Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

73- Katilin Masumiyeti - Cilt2 2 - 73 85

73- Katilin Masumiyeti

 

Öldürücü fiilin suçlandırma konusu yapılabilmesi için masum (dokunulmaz) olan birisinden sadır olması gerekir. Eğer öldürücü fiili işleyen masum fiilden sorumlu olmaz. Masumiyetin katile göre anlamı, maktule göre olan anlamından farklıdır. Maktule göre masumiyetin anlamı; kanının heder olmaması demektir. İsterse maktul İslamın hükümlerini icra etmekle mükellef olsun - dinden dönen murted veya evli zani gibi - isterse mukellef olmasın -harbi gibi - Katile göre masumiyet ise, İslamın hükümlerini yapmakla mükellef olmaktır. Mukelef ister kanı heder olarak kabul edilsin, ister edilmesin. Binaenaleyh murted, evli zani ve kasıtlı katil kanları heder olsa bile katl fiilini işledikleri takdirde masum olurlar. Çünkü onlar İslam’ın hükümlerini yapmakla mükelleftirler. İslam ise işlenmesi kanın heder olmasına vesile olan katil suçunu yasakladığı gibi diğer suçları da yasaklar. Binaenaleyh bir kişi bir suç işleyerek kendi şahsını heder ederse kanı heder olduğu nedeniyle bir başkası suç işlemeye bunu mesnet olarak ittihaz edemez.

Katile nisbetle masumiyet; İslamın hükümleriyle mukellefiyet olduğuna göre her katil - harbi müstesna -381masumdur. Sadece harbi; harbi olduğu müddetçe masum olarak kabul edilmez. Bunun için harbi, işlediği suçlardan sorumlu değildir. İsterse harbilik suçunu işledikten sonra müslüman olsun. Çünkü Resulullah (s.a.v.) dan ve eshab-ı güzinden tevatüren varid olan örf; harbi iken işlediği fiillerden dolayı bilahere müslüman olanların cezalandırılmayacağı konusundadır. Eğer zimmet veya eman ahdi yapmışsa geçmiş suçlarından dolayı sorumlu tutulmaz. Çünkü Allahın kesin  hükmü vardır:

(381) eş-Şerh’ül-Kebir’ Derdir C: 4, S: 210 Mevahib’ul-Celil Hattab C: 6, S: 230 Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 250 Bedai’üs-Sanai C: 7, S: 236,237,252 Şerh-i Feth’ül-Kadir C: 4, S: 349 el-Muğni C: 10, S: 436, 439, 480, 483.

“Küfredenlere de ki, eğer vazgeçerlerse geçmişte yaptıkları kendilerine bağışlanır.” (Enfal: 8/38)

Harbiyi masum saymak ve işlediği suçlardan dolayı cezlandırmamak adaletin gereğidir. Çünkü harbinin kendi devletiyle İslam devleti arasında kaim olan savaş hali, harbinin kanının, malının müslümanlar için mubah olmasını gerektirir. Keza müslümanın malının ve kanının harbiler için mubah sayılmasını icabettirir. İslam hukuku müslümanla harbiyi birbirinden ayırmaz. Harb haletinde birisine mubah kıldığını öbülerine de mubah kılar.

Cizye, eman ve sulh anlaşması bazı noktalardan İslam hukukunun hükümlerini kabullenmek anlamına gelir. Binaenaleyh harbi böyle bir sözleşme altına girerse masum olarak kabul edilir ve işlediği her filden dolayı - sözleşmeden sonra - cezlandırılır.

74- Bütün bu anlatılanlar suçlunun fiilinin ölümü meydana getirmesi ve fiilen ortaya çıkarması halleri içindir. Suçlunun işlediği fiil, ölümü meydana getirecek şekilde değilse İslam hukukçularının bu fiilden dolayı ceza verilmesini öngörmediklerini söylemek mümkündür. Bu hüküm İslam hukukçularının öldürme ve yaralama konusunda bu mevzuu temas etmemeleri esnasına dayanır. Bu noktada İslam hukukçularının görüşü en azından beşeri hukuk bilginlerinden imkansız olan suçlar teorisini benimseyen ve kanunda cezalandırılması mümkün olmayan, işlenmesi imkansız suçlar olarak kabul eden hukukçuların görüşüne uyar. Bu hukukçular imkansız olan suçlardan dolayı katl suçunun varlığının kabul edilemiyeceğini ve cezalandırılamayacağını öngörürler. Katle teşebbüs suçunun varlığı, suçlunun katl maksadının varlığını belirtmek için yeterli değildir. Aksine kullanılan vasıtanın ölümü gerçekleştirecek nitelikte olması gerekir. Kullanılan vasıta ile ölümün kesinlikle vukuu mümkün olmadığı takdirde katle teşebbüs suçunun varlığından söz edilemez ve var olmayan bir suçtan dolayı da ceza verilemez. Böyle bir nedeni kabul etmeyi İslam hukukunda önleyici hiçbir prensip mevcut değildir.

Filhakika İslam hukukçularının imkansız olan bir suçu işlemeye çabalayan kişiyi cezalandırma konusunda katl ve yaralamadan söz ederken hiç bahsetmemeleri demek onların şer’an cezalandırılamayacağı manasına gelmez. Eğer imkansız suça teşebbüste idari makamlar ve kaza organları bir saldırı unsuru muşahede ederlerse ve bu yüzden cezlandırmak icabettiğini kabul ederlerse İslam hukukunun böyle bir cezayı önleyecek hiçbir prensibi yoktur. İslam hukukçularının katl ve yaralama suçlarından bahsederken bu konudan söz etmemelerinin en doğru yorumu; katl ve yaralama suçlarından bahsederken ele aldıkları konunun kısas ve diyeti gerektiren suçlar olduğunu ve suçlu bu fiilleri işlediği takdirde bu cezaların uygulanacağını, bunu işlemeye çalıştığı ama neticeye vasıf olamadığı veya vasıl olacak neticelerden mahrum kaldığı takdirde ona tazir cezası verileceğini öngörmeleridir.

Bilindiği gibi tazir cezasının takdiri ve tayini yöneticilere bırakılmıştır. Yöneticiler istedikleri konuda ve istedikleri şekilde tazir cezaları koyabilirler. Kaldı ki İslam hukukçuları, hakkında önceden tayin olunmuş her suça tazir verilebileceğini kabul ederler. İmkansız olan suça teşebbüs ise, hakkında önceden tayin olunmuş bir had cezası buunmayan fiilir.

75- Eğer işlenen fiilin niteliği öldürücü olmakla beraber öldürücü bir hal meydana getirmemişse ölümün meydana gelmemesi; ya suçlunun tecavüze uğrayana isabet ettirememesinden dolayıdır, hayut da isabet ettirip tecavüze uğrayanın aldığı yaradan bilahere kurtulması nedeniyledir. Eğer suçlu tecavüze uğrayana isabet ettirmeğe çalışır ve isabet ettirmezse, mesela silahını ateşler, ok atar ve kılıcını vururda isabet etiremezse buna beşeri hukuta başarısız teşebbüs adı verilir. İslam hukukunda bu suçun cezası tazirdir. Yani teşri organlarının takdir ettiği bir cezadır. Çünkü İslam hukukçuları küfür, (hakaret) basit saldırı ve tecavüzlerde tazir cezasını öngörürler.

Şayet İslam hukukçluarı beşeri hukuk bilginleri gibi suça teşebbüs konusunda muntazam bir prensip vazetmemişlerse; bu demek değildir ki, İsam hukuku bütünüyle ilenen suçlarla suça başlangıç halini birbirinden tefrik etmez. Aslında İslam hukuku tam olarak işlenen suçla suça teşebbüsü birbirinden ayırmıştır. Çünkü tazir cezasını iki tür suçlar için vermiştir. Birincisi had cezasının verilmediği suçlara tazir cezası verilir. İkincisi de hakkında had cezası verilmiş olup da suç bütünüyle tamamlanmadığı ve yarım kaldığı takdirde tazir cezası verilir. Çünkü bu durumda had cezası sadece tamamlanmış olan suçlar için konmuştur. Tamamlanmamış olan suçların cezası ise tazirdir.

Mesela zina suçlunun cezası haddi gerektirir. Zina suçunun haddi ise evli olanların recmi, evli olmayanların sopalanmasıdır. Zina fiili ancak duhul ile tamamlanır. Eğer duhul vukubulmamışsa suç tamamlanmamış demektir. Binaenaleyh ne recm, ne de sopa cezası verilebilir. Duhulun tamam olmadığı -suçun bütünüyle işlenmemiş olduğu hallerde verilecek ceza tazirdir. Keza hırsızlık suçunun cezası haddir ve elin bileklerden kesilmesidir. Hırsızlık suçu ancak malı saklı olan yerden çıkarmakla gerçekleştirilir. Eğer sanık malı saklı olduğu yerden çıkarmazdan önce yakalanırsa eli kesilmez ona tazir cezası verilir. Çünkü elin kesilmesi ancak suçun tamalanmasıyla mümkün olur. Bu vakada ise suç tamamlanmamıştır. Keza katl suçunu cezası had olarak kısastır. Suç, ancak suçlunun işlediği bir fiilin tecavüze uğrayana isabet etmesi ve onu öldürmesiyle gerçekleşir ve tamamlanır. Sanık suça başlar da teşebbüsünde başarılı olamaz ve kendi iradesiyle yapmazsa ona had cezası değil, tazir cezası verilir.

Tecavüze uğrayan kişiye suçlunun fiili isabet eder ve tecavüze uğrayan kişi aldığı yarada bilahere kurtulursa İslam hukukunda fiil tamamlanmamış bir suç veya suça başlangıç olarak değil, yaralama olarak kabul edilir.

Çünkü suçlunun fiili başlıbaşına ve tam olan bir suçu oluşturmuştur ki bu yaralama suçudur. Yaralama suçunun kasıtlı olması halinde hususi cezası vardır. Bu, mümkün olduğu takdirde kısas, mümkün olmadığı takdirde de diyettir. Şu halde fiilin tamamlanmamış bir suç olarak kabul edilmesini ve suçlunun tazir cezasına çarptırılmasını gerektiren bir neden mevcut değildir.

Mısır ceza kanunu diğer beşeri hukuk sistemleri gibi dövme suçlarında bu metodu benimsemiştir. Eğer dövme sürekli bir felakete veya tecavüze uğrayanın ölümüne vesile olmamışsa suçlu, ölümle sonuçlanan vurmaya veya felakete sevkeden bir olayı işlemeye muteşebbis olarak kabul edilmez, vuran veya yaralayan kişi olarak kabul edilir. Çünkü kanun vurmayı ve yaralamayı başına bir suç olarak kabul etmektedir.

Gerek Mısır Ceza kanunu, gerekse Fransız ceza kanunu kasıtlı öldürme halinde İslam hukukundan farklı görüş ifade ederler. Çünkü, İslam hukuku katl vakalarında tamamlanmamış olan suçlu katle teşebbüs olarak kabul etmekte ve yaralama olarak kabul etmemektedir. Halbuki Mısır ve Fransız yasaları faili, fiilinden güttüğü maksada göre muaheze edilmektedir. Ancak bu ihtilafın önemi yoktur. Çünkü, fiilin kanuni yönden tasviri ayrılğın nedenidir. Mühim olan her ceza sisteminin, fiile, ona uygun gördüğü cezayı uygulamasıdır.

 

76- Öldürücü fiilerle ilgili tatbikat:

 

Yukarda serdettiğimiz kaideleri tatbik ve İslam hukukçularının görüşlerini açıklamak için öldürücü fiillerle ilgili muhtelif örnekler vermeyi uygun görüyoruz. Çünkü bu metod; okuyucunu kafasında bu kaidelerin yerleşmesi için daha uygundur. Muhtelif görüşler arasındaki ayrılığın esasını anlaması için yardımcı olur.

 

77- Keskin bir aletle öldürme:

 

Keskin bir alet; yaralayıcı veya delici olan ve bedende iz bırakan alettir. Keskin bir aletin muayyen maddeden olması şart değlidir. Demirden, bakırdan, kurşundan, altından, gümüşten olabilir. Cam parçası, odun parçası, kamış parçası, kemik ve diğer maddelerden de olabilir. Keskin aletin örneği, bıçak, mızrak, tabanca, ok, bomba, kılıç ve sair kesici aletlerdir. Suçlu keskin aletle büyük bir yara meydana getirirse ve bu yara ölümle sonuçlanırsa, İslam hukukçuları arasında ihtilafsız olarak bu suç aksıtlı öldürme olarak kabul edilir.

Diken, iğne batırmak gibi, hacamatçının hacamet yerini koparması ve benzeri, hallerde, fiil, göz ve kalb gibi öldürücü noktalara müteveccih ise ve tecavüze uğrayan kişi ölmüşse, ittifakla kasıtlı öldürmedir. İğne veya dikeni öldürücü noktalara olmasa bile, aşırı derecede batırma da kasıtlı öldürmedir.

Öldürücü olmayan yerlere basit ve küçük yaralar açılırsa veya öldürcü olmayan yerlere iğne, diken batırılır ve bu da yaralananın sakat kalmasına, bunun neticesinde veya o anda ölümüne sebeb olursa bu gibi hallerde Şafii ve Hanifelere göre iki görüş vardır. Birincisine göre vaka kasta benzer öldürmedir. Çünkü, iğne, diken ve yaralama genellikle öldürücü şeyler değildir. Kasıtlı öldürmede ölüme vesile olan vasıtanın genellikle öldürücü nitelikte olması şarttır. İkinci görüş uyarınca olay kasıtlı katldir. Çünkü olay delici bir vasıtayla olmuştur, delici vasıtanın ise öldürücü olması için zannı galib gerekli değildir. Ama, keskin olmayan vasıtadan aletin genellikle öldürcü olması gerikir382.

Hanefi mezhebinin mensupları ise383 iğne ve diken gibi vasıtalarla öldürme halini kasta benzer öldürme olarak kabul etmektedirler. Çünkü onlara göre, alet her ne kadar para açıcı bir alet ise de, öldürmek için kullanılan bir alet değildir. İğne, dikiş dikmek için hazırlanmıştır ve umumiyetle öldürme kastıyla kullanılmaz.

(382) Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 283’ el-Muğni ve eş-Şerh’ul-Kebir S: 320, 321 el-İkna C: 4, S: 263.

(383) el-Bahr’ür-Raik C: 8, S: 287,289.

Öldürücü olmayan noktalardaki basit yaralara gelince ölümle sonuçlandığı ve öldürmek için hazırlanmış bir aletle yapıldığı takdirde kasıtlı öldürme olarak kabul edilir.

İmam Malik ise, yaralama ve sokmanın gerek öldürücü noktalara olsun ve gerekse öldürücü olmayan noktalara olsun, kasıtlı öldürme olduğu görüşündedir. Yeter ki, fail kasıtlı olsun ve fiili eğlence ve uslandırma kastıyla yapmamış bulunsun384.

(384) Şerh-i Derdir C: 4, S0 214,215.

Görülüyor ki, her fakih öldürücü alet için vazzettiği şartara bağlı kalmaktadır.

Şafii ve Hanbeliler, aletin kesici olmasıyla birlikte öldürücü nitelikte olmasını da şart koşarlar. Ancak bu mezheblere mensup bazı fakihler, aletin keskin olması halinde bu şartı öngörmezler. Hanefiler ise, aletin öldürücü ve öldürme için hazırlanmış olmasını şart koşarlar. Malikiler ise, fiilin kasıtlı ve düşmanlık şeklinde işlenmesi halinde başka bir şart ileri sürmezler.

 

78- Miskal ile öldürme:

 

Miskal keskin olmayan alettir. Sopa taş gibi... Bu konuda islam hukukçularının görüşleri birbirinden farklıdır.

İmam Malik, miskal kesici olmayan ayet) ile yapılan öldürmeleri kasıtlı öldürme olarak kabul eder. Ona göre, fiil eğlence ve uslandırma kastı dışında düşmanlık maksadıyla işlendiği sürece; alet ister umumiyetle öldürücü nitelikte olsun, ister olmasın ölüm kasıtlı öldürmedir. İmam Şafii ve Ahmet İbn Hanbel ise, genellikle öldürücü nitelikte olan bir miskal ile vurmayı eğer ölümle sonuçlanmışsa kasıtlı ölüm olarak kabul etmektedirler. Ağır sopa, büyük taş ve demir copla öldürmek gibi. Şafii ve Hanbeliler miskal görevini yapan şeyleri de buna eklemektedirler. Duvarı yıkmak, tavanı çökertmek ve yüksek bir yerden aşağıya atmak gibi... Vurulanın hastalık, küçüklük, aşırı sıcaklık, aşırı soğukluk nedeniyle zayıf bir anında bulunduğu sırada yapılan küçük bir sopa, taş ve yumrukla da olsa, miskal ile vurmayı kasıtlı katl olarak kabul etmektedirler. İsterse bir tek darbe vurulmuş olsun. Vurulan hasta veya zayıf olmasa, öldürücü noktalarına vurulmuşsa da ardarda vurmalarla vuku bulan ölümler kasıtlı katl olarak kabul edilir.

Çünkü vurmanın tekrarı ve peşpeşe gelmesi genellikle öldürücüdür. Bu hükümlerin hepsi, Şafii ve Hanbelilerin dayandığı temel kaideye istinad etmektedir. Onların dayandığı temel kaide şudur; ölüme sebeb olan alet veya vasıta genellikle öldürücü olmalı veya işlenen fiilin şartları, vakti, tecavüze uğrayanın durumu ve fiilin onun üstündeki etkisi umumiyetle öldürücü nitelikte bulunmalıdır385.

(385) Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 238 ve devamı el-Muğni ve eş-Şerh’ül-Kebir S: 320, 321 ve devamı.

Ebu Hanife ise, miskal ile öldürmeyi, ister hafif, ister ağır olsun kasta benzer öldürme olarak kabul etmektedir. Çünkü o, öldürmede aletin genellikle öldürücü olmasını ve öldürme aleti olarak icat edilmiş olmasını şart koşmaktadır. Miskal, herne kadar genellikle öldürücü vasıta olabilirse de, öldürme için hazırlanmış alet değildir. Ebu Hanife, bu kaideden sadece -bir rivayete göre- demiri istisna olarak kabul etmektedir. Demiri; demir hükmünde olan bakır ve kurşun gibi bu gayeyle kulanılan aletlere ilhak eder. Binaenaleyh, demir ve demire benzer aletler kullanılarak ölüm fiili gerçekleştirilirse, bu aletler kesici veya delici olmasa da, yani, miskal gibi, cop, boks, aleti, balyoz ve demir kaplanmış sopa cinsinden olsa da, katil yine kasıtlı katil olarak kabul etmesi demirden silah yapılmasındandır. Hatta o, demiri bizatihi silah olarak kabul eder. Çünkü, ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır:

“Ve demiri indirdik, onda büyük bir güç vardır.” Burada, demir hüküm bakımından silaha ilhak olunmuştur ve demirin hükmü keskin alet hükmüdür. Hüküm bakımından demire benzeyen ve demir manasında olan aletler de demir hükmüne girer.

Katilin kasıtlı olabilmesi için bazıları demirin yara açıcı olmasını şart koşarlar. Ama diğer bazı fakihler, demirin yaralayıcı veya ezici olması arasında fark gözetmezler ve her iki halde de fiili kasıtlı öldürme olarak kabul ederler386.

Ebu Yusuf ile Muhammed ise, miskal genellikle öldürücü nitelikte olursa, kasıtlı katl olarak kabul ederler.Her iki imam miskal öldürme için kullanılması hasebiyle) öldürme için hazırlanmış alet olarak kabul ederler. Onlar, miskale, Ebu Hanife’nin kasıtlı öldürmede şart koştuğu iki şartı da öngörmektedirler. Bu şartlardan birisi, aletin genellikle öldürücü olmasıdır. Diğeri de öldürme için hazırlanmış olmasıdır. Aksi takdirde vurma ardarda devam etse de katl, kasda benzerdir387.

(386) Zeytai C: 6, S: 98.

(387) el-Bahr’ür-Raik C: 8, S: 288-289.

Ebu Hanife’nin, miskal konusundaki hücceti Allah Resulunun şu hadisidir: “Dikkat edin kasıtlı ve hatalı öldürmede sopa, kırbaç ve taş ile öldürmede yüz deve vardır.”

Ebu Hanife bu hadisi geniş anlamıyla almış ve demiştir ki Allahın Resulu bu tür öldürmeye kasıtlı ve hatalı öldürme adını vermiştir. Ve buna kısas değil, ondan bir derece aşağı olan diyet hükmünü öngörmüştür. Öyleyse bu tür öldürme, kasıtlı değil, kasta benzer öldürmedir. Sopa, taş ve kırbaç yaralayıcı alet olmamakla beraber miskal adı verilein aletlerdendir ve miskal ile vukubulan öldürmelerin hükmünü ihtiva eder. Binaenaleyh, bunlarla vurmak ancak kasta benzer öldürme olabilir. Ebu Hanife, bunun istisnası olarak, sadece keskin olmayan demiri ayırmıştır. Çünkü demir tabiatı itibarıyla öldürme için hazırlanabilecek bir alettir. Çünkü, ayeti kerimede yüce Allah: “Ve demiri indirdik, onda büyük bir güç vardır” buyurmuştur. Ayrıca demirle öldürmek mutad bir öldürme tarzıdır. Diğer imamlar ise, hadisi şöyle tefsir etmişlerdir. Bu hadisle kastolunan miskal sopa, kırbaç ve küçük taş gibi basit miskaldir. Miskalin hükmü konusunda imamlar arasındaki ihtilafın esası bu hadisin yorumuna bağlıdır.

 

79- Tehlikeye atmak:

 

Bir arslanla bir insanı bir yere hapsetmek, köpeği birisinin üzerine saldırmak, yılan, akreb veya benzer bir çıyanı birisinin üzerine atmak.

Bir kişi yırtıcı bir hayvanla bir insanı bir yere hapseder de hayvan o kişiyi öldürürse, bu takdirde arslanın fiiline bakılır. Şayet bir kişiyi öldürecek durumda ise hapseden kişi kasıtlı katildir. Şayet öldürecek nitelikte değilse veya adam kasıt gütmeden ikisini bir yere kapamak zorunda kalmışsa kasıtlı katil olmaz.

Hayvanın hareketi insanın kendi hareketinin yerine geçmektedir. Şayet bir kişinin kolu bağlanırv e bir arslanın, yahut canavarın önüne atılırsa bu takdirde fiil kasıtlı katldir.

Keza, bir kişi bir diğerini dar bir yerde bir yılanla başbaşa bırakır da, yılan onu sokarak öldürürse, o kişi kasıtlı katildir. Öldürücü akrebin ısırması da yılanın ısırması gibidir. bir kişi bir başkasını, canavarların bulunduğu bir yere veya öldürücü yılanların arasından atarak öldürürse, öldürücü nitelikte olduğu takdirde fiil kasıtlı katldir. Aksi takdirde kasta benzer katldir. Yılan veya canavar adamı sokarak öldürürse oraya atan kişi katildir. Eğer, umumiyetle, öldürücü nitelikte değilse (Hicaz yılanları, küçük haşere gibi) iki görüş vardır. Birisine göre, atan kişi kasıtlı katildir. Çünkü fiil, genellikle, öldürücü niteliktedir. Yılanlar ve canavarlar ise, öldürücü alet mesabesindedirler. İkinci görüşe göre kasta benzer katildir. Çünkü, fiil, genellikle öldürücü değildir.

Bir kişi bir diğerinin kolunu bağlar ve canavarların olmadığı bir yere atarsa, bir canavar veya yılan gelir onu parçalar yahut ısırır ve bu yüzden adam ölürse, bu takdirde, atan kişi kasta benzer katildir.

Hanbeli mezhebinde bazı fakihler, bir kişiyle arslanı veya yılanı bir yere hapseden kişiye sorumluluk yüklemezler. Çünkü onlara göre arslan veya yılan insanoğlundan kaçan canavarlardır ve fiil mülci değil, gayrimülcidir388.

Şafii mezhebi fakihleri ise, çocukla, buluğa ermiş insanı birbirinden ayırırlar. Ve derler ki; suçlu, bir çocuğu canavarların bulunduğu bir ine kor da, bir canavar gelir onu yerse suçluya bir sorumluluk yoktur. Çünkü, ine koymak, öldürmek maksadıyla değildir. Ve arslanın onu parçalaması için zorlayıcı bir fonksiyonu olmamıştır. Ama çocuk, ininde bulunan bir canavarın önüne atılırsa, veya canavar onu üzerine kışkırtılırsa, bu takdirde kasta benzer ölüm vardır. Çünkü dar yerde canavar direnir ve saldırır, geniş yerde ise, tabiatı itibarıyla insanoğlundan kaçar. Ancak, genellikle canavarın öldürücü ve saldırgan olmaması şarttır. Aksi takdirde, öldürme kasıtlı öldürmedir.

Şafii mezhebinden bir diğer görüş de, tecavüze uğrayanın helak edici mahalden kaçabilmesi imkanından mahrum ve aciz bulunması halinde suçlunun sorumluluğunun kabul etmektedir. Eğer tecavüze uğrayan kaçmaktan aciz ise, ölüm kasta benzer ölüm olarak kabul edilir. Fakat, önüne atılan hayvan saldırgan ise, kaçıp kurtulma imkanı mevcut değilse, bu takdirde fiil kasta benzer değil, tamamen kasıtlı öldürmedir. Şayet tecavüze uğrayan kişi öldürücü mahalden kaçabilecek imkana sahip olup da kaçmamışsa veya yırtıcı canavarın bulunmadığı bir mahalde atılmadığı halde bir canavarın parçaladığı anlaşılmış ise, fiil heder olarak kabul edilir ve sorumluluk terettüb etmez389. Ebu Hanife’ye göre, bu şekillerin hiçbirisinde suçluya sorumluluk yoktur. İster tecavüze uğrayanı yırtıcı hayvan öldürsün, ister yılan, ister akreb soksun390.

İmam Malik’e göre fiil herhalukarda kasıtlı öldürmedir. İster genellikle öldürücü nitelikte olsun ister olmasın. Çünkü kasıt doğrudan düşmanlıktır391.

(389) Nihayet’ul-muhtaç C: 7 S: 332 ve 248.

(390) el-Bahr’ur-Raik C: 8 S: 294.

(391) eş-Şerh’ül-Kebir’ Derdir C: 4, S: 217.

Sorumluluğu kabul edenlerle etmeyenler arasındaki ihtilafın temeli hayanın tabiatına ve tecaüze uğrayanın kurtulma gücüne bakış açılarından doğmaktadır. Binaenaleyh, hayvanın korkub kaçtığını, tecavüze uğrayanın hayvandan kaçıp kurtulması imkanının bulunduğunu ve insanın (eli-kolu bağlı da olsa) hayvanın önünde bulunması onu parçalamasına veya sokmasına veya zehirlemesine sebeb olmayacağını kabul eden görüş taraftarları bu görüşe dayanarak sorumluluk yüklememişlerdir. Nitekim, Ebu Hanife’nin yaptığı budur. Küçük çocuğun büyükler gibi kendisini kurtaramayacağını veya hayvanların büyüklerden kaçtığı gibi küçüklerden kaçmayacağını kabul ederler, bu gibi hallerde büyükler için mesuliyeti kabul tememişler fakat çocuklar için mesuliyeti kabul etmişlerdir. Hilakın kaynağı olarak tecavüze uğrayanın öldürücü mahallerden uzaklaşabilme gücünü kabul edenler, acz halinde mesuliyeti de kabul etmişlerdir. Şafiiler’den bir kısmı böyledir. Ne bu görüşü, ne de yukardaki görüşü serdetmeyen fakihler ise, genellikle öldürücü olduğu takdirde suçluya sorumluluk yüklemişler ve kasıtlı katil olarak kabul etmişlerdir. Eğer fiil genellikle öldürücü değilse, kasta benzer ölüm olarak kabul etmişlerdir. Nitekim, İmam Ahmed bu görüştedir.

İmam Malik ise, fiilin helak edici olmasına dikkat etmiş ve bunun ötesinde bir değerlendirmeye itibar etmemiştir. Binaenaleyh, ona göre fiil helak ile sonuçlanınca, kasıtlı öldürme sayılır.

 

80- Boğma ve yakma:

 

Bu konuda Şafii ve Hanbeli mezhebleri diğerlerinden farklı düşünürler. Bu mezhebin fakihlerine göre, suçlu, teceavüze uğrayını, kurtulma imkanı bulunmayan bir suya veya ateşe atarsa ya suyun ve ateşin çokluğundan veya atılanın elinin kolunun bağlı olmasından, yahut çıkmasına engel olunmasından, veya derin bir suyun yahut çukurun içerisine atılmış olmasından dolayı adam çıkamaz. Kurtulma imkanı olmayacağı kesin olduğundan fiil kasıtlı katl olarak kabul edilir.

Şayet bir kişi diğerini sığı bir suya atarda, adam istediği takdirde bu sudan çıkabilecek durumda olduğu halde, kendi isdeği ile suda kalır ve ölürse faile mesuliyet yoktur. Çünkü fiil, umumiyetle öldürücü değildir. Onun ölmesine sebeb suda durmasıdır ki, kendisinin fiilidir. Bir kişinin fiilinden başkası sorumlu tutulamaz.

Bir kişi bir diğerin çok az olduğu için kurtulması mümkün olan bir ateşe atar, veya bir ateşin yığınının çıkma imkanını olan köşelerinden birisine iterse o da atılmış, olduğu bu ateş yığınından çıkmayıp yanar ve ölürse, bu fiil kasıtlı katl olarak kabul edilemez. Bu noktada ihtilaf yoktur. Çünkü; fiil, umumiyetle öldürücü fiil değildir. Sadece İslam hukukçuları suçlunun suçunu tayin konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, bunu hafif bir suya atılma haliyle kıyaslamakta veatan kişi sadece atmaktan sorumludur. Bazılarına göre ise, suçlu kasta benzer öldürme suçundan sorumludur. Çünkü, fiil ölümle sonuçlanmıştır ve ateşin şiddetli hareketiyle muhtemeldir ki, atılan kişi kurtulma çarelerini aramaktan aciz kalmış, yahut sinirleri kasılmış ve ateşten çıkmak imkanından mahrum kalmış olsun.

Bir kiş bir diğerini denize atsa ve bu esnada bir balık gelip adamı yutsa bu takdirde iki görüş vardır:

a) Birinci görüş taraftarları atan kişinin katil olduğunu kabul ederler. Çünkü bir şahsı helak edeci bir şeyin içine atıp hayatını kaybetmesine sebeb olmuştur. Atılan adamın durumu suda boğulmuş kimseninkine benzemiştir.

b) İkinci görüş taraftarlarına göre adam; balık taafından yutularak hayatını kaybetmiştir. Binaenaleyh bu olay, suya atılan birisinin başka bir kişi tarafından öldürülmesi olayına benzer, dalayısıyla atan kişi sadece atmak suçundan sorumlu tutulur ve buna tazir cezası verilir.

Bir kişi diğerini genellikle öldürücü nitelikte olmayan küçük bir suya atsa ve onu bir balık yutsa timsah veya canavar yutsa, bu takdirde, hadise birinci görüşü benimseyenler nazarında kasta benzer ölüm hadisesidir. İkinci görüşü benimseyeler ise, atana tazir cezası takdir ederler. Ama atılan kişi suda boğularak ölürse olay ittifakla kasta benzer öldürmedir391.

Tecavüze uğrayan kişi iyi yüzme bildiği halde eli kolu bağlı olarak veya yüzmekten aciz bırakılarak derin bir suya atılırsa, fiil kasıtlı öldürme olarak kabul edilir. Atılan kişi, rüzgar ve dalga gibi, her hangi bir arıza nedenle yüzmekten mahrum kalarak boğulur ölürse bu takdirde fiil kasta benzer öldürmedir. Eğer atılan kişiyi öldüren araz atmadan önce sirayet etmişse fiil kasıtlı öldürmedir. Çünkü atmak bu durumda umumiyetle ölümle neticelenen bir fiildir.

Suya atalan kişi yüzmeyi iyi bilen bir kişi olduğu halde yüzmemiş ve bu yüzden ölmüşse, bu halde bazılarına göre atana sorumluluk yoktur. Çünkü ölen yüzmekten kaçınması nedeniyle helak olmuştur. Bazılarına göre ise fil, kaste benzer öldürmedir. Çünkü prensip olarak insanın kendisini bile bile ölüme terketmesi kabul edilemez. Binaenaleyh atılan kişinin yüzmesini engelleyen husus gizli veya açık bir araz olabilir. Eğer fiil değilse ve kişi de yüzmeyi iyi biliyorsa, bu takdirde vuku bulacak ölüm olayı kasta benzer öldürmedir393.

(392) el-Muğni C: 9, S: 326 Nihayet’ül-Muhtaç C: 7, S: 245.

(393) Nihayet’ül-Muhtaç Ç: 7, S: 243, 244.

İmam Azam ve taraftarları yakma ile boğma arasında fark gözetmektedirler. Onlar, yakmayı silaha ilhak etmektedirler. Çünkü, yakma silahın işini görür ve bedenin parçalarını birbirinden ayırır. Ateş onlara göre öldürmek için hazırlanmışıtr. Eğer atlan ateş genellikli öldürücü nitelikte değilse, kasta benzer öldürmedir. Hanefiler ısıtılan suyu, ısıtılarak eritilmiş diğer sıvıları ve yanan fırına atmayı da ateşe ilhak etmektedirler. Bu esasa göre İmam Azam ve Muhammed; miskalin öldürme için kulanıldığı takdirde öldürme için hazırlanmış bir alet olduğu görüşündedirler.

Buna göre, genellikle öldürücü nitelikte olmayan ve atılan kişinin kurtulması mümkün olan az suya bir kişi atılırsa ölümü, kasta benzer ölümdür. Bu noktada Hanefi mezhebinde bir ihtilaf söz konusu değildir. Ama su; büyük ve derin, atılan kişi de yüzerek bu suyu geçebilecek güçte ise ve yüzmesini önleyecek bir engel yoksa (eli kolu bağlanmamışsa) Hanefilere göre, bu öüm kasta benzer ölmedir. Ama, yüzmeyle kurtulacak durumda değilse veya yüzmeyi iyi beceremiyorsa, yukarda da belirttiğimiz gibi, İmam Azam’a göre kasta benzer ölümdür. Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre kasıtlı ölümdür. Bir kişi bir diğerini kuyuya atarsa, bu fiil İmam Azam’a göre kasta benzer öldürmedir. Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre kasıtlı öldürmedir. Ebu Yusuf ve Muhammede göre, eğer atılan kişinin kurtulma imkanı yoksa kasıtlı kurtulma imkanı varsa kasta benzer öldürmedir394.

(394) el-Bahr’ür-Raik C: 8, S: 294.

İmam Malik ise, yakma ve suda boğmayı fiil isterse genellikle öldürücü olsun, ister olmasın eğlence ve oyun kastıyla yapılmadığı takdirde kasıtlı katl olarak kabul etmektedir395. 

(395) eş-Şerh’ül Kebir’ Derdir S: 215, 216.

İslam hukukçuları  arasındaki ihtilafı esası; öldürücü alet ve vasıtaya bakış açılarındaki ayrılıktır. Nitekim, yukarda 32 nolu paragrafda bu noktayı açıklamıştık.

 

81- Boğmak:

 

Buradaki boğmaktan maksat, suçlunun tecavüze uğnayanı bir iple veya eliyle boynunu sıkarak, ağzına burnuna koyduğu boğucu bir şeyle nefes almasına mani olarak boğup öldürmesidir. Tıkama; öldürücü olacak nitelikte bir süre devam etmişse fiil; kasıtlı öldürmedir, devam etmemişse kasta benzer öldürmedir.

Bir kimse bir diğerini boğar, daha öldürmeden işkence ile ölmesi için kendi haline bırakırsa kasıtlı katil olarak akbul edilir. Fakat boğan kişinin bırakmasından sonra boğulan kişi nefes alıp rahatlar ve öyle ölürse suçlu kasıtlı katil olarak sorumlu tutulamaz. Çünkü, adamın ölümü doğrudan boğmak fiiliyle olmamıştır.

İslam mhukukçuları, hüsyeleri burarak öldürmeyi de boğmaya ilhak ederler ve bütünüyle onun hükmüne tabi olduğunu kabul ederler. Eğer hüsyesi sıkılan kişinin sıkılması şiddetli ise ve genellikle ölümle sonuçlandığı biliniyorsa, suçlu kasıtlı katil olarak kabul edilir. Eğer genellikle, öldürücü olarak değerlendirilmemişse, kasta benzer katil oraka kabul edilir.

Şafii Hanbeli’lerin boğma konusundaki görüşleri budur396.

(396) eş-Şerh’ül-Kebir’ el-Muğni C: 9, S: 326 (Bu ikisi birlikte olan baskı)

Görülüyor ki, Şafiiler ve Hanbeliler boğma konusunda da öldürücü vasıta ve alet konusundaki kaideleri tatbik ediyorlar. Buna göre öldürücü vasıta veya alet umumiyetle öldürücü nitelikte ise, katl kasıtlı öldürme olarak kabul edilir. Eğer umumiyetle ölüme sebeb olmayan aletler olarak biliniyorsa, böyle bir aletin ölüme sebeb olması kasta benzer öldürme olarak kabul edilir.

İmam Azam ise, her ahvalde boğmayı kasta benzer katl olarak kabul etmektedir. O da, öldürücü alet konusundaki kaidesini uygulamaktadır. Kasıtlı katil olabilmesi için -ona göre- alet genelikle öldürücü olması ve öldürmek için hazırlanmış bulunması gerekir. Boğma, her ne kadar genellikle öldürücü bir sebeb ise de sırf öldürme için var olan bir sebeb değildir. Ebu Yusuf ile Muhammed ise, boğmayı öldürme usulu olarak kabul etmekte ve bunlara göre, fiil genellikle öldürücü nitelikte ise kasıtlı katl, genellikle öldürücü nitelikte değilse, kasta benzer katl olarak kabul edilmesi gerekir397.

İmam Malik’e göre, her halu karda boğma, eğlence ve oyun maksadıyla değil düşmanlık ve öldürme kastıyla yapılmış olduğu taktirde kasıtlı öldürme olarak akbul edilir398.

(397) el-Bahr’ür-Raik C: 8, S: 294.

(398) eş-Şerh’ür-Kebir’ Derdir S: 210.

 

82- Hapsetmek, yemek ve içmekten alakoymak:

 

İmam Şafii ve Ahmed’e göre, bir kişinin genellikle ölebileceği bir süre içerisinde hapsedilip, yemek ve içmekten mahrum bırakılması, kasıtlı katl olarak kabul edilir. Tabii ki ölme ihtimali olan süre, insanlara, zamana ve şartlara göre değişir. Mesela, sıcakların aşırı olduğu bir mevsimde kişi susuz bırakılırsa kısa zamanda ölür. Eğer mevsim normal veya soğuksa susuz bırakılan kimse çok uzun bir zaman dayanabilir.  Büyük insan çocuktan daha fazla dayanıklıdır. Fakir ve muhtaç kişi rahat bir hayata alışmış kişiden daha dayanıklıdır. Binaenaleylh bu değerlendirmeler nazarı itibara alınarak, kendisi gibi birisinin umumiyetle ölümüne sebeb olacak halde ölen kişi, kasıtlı olarak öldürülmüş sayılır. Ama umumiyetle benzer bir kişinin aynı halde ölmesi mümkün olmayan süre içerisinde ölmüşse, kasta benzer ölüm olarak kabul edilir399.

(399) el-Muğni C: 9, S: 328.

Sıcak veya soğuktan korunmasını önleyip ölüme tertedilmek de yemek ve içmeyi önlemek gibidir. Ölen kişinin terkedilmezden önce aç ve susuz olduğu hapseden tarafından bilinirse ve bu hal üzere bırakılırsa, ölüm kasıtlı katl olarak kabul edilir. Çünkü maksat, iki sürenin birleşerek öldürücü müddeti tamamlamasıdır. Ama hapseden kişi ölenin daha önce açlığından ve susuzluğundan haberdar değilse, bu konuda iki görüş vardır:

a) Bu görüş, uyarınca ölüm kasıtlı katldir. Çünkü, mahbusu ölüme sürükleyen sebeb hapsedilmesidir. Bu şuna benzer. Sağlam bir kişi vurulunca ölmeyecek bir tarzda hasta olur, ve hasta olduğunu bilmeden birisi de onu döver ve adam ölürse döven kişi kasıtlı katlden mesuldür.

b) Bu görüş uyarınc katil; kasta benzer katil, olarak kabul edilir. Çünkü, öldürme niyeti gütmemiştir. Fail, helak edici bir fiili işlememiştir. Çünkü tecavüze uğrayan hapsedildiği sürede normal olarak bir insanın helak olması imkanı yoktur400.

(400) Nihayet’ül-Muhtaç C: 7, S: 240.

Ebu Hanife ise failin mesul tutulamayacağını kabul eder. Ona göre ölüm hapsedilmekten değil, açlık ve susuzluktan ötürü vuku bulmuştur. Suçluysa ancak hapis fiilini işlemiştir. İmam Ebu Yusuf ve Muhammed ise, suçluyu kasta benzer katl suçunan sorumlu tutarlar401.

Çünkü derler; suçlu, fiilen maktule yemek ve su vermemiştir. Yemek ve su olmadan yaşamak imkanı yoktur. Öyleyse, kişinin ölümüne sebeb olan fiil yemek ve içmekten alakoymaktır. Şu kadar var ki, Ebu Yusuf ve Muhammed, katli kasıtlı katl suçu olarak kabul etmezler. Çünkü onlar hapis edilerek ölmeyi, ölme için hazırlanmış bir sebeb olarak kabul etmezler. Herne kadar hapis umumiyetle öldürücü bir vasıta ise de, öldürmek için icat edilmiş bir vasıta değildir. Görülüyor ki, Ebu Yusuf ile Muhammed öldürücü vasıta ve şartların bulunmasını gözönünüde tutmaktadırlar. Şafii ve Ahmed ise, bu bakıman onların görüşlerine uygun bir yol izlemektedirler.

Malik, her halu karda fiili düşmanlık kastıyla yapılmış saydığı için kasıtlı ölüm olarak kabul eder402.

(401) el-Bahr’ür-Raik C: 8, S: 395.

(402) eş-Şerh’ül-Kebir’ Derdir S: 217.

 

83- Meşru bir sebeble öldürme:

 

Bir kişinin kasıtlı katil olduğuna, yahut zina ettiğine, yahut irtidad ettiğine dair yalancı şahadette bulunulur ve bu şahadete binaen hüküm infaz edilir, bilahere şahitlerin yalancı olduğu tesbit edilirse şahitler kasıtlı katil olay da mubaşereten katl olarak değil, tesebbüben katl olayı olarak değerlendirilirler. Ebu Hanife şahide kısas uygulanmayacağı görüşündedir. Çünkü onun uygulandığı kaide gereğince tesebbüben katile kısas tatpik olunmaz. Ancak, sebeb mülci olursa kısas uygulanabilir.

Hakim bir şahsa zulmen ve bilerek idam hükmü verirse kasıtlı katil olarak kabul edilir. Kan sahibi de, hakkında kısas hükmü verilen kişiyi mazlum olduğunu bile bile zulmen öldürürse, kasıtlı katil olarak kabul edilir403.

 

84- Manevi bir vesileyle öldürme:

 

İmam Malik manevi yollarla öldümeyi kasıtlı katl olarak kabul eder ve ona göre cezalandırır. Mesela; yılan ölü de olsa bir insanın üzerine yılan atan kişi (üzerine yılan atılan kişinin korku ve dehşete düşerek ölmesi halinde) onun kasıtlı katildir. Keza, birisi bir diğerine karşı kılıcını kınından çıkarsa ve ikinci şahıs dehşete kapılarak ölse kılıcını çıkaran kişi onun kasıtlı katilidir404.

(403) el-Muğni C: 9, S: 232’ Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 241 Bedai’üs-Sanai C: 7, S: 329.

(404) eş-Şerh’ül-Kebir’ Derdir S: 217.

Bir kişi başkasına kılıcını gösterse veya bir uçurumun kenarına götürürse, götürülen şahıs, dehşete kapılarak ölse, yahut da şiddetli bir çığlık atıp bir yerde düşmesine sebeb olarak ölümüne sağlasa veya gafil bulunan birisine bağırıp onun birden bire kendisinden geçerek ölmesine sebeb olsa bütün bu durumlarda suçlu, kasıtlı olarak bu fiilleri işlemişse, İmam Ahmed, bu tür katl vakalarını kasıtlı katl kabul etmemektedir. Çünkü bu katl vasıtası genellikle öldürücü vasıta niteliğinde değildir.

Hükümdar; bir kadının hüküm mahallinde hazır bulunması için davetçi gönderir, kadın bundan dehşete kapılarak çocuğunu düşürür ve ölümüne sebeb olursa düşen çocuğun tazminatını öder. Kadın dehşet hadisesinin neticesinde çocuğunu aldırmak zorunda kalır ve aldırırken ölürse, vaka kasta benzer öldüm vakasıdır. Keza bir kişi, bir kadın hakkında davacı olursa, kadın hüküm mahalline çağrılsa ve bu sebeble heyecana kapılıp çocuğunu düşürse, yahut dehşetten düşüp ölse, dava eden katli sayılır. Ancak, kadın davacıya zülmetmiş olmamalıdır. Eğer zülmetmiş olursa, davacı mesul olmaz, çünkü zulum sebebiyle o mahale getirilmiştir405.

(405) el-Muğni C: 9, S: 487, 580.

Şafii mezhebi de bu konuda Hanbeli mezhebiyle aynı fikirdedir. Ancak Şafiiler kendi aralarında birbirinden farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları mümeyizle gayrı mümeyyizi ayırdederler. Tecavüze uğrayan kişi mümeyyiz ise, faile mesuliyet terettüb etmeyeceği görüşünü benimseyenler, mümeyyizin normal olarak dahşete kapılamıyacağını, aksinin nadir olduğunu kabul ederek nadir hadiseler üzerine hüküm bina edilmez derler. Diğer bir grub ise, mümeyyiz ile gayri mümeyyiz arasında fark olmadığını kabul ederer ve fiil, ölümle sonuçlandığı sürece failin fiilinden ötürü mesul olduğunu ifade ederler. Mesuliyet halinde, her iki grub da, fiili kasta benzer öldürme oayı olarak değerendirir. Çünkü kullanılan metot genellikle öldürücü metot değildir. Fakat, gayrı mümeyyiz olma halinde cezanın tatbik edilemeyeceğini söyleyenlerin bir kısmı, fiili kasıtlı öldürme olarak, diğer bir kısmı da kasta benzer öldürme olarak değerlendirirler.

Şafiiler, dehşete kapılarak çocuğun düşürülmesi halinde ayrı  bir görüşe sahiptirler. Onlara göre çocuğun düşmesinden ve bu sebeble kadının ölmesinden hükümdar sorumludur. Ancak, kadan, çocuğun düşmesi sebebiyle değildir de, dehşete kapılması sebebiyle ölmüşse onlara göre, hükümdara sorumluluk yoktur. Bu hükmün sebebi -zannımıza göre- şudur: Hükümdar kadını dava için çağırırken üzerine vacib olan bir görevi ifa etmekte ve hakkını kullanmaktadır. Şikayet eden ve keza hakkını kullanmaktadır406.

Ebu Hanife, bir insana bağırarak heyecanlandırıp öldürme halinde, bağıran kişiyi kasta benzer katl suçundan sorumlu tutar407.

(406) Nihayet’ül-Muhtaç C: 7, S: 330, 332.

(407) el-Bahr’r-Raik C: 8, S: 294.

İslam hukukçuları hamile kadını çağırtıp da kadının dehşete kapılarak çocuğunu düşürmesi halinde hükümdarı mesul kabul etmektedirler.Bu noktada Hz. Ömer (r.a.)’in fiiline ittiba olunmaktadır. Çünkü Hz. Ömer (r.a.) bir kadını çağırır. Kadın dehşete kapılarak heyecanlanır ve çocuğunu düşürür. Çocuk iki kere çığlık atar ve ölür. Hz. ömer Peygamberin eshabıyla istişare eder. Bir kısmı der ki:

Sana hiçbir sorumluluk yoktur. Sen yöneticisin. Tedib edicisin!

Hz. Ali ise susar. Haz. Ömer der ki:

Ey Eb’ul-Hasen! Sen ne dersin?

Hz. Ali buyurur ki:

 Eğer bu söylenenler, kendi görüşlerini söylemişlerse hata etmişlerdir. Eğer senin arzuna uygun söz söylemişlerse sana doğru nasihat vermemişlerdir. Doğrusu sen kadını korkuttuğun ve çocuğunu düşürmesine sebep olduğun için diyet sana üşer.

İslam hukukçuları hükümdarın sorumluluğunu kabul etmek konusunda ittifak etmişlerse de diyetin hükümdarın bizzat kendi kesesinden mi, yakın akrabalarından mı, yoksa devlet hazinesinden mi ödenmesi gerektiği konusunda ihtilaf etmişlerdir.

 

85- Zehirleme:

 

İslam hukukçuları zehirleme için ayrı bir bölüm tahsis etmezler. Parçalama ve yakma konularında olduğu gibi bu konuda da umumi öldürme vasıtlarıyla ilgili genel kaideleri tatpik ederler. Zehirleyerek öldürme konusunda başlı başına bir bölüm ayıran Fransız ve Mısır hukuk bilginlerini metodları İslam hukukçlurının metodlarına muhaliftir. İslam hukukunda zehirleme konusuna ayrı bir bölüm tahsis edilmemesinin sebebi şudur: İslam hukukunda öldürme vasıtaları ne kadar değişik olursa olsun, kasıtlı öldürmenin cezası kısasdır. Binaenalyh, ziherleme için ayrı bir bölüm ayırmanın gereği yoktur. Mısır ve Fransız kanunlarına göre ise, zehirleyerek öldürme suçunun cezası, normal öldürme suçunun cezasından farklıdır. Bunun için zehirleyerek öldürme ayrı bir bölüm ayırmak icabeder. İmam Malik zehirleyerek öldürmeyi -zehir maddesi ister az, ister çok zehirleyici olsun- her zaman, yahut nadiren veya çoğunlukla öldürücü olsun- suçlu bu vasıtayla maktulu öldürmeye niyet ettiğine ve maktul ve vasıtayla fiilen ölmüş olduğuna göre, kasıtlı öldürme olarak kabul eder. İmam Malik’e göre, suçlunun zehirli yiyeceği veya içeceği bizzat maktule vermesiyle, her hangi bir aracıyla vermesi arasında fark yoktur. Gerek ona doğrudan doğruya kendisi takdim etsin, gerekse yiyeceğine, içeceğine ve giyeceğine koysun, farksızdır408. Her halü karda o, kasıtlı katildir. Ama Maktul yiyeceğin ve içeceğin zehirli olduğunu bilir, bildiği halde de onu yer ve içerse, kendi kendisinin katili sayılır. İmam Ahmed’e göre; suçlu tecavüze uğrayana zehiri zorla içirirse, veya yiyeceğine, içeceğine, içeceğine karıştırırsa, o da bilmeden bunu yerse zehir, umumiyetle öldürücü ise yediren kişi kasıtlı öldürmeden sorumlu olur. Umumiyetle öldürücü miktarda değilse, bu takdirde, katl kasıtlı ödürme değildir.

Suçlu zehiri kendi yemeğine karıştırır, başka birisi de haberi olmadan onun evine girer ve zehirli yiyeceği yerse bu takdirde sorumluluk yoktur. Çünkü, izinsiz olarak eve giren kişi kendi fiili ile kendisini öldürmüştür. Maktul eve suçlunun izniyle girer ve zehirli yemeği onun haberi olmadan yerse, hüküm yine yukardaki gibidir409.

(409) el-Muğni C: 9, S: 242.

İmam Şafii ikrah halinde İmam Ahmed’le müttefiktir. suçlu maktule zehiri zorla içirirse, zehir umumiyetle öldürücü nitelikte olduğu takdirde kasıtlı katildir. Ama genellikle öldürücü nitelikte değilse, kasta benzer katildir. bir insan başka birisini zehir olduğunu bilmeyerek zehir içmeye zorlarsa, hüküm yine böyledir. Bunun dışındaki konularda ise, Şafii mezhebi Hanbeli mezhebinden ayrılır. Yani, zehirli yemeği maktule takdim etmek, yahut yiyeceği ve içeceği şeye zehir koymak konusunda Hanbelilerden ayrılır. Şafiilere göre, zehir yiyecek veya içecek bir misafire takdim olunursa misafir mümeyyiz olmamış bir çocuk veya deli yahut ev sahibine itaat etmenin gerekli olduğunu kabul eden birisi ise, ve zehir de genellikle öldürücü nitelikte ise suçlu kasıtlı katildir. Eğer genellikle öldürücü nitelikte değilse, kasta benzer katildir.

Ama misafir akil ve bağliğ ise, bu takdirde Şafiilerden bir kısmı zehrin genellikle öldürücü olması halinde suçluyu kasıtlı katil, genellikle öldürücü olmaması halinde ise, kasta benzer katil olarak kabul etmektedirler. Diğer bir kısmı ise, her halukarda, vakanın kasta benzer öldürme olduğu görüşündedir. Belki de onların delili, akil ve baliğ olan kişinin mümeyyiz olmayanın aksine zehirli yemeği yemekten imtina edebilme gücüne sahip olmasıdır. Mümeyyiz olmayan kişiyi aldatmak kolaydır, ama mümeyyiz olanı aldatmak zordur. Zehri almaktan imtina gücüne sahip olmak zehirleme olayını genellikle öldürücü nitelikte olmaktan çıkarar. Ve dolayısıyla ölüm vakası kasta benzer ölüm olur. Üçüncü bir grub ise, suçlunun sorumlu olmayacağını ileri sürer. Çünkü maktul zehirleyici madeyi kendisi almış ve onun fiili suçlunun fiilini katetmiştir. Yani, mubaşeret haliyle tesebbüb hali birleşmiş, mübaşeret hali tesebbübe galip gelmişitr. Ama, buna karşı olanlar mübaşeret halinin sebebiyet haliyle ortadan kalktığı takdirde mübaşeretin tesebbübe galebe çalacağını, (örnekteki maktulun; yemeğin zehirli olduğunu bilerek yemesi halinde) sebebiyet durumunun ortadan kalkacağını ve bu takdirde mübaşeretin sebebiyete galip gelerek, maktulun filinin suçlunun filini inkitaa uğratacağını, aksi takdirde uğratamayacağını ileri sürerler.

Suçlu zehirli makulün yiyeceğine ve içeceğine hileyle karıştırırsa, maktul da onu bilmeyerek yer de ölürse, Şafiiler bu noktada yukardaki üç görüş öna sürmektedirler. Zehirli yiyeceği ve içeceği misafire takdim etme halinde olduğu gibi, burada mümeyyiz ile gayri mümeyyiz arasında fark gözetmemektedirler410.

(410) Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S0 243.

Şafiilerle Hanbeliler arasındaki ihitlafın esası Alah Resulüne zehirli bir koyun ikram eden Yahudi kadının hadisesiyle ilgili rivayetteki ihtilaflarıdır. Yahudi kadının ikram ettiği zehirli koyundan Allahın Resulu ile Bişr İbn Berra yerler.Enes ibn Malik bu hadiseyi naklettikten sonra, Allahın Resulunun Bişr ölünce kanını katlettiğini zikretmez. Ebu Seleme ise, Allah Resulunun Bişr ölünce kadını katletmeyi emrettiğini zikreder. Şafii mezhebi görüşünü Enes’in rivayetine dayarken, Hanbeli mezhebi görüşünü Ebu Seleme’nin rivayetine dayandırır. İşte, zehirli yemeğin takdimi, veya katilin maktulun yemeğine zehir katma konusunaki ihtilafın esası bu iki farklı rivayettendir.

Şafiilerin kendi aralarındaki ihtilafına gelince, bu da keza bazılarının Ebu Seleme’nin rivayetini, bazılarının da Enes’in rivayeteini kabul etmelerindendir. Çünkü bir grub ise, iki rivayetini kabul etmelerindendir. Üçüncü bir grub ise, iki rivayetin arasını birleştirerek yorum yapmaya çalışmış ve yukardaki görüşten ayrı bir görüş serdetmişlerdir.

Ebu Hanife ve arkadaşları zehirli yiyecek veya içecek takdim etmeyi veya yemeğe ve içeceğe hile ile zehir katmayı kasıtlı öldürme olarak kablul etmezler. İsterse maktul yiyecek ve içeceği bilmeyerek, zehirli olduğunu farkına varmadan yesin veya içsin. Onlara göre maktul, öldürücü maddeyi alarak kendisinin ölümüne sebeb olmuştur.Maktulu aldattığı için suçluya sadece tazir cezası verilir.

Suçlu maktule zehiri kira ile verirse veya zorla içirirse Ebu Hanife’ye göre zehir ister genellikle öldürücü nitelikte osun, isterse olmasın fiil; kasta benzer öldürmedir. Eğer zehir genellikle öldürücü nitelikte ise, bu takdirde fiil kasıtlı öldürmedir. Çünkü zehir genellikle öldürücü nitelikte olunca, maktul onu kulanmakla öldürücü bir vasıtayı kullanmış olmaktadır. Eğer zehir genellikle öldürücü nitelikte değilse, kasta benzer öldürmedir.