441- BEŞERİHUKUKTACEZATEORİSİ - Cilt2 1 - 441. Sayfa
441- BEŞERİHUKUKTACEZATEORİSİ
On sekizinci yüzyılın sonlarına kadar, beşeri hukuk, suçluya, katı ve şidetli bir gözle bakmaktaydı. Son derece korkutucu ve yıldırıcı olan cezaların ilkesi intikam ve teşhirdi. Hukuki cezalar arasında, yakmak, asmak, kulak, dil ve dudak gibi organları kesip koparmak, dağlamak demir zincirler vurmak, pranga, sürgün, dövmek ve hapsetmek gibi eylemler vardı. Ve genellikle cezalar suçlarla orantılı değildir. Bazı cezalar son derece ağırdı. En basit suçlar için ölüm cezası verilebilirdi. Mesela İngiliz yasaları onsekizinci yüzyılın sonuna kadar iki yüze yakın suç için idam cezası vermekteydi. Bunlar arasında bir şilinden fazla değer taşıyan şeylerin çalınması da vardı. Fransız yasaları da çoğunluğu adi suç olan 215 fiile ölüm cezası uygulamaktaydı.
Beşeri hukuk, yaşayan insanlar gibi “ölü” leri, hatta hayvanları ve cansız maddeleri bile sorumluluk ve ceza konusu yapıyordu. Hem canlı insanların, hem de ölülerin hayvanların ve katı maddelerin yargılanabileceğini kabul ediyordu. Duyan ve üzülen düşünen ve akleden yaşayan insanları cezalandırmayı uygun gördüğü gibi üzüntü ve duyarlığını yitirmiş, düşünce ve akıl dünyasından çoktan uzaklaşmış ölü bedenleri hatta hayvanları bile tecziye ediyordu. Kendisini savunma gücünden yoksun donuk maddeleri suçlayabiliyordu.
Beşeri hukukun ceza ilkesi suçludan intikam almak ve başkalarını korkutmaktı. Bu düşünce, katı kanun maddelerinin konulmasını gerektiriyordu. Bu maddelere göre, suçlunun kulağı ve burnu, ibret olsun diye kesiliyor, bedeni şekilden şekile sokulabiliyordu. Ölüler hayvanlar ve cansız maddeler yargılanıyordu. Söylemeye gerek yok ki bu gibi maddeler yargılama sonucundan kesinlikle haberdar değildi. Cezanın farkında bile olamazlardı. Hayvanlar, mahkemede alınan kararların sonucunu bilmiyorlardı ama ızdırab ve acısına katlanıyorlardı. Düşünce yeteneği olmayan bir hayvanın suçlanması ne anlam taşır? Fakat önemli olan bunlar değildi. Maksad, insanları korkutmaktı. Ve intikam duygusunu ruhlara iyice yerleştirmek için çevreye korku salarak cezalar vermekti. Ölüler, hayvanlar ve katı maddeler de bu cezalardan kendilerini kurtaramazlardı.
Onsekizinci yüzyılın filozof ve sosyologları ceza hukukunun dayandığı bu kuralları yıkmaya çalıştılar. Bunun yerine bir başka kavram getirmek istiyorlardı. Mesela Jean Jacqusseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde bu konuyu ele alıyor ve cezadaki amacın toplumu suçlardan korumak ve başkalarına eziyet verilmesini önlemek olduğunu savunuyordu. Beccaria da cezada savunma hakkı gereği üzerinde duruyor, amacın başkalarına engel olamk ve suçluyu uslandırmak olduğunu belirtiyordu. Fransız Devrimi’nin ileri gelen kişileri bu görüşlerin etkisinde kalmıştı. 1791 yılında çıkan Fransız yasaları yukardaki fikirlerin izlerini taşır. Daha sonra Bentham gelir. Ve cezanın topluma yararları üzerinde durur. Toplumu koruduğunu açıklar. Suçluyu uslandıramk ve başkalarına engel olmak amacı gütmesi gerektiğini belirtir. Zamanla Kant’ın düşünceleri geçerlilik kazanır. Kant, cezayı adalet olarak tanımlar. Bazı düşünürler pragmatist düşünce ile adaletçi görüş arasında bir uyum sağlayarak şöyle derler:
“Ceza, gerekli olandan fazla olmamalı ve adaletin hoşgörüsünü aşmamalıdır.”
Bu görüşler, suçlunun kişiliğiyle ilgilenmeyip sadece suça dikkat ederek, suçun ağırlığına ve toplum üzerindeki etkilerine bakmaktadır. Bunun için suç probemini uygun bir çözümüne kavuşturabilmiş değildir.
Daha sonra ilmi teori veya İtalyan Teorisi adı verilen düşünce ortaya çıktı. Bu görüş, suçu bütünüyle ihmal ederek suçlunun kişiliğine göre hüküm verimesi ilkesine dayanır. Bu teorinin taraftarları, suçlunun kafa yapısına, bünyesine, tarihine ve önemine göre ceza verilmesini savunurlar. Suç işlemeye müsait bir karaktere sahib olan kişiyi, işlediği suç basit de olsa ebediyyen toplumdan uzaklaştırmak veya yoketmek gereğini öne sürerler. Suç işlemeyi alışkanlık haline getiren suçlu da doğuştan suç işlemeye uygun bir karakter yapısına sahib olan kişiler gidir. Şartların basit ve hafif cezalar verilmesi gerekir. İsterse suçları çok önemli olsun... Duygusal etkilerle suç işleyen kişilere ise ceza vermek gereksizdir.
İlmi teori adı verilen İtalyan teorisi de suç probleminin çözümlenmesi konusunda başarı kazanamamıştır. Çünkü suçluyu dikkate almakta ve suçu ihmal etmektedir. Ayrıca kesin ve farkedilebilir bir ayırım gözetmeksizin suçlular arasında farklı değerlendirmeler yapmaktadır. Bazılarını cezasız bırakırken, aynı suçu işleyen öteki kişileri en ağır cezalara çarptırmaktadır.
Sonradan gelen bir kısım hukukçular suçlunun durumunu dikkate almadan suça göre davranan ve ilmi teori adı verilen İtalyan sistemiyle suçu ihmal eden eski teorilerin başarısızlığını görmüş ve bunların dayandığı düşünceler arasında bir sentez yapmaya çalışmışlardır. Neticede yeni bir teori bulunmuştur. Bu teoriye göre, suçlara verilecek ceza iki esasa dayanmalıdır:
a) Uslandırmalı ve engel olmalıdır.
b) Suçlunun kişiliği gözönünde tutulmalıdır.
Ne var ki bu sentez de bir önceki teorilerden farklı neticeye varamamış ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çünkü bu görüş, çoğunlukla birbiriyel çelişen paradoksal iki düşünceye dayanır. Her cezada suçlunun kişiliğini göz önünde tutmak ve özellikle toplum nizamını ve ahlakını ilgilendiren önemli suçlarda toplumu korumak için uslandırma ve engel olma düşüncesine sarılmak genellikle gerçekleşemez. Toplumu koruma düşüncesi ön plana alınırsa önemli veya önemsiz suçlarda suçlunun kişiliğine dikkat imkanı kalmaz.
Bugün beşeri hukuk bilginleri arasında geçerli olan fikir, ezadaki amacın, suçlunun ıslahı, uslandırılması ve toplum içindeki eski yerine dönmesini sağlamak şeklinde özetlenebilir. Bununla beraber ikinci bir akım da cezaya, ıslahı kabil olmayan suçluları kökten yokedici ve ortadan kaldırıcı bir araç olarak bakmaktadır.
Üçüncü bir görüşün bağlıları ise cezanın TOPLUMU KORUMAK için bir vasıta olmasını, suç işlemeyi içinden geçirenleri işlemekten alıkoyacak bir korku unsuru olmasını öngörmektedirler. Devletlerarası ceza hukuku sempozyumunda bu görüş kuvvet kazanmış, Almanya aralarında olmak üzere Avrupa ülkelerini bu görüşü benimsemişlerdir.
Bu akımlar tamamen ya suçluyu nazari itibara alıp suçu ihmal etmekte ya da suçu nazarı itibare alıp suçluyu ihmal etmekte veya ikisin birleştirmeye çalışmaktadır.
İşte beşeri hukuk dünyasında geçerli olan muhtelif ceza teorileri bunlardan ibarettir. Bu teorileri gözden geçirdiğimizde görürüz ki hukukçular birbiriyle tamamen çelişen değişik yönlerde hareket etmektedirler. Görüşlerin farklılığı beşeri hukukta ceza persibi için değişmez bir ölçü koyma imkanını ortadan kaldırıyor. Bunun için her devlet; kendi özel menfaatine uygun veya bağlı bulunduğu ideolojisine muvafık prensip kabul etmiştir.
Öyle sanıyoruz ki, ceza hukuku konusudaki bu muhtelif görüşler ve akımlar devletlerarası ceza hukuku sempozyumununun toplanmasına vesile olmuştur. Bu sempozyumda alınan kararlar tecrübelerin gösteridği yolda daha iyi bir hedef tesbit etmek doğrultusundadır. Suçla savaş konusunda kuvvetli ve başarılı neticeler sağlayacak daha iyi bir ceza düzeni kurmayı gaye edinmektedir.
Beşeri hukukta kanun koyucular mümkün mertebe muhtelif görüş ve akımlar arasında birlik sağlamaya çalışmışlardır. Kesin çaraler ve ameliyelerle kendilerine yöneltilen tenkidleri etkisiz kılmaya çalışmışlardır. Bu konuda misal olarak Mısır Ceza kanununu alabiliriz. Mısır ceza kanununun görüşünü imkanlar nisbetinde aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz.
a)Mısır ceza kanunu, cezadan maksat, toplumun korunmasıdır diyen görüşü ve prensibi kabul etmiştir. Koyduğu bütün cezalarda bu esası benimsemiştir. Buna göre ceza, suçlunun eylemini engelleyici ve başkalarının da aynı eylemleri düşünmesini önleyici ve uslandırıcı nitelikte olmalıdır.
Bir noktaya kadar Mısır ceza hukuku ilmi teoriyi benimsemiştir.
b) Hemen hemen bütün suçlarda suçlunun kişiliğini unutmamıştır.
Ve her suç için iki ceza kabul etmiştir. Cezalardan birisi diğerinden daha hafiftir. Ve her ceza için de iki hudud tayin etmiştir. Bu hudud arasında bir ceza prensibini uygun görmüştür. Cinayet suçlarında hakimlere bu cezalar arasında değiştirme yapmak yetkisi vermiş, ceza bir yıllık hapis süresini aşmadığı takdirde cezayı durdurma hakkını tanımıştır. Bu demektir ki, Mısır ceza kanunu suçlunun kişiliğini kabul etmiş ve cezayı ona göre koymuştur. Ancak hakimi cezanın seçimi ve takdiri konusunda suçlunun şahsiyetini dikkate almak bakımından tam olarak zorlamamıştır. Hakimlere suçlunun kişiliğini nazari itabare almak yetkisini tanımıştır. Eğer suçlunun şartları gerektirirse hakim bu şartı nazari itibare alır. Gerektirmezse dikkata almaz.
c) Mısır kanun koyucusu bu iki prensibi kabul etmekle beraber suçlunun kişiliğni dikkate almanın her suç içi -özellikle ağır suçlarda- iyi olmayacağını görerek bazı suçlarda hakimlerin belirli miktarını aşağıda ceza vermelerini yasaklamış bazı suçlarda da cezanın kaldırılmasını veya tatbikini durdurmayı istemiştir. 1928 yılında çıkan uyuşturucu maddeler kanununda bu prensibi kabul etmiştir. Keza 1941 yılında çıkan hile ve aldatma ile ilgili kanunla 1949 yılında çıkan ateşli silahlarla ilgili kanun bu niteliktedir. Mısır kanun koyucusu bu son prensibi kabul etmekle ceza kanunlarını bu prensip doğrultusunda yeniden yönlendirmek zorunluğunu duyacaktır. Buna göre toplum için hile, uyuşturucu maddeler kullanmak ve silah taşımakla ilgili suçlardan çok daha ağır olan konularda suçlunun şahsiyetini gözönünde bulundurmayı yasaklaması gereklidir. Ne var ki, Mısır ceza kanunu böyle bir yol tutmamış ve bu mantıki çelişki kötü bir sonuca vesile olmuştur. Öyle ki Mısır ceza kanunları hile, uyuşturucu maddeler ve silah taşımak konusunda cezanın durdurulmasını veya hafifletilmesini yasaklarken hiyanet ihtilas, rüşvet, öldürmek, hırsızlık, zina ve iftira gibi çok ağır suçlarda cezanın durdurulması veya tahfifini kabul etmiştir. Şüphesiz ki bu saydığımız suçlar toplumun yapısını emniyeti ve nizamı için hile, uyuşturucu maddeler ve silah taşıma suçlarından çok daha zararlıdır.
İşte teorik ve pratik bakımından beşeri hukukun ceza ile ilgili görüşleri... Buna göre beşeri hukuk cezada uslandırma ve suçlunun şerrinden toplumu koruma gayesi güdülmesini kabul ederken cezanın takdirinde suçlunun kişiliğini ihmal etmemeyi öngörmektedir. Modern yasalardan bir kısmında bazı suçlarda suçlunun kişiliğinin ihmal edildiği görülmektedir. Beşeri hukuk birinci noktada çok açık ve mantıklı olmakla beraber ikici ve üçüncü konuda tamamen karmaşık ve mantık dışı bir yol izlemiştir. Öyle ki her iki prensibin hangi noktaya kadar uygulanacağı henüz kestirilememiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi