Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

SUNUŞ  İslâm - Fikhussunne - 02 Sunus

SUNUŞ

İslâm, akide ve amel gibi birbirini tamamlayan iki temel unsurdan meydana gelir. Akidesiz amel etmenin bir anlamı olmadığı gibi, amelsiz imanın da devamlı ve sıhhatli olması mümkün değildir.
Aîlahu Tcâlâ, Ankcbût süresinde: "İnsanlar sadece 'iman etlik' demekle, denemeden geçirilmeden birakılıvereceklerini mî sandılar?" (Ayet: 2) buyurarak yalnız iman etmenin yeterli olmadığını bizlere bildirmektedir. Kur'ân'da İman'dan söz edilen hemen her âyette, arkasından "sâlih amel" ifadesi kullanılır. Bunun en güzel örneğini Asr sûresinde görürüz. Bu sûre, hüsrana uğramaktan kurtulmanın sadece iman etmekle değil, buna ilaveten salih amellerde bulunup hakk'ı ve sabr'ı tavsiye etmekle mümkün olacağını belirtmektedir.
Allah'ın Rasûlü de —salât ve selam üzerine olsun— : "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şahadet edinceye, namazlarını kılıp zekâtlarını verinceye kadar insanlarla savaşmaya emrolundum." diyerek, sadece iman'ın kurtuluş için yeterli olmadığını ifade buyurmuştur.
Şu halde amei, imanın tamamlayıcısıdır ve amel olmadan, yalnızca imanla bu dünya imtihanı kazanılmaz.
İslâm'ın amel cephesi, yani muamelât; fert ve toplum hayatının tâbi olması gereken kurallarla helâl ve haram hudutlarını tayin eder. Müslüman, yapması ve yapmaması gerekenleri bilmek zorundadır. Aksi halde İslâm'ı yaşaması mümkün olmaz.
İslâm Fıkhı: Teorik kalıplardan, faraziyelerden ve birtakım soyut tc-rimlerndcn ibaret olamaz. Fıkıh: Pratik, canlı ve delillere dayalı olmak zorundadır.
Bugün, Türkiye müslümanları genelde, iki uç noktada seyrediyorlar: Ya mü'mini delillere ulaşmaktan alıkoyan taklitçi, kolaycı ve yer yer bid'atlara boğulmuş, şekilcilikten kurtulamayan bir Islâmî anlayış (yani ifrat), ya da müslümani yine delillere ulaşmaktan alıkoyan, amelden çok akideye, dua ve zikirden çok cihad, tebliğ vb. konulara önem veren 'radikal' anlayış (yani tefrit), islâm sadece cihaddan ibaret olmadığı gibi, yalnızca dua ve zikirden de ibaret değildir. İslâm; Kuran ve sünnet'te iman edilmesi emredilen şeylere inanmak, yapılması İstenenleri yapmak, yasaklanan şeylerden kaçınmaktır.
işte "Fıkh'us-Sünne", müslümanın günlük hayatında yapması ve yapmaması gerekenleri en ince ayrıntılarıyla, Kuran, sünnet ve selef-i sâlihin'den deliller sunarak ortaya koyan mufassal bir eser. Müslüman, ihtiyaç duyduğu bütün fıkhı konuları bu eserde genelde delilleriyle birlikte bulacaktır. Eserde hemen bütün fıkhı meseleler ele alınmış olup, konuyla ilgili sahabe, tabiîn ve müetehid imamların (Ebû Hanife, Mâlik, Şafiî, Hanbel, Ev/.âî, Scvrî vb.) görüşlerine de yer verilerek delillerinin kuvvet-liği veya zayıflığı da incelenmiştir.
Bu arada elinizdeki eserin yayınlanmasını bize tavsiye eden, birinci cildin tercümesinde Tayyar Hoca ile beraber çalışan ve baştan sona kadar kontrolden geçiren Ahmed Hoca'mızdan bahsetmeyi yerine getirilmesi gereken bir görev olarak görüyoruz. Ahmed Hoca bu tür delillere dayalı, Kuran ve sünnet çizgisinde eserlerin yayınlanmasını büyük bir heyecanla istiyordu. Kendisinden "Fıkh'us-Sünne'yi tercüme etmesini istediğimizde, zaman olarak hiç de müsait olmamasına rağmen, sadece bu yüzden kabul etti. Tayyar Hoca ile birlikte, büyük bir titizlikle birinci cildin tercümesini tamamladılar.
Ahmed Hoca bu süre içinde bize, "Fıkh'us-Sünne" gibi kaynak eserlerin mutlaka dilimize kazandırılması gerektiğini ve bunun gerçek bir hizmet olacağını telkin ediyordu. Bir gün kendisine tbni Kayyım'm "Zad-ül Mead", Şevkânî'nin "Feüı'ul Kadir" adlı eserlerini tercüme ettirmeyi düşündüğümüzü söylediğimizde, heyecanla elini uzatarak bizi susturdu. Ve memnuniyetini belirten bir ifadeyle "bir kitap ismi daha söylerseniz bu hasta kalbim böylesi bir heyecanı kaldırmaz, beni kalpten gönderirsiniz" dedi. Evet biz bir kitap ismi daha söylemedik ama, o basta kalp, her zaman taze olan heyecanı gerçeklen kaldıramadı. Heyecanla, tercümesine ortak olduğu bu birinci cildin basımını göremeden genç yaşta Rahmct-i Rahman'a kavuştu. Kendisini rahmetle anıyor, "Fıkh'us-Sünne'nin, delillerle, amel etme düşüncesinin bir basamağı olması dileğini, aynı zamanda kendi dileğimiz olarak da tekrar ediyoruz...

Hamd Allah'a mahsustur. Salât ve selam, efendimiz Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem'e, ö'nun âline ve ashabına olsun.
"Mü'minlcrin tümünün savaşa çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir grubun toplanıp dini iyice öğrenmeleri (fıkhetmeleri) ve kavimleri kendilerine dönüp geldikleri zaman onları uyarıp korkutmaları gerekir. Umulur ki onlar yanlış lıarckettten kaçınıp-sak miri ar" (Tevbe: 122)
Şüphesiz, İnsanları Allah'a yaklaştıracak amellerin en büyüklerinden biri de; islâm davetini ve bu davetin hükümlerini yaymak ve islâm'ın fıkhı yönünü açıklayarak sonuçta insanları ibadet ve muamelatta belli bir eses üzerinde birleştirmektir. Nitekim Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle buyurmuştur:
"Allah -—celle celâlülıü—, kendisine hayır dilediği kişiyi dinde fakîh yapar."
Şüphesiz, ilim Öğrenmekle olur. Muhakkak âlimler, nebilerin mirasçılarıdır. Ncbîler, ne bir dirhem, ne de bir dinar miras bırakmışlardır. Onların bıraktığı miras sadece ilimdir, ilme nail olan ise, büyük bir nasibe ve yüksek bir mertebeye ulaşmış demektir.
İbadete teallûk eden hükümlerle, bütün ümmete sunulacak olan umumî dinî bilgiler başta olmak üzere, islâm fıkhını öğretirken takib edilecek en güzel mcıod; akıllara ve kalplere hitab edecek yolu seçmek, İslâm fıkhını bir takım teknik terimlerden ve varsayımlardan uzaklaştırmak, mümkün olduğu kadar kolay ve akıcı bir üslûpla Kuran ve hadisten delillere dayandırmaktır. Ayrıca fıkıh ilmini okuyanların, öğrendikleri
(*) Bu önsöz, Fıkhu's-Sünne'nin Dâriil-Fikryayınlannca 1977'de yayınlanan 1. baskısından tercüme edilmiştir.

şeylerden dünya ve ahirette yararlanmalarını sağlamak ve doğrudan doğruya Allah ve Rasûlü'nün hükümlerine bağlandıklarını hissetmeleri için, bu delillerdekİ hüküm ve faydalara da işaret edilmelidir.
Bu metod; müslümanlann bilgilerinin artmasını ve onların ilme yönelmesini sağlayacak güçlü ve sevkedici bir metoddur.
Allah —celle celâlühü— faziletli üstad Seyyid Sabık'ı bu yolda muvaffak kılmıştır. O, bu kitabını, kolay bir üslûpla ve kaynaklara dayanarak açıklamıştır. İnşallah, bu çalışmasıyla Allah'ın bahşedeceği sevaba nail olmuş ve islâm'ı öğrenmeye çalışanların takdirini kazanmış olacaktır.
islâm'a olan hizmeti, Ümmet-i Muhammed'i faydalandırması ve islâm'a yaptığı davetten dolayı Allah —celle celâlühü— kendisini hayırla mükafatlandırsın ve bu çalışmasıyla Allah Teâlâ kendisine ve insanlara hayır ihsan eylesin.
Amin

GİRİŞ

islâm Daveti, Umumî Oluşu ve Gayesi

Allah Teâlâ (ceîle celâlühû), Muhammed (saüallâhu aleyhi ve sel-lem)'i, insanlar için düzenli bir hayatı garanti eden, onlara en olgun ve en yüce mertebelere ulaştıran mükemmel tevhid diniyle, evrensel islam niza-mıyla gönderdi.
Rasûlüllah (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaklaşık yirmiüç sene boyunca, insanlara Allah'a davet konusunda bu mükemmel nizamla hükmetti ve dini tebliğ edip insanları bu dinde toplamak amacına da ulaştı.
İslam dini, daha önceki dinler gibi, bir nesle ya da kabileye mahsus olan ve diğerlerini ilgilendirmeyen mahallî, sınırlı bir din değildir. Bilâkis, yeryüzündekilerin hepsini kuşatan umumî bir dindir. Bir bölgeye veya belirli bir zaman dilimine has değildir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Bütün âlemlere bir korkutucu olsun diye, kuluna Kuranı indiren Allah'ın şanı ne yücedir" (1) Yüce Allah yine şöyle buyuruyor: "Ey Rasu-lüm, biz seni ancak insanlara Cenneti müjdeleyici, azabı haber verici bir peygamber olarak gönderdik" (2) Bir başka ayette de şöyle deniyor: "Rasulüm de ki: 'Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize gelen Allah'ın peygamberiyim. O Allah ki, göklerin ve yerin tasarrufu O'nundur. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur, Öldürür ve diriltir. O'nun için hem Allah'a, hem de bütün kelimelerine iman getiren o ümmî peygambere, Rasûlüne iman edin ve o peygambere uyun ki, doğru yolu bulaşınız" (3)

(1) Furtan: 1.
(2) Sebe':28.
(3) A'raf; 158.

Keza sahîh bir hadiste de şöyle buyurulur: "Her nebî, hususî olarak kendi kavmine gönderilmiştir. Ben İse kızıl ve siyah derili bütün insanlara gönderildim."
Bu davetin genel ve kapsamlı olduğunu pekiştiren deliller şunlardır:
1- islâm dininin, insanlar için, inanması zor ve yaşanması güç olan bir tarafı yoktur. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif eder. "{A) "Allah size kolaylık diler, güçlük dilemez."(5) "Allah din işlerinde üzerinize birgüçlük yüklemedi."(6) Buhâri'de, Ebû Sa'îd el-Hudrî'den yapılan rivayete göre, Rasulüllah (sal-lallahu aleyhi ve sellem); "Bu din kolaydır; kim bu dini zorlaştırmaya kalkarsa, "din ona galib gelir," buyurmuştur. Müslim'de, Rasulüllah (sal-lalahu aleyhi ve sellem) den rivayet edilen hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allah'a en sevimli gelen din, kolay din olan islâmiyet'tir."
2- Apaçık delillerle gelmesi ve ifadelerinin anlaşılır bir şekilde olmasından dolayı; zaman ve mekanın değişmesiyle, itikad ve ibadet hükümleri değişmez. Hiç bir kimsenin bunlara ilavede bulunmaya veya nok-sanlaştırmaya yetkisi yoktur. Dinî masiahat, siyasî işler ve harp durumları gibi zaman ve mekanın değişmesiyle değişen unsurlar; her asırda insanların maslahatlarına uygun düşsün, ûlülemr'in hak ve adaleti yerine getirmesi mümkün olsun diye anahatlarıyla zikredilmiştir.
3- islâm'daki her talimat i!e, dinin, akim, neslin ve malın muhafazası kasdedilmiştir. Bu durumun fıtrata uygunluğu, akla ve ilerlemeye her zaman ve mekânda uygun olduğu apaçıktır. Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor: "De ki: 'Allah'ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş nzıklan kim haram etmiş?' De ki: 'bu zinet ve hoş nzık, dünya hayatında iman edenler içindir. Kâfirler de faydalanır. Fakat kıyamet gününde yalnız mü'min-lere aittir.' Böylece ayetlerimizi bilen kimselere açıklıyoruz!" "De ki: 'Rabbim şunları haram elti: Bütün fuhşiyyatı, -açığını ve gizlisini-, her türlü günahı, haksız isyanı ve Allah'a, hakkında hiç bir zaman bir burhan indirmediği herhangi bir şeyi ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri Allah'a isnad etmenizi!" (T)
"Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Fakat ahirette onu; küfürden sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize iman etmiş olanlara has kılacağım. Onlar ki, yanlarında bulunan Tevrat ve incil'de ismini yazılı bulduk-
(4) Bakara: 286.
(5) Bakara: 185.
(6) Hac: 78.
(7) A'râf: 32-33.

lan ümmi Nebi olan o Resule tabi olurlar. O kendilerine iyiliği emrediyor, fenalıklardan alıkoyuyor; onlara nefislerine haram ettikleri temiz şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri de üzerlerine haram kılıyor; onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağlan indiriyor. Ve onlar ki, o Rasûl'e îman ederler, kendisine tazim ederler, O'na yardım ederler ve kendisine indirilen Kur'an'a tabi olurlar, işte bunlar kurtulanlardır."($)
islâm Davetinin Gayesi
islâm davetinin yöneldiği gaye; nefisleri temizlemek, insanları Allah'ı öğrenme ve O'na ibadet etme yoluna scvkelmck, insanlık bağlarını kuvvetlendirerek o bağları sevgi, rahmet, kardeşlik, ve adalet esasları üzerine oturtmaktır. İşte insan, bununla dünya ve ahiret saadetine erer. Ailâh-u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Çoğu okuma-yazma bilmeyen araçlar için, soylarından bir Rasâl gönderen O'dur. Üzerlerine O'nun ayetlerini okuyor, onları temizliyor, kendilerine Kur'ân ve şeriat Öğretiyor. Halbuki bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler"(S) "Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."(lQ) Hadisde ise; "Ben hidayet yolunu gösteren bir rahmetim" buyurulmaktadır.

islâm Teşrii: Fıkıh

islâm teşrii, İslâm davetinin düzenlediği mühim kısımlardan birisidir. Risaletin amelî bölümünü temsil etmektedir, islâm şeriatı, Allah'ın Nebisine olan vahyinden başka bir şeyden çıkmış değildir. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in gayreti, şeriatı tebliğ ve açıklama dairesini aşmamaktadır. Allâh'u Teâlâ: "O, kendi nefsine göre konuşmaz: O'nun konuştukları, kendisine gelen vahiyden başkası değ ildir."{W) buyurmuştur.
Hüküm verme, siyaset ve harp gibi dünya işleriyle ilgili teşrie gelince: Rasûlüllah salİallahu aleyhi ve sellem, bu konularda müşavereyle em-rolunmuştur. Bazan bir meselede -Bedir ve Uhud savaşlarında olduğu gibi- görüş belirtir, sonra ashabının görüşüne dönerdi. Ashab, bilmedikleri konulan Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e sorar, ayetlerin manasından kapalı olanların açıklamasını ister ve kendi anladıklarını Rasûlüllah
(8) A'raf: 156-157.
(9) Cuma: 2.
(10) Enbiyâ: 107.
(11) Necin: 3-4.
19
sallallahu aleyhi ve sellem'e sunarlardı. Rasûlüliah sallallahu aleyhi ve sellem, bazan onların anlayışlarını beğenir, bazan da görüşlerinin hatalı yanlannı onlara açıklardı.
İslâm'ın, ışığında yürümeleri için müslümanlara koymuş olduğu genel kaideler şunlardır:
1- Meydana gelmeyen bir olay hakkında soru sormayı, olay meydana gelinceye kadar nehyetmesi. Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey îman edenler! Öyle şeylerden Rasûl'e sormayın ki; size açıklanırsa fenanıza gidecektir. Halbuki, Kur'ân indirilirken sorarsanız, onlar size açılır, meydana çıkar. Allah, şimdiye kadarki sorularınızı bağışladı. Allah çok bağışlayıcıdır, azabında aceleci değildir."'(12) Bir hadîs-i şerifinde Nebî aleyhisselatu ve's-selam, meydana gelmemiş meseleler hakkında soru sormaktan nen yetmiştir.
2- Çok soru sormaktan ve karmaşık meseleler ortaya atmaktan sakındırması. Hadiste şöyle geçmektedir: "Allâh'u Teâlâ size, dedikoduyu, çok soru sormayı ve malı zâyî etmeyi hoş görmez." Yine bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: "Allah'u Teâlâ bir lakım farzlar koymuştur, onları zayi etmeyiniz; bir takım hudutlar çizmiştir, onları aşmayınız; bir takım haramlar koymuştur, onları çiğnemeyiniz; bir takım şeyler hakkında -unutmaksızın- sizlere rahmet olsun diye hüküm belirtmemiştir, onları araştırmayınız." Yine bir hadiste; "İnsanların en suçlusu, bir şey haram değilken, onun sorusundan dolayı haram kılındığı kişidir," denmektedir.
3- Dinde tefrika ve ihtilaftan uzak durmak. "İşte bu dininiz, esasta tek bir dindir."(\3) "Elbirlik Allah'ın dinine sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın."(14), "Çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. "(15) "Dinlerini ayrı ayrı fırkalara ayırıp parçalayanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilgin yoktur. "(16), "Böylece parça parça olmuşlardı."(M) Ey Mü'mlnler! Kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşen Hıristiyan ve Yahudi'ler gibi olmayın. İşte onlar için çok büyük bir azab vardır."(IK)
4- Tartışmalı konuları, şu âyet-i kerimeyle amel ederek Kitab ve Sünnet'e döndürmek: "Bir şey hakkında çekiştiğinizde, hemen onu Allah'a ve Rasûlü'ne arzediniz."(l9) "Anlaşamadığınız herhangi bir şey hakkında hüküm Allah'a aiuir."(20) Bunun sebebi, Kur'ân-ı Kerîm'in din'i açıklamış olmasıdır. "Sana bu kitabı, her şeyi beyan etmek için ve bir hidayet, bir rahmet, müminlere de bir müjde olarak peyderpey gö'n-derdik."(2\) "Biz o kitapta hiç bir şeyi noksan bir akmadık."(12) Bu hususu amelî sünnet de açıklamıştır: "Ey Rasûlüm! Sana da Kur'an'ı indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara anlatasın."(23) "Gerçekten biz kitabı sana hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin."(2A) Bununla Allah'ın emri tamam oldu ve islâm'ın esasları açıklığa kavuştu. "Bugün sizin için dininizi kemâle er-dirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçtim "(25)
Dinî meseleler bu kaideler üzerine bina edildiği, hakem olması için başvurulacak asıl merci belli olduğu müddetçe ihtilâfın anlamı ve yeri yoktur. "Rabbin hakkı için, onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden nefisleri hiç bir darlık duymadan lam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îman etmiş olmazlar. "(26)
Ashab ve hayırla anılan ashaba tâbi nesiller bu kaidelerin ışığı altında yürümüşlerdir. Farklı müracaat kaynakları ve bazısının bildiğini diğer bazısının bilmemesi gibi bir kaç mesele dışında, aralarında ihtilaf olmamıştır.
Dört mezhep imamlarına gelince; bunlar da öncekilerin çığırma girmişlerdir. Yalnız, bazısı -Hicaz bölgesi gibi- sünnete daha yakındı, hadis bilenler ve hadis rivayet edenler çoğunluktaydı; bazısı ise -Iraklı'lar gibi-rey taraftarıydılar, çünkü vahyin doğduğu yerden uzak olmaları sebebiyle hadis hafızları azdı. Bu imamlar olanca gayretleriyle insanlara dinlerini öğretmeye ve onları hidayete erdirmeye çalıştılar. Onlar kendilerinin taklit edilmesini nehyederek şöyle diyorlardı: "Bizim delilimizi bilmeden bir

(19) Nisa: 59.
(20) Şûra: 10.
(21) Nahl: 89.
(22) Enam: 38.
(23) Nahl: 44.
(24) Nahl: 89.
(25) Mâide: 3.
(26) Nisa: 65.

kimsenin sözümüzü söylemesi caiz değildir." Mezheblerinin "sahih hadis" olduğunu açıkça belirtmişlerdi. Çünkü maksatları, Rasûlüllah sallal-lahü aleyhi ve sellem gibi masum kabul edilip taklid edilmek değil, bilakis insanlara, Allah'ın hükümlerini anlamada yardımcı olmaktı.
Ancak, sonraki insanların gayretleri gevşedi, azimleri zayıfladı. Onlarda hikaye ve taklid huyu harekete geçti. Her topluluk kendi mezhebinin muayyen görüşüyle yetinerek onun etrafında dönüp durmaya ve taassupla onu savunmaya başladı; onun zaferi için bütün kuvvetini kullanmaya ve imamının görüşünü Allah'ın sözü mertebesine çıkarmaya çalıştı. İmamının verdiği fetvaya ters düşen bir mesele hakında, kendisini fetva vermeye yetkili görmedi, imamlara güvenme o dereceye ulaştı ki, hatta Kerhi; "eshâbımızın (mezheb alimlerimizin) görüşüne ters düşen bir âyet ve hadis ya mensuhlur veya te'vîl edilmiştir," demiştir.
Mezhebleri taklid ve taassub sebebiyle ümmet, Kur'ân ve Sünnetin hidayet yolunu kaybetti. "Iclihad kapısı kapalıdır" sözü ortaya çıkarak, şeriat, fukahânın sözleri; fukâhânın sözleri de şeriat kabul edildi. Fukahâ'nın sözlerinden çıkanlar, sözlerine güvenilmeyen, fetvaları geçerli olmayan bidatçılar olarak kabul edildi. Bu yanlış ruhun yayılmasına, iktidar sahiplerinin ve zenginlerin yaptırdıkları medreseler ve bu medreselerde bir mezheb veya belli mezhebler üzerine yapılan tedrisât da yardım etti. Bu durum, kendileri için tâyin edilen maaşları korumak endişesiyle İctihad-dan yüz çevirmeye ve mezheblere taassupla bağlanmaya sebep oldu.
Ebu Zura'a, hocası Bulkinî'ye: "Şeyh Takiyyuddin Sübkt ietihad araçlarını mükemmelleştirmişken niçin içtihadı ihmal etti?" diye sorunca Bulkînî sustu. Ebû Zura'a şöyle dedi: "Bence içtihaddan kaçmışları, dört mezheb üzere olan fakihlere verilen görevler sebebiyledir. Çünkü bu mezheplerden çıkanlar makama nail olamayacaklardır; hüküm verme hakkından mahrum kalacaklar, insanlar onlara fetva sormaktan sakınacaklar ve onlara bidatçı diyecekler." Bunun üzerine Bulkînî güldü; bu konuda onu haklı buldu.
Taklide bağlanıp, Kitab ve Sünnet'in rehberliğini kaybettikten sonra, "İçtihad kapısı kapalıdır" sözüyle Ümmet-i Muhammed en büyük belâlara uğrayarak Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellcm)'in sakındırmış olduğu keler yuvasma(*) girdi. Bu taklidin sonucu olarak, ümmet grup ve hizip-

