SUNUŞ İslâm - Fikhussunne - 02 Sunus
SUNUŞ
İslâm, akide ve amel gibi birbirini tamamlayan iki temel unsurdan meydana gelir.
Akidesiz amel etmenin bir anlamı olmadığı gibi, amelsiz imanın da devamlı ve
sıhhatli olması mümkün değildir.
Aîlahu Tcâlâ, Ankcbût süresinde: "İnsanlar sadece 'iman etlik' demekle,
denemeden geçirilmeden birakılıvereceklerini mî sandılar?" (Ayet: 2) buyurarak
yalnız iman etmenin yeterli olmadığını bizlere bildirmektedir. Kur'ân'da
İman'dan söz edilen hemen her âyette, arkasından "sâlih amel" ifadesi
kullanılır. Bunun en güzel örneğini Asr sûresinde görürüz. Bu sûre, hüsrana
uğramaktan kurtulmanın sadece iman etmekle değil, buna ilaveten salih amellerde
bulunup hakk'ı ve sabr'ı tavsiye etmekle mümkün olacağını belirtmektedir.
Allah'ın Rasûlü de —salât ve selam üzerine olsun— : "Allah'tan başka ilâh
olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şahadet edinceye, namazlarını
kılıp zekâtlarını verinceye kadar insanlarla savaşmaya emrolundum." diyerek,
sadece iman'ın kurtuluş için yeterli olmadığını ifade buyurmuştur.
Şu halde amei, imanın tamamlayıcısıdır ve amel olmadan, yalnızca imanla bu dünya
imtihanı kazanılmaz.
İslâm'ın amel cephesi, yani muamelât; fert ve toplum hayatının tâbi olması
gereken kurallarla helâl ve haram hudutlarını tayin eder. Müslüman, yapması ve
yapmaması gerekenleri bilmek zorundadır. Aksi halde İslâm'ı yaşaması mümkün
olmaz.
İslâm Fıkhı: Teorik kalıplardan, faraziyelerden ve birtakım soyut tc-rimlerndcn
ibaret olamaz. Fıkıh: Pratik, canlı ve delillere dayalı olmak zorundadır.
Bugün, Türkiye müslümanları genelde, iki uç noktada seyrediyorlar: Ya mü'mini
delillere ulaşmaktan alıkoyan taklitçi, kolaycı ve yer yer bid'atlara boğulmuş,
şekilcilikten kurtulamayan bir Islâmî anlayış (yani ifrat), ya da müslümani yine
delillere ulaşmaktan alıkoyan, amelden çok akideye, dua ve zikirden çok cihad,
tebliğ vb. konulara önem veren 'radikal' anlayış (yani tefrit), islâm sadece
cihaddan ibaret olmadığı gibi, yalnızca dua ve zikirden de ibaret değildir.
İslâm; Kuran ve sünnet'te iman edilmesi emredilen şeylere inanmak, yapılması
İstenenleri yapmak, yasaklanan şeylerden kaçınmaktır.
işte "Fıkh'us-Sünne", müslümanın günlük hayatında yapması ve yapmaması
gerekenleri en ince ayrıntılarıyla, Kuran, sünnet ve selef-i sâlihin'den
deliller sunarak ortaya koyan mufassal bir eser. Müslüman, ihtiyaç duyduğu bütün
fıkhı konuları bu eserde genelde delilleriyle birlikte bulacaktır. Eserde hemen
bütün fıkhı meseleler ele alınmış olup, konuyla ilgili sahabe, tabiîn ve
müetehid imamların (Ebû Hanife, Mâlik, Şafiî, Hanbel, Ev/.âî, Scvrî vb.)
görüşlerine de yer verilerek delillerinin kuvvet-liği veya zayıflığı da
incelenmiştir.
Bu arada elinizdeki eserin yayınlanmasını bize tavsiye eden, birinci cildin
tercümesinde Tayyar Hoca ile beraber çalışan ve baştan sona kadar kontrolden
geçiren Ahmed Hoca'mızdan bahsetmeyi yerine getirilmesi gereken bir görev olarak
görüyoruz. Ahmed Hoca bu tür delillere dayalı, Kuran ve sünnet çizgisinde
eserlerin yayınlanmasını büyük bir heyecanla istiyordu. Kendisinden "Fıkh'us-Sünne'yi
tercüme etmesini istediğimizde, zaman olarak hiç de müsait olmamasına rağmen,
sadece bu yüzden kabul etti. Tayyar Hoca ile birlikte, büyük bir titizlikle
birinci cildin tercümesini tamamladılar.
Ahmed Hoca bu süre içinde bize, "Fıkh'us-Sünne" gibi kaynak eserlerin mutlaka
dilimize kazandırılması gerektiğini ve bunun gerçek bir hizmet olacağını telkin
ediyordu. Bir gün kendisine tbni Kayyım'm "Zad-ül Mead", Şevkânî'nin "Feüı'ul
Kadir" adlı eserlerini tercüme ettirmeyi düşündüğümüzü söylediğimizde, heyecanla
elini uzatarak bizi susturdu. Ve memnuniyetini belirten bir ifadeyle "bir kitap
ismi daha söylerseniz bu hasta kalbim böylesi bir heyecanı kaldırmaz, beni
kalpten gönderirsiniz" dedi. Evet biz bir kitap ismi daha söylemedik ama, o
basta kalp, her zaman taze olan heyecanı gerçeklen kaldıramadı. Heyecanla,
tercümesine ortak olduğu bu birinci cildin basımını göremeden genç yaşta Rahmct-i
Rahman'a kavuştu. Kendisini rahmetle anıyor, "Fıkh'us-Sünne'nin, delillerle,
amel etme düşüncesinin bir basamağı olması dileğini, aynı zamanda kendi
dileğimiz olarak da tekrar ediyoruz...
Hamd Allah'a mahsustur. Salât ve selam, efendimiz Muhammed Sallallahu aleyhi ve
sellem'e, ö'nun âline ve ashabına olsun.
"Mü'minlcrin tümünün savaşa çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir grubun
toplanıp dini iyice öğrenmeleri (fıkhetmeleri) ve kavimleri kendilerine dönüp
geldikleri zaman onları uyarıp korkutmaları gerekir. Umulur ki onlar yanlış
lıarckettten kaçınıp-sak miri ar" (Tevbe: 122)
Şüphesiz, İnsanları Allah'a yaklaştıracak amellerin en büyüklerinden biri de;
islâm davetini ve bu davetin hükümlerini yaymak ve islâm'ın fıkhı yönünü
açıklayarak sonuçta insanları ibadet ve muamelatta belli bir eses üzerinde
birleştirmektir. Nitekim Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle
buyurmuştur:
"Allah -—celle celâlülıü—, kendisine hayır dilediği kişiyi dinde fakîh yapar."
Şüphesiz, ilim Öğrenmekle olur. Muhakkak âlimler, nebilerin mirasçılarıdır.
Ncbîler, ne bir dirhem, ne de bir dinar miras bırakmışlardır. Onların bıraktığı
miras sadece ilimdir, ilme nail olan ise, büyük bir nasibe ve yüksek bir
mertebeye ulaşmış demektir.
İbadete teallûk eden hükümlerle, bütün ümmete sunulacak olan umumî dinî bilgiler
başta olmak üzere, islâm fıkhını öğretirken takib edilecek en güzel mcıod;
akıllara ve kalplere hitab edecek yolu seçmek, İslâm fıkhını bir takım teknik
terimlerden ve varsayımlardan uzaklaştırmak, mümkün olduğu kadar kolay ve akıcı
bir üslûpla Kuran ve hadisten delillere dayandırmaktır. Ayrıca fıkıh ilmini
okuyanların, öğrendikleri
(*) Bu önsöz, Fıkhu's-Sünne'nin Dâriil-Fikryayınlannca 1977'de yayınlanan 1.
baskısından tercüme edilmiştir.
şeylerden dünya ve ahirette yararlanmalarını sağlamak ve doğrudan doğruya Allah
ve Rasûlü'nün hükümlerine bağlandıklarını hissetmeleri için, bu delillerdekİ
hüküm ve faydalara da işaret edilmelidir.
Bu metod; müslümanlann bilgilerinin artmasını ve onların ilme yönelmesini
sağlayacak güçlü ve sevkedici bir metoddur.
Allah —celle celâlühü— faziletli üstad Seyyid Sabık'ı bu yolda muvaffak
kılmıştır. O, bu kitabını, kolay bir üslûpla ve kaynaklara dayanarak
açıklamıştır. İnşallah, bu çalışmasıyla Allah'ın bahşedeceği sevaba nail olmuş
ve islâm'ı öğrenmeye çalışanların takdirini kazanmış olacaktır.
islâm'a olan hizmeti, Ümmet-i Muhammed'i faydalandırması ve islâm'a yaptığı
davetten dolayı Allah —celle celâlühü— kendisini hayırla mükafatlandırsın ve bu
çalışmasıyla Allah Teâlâ kendisine ve insanlara hayır ihsan eylesin.
Amin
GİRİŞ
islâm Daveti, Umumî Oluşu ve Gayesi
Allah Teâlâ (ceîle celâlühû), Muhammed (saüallâhu aleyhi ve sel-lem)'i, insanlar
için düzenli bir hayatı garanti eden, onlara en olgun ve en yüce mertebelere
ulaştıran mükemmel tevhid diniyle, evrensel islam niza-mıyla gönderdi.
Rasûlüllah (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaklaşık yirmiüç sene boyunca,
insanlara Allah'a davet konusunda bu mükemmel nizamla hükmetti ve dini tebliğ
edip insanları bu dinde toplamak amacına da ulaştı.
İslam dini, daha önceki dinler gibi, bir nesle ya da kabileye mahsus olan ve
diğerlerini ilgilendirmeyen mahallî, sınırlı bir din değildir. Bilâkis,
yeryüzündekilerin hepsini kuşatan umumî bir dindir. Bir bölgeye veya belirli bir
zaman dilimine has değildir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Bütün âlemlere bir
korkutucu olsun diye, kuluna Kuranı indiren Allah'ın şanı ne yücedir" (1) Yüce
Allah yine şöyle buyuruyor: "Ey Rasu-lüm, biz seni ancak insanlara Cenneti
müjdeleyici, azabı haber verici bir peygamber olarak gönderdik" (2) Bir başka
ayette de şöyle deniyor: "Rasulüm de ki: 'Ey insanlar! Gerçekten ben sizin
hepinize gelen Allah'ın peygamberiyim. O Allah ki, göklerin ve yerin tasarrufu
O'nundur. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur, Öldürür ve diriltir. O'nun için hem
Allah'a, hem de bütün kelimelerine iman getiren o ümmî peygambere, Rasûlüne iman
edin ve o peygambere uyun ki, doğru yolu bulaşınız" (3)
(1) Furtan: 1.
(2) Sebe':28.
(3) A'raf; 158.
Keza sahîh bir hadiste de şöyle buyurulur: "Her nebî, hususî olarak kendi
kavmine gönderilmiştir. Ben İse kızıl ve siyah derili bütün insanlara
gönderildim."
Bu davetin genel ve kapsamlı olduğunu pekiştiren deliller şunlardır:
1- islâm dininin, insanlar için, inanması zor ve yaşanması güç olan bir tarafı
yoktur. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Allah bir kimseye ancak gücü yettiği
kadar teklif eder. "{A) "Allah size kolaylık diler, güçlük dilemez."(5) "Allah
din işlerinde üzerinize birgüçlük yüklemedi."(6) Buhâri'de, Ebû Sa'îd el-Hudrî'den
yapılan rivayete göre, Rasulüllah (sal-lallahu aleyhi ve sellem); "Bu din
kolaydır; kim bu dini zorlaştırmaya kalkarsa, "din ona galib gelir,"
buyurmuştur. Müslim'de, Rasulüllah (sal-lalahu aleyhi ve sellem) den rivayet
edilen hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allah'a en sevimli gelen din, kolay din
olan islâmiyet'tir."
2- Apaçık delillerle gelmesi ve ifadelerinin anlaşılır bir şekilde olmasından
dolayı; zaman ve mekanın değişmesiyle, itikad ve ibadet hükümleri değişmez. Hiç
bir kimsenin bunlara ilavede bulunmaya veya nok-sanlaştırmaya yetkisi yoktur.
Dinî masiahat, siyasî işler ve harp durumları gibi zaman ve mekanın değişmesiyle
değişen unsurlar; her asırda insanların maslahatlarına uygun düşsün, ûlülemr'in
hak ve adaleti yerine getirmesi mümkün olsun diye anahatlarıyla zikredilmiştir.
3- islâm'daki her talimat i!e, dinin, akim, neslin ve malın muhafazası
kasdedilmiştir. Bu durumun fıtrata uygunluğu, akla ve ilerlemeye her zaman ve
mekânda uygun olduğu apaçıktır. Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor: "De ki: 'Allah'ın
kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş nzıklan kim haram etmiş?' De ki: 'bu
zinet ve hoş nzık, dünya hayatında iman edenler içindir. Kâfirler de faydalanır.
Fakat kıyamet gününde yalnız mü'min-lere aittir.' Böylece ayetlerimizi bilen
kimselere açıklıyoruz!" "De ki: 'Rabbim şunları haram elti: Bütün fuhşiyyatı,
-açığını ve gizlisini-, her türlü günahı, haksız isyanı ve Allah'a, hakkında hiç
bir zaman bir burhan indirmediği herhangi bir şeyi ortak koşmanızı ve
bilmediğiniz şeyleri Allah'a isnad etmenizi!" (T)
"Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Fakat ahirette onu; küfürden sakınanlara, zekâtı
verenlere ve ayetlerimize iman etmiş olanlara has kılacağım. Onlar ki,
yanlarında bulunan Tevrat ve incil'de ismini yazılı bulduk-
(4) Bakara: 286.
(5) Bakara: 185.
(6) Hac: 78.
(7) A'râf: 32-33.
lan ümmi Nebi olan o Resule tabi olurlar. O kendilerine iyiliği emrediyor,
fenalıklardan alıkoyuyor; onlara nefislerine haram ettikleri temiz şeyleri helâl
kılıyor, murdar şeyleri de üzerlerine haram kılıyor; onların ağır yüklerini,
üzerlerindeki bağlan indiriyor. Ve onlar ki, o Rasûl'e îman ederler, kendisine
tazim ederler, O'na yardım ederler ve kendisine indirilen Kur'an'a tabi olurlar,
işte bunlar kurtulanlardır."($)
islâm Davetinin Gayesi
islâm davetinin yöneldiği gaye; nefisleri temizlemek, insanları Allah'ı öğrenme
ve O'na ibadet etme yoluna scvkelmck, insanlık bağlarını kuvvetlendirerek o
bağları sevgi, rahmet, kardeşlik, ve adalet esasları üzerine oturtmaktır. İşte
insan, bununla dünya ve ahiret saadetine erer. Ailâh-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Çoğu okuma-yazma bilmeyen araçlar için, soylarından bir Rasâl gönderen O'dur.
Üzerlerine O'nun ayetlerini okuyor, onları temizliyor, kendilerine Kur'ân ve
şeriat Öğretiyor. Halbuki bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler"(S) "Biz
seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."(lQ) Hadisde ise; "Ben hidayet
yolunu gösteren bir rahmetim" buyurulmaktadır.
islâm Teşrii: Fıkıh
islâm teşrii, İslâm davetinin düzenlediği mühim kısımlardan birisidir. Risaletin
amelî bölümünü temsil etmektedir, islâm şeriatı, Allah'ın Nebisine olan
vahyinden başka bir şeyden çıkmış değildir. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve
sellem'in gayreti, şeriatı tebliğ ve açıklama dairesini aşmamaktadır. Allâh'u
Teâlâ: "O, kendi nefsine göre konuşmaz: O'nun konuştukları, kendisine gelen
vahiyden başkası değ ildir."{W) buyurmuştur.
Hüküm verme, siyaset ve harp gibi dünya işleriyle ilgili teşrie gelince:
Rasûlüllah salİallahu aleyhi ve sellem, bu konularda müşavereyle em-rolunmuştur.
Bazan bir meselede -Bedir ve Uhud savaşlarında olduğu gibi- görüş belirtir,
sonra ashabının görüşüne dönerdi. Ashab, bilmedikleri konulan Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem'e sorar, ayetlerin manasından kapalı olanların
açıklamasını ister ve kendi anladıklarını Rasûlüllah
(8) A'raf: 156-157.
(9) Cuma: 2.
(10) Enbiyâ: 107.
(11) Necin: 3-4.
19
sallallahu aleyhi ve sellem'e sunarlardı. Rasûlüliah sallallahu aleyhi ve sellem,
bazan onların anlayışlarını beğenir, bazan da görüşlerinin hatalı yanlannı
onlara açıklardı.
İslâm'ın, ışığında yürümeleri için müslümanlara koymuş olduğu genel kaideler
şunlardır:
1- Meydana gelmeyen bir olay hakkında soru sormayı, olay meydana gelinceye kadar
nehyetmesi. Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey îman edenler! Öyle şeylerden
Rasûl'e sormayın ki; size açıklanırsa fenanıza gidecektir. Halbuki, Kur'ân
indirilirken sorarsanız, onlar size açılır, meydana çıkar. Allah, şimdiye
kadarki sorularınızı bağışladı. Allah çok bağışlayıcıdır, azabında aceleci
değildir."'(12) Bir hadîs-i şerifinde Nebî aleyhisselatu ve's-selam, meydana
gelmemiş meseleler hakkında soru sormaktan nen yetmiştir.
2- Çok soru sormaktan ve karmaşık meseleler ortaya atmaktan sakındırması.
Hadiste şöyle geçmektedir: "Allâh'u Teâlâ size, dedikoduyu, çok soru sormayı ve
malı zâyî etmeyi hoş görmez." Yine bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: "Allah'u
Teâlâ bir lakım farzlar koymuştur, onları zayi etmeyiniz; bir takım hudutlar
çizmiştir, onları aşmayınız; bir takım haramlar koymuştur, onları çiğnemeyiniz;
bir takım şeyler hakkında -unutmaksızın- sizlere rahmet olsun diye hüküm
belirtmemiştir, onları araştırmayınız." Yine bir hadiste; "İnsanların en
suçlusu, bir şey haram değilken, onun sorusundan dolayı haram kılındığı
kişidir," denmektedir.
3- Dinde tefrika ve ihtilaftan uzak durmak. "İşte bu dininiz, esasta tek bir
dindir."(\3) "Elbirlik Allah'ın dinine sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp
dağılmayın."(14), "Çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden
gider. "(15) "Dinlerini ayrı ayrı fırkalara ayırıp parçalayanlar var ya, senin
onlarla hiç bir ilgin yoktur. "(16), "Böylece parça parça olmuşlardı."(M) Ey
Mü'mlnler! Kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra parçalanıp
ayrılığa düşen Hıristiyan ve Yahudi'ler gibi olmayın. İşte onlar için çok büyük
bir azab vardır."(IK)
4- Tartışmalı konuları, şu âyet-i kerimeyle amel ederek Kitab ve Sünnet'e
döndürmek: "Bir şey hakkında çekiştiğinizde, hemen onu Allah'a ve Rasûlü'ne
arzediniz."(l9) "Anlaşamadığınız herhangi bir şey hakkında hüküm Allah'a aiuir."(20)
Bunun sebebi, Kur'ân-ı Kerîm'in din'i açıklamış olmasıdır. "Sana bu kitabı, her
şeyi beyan etmek için ve bir hidayet, bir rahmet, müminlere de bir müjde olarak
peyderpey gö'n-derdik."(2\) "Biz o kitapta hiç bir şeyi noksan bir akmadık."(12)
Bu hususu amelî sünnet de açıklamıştır: "Ey Rasûlüm! Sana da Kur'an'ı indirdik
ki, kendilerine indirileni insanlara anlatasın."(23) "Gerçekten biz kitabı sana
hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hüküm
veresin."(2A) Bununla Allah'ın emri tamam oldu ve islâm'ın esasları açıklığa
kavuştu. "Bugün sizin için dininizi kemâle er-dirdim, üzerinizdeki nimetimi
tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçtim "(25)
Dinî meseleler bu kaideler üzerine bina edildiği, hakem olması için başvurulacak
asıl merci belli olduğu müddetçe ihtilâfın anlamı ve yeri yoktur. "Rabbin hakkı
için, onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin
hükümden nefisleri hiç bir darlık duymadan lam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe
îman etmiş olmazlar. "(26)
Ashab ve hayırla anılan ashaba tâbi nesiller bu kaidelerin ışığı altında
yürümüşlerdir. Farklı müracaat kaynakları ve bazısının bildiğini diğer bazısının
bilmemesi gibi bir kaç mesele dışında, aralarında ihtilaf olmamıştır.
Dört mezhep imamlarına gelince; bunlar da öncekilerin çığırma girmişlerdir.
Yalnız, bazısı -Hicaz bölgesi gibi- sünnete daha yakındı, hadis bilenler ve
hadis rivayet edenler çoğunluktaydı; bazısı ise -Iraklı'lar gibi-rey
taraftarıydılar, çünkü vahyin doğduğu yerden uzak olmaları sebebiyle hadis
hafızları azdı. Bu imamlar olanca gayretleriyle insanlara dinlerini öğretmeye ve
onları hidayete erdirmeye çalıştılar. Onlar kendilerinin taklit edilmesini
nehyederek şöyle diyorlardı: "Bizim delilimizi bilmeden bir
(19) Nisa: 59.
(20) Şûra: 10.
(21) Nahl: 89.
(22) Enam: 38.
(23) Nahl: 44.
(24) Nahl: 89.
(25) Mâide: 3.
(26) Nisa: 65.
kimsenin sözümüzü söylemesi caiz değildir." Mezheblerinin "sahih hadis" olduğunu
açıkça belirtmişlerdi. Çünkü maksatları, Rasûlüllah sallal-lahü aleyhi ve sellem
gibi masum kabul edilip taklid edilmek değil, bilakis insanlara, Allah'ın
hükümlerini anlamada yardımcı olmaktı.
Ancak, sonraki insanların gayretleri gevşedi, azimleri zayıfladı. Onlarda hikaye
ve taklid huyu harekete geçti. Her topluluk kendi mezhebinin muayyen görüşüyle
yetinerek onun etrafında dönüp durmaya ve taassupla onu savunmaya başladı; onun
zaferi için bütün kuvvetini kullanmaya ve imamının görüşünü Allah'ın sözü
mertebesine çıkarmaya çalıştı. İmamının verdiği fetvaya ters düşen bir mesele
hakında, kendisini fetva vermeye yetkili görmedi, imamlara güvenme o dereceye
ulaştı ki, hatta Kerhi; "eshâbımızın (mezheb alimlerimizin) görüşüne ters düşen
bir âyet ve hadis ya mensuhlur veya te'vîl edilmiştir," demiştir.
Mezhebleri taklid ve taassub sebebiyle ümmet, Kur'ân ve Sünnetin hidayet yolunu
kaybetti. "Iclihad kapısı kapalıdır" sözü ortaya çıkarak, şeriat, fukahânın
sözleri; fukâhânın sözleri de şeriat kabul edildi. Fukahâ'nın sözlerinden
çıkanlar, sözlerine güvenilmeyen, fetvaları geçerli olmayan bidatçılar olarak
kabul edildi. Bu yanlış ruhun yayılmasına, iktidar sahiplerinin ve zenginlerin
yaptırdıkları medreseler ve bu medreselerde bir mezheb veya belli mezhebler
üzerine yapılan tedrisât da yardım etti. Bu durum, kendileri için tâyin edilen
maaşları korumak endişesiyle İctihad-dan yüz çevirmeye ve mezheblere taassupla
bağlanmaya sebep oldu.
Ebu Zura'a, hocası Bulkinî'ye: "Şeyh Takiyyuddin Sübkt ietihad araçlarını
mükemmelleştirmişken niçin içtihadı ihmal etti?" diye sorunca Bulkînî sustu. Ebû
Zura'a şöyle dedi: "Bence içtihaddan kaçmışları, dört mezheb üzere olan
fakihlere verilen görevler sebebiyledir. Çünkü bu mezheplerden çıkanlar makama
nail olamayacaklardır; hüküm verme hakkından mahrum kalacaklar, insanlar onlara
fetva sormaktan sakınacaklar ve onlara bidatçı diyecekler." Bunun üzerine
Bulkînî güldü; bu konuda onu haklı buldu.
Taklide bağlanıp, Kitab ve Sünnet'in rehberliğini kaybettikten sonra, "İçtihad
kapısı kapalıdır" sözüyle Ümmet-i Muhammed en büyük belâlara uğrayarak
Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellcm)'in sakındırmış olduğu keler yuvasma(*)
girdi. Bu taklidin sonucu olarak, ümmet grup ve hizip-
(*) Yazar şu hadise aufla bulunmuştur: "Sizler kanş karış, zira zir'a sizden
öncekilerin yolunu izleyeceksiniz. Halta insanın giremeyeceği küçük bir keler
deliğine girecek olsalar, siz de onlan lakib edeceksiniz." (Ashab) Sorduk: "Ya
Rasûlallah! Bunlar Yahudiler ve Hıristiyanlar mı olacak?"
lere ayrıldı. Hatta onlar, Hanefi bir müslümanla Şâfî'i bir müslümanın
evlenmesinde ihtilafa düştüler. Bazıları; "sahih olmaz, çünkü Şâfî'iler
imanlarında şüphe içindedirler" derken, (Şâfi'îlerce 'inşaallah ben mü'minim'
demek caiz olduğu için...) diğer bazıları da, "gayri müslimle evlenmenin caiz
olmasına kiyasen caiz olur" demişlerdir. Yine bu taklidcilİğİn eseri olarak
bidatler yayıldı, sünnet'in izleri gizlendi. Aklî hareket öldürülerek fikrî
heyecan durduruldu. Ümmetin şahsiyetini zayıflatacak biçimde, ilmî bağımsızlık
kayboldu. Böylece ümmete, kurtarıcı bir hayatı kaybettirerek gelişmesini ve
ayağa kalkmasını engellediler. Yabancılar, bununla bir gedik bularak İslam'ın
özüne nüfuz etmeye başladılar. Seneler geçti, asırlar bitli. Allah-u Tcâlâ, bu
ümmete, her zaman dinini ihya edecek, onları uykularından uyandıracak ve doğru
yöne çevirecek kişiler gönderdi. Fakat bu kişiler, onları ikaz etmeye devam
etlikçe, onlar bulundukları hale tekrar dönüyor veya daha da şiddetleniyorlardı.
Sonuç olarak, Allah'ın, bütün insanların hayatını kendisiyle tanzim ettiği,
dünya ve ahiret hayatları için bir kanun kıldığı İslâm nizâmı, örneği görülmemiş
bir dereceye düştü, çok derin bir çukura girmiş oldu. İslâm teşrii ile uğraşmak;
aklı ve kalbi, bazan da zamanı Öldürme olarak-telakki edildi. Artık İslâm teşrii
Allah'ın dinini ifade etmez, insan hayatını tanzim etmez duruma düştü.
İşte, son fakihlerden birinin yazdığı bir misal: "Ibn Arefe, icâre'yi tarif
ederek şöyle dedi: 'Gemi ve hayvan dışında, kendinden doğan makul bir karşılığı
olmadan, o karşılığın bâzısı, menfaatin bâzısına denk gelecek şekilde olmayan ve
nakli mümkün olmayan menfaatin satılmasıdır.' Öğrencilerinden birisi hocasına
itiraz ederek, buradaki "bâzı" kelimesinin, tarifin kısa olması kuralına ters
düştüğünü, zikredilmesinde de zaruret olmadığını söyleyince, hocası iki gün
düşündükten sonra, "-bazı" kelimesinin ıarifte bir anlamı olmadığına karar
verdi."
İşte şer'î meseleler bu noktada kaldı. Âlimler, metinlerden başka bir şey onaya
koyamaz oldular. Haşiyelerden, haşiyelerdeki farazî soru ve itirazlardan,
bilmecelerden ve bunlar üzerine yazılan takrirlerden başka birşey bilemez
oldular. Nihayet, Avrupa, eliyle Şark'ın başına vurmaya, ayağıyla da tekmelemeye
başladı. Bu darbelerle uyanması ve sağma-solu-na dönerek kendine gelmesi
gerekirken, o, durmadan yürüyen hayatın gerisinde kaldı; yürüyen kafilenin
karşısında oturmaya devam etti. Halbuki o, kendini, tamamı hayat, kuvvet ve
gelişme olan yeni bir âlemin önünde
(Cevaben) "Ya kimler olacakü?" (Tâc: 1/43)
bulmaktaydı. Gördüğü şey onu korkuttu: Tanık olduğu durum ise şaşkına çevirdi.
Tarihini inkâr edip ecdadına karşı gelen, din ve âdetlerini unutanlar şöyle
bağırdılar: "Ey şarklılar! işte Avrupa! Onların yoluna girin, iyi ve kötü
işlerde, İman ve küfürde, acı ve tatlı herşeyde onları taklid edin!" O zamana
kadar vaziyete aldırış etmeyenler, cevap olarak "lâ havle" ve "innâ lillâh"
kelimelerini tekrarlamakla yetinip, kendi içlerine kapanarak evlerine
çekildiler. Bu durum, böyle gafillerin elinde, islâm'ın, yükselme yoluna
giremeyeceği ve zamanla yanşamayacağı şeklindeki yanlış kanaate dair diğer bir
delil oldu. Yabancı kültürler; dinine, örf ve adetleri zıt olmasına rağmen
Doğunun hayatını kontrol eder hale geldi. Avrupa kültürü, evlere, sokak ve
caddelere, okul ve üniversitelere kadar saldırıya geçti. Her bölgeden takviyeler
alarak galibiyetler elde etmeye başladı. Doğu, az kalsın dinini ve âdeticrini
unutacak hale geldi. Geçmiş ile arasındaki bağları kopardı. Ancak, yeryüzü,
Allah'ın yoluna hüccetle çağıranlardan hiç bir zaman uzak kalmamıştır, islâm
davetçileri, Batı'ya aldanan bu kimseleri uyandırmaya başladılar:
"Tedbirlerinizi alın, onların propagandalarından sakının. Muhakkak ki,
Batılıların bozuk ahlâkı, onları kötü bir sonuca ulaştıracaktır. Yaradılışlarını
sağlam bir imanla, tabiatlarını yüksek bir ahlak ömeği ile düzeltmedikleri
sürece, Batılıların sahip oldukları ilim yakında harab olup bozulacak,
medeniyetleri ateşe dönüşerek onları yutacak ve üzerlerine son hükmü geçerli
kılacaktır: "Ey Muhammedi Rabbinin, hiç bir memlekette benzeri ortaya konmayan
sütunlara sahip irem şehrinde oturan Âd milletine ne ettiğini görmedin mi?
Vadide kayaları, kesip yontan Semûd milletine, memleketlerde aşırı giden,
oralarda bozgunculuğu artıran sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavuna Rabbinin ne
ettiğini görmedin mi? Rabbin onları azab kırbacından geçirmiştir. Doğrusu Rabbin
hep gözetlemekteydi. "(25)
Hak davetçileri, bu donmuş insanları, değerli hidayete ve temiz kaynağa çağırmak
için şöyle sesleniyorlardı: "Haydi, Kitab ve Sünnet kaynağına dönün! Dininizi o
ikisinden alın. Başkalarını o ikisiyle müjdeleyin. Bu durumda, bizi şaşırtan
dünya sizinle hidayete erecek, azap çeken insanlar sizinle mesud olacak!" "Ey
insanlar! Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve âhirel gününe inanmayı umanlar ve
Allah'ı çok anan kimseler için Rasülüllah en güzel örnektir.''(26)
(25) Fecr:6-I4.
(26) Ahzâb:21.
Allah'ın fazhndandır ki, bu davayı pek çok iyi insan hoş karşıladı. Samimi
kalpler kabul etti ve gençler onu kucaklayarak canlarını ve malik oldukları
mallarının en değerlilerini bu yolda feda ettiler.
Acaba Allah, nurunun yeryüzünü aydınlatmasına izin verecek midir? insanın; îman,
sevgi, iyilik ve adaletin yönettiği temiz bir hayatla hayat bulmasını takdir
edecek midir? işte bu sorulara: "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere Rasûlünü
doğruluk rehberi Kur'ân ve Hak din ile gönderen O'dur."(21) "Onun hak olduğu
meydana çıkıncaya kadar, varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem
de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi? "(28)
ayetleri en güzel şekilde cevap vermektedir.
Birinci Bölüm TAHARET
■ -1.1. SULAR VE TASNİFİ
1.1.1. Mutlak Su
Mutlak suyun hükmü, temiz olmaktır. Yani kendisi temiz olup başkasını da
temizleyendir. Aşağıdaki kısımlar mutlak suya girer:
1- Yağmur, kar ve dolu suyu: Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Al-lah'u Teâlâ sizi
temizlemek için gökten su indirir."{\) "Size gökten temiz
su indir dik." O)
Ebû Hurcyrc radiyâllahu anh'in rivayet ettiği hadise göre: "Rasûlül-lah (sallaiahu
aleyhi ve sellem), namazda tekbir aldığı zaman, kırâcttcn önce susarak bir
müddet durdu. 'Annem-babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasûlü, tekbirle kirâet
arasındaki sükûtunda ne diyorsun?" dedim. Şöyle buyurdu:
"Ailahım! Doğu ile batının arasını uzak kıldığın gibi günahlarla benim aramı da
uzaklaştır. Allahım! Beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi, beni de
halalardan temizle. Allah'ım! Hatalarımı kar, su ve dolu ile
(1) EnfSI: İli
(2) Fuikân:48.
yıka." diyorum." (Hadisi Buharî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Ibn Mâce rivayet
etmiştir.)
2- Deniz suyu: Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği hadise göre: Demiştir ki; "Bir
adam Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e gelerek 'Ey Allah'ın Rasûlü! Biz
deniz yolculuğu yapıyoruz. Yanımıza biraz su alıyoruz; onunla abdest alsak
içecek suyumuz kalmıyor, deniz suyuyla abdest alalım mı?' diye sordu. Rasûlüllah
sallallahü aleyhi ve sellem; "denizin suyu temizdir ve ölüsü helâldir" buyurdu."
(Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâ-vud, Tirmizî, Nesâî rivayet etmiştir. Tirmizî
şöyle demiştir: 'Bu hadis ha-sen sahih olup Muhammed bin İsmail el-Buhârî'ye bu
hadisi sorduğumda o da "sahihtir" dedi.')
3- Zemzem suyu: Ali (radıyallahu anh)'den rivayet olunan hadise göre: "Rasûlüllah
salîalahu aleyhi ve sellem, zemzem suyu dolu bir kova istedi, ondan içti ve
abdest aldı," demiştir. (Hadisi Ahmed rivayet etmiştir.)
4- Çok durmakla veya durgunlaşması sebebiyle veya yosun, ağaç yapraklan gibi çok
kere ayrılması mümkün olmayan bir şeyin karışmasıyla değişen su: Alimlerin
ittifakıyla, bu suya da mutlak su denir. Bu konuda esas olan; "mutlak su demek
caiz olan, mukayyet olmayan" her suyla temizlenmenin sahih olmasıdır. Allah'u
Teâlâ şöyle buyuruyor: "Su bulamazsanız teyemmüm ediniz."O)
1.1.2. Kullanılmış Su
Abdest alanın veya gusül yapanın azalarından ayrılan sudur. Hükmü; temiz olması
bakımından esas itibariyle mutlak sudur, bu suyu temiz olmaktan çıkaracak bir
delil yoktur. Muavviz'in kızı Rubeyyi'den rivayet edilen hadiste: Rasûlüllah
sallallahü aleyhi ve selîem'in abdestini tarif ederken şöyle demiştir:
"Ellerinde kalan abdest suyuyla başını mesnetti." (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd
rivayet etmiştir. Ebû Davud'un lafzı şöyledir: "Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve
sellem, elinde kalan suyun artamyla başını mesnetti."(*)
(3) Maide:6.
(*) Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayeten: Medine sokaklarının birinde cünüp olarak
Rasûlüllah (s.a.) ile karşılaşınca, Rasûlüllah'a yanaşmayarak gidip yıkandı.
Gelince, Rasûlüllah "neredeydin ey Ebû Hureyre?" diye sordu. Ebû Hureyre "Cünüp
idim, temizlenmeden seninle oturmayı uygun görmedim" deyince, Rasûlüllah (s.a.)
"Sübhânellâh! Mümin necîs olmaz" buyurdu. (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd,
Tirmizî, Nesâî, Ibn Mâce rivayet etmiştir.)
Hadisten anlaşıldığına göre; mü'min pis olmayınca, sadece suyun vücuduna değmiş
olmasıyla o suyun temizliğini kaybettiğini kabul etmek de caiz olmaz. Çünkü,
sonuçta temiz olan su, temize (vücûda) dokunmuştur. Temiz vücûd ise, suyun
temizliğini gidermez.
Ibn Münzir şöyle demiştir: "Ali, Ibn Ömer, Ebû Umâme, Atâ, Hasan, Mekhûl,
Nehâi'den rivayet olunmuştur ki; bunlar başını meshetmeyi unutup sakalında
yaşlık bulan kimsenin, sakalının yaşlığı ile başmı mes-hetmesi kâfidir,
demişlerdir." îbn Münzir devamla şöyle demiştir: "Bu, onların kullanılmış suyu
temiz saydıklarına delalet eder." Ben de derim ki, bu görüş Mâliki ve Şâfi'î'dcn
gelen rivayetlerden birisidir. Ibn Hazm, bu görüşü Süfyân-ı Sevrî, Ebû Sevr ve
bütün Zahir ehli'ne nisbet etmiştir.
1.1.3. Temiz Bir Şeyin Karıştığı Su
Sabun, zâferan, un ve çoğu kez sudan ayrılması mümkün olan şeylerin karışması
gibi. Bu su, mutlak olması devam ettiği müddetçe temiz hükmündedir. Eğer, mutlak
su isimini taşımayacak kadar mutlak olmaktan çıkarsa, kendisi temiz olup başka
bir şeyi temizieyemez. Ümmü Atiy-ye'den rivayeten; o şöyle demiştir: "Rasûlüllah
sallallahü aleyhi ve sellem, kızı Zeynep vefat ettiği zaman yanımıza girerek
şöyle buyurdu: 'Onu üç, beş, uygun görürseniz daha fazla su ve sidr'le yıkayın.
Sonuncuyu kâfur veya kâfurdan biraz katarak yapın, bitirince bana haber verin.'
Bitirince Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e haber verdik. İzarım bize
verdi. 'Onu bu izara sarın' buyurdu." (Hadisi Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesâî,
Ebû Dâvûd, Ibn Mâce rivayet etmiştir.)Zaten Öîü, dirilerin yıkanması sahih olan
şeyden başka birşeyle yıkanmaz. Ahmed, Nesâî ve Ibn Huzeymc'nin Ümmühânî'nin
hadisinden rivayet ettiklerine göre: "Rasûlüllah sallailahu aleyhi ve sellem,
hanımı meymûne ile beraber, içinde hamur kırıntıları olan bir çanaktan
yıkandılar." Her İki hadisin ifadesine göre; suya temiz şeyler karışmıştır,
ancak bu karışma, suyu mutlak olmaktan çıkaracak derecede olmamıştır.
1.1.4. Pislik Karışan Su
Bu su için iki durum vardır:
1- Necasetin, suyun tadını, rengini, kokusunu değiştirmesi. Bu durumda, bu suyla
temizlik yapmak İcmâen caiz değildir. Bu görüş, Ibn Münzir ve tbn Mulakkan'dan
naklolunmustur.
2- Suyun üç vasfından birisinin değişmemesi suretiyle, yine mutlak su olarak
kalması. Bu su, az veya çok olsun, temiz ve temizleyici hük-
mündcdir. "Ebû Hureyre hadîsi" buna delildir. Şöyle demiştir: "Bir arabî
kalkarak Mescid'de işedi, insanlar onunla kavga etmeye kalktılar. Rasû-lüllah:
"Ona bırakın, sidiği üzerine de bir kova dolusu su dökün: şüphesiz siz
kolaylaştırıcı olarak gönderi İdiniz, zorlaştırıcı olarak değil," dedi. (Hadîsi
Buharı, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, îbn Mâce rivayet etmiştir.) Ebû Saîd El-Hudrî'den
rivayet edilen hadiste şöyle denmiştir: "Rasülüllah (sav)'e, 'Budaa kuyusundan
abdcst alabilir miyiz?' diye sorulduğunda, Ra-sûlüllah (sav); "su temizdir, onu
bir şey pislemez" buyurdu." (Hadisi Ah-med, Şafiî, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizî
rivayet etmiş, Tirmizî hasen saymıştır, îmam Ahmcd, "Budaa" hadisi için
sahilidir demiştir. Yahya bin Mâin ve Ebû Muhammed bin Hazm da hadisi sahih
saymışlardır. Ibn Ab-bas, Ebû Hureyre, Hasan-ı Basrî, Ibn Müseyycb, İkrime İbn
Ebî Leylâ, Sevrî, Dâvûd-u Zahirî, Nchâî, Mâlikî ve diğerleri de bu görüşe
katılmışlardır. Gazâlî ise: "sular hakkında, Şafiî'nin mezhebinin, Maliki
mezhebi gibi olmasını isterdim" demiştir.)
"Abdullah bin Ömer hadisine" gelince: Rasülüllah (sav) şöyle buyurdu: "Su, iki
kaille olduğu zaman pislik taşımaz." (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî,
Nesâî rivayet etmiştir.' Hadisin senet ve metninde çelişme vardır. Ibn Abdilberr
"Temhîd" adlı kitabında şöyle demiştir: "Şafiî'nin "kulleteyn" hadisi ile ortaya
koyduğu görüşü, nazarî açıdan zayıf bir görüş olup eser yönünden de sabit
olmamıştır."
1.1.5. Artık Sular
Artık: içtikten sonra kapta kalan kısım demektir. Bir kaç gruptur: 1- insanın
artığı: Müslüman, kafir, cünüp veya hayızîı olsun insan artığı temizdir. Allahu
Teâlâ'nm "şüphesiz müşrikler pistir"(*) ayetine gelince; müşriklerin batıl
itikatları sebebiyle, insan pisliği ve diğer pisliklerden korunmamalan
bakımından manen pis sayılmaları kasdolunmuş-tur. Yoksa bizzat kendilerinin ve
vücutlarının pis olduğu kasdolunmamış-tir. Müşriklerin elçileri, müslümanlarla
birbirlerine karışarak Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in huzuruna
geliyor ve mescidine giriyorlardı. Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem
onların vücutlarının değdiği şeyi yıkamayı emretmemişti. Aişe (ra)dan rivayet
edildiğine göre; şöyle demiştir: "Ben hâiz iken, su içer, su kabını Rasülüllah
(sav)'e verirdim. Ağzımı koyduğum yere koyar, öyle içerdi." (Hadisi Müslim
rivayet etmiştir.)
(*) "Ey iman edenler, müşrikler şüphesiz bir pisliktirler; öyleyse bu
yıllarından sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." (Tevbe, 28).
2- Eti yenen hayvanların artığı: Bu artık temizdir. Çünkü, salyası temiz etten
oluştuğu için, etin hükmünü alır. Ebû Bekir bin Münzîr şöyle demiştir: "İlim
ehli, eti yenenlerin artığını içmenin ve onunla abdest almanın caiz olduğunda
icmâ etmişlerdir."
3- Katır, eşek, yartıcı hayvan ve yırtıcı kuşların artığı: Bu artıklar temizdir.
Câbir'in Rasülüllah sallahu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği hadise göre:
"Eşeklerin artığı olan suyla abdest alabilir miyiz?" diye sorulunca, Rasülüllah
sallallâhu aleyhi ve sellem: "Evet, bütün yırtıcı hayvanların artığıyla abdesl
alabilirsiniz" buyurdu. (Hadisi, Şafiî, Dâre Kutnî ve Bcyhakî rivayet etmiştir.
Beyhakî, "hadisin senctİcri birbirine eklendiğinde kuvvetlenir" demiştir.)îbn
Ömer'den rivâyeten şöyle demiştir: "Rasülüllah sallallâhu aleyhi vesellem
geceleyin çıkmış oldukları bir yolculukla, havuzun başında oturmakta olan bir
adamın yanından geçtiler. Ömer (r.a.) adama 'bu gece, havuzuna yırtıcı hayvan
ağzını soktu mu?" diye sordu. Rasülüllah ise, adama 'ey havuz sahibi! Ona haber
verme, bu adam zorlaştırıcıdır. Havuzda olanlar havuzda kalsın; kalanından içmek
ve temizlenmek de bizim' dedi." (Hadisi Dâre Kutnî rivayet etmiştir.) Yahya bin
Saîd'den rivâyeten: "Hazreli Ömer, içinde Amr ibn ül-As'm da bulunduğu bir
kafileyle yola çıktı. Nihayet bir havuza vardılar. Amr; "Ey havuz sahibi!
Havuzuna yırtıcı hayvan uğradı mı?" diye sorunca, Ömer de "Bize durumu haber
verme. Şüphesiz bir yırtıcı hayvanlara gidiyoruz, onlar da bize geliyorlar"
dedi." (Hadisi, Mâlik "Muvatta"mda rivayet cimiş-tir.)
4- Kedinin artığı: Kedinin artığı da temizdir. Ka'b kızı Kebşc'dcn rivayet
edilen hadise göre: "Kebşe, Ebû Katâde'nin evinde gelin olarak bulunuyordu. Ebû
Katâde Kebşe'nin yanma gidince, ona abdest suyu hazırladı. Tam bu esnada bir
kedi gelerek sudan İçmeye başladı. Ebû Katâde, içsin diye kovayı ona uzattı.
Kebşe şöyle dedi: Ebû Kaiâde, benim ona baktığımı görünce; 'ey kardeşimin kızı
hayret mi ediyorsun?' dedi. 'Evet' dedim. Ebû Katâde; Rasûlüllah, 'kedi pis
değildir, o etrafınızda dolaşanlardan biridir" buyurmuştur' dedi." (Hadisi
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî rivayet etmiştir. Tirmizî, hadîsin
hasen, sahih olduğunu söylemiş; Buhârî ve diğerleri de hadîsi sahihi cm işi
erdir.)
5- Köpek ve domuzun artığı: Köpek ve domuzun artığı pis olup bunlardan kaçınmak
gerekir. Köpeğin artığıyla ilgili olarak Buhârî ve Müslim'in Ebû Hureyre
(r.a.)'den rivayet ettikleri hadiste Rasûlüllah saîlallâhu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu: "Sizden birinizin kabından köpek içerse, o, kabı yedi defa
yıkasın." Ahmed ve Müslim'in rivayetinde
şu ifade vardır: "Sizden birinizin kabına köpek ağzını sokarsa, onun temizliği,
birincisi toprakla olmak üzere yedi kere yıkamaktır. Domuzun artığına gelince:
Kendisinin hem murdar, hem de pis olmasından dolayı pistir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi