Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 38 Nikah - Fikhussunne

Fikih - 38 Nikah

NİKAH

Evlilik Allah'ın evrende ve yaratıkları arasında koymuş olduğu bir kanundur. Evlilik bütün yaratılmışları içine alacak şekilde umumî bir nizam olup insanlar, bitkiler ve hayvanlar âlemi de bunun dışında kalamaz.
«İbret alasınız diye her şeyi çift yarattık.» (Zâriyât: 49).
«Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift, çift yaratan Allah münezzehtir.» (Yâsîn: 36).
Allahu Teâlâ, çiftlerden her birerleri hazırlanıp evlilik gayesini tahakkuk ettirmek için gerekli müsbet şartlan yerine getirdikten sonra hayatin devamı ve neslin çoğalması için evlenmeyi bir yol kılmıştır.
«Ey İnsanlar, doğrusu biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.» (Hucurât: 13).
«Ey İnsanlar, slzt bir tek nefisten yaratan, ondan esini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakmin.» (Nîsâ: 1).
Allahu Teâlâ, yarattığı alemler içinde, insan oğîunun diğer mah-îukat gibi olmasını dilememiş, insana önem vererek onun fitrî yapısıyla ilgilenmiş ve erkek-kadın birleşmesini kontrolsüz bırakmamıştır. Bilâkis Allahu Teâlâ insanın şerefini ve kerametini korumak şerefine sahip olan İslâm nizâmını, insanoğlunun yücelmesi için göndermiştir.

Allahu Teâlâ kadınla erkeğin birleşmesini, kendi rızalarına bağlı olarak kerim bir birleşme saymıştır. Bu birleşme rozanın görüntüsü durumundaki icab ve kabul ile ve bu icab ve kabulün herbirine ait olduğunu isbatlayan şahidler huzurunda olmasıyla gerçekleşir. İşte bu şekilde insan fıtratı için en emin yol konmuş, nesil zayi olmaktan kurtulmuş ve kadın herkesin ortak malı olmak durumundan korunmuş olur. Böylece tslâm, "analık huylarının kuşattığı, babalık şefkatinin bulunduğu aile çekirdeğini kurmuş, hayırlı evlat>ar yetiştirerek onlardan olgun meyveler toplamıştır, îşte bu sistem Allah'ın rızasına uygun bir sistem olup, tslâm, bu sistemin devamlı kalmasını istemiş ve dışındaki batıl sistemleri ise yıkmıştır.

9.1. İSLAMIN KALDIRMIŞ OLDUĞU NİKAH ŞEKİLLERİ

îslâmm kaldırmış olduğu nikâh şekillerinden birisi dost haya* ü şeklindeki nikâhtır. Cahiliye Arapları, dostluk gizli tutulursa bunda bir beis görmez, şayet açığa çıkarsa ayıplarlardı. Bu şekildeki nikâh «Gizli dostlar edinmeyin.» (Maide: 5) ayet-İ kerimesiyle nehy edilmiştir.
Bedel Nikâhı: Kişi, bir başkasına; «Benim için hanımına yak* Iaş, ben de senin için hanımına yaklaşırım ve fazlasını yaparım,* derdi. Bu nikâh şeklini Dârekûtni Ebû Hüreyre'den çok zayıf bir senetle rivayet etmiştir. Aişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre bu iki nikâhın dışında cahiliyet döneminde dört çeşit nikâh türü daha var idi.
Birincisi: Bugünkü insanların yaptığı nikâhdaki; erkek kızı, velisinden veya babasından ister, mehrini verir sonra da nikâhlardı.
İkinci nikâh şekli ise: Kocası, hanımı hayız'dan temizlendiğinde ona falancaya git ondan döl al der ve hamileliği belli oluncaya kadar ondan uzaklaşır. Hamileliği belli olunca isterse hanımına yaklaşırdı. Bunu iyi bir çocuğa sahip olabilmek için yapardı. Bu nikâha «istibda' nikâhı» denirdi.
Üçüncüsü ise: On kişiden az bir topluluğun kadının yanma gelerek ona yaklaşmaları şeklindedir. Kadın hamile olup çocuk doğurunca aradan birkaç gün geçtikten sonra adamlara haber gönderir, hiç birisi gelmemezlik yapamazdı. Nihayet hepsi kadının yanına toplanırlar ve kadın onlara şöyle der: «Ne iş yaptığınızı biliyorsunuz, tşte ben doğurdum.» Adamların içinden istediğinin adını seçerek; «Ey falanca, bu doğan çocuk senindir,» der ve çocuğu kendisine teslim ederdi. O da bunu kabul etmek zorunda kalırdı.
Dördüncü nikâh şekli İse: Birçok erkek toplanır ve bunlar bir kadına yaklaşırlar. Kadın kendisine gelenlere mâni olmazdı. Bu kadınlar fahişe olduklarından, belli olsun diye kapılarının üzerine bayraklar diker, isteyenler bayraklara bakarak içeri girerlerdi. Bu kadınlardan birisi hamile kalınca çocuğunu doğurduktan sonra kendisiyle ilişki kuran erkekler toplanırlar ve çocuğun kime benzediğini anlayacak mütehassıs bir kimse getirerek, sonra kadının çocuğunu benzettikleri adama nisbet ederler, onun oğlu diye çağırırlar, o da bunu kabul etmemezlik yapamazdı.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selîem Rasûl olunca, cahiliye nikâhlarının hepsini kaldırdı, sadece bugünkü nikâh şeklini bıraktı, tslâm'm uygun gördüğü bu nikâh şekli, şahitler huzurunda İcab ve kabul rükünlerinin yerine getirilmesinden başka bir şekilde tahakkuk etmez. îşte bununla Allah'ın meşru kıldığı çiftlerden birinin diğerinden faydalanmasının helâl olduğunu ifade eden akid tamamlanmış olur. Böylece çiftlerden herbirine lazım gelen hak ve görevler de tesbit edilmiş olur.
 EVLENMEYE TEŞVİK

İslâm dini, çeşitli açılardan, evlenmeyi teşvik etmiştir. Bazan evlenmeyi nebilerin sünneti' ve rasullerin getirdikleri hidayet yolu olarak zikretmiştir ki, o nebi ve rasûller hidayet yollarına uymamız gereken önderlerdir: «And olsun ki, senden Önce nice rasûller gönderdik, onlara esler ve çocuklar verdik.» (Ra'd: 38).
Tirmizi'nin Ebû Eyyûb (r.a.)'den rivayet ettiği hadîste Rasûlü-1 lah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Dört şey râsûl-lerin sünnetlerindendir: Kına kullanmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve bir de evlenmek.»
Kur'an-ı Kerim; bazan evlenmeyi iyiliklerin ifade edildiği yerde zikretmiştir: «Allah size kendinizden eşler var eder. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar var eder. Size teiniz şeylerden nzık verir.» (Nahl: 72).
Bazan evlenmenin, Allah'ın belgelerinden bir belge olduğundan bahseder: «İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet var etmesi, O'nun varlığının belgele-rindendir. Bunlarda düşünen millet için dersler vardır.» (Rûm: 31)
Kişi bazı durumlarda evliliği' kabul etmekle tereddüte düşer ve evliliğin getireceği muhtemel zorluklardan kaçıp, evliliğe ait görevlerin ağırlığından korktuğundan dolayı ondan yüz çevirir, islâm ise bu kişinin bakışını, evliliğin, zenginlik için bir vasıta olacağı noktasına çevirir ve kişiden bu zorluklan kaldıracağım, fakirliğe iten sebeplerin üstesinden gelecek bir kudrete kendisini malik kılacağını haber vererek şöyle der: «İçinizden bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden İyi olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah onları lütfü ile zenginleştirir. Allah lütfü bol olandır, bilendir.»
(Nûr: 32).

Tirmizî'nin Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiği hadise göre, ütasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Üç kişi arö'r ki Allah onlara yardun etmeyi üzerine almıştır. Allah yolunda cihad eden kişi, parasını Ödemek isteyen mükatep(*) köle, bir de iffetli yaşamak için nikahlanan kişi.»
Kadın, kişinin sermayesine ilave edilmiş en hayırh hazinedir.
Tirenizi ve îbni Mâce'nin Sevbân (r.a.)'dan rivayet ettiklerine göre; Sevbân (r.a.) «Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sar-fetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele» ayeti nazil olunca şöyle demiştir: 'Bir yolculuğunda Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraberdik. Ashabından birisi, 'altın ve gümüş hakkında ayet nazil oldu. Hangi maun hayırlı olduğunu bilsek de o mallardan edinsek', deyince Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, «O mal, zikreden bir dil, şükreden bir kalb ve imanında kendisine yardımcı olan mümin bir zevcedir.» diye buyurdular.
Taberânî'nin îbni Abbas (r.a.)'dan iyi bir senetle rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Dört şey vardır ki; kim onlan elde ederse, dünya va ahiretîn hayn, kendisine verilmiş demektir: Şükreden bir kalb, zikreden bir dil, belâlara sabreden bir vücud ve bir de nefsine ve malına helak getirmeyen bir zevce.»
Müslim'in Abdullah bin Amr bin As (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, o şöyle buyurmuştur: »Dünya bir metâ'dır. Onun en hayırlı metâı ise iyi bir kadındır.»
Bazen bir an gelir ki, insanın içinde, dünya işlerinden tamamen ayrılarak nikahlanmamak, gece devamlı namaz kılmak, gündüzleri ise oruç tutmak, kadınlardan ayrılmak ve insan tabiatına aykırı olan ruhbanlık yolunda yürümek gibi bir duygu belirir. İslâm, bu gibi düşüncelerin insan fıtratına ve dine ters olduğunu öğretmektedir. Nebilerin Efendisi, insanların Allah'tan en çok korkanı ve O'-na karşı gelmekten en çok sakınanı olduğu halde oruç tutar ve iftar ederdi. Namaz kılar, uyur ve kadınlarla evlenirdi. Şüphesiz, onun getirdiği hidayetten çıkmaya çalışan, ona uyma şerefinden uahrum olur.
Buhari ve Müslim'in Enes (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre; Ne-bî aleyhisselâm'in hanımlarının evine üç kimse gelip Nebi aleyhis-

selâm'm ibadetini sordular. Kendilerine açıklanınca onu kendileri için azunsadılar ve «Nebî aleyhisselâm'in yanında biz neyiz ki! Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır.» dediler. Bunlardan birisi; «ben yaşadığım müddetçe bütün gece namaz kılacağım», dedi. Diğeri; «ömrüm boyunca oruç tutacağım, iftar etmeyeceğim,» dedi. Üçüncüsü de; «kadınlardan uzak kalacağım ve hiç bir zaman evlenmeyeceğim», dedi. Sonra Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bunlann yanma gelerek onlara; «Şöyle şöyle diyenler siz misiniz? Dikkat ediniz; Allah'a yemin ederim ki, Allah'tan en çok korkanınız ve O'na karşı gelmekten en çok sakınanınız benim. Böyle iken ben bazan oruç tutuyorum, bazan tutmuyorum. Bazan namaz kılıyorum, bazan uyuyorum ve kadınlarla evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.» buyurdu.
Saliha bir hanım, evi dolduran büyük bir saadet ve evin içine dolan sevinç ve aydınlıktır.

i*) Ödeyeceği para karşılığında azad olacak olan Wle. 292

Ebû Ümâme (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Mümin, Allah'a olan takvadan sonra iyi zevceden daha hayırh bir şeyden faydalanmamıştır. Eğer ona emrederse, itaat eder, yüzüne bakarsa onu sevindirir, eğer onun üzerine yemin ederse, yeminini kırmaz, şayet ondan uzak olursa, nefsine ve malına karşı iyi davranır.» (Hadisi İbn Mâce rivayet etmiştir.)
Sa'd bin Ebî Vakkas (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, o demiştir kî; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Üç şey ademoğlunun saadetinden, üç şey de mutsuzluğundan dır. Ademoğlunun saadetinden olanlar: Saliha bir kadın, İyi bir ev, iyi bir binektir. Ademoğlunun mutsuzluğundan olanlar ise; kötü bir kadın, kötü ev ve kötü bir binektir.» (Hadisi Ahmed sahih bir senetle rivayet etmiştir. Bu Hadisi Taberânî, Bezzâr ve Hâkim'de rivayet edilmiş olup. Hâkim sahihlemiştir.) Bu hadisin tefsiri mahiyetinde Hâkim'in rivayet ettiği bir başka hadis de şu şekildedir : «Uç şey mutluluktandır: Kendisine baktığın zaman hoşlandığın, uzak olduğun zaman nefsine ve malına karşı ona güvendiğin iyi bir kadın, süratli giderek seni dostlarına kavuşturan iyi bir binek, misafiri çok olan geniş bir ev. Üç şey de mutsuzluktandır: Gördüğün zaman seni üzen, dili ile seni rahatsız eden, uzak olduğun zaman kendi nefsine ve senin malına karşı güvenemediğin kadm, süratli gitmeyen, dövdüğün zaman sana tabi olmayan, bıraktığın zaman seni dostlarına ulaştırmayan binek, gelip gideni olmayan dar bir ev.»
Evlilik bir ibadettir ki, insan onunla dînin yansını tamamlaya* rak evlilik sebebiyle halis ve temiz bir şekilde Rabbi'ne kavuşur.
Enes (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Allah her kimi saliha bir kadınla rraklandınrsa, ona dininin yansında yardım etmiş olur- Dİ* ninin kalan yansında da Allah'tan korksun.» (Hadisi Taberânî ve Hâkim rivayet etmiş. Hâkim; «isnadı sahihtir» demiştir.)
Yine Enes (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Rasülüllah sal-laîlahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Her kim Allah'a temiz ve temizlenmiş olarak kavuşmak isterse, hür kadınlarla evlensin.» (Hadisi tbn Mâce rivayet etmiş olup, senedinde zayıflık vardır.) îbn Mes'ûd şöyle demiştir: «ömründen sadece on gün kalmış olup da on gün sonra öleceğimi bilsem ve nikâh için de gerekli zenginliğe sahip bulunsam, fitne korkusundan dolayı evlenirdim.»

9.3. EVLENMENİN HÎKMBTÎ

islâm dini evlenmeyi bu şekilde teşvik etmiş ve evlenmenin insanın kendisine, bütün ümmete ve umumî olarak insanlığa ait olan faydalı yönlerini insanlara sevdirme yoluna gitmiştir. Bu faydalar şunlarcır:

1 — Cinsel duygu, en kuvvetli ve en şiddetli duygulardandır. Bu duygu, sahibini devamlı olarak, kendisine bir çare, bir meydan aramaya zorlar, insan nefsim doyuracak şeyi elde edemeyince, pek çok kişiyi üzüntü ve ızdıraba sokarak onlan en kötü yollara sürükler durur.
Evlenmek ,en güzel tabiî bir kanun, nefsi sindirmek ve doyurmak için en uygun bir çaredir. Böylece evlenmek vücudun izdıra-bını dindirir, nefsin şiddetli hareketini teskin eder, kişiyi harama bakmaktan abkoyar ve duygulan Allah'ın helâl kıldığı şeylerle tatmin eder. işte bu, âyet-i kerimenin işaret ettiği noktadır:
elçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgelerin-dendir. Bunlarda düşünen millet İçin dersler vardır.» (Rûm: 21).
Ebû Hûreyre (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Nebi aleyhis-selam şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz kadın şeytan suretinde gelir ve şeytan suretinde gider. Sizden biriniz hoşlandığı bir kadın gördü mü, hemen ailesine gelsin. Çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir.» (Hadisi Müslim, Ebû Dâvûd, ve Tirmİzî rivayet etmişdir.)
2 — Evlenmek; Çocukların üstünlüğü, nefsin çoğalması ve islâm'ın önemle üzerinde durduğu neseblerin korunmasıyla beraber hayatın devamı için en güzel bir yoldur. Daha önce Rasûlüllah'ın şu hadisi geçmiştir: «Çocuk doğuran sevimli kadınlarla evleniniz. Şüphesiz kıyamet günü Nebilere karsı sizin çokluğunuzla övüneceğim.»

Neslin çoğalmasında umumî maslahat ve hususi menfaat bulunduğundan, milletler, nesli çoğaltan ve çocuklarının sayısını artıranlara teşvik mükâfatı vererek, halklarının çoğalmasına büyük bir hırsla önem vermektedirler. Hatta «üstünlük çoğunluktadır,» denmiştir. Bu hakikat bunu bozacak başka bir şey ortaya çıkmadığı müddetçe devam edecektir.
Ahnef bin Kays, yanında bulunan oğlu Yezİd'e sevgiyle bakan Muaviye'nin yanma girdiğinde, Muaviye, Ahnef bin Kays'a; «Bu çocuk hakkında ne dersin?» diye sordu. Ahnef ne demek istediğini anladı ve şöyle dedi: «Ey müminlerin emin; çocuklar arkalarımızın direği, kalplerimizin meyvesi, gözlerimizin nurudurlar. Onlarla düşmanlanmıza saldırırız. Onlar bizden sonra halefimizdirler. Onlar için, alçalmış yer ve gölge yapan gök ol. Eğer senden isterlerse onlara ver. Şayet nzanı taleb ederlerse, onlardan razı ol, ihsan ve iyiliklerini onlardan esirgeme ki', sana yakın olmakla usanmasınlar ,senin hayatını kerih görmesinler ve ölümünün acele olmasını istemesinler.» Bunun üzerine Muaviye; «Ey Ebû Bahr, Allah seni korusun, Onlar; vasfettiğin gibidirler.» dedi.
3 — Babalık ve analık duygulan, çocukların bulunduğu yerde artar ve gelişir, sevgi ve sevkat alâmetleri çoğalır. Daha doğrusu bu duygular, insanın bunlar olmadan gerçek insan olmayacağı faziletlerdir.
4 — Evlilik hayatına tabi olduğunu hissetmek ve çocukların terbiyesini üzerine almak, kişinin dinç olmasına, ferdi kabiliyyet ve verilerini ortaya koymasına yardımcı olur. Böylece ailenin yükünü taşımak ve görevleri yerine getirmek için çalışmaya koyulur. Bu sebeple gelir çoğalır, serveti çoğaltıcı sebepler artar ve neticede üretim fazlasıdır.
5 — Kendilerine düşen İş konularında, kadın ve erkek arasındaki mesuliyeti sınırlamakla beraber, bir yönden evin dış işleri düzene girdiği gibi, diğer yönden evin durumu, görev taksimi yapılat rak düzene girmiş olur.
Koca çalışıp kazanma ve evde gerekli olan mal ve nafakayı temin peşinde koşarken, rahat etmesi, yorgunluğunu giderecek bir yuva bulması ve dinçliğini tazelemesi için kadının da, evi bekleyerek, ev işlerini düzene koyması ve çocuklan terbiye etmesi gerekir. Bu adaletli iş bölümü ile Allah'ın razı geldiği, insanların beğendiği
ve hayırlı meyvelerin görüleceği vazifeleri kadın ve erkek yerine getirmiş olurlar.
6 — Evliliğin semeresi olan aile bağlarının gelişmesi, aile fertleri arasında sevgi alışverişinin kuvvetlenmesi ve sosyal bağların gelişmesi islâm'ın mübarek saydığı hususlardan olup, İslâm bu dayanışma ve yardımlaşmayı teşvik etmiştir. Şüphesiz birbirini seven ve birbirine bağlı olan toplumlar, sağlam ve mesud toplumlardır.
7 — 6.6.1959 senesi Cumartesi' günü çıkan Şab gazetesinde neşredilen Birleşmiş Milletler Heyetinin açıklaması şöyledir: «Evli olanlar, —çiftler ister dul, ister boşanmış, isterse bekâr olsun— evli olmayan kadın ve erkeklerden daha uzun müddet yaşamaktadırlar.» Açıklamada devamla şöyle denmektedir: «insanlar dünyanın her tarafında küçük yaşta evlenmeye başlıyorlar. Evli olanların ömrü ise daha uzun olmaktadır.» Birleşmiş Milletler bu açıklamasını 1958 senesinde biten, dünyanın her tarafından elde edilen verileri değerlendiren resmi araştırmasına dayandırmıştır. Bu resmi araştırmaya dayanılarak raporda şöyle denilmektedir: «Kadın ve erkeklerden evli olanlar arasındaki vefat nisbetinin, evli olmayanlar arasındaki' vefat nisbetinden daha düşük olduğu kesindir.» Bu durum değişik yaşlarda aynıdır. Raporda daha sonra şöyle denmektedir. «Bütün bunlara binaen evlilik, erkek ve kadın için eşit bir şekilde faydalı ve sıhhi bir olaydır, demek mümkündür. Hatta hamilelik ve çocuk doğurma tehlikesi azalarak, milletlerin hayatında anık bir tehlike teşkil etmez oldu.» Rapor şöyle devam etmektedir: «Bugün dünyanın her yerinde ortalama evlenme yaşı, kadınlar için yirmidört, erkekler için ise, yirmîyedidir. Bu yaş yıllardan beridir devam eden ortalama evlenme yaşından daha azdır.
 EVLENMENİN HÜKMÜ

9.4.1. Vadb Olan Evlilik

Evlenme arzusu olup, zinadan korkan ve evlenmeye gücü yeten herkese evlenmek vacibdir. Çünkü nefsi haramdan korumak ve iffetli olmak vacipdir. Bu da, ancak evlenmekle mümkün olur.
Kurtubî şöyle demiştir: «Nefsine ve dinine, bekârlıktan dolayı gelecek zaraıdan korkan evlenmeye kudretli kişi, bu durumu evlenmekten başka bir yolla gideremezse üzerine evlenmenin vabic olduğunda İhtılar edilmemiştir. Şayet evlenmek için çırpmır da, zevcesine İnfaktan aciz kalır veya aciz kalacağını düşünürse, onuz» hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Evlenemeyenler, Allah kendilerini lûtfu İle zenginleştirene kadar İffetli davransınlar.» (Nûr: 33).
Bu kişinin çokça oruç tutması gerekir. Çünkü Buharî, Müslim,. Tirmizî, Nesâi ve Ebû Davud'un tbn Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Gençler! içinizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Zira evlenmek gözü haramdan daha çok korur, zinadan daha çok muhafaza eder-Gücü yetmeyen kimse ise oruç tutsun. Çünkü orucun şehveti kıran bîr hususiyeti' vardır.»

9.4.2. Müstehab Olan Evlilik

Bir kimsenin evlenmeye meyli olup, gücü yeterse ve şayet nefsini haramdan koruyabileceğine de eminse, evlenmesi müstehab-olur. Bu kişinin evlenmesi, ibadet yapmak için dünyadan el etek çekmesinden daha evlâdır. Çünkü, islâm'da ruhbanlık yoktur.
Taberanî'nin Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «Şüphesiz Allahu Teâlâ,. ruhbani'yyet yerine bu kolay, hanif dini göndermiştir,» buyurdu.
Beyhakî'nin Ebû Ümâme hadisinden rivayet ettiğine göre; Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Evleniniz. Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla Övünürüm. Hıristiyanlıktaki ruhbanlar gibi olmayınız.»
Ömer (r.a-); Ebü'z-Zevâid'e «Seni' evlenmekten ancak aciz olman veya facir olman engeller,» demiştir.
Ibn Abbas (r.a.); «ibadet edenin ibadeti evleninceye kadar tamam olmaz,» demiştir.

9.43. Haram Olan Evlilik

Cima ve infak konularında, kudretli olmamak ve cimaya ihtiyaç duymamak suretiyle zevcesinin hakkını ihlâl edene evlenmek haram olur.
Taberî şöyle demiştir: «Koca, zevcesinin nafakasını ve mehir parasını veya üzerine gerekli olan haklardan birisini eda etmekten aciz ise, iyi hal durumu kadın tarafından belli oluncaya veya zevcesinin haklarını eda etmeye kendisinde kudret görünceye kadar, evlenmesi helâl olmaz. Yine kendisinde, kadının cinsel yönden faydalanmasına mani olacak bir hastalık varsa, kadını aldatmamak için hastalığını açıklaması gerekir.
«Kişinin, üstün bir soya mensup olduğunu ve kendisinde bulunmayan mal ve sanata sahip olduğunu söyleyerek kadını kandırması caiz değildir. Kadının da, kocasının haklarını yerine getirmekten aciz olduğunu bilmesi, delilik, cüzzam ve alaca hastalığına yakalanmış olması, fercinde bir hastalığın bulunması durumunda adamı aldatması caiz değildir. Satıcının ticaret eşyasmdaki ayıpları açıklaması vacib olduğu gibi, kadının da kendisindeki hastalıkları açıklaması gerekir. Eşlerden birisinde bir ayıp bulunursa, birbirlerini reddetme haklan vardır. Eğer kadında bir ayıp çıkarsa, kocası onu reddederek vermiş olduğu mehri geri alabilir.
«Rivayet olunduğuna göre Nebi aleyhisselâm, Benî Beyâda kabilesinden bir kadınla evlendi. Kadının böğründe alaca illeti bulunca, kadını reddederek; «Bana ayıbını gizledin», buyurdu.
«Kendisini kocasına teslim ettikten sonra, acizlik sebebiyle kocasından ayrılan kadın hakkında, Mâlik'ten gelen rivayette ihtilaf edilmiştir. Mâlik'ten gelen rivayette tmam Malik, bir defasında, «mehrin tamamını alır,» bir defasında ise, «yansını alır,» demiştir. Bu ihtilaf, îmam Mâlik'in, «Mehir, kadının kocasına teslim olması île mî, yoksa Cimâdan sonra mı gerekir?» görüşlerinden kaynaklanmaktadır.»

9.4.4. Mubah Olan Evlilik ;

Evlenmeyi gerktiren faktörlerle, evlenmeye mani olan faktörler yok olunca, evlenmek mubah olur.

9.4.5. Evlenmeye Kadir Olanın Evlenmekten Uzak Durması

îbn Abbas (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; bîr adam Rasû-lüllah'a bekârlıktan yakınarak; «Hadımlaşabilir miyiz?» diye sordu. Bunun üzerine Nebî aleyhi ve sellem; «Bizim için hadımlaşmak yoktur,» buyurdu.
Sa'd bin Ebî Vakkâs {r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; o; «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Osman bin Maz'ûn'nun dünyadan el etek çekerek bekâr kalmasını reddetmiştir. Eğer ona izin verseydi, biz de hadımlaşacaktik,» demiştir. Yani Osman'a evlenmekten uzak durması için izin verseydi, biz bu işte çok aşın gidip işi hadımlaşmaya kadar vardıracaktık.»
Taberi şöyle demiştir: «Osman bin Mez'ûn'un istediği tebettül, kadınları, güzel kokuyu ve kendisinden lezzet alman her şeyi kendisine haram kılmaktı. Bunun üzerine hakkında şu ayet inmiştir:
•Ey İnsanlar sizi nzıklandirdığımızm temizlerinden yiyin. Yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin.» (Bakara: 172).

9.4.6. Evlenmeyi Hacca Takdim Etmek

Kişinin evlenmeye ihtiyacı olur da, terkettiği takdirde zinaya düşeceğinden korkarsa, evlenmeyi hacca takdim etmesi vacibdir. Şayet zinadan korkmazsa, haccı Önce yapar. İlim öğrenmek ve ci-had gibi farzı kifaye olan farzlar da bunun gibidir ki, zinadan kork-madığı müddetçe bunlar evlenmeye takdim edilir.
 EVLİLİKTEN UZAK DURMAK VE SEBEBÎ

Daha önce de geçtiğine göre; evlenmek, müstağni kalınamayacak bir zarurettir. Ömer (r.a.)'in dediği gibi; «Evlenmeyi ancak acizlik ve fâcirlik engeller.» islâm'da ruhbanlık yoktur. Evlenmekten yüz çevirmek, însana pek çok meziyet ve menfaatleri kaybettirir. Bu ifadeler, kadın ve erkeğin eşit olarak istifade edeceği şekilde, müslüman toplumu, evlenmenin yollarını kolaylaştırmak ve sebeplerini hazırlamaya sevketmeye yeterlidir. Ancak, ailelerin büyük bir kesimi bunun aksini yaparak, islâm'ın bu uygun görüşünden ve yüksek öğretisinden çıkmış, evlenmeyi zorlaştırarak, evlenmenin yollarına sarp kayalar koymuşlardır.
Bu zorluklar sonucunda, erkek ve kadınları, bekârlık elem ve ızdırabiyla karşı karşıya bırakmış, sapık ilişkiler ve utanç verici birleşmelerle insanlığın başına bir belâ getirmişlerdir. Evlilikle ilgili bu belâ, köylerden ziyade şehirlerde daha çok kendini göstermiştir. Çünkü köylerde hayat, israftan ve evlenme zorluklarından uzak olarak devam etmektedir. Şehirlerde ise hayat. Bazı aileleri istisna edersek, çok büyük bir zorluk içinde sürer gider. Bu zorluğun sebeplerinden en büyüğü, mehrin aşırı derecede fazla oluşu ve kocaya gücü yetmeyeceği ve aciz kalacağı nafakanın yüklenmesidir. Bu işin bir yönü..
Başka bir yönden îse, kadının dağınık bir vaziyette ve çirkin bir surette dışarıya çıkması, onun gidişatı hakkında şüpheler uyandırır. Böylece erkek, hayat arkadaşı seçmekten kaçınmaya başlar. Hatta insanlardan bazıları, kendi görüşüne göre evlilik hayatının yükünü taşımaya müsait bir kadın bulamadığı için evlenmekten vaz geçer.
işte bunun için, fazilet, iffet ve hayat üzerine kurulu bir sistemle kadınları terbiye yoluna giden, aşın mehir ve evlenme zor-
luklanni ortadan kaldırmayı Öneren islâm'ın öğretisine dönmek gerekir.

9.6. İYİ BÎR ZEVCE SEÇİMİ

Kadın, erkeğin canyoldaşı, hayat arkadaşı, evinin terbiyecisi. çocuklarının annesi, sırlarını açıp fısıldaşacağı kişi ve çocuklarını dünyaya getiren tarlasıdır.
Kadın, ailenin temel direklerinden en önemli bir direktir. Çünkü kadın çocuklar için en değerli varlıktır. Çocuklar anne vasıtasıyla pek çok üstünlükler ve sıfatlar kazanırlar. Kadının yanında çocukların duygulan oluşur, melekesi gelişir ve annesinin lisanını öğrenerek çok kere onu taklit ederek âdetlerini elde eder, dînini öğrenir ve toplumsal yaşantıya alışır.
Bundan dolayı îslâm iyi bir zevce seçimine önem vererek, onu, üzerinde düşünülmesi ve dikkatle bakılması gereken hayırlı bir varlık kılmıştır. Dîni muhafaza ederek, faziletlere yapışarak, kocanın hakkına riayet ederek, çocuktan himaye etmekten başka kurtuluş yolu yoktur, işte gözetilmesi gereken husus budur. Bunlann dışındakiler dünya süslerinden olup, islâm bunlardan sakındırmış, hayır, fazilet ve iyilikten uzak bu hareketleri nehy etmiştir. Insanlann çoğu ise, mal fazlalığını fitne verici güzelliği, yüksek bir makamı, asil bir nesebi ön plana alarak güzel terbiyeyi ve nefsin olgunluğunu düşünmeden, geçmişlerinin şerefini araştırmaya; önem verdiler. Böylece evliliğin meyvesi acıya dönüştü ve zarar verici sonuçlarla nihayete erdi.
Bunun için, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve selîem, bu tür evliliklerden sakındırarak şöyle buyurdu: «Gübrenin yeşilliğinden sakının.» Ashabı; «ya Rasûlüllah, gübrenin yeşilliği ne demektir?» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Kötü bir muhitteki güzel bir kadındır,» buyurdu.
Yine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Güzelliği İçin kadınlarla evlenmeyiniz. Umulur ki, güzellikleri onları uçuruma yuvarlar. Mallan İçin de kadınlarla evlenmeyiniz. Umulur ki, mallan onları azdırır. Ancak dîni İçin kadınlarla evleniniz. Ağzı burnu düzensiz dindar bir cariye diğerlerinden daha ef-daldir.»
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; ailenin yapısını ve ailenin durumlarını gözetmeyi düşünmeden evlenmek isteyenlerin, evenmekteki maksadın aksini yaptıklarını haber vererek şöyle buyurmuştur

«Malı İçin bir kadınla evlenenin Allah, ancak fakirliğini artırır. Soyu İçin bir kadınla evleneni, AUahû Teâlâ aşağı mertebelere indi-rir. Ancak, gözünü haramdan korumak, avret mahallerini muhafaza etmek ve sila-İ rahim yapmak İçin iyi bir kadınla evlenen kişiye gelince, Allah kendisini kadın hakkında, kadını da kendisi hakkın* da mübarek kılar.» (Hadisi tbn Hibbân zayıflan arasında rivayet etmiştir.)
Rasûlüllah'ın bu sakındırmasının amacı, evlenmekten ilk gayenin bu gibi dünya meselelerine yönelmek olmaması içindir. Çünkü mal, soy ve güzellik gibi hususlar, kişinin şanını artırmaz ve onu yüceltmez. Bilakis ilk önce gerekli olan dinini araştırmaktır. Çün' kü din, aklın ve kişinin iç yapısının hidayet rehberidir. Bundan sonra insanın tabii olarak arzu ettiği diğer sıfatlar gelir.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: «Kadın dört şey için nikahlanır: Malı için, güzelliği İçin, soyu için ve dini için. Sen dindar olanını seç ki, yoksulluk görmeyesin.» (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem iyi bîr-kadın için belli ölçüler koyarak, onun itaatkâr, iyiliksever, güvenilir ve güzel olacağını belirterek şöyle buyurmuştur:
«Kadınların en hayırlısı baktığın zaman seni sevince boğan, emrettiğin zaman sana İtaat eden, üzerine yemin ettiğin zaman yüzünü ak çıkaran, kendisinden uzakta olduğun zaman nefsi ve malın hakkında seni koruyandır.» (Hadisi Nesâî ve diğerleri sahih bir senetle rivayet etmişlerdir.)
Talip olunan kadmda aranması gereken meziyetler şunlardır: Kadının ahlâkı düzgün, sinirsel yönden uyumlu, cinsel sapmalardan uzak olarak tanınmış İyi bir çevreden olması gerekir. Çünkü bu tip kadın, çocuklarına karşı şefkatli ve kocasının hakkına riayetkar olur.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Ummüfaânî'yî istemeye gittiğinde, Ommühânî çocuk sahibi olduğunu bildirerek Resûlülîah sallallahu aleyhi ve sellem'den özür diledi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Deveye binmiş kadınların (yani Arap kadınlarının) en hayırlısı Kureyş'in sallha ka-dınlandir. Bunlar çocuklarına karşı en şefkatli, kocalarının malını korumak hususunda da en dikkatli kadınlardır.»
iyi bir soydan yine iyi bir çocuğun çıkması tabiidir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «İnsanlar, altın ve gümüş madenleri gibi madenlerdir. Cahlllyet devrinde hayırlı olanlar, İslâm'ı iyi anlayıp yaşadıkları takdirde yine hayırlıdırlar.»
Hatiy ağacı liften başka bir meyve vermez. Huima ağacı da bittiği yerden başka yere dikilmez.
Adamın birisi, şerefine ulaşamadığı bir kadına talip olunca, kadın şöyle şiir söyledi: «Temiz soy sahibi, eksik soy sahibi ile birleşmekten dolayı çok yaş akıtmıştır.»
Evlenmenin gayelerinden ilki, şerefli çocuklar yetiştirmektir. Bunun olması için, kadının asil olması gerekir. Kadının asaleti, vücudunun selametiyle beraber, kardeş, hala ve teyzelerinden benzerlerine kıyasla bilinir.
Çocuk doğurmayan kısır bir kadına talip olan bir adam Rasû-lüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek; «Yâ Rasülallah, ben, güzel, asil fakat çocuk doğurmayan bir kadına talip oldum,» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem o adamı bu işten nehy ederek şöyle buyurdu: «Sevimli ve çocuk doğuran kadınlarla evleniniz. Şüphesiz ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı Övünürüm.»
Vedûd kadın; kocasına karşı sevgi besleyip onu gerçek dostu kabul eden ve hastalığında, bütün gücünü kocasının iyileşmesi için sarfeden kadındır.
İnsanm yaradılışında güzeli sevmek ve arzu etmek vardır, insan, güzelden uzak olduğu zaman, içinde devamlı olarak kendinden bir şey kaybetmiş olduğunu hisseder. Güzeli elde edip, elinin altına aldığı zaman ise, nefsi sükûnete erer, duyguları mutluluk ve saadete erer. Bunun için islâm, zevce seçerken güzelliğini de hesaba katmaktan alıkoymaz.
Sahih hadiste şöyle geçmektedir: «Şüphesiz Allah güzeldir, güzeli sever. >
Muğîre bin Şu "be (r.a.) bir kadına talip oldu. Durumu Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e bildirince; Rasûlüllah ona şöyle dedi: «Git o kadına bak. Çünkü böyle yapman, aranızdaki sevginin devamı için daha elverişlidir.» Yani Onu görürsen, aranızdaki dostluk ve beraberlik devamlı olur.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, ensâr'dan bir kadına talip olan adama nasihat ederek; «Ona bak, çünkü ensâr'ın gözlerinde bir kusur vardır,» buyurmuştur.
Câbir bin Abdullah (r.a.), evlenmek istediği kadını görmesi ve kendisini ona yaklaştırmaya sevkedecek yerlerine bakması mümkün olsun diye meseleyi gizli tutardı.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, istenecek kadınların gizli kusurlarım öğrenmek için hanımlarından birisini gönderir ve «Ağzını koklayn, tenini koklayın ve ökçelerine balon,» buyururdu.

Zevcenin bakire olması da güzel görülmüştür. Çünkü bakire kadın, evlilikten önce herhangi bir erkek hakkında bilgisi olmayan sâde bîr kadındır. Onunla evlenmek, nikâh bağının kuvvetli olmasını sağlar. Kocasına kalpten gelen bir sevgiyle bağlanır. «Gerçek sevgi ilk sevgiliyedir.» Câbir bin Abdullah (r.a.) dul bir kadınla evlenince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem kendisine; «Bekâr bir kadınla evlenseydin. O seni bilir sen de onu bilirdin ve beraberce oynaşırdınız,» buyurmuştur. Bunun üzerine Câbir, babasının kendisini küçük çocuklarla birlikte terkettiğini, bu çocukların işlerini görecek bir kadına ihtiyaçları olduğunu, bu kadının İse, ev işlerinde bilgi ve mahareti bulunmayan bakire kadından çocukları bakmaya daha elverişli bulunduğunu Resûlüllah'a haber verdi.
Gözetlenmesi gereken konulardan birisi de; kan-koca arasında yaş, sosyal yaşantı, kültürel seviyede bir yakınlığın bulunmasıdır. Bu konulan gözetmek, dostluğun sürekli olması ve beraberliğin devamına yardımcı olur. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem'in kızı Fatma'ya talip olduklarında; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «O henüz küçüktür,» buyurdu. Ali (r.a.) Fatıma'yı isteyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Fatıma'yı Ali (r.a.) ile evlendirdi.
işte bu bilgiler, karısının nur saçan bir lamba ve yolunda yürüyeceği bir kandil olmasını isteyenler için islâm'ın açıkladığı anlamlı prensiplerdir. Kadın seçiminde bu inceliklere dikkat eder^ sek, evimizi, çocukların nimet içinde yaşayacağı ve kocanın mesud olacağı huzurlu bir yuvaya çevirmemiz mümkün olur. Böyle bir yuvadan, milletlerin hayat kaynağı olacak salih evlatların doğması mümkün olur.

9.7. İYİ BİR KOCA SEÇİMİ

Kızın velisinin, kızı için iyi bir koca seçmesi gerekir. Kızını ancak, dindar, ahlâklı, şerefli, ağırbaşlı, îyi birisiyle evlendirebüir. Böyle bir koca hanımıyla beraber bulunduğunda ona iyi muamele yapar, ayrıldığında da yine iyi bir şekilde ayrılır.
imam Gazali, thyâ'smda şöyle demiştir: «Kadın haklarında dikkatli davranmak çok Önemlidir. Çünkü onlar nikah konusunda naziktirler. Koca ise her durumda boşamaya kadirdir. Kişi kızını, zâlim, fâsık, bid'at ehli, devamlı içki içen birisiyle evlendirdiği zaman, dinine karşı suç işlemiş olup, kötü bir eş seçtiğinden ve resmen, dinine karşı suç işlemiş olup, rahmi kestiğinden dolayı da Allah'ın gazabını istemiş demektir.»

Bir adam Hasan bin Ali'ye «Bir kızım var. O'nu evlendirmem için ne tavsiye edersin?» diye sorunca. Hasan, «Onu Allah'tan korkan birisiyle evlendir. Çünkü kızını sevdiği zaman ona ikramda bulunur, buğz ettiği zaman ise ona zulm etmez.» dedi.
Âişe (r.a.) şöyle demiştir: «Nikah nazik bîr konudur. Sizden biriniz kızını kime verdiğine iyi baksın.»
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: «Her kim kızını bir fasıkla evlendirirse, onunla arasındaki akrabalık bağını kesmiş olur.» (Hadisi îbn Hibbân zayıflan arasında Enes hadisinden rivayet etmiştir. Yine îbn Hibbân, bu hadisi, Şa'bî'nİn sözü olarak, sahih bir senetle sika'lan arasında rivayet etmiştir.)
Îbn Teymiyye; «Günahlara ısrarla devam edenin evlenmesi uygun değildir,» demiştir.
 HITBE (KIZ İSTEMEK)

«Hıtbe»; Kı'de ve Cilse kelimeleri gibi, Fi'le veznindedir. İnsanlar arasında belli olan yollarla kız istemeye bu isim verilmiştir. Hitbe, evliliğin ilk kademesidir. Allahü Teâlâ eşlerden birinin diğerini iyi tanıyarak, evliliğe atılan adımların sağlıklı olabilmesi için, evlenme bağım kurmadan önce hıtbeyi meşru kılmıştır.

9.9.1. Evlenme Teklifi Yapmanın Mubah Olduğu Kadın

îki şart kendisinde bulunmayan kadına, evlenme teklifi yapmak mubah olmaz.
Birincisi; o anda evlenmesine mâni olacak şer'î manilerden hâli olması.
ikincisi; başka birisinin daha önce şer'î yolla kadına talip olmaması. Şayet müebbed veya muvakkat haramhk sebeplerinden bir sebeple haram olur, veya başka birisi kadına talip olursa böyle bir kadına evlenme teklifi yapmak caiz değildir.

9.9.2. Başkası İçin İddet Bekleyen Kadını İstemek

îddeti, ister vefat, isterse boşanma sebebiyle olsun, ister ta-lak-ı bâin ile isterse talak-ı ric'î ile (*) boşanmış olsun iddet bekleyen kadını istemek haramdır.
Şayet ric'î talak ile iddet bekliyorsa, Onu istemek haramdır. Çünkü henüz kocasının muhafazasından çıkmış değildir. Herhan-
gi bir vakitte ona dönmesi mümkündür. Eğer bâin talak ile iddet bekliyorsa, açık sözlerle onu istemek haramdır. Çünkü kocanın hakkının kadınla ilgisi devam ediyor. Yeni bir akidle kadına dönme hakkına sahiptir. Başka bir adamın böyle bir kadım istemesi, adamın hakkına tecavüzdür. Alimler, tariz yoluyla böyle bir kadım istemek konusunda ihtilaf etmişlerdir. Sahih olan, bunun caiz olmasıdır.
Eğer kadın, kocasının vefatı dolayısıyla iddet bekliyorsa, iddet esnasmda açık bir ifade kullanmadan tariz yoluyla kadına talip olmak caizdir. Çünkü kocalık bağı, vefat ile kesilmiş olup, ölen koca için geride bıraktığı karısıyla alâkalı bir hak kalmamıştır. Ancak bu durumda bile kadının üzüntülü durumunu gözetmek, bir yönden kadım teselli etmek, başka bir yönden Ölenin ailesi ve varislerini muhafaza etmek için, açık bir ifade ile kadım istemek haram kılınmıştır.
<•) Taiak-ı bâln ve talak-ı ric'i için bkz. «Talak bölümü.. 304

Allahü Teâlâ bu konuda şöyle buyurur: «Böyle kadınlara kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya İçinizden onlarla evlenmeyi geçirmenizde size sorumluluk yoktur. Allah (c.c.) onlan anacağınızı bilir. Sakın meşru sözler dışında onlarla gizlice sözleş-meyin. Müddet sona erene kadar nikâh akdine kalkışmayın. İçinizde olanı Allah'm bildiğini bilin de, O'ndan çekinin. Allah'm bağışlayan ve Hâlim olduğunu bilin.» (Bakara: 235)
Ayette geçen kadınlardan maksat, kocalarının vefatı dolayısıyla iddet bekleyen kadınlardır. Çünkü sözün gelişi bunu göstermektedir. Tarizin manası; konuşanın söyleyeceği sözü söylemeden, ona delalet eden başka bir sözü söylemesidir. Meselâ; «Evlenmek istiyorum», «Allah (c.c.) bana iyi bir kadın nasip etse isterdim,» veya, «Allah seni elbette hayırlı bir şeye sevkedecektir,» demek gibi. îddetli bir kadına hediye götürmek caiz olup, bu da tarizden sayılır. Yine kendini methetmesi, tariz yoluyla evlenmekle ilgili meseleleri zikretmesi caizdir.
Nitekim Ebû Ca'fer Muhammed bin Ali bin Hüseyin de böyle yapmıştır:
Hanzala'mn kızı Sükeyne şöyle demiştir: «Ali bin Muhammed bin Ali, ölen kocamdan îddetim henüz bitmeden benden izin talep ederek, 'Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ve Ali'ye olan yakınlığımı ve Araplar içindeki yerimi biliyorsun!, dedi.» Ben de; «Allah (c.c.) seni bağışlasın, ey Ebû Ca'fer. Sen kendisinden ilim öğrenilen bir adamsın. İddet beklerken mi talip oldun?» dedim. Ali bin Muhammed şöyle dedi: «Ben sana, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e ve Ali'ye olan yakınlığımı haber verdim. Rasülüllah, kocası Ebû Seleme ölünce dul kalan ümmü Selerae'nin yanına gelerek; «Benim Allah'ın Rasûlü ve hayırlı kulu olduğumu, kavmim arasındaki yerimi biliyorsun,» demiştir. İşte bu söz, istemek anlamını taşır.» (Hadîsi, Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Bu görüşlerin özeti; iddet bekleyen tüm kadınlara açık bir ifade ile talip olmak haramdır. Bâİn talak ile boşanan ve vefattan dolayı iddet bekleyen kadınlara, üstü kapalı söz ile talip olmak mubahtır. Ric'î talak ile iddet bekleyen kadına talip olmak ise haramdır.
iddet esnasında açık bir söz ile kadını isteyip de, iddet bittikten sonra nikah akdi yapılırsa, alimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir:
imam Mâlik; «Kadınla yatsın veya yatmasın ayrılmaları gerekir,» demiştir.
Şafi'î ise şöyle demiştir: «Bir yönden ihtilaf vaki olduğu için. zikri geçen açık nehyi irtikap etmiş olsa bile akid sahih olur.»
îddet müddetinde akid vâkî olup, beraber yattıkları takdirde, ayrılmaları gerektiği konusunda âlimler ittifak etmişlerdir, imam Malik, Leys ve Evzâ'î; «Bundan sonra kadınla evlenmesi helâl olmaz,» demişlerdir. Alimlerin çoğu ise; «iddet müddeti bittikten sonra, istemesi halinde evlenmek helal olur,» demişlerdir.

9.93. Başkasının İstediği Kızı İstemek
Müslüman kardeşinin istediği kızı istemek, kişiye haramdır. Çünkü bu harekette, ilk isteyenin hakkına tecavüz ve ona kötülük etmek vardır. Böyle bir tasarruf, aileler arasında nifak tohumlan ekerek, onlan emin kişilerin huzurunu kaçıran bir düşmanlığa sürükler.
Ukbe bin Amir (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Rasûlül-lah sallallahu aleyhi ve seilem şöyle buyurmuştur: «Mümin müminin kardeşidir. Binaenaleyh bir mümin İçin kardeşinin satışı üzerine satış yapması ve o vazgeçmedikçe dünürlüğü üzerine dünür göndermesi helâl değildir.» (Hadisi, Müslim ve Ahmed. rivayet etmişlerdir.)
îstenen hanım açık bir şekilde kabul ederse, velisinin îzni muteber olduğu takdirde, o kadının izin verdiği velisi açık olarak kabul etmiş ise, böyle bir hanımı istemek haram olur. Şayet bir öncekine açık bir şekilde red cevabı vermişse veya tariz "yoluyla «Senden yüz çevirmek mümkün değildir.» gibi bir sözle kabul etmişse veya ikinci dünürlüğe gelen, ilk geleni bilmezse veya kadın kabul etmeyip reddederse veya iik dünür ikinciye izin verirse bu durumlarda, istenen bir kadını istemek caizdir.
Tirmizî Şafiî'den, bu hadisin manasım şöyle rivayet etmiştir: «Kadın istendiği zaman, buna razı gelir ve kabul ederse, başkasının onu isteme hakkı yoktur. Ancak, kadının razı olduğu veya kabul ettiği bilinmezse, onu istemekte bir beis yoktur. Şayet, birinciyi kabul ettikten sonra, ikinci kişi kadını ister ve nikah akdi gerçekleşirse, günahkâr olur, akid ise sahihtir. Çünkü, başkasının istediği kadını istemek, evlenmenin sıhhati için şart değildir. Böyle yapmakla nikah akdi bozulmaz.»
Dâvûd ise «ikinci adam, böyle bir kadınla evlendiği takdirde, kadınla yatmadan önce ve de sonra akid bozulur» demiştir.

9.9.4. İstediği Kadına Bakmak

Evlilik hayatını yumuşatan, onu saadet ve sevinçle dolduran hususlardan birisi de, kişinin, evlenmeye yaklaştıracak adımların atılmasına sevkeden güzelliğini veya onu bırakıp başkasına talip olmaya sevkedecek çirkinliğini bilmesi için talip olduğu kadına bakmasıdır, ihtiyatlı davranan kişi, yaptığı işin hayır ve şer olduğunu bilinceye kadar iyice araştırmadan karar vermez.
A'meş şöyle demiştir: «Görmeden yapılan her evlenmenin sonu üzüntü ve kederdir.» Bu şekilde bakmayı islâmiyet mendub saymış, hatta teşvik etmiştir.
Câbir bin Abdullah (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Rasû-lüllah sallallahu aleyhi ve seilem şöyle buyurmuştur: «Sizden biriniz, bir kadınla evlenmek istediği vakit, kendisini o kadınla evlenmeye celbedecek taraflarına bakmak fırsatını bulursa, baksın.» Câbir şöyle demiştir: «Beni Seleme'den bir kadınla evlenmek istedim. O kadının beni kendisiyle evlenmeye celbedecek taraflarına gizlice baktım.» (Hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.)
Muğîre bin Şu'be (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Muğîre bir kadına evlenme teklifi yapınca Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem kendisine; «O kadına baktın mı?» diye sordu. O; «hayır.» deyince, Rasûlüllah «O kadını görmelisin, zira görerek evlenmek, evlendikten sonra aranızdaki sevginin devamını daha iyi sağlar.» Yani böyle yapman aranızdaki anlaşmanın devamlı olmasına daha uygundur. (Hadisi Nesâî, îbn Mâce ve Tinnizî rivayet etmiştir. Tîrmizî hadisi hasen saymıştır.)
Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; bir adam ensâr'dan bir kadını isteyince Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem;-«O kadını gördün mü?» diye sordu. Adam, «hayır,» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem «Git, o kadına bak. Şüphesiz ensar'ın gözlerinde bir kusur vardır,» demiştir.

9.93. Bakılması Caiz olan Yerler

Cumhur ulemânın görüşüne göre, erkek sadece kadının yüzüne ve ellerine bakabilir. Başka yerine bakamaz. Çünkü, yüze bakmak, güzel veya çirkin olduğunu belli eder. Ellere bakmak ise vü-cud teninin ne şekilde olduğunu gösterir.
Alimlerin çoğunluğunun bu görüşüne ters düşenler de olmuştur:
Davûd; «bütün vücûduna bakabilir,» Evzâ'î ise «vücûdunun gösterişli kısımlarına bakabilir,» demiştir.
Bazılarına göre; hadisler, bakılacak yeri tayin etmemiş olup, ifade, maksat hasıl olacak şekilde bakılması için mutlak olarak gelmiştir. Bu görüşü savunanların delilleri şudur: Abdürrezzak ve Sa'îd bin Mansûr'un rivayet ettiklerine göre Ömer (r.a.) Ali'nin kızı Ününü Gülsüm'e talip olunca; Ali (r.a.) onun küçük olduğunu söyleyerek, «Onu sana gönderirim, razı gelirsen karın olur,» dedi. Buj nun üzerine Ummü Gülsüm'ü Ömer'e gönderdi. Ömer ise, topuklarını açınca, Ummü Gülsüm; «Emîrül-müminîn olmasaydın, gözlerine bir tokat çarpardım,» demiştir.
îstediğî kadına bakıp da hoşuna gitmezse, sükût eder, söyleyeceği sözlerden ez yet duymasın diye bir şey söylemez. Umulur ki onun beğenmediği yönlerini bir başkası beğenebilir.

9.9.6. Kadrom Erkeğe Bakması

Bu hüküm sadece erkeklere ait olmayıp kadınlar için de geçerlidir. Kadının da kendisini isteyen erkeğe bakması hakkı vardır. Kadını görüp beğenmek söz konusu olduğuna göre, kadının da erkeği beğenmesi söz konusudur. Ömer (r.a.); «Kızlarınızı çirkin erkeklerle evlendirmeyiniz. Kadınların erkeklerden, erkeklerin de kadınlardan beğendikleri vardır.» demiştir.

9.9.7. Evleneceği Kadının Vasıflarını Öğrenmek

Kadının güzellik ve çirkinlikle ilgili sıfatlan bakmak suretiyle öğrenilir. Ahlakıyla ilgili diğer sıfatlara gelince: Bunlar kadının vasıflarının anlatılmasıyla, beraberce bulunduğu kişileri ve etrafındaki insanları araştırmakla veya anne ve kızkardeş gibi' güvenilir yakın akrabadan birisi vasıtasıyla bilinir.
Nebî aleyhisselam Ümmİi Süieym'i bir kadına göndererek, ona; «O kadının ayak damarlarına bak ve yaka kısımlarını kokla,» buyurmuştur. Bir rivayette; «Ağız kokusunu öğrenmek için ön dişlerini kokla,» şeklindedir. (Hadisi Ahmed, Hâkim, Taberânî rivayet etmişlerdir.)
Gazâlî, thyâ'sında şöyle demiştir: «Kadının ahlâk ve güzf ligini doğru dürüst, iç ve dış hallerinden haberdar olan ve vasıflarını iyi görebilenden başkası söyleyemez. Böyle bir kimse, kadının tarafını tutarak vasıflarını övmekte aşın gitmez. Ona hased ederek de iyi durumlarım eksik anlatmaz. insanın mizacı, evliliğin başlangıcında kadınları vasıflandırırken ifrat ve tefrite kaçmaya meyyaldir. Çok az kişi doğruyu söyler ve eksiksiz anlatır. Bilakis bu konuda aldatma ve kandırma çok olur. Onun için, istediği kadından başkasının kendisine gösterilmesinden korkan kimsenin bu konuda dikkatli davranması gerekir.»

9.9.8. İstediği Kadınla Yanlız Kalmanın Haram Oluşu

Kişinin istediği ^kadınla yalnız kalması haramdır. Çünkü nikah akdi gerçekleşinceye kadar, kişiye istediği kadınla yalnız kalması haram kılınmıştır. îslâm, bakmanın dışında bir şeye müsaade etmemiştir. Böylece haramhk, bakmanın dışındaki yerlerde devam etmiştir. Çünkü, yalnız başbaşa kalındığında, Allah'ın nehyet-tiği şeylerin yapılmasından emin olunamaz. Eğer yanında kadının mahremi varsa, günah işleme korkusu bulunmadığından halvet caizdir.
Câbir (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Allah'a ve ahiret gününe İman eden, yamada mahremi bulunmayan İtarfmln yalnız bulunmasın. Şüphesiz üçüncüleri şeytan olur.»
Amir bin Rabîa'dan rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: Ra-sûîüllah şöyle buyurdular: «Kişi helâli olmayan bir kadınla yalnız beraber bulunmasın. Şüphesiz üçüncüleri şeytan olur.* Ancak yan* lannda mahrem bulunursa o müstesnadır.» (Bu iki hadisi Ahmed rivayet etmiştir.)

9.9.9. Halveti önemsememenin Tehlikesi ve Zararı

İnsanlardan çoğu bu konuyu önemsemeyerek, kızının veya yakının, istediği adamla haşır-neşir olmasını, hiç sakınmadan onunla beraber kalmasını, kontrol etmeden onunla istediği yere gitmesini mubah gördüler. Bunun sonucu olarak da kadın şerefinin zayi olması, iffetinin bozulması ve kerametinin heder olmasıyla karşılaşıldı. Bazen, böyle yapanlar, evlenmeyi tamamlayamadıklan gibi, buna ilave olarak kadınlara evlilikten tamamen uzak kalmaları da söz konusu olmuş tuı.Bunun aksi olarak; bazı şuursuz kişiler de, kızını istemeye gelenin kızını görmesine izin vermez. Zifaf gecesinden Önce erkek kızı, kız da erkeği görmeden nikahlan kıyılır. Bazan da, görme şekli. İşin olmasını beklemeden ansızın olur. Böylece sonunda yuvanın dağılması ve ayrılma gibi baştan düşünülmeyen durumlar meydana gelir.
İnsanlardan bazıları sadece bir fotoğrafla yetinirler. Bu ise gerçekte, kalbin mutmain olacağı bir şeye delâlet etmez. Ve gerçek olarak hakikâtleri ince bir şekilde ortaya koymaz. Bunlann en hayırlısı, İslâm'ın getirdiği sistemdir. Bu sistemde taraflardan her birileri, kadının şerefini himaye etmek, ırzını korumak için halvetten kaçınarak birbirlerini görme haklan vardır.

9.9.10. İstediği Kadından Vazgeçmek

Hıtbe; evlilik akdine bir başlangıç olup, çok kere mehrin tamamı veya bir kısmı, hediye ve hibeler, aradaki bağlan kuvvetlendirmek ve yeni alâkalan pekiştirmek için verilir. Bazan isteyen ve istenenden birisi nikah akdinden vazgeçer veya ikisi beraberce vazgeçerler. Acaba bu caiz midir? Verilen eşyalar geriye alınır mı?
Hitbe; mücerred olarak evlilik vaadidir. Yoksa evlenmeyi gerekli kılan bir akiu" değildir. Vaad verenlerden her birilerinin verdikleri sözden vazgeçmeleri, sahip olduklan haklardan bîr haktır.
Sâri', hernekadar sözünden dönmeyi, kötü bîr ahlâk ve münafıkların sıfatı olarak vasıflandırmışsa da, sözünden dönenin, sözünde durmadığı için cezalanacağı maddi bir ceza koymamıştır.
Ancak burada sözünden dönmeyi gerektirecek bir zaruret varsa, o müstesnadır.
Buhari'de geçtiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-Iem şöyle buyurmuştur: «Münafığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan konuşur, vaadinde durmaz, emanete hıyanetlik eder.»
Abdullah bin Ömer (r.a.)'in vefatı yaklaşınca şöyle buyurmuştur: »Kureyş'ten bir adam için, filancaya gidiniz, ben ona kızım hakkında söz vermeye benzer bir lâf ettim. Allahu Teâlâ'ya üç nifak alametinden birisiyle kavuşmak istemem. Sizi şahid tutuyorum ki, kızımı o adamla evlendirdim.»
isteyen kişinin mehir olarak verdiklerini geri isteme hakkı vardır. Çünkü bunlar yapılacak evlenmeye karşılık verilmiştir. Evlenme akdi gerçekleşmeyince, mehri hak etmiş sayılmaz ve mehri sahibine iade etmesi vâcib olur. Çünkü bu, onun hâlis olarak hakkıdır.

Hediyelere gelince; bunlann hükmü hibenin hükmüdür. Sahih olan, karşılık olarak değil de yalnız teberru olarak verilen hibeden dönmenin caiz olmadığıdır. Çünkü kendisine hibe verilen kişi, hibe edilen malı aldığı zaman, onun mülküne girmiş olur. V» o maldan tasarruf etmesi caizdir. Hibe edenin vazgeçmesi, rızası obuadan hibe ettiği kişiden malı çekip almaktır ki, bu aklen de şer'an da bâtıldır. Eğer hibe eden, karşılık istemek ve karşılık görmek için hibe eder de hibe edilen karşılığı vermezse, hibe edenin hibesinden dönmesi caizdir. Bu durumda hibe edenin, hibe ettiği' şeyden dönme hakkı vardır. Çünkü yaptığı hibe, karşılık beklemek üzere yapılan hibedir. Evlilik akdi tamamlanmayınca hibe ettiği şeyden dönme hakkı doğmuş olur. Bu konuda esas olan şu rivayetlerdir:
Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve tbn Mâce'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kişinin verdiği hediyeden ve hibe ettiği maldan dönmesi helâl değildir. Ancak babanın çocuğuna verdiğinden dönmesi müstesnadır.»
Yine Tİrmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve îbn Mâce'nin tbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Hibe ettiği şeyden dönen, kusmuğuna dönen gibidir,» buyurmuştur.
Salim'in babasından, babasının da Rasûlüllah'tan rivayet ettiğine göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Hibe edilen mala, karşılık söz konusu olmadığı müddetçe, en lâyık olan kişi, hibe edilen şahıstır.»
Bu hadislerin mânasını, llâmü'l-Muvakkı'în kitabının yazan şu şekilde bir araya getirmiştir: «Karşılık istemek için değil de, teberru için,yapılan hibeden, hibe edenin vazgeçmesi helâl olmaz. Karşılık istemek ve karşılık görmek için yapılan hibeden ise, hibe edilen karşılığı vermediği müddetçe, hibe edenin dönme hakkı vardır. Rasûlüllah'in hadislerinin tümüyle âmel edilir. Hadisler birbirine karşı kullanılmaz.»

9.9.11. Fakmlerin Görüşleri

Bugün Mısır mahkemelerinde geçerli olan hüküm (*), Hanefi mezhebinin tatbikatıdır. Bu görüşe göre kız isteyen tarafın, verdi-

Mısır'da uygulanan hükümler. İlk olarak 13 eylül I933*te Şer'I Tanta mahkemesinin aldığı şu kararlardır:
1 — Kız isteyenin, mehir yerine saymadan vermiş olduğu eşyalar hediye sayılır.
2 — Hediye hükmen ve manen hibe gibidir.

ği hediyeler eğer değişmeye uğramadan mevcut iseler, geriye isteme hakkı vardır. Bilezik, yüzük, zincir ve benzeri şeyler eğer mevcut iseler verene geri iade edilirler. Şayet verilen eşyalar olduğu gibi durmuyorsa, meselâ kaybolmaları, satılmaları veya ilave edilerek değişmeleri veya verilen şey yiyecek maddesi ise, yenmeleri, veyahutta kumaş ise dikilmeleri hâlinde, veren için, hediye ettiği şeyleri veya bedellerim isteme hakkı yoktur.
Mâlikîler, bu konuda, kadın tarafının dönmesi veya erkek tarafının dönmesi durumlarım dikkate alarak şu açıklamayı yapmışlardır: «Eğer erkek tarafı dönerse, hediye olarak verdiklerini geriye alamaz. Şayet kız tarafı vazgeçerse erkek, verdiği hediyelerin tümünü alır. Hediyeler ister olduğu gibi kalmış olsunlar, isterse helak olsunlar, farketmez. Helak olmuşlarsa bedellerini alır. Ancak baştan şart koşulmuşsa ve âdetlerinde hediye geri vermek yoksa, o zaman bununla amel edilir.»
Şafiîlere göre ise; hediye ister bulunsun, isterse helak olsun iade edilir. Eğer hediyenin kendisi mevcutsa .olduğu gibi geri ve* rilir. Şayet helak, olmuşsa, kıymeti iade edilir. Bu görüş bizim kabul edebileceğimiz doğruya en yakın olan görüştür.
 EVLENME AKTi

Evlenmede hakiki rükün, iki tarafın nzası ve evlenme isteklerinin birbirine uygun düşmesidir. Karşılıklı nza ve irade uygunluğunun bulunması, dıştan gözlenemeyen, kalbe ait bir iş olduğu için, kalp ile dış görünüş arasında irtibat kurmak ve bu irtibatı isbat etmek üzere kalpdekine delâlet edecek bir tâbir bulmak gerekir. Bu tabirin de nikâh akdi yapan taraflar arasında geçerli olabilecek şekilde seçilmesi gerekir. Akid yapan taraflardan birisi-* nin evlilik bağım kurma isteğini ifade eden tâbiri «îcab» diye isim-, lendirilerek «bu tâbirle evlenmeyi gerekli kıldı» denir.
İkinci olarak; akid yapan diğer tarafın nza ve muvafakata de* lâlet eden cümlesine de «kabul» denir. Bundan dolayı fakihler, ev» lenmenin rükünleri «îcab ve kabül'dür» demişlerdir.
3 — Hibe, h-tşinin eline aldığı anda sahip olduğu bir akiddlr. Kendisine hibe edilen kişi, hibe edilen malda satmak, almak ve diğer muameleler gibi muamele yapabilir ve bu muamelesi geçerli olur.
4 — Hibe edilen malın, helâl olması veya harcanması, hibeden dönmeye manidir.
5 — Hibe eden, eğer mevcutsa, ancak hibe ettiği malın aynısını talep edebilir.
312

9.10.1. îcab ve Kabulün Şartlan

Nikâh akdi aşağıdaki şartlar oluşmadan tahakkuk etmez:
1 — Nikâh akdi yapanların mümeyyiz olmaları. Eğer taraf* Iardan biri deli veya temyiz kabiliyeti bulunmayacak derecede küçük ise nikah akdi bağlanmış olmaz.
2 — îcab ve kabul meclisinin bir olması: Şöyle ki; başka konuya ait bir sözle veya adet gereği yüz çevirerek ve başkasıyla meşgul olma sayılan bir hareketle icab ve kabulün arasının ayrılmaması gerekir. Kabulün îcabdan hemen sonra olması şart değildir. Oturum uzayıp kabul îcabdan sonra gecikir de, nikâhtan yüz çevirmeye delâlet eden bir şey sadır olmazsa, meclis bir tane sayılır.
Hanefî ve Şâfi'îlerin görüşü budur.
Muğnî kitabında şöyle geçmektedir: «Kabulün îcabdan sonra gecikerek vâki olması, meclis devam ettiği ve başka şeyle meşgul olunmadığı müddetçe sahihtir. Çünkü bu tip meclisin hükmü, sözleşmelerin hükmü gibidir. Ihtiyarîliğin bulunması, teslim almanın şart olması ve alımın gerçekleşmesi gibi durumlar, karşılıklı sözleşmelerde olduğu gibi nikâhta da geçerlidir. Şayet kabulden önce aynhrlarsa, îcab bâtıl olur. Bu durumda icabın anlamı kalmamış olur. Ayrılmakla, kabul edecek taraf, nikâhtan yüz çevirmiş, olduğundan kabul gerçekleşmemiş olur. Nikâhla ilgili konuşmayı keserek başka şeyle meşgul olmak da bunun gibidir. Çünkü başka şeyle meşgul olmak nikâh akdinden yüz çevirmek anlamına gelir.»
Ahmed'den rivayet olunduğuna göre; ona şöyle sorulmuştur: «Bir topluluk bir adamın yanma giderek ona «filancayı evlendir,» der de bunun üzerine adam; «Kızımı ona bin dirheme verdim,» derse, daha sonra bu topluluk kızı isteyenin yanma dönerek durumu haber verdiklerinde adam da «Kabul ettim» derse, bu nikâh caiz olur mu?» imam Ahmed; «Evet» diye cevap vermiştir.
Şâfi'îler, kabulün hemen olmasını şart koşarak, dediler ki: lcah> ve kabulün arası, velisinin, «Kizımı sana verdim» demesi üzerine, kızı isteyenin «Allah'ın ismiyle başlarım. Hamd O'nadır. Salât ve Selâm Allah'ın Rasûlü üzerine olsun», hutbesini okuması ile ayrıldıktan sonra, «Onu nikâhlamayı kabul ettim,» derse, bunda iki görüş vardır:
Birincisi; -ki bu Şeyh Ebû Hâmid el-tsfîrâyînî'nin görüşüdür-bu nikâh sahihtir. Çünkü hutbe, nikâh akdi için emredilmiştir. Onun için nikâhın sıhhatine mâni değildir. Cem edilerek kılman iki namaz arasındaki teyemmüme benzemektedir.

İkincisi; böyle bîr nikâh sahih olmaz. Çünkü îcab ve kabulün arası ayrılmıştır. Hutbeden başka şeyle ayrılması halinde akid sahih olmadığı gibi, hutbe ile ayrılmasında da akid sahih olmaz. Teyemmüm ise bundan farklıdır. Çünkü teyemmüm, iki namaz arasında emredilmiş, hutbe ise akidden önce emredilmiştir. îmam Malik ise, îcab ve kabul arasında yürümeyi ve kabulün gecikmesini caiz görmüştür, ihtilafın sebebi, «tarafların beraberce bir anda kabul etmeleri, nikâh akdinin şartından mıdır, yoksa değil midir?» meselesinden kaynaklanmaktadır.
Üçüncüsü; kabulün icâba muhalif olmasıdır. Ancak kabul kelimeleri îcâbdan daha güzel olursa o müstesnadır. Bu durumda muvafakatim daha fazla göstermiş olur. Meselâ îcâb tarafı; «Kızım, falancayı yüz Cüneyh mehirle sana nikahladım,* der, kabul eden de; «Onu ikiyüz Cüneyh'e kabul ettim,» derse, nikâh akdedil* miş olur. Çünkü kabul, icâb'dan daha iyi bir şekilde cereyan etmiştir.
Dördüncüsü; taraflardan her birileri, arada geçen konuşmalardan anlaşılanın, evlilik akdini gerçekleştirmek olduğunu birbirlerinden işitmiştir. Her ne kadar taraflar konuşmada geçen kelimelerin mânalarını tek tek anlamasalar da gaye ve niyetlere itibar edildiğinden bu caizdir.

9.10.2. Îcab ve Kabul Sözleri

Nikâh akdi taraflardan her birerlerinin anlayacağı bir dille ve nikâha yönelik sözlerle gerçekleşir. Şöyle ki; taraflardan çıkan sözlerin, kapalı veya şüphe ifade eden sözler yerine, evlenme isteğine delâlet eden tabirler olması gerekir.
Şeyhülislâm İbn Teymiye şöyle demiştir: «Nikâh, insanların nikâh sözü olarak kabul ettikleri herhangi bir sözle, hareketle veya herhangi bir lisanla bağlanır. Diğer bütün akidler de bunun gibi-* dir. Fakihler kabul tarafı için bu görüşe muvafakat ederek, nikâh sözlerinin hususi bir kelimeden türemesini şart koşmamışlardır. Bilakis kabui tarafının «Kabul ettim, muvafakat ettim, yerine getirdim, geçerli kıldım» gibi rıza ve muvafakata delâlet eden sözleriyle nikâh tahakkuk eder,*
icaba gelince; âlimler İcabın nikâh ve evlenme lâfızlanyla veya bunlardan türeyen kelimelerle sahih' olacağına ittifak etmişlerdir. Meselâ; «seni evlendirdim, seni' nikahladım.» gibi. Çünkü bu lâfızlar açık olarak maksada delâlet etmektedir.

Alimler bu lafızların dışında, hibe, satış, mülk olarak verme ve sadaka lâfızlanyla nikâhın gerçekleşmesinde ihtilâf etmişlerdir. Hanefîler, Sevri, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd ve Ebû Dâvûd bu nikâhı caiz görmüşlerdir. Çünkü nikâh niyetin muteber olduğu bir akiddir-Nikâhın sıhhati için belli bir lâfza itibar edilmez. Bilâkis kendisinden şer'î mâna anlaşıldığı zaman, üzerinde anlaştıkları herhangi bir lâfız muteberdir. Yani kullanılan kelimeyle, şer'î mânası arasında bir ortaklık varsa bu caizdir. Çünkü Nebi aleyhisselam, bir adamı bir kadınla evlendirerek adama; «Kur'ân'dan bildiğin karşılığında bu kadını sana temlik ettim,» buyurmuştur. (Hadisi Buhâri rivayet etmiştir.) Hibe lafzıyla RasûlüIIah (a.s.)'ın nikâhı gerçekleşince, bunun gibi ümmetinin nikâhı da hibe lafzıyla gerçekleşir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Ey Nebi. biz sana şunları helâl kıldık. Mehİrlerini verdiğin zevcelerini, bir de, mümin bir kadın kendini Nebî'ye h*be ederse.» (Ahzâb: 50).

Ayetteki hibe kelimesini, mecaz mânasını alarak tashih etmek mümkün olduğu için, kinaye sözlerle talâk vakî
olduğu gibi, hibe kelimesiyle de nikâh vakî olur.
Şafi'î, Ahmed, Sa'îd bin Müseyyeb ve Atâ'ya göre nikâh ancak evlenme ve nikâhla ilgili sözler ve bu sözlerden türeyen kelimelerle sahih olur. Bunların dışındaki temlik ve hibe sözleri nikâh anlamına gelmez. Çünkü bunlara göre şahadet nikâhta şarttır. Hibe lafzıyla akid yapılınca şahid bulunmadığından nikâh akdi gerçekleşmiş olmaz.

9.10.3. Arapçanın Dışında Bir Lisanla Nikâh

Eğer tarafların birisi veya ikisi de Arapçayı biliniyorlarsa, başka bir dille nikâh akdinin yapılabileceğine fakihler ittifak etmiş-lerdr. Arapçayı anlavip, Arapçayla akid yapmaları mümkün olduğu zaman başka dille nikanlanmalarında ise ihtilaf edilmiştir.
îbn Kudâme. Muğnî adii kitabında şöyle demiştir: «Arapça nikâh lâfzım söyleyebilene, başka dille nikâh sahih olmaz.» Şafi'î'nin iki görüşünden birisi de bu yöndedir.
Ebû Hanife'ye göre ise nikâh gerçekleşir. Çünkü bu kişi nikâha ait bir kelime kullanmıştır ki', bu ifadenin arapça olması caiz olduğu gibi, başka dilden karşılığını söylemek te caizdir.
Biz şunu söyleyebiliriz: «Nikahladım ve evlendirdim» sözlerini söyleyebildiği halde, helâl kıldım gibi lâfızlar kullanması sahih olmaz. Ama Arapçayı iyi bilmeyene kendi lisanıyla nikâh akdi yapması sahihtir. Çünkü bu kimse Arapça söylemekten aciz olduğu için, dilsiz gibî sayılır ve Arapça söylemek kendisinden sakıt olur. Ancak kendi dilinden söylediği sözlerin Arapça nikâh, lafızlarına uyması, hususi olarak o lafızları ifade etmesi gerekir. Arapçayı iyi bilmeyenin Arapça nikâh lafızlarını Öğrenmesi şartı da yoktur.
Ebû'I-Hattab şöyle demiştir: «Arapça nikâh kelimelerini öğrenmesi gerekir. Çünkü nikâhın Arapça olması şarttır. Arapçayi öğrenmeye kâdirse, «tekbir» lafzım ezberlediği gibi, nikâh lafızlarını da öğrenmesi gerekir.»
Birinci görüş olan Ebû Hanife'nin görüşü şu yöndedir: «Nikâh vacib olduğundan rükünlerini Arapça olarak öğrenmek gerekmez. Nikâh satış akdine benzer. Fakat «tekbîr» bunun gibi değildir. Taraflardan birisi Arapçayı iyi biliyorsa bilen taraf Arapça, diğer tara* da kendi lisanıyla söyler. Eğer taraflardan birisi diğerinin lisanını iyi anlayamazsa, karşı tarafın nikâhla ilgili sözlerini kendisine haber verecek iki lisanı iyi bilen güvenilir bîr kimseye ihtiyaç vardır.»
Bize göre gerçek şu ki, bu zor bir iştir. Halbuki Allah'ın dîni kolaydır. Daha Önce nikâhın hakiki rüknünün karşılıklı nza olduğu sözümüz geçmiştir. Icab ve kabul bu nzanm dış görüntüsü ve delilidir. îcab ve kabul vakî olunca, hangi lisanla söylenirse söylensin bu kâfi gelir.
îbn Teymiye şöyle demiştir: «Nikâh her ne kadar bir ibadet ise de, köle azad etmek ve sadaka vermek gibidir ki, Arapça veya Acemce diye herhangi bir dil bu konuda tâyin edilemez.»
Kaldı ki; Arap olmayan, o anda Arapça nikâh kelimelerini öğrense bile, kendi konuştuğu bir dil gibi, Arapça kelimelerden maksadın ne olduğunu iyice anlayamaz. Eğer, «diğer hitap çeşitlerinde, ihtiyaç olmadan Arapça dışında bir dille konuşmak mekruh olduğu gibi, nikâh akdinde de ihtiyaç obuadan Arapça'nın dışında bir dille söylemek mekruhtur,» denseydi bu doğru olurdu. Çünkü Malik, Ahmed ve Şafi'î'den yapılan rivayetlerde ihtiyaçsız Arapça'nın dışında hitap etme alışkanlığının mekruh olduğuna delâlet vardır.

9.10.4. Dilsizin Nikâhı

Satış akdinde olduğu gibi, eğer kadın tarafı anlarsa, dilsizin işaretiyle nikâhı sahih olur. Çünkü işaret, karşısındaki kişinin an* layacağı bir mâna taşır. Şayet kadın tarafı işaretten arılamazsa nikâh sahih olmaz. Çünkü akid iki şahıs arasındadır. Taraflardan her birilerinin, diğerinden çıkan söz ve işareti anlaması gerekir.

9.10.5. Huzurda Bulunmayanın Nikâhı

Taraflardan birinin huzurda bulunmayıp, nikâh akdinin yapılmasını isterse, karşı tarafa evlilik isteğini bildiren bir mektup veya bir elçi göndermesi gerekir. Diğer tarafın eğer kabul etme arzusu varsa, şahitler huzurunda yazılı kâğıdı onlara gösterir veya gelen elçinin haberini onlara işittirir. Ve nikâhı kabul ettiğine dair mecliste onları şahit tutar. Bu kabul o meclisle kayıtlı olarak muteber sayılır.

9.10.6. Akid Sığasının (Kipinin) Şartlan

Fakihler îcab ve kabul sığasının her ikisinin mazi (geçmiş zaman) veya, birinin mazi diğerinin muzâri (şimdiki zaman) sîgasıy-la olmasını şart koşmuşlardır.
Brincİye misâl; ilk akid yapan, «Kızımı sana nikahladım» der, karşı taraf da «kabul ettim,» der.
îkinciye misâl; ki2 isteyen, «Kızımı sana nikahlıyorum» der, karşı taraf da, «Kabul ettim» der. Alimler bu sığaları şart koştular. Çünkü taraflardan nzanm tahakkuk etmesi ve isteklerinin birbirine uygun düşmesi evlilik akdi için hakiki rûkun olup, «îcab ve Ka-bûVde geçtiği üzere, bu rızanın görüntüsü durumundadırlar. Öyleyse îcab ve kabulün akid zamanı, rızanın hasıl olduğuna ve gerçekleştiğine kesin olarak delâlet etmelidir. Şâri'in nikâh bağının kurulması için kullandığı sîga, mazi sîgasıdır. Çünkü mazi sığasının tarafların rızasına delâleti kesindir. Başka herhangi bir mânaya ihtimâli yoktur. Hâl ve istikbâle delâlet eden sîgalar bunun hilâfınadır. Bu sîgalar, konuşma zamanı, nzanm meydana geldiğine delâlet etmezler.
Meselâ birisi; «Kızımı sana nikahlıyorum» der, diğeri de «Kabul ederim» derse nikâh akdi gerçekleşmiş olmaz. Gelecekte evlenmeye söz vermek şimdisi için akid olamaz. Şayet kız isteyen taraf; «Kızım bana nikâhla», der, diğer taraf da «Onu sana nikahladım» derse, akid gerçekleşir. Çünkü «Bana nikâhla» sözü vekil tutma anlamına delâlet eder. Akid ise taraflardan birisinin veli olması halinde sahih olur.
İsteyen taraf; «Bana nikâhla» der, diğer taraf da «Kabul ettim» derse, bu ifade, birincinin ikinciye, vekil bıraktığı anlamını taşır. İkinci de, «Kabul ettim» sözüyle iki taraf adına akid yapmış olur.

9.10.7. Nikâh Akdini Kayıtlamadan Bitirmenin Şart Olduğu

Alimler nikâh akdinin bitirilmesini şart koşmuşlardır. Yani nikâhın, kendisiyle gerçekleştirildiği siganın herhangi bir kayıtla kayıtlanmadan, mutlak olması gerekir.
Meselâ, kişinin kızını isteyen; «Kızımı sana nikahladım» der, bunun üzerine kız isteyen de; «Kabul ettim», derse, bu aki'd tamamlanmış olur. Akidin şartları yerine getirildiği zaman nikâh sahih olup, nikâhın gerekleri kendisine lazım gelir. Şayet, akid sîgası bîr şarta bağlı olur veya gelecek bir zamana izafe edilir veya belli bir vakte yakın olur veya bir şartla beraber getirilirse bütün bu durumlarda nikâh akdi gerçekleşmemiş olur. Bunların açıklaması tek tek aşağıdadır.

9.10.7.1. Şarta Bağlı Siga Kullanmak

Bu akid sîgasmın İfade ettiği mânanın tahakkukunu, herhangi bir bağlama edalıyla, başka bir şeyin tahakkukuna bağlamaktır.
Meselâ, kız isteyenin; «Görev alabilirsem kızımı nikahladım,» demesi üzerine, kızın babası «Kabul ettim,» derse bu sığayla nikâh gerçekleşmez. Çünkü akdin olması, daha sonra olacak olan bir şeye bağlanmıştır. Bazen o şey gelecekte olmayabilir. Nikâh akdi ise o anda kadından istifade etmeye mâlik olmayı ifade eder. İstifade etme hükmü nikâhtan sonraya geciktirilemez. Görev alma şartı, konuşma esnasında mevcut değilken yok olan bir şeye nikâh akdini bağlamak ta yok sayılır. Bu .durumda nikâh mevcut olmamış olur. Amma nikâh akdi o anda gerçekleşecek bir işe bağlanmışsa, bu durumda nikâh sahih olur. Meselâ, kişi «Eğer kızının yaşı yirmi ise, o'nu nikahladım» der de bunun üzerine kızın babası; «Kabul ettim» der ve kızın yaşı da o anda yirmiyi doldurmuş olursa, nikâh gerçekleşir. Yine bunun gibi, kadın «Eğer babam razı olursa seninle evlenirim» derse, isteyen de «Kabul ettim» der, kızın babası da o mecliste bulunduğu halde buna razı gelirse, nikâh gerçekleşir. Çünkü bu durumdaki şarta bağlama şekil olarak mevcuttur. Gerçekte ise, akid için kullanılan sîga nikâhı tamamlayıcı bir sığadır.

9.10.7.2. Gelecek BİT Zamana îzaie Edüen Sîga Kulanmak

Kız isteyenin; «Kızını yarın veya bir ay sonra nikahladım», demesi halinde, kızın babası da; «Kabul ettim,»
derse bu sığayla nikâh akdi, ne o anda ne de izafe edilen zaman geldiğinde gerçekleşir.
Çünkü akdi geleceğe bağlamak, o anda nikâhtan faydalanmaya mâlik olmayı gerektiren nikâh akdine zıttır.

9.10.7.3. Belli Bir Vakitle Akd'İ Vakitlemeye Yakın Siga Kullanmak

Meselâ, bir ay, daha çok veya daha az bir müddet evlenmek gibi ki, böyle bir evlilik helâl değildir. Çünkü evlenmekten maksat, çocuk doğurarak onlarla beraber yaşamayı devam ettirmek, nesli korumak ve çocukları terbiye etmektir. Bunun için âlimler «Mut'a» ve «Tahlil» nikâhlarının bâtıl olduğuna hükmetmişlerdir. Çünkü mut'a nikâhı ile sadece belli bir vakit kadından faydalanma, tahlil nikâhı ile kadının ilk kocasına helâl olması kastedilmektedir. Bunların her ikisi hakkındaki görüşlerle ilgili açıklama aşağıdadır.
 MUTA NİKÂHI

Buna «muvakkat nikâh» veya «kesik nikâh» da denir. Mut'a nikâhı, kişinin, bir gün, bir hafta veya bir aylığına kadını nikahlaması demektir. Mut'a olarak isimlendirilmesindeki sebep, kişinin kadından faydalanması ve onunla belli bir vakte kadar birleşerek, lezzet almaya ulaşmasından dolayıdır.
Mut'a nikâhının haram olduğuna mezhep imamları ittifak ederek şöyle demişlerdir: «Mut'a nikâhı yapıldığı anda bâtıl olur. Bu görüşlerine şöylece delil getirdiler:

1 — Böyle bir evliliğe Kur'ân'da varid olan nikâh, talak iddet ve mirasla ilgili hükümler tâalluk etmez. Bu durumda mut'a nikâhı diğer bâtıl nikâhlar gibi bâtıldır.
2 — Hadis-İ Şerifler mut'a nikâhının haram olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuşlardır:
Saburet'ül-Cühenî'den rivayet olunduğuna göre; bu zat, Mekke' nin fethinde. Nebi aleyhisselam ile beraber gazada bulundu. Rasû-lüllah sallallahu aleyhi ve sellem, ashaba, kadınlara mut'a nikâhı yapmalarına izin verdi. Saburet'ül-Cühenî şöyle demiştir: «Rasû-lüllah sallallahu aleyhi ve sellera mut'a nikâhını haram edinceye kadar Mekke'den çıkmadı.»
tbn Mace'nin rivayet ettiği bir lâfızda, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem mu'tâyı haram kılarak şöyle buyurdu: «Ey însan-Iar, mut'a nikâhı için size izin vermiştim. Dikkat edin, Allahu Teâlâ mut'a nikâhını kıyamete kadar haram kılmıştır.»
Alî (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Hayber günü mut'a nikâhından ve ehli eşek etinden nehy etmiştir.
3 — Ömer (r.a.) hilâfet günlerinde minbere çıkarak mut'a'nın haram olduğunu bildirmiş, sahabeler de bunu kabul etmiştir. Eğer ■Ömer (r.a.) hata etseydi, sahabeler onun hatasını kabul edecek değillerdi.
4 — Hattabî şöyle demiştir: Mut'a nikâhının haram olması konusu bazı Şiiler müstesna, üzerinde icma edilen meselelerden sayılır. Şiilerin fıkhî kaidelerine göre Alî (ra.)'a muhalefet etmeye yönelmek bile sahih değildir. Oysa mut'a nikâhının neshedildiği, Alî (r.a.)'dan sahih olarak rivayet edilmiştir.
Beyhâkî'nin Ca'fer bin Muhammed'den rivayet ettiğine göre, Ca'fer'e mut'a hakkında soruldu da, o, «zinanın ta kendisidir,» dedi.
5 — Mut'a ile şehveti yerine getirme kastedilir. Neslin devamı ve evlâtların korunması kastedilmez. Halbuki bunlar evlilik için esas maksatlardır. Mut'a nikâhı ile kadından faydalanmaktan başka bir şey kastedilmediği için zinaya benzemektedir. Sonra mut'a nikâhı kadına zarar verir. Çünkü kadın ticaret malı gibi elden ele dolaşır. Mut'a nikâhı, kalacakları bir ev bulamayıp, terbiye edilmelerini ve edepli ulmalanni üzerine alacak bir kimse de bulamadıklarından çocuklara da zarar verir.
Bazı sahabe ve tabiîn'den rivayet olunduğuna göre mut'a nikâ-İu helâldir. Bu görüş Ibn Abbas'dan şöhret bulmuştur.
Tehzîb'üs-Sünen kitabında şöyle geçmektedir: «Ibn Abbas, mut'a -nikâhının mubah olduğuna, zaruret ve ihtiyaç halinde cevaz vermiş, mutlak olarak mubah olduğunu söylememiştir. Kendisine, çoğu insanların mut'a nikâhı yaptığı haberi ulaşınca bu görüşünden ■dönmüştür. Ibn Abbas ihtiyacı olmayana mut'a nikâhını haram sayardı.»
Hattabî söyle demiştir: Sâ'îd bin Cübeyr dedi ki: Ibn Abbas'a; «Ne yaptığını ve ne ile fetva verdiğini biliyor musun? Senin fetvanla halk başını alıp gitti ve şairler bu konuda şiirler söylediler,» dedim. Ibn Abbas; «Ne dediler?» diye sorunca, dedîm ki; «Şöyle dediler»:
«Bekâr olarak uzun müddet yaşayan adama dedim. Ey arkadaş, Ibn Abbas'm fetvası sana ulaşmadı mı? insanlar seferden dönünceye kadar konağında bulunan. Cana yakın, sempatik arkadaşın yanında bulunmasını istemez misin?.»
Bunun üzerine Ibn Abbas şöyle dedi: «tuna lillahi ve innâ İley-hi râciûn. Vallahi ben böyle fetva vermedim. Ve böyle olmasını istemedim. Ben Allahu Teâlâ'nın zor kalındığında ölü eti, kan ve domuz etini helâl kıldığı gibi, mut'a'yı helâl saydım. Mut'a nikâhının helâl saydması ölü eti, kan ve domuz etinin zor kalındığında helâl olması gibidir.*
Şiilerin Imâmiye kolu, mut'a nikâhının caiz olduğu görüşüne varmışlardır. Onlara göre mut'a'nın rükünleri şunlardır:
1) Siga: Mut'a nikâhı «Seni zevce olarak kabul ettim, seni nikahladım, seninle mut'a nikâhı yaptım,» lâfızlanyla gerçekleşir.
2) Zevce: Zevcenin müslüman veya ehli kitaptan olması şarttır, iffetli mümin kadınları seçmek müstehabdır. Zina eden kadınla mut'a yapmak ise mekruhtur.
3) Zaman: Mut'a nikâhında zaman şarttır. Zaman, bîr gün, bir ay ve bir sene gibi karşılıklı nza ile kararlaştırılır. Zaman tâyin etmek gerekir.
Imâmiyeye göre, şunlar mut'a nikâhının hükümlerindendir:
1) Zamanı zikretmekle beraber, zikri geçen mehri vermemekle akid bâtıl olur. Zaman zikretmeden mehri zikretmek nikâhı devamlı kılar.
2) Çocuk babaya aittir.
3) Mut'a nikâhı ile talak ve Han vâki olmaz.
4) Mut'a nikâhı İle taraflar arasında miras sabit olmaz.
5) Çocuk anne-babaya, anne-baba da çocuğa vâris olurlar.
6) Eğer kadın hayz görüyorsa, iki hayz müddeti dolduğu zaman iddeti tamamlanır. Eğer hayz görmüyorsa îddet müddeti kırk-beş gündür.

9.11.1. Şevkâni'nln İncelemesi

Şevkânî şöyîe demiştir: Her hâl üzere biz, Şâri'den bize ulasan haberlerle ibadet ederiz. Mut'a konusunda Şâri'den ebedi haramlık sahih olarak varid olmuştur. Sahabeden bir grubun buna muhalefet etmesi, eheâl haramhk deliline tesir etmez ve onların görüşleriyle amel etmek için de bir mazeret sayılmaz. Sahabenin çoğunluğu haram olduğunu hıfzetmiş ve bununla amel ederek, bize rivayet etmişken bu nasıl olur?.
Hatta Ibn Mâce'nin sahih bir senetle tahric ettiği hadîse göre îbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi' ve sellem üç defa mut'a için bize izin verdi. Sonra ise mut'a'yı haram kıldı. Vallahi Rasûlüllah mu'tayı haram kıldıktan sonra iffetli bir kimsenin muta yaptığını Öğrendiğimizde onu taşla recmederdİk.»
Ebû Hüreyre (r.a.)'m Nebi aleyhisselam'dan rivayet ettiği hadisle şöyle demiştir: «Talâk İddet ve miras, mut'a nikâhını kaldırmıştır.» (Hadîsi Dârekutnî tahric etmiş ve Hafız hasen saymıştır. Hadisin senedinde Muemmel bin İsmail'in bulunması, hasen olmasına mâni değildir. Çünkü «hasenli ğayrihi»nin vasıflarından sayılan, kendisini kuvvetlendiren başka şahidler ona ilave edilince bu zat hakkındaki İhtilaflar hadisi hasen olmaktan çıkarmaz.)
«Mut'a'mn helâl olduğuna dair icma' vardır. Üzerinde icmâ' edilen ise kati hüküm ifade eder. Haram olduğu ihtilaflıdır. İhtilaflı konular zannîdir. Zannî delil ise, kât'î delile nesh edemez,» sözüne gelince; bu söze şöyle cevap verilir:
Evvelâ «mut'a'mn kât'î olduğu ve zannî delilin onu nesh ede-.meyeceği» iddiasını reddederek soruyoruz: Deliliniz nedir? Bu görüşün sadece çoğunluğun görüşü olması, mut'a'mn harara olduğunu söyleyeni ikna etmez. Bu iddiayı ortaya atandan, müslümanla-nn icmâ'ı olduğuna dair akli ve nakli delil istenir.
İkinci olarak; zanni delille, mut'a'mn nesh edilmesine gelince: Zannî delil mut'a'mn devam etmesini nesh etmiştir. Hâlbuki mut'a' rcın devam etmesi konusu zannîdir. Kat'î değildir.
İbn Abbas. İbn Mes'ûd, Übey bin Ka"b ve Sa'îd bin Cübeyr'in «Femâ'stemta'tüm bihî minhünne ilâ ecelin miisemmâ: Belli bir zamana kadar, kadınlardan faydalanmanıza mukabil» (*) şeklindeki kırâetlerine gelince, tevatür şartını koşanlarca bu kırâet Kur'ân'dan değildir. Karan diye rivayet edildiği için hadis de değildir. Bu rivayet ancak K.ur'ân'1 tefsir mahiyetinde olur ki; bu da hüccet sayılmaz.
Tevatürü şart koşmayanlara gelince; Usûl kitaplarında geçtiği üzere, zanni hadisin, zannî Kur'ân'ı nesh etmesine bir mâni yoktur.

9.11-2. Kocanın Niyetinde Boşamak Olduğu Halde Kadınla Nikâh Akdi Yapması

Alimler, niyetinde bir zaman sonra veya ikamet ettiği ülkede ihtiyacı bittikten sonra kadını boşamak olduğu halde vakit şart koşmadan bir kadını nikahlamanın caiz olduğuna ittifak etmişlerdir.
Evzâî bu görüşe muhalefet ederek bu tür nikâhı mut'a nikâhı saymıştır.
(•) Nisa süresinin 23. ayeti ise şöyledir: «Femâ'stemta'tüm blfal nün-faiinne fe-âtühünne ücûrahiinne faridaten: O halde onlardan ne kadar ya-rariandımzsa, ona Karşılık kesilen ücretlerini bir hak olarak verin.»
Şeyh Reşid Rıza, Mcnâr tefsirinde bu meseleye >orum gettirs-rek şöyle dedi: «Selef ve halef ulemasının mut'a nikâhının Smnsşn. olması hakkında şiddetli davranmaları, boşama niyetiyle yapjib™, m-kâhm da haram olmasını gerektirir. Fakîhler, her ne kadar «Laam,, aki'd sığasında vakit şart koşmadığı halde, belli bir vakit için e*fem-meye niyet ederse nikâh akdi sahih olur,» demiş olsalar da ırcateâBB caiz değildir. Talak niyetiyle evlenme akdi yapması bir aldaüsuEfc ¥£ hile sayılır. Böyle bir akdin, erkekle kadın veya kadının velisi masında karşılıklı rıza île belli bir vakit şart koşularak yapılan tân daha çok bâtıl obuası gerekir. Böyle bir nikâh beşerî hagiaanina en büyüğü olan nikâh bağını ifsad etmek ve gözü başkasında «tem erkek ve kadınlar arasındaki şehvet pazarlarına ve bu pazaîdlanrik işlenen çirkinliklere dalmayı doğurur. Akid yapılırken niyetinde boşamak olduğunu kadına bildirmemesi, arada buğz ve düşmsmÜBJta bulunmasına ve evlenmek isteyen doğru insanlara güvenin kaçfonî-ması gibi başka bir çok fesatlar doğuran bir aldatma ve kandknnEa-ca sayılır. Halbuki hakiki evlenme, eşlerin birbirlerini kamnnnost, birbirlerine samimi davranması, müslüman aileler gibi iyi bir aüb yuvası kurmakta birbirlerine yardımcı olmaları demektir.»
 HÜLLE NİKÂHI

Hülle nikâhı üç talakla boşanan kadınla iddeti bittikten sonmrat evlenmek veya kadına dahil olduktan sonra ilk kocasına hd&I efl-sun diye onu boşamaktır. Bu çeşit nikâh en büyük günah re çirikünn işlerden birisidir. Allah bunu haram kılmış ve yapanı îâoöJbnmiiş-tir.
Ebû Hüreyre (ra.)'dan rivayet olunduğuna göre Rasüîültslh saB-lallahu aleyhi ve sellem «Hülle yapana ve kendisi için yapılan Allah lanet etsin» buyurmuştur. (Hadisi Ahmed, hasan bir seaeadb ıiî-vayet etmiştir.)
Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre» db-miştir ki; «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, hülle yapansa we kendisi için yapılana lanet etmiştir.» (Hadîsi Tirmizî rivayet ettmöş ve 'hasen sahihtir', demiştir.) Bu hadis Nebi aleyhisselâm'dam Mr-kaç şekilde rivayet olunmuştur, içlerinde Ömer bin Hattab, (temam bin Affan. Abdullah bin Ömer ve diğerlerinin Üe bulunduğa Bfe&â aleyhîsselâm'ın ashabından ilim ehli bu hadisle amel Tabiînden fâkihlerin görüşü de budur.
"Ukbe bin Âmir (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre llsallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Dikkat edin, sîze cnofeneteı* alınmış tekeyi haber vereyim mi?» Ashab; «Evet ya Rasûlüllah», dediler. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, «İşte o hûlleci-dir. Allah, hûlleciye de kendisi için hülle yapılana da lanet etsin.» buyurdu. (Hadisi îbn Mâce ve Hâkim rivayet etmiştir. Ebû Zurâe 'e Ebu Hatim hadîsi mürsel olarak illetlendirmiş, Buharî ise hadisi münker saymıştır. Hadisin ravilerinde Yahya bin Osman vardır 'd, bu adam hadis yönünden zayıf bir kişidir.)

îbn Abbas (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; Rasûlüllah sal-lallahu aleyhi ve sellem'e hülle yapan hakkında soruldu da Rasûlüllah saİIallahu aleyhi ve sellem: «Hayır hîle yapmak ve Allah'ın ■ kitabım alaya almak yoktur. Kadının balçığından tadıncaya kadar rağbetle yapılan nikâh vardır.» (Hadisi Ebû İshak Cüzcânî rivayet etmiştir.)
Ömer (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki; «Bana hülle yaparak veya kendisi için hülle yaptırarak getirilen kişiye recm* den başka bir şey yapmam.» Ömer'in oğluna bu konu hakkında sorulunca; «îkisî de zinacıdır,» diye cevap vermiştir. (Bu rivayeti Ibnü'l-Münzir, Îbn Ebî Şeybe ve Abdurrezzak yapmışlardır.)
Bir adam îbn Ömer'e; «Kocasına helâl olsun diye nikahladığım kadın hakkında ne dersin?» diye sordu, tbn Ömer «Hayır, ancak rağbetle yapılan nikâh vardır. Beğenirsen saklarsın, beğenmezsen ayrılırsın. Biz bu tür nikâhı Rasûlüllah, zamanında, metres hayatı sayardık.» îbn Ömer devamla demiştir ki: «Hülle nikâhı yaptıkları bilindiği müddetçe, yirmi sene beraber kalsalar yine de zina yapmaya devam etmiş olurlar.»

9.12.1. Hülle Nikâhının Hükmü

Bu deliller bu tür nikâhın bâtü olup, sahih olmadığını açık olarak ifade etmektedir. Çünkü lanet, ancak Şeriat'te
caiz olmayan bir iş için yapılır. Dinde caiz olmayan böyle bir muamele, kadını birinci' kocası için helâl kılamaz. Akid yapılırken maksat hûllr yapmak olduğu müddetçe, hülle şart koşulmasa bile, niyet ve maksat na-zar-i itibara alınır.
îbn Kayyım şöyle demiştir: «Sözle, anlaşmayla ve kastederek hülleyi şart koşmak arasında, Medine ehli ile hadis ehli ve fakihle-rine göre bir fark yoktur. Onlara göre akidlerde, maksad muteberdir. Ameller nîyyetlere göredir. Akid yapan tarafların girişim yaparak üzerinde muvafakat yaptıkları hülle şartı onlara göre söylenmiş gibidir. Lâfızların bizzat kendilerine değil bilâkis mânaya delâletlerine itibar edilir. Mâna ve maksatlar belli olunca lâfızlara itibar yoktur. Çünkü lâfızlar birer araçtır. Bu durumda lâfızların gayesi tahakkuk etmiş, üzerine hükümler gerekli olmuştur.
Belli bir vakit kastederek yapılan bu nikâhta, kadının birinci zevç için helâl olduğu nasıl söylenebilir. Halbuki böyle bir nikâhta beraberce devamlı yaşama gayesi ve neslin devamı, evlât terbiyesi evliliğin meşru kılındığı diğer maksatlar bulunmamaktadır. Bu görünüşteki bir nikâh, Allah'ın dinde meşru kılmadığı ve hiç bir kimseye helâl saymadığı yalan ve aldatmadır. Bu nikâhta hiç bir kimseye gizli kalmadığı üzere pek çok zarar ve fesad vardır.
îbn Teymiye şöyle demiştir: «AllaYın dini, tekelerden bir teke olarak istiare edilecek şekilde, herhangi bir ferci haram kılmaktan .pâk ve münezzehtir. Bu kişi nikâha rağbet etmeyip yakın bir akrabalık kurmak istemiyor ve kadınla beraber kalmayı asla kabul etmiyor. Sadece kadınla birleşerek birinci kocaya onu helâl kılıyor. Bu ise Rasûlüllah saİIallahu aleyhi ve sellem'in ashabının isimlendirdiği gibi fücur ve zinadır. Sonra haram, nasıl helâl olur. Pis olan şey, nasıl temiz olur? Necis, nasıl iyi olabilir? Bu mesele, Allah'm; kalbini İslâm'a açtığı ve kalbini imanla doldurduğu kişiye gizli ol-madrğı üzere böyle bir nikâh Özellikle şeriatlerin en faziletlisi olan İslâm'a ve diğer nebilerin getirdikleri şeriâtlere aykın olduğu gibi, akıllı bir insanın dahi kabul etmeyeceği çirkinliklerin en çirkinidir. İşte hak olan budur. Mâlik, Ahmed, Sevrî, Zahir ehli, içlerinde Hasan, Nehâ'î, Katâde, Leys ve îbn Mübarek'in de bulunduğu diğer fakihler de bu görüşü benimsemişlerdir. Diğerleri ise akidde hülle şart koşulmadığı müddetçe bu nikâhı caiz görmüşler, «Çünkü hüküm, zahire göredir; maksad ve iç yapıya göre değildir. Akidlerde niyyet muteber değildir,» demişlerdir.
Şafi'î şöyle demiştir: «Nikâhı fasid olan hûlleci, birinci zevceye helâl olsun diye evlenen, sonradan onu boşayanın nikâhıdır. Şayet akidde boşanmayı *art koşmazsa, bunun akdi sahihtir.»
Ebü Hanife ve Zûfer şöyle demişlerdir: «Akid yapılırken, birinci kocaya helâl olması için nikâh yaptığım açıklayarak şart koşarsa bu kadın birinci kocasına helâl olur, fakat mekruhtur. Çünkü evlilik akdi, fasid bir şartla bâtıl olmaz. İkinci koca öldükten veya boşandıktan sonra i'ddeti bittiğinde birinci kocaya helâl olur.»
İmam Ebû Yusuf'a göre bu fasid bir akiddir. Çünkü muvakkat bir nikâhtır. İmam Muhammed ise ikinci akdin sahih olup birinciye helâl olmadığı görüşündedir.

9J22, Birinci Koca İçin, Boşanan Kadının Helâl Olduğu Evlilik

Kişi karısını uç talâkla boşadığı zaman, diğer bir kocayla hûl-fle .yapmayarak sahih bir evlilikle nikâh yapıp iddeti' bittikten son-sa asseninceye kadar birinci kocaya dönmesi helâl olmaz, ikinci ikaca rağbetle kadınla evlenirse ve birbirlerinin balçığından tadın-orya kadar cîmâ yaptıktan sonra boşanma veya ölüm sebebiyle aytacım Batsa iddeti bittikten sonra birinci kocaya helâl olur.
, Müslim, Şâfi'î ve Ahmed'in, Âişe (r.a.)'den rivayet et- göre; Rİfâ'at'el-Kurazi'nin kansı Rasûlüllah sallallahu seJlem'e gelerek; «Ben Rifâ'a'nm kansı idim. Beni talâk-i boşadı. Ben de ondan sonra Abdurrahman bin Zübeyr'Ie ev-. Ama onun erkekliğini elbisenin saçağı gibi buldum,» dedi. Boanaam üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Rifâ'a'ya Sal mi istiyorsun?» diye sordu. «Evet», deyince, Rasûlüllah aleyhi ve sellem; «Hayır, sen onun balçığından, o da senin dan tatmadıkça dönemezsin,» buyurdular. (Balcağızm-süam satmak; cünâ'dan kinayedir.)
Bu konuda, ha idî ve guslü gerektiren sünnet mahallerinin ka- kâfidir. Eu mesele hakkmda şu ayet-i kerime nazil olmuş-
koca. karısını ikinci boşamasından sonra bir kere daha a, bundan sonra kadın başka bir erkeğe nikâhlanmadıkçafeaeasusa helâl olmaz.» (Bakar: 230).nidan, dolayı, ikinci kocadan boşanan kadının, birinciyle heCikaası için şu şartlar gerekir:
1) ikinci koca ile yaptığı evliliğin sahih bir evlilik olması.
2) İkinci nikâhın arzu ve istekle olması,
3} Akid yapıldıktan sonra hakiki olarak cinsel yakınlıkta bu-i ve koca, kadının, kadın da kocanın balcağızından tatmaları.

9.123. Başka Bir Kocayla Evlenme Şartının Hikmeti

Müfessirler ve âlimler, bunun hikmeti hakkında şöyle demişlerden: «Kişi, karısını üç talakla boşadıktan sonra başka bir koca ile «dîamieden kendisine helâl olmayacağını bildiği zaman kendini far Çünkü karısının başka koca ile evlenmesi, kişinin izzet-i ia ve kıskançlığının engelleyeceği ve razı olamayacağı işler-. özellikle ikinci koca, kendisine düşman olan veya kendisiy mnümakaşa eden bir tip ise, bu duygu daha da belirgin hale gelir.»
Menâr tefsirinin yazan, tefsirine şunu da ilâve etmiştir: «Hanımını boşayan, daha sonra ona ihtiyacı olduğunu hisseder de, boşandığına pişman olarak dönerse ve bundan sonra tekrar kadınla geçimsizlik yaparak boşarsa, sonra kadından ayn kalamayacağı fikrini tercih ederek ikinci defa kadına dönerse, bu durumda kendisi için kadını İyice deneme tamam olmuş olur. Çünkü ilk boşama, tam görmeden ve kadına olan ihtiyacın ölçüsünü tam bilmeden gerçekleşmiştir, îkincî talak ise, bunun gibi değildir. Çünkü ikincisi, ilk boşamadan pişmanlık duyup hata yaptığım anladıktan sonra vâki olmuştur. Bunun için deneme tam olarak gerçekleşmiştir, deriz. Birinci talaktan sonra kadına dönmesî, boşamak yerine onu tutmayı tercih ettiğini gösterir. Tam bir denemeyle seçim yaparak, tekrar boşaman tercih etmeye dönmesi uzak bir ihtimâldir. Bu durumda boşamaya döner de üçüncü defa boşarsa, akh ve terbiyesinin noksan olduğu ortaya çıkar. Bu kişinin istediği gibi hareket ederek, dilediği zamarî eliyle kadını atmak, nefsi isterse dilediği zamanda ona dönmek hakkı yoktur. Bilâkis kadının ondan aynlması ve kadının işlerini onun etinden kurtarmak hikmetten sayılır. Çünkü artık bunların, Allah'ın emirlerini yerine getireceklerine ve geçinebileceklerine dair güven bulunmadığı anlaşılmıştır. Bundan sonra başka bir- kocayla istekli olarak evlenir de bu koca onu boşar veya ölürse, sonra kadında birinci kocasına karşı istek bulunup, birinci kocası da onun daha önce başkasının kansı olduğunu bildiği halde, onunla evlenmek ister ve bu durumda kadın da ona dönmeye razı olursa, beraberce geçinebileceklerine ve Allah'uı emirlerini yerine getireceklerine dair ümit iyice kuvvetlenmiş olur ki, id-detten sonra bu kadın eski kocasma helâl olur.»
 ŞARTA BAĞLI AKİD

Evlilik akdi şarta bağlı olursa; bu şart ya akdin gereklerinden olur, ya da akde zıt olur, veya bu şart kadına faydası olan bir şart olur veya Şâirin nehyetmiş olduğu bir şart olur. Bu hallerden her birerleri İçin hususi hükümler vardır ki, onlan aşağıda özetliyoruz:

Uyulması Gereken Şartlar

Uyulması gereken şartlar akdin icab ve maksatlarından olup, iyi geçim, kadınsa iyi bakmak, onu giydirmek ve iskân ettirmek gibi, Allah ve Rasûlünün hükümlerine karşı olmayı içermeyen şartlardır. Erkek, kadın haklarında herhangi bir kusur yapmaz. BaşkaIannın hanımlarına yaptığı gibi karısının nafakasını verir. Kadın da kocasının izni olmadan bir yere gitmez, geçimsizlik yapmaz, ko-casnın izni olmadan oruç tutmaz, izni olmadan başkasının evine girmesine müsaade etmez, rızası olmadan malından tasarruf etmez ve benzeri hususlar gibi.

Uyulması Gerekmeyen Şartlar

Akdİn sahih olmasıyla beraber uyulması gerekmeyen şartlardan bazıları şunlardır:
Mesela, nafaka ve cinsel münasebeti kesmek şartı veya mehir vermeyeceğine dair şart koşması, kadından ayn yaşayacağını söylemesi veya kadının kendisine bakmasını, kendisine birşey vermesini veya yanında sadece haftada bir gece kalacağını veya gece değil de, gündüz yanında kalacağını şart koşması gibi. Bütün bu şartlar bizzat bâtıldır. Çünkü nikâh akdine zıttırlar. Akidde önce koşulan bu şartlar, akidle vacip olacak olan haklan düşürmeye yönelik olduğundan böyle bir akid sahih olmaz.
Mesela; satıştan önce, Şuf'a hakkına sahip olan komşunun, Şuf'a hakkım düşürmesi gibi. Ancak akdin kendisi sahihtir. Çünkü bu şartlar akde ilâve edilen mânalara ait olup bunları zikretmek şart olmadığı gibi, bunları bilmemek te zarar vermez. Meselâ; meh-rin kadın tarafından bilinmesiyle evlilik sahih olduğu için akde haram bir mehir şart koşulduğunda böyle fasid bir şartla akdin gerçekleşmesi caizdir.

9.133. Nikâhta Kadın İçin Faydalı Olan Şartlar

Kadına faydası olacak şartlardan bazıları şunlardır; Meselâ, çalışmak için onu evinden ve ülkesinden dışarıya götürmemesi, onunla rahatsız olacağı bir yolculuğa çıkmaması, üzerine başka bir kadınla evlenmemesi ve benzeri şartlar gibi.
Alimlerden bazıları şartlı nikahın sahih olup, şartların geçersiz olduğu ve şartlara vefa göstermek gerekmediği görüşündedirler.
Bazıları ise, «Kadın için şart koşulan şeylere vefa göstermek gerekir. Şayet vefa göstermezse nikâh bozulur,» demişlerdir.
Birinci görüş, Ebû Hanife, ŞâfiT ve ilim ehlinden çoklarının görüşüdür. Bu görüşlerine aşağıdaki rivayetlerle delil getirdiler:

1) Rasûlüllah sallalJahu aleyhi ve sellem; «Müslümanlar şart' lanna vefa göstermelidirler. Ancak haramı helâl, veya helâli haram yapan şart müstesnadır.» buyurmuştur. «Bu koşulan şartlar ise, evlenmek, yolculuk yapmak, ülkesinden dışan çıkmak gibi helâl olan şeyleri haram kılmaktır.» demişlerdir.
2) Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Allah'ın kitabında olmayan bir şart yüz defa da koşulsa bâtıldır.» buyurmuştur. Bu şartar Allah'ın Kitab'inda yoktur. Çünkü, Şer-i Şerif bu şartlan gerekli kılmıyor.
3) Yine bu görüşün sahipleri demişlerdir ki; «Bu şartlar akdin maslahatından ve gereklerinden değildir.»
îkinci görüş; Ömer bin Hattab, Sa'd bin Ebî Vakkas, Muavi-ye, Amr Ibnü'1-As, Ömer bin Abdülaziz, Câbir bin Zeyd, Tâvûs, Ev-zâ'î, tshak ve Hanbelilerin görüşüdür. Bu görüşün sahipleri aşağıdaki delilleri getirmişlerdir:
1) Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Ey iman edenler, verdiğiniz sözleri yerine getiriniz.» (Maide: 1).
2) Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar,» buyurmuştur.
3) Buhari, Müslim ve diğerlerinin, Ukbe bin Âmir (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: îlk önce yerine getirilmesi icab eden şart, kadınları onunla kendinize helâl kıldığınız şarttır.
4) Esrem'in senediyle rivayet ettiğine göre; «Bir adam bir kadını nikahlayarak evinde kalmasını şart koştu, daha sonra kadım başka bir yere nakletmek istedi. Bunun üzerine münakaşa ederek Ömer bin Hattab'a gittiler. Ömer (r.a.) «Hakların sının, şartların koşulduğu zamandır,» diyerek, kadının koştuğu şartı isteme hakkı olduğunu belirtti.
- 5) Bunlar kadın için faydası ve maksadı olan şartlardır. Bu şartlar, evlenmekteki maksada mâni olmayıp, yerine getirilmesi lazım olur. Meselâ mehrin artırılacağını şart koşmak gibi.
İbn Kudâme, bu görüşü tercih edip, birinci görüşü zayıf bularak demiştir ki: «Sahabeden bize kadar adı geçenlerin sözlerine, kendi asırlarında muhalif olanı bilmiyoruz.»
Böylece sahabenin görüşü icma olmuş oldu. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in; «Allah'ın kitabında olmayan her şart batıldır.» hadisi' bu şartı kapsamaz. Çünkü buradaki şart meşrudur. Meşru olduğu üzerine ihtilaf olmakla beraber, meşru olduğuna delâlet eden rivayetler bize zikrolunmuştur. Meşru olmadığını iddia edenin delil getirmesi gerekir.

«Bu şart, helâli harara kılar» sözüne gelince; biz deriz ki: «Helâli haram kılmaz. Şüphesiz kadın için şart yerine getirilmezse akdi bozma muhayyerliği vardır.»
«Bu şartlar akdin maslahatından değildir» sözüne gelince; deri-, ki: «Bunu da kabul edemeyiz. Şüphesiz bu şart kadının masla-hatındandır. Akid yapanm maslahatından olan bir şey, akdin maslahatından sayılır.»
îbn Rüşd şöyle demiştir: «İhtilafların sebebi umumî delilin, hususi delile karşı olmasındandır. Umumî delil Âişcnin rivayet ettiği şu hadistir. Nebî aleyhisselam, cemaate okuduğu bir hutbesinde, «Allah'ın Kitabında olmayan her şart, yüz defa da koşulsa bâtıldır.» buyurmuştur. Hususî delil ise Ukbe bin Âmir'in rivayet ettiği hadistir ki, Nebî aleyhisselam; «ilk önce yerine getirilmesi icab eden şart, kadınları kendinize, kendisiyle helâl kıldığınız şarttır.» buyurmuştur. (Bu iki hadis de sahih olup, Buhari. ve Müslim rivayet etmişdir.) Ancak usûlcülere göre meşhur olan, hususi delili umuma tercih ederek hüküm vermektir ki, bu da şartın lüzumudur.
îbn Teymiye şöyle demiştir: «Akılların gösterdiği hedefler, akidlere girdiğinde görülecektir ki, bastan savmak ve kıymet vermemek mümkün olmayan ve gerçek maksadı ortaya koyan iyi bir sonuç ortaya çıkar. Meselâ İvazlı (karşılık) yapılan akidlerde müddet konması, bazı yerlerde malın değerinin belli paralarla ödenmesi, satılan malda belli vasıflar aranması, eşlerden birisinin diğerine bir iş ve sanatı şart koşması gibi. Bazen bu şartlar, mutlak yapılan akdin ifade etmediğini ifade eder, bilakis mutlak akde muhalif bile olur.

9.13.4. Şârİ'İn NehyetÜği Şartlar

Şâri'in nehyettiği ve yerine getirilmesini haram kıldığı şartlardan birisi kadının nikâh esnasında evleneceği adama, karısını boşamasını şart koşmasıdır.
Ebû Hûreyre (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselam, kişiyi müslüman kardeşinin yaptığı dünürlük üzerine dünürlük yapmaktan ve yaptığı satış üzerine satış yapmaktan nehyetmiş ve şöyle buyurmuştur: «Evlenecek kadın da, başka bir kadının ka-bmdakini yahut tabağmdakini boşaltmak için, onun boşanmasını istemesin. Şüphesiz nzkı Allah'a aittir.» (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmişdir.)
Yine Buhari ve Müslim'in ittifak ettiği bir rivayete göre, Nebî aleyhisselam, kadının, müslüman kardeşinin boşanmasını şart keş-masını nehyetmiştir.
Abdullah bin Amr (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, Rasûlül-Iah sallalahu aleyhi ve sellero şöyle buyurmuştur: «Bir kadını bo-şayarak, başka bir kadını nikahlamak helâl değildir.» (Hadisi Ah-med rivayet etmiştir.)
Bu nehiy, nehyedilen şeyin fasid olmasını gerektirir. Çünkü ka-dm, bu kişiye, akdini bozmasını, kendi hakkını ve karısının hakkmı iptal etmesini şart koşmaktadır ki, satışını bozmasını şart koşması gibi, bu da sahih olmaz. Denirse ki; «Bu nikâh şekliyle, üzerine evlenmeyeceğine dair şart koşulan nikâh arasında ne fark vardır? Hatta bunu sahih kabul ettiniz ve kumasını boşama şartını ise batıl saydınız?»
İbn Kayyım bu soruya şöyle cevap vermiştir: «Dendi ki; aralarındaki farka gelince; karısını boşamasını istemekte, ona zarar vermek, kalbini kırmak, evini harap etmek, düşmanlarını sevindir mek vardır. Nikâh akdinde, evlenmemesini şart koşmasnda i'se bu gibi durumlar yoktur. Şer'î delil bunların arasım ayırmıştır. Birini diğerine kıyas etmek fasiddir.

9.133. Şarta Yakın, Sahih Olmayan Evlenme Şekillerinden Birisi de Değİş-Tokuz Yoluyla Yapılan Mehİrsiz

Evlenmedir
Bu nikâh şekli, iki kişinin, velisi bulundukları kızları trampa yoluyla evlendirmeleri ve aralarında mehir tayin etmemeleridir.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem. bu eviliği nehyederek; «tsâm'da değis-tokuş yoluyla evlenme yoktur,» buyurmuştur. (Hadisi Müslim, İbn Ömer'den, îbn Mâce'de Enes bin Mâlik'den rivayet etmiştir. Zevâİd kitabında yazan şöyle demektedir: «Hadisin isnadı sahih, ravileri sikadandır. Hadis İçin sahih şahitler vardır. Tirmizî hadisi, îmrân bin Husayn hadisinden rivayet ederek, 'hadis, hasen, sahihtir' demiştir.»)
îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, «Rasûlüllah Şigâr yoluyla nikâh yapmaktan nehyetmiştir.» Şİğâr: Aralarında mehir olmamak üzere, bir kimsenin diğerine, «sen kızım benim oğiuma, ben de kızımı senin oğluna vereyim; yahut bana kızkardeşini ver, ben de sana kızkardeşimi vereyim,» şeklinde demeleridir.

9.13.5.1. Bu Konuda Alimlerin Görüşleri

Alimlerin çoğunluğu bu iki hadisle deli! getirerek, Şiğâr Nikâ-hı'nın asla gerçekleşmeyip batıl olduğunu söylemişlerdir.
Ebû Hanit'e ise sahih olduğu, görüşüne vararak şöyle demiştir: «Kızlardan her birerleri için kocalarına mehr-î misil gerekir. Her ikisi de, mehir olarak isimlendirilmesi mümkün olmayanı, mehir olarak isimlendirmişlerdir. Çünkü, kadını, kadın mukabili vermek mal olmayıp mehir yerine geçmez. Nikâhtaki fâsidlik, mehir yönün-dendir. Mehir ise akdin fâsid olmasını gerektirmez. Nitekim mehir olarak, içki ve domuz eti konarak nikâh yapılsa, nikâh fâsid olmaz, mehr-î misil gerekir.»

9.13.5.2. Trampa Nikâhın Nehyedilmesinin Hikmeti

Âlimler, nehyih illetinde ihtilaf etmişler, bazıları; «Sen Tn^ım oğluma verinceye kadar, benim kızımın, senin oğlunla nikâhı gerçekleşmez,» der gibi bir şarta tevkif edildiği veya bağlı kılındığı için bu tip nikâh nehyedilmiştir.» demiş, bazıları ise; «Nehyin sebebi, nikâhta ortaklık yaparak, taraflardan herbirinin nikâhının diğeri için mehir kılınmasıdır,» demişlerdir.
Çünkü veli, elinin altmdakinin nikâhım karşı tarafa vererek, karşılığında karşı taraftakinin nikâhını almıştır ki, bu durumda kadın bu nikâhtan faydalanamaz; kadma bizzat mehir veritmiş olmaz. Bilâkis mehir veliye gitmiş oîur. Bu ise her iki kadma zulüm olup, nikâhlarını faydalanacakları mehirden soyutlamaktır.
Ibn Kayyım; «Bu mânâ Arap lügatine uygundur,» demiştir.
NİKÂHIN SIHHATİNİN ŞARTLARI

Nikâhın sıhhatinin şartlan,nikâhın sahih olmasının bağlı olduğu şartlardır. Şöyle ki, bu şartlar bulunduğu zaman, nikâh akdi şer'an mevcut olmuş olup nikâhla ilgili haklar ve bütün hükümler akid yapanlar için sabit olmuş olur. Bu şartlar iki tanedir.
Birinci Şart: Evlenecek kadının, kendisine yaklaşmak isteyen erkekle evlenmesi helâl olan kadınlardan olması. Bundan dolayı, kadının belli bir zamanda veya devamlı olarak evlenilmesi haranı olan kadınlardan olmaması gerekir. (Bu konu, «Haram olan kadın' lar» bahsinde gelecek.)
î kinci Şart: Evliliğin şahitler huzurunda olması. Bu da aşağıdaki kısımlara ayrılın
1 — Şahitliğin hükmü.
2 — Şahitliğin şartlan.
3 — Kadınların şahitliği.
332

9.14.1. Nikâhın Şahitler Huzurunda Olmasının Hükmü

Cumhur ulemaya göre, evlilik ancak delil ile sabit olur. Başka bir vesileyle nikâhı ilân etse bfle akid zamanı şahitler huzurunda olmadan nikâh gerçekleşmez. Şahitler, şahitlik yapar da, taraflar şahitlerden, akdi gizleyip duyurmamayı isterlerse, akid sahih olur. Alimler bu şekilde akdin sahih olduğuna aşağıdaki rivayetleri delil getirmişlerdir:

1) Ibn Abbas (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem; «Zinakâr kadınlar, şahit olmadan kendi kendilerine nik3hT3Tt?Tiıl«''Htr,» buyurmuştur.
2) Âişe (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem; «Nikâh ancak bir veli ve İki adaletli şahid huzurunda yapılır.» buyurmuştur. (Hadisi Dârekutnî rivayet etmiştir.) Bu ifade nikâhın sıhhatine yönelik olup, şahidler huzurunda olmasını gerekli kılmaktadır. Çünkü şahidlerin bulunmaması, nikâhın sahih olmaması demektir. Bunun gibi olanlar şart hükmünü taşır.
3) Ebû Zübeyr el-Mekkî (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Ömer Îbn'ül-Hattab'a sadece bir erkek ve kadının şahitlik yapması konusu sorulunca; «Bu, gizli nikâhtır. Buna cevaz vermem. Daha önce haberim olsaydı, bu adamı recmederdim,» demiştir. (Hadisi, Mâlik Muvattâ'ında rivayet etmiştir.)
Bu hadisler her ne kadar zayıf olsalar bile birbirlerini kuvvetlendirmektedirler.
Tirmizî, şöyle demiştir: «Nebî aleyhisselamın ashabından, daha sonra gelen tabünden ve diğerlerinden ilim ehli olanlar bununla amel ederek şöyle demişlerdir: «Şahidler huzurunda yapılan nikâhtan başka nikâh yoktur.» Bu hadis hakkında, geçen alimlerden hiç birisi ihtilâf etmediler. Ancak sonradan gelen ilim ehlinden bir gurup, müstesnadır.»
4 — Nikâhın şahidler huzurunda olmasının hikmeti, eşlerden ziyade, doğacak çocuğun haklanın korunmasıdır. Babası çocuğunu inkâr edip çocuğun nesebi zayi olmasın diye nikâhta şahid koşulmuştur.
îlim ehlinden bazısı şahidsiz nikâhın sahih olduğu görüşündedirler: Bunlar arasında Şiîler, Abdurrahman bin Mehdî, Yezid bin Hârûn, İbn'ül Münzir ve Dâvûd vardır. Ibn Ömer ve îbn Zübeyr de böyle yapmışlardır. Hasan bin Alî'den rivayet olunduğuna göre, bu zat önce şahidsiz olarak evlendi, sonra nikâhı ilân etti.
Ibn'ül-Münzir: «Nikâhın iki şahid huzurunda yapılacağına dair bir haber sabit olmamıştır.» demiştir.
333
Yezid bin Hârûn ise şöyle demiştir: «ALLAH-U TEÂiA, satışta şahidlerin bulunmasını emretmiş, nikâhta emretmemiştir. Rey taraftarları ise, şahidlerin bulunmasını emretmiş, nikâhta emretmemiştir. Rey taraftarları ise, şahidliği nikâhta şart koşmuş, satışta şart koşmamıştır.»
Nikah akdi tamam olunca, şahidlerin nikâhı gizli tutmalarını tavsiye etmeleri kerahatla beraber sahihtir. Çünkü bu iş; «Nikâhı ilân ediniz» emrine muhaliftir.
Şafiî, Ebû Hanife ve tbn'ül-Münzir bu görüşe varmışlardır.
Ömer, 'Urve, Şâ'bî ve Nâfi', bunu mekruh sayanlardandır.
fmam Malik'e göre gizli tutulan nikâh akdi fesh olur.
îbn Vehb'in, iki şahid huzurunda bir kadınla nikahlanıp sonra onu gizli tutan bir adam hakkında Mâlik'ten rivayet ettiğine göre. İmam Malik; «Bîr talakla aralan ayrılır, nikahlan caiz olmaz. Eğer kadınla zifaf vaki olmuşsa mehrini vermesi gerekir. Şahidler ise cezalandırılmaz demiştir.»

9.14.2. Şahid Olmak İçin Gereken Şartlar

Şahid olmak için; akıllı, bulûğ çağma ermiş olması ve eşlerin evlenme akdi yaptıklanm anlamakla beraber birbirlerinin sözlerini işitmeleri gerekir. Çocuk, deli, sağır ve sarhoşun şahitliğiyle nikâh sahih olmaz. Çünkü bunların varlığıyla yokluğu arasında fark yoktur.

9.143. Şahid Olmakta Adaletin Şart Koşulması

Şâhidîikte adaletin şart koşulmasına gelince, Ebû Hanife, adaletin şart olmadığı görüşüne vararak, nikâhın fâsık iki şahidini huzurunda gerçekleşebileceği, nikâhta veli olması caiz olan herkesin şâhid olmasının da caiz olduğunu söyleyerek, şahidlikten maksadın nikâhı ilan etmek olduğunu söylemiştir.
Şâfİ'iler ise, daha önce geçen; «Bir veli ve iki adaletli şahidle yapılandan nikâh yoktur» hadisiyle delil getirerek, 'şahidlerin adaletli olması gerekir', demişlerdir. Şâfi'îlere göre; durumu bilinmeyen iki şahid huzurunda yapılan nikâh hakkında iki görüş vardır. Tatbik ettikleri görüşe göre, nikâh sahih olur. Çünkü evlilik gerçek olarak adaletli olduğu bilinmeyen kişilerin şahidliğiyle köylerde, kırsal kesimlerde ve çok insanlann yaşadığı bölgelerde olur. Bu şahidlerin gerçekte adil olup olmadıklarını araştırmak zor bir iş olduğundan zahiri hallerine bakılarak, fasıklığı açık olmayıp gizlikalmış şahitler yeterli sayılır. Akid yapıldıktan sonra fasık olduğu ortaya çıksa, bunun akde tesiri olmaz. Çünkü adalette şart, fasık-hğının zahir olmamasıydı. Fasıklığı zahir olmaymca, nikâh akdi tahakkuk etmiş olur.

9.14.4. Kadınların ŞahidÜği

Şâfîî ve Hanbelîler, şahid olmak için erkekliği şart koşarak, «Nikâh akdi bir erkek ve iki kadın şahitle sahih olmaz,» demişlerdir. Çünkü Ebû Ubeyd'in Zühri'den rivayet ettiğine göre Zühri şöyle demiştir: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen sünnete göre, nikâh talak ve had cezalannda kadınlann şahidiğinin caiz olmamasıdır.»
Evlenme akdi, mal olmayan bir akid olup, evlenme akdinden maksat mal değildir. Çok kerre nikâhta erkekler hazır bulunur. Had cezalan gibi nikâhta da kadınlann şehadeti sabit olmamıştır.
Hanefüer bu şartı kabul etmeyerek, iki adam veya bir adam ilci kadın şahidi kâfi görmüşlerdir. Çünkü AUahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Erkeklerinizden iki kişiyle şahit tutunuz. Eğer iki erkek bulunmazsa, o halde doğruluğuna güvendiğiniz şahitlerden bir erkekte iki kadın gerekir.» (Bakara: 282).
Çünkü nikâh, karşılıklı sözleşmede satış gibidir ki, erkeklerle beraber kadınlann şehadetiyle de gerçekleşir.

9.14.5. Hürriyetin Şart Olması

Ebü Hanife ve Şafiî, şahitlerin hür olmalarım şart koşmuşlardır. Ahmed ise hürriyeti şart koşmayarak, sair
hukukta geçerli olduğu gibi, iki kölenin şehadetiyle evliliğin gerçekleşeceği görüşündedir. Çünkü kölenin şahid olmasını reddedecek emniyetli, güvenilir ve takva sahibi olduğu müddetçe şahitliğini kabul etmeye mâni olacak Kur'ân ve hadisten bir delil yoKtur.

9.14.6. Müslüman Olmanın Şart Olması

Âlimler, nikâh akdi müslüman erkek ve kadın arasında olduğu zaman, şahitlerin de müslüman olmasının şart olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Sadece erkek, n.'islüman olduğu zaman ise, gayri müslimin şahidliği konusunda ihtilâf etmişlerdir.
Ahmed, Şâfi'î ve Muhammed bin Hasan'a göre akid gerçekleşmez. Çünkü müslümaniH nikâhında gayri müslimin şehadeti kabul olmaz.
Ebû Hanİfe ve Ebû Yusuf ise; müslüman erkek gayri müslim-le evlendiği zaman, gayri müslim iki erkeğin şehadeti caizdir. Bu görüşten, ahval-i şahsiyye kanunu alınabilir.

9.14.7. Nikâh Akdinde Şekle İÜbar Edilmesi

Nikâh akdi, rükünlerinin ve akid şartlarının gerçekleşmesiyle tamam olur. Ancak, şahidler huzurunda yapılmadan bu akde şer'î hükümler lâzım gelmez. Şahidlerin bulunması tarafların rızasının dışmda bir şeydir. îşte bu yönüyle nikâh akdi şeklî olmuş olur. Şa-hi'dler huzurunda yapılan nikâh, îcâb ve kabul ile iktifa ederek nza ile yapılan akde muhaliftir. Tarafların yanlız rızalarının bulunması, kira ve diğer akidlerde olduğu gibi nikâh akdini gerçekleştirmiş ve oluşturmuş olur. Bu durumdaki nikâhın üzerine, nikâh hükümleri lâzım gelerek, başka bîr şeye ihtiyaç duymadan, kanunun himayesine girmiş olur.

9.15. AKDtN GEÇERLİ OLMASININ ŞARTLARI

Akid tamam olup, sahih olarak vâki olduğu zaman, geçerli olması ve başka birinin iznine bağlı bulunmaması için şu şartlar gereklidir:
1) Akdi yapmayı üzerine alan velîlerden her birerlerinin, akıllı, buluğ çağma ermiş ve hür olma gibi tam ehliyetli olmaları; eğer akid yapan taraflardan birisi bunak, küçük mümeyyiz veya köle olursa, kendisinin yaptığı akid, velisinin veya efendisinin iznine bağlı olarak sahih olmuş olur. Eğer onlar izin verirlerse, nikâh sahih, izin vermezlerse nikâh batıl sayılır.
2) Akid yapanlardan herbirerleri, akdi doğrudan yapma yetkilerinin bulunduğu bir sıfata sahip olmaları; şayet akdi yapan, velayet ve vekâletin dışında, kendi başına doğrudan akdi yapan vâsî ise veya vekil' olup da, kendisine vekâlet bırakılan hususlara muhalefet ederse veya kendisinden daha yakın ve öne geçmesî gereken velisi bulunduğu halde velilik yaparsa, bunlardan herhangi birisi nikâhın ve nikâhın sahih olmasının, şartlarını yerine getirirlerse, derece bakımından evlenene yakın olanın iznine bağlı olarak nikâh sahih olur.
336
,NİKÂH AKDİNİN DEVAMLI OLMASININ ŞARTLARI

Evlilik akdi, rükünleri, sıhhatinin şartlan ve geçerli olmasının şartlan yerine getirildiği zaman devamlı olur. Akid devamlı olunca, tarafların veya başkasının akdi bozma veya fesh etme hakkı yoktur. Akid edilen nikâh ancak boşanma veya vefatla nihayete erer. Nikâh akdinde bu husus esastır. Çünkü evlilik hayatının devamı, ço-culdann terbiyesi, çocuklann işlerine bakmak gibi nikâh sebebiyle meşru kılınmış maksatların, nikâhın devamlı olmasından başka şekilde gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunun îçin âlimlen şöyle demişlerdir: «Evliliğin devamlı olmasının şartlarım bir şart toplar ki, o da tarafların nikâh kıyılıp sahih ve geçerli olduktan sonra akdi bozma haklarının olmamasıdır. Şayet birisi îçin akdi feshetmek hakkı olsaydı, o zaman akid devamlı olmazdı.»

9.16.1. Nikâh Akdi Ne Zaman Devamlı Olmaz?

Aşağıdaki durumlarda nikâh akdi sürekli olmaz: Erkeğin kadını veya kadının erkeği aldatması durumunun ortaya
çıkması. Meselâ; Erkek, çocuğu olmayacak şekilde kısır ise, kadın da evlenmeden önce bu durumu bilmiyor idiyse, bu durumda kadının öğrendiği andan itibaren akdi feshetme ve bozma hakkı vardır. Ancak kadın bu durumda erkeği koca olarak kabul eder, onunla yaşamaya razı gelirse, akid devam eder.
Ömer (r.a.) bir kadınla evlenen kısır adama; «Çocuğunun olmadığını kadına haber ver. Sonra onu kalmakta veya gitmekte serbest bırak,> dedi.
Aldatma şekillerinden birisi de çocuğu olmadığını kadına bildirip, onunla evlendikten sonra fasık olduğunun ortaya çıkması durumudur. Yine aynı şekilde bu durumda da kadının akdi feshetme hakkı vardır.
îbn Teymiye de aynı hükümleri zikretmiştir: «Bekâr diye bir kadınla evlenen kişinin daha sonra kadının dul çıkması halinde akdi feshetme yetkisi olduğu gibi, bekârla dul arasındaki mehir farkını talep etme hakkı da vardır. Kadınla yatmadan önce akdi bozarsa, mehir düşer. Yine bunun gibi; erkek, kadının, kadınlığından tam olarak faydalanmasından nefret ettirecek bir aybını bulursa akid sürekli olmaz. Meselâ, kadının devamlı istihaze kam görmesi gibi. Şüphesiz devamlı istihaze kanı, nikâhın feshini gerektirecek bir ayıptır. Yine k»Hının ferdndeki kapalılık gibi cinsel yakınlaşmayı engelleyecek bir kusur da nikâhın feshini gerektirir. Erkeğe
akdi bozmayı caiz kılan ayıplardan bazısı, delilik, cüzzam ve alaca hastalığı gibi nefret verici hastalıklardır. Bunlardan dolayı erkeğin akdi bozma hakkı olduğu gibi, erkekte alaca hastalığı varsa, deli ise veya cüzzamlı ise veya zekeri kesilmiş ise veya cinsel gücü yoksa veya küçük ise, kadının da akdi feshetme hakkı vardır.»

9.16.2. Ayıp Sebebiyle Akdi Feshetmek Hususunda Âlimlerin Görüşleri

Bu konuda âlimler ihtilaf etmişlerdir:
1 — Âlimlerden bazıları, ayıp ne olursa olsun; ayıp sebebiyle nikâhın fesh olunamayacağı görüşündedir.

Dâvûd ve İbn Hazm bunlardandır.
Ravdatu'n-Neddîyye sahibi şöyle demiştir: «BU ki; dini bir zaruret olarak sabit olduğuna göre, nikâh akdi cinsel münasebetin caiz olması, nafaka ve benzerlerinin vacip olması, miras ve sair ahkâmın vacip olması gibi evlilik ahkâmının sabit olduğu devamlı bir aki'ddir. Yine dini zaruret olarak sabit olmuştur ki, nikâh akdinden ancak talak ve ölümle çıkılır. Her kim, başka herhangi bir sebeple nikâhtan çıkılacağını sanırsa, dini zaruretle sabit olmuş bir meseleden başka hükme geçmeyi gerektirecek sahih bir delil getirmesi lâzımdır. Ayıplar hakkında zikrettikleri meseleler hakkında ise, akdi bozacağına dair açık bir delil gelmemiş ve sabit olmamıştır. Rasûlüüah sailallahu aleyhi ve sellem'in «Ailene var,» sözü boşama ifade eder. Böyle bir delil geldiğini farzetsek bie, gerekli olan, hükmü kesin olan delile dayandırmaktır. Başkasına değil. Güçsüzlük sebebiyle akdin fesh olmasına gelince; bu konuda sahih bir delil gelmemiştir. Aslolan akidden dönmeyi gerektiren bir dej lil gelinceye kadar, nikâhın devam etmesidir. Şaşılacak bir husus da şudur ki; bazı ayıpların nikâhı feshettiğini, bazılarının İse fesh etmediğini kabul etmeleridir.»
2 — Âlimlerden bazıları; «Evlilik akdi bazı ayıptan dolayı bozulur, bazısından dolayı ise bozulmaz,» görüşündedirler. îlim ehlinin çoğunluğu bu görüştedirler. Görüşlerine aşağıdaki rivayetlerle delil getirmişlerdir:
Birincisi, Ka"b bin Zeyd'in veya Zeyd bin Kâb'ın rivayet ettiğine göre: «Rasûlüllah sallailahu aleyhi ve sellem Benî Ğıfâr'dan bir kadını nikahladı. Yanına girince elbisesini çıkarıp yatağın üzerine oturdu. Kadının böğüründe beyaz bir ben görünce, yatağın kenarına çekilerek, kadına; «Elbiseni giyin,» dedi ve kadına verdiklerin-
den bir şey geri almadı». (Hadisi Ahmed ve Sa'îd bin Mansûr rivayet etmişlerdir.)
ikincisi, Ömer (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; o şöyle demiştir: «Kendisinde delilik, cüzzam veya alaca hastalığı olan herhangi bir kadın erkeği aldatırsa; eğer zifaf vaki olmuşsa mehri kendisinindir. Erkeğin mehri de aldattığı kişiyedir.» (Hadisi Mâlik ve Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Bu âlimler nikâhın bozulduğu ayıplar hakkında ihtilâf etmişler, Ebû Hanife; «Zekerin kesik olması ve güçsüzlükten dolayı nikâh fesh olur,» demiş, Şafiî ise, «Delilik, alaca hastalığı, cüzzam ve fercin kapalı olmasını» ilave etmiş, İmam Ahmed üç imamın zikrettiklerine kadının fıtık (iki yol arasının yırtık olması) olmasını da ziyade etmiştir.

9.163. Bu Mesele Hakkında Bir Araştırma

Doğrusu şu ki"; yukarıda geçen görüşlerin hepsini nazan itibara almaya değmez. Sevgi, merhamet ve sükûnet üzere bina edilen evlilik hayatının, taraflardan herhangi birisini nefret ettirecek hastalık ve ayıpların bulunması halinde devam etmesi ve istikrara kavuşması mümkün değildir. Şüphesiz ayıplar ve nefret ettirici hastalıklarla beraber, nikâhtan kastedilen şey gerçekleşmez. Bundan dolayı. Sâri', tarafları evliliği kabul etmek veya reddetmek konusunda serbest bırakmıştır.
îmam İbn Kayyım'in bakmaya ve önem vermeye değer bir incelemesi aşağıdadır: «Körlük, dilsizlik, ağır işitmek ve kadının el ve ayaklarının kesik olması veya erkeğin böyle olması en büyük nefret verici hususlardandır. Bunlar-hakkında sükût edip gerçeği söylememek ise en çirkin hile ve kandırmadır ki, bu da dine aykırıdır. Müminlerin emin Ömer bin Hattab (r.a.); bir kadınla evlenen kısır adama; «Çocuğunun olmadığını kadına haber ver ve onu muhayyer bırak,» demiştir. Eğer kadında bu ayıplar noksansız olarak bulunsaydı acaba Ömer ne derdî?» İbn Kayyım devamla şöyle demiştir: «Kıyas şudur ki; taraflardan birini diğerinden nefret ettiren ve kendisiyle sevgi ve şefkat gibi nikâhın maksadı hasıl olmayan her ayıp muhayyerliği gerektirir. Nikâhta şart koşulanlara vefa göstermek, satıştan nasıl daha evla ise, nikâhtaki muhayyerlik de satiştakinden daha evlâdır. Allah ve Rasûlü, hiç bir zaman gafil avlanmaya, bilmemek ve kandırılmak suretiyle aldatılmaya cevaz vermemiştir. Şer'i Şerifin kaynaklarındaki maksatları, adalet ve hikmetini ve kapsadığı maslahatları düşünen kimşeye bu görüşün bir delil olduğu ve Şer'î kaidele yakınlığı gizli değildir.»
Yahya bin Sa'îd el-Ensârî'nin İbn Müseyyeb'den rivayet ettiğine göre, Ibni Müseyyeb demiştir ki: Ömer (ra.) şöyle demiştir: «Kendisinde delilik, cüzzam veya alaca hastalığı bulunan herhangi bir kadın evlenir de, zifaftan sonra kocası onun hasta olduğunu öğrenirse, cima vaki olduğu için kadının aldığı mehir kendi- -nindir. Velisinin ise hile yaptığı için kocanın verdiği mehri ödemesi gerekir.»
ŞaTîî, Alî (r.a.)'dan şöyle rivayet etmiştir: «Kendisinde alaca hastalığı, delilik, cüzzam veya fercin kapalı olması gibi hastalıklar olan bir kadın nikâhlanırsa, kocası ona dokunmadığı müddetçe muhayyerdir. Dilerse onu saklar, dilerse boşar. Eğer cima vaki olmuşsa, kadını kendisine helâl kılması sebebiyle, mehir kadınındır.»
Vekî' şöyle demiştir: «Süfyân Sevri, Yahya bin Sa'îd ve Sa'îd bin Müseyyeb'in Ömer (r.a.)den rivayet ettiklerine göre, Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Alaca hastalıklı ve kör bir kadınla evlenenin, zifaf vâki olursa kadının mehrinî vermesi gerekir.» Vekî', devamla demiştir ki; «Bu ifade, hükmün sadece Ömer'in yukarıda zikrettiği ayıplan kapsayıp, diğer ayıplan kapsamadığına delalet etmez.»
Yine ilmiyle, r ini bütünlüğüyle ve verdiği hükümlerle tanınmış islâm kadısı Şurayh (r.a.) da bu yönde hüküm vermiştir:
Abdürrezzak şöyle demiştir: «Ma'mer, Eyyûb ve îbn Sîrm'den rivayet olunduğuna göre; iki adam Şurayh'ın huzurunda münakaşa ederek, içlerinden biri şöyle dedi: «Bu adam seni İnsanların en güzeliyle evlendireceğim diyerek bana kör bir kadın getirdi.» Bunun üzerine Şurayh; «Eğer sana, ayıbını gizîediyse bu caiz olmaz», demiştir. Bu hükmü düşün; «Eğer senden bir ayıbını gizlemişse» ifadesinin, kadının erkekten gizlediği her ayıbı ifade ettiğini ve erkeğin de bu kadını reddetme hakkı bulunduğunu anlarsın.»
Zührî şöyle demiştir: «Nikâh, her aciz bırakan hastalıktan dolayı reddolunur. Sahabe ve selef ulemasının fetvalarını düşünenler bilirler ki; onların bir ayıbı bırakıp başka bir ayıptan dolayı nikâh reddettikleri görülmemiştir. Ancak Ömer (r-a.)'den gelen şu rivayet müstesnadır: < Kadın şu dört ayıptan başka bir sebeple reddolunmaz: Delilik, cüzzam, alaca hastalığı ve fercde bulunan hastalık.» (Bu rivayetin, Usbû' ve Ibn Vehb'in, Ömer ve Ali' den yaptıkları rivayetlerden daha fazla isnadım bilmemekteyiz. Bu hadis İbn Abbas'dan muttasıl bîr senetle rivayet olunmuştur.) Tüm bunlar, koca, mutlak bir ifade: kullandığı zamandır. Eğer erkek, kadının sağlam olmasını veya güzel olmasını şart koşar da çirkin çıkarsa veya yaşının genç olmasını şart koşar da yaşlı ve ihtiyar çıkarsa veya beyaz olmasını şart koşar da siyah çıkarsa veya bekar olmasını şart koşar da dul çıkarsa bu durum^rda nikahı fesh etme hakkı vardır. Eğer bu fesh zifaftan önce olursa, mehir gerekmez; sonra olursa gerekir. Kadının velisi erkeği aldat-mışsa bu zarar ona aittir. Eğer kadın bizzat kendisi erkeği aldat-mışsa kadının mehri düşer veya kadın erkeği almak isterse erkek mehirle ona döner.
«îmam Ahmed kendisinden yapılan iki rivayetten birisinde buna delil getirmiştir. Bu görüş, şart koşan koca olunca, İmam Ah-med'in usulüne en uygun ve en evla olanıdır.
«Hanbelîler ise şöyle demişlerdir: Kadın erkeğe bir sıfat şart koşar da, sonra bunun hilafı ortaya çıkarsa, kadın İçin muhayyerlik yoktur. Ancak, erkeğin hür olmasını şart koşar da, köle çıkarsa o zaman kadının muhayyerliği vardır.
«Nesebi şart koşar da, aksi çıkarsa, bunda ikî görüş vardır:
«İmam Ahmed'in mezhebinin ve koyduğu kaidelerin gerektirdiğine göre, şartlan erkeğin veya kadının koyması arasında bir fark yoktur. Bilâkis, erkek için koyduğu şartlar bulunmadığı zaman, kadının muhayyer olması evlâdır. Çünkü kadm boşama ile ayrılma gücüne sahip değildir. Erkek, kadmdan ayrılmaya gücü olmakla beraber, başka sebeple akdin feshi kendisine caiz olunca, kadın erkekten ayrılma gücüne sahip olmadığından, akdin feshinin kendisine caiz olması daha evlâdır. Erkek, adi bir meslek sahibi olup, kadının dinini ve ırzını lekelediği ortaya çıkarsa, bu hal, kadının tam' lezzet duymasına ve erkekten tam faydalanmasına mâni olduğundan, kadının akdi feshetmesi caiz olunca, kadın, erkeğin güzel ve sağlam olmasını şart koşar da, erkek ihtiyar, çirkin, kör, ağır işiten, dilsiz, siyah çıkarsa, nasıl kadının akdi feshetme hakkı olmayıp, onunla mecburi olarak yaşayabilir? îşte bu görüş, mümkün olmayacak şeylerin, zıtlıkların, kıyas'tan ve şeriatın ortaya koyduğu kaidelerden uzak olmanın son noktasıdır.»
Zührî devamla demiştir ki: «Taraflardan birisine, hafif alaca hastalığı ve kızü hastalığından dolayı akdi feshetme imkânı veriliyor; ama bu hastalıktan daha şiddetli olan kişiyi etkisi altına alan uyuz hastalığından ve insanı aciz bırakan diğer hastalıklardan dolayı akdi feshetme imkanı verilmiyor. Nebi aleyhisselam satıcıya, sattığı malın ayıbını gizlemeyi ve onu bilenin de ayıbı müşteriden gizlemesini haram kılınca, nikâhtaki ayıplar konusunda durum ne olur? Nebî aleyhisselam Muâviye ve Ebû Cehm ile nikahlan-ması konusunda kendisine danışan Kays'ın kızı Fatıma'ya; «Muaviye, malı olmayan bir fakirdir, Ebû Cehm ise asasını omuzundan indirmez (Kadınları döver)», buyurmuştur. Bu hadisden de bilinmektedir ki; nikahta ayıplan açıklamak daha uygun ve daha gereklidir. Bu durumda kusurları gizlemek ve haram olan hile nasıl nikâhın lüzumu için bir sebep olabilir ve ayıplı bir kimseyi, diğerinin omuzuna yük olarak yüklemek, özellikle ayıplardan uzak bulanmasını ve bulunduğu durumun hilafını şart koştuğu halde nasıl caiz olabilir? Kesin olarak bilinmektedir ki, Şer'î Şerifin ortaya koyduğu esaslar, hükümler ve getirdiği idari sistem buna cevaz vermez. Allah daha îyi bilir.»
Muhammed bin Hazm: «Erkek, kadının ayıplardan salim olmasını şart koşar da, sonra kadında herhangi bir ayıp bulursa, nikâh esasta bâtıl olmuş olup, gerçekleşmemiş olur ki, bu nikâhta erkek için muhayyerlik, icazet, nafaka ve miras gibi durumlar mevzubahis değildir.» demiştir. îbn Hazm devamla demiştir ki: «Şüphesiz bu durumda erkeğin yanma konan kadm, evlendiği kadın değildir. Çünkü o, sağlam, ayıpsız bir kadınla evlenmemiş olunca, ara-iannda evlilik hükmü de geçerli olmaz.» (*)
(•) Seyytd Sabık'm Mısır'a ait olan bu bölümdeki incelemesini dipnot olarak vermeyi daha uygun bulduk, (çev.)

Mısır Mahkemelerinde Geçerli Olan Tatbikat
Şu anda mahkemelerde, 1920 senesinde çıkarılan kanunun 9. madde. sinin koyduğu hükümlerle âmel edilmektedir: «Erkekte evlenmeden önce kadının bilmediği veya evlendikten sonra meydana gelip te razı olmadığı delilik, cüzzam ve alaca Hastalığı gibt, erkeğin kurtulması mümkün olmayan veya bir zaman sonra ancak kurtulması mümkün olabilen, beraber kaldıkları takdirde zarar görmeleri söz konusu olan herhangi bir ayıp bulunursa, kadın için ayrılma hakkı sabit olur. Eğer kadın ayıpları bildiği hâlde onunla evlenir veya akldden sonra ayıp meydana gelir de, kadın açıktan veya delâlet yoluyla ayıbı Öğrendikten sonra razı gelirse ayrılma talebinde bulunmak caiz olmaz. Bu durumda ayrılma, talakı bain sayılır. Ayıbın öğrenilmesinde ve görülen zararın ölçüsü hakkında, bu İşten haberi olanların bilgisine başvurulara
Hanefllere göre; Akıllı yaşlı kadının, aralarında denklik bulunmadan ve yakın akrabalarının rızası olmadan, normal mehirden daha az bir me-hlrle kendi bağına evlenmesi de bu konuya girer. Yine baba ve dede bulunmadığı zaman bunların dışındaki veliler, yaşı küçük erkek veya kızı evlendirirler, evlilik denk olur ve normal mehir de konursa, bu evlilik sabit olmaz. Bu konu velayet bahsinde tafsilatlı bir şekilde gelecektr.
Kanunen Evlilik Davasına Bakmanın Şartlan
Beşeri kanunları yapanlar evlenme davalarına bakmak İçin bir takım şartlan uygun görmüş, başka yönden ise evlilik akdiyle birleşmenin resmi olması İçin başka şartlar koymuşlardır. Faydasına binaen bunj»n aşağıda özetliyoruz:
EVLİLİKTE VELAYET

Velayetin Manası
Velayet; şer'i bir hak olup, onun gereğiyle, iş başkası üzerine cebren geçerli olur. «Umumî velayet» ve --hususî velayet» diye ikiye ayrılır. Hususi velayet de «nefs üzerine velayet» ve «mal üzerine velayet» diye ikiye ayrılır. Burada nefs üzerine velâyet'ten maksat, evlilikteki nefs üzerine velayettir.

9.26.2. Veli Olmanın Şartı

Veli olmak için, —velisi olduğu kişi ister müslüman olsun, ister olmasın— hürriyet, akıl ve bulûğ şart koşulur. Kölenin, delinin ve çocuğun velayeti kabul olunmaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi kendi kendini idare edemediğine göre, başkasının velisi olması evlâ yoluyla caiz olmaz. Bu şartlara dördüncü bir şart daha eklenir ki, o da, kendisine veli olunan kişi müslümansa velinin de müslüman olması gerekir. Çünkü şu ayetten dolayı gayri müslimin, müslümaû üzerine veli olması caiz değildir: «Allah inkarcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.» (Nisa: 141).
9.263. Velide Adalet Şartının Bulunmaması
Velide adalet şart koşulmaz. Çünkü, fasıklığı rezillik derecesine varmadığı müddetçe, fasıldık kişiyi evlendirmeye ehil olmaktan Çıkarmaz. Ancak aşın derecede fasık kimsenin velayetine güvenilmez, çünkü velisi olduğu kişinin hakkını alabilir.

9.26.4. Evlilikte Kadının Kendine Veli Olmasının Muteber Olması

Âlimlerin çoğu, kadının, kendini ve başkasını evlendiremeye-ceği vs kadının sözüyle nikâh akdinin gerçekleşemeyeceği göriişü-ne varmışlardır. Çünkü; «velayet akdin sıhhati için şart olup, akdi yapan da velidir,» demişler ve bu görüşlerine şunlan delil getirmişlerdir:
1 — Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «İçinizden bekârları, köle ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin.» (Nur: 32).
2 — Yine Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «İman edinceye kadar müşrikleri nikahlamayınız.» (Bakara: 222).
Bu iki ayetten delil çıkarmanın şekli şudur: Allahu Teâlâ nikâhla ilgili olarak erkeklere hitap etmiş, kadınlara hitap etmemiştir. Sanki Allahu Teâlâ «Ey veliler, velisi bulunduğunuz kadınları müşriklerle evlendirmeyiniz,» buyurmuştur.
3 — Ebû Mûsâ (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Velisiz nikâh olmaz,» buyurmuştur. (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvüd, Tirmizî, îbn Hibbân ve Hâkim rivayet etmiş, İbn Hibbân ve Hâkim sahihlemişlerdir). Hadiste geçen nefy, velî kelimesinin iki mecazi manasından biri olan velînin zâtına yöneliktir. Bu durumda velîsiz evlilik, biraz sonra Âişe (r.a.) hadisinde geleceği üzere batıldır.
4 —■ Buhari'nin Hasan'dan rivayet ettiğine göre Hasan şöyle demiştir: «Evlenmelerine mâni olmayın» (Bakara:

232). âyeti hakkında —ki bu ayet onun hakkında nazil olmuştu—. Ma'kil bin Ye-sâr bana şöyle anlattı:

«Kizkardeşimi bir adamla evlendirdim. Sonra onu boşadı, tddeti bitince tekrar kızkardeşimi istemeye geldi. Ben de kendisine 'Kızkardeşimi sana verdim. Evinizi döşedim. ikramda bulundum. Fakat sen onu boşadın. Şimdi ise onu tekrar istemeye geliyorsun. Hayır, vallahi onu sana tekrar vermem.» dedim. Adam da pek fena birisi değildi. Kadın da ona dönmeyi istiyordu. Bunun üzerine Allahu Teâlâ «Onlann evlenmelerine mâni olmayın» ayetini indirdi. Bunun üzerine, «Ya Rasûlallah, ne yapayım?» dedim. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «Kardeşini o adama nikâhla», dedi. Ben de kardeşimi o adama nikahladım.»
Hafız Fetih kitabında şöyle demiştir: «Zikri geçen bu âyetin nüzulü hakkında zikredilen sebep, delillerin en kuvvetlilerindendir. Bu ayet, velinin muteber olduğuna en açık delildir. Eğer böyle olmasaydı, «onu engellemeyin» ifadesinde bir anlam olmazdı. Eğer kadın kendini nikâhİayabilseydi, kardeşine ihtiyaç olmazdı. Bir kimse kendî işini yapabiliyorsa, başkası ona mâni oldu, denemez.

5 — Âİşe'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Velisinin izni olmadan nikâh-lananın nikâhı batıldır. Nikâhı batıldır. Nikâhı batıldır. Eğer zifaf vâki olmuşsa, zifaftan dolayı mehir gerekir. Eğer bunları evlendir-mezlerse velisi olmayanın velîsi kadıdır.» (Hadisi Ahmed, Ebû Dâ-vûd, İbn Mâce ve Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî «hadis hasendir,» demiştir.)
Kurtubi «Bu hadis sahihtir,» demiştir. «îbn Uliyye'nin «Bu hadisi Zühri'ye sordum, hakkında birşey bilmedi.» diyen İbn Cüreyc' den naklettiği söze itibar edilmez. İbn Uliyye'den başka hiç kimse İbn Cureyc'den böyle bir haber nakletmemiştir. Buhari, Müslim, Tirmizt, Nesâi, Ebû Dâvüd ve ibn Mâce'nin Zühri'den yaptıkları rivayette de böyle bir şey zikredümemiştir. Zühri'den böyle bir haber nakledilse bile bu konuda hüccet olamaz. Çünkü bu hadisi Zühri'den. hadiste güvenilir önder olan Süleyman bin Musa ve Cafer bin Rebi'a rivayet etmiştir. Şayet Zührî hadisi unutmuş olsa bile bu ona zarar vermez. Çünkü unutmaktan ademoğlu masum değildir.»
Hâkim: «Bu hadis hakkında Nebi aleyhisselam'ın hanımlarından Aişe. Ümmii Seleme ve Zeynep (r.a.)'den sahih rivayetler gelmiştir» demiş, sonra arka arkaya tam otuz hadis rivayet etmiştir.
Ibnü'l-Münzir; «Rasülüllah'ın ashabının hiçbirisinden bunun hilafı bilinmemektedir,» demiştir.

6 — Velisiz, kadının nikâhlanamayacağım söyleyenler demişlerdir ki: «Evlenmekte pek çok maksat vardır. Kadın çok kerre şefkatinin tesirinde kalarak iyi bir seçim yapamaz ve evlenmekteki gayelerin tahakkuku ve evlenmenin en güzel şekilde olabilmesi için akdin gerçekleşmesi kadından alınıp velîsine bırakılmıştır.»
Tirmizî şöyle demiştir: «Nebi aleyhisselam'ın bu konudaki «Velisiz nikah olmaz» hadisiyle, içlerinde Ömer bin Hattab, Alî bin EbE Talib, Abdullah bin Abbas, Ebü Hureyre, îbn Ömer, tbn Mes'ûd ve Aişe'nin de bulunduğu Nebi aleyhisselam'ın ashabından ilim ehli amel etmişlerdir. Tabiîn fakihlerinden, Sa'îd bin Müseyyeb, Hasan Basri, Şurayh, ibrahim Neha'î, Ömer bin Abdülaziz ve diğerleri de bu görüşe varmışlardır. Süfyân Sevrî, Evzâ'î, Abdullah bin Mübarek, Şâfi'î, İbn Şibrime, Ahmed, tshak, îbn Hazm, ibn Ebî Leylâ, Taberi ve Ebû Sevr de aynı şeyi söylemişlerdir.»
Tabeft şöyle demiştir: «Dul kaldığı zaman, kendisi değil de babası Ömer tarafından nikahı akdedilen Hafsa hadisi, «Bulûğa eren kendine malik kadının kendini evlendirmesi ve velisi olmadan nikâh akdi yapması caizdir,» diyenin sözünü iptal etmektedir. Şayet bu caiz olsaydı, Rasûlüllah sallalİahu aleyhi ve sellem bizzat Hafsa'nm kendisine evlenme teklifi yapmayı terketmezdi. Çünkü Hafsa, kendi hakkında karar vermeye babasından daha lâyık olurdu.»
Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf şu görüştedirler: «Akıllı, bulûğ çağına ermiş kadının, ister dul, ister bekâr olsun kendisini doğrudan nikahlaması hakkı vardır. Ancak evlilik akdi konusunda velisini vekil etmesi, yabancı erkeklerin huzurunda nikah akdini üzerine aldığından doğacak olumsuz durumlardan kadını korumak için müstehabdır. Kadının kendi başına evlenmesi durumunda, varisi olacak velisinin İtiraza hakkı yoktur. Ancak aralarında denkliğin bulunmaması ve mehri, mehr-İ misil'den daha az olması durumları müstesnadır. Şayet kadın, aralarında denklik şartı bulunmadan ve mirasçı velisinin rızası olmadan evlenirse, Ebü Hanife ve Ebû Yusuf'tan rivayet olunan ve mezheplerinde geçerli olan fetvaya göre, evlilikleri sahih değildir. Çünkü her veli denklik şartıyla ilgili kadının hakkını savunamaz, her hakim de adaletli davranamaz. Bundan dolayı husumet kapısını kapatmak için «evliliğin sahih olmadığı» şeklinde fetva vermişlerdir. Bir rivayette; «Kadın çocuk doğurmadığı ve gebe olduğu anlaşılmadığı müddetçe zararı defetmek için velisinin hakimden ayrılmalarını talep etmesi hakkı vardır. Şayet çocuk doğurmuş veya hamile olduğu ortaya çıkmışsa, çocuk zayi olmasın dîye ayrılma talebi sakıt olur. Eğer aralarında denklik bulunup da verilen mehir, mehr-i misil'den az olursa, velisinin mehr-i misl'i isteme hakkı vardır. Koca bu isteği kabul ederse akid sabit kalır. Şayet kabul etmezse akdi bozmak için velisi mahkemeye başvurur. Eğer kadının varisi olacak velisi yoksa meselâ hiç velisi bulunmamak veya varis olacak velisi bulunmamak gibi durumlarda, kadının akdettiği nikah üzerine kimsenin itiraz hakkı ycktur. îster denk olanla evlensin, ister evlenmesin, ister mehr-i misil alsm, ister almasın durum aynıdır. Çünkü bu durumda, görev bizzat kendisine düşmüş ve kendi özel hakkım kullanmıştır. Denk olmayan kişiyle evlendiğinden dolayı kendisine ayıp gelecek bir velisi yoktur. Kadının mehr-i misl'i ise, kocasından almakla sakıt olmuş olur.»
Hanefilerin tümü aşağıdakilerle delil getirdiler:
1 — «Eğer onu boşarsa, başka bir kocayla nikahlanıncaya kadar odu alması helâl olmaz.» (Bakara: 230).
2 — «Kadınları boyadığınızda müddetleri sona etmişse, evlenmelerine engel olmayın.» (Bakara: 232).

Bu iki ayette, evlilik kadına isnad edilmiştir, isnada esas olan gerçek işi yapana dayandırılmasıdır.
3 — Aynca kadın, alışveriş ve diğer akİdlerde, tek başına akid yapabiliyor. Evlenme akdini de tek başına yapması kadının hak-kındandjr. Çünkü akidler arasında fark yoktur. Evlilik akdinde her ne kadar velilerin bir hakkı varsa da bu hak iptal edilmiş değildir. Çünkü kötü muamelenin ayıbı velilere ait olacağından, evlenme kötü bir yolla yapıldığı ve denklik şartına uyulmadığı zaman velilerin hakkı yine mevcuttur.
Hanefiler devamla; »Evlilikte velayeti şart koşan hadisler, küçük ve deli olmak gibi ehliyetin noksan olması manasına alınır.» demişlerdir.
Usûlcülerin çoğuna göre, umumî hükmü kıyasla tahsis etmek ve onu, kapsadığı hükmün bir kısmına ait kılmak caizdir.

9.26.5. Evlenmeden önce Kadının İznini Almak

Kadının velayeti konusunda İhtilaf varsa da, velinin, kadının görüşüne başvurması ve onun rızasını öğrenmesi gerekir. Çünkü evlilik, erkekle kadın arasında müşterek bir hayat, sürekli bir beraberliktir. Kadının rızası bilinmeden, anlaşma devam etmeyip, aralarında sevgi ve bağ sürekli olmaz. Bundan dolayı, tslâm, kadın ister bekâr olsun, ister dul olsun, onu evlenmeye zorlamayı ve istemediği kişiyle evlendirmeyi men etmiş ve ondan izin almadan önce üzerine yapılacak nikah akdini sahih kabul etmemiştir. Ve yine müstebid bir velinin nikah akdinde yaptığı muameleyi, kadının, iptal davasıyla feshini talep etmek hakkı vardır.
îbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallalİahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Dul kadın, kendini evlendir* meye velisinden daha lâyıktır. Bekâr İse, kendinden izin istenir, be* kâtın İzni susmasıdır.» (Hadisi Müslim, Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve îbn Mâce rivayet etmiştir. Müslim, Ahmed, Ebû Davud ve Ne-sâi'nin bir rivayetlerinde «Bekârın, akid yapılmadan önce babası iznini taleb eder.» şeklindedir.)
Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sal-Iallahu aleyhi ve sellem «Dul kadının emri taleb edilmeden nikah-lanamaz, bekâr İse İzni »I«ımarfa^ evlendirilmez.» Ashab: «Ya Ra-sûlallah, bekana izni nasıl olacak?» diye sorunca, Rasûlüllah; «Onun İzni, susmasıdtr.» buyurdu.
Hasnâ bin ti Hıdâm'dan rivayet olunduğuna göre; babası, dul olan Hasnâ'yi evlendirdi. Rasûlüllah'a gelip durumu sorduğunda, Rasûlüllah onun nikâhını reddetti.» (Hadis: Buhari, Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce rivayet etmiştir.)
İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre; bekâr bir cariye Ra-sülüllah'a gelerek, babasının kendisini, istemediği halde evlendirdiğini söyleyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onu muhayyer bıraktı. (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd, îbn Mâce ve Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Abdullah bin Büreyde'den onun da babasından rivayet olunduğuna göre; genç bir kız Rasûlüllah'a gelerek «Babam beni itibarını korumak için kardeşinin oğluyla evlendirdi.» dedi. Büreyde'-nin babası devamla şöyle demiştir: «Karar verme durumu kadına bırakılınca, kadın; 'Babamın, hakkımda verdiği kararı kabul ettim. Fakat, evlenme konusunda babaların kızlarını keyfî evlendirme yetkisine sahip olmadıklarını kadınların Öğrenmesini istedim,' demiştir.» (Hadisi İbn Mâce rivayet etmiştir. Hadisin ravileri sa-hihîn ravüerdir.)

9.26.6. Küçüklerin Evlendirilmesi

Yukardaki hükümler, akil baliğ olanlar içindir. Küçüklere gelince; kendi izni olmadan babası ve dedesi tarafından evlendirile-bilirler. Çünkü çocuğun görüşü olmaz. Babası ve dedesi, çocuğun hakkına riayet eder ve onu korurlar. Ebû Bekir, kızı Âİşe'yi, küçük olduğu için iznini almadan Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile evlendirmiştir. Çünkü Aişe izni alınacak bir yaşta değildi. Akil baliğ olduğu zaman, onun için muhayyerlik yoktur.
Şâfi'iler, bulûğ çağına erip izni alınıncaya kadar hoşlanmadığı bir evliliğe düşmesin diye, babasının ve dedesinin onu evlendirmemesini müstehab görürler.
Cumhur ulema, baba ve dededen başka velilerin küçük çocuğu evlendirmesini caiz görmezler. Şayet evlendirirse nikah sahih olmaz.
Ebû Hanîfe, Evzâ'î ve Seleften bir grub şöyle demişlerdir: «Bütün velilerin küçük çocuğu evlendirmeleri sahih olup, bulûğ çağına erdiği zaman kabul edip etmemekte muhayyerdir. Çünkü Nebi aleyhisselam, ümârne binti Hamza'yı küçük olduğu halde evlendirmiş, bulûğ çağına erince de onu muhayyer kılmıştır. Nebî aıeyhisselam Ümâme'yi kendisine yakın olduğu ve velayet hakkı bulunduğu için evlendirmiş, yoksa Nebî olduğu için evlendirme-roişti. Eğer Nebî olması sıfatıyla onu evlendirseydi bulûğa erdiği zaman unun için muhayyerlik olmazdı. Çünkü Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz.»
(Ahzâb; 36).
Bu görüşü sahabeden Ömer, Ali, Abdullah bin Mes'ûd, tbn Ömer, Ebû Hureyre benimsemişlerdir.

9.26.7. Mecburi Velayet

Bunak mümeyyizler ve çocuklarda olduğu üzere ehliyeti noksan olan şahıslar üzerine mecburi velayet bulunduğu gibi, mümeyyiz olmayan çocuk ve deli gibi ehliyetini kaybetmiş kişiler üzerine de mecburi velayet sabit olur.
Mecburi velayetin sabit olmasının manası, bu saydıklarımıza görüşlerini almak için müracaat etmeden velinin evlilik akdi yapması demektir. Yapılan akid onların rızasını almadan geçerli olur.
Sari', üzerine velilik yapılan kişinin maslahatı için bu velayeti mecburi kılmıştır. Çünkü ehliyetini kaybeden veya ehliyeti nakıs olan kendi maslahatlarına bakmaktan acizdir. Bu kişiler, küçük olmak, delilik ve bunaklık sebepleriyle yapacağı tasarruflarda ve gerçekleştireceği akidlerde maslahatını düşünmeye gücü yetecek aklî kuvvete sahip değildirler. Bu bakımdan ehliyetini kaybeden veya noksan olanın yapılacak işlerinde görev veliye aittir. Ancak ehliyetini kaybeden nikah akdini akdettiğini zaman akdi batıl olur. Çünkü ehliyetin esası olan temyiz gücü bulunmadığından akid ve tasarruflarında kullandığı sözler muteber değildir.
Ehliyeti noksan olan evlilik akdi yaptığı zaman ise, evliliğin şartlan yerine getirildiği zaman akid sahih olur. Ancak bu akid velisinin iznine bağlı olur. Velisi dilerse akdi caiz görür, dilerse reddeder.
Hanefiler; «Mecburi velayet, küçük çocuklar, deliler ve bunaklar için neseb yoluyla yakın akrabalara sabit olur.» demişlerdir.
Hanefîlerin dışındakiler ise, küçük çocuklar, deliler ve bunakları ayırarak, «mecburi velayet deliler üzerine sabit olur,» demişlerdir. Bunlara göre bunaklar üzerine velayet sadece baba, dede, vasi ve hakim için geçerlidir. Küçük erkek ve kız çocukları için mecburi velayetin sabit olmasında alimler ihtilaf etmişlerdir.
İmam Malik ve Ahmed, «Yalnız babası ve vâsisi için velayet sabit olur, başkaları için sabit olmaz,» demişlerdir.
Şâfi'î ise, velayetin, babası ve dedesi için sabit olduğu görüşündedir.

9.26.8. Veliler Kimlerdir?

İçlerinde imam Malik, Sevrî, Leys ve Şâfi'î'nin de bulunduğu cumhur ulema, evlilikte velilerin, ancak baba tarafından yakın akrabalar olabileceğini söylemişlerdir. Teyze, anne bir kız kardeş, annenin oğlu ve aynı rahimden gelenler (zevî'I-erham)'deiı hiçbirisi velayet hakkına sahip değildir.
Şâfi'î şöyle demiştir: «Kadının nikahı ancak yakın velisinin sözüyle gerçekleşir. Yakın velisi yoksa, uzak velisinin sözüyle, o da yoksa hakim velisi olur. Eğer kadın velisinin izniyle veya velisinin izni olmadan kendi kendini nikahlarsa evlilik batıl olur. Bu evliliğe nikah hukuku tahakkuk etmez.»
Ebû Hanife'ye göre; «Akrabalardan asabi yakınlığı olmayanlar için de evlendirme velayeti vardır.»
Ravdetu'n-Neddiyye sahibinin bu konudaki araştırması şöyledir: «Bana göre güvenilmesi gereken husus şudur: Veliler, kadının yakınlarıdır. Önce en yakını, sonra onu takib edenler. Bunlar kadın başkalan tarafından evlendirilip, denklik şartına uyulmadığı zaman kendileri aşağılık duygusuna kapılanlardır. Bu duygu sadece asabeye mahsus değildir. Bilakis anne bir kardeş gibi mirastan hisse alan (zevi's-sehâm) ve kızın oğlu gibi aynı rahimden gelen (zevi'l-erhâm) için de geçerlidir. Çok kerre bu aşağılık duygusu, zevi's-sehâm ve zevi'I-erham'la birlikte amcaoğullan ve benzerleri gibi yakınlarda daha şiddetli olur. öyleyse nikâhta velayet hakkını varis olanlara tahsis etmeye yol olmadığı gibi asabî yönden yakın olanlara tahsis etmeye de yol yoktur. Kim böyle olduğunu söylerse, nikâhta veliliğin bu olduğuna dair Şer'an veya lügaten bir delil veya nakil getirmesi gerekir.»
Yazar devamla demiştir ki: «Şüphe yok ki, akrabalığın bazısı "bazısından daha evlâdır. Buevleviyet, maldan pay alma hakkım kazanma itibariyle ve miras gibi mal konusunda tasarruf hakkına sahip olmak veya küçük çocuğun velisi olmak itibariyle değildir. Bilakis başka bir işten dolayıdır ki o da, kadının yakınlarının kendilerine geıecek utançtan dolayı aşağılık duygusuna kapılmalann-dandır. Bu duygu yakınlara mahsus olmayıp, diğer akrabalarında da bulunabilir. Şüphe yok ki bu işte bazı akrabalık diğerinden daha geçerlidir. Babalar ve oğullar diğerlerinden daha evlâdır. Sonra anne baba bir kardeş, sonra baba bir, sonra anne bir kardeş, sonra oğulların çocukları, sonra kızların çocukları, sonra kardeş oğullan, sonra kızkardeş oğullan, sonra amcalar ve halalar, sonra sırasıyla bunlardan sonra gelenlerdir. Her kim bir kısmını tahsis edip diğerlerini ayırırsa delil getirmesi gerekir. Şayet yukarda geçen mü-cerred sözlerden başka delil getiremezse biz onun bu görüşüne güvenecek değiliz.»
9.26.9. Kişinin Velisi Olduğu Kadını Nikahlaması
Kişi, başka veliye ihtiyaç duymadan velisi bulunduğu kadınla kendi rızasıyla evlenebilir.
Sa'îd bin Hâlid'in, Ümmü Hakîm binti Kârız'den rivayet ettiğine göre, Ümmü Hâkim binti Kârîz, Abdurrahman bin Avf'a şöyle dedi: «Beni birçok kişi istedi. Uygun gördüğün birisiyle beni evlendir.» Abdurrahman; «Bu görevi bana mı veriyorsun?» deyince, kadın «evet» dedi. Bunun üzerine Abdurrahman; «Seni nikahladım,» dedi.
îmam Malik şöyle demiştir: «Dul kadın velisine, 'Uygun gördüğün kişiyle beni evlendir,' der de, velisi onu kendisine veya uygun gördüğü başka birisine nikahlarsa, kadın kocasını bizzat bil-memiş olsa bile nikahı gerçekleşir.»

Hanefîler, Leys, Sevrî ve Evzâ'î'nin mezhebi budur. Şâfi'î ve Dâvûd şöyle demişlerdir: «Bu kadını kadı veya
onun gibi başka bir velî veya daha yaşlı olan biri evlendirir. Çünkü velayet, akid-de şartır. Kişi kendine satış yapamadığı gibi nikahlanan da aynı zamanda nikahlayan olamaz.»
Ibn Hazm, Şâfi'î ve Davud'un görüşünü münakaşa ederek şöyle demiştir: «Nikâhlananm, nikah kıyan olması caiz olmaz» görüşlerinde onlarla tartışarak deriz ki: «Bilakis, nikahlanamn aynı anda nikahlayan olması caizdir. Siz delilsiz bir iddia Öne sürüyorsunuz. Biz de aksini iddia ediyoruz. 'Kendine satış yapması caiz olmaz." sözlerine gelince, bu zikrettikleri gibi sahih olmayan bir cümledir. Bilakis, bir malın satışı kendisine bırakılan kişi, fiati düşürmemesi şartıyla o malı kendisine satış yapabilir.»
Sonra îbn Hazm, tercih ettiği görüşün sıhhatine delil olarak Buharî'nin Enes'ten rivayet ettiği şu hadisi getirmiştir: «Rasûlüllah, Safiyye'yi azad etti ve onu azad etmesini mehir sayarak onunla evlendi. Ziyafet olarak da hurma, yağ ve yoğurt kanşunı bir yemek verdi.»
İbni Hazm devamla demiştir kî: «Rasûlullah'in velisi bulunduğu cariyesiyle evlenmesi başkalanna bir delildir.» Sonra Ailah-u Te-âlâ şöyle buyurmuştur: «İçinizdeki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin, eğer yoksul İseler, Allah onları lütfü ile zenginleştirir. Allah, lütfü bol olandır, bilendir.» (Nûr;
32) Her kim bekâr bir kızı rızasıyla nikahlarsa, Allah'ın kendisine emrettiğini yapmış olur. Allahu Teâlâ, bekâr bir kızla evlenen kişinin nikahlayan kişi olmasını menetmedi. Bundan da bu işin va-cib olduğu anlaşılmış olur.

9.26.10. Velinin Uzak Olması

Velayet şartlarım yerine getiren yakın akraba mevcut olduğu zaman onunla beraber uzak olan akrabanın velayet hakkı yoktur. Meselâ babası hazır olduğu zaman kardeş, amca ve diğerlerinin evlendirme velayeti yoktur. Bunlardan birisi küçük kız ve o hükümdeki birisini babasının izni ve vekaleti olmadan tek başına evlen-dirirlerse bu geçersiz olur. Akdin gerçekleşmesi velayet hakkı olan babanın iznine bağlıdır. Amma en yakın veli uzak olduğu zaman velayet hakkı ondan sonra yakın olana geçer. Ta ki evlenme maslahatı gerçekleşmiş olsun. Uzak olan velinin dönmesi halinde diğer velinin tek başına yaptığı nikah akdine itiraz edemez. Çünkü akd zamanı, huzurda bulunmamakla yok kabul edilmiş, velilik hakkı daha sonrakine geçmiştir.
Hanefîlerin görüşü budur.
Şafi'î şöyle demiştir: «Kadını, yakın velileri hazır olduğu halde uzak velilerden birisi evlendirirse nikah batıl olur. Eğer yakın velileri bulunmazsa uzak veliler kadım evlendiremez. Ancak kadı •evlendirir.» demiştir.
Bidâyetü'l-Müctehid kitabında İbn Rüşd şöyle demiştir: «İmam Malik'in bu konuda değişik görüşleri vardır. Bir defa «yakın veli hazır iken uzak veli evlendirirse nikah fesh olunur.» Bir kere de -«nikahı caiz olur,» demiştir. Başka bir görüşünde ise; «uzak velinin akdettiği nikahı, yakın velinin kabul etme veya fesh etme hakkı vardır,» demiştir.»
İbn Rüşd devamla şöyle demiştir: «Bu hilaf, babanın bekâr olan kızını ve vâsinin elindeki mahcure (men edilmiş) kızı evlendirmeleri dışındadır. Çünkü bu iki konuda uzak velilerin kıydığı nikah fesh edilir. Yani babası hazır iken bekar kızm nikahını babadan başkasının ve vasisi hazır iken mahcurenin nikahını vasiden başkasının kıymasını kastediyorum.»
İmam Malik, yakın velinin uzak olması halinde velilik hakkının uzak" veliye geçmesi konusunda Ebû Hanife'ye muvafakat etmiştir.

9JS6.il. Mahbus Olan Yakın Veli Uzakta Sayılır

Muğnî kitabında şöyle geçmektedir: «Velî, müracaat mümkün olmayan yakın mesafede hapis veya esir olursa, uzakta imiş gibi sayılır. Şüphesiz bizzat uzaklığa itibar edilmez. Bilakis velisinin kadını evlendirmesinin özürlü hale gelmesi sözkonusudur ki bu Özürde hapis ve esir olması durumu da mevcuttur. Bu manadan dolayı velinin yakın veya uzak olduğu bilinmez veya yakında olup da yeri bilinmezse, uzakta imiş gibi kabul edilir.

926.12. İki Velinin Nikah Akdi Yapması

jtki veli bir kadına nikah akdi yaptıkları zaman ikisinin yaptığı akid ya aynı anda olur veya biri önce, diğeri sonra yapılmış olur. Eğer ikisi bir anda yapılmışsa iki akid de batıl olur. Eğer biribri ardınca yapılmışlarsa kadın, ikinci akid yapılan kocayla ister zifaf yapsın, ister yapmasın ilk akid yapılana aittir. Eğer ikinci koc, birinci kocanın kendisinden Önce akid yaptığını bildiği halde kadınla zifafa girerse zina etmiş olup, kendisine had cezası gerekir. Eğer durumdan haberi yoksa kadın birinci kocaya verilir. Bilmediğinden dolayı üzerine had cezası gerekmez.
Semure'den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Hangi kadını iki veli evlendirirse, o onlardan birincisine aittir.» (Hadisi Ahmed ve Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve ibn Mâce rivayet etmiş, Tirmizî sahihlemiştir.) Bu hadisin umumi manası İkinci kadınla ister zifaf vaki olsun, ister olmasın kadının birinciye ait olduğunu gerektirmektedir.

9.26.13. Velisi Bulunmayan ve Kadıya Gitmeye Gücü Yetmeyen Kadın

Kurtubî, şöyle demiştir: «Kadın, kadı'bulunmayan bir yerde olup, velisi de yoksa nikah İşini komşularından güvendiği bir kimseye bırakır. O da kadını evlendirir. Bu durumda kadının velisi güvendiği kişi olmuş olur. Çünkü insanların evlendirme görevini yapmaları gerekir. Bu görevi de mümkün olan en güzel şekilde yerine getirirler.»
İmam Malik bu mesele üzerine durumu zayıf olan kadın hakkında şöyle demiştir: «Zayıf durumdaki kadının evlenme işini havale ettiği kişi yapar. Çünkü kadıya gidecek durumu olmadığından, o yerde kadı bulunmayan kişiye benzer. Neticede denebilir ki; müs-lümanlar bu kadının velileri sayılır.»
Şâfi'î şöyle demiştir; «Bir grub arkadaş arasında velisi olmayan bir kadın bulunur, nikah akdi için içlerinden birisini veli tayin eder de o da kadını evlendirirse caiz olur. Çünkü bu durum hakem kılmak kabilinden sayılır. Hakkında hüküm verilen mesele, hakimin hüküm vermesi yerine geçer.»

9.26.14. Velinin, Velisi Bulunduğu Kişinin Evlenmesine Mani Olması

Âlimler, velinin, mehr-i misil ile denk bir kişi onu istediği zaman velisi bulunduğu kadının evlenmesine mani olma ve evlenmesini engelleyerek zulüm yapma hakkı yoktur. Eğer bu durumda onu engellerse, kadının kendisini evlendirmesi için kadıya başvurma hakkı vardır. Bu durumda velayet hakkı, zulüm yapan veliden sonra gelen başka bir veliye geçmez. Bilakis durum doğrudan kadıya intikal eder. Çünkü evlenmekten menetmek bir zulümdür. Zulmü kaldırmaya yetkili kişi kadı olup, velayet ona başvurmaktır.
Amma kocanın denk olmaması, mehri misilden az mehir vermesi veya ondan daha denk birisinin bulunması gibi makbul bir özür sebebiyle evlenmesine mânı olursa bu durumda velayet ondan başkasına geçmez. Çünkü veli evlenmeyi engellemiş sayılmaz.
Ma'kıl bin Yesâr'dan rivayet olunduğuna göre, o şöyl*. demiştir: «Benim bir kızkardeşim vardı. Onu benden istediler. Bunun üzerine amcamın oğlu gelince ben de kız kardeşimi ona nikahladım. Sonra ric'î talakla onu boşadı ve iddeti bitinceye kadar onu terketti. Kız kardeşimi başkaları benden istemeye gelince, amcamın oğlu da kalkıp tekrar onu istemeye geldi. Ben de 'Vallahi onu sana ebedi olarak nikahlamam' dedim. Ma'kıl devamla demiştir ki: «Kadınları ric'î talakla boşadığınızda, tddetlerini bitirdilerml aralarında meşru bir şekilde anlaştıkları takdirde, ey veliler artık kendilerini kocalarına nikah etmelerine engel olmayın.» (Bakara; 232), âyeti benim hakkımda nazil oldu.< Ben de yeminimin kefaretini vererek kızkardeşimi ona nikahladım.»

9.26.15. Yetim Kızı Evlendirmek

Bulûğdan Önce yetim kızı evlendirmek caiz olup, üzerine nikah akdi yapma görevini velileri üzerine alır. Bulûğa erdikten sonra yetim muhayyerdir.
Âişe (r.a.), Ahmed ve Ebû Hanife'nin görüşü budur. 402
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bir de kadınlar hakkında senden fetva (dinin hükmünü) istiyorlar. Deki onlara dair fetvayı size Allahu Teâlâ veriyor. Kendilerine farz kılınan mirası vermediğiniz ve nik^hlnmalap"! da beğenip İstemediğiniz yetim kızlar hakkında mağdur çocuklar hakkında ve yetimlere İnsaf ile bakmanız hakkında yüzünüze karsı okunan kitapta ayetler var.» (Nisa: 127).
Âişe (r.a.) şöyle demiştir: «Ayette geçen yetim, velisinin evinde bulunup, velisinin onunla evlenmek istediği ve mehrini vermek konusunda adaleti yerine getirmediği yetimdir. Mehirlerini tam olarak vermedikçe onlan nikahlamak nehyedilmiştir.»
Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'de geçtiğine göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu: «Yetimi evlendirmek için kendi emri taleb edilir. Eğer susarsa İzin vermiş demektir. Şayet yüz çevirirse onu evlendirmek caiz değildir.»
Şâfi'î, Rasülüllah'm «Yetim kızın izni alınır.» sözünden dolayı, «Bulûğa ermeden yetim kın evlendirmek sahih değiidir,» demiştir. «Emir ancak bulûğ çağına geldikten sonra taleb edilir, çünkü çocuğun iznini istemenin bir anlamı yoktur.»

9.26.16. Bir Veliyle Nikah Akdinin Gerçekleşmesi

Bir şahsın, hem erkek ve hem de kadına velayet hakkı bulunması halinde, akdi üzerine alması caizdir. Dedenin vekil olması durumunda olduğu gibi bir oğlunun küçük kızını diğer oğlunun küçük oğluyla evlendirmesi hakkı vardır,

9.26.17. Sultan (Kadı)'m Velayeti

İki durumda velayet kadıya geçer. Birincisi, veliler ihtilafa düşerlerse. İkincisi, veli mevcut olmadığı zaman. Velinin mevcut olmadığı, velinin mutlak olarak bulunmaması veya gayb olmasıyla dqğruluk kazanır.
Denklik mevcut olup, bulûğ çağma eren kadın nza gösterirse, kadının ve onunla evlenmek isteyenin bulunduğu beldenin dışında bulunduğu zaman yakın bir mahalde bulunsa bile gaib olmaları sebebiyle velilerinden hiçbirisinin hazır olmaması halinde hakimin akdi yapması hakkı vardır. Ancak kadın ve onunla evlenmek isteyenin gaib olan velinin gelmesini beklemeleri hali müstesnadır. Müddet uzasa bile kadının gaibde olan velisini bekleme hakkı vardır. Amma kadının rızası olmaması durumunda veliyi beklemenin bir anlamı yoktur.
Hadisde şöyle geçmektedir: «Üç şey sonraya bırakılamaz. Onlar, vakti geldiğinde namaz, hazırlandığında cenaze, dengi bulunduğunda bekâr kızdır.» (Hadisi Beyhakî ve diğerleri Alî'den rivayet etmişlerdir. Hadisin senedi zayıftır. Bu konudaki hadislerin tümünün sahih olmadıkları ortaya çıkmıştır ki, bir Örneği de bu hadistir.)

9.27. EVLÎLtKTE VEKALET

Vekâlet, insanlann birçok muamelelerinde ihtiyaç duydukları için bazan da olsa caiz oİan akidlerdendir. Fakihlere göre; İnsanın kendisinin yapmasının caiz oiduğu her akidde başkasını vekil etmesi caizdir. Mesela satış, kira, hakların alınması ve hak arama da-valannda, evlendirme, boşama ve vekil kabul olunan diğer bütün akidlerde olduğu gibi. Nebî aleyhisseiam, ashabından bazısına nîs-betle evlenmek akdinde vekil rolünde bulunurdu.
Ebû Davud'un Ukbe bin Amir'den rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisseiam bir adama cSeni falanca kadınla evlendirmeme razı gelir misin?» diye sorar. Adam «Evet» deyince bu sefer kadına «Seni filan erkekle evlendirmeme razı mısın?» diye sorar. Kadın da «Evet» deyince, Rasûlüllah nikahlarını kıyar. Adam kadınla zifafa girer. Kadına mehir ve başka bir şey vermeyen bu adam Hudeybi-ye gününde bulunmuş ve kendisine Hayber'den bir hisse verilmişti. Adamın vefatı yaklaşınca şöyle dedi: «Rasûlüllah beni filan kadınla evlendirdi. Ben o kadına mehirden bir pay ayırmadım ve bir-şey de vermedim. Şimdi sizi şahid tutarak, Hayber'deki hissemi o kadına mehir olarak veriyorum» dedi. Bunun üzerine kadın hissesini alarak yüzbin dirheme sattı.
Bu hadiste iki taraf adına vekil olmanın sahih olduğuna delil vardır. Ümmü Habîbe'den rivayet olunduğuna göre «Bu kadın, Habeş'e hicret edenler arasındaydı. Necaşi'nin yanında olduğu halde Necaşi onu Rasûlüllah ile evlendirdi.» (Hadisi Ebû Davud rivayet etmiştir.)
Bu nikah muamelesinde Rasûlüllah'in vekil kıldığı, Amr bin Ümeyye ed-Dâmeri Rasûlüllah'in vekili olarak görev yaptı. Necasî ise, kadına mehrini vererek nikahı Rasûlüllah'a akd etti.

9.27.1. Vekâleti Sahih Olan ve Olmayan Kişi

Erkeklerden âkil, baliğ, hür olanları vekil tayin etmek sahihtir. Çünkü bu kişiler tam ehliyet sahibidirler. Tam ehliyet sahibi olan herkes, kendi nefsini evlendirmeye maliktir. Bu durumda olan
herkesin de başkasını kendi adına vekil etmesi sahihlir. Amma kişi ehliyetini kaybetmiş veya ehliyeti noksan ise; —deli, çocuk, köle ve bunak gibi— bunların başkasını vekil etme haklan yoktur. Çünkü bunlardan hiçbirisinin kendi başına kendini evlendirme yetkisi yoktur..
Fakihler bulûğ çağına ermiş, akıllı kadının nikahda sözüyle akdin gerçekleşmesi konusunda ihtilaf bulunması hasebiyle kendini evlendirmekte vekil bırakmasının sahih olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.
Ebû Hanife «Erkeğin vekalet etmesi caiz olduğu gibi kadın da vekil bırakabilir. Çünkü akd yapmak kadının hakkıdır. Bu hak devam ettiği müddetçe, nikâh akdini gerçekleştirecek birisini vekil etmesi de kadının hakkın dandır.» demiştir.
Cumhur ulema ise şöyle demişlerdir: «Her ne kadar daha önce geçtiği üzere kadının rızasını mutlaka almak gerekiyorsa da velisinin vekâletini almadan kadının nikâhını akdetme hakkı vardır.»
Bazı Şafiî âlimleri baba ve dede ile diğer velilerin arasını ayırarak şöyle demişlerdir: «Baba ve dedeyi vekil kılmaya ihtiyaç yoktur. Diğer velileri ise muhakkak kadının vekil kılması gerekir.»

9272. Mutlak ve Mukayyed Olan Vekâlet

Vekâletin mutlak ve mukayyed olması caizdir.
Mutlak vekâlet: Bir şahsın, evlenmek konusunda muayyen bir kadmla, mehirle veya mehirden muayyen bir mikdarla kayıtlamadan diğerini vekil etmesidir.
Mukayyed ise: Kişiyi, evlenmesi konusunda vekil kılarak bu vekâleti belli bir kadın veya kusurlu bir aileden bir kadınla veya muayyen bir mikdar mehirle kayıtlamasıdır.
Mutlak vekâletin hükmü, Ebu Hanife'ye göre vekâletin hiçbir kayıtla kayıtlanmamasıdır. Şayet vekil, müvekkilini kusurlu veya denk olmayan bir kadınla veya mehri misilden fazla bir mehirle evlendirirse caiz olup, akd sahih ve geçerli olur. Çünkü mutlak vekâletin gereği budur.
Ebü Yusuf ve Muhammed ise kadının sağlam olması, denk olması ve mehri misil gerekmesi şartlarıyla kayıtlanması gerekir.» demişlerdir. Normal olarak insanlann farkına varmadığı az ilaveyle mehri misli tecavüz edebilir.
Ebû Yusuf-ve Muhammed'in delilleri şudur: «Başkasını vekil eden kişi kendisi için daha iyi olanı yapsın dîye vekil eder. Başkasını vekil ederken kayıt koymaması vekilin herhangi bir kadını almasını gerektirmez. Çünkü vekâlet vermek .vekâlet verene mehrî misille uygun bîr kadın seçmeyi gerektirir. Vekilin bu manayı düşünmesi ve bunu nazar-i itibara alması gerekir. Çünkü örfen bilinen şart, koşulmuş sayılır.* Bu görüş güvenilecek en doğru görüştür.

Mukayyed vekâletin hükmüne gelince, mukayyed vekalette konulan kayıtlara muhalefet etmek caiz değildir. Ancak koşulan şart-; lann daha güzelini yaparsa, meselâ vekilin seçtiği kadın şart koşu-. landan daha güzel ve daha faziletli olursa veya şart koşulan me-hirden daha az mehirle anlaşma yaparsa bu durumlarda mukayyed şartlara muhalefet edilebilir. Şayet muhalefet bunların dışındaki hususlarda olursa akd sahih olup, müvekkiline akde uyması lâzım gelmez. Dilerse bu akdi caiz görür, dilerse reddeder.
Hanefîler şöyle demişlerdir: Eğer vekâlet veren kadın ise ya belli bir konuda adamı vekil etmiş veya belli olmayan bir meselede vekil etmiştir. Eğer birincisi ise, ister eş seçme bakımından, isterse mehir bakımından olsun kadının koştuğu bütün şartlara vekilin uyması zorunludur. Eğer ikincisi ise: Yani kadın vekiline «Beni bir adamla evledirmeye seni vekil ettim» der de; o da kadını kendisine, babasına veya oğluna nikahlaması durumu gibi, kadın belli olmayan mutlak evlendirmeyi vekiline emrederse, bu işte töhmet bulunacağı için akd sabit olmaz. Şayet böyle bir durum olsa bile akdin gerçekleşmesi kadının iznine bağlı olur. Eğer vekil, kadını zikredilenin dışında yabancı birisiyle evlendirirse, şayet koca denk bir kişi olup, mehir de mehri misil olursa, kadın ve velisi için akdi bozma hakkı yoktur. Eğer koca denk olup, mehir mehri misilden az olursa, burada fahiş bir aldatma olduğundan akd geçerli olmaz. Bilâkis kadının ve velisinin İcazetine bağlı olur. Çünkü kadın ve velisi bu konuda hakka sahiptirler. Eğer koca denk olmazsa, mehir, ister mehri misilden çok, ister az, isterse ona denk olsun akd fasid olup bu akde icazet gerekmez. Çünkü fasid akdlerde icazet geçerli olmayıp, kadının iznine bağlı durumlarda geçerli olur.
9.273. Evlilikte Vekil, Elçi ve Nikâh Akdini Açıklayan Kişi Demektir
Evlilikte vekâlet, diğer akidlerdeki vekâletten farklıdır. Evlilikte vekil bir elçi ve evlenme sözünü açıklayandan başka birşey değildir. Bü bakımdan evlilikten doğan haklar, vekil olan kişiye geçmiş olmaz. Vekilden mehir talep edilmez. Kadının vekili olduğu zaman vekil kadını kocasının itaatına sokmaya zorlanamaz ve
kadının izni dışında onun mehrini alamaz. Ancak kadın izin verirse, kadının bu izni mehri almaya onu vekil kılmış sayılır.
 EVLİLÎKDE DENKLİK

Tarifi

«Kefâet», denklik ve benzerlik demektir. Evlilik bahsindeki ke-fâetten maksat, koca ile kan arasında denklik olması, mertebe bakımından eşit olmaları, içtimaî ortamda birbirlerinin benzeri ahlâkta ve malda müsavi olmaları demektir. Şüphe yok ki erkeğin mertebesi ile kadının mertebesinin müsavi olması, evlilik hayatının daha başarılı olmasına sevkedeceği cihetle evliliği gevşemekten ve dağılmaktan daha çok korur.

9.28.2. Denk Olmanın Hükmü

Fakat denkliğin hükmü nedir? Denklik nereye kadar muteberdir?
İbn Hazm evlilikte denkliğe itibar edilmez görüşünü savunarak şöyle demiştir: «Herhangi zina etmeyen bir müslümanm, zina etmeyen müslüman bir kadınla evlenme hakkı vardır.»
îbn Hazm devamla şöyle demiştir: «Bütün Müslümanlar kardeştir. Nesebi belli olmayan bir zencinin çocuğunu Haşimî kabilesinden halifenin kızıyla evlendirmek haram olmadığı gibi, zina etmediği müddetçe fasıklığm son noktasına gelmiş bir Müslüman, yine zina etmediği müddetçe, bir fasık Müslüman kadına denktir. Bunun delili «Mü'minler ancak kardeştir.» ayet-i kermesidir. Yine Allah-u Teâlâ tüm Müslümanlara hitaben şöyle buyuruyor: «Kadınlardan hoşunuza gidenleri nikahlayın.» (Nisa: 3). Allah-u Teâlâ kadınlardan haram olanları bize açıkladıktan sonra «Bunların dışındakiler size helâl kılındı» (Nisa: 24) buyurmuştur. Rasûlüllah daha sonra Mü'minlerin annesi olan Zeyneb'i kölesi Zeyd'e nikahlamış ve Mikdad'ı Abdul Muttalib oğullarından Zübeyr'in kızı Da-bâ'a ile evlendirmiştir. Fasık erkek ve fasık kadınla ilgili görüşümüze gelince; bize karşı olanların fasık erkeği ancak fasık kadınla, fasık kadını da ancak fasık erkekle nikâhlamaya cevaz vermeleri gerekir ki, bu sözü hiçbir kimse söylememiştir. Halbuki Allah-u Teâlâ «Mü'minler ancak kardeştir.» (Hücurat: 10) ve yine «Mü'min erkeklerle Mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir.» (Tevbe: 71) buyurmuştur.»

9.283. Doğruluk ve Ahlâktır Denkliğin Muteber Olman

Alimlerden bir cemaat eşler arasında denkliğin muteber olduğunu fakat denkliğin sadece ahlâk ve doğruluğa mahsus olduğunu söylemişlerdir. Bu durumda nesebe, sanata, zenginliğe veya başka birşej'3 itibar edilmez. Nesebi olmayan iyi bir kişinin neseb sahibi bir kadınla, düşük meslek sahibinin kadri yüksek bir kadınla evlenmesi, makamı olmayanın makam ve şöhret sahibi bir kadınla, fakir birisinin iffetli ve müslüman olduğu müddetçe zengin varlıklı bir kadınla evlenmesi caizdir. Evlilik, kadının rızasıyla olduğu müddetçe, akdî üzerine alan velînin bulunmasıyla beraber, kadın ve erkek derece bakımından eşit olmasalar bile, velîlerden hiçbiri-sinin itirazı ve ayrılmaları isteme haklan yoktur.
Eğer erkekte doğruluk şartı bulunmazsa, saliha bir kadına denk olmaz. Bu durumda kadının, bekâr ise ve babası onu fasıkla evlendirmeye zorluyorsa, nikâh akdini feshetmeyi, isteme yetkisi vardır.
Bidayet'ül-Müctehid kitabının yazan îbn Rüşd şöyle demiştir: «Maliki mezhebinde; babası, bekâr olan kızım içki içenle ve fâsık ile evlendirirse, kadının bu evlenmeye mani olması hakkının bulunduğu konusunda ihtilaf edilmemiştir. Bu davaya hakim bakar ve aralanm ayınr. Kızını malı haram olan kişiyle veya boşanmayla ilgili çok yemin eden kişiyle evlendirmesi durumu da aynıdır. Malikîler aşağıdaki rivayetlerle bu görüşlerine delil getirmişlerdir.
1 — Allah-u Teâlâ söyle buyurmuştur: «Ey İnsanlar doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasuuz. Şüphesiz Allah katında en değerliniz ona karşı gelmekten en çok sakınanınizdır.» (Hucurat: 13). Bu ayette insanların yaradılışta ve insani değerlerde müsavi olduklan takrir edilmektedir- Bir kimse Allah'ın ve in-sanlann hakkını eda etme hususunda Allah'tan en çok korkması dışında başkasından daha üstün değildir.
2 — Tirmizî'nin hasen bir senetle Ebû Hatera el-Mûzenî'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Dininden ve fihlfllrrnHnn razı olduğunuz kimse size geldiği zaman onu evlendirin. Eğer böyle yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat çıkarmış olursunuz.» Ashab, «Ya Rasûlüllah, eğer bu kişide fesat olursa ne olacak?» diye sorunca, Ra-sûlullah üç defa «Dini ve ahlâkından razı olduğunuz birisi size gelince onu evlendirin.» buyurdular. Bu hadisle Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem velilere, velisi bulunduklan kişileri, din, emanet ve ahlâk sahibi kişiler istedikleri zaman onlarla evlendirmelerini emretmiştir. Eğer güzel ahlâk sahibiyle evlendirmeyerek bu görevi yerine getirmez, hesab, neseb, makam ve mala rağbet ederlerse yeryüzünde sonu gelmeyen bir fitne ve fesat meydana gelir.
3 — Ebû Davud'un, Ebû Hûreyre'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ey Beya-da oğullan, Ebû Hind'i evlendirin ve ondan kız isteyin.»
Mealim'üs-Sünen kitabında yazan şöyle demiştir: «Bu hadis-de, denkliği sadece dinde arayıp, başka şeyde aramayan îmam Mâlik ve onun görüşünü benimseyenlere delil vardır. Ebû Hind, Beya-da oğullarının kölesi olup, onlardan değildir.*
4 — Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Zeyneb binti Cahş'i, Zeyd bin Haris'e istedi. Zeyneb ve kardeşi Abdulah, Kureyşli ve Rasûlüllah'in amcasının km olduğu için onunla evlenmekten kaçındı. Aynı zamanda Zeyneb'in annesi Abdul Muttalİb'in kızı Umeyye oiup, Zeyd ise daha önce bir köle-idi. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu: «Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve Rasûlüne baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış-olur.» (Ahzâb: 36). Bu ayet inince Zeyneb'in kardeşi Rasûlüllah'a «Dilediğini emret» dedi ve Zeyneb'i Zeyd ile evlendirdi.
5 — Huzeyfe, Salim'i, Velid bin Utbe bin Rebî'anın kızı Hind ile evlendirdi. Salim, ensardan bir kadının kölesiydi.
6 — Büâl bin Rebah, Abdurrahman bin Avf'ın kızkardeşiyle-evlendi.
7 — Ali (r.a.) evlilikte denklik konusu sorulunca şöyle cevap verdi: «insanlar birbirlerine denktirler. Arabi, Acemi, Kureyşlisi, Haşimisi, müslüman olup, iman edince birbirine denktirler. İşte
.bu görüş îmami Malik'indir.
Şevkânî şöyle demiştir: «Ömer. îbn Mes'ud, Muhammed bin Şirin ve Ömer bin Abdülaziz'den rivayet olunup, Îbn Kayyım'in tercih ettiğine göre şöyle demiştir: «Rasûlüllah'ın verdiği hükmün gerektirdiğine göre denk olmada dinde asalet ve olgunluğa itibar edilir. Bunun için Müslüman bir kadın, kâfirle, iffetli kadın facirle evlendirilemez. Ancak Kuran ve sünnet bunun dışında denkliğe itibar etmemiştir.»
îslâm, müslüman bir kadının zinâkâr, pis biriyle evlenmesini haram kılmış, neseb, sanat, zenginlik ve mesleke itibar etmemiştir, îffetli bir müslüman olduğu zaman daha önce köle olan birisi zengin nesebli bir kadınla evlenebilir. Rasûlüllah Kureyşli olmayanla-nn Kureyşiilerie, Haşimî olmayanların Haşimilerle, fakirlerin zengin kadınlarla evlenmelerine cevaz vermiştir.

9.28.4. Fakihlerin Çoğunluğunun Görüşü

Malikîler ve daha Önce işaret ettiğimiz, onların dışındaki diğer âlimler, denkliğin doğruluk ve iyi olmakta aranacağı, diğer hususlarda aranmayacağı görüşünde olup, bunların dışındaki fakihler doğruluk ve iyi halle birlikte başka şartlar da aramışlardır.
Meselâ, fasık bir kimsenin iffetli bir kadınla evlendirilemeye-ceği görüşünde olmakla beraber ancak denkliği sadece buna ait kıl-mayıp, itibar edilmesi gereken başka şartlar da koşmuşlardır.
Biz bu şartlara aşağıda kısaca işaret ediyoruz:
Birincisi Neseb: Araplar birbirlerine denk, Kureyşliler birbirlerine denktir . Acem, Arab'a denk olmadığı gibi, Arap da Kureyş-liye denk değildir. Bu görüş sahiplerinin delili:
1 — Hâkim'in Ibn Ömer'den rivayet ettiğine göre RasûlüIIah şeyle buyurmuştur: «Araplar, kabile kabile, mahalle mahalle, kişi kişiye birbirlerinin dengidir. Ancak kıldan giyim eşyası yapanlar, kan alanlar müstesnadır.»
2 — Bezzar'in Mu'âz bin Cebel'den rivayet ettiğine göre Nebî aleyhisselâm söyle buyurmuştur: «Araplar birbirlerinin dengi, köleler de birbirlerinin dengidir.»
3 — Ömer'den rivayet olunduğuna <?Öre o şöyle demiştir: «Şeref sahiplerinin denginden başkasıyla evlenmelerini muhakkak engellerim,» {Hadisi Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Yukarda geçen îbn Ömer hadisine gelince,. îbn Ebî Hâtem bu hadisi babasına sormuş, babası «Bu söz yalandır, aslı yoktur.» demiştir. -
Dârekutnî «Milel» kitabında «Bu hadis sahih değildir.» demiştir, îbn Abdülber de hadisin münker mevzu olduğunu söylemiştir. Muâz hadisine gelince, bunun ravilerinde Süleyman bin Ebul Cevn var ki, îbn ul Kattan «Bu zat tanınmamaktadır. Sonra bu hadis Ha-üd bin Mâdan'm Muaz'dan rivayetidir ki bu zat Muaz'dan hadisi işitmemiştir. Sahih olan neseb konusunda denklik hakkında hadisin sabit olmadığıdır» demiştir.
Şati'î ve Hanefiler, zikredilen şekilde nesebde denkliğin muteber c-'ması konusunda ihtilaf etmediler. Fakat onlar Kureyşliler arasındaki fazilet konusunda ihtilaf ettiler. Hanefiler Kureyşli bir erkeğin Haşimî bir kadına denk olduğu görüşündedirler. Şafiîlere gelince, onların mezheplerinde sahih olan Kureyşli'nin Haşimi ve Muttalib oğullarından bir kadına denk olmadığıdır. Bu görüşlerine Vasile bin Eska'nm rivayet ettiği şu hadisle delil getirmişlerdir. Ki RasûlüIIah şöyle buyurmuştur: «Ailah-u Teâlâ İsmail oğullanndan Kinane kabilesini, Kinane kabilesinden Kureyş'i, Kureyş'den Haşim oğullarını, Haşim oğullarından da beni seçmiştir. Ben hayırlıyım, ben hayırlıyım, ben hayırlıyım.» (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.) Hafız Fetih kitabında şöyle demiştir: «Sahih olan Haşim ve Muttalib oğullarının diğerlerine takdim edilmesidir. Bunların dışındakiler birbirine denktir.» Gerçek 'se bunun hilâfinadır. Çünkü Nebî aleyhisselâm Osman bin Affan'ı iki kızıyla, Ebûl-As bin Rebi'i Zeynep'le evlendirmiştir. Bunların ikisi de Abduşşems oğullann-dandır. AH (r.a.) kızı Ümmü Gülsüm'ü Ömer (r.a.)1a evlendirmiştir. Ömer (r.a.) ise 'Adevî aşiretindendir
ilim şerefi bütün neseplerin ve şereflerin üstündedir Alim olan kişi nesebi ne olursa olsun, isterse nesebi belli olmayan bir kişi bile olsa, herhangi bir kadına denktir. Çünkü RasûlüIIah şöyle buyurmuştur: «insanlar, altın ve gümüş madenleri gibi madenlerdir. Ca-hiliyet devrinde hayırlı olanınız fakih olunca, İslâm'da da hayırlı-nızdır.» Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Allah içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin.» (Mücadele: 11). «De ki bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» (Zûmer: 10) Bu ayetler Araplara nisbetledir. Arapların dışındaki acemlere gelince dendi ki onlar arasında nesebde denklik muteber değildir. Şafiî ve Şafiîlerin çoğundan rivayet olunduğuna göre Araplara kıyasla, onların da arasında nesebde denklik muteberdir. Çünkü onlar da kadının nesebi belli olmayan birisiyle evlendirilmesini ayıplarlar. Böylece illet bir olduğu için Arap olmayanlar da Arapların hükmünü alır.
İkincisi; Hürriyet: Köle, hür bir kadına denk değildir. Azad olan da aslen hür olan kadına denk değildir. Yine babalarından birisi köle olmuş erkek, hiç köle olmayan ve geçmişlerinden birisi köle olmayan kadına denk sayılmaz. Çünkü hür kadına, kölenin veya geçmişlerinden birisi köle olanın emri altında bulunması ona ayıp ve kusur gelir.
Üçüncüsü; İslâm: Yani asaleten Müslüman olmc!;. Bu şart Arapların dışındakilerde muteberdir. Araplara gelince; onlarda bu şart muteber değildir. Çünkü Araplar nesepleriyle Övünmekle yeti-n«rek asaletlerinin îslâm olmasıyla Övünmezler. Arapların dışındaki köle ve yabancılara gelince, bunlar asaletlerinin Müslüman olmasıyla Övünürler. Bunun üzerine kadın Müslüman olup, babası ve dedeleri de Müslüman olursa, babası ve dedesi Müslüman olmayan erkeğe denk değildir. Babası Müslüman olan kadına, babası Müslüman olan erkek denktir. Babası ve dedesi. Müslüman olan erkek, babası ve dedeleri Müslüman olan kadına denktir. - Çünkü
kişi ancak babası ve dedesiyle tanınır. Bundan fazlası ise dikkate alınmaz. Ebû Yusuf'a göre, babası Müslüman olan erkek, babası Müslüman olan kadına denktir. Çünkü Ebû Yusuf'a göre, kişinin tanınması babasının zikredilmesiyle tamam olur. Ebû Hanife ve Muhammed'e göre ise kişinin tanınması ancak babası ve dedesiyle belli olur.
Dördüncüsü; Zanaat: Kadın şerefli bir zanaatla meşgul olan bir aileden ise, düşük meslek sahibi birisi ona denk olamaz. Meslekler birbirine yakın olursa farklı olmalarına itibar edilmez. Mesleğin şerefli ve düşük olmasında örfe itibar edilir. Bir yerde ve bir zamanda şerefli olan bir meslek bazan başka yerde ve başka zamanda düşük meslek sayılabilir. Meslekde denkliğin muteber olduğunu söyleyenler «Araplar birbirlerinin dengidir...» hadisini delil getirmişlerdir. Ahmed bin Hanbel'e «Sen bu hadisi zayıf saydığın halde nasıl onu kabul ediyorsun?» diye sorulunca, Ahmed bin Han-bel «Tatbikat bu şekilde olmaktadır.» diye cevap verdi.
Muğnî kitabında yazan şöyle demiştir: «Yani mesleğin şeref ve düşüklüğü halkın örfüne muvafık olmasıyla ölçülür. Yüksek sanat ve şerefli meslek sahipleri kızlarım dokumacı, derici, çöpçü, gübreci gibi düşük meslek sahipleriyle evlendirmeyi kendileri için bir noksanlık kabul ederler, insanlar adeten bu işi ayıp sayarlar. Böylece bu nesepteki noksanlığa benzemiş olur. Bu görüş Şafiîler, Hanefilerden Muhammed ve Ebû Yusuf, bir rivayete göre Ahmed ve Ebû Hanife'nin görüşüdür. Bir rivayete'göre Ebû Yusuf «Ancak kişinin mesleği fahiş bir şekilde düşük olması dışında mesleğe itibar edilmez» demiştir.
Beşincisi; Mal : Şâfiüerde mal konusunda ihtilâf vardır. Bazı Şafiîler mala itibar edilir demişler. Bunlara göre fakir, zengine denk değildir. Çünkü Rasûlüllah «Şeref mal ile, iyilik ise takva iledir.» buyurmuştur. Bu hadîse göre «Fakirin nafakası zenginin na? fakasmdan düşüktür.» demişlerdir. Şafii'lerden bazıları mala itibar edilmez demişlerdir. Çünkü mal gelip geçici olup, kişilik sahipleri onunla iftihar etmezler. Bu konuda şairin şu şiirini okumuşlardır: «Bir zaman fakir düştük ve sıkıntılı bir hayat yaşadık. Allah her ikisini de bize gösterdi. Fakat zengin olduğumuzda akrabalarımıza kötülük yapmadık- Fakirlik de bizim nesebimizi alçatmadı.»
Hanefîlere göre mala İtibar vardır. Malda muteber olan mehir ve nafaka parasına malik olmaktır. Hatta bunların ikisine veya birisine malik olmazsa denklik gerçekleşmez. Mehirden murad, hemen verilmesi örfen sabit olan miktardır. Bunun dışındaki mehir se sonraya bırakılan mehirdir. Ebû Yusuf'dan rivayet olunduğuna göre, Ebû Yusuf malda mehire kadir olmayı değil, nafakaya kadir olmayı benimsemiştir. Çünkü mehİrde kolaylık göstermek geçerlidir. Kişi babasının zenginliği ile mehre kadir sayılır. Denklikte mala itibar etmek Ahmed'den bir rivayete göredir. Çünkü yoksulluk içindeki koca kadının nafakasını veremeyeceği ve çocuklarına bakamayacağı için zengin kadına zarar verebilir, insanlar fakirliği bir noksanlık olarak görürler. Nesebde övündükleri gibi mai-da da nesebden daha fazla birbirleriyle övünürler.
Altıncısı; Ayıplardan salim olmak: Şafi'î'nin ashabı ve îbn Nasr'ın Malik'ten zikrettiğine göre İmam Malik; ayıplardan salim olmayı denkliğin şartlarından saymıştır. Kendisinde feshi gerektirecek bir ayıb olan ayıplardan salim olan kadına denk değildir. Eğer feshi gerektirecek bir ayıb. bulunmayıp, körlük, bir azası eksik ve çok çirkinlik gibi nefret ettirici bir ayîb bulunması durumunda iki görüş vardır. Revyanî nefret ettirici durumlara sahip kişi kadına denk değildir demiş, Hanefî ve Hanbelîler ise, bunu dikkate almamışlardır.
Muğni kitabında geçtiğine göre: Ayıplardan salim olmak denklik şartlarından değildir. Çünkü kişinin ayıplı olmasının nikâhı bozmadığında ihtilaf yoktur. Fakat bu durum kadın için muhayyerlik gerektirir. Velileri için değil. Çünkü aybm zararı kadına mahsustur. Ancak velisi için kadirim deli, alaca hastalığı ve cüzzamlı ile evlenmesini men hakkı vardır.

9.28.5. Denklik Kim İçin Muteberdir?
Evlilikte denklik sadece koca için geçerli olup, kadm için geçerli değildir. Yani kadına denk olması, eşit olması şart koşulan sadece erkektir. Kadının erkeğe denk olması şart koşulmaz.
Bunun delili :
Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Yanında bir cariye plan onu güzelce okutur, öğretir ve ona İyilik eder de sonra onu azâd ederek evlenirse kendisine iki ecir vardır.* (Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir.)
Nebî aleyhisselâmm mertebesine denk olacak kimse yoktur. Halbuki o Arap kabilelerinden evlenmiştir. Daha Önce Yahudi olup, sonra Müslüman olan Huyey'in kızı Safiyye ile evlenmiştir.
Yüksek mertebe sahibi kadının kendisine denk olmayan bir erkekle evlendiği zaman kendisi ve velisi olan kişiler bu işi ayıp sayarlar. Ama şerefli bir kocanın mertebe bakımından kendinden dü-şük olan ve bulunma itibarı olmayan bir kadınla evlenmesi ayıplanmaz.

9.28.6. Denklik Kadın ve Velileri İçin Bir Haktır

Cumhur fukahaya göre denklik kadın ve velileri için bir haktır. Velinin, kadım kendi nzasi ve diğer velilerin nzası - olmadan denk olmayan birisiyle evlendirme hakkı yoktur. Çünkü kadını denk olmayan birisiyle evlendirmek hem kadım hem de velileri aşağılık duygusuna iter. Onun için hepsinin nzası olmadan bu evlendirme caiz olmaz. Eğer kadın razı olur ve velileri de razı olursa evlendirmek caizdir. Çünkü onların hakkını korumak için bu engel konmuştu. Onlar razı olunca engel de kalkmış olur. Şafiîlere göre bu hak o anda velisi olan kişiye aittir. Bir rivayete göre, İmam Ahmed bütün velilerin uzak olsun yakın olsun, denklik haklan vardır, içlerinden birisi razı gelmezse nikâh akti fesh olur demiştir. Ahmed'den başka bir rivayete göre ise, denklik Allah'ın hakkıdır. Şayet kadın ve velileri denklik şartını kaldırmaya razı olsalar bile onların bu nzası sahih olmaz demiştir. Fakat bu rivayet îmam Ahmed'den gelen rivayetlerin birinde olduğu gibi denkliğin dinden başka bir konuda geçerli olmadığı rivayetidir.

9.28.7. Denkliği Muteber Saymanın Vakti

Denkliğin bulunması akd yapılırken muteberdir. Şayet akdden sonra denklik vasıflarından bir tanesi bozulursa bu zarar vermez. Olacak oian birsey denkliği değiştirmez ve evlilik akdine tesir etmez. Çünkü evlenmenin şartlan akd zamanı muteberdir.
Eğer evlenme sırasında şerefli bir meslek sahibi olan veya ailesine infaka kadir olan iyi bir kişinin sonradan dununu değişir de düşük bir meslek seçer, ailesine bakmaktan aciz kalır veya evlendikten sonra Allah'ın emrine karşı gelirse, nikâh akdi, kıyıldığı şekli üzere devam eder. Şüphesiz zaman değişmekte, insan aynı hâl üzere kalmamaktadır. Kadının vaki olacak şeyleri kabul etmesi, sabredip takva göstermesi gerekir. İşte bu, üzerinde sebat edilmesi gereken işlerdendir.