Fikih - 39 Evlilikhukuku - Fikhussunne
EVLİLİK HUKUKU
Nikâh akdi sahih olarak gerçekleştiğinde, bu nikâh üzerine gereği lâzım gelir.
Nikâhın gerektirdiği bu hususlarla evlilik hukuku gerçekleşir. Bu haklar üç
kısımdır :
1 — Kadının kocası üzerine vacib olan hakları.
2 — Kocanın karısı üzerine vacib olan hakları.
3 — Aralarında müşterek olan haklar.
Eşlerden her birinin üzerine düşen görevi yerine getirmesi, iç huzur ve sükûnet
sebeplerini çoğaltacak sorumluluklara eğilmeleri gerekir. Ancak bununla evlilik
saadeti sağlanmış olur. Aşağıda bu haklardan bazılarının açıklaması yapılmıştır.
10.1. KARI KOCA ARASINDA MÜŞTEREK OLAN HAKLAR
1 — Evlilik beraberliğinin ve taraflardan herbirinin diğerinden faydalanmasının
helâl olması. Bu helâllik ikisi arasında müşterek olup, kadın tarafından kocaya
helâl olanlar, koca tarafından da kadına helâl olur. Kan-koca için bir hak olan
bu faydalanma, ancak kan-koca beraberce bulundukları zaman meydana gelir. Çünkü
taraflardan birinin tek başına faydalanması mümkün değildir.
2 — Sıhriyet haramhğı. Yani erkek, kadının annelerine, kızlarına, kızlarının
kızlarına haram olduğu gibi, kadın da erkeğin babalarına, dedelerine ve
çocuklarına haram olur.
3 — Nikâh akdi tamamlandığı andan itibaren, kan-koca arasında verasetin sabit
olması. Akd tamamlandıktan sonra zifaf vâki olmasa bile kan-koca birbirine vâris
olurlar.
4 — Çocuğun nesebinin, yatak sahibi sıfatıyla kocaya ait olması.
5 — tyi geçinmek. Kan-kocadan herbirinin bir diğeriyle iyi geçinmesi gerekir.
Neticede bu anlaşma onların şereflerini artırır ve böylece selâmet içinde
yaşarlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Kadınlarla iyi geçininiz.» (Nisa;
19).
10.2. KADININ KOCASI ÜZERİNDEKİ HAKLARI
Kadının kocası üzerindeki haklarından bazıları şunlardır :
1 — Malî haklar: Mehir ve nafaka.
2 — Mal dışındaki haklar.
Eğer koca birden çok kadınla evli ise, kocanın eşleri arasında adaleti sağlaması
ve kadına zarar vermemesi de kadının haklarındandır. Gelecek konularda bunları
açıklayacağız.
10.2.1. Mehir
İslâm'ın kadına verdiği Önemin ve ona gösterdiği hürmetin' en güzel
örneklerinden birisi de mülk edinme hususunda ona hakkını vermesidir. Kadın,
cahiliyet döneminde hakkı elinden alınmış, ko-lu-kanadı kırılmış bir
vaziyetteydi. Hatta velisi .kadının öz malını istediği gibi tasarruf eder, ona
mülk edinme fırsatı vermez, kadının tasarrufu da mümkün olmazdı, tslâm ise bu
yükü ondan kaldırmış, ona mehir ayırarak kocaya mehir Ödemeyi kadın için bir hak
olarak koymuştur. Velisinin ve yakın akrabalarının, kadının rızası ve kendi
isteği dışında mehrinden birşey alma haklan yoktur.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Kadınlara raehirlerini cömertçe verin. Eğer
onlar gönül hoşluğu ile size birşey bağışlarlarsa onu afiyetle yiyin.» (Nisa;
4). Yani «Kadınlara mehirlerini karşılık beklemeden ayrılmış bir pay olarak
verin. Eğer onlar mehre mâlik olduktan sonra, onu aldatmadan ve zorlamadan veya
mehri almaktan haya etmesi gibi bir durum bulunmadan sizlere mehirlerinden
birşey bağışlarlarsa onu gönül rahatlığı ile kederlenmeden alın, bunda bir günah
yoktur», demektir. Eğer kadm utanarak, korkarak veya aldatılarak, kocasına
malından birşey verirse, kocasının bunu alması helâl olmaz.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bir eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz,
birincisine bir yük altın vermiş olsanız bile ondan birşey almayın. İftira
ederek ve apaçık günaha girerek ona verdiğinizi geri alır mısınız?» (Nisa:
20-21)
Kadın için farz kılınan bu mehir, yukardaki manayı tahakkuk ettirip, kadının
gönlünü hoş tutar ve kocanın kendisine olan idareciliğine nza gösterir.
Allahu Teâlâ «Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından Ötürü ve erkeklerin
mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadın* lar üzerine hakimdirler.»
(Nisa: 34) buyurmuştur. Böylece kadınla koca arasındaki bağlar kuvvetlenmekte,
sevgi ve muhabbet sebepleri artmaktadır.
10X1.1. Mehrin Miktarı
îslâm, mehrin azlığı veya çokluğu için bir hudut koymamıştır. Çünkü insanlar
zenginlikte ve fakirlikte değişik oldukları gibi sıkıntı ve rahatlıkta da
farklıdırlar. Her bölgenin âdet ve taklidleri vardır. Onun için herkes gücü
nisbetinde duruma göre ve devam eden âdetlerine göre mehir versin diye sınır
konmamıştır. Bütün deliller, mehirde belli bir şartın bulunmadığına, ancak az
veya çoğa itibar etmeden değer taşıyan herhangi bir şeyle olabileceğine işaret
etmiştir. Bu durumda demirden bir yüzük, bir Ölçek hurma, Allah'ın kitabını
öğretme ve buna benzer şeyler, taraflar razı oldukları zaman mehir olarak caiz
olur.
Âmir bin Rabîa (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Benî Feza-re kabilesinden bir
kadın mehir olarak bir çift ayakkabı karşılığında evlendi. Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem ona; «Mehir olarak bir çift ayakkabıya kendini evlendirmeye
razı geldin Öyle mi?» deyince, kadın; «evet», dedi.Bunun üzerine Rasûlüllah
(s.a.v.) onun bu nikâhına cevaz verdi. (Hadisi Ahmed, İbn Mâce, Tirmizî rivayet
etmiş, Tirmizî sahihlemiştir).
Sehl bin Sa'd (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; bir kadm Nebi aleyhisselam'a
gelerek şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasûlü, evlenmek için kendimi sana takdim
ettim.» Bunun üzerine Rasûlüllah uzunca bir müddet durdu. Daha sonra
Rasûlüllah'ın ashabından birisi kalkıp «Ya Rasûlallah, bu kadınla evlenmek
istemiyorsan, onu benimle evlendir,» dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem; «Ona mehir olarak verecek yanında bir şeyin var mı?» diye
sordu. Adam; «Vallahi bu gömleğimden başka yanımda bir şeyim yok,» dedi. Nebî
aleyhisselam; «Eğer gömleğini ona verirsen sen gömleksiz kalırsın, başka birşey
araştır,» dedi. Adam; aBir şey bulamadım,» deyince; «Demirden bir yüzük de olsa
araştır, bak,» dedi. Adam bakmdı, yine birşey bulamadı.
Bunun üzerine Nebî aleyhisselam «Kur'ân'dan ezbere birşey okumasını biliyor
musun?», di*
ye sordu. Adam; «Evet» dedi ve filan filan sûreleri isimleriyle beraber
zikretti. Bunun üzerine Nebi aleyhisselâm «Bildiğin Kur'ân karşılığında o kadını
sana nikahladım,» buyurdu. (Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir. Bazı sahih
rivayetinde ise Nebî aleyhisselâm raehir miktarını yirmi ayet olarak takdir
etti.)
Enes (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Ebû Talha, Ümmü Süleym'Ie evlenmek
istedi. Bunun üzerine Umü Süleym şöyle dedi: «Vallahi senin gibisi reddolunmaz.
Fakat sen kâfirsin, ben müslü-manim. Benim seninle evlenmem helâl değildir. Eğer
müslüman olursan, bu benimle mehrin olur ve senden başka bir şey istemem.» îşte
Ebû Talha'nm müslüman olması, kadının mehri sayılmıştır.
Bu hadisler mehrin az birşey olması ve menfaati mehir olarak kabul etmenin ve
Kur'an öğrenmenin menfaatten sayılması gibi durumların caiz olduğuna delâlet
etmektedir.
Hanefiler mehrin en azını, on dirhem olarak takdir etmiş, Ma-likîler ise üç
dirhem kabul etmişlerdir.. Bu ölçü güvenilir bir delile dayanmayıp, hakkında
geçerli olacak bir hüccet de yoktur.
Hafız şöyle demiştir: «Mehrin en azı hakkında hadisler varid olmuş olup,
bunlardan hiç birisi sahih çıkmamıştır.»
İbn Kayyım yukarda geçen hadislere tâliken şöyle demiştir : «Bu hadis Ümmü .Süleym'in
müslüman olması durumunda kendisiyle evleneceğini ve onun müsîüman olmasıyla
faydalanmayı seçtiğini göstermektedir. Bu ise, Ümmü Süleym'e kocanın vereceği
maldan daha kıymetlidir. Aslında mehir, kadının faydalanması için bir hak olarak
meşru kılınmıştır. Kadın ilme, dine, kocanın müslüman olmasına ve Kur'ân
okumasına razı gelirse, bu mehrin en faziletlisi, en faydalısı ve en üstünü
olmuş olur. Böylece akd mehir-siz yapılmamış sayılır. Durum bu olup, mehir
yukarda anlattığımız şekilde açık delil ve kıyasla sahih olduğuna göre, mehrin
en azmi üç dirhem veya on dirhem olarak takdir etmek nasıl oluyor? Bu tip
mehirle evlenme, kendini Nebî aleyhisselam'a hibe eden kadının evlenmesiyle eş
tutulamaz. Çünkü hibe yolu sadece Nebî aleyhisselam'a mahsus olup, müminlere has
değildir. Şüphesiz bu kadın, velisiz ve mehirsiz olarak kendisini Rasûlüllah'a
hibe etmiştir. Halbuki bizim konu ettiğimiz kadm, veli ile ve mal olmasa bile
mehirle nikâh yapmaktadır. Şüphesiz kadın, Ebû Talhamn müslüman olmasını mal
yerine mehir olarak kabul etmiştir. Çünkü kadına menfaat bu şekilde geçmiş,
kendini hibe etmemiştir. Rasûlüllah'a kendini hibe eden kadının durumu İse bunun
hilâfınadır.»
Bu hadislerin gerektirdiği mana budur. Bazıları bu manaya muhalefet ederek: «Mehir,
ancak mal olup başka bir menfaat, ilim öğretmek mehir sayılmaz,» demişlerdir.
Ebû Hanife ile bir rivayete göre Ahmed bu görüştedir. Bazıları îmam Mâlik gibi,
«mehir, üç dirhemden az olamaz,» bazıları Ebû Hanife gibi, «on dirhemden az
olamaz,» demişlerdir.
Bu konuda şâz (güvenilir ravilerin rivayetlerine muhalif) olan başka görüşler de
bulunup bu görüşlerin kitap, sünnet, icma, kıyas ve sahabî sözünden hiçbir
delili yoktur.
Yukarda zikrettiğimiz hadislerin Nebî aleyhisselam'a mahsus olup, nesh
edildiklerini veya Medine ahalisinin bunların hilafıyla amel ettiklerini iddia
eden kişinin iddiası delilsiz bir davadır ve doğru olan bu iddianın
reddedilmesidir.
Tabiînden Medine ehlinin efendisi Sa'îd bin Müseyyeb, kızım iki dirheme
evlendirmiş ve kimse bunu yadırgamamışım Bilakis bu olay, Sa'îd bin Müseyyeb'in
fazilet ve menkıbelerinden sayılmıştır.
Abdurrahman bin Afv (r.a.) beş dirhem mehirle evlendi ve Nebî aleyhisselâm bu
evliliği kabul etti.
Mehrin miktarının tcsbitinde Şeriat sahibinin koyacağı ölçü muteberdir.
Mehrin çok olmasına gelince; bunun için bir hudud yoktur.
Ömer (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, o minberde hutbe okurken mehrin dört
yüz dirhemi aşmasını nehy etti. Sonra minberden indi. Kureyş'li bir kadm Ömer'e
itiraz ederek «Allahu Teâlâ' nın 'Birincisine bir yük altın vermiş olsanız..'
(Nisa: 20) ayetini işitmedin mi?» dedi. Bunun üzerine Ömer: «Affet Allah'ım,
bütün insanlar Ömer'den daha fakîh» dedi. Sonra dönüp minbere çıktı : «Ben
sizlerin mehir konusunda dört yüz dirhemi aşmanızı nehy etmiştim. Dileyen
dilediği kadar malından verebilir.» dedi. (Hadisi Said bin Mansûr ve iyi bir
senetle Ebû Ya'Iâ rivayet etmişlerdir.)
Abdullah bin Mus'ab'dan rivayet olunduğuna göre Ömer (r.a.) şöyle demiştir:
«Kadınların mehirlerinde gümüşten kırk ukıyeyi(*) aşmayın. Her kim bu miktarı
aşarsa, fazlalığı beyt-ül mâl'e koyarım.» Bunun üzerine bir kadın, «Bunun sebebi
nedir?» diye sorunca, Ömer; «Bilmem,» dedi. Bu sefer kadm; «Allahu Teâlâ
'Birincisine bir yük altın vermiş olsanız...' (Nisa: 20) buyurmuştur,» deyince,
Ömer «Kadın doğruyu söyledi, adam (ben) ise hata etti.» dedi.
(*) Bir ukıye 40 dirhemdir.
10.2.1.2. Mehirde Aşırı Gitmenin Mekruh Olduğu
Her ne olursa olsun, İslamiyet, mümkün olan en çok sayıda erkek ve kadının,
temiz olan helâl yoldan birbirlerinden faydalanmaları için, evlenme fırsatının
kendilerine verilmesini şiddetle arzu eder. Bu da ancak evlenme yolunun kolay,
evlenme vasıtalarının basit olmasıyla mümkündür. Böyle olunca, çok mal sarfetmek
zorunda bırakılan fakirler de evlenebilir. Çünkü, özellikle fakirler, bu yüzden
zor durumda kalmaktadırlar.
İslâm mehirde aşın gitmeyi mekruh sayarak, mehir ne kadar az olursa, evliliğin
de o kadar mübarek olacağını ve mehrin az olmasının kadının uğur ve bereketinden
sayıldığını haber vermiştir.
Âişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselâm; «Bereket bakımından
nikâhın en büyüğü, zahmet bakımından en kolay olanıdır.» buyurmuştur. Yine Nebî
aleyhisselâm «Kadının uğur ve bereketi; mehrinin azlığı, nikahının kolaylığı ve
ahlakının güzelliğinde; kadının uğursuzluğu ve bereketsizliği ise; mehrinin
aşırılığı, nikâhının zorluğu ve ahlâkının kötülüğündedir.» buyurmuştur.
İnsanlardan çoğu İslâm'ın bu öğretisini bilmemekte, bu hududu aşarak mehirde
ileri gitmek hususunda cahiliyet adetlerine uymaktadır. Yine çok kişiler, karşı
tarafı güç duruma sokacak ve onu sıkıntıya düşürecek şekilde büyük bir miktar
ödemediği takdirde evlendirme işini terk etmektedirler. Bu durumda sanki kadın,
üzerinde pazarlık yapılan bir mal ve ticaret eşyası gibi olmaktadır. Bu durum
birçok şikâyetlere, kadın ve erkeği eşit bir şekilde zarara sokan evlilik
krizlerinin insanlar arasında yayılmasına neden olur: Netice olarak pek çok
kötülük ve bozgunculuk ortaya çıkar. Evlilik borsası revaçtan düşer ve helâl,
ulaşılması haramdan daha zor olan bir durum haline gelir.
10.2.1.3. Mehrin Hemen Verilmesi ve Sonraya Bırakılması
Mehrin hemen verilmesi ve sonraya bırakılması veya kadınların adetleri ve
Örflerine göre bir kısmının hemen, bir kısmının ise sonraya bırakılması caizdir.
Mehrin bir kısmını hemen vermek caizdir. Çünkü İbn Abbas'm rivayet ettiğine
göre; Nebî aleyhisselâm, Ali (r.a.)'ı mehirden bir şey verinceye kadar Fatıma
(r.a.) ile zifaftan men etti. Bunun üzerine Ali (r.a.) «yanımda bir şey yok»,
dedi. Nebî aleyhisselâm «Hu-tamiye zırhın nerde?» dîye sordu. AH (r.a.) da bu
zırhı Fatıma'ya
mehir olarak verdi. (Hadisi Ebû Dâvûd, Nesâî ve Hâkim rivayet ederek, Hakim
sahihlemiştir.)
Ebû Dâvûd ve tbn Mâce'nin Âişe'den rivayet ettiklerine göre Aişe (r.a.) şöyle
demiştir: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bana bir kadının, kocası
kendisine birşey vermeden önce yanma girmesini emretti.»
Bu hadis, kadının, kocası kendisine mehirden birşey vermeden önce yanma
girmesinin caiz olduğuna delildir. Yukarıda geçen îbn Abbas hadisinde, mehir
vermeden önce Fâtıına'nın Ali'nin yanına girmesinin men edilmesi, mendub
olduğunu göstermektedir.
Evzâi'ye göre; kadına mehirden bir şey verinceye kadar yanma girilmemesini ashab
iyi görmüştür.
Zührî şöyledemiştîr: «Sünnet olarak bize ulaştığına göre, nafaka veya giyeceği
elbiseyi vermeden kadının yanma girilmemesi gerekir. Müslümanlar bu şekilde amel
etmişlerdir.»
Kocanın, karısının yanına girme hakkı olduğu gibi kadının da kendisini ona
teslim etmesi gerekir. Hatta hemen vermesini şart koştukları hüküm altına
alınmış mehirini vermemiş olsa bile kadın, kocasmı, yanına girmekten men edemez.
İbn Hazm şöyle demiştir: «Mehir ister isimlendirilsin, isterse
isimlendirilmesin, nikâh akdi yapan kişinin, istese de istemese de kadınla
zifafa girme hakkı vardır. Mehirden dolayı zifaftan men olunamaz. Fakat erkeğin
hemen kadınla zifafa girmesi ve yanında bulunan mehirden mümkün olduğu kadar
kadına vermesine hükmedilir. Şayet kadın için mehir olarak bir şey
isimlendirilmemişse, mehr-i misil vermesi hüküm altına alınır. Ancak tarafların,
mehrin az veya çoğuna razı olmaları hali müstesnadır.»
Ebû Hanîfe şöyle demiştir: «Eğer kadının mehri, müeccel (daha sonra verilmesi
gereken) olursa, istesin veya istemesin erkeğin onunla zifafa girmesi hakkı
vardır. Çünkü kadın mehrin müeccel obuasına razı gelmiştir ki, bu, erkeğin zifaf
hakkını düşünnez. Şayet mehrin hepsi veya bir kısmı muaccel (hemen verilmesi
gereken) olursa, hemen verilmesi şart koşulan mehir ödenmediği müddetçe erkeğin
zifafa girmesi caiz değildir. Kadının, üzerinde anlaştıkları muaccel mehri
almadan erkeği zifafa girmekten men hakkı vardır.»
Îbn'ül-Münzir şöyle demiştir: «İlim ehlinden, bilgilerine baş vurulan âlimler,
kadının, kendisine mehri verilinceye kadar kocasını zifaftan men edebileceğine
icmâ etmişlerdir.»
Muhallâ sahibi îbn Hazm bu görüşü araştırarak şöyle demiştir: «Müslümanlar
arasında ihtilaf edilmeyen bir konudur ki, nikâhin akdedildiği andan itibaren
evlilik bağı kurulmuş, kadın erkeğe, erkek de kadına helâl olmuştur. Her kira,
mehrini veya başka bir şeyi verinceye kadar bu helâlliğe mâni olursa Allah ve
Rasûlünden gelen bir delile dayanmadan kadınla erkek arasım ayırmış olur. Gerçek
bizim söylediğimîzdir.»
Erkeğin, kadında bulunan hakkına mâni olunamayacağı gibi kadının da mehirden
olan hakkına mâni olunamaz. Kadın istesin veya istemesin erkeğin onunla zifafa
girmesi hakkı vardır. Yine erkek istesin veya istemesin yanında bulunan mehir
kendisinden alınır. Nebî aleyhisselâm'dan sahih olarak gelen «Her hak sahibine
hakkını ver.» hadisi bu görüşe en güzel delildir.
10.2.1.4. «Mehr-i Mİisemmâ&nın Hepsi Ne Zaman Vacib Olur?
Aşağıdaki üç durumdan birisinin meydana gelmesi halinde mehri müsemmâ vacib
olur.
a — Hakiki zifaf vaki olduğu zaman.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bir eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz,
birincisine bir yük altın vermiş olsanız bile ondan birşey almayın. İftira
ederek ve apaçık günaha girerek ona verdiğinizi geri alır mısınız? Nasıl
alırsınız ki? Siz birbirinize katılmıştınız ve onlar sizden sağlam teminat
almışlardı.» (Nisa; 30-31).
b — Kan-kocadan birisi zifaftan önce ölürse. Bu konu üzerinde icmâ edilmiştir.
c — Ebû Hanife şu görüşe varmıştır: «Tam bir halvetle kan-koca yalnız kalırlarsa
kadın mehri hak eder. Tam halvet, kan kocanın kimsenin görmeyeceğinden emin
oldukları bir yerde yalnız kalmalanyla gerçekleşir. Bu durumda birisinin farz
olan orucu tutması veya kadının hayızh olması veya tarafların hakiki zifafa güç
yetiremeyecek bir hastalığı bulunması gibi hissi bir engel veya yanlarında
üçüncü bir kimsenin bulunması gibi tabii bir engel bulunmaması gerekir.»
Ebû Hanife bu görüşüne Ebû Ubeyde'nin Zaide bin Ebî Evfâ'-dan rivayetini delil
getirmiştir: Ebû Evfâ, «Hidayete ermiş râşid halifeler; 'kapı kapandığı ve
perdeler örtüldüğü zaman mehir vacib olur' diye hükmetmişlerdir.» demiştir.
Vekî'in Nâfi' bin Cübeyr'den rivayetine göre Nâfi' şöyle demiştir: «Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellemin ashabı; 'Kapı kapandığı ve perde örtüldüğü zaman
mehir vacib olur,' demişlerdir.»
Mehir hakkını almayı gerektirecek teslimiyet kadın tarafından vâki olup.bununla
kendini teslim etmenin bedeli olan mehir tahakkuk eder.
Şâfi'î, Mâlik ve Dâvûd bu konuda muhalefet ederek şöyle demişlerdir: «Mehrin
tamamı ancak cinsel birleşmeden sonra vâki olur. Gerçek bir halvet sözkonusu
ise, ancak mehrin yansı vacib olur. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Eğer
onlara mehir biçer de el sürmeden onları bağışlarsanız, kendileri veya nikâh
akdi elinde olan erkeğin bağışlaması hali müstesna, biçtiğinizin yansını verin.»
(Bakara; 237) Yani hakiki birleşme olan cinsî münasebetten Önce talak vâki
olursa mehir olarak aynlan payın yansı gerekir. Cinsel münasebet bulunmayan
halvet durumunda ise mehrin tamamı vacib olmaz.»
Şürayh şöyle demiştir: «Allah'ın kitabında kapı ve örtüyü zikrettiğini duymadım.
Kişinin hakiki birleşmede bulunmadığını iddia etmesi durumunda kadına mehrin
yarısını vermek gerekir.»
Sa'îd bin Mansur'un rivayet ettiğine göre; tbn Abbas, zifafa girdiği karısına el
sürmeden onu boşadığını söyleyen bir adam hakkında; «Mehrin yansını vermesi
gerekir.» demiştir.
Abdurrezzak'ın rivayet ettiğine göre îbn Abbas; «Kadınla cima edinceye kadar
mehir tam olarak vacib olmaz.» demiştir.
10.2.1.5. Fasid Evlenmede, Hakiki Birleşme île Mehr-i Müsemmâ''mn Vacib Olması
Erkek, kadınla nikâh akdi yapıp zifafa girdikten sonra, herhangi bir sebeple
evliliğin fasid olduğu ortaya çıkarsa, mehr-i müsem-mâ'nın tamamı vacib olur.
Ebû Davud'un rivayet ettiğine göre; Basra bin Eksem, bakire olduğunu söyleyen
bir kadınla evlendi. Zifafa girdiğinde hamile olduğunu anlayınca, durumu Nebî
aleyhisselâm'a anlattı. Bunun üzerine Nebî aleyhisselâm «Kendisiyle münasebette
bulunmuş olman dolayısıyla mehrini vermen gerekir,» buyurdu ve aralannı ayırdı.
Bu hadis, kadınla evlenip de onu, zinadan hamile bulduğu zaman nikâhın batıl ve
fâsid olmasını ifade ettiği gibi, fâsid nikâhda mehr-î müsemmâ 'mn vacib
olduğunu da ifade etmektedir.
10.2.1.6. Mehir Zikretmeden Evlenmek
Mehir zikretmeden evlenmeye «Tefvîd evliliği» denir, bütün âlimlerin görüşlerine
göre bu sahihtir. Çünkü
Allahu Teâlâ şöyle
buyurmuştur: «Kadınlara el sürmeden ve mehirlerini biçmeden onları boşarsanız
size sorumluluk yoktur.» (Bakara; 236).
Bu âyetin manası; «hanımına el sürmeden ve mehir tayin etmeden Önce onu boşayan
kimseye bir günah yoktur.» Mehri zikretmeden evlenir ve mehir vermemeyi şart
koşarsa, dendi ki; 'bu evlilik sahih değildir'.
Malikîler ve İbn Hazm bu görüşe varmışlardır. İbn Hazm şöyle demiştir: «Nikâhta
mehir vermeyeceğini şart koşarsa nikâh fesh olmuş olur. Çünkü RasûlüIIah
sallallahu aleyhi ve sellem «Allah'ın kitabmda bulunmayan her şart batıldır.»
buyurmuştur. Meh-rin verilmemesi şartı Allah'ın kitabında bulunmadığı gibi,
bilakis batıl olduğu sabit olan bir şarttır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Kadınlara mehirlerini cömertçe verin.» (Nisa; 4). Bu takdirde nikâh batıldır.
Mehir vermemek şartıyla yapılan nikâh, mehir verme şartı konuncaya kadar sahih
olarak gerçekleşmeyip, sahih olmayan nikâh kısmına girer.»
Hanefîler ise, caiz olduğu görüşünü kabul etmişlerdir. Çünkü onlara göre, mehir,
evlilik akdinde şart ve rükün değildir.
10.2.1.7. Zifafla veya Zifaftan önce Ölmekle Mehr-i Misi'in Vâcib Olması
Erkek kadınla zifafa girdiği veya zifaftan önce bu halde öldüğü zaman kadının
mehr-i misil ve miras hakkı vardır.
Ebû Dâyjid'un Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre ibn Mes'ûd bu
mesele hakkında şöyle demiştir: «Bu konu hakkında görüşüm şudur, —eğer isabet
etmişsem Allah'tan, hata edersem bendendir—: Yakınlarından diğer kadınlara
verilen mehir kadar ne eksik ne de fazla, zulüm yapmadan bu kadına verilir.
Ayrıca iddet beklemesi gerektiği gibi, miras hakkı da vardır.» Bunun üzerine
Ma'kil bin Yesâr ayağa kalkarak; «Şahidlik ederim ki Rasûlül-lah'ın Berva' binti
Vâşık hakkında verdiği hükmü verdin.» dedi.
Ebû Hanîfe, Ahmed ve Dâvûd ile Şâfi'î'nin iki görüşünden en sahih olanı bu
yöndedir.
10.2.1.8. Mehr-i Misil Nedir?
Mehr-i misil; kadının akid zamanında yaş, güzellik, mal, akıl, din, bekarlık,
dulluk, belde, çocuğun bulunması ve bulunmaması gibi mehrin değişmesine sebeb
olacak bütün durumlarda benzeri olan kadının mehri kadar hakettiği mehre denir.
Çünkü kadın için mehrin kıymeti bu saydığımız sıfatların değişmesiyle âdeten
değişmektedir. Benzerlikte muteber olan, kadının kız kardeşi, halası ve
amcasının kızları gibi asabe yoluyla yakınlarıdır.
Ahmed şöyle demiştir: «Benzerlik, asabeden yakınları ve ze-vilerhamdan (aynı
rahimden gelenlerden) diğerlerine göre itibar edilir. Eğer baba tarafından olan
yakınlarından mehr-i misil takdir etmek istediğimiz kadının vasıflarını taşıyan
bir kadın bulunmazsa ailesine benzeyen başka bir aileden bir kadının mehrine
itibar edilir.»
10.2.1.9. Küçük Kızın Mehr-i Misü'den Az Mehirle Evlendirilmesi
Şâfi'î, Dâvûd, İbn Hazm ve Hanefîlerden Ebû Yusuf ile Mu-hammed, babanın küçük
kızını mehr-i misilden daha az mehirle evlendirmesinin caiz olmadığı
görüşündedirler: Küçük kızın mehri konusunda babasının verdiği hüküm geçerli
olmaz. Kız, mehr-i misli ne ise onu alır. Mehr-i misil onun için elbette
gereklidir. Çünkü mehir kadının hakkıdır. Kızın mehrinde babasının hükmü geçerli
olmaz.
Ebû Hanife ise şöyle demiştir: «Babası küçük kızını mehr-i misilden daha az bir
mehirle evlendirirse bu onun için caizdir. Fakat babası ve dedesinin dışındaki
veliler eksik mehirle evlendirir-lerse bu caiz olmaz.»
10.2.1.10. Mehrin Yansını Vermek
Koca, mehir miktarını tayin ederek evlendiği karısını zifaftan Önce boşarsa,
üzerine mehrin yarısını vermesi vacib olur. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle
buyurmuştur:
«Eğer onlara mehir biçer de el sürmeden onları boşarsanız, kendileri veya nikâh
akdi elinde olan erkeğin bağışlaması hali müstesna, biçtiğinizin yansını verin.
Bağışlamanız Allah'tan sakınmaya daha uygundur. Aranızdaki iyiliği unutmayın.
Allah şüphesiz işle-diklerlnizini görür.» (Bakara: 237).
10.2.1.11. Boşanan Kadına Eşyc vb. Vermenin Vacib Olduğu
Koca, kendisine mehir biçilmeyen karısını zifaftan önce boşarsa, mehre karşılık
kadına eşya vb. vermesi, üzerine
vacibdir. Böyle davranmak, kadını iyi bir şekilde salmanın ve onu iyi bir
şekilde boşamanın çeşitlerindendir. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Boşanma iki defadır. Ondan sonra ya iyilikle tutmak, ya da güzellikle bırakmak
vardır.» (Bakara: 229).
Âlimler, mehir biçilmeyen ve zifaftan önce boşanan kadına eşya vb. dışında bir
şey verilmeyeceğine dair icmâ' etmişlerdir. Verilecek eşya ve benzerleri kişinin
servetine göre değişir. Bu eşya için belli bir sınır yoktur.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Kadınlara el sürmeden ve mehirlerini biçmeden onları boşar-sanız, size bir
sorumluluk yoktur. Onları, zengin kendi çapına, fakir de kendi çapına uygun bir
şekilde faydalandırsın. Bu iyi davrananların şanına yakışır bir borçtur.»
(Bakara: 236).
10.2.1.12. Mehrin Düşmesi
islâm'dan dönmek, fakir olmak, ayıplı oîmak veya küçükken evlendirilip de bulûğa
erince evliliği kabul etmemek veya bir kusur sebebiyle nikâhın fesh olması gibi
durumlarda, zifaftan önce kadın tarafından ayrılık vaki olursa mehrin tamamı
düşer ve kocanın kadına birşey vermesi gerekmez. Ayrılmadan dolayı vermesi
gereken eşya ve benzerini de vermesi icab etmez. Çünkü bu hal, satılan malın
sahibine tesliminden Önce telef olması durumu gibidir. Mehir karşıbğında almış
olduğu kadın herhangi bir sebeple aynhrsa, karşılığı olan mehrin tamamı düşmüş
olur.
Yine bunun gibi, zifaftan önce kadın kocasını mehirden kurtarır veya mehrini ona
bağışlarsa, mehir düşer. Mehir kadının özel hakkı olduğu için bu davranışıyla
kocasında bulunan özel hakkını düşürmüş sayılır.
10.2.1.13. Akidden Sonra Mehri Artırmak
Ebû Hanife şöyle demiştir: «Eğer kadınla zifaf vâki olmuş veya koca ölmüşse,
akidden sonra mehrin artırılabileceği sabit olmuştur. Şayet zifaftan önce kadını
boşarsa, mehri artırmak sabit olmadığı gibi, belirlenen mehrin de sadece yansım
vermek gerekir.
imam Mâlik ise şöyle demiştir: «Zifaf vâki olursa, artırmak sabit olur. Şayet
zifaftan önce kadını boşarsa, belirlenen mehrin yarısı ile artırılan miktarın
yarısını vermesi gerekir. Eğer erkek, kadınla zifafa girmeden ve kadın da parayı
almadan önce ölürse, artırım batıl olup, akidle belirlenen mehir kadının hakkı
olur.»
Şafi'î; «Artırmak, baştan verilen bir hibedir. Eğer kadın onu alırsa caizdir.
Şayet almazsa artırım batıl olur,» demiş, Ahmed de «Artırımın hükmü asim hükmü
gibidir,» demiştir.
10.2.1.14. Gizli ve Açtfc Mehir
Kaivkoca, gizli olarak mehirde anlaşıp, sonra açık olarak daha fazlasıyla nikâh
akdini yaptıkları halde daha sonra aralarında anlaşmazlık çıkar da mahkemeye
başvururlarsa, hâkim nasıl hüküm verecektir?
Ebû Yusuf bu konuda şöyle demiştir; «Yaptıkları gizli anlaşmaya göre hâkim hüküm
verir. Çünkü gizli anlaşma kan-kocanın maksadı olan hakiki iradeyi temsil eder.»
«Hâkim, yaptıkları açık anlaşmaya göre hüküm verir» de denmiştir. Çünkü akidde
zikredilen, açık olanıdır. Gizli yapılanı ise Allah'ın ilminde olup, hüküm
verirken zahire tâbi olunur. Bu görüş Ebû Hanife ve Muhammed ile Esrem'in
rivayetine göre Ahmed'in zahir olan görüşü olup ayrıca, Şâ'bî, Ibn Ebî Leylâ ve
Ebû Ubeyd'in de görüşleridir.
10.2.1.15. Mehri Almak
Küçük olan kızın mehrini babası alabilir. Çünkü malın velisi odur. Babasının
mehir parasım alması sattığı malın parasını alması gibidir. Şayet babası ve
dedesi yoksa, malî açıdan velîsi olan kişi küçük kızın mehrini alır ve o mehri
bu tip paralan saklayan mahkemeye verir. Bu özel mahkemenin izni olmadan o
parayı velisi tasarruf edemez.
Rüşt çağına ermiş yaşlı dul kadının mehrine gelince; bu kadının izm' olmadan
velîsi mehrini alamaz. Çünkü dul kadının kendi malında tasarruf hakkı vardır.
Dul kadının babası, kadının mehrini huzurunda alır da kadın da sükût ederse, bu,
kadından mehrini almasına bir izin sayılır ve kocasının zimmetinden mehir düşmüş
olur. Çünkü kadının mehrini babasının almasına izin vermesi, sattığı malın
parasını almasına benzer.
Akıllı, bulûğ çağına ermiş bekâr kıza gelince; şayet dul kadın gibi reşîd ise,
izni olmadan babası mehrini alamaz. «Babası, kızın izni olmadan mehrini
alabilir» de denmiştir. Çünkü babanın mehri alması bir adettir. Akıllı, bulûğ
çağına ermiş olan bekâr kız da küçük kıza benzemektedir.
10.2.2. Çehiz
Çehiz, kadın ve ailesinin kocasıyla zifafa gireceği zaman, evde kendisiyle
beraber bulunsun diye hazırladığı ev eşyasıdır. Kadın ve ailesinin çehiz
hazırlaması ve evi donatmaya çalışması geçerli olan bir âdettir. Çehiz
hazırlamak zifaf münasebetiyle kadına bir çeşit sevinç ve neşe vermektir.
Nesâî'nin Alî (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallal-lahu aleyhi ve
sellem Fâtıma'ya çehiz olarak bir kadife, bir kırba ve astan izhir'den bir
yastık verdi.
Çehiz, insanların devam edegeldikleri bir âdettir. Şer'an, tvin hazırlanması ve
ev eşyalarından yatak ve diğer malzemeler gibi ihtiyaç duyulan şeyleri teçhiz
etmekten mesul olan kocadır. Kadın, mehri ne olursa olsun bu hususların
hiçbirisinden sorumlu değildir. Hatta ev eşyası hazırlaması için mehrin çok
takdir edilmesi durumu da aynıdır. Çünkü kadın, mehri, evin çehizini hazırlamak
için değil, kendisinden faydalanma karşılığı hak etmiştir. Mehir, sadece kadına
has bir hak olup babasının, kocasının ve başka bir kimsenin mehirde bir hakkı
yoktur.
Malikiler şu görüştedir: «Mehir sadece kadına mahsus bir hak değildir. Bunun
için, kadının bizzat kendisinin mehirden infak etmesi caiz olmayıp, üzerindeki
borcu da mehirle ödeyemez. Şayet, mehirden infak etmeye ihtiyacı varsa, belli az
bir miktar mehrin-den alabilir. Mehirden az olan borcu öder, çünkü mehri çok
olduğu zaman para gibidir.»
Yukarıda evin hazırlanması konusunda zikrettiklerimizden kadının yapacağı birşey
yoktur. Çünkü kadın, mehri peşin konuşul-muşsa, zifaftan Önce aldığı ile veya
mehir müeccel ise, eline geçen miktar ile, diğer kadınların kocaları için
hazırladıkları adet üzere, kocası için çehiz hazırlamak zorundadır. Müeccel
mehri, zifaftan Önce vermek helâldir. Şayet kadın, mehirden bir şey almayıp,
kocasıyla zifaftan sonraya mehrini tehir ederse, şart koşulmadığı müddetçe daha
sonra eline geçen mehirle çehiz hazırlaması gerekmez. Ancak şart koşulması veya
adetin böyle cereyan etmesi durumları müstesnadir.(*)
Kadının kendi malıyla satın aldığı çehizle, babasının kendisi için satın aldığı
çehiz kendi öz malı olup, kocasının veya başkasının bunda bir hakkı yoktur.
Kadın, bu çehizinden, başkasını faydalandırmaktan men etme hakkı olduğu gibi,
kocasını ve misafirlerini
(*) Mısır'da «Ahvâl-ı Şahsiyye» kanununu çıkaranlar, tmam Malik'ln )u konudaki
görüşünden hareketle, altmıgaltıncı maddede gu fıkrayı vaz etmişlerdir: «Kadın,
başka şekilde anlaşmadıkları müddetçe, zifaftan ö^ce aldığı mehirle uygun bir
şekilde kendini teçhiz etmek zorundadır. Şayet mehirden önce eline bir şey
geçmezse, anlaşmanın ve adetin dışında çehiz hazırlaması gerekmez. kendi öz
çehizinden faydalandırabilir. Şayet böyle yapmazsa, kadın başkasını
faydalandırmaya zorlanamaz.
îmam Malik şöyle demiştir: «Kocanın, adetin geçerli olduğu şekilde karısının
çehizinden faydalanması caizdir.»
10.23. Nafaka
Burada nafakadan maksat zengin bile olsa kadına yemek, ev, hizmet ve İlaç gibi
ihtiyaç duyduğu maddeleri temin etmektir. Nafaka kitab, sünnet ve icmâ ile
sabittir.
Kur'ân'dan deliller şunlardır:
«Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde (ma'rûf) sağlamak çocuk
kendisinin olan (mevlûdün leh) babaya borçtur.» (Bakara: 233)
Ayette geçen «mevlûdün leh», baba demek olup, bu hükümdeki «nzık» yeterli
yiyecek ve elbisedir. «Ma'rûf» ise, aşırıya kaçmadan ve eksik yapmadan şer'an
belli olan ölçü demektir.
«Boşadığıniz fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbe-tinde kendi
oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak İçin zarar vermeye
kalkışmayın. Eğer hamile iseler doğurmalarına kadar nafakalarını verin.» (Talak:
6).
«Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin. Rızkı ancak kendisine
yetecek kadar verilmiş olan kimse Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah
kimseye verdiği nzkı aşan bir yük yük-Iemez.» (Talak: 7).
Nafaka'nın sünnetten delillerine gelince:
Müslim'in rivayet ettiğine göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem veda
haccında şöyle buyurmuştur: «Allah'ın sözleriyle onları kendinize helâl
kılmışsınız. Kadınlar hakkında Allah'tan korkun. Arzu etmediğiniz kişileri
evlerinize almamaları sizin onlar üzerine olan hakkınızdır. Bunu yaparlarsa
hafifçe onları dövebilirsiniz. Onların da sizin üzerinizde uygun ve makul bir
şekilde nafaka ve giyim haklan vardır.»
Buharî ve Müslim'in, Âişe (r.a.)'dan rivayet ettiklerine göre Ut-be'nin kızı
Hind şöyle dedi: «Yâ Rasûlallah, Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma
yetecek kadar vermiyor. Ancak haberi olmadan kendisinden aldığım müstesna.»
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Sana ve çocuğuna yetecek kadar
alabilirsin.» buyurdu.
Muaviye el-Kuşeyrî'den rivayet olunduğuna göre, bu zât Rasû* lüllah'a şöyle
dedi: «Ya Rasûlallah, hanımlarımızın üzerimizde olan hakkı nedir?» Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem: «Yediğinden ona yedirmen, giydiğinden ona
giydirmen, yüzüne vurmaktan sakınman, onu kötülememen ve gerekirse ancak onu
evinde tutmandır.»
buyurdu.
Nafaka hakkında icmâ vardır.
îbn Kudâme şöyle demiştir: «Âlimler, akil baliğ olan kocalara, kadınlar itaatkâr
oldukları takdirde onların nafakasını temin etmelerinin vâcib olduğunda ittifak
etmişlerdir.»
Bu görüşü İbn'ül-Münzir ve diğerleri de rivayet etmiştir. Îbn' ül-Münzir şöyle
demiştir: «Burada bir ibret dersi var. Kadın, kazanmak ve harcamaktan men
edilmesi yönüyle erkek tarafından hapsedilmiş sayılır. Bunun için kocanm kadına
nafaka vermesi elbette gerekli olmuştur.»
10.2.3.1. Nafakanın Vacib Olmasının Sebebi
Allahu Teâlâ, kadının nafakasını kocasma vacib kılmıştır. Çünkü kadın, sahih
olarak yapılan evlilik akdi gereği kocasının evinde oturup çalışmamaktadır.
Kendisinden faydalanmanın devamlı olması için kocasının hakkını muhafaza etmek,
kocasına itaat etmek, evinde durmak, ev işlerine bakmak ve çocukların
terbiyesiyle ilgilenmek kadının görevidir. Kocaya da, bu görevlerin benzeri
olarak kadının ihtiyaçlarına bakması ve ona infak etmesi, aralarında evlilik
bağı bulunduğu sürece gerekir. Bu durumda, aralarında itaatsizliğin veya umumî
prensiple amel ederek nafakayı men edecek bir sebebin bulunmaması icabeder. O
prensip şudur: «Başkasının hakkı ve menfaati için kendini tutsak eden herkesin
nafakası bağlandığı kişiye aittir.»
10.2.3.2. Nafakayı Hak Etmenin Şartlan
Nafakayı hak etmek için aşağıdaki şartlar gerekir:
1 — Evlilik akdinin sahih olması.
2 — Kadının kendisini kocasına teslim etmesi.
3 — Kocasının kendisinden faydalanmasına imkan tanıması.
4 — Kocasının istediği yere gitmesine mâni olmaması.
5 — Kan-kocanm birbirlerinden faydalanmaya ehil olmaları.
Bu şartlardan birisi yerine gelmezse, nafaka vacib olmaz. Meselâ nikâh akdi
sahih olmayıp, fasid olursa, aradaki fesadı gidermek için taraflar üzerine
ayrılmak vacib olur. Yine bunun gibi, kadın kendini kocasına teslim etmezse veya
kocasının kendisinden faydalanmasına izin vermezse veya kocanın istediği yere
gitmekten kaçınırsa bu durumlarda nafaka vacib olmaz. Çünkü, nafaka vermenin
sebebi olan tutsak olma, tahakkuk etmemiş olur. Bu, satıcının, malını teslim
etmekten veya bir yerde teslim edip başka yerde teslim etmekten kaçınması
durumunda, alıcının parayı öde-meşinin vacib olmadığı konusuna benzemektedir.
Nebi aleyhisselâm Aişe (r.a.) ile evlendikten iki sene sonra zifaf vâki oldu.
Zifaftan önce ona nafaka vermedi ve geçen yıllar için nafaka vermeyi de gerekli
kılmadı.
Kadın, cima yapamayacak kadar küçük olduğu halde kendini kocasına teslim ederse;
Malikilere ve Şâfi'î mezhebinden sahih olan görüşe göre nafaka vacib olmaz.
Çünkü bu durumda tam faydalanma mümkün olmamış, kadın nafaka olarak alacağı
karşılığı hak etmemiş sayıhr. Kadın büyük olup erkek küçük olursa; sahih olan,
nafakanın vacib olduğudur. Her ne kadar erkeğin kadından istifade etmesi mümkün
olmasa bile kadının erkekten faydalanma durumu mevcuttur. Bu durum, kadının
kendini kocaya teslim etmesi halinde, koca büyük olduğu halde ondan kaçması
durumuna benzemektedir.
Hanefilerce fetva verilen görüşe göre; koca, küçük kızı evinde tutar ve
alıştırmak için onu evinde banndınrsa, bu noksan tutma durumuna erkek razı
geldiği için kadına nafaka vermesi vacib olur. Şayet evinde tutmazsa, nafaka
vermesi gerekmez.
Kadın, kocasıyla cinsî münasebet yapmaya mâni olacak bir hastalığı olduğa halde
kendisini teslim ederse nafaka vacib olur. Hastalığın kadına vacib olan nafakayı
düşürmesi, evliliğin güzel adabından ve Allah'ın emrettiği iyiliklerden
değildir. Yine bunun gibi koca iktidarsız, organı kesik veya hadım ise, ya da
kadınlarla mübaşereti men eden bir hastalığa yakalanmış veya işlemiş olduğu bir
suçtan dolayı haps olmuşsa, kocadan nafaka düşmez. Çünkü, kocanın kadından
faydalanma durumu kadın açısından mümkün-1 dür. özür ise erkek tarafından
meydana gelmiştir. Bu ise hakkında ihmalkâr davranılmasi uygun düşmeyen bir
sebepdir. Şüphesiz kadından faydalanma hakkını kaçıran bizzat kocadır.
Kadın, kocasının evinden, izni olmadan ve şer'î bir mazeret bulunmadan başka bir
eve taşınır, kocasının izni olmadan sefere çıkar veya izinsiz hac için ihrama
girerse, kendisine nafaka vacip olmaz. Şayet kocasının izniyle yolculuğa çıkar,
ihrama girer veya kocası onunla beraber olduğu halde sefere çıkarsa, üzerinden
nafaka kalkmaz. Çünkü bu durumda kadın kocasına itaatten ve onun elinin altında
bulunmaktan çıkmış sayılmaz. Yine bunun gibi kadın beraber oturdukları evde
kocasının yanına girmesine mâni olursa, kocasından başka eve taşınmasını isteyip
de kocasının ondan kaçınması söz konusu değilse kadına nafaka vermek lazım
gelmez. Şayet kadın kocasından başka bir eve taşınmayı ister de kocası ondan
kaçınır ve bunun üzerine kadın da yanına girmesine mâni olursa nafaka kalkmaz.
Yine bunun gibi, kadın bir suç veya bîr borçtan dolayı veya zorla hapsedilmişse,
nafaka vacip olmaz; ancak kadının, daha önce kocasına olan borcundan dolayı
evlendikten sonra hapse girmesi durumu müstesnadır. Çünkü koca bu hakkını
kaçırmış sayılır. Bunun gibi kadını birisi gasb ederek kocasıyla arasını
engellerse, kadın gasb müddetince nafakayı hak etmiş sayılmaz. Yine meslek
sahibi bir kadın, mesleği icabı dışarıya çıktığı zaman kocası ona mani olur,
fakat kadm yine devam ederse nafakayı hak kazanamaz. Kadının nafile oruç veya
nafile itikaf ile kendine kocasını yaklaştırmaması durumu da aynıdır.
Bütün bu durumlarda kadın nafakayı hak kazanamaz; çünkü şer'i bir mazeret
olmaksızın kocanın kadından faydalanma hakkı kaybolmuştur. Şayet evin şer'î
olmaması veya kadının can ve mal emniyeti açısından kocanın güvenilir olmaması
sebebiyle, kadm koj casına itaattan çıkarsa, nafaka düşmez yani geçerlidir.
10.2.3.3. Kâfir Kocayla Evlendikten Sonra Kadının Müslüman Olması Halinde Nafaka
Kafir olarak evlenen kan-kocadan, sadece kadın müslüman olursa, kadının nafakası
düşmez. Çünkü kadından faydalanma erkek tarafından Özürlü hâle gelmiştir. Erkek,
müslüman olmakla bu özrü gidermeye kadirdir. Onun için karısından uzak düşen
müslüman gibi sayılarak kadının nafakası üzerinden düşmez.
10.2.3.4. Kocanın Mürted Olması Nafakayı Düşürmez
Zifaftan sonra koca mürted olursa kadının nafakası kocanın üzerinden düşmez.
Çünkü cinsel ilişkinin olumsuz
hale gelmesi erkek tarafından vuku bulan bir sebeple olmuştur. Halbuki erkek
tekrar İslâm'a dönmekle bu sebebi gidermeye kadirdir.
Kadının dinden dönmesi ise, bunun hilafınadır. Çünkü kadın, işlediği bir günahla
kocasının kendisinden faydalanmasına mâni olmuştur. Bu durumda bu kadm, kocasına
itaat etmeyen kadm gibi sayılır.
20.2.3.5. Nafakayı Hak Etmenin Sebepleri Konusunda Zahiri Mezhebinin Görüsü
Zahirilere göre nafakanın vacib olmasının sebebi hakkında başka bir görüş vardır
ki; o da kadının kendisidir. Kadının bulunduğu yerde nafaka da vacib olur. Bu
görüşleriyle, kadının küçük olması, geçimsiz olması gibi diğer fakihlerin
koydukları şartlan koymaksi-zm nafakanın vacib olduğunu belirtmişlerdir.
Ibn Hazm; «Kadın ister zengin, ister fakir, ister bekâr, ister dul, ister
geçimli, ister geçimsiz, ister yetim olsun, ister babası bulunsun, ister cariye
olsun, isterse beşikte çocuğu bulunsun, nikâh akdi yapıldığı andan itibaren
kocaya nafaka gerekir.» demiştir, tbn Hazm, devamla şöyle demiştir: «Ebû
Süleyman ve arkadaşları ile Süfyân Sevrî şöyle demişlerdir: 'Nafaka üzerine akd
yapıldığı andan itibaren, küçük kızlar için nafaka vacibdir.' Hakem bin Uteybe;
'Kocasının evinden kızgın olarak çıkan kadına nafaka var mıdır?' sorusuna 'evet'
demiştir.» îbn Hazm şöyle devam etmiştir: «Geçimsiz kadına nafaka verilmeyeceği
sahabenin hiçbirisinden işitil-memiştir. Bu ancak, Neha'î, Şa'bî, Hammâd bin Ebî
Süleyman, Hasan ve Zührî'den rivayet olunmuştur ki onların bu konuda delilleri
olduğunu bilmiyoruz. Ancak onlar derler ki: 'Nafaka, cimanın kar--siliğidir.
Kadın cimayı men ettiği zaman, nafaka da men olmuş olur.'»
10.2.3.6. Nafakanın Takdiri ve Esası
Kadın, kocasıyla beraber oturduğu zaman kocası ona infak etmeyecek kadar cimri
olursa veya karısını nafakasız ve bir hak vermeden terkederse, kadının yemek,
giymek ve mesken olarak nafaka payım isteme hakkı vardır. Hakim, nafaka
konusunda kadının lehine hüküm verir. Kadının iddiasının sıhhati sabit olduğu
zaman, kocanın nafaka vermesi gerekli olur. Bu, kocasının haberi olmadan belli
bir ölçüde yetecek kadar kadının onun malından almasına benzemektedir. Çünkü
erkek, kadının hak etmiş olduğu infak görevini yapmamış olduğundan, hak sahibi,
gücü yettiği zaman kendi eliyle hakkını alabilir.
Bu görüşün dayandığı delil, Buharı, Müslim, Ahmed, Ebû Dâ-vûd ve Nesâî'nin Âişe
(r.a.)'dan rivayet ettikleri hadistir: «Hind şöyle dedi; 'Ya Rasûlallah, Ebû
Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çch cuğuma yetecek kadar nafaka vermiyor.
Ancak haberi obuadan aldığım müstesnadır.' Bunun üzerine Rasûlüllah, sallallahu
aleyhi ve sellem; 'Örfe göre sana ve çocuğuna yetecek kadar al,' buyurdular.»
Bu hadisle, nafakanın, «örfe göre» kaydıyla, kadına yetecek şekilde takdir
edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Yani, her yerin hakkı arasında belli olan,
geçinecek bir mikdar olabilir. Bu ölçü zaman, mekan, durum ve şahıslara göre
değişebilir.
Ravdatu'n-Neddiyye kitabının yazarı şöyle demiştir: «Yemek açısından yeterli
nafaka, kadının ihtiyaç duyduğu bütün yiyecekleri içine alır. Hatta meyveler
bile buna dahildir. Bayramlarda mutad olan harcamalarla alışılagelmiş,
yapılmadığı takdirde kadına zarar, sıkıntı veya keder gelebilecek, devamlı
kullanılan sair eşyalar nafakaya dahildir.» Yazar, devamla demiştir ki: «İlaç ve
benzerleri de bu kısma girer. Allahu Teâlâ bu konuya işaret ederek şöyle
buyurmuştur: «Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak, çocuk
kendisine ait olan babaya borçtur.» (Bakara: 233) Bu ifade, nafakanın
çeşitlerinden bir çeşidi için delildir. Rizık, yukarda zikrettiklerimizi içine
alır.»
Sonra yazar, bazı fakihlerin ilaç parası ve doktor ücretinin va-cib olmadığı
görüşünü zikretti: «Çünkü evin yıkılan kısmının onarım ücreti kiracıya ait
olmadığı gibi, bunlarla da vücudun korunması kasdedilmektedir,» demişlerdir.
Yazar ise ilacın nafakaya dahil olup, vacib olduğu görüşünü tercih ederek şöyle
demiştir : «Gays kitabında dendiğine göre 'Bunun delili, ilaç vücudu
iyileştirdiği için, dolayısıyla ruhu da koruduğundan nafakaya benzemektedir.' Bu
görüş haktır. Çünkü Rasûlüllah'm 'Sana yetecek kadar,' ifadesinin umumî
manasıyla, Allahu Teâlâ'nın 'Onların nzıklan' ifadesinin kapsamına girmektedir.
Birinci sîğa muaf; masdar olup bu da umumî sığalardandır. Bu sîğanm nafakanın
bir kısmına mahsus kılınması, diğer ihtiyaç maddelerini içermesine mâni
değildir.»
Devamla demiştir ki : «Zikrettiklerimizin toplamından şunu anlamış oldun:
Üzerine nafaka vacib olan kimsenin, nafaka vereceği kişiye örfen belli olan
yeterli miktarı vermesi gerekir. Yoksa bizden istenen, işi nafaka alacak kişiye
bırakmak değildir. Bazı durumlarda, israf korkusundan, nafaka isteyenin
getirdiği şartlar red-dolsun diye nafakayı kadının bizzat kendisinin alması da
söz konusu değildir. Bilakis maksad, geçim durumlarından haberi olan kişilerin
haber vermesi ve tecrübeli kişilerin tecrübesine dayanarak israfa kaçmadan
yeterli miktarı kadına vermektir. Rasûlüllah'm 'ma'rûf sözü bunu ifade etmekte
olup, israf ve az verme gibi maruf olmayan şekilde nafaka vermeyi ise
reddetmektedir. Evet, nafaka alacak olan rüşd ehlinden olduğu halde, kocası
nafakayı kendisine vermezse, yeterli miktan alması için kendisine izin vermemiz
caizdir. Eğer kadın müsrif ve ölçüsüz harcayanlardan ise, durum
böyle değildir. Bu durumda nafaka vermekle yükümlü olanın nafakayı sahibine
vermesi caiz değildir. Çünkü
Allahu Teâlâ «Mallarınızı sefihlere vermeyiniz.» (Nisa: 5) buyurmuştur.»
Yazar devamla şöyle demiştir: «Üzerine nafaka vacib olan isyankâr olup, nafaka
alacak olan da reşid değilse, nafaka almaya reşid olmayanın velisine veya
adaletli bir kişiye nafakayı bırakma* mız gerekir.»
Kadının tarak, sabun, yağ vesâir temizlik aletlerinden ihtiyaç duyduğu nafakayı
vermek de kocaya aittir.
Şâfiîler şöyle demişlerdir: «Şayet kadın güzel kokuyla, kötü kokuların
giderilmesini kasd ediyorsa, kocanın güzel koku alması gerekir. Çünkü bununla
temizlik kasd edilmektedir. Şayet hoş kokusundan istifade etmeyi kasd ederse
kocanın böyle bir kokuyu alması lazım gelmez. Çünkü bu, kocanın hakkıdır. Almaya
zorlanamaz.»
10.2.3.7. Nafakanın Takdiri Hakkında Hanefîlerin Görüşü
Nafaka Şer'i Şerif tarafından takdir edilmiş değildir. Yemek, katık, et,
yeşillik, meyve, zeytin yağı, yağ ve belli olduğu üzere yaşamak için lâzım
gelenlerden yeterli miktarda kocanın karısına vermesi gerekir. Bu miktar yazlık
ve kışlık elbise gibi zaman, mekân ve duruma göre değişir.
-^ Hanefiler, kadının durumu ne olursa olsun, nafakayı takdir ederken, kcıcanın
zengin veya fakir olma durumunu dikkate alırlar. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle
buyurmuştur:
«Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin. Rızkı ancak kendisine
yetecek kadar verilmiş olan kimse Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah
kimseye verdiği rızkı aşan yük yüklemez. Allah güçlükten sonra kolaylık verir.»
(Talak: 7).
«Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbe-tinde kendi
oturduğunuz yerde oturtun.» (Talak: 6).
10.2.3.8. Nafaka Takdiri Hakkında Şâfi'îlerin Görüşü
Şâfi'iler, kocanın varlıklı veya varlıksız olması durumuna itibar etmekte her ne
kadar Hanefîlerle ittifak halinde iseler de, nafakanın takdirini, yeterli
mikdara bırakmayıp şer'î bir ölçü koyarak şöyle demişlerdir:
Maddi durumu ve kazancı nafaka vermeye yetecek durumda olanın vereceği nafaka
her gün iki müd (*) olarak takdir edilir. Maddî durumu ve kazancı nafaka vermeye
yeterli olmayan varlıksız kişiye hergün bir müd takdir edilir, Orta halli
kişinin de bir buçuk müd nafaka vermesi gerekir. Bu görüşlerine şu âyet-i kerime
ile delil getirmişlerdir: (•) 1 Müd : 832 gr.
«Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin. Rızkı ancak kendisine
yetecek kadar verilmiş olan kimse Allah'ın kendisine verdiğinden versin.»
(Talak: 7).
Şâfi'îİer dediler ki: «Ayette varlıklı ile varlıksız ayrılmış ve her birerlerine
dınamuna göre nafaka vermesi gerekli görülmüştür. Miktar açıklanmadığına göre
nafakanın takdiri içtihada kalmıştır. Nafakanın kıyas edildiği benzer hususlar
şunlardır: Meselâ keffa-ret için yemek yedirmek gibi. Keffaret yemeği, açlığı
gidermek için şer'an vacib olmuştur. Eza fidyesinde, fakirlere verilmesi gerekej
nİn en çoğu iki müd'dür. Ramazan'da cima keffaretinde en az verilecek miktar ise
bir müd'dür. Şayet orta halli ise, bir buçuk müd verir. Çünkü zenginden düşük
olduğu için bu kimse zengin sayılmaz. Fakirden yüksek olduğu için de fakir
saymak mümkün değildir. Bunun için birbuçuk müd olarak takdir edilir».
Şâfi'îİer devamla dediler ki: «Kadın için yeterli olacak nafakanın dışındaki
nafaka kapısını açık bırakırsak, münakaşaya yol açılır ve bir sonuca varılamaz.
Bu ölçünün tayininde ma'rûf olanı seçmek uygundur. Ancak, yemek, katık, et ve
meyvelerden mecburî olanlar bu hükmün hilafmadir. Kocanın varlıklı ve varlıksız
olma-1 sı durumu göz önüne alınırsa kadına elbise gerekir. Durumu iyi olan
kadına o beldede âdeten giyilen değerli elbise giymesi, çok fakir kadına pamuk,
keten ve benzeri kumaşlar, orta halli kadına ise ikisi arası bir elbise almak
icab eder. Yine haline yaraşır bir şekilde varlıklı, orta halli ve fakirlik
durumuna göre kadına ev almak gerekir.»
Devamla dediler ki: «Koca, darda olduğu zaman, yemek ve katıktan ma'rûf olan
yeterli miktarın en azını, elbiseden de yazlık ve kışlık olarak yeterli miktarın
en azını alması gerekir. Şayet orta halli ise, yiyecek ve katık olarak fakirlik
durumundan daha fazlasını, elbise olarak da daha yükseğini alması icab eder.
Hepsi ma'rûf bir şekilde verilir. Şüphesiz nafaka, ma'rûf olarak verilecektir.
Çünkü kadının zarara uğramasını defetmek vacibdir. Bu da ancak normal bir
şekilde yeterli miktan vermekle olur. îşte ma'rûfun tefsiri budur.» (*)
(•) Şu Anda Mısır Mahkemelerindeki Tatbikat Şöyledir :
Şâfi'îİer ve bazı Hanefilerin, «nafaka payı ayrılırken mâli yönden
10.2.3.9. Nafakanın Para veya Eşya Olarak Takdiri
Kadının ihtiyacı olan şeyleri alması için nafakanın kıymetini para olarak
ayırmak sahih olduğu gibi, ekmek, katık, elbise gibi muayyen sınıflardan
nafakayı vermek de sahihtir. Nafakanın kocaya kolaylık olması hasebiyle, yıllık,
aylık, haftalık ve günlük olarak takdir edilmesi de sahihtir. (*)
Bazı hakimler, kocanın zengin ve fakir olması durumunu hesaj ba katıp, kadına
yiyecek, giyim ve ev için yeterli miktan ayırmayı gözeterek, tafsilata girmeden
bu üç neviden nafakayı aylık meblâğ olarak tâyin ederler.
-
10.2.3.10. Fiatların Değişmesi veya Kocanın Malî Durumunun Değişmesi
Nafaka takdir edildiği andan itibaren Hatların artması veya eksilmesi veya
kocanın mali durumunun iyi olması veya kötüye gitmesi durumlarına gelince: Bütün
bu durumların dikkate alınması icab eder. Eğer fiatlar, nafaka ayrıldığı andan
itibaren artmişsa, kadının nafakanın artan kısmını taleb etmesi hakkı vardır.
Şayet, fiyatlar eksilmişse, kocanın da nafakayı azaltma hakkı vardır. Eğer
nafaka takdir edilirken malî durumu iyi olmayan kocanın durumu daha sonra
iyileşirse, kadının fazla nafaka isteme hakkı olduğu gibi, kocanın mâlî durumu
kötüleşirse, kocanın nafakanın aşağı düşürülmesini isteme hakkı vardır.
10.2.3.11. Nafakanın Takdirinde Hata Etmek
Nafakanın takdirinden sonra, zengin ve fakir olma yönünden kocanın durumunu
tâyinde hata yapıldığı ortaya çıkarsa, kadının nafakanın takdirine tekrar
bakılmasını isteme hakkı olduğu gibi, hâkimin, kocanın gerçek durumuna göre
kadına yiyecek ve elbise için yeterli nafakayı takdir etmesi gerekir.
locanın durumunu göz önünde bulundurmak» yönündeki görüşleri, şu anda 1929 yılı
25 sayılı kanunun, 16. maddesinde ifadesini bulan bükümle tat-ük edilmektedir.
Kanun maddesi şöyledir: «Kadının durumu ne olursa olsun, nafaka, kocanın
varlıklı ve varlıksız olma durumları dikkate alınarak socaya takdir edilir.»
İşte bu ifadede adalet vardır. Çünkü geçen iki ayetle • lyuşmaktadir.
(*) Şu anda Mısır mahkemelerinde geçerli olan şudur: Kadının yiyeceğinin bedeli
aylık olarak, elbise becieli ise yazlık ve kışlık elbisesi dikkate alınarak altı
ayda bir verilmektedir.
10.2.3.12. Borç Olan Nafaka, Kocanın Zimmetinde Sahih Borç Olarak Saydır
Biz deriz ki; kadının nafakası daha önce zikri geçen şartlar oluştuğu zaman
kocanın üzerine vacibdir. Kadının nafakası, sebepler mevcut olduğu ve şartlar
bulunduğu zaman kocaya vacip o!up, sonra nafakayı ödemesi mümkün olmazsa,
zimmetinde borç olarak kalır. Bu tür nafakanın durumu ancak Ödemekle veya ondan
kurtulmakla düşen diğer borçların durumu gibidir. Şâfi'îler bu görüştedir. (*)
10.2.3.13. Nafaka Borcundan Kurtulmak ve Bunu Başka Borçla Takas Etmek
Nafaka, kocanın şer'î bîr sebep olmadan ödemekten kaçındığı takdirde, onun
zimmetinde borç olarak kabul edilen kadına ait' bir hak olunca, kadm bu hakkın
bir kısmını veya tümünü kocasma bağışlayabilir.
Şayet kadm, gelecekte hak edeceği nafakayı kocasına bağışlarsa, bu sahih olmaz.
Çünkü bağışladığı nafaka, henüz zimmetinde borç olmuş değildir. Bağış, ancak
fiilen sabit olmuş bir borç için olur. Ancak, nafaka aylık ve yıllık olarak
taksim edilmiş ise, o zaman gelecek bir aylık veya bir senelik nafaka
bağışlanabilir.
Nafaka, ödemek veya bağışlamaktan başka bir şekilde düşmeyen sağlam bir borç
sayıldığına göre, kocanın kadından alacağı varsa ve eşlerden birisi borçlarının
takas edilmesini isterse, derece bakımından borçları eşit olduğu için bu isteği
yerine getirilir.
Takas konusunda Hanbelîlerin görüşleri şöyledir:
Zengin kadın ile fakir kadının takas konusundaki durumu farklıdır. Eğer kadın
zengin ise, nafakası karşılığında kocasına olan borcu hesap edilerek düşürülür.
Çünkü herhangi bir kimse, borcunu dilediği malından ödeyebilir. Nitekim, nafaka
kadının malı sa-
(*) 1920 senesi 25 sayılı kanunun yürürlüğe girdiğinden beri Mısır'da iununla
amel edilmektedir. Bu kanununun maddeleri şöyledir:
Madde: 1 — Kendini kocasına hükmen dahi olsa teslim eden kadının lafakası
hakimin hükmü veya aralarındaki karşılıklı rıza şartı koşulmadan, tocanın
üzerine vacip olan infaktan kaçınması zamanından itibaren, kolanın zimmetinde
bir borç olarak kabul edilir. Kadının bu alacağı ancak ödemekle veya ibra ile
düşer.
Madde 2 — Boşanan kadın nafakayı naketmiş olup, nafakası -r-öncekl caddede
geçtiği gibi— boşanma tarihinden itibaren borç olarak tesbit edilir.
yılmaktadır. Şayet kadın fakir ise, kocanın, alacağım nafaka karşılığında alması
hakkı yoktur. Çünkü borç ödemek, kişinin mal gücünün fazladan sayılan kısmında
vacib olur. Karısının kendisine ödeyeceği borç ise, malında fazladan olarak
bulunmamaktadır. Al-lahu Teâlâ fakir borçluya mühlet verilmesini emrederek şöyle
buyurmaktadır:
«Borçlu darda ise, eli genlşleyinceye kadar ona mühlet verin.» (Bakara: 280).
öyleyse, bu ayeti kerime gereğince, kadına borcunu ödemesi için mühlet vermek
gerekir.
10.2.3.14. Nafakayı Hemen Verdikten Sonra Nafakayı Hak Etmeye Mani Bir Durumun
Ortaya Çtkması
Koca bir ay veya bir yıl gibi gelecek bir zaman için karısının nafakasını hemen
verir, sonra bu müddet zarfında taraflardan birinin ölmesi veya kadının kocasma
itaat etmemesi gibi sebeplerle nafakayı hak edememesi durumu ortaya çıkarsa,
kocanın, nafakayı hak etmediği müddet için peşinen vermiş olduğu nafakayı
kadından geri isteme hakkı vardır. Çünkü kadın, bu nafakayı kocasının hakkını
evde koruma karşılığında almıştı. Ölüm veya itaatsizlik sebebiyle kocasının
evinde kalması ortadan kalkınca, kalan müddet için peşinen almış olduğu nafakayı
geri vermesi gerekir.
îmam Şâfi'î ile Muhammed bin Hasan bu görüşe varmışlardır.
10.2.3.15. tddet Bekleyen Kadının Nafakası
Ric'î talakla boşanan kadm ile hamile olarak boşanan kadının nafaka hakkı
vardır. Çünkü Allahu Teâlâ ric'î talakla boşanan kadınlar hakkında; «Boşadığınız
fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde
oturtun.» (Talak: 6) buyurmuştur. Yine hamile kadınlar hakkında; «Eğer hamile
iseler doğurmalarına kadar nafakalarını verin.» (Talak: 6) buyurmuştur.
Bu âyet; ister ric'î talak, ister bâin talak dolayısıyla, isterse de vefattan
dolayı iddet beklemiş olsun, hamile kadınlara nafakanın vacib olduğuna delâlet
etmeketdir.
Bâin talak ile boşanan kadına gelince; fakihler nafakanın vacib olması konusunda
ihtilaf etmişlerdir. Eğer bu kadm hamile değil ise, üç görüş vardır:
1) Hamile olmayan, bâin talakla boşanan kadına ev gerekir, nafaka gerekmez, Bu
görüş îmam Mâlik ve Şâfi'î'nin görüşü olup;
«Boşandığınız, fakat iddetİ dolmamış kadınları gücünüz nisbetlnde kendi
oturduğunuz yerde oturtun.» (Talak: 6) âyeti ile delil getirmişlerdir.
2) Bâin talakla boşanan hamile olmayan kadının hem nafaka hem de ev hakkı
vardır. Bu görüş Ömer bin Hattab, Ömer bin Ab-dülaziz, Sevri ve Hanefilerin
görüşü olup; «Boşadığınız fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisfaetinde
kendi oturduğunuz yerde oturtun.» (Talak: 6) âyetinin umumî manası ile
görüşlerine delil getirmişlerdir. Bu âyet ev konusunda bir nasdır. Ric'î talakla
boşanan kadın ile hamile olarak boşanan kadına, bizzat evlilikte, nafaka eve
tabî olduğundan, şer1 an evin vacib olduğu yerde nafaka da vacib olur.
Ömer ve Âişe (r.a.), Fatma binti Kays'm rivayet ettiği hadisi tenkid ettiler.
Ömer (r.a.) bu rivayet hakkında şöyle dedi: «Biz Allah'ın kitabım ve Nebimizin
sünnetini bir kadının sözü için terk edemeyiz. Bilmiyoruz, belki bu hadisi
yanlış ezberlemiş veya unutmuş olabilir.» Bu söz Fatma (r.a.)'nın kulağına
gidince «Benimle onların arasında Allah'ın kitabı vardır.» dedi.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Ey Nebî, kadınları boşadı-ğınızda onlan
iddetlerini gözeterek boşaym ve iddeti sayın. Rabbi-niz olan Allah'tan sakının.
Onları apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana evlerinden çıkarmayın.
Onlar da çıkmasmlar. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim
aşarsa şüphesiz kendine yazık etmiş olur. Bilmezsin, olur ki Allah bunun
ardından gönlünüzde sevgi gibi bir hal meydana getirir.» (Talak: 1).
3) Ne nafaka ne de ev gerekir. Bu görüş Ahmed,' Dâvûd, Ebû Sevr, İshak, rivayete
göre Ali, İbn Abbas, Câbir, Hasan, 'Atâ, Şâ'bî, İbn Ebi Leylâ, Evzâ'î, İmam Ebû
Yusuf ve İmam Muhammed'in sözüdür. Bunlar Buharı ve Müslim'in Fatma binti
Kays'tan rivayet ettikleri şu hadisi delil getirmişlerdir: Fatma binti Kays
(r.a.) şöyle demiştir: «Rasûlüllah zamanında kocam beni üç talakla boşadı. Fakat
bana nafaka ve ev vermedi.»
Bazı rivayetlerde Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve selîem: «Nafaka ve ev, ric'î
talak ile boşanan kadın içindir.» buyurmuştur.
Müslim, Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesâî'nin rivayetine göre Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve selîem o kadına; «Sana hamile olman dışında nafaka yoktur.»
buyurmuştur. (*)
<*) Gaib Kadının Nafakası
1920 senesinde çıkarılan 25 sayılı kanunun 5. maddesi aynen şöy-ir:
«Şayet koca, yakın bir yerde evinden uzakta ise, eğer kendisinin görü-
10.3. MADDÎ OLMAYAN HAKLAR
Daha önce karının kocası üzerindeki maddî olan hakları geçti. Bunlar mehir ve
nafakadır. Bu haklardan bazıları da maddî olmayan haklardır ki bunları aşağıda
zikrediyoruz:
10.3.1. Hanımla Güzel Geçinmek
Kocanın karısı üzerindeki görevlerinden ilki, karısını iyi kabul etmesi, onunla
güzel geçinmesi ve ona iyi muamele etmesidir. Kadın tarafından gelecek yanlış
durumlara tahammül ve sabırdan öte, onun kalbini kazanması ve verilmesi gereken
şeyleri vermesi gerekir.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Onlarla güzel geçinin. Eğer onlardan
hoşlanmıyorsanız sabredin. Hoşlandığuıız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış
olabilir.» (Nisa: 19) *W'f'*
Ahlâkın olgunluğunun görüntüsü ve imanın artmasının belirtisi kişinin ailesine
karşı yumuşak davranmasıdır.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve selîem şöyle buyurmuştur : «Mü'minlerin imanca
en kâmili, ahlakça en güzel olanlarıdır. Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı
en hayırlı olamnızdır.»
Kişinin ikram sahibi olması olgun şahsiyetli olduğuna delildir. Kişinin ihaneti
de onun kötü olduğuna delildir.
Rasûîüllah sallallahu aleyhi ve selîem şöyle buyurmuştur: «Kadınlara ancak kerîm
olanlar ikram eder ve onlara ancak hâin olanlar kötülük eder.»
Kadınlara ikramda bulunmaktan birisi onlarla şakalaşmak ve oynaşmaktır.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve selîem, Âişe (r.a.) ile şakalaşir ve onunla
müsabaka yapardı. Aişe (r.a.) şöyle demiştir : «Rasûlüllah ile müsabaka yaptım
ve onu bir adım boyu geçtim. Daha sonra şişmanlığımda cnunla yarışınca bu sefer
Rasûlüllah yarışı kazanarak; 'İşte bu şişmanlık sebebiyle kesildin kadın, bir
sen geçtin bir de ben.' dedi.» (Hadisi Ahmed ve Ebû Dâvûd rivayet etmişlerdir.)
__________________
.lürde malı varsa, malından nafakanın ayrılması yönünde hüküm verilir, jayet
görünürde malı yoksa, hakim belli yollarla mazeret gösterir ve onun çin bir
müddet tayin eder. Eğer koca karısının kendisine harcayacağı na-akayı
göndermezse. hakim müddet bittikten sonra kadını boşar. Eğer koca kendisine
kolay ulaşılamayacak şekilde uzak bir yerde ise, karısına infak idecek bir malı
da yoksa, «yeri belli olmayan kaybolmuş kişi» sayılacagın-ian hakim karısını
boşar.*
Nesâî, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed'in rivayetlerine göre Nebî
aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Adem oğlunun oynadığı her oyun batıldır. Ancak
üç şey müstesna. Yayından ok atması, atım tımar etmesi ve ailesiyle oynaması,
tşte bu üç oyun bâtıl değildir..
Kocanın karısına olan ikramından birisi de onu yüksek seviyeye çıkarmak ve ona
eziyet etmekten, hatta uygun düşmeyen bir kelime söylemekten kaçınmaktır.
Muaviye bin Hayde (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ya
Rasûlallah, hanımlarımızın bize olan hakkı nedir?» Rasûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem şöyle buyurdu: «Yediğinden yedirmen, giydiğinden giydirmen, yüzüne
vurmaman, onu kötülememen ve evden başka bir yerde onu tutmamandır.»
Kadının tam mükemmel olması düşünülemez. Kişinin kadını olduğu hal üzere kabul
etmesi gerekir.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kadınlar hakkında
birbirinize hayır tavsiye ediniz. Kadın eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır.
Kaburga kemiğinin en eğrisi en üstte olanıdır. Eğer onu düzeltmeye çalışırsanız
kırarsınız. Şayet kendi halinde bırakırsanız eğri olmaya devam eder.» (Hadisi
Buharı ve
Müslim rivayet etmişlerdir.)
Bu hadiste kadının ahlâkında tabiî bir eğrilik olduğuna işaret vardır ve onu
düzeltmeye çalışmak mümkün değildir. Bu eğrilik düzeltmeyi kabul etmeyen eğri
kaburga kemiği gibidir. Bununla beraber, kadınlarla bulunduğu hal üzere yaşamak
ve olabilecek en güzel muameleyle onlara muamele etmek gerekir. Bu durum
herhangi bir konuda yanlış yaptıkları zaman onları doğruya irşad etmeye ve
terbiye etmeye mâni değildir. Bazan erkek, karısının birçok meziyet ve
üstünlüklerine gözünü kapatır. Sadece ondaki bazı kötü hasletleri gözünde
büyütür. Bunun için islâm, kadınm iyilik-leriyle kötülükleri arasında bir denge
kurmayı nasihat eder. Eğer kadında hoşlanmayacağı bir hal görmüşse, hoşlanacağı
bir durum da görebilir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: «Mü'mİn, mü'mine buğz etmesin. Eğer onda hoşlanmayacağı bir ahlâk
görürse, muhakkak hoşlanacağı bir ahlâk da görebilir.»
1032. Kadının Korunması
Kocanın karısını muhafaza etmesi ve onun şerefini zedeleyecek, ırzını
zayıflatacak, değerini düşürecek hareketlerden ve hakkında kötü konuşulacak
şekilde ismini duyurmaktan sakındırması gerekir.
Buharî'nin Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiğine Rasûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem şöyle buyurmuştur: «Allahu Teâlâ gazab eder. Mü'mİn de kıskançlık
gösterir. Allah haram işleyen bir mü'minin işi karşısında gazaba gelir.»
Buharî'nin îbn Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Nebî aleyhisselâm şöyle
buyurmuştur: «Allah'tan daha gayretli kimse yoktur. Allah'ın gayreti, kulunun
gizli ve açık yaptığı haramlar konusundadır. Allah'a, kimse Allah'ı övenden daha
sevimli olamaz. Bundan dolayı O kendi nefsini övmüştür. Yine Allah'tan özür
dileyenden başka kimse ona daha sevimli olamaz. Bunun İçin de Rasûlleri müjdeci
ve korkutucu olarak gönderdi.»
Buharî'nin Sa'd bin Ubâde (r.a.) den rivayet ettiğine göre Sa'd şöyle demiştir:
«Bir adamı zevcemle beraber görsem kılıcın keskin tarafı ile kafasını uçururum.»
Bunun üzerine Rasûlüllah sallalîahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Sa'd'ın
kıskançlığına şaşıyor musunuz? Ben ondan daha kıskancım. Allah ise bu hususta ve
bu iş karşısında benden daha şiddetli davranır. Bunun için Allah fuhşun açık ve
gizli olanlarını yasaklamıştır.»
İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: «Üç kimse cennete giremez: Anne-babasına âsi olanlar,
deyyustuk yapanlar ve erkekleşen kadınlar.» (Hadisi Nesâî, Cezzâr ve Hâkîm
rivayet etmiş ve Hâkim 'isnadı sahihtir,' demiştir.)
Ammar bin Yasir (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem şöyle buyurmuştur: «Üç kişi asla cennete giremez: Deyyus, erkeklesen
kadınlar, devamlı içki içen.» Ashab; «Yâ Rasûlallah, devamlı