Zikir ve Duâ - Fıkıh - Delileriyleislamfikhi - 26. Sayfa
Allah'ı Çokça Anmanın Sınırı Nedir?
TESBÎH, TAHMÎD, TEHLÎL VE TEKBİRİN FAZİLETİ :
Parmak Hesabıyla Zikir Ve Tesbîh Etmek :
Müslümanların Meydana Getirdiği Toplantılarda Allah'ı Anmak Sünnettir :
1. Gıda, Giyim, Konut Ve Ticarî Konularda Helâl Lokmayı Arayıp Bulmak.
3. Faziletli Vakitleri, Eşref-İ Saatleri Düşünerek El Kaldırmak.
4. Elleri Omuz Seviyesine Kadar Kaldırmak.
5. İki El Arasını Açık Tutmak.
6. Duaya Hamd Ve Sena, Peygamber (a.S.) Efendimize Salâvat Getirerek Başlamak.
9. Kabul Olunacağını Düşünerek Duâ Etmek.
10. Günahı Gerektirmiyecek, Akrabalık Bağlarını Zedelemiyecek.
11. Hemen Yerine Gelmesini İstemekte Acele Etmemek.
12. Kabul Olunmasını Kesinlik İfade Eden Sözlerle Dilemek.
13. Kısa Fakat Özlü Ve Anlamlı Cümlelerle Dua Etmek.
14. Kendine, Çoluk Çocuğuna, Mal Ve Servetine Betduâ Etmemek.
15. Önemli Cümleleri Üç Defa Tekrarlamak.
16. Önce Kendi Nefsine, Sonra Ana-Babasına, Sonra Da Bütün Mü'minlere Duâ Etmek.
17. Duânm Sonunda Elleri Yüze Sürmek, Allah'a, Hamd, Peygambere Salât İle Bitirmek.
Din Kardeşinin Gıyabında Duâ Etmek :
ZİKİR
VE DUÂ
Bütün ibâdetlerin hedefi, Allah'ın varlığını, birliğini kalbden dile, dilden azaya intikal ettirip o sonsuz kudretin karşısında aczimizi,, mahviyetimizi ifâde etmek, her an ona muhtaç bulunduğumuzu halimizle, sözümüzle ve davranışımızla ortaya koymaktır.
Zikir'de bir ibâdettir. Allah'ın varlığını, birliğini, her türlü noksanlıktan, beşerî sıfatlardan münezzeh bulunduğunu kalbden dile aktarmak, kalble dili bu hususta birleştirip bütünleştirmektir. Allah'ı her dem anmak, O'nun Celâl ve Cemal sıfatlarını dile getirmek ne büyük şeref ve ne yüce bir ibâdettir!.
Kur'ân-ı Kerîm'de zikrin önemine temas edilerek şöyle buyuru-luyor .-
«Ey İmân edenler! Allah'ı çokça zikredin (anın), O'nu sabah akşam teşbih edin.»[1]
-Zikrin en önemli yanı, kul Allah'ı anınca Allah'ın da onu anması onu rahmetiyle yadetmesidir. Kur'ân'da özellikle bu husus açıklanmıştır.
«Artık .beni anın, Ben de sizi (rahmet ve gufran ile) anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.»[2]
Kudsi Hadîste ise şöyle buyurulmuştur :
«Ben kulumun beni zannettiğinin yanındayım (kulum Beni sandığı gibi bulacaktır). Beni zikrettiği zaman Ben onunla beraberim. Kulum beni kendi nefsinde anarsa, Ben de onu kendi katımda anarım. Kulum beni bir topluluk içinde anarsa, Ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. Kulum bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım; o bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse, Ben ona seğirterek giderim.»[3]
Rahatlıkla diyebiliriz ki, zikir ehli daima önde olanlardır. Allah'a en çok yakınlık sağlayanlar da yine onlardır. Yeterki bu Re-sûlüllah'm Sünnet-i Seniyyesinin ölçülerine uysun. Bu manayla Peygamber (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur :
Müferridler' Öne geçti! «Bunun üzerine soruldu -.» Müferrialer kimlerdir? «Cevap verdi :» Allah'ı çokça anan erkekler ve kadınlardır.»[4]
Zikir ruhu zinde tutan bir ibâdettir. Aynı zamanda lâhuttan insana mânevi gıda sunan bir vasita, kul ile Allah arasındaki engelleri kaldıran bir araçtır. İnsan hayatı boyunca her dem bu vasıtaya muhtaçtır. Allah Resulü bu konuda şöyle buyuruyor :
«Allah'ı zikredenler Onu zikretmiyenin misali, diriyle ölü misalidir.[5]
Böylece diyebiliriz ki, Zikir, sâlih amellerin başında gelir. Ona muvaffak olana gerçekten velilik menşuru verilmiştir. Bunun için Allah Resulü Muhammed (A.S.) her hal-u kârda Allah'ı anmış ve kendisine gelerek : «Ey Allah'ın Resulü! İslâm'ın esas ve prensipleri, emir ve tavsiyeleri hayli çoğaldı, hepsini yerine getirmem çok zor, daha çok yapabileceğim bir ameli bana tavsiye et..» diyen adama, Allah Resulü şöyle buyurmuştur : «Dilin her dem Allah'ın zikriyle ıslak bulunsun!»
Ashabına da :
«Ey Ashabım! Size en hayırlı amelinizden, Rabbiniz katında en arınmış ve en sade ibâdetinizden, derecelerinizi en çok yükselten ve. sizin için altın ve gümüş harcamaktan daha hayırlı; düşman ile karşılaşıp onların boynunu vurmanız, onların da sizin boynunuzu vurmasından daha sevâplı bir işten haber vereyim mi?»
Diye sorduğunda, Ashabı :
— Evet, Ya Resûlellah! diye isteklerini belirtince, şöyle buyurmuştur :
— «Allah'ı zikretmek,» (O'nu gönülden severek, saygı duyarak anmak)...[6]
ZİKİR bir bakıma kurtuluşun emin yolu, mululuğun açık tutulan kapısıdır. Bu kapıdan gönül rahatlığı içinde giren kimse Cenâb-ı Hakk'm kerem ve inayet bağına erişmiş sayılır. Bunun için Allah Resulü Muhammed (A.S.) şöyle buyurmuştur :
«Âdemoğlu Allah'ın azabından kurtarıcı olarak zikirden daha kurtarıcı bir amelde bulunmamıştır.[7]
Allah'ı Çokça Anmanın Sınırı Nedir?
Yukarıda mealini yazdığımız âyette : «Ey İmân edenler! Allahı çokça anın, O'nu sabah akşam teşbih edin...» buyurulmuştur. Diğer bir âyette ise ; «Onlar ki ayakta iken, otururken, yanları üzeri yatarken Allah'ı anarlar.» buyuruluyor. Bunların ışığı altında Tabiîn'den Mücahid diyor ki : «İnsan ayakta iken de, otururken de, yatarken de Allah'ı andığı takdirde, âyette belirtilen «çokça anma» düzeyine kendini ulaştırmış olur.,.»
