218- İSLAM DEVLETLERİNİN BİRDEN FAZLA - Cilt 2 - 218. Sayfa
218- İSLAM DEVLETLERİNİN BİRDEN FAZLA
OLMASI DOLAYISIYLA İSLAM BU
GÖRÜŞÜ NASIL TATBİK EDİLEBİLİLR?
Yukardaki görüşlerden anlaşılıyor ki islam nizamına göre; yeryüzü ikiye ayrılır: Bazıları bu zaruretin islam ülkelerinin hepsinin bir tek devletin egemenliği altında bulunması zannını doğurabilir. Bu durumda islam devletleri bir tek devlettir. Yabancı devlet de bir devlet olarak ortaya çıkacaktır. Tabiatıyla böyle bir zannın realiteyle hiçbir ilgisi olamaz. İslam hukukunun koyduğu prensipler islam ülkelerinin bir tek hükümetin egemenliği altında bulunması esasına göre vazedilmiş değildir. Sadece islamın gerektirdiği esaslar gözönünde bulundurularak vazedilmiştir. İslam ise yeryüzünün neresinde bulunursa bulunsun bütün müslümanların tek bir eliymiş gibi hareket etmelerini gerektirir. Aynı yöne yönelmelerini, aynısiyaseti gütmelerini icap ettirir. Bun en basit şekli ile vebu hedefi gerçekleştiren en garantili yolu elbette ki islam devletlerinin bir tek merkezi idare altında toplanmalarıdır. Ama bu demek değildir ki islamın istediği hedefi gerçekletirecek biricik yol budur, bundan başka yol yoktur. Bilakis bu hedefler islam ülkelerinde müteaddit devletlerin var olmasıyla da gerçkeleşebilir. Yeter ki, bu devletler aynı yöne yönelmiş, aynı siyaseti gütmüş olsunlar. İslam hiçbir zaman için Amerika Birleşik Devletlerinde olduğu gibi eyaletler sistemine veya Sovyet Rusya’da olduğu gibi devletler şurasına benzer bir sistemi uygulamaya karşı çıkmaz. Britanya krallığında olduğu gibi dominyonlar sistemine karşı değildir. Muhtelif Arab ülkelerinin ortak bir siyaset yürütme gayesiyle kurulmuş bulunan Arab Birliğinin doğuşundan sonra ortya çıkan bugünkü Arab üllkelerinin durumu gibi bir düzenin kurulmasını da reddetmez. Muhtelif islam devletlerinden oluşan bir birliğin oluşmasını, bütün islam devletlerinin bu birliğe üye olmasını, o birliğin gayesi doğrultusunda birlikte faliyet göstermelerini sağlayabilecek bir sisteme karşı değildir. Bunların dışında bir başka sistemin bulunması halinde de onu kendi islami hedeflerini gerçekleştirdiği sürece reddetmez. Bu hedefler müslümanların diğerlerine karşı tek bir elmiş gibi davranmalarıdır. Aynı siyaseti gütmeleri, aynı noktalara dikkat etmeleridir.
Söylediklerimizin doğruluğuna delalet etmesi bakımından sıraladığımız bu üç nazariyenin Abbasiler döneminde vazedilmiş olduğunu ifade etmek yeterlidir. Evet islam devleti ilk olarak doğuda Abbasiler, batıda Fatımiler ve Endülüs’de Emeviler olmak üzere üçe parçalanmıştır. Bu üç bölgede birbirinden farklı üç islam devleti kurulmuş oluduğu halde sözünü ettiğimiz nazariyeler tatbik olunmuştu. İslam’a göre hakim olan devletlerin ayrı ayrı olmasına rağmen yabancı devletlerin hepsi birlikte dar’ül-harb olarak kabul edilmektedir. Nitekim ilk müslümanlar müslüman olmazdan önce Türklerle ayrıcı Ruslarla, Hentlilerle, İspanyolarla, Fransızlarla, Romenlerle savaşıyor ve çok farklı inançlara sahip olan ülkelerin hepsini birlikte kafir kabul ederek dar’ül-harb sayıyorlardı.
Şu halde yeryüzünü dar’ül-islam ve dar’ül-harb olarak ikiye bölmekten maksad yeryüzündeki devletleri iki devlet olarak taksim etmek veya iki siyasi kudret olarak kabul etmek manasına değil, yeryüzünü biri müslümanlar için emniyet ve selamiyet diyarı, diğeri de müslümanlar için korku ve düşmanlık yurdu olarak ikiye bölmektir. Her iki bölgede yaşayan insanlara uygulanacak hükümlerin açıklanması mahiyetindedir. Değişik hükümetlerin ve yönetimlerin idaresi altında da olsa islam ülkeleri bir tek yurd olarak kabul edilmiştir. Çünkü oralarda geçerli olan Allah’ın koyduğu hükümlerdir. İşte bu bakımdan hukuki bir birlik bulunmaktadır. değişik bölgelerden, değişik ırklardan da olsa farklı hükümler uygulanmaz. Bunun karşısında yer alan müslüman olmayan ülkeler de yine bir tek ülke olarak kabul edilmiştir. Çünkü islam hukuku nazarında orada geçerli olan hükümler aynı hükümlerdir. Değişik bölgelerde oturmak, değişik ırklardan meydana gelmiş olmak islam hukuku açısından aynı husussiyetleri taşımalarını engellemez. İşte islam hukuku yeryüzünü dar’ül-harb ve dar’ül-islam olarak taksim ederken bu gayeyi gütmüştür.
Bu durumda islam devletlerinin sayısının biden fazla olması önceden olduğu gibi bugün de islamın prensiplerinin tatbikini önleyici bir faktör değildir. Zira Endülüsde müslümanlar, Fas ve Tunus’da Mağrıblı müslümanlar, Mısır’da Fatımiler, Bağdad’da Abbasiler, o gün Allahın hükümlerini müştereken tatbik etmiş ayrı ayrı devletlerdi. Bugün de aynı hususu Mısır’da, Suriye’de, Lübnan’da, Irak’da, Hicaz’da Pakistan’da, Mağrib’da tatbik edebiliriz. Bunların dışında kalan müslüman devletlerin hesinde aynı hüküm ve hukukları uygulayabiriz.
Hatta günümüzde islamın koyduğu presipleri uygulamak çok daha kolaydır. Sadece her islam devletinin kendisini, yalnız kendi hududları içinde kalan müslümanların değil, bütün yeryüzü müslümanlarının temsilcisi olarak kabul etmesi yeterlidir. Mesela, İmam Azam Ebu Hanife’nin görüşün Mısır’da tatbik etmek istersek, biz ister suçlu müslüman, ister zimmi olsun, ister Mısır’lı olsun ister Şam’lı olsun, ister Irak’lı olsun, ister Fililstin’li olsun, ister İran’lı olsun, ister diğer islam ülkelerinden birine mensup olusun Mısır devletinin hududu dahilinde bir suç işlerse onu islam hukuku hükümleri uyarınca cezalandırırız. Çünkü hangi müslüman devletin vatandaşı olursa, olsun, islam hukukunca yabancı olarak kabul edilmez. İslam hukukuna göre bütün islam devletleri birdir. Bütün islam devletleri bir tek islam yurduna mensupturlar. Hepsi de Allah’ın hükmüyle hükmeder. Ayrıca müslüman ve zımmiler her islam ülkesinde işledikleri suçtan dolayı cezalandırılır. İsterMısır’da muvakkat olarak ikamet etsinler, ister sürekli sadece suç işledikleri mahalde bu suçtan dolayı cezalandırılmamış olmaları gerekir. Veya birbaşka islam memleketinde cezalarını çekmiş olmamaları icap eder. Eğer bir diğer islam ülkesinde o suçtan dolayı islam hukukunun emretmediği cezalardan birisini çekmişlerse ikinci olarak islam hukukunun hükmettiği cezaları vermek gerekir. Çünkü hükmetleri ne kadar değişik olursa olsun islam ülkeleri bir bütündür ve tek bir yurddur. Bunun adı da dar’ül-islamdır. İslam dini müslüman her devletin islamın hükümlerini tatbik etmesini, münkeri yasaklamasını meretmektedir. Münkeri (fenalıkları) değiştirip yasaklamanın biricik yolu ise, devletin şer’an suç işleyen kimseye gereken cezayı uygulaması ile mümkün olur.
Bu söylediklerimiz haddı, kısas ve diyeti gerektiren suçlarla islam hukukunun hakkında hüküm koyduğu taziri gerektiren suçlar için geçerlidir. Sadece tazir suçlarında devlet reislerinin suçu ve cezayı suç işlendikten, ceza da taayyün ettikten sonra affetme yetkileri olduğunu gösden uzak bulundurmamalıyız. Ancak bu yetki haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçlarda geçerli değildir. Fukat yukarda belirttiğimiz hüküm devlet reislerinin yasakladığı ve taziri gerektiren suçlarla ilgli hükümlerde geçerlidir. Bu hükümlerin cezalandırması ancak işlenen mahallin mahkemesinin kararıyla ve oranın yönetcilerinin koydukları yasaklar uyarınca mümkün olabilir. Öyleyse bir fiil işlendiği mahalde mubah kabul ediliyorsa, bir başka islam devletinde o fiilin o mahalde işlenmesinden dolayı cezalandırma imkanı yoktur. Eğer işlenen mahalde haram kabul ediliyorsa başka bir islam memleketinde o suçun o memleketin kanunları (tazirleri ilgili suçlar) gereğince cezalandırılması mümkün olmaz. Bir yandan had ve kısas suçlar ile öte yandan tazir suçlar arasındaki ayırımın esası şuradan gelmektedir: Haddi gerektiren suçların cezasını tatbik etmek her müslümana vacibdir, tehiri mümkün, affı kabil değildir. Kısası gerektiren suçlar ise, tecavüze uğrayan kimsenin veya kan sehiplerinin affetmesi halinde vacibdir. Eğer bir müslüman hükümet, had ve kısası gerektiren bir suça ceza uygulamazsa diğer müslüman devletin onu uygulaması vacibdir. Eğer bu cezayı hükümetler uygulamazsa onu tatbik etmek fertlere vacib olur. Tazir suçlarına gelince bunların tatbikini durdurmak da mümkün olduğu gibi affetmek de mümkündür.
İslam hukukunun hakkında hüküm koyduğu tazir suçları ile devlet yöneticilerinin yasakladıkları tazir suçları arasındaki fark ise esasta şuradan ileri gelmektedir: İslam hukukunun hakkında hüküm koyduğu tazir suçlarını oluşturan fiillerin normal karşılanması caiz değildir. Ama suç ve cezası affedilebilir. Fakat devlet reislerinin koydukları yasakların oluşturduğu fiilleri normal saymak caiz olabileceği gibi, suçu da, cezayı da affetmek caizdir.
İmam Ebu Yusuf’un nazariyesini tatbik edecek olursak yukarda söylenenlerin dışında herhangi bir islam ülkesinde bir suç işlemiş olunmamışsa veya islam hukukunda kararlaştırılmış bulunan cezadan başka bir ceza verilmişse o takdirde islam hukukunun hükümleri uyarınca o muste’meni cezalandırırız. Çünkü o bir islam ülkesine girmeyi kabul etmekle islamın hükümlerine riayet etmeyi iltizam etmiştir. Bu hükümleri uygulamak ise her islam devletinin görevidir. Şu halde her müslüman devlet islam hukukunun hükümleri uyarınca dar’ül-islamda müslüman zimmi, müste’men suç işleyen herkesi suç mahalli ister cezayı veren devletin hudutları dahilinde bulunsun ister bir diğer islam devletinin hudutları içinde bulunsun islam hukuku hükümleri uyarınca cezalandırmaya yetkilidir.
İmam Malik, Şafii ve Ahmed’in nazariyesini tatbik edecek olursa bu durumda her üç hali de takibat konusu yapabileceğimiz gibi bunun ötesinde ister. Mısır vatandaşı olsun, ister bir başka islam devletinin vatandaşı olsun her müslüman veya zimiyi dar’ül-harbde, haddi, kısası,diyeti ve şer’an hakkında hüküm konulmuş bulunan taziri gerektiren suçlardan dolayı cezalandırabiliriz. Diğer islam devletleri için de öteki islam devletlerinin vatandaşları üzerinde bu hak vardır. Çünkü her islam deletinin Allahın koyduğu hükümleri ve hadleri geciktirmeksizin tatbik etmesi vacibdir. Bir devlet bu hükmü terkedecek olursa gücü yeten herhangi bir devletin onu tatbik etmesi gerekir. Eğer islam yurdunun dışıda işlenen suçlar kanun koyucuların yasakladıkları tazirle ilgili suçlardan birisi ise müslüman devletlerden bu suçu yasaklayan veya bu fiili suç sayan kendi vatandaşları ve diğer müslüman vatandaşlar için yasak kabul eden her devlet onu kanunlar uyarınca cezalandırabilir. Ama eğer bu işlenen fiili suç saymıyorsa o zaman herhangi bir islam devletinin vatandaşlarına bu cezayı tatbik etmesi doğru olmaz. İsterse o devletin kanun koyucuları bu suçu yasaklamış olsunlar. Çünkü suçlunun bağlı bulunduğu devletin o suçu cezalandırmaması suçlu için o suçun mubah olmasına yeterlidir. Bir devletin yasak saydığı bir suçu işleyen bir suçlu kalkar bir diğer islam devletine sığınırsa bu devlet de o suçu yasaklamamışsa suçlunun sığındığı devlette yargılanması doğru olmaz. Çünkü sığındığı devletin yasaları uyarınca o devletin yasak saydığı fiil burada normaldir. Ancak suçlunun kaçtığı devlet onu isterse, cezasını kendi yasaları uyarınca vermek üzere vatandaşı bulunduğu devlete teslim eder.
Dar’ül harbde vukubulan fiillerin cezalandırılması için dar’ül harbde o fiillerin suç olarak kabul edilmesi gereği yoktur. Çünkü ceza islam hukuku uyarınca verilir ki müslüman ve zimmi islam hakimiyetini kabul etmiş olan herkes nerede bulunursa bulunsun islam hukukunun hükümlerini iltizam edeceğini kabul etmiştir. O takdirde işlediği fiilin dar’ül-harbde normal veya yasak olması onun islam hukuku hükümlerinin uyarınca cezalandırılmasını önlemez.
İslami Okul Okulların En Önemlisi