Borçlanma - Fıkıh - Delileriyleislamfikhi - 40. Sayfa
«KÂTÎB-İ ADL = NOTER VE NOTERLİK»
ÂYETİN TAŞIDIĞI FIKHI HÜKÜMLER
BORÇLANMA
«KÂTÎB-İ ADL = NOTER VE NOTERLİK»
İslâm Hukuku, aşağıdaki âyetlerle helâl sayılan alım-satım işleminin en doğru ve sağlıklı biçimde yürütülmesinin bazı ölçülerini veriyor. Kâtib-i Adi = Noter'in önemine ve yerine temas ediliyor. Böylece insan haklarının korunması, sürtüşme, tartışma, yalan ve inkâra neden olacak kapıların ticarî alanda da kapanmasını emrediyor.
«Ey imân edenler! Birbirinize belirli bir süreye kadar borçlandığınızda, onu yazın? aranızdan doğrulukla tanınmış bir kâtip yazsın. Kâtip de kendisine Allah'ın öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin yazsın.
Bir de üzerinde hak bulunan (borçlu da yazdırsın da Rabbisi olan Allah'tan korksun, 'borcundan ve va'desinden) bir şey eksiltmesin.
Eğer borçlu (malını düşünmeden ya da bilmeden harcayan) bir bön veya zayıf ya da yazdıramıyacak kadar âcizse, velisi doğruluk ölçüleri içinde yazdırsın ve erkeklerinizden iki de şâhid tutun; eğer ikisi de erkek olarak bulunamıyorsa, o takdirde şâhidlerden razı olacağınız bir erkek, biri unutunca diğerinin ona, hatırlatması için iki kadın tutun,.
Şâhidler çağrıldıklarında kaçınmasınlar. Borç az olsun, çok olsun onu va'desine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah katında adalet ölçü ve anlamına daha uygun, şâhidlik için en sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de en yakın olanıdır.
Ancak aranızda hemen devredeceğiniz peşin bir ticaret (alım-satım) ise, o takdirde bunu yazmamanızda size bir vebal yoktur. (Yazılmasında ise bir sakınca yoktur).
Alun-satamda bulunduğunuzda da şâhid tutun; yazana da şâhid-lik edene de zarar verilmesin (gerekirse ikisinin mesaisi değerlendirilsin) . Eğer zarar verirseniz, herhalde bu sizin doğru yoldan çıkmanız olur. Allah'tan korkun; Allah size ten doğrusunu öğretiyor. Allah her şeyi bilendir.»[1]
İton Abbas (R.A.)'dian yapılan rivayete göre : Faizcilik yasaklandıktan sonra Selem — Para peşin, mal veresiye yapılan saitışa cevaz vermek üzere bu âyet inmiştir. Çünkü Medine halkmın se1em ile ahm-satımda bulundukları yaygın idi.
Bununla beraber âyet alım-satımla ilgili bütün borç ve vâdeleri kapsamaktadır.[2]
Diğer bir rivayette ise deniliyor ki :
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Medine'ye hicret ettiklerinde, ora halkı hurma alım-satımında bir iki yıl i slâf yapar, yani alacağı malın karşılığını nakit olarak peşin verirlerdi. Bu bir bakıma selem işlemiydi. Bunun üzerine Resûlüllah CA.S.) Efendimiz onlara şöyle buyurdu :
«Sizden kim hurma alır da is1âf eder, yani bedelini peşin verirse onu belli ve belirli ölçek ve tartıyla ve süreyi belirlemek suretiyle uygulasın.»[3]
Bu hüküm yukarıdaki âyete dayandırılıyordu.
Ayrıca bu hususta Peygamberimizin şu hadîslerini de- her zaman dikkâte almamız gerekmektedir :
«Sise büyük günahların en büyüğünden haber vereyim mi?»
Efendimiz bu cümleyi üç defa tekrarladıktan sonra buyurdu ki : «Allah'a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek ve yalan yere şahitlikte bulunmaktır.» [4]
«Kim ehil olmadığı halde bir Müslüman aleyhine şahitlikte bulunursa, ateşteki yerine hazırlansın.»[5]
Üç kimse var ki Allah'a duâ ederler de duaları kabul olunmaz :
1. Fena huylu olan karısını boşamayan erkek,
2. Yetime, malını henüz ergenlik çağma girmeden veren adam,
3. Bir adama faizsiz ödünç verip buna şâhid tutmayan ıkim-se.»[6]
ÂYETİN TAŞIDIĞI FIKHI HÜKÜMLER
1 — Borç verip almak ticarî konularda caizdir. Çünkü bunda kolaylık vardır. Kur'ân bunu genel anlamda belirtmiştir : «Birbirinize belirli bir süreye kadar borçlandığınızda onu yazın..»
2 — Borç süresinin belirlenmesi gerekir. Bu, daha çok anlaşmazlığı, haksızlığı ve doğrudan sapmayı önlemek içindir. Aynı zamanda unutkanlık insanın tabiatında vardır. Yapılan anlaşma ve sözleşmeyi, borçlanma ve diğer ilgili hususları yazmakla bu gibi yanlışlıklar giderilmiş olur.
3 — Borcun miktarım, süresini, kimin kime -boçlu olduğunu belirtmek de vâcibdir. Bu, hafızalarda meydana gelecek değişiklik ve unutkanlığı, borçlunun inkâra sapmasını, alacaklının fazla bir nisbet istemesini önlemek içindir.
4 — Borcu, Devletin ta'yîn ettiği veya toplumun güvenip belirlediği, doğruluğu kabul edilen bir kâtibin yazması gerekir. Bu, hem taraflara, hem topluma güven vermek içindir. Ortaya çıkacak gereksiz iddialara ve ihtilaflara engel olur.
Böylece rasgele kişilerin kâtip olarak görevlendirilinemesi, adalet ölüçlerini ve bu konudaki mevzuatı bilen aynı zamanda Allah'a inanan, çevresine güven telkin eden adamlardan seçilmesi emrediliyor.
5 — Doğruluğu kabul edilen kâtibin, Dinin ve Örfün öngördüğü bilgi ve ihtisasa sahip bulunması lâzımdır. Sadece okur-yazar olması yeterli değildir. «Kâtibün bi'l-adl» terkibi bütün bu incelik ve özellikleri içerip yansıtmaktadır.
Bu daha çok her işin ehline verilmesini hatırlatan bir ilâhî buyruktur. Çünkü İslâm'da «adâlet»in bir takıma tarifi şöyledir : «Her şeyi uygun bulunduğu yere koymak, her işi ancak ehil olana vermektir.» Bunun aksi zulüm ve haksızlık sayılmıştır.
6 — Borçlu, borcunun miktarını, ödeme süresini ve şartlarını açık bir anlatımla kâtib-i adl'e yazdırmalıdır. Bu, daha, çok yazılacak senetle borçlunun bizzat ifadesinin yer alması, herhangi bir yanlışlığa meydan vermemek içindir.
Borçlu senedi yazdırırken, önce Allah'tan korkmalı, sonra da üzerindeki haktan bir şey eksütmeksizin olduğu gibi dikte etmelidir. Bazı esnek cümleler kullanarak ileride bir haksızlığa neden olmamaya özen göstermelidir. Kâtibin de bu hususlara yeterince dikkat etmesi gerekir.
7 — Borçlu bön ya da yaşlılıktan veya bir hastalıktan dolayı âciz ise veya yazdırmasını beceremiyorsa, kâtip onun ifadesini yaz-mamah, doğruluğu bilinen velisini istemeli, onun ifadesine başvurmalıdır.
Bu, geri zekâlıları, söz söyleme yeteneğini kaybetmişleri, hasta ve âcizleri, daha çok açıkgözlerin hileli yollarından korumaya, tuzaklarına düşmekten uzak tutmaya matuf bir önlemdir ve emir niteliğindedir.
8 — Müslüman erkeklerden iki kişi, bu mümkün olmadığında bir erkekle iki kadın şâhid tutmak, senedin sıhhatli biçimde hazırlanması ve her türlü ihtilâfı önleme için şarttır.
Bu, hem ileride ortaya çıkacak muhtemel iddiaları, hem bir tarafın haksızlığa sapmasını önlemek içindir. Ancak şahitlerin, iki tarafın razı olacağı kişilerden seçilmesi şarttır.
9 — Şâhidlerin, zorunlu bir sebep olmadıkça şâhidlikten kaçınmaları doğru değildir. Çünkü toplum yapısında fertler her zaman birbirlerine muhtaç durumdadırlar. Sosyal hayat ve düzenin selâmeti ve devamı için her fert kendine düşeni yapmakla yükümlüdür. Bu farz-i kifâyedir.
O nedenle Kur'ân'm açık anlatımından anlaşılan şudur : Hiç kimse şâhidliğe yanaşmazsa, o beldenin halkının hepsi günahkâr olur.
10 — Kur'ân'da «Kâtib-i Adl»in gereği belirtildikten sonra bunun gerekçesi şu üç cümleyle özetleniyor :
a) Böyle yazıp belgelendirmeniz Allah katında -bu konuda- en âdil yol ve yöntemdir.
b) Şâhid tutmanızda en kuvvetli dayanaktır. Çünkü hazırlanan senette alacaklının, borçlunun ve şâhidlerin imzası vardır.
c) Şüphe ve kuşkuya düşmemeniz için en yakın bir sebeptir.
11 — Ancak aranızda hemen devredeceğiniz elden ele vereceğiniz peşin bir alım-satım ise, Kâtib-i adl'e yazdırmanıza gerek yoktur. Ne var ki, bu tür alış-verişinizi de gizli yapmayın; gözönünde açık biçimde yapmanızda yarar vardır.
12 — Kâtib-i adi ile ilgili emirler vücubu mu, nedbi mi gerektirir?
a) Atâ', İbn Cüreyc ve Nahaî'ye göre, vücubu gerektirir, ibn Cerîr Taberî de bu görüşü benimsemiştir.
b) Cumhur-i fukahaya göre, emir n e d b içindir.[7]
İNSAN HAKLARINI KORUMAK
İslâm, yukarıda hükümlerini açıkladığımız âyetle de insan haklarını 1400 yıl önce en âdil ölçüde korumuş, toplum yapısında güven ve doğruluğun temelini atmıştır. «Kâtib-i adi» bugünün deyimiyle Noter Ve Noterlik nedir henüz bilinmezken, hakları korumak, haksızlığı önlemek babında açtığı birçok kapılar, koyduğu bir nice esaslardan biri de bu olmuştur.
Kur'ân'da toplumla ilgili emirler, yasaklar ve cezaların uygulama yetkisi -konuyla ilgili hususları içeriyorsa- daha çok devletin yetkili merci'lerine verilmiştir. Örneğin kısas ve hadler-bu cümledendir. Abm-satım işlemlerinde, borçlanma ve benzeri konularda senetle ilgili emir ise hem resmî, hem özel anlamda bir-hüküm taşımaktadır. Ayetin cümleleri arasındaki bağlantı bu iki hususu yansıtmakta ve böylece devletin küçük köy ya da kasabada ta'yin edemediği bir Kâtib-i adl'i, o yerin söz sahibi ve aklı eren kişilerinin bununla yükümlü bulunduğu söz konusudur. Ancak her iki durumda da güvenilir olduğu kabul edilen bir kâtibin atanması şarttır. Aynı zamanda kâtibin bilgili, tahsil ve tecrübesinin de bu konuya uygun olması gerekir.
Kur'ân'da bu önemli konuda kullanılan «Kâtibün bi'l-adl» terkibi sonraları «Kâtib-i adi» olarak senet ve bir takım günlük mukavelelere ve işlemlere resmiyet ve güvenirlik kazandıran özel ya da resmî kâtipler için kullanılmıştır. 1908'den önce Osmanlı împaratorlu-muharrirleri, kaza ve nahiye gibi küçük merkezlerde ise mahkeme başkâtipleri yürütürdü. Sonra özel bir kanunla «Kâtib-i adl»e daha başka bir resmiyet ve yetki tanınmıştır.
Daha gerilere gidilecek olursa, bu işin kaadı ve nâibleri tarafından yürütüldüğünü görmekteyiz. 1877'de Mecelle'nin «Beyyinat — Şahldlendirmeler ve belgelendirmelerle» le ilgili bölümü kabul edilerek yürürlüğe konunca, belge, senet ve benzeri şeyleri düzenleme ve tasdik işlerinin yetkili bir organ tarafından yürütülmesi lüzumu hissedildi. Bu nedenle Fransız Noter Kanunundan çevrilen «Mukavelatt Muhabiûrleri Nizamnamemsi» kabul edildi.
Aslında böyle bir aktarmaya ya da çeviriye gerek yoktur. Çünkü Kur'ân ve Sünnet bunun esaslarım koymuş, ana tema olarak lüzumlu dokümanı vermiştir. Hukukçulara düşen bu ana temanın ışığı altında konuyu değerlendirmek ve o günkü dinî ve millî yapımıza, sosyal ve âüe düzenimize, ayrıca örf ve âdetlerimize göre bir düzenleme ve açıklamaya gitmekti. Daha çok hazıra konmaya alışkın bir millet olduğumuzdan yorulmaya, araştırmaya gerek duymuyoruz ve yabancı milletlerin kendi yapılarına göre hazırladıkları kanunları, yönetmelikleri" dilimize çevirmekle yetindik.
Roma hukukunda da bugünkü şekil ve anlamda bir noter ve noterlik kurumu yoktu. Fakat buna zamanla ihtiyaç duyulmuş ve özel anlamda yetkili kâtipler tutularak bu iş yürütülmüştür.
Diyebiliriz ki, Hukuk Tarihinde bunun ilk .esasını, ana fikrini ve temasını biçimlendiren, hem resmiyet, hem özellik kazandıran İslâm olmuştur. Konumuzun özünü oluşturan âyet tamamen bu konuyla, ilgilidir.
İnsan haklarını, toplum yapısındaki fertlerin karşılıklı güven içinde iş görebilmelerini koruyup sağlamakla içice bulunan «Kâtib-i adi» kurumu tarih boyunca bir nice haksızlıkları, sürtüşme ve tartışmaları, hileli ahm-satımîarı önlemiş, zayıflardan yana ağırlık getirmiş olması bakımından da büyük bir önem arzetm ektedir. [8]
ALIM - SATIMIN BAZI ÇEŞİTLERİ
İslâm'da almvsatuna hem cevaz verilmiş, hem çok geniş yer ay-rümışitır. İnsan haklarıyla bir bakıma ilgili bulunduğu için önemsenmiş ve üzerinde geniş çapta ictihadlar yapılmıştır. Ancak her türlü alım-satım caizdir denemez. Bunun bir takım şartlan vardır. Hattâ Hz. Ömer (R.A.) İslâm Ticaret Hukukunu bilmiyenlerin ticâretle meşgul olmasına müsaade etmemiştir.
Biz burada sadece müctehid imamlar tarafından caiz görülen dört türlü akm-satımdan bahsedeceğiz :
1 — Müsaveme
2 — Murabaha
3 — Tevliye
4 — Vedi'a
Bu dört kısım ahm-saitım kârına satış, kârsız satış, zararına satış, belli bir kâr üzerine konularak yapılan satışları kapsamaktadır. Günümüzde de en çok işlem gören alrm-satım bunlardır.
1. Müsaveme : Alıcı ile satıcının pazarlık suretiyle anlaşarak bir malın alım-satımmı sağlamalarıdır.[9]
Müsaveme yoluyla yapılan satışa mal sahibi satacağı malın kendisine kaça mal olduğunu belirtmez, ancak karşılıklı pazarlık yapmak, suretiyle anlaşırlar ve böylece satış sağlanmış olur. O halde mal sahibi bu durumda malını az veya çok bir değere satma yetkisine sahiptir. Örfü aşmadığı, alıcıyı fahiş bir kâr sağlamak suretiyle aldatmadığı takdirde bunda bîr sakınca yoktur.
Bu konuda örf nedir? Alım-satımm cereyan ettiği beldede halkın insaf ölçüleri içinde belirlediği bir kâr nisbetidir. Yani o beldede genellikle tüccar yüzde yirmi, en çok yüzde otuz kârla mal satmaktadır. O takdirde Müsaveme yolu yapılan alım-satımda her ne kadar serbest pazarlık cârise de örfe uyulması doğru olur. Aksi halde yapılan alım-satım caiz olsa bile fahiş fiatla satıldığı için satıcı günahkâr sayılır.
2. Murabaha : Satılacak malın maliyeti tesbit edilip üzerine bir miktar kâr koyularak yapılan satış muamelesidir. îslâm Fıkhında bilindiği gibi serbest rekabete yer verildiğinden bir kâr haddinin tesbitine gidilmemiştir. Ancak «gabn-i fâhiş»e yani fahiş biçimde aldatmaya cevaz vermemiş, bunun için br takım istisnai tedbirler koymuş ve öfrü esas olarak kabul etmiştir.
O halde satıcı malın maliyetini iyice tesbit edip belirledikten sonra alıcıya «Bu malın maliyeti 500 liradır, üzerine 100 lira kâr koyarak sana sattım» der, alıcı da kabul ettim derset yapılan akid sahih ve caizdir. Satıcı malın maliyetini ya iyi tesbit etmez ya da yalan söylerse, günah işlemiş olur. Dolaylı yoklan kul hakkına tecavüzde bulunmuş sayılır.[10]
3. Tevliye : Satıcı elindeki malı paraya çevirmek istediğinden veya borcunun va'desi geldiği için onu vaktinde ödemek niyetiyle maliyeti üzerinden satabilir. Buna İslâm Fıkhında Tevlîye denilir. Satıcının kendi rızasiyle cereyan ettiğinden buna da cevaz verilmiştir. Ancak bu yola başvururken alıcıyı aldatmak maksadiyle tevliyede bulunuyorsa, o takdirde büyük günah işlemiş olur. Tesbiti halinde yetkili makamlarca ticaretten men'ine karar verilebilir.
4. Vedîa : Satıcının elindeki malı maliyetinden aşağı bir fiat-la satması anlamına gelir. Genellikle hiçbir tacir malını zararına, yani maliyetinden aşağı bir fiata satmak istemez. Ancak bu yola başvurmasında bir takım ihtiyaçlar sözkonusu olabilir. O takdirde alıcı olan kimse onun sıkışık durumunu dikkate alarak daha fazla bir zarara sokmaya çalışm amalidir, Aksi halde günahkâr olur. O takdirde bir kimse malını zararına satabilir, din buna cevaz vermiştir. Yeterki alıcı daha kurnaz davranıp onu daha falza zarara sokmasın. Ayrıca malını maliyetinden aşağıya satan kimse., bu hususta çok dürüst olmak zorundadır. Müşteri çekmek, bazı saf kimseleri aldatmak için bu yola başvuruyor ve malın hakiki maliyetini gizliyorsa, o takdirde hem büyük günah işlemiş olur, hem yetkili makamlar onun bu hilesini tesbit ettiği takdirde ticaretten men'ine karar verebilir.
Bir.de takva yönünden sakıncalı olan ve imamlarca üzerinde ittifak edilmiyen Bey'u'n Bi'l-Vefâ var. Satıcı sattığı malı ileride geri alabilir şartiyle satar, alıcı da bunu kabul eder ve alıcı bu alım -satım feshedilinceye kadar ondan yararlanırsa, buna Bey'un bi'l-ve-fâ denilir. Bu durumda alıcı satın aldığı bu malın tam sahibi ve mâliki sayılmaz, çünkü ileride feshedilme şartı vardır. Tabii bu fesih yalnız tek tarafa değil tarafeyne verilmiş bir yetkidir. Ahcı ile satıcıdan herbirleri istedikleri zaman bunu feshedebilirler.
Bu durumda ilgili ahm-satım fâsid bey'i hükmüne girmektedir. Alıcı satın aldığı bu malı başka birine satma yetkisinden olmadığı için satın alınan mal aslında bir rehin anlamındadır. Yani o hükmü taşımaktadır. Alıcı ile satıcı verdikleri söze sadık kaldıkları veya kalacakları için de bu tür alım satım «vefa» tabiriyle, bağlantılı kullanılmıştır.
İslâm hukukçuları bu tür alım-satıma pek itibar göstermemişlerdir. Çünkü iki tarafın d., feshetme yetkisi mevcuttur. Bu bakımdan fâsid beyi'ler arasına girmektedir. Hem bu tür alım-satımda faiz kokusu da vardır. Her ne kadar bazı ihtiyaçlardan dolayı buna cevaz verilmişse de sakınılması takva yönünden çok daha hayırlıdır.[11]
[1] Bakara Süresi, Âyet: 282.
[2] Kurtubî - Ibn Cerir Taberi Tefsirleri.
[3] Buhari - Müslim - Lübabu't-Te'vîl.
[4] Buharı - Müslim - Tirmizi: Ebubekre (R.A.)'den.
[5] Ahmed bin Hanbel : Ebu Hüreyre (R-A.)'den.
[6] El-Hâkim : İsnad-i sahihle rivayet etmiştir.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/351-353.
[7] Geniş bügi için hak : Mefâtihü'1-Gayb - Kurtubî ve İbn Cerir Taberî.
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/353-355.
[8] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/355-356.
[9] Mecmau'l-Enhür - El-Bedayi' - El-Mebsût.
[10] Fazla bilgi için bak: El-Mebsût - El-Bedayi' ve Mecmau'l-Enlıür.
[11] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/356-358.
İslami Okul Okulların En Önemlisi