Ünlü îlim Adamı İbn Salah'tan aynı konu sorulduğunda şu cevabı vermiştir :
«Peygamber (A.S.) Efendimziden rivayet yoluyla sabit olan zikirlere sabah akşam; gece gündüz devam eden kimse, cidden Allahı çokça anmış olur.»
Ali bin Ebû Talha ise bu hususta İbn Abbas tR.A.) Hazretlerinin şöyle bir açıklamada bulunduğunu nakletmiştir :
«Allah (C.C.) ne kadar bir şeyi kullarına farz kılmışsa, mutlaka ona belli bir sınır çizmiştir ve kullan için o hususta özür imkânı tanımıştır. Ancak zikir için ne sınır koymuş, ne de özür kabul etmiştir : «Ayakta iken, otururken yanlarınız üzeri yatarken Allah'ı anınız...» buyurmuştur. Bu durumda gece ve gündüz, eyleşik halinde ve yolculukta, karada ve denizde, sağlıklı günlerde, hastalıklı durumlarda, ve zenginlik devrelerinde Allah'ı anmamız gerekir. [8]
ZÎKRİN KAPSAMI :
Zikir yalnız Allah'ın Celâl ve Cemal sıfatlarını, anmak, tehlîl ve tekbîr, teşbih ve tahmîdde bulunmak değildir. Helâl ve haram sınirlannı bilmek ,aldığına ve sattığına dikkat etmek, tezgah bağında, masada, tarla ve bahçede, fabrika ve atelyede Allahı hatırlayarak dosdoğru iş görmek te zikirdir. Nitekim tabiinden Ata' el-Hora-sanî de zikrin şümulünü bu anlamda geniş tutmuştur.
Kurtubl diyor ki :
«Zikir meclisi, içinde Allah'ın Kelâmı, Peygamberin Sünneti iku-nup anlatılan, sâlihlerin hayatından örnekler verilen, din âlin terinin tefsir ve yorumlarından bahsedilen meclislerdir.»[9]
ZİKİRDE EDEP :
Zikirden maksad bir bakıma nefsi tezkiye etmek, kalbi dünya kirlerinden temizleyip vicdanı geliştirmektir. Nitekim Kur'ân'da zikirden amacın bu olduğu şöyle açıklanıyor :
«Namazı dosdoğru kıl, çünkü namaz hayasızlıktan, dinen aklen kötü sayılan şeylerden alıkor. Aiıdolsun ki Allah'ı zikretmek çok büyüktür...»[10]
Namaz baştan sonuna kadar zikirdir. Zikir ise en büyük ibâdettir. Kalbler ancak namaz ve zikirle yatışır. Ruh ancak zikir ibadetiyle gıdasını alır. Namaz nasıl zikirse, oruç da, zekât da, hac da zikirdir. Çünkü bütün bu ibâdetler Allah'ın emri olduğu ve Allah (C.C.) hatırlandığı için yapılmaktadır. Kur'ân'da bu hususa işaretle deniliyor ki :
Onlar imân etmişler ve kalbleri Allah'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Haberiniz olsun ki, kalbler ancak Allah'ı anmakla yatışıp huzura kavuşur...»[11]
O halde zikri tam bir edep üzere yapmak; bağırıp çağırmadan, yapmacık hareketlerde bulunmadan, Sünnet ölçüleri içinde yerine getirmek lâzımdır. Çünkü ancak bu ölçü ve anlamda yapılan zikir kalbleri yatıştırıp huzura kavuşturur. Nitekim Ashabdan bir cemaat seslerini yükselterek duâ yapıyorlardı, onların bu halini gören Re-sûlüllah (A.S.) Efendimiz şu yolda uyarısını yaptı :
«Kendinizi (kontrol edip) tutun; çünkü siz ne sağıra, ne de gaibe sesleniyorsunuz. Şüphesiz ki seslenip duâ ettiğiniz hem işitir, hem çok yakındır; o kadar ki size yük taşıyan devenizin boynundan daha yakındır.»[12]
ZİKİR MECLÎSİ :
Zikir meclisi ilâhî rahmetin bolca indiği, meleklerin katıldığı bir meclistir. Bu bakımdan vakti müsait olanların zikir halkasına katılması müstehabdır. îbn Ömer (R.A.)'m yaptığı sahih rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda şu tavsiyede bulunmuşlardır :
«Cennet bahçelerine uğradığınızda oturup yararlanın.» Bunun üzerine soruldu : «Ey Allah'ın Resulü! Cennet bahçeleri nelerdir?» Cevap verdi : «Zikir halkalarıdır. Şüphesiz ki Allah'ın gezip dolaşan melekleri vardır ki bunlar zikir halkalarını arzu ederler. Bu halkalara gelince çepeçevre onları kuşatırlar.»[13]
Yine rivayete göre, bir gün Resûlüllah (A.S,) Efendimiz Ashabından halka kurmuş bir cemaata rasladığmda sordu :
— Sizi meclis kurup oturtan nedir?
Cevap verdiler :
— Oturup Allah'ı zikrediyoruz; bizi İslâm'a eriştirdiği için de O'na hamdediyoruz.
— «Allah için (söyleyin), sizi burada meclis kurup oturtan şey bu mudur? Sizi töhmet altında tuttuğum için yemin verdirmiyorum, Ancak Cibril bana gelerek, Allah'ın sizinle meleklerine iftihar ettiğini haber verdi.»[14]
Allah'ın iftihar ettiği mü'minler elbetteki en aziz amelde bulunanlardır. [15]
Lâ İlahe İllallah Demek :
İnsanların ve meleklerin; cinlerin ve varlık âleminin söylediği ve söyliyeceği en güzel kelime, şüphesiz ki lâ ilahe illâllah'dır. Bu katıksız bir Tevhıd'dir. Kâinat bu kelimenin etrafında dönmekte ve bütün eşya bu kelimeyle varlığını ve hareketini sürdürmektedir. Âdem (A.S.)'den son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.) Efendimize kadar gelip geçen her peygamberin mayası ve cevheri bu kelime olmuş ruhların muhtaç bulunduğu mânevi gıda olarak sadece bu kelime sunulmuştur.
Bunun için Allah Resulü buyuruyor :
«Kul bir defa her türlü gösterişten uzak katıksız olarak La Ilahe İllallah demeyi görsün, mutlaka kendisine göğün kapılan açı-hr, bu kelime Arş'a ulaşıncaya kadar bu açılma devam eder; tabii kul büyük günahlardan sakındığı sürece bu böyledir.»[16]
Evet, Lâ İlahe İllallah kalbin tek sermayesi, imânın temel taşıdır. Günah ve isyan kirleri kalbi karartınca onu ancak bu kelimeyle temizleyip1! cilalamak mümkündür. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Ashabına bu konuda şöyle emretmiştir :
«İmanınızı tazeleyin!» Bunun üzerine Ashab soruyor : «Ya Resû-lellah! İmânımızı nasıl tazeliyelim?» Cevap veriyor : «Lâ İlahe İllallah sözünü çokça söyleyin...»[17]
Bu nedenle zikrin en üstünü ve en faziletlisi, Lâ İlahe Îllâl-Lah'dır. Duanın en faziletlisi, El-Hamdu Lillâh'dır. Kimin de son sözü Lâ İlahe İllallah olursa, Cennete girer, müjdesi vardır.[18]
TESBÎH, TAHMÎD, TEHLÎL VE TEKBİRİN FAZİLETİ :
Teşbih : Bir bakıma «Sübhanellah» demekse de Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh olduğu, bütün kemal sıfatlarıyla vasıflanmış bulunduğu, kâinattaki her şeyin yaratıldığı kanuna uyarak Yüce Yaradan'ı teşbih ettiği anlamında daha çok yaygındır. Namazlardan sonra 33 defa Sübhanellah demekle bu mânaları kasdediyor ve Allah'ın insanlar için koymuş olduğu hayat kanununa uyacağımızı, her halimizde Allah'ı hatırlıyarak Ona teslimiyet göstereceğimizi dile getiriyoruz.
Tahmîd : Allah'ın Allah (C.C.) olduğu için övülmeye lâyık bulunduğunu; verdiği ve sunduğu sayısız lütuf ve ihsanlar karşısında Ona hamdetmemizin bir görev olduğunu ifâde etmektir.
Tehlil : La İlahe İllallah, diyerek Allah'ın varlığım, birliğini kabul etmek, uluhiyyetin ancak O'na has bulunduğunu söylemektir.
Tekbîr : Allahu Ekber, demek suretiyle Allah'ın çok büyük olduğunu, büyüklüğünün nisbet kabul etmediğini, kıyas ölçülerine girmediğini ifade etmektir.
Bunun için Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur
«İki kelime vardır ki dile hafif, terazide ağır gelir; Rahman olan Allah katında da çok sevilir : Sübhanellahi Ve Bi-Hamdihi, Sübhanellahî'l-Azîm...»[19]
«Sübhanellah, Vel-Hamdu Lîllâh Ve Lâ Îlâhs İllâ-Hu Vallahu Ekber demem benim yanımda, üzerine güneş doğan her şeyden daha hayırlıdır.»[20]
Bu konuda yirmiye yakın sahih hadîs rivayet edilmiştir. Hepsini buraya nakletmemize gerek görmüyoruz. Ancak konuyu daha açıklar mahiyette olan şu hadîsi mealen yazmamızda yarar vardır .-
«Kim bir günde 100 defa Lâ İlahe İllâllahu Vahdehu Lâ Şerike Leh, Lehıtl-Mülkü Ve Lehü'l-Hamdu Vehu Ve Alâ Külli Şeyin Kadir derse, bu onun için on köleyi azad etmeye bedeldir, ayrıca kendisine yüz sevap yazılır ve yüz günahı silinir. O gün akşama kadar onu şeytandan koruyucu olur. Hiç kimse bundan daha üstün bir amelde bulunamaz, ancak bu hususta ondan daha çoğuyla amel eden müstesna.»[21]
İSTİĞFARIN FAZİLETİ :
İstiğfar : Allah'tan bağışlanma dilemek, işlenilen günahların ilâhî rahmetle örtülmesini istemek ve O'nun affını kazanmaya yönelmektir. Allah'ın da kullarından en çok sevdiği husus, bir günah, işledikten sonra onu kime karşı işlediğini düşünerek büyük bir pişmanlık içinde Allah'a yönelip istiğfar etmeleridir.
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin geçmiş ve gelecek günahları bağışlandığı halde günde en az yetmiş defa istiğfar eder, Allah'ın mağfiret ve rahmetini dilerdi. Kur'ân-ı Kerîm'de istiğfar ile ilgili birçok âyetler vardır. Bu da onun önemini göstermeye kâfidir.
«Ey âdemoğlu! Bana seslenip dua ettiğin ve benden umduğun sürece seni herhalde mağfiretime eriştiririm (günahlarını bağışlarım). Artık senin günahlarının (küçüklüğüne, büyüklüğüne) aldırış etmem. Ey âdemoğlu! Eğer senin günahların gökteki bulutlara kadar erişse sonra da Bana yönelip istiğfar etsen yine de aldırış etmeden senin günahlarını bağışlarım. Ey âdemoğlu! (Kul hakkı, millet hakkı müstesna) yeryüzü dolusu hata ile bana gelsen, sonra da Bana hiçbir şeyi ortak koşmadığın halde bana kavuşsan, sana yeryüzü dolusu mağfiret ile gelirim.»[22]
Mealindeki hadîs, kul ile Allah (C.C.) arasındaki tevbe ve istiğfar bağının ölçü ve anlamını yansıtmaktadır.[23]
Parmak Hesabıyla Zikir Ve Tesbîh Etmek :
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Tesbîh'in kısaca mânası Allah'ı noksan sıfatlardan, uluhiyyete aykırı şeylerden tenzih ve takdistir. Bu anlamda tenzih ve takdis yapılırken ve benzeri zikirlerde bulunulurken sayıda yamlmamak için parmak uçlarından ve boğumlarından yararlanıldığını bilmekteyiz. Sonraları çeşitli ağaç ve çekirdeklerden yapılan ve beli sayıda iplere dizilen boncuk ve benzeri şeyler de bu maksatla kullanıldığı için TESBÎH ismini almıştır.
Ancak tesbîh denilen âletin ne zaman, kim tarafından bu maksatla kullanıldığını kesin olarak bilmiyoruz. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin belli sayıda yaptığı zikir ve teşbihleri parmak uçları veya boğumlarıyla hesapladığı sahih rivayetlerle sabit olmuştur. Bundan anlıyoruz ki tesbîh denilen âlet sonradan bir bid'a olarak ortaya çıkarılmış ve zamanla yaygmlaşarak benimsenmiştir,
Abdullah bin Ömer (R.A.) diyor ki : «Resûlüllah (A.S.) Efendimizi parmaklarıyla tesbîh yaparken gördüm.»[24]
Sahabiyeden Büseyre (R.A.) adındaki hanım diyor ki, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz biz kadınlara şöyle buyurdu
«Tesbîh, tehlîl ve takdise gerekli olun? bundan gaflet etmeyin, sonra rahmeti unutursunuz. Tesbîh yaparken parmaklarınızla bağlantı yapıp (sayıyı noksansız sağlamaya çalışın). Çünkü parmaklarına da hem sorumlu tutulacak, hem sorguya çekileceklerdir.»[25]
Zikir ve tesbîh konusunda parmak uçlarına ve parmak sayısına ayrı bir özellik tanındığına ve sünnetin bu yolda, icra edildiğine göre, Arapların Sebha, bizim Tesbîh dediğimiz âletle zikir ve teşbihte bulunmak, parmak uçları ve boğumlan hesaplanarak yapılan tesbîh kadar faziletli değildir. Cami' ve mescitlerde ön safta bulunan cemaatin teşbihi olmayanlara cami'a vakfedilen teşbihleri dağıtmaları sünnete uygun değildir. İsteyen parmak hesabıyla teşbihini yerine getirsin, buna engel olmak doğru bir hareket sayılmaz.[26]
Müslümanların Meydana Getirdiği Toplantılarda Allah'ı Anmak Sünnettir :
İslâm her yerde -bazı yerler müstesna-, her zaman Müslümanların Allah'ı hatırlayarak anmasını emretmiştir. Çünkü Allah'ın anıl-madığı bir toplantıda şeytan yer alır. Şeytanın bulunduğu bir mecliste hayır yoktur.
Bu bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bulunduğu her toplantıda Allah'ı anmış ve ashabına bunu bir sünnet olarak tavsiye etmiştir. Yapılan sahih rivayetlere göre, bu konuda şöyle buyurduğunu bilmekteyiz :
«Bîr topluluk bir yerde oluşur da ö toplantıda Allah'ı anmaz ve Peygambere salâvat getirmezse, bu tutumları mutlaka kıyamet günü onlar için bîr hasret olacak.»[27]
Nitekim Fethü'1-AHam sahibi diyor ki : Bu hadîs, meclislerde Allah'ı anmanın ve Peygamber (A.S.) Efendimize salâvat getirmenin gereğine delâlet etmektedir. Özellikle hasret kelimesini âhiret azâ-bıyla ycrumiuyacak olursak, bunun vücubu kendiliğinden ortaya çıkar.
Tabii meclislerde ve mutad toplantılarda hep zikir ve teşbih, sa-lavat ve dua yapılmaz. Bir ara veya toplantı başlarken önce Allah'ı anıp Peygambere salât-u selâm getirmek yeterdir. Ayrıca her toplantıda yararlı şeyler görüşülüp konuşulabileceği gibi, yararsız ve lüzumsuz şeyler de konuşulabilir. Bu bakımdan meclis veya toplantı dağılmak üzere iken herkes şu tesbîhî yapmalı, bir günah veya kusur işlenmişse bunun bağışlanmasını dilemelidir :
Kim bulunduğu toplantıdan kalkmadan önce :
«Allahım! Seni tenzih ve takdis ederim, Senin hamdinle Sana hamdederim. Senden başka hiçbir ilâh bulunmadığına şehadet ederim, günahlarımın bağışlanmasını Senden dilerim. Sana tevbe ederim.» derse, mutlaka Allah CC.C.) onun o mecliste işlediği günah ve kusurları bağışlar.
Gıybetten Sonra İstiğfar Etmek :
Gıybet bütün dinlerde haram 'kılınmıştır. Özellikle İslâm Dininde sosyal yapıyı zedeliyen, kardeşlik bağlarım koparmaya yönelik bulunan gıybetin tahrimi üzerinde titizlikle durulmuş ve gıybet yapanları büyük bir azabın beklediği haber verilmiştir.
Bütün bu yasaklara rağmen herhangi bir toplantıda bilerek ve ya bilmiyerek bir Müslüman, kardeşinin aleyhinde konuşur, gıybet yaparsa, bunun derhal farkına varmalı, Allah'a yönelip tevbe ve istiğfar etmelidir. Ayrıca aleyhinde bulunduğu kardeşi için de Allah'tan bağışlanma dilemeli, onun için dua etmelidir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur.
«Şüphesiz ki gıybetin keffareti, gıybetini yaptığın kimse için istiğfarda bulunman} Allahım, bizi ve onu bağışla demendir.»[28]
Bu tavsiyede güzel ahlâkın, din kardeşliğinin derin mânası yer almaktadır. Ferdi her yerde hem kontrol altında tutar, hem söz ve davranışlarını disipline eder.[29]
DUÂ :
Allah'a el açıp dua etmek, kulluğumuzun gereğidir. Çünkü her an Allah'a muhtaç durumda buİunan ve bütün varlığıyla O'na ait olan âdemoğlu sık sık arzu ve isteklerini, ihtiyaç ve endişelerini Ya-radan'a arzetmekle emrolunmuştur.
«Rabbinize gönülden yalvara yakara gizlice duâ edin. Şüphesiz ci O aşırı gidenleri sevmez.»[30]
«Düzeltilip iyi hale getirildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk iyapmaym. Allah'a korkarak ve umut bağlayarak duâ edin. Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti iyilikte bulunanlara çok yakındır.»[31]
Sahih hadislerde ise şöyle buyuruîmuştur :
«Duâ ibâdetin kendisidir.»
Nu'man bin Beşir (R.A.) diyor ki : «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz böyle buyurduktan sonra Mü'min Sûresinin 60. âyetini okudu.[32]
Abdurrezzak'm El-Hasen'den yaptığı sahih rivayete göre, As-hab-ı Kiramdan bir cemaat Peygamber (A.S.) Efendimizden, «Rabbi-miz nerededir?» diye sorduklarında şu âyet indi :
«Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ki ben yakmınii Bana duâ edince duâ edenin duasını kabul ederim.»[33]
«Hiç bir şey Allah katında duadan daha güzel ve faziletli değildir.»[34]
Kudsi Hadiste ise şöyle buyurulmuştur :
ört haslet vardır : Onlardan biri benim içindir; biri sentti -içindir. Biri benimle senin aramızdadır; bîri de seninle kullarım arasındadır. Benim için olanı, hiçbir şeyi bana ortak koşmayacaksın. Senin için olanı, hayırdan ne işlersen karşılığım sana veririm. Aramızda olanı, senden duâ, benden kabul buyurmak. Seninle kullarım arasında olanı, kendin için hoş gördüğün şeyi onlar için de hoş gör...»[35]
Hazreti Âişe (R.A.) Validemiz naklediyor.: Allah Resulü (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu :
«Sakınmak kadere fayda vermez; Ğım ise inmiş ve inecek oîan (kaza ve belâyı geri çevirmede) fayda verir. Şüphesiz ki belâ inmeye başlar da duâ onu karşılayıp durdurmaya çalışır ve (bu yüaden) feıyâmete kadar itişip kalkışırlar.»[36]
«Kazayı ancak duâ geri çevirir. Ömrü de ancak iyilik ve hayir-hahlık artırır.»[37]
Duâ hakkında daha birçok emir ve tavsiyeler rivayet yoluyla sabit olmuştur. Biz ancak konunun önemini belirtir mahiyette birkaç âyet ve hadîsi nakletmekle yetindik. Asıl yazmak istediğimiz, duanın sünnete uygun yapılması hususundaki sahih rivayetlerdir. Günümüzde İslâm adına kendine göre bir ekol meydana getirip duâ ve zikir konularında farklı adâb ve biçimler ortaya koyanlar eksik değildir. Bu bakımdan duanın sünnete uygun adabım sıralamamızda, büyük yarar vardır : [38]
1. Gıda, Giyim, Konut Ve Ticarî Konularda Helâl Lokmayı Arayıp Bulmak.
Haram lokmada kul ve millet hakkı vardır. Bu da büyük günahlardan ve affedilmesi pek umulmayan haksızlıklardandır. Kanında ve iliğinde kul ve millet hakkından yana haram lokmanın eseri bulunan bir kimsenin duası pek makbul değildir.
Nitekim bir gün Sa'd bin Ebî Vekkas (R.A.), Resûlüllah (A.S.) Efendimize : «Ya Resûlellah! Duâ buyurunda Allah beni duası makbul kullarından eylesin...» diye istekte bulundu. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz «Ya-Sa'd! Yiyecek ve içeceğini temiz ve he-lâhndan sağlamaya çalış. Muhammed'in canını elinde tutan zata yemin ederim ki, adam haram lokmayı midesine indirir de bu yüzden kırk gün (duâ ve niyazı) kabul olunmaz. Herhangi bir kulun eti haksızlık ve faizden oluşup yeşerirse, cehennem ateşi o ete daha lâyıktır.» buyurdu.[39]
Diğer, bir hadîste ise Allah Resulü şöyle buyurmuştur :
«Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah çok güzel ve çok temizdir; ancak güzel ve temiz olanı sever. Hem doğrusu Allah Peygamberlere emrettiğini nıü'minlere de emrederek şöyle buyurmuştur : «Ey peygamberler! Temiz ve helâl şeylerden yeyin ve iyi amelde bulunun. Şüphesiz ki sizin yapageldiklerinizi bilirim.» «Ey imân edenler!, Size rızık olarak verdiğimizin helâl ve temizinden y ey iniz...»
Resûlüllah (A.S.) devamla dedi ki :
«Adam saçı sakalı birbirine karışmış toz toprak içinde yolculuğunu uzatır da yediği haram, giydiği haram ve haram ile gıdalamr, ellerini göğe kaldırıp «Ya Rabbî, Ya Rabbî!.» der. Bu durumda onun duası nerede nasıl kabul olunur?.»[40]
2. Kıbleye Yönelmek.
Kıble, Tevhid inancının odağı-, ilâhî feyiz ve rahmetin bolca tecelli ettiği merkez ve yeryüzünde Allah'a ibâdet için kurulan ilk mâ-beddir. Bu ba,kımdan Allah'a el açıp duâ ve niyazda bulunurken, ibâdet ve taat ederken bu merkeze yönelmemiz kadar tabii ne olabilir? ResûlüHah (A.S.) Efendimiz yağmur duasına çıktığında da kıbleye
yönelerek arz-i hal etmiştir. Hane-i saadette de duâ yaparken çoğu kez kıbleye yönelmiştir.[41]
3. Faziletli Vakitleri, Eşref-İ Saatleri Düşünerek El Kaldırmak.
Ramazan ay'ı, Arafe günü, Cuma ve mübarek günler, gecenin son üçte biri kalınca, seher vakti, secde anları, yağmur yağdığında, iki ordunun karşılaştığı zamanlarda, korkulu anlarda, kalblerin yuf-kalaştığı demlerde duâ etmek, faziletli vakitlerde yapılan dualar cümlesindendir.
Nitekim bir adam Peygamber (A.S.) Efendimize sordu :
— Ya Resûlellah! Hangi duâ daha çok kabule yakındır? Efendimiz cevap verdi :
— Gecenin ikinci yarısında ve bir de beş vakit farz namazdan sonra yapılan duâ... [42]
«Kulun Allah'a en yakın bulunduğu vakit, secde anıdır. O halde secdede iken duanızı çoğaltın, çünkü bu kabule daha lâyıktır.»[43]
4. Elleri Omuz Seviyesine Kadar Kaldırmak.
Nitekim'İbn Abbas (R.A.)'dan yapılan rivayette şöyle buyurul-muştur : «Ellerini omuz seviyesine kadar kaldırman dilektir.»[44]
Yapılan sahih rivayette deniliyor ki :
«Allah'tan bir dilekte bulunacağınız zaman, avuçlarınızın içiyle isteyiniz, ellerinizin üstüyle değil.»[45]
Bazıları, «ellerinizi omuz hizasına kadar kaldırın...» cümlesinden, «kollarınızı omuz seviyesine kadar kaldırınız...» mânasını çıkarmak istemişlerse de fukahaca uygun kabul edilmemiştir. Çünkü Re-sûlüllah (A.S.) Efendimizin bu konudaki fiili her türlü şüphe ve tereddüdü kaldıracak açıklıktadır. Efendimiz normal vakitlerde sadece ellerini omuz hizasına kadar kaldırıp duâ etmiş; çok önemli vak'-alarda ise koltuk altlarının beyazlığı görülebilecek şekilde kollarını da kaldırmıştır. [46]
5. İki El Arasını Açık Tutmak.
Yapılan sahih tesbitlere göre, duada iki avuç arasını açık tutmak adâbdandır. Meraku'l-felâh'da ellerin göğüs hizasına kadar kaldırılması, avuç içlerinin yüze yakın yönelik bulunması belirtilirken Haşiyesi Tahtavfde bu konu şöyle açıklanmıştır :
El-Hısnü'1-Hasîn'deki ifadeye' ve şerhindeki açıklamaya göre, iki avuç içini göğe doğru çevirip ellerini omuz hizasına kadar kaldırır. Çünkü gök, duanın kıblesi sayılır, denilmektedir, Fukahadan ileri gelen zatlardan bazısı bu iki görüş arasında bir farklılık ve aykırılık olmadığını savunmuştur. Çünkü elleri kaldırmaktan maksad, avuç içlerinin yere doğru tutulmam asıdır. Ancak sözü edilen iki rivayet ve görüş arasındaki fark, ellerin kaldırılma miktarındadır. Nitekim Ebû Dâvud'da İbn Abbas (R.A.)'dan yapılan rivayetle buna işaret edilmiştir : «Ellerini omuz seviyesine kadar kaldırman dilektir.» Diğer bir rivayette ise «Omuz seviyesine veya ondan biraz aşağı seviyeye kaldırman dilektir,»- buyurulmuştur.
Hazret-i Peygamber (A.S.)'m duâ yaparken koltuk altlarının beyazlığı görülebilecek kadar ellerini kaldırdığı hakkındaki rivayete gelince, bu elleri fazla kaldırmanın cevazına veya yağmur duasına veya bu anlamda şiddetli belâ anlarına ve duada mübalağada bulunmaya hamle dilmiştir.
En-Nehr kitabında şöyle deniliyor :
«Duanın müstehab olan şekli şöyledir : İki avuç arasında açıklık bulunması, iki elden birinin yere konulmaması. Ancak bir özürden veya şiddetli soğuktan dolayı ellerini kaldıramıyorsa, o takdirde sadece şehadet parmağıyla işarette bulunması yeter.»
Hısnü'l-Hasîn Şerhinde ise şöyle deniliyor
«Zahir olan şudur ki : Ellerini bitiştirmek ve parmakları I&bleye yöneltmek adâbdandır.»
Mişkât Şerhinde deniliyor ki :
«Resûlüllah (A.S.) Efendimizin Arafe günü duada iki avhcumı bir araya getirdiği vârid olmuştur.»
Tahtavî bu cümleyi tahlil ederek diyor ki :
«Buradaki «bir araya getirmek» ten tam bir yaklaşma irâc se bile bu iki avuç arasım azıcık olsun açık tutmaya münaf edil-sayılmaz. «Peygamber (A.S.) iki avucusu bir araya getirdi...» esinden çıkan mâna da iki elin arasım açık tutmaya münafi değildir. Çünkü mâna, iki avucunu yukarıya kaldırdığında aynı hizada tutup cem'etti, birini diğerinden farklı tutmadı» demektir.»[47]
6. Duaya Hamd Ve Sena, Peygamber (a.S.) Efendimize Salâvat Getirerek Başlamak.
Çünkü Hamd duâmn huzura yüksslmesini, gök 'kapılarının açılmasını, Salât-U Selâm Rahmet Peygamberi Hazreti Muham-med'in ilgi ve irtibatım sağlar. Yapılan sahih rivayete göre, namazdan sonra duâ edip duasında Allah'a hamdetmiyen, Peygambere Sa-lât getirmiyeıı bir adama raslıyan Resûlüllah (A.S) Efendimiz, «Bu adanı pek acele etti!» buyurdu ve sonra onu ya da bir başkasını çağırarak şöyle tavsiyede bulundu :
«Sizden biriniz duâ ettiğinde Eabbini uiulayip haind ve senada bulunmakla başlasın, sonra da Peygamber1 e (A.S) salât-u selâm getirsin... Ondan sonra dilediği şekilde duâ etsin.»[48]
7. Kalb huzuruyla başlamak, her an muhtaç durumda bulunduğunu hatırlamak ve içten gelen bir istekle yalvarıp yakarmak,
Dikkat bölünme kabul etmediği gibi kalb de birkaç şeyle meşgul olmayı kabul etmez. Bir şeyle meşgul olurken diğeri ihmal edilmiş olur. Bu bakımdan ibâdet ve duâ kalbin dünyevî meşgaleden boş tutulmasını ister, Allah C.C.) ile meşgul olmayı emreder. Huzursuz yapılan bir duâ mana ve maksadından uzak kelime dizisinde kalır.
8. Sesi ne çok yükseltmek, ne de duyulmuyacak kadar alçalt-mak, bu ikisi arasında bir yol izlemek.
Duada yapmaeık hareketler göstermek, kafiyeli sözlerle bağırıp çağırmak sünnete aykırıdır. Günümüzde duahanların ve bazı bilgisiz kişilerin uzun duâ yapmaları, kalıplaşmış kelime ve cümleleri tekrarlayıp cemaatın hislerini tahrik eder ölçüde ses tonajını yükseltip aynı arzu ve isteği çeşitli kelime ve cümlelerle tekrarlayıp durmaları bu cümledendir.
Halbuki Kur'ân'da duanın ölçüve biçimi belirlenmişir :
«Duam yaparken sesini yükseltme, gizli de söyleyip sesini tosma, bu ikisi arasında bir yol tut...»[49]
Diğer bir âyette de : «Rabbinize gönülden yalvara yakara gizlice duâ edin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.» buyurulmuştur.[50]
Sahih rivayetlerden tesbit edildiğine göre, Ashabdan bir cemaat seslerini yükselterek duâ yapıyordu, derken Resûlüllah (A.S.) Efendimiz çıkageldi ve şöyle buyurdu :
«Ey insanlar! Kendinizi tutun; çünkü ne sağıra, ne de gaibe' dua ediyorsunuz. Siz ancak her şeyi hakkıyle işiten ve gören zata duâ ediyorsunuz. Şüphesiz ki sizin duâ ettiğiniz zat, size bineğinizin boynundan daha yakındır.»[51]
9. Kabul Olunacağını Düşünerek Duâ Etmek.
Yapacağı duanın kabul olunacağına inanarak ve bu ölçüde düşünerek yapılan bir duâ makbuldür. Nitekim sahih rivayete göre, Allah Resulü şöyle buyurmuştur :
«Kalbler (bir şeyleri alıp) koruyan kaplar (gibi)dir. Bir kısmı bir kısmından daha alıcı ve koruyucudur. Allah'tan bir dilekte bulunduğunda, kabul olunacağına inandığımız halde isteyin. Çünkü gaflet içindeki bir kalb ile duâ eden bir kulun duasını Allah kabul buyurmaz.»[52]
10. Günahı Gerektirmiyecek, Akrabalık Bağlarını Zedelemiyecek.
Duâ genellikle ya Allah'tan hayır, rahmet, inayet ve ihsan dilemek, ya da şer ve kötülükten, musibet ve felâketten Allah'a sığınmak, âhiret saadetine erişmek için edilir. Bu bakımdan günah ve isyana kapı açacak, şer ve kötülüğü, merhamet ve şefkati zedeliye-cek ölçü ve anlamda duâ ve istekte bulunmak doğru değildir. Aynı zamanda bu tarz yapılan duâ Allah katında hüsn-ü kabul görmez.
Buna işaretle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz buyurdu ki :
«Herhangi bir müslüman içinde günah ve akrabadan ilgisizlik bulunmayan bir duâ ile duâ ederse, mutlaka Allah ona şu üç hasletten birini verir : Ya duasını hemen kabul edip isteğini acele olarak yerine getiriri ya o isteği âhirete şaklar, ya da ondan isteğinin, bir misli kötülüğü geri çevirir.»
Bunun üzerine Ashab-ı Kiram :
— O takdirde biz duâ ve isteklerimizi çoğaltırız, Deyince, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, onlara :
— Allah daha çoğaltıcıdır, diye cevap verdi.[53]
11. Hemen Yerine Gelmesini İstemekte Acele Etmemek.
Gelecek günlerin neler getireceğini, ortaya çıkan olayların nasıl bir sonuca bağlanacağını önceden bilmemiz çok zor, çoğu zaman imkânsızdır. Hayır ve iyiliğin ne de ve nerede olduğunu Allah (C.O daha iyi bilir. O halde bir dilekte bulunup duâ ederken onun hemen yerine gelmesini arzu edip sabırsızlık göstermemeliyiz. Halimizi Ce-nab-ı Hakk'm yüce dergahına arzedip takdiri Ona bırakmalıyız. O, en iyisini ve en güzelini yapar.
Allah Resulü (A.S.) Efendimiz bu hususa dikkatlerimizi çekerek şöyle buyurmuştur :
«Sizden biriniz :
Duâ ettim de kabul olunmadı, diyerek acele etmediği sürece duası kabul olunur.»[54]
12. Kabul Olunmasını Kesinlik İfade Eden Sözlerle Dilemek.
Böyle bir inançla dilekte bulunmak, kabul olunmasının ilk belirtisi sayılır. «Benim duam kabul olunmaz..» şeklinde düşünen kimsenin duâ ve dileği nasıl muteber değilse, «Allahım! dilersen duamı kabul buyur..» diyen kimsenin de bu tarz bir isteği pek makbul sayılmamıştır. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda şöyle bir uyarıda bulunmuştur :
«Sizden biriniz, Allahım! dilersen beni bağışla.. Allahım! dilersen bana merhamet et., şeklinde dilekte bulunmasın. Bilakis dileğine kesinlik ifade eden sözlerle dile getirsin. Çünkü onu böyle demeye zorlayan yoktur.»[55]
13. Kısa Fakat Özlü Ve Anlamlı Cümlelerle Dua Etmek.
Aynı dileği çeşitli cümlelerle dile getirip uzun boylu duâ etmek pek uygun değildir. Maksadı yansıtır şekilde az kelimeyle çok mâna taşıyan sözlerle duâ etmek, sünnete daha uygundur. Nitekim Resû-lüllah CA.S.) Efendimizin bu konuda tavsiyeleri olmuştur. Uzunca duâ eden bir adama : «Bu kadar uzatmana gerek yok, de ki : Rab-bim! dünyada da bize iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi Cehennem atehinin azabından koru..» diye uyarıda bulunmuştur.
Yine yapılan sahih rivayetlere göre bir adam Resûlüllah (A.S.) Efendimize gelerek :
— Ya Resûlellah! Hangi duâ daha uygun ve daha faziletlidir? Diye sordu. Resûlüllah. ona şu cevabı verdi :
— Rabbinden dünya ve âhirette afv ve afiyet iste..
Adam ayni soruyu ikinci ve üçüncü günleri gelip sorduğunda kendisine ayni cevap verilmiş ve sonunda Allah Resulü şöyle buyurmuştur : «Sana dünya ve âhirette afv ve afiyet verildiği takdirde gerçekten kurtulmuş olursun.»[56]
Yine bu anlamda şöyle buyurulmuştur :
«Hiçbir duâ kulun : Allahım! dünyada da, âhirette de senden afiyet diliyorum, demesinden daha üstün ve daha uygun değildir.»[57]
14. Kendine, Çoluk Çocuğuna, Mal Ve Servetine Betduâ Etmemek.
«Allahım! canımı al...», «Allahım! belâmı ver..,», «Allahım! beni kahreyle...», «Rabbim! çocuklarımın canmı al...» gibi sözlerle betduâ etmek günahtır. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu tarz duaları men'-etmiş, her zaman Allah'tan iyilik, hayır, rahmet, mağfiret, inayet, afiyet ve ihsan istenilmesini; şer ve kötülükten, musibet ve fitneden Allaha sığınılmasını emretmiştir.
Ashabdan Câbir (R.A.) diyor ki : Resûlüllah (A.S.) Efendimiz betduâ yapmamızı hiçbir zaman uygun görmedi. Böyle duada bulunanları uyardı.
«Kendinize, çocuklarınıza, hizmetçilerinize ve mallarınıza bet-duâda bulunmayın; sonra Allah'ın dilekleri kabul ettiği saate raslar-da sizin için (o betduâ) kabul olunur.»[58]
15. Önemli Cümleleri Üç Defa Tekrarlamak.
Duânm özlü ve anlamlı olması, az kelimeyle ifade edilmesi daha uygundur. Allah'tan rahmet ve mağfiret dilediğimizde veya şer ve kötülükten, musibet ve fitneden Ona sığındığımızda cümleyi üç defa tekrarlamamız tavsiye edilmiştir. Nitekim îbn Mes'ud (R.A.) diyor ki : «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz üç defa dilekte bulunmayı, üç defa üstüste istiğfar etmeyi beğenirdi.»[59]
16. Önce Kendi Nefsine, Sonra Ana-Babasına, Sonra Da Bütün Mü'minlere Duâ Etmek.
Duada belirtilen sırayı gözetmek sünnete uygundur. Hem Kur'-ân'da Hazret-i îbrahimi'n (A.S.) bu ölçüde duâ ettiği açıklanıyor. Diğer bir âyetle de şöyle duâ etmemiz telkin ediliyor : «Rabbimiz! bizi bağışla ve bizden önce imân eden kardeşlerimizi de bağışla...»[60]
Ashabdan Ubey bin Kâ'b (R.A.) diyor ki :
«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz birine duâ etmek istediğinde önce kendi nefsine duâ etmekle başlardı.»[61]
17. Duânm Sonunda Elleri Yüze Sürmek, Allah'a, Hamd, Peygambere Salât İle Bitirmek.
Bu konudaki hadîslerin, nakledilegelen rivayetlerin çoğu zayıf olmakla beraber hepsi biraraya getirilince Kasen derecesine ulaştığını El-Hafız İbn Hacer kabul etmiştir.
Babanın Evlâdına Duası :
Evlâd annesinden bir parçadır. Bu. bakımdan aralarında kopmaz bir bağ mevcuttur. Evlâd ne kadar kötü de olsa, annenin merhamet ve şefkati ondan yanadır. Babanın evlâda nisbeti ve aralarındaki bağ bu ölçüde değildir. Ancak onun veli-yi nimeti ve sebeb-i feyz-i hayatı sayılır. îçten gelen bir istekle evlâdı için duâ ettiğinde Allah katında kabul görür.
Resûlüllah CA.S.) Efendimiz buyurdu ki :
«Üç duanın kabul olunacağında hiç şüpheyoktur : Babanın duâ-8i, misafirin duası haksızlığa uğrayanın duası...»[62]
Misafirin, İftar Anında Oruçlunun, Âdil Hükümdarın ve Haksızlığa Uğrayanın Duası :
Bu dört kimsenin duası da makbul dualar arasında bulunuyor-dur. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bunu belirtirken şöyle buyurmuştur :
«Üç kimse var ki duaları reddolunmaz : İftar anında oruçlunun duası, âdil hükümdarın duası, zulme uğrayanın duası. Cenâb-ı Hak (mazluma) der ki : İzzetim hakkı için az sonra da olsa elbette sana yardım edeceğim...»[63]
Din Kardeşinin Gıyabında Duâ Etmek :
Din kardeşliğini ruhlara serinlik, kalblere merhamet ve şefkat verecek Ölçü ve anlamda kafa ve gönüllere en te'sirli biçimde aşılayan şüphesiz ki Islâmiyettir. Cemiyet yapısında bu kardeşliğe ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunu hepimiz bilmekteyiz. Her şeyi parayla ölçen ve her konuda para ve yarar sağlamayı amaçlıyan kim-
selerde hayır yoktur. Öylelerinden oluşan bir toplumda huzur duymak, rahat nefes almak mümkün değildir. Hem Allah'ın rahmet ve inayeti biı birini kardeşçe seven toplumlardan yanadır.
Bu bakımdan din kardeşinin gıyabında onu hatırlayarak sağlık, esenlik ve mutluluğu için duâ eden kimsenin dileği makbuldür. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur :
«Ya Ömer! bizi duâ ederken unutma.»
Diğer bir rivayette, Hz. Ömer Umre yapmak için Resûlüllah Efendimize gelerek müsaade istedi. Bunun üzerine Allah Resûlıi ona izin verirken şöyle ricada bulundu :
«Ey kardeşim! bizi de duandan unutma...» [64]Safyan bin Abdullah (R.A.) anlatıyor :
«Şam'a ayak bastığım gün ziyaret etmek üzere Ebu Derdâ Hazretlerinin evine uğradım. Kendisi yoktu. Annesiyle görüştüm. «Bu yıl haccetmek istiyor musun?» diye sordu. «Evet dedim. Bunun üzerine bana dedi ki : «Bizim için Allah'tan hayr ve iyilik iste. Çünkü Peygamber (A.S.) ; «Müslümanın kendi kardeşi gıyabında yapacağı duâ makbuldür. Onun başucunda muvekkel bir melek bulunur. O ne kadar kardeşine hayr ile duâ ederse, melek «âmîn der ve bir misli de sana diye ilâve eder.»
Sokağa çıktığımda Ebu Derdâ Hazretleriyle karşılaştım. Aynı konu onunla da aramızda geçti, O da annesinin naklettiği hadîsi bana nakletti.»[65]
[1] Ahzab Sûresi Âyet : 41-42.
[2] Bakare Sûresi Âyet : 152.
[3] Buharı – Müslim.
[4] Sahih-i Müslim.
[5] Sahih-i Buharî - Ebû Musa (R.A.)'dan.
[6] Tinnizî - Ahmed bin Hanbel - El-Hâkim : Sahih îsnadla.
[7] Ahmed bin Hanbel : Muaz bin Cebel (R,A.)'den.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/253-256.
[8] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/256.
[9] Tezkiretü'l-Kurtubî - Fikhü's-Sünne : 1/580.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/256-257.
[10] Ankebut Sûresi Âyet : 45.
[11] Ra'd Sûresi Âyet : 28.
[12] Buhari - Müslim - Ebû Dâvud - Tirmizi.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/257-258.
[13] Et-Tergîb Ve't-Terhîb.
[14] Sahih-i Müslim : Muaviye'den.
[15] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/258-259.
[16] Tirmizi - Hadisün Hasenün Garibim : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.
[17] Ahmed bin Hanbel - îsnad-i Ceyyid ile.
[18] Nesâî - îbn Mâee - El-Hâkim – Buharı.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/259-260.
[19] Buhari - Müslim - Tirmizî : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.
[20] Müslim - Tirmizî - Ebû Hüreyre (R.A)'den.
[21] Buharî - Müslim - Tirmizi - Nesâî - tbn Mâce : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/260-262.
[22] Tirmizî - Hadîsim Hasenim Garibün : Enes b. Mâlik (R.A.)den.
[23] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/262.
[24] Eshab-ı Sünen rivayet etmiştir.
[25] Eshab-ı Sünen - EI-Hâkim : Sened-i sahihle rivayet etmişlerdir.
[26] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/262-263.
[27] Tirmizî - Ahmed bin Hanbel : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.
[28] Taberanı.
[29] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/263-265.
[30] A'raf Sûresi Âyet : 55.
[31] A'raf Sûresi Âyet : 56.
[32] Ahmed bin Hanbel ve Ashab-ı Sünen.
[33] Bakare Sûresi Âyet : 186.
[34] Tirmizî - îbn Mâce : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.
[35] Ebû Ya'lâ : Enes bin Mâlik (R.A.)'den.
[36] Bezzar - Taberanî - El-Hâkim : Âişe (RA.)'dan.
[37] Tirmizî : Selmân El-Farisi'den.
[38] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/265-268.
[39] El-Hafız îbn Merdveyh : Ibn Abbas (R.A.)'dan.
[40] İmam Ahmed bin Hanbel - Sahih-i Müslim : Ebû Hüı-eyre (R.A.)'den.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/269.
[41] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/269-270.
[42] Tirmizi : Sened-i Sahihle Ebû Umame (R.A.rden.
[43] Sahih-i Müslim : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/270.
[44] Ebû Dâvud : İbn Abbas (R.A.)'dan.
[45] Mâlik bin Yesar rivayet etmiştir.
[46] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/270.
[47] Fazla. bilgi İçin bak : Haşiyet-i Tahtavİ - Mısır baskı : 1318 - Cilt 1, Sahi-fe : 172-173 Sıfat-i Ezkâr Bahsi. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/272.
[48] Ebû Dâvud - Tirmizî : Fadale bin Ubeyd (R.A.)'den.
[49] îsrâ Sûresi Âyet : 110 - Buradaki Salat kelimesini duâ ile tefsir edenler olduğu gibi namaz ile de tefsir edenler vardır.
[50] A'raf Sûresi Âyet : 55.
[51] Buharî - Müslim : Ebû Musa El-Eş'ari RA.den
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/272-273.
[52] Ahmed bin Hanbel : Abdullah bin Ömer (R.A.)'dan.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/273-274.
[53] Ahmed bin Hanbel : Ebû Said (R.A.).den.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/274.
[54] Mâlik ; Ebû Hüreyre (R.A.)'den.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/274-275.
[55] Ebü Dâvud : Ebû Hüreyre.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/275.
[56] İbn Mâce.
[57] ibn Mâce.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/276.
[58] Taberânî.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/276-277.
[59] Ebû Dâvud ; îbn Mes'ud (R.A.)'den.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/277.
[60] Haşır Sûresi, Âyet : 10.
[61] Tirmizi : İsnad-i Sahih ile rivayet etmiştir.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/277.
[62] Ahmed bin Hanbel - Ebû Dâvud - Tirmizi : Sened-i hasen ile. (369) Tirmizî : Sened-i Hasenle rivayet etmiştir.
[63] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/277-278.
[64] Ebû Dâvud - Tirmizî : Ömer (R.A.)'den.
[65] Ebû Dâvud - Müslim : Safvan bin Abdillah (RA.Vdan.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/278-279.
İslami Okul Okulların En Önemlisi