Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ÖLDÜRMEDE KISAS HAKKININ - Cilt2 2 - 163 179

ÖLDÜRMEDE KISAS HAKKININ

KULLANILMASI 

 

163- Kısas hakkına sahip bulunanlar:

 

İmam Malik’e göre, baba tarafından erkekler kısas hakkına sahiptir. Öylese, annenin, kardeşin, babanın, ninenin kısas hakkı yoktur. Çocuk ve torun öne alınınr. Sonra diğer yakınlar gelir. Erkek tarafından yakınlar, dede ve kardeşler, kısas hakkına velayette eşittirler. Her ikisi de diğeriyle aynı mertebededir. Kardeş çocukları mertebe bakımından dededen daha geridedirler. Çünkü o hepsinin babası hükmündedir. Dededen murat, yakın dededir ve o, derece bakımından kardeşlerle eşittir. Dedenin babası veya daha öteleri kardeşlerle bir olmaz. Keza, kardeş çocukları da yakın dedeyle aynı değildir530.

İmam Azam, Şafii ve Hanbel’e, göre, maktulun malına varis oan mirascılar, ister erkek olsun, ister kadın, kısas hakkına haizdirler. Kısas hakkına haiz olmak için fiilen birşeye varis olmaları şart değildir. Mesela, bir kişi öldürülür ve terekesinin hepsini hata edecek borçtan başka varislere birşey bıraksa da, bırakmasa da varis olması muhtemel olan mirasçıların hepsi kısas hakkına sahiptirler531.

(530) eş-Şerh’ul-Kebir’ Derdir S: 227.

(531) Bedai’üs-Sanai C: 7, S: 242 el-Muhezzeb C: 2, S: 196 el-İkna C: 4, S: 182.

İmam Şafii’nin mezhebinde daha başka iki görüş vardır ki birine göre kısas baba tarafından yakınları için, ikincisine göre de neseble varis olan içindir. Daha geniş bilgi için bakınız: Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 284.

İmam Malik’e göre, kadının kısas hakkına sahip olabilmesi için şu üç şartın bulunması gerikir.

a) Kız ve bacı gibi bir varis olmalıdır.

b) Derece bakımından, baba tarafından bir kişi ona müsavi olmamalıdır. Yani, kimse bulunmamalıdır. Bulunsa da, derece bakımından ondan daha geride olmalıdır. Hala, hala kızı veya bacı gibi. Buna göre, kız oğulla, bacı kardeşle beraberdir. Binaenaleyh bunlarda birisine erkek olduğu takdirde, af veya kısas hakkında söz düşmez. Babadan bir kardeşin kızkardeşleri bunun dışındadır. Onlara erkekle birlikte söz hakkı vardır. O, her ne kadar derece bakımından onlarla beraber ise de, kuvvet bakımından onlarda daha zayıftır.

c) derece bakımından asabiyet yoluyla varis olacak bir kişinin bulunduğu noktada bulunmalıdır. Binaenayh annenin bacısı, annenin kocası veya ninesi bunun dışına çıkar532.

(532) eş-Şerh’ul-Kebir’ Derdir C: 4, S: 229.

 

164- Varis kısas hakkına bütünüyle mi malik olur,

ortaklaşa mı?

 

Eğer varis bir tek kişiye, kısas hakkına bütünüyle, malik olur. Çünkü, ortağı yoktur. Ama varis birden fazlaysa burada iki görüş vardır.

Birinci görüş: Maliki ve Hanefilerin göürüşüdür ve Hanbeli mezhebinden de bu görüşe katılanlar vardır. Buna göre, kısas hakkı hervarisin ortaklaşa değil, bütünüyle hakkıdır. Delilleri ise, kısasın ölüme karşılık olmasıdır. Ölmekle ölü karşılığını alamamaktadır. Ancak bu hak onun varislerine düşmektedir. Binaenayh kısas hakkı evvela varislerindir. Yani, kısas hakkı öldürülen kişiye aid değildir. Çünkü, maktul hayatta bulunduğu sürece, bu hak eline geçmez. Ancak ölümüyle sabit olur. Kısas hakkı sabit olunca, maktul, bu hakka sahip olma imkanından mahrumdur. Onun için hak varislerine geçer, Öyleyse, kısas hakkı sanki başka hiç kimse bu hakta ona ortak değilmiş gibi her varise bütünüyle ait olur. Çünkü kısas hakkı bölünmez bir haktır. Bölünmeyen bir şeyde ortaklık, imkansızdır. Makul olan ortaklık, bir kısmının bir gruba, bir kısmının bir başka gruba ait olmasıdır. Toprak ve bina ortaklığı gibi. Parçalara bölünmeyen böyle bir konuda ortaklık muhaldir. Aslında, haklardan bölünme kabul etmeyen şey, bir topluluk için sabit olunca herbirine bütünüyle sabit olmuş demektir. Onunla bu hakka sahip başka kimse gibi kabul edilir. Tıpkı nikahtaki velayet hakkı gibi533.

İkinci görüş: İmam Şafi, Hanbel, Ebu Yusuf ve Muhammed’in görüşüdür. Bunlara göre, kısas hakkı her varise, ortaklaşa düşen bir haktır. Delilleri ise şudur: Kısas, cinayetle ortaya çıkan bir haktır. Ve maktule isabet eden bir fiilden doğmaktadır. Şu halde, gerekli olan kısas hakkı aslında maktulündür. Fakat maktul öldüğü için bu hakkını bizat almaktan acizdir. Bunun için varisleri, irsen onun yerine kaim olmaktadır. Böyle olunca da, kısas hakkı hepsinin arasında müşterek olur534.

(533) eş-Şerh’ul-Kebir’ Derdir C: 4, S: 227 Bedai’us-Sanai C: 7, S: 242 el-Muğni C: 9, S: 459.

(534) el-Muhezzeb C: 2, S: 196 el-Muğni C: 9, S: 458 ve devamı.

Bu ihtilafın önemi; kısasa varis olanların, büyük veya küçük olmalarına göre, ortya çıkar. Birinci nazariyeye göre, kısas hakkı, küçüğün büyümesini bekleme ihtiyacı duymadan, büyük varise düşer. Çünkü, her varis için başlı başına hak söz konusudur. Binaenaleyh, hakkın kullanılması için büluğa ermesini beklemeye gerek yoktur. İkinci nazariye uygulandığı takdirde, büyük tek başına kısas hükmünü uygulama yetkisine haiz değildir. Binaenaleyh, küçüğün büluğa ermesini beklemek gerekir. Çünkü kısas hakkı aralarında ortaktır. Ortaklardan birisinin ortağının rızası olmadan müşterek bir hakka tek başına tasarruf yetkisi yoktur.

165- Maktulun velisi bulunmazsa-ittifakla kabul edilmektedir ki- devlet reisi, kısas hakkını yerine getirmekle yükümlüdür. Çünkü, velisi olmayan velisi hükümdardır. Ancak, İmam Ebu Yusuf, maktul dar’ül-islam ahalisinden ise, hükümdarın kısas yetkisine haiz olmadığı, bilakis, diyet alacağı görüşündedir. Delili ise, şuur: Dar’ül-İslam ahalisinden olan birisinin normal olarak velisi olmaması mümkün değildir. Ancak bilinmemesi hali müstesnadır. Sultanın velayeti varis olan velisinin bulunmaması halinde söz konusudur. Harbi ise bundan ayrıdır. Harbi, dar’ül-islam girip müslüman olmuşsa, onun dar’ül-islamda velisinin bulunmaması normaldir535.

 

166- Kısas hakkını uygulamada öncelik kimindir?

 

Bu konunda hüküm, kısas hakkına haiz olan kimsenin bir veya birden fazla omasına göre değişir.

 

167-Kısas hakkına haiz olan bir tek kişi ve yaşı da elverişli ise, o kişi bu hakkı istediği gibi kullanabilir. Çünkü, yüce Allah: “Kim de zulmedilerek öldürülürse, onu velisi için bir yetki kılmışızdır. Binaenaleyh o, öldürmede aşırı gitmesin”536. buyurmaktadır.

(535) eş-Şerh’ul-Kebir’ Derdir C: 4, S: 228 ve C: 9, S: 394 Bedai’üs-SAnai C: 7, S: 243, 245 el-Muhezzeb C: 2, S: 196.

(536) Aynı eser.

Varis bir tek kişi olursa, velayet hakkı bütünüyle ona geçer. Hiçbir ortağı bulunmadan kısasın varisi odur.

Eğer kısas hükmüne haiz olan küçük veya deli ise; İmam Şafii537, İmam Ahmed ibn Hanbel’e538göre, çocuğun büluğa ermesi ve delinin şifa bulması beklenir. Ama, delinin ifakat bulmasından ümit kesilmiş ise, onun yerine velisi gelir539. Çünkü, kısas gönlün rahatlaması içindir. Binaenaleyh, kısasın çocuğun velisinin veya hakimin isteği ile ifa edilmesi bu gerekçeyi yerine getirmiş olmaz. Hanefi mezhebine gelince,540 iki görüş vardır. Birinci görüş, Şafii ve Hanbeli mezhebinin görüşünü benimser. İkinci görüşün taraftarları ise, hakimin veya yöneticinin çocuğun büluğa ermesini veya delinin şifa bulmasnı beklemeden kısas hakkını uygulamasını öngörürler. İmam Malik541 çocuğun büluğa ermesi veya delinin şifa bulmasını beklemeksizin, velinin bu hakkı yerine getirmesini kabul eder.

(537) Nihayet’ul-muhtaç C: 7, S: 285.

(538) el-ikna C: 4, S: 181.

(539) Nihayet’ul-Muhtaç C: 7.

(540) Bedai’us-Sanai C: 7, S: 243.

(541) Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 252.

İmam Azam ise, babanın ve dedenin çocuğun hakkı olan kısası vasi olmadan da yerine getirmesini isteyebileceklerini kabul eder. Çünkü onların velayeti muteber bir velayettir. Ebu Yusuf ise, çocuğun büluğa ermesinin beklenmesini gerekli bulur. İmam Malik, vasinin ve velinin bu hakkı kullanabileceğini kabul eder.

 

Çocuğun veya delinin velisinin yetkisi:

 

Mezheb imamlarından çocuğun veya delinin yerine velisinin kısas hakkını kullanmasını kabul edenler, diyet miktarının altına inmemek şartıyla belirli bir meblağ karşılığında kısasdan vazgeçme veya sulh olma hakkını da kabul ederler. Ancak alınan diyetin çocuk için kısasdan daha faydalı olması veya en azından affın neticesinde elde edilen menfaatla, kısasın neticesinde elde edilecek menfaatın birbirine denk olması gerekir. Eğer çocuğun veya delinin velisi diyet mukabilinden az bir miktarla sulh olur veya kısasdan vazgeçerse, çocuk büluğa erdikten sonra diyetten az olan miktarı katilden tekrar isteyebilir. Yeter ki katil suç anında sıkıntı içinde bulunmuş olmasın. İmam Malik’e göre durum böyledir. Çocuğun veya delinin velisi karşılıksız olarak kısasdan vazgeçemez. Eğer vazgeçerse, bu vazgeçiş batıldır542.

(542) eş-Şerh’ul-kebir’ Derdir S: 230 Mevahib’ul-Celil C: 252 el-Bahr’ur-Raik C: 8, S: 299, 300.

Mezheb imamlarından veliye kısas hakkını tanımayanlar delinin velisine, delinin  nafakaya muhtaç olması şartıyla diyet mukabilinde kısas hakkından vazgeçme yetkisini tanımaktadırlar. Eğer, deli nafakaya muhtaç durumda değilse, (bir mal mukabili af etmek gibi) af batıldır. Çocuğa gelince, bu konuda ihtilaf vardır. Bazıları çocuğun velisinin diyet mukabili kısasdan vazgeçme hakkına (çocuk nafakaya muhtaç ise) sahip oludğunu kabul ederken, diğer bir kısmı bunu kabul etmemektedirler. Çocuk ve deli arasındaki farkın esası şuradan gelmektedir. Çocuğu belirli bir süre sonra büluğa ermesi beklenen bir şeydir. Ama, delinin şifa bulması belli bir zaman içinde beklenemez543. Ebu Hanife’ye göre, çocuğun ve bunağın velisine af hakkı verilemez. Çünkü, af, ancak hak sahibi tarafından yapılabilir. Çocuğun ve bunağın hakkı velilerine aittir. Bunların velileri ancak ona hibe olunmuş bir hakkı kullanabilirler. Şu halde velayet çocuk bakımından faydalı bir hususdur. Af ise, doğrudan doğruya zarardır. Ve bir hakkın iskatıdır. Çocuğun ve bunağın velisi ancka mal mukabilinde söz hakkına sahibtir. Ebu Hanife, bu hususta, kısasda velinin hakkının aynı olması gerektiği ve diyet mukabili affın suçlunun rızasının gerektirdiği konusundaki görüşün tesiri altındadır. Ebu Hanife’ye göre, af suçlunun cezasına mütevakkıf olduğu sürece, af olarak kabul edilemez, ancak sulh olarak değerlendirilebilir. Bunun için Ebu Hanife, hiç bir kayıtla kayıtlı bulunmayan mutlak manada afdan başka şekilden söz etmemektedir.

(543) eş-Şer’ul-Kebir C: 9, S: 380 Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 284.

İmam Malik’e göre, ise, diyet mukabili kısasdan vazgeçmek; mesele, suçlunun rısazına tallük etse bile af olarak değerlendirilir. Bu duruma Malikiler af adı verirler. Halbuki, birçok şarihler buna sulh adını vermektedirler. Bu duruma af adını verenler, birden çok kerre sulh terimini de kullanmışlardır ki bu hal da af tabirinin aşırılık manası geldiğini ifade eder. Ancak bu tabir metinlerde değil, şerhlerde söz konusu olmuştur. Bu da tabirdeki aşırılık düşüncesini kuvvetlendiren veya hataya ifade eden bir husustur544.

(543) Mevahib’ül-Celil C: 6, S: 252.

 

Çocuğun ve delinin kısası sahih olur mu?

 

Aslında kısas hükmünü çocuğun büluğa ermesine ve delinin şifa bulmasına kadar tehiri icab eder. Çünkü, kısas bir haktır ve bu hakkı kullananın ehliyeti olması lazım gelir. Çocuk ve deli ise, hakkı kullanma ehliyetine sahip değildir. Ancak, çocuk veya delinin katilin üzerine saldırıp öldürmesi halinde haklarını kullanmış olduktan kabul edilir mi, edilemez mi?545 Bazılarına göre, çocuğun veya deli katili öldürürse hakkını kullanmış olur. Çünkü kısas hakkı ayni bir haktır ve bu hakkı filen yerine getirmektedir. Diğer bazı fakihlere göre ise, çocuk ve deli hak kullanma ehliyetine haiz değildir ve bu sebeple hakkını kullanmış olarak kabul edilemez. Binaenaleyh, öldürdüğü suçlunun malından diyet alınması gerekir. Suçlunun kan sahipleri de, çocuğun veya delinin baba tarafından akrabalarından kendi ölülerinin diyetini isteyebilirler. Yani, bu görüşün sahipleri, çocuğun ve delinin fiilinin kasıtlı öldürme fiili olarak değerlendirmekte çocukluk ve delilikten dolayı kısas hükmünü uyğulanamayacağını kabul etmektedirler546. Şüphesiz ki birinci görüş adalete ve mantığa daha uygundur.

(545) Burada bir boşluk bulunmaktadır. Müellifin bu kısmı tamamlamamış olduğu veya yazılmadığı anlaşılmaktadır. (Kitabı Arapça neşreden yayınevinin notu.)

(546) eş-Şerh’ul-Kebir C: 9, S: 385 el-Muhezzeb C: 2, S: 196.

 

168- Hek sahiplerinin birden fazla olması:

 

Kısas hakkına sahip bulunanların sayısı birden fazla olursa, bu durumda ya hepsi buluğa ermiş alacaktır, ya içlerinde küçükler, deliler bulunacaktır. Ya hepsi mevcut olacaktır veya bir kısmı mevcut bir kısmı mevcut olmayacaktır. Şimdi bu durumları değerlendirmeye çalışalım:

169- Kısas hakkına haiz bulunanların sayısı birden fazla olur, hepsi de hazır bulunur ve büluğ çağını geçmiş yaşlı başlı kimseler olurlarsa, aslında her bir için kısas hakkını kulanma yetkisi tanınır. Ancak, içlerinden birisi bu hakkı kullanarak suçluyu öldürürse, İmam Muhammed’in öngördüğü gibi, kısas hakkı ölünün hakı ise, varislerden herbirisi, taraf olarak (malda olduğu gibi), ölünün hakkını kullanma yetkisine sahiptirler. Eğer, İmam Malik ve Ebu Hanife’nin öngördüğü gibi, kısas hakkı daha başlangıçta varislerin hakkı ise varislerden hepsi bütünüyle kısas hakkına haizdir. Aslolan budur. Ancak İslam hukukçuları kısas hakkını kullanmayı talep etmezden önce, kısas hakkına haiz olanların ittifak etmelerini vehazır bulanmalarını şart koşarlar. Çünkü içlerinde  bir kısmının affetmesi ihtimali bulunabilir. İçlerinden bir kısmının affı ,diğerlerinin kısas hakkını ıskat eder.

Kısas hakkına haiz olanlardan birisi ,diğerleriyle kısas yapılması hususunda ittifak etmezden önce sucluyu öldürmeye kalkışırsa,İmam Malik ve Ebu Hanife’ye göre, kısas hakkı tümü ile kullanılmış sayılır. Aslında kısas hakkına sahip bulunanlardan herbirinin kısas hakkını kullanmayı isteme yetkisi vardır. Kısas uygulanınca geriye kalan varisler için, hiçbir mal talep yetkisi yoktur. Zira, kısas, ile mevcut olan hakkı, içlerinden birisinin bu hakkı kullanmasıyla kaybetmişlerdir. Bu hüküm Maliki ve Hanefi’lerin, kısasın aynen vacib olduğu nazariyelerinin tatbikinden ibarettir. Sadece, kısas hakkını kullanan kişi,devletin görevini üstlendiği için, tazir cezasıyla cezalandırılır547.

Şafii ve Hanbeli mezhebine göre, kısas hakkını uygulamaya kalkışan kişi men olunur. Çünkü, suçluyu öldürmeye teşebbüs etmektedir ki, onun üzerindeki hakkı bir kısmına  racidir.Diğer hak sahipleriyle anlaşma yapmadan bu hakkı kullanmış olmaktadır.Ancak, tercih olunan görüş uyarınca  bu fiili işleyen kişiye kısas uygulanmaz548.

(547) Bedai’us-Sanai C: 7, S: eş-Şerh’ul-Kebir’ Derdir C: 4, S: 212 el-Bahr’ur-Raik S: 300, 301.

(548) Şafii mezhebinde tercih olunan bir diğer görüş daha vardır ki buna göre kısas uygulamak hakkına haiz bulunan bir kişi diğer hak sahibleriyle anlaşmaksızın suçluyu öldürürse o hakkından fazlasını almış olmaktadır. Ayrıca kısas şüpheden ari olursa, nefsin bir kısmını ölürmeyi gerektirir. Binaenaleyh iki kişi bir katile iştirak ederlerse ikirir. Binaenaleyh iki kişi bir katile iştirak ederlerse ikisinden de kısas alınır. Çünkü her ikiside o kişinin bir kısmını öldürmeye iştirak etmiş demektir.

Çünkü o ortaklık yoluyla, kısas hakkına haiz olmaktadır.Ve suçlu kısası hak etmiştir Sade bir görüş uyarınca,s uçluyu öldüren kişinin ortaklarına diyet vermek gerekir Çünkü,ortaklarının hakları telef etmiştir. Bir diğer görüş uyarınca suçlunun varisleri kısas hakkına haiz olan diğer varisleri diyetin geri kalan kısmını ödemek mecburiyetindedirler. İmam Şafii ve Hanbel’in görüşü, kısasın, önce ölene sabit olup, sonra varislere intikal edeceği nazariyesinin tatbikiyle ölümle kısas ve diyetin aynından başka iki şeyden birisinin vacib olduğu nazariyelerinin tatbikinden ibarettir549.

(549) eş-Şerh’ul-Kebir C: 9, S: 386, 387 el-Muhezzeb C: 2, S: 197.

170- Kısas hakkına haiz olanlar birden fazla olurlarsa ve içlerinden kimileri büluğ çağını aşmış büyükler, kimileri de aşmamış küçükler olursa, yahut bir kısmı akıllı bir kısmı deli, veya bir kısmı hazır bir kısmı gaib olursa,İmam Malik ve Ebu Hanife’ye göre, küçüklerin büluğa ermesi ve delilerin şifa bulması beklenmez.Akıllı ve yaşlı olanlar kısas hakkını kullanma yetkisine sahiptirler.Çünkü kısas, varişler için tahakkuk etmiştir.Bu hak başlangıçta vardır.Ve herbiri için bütün olarak başlı başına bir haktır. Çünkü her birisi için miras müstakil olarak sabittir.Ayrıca, hak, bölünme kabiliyetine haiz bir hak değildir. Maliki ve Hanefi’ler bu görüşlerini Hz.Hasan’a yapmış olduğu vasiyete dayarlar. Nitekim,Hz. Ali vasiyetinde şöyle demiştir: “İster öldür,ister affet. Affedersen senin için daha hayırlıdır “Bunun üzerine Hz.Hasan ibn Mülcemi öldürmüştür. Hz Ali’nin varisleri arasında küçük çocuklarda bulunmaktaydılar.Buradaki istidlar iki noktadadır.Birincisi,Hz.Ali’nin Hz Hasanı’ muhayyer bırakmasıdır. Dilersen öldür, dilersen affet, diyerek mutlak manada serbest bırakmış ve çocukların buluğa ermesi kaydını koymamıştır. İkincisi de, Hz. Hasan bu vasiyete binaen çocukların büyümesini beklemeyerek ibn Mülcem’i öldürmüştür. Bu vaka sahabeyi güzinin huzurunda vuku bulduğu halde, hiçbirisi buna karşı çıkmamış ve böylece icma meydana gelmiştir.

Ne var ki, İmam Malik ve Ebu Hanife, gaibde bulunan kişiyi beklemenin icabetiğini söylerler. Çünkü, ortada bulunmayan kişinin affetmesi muhtemeldir. Ayrıca, ortada bulunan kişilerin affetmeyi düşünmemelerine karşılık uzakta bulunan kişinin affetmesi de mümkündür. Eğer, hazırda bulunan kimseye kısas hakkını kullanma yetkisi verilirse, hazırda bulunana, hazırda bulunmayanın hakkını kullanma yetkisi verilmiş olur ki, bu geçersizdir.

Hanefi mezhebi mensupları, çocuğun ve delinin affetme ihtimali ile, hazırda bulunmayan kişilerin affetme yetkisi arasında fark gözetirler. Zira hazırda bulunmayan gaib kişinin affetme ihtimali variddir. Çocuğun veya delinin affetme ihtimali ise, kısasın uygulandığı anda mümkün değildir. Çünkü, affetme ehliyetine sahip bulunmamaktadır.

Maliki mezhebi mensupları ise, yakında, gaib olan kişiyle, uzun zamandır gaib olan kişi arasında fark gözetmekte ve gelmesinden ümit kesilen kişinin beklenilmemesini öngörmetedirler. Bu görüş, kuvvet kazanmış bir görüştür. maliki mezhebinde uzak ve yakınlık arasında fark gözetmeyen bir diğer görüş daha vardır550.

İmam Şafii ve Ahmed ibn Hanbel ile birlikte, İmam Muhammed ve Ebu Yusuf da, maktulün varisleri birden fazla olunca diğerlerinin izni olmadan kısas hakkını kullanma yetkisine haiz bulunmayacakları görüşündedirler. Eğer aralarında çocuk varsa, büluğa ermesi,deli varsa şifa bulması, gaib kimse varsa, gelmesi beklenir551. Çünkü, kısas hakkı ortaklaşa bir haktır. Hepsinin ittifakı bulunmadan bu hakkı kullanmak isteyen, kendi hakkı olmayan bir hakkı ortaklaşa bir hakktır. Hepsinin ittifakı bulunmadan bu hakkı kullanmak isteyen, kendi hakkı olmayan bir hakkı kullanmaktadır ki, başkalarının hakkının ortadan kalkmasına sebeb olur. Kaldı ki, kısas cana bedel olarak vazolunmuş haklardan birisidir. Hak sahiplerinden birisinin cana bedel olarak konulan iki haktan birisini tek başna kullanmasına cevaz verilmediğine göre, (ki bu diyettir) diğerini tek başına kullanmaya cevaz vermek -ki bu da kısasdır- caiz olmaz. Bu görüşün taraftarları, çocuğun ve delinin kısas hakkını dört şekilde kullanabileceğini delil getirmektedirler:

(550) Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 250, 251 Şerh-i Derdir C: 4, S: 228 Bedai’us-Sanai C: 7, S: 243 el-Bahr’ur-Raik S: 300, 301.

(551) Ahmed İbn Hanbel’den bir rivayet daha vardır ki bu mezhebin tümünü kapsamaz. Çocuklara ve delilere bakmaksızın büykü kan sahiblerinin kısas hakkını ifa etmeleri mümkündür.

a) Eğer çocuk veya deli tek başlarına kullanmış olsalardı, kısas hakkına haiz olurlardı. Eğer çocuk veya deli bu hakkı diğerleri ile birlikte reddetmiş olsalardı, tek başına da reddetmiş olacaklardı.

b) Eğer, çocuk baliğ olmuş bulunsaydı hiç ihtilaflsız bu hakkı haiz olacaktı. Varisin ölümü anında bu hakka sahip bulunmayan büluğ anında da sahip bulunmayacaktı.

c) Eğer kısas sakıt olup mesele diyete dönüşseydi. Çocuk ve deli buna hak kanacaktı. Eğer kısas hakkına sahip blunmasaydı, doğacak diyet hakkına haiz bulunmayacaktı.

d) Eğer çocuk ölürse varisleri bu hakka sahip olacaklardır. Şayet, bu bir hak olmasaydı, diğer hak sahiplerinin hakka varis olmayacakları gibi, buna da varis olmayacaklardı552.

(552) eş-Şerh’ul-Kebir C: 9, S: 392-393 Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 284.

171- Gaibde olan gelinceye, çocuk büluğa erinceye ve deli şifa buluncaya kadar suçlu serbest bırakılır mı?

İslam hukukçuları arasında ittifakla kabul edilmektedir ki, hakkın kullanılmasının gecikmesi, suçlunun serbest bırakılmasını gerektirmez. Hakkın ifası ne kadar gecikirse o nispette suçlu hapsolunur. Binaeneleyh, gaib gelinceye, çocuk büluğa erinceye, deli şifa buluncaya kadar suçlu hapsedilir. Nitekim Ebu Süfyan oğlu Muaviye Hediye ibn Haşrem’i maktulun oğlu büluğa erinceye kadar hapsetmiş ve bu vaka sahabeler devrinde olduğu halde, itiraz eden olmamıştı. Suçlunun hapisde tutulmasına sebep bir hakkın kaybedilme ihtimalidir. Çünkü, suçlu tahliye edildiği takdirde kaçıp gitmesinden emin olunamaz. Hem suçlu ölümü hak etmiştir, ölümle faydası ve canı ortadan kalkmaktadır. Canını ortadan kaldırmak mümkün olmazsa, faydasını ortadan kaldırmak mümkündür. Ayrıca katilin, serbest bırakılması için kefil vermesi kabul edilmez. Çünkü, cezalarda kefalet sahih değildir. Zira kefil olunanın getirilmesi mümkün olmadığı zamanlarda bu hakkın kefilden alınması gerekir. Halbuki, katil olmayana katl hakkını kullanma imkanı yoktur553.

(553) eş-Şerh’ul-Kebir C: 9, S: 394, 395 Mevahib’ül-Celil C: 6, S: 250 el-Muhezzeb C: 2, S: 196.

172- Kısas hakkına haiz bulunanların sayısı hernekadar birden fazla olur ise de, içlerinde bu hakkı ancak birisi kullanır ve bu hakkı onlar ibirisine tevdi ederler. Ancak tevdi edecek kişinin kısas yapma gücüne haiz ve ehliyetli olması şarttır. İçlerinden kısas hükmünü icra edecek kimse bulunmazsa veya birisi üzerinde ittifak etmezlerse, hakim kısası en uygun şeklide icra edecek birisini görevlendirir. Kısas için devlet hazinesinde ücret alacak bir görevlinin görevlendirilmesini önleyen hiçbir engel yoktur. İmam Şafii’ye göre, kısas hakkına haiz bulunanların hepsi, bir kişi üzerinde ittifak etmezlerse, hepsi de kısas hakkını tam anlamıyla yerine getirebilecek durumda iseler, aralarında kur’a çekilir. Kur’a kime isabet ederse, o kısası uygular554. Maliki mezhebinden bazı fakihlere göre, hakim bizzat kısas hakkını uygulamak veya maktulün velilerine kısas hakkını kullanması için teslim etmek konusunda muhayyerdir. Aslında İslam hukukunda bir insan hakkını bizatihi yerine getirmesi istenemez. Çünkü hakların ifası hakimlere bırakılmıştır. Ancak, Hz. Peygamberin katili, hak sahiplerine teslimi bir delil olarak kabul edilmiş ve varislere öldürme hakkını vermek caiz olmuştur555. Ne var ki, bu hakkın ifası için, onu kullanacak kişinin suçluya acımaması, suçluya işkence yapmaması, öldürme işlemini tam olarak yerine getirebilmesi şarttır556. Bunun için kısas hükmünün yürütme organının gözetimi altında gerçekleşmesi icab edecektir. Şu halde yürütme gücünün günümüzde, matlup şekilde kısas hakkını gerçekleştirmeyi garantilemek için özel görevliler tayin etmesini engelleyecek bir durum yoktur.

(554) Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 285.

(555) eş-Şerh’ul-Kebir’ Derdir S: 230.  

(556) eş-Şerh’ul-Kebir C: 9, S: 397 ve devamı Nihnayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 286, 287.

 

173- Kısas hakkı kullanılırken, katilin dışında kimseye tecavüz etmeme garanti edilmelidir.

 

Kısas hakkı kullanılırken, başkasının hakkına tecavüz etmemek şarttır. Mesela, kısas hamile bir kadına uygulacaksa kadın, kısas hükmü verilmezden önce veya sonra hamile olmuşsa, çocuğunu dünyaya getirinceye kadar öldürülemez. Bu noktada hiçbir ihtilaf yoktur. Çünkü, yüce Allah: “Öldürmede aşırı gitmeyin” buyurmaktadır. Hamile kadının çocuğunun öldürülmesi ise, aşırı gitmektir. Allah Reseulünün de şöyle dediği rivayet olunur: “Kasıtlı katlden dolayı kadın öldürülecek olursa, hamile ise, karnındakini vazedinceye ve çocuğunu büyütünceye kadar öldürülemez. keza, zina etmişse, karnındakini dünyaya getirinceye ve büyütünceye kadar recmolunamaz.”

Keza Allahın Resulu zina eden Gamid’li kadını: “Git ve karnındakini doğuruncaya kadar bekle” buyurmuştur. kadın çocuğunu dünyaya getirince, yine: “Çocuğunu emzirinceye kadar git.” demiştir.

Kısas hükmü ister can, ister uzva uygulansın bu hepsi için müsellem bir kaidedir. Kısas uygulamanın durdurulmasının sebebini  yukarda açıkladık. Uzuvlara kısas hükmünün uygulanmasına gelince, kısas hükmünün uygulanmasının, suçlunun dışındakilere sirayet etmesi korkusundan dolayı menolunmuştur. Binaeneleyh, suçlunun dışında korunması gereken masum bir nefis zarar görebilir. Kaldı ki, hamile bir kadının kısas uygulanark öldürülmesi, suçlunun dışıda birisinin öldürülmesidir ki, bu haramdır. Zira, kimse başkasının yükünü yüklenemez.

Hamile kadın; çocuğunu doğurur, çocuğu annesinden başka emzirecek kimse bulunmazsa sütten kesinceye kadar öldürülemez. Zira, çocuk, yalnız başına bırakılmakla büyük zarar görür. Şayet para ile emzikçi birisi bulunursa, annenin sütünden müstağni olmaktadır. Keza, koyun veya benzeri bir hayvanın sütü ile beslenmesi mümkün olursa, veya emzikçi birisi bulunur ve aylık istemezse, yahut da münavebe ile uygulanır. Yine de bu gibi hallerde, kısas sahibinin kısası tehir etmesinde fayda vardır. Çünkü sütün değişmesinde ve hayvanın sütünün içirilmesinde çocuğa zarar gelebilir. Kadın, hamile olduğunu iddia ederse, kısas hükmü hamile olmadığı anlaşılıncaya kadar uygulanmaz. Bunun için tecrübeli kimselere başvurulur. Hamile olduğu anlaşılırsa veya şüpheli görülürse, hamlini vazedinceye kadar hüküm tehir olunur. Hamile olmadığı ortaya çıkınca, tehir edilemez. Eğer hamile olduğu tebeyyün eder veya durum karışık görünürse, hamlini vazedinceye kadar hapsolunur. Bu gibi vaklarda, kadının kocasından hamile kalmasıyla, zinadan hamile kalması arasında fark yoktur557. Hamile kadının hükmünü durdurulması prensibi bugünkü beşeri hukuk tarafından benimsenen bir prensiptir. Mısır ceza kanununun 263. maddesi, aynen şöyle demektedir: “İdam hükmü verilen kadın hamile olduğunu ileri sürerse, hükmün infazı durdurulur ve hamile olduğu anlaşılırsa, hamlini vazettikten sonra hüküm infaz olunur.”

(557) eş-Şerh’ul-Kebir C: 9, S: 394 ve devamı Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 288, 289 Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 253 Şerh-i Feth’ul-Kadir C: 4, S: 130 Bedai’üs-Sanai C: 7, S: 59.

 

174- Kısas hükmünün infazı ne şekilde olur?

 

İmam Azama göre, kısas sadece kılıçla yerine getirilir. Hanbeli mezhebinden bir grup ta bu görüştedir. Suçlu ister kılıçla öldürsün, ister başka bir aletle, ölüm olayı, isterboynun koparılması neticesi vukubulsun, ister boğma neticesinde, ister yakma, ister, yaralama, isterse bunların dışında bir başka şekilde olsun kısas kılıçla yerine getirilir. Bu görüşte olanların delili, Allah Resulünün: “Kısas ancak kılıçladır” mealindeki hadisi şerifleridir. Hadisin zahirinden, kısasın kılıç dışında bir başka aletle yapılamıyacağı ortaya çıkmaktadır.

Şayet ölüm; bir uzvun koparılması neticesinde hemen olmuşsa, yine kılıçla kısas yapılır. Çünkü, suçlunun fiilinin ilk vuku bulduğu anda katil olduğu tebeyyün etmiştir. Bu takdirde uygulanacak kısas, öldürme şeklinde olacaktır. Çünkü, suçlunun bir uzvu koparılırsa, suçlunun fiiliyle temasül gerçekleşmiş olur. Ancak, bu koparmadan suçlu ölmeyecek olursa, dönüp boynu koparılsa, burada hem uzuv koparma hem öldürme fiili gerçekleştirilmiş olacaktır ki, misliyle mücazat durumu söz konusu olamaz. Kaldı ki, boyun koparma, uzuv koparmanın mütemmimi sayılamaz. Çünkü, bir şeyin mütemmimi, ona bağlı olan şeydir. Boyun koparma ise, öldürmedir. Ve uzuv koparmadan daha ağır bir cezadır. Binaenaleyh, uzuv koparmanın devamı değildir. Keza, can karşılığı kısastan maksat, canın telef edilmesidir. Eğer bu, boynunun koparılmasıyla mümkün oluyorsa, suçlunun uzuvlarını koparmak caiz olmaz. Çünkü uzuvların koparılması kısasın uygulanması değil, suçlunun tazibi olarak değerlendirilir. Buna, göre, bir kimse bir insanın elini koparır ve eli kopan kişi ölürse, yahut ta karnında veya başında bir yara açar ve bu açılan yaradan ölürse, Ebu Hanife’ye ve Hanbeli mezhebinden bir görüşe  göre, suçlunun elini koparmak, karnından veya başından yara açmak, sonra öldürmek bahis konusu olmaz, sadece kılıçla öldürülür.

Şayet kısas sahibi olan kimse, suçludan kılıcın dışında bir aletle kısas isterse buna imkan tanınmaz. Şayet, yaparsa, amme görevlilerinin vazifesini üstlendiğinden ötürü tazir cezası verilir ve kısas hakkını kullanmış olarak kabul edilir. İster sopayla, ister taşla, ister duvardan yuvarlanarak, ister bir kuyuya atarak, ister hayvanı üzerine sürerek öldürmüş olsun, her şekilde kısas hakkını kullanmış sayılır. Çünkü, öldürmek onun hakkıdır. Öldürmeyi her hangi bir aletle icra edince, hakkını kullanmış olur, ama bu alet kılıcın dışında bir alet olunca meşru olmayan bir yolla hakkını kullandığı için tazir cezası verilir558.

(558) Bedai’üs-Sanai C: 7, S:400 ve devamı.

İmam Malik, Şafi ve Hanbeli mezhebinden bir kısmının rivayetine göre, 559 katilin maktulü öldürdüğü gibi, kan sahibleri de onu öldürme yetkisine sahiptirler. Eğer, katil kılıçla öldürmüşse kan sahipleri de kısası ancak kılıçla uygulayabilirler. Çünkü Allah açıkça beyan buyurmaktadır: “Kim, size saldırırsa, siz de onun size saldırdığı gibi ona saldırın.”Ayrıca kılıç,öldürücü aletlerin en çabuk olanıdır. Katil maktulü kılıçla öldürür ve başka bir aletle kısas yapılırsa, kan sahibi, hakkını kendi hakkının üstündeki bir yolla almış olur. Kan sahibinin hakkı sadece öldürmedir. Halbuki, suçlunun kullandığı aletin dışında bir alet kullanmakla hem öldürmüş, hem de azab etmiş olur.

Suçlu; maktulu yakarak, boğarak, yardan atarak, taş fırlatarak, odunla döverek veya hapsederek,yahut da yemekten içmekten alakoyarak öldürürse kan sahibinin de aynı şekilde kısas hakkını kullanması caizdir.Çünkü yüce Allah:”Eğer size saldırırsa siz de size saldırıldığı gibi saldırız.”buyurmaktadır. Berra ibn Azib de Allahın Resulünden şu hadisi rivayet eder:”Kim birisini yakarsa bizde onu yakarız. Kim suda boğarsa, biz de onu boğarız.”Ayrıca kısas, eşitlik ve benzerlik esasına göre vazedilmiş bir cezadır.Bu şekilde vukubulan olaylarda eşitlik ve benzerlik durumu ancak aynı şeklin kullanmasıyla mümkün olur. Fakat kan sahiplerinin bu ahvelde,kısas haklarını kılıçla kullanmaları caizdir.Çünkü,vacib olan, bu gibi fiillerde hem öldürme, hem de tazibdir. Kan sahibi eğer tazibden vazgeçip,öldürmeyle yetinirse, hakkını bir kısmını kullanmamış olurki bu caizdir.

Suçlu, maktulü içki içirmek ve tecavüz gibi, haram olan bir fiil ile öldürmüşse, bazılarına göre, ona da haram olmayan benzer bir fiil icra olunur. Mesela, tecavüz ederek öldürmüş olan (livata) kişi, odunla öldürülür. Çünkü, livata edene fiilinin aynıyla mukabele etmek imkanı yotur. İçki içirerek öldüren de, su içirilerek öldürülür. Diğer bazı fakahaya göre de, katilin fiili kendisine yapılması haram olan bir fiil ise, o zaman kısas hükmü kılıçla uygulanır. Bir kimseye kısas hükmü uygulanırken, bir kılıç darbesi indirilir de, ölmezse, ikinci bir darbe daha indirilir. Çünkü o, ölüme hak kazanmıştır. Ortada ölümü kılıçtan daha keskin bir aletle yapmaya imkan yoktur.

Ağır bir şey atarak, yahut bir yardan yuvarlayarak, yahut yemek ve içmekten alıkoyarak bir kimse birbaşkasını öldürmüşse, ona da işlediği fiilin benzeri uygulanır. Şayet fiilin benzeri icra olunduğu halde adam ölmezse, bazılarına göre ölünceye kadar fiilin tekrar edilmesi gerekir. Diğer bazılarına göre, kılıçla öldürülmesi icab eder. Çünkü, o, işlediği fiilin misliyle mukabele edilmiş, ancak ölmemiştir, ölmesi için de ancak kılıç kullanmak icabetmiştir.

Bir kimse kısası gerektiren bir suç işler, başını yaralar, yahut avucunun ayasını koparırsa, adam öldüğü takdirde, kan sahibinin işlediği suçun aynıyla kısas hakkını kullanması caizdir. Öyleyse, onun da avucu kesilir veya başı yarılır. Çünkü yüce Allah: “Yaralamalarda da kısas vardır” buyurmaktadır. Eğer, kısas uygulanan kişi ölürse, kısas uygulayan kişi hakkını kullanmış olur. Binaenaleyh, avucunu keser veya başını yaralar da katil ölmezse bizzat öldürülür. Çünkü, onu bir başka uzvunu keserek öldürmek, başını veya başka bir yerini yaralayarak öldürmek caiz değildir. O takdirde bir uzva karşılık iki uzvunu kesmiş, bir yaraya karşılık iki yara açılmış olur.

Suçlu karına yara açmak veya eli bilekten kesmek gibi, kısası gerektirmeyen bir fiil işlerse ve eli kesilen, karnı yarılan kişi ölürse, bazılarına göre kılıçla katlolunması icabeder. İmam Malik ve Şafii ise, buna karşı çıkarak derler ki; ölüm kasame yoluyla sabit olunca veya ölüm, yemekten ve içmekten alıkoymak gibi, uzun sürede gerçekleşen bir fiilin neticesi ise, kısa kılıçla uygulanır. Ama karna açılan yaradan veya bilek kesilmesinden dolayı kısas hükmü uygulanamaz. Çünkü her iki suç da kısası gerektirmeyen bir suçtur. Binaenaleyh -livata eden de olduğu gibi- kısas tatbik olunmaz. Diğer bazılarına göre, karna açılan yarada ve elin kesilmesinde kısas uygulanır. Suçlunun karnına yara açılarak veya eli kesileirek kısas hükmü tatbik olunur. Ama, ölmezse tekrar kılıçla öldürülür. Zira ikinci bir yara açmak veya başka bir uzvunu kesmek caiz değildir. Bu durumda bir uzvun yerine iki uzuv, bir yaranın yerine iki yara açılmış olur.

 

175- İki fiilin hükmü:

 

Bir kişi bir başkasının bir uzvunu (eli ile ayağı gibi) koparır, sonra onu öldürürse, eğer öldürme yaranın iyileşmesinden sonra vuku bulmuşsa, Ebu Hanife Şafii ve Ahmed ibn Hanbel’e göre, kan sahibi de ona kendi fiilinin benzeri ile kısas tatbik edebilir. Binaenaleyh, önce uzvunu koparır, sonra öldürür. Ama, isterse sadece öldürmekle yetinir. İmam Malik’e göre ise, uzuv koparma öldürmenin ötesinde mevcut olduğundan ötürü, kan sahibinin, sadece öldürebileceği görüşündedir. Ama öldürme fiili yaranın iyileşmesinden önce olursa, Ebu Hanife Şafii ve Ahmed ibn Hanbel’e atfedilen rivayete göre, kısas sahibi önce suçlunun uzvunu koparmak, sonra öldürmek hakkına sahiptir. Çünkü, maktulün hakkı, kendisine uygulananın mislidir. Buradaki misil ise, koparma ve öldürmedir. Misliyle kısasın tatbiki mümkündür. Kan sahibi katilin bir uzvunu kopardıktan sonra öldürmek suretiyle hakkını kullanmış olur. Ceza da uygun bir ceza olur. İmam Malik ise bunu kesmenin ibret verici nitelikte olması şartını eklemiştir560. Ebu Yusuf, Muhammed ve Hanbeli mezhebine bağlı bazı fakihlerin görüşüne göre, uzuv canın içindedir. Buna göre kan sahibi suçluyu öldürebilir, fakat elini kesemez. Çünkü candan aşağısına yapılmış tecavüz cana tecavüz olarak kabul edilmez. İmam Malik bu görüşünü, suçluyu bir tarafını koparmakla, maktulden intikam almak ve başkasına örnek kılmak kastını gütmesine dayandırır561.

 

176- Kısas hakkına sahip bulunanların hükmün ifasında hazır bulunması:

 

İmam Azam’a göre, kısas hakkına sahib bulunanların kısasın ifası anında hazır bulunmaları icabeder. Yerlerine bir vekil göndermeleri yeterli değildir. Aksine, vekil yerine bizzat kendisinin hazır bulunması icabeder. Vekil kılan kimsenin bulunmaması veya vekil tayin edenlerin ortada olmaması halinde vekilin kısas hükmünü ifa ettirmesi caiz değildir. Çünkü, hazır bulunmayanın affetme ihtimali vardır. Ayrıca vekil kılan kan sahibinin hazır bulunmasının şart koşulmasının sebebi, katili son anında affetmesi ihtimalidir562. Diğer mezheb kısas hükmünün ifasında hiçbir engel görmezler.

(560) Bedai’üs-Sanai C: 7, S: 303 el-Muhezzeb C: 2, S: 195 el-Muğni S: 386-396 Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 256.

(561) Bedai’us-Sanai C: 7, S: 303 Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 256.

(562) Bedai’us-Sanai C: 7, S: 243.

177- Öldürme aletinin kontrolü:

 

Kan sahibi, kısas hakkını bizzat uygulamak ister, ve yöneticini kısas hükmünü uygularken kullanacağı aleti kontrol etme yetkisi vardır. Eğer öldürücü alet, ölümü gerçekleştiremiyecek derecede kör ise, hüküm tatbik olunmaz. Ve maktule işkence yapılması önlenir. Eğer öldürücü alet zehirleyici ise, yine ifa ettirilmez; çünkü bedeni kokuşturur. Şayet kan sahibi acele davranır kör veya zehirleyici bir aletle hükmü ifa ederse, tazir cezası verilir. Ayrıca kısas hakkını kullanan kan sahibinin kısas uygulamasında tcrübeli olması şarttır. Aletin de kısası ifaya elverişli olması icabeder. Bütün bunlardan maksat suçluya, işkence edilmemesi ve ruhunun mükün olan en kolay yolla alınmasıdır. Nitekim, Şeddad ibn Evs’in, rivayetine göre, Allah Resulü şöyle buyurmuştur: Allah her şeye iyiliği ve güzelliği yazmıştır. Binaenleyh, öldürdüğünüz zaman güzel öldürün. Kestiğiniz zaman güzel kesin ve sizden biriniz (keseceği zaman) bıçağını keskinleştirsin ve keseceği hayvanı dinlendirsin563.”

(563) el-Muhezzeb C: 2, S: 197 eş-Şerh’ul-Kebir C: 9, S: 197.

 

178- Kısas hükmü kılıçtan daha çabuk öldüren bir aletle ifa olunabilir mi?

 

Aslında kısas hükmünün ifası için kılıcın kesilmesi onun en kolay öldürme vasıtası olmasından ve suçluya işkence yapmaksızın, acı çektirmeksizin canını almasından dolayıdır. Ama, kılıçtan daha seri bir alet bulunur, ve daha az işkence veren bir vasıta keşfedilirse, şeran onu kullanmayı önleyecek hiçbir sebep yoktur. Şu halde şeriata göre, kısas hükmünün giyotinle, yahut elektrikli sandelye ile, yahut da daha çabuk ve kolay öldürücü bir başka vasıta ile, ifasında engel yoktur. Ölümü geciktirmeyen, katile işkence yapmayı ve intikam almayı icabettirmeyen herhangi bir alet kullanabilir. Giyotin, keskinleştirilmiş bir silah, elektirkli sandalye, ölümü normalden fazla geciktirmediği için ve hem çabuk, hem de katile işkence yapmadığı ve intikam duygusunu temsil etmediği için kullanılabilir564.

(564) Ezher fetva kurulunu fetvalarına bakınız el-kısas S: 208.

 

179- Günümüzde kısas hükmünü uygulamayı yöneticilerin üstlenmesi caiz midir?

 

İslam hukukçularına göre, kan sahibinin yaralamalarda kısas hakkını bizzat kullanmasına müsaade vermemek gerekir565. Çünkü yaralamalarda kullanılacak kısas, çok ince bir ustalığı ve öldürmemeyi icabettirir. Ayrıca, işkence yapmak ve suçluya acımak gibi, duygulardan kurtulmak gerekir. Tecrübe ve ustalık, birçok kan sahiplerinde bulunmayacağına göre, fukaha, kısas hükmünü (yaralamalarda) tecrübeli kişilere verilmesini ve kan sahiblerinin onlara vekil kılmasını öngörmüşlerdir. Bu usta ve tecrübeli kişilerin devlet hazinesinden ücret almalarını önleyen bir engel yoktur. Ama, İslam hukukçuları, öldürme yoluyla kısasın uygulanmasında, öldürmeyi uygun şekilde ifa ederse ve elverişli bir aletle yerine getirirse kan sahibine bırakmıştır. Ama, uygun şekilde beceremez, iyi bir şekilde yerine getiremezse, onu iyice yapabilecek birisine havale eder. Şu halde, kan sahibinin kısas hakkını bizzat uygulamak yetkisi onu iyi kullanmasına bağlıdır. Eskiden insanlar silah taşıdıkları ve bu silahları çok özel kullandıkları için, bu mümkündü, ama günümüzde, kılıç kullanan kişi çok azdır. Hatta bir kasabada veya köyde, kullanılmaya elverişli tek bir kılıç bile bulmak çok zordur. Kaldı ki, buna ilaveten, elektrikli sandalye  ve giyotin, kılıçtan daha çabuk öldürür. Bu tecrübeyle sabittir. Giyotin ve benzeri aletlere, fertlerin sahip olması mümkün değildir ve ancak devletin elinde bulunabilir. İşte bütün bu şartlar nazarı itibara alındığında, denilebilir ki; bugünkü zaruretler, kan sahibini eski usule uygun olarak, hakkını kendi eliyle yerine getirmesini mümkün kılmamaktadır. Keza, kan sahiplerinin haklarını kendi elleriyle kullanmaları yerine, devletin tayin ettiği tecrübeli ve ehliyetli görevlilere ifa ettirmeleri icabetmektedir. Kan sahipleri kısas hükmünü uygulamak isterlerse, tecrübeli kişiler hükmü infaz etmek için izin verirler ve kısası uygulamazlar.

(564) Ezher fetva kurulunun fetvalarına bakınız el-Kısas S: 208.

(565) el-Muğni C: 9, S: 412  el-Muhezzeb C: 2, S: 197 Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 253.