(*) Yazar şu hadise aufla bulunmuştur: "Sizler kanş karış, zira zir'a sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz. Halta insanın giremeyeceği küçük bir keler deliğine girecek olsalar, siz de onlan lakib edeceksiniz." (Ashab) Sorduk: "Ya Rasûlallah! Bunlar Yahudiler ve Hıristiyanlar mı olacak?"

lere ayrıldı. Hatta onlar, Hanefi bir müslümanla Şâfî'i bir müslümanın evlenmesinde ihtilafa düştüler. Bazıları; "sahih olmaz, çünkü Şâfî'iler imanlarında şüphe içindedirler" derken, (Şâfi'îlerce 'inşaallah ben mü'minim' demek caiz olduğu için...) diğer bazıları da, "gayri müslimle evlenmenin caiz olmasına kiyasen caiz olur" demişlerdir. Yine bu taklidcilİğİn eseri olarak bidatler yayıldı, sünnet'in izleri gizlendi. Aklî hareket öldürülerek fikrî heyecan durduruldu. Ümmetin şahsiyetini zayıflatacak biçimde, ilmî bağımsızlık kayboldu. Böylece ümmete, kurtarıcı bir hayatı kaybettirerek gelişmesini ve ayağa kalkmasını engellediler. Yabancılar, bununla bir gedik bularak İslam'ın özüne nüfuz etmeye başladılar. Seneler geçti, asırlar bitli. Allah-u Tcâlâ, bu ümmete, her zaman dinini ihya edecek, onları uykularından uyandıracak ve doğru yöne çevirecek kişiler gönderdi. Fakat bu kişiler, onları ikaz etmeye devam etlikçe, onlar bulundukları hale tekrar dönüyor veya daha da şiddetleniyorlardı. Sonuç olarak, Allah'ın, bütün insanların hayatını kendisiyle tanzim ettiği, dünya ve ahiret hayatları için bir kanun kıldığı İslâm nizâmı, örneği görülmemiş bir dereceye düştü, çok derin bir çukura girmiş oldu. İslâm teşrii ile uğraşmak; aklı ve kalbi, bazan da zamanı Öldürme olarak-telakki edildi. Artık İslâm teşrii Allah'ın dinini ifade etmez, insan hayatını tanzim etmez duruma düştü.
İşte, son fakihlerden birinin yazdığı bir misal: "Ibn Arefe, icâre'yi tarif ederek şöyle dedi: 'Gemi ve hayvan dışında, kendinden doğan makul bir karşılığı olmadan, o karşılığın bâzısı, menfaatin bâzısına denk gelecek şekilde olmayan ve nakli mümkün olmayan menfaatin satılmasıdır.' Öğrencilerinden birisi hocasına itiraz ederek, buradaki "bâzı" kelimesinin, tarifin kısa olması kuralına ters düştüğünü, zikredilmesinde de zaruret olmadığını söyleyince, hocası iki gün düşündükten sonra, "-bazı" kelimesinin ıarifte bir anlamı olmadığına karar verdi."
İşte şer'î meseleler bu noktada kaldı. Âlimler, metinlerden başka bir şey onaya koyamaz oldular. Haşiyelerden, haşiyelerdeki farazî soru ve itirazlardan, bilmecelerden ve bunlar üzerine yazılan takrirlerden başka birşey bilemez oldular. Nihayet, Avrupa, eliyle Şark'ın başına vurmaya, ayağıyla da tekmelemeye başladı. Bu darbelerle uyanması ve sağma-solu-na dönerek kendine gelmesi gerekirken, o, durmadan yürüyen hayatın gerisinde kaldı; yürüyen kafilenin karşısında oturmaya devam etti. Halbuki o, kendini, tamamı hayat, kuvvet ve gelişme olan yeni bir âlemin önünde

(Cevaben) "Ya kimler olacakü?" (Tâc: 1/43)

bulmaktaydı. Gördüğü şey onu korkuttu: Tanık olduğu durum ise şaşkına çevirdi. Tarihini inkâr edip ecdadına karşı gelen, din ve âdetlerini unutanlar şöyle bağırdılar: "Ey şarklılar! işte Avrupa! Onların yoluna girin, iyi ve kötü işlerde, İman ve küfürde, acı ve tatlı herşeyde onları taklid edin!" O zamana kadar vaziyete aldırış etmeyenler, cevap olarak "lâ havle" ve "innâ lillâh" kelimelerini tekrarlamakla yetinip, kendi içlerine kapanarak evlerine çekildiler. Bu durum, böyle gafillerin elinde, islâm'ın, yükselme yoluna giremeyeceği ve zamanla yanşamayacağı şeklindeki yanlış kanaate dair diğer bir delil oldu. Yabancı kültürler; dinine, örf ve adetleri zıt olmasına rağmen Doğunun hayatını kontrol eder hale geldi. Avrupa kültürü, evlere, sokak ve caddelere, okul ve üniversitelere kadar saldırıya geçti. Her bölgeden takviyeler alarak galibiyetler elde etmeye başladı. Doğu, az kalsın dinini ve âdeticrini unutacak hale geldi. Geçmiş ile arasındaki bağları kopardı. Ancak, yeryüzü, Allah'ın yoluna hüccetle çağıranlardan hiç bir zaman uzak kalmamıştır, islâm davetçileri, Batı'ya aldanan bu kimseleri uyandırmaya başladılar: "Tedbirlerinizi alın, onların propagandalarından sakının. Muhakkak ki, Batılıların bozuk ahlâkı, onları kötü bir sonuca ulaştıracaktır. Yaradılışlarını sağlam bir imanla, tabiatlarını yüksek bir ahlak ömeği ile düzeltmedikleri sürece, Batılıların sahip oldukları ilim yakında harab olup bozulacak, medeniyetleri ateşe dönüşerek onları yutacak ve üzerlerine son hükmü geçerli kılacaktır: "Ey Muhammedi Rabbinin, hiç bir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip irem şehrinde oturan Âd milletine ne ettiğini görmedin mi? Vadide kayaları, kesip yontan Semûd milletine, memleketlerde aşırı giden, oralarda bozgunculuğu artıran sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavuna Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Rabbin onları azab kırbacından geçirmiştir. Doğrusu Rabbin hep gözetlemekteydi. "(25)

Hak davetçileri, bu donmuş insanları, değerli hidayete ve temiz kaynağa çağırmak için şöyle sesleniyorlardı: "Haydi, Kitab ve Sünnet kaynağına dönün! Dininizi o ikisinden alın. Başkalarını o ikisiyle müjdeleyin. Bu durumda, bizi şaşırtan dünya sizinle hidayete erecek, azap çeken insanlar sizinle mesud olacak!" "Ey insanlar! Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve âhirel gününe inanmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasülüllah en güzel örnektir.''(26)

(25) Fecr:6-I4.
(26) Ahzâb:21.

Allah'ın fazhndandır ki, bu davayı pek çok iyi insan hoş karşıladı. Samimi kalpler kabul etti ve gençler onu kucaklayarak canlarını ve malik oldukları mallarının en değerlilerini bu yolda feda ettiler.
Acaba Allah, nurunun yeryüzünü aydınlatmasına izin verecek midir? insanın; îman, sevgi, iyilik ve adaletin yönettiği temiz bir hayatla hayat bulmasını takdir edecek midir? işte bu sorulara: "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere Rasûlünü doğruluk rehberi Kur'ân ve Hak din ile gönderen O'dur."(21) "Onun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar, varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi? "(28) ayetleri en güzel şekilde cevap vermektedir.

Birinci Bölüm TAHARET

■ -1.1. SULAR VE TASNİFİ
1.1.1. Mutlak Su

Mutlak suyun hükmü, temiz olmaktır. Yani kendisi temiz olup başkasını da temizleyendir. Aşağıdaki kısımlar mutlak suya girer:
1- Yağmur, kar ve dolu suyu: Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Al-lah'u Teâlâ sizi temizlemek için gökten su indirir."{\) "Size gökten temiz
su indir dik." O)
Ebû Hurcyrc radiyâllahu anh'in rivayet ettiği hadise göre: "Rasûlül-lah (sallaiahu aleyhi ve sellem), namazda tekbir aldığı zaman, kırâcttcn önce susarak bir müddet durdu. 'Annem-babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasûlü, tekbirle kirâet arasındaki sükûtunda ne diyorsun?" dedim. Şöyle buyurdu:
"Ailahım! Doğu ile batının arasını uzak kıldığın gibi günahlarla benim aramı da uzaklaştır. Allahım! Beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi, beni de halalardan temizle. Allah'ım! Hatalarımı kar, su ve dolu ile

(1) EnfSI: İli
(2) Fuikân:48.

yıka." diyorum." (Hadisi Buharî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Ibn Mâce rivayet etmiştir.)

2- Deniz suyu: Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği hadise göre: Demiştir ki; "Bir adam Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e gelerek 'Ey Allah'ın Rasûlü! Biz deniz yolculuğu yapıyoruz. Yanımıza biraz su alıyoruz; onunla abdest alsak içecek suyumuz kalmıyor, deniz suyuyla abdest alalım mı?' diye sordu. Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem; "denizin suyu temizdir ve ölüsü helâldir" buyurdu." (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâ-vud, Tirmizî, Nesâî rivayet etmiştir. Tirmizî şöyle demiştir: 'Bu hadis ha-sen sahih olup Muhammed bin İsmail el-Buhârî'ye bu hadisi sorduğumda o da "sahihtir" dedi.')

3- Zemzem suyu: Ali (radıyallahu anh)'den rivayet olunan hadise göre: "Rasûlüllah salîalahu aleyhi ve sellem, zemzem suyu dolu bir kova istedi, ondan içti ve abdest aldı," demiştir. (Hadisi Ahmed rivayet etmiştir.)

4- Çok durmakla veya durgunlaşması sebebiyle veya yosun, ağaç yapraklan gibi çok kere ayrılması mümkün olmayan bir şeyin karışmasıyla değişen su: Alimlerin ittifakıyla, bu suya da mutlak su denir. Bu konuda esas olan; "mutlak su demek caiz olan, mukayyet olmayan" her suyla temizlenmenin sahih olmasıdır. Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Su bulamazsanız teyemmüm ediniz."O)

1.1.2. Kullanılmış Su

Abdest alanın veya gusül yapanın azalarından ayrılan sudur. Hükmü; temiz olması bakımından esas itibariyle mutlak sudur, bu suyu temiz olmaktan çıkaracak bir delil yoktur. Muavviz'in kızı Rubeyyi'den rivayet edilen hadiste: Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve selîem'in abdestini tarif ederken şöyle demiştir: "Ellerinde kalan abdest suyuyla başını mesnetti." (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Ebû Davud'un lafzı şöyledir: "Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem, elinde kalan suyun artamyla başını mesnetti."(*)

(3) Maide:6.

(*) Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayeten: Medine sokaklarının birinde cünüp olarak Rasûlüllah (s.a.) ile karşılaşınca, Rasûlüllah'a yanaşmayarak gidip yıkandı. Gelince, Rasûlüllah "neredeydin ey Ebû Hureyre?" diye sordu. Ebû Hureyre "Cünüp idim, temizlenmeden seninle oturmayı uygun görmedim" deyince, Rasûlüllah (s.a.) "Sübhânellâh! Mümin necîs olmaz" buyurdu. (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Ibn Mâce rivayet etmiştir.)
Hadisten anlaşıldığına göre; mü'min pis olmayınca, sadece suyun vücuduna değmiş olmasıyla o suyun temizliğini kaybettiğini kabul etmek de caiz olmaz. Çünkü, sonuçta temiz olan su, temize (vücûda) dokunmuştur. Temiz vücûd ise, suyun temizliğini gidermez.
Ibn Münzir şöyle demiştir: "Ali, Ibn Ömer, Ebû Umâme, Atâ, Hasan, Mekhûl, Nehâi'den rivayet olunmuştur ki; bunlar başını meshetmeyi unutup sakalında yaşlık bulan kimsenin, sakalının yaşlığı ile başmı mes-hetmesi kâfidir, demişlerdir." îbn Münzir devamla şöyle demiştir: "Bu, onların kullanılmış suyu temiz saydıklarına delalet eder." Ben de derim ki, bu görüş Mâliki ve Şâfi'î'dcn gelen rivayetlerden birisidir. Ibn Hazm, bu görüşü Süfyân-ı Sevrî, Ebû Sevr ve bütün Zahir ehli'ne nisbet etmiştir.

1.1.3. Temiz Bir Şeyin Karıştığı Su

Sabun, zâferan, un ve çoğu kez sudan ayrılması mümkün olan şeylerin karışması gibi. Bu su, mutlak olması devam ettiği müddetçe temiz hükmündedir. Eğer, mutlak su isimini taşımayacak kadar mutlak olmaktan çıkarsa, kendisi temiz olup başka bir şeyi temizieyemez. Ümmü Atiy-ye'den rivayeten; o şöyle demiştir: "Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem, kızı Zeynep vefat ettiği zaman yanımıza girerek şöyle buyurdu: 'Onu üç, beş, uygun görürseniz daha fazla su ve sidr'le yıkayın. Sonuncuyu kâfur veya kâfurdan biraz katarak yapın, bitirince bana haber verin.' Bitirince Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e haber verdik. İzarım bize verdi. 'Onu bu izara sarın' buyurdu." (Hadisi Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd, Ibn Mâce rivayet etmiştir.)Zaten Öîü, dirilerin yıkanması sahih olan şeyden başka birşeyle yıkanmaz. Ahmed, Nesâî ve Ibn Huzeymc'nin Ümmühânî'nin hadisinden rivayet ettiklerine göre: "Rasûlüllah sallailahu aleyhi ve sellem, hanımı meymûne ile beraber, içinde hamur kırıntıları olan bir çanaktan yıkandılar." Her İki hadisin ifadesine göre; suya temiz şeyler karışmıştır, ancak bu karışma, suyu mutlak olmaktan çıkaracak derecede olmamıştır.

1.1.4. Pislik Karışan Su

Bu su için iki durum vardır:
1- Necasetin, suyun tadını, rengini, kokusunu değiştirmesi. Bu durumda, bu suyla temizlik yapmak İcmâen caiz değildir. Bu görüş, Ibn Münzir ve tbn Mulakkan'dan naklolunmustur.
2- Suyun üç vasfından birisinin değişmemesi suretiyle, yine mutlak su olarak kalması. Bu su, az veya çok olsun, temiz ve temizleyici hük-
mündcdir. "Ebû Hureyre hadîsi" buna delildir. Şöyle demiştir: "Bir arabî kalkarak Mescid'de işedi, insanlar onunla kavga etmeye kalktılar. Rasû-lüllah: "Ona bırakın, sidiği üzerine de bir kova dolusu su dökün: şüphesiz siz kolaylaştırıcı olarak gönderi İdiniz, zorlaştırıcı olarak değil," dedi. (Hadîsi Buharı, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, îbn Mâce rivayet etmiştir.) Ebû Saîd El-Hudrî'den rivayet edilen hadiste şöyle denmiştir: "Rasülüllah (sav)'e, 'Budaa kuyusundan abdcst alabilir miyiz?' diye sorulduğunda, Ra-sûlüllah (sav); "su temizdir, onu bir şey pislemez" buyurdu." (Hadisi Ah-med, Şafiî, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî hasen saymıştır, îmam Ahmcd, "Budaa" hadisi için sahilidir demiştir. Yahya bin Mâin ve Ebû Muhammed bin Hazm da hadisi sahih saymışlardır. Ibn Ab-bas, Ebû Hureyre, Hasan-ı Basrî, Ibn Müseyycb, İkrime İbn Ebî Leylâ, Sevrî, Dâvûd-u Zahirî, Nchâî, Mâlikî ve diğerleri de bu görüşe katılmışlardır. Gazâlî ise: "sular hakkında, Şafiî'nin mezhebinin, Maliki mezhebi gibi olmasını isterdim" demiştir.)
"Abdullah bin Ömer hadisine" gelince: Rasülüllah (sav) şöyle buyurdu: "Su, iki kaille olduğu zaman pislik taşımaz." (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî, Nesâî rivayet etmiştir.' Hadisin senet ve metninde çelişme vardır. Ibn Abdilberr "Temhîd" adlı kitabında şöyle demiştir: "Şafiî'nin "kulleteyn" hadisi ile ortaya koyduğu görüşü, nazarî açıdan zayıf bir görüş olup eser yönünden de sabit olmamıştır."

1.1.5. Artık Sular

Artık: içtikten sonra kapta kalan kısım demektir. Bir kaç gruptur: 1- insanın artığı: Müslüman, kafir, cünüp veya hayızîı olsun insan artığı temizdir. Allahu Teâlâ'nm "şüphesiz müşrikler pistir"(*) ayetine gelince; müşriklerin batıl itikatları sebebiyle, insan pisliği ve diğer pisliklerden korunmamalan bakımından manen pis sayılmaları kasdolunmuş-tur. Yoksa bizzat kendilerinin ve vücutlarının pis olduğu kasdolunmamış-tir. Müşriklerin elçileri, müslümanlarla birbirlerine karışarak Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in huzuruna geliyor ve mescidine giriyorlardı. Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem onların vücutlarının değdiği şeyi yıkamayı emretmemişti. Aişe (ra)dan rivayet edildiğine göre; şöyle demiştir: "Ben hâiz iken, su içer, su kabını Rasülüllah (sav)'e verirdim. Ağzımı koyduğum yere koyar, öyle içerdi." (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.)
(*) "Ey iman edenler, müşrikler şüphesiz bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." (Tevbe, 28).
2- Eti yenen hayvanların artığı: Bu artık temizdir. Çünkü, salyası temiz etten oluştuğu için, etin hükmünü alır. Ebû Bekir bin Münzîr şöyle demiştir: "İlim ehli, eti yenenlerin artığını içmenin ve onunla abdest almanın caiz olduğunda icmâ etmişlerdir."
3- Katır, eşek, yartıcı hayvan ve yırtıcı kuşların artığı: Bu artıklar temizdir. Câbir'in Rasülüllah sallahu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği hadise göre: "Eşeklerin artığı olan suyla abdest alabilir miyiz?" diye sorulunca, Rasülüllah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Evet, bütün yırtıcı hayvanların artığıyla abdesl alabilirsiniz" buyurdu. (Hadisi, Şafiî, Dâre Kutnî ve Bcyhakî rivayet etmiştir. Beyhakî, "hadisin senctİcri birbirine eklendiğinde kuvvetlenir" demiştir.)îbn Ömer'den rivâyeten şöyle demiştir: "Rasülüllah sallallâhu aleyhi vesellem geceleyin çıkmış oldukları bir yolculukla, havuzun başında oturmakta olan bir adamın yanından geçtiler. Ömer (r.a.) adama 'bu gece, havuzuna yırtıcı hayvan ağzını soktu mu?" diye sordu. Rasülüllah ise, adama 'ey havuz sahibi! Ona haber verme, bu adam zorlaştırıcıdır. Havuzda olanlar havuzda kalsın; kalanından içmek ve temizlenmek de bizim' dedi." (Hadisi Dâre Kutnî rivayet etmiştir.) Yahya bin Saîd'den rivâyeten: "Hazreli Ömer, içinde Amr ibn ül-As'm da bulunduğu bir kafileyle yola çıktı. Nihayet bir havuza vardılar. Amr; "Ey havuz sahibi! Havuzuna yırtıcı hayvan uğradı mı?" diye sorunca, Ömer de "Bize durumu haber verme. Şüphesiz bir yırtıcı hayvanlara gidiyoruz, onlar da bize geliyorlar" dedi." (Hadisi, Mâlik "Muvatta"mda rivayet cimiş-tir.)
4- Kedinin artığı: Kedinin artığı da temizdir. Ka'b kızı Kebşc'dcn rivayet edilen hadise göre: "Kebşe, Ebû Katâde'nin evinde gelin olarak bulunuyordu. Ebû Katâde Kebşe'nin yanma gidince, ona abdest suyu hazırladı. Tam bu esnada bir kedi gelerek sudan İçmeye başladı. Ebû Katâde, içsin diye kovayı ona uzattı. Kebşe şöyle dedi: Ebû Kaiâde, benim ona baktığımı görünce; 'ey kardeşimin kızı hayret mi ediyorsun?' dedi. 'Evet' dedim. Ebû Katâde; Rasûlüllah, 'kedi pis değildir, o etrafınızda dolaşanlardan biridir" buyurmuştur' dedi." (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî rivayet etmiştir. Tirmizî, hadîsin hasen, sahih olduğunu söylemiş; Buhârî ve diğerleri de hadîsi sahihi cm işi erdir.)
5- Köpek ve domuzun artığı: Köpek ve domuzun artığı pis olup bunlardan kaçınmak gerekir. Köpeğin artığıyla ilgili olarak Buhârî ve Müslim'in Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet ettikleri hadiste Rasûlüllah saîlallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Sizden birinizin kabından köpek içerse, o, kabı yedi defa yıkasın." Ahmed ve Müslim'in rivayetinde
şu ifade vardır: "Sizden birinizin kabına köpek ağzını sokarsa, onun temizliği, birincisi toprakla olmak üzere yedi kere yıkamaktır. Domuzun artığına gelince: Kendisinin hem murdar, hem de pis olmasından dolayı pistir.