Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

511- İSLAM HUKUKUYLA BEŞERİ HUKUK - Cilt2 1 - 511. Sayfa

511- İSLAM HUKUKUYLA BEŞERİ HUKUK

ARASINDA KARŞILIŞTIRMA

 

İslam hukukunda taaddüd nazariyesi için konulmuş bulunan sınırlar beşeri hukuktaki sınırların dayandığı esaslara dayanır. Suçlu ikinci suçunu işlediğinde mazurdur. Çünkü birinci suçtan dolayı cezalandırılmamıştır. Her iki hukuk sistemi de cezaların sınırsız olarak taaddüdünün akıl ve teşri mantığının kabul etmeyeceği feci sonuçlara varacağını kabul etmektedir.

İslam hukukuyla beşeri hukuk arasındaki bu ittifaka karşılık İslam hukuk taaddüd nazariyesini beşeri hukuktan daha derin bir mantıkla tatbik etmiş ve bu nazariyeyi belirli ölçülerde uygulamıştır. Bu dikkati tedahül nazariyesinin tatbikinde en iyi şekilde görmekteyiz. İslam hukuku tedahül prensibini mutlak manada almamış sadece bir tek suçun aynı türden olarak tekrar vukuu halinde uygulamıştır. Bir de muhtelif türden olduğu halde cezalandırılmalarında aynı gaye güdülmüş olan suçlara tatbik etmiştir. Bunun dışında kalan suçlara tedahül prensibini uygulamamıştır. Bunun nedenine gelince. Her suçun belirli bir cezası vardır. Bir suçlu herhangi bir suçu işler ve aynı suçu tekrar işleyerek yenilerse; bu yenileme bir önceki suçun cezasını çekmesinden önce varid olmuşsa suçlu için ilk cezasını çekmemesi bir mazeret olabilir. Bu takdirde cezanın üstüste binip taaddüd etmesinin manası yoktur. Ama suçlu muhtelif suçları işlemişse bu suçlardan birisinden dolayı cezalandırılmamış olması onun ikinci suçu işlemesinde mazeret olarak kabul edilemez. Çünkü her suç kendiliğinden yasaktır ve her suçun özel cezası vardır. Bir suç için konulmuş bulunan ceza; suçluyu bütün suçlardan alakoymak için vazolunmamış, bizzat o suçu işlemekten alıkoymak için vaz olunmuştur. Her suçun cezalandırılmasında diğerlerinde bulunmayan özel değerlendirme metodları kullanılmıştır. Mesela hırsızlık suçunun cezalandırılmasında suçluyu hırsızlıktan alıkoyacak değerlendirmeler göz önünde bulundurulmuş, sopa ve recm cezalarında ise suçluyu zinadan ayıracak ve uzaklaştıracak özel değerlendirmeler yapılmıştır.

Binaenaleyh iftira suçu için konulmuş bulunan ceza, hırszılık suçu için elverişli olamaz ve suçluyu sindirici çekindirici bir fonksiyon icra edemez. Hırsızlık suçu için konulmuş bulunan cezanın yerini tutamaz ve bu suçun önlenmesinde faydalı olamaz. Bu mantıki muhakemenin neticesi olarak muhtelif suçlardan dolayı mahkum bulunan suçlunun cezasının taaddüd etmesi gerekir ve suçlunun her tür suçtan dolayı ayrı ve özel ceza çekmesi icabeder.

İşte bu noktada beşeri hukuk İslam hukukuna muhaliftir. Beşeri hukuk, suçlunun herhangi bir suçtan dolayı cezalandırılmamış olmasını diğer suçları işlemesi konusunda mazeret olarak kabul etmektedir. Ona göre işlenen diğer suçlar aynı türden veya muhtelif türden olsun netice değişmez.

İslam hukukundaki tedahül naziryesi beşeri hukuk taki tedahül nazariyesinden çok daha geniştir. Çünkü beşeri hukuk tedahül prensibini bir tek halde o da suçlunun bir gayeyi gerçekleştirmek maksadıyla işlemiş olduğu birden fazla suçlarda ve bu suçlarında birbiriyle karşılanmaz bir şekilde bağlantılı olması şartıyla kabul etmektedir. Hukuk yorumcuları bu durum cezanın kesişmesi olarak nitelendirmektedirler. Onlara göre, cezanın en ağır olanı uygulanmaktadır. Ancak bu durum kesişme olarak değil tedahül olarak nitelendirmek daha doğru olur. Aslında kesişme, ceza hükmünden sonra varid olur. Tedahül ise hükmün verilmesinden önce ve sonra. Kanunun tedahül olrak kabul ettiği hal büyük bir noktaya kadar İslam huikukunun tedahül olarak kabul ettiği ikinci prensibe uymaktadır.

Beşeri hukuk tedahül prensini yukarda belirttiğimiz tarzda kabul etmekle beraber, tedahülün dayandığı esasta İslam hukukundan ayrılır. Beşeri hukuk, tedahülde suçlunun belli bir gayeyi gerçekleştirmek için suçları işlemesini esas alır ve suçların birbiriyle parçalanmaz bir şekilde bağlantlı olmasını öngörür. Ama İslam hukuku bu gibi durumda tedahülü esas alır, suçlar için konulmuş bulunan cezaların aynı gayeye muteveccih olmasını şart koşar. Bu ayrılık her iki hukuk sistemine hakim olan ruhu temsil etmektedir. Beşeri hukuk tedahül prensibini, suçlunun suçu işlerken plandığı gayeye bağlamaktadır. İslam hukuku ise tedahül prensibini kanun koyucunun kanun koyarken gözönünde bulundurduğu gayeye bağlamaktadır. Görülüyor ki beşeri hukuk bu noktada mantıki bir çelişki ve tutarsızlık içerisindedir. Halbuki İslam hukuku her yönden sağlam mantık silsilesine bağlı bulunmaktadır. Bu konuda İslam hukukuyla beşeri hukukun ayrıldıkları noktadan birisi de beşeri hukukun cezalar için en üst sınır çizmesidir ki ne kadar taaddüd ederse etsin bu sınırları aşmak imkanı yoktur. Ama İslam hukuku böyle bir sınır vazetmemiştir. Beşeri hukuk böyle bir sınırlamaya zorlayan zaruri nedenler vardır. Zira beşeri hukukta temel ceza; muhtelif nevileriyle hapis cezasıdır. Alelade hapisten tutun da ağır hapis, hapisle birlikte çalışma, muvakkat ağır hapis ve çalışma, gibi cezalar aslında hapis cezasının muhtelif şekilleridir. Eğer cezaların birden fazla olması halinde (taaddüd) bir ceza için belirli üst sınır çizilmeyecek olursa, muvakkat cezalar taaddüd halinde muebbet cezalara istihale eder. Ve mahkumun cezası bitmeden önce ömrü bitip tükenir. İslam hukukunda ise temel cezalar bir uzvun kesilmesi ve sopa cezlarıdır ki, bunlar tabiatı itibarıyla muvakkat cezalardır. Bir suçlu bu fiilleri ne kadar tekrarlarlarsa tekrarlasınlar sürekli ceza haline dönüşmesi imkansızdır. Bunun için de taaddüd halinde cezaların üst sınırının çizilmesini gerektiren zaruret mevcut değildir.

İslam hukuku her ne kadar tazir cezası olarak değerlendirdiği bazı suçlarda muvakkat hapis cezasını kabul etmişse de bu; tedahül nazariyesinin kararlaştırılmasından sonra hapis cezası için bir üst sınır çizme zaruret ve ihtiyacından dolayı değlidir. Böyle bir ihtiyaca gerek duymaz. Zira suçlu normal olarak birden fazla suç işlemesi halinde işlediği suçta ihtisas kasbedecektir. Bu durmuda bir tek suçu tekrar etmek veya birbirine benzer sulçarı işlemek gereğini duyacaktır. Bu takdirde suçlu birs uçu birkaç kerre işlerse,  bu suçtan dolayı tedahül nazariyesi uyarınca ancak bir kere cezalandırılması durumu bahis mevzuu olur. Mutemasil suçları işlediği takdirde bu suçların üç veya dört kerreden fazla tekarrürü mümkün değildir. Herbirinden dolayı özel ve ayrı bir ceza görmesi halinde bu cezaların tümünün hapis olması gereği sözkonusu olamayacağı için -hapis cezası verilmiş olması ihtimali gözönünde bulundurulsa bile- cezaların toplamı gayri makul bir sınıra baliğ olamayacaktır. Özellikle bazı İslam hukukçularının normal hapis cezalarında tüm olarak bir seneyi geçmemesi şartını koyduklarını ve bunu hapis cezası için en üst sınır olduğunu veya yöneticilerin hapis cezası için genelikle üç yılı en üst sınır olarak kabul etmelerini gözöününde bulunduracak olursak, verilen cezaların gayri makul noktaya baliğ olması söz konusu olamaz. Kaldı ki tedahül nazariyesinin ikinci kaidesi bu gibi hallerde cari olur ve ceza düşer. Zira aynı türden birbirine benzer suçların cezası genellikle bir hedefin korunması gayesine mebni olur. Binaenaleyh cezalar belirli bir gaye için konulduğuna göre bu takdirde muteaddit suçların cezası içiçe girecektir ki tedahül durum bahis mevzuudur.

İslam hukuku kesişme nazariyesini kabul konusunda hernekadar beşeri hukukla muttefik ise de tatbikat açısından aralarında büyük farklar vardır. İslam hukukunda kesişme teorisi ancak katl cezasıyla diğer suçların cezlarının birleşmesi halinde tatbik olunur. Beşeri hukukta ise kesişme teorisi hem bu durumda, hem de ağır çalışma cezalarıyla birlikte hürriyeti kısıtlayıcı diğer cezaların verilmesi halinde bahis mevzuu olur. Çünkü ağır çalışma cezası kendi müddeti miktarınca diğer hürriyeti kısıtlayıcı cezaları keser. İslam hukuku bu son durumu gerektiren bir takrir koyma ihtiyacını hissetmemiştir. Zira -daha önce desöyediğimiz gibi- İslam hukuknda hapis cezası hem temel bir ceza değlidir, hem desüresi kısadır. Üçüncü olarak serdettiğimiz nedenlerden dolayı hapis cezasının muebbet ceza halinde dönüşmesi imkanı yoktur. Bütün bunların ötesinde İslam hukuku hapis cezasını muteaddit ve değişik türden ceza olarak değerlendirmez. İslam hukukuna göre bütün hapis cezaları süresi mahdut olması hasebiyle aynı türden, aynı dereceden aynı neviden cezalardır.

İslam hukuku süresi belirli olmayan hapis cezasını kabul etmekle beraber, bunu mutlak olarak kabul etmiş ve mahkumun salıverilmesini; ıslahı hal etmesine ve bir kerre daha işlememek üsere tevbe etmiş olmasına bağlamamıştır. Şu halde İslam hukukunda hapis süresi için bir üst sınır çizmenin gereği yoktur. Mahkumun salıverilmesi tevbe etmesine bağlıdır. Tevbe edip ıslahı hal ettikten sonra hapishanede belirli bir müddet geçirmesinin gereği yoktur. Bu durumda ya tevbe eder vazgeçer ve ıslahı hal ederek hapisten kurtulur, yahut da ölünceye kadar hapishanede çürür kalır. Çünkü İslam hukukuna göre; mahkumun hapsedilmesinin maksadı toplumu onun şerrinden muhafaza etmektir. Mahkum tevbe ederek topluma kötülük yapmaktan vazgeçerse, tabiatı haliyle salıverilir. Tevbe etmezse ölünceye kadar toplumun onun şerrinden muhafaza edilmesi için hapiste kalır.