi emretmedi mi?” Onlar “evet” deyince der ki: “Ben sizin bu ateşe girmenizi emrediyorum.” Yani öbür dünyada da ebediyyen cehennem ateşinde kalırlardı. Bunu söylerken Resul onların kumandanlarının emrine itaat etmek ve bu emre itaatın vacib olduğunu kabul etmek gibi bir durumu gözönünde buludurduklarını pek iyi biliyordu. Fakat iyice düşünemeyip Allahın emirlerine isyan konusunda hiçbir kimseye itaat olmayacağını akıl edemedikleri için ebediyyen cehennem ateşine müstahak olacaklarını ifade buyurmuşlardır. Bir konuda şüpheye düşüp aklını kullanamamanın neticesi bu olursa,açıkça peygemberin ve Allahın emirlerine karşı olan buyruklara itat edenin hali ne olur?
X- Allahın Resulünün vefatından sonra islam ümmeti ülülemre itaatın ancak onun Allahın emirleri dairesinde hareket etmesi halinde gerektiği hususunda icma etmişledir. İşte Allah Resulünün halifesi Ebu Bekir! kendisine biat edildikten sonra şöyle hitab ediyor, müslümanlara: “Ben Allaha itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat edin, ben Allaha isyan edersem sizin bana itaat etmeniz gerekmez.” Büyük halife kendisine itaatın Allaha itaata bağlı olduğunu belirtmiş ve bunu bir hüküm olarak vazetmiştir. Öyleyse halife de olsa başa geçen kimse Allahın hükmünün dahilinde hareket ettiği müddetçe ona itaat gerekmektedir. Ama bu hududun dışına çıkarsa ona itaat yoktur ve dinlemesi gerekmez. Bilahare gelen islam müctehidleri ve fakihleri de ülulemre itaatın ancak onun emirlerine uyması halinde gerekli olduğunu buna karşı emirlerde itaatın gerekmiyeceği hususunda icma etmişlerdir165. İslam hukukçuları arasında “yaratıcaya isyan konusunda yaratılanlara itaat yoktur” prensibine kavlen ne de itikaden bir ihtilaf vardır. Yöneticilerin zina gibi, sarhoşluk gibi yasaklanmış olan bir hükmü normalleştirmeleri, Allahın koyduğu hududu ve şeri hükümleri ortadan kaldırmaları, Allahın kendilerine müsaade etmediği konularda hüküm verme gibi davranışlarının hiçbirisine itaatın gerekmeyeceğini, aksine bunun küfür ve irtidat olduğunu kabul etmişlerdir. Keza dinden çıkmış (irtidad etmiş yöneticilerin karşısına çıkmak her müslümanın boynunun borcudur. Bu gibi kimselere karşı çıkmanın en alt derecesi ise buyruklarını dinlememek ve Allahın emrine karşı olan yasakları çiğnemektir166.
(165) Şerh’ül-kebir, C: 9, S0 341. Şerhi Derdir, C: 4, S: 218. el-Mühezzeb, C: 2, S: 189. Haşiyetü ibn Abidin, C: 3, S: 429.
(166) El-Menar tefsiri, C: 6, S: 367. Ahkam’ül-Kur’an, Cassas, C: 2, S: 214. Ruh’ül-meani tefsiri, Alusi, C: 5, S: 66 ve sonrası.
XI- İslam hukukunda yöneticilerin -daha önce belirttiğimiz sebeblerden dolayı- mutlak bir hüküm koyma yetkisi mevcut değildir. Yöneticilerin teşri hakkı ancak iki noktaya münhasırdır:
a) İslam hukukunun koyduğu hükemlerin tatbikini temin maksadıyla bir takım pratik hükümler çıkarmak.
b) Toplumu düzene sokmak, nizamı korumak ve ihhtiyaçlarını- islam hukukunun genel prensipleri içinde- telafli etmek için bir takım hükümler vazetmek. Bu hükümler ancak islam hukukunun söz konusu etmediği konularda olabilir. Yani Kur’an ve sünnette hakkında hususi bir hükmü bulunmayan kanulara dairdir. Aksi taktirde hakkında hüküm bulunan konularda böyle bir düzenleme yetkisi yoktur. Ayrıca bu iki durumda da çıkarılan hükümlerin islam hukukunun genel prensiplerine ve teşri ruhuna uygun olması herşeyden önce şarttır. Çünkü çıkarılan bu hükümler islam hukukunun genel plrensilerini tatbiki maksadıyla vazolunmaktadır. Öyleyse gerçekte bu hükümler islam hukukunun pratikteki bir başka nevinden öteye gitmemektedir.
XII- Yöneticiler yukarda belirtilen tarzda sınırlı olarak yasama yetkilerini kullanırken bunu ya Resulün halifeleri olarak kullanırlar veya islam toplumun temsilcileri olarak. Şayet bu yetkiyi Resulün halifeleri olarak kullanırlarsa bu durumda Resulun getirdiği hükümlerin dışına çıkma imkanları bulunmayacaktır. Çünkü Resulün yerine geçmek ve halife olmakla getirmiş olduğu hükümleri tatbik etmeyi kastetmektedirler. Şayet islam tolumunun temsilcileri olarak kullanıyorlarsa o toplumun inandığı ve kabul ettiği değerlerin dışına çıkmamaları gerekir. Aksi takdirde temsilcilik hududlarının dışına taşmış olurlar. Çünkü toplum onları dinin buyruklarını yerine getirmek ve inandığı değerler etrafında hüküm vermek için seçmiştir. Şu halde devleti yönetenleri hangi yasama yetkisine dayanırlasa dayansınlar, İslam hukukunun dışına çıkma yetkileri yoktur.
XIII- Daha önce de belirttiğimiz gibi müslümanların anayasası islam hukuk sistemidir. Öyleyse bu anayasaya uygun olan herşey doğrudur, buna aykırı olan herşey ise batıldır. Yasama konusunda görüşler ne kadar değişirse değişsin, zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin bu hüküm değişmez. Zira islam hukuku Allah katından Resulunun diliyle insanlığa gelmiş olan her zaman ve mekanda uygulanması gerekli olan bir sistmedir. Öyleylse onun uygulanması zamanla sınırlı değildir. Şahıslara, nesillere ve ırklara münhasır değildir. Hükümleri ortadan kaldırılıncaya veya neshedilinceye kadar tatbiki gerekir. Hükümlerinin insanlar tarafından ortadan kaldırılması veya neshedilmesi ise mümkün değildir. Zira islam hukukundaki temel kaide hatta insanlar tarafından konulan hukukunda bile ana prensip, hukuki hükümlerin ve prensiplerin ancak benzer güçte veya daha güçlü hükümler tarafından neshedileceği hususunda müttefiktir. Yani yasama yetkisine haiz bir kurul tarafından veya yasayı koyan şari tarafından sadır olan herhanagi bir hükmün ortadan kaldırılması söz konusu olunca neshi istenen hükmün sudur ettiği yetki kaynağından aynı derecede veya daha kuvvetli bir hükmün sudur etmesini gerektirir. Yani islam hukukuna göre bir hükmün neshedilebilmesi için onu Kur’an veya sünnetin neshetmesi gerekir. Öyleyse Resulden sonra vahiy kesildiğinden Kur’an ve sünnet bulunmayacağı için islam hukukunun getirdiği hükümleri lağvetme veya neshetme yetkisi kimseye tanınmış değildir. Tabiatıyla bizim beşeri yasama kurumlarımızda çıkarılan herhangi yasanın Kur’an ve sünnetin kuvvetine veya Allah ve Resulunun teşri yetkisine haiz bulunduğunu söylemek elbette ki kimsenin öne sürebileceği bir fikir değildir. Yasama ve yürütme kurulları ancak tatbik ve tanzim yetkisine haizdirler, teşri yetkisi ise Allah ve Resulune aittir. Allah’ın Resulunun vefatıyla teşri yetkisi son bulmuştur ve bir daha bu konuda bir değişik yapma imkanı kalmamıştır. Tatbikat ve tanzimatla alakalı olarak yönetcilere tanınmış olan yetki ise Allah ve Resulunun koyduğu prensiplerin tatbiki mahiyetinde; kanunlar, yönetmelikler ve tüzükler yayınlama konusuna münhasırdır. Bunlar Allah’ın ve Resulunun koyduğu hükümlere uygun olarak toplumu yönetebilir ve düzene sokabilirler.Yüce Allah temel hukuki hükümleri vazetmiş ve bunları Reulunun lisanıyla bize göndererek ana hükümler olduğunu belitmiş, yöneticilerin bunları olduğu gibi tatbik etmelerini buyurmuştur. Bunun yanısıra yöneticilere bu esaslar doğrultusunda toplumu tanzim etme yetkisini vermiştir. Bunlar bu görevin ifası için belirli yönetmelikler, kanunlar, tüzükler ve kararlar çıkarabilirler. Ancka bunlar sözünü ettiğimiz temel prensiplerin hududu dahilinde yapmaları gerekir. Yoksa hiçbir durumda yöneticilerin bu ana hükümleri ortadan kaldırmaları ve tatbikini durdurmaları yetkisi yoktur. Çünkü bu onların gücünün haricindedir, kudretlerinin dışındadır.
Yukardan beri anlattıklarımızı kafalarımıza yerleştirebilmek için yaklaşık bir örnek vermemiz gerekirse, diyebiliriz ki; islam hukuku insanlar tarafında yapılan hukuk mesabesinde olarak kabul edilecek olursa, yasama kurullarının çıkardıkları hükümler bu temel hukuki kuralların (anayasa) tatbikini temin etmek için çıkarılan yönetmelik ve kararlar mahiyetindedir. Veya daha açık bir ifadeyle şöyle diyebiliz: İslam hukuku insanlar tarafından yapılan anayasalara benzer. Yasaka kurallarının çıkardıkları hükümer ise anayasal esaslar içerisinde olmak mecburiyetinde bulunan, anayasanın dışına çıkamayan kanunlara benzerler. Eğer yasal kurallar tarfında çıkarılan kanunlar anayasanın dışna çıkacak olursa geçersiz ve batıl sayılır.
Bütün bunları özetleyecek olursak diyebiliiz ki yöneticilerin çıkardıkları kanunlar, layihalar ve kararlar Kur’an ve sünnetten mertebe bakımından daha aşağıdır. Öyleyse daha aşağı derecede olan bir kanunun daha üst derecede olan bir kanunu ortadan kaldırması imkansızdır.
XIV- Mısır anayasası Mısır devletinin resmi dininin islam islam olduğunu hükme bağlamıştır. Bunu demektir ki Mısır dvletinin üzerinde oturduğu anayasa islamdır. Yasal dayanağını islamdan alır. Verdği hükümlerin neticesi ona racidir. Hakim anayasanı kendine tanıdığı emirleri uygular, yasakları koyarken bu dinin esasını gözetmek zorundadır. Mısır anayasında bu hükmün mevcut olması -ki, diğer kanunlara, yasama kurumlarına göre çıkan hükümlere nisbetle anayasa ilk ve temel kanundur- hakimin direktiflerinde ve hükümlerinde islam hukukunun hükümleriyle kayıtlı olmalsı gerekir. Öyleyse anayasamızda Mısır devleti müslüan bir devlettir diye bir hükmün bulunması demek bizim çıkardığımız kanunlarla devlet politikamızda, öğretim sistemimizde, iç ve dış nizamımızda, kısacası her türül faaliyetlerimizde islam hukukunun hükümlerne uymak mecburiyetindeyiz demektir. Onun helal kıldığını helal, haram kıldığını haram tanımak zorundayız. İslam hukukunun temel prensiplerinin ve teşri ruhunun dışına çıkan kanun ve yönetmelikleri yapmamamız gerekir.
Biz bu anayasal hüküm söz konusu ederken Mısır’da islam hukukunun hükümlerinin tatbikinin gerekli olduğunu ve ona muhalif düşen hükümlerin iptal delimesi gerektiğini söylemek üzere kendimize bir yasal dayanak bulmak kastı gütmüyoruz. Sadece bu anayasal hükmün gereğini açıklamak istiyoruz. Yoksa bizim için Mısır anayasasının islam dini olarak kabul edip etmemesi hiçbir değer ifade etmez. Zira bir anayasasının islamı din olarak benimseyip benimsememesi aslında hiçbir önemi haiz değildir. Sadece bu noktada islam dinin hükmü ve realiteler bakımından gözönünde bulundurulması gereken bazı hususlar vardır. İslam dininin hükmüne göre, müslümanların, islamdan başka hüküm alacakları bir kaynak yoktur. Müslümanın anayasası, temel kanunu Allah’ın koyduğu hükümlerdir. İnsanlar tarafından konulan hükümlerde buna karşı olan herşey, ister anayasa adı verilsin, ister kanun denilsin, ister tüzük denilsin ister yönetmelik denilsin, ister kararname denilsin, ister emir denilsin veya bizi bilmediğimiz başka adlardan herhangi bir isim verilsin batıldır, geçersizdir. bunların varlığını islam hukuku ancak kendi teşri ruhuna ve genel prensiplerine uygun olma halinde kabul edebilir aksi takdirde kabul etmez.
XV- İslam hukukunun Kur’an ve sünnete karşı olan veya bir başka deyimle kendi temel hükümlerine aykırı düşen her hükmü batıl kabul etmesi günümüzde beşeri hukukun tatbikat sahabına koyduğu bütün üllkelerde kabul edilen ve benimsene bir ölçüdür. Bütün devletler yasası bu hükmü benimsemekle beraber tatbikinde değişik yollar izlemektedirler. Medeni ülkelerin çoğu anayasaya aykırı olarak çıkarılmış olan, kanun, kararname ve tüzüklerin iptal edilmesi gereğinde birleşmektedirler. Çünkü onlara göre anayasa o ülkenin yasal tek dayanağıdır. Öyleyse herhani bir kanunun, yönetmeliğin ve kararnamenin anayasaya aykırı olarak çıkmaması gerekir. Ayrıca anayasada tadilat yapılması belirli şartlara bağlıdır. En azından parlamentoda üçte iki çoğunluğun temin edilmesi gerekir. Halbuki bu şart diğer kanunarın çıkmasında gerekli değildir. Şu halde anayasayı düzenleyen ve hazırlayan yasal kurul, kanun ve kararnameleri çıkaran yasal kuruldan daha üst dereeye haizdir. Medeni ülkelerden az bir kısmı ise anayasaya aykırı her hükmün mutlak anlamda iptal olunacağını tezin ikabul etmektedirler. Onlar kanunlardan daha aşağı olan karraname, tüzük ve yönetmelikleri birbirinden farklı görmektedirler. Bir kanun kanuni şeklini riayet edilerek çıkarılırsa o kanun kabul görmektedir. İsterse bu kanun anayasaya aykırı olsun. Ancak yönetmelik, kararname ve tüzüklere gelince, anayasaka ve kanulara aykırı olarak çıkarıldığı takdirde kanuni şekline uygun da olsa iptal edilmektedir. Bu ölçüyü kabul edenlerin dayanağı şudur: Kanunlar derece bakımında anayasaya denk sayılırlar, zira kanunları çıkaran yasal kurul anayasayı çıkaran yasal kurulun aynıdır. Yetkileri her ikisinin de birdir. Halbuki yönetmelikleri, kararname ve tüzükleri çıkaran kurulları ve yasaları çıkaran yasal kurulların daha aşağısında bir yetki derecesine haiz olan kurullardır167.
(167) Bkz. Ceza kanunu şerhi, Dr. Kamil Mersa ve Dr. Sait Mustafa, S: 109 ve devamı. Ceza Hukuku Ansiklopedisi, C: 5, S: 588 devamı. Ceza Hukuku, Ali Bedevi, S: 105.
Beşeri hukuku uygulayan ülkelerde -anayasaya ayrılık durumunu mutlak manada kabul eden ve sınırlı olarak kabul ederek anayasaya aykırı kanunların iptal edilmesini benimseyen görüşler bunlar. Biz aynı hükümleri gerek mutlak manada, gerekse sınırlı olarak islam için kulanacak olursak islam hukukuna aykırı olan her hüküm, ister şekil bakımında kanuni ölçülere uygun olarak çıkarılsın, isterse çıkarılmasın iptal edilmek zorundadır. Çünkü müslümanların anayasası islam hukukuna göre islamın kendisidir. Bu anayasayı koyan kainatın haliki olan ulu Allah’dır. Öyleyse yüce Allah’ı yasal hükümleri koyan insanlara denk olarak kabul etmek imkanı yoktur. Dolayısıyla anayasalara aykırılık, yüzünden iptal teorisini medeni ülkelerdeki mutlak ve sınırlı çerçevede kabul etsek de netice aynıdır.
Bu noktayı bitirmemiz gerekir ki, beşeri hukuk anayasaya aykırılık durumunda iptal prensibini ancak 100 yıldır kabul etmektedirler. Halbuki İslam hukuku beşeri hukuktan çok önce, evet on iki yüzyıl önce bu prensibi kabul etmiştir. İslam hukukunda bu esasın hem beşeri hukuktan önce bulunması ve hem de beşeri hukukun onu en son döneminde yeni bir şeymiş gibi ortaya çıkarmış olması islam hukuku için bir övünç kaynağıdır. Görülüyor ki insanların bugün üzerine eğildikleri ve yasal kuralların aşırılığını önelemek ve dikta imkanını ortadan kaldırmak için yegane garanti olarak kabul ettikleri bir teori islam hukukunun asırlarca evvel getirdiği ölçülerden birisidir. İnsanlar şayet islam hukukundaki bu ve benzeri özellikleri bilmiyorlarsa suç islam hukukunun değildir elbette. Burada suçlu olanlar başka esasların hepisini öğrendikleri ve belledikleri halde islam hukukunu öğrenmem zahmetine katlanmayan müslümanlarındır.
XVI- İslam hukukuna aykırı olarak çıkarılan hükümlerin kanuni şekle uygun olarak çıkarılmaları onların konu bakımında mutlak manada batıl hükümler olmasını önlemez. Zira bir kanunun şekli bakımında tam olması konu bakımından eksik olmasını ve iptali öneleyemez. Çünkü şekil bakımından sağlamlık ve bütünlük haramı helal, batılı sağlam kılamaz. Bunun için hakimin islam hukukuna muhalif olan hükümleri -kanuni şekli bakımında uygun olarak düzenlenmiş de olsa- tatbik etmemesi gerekir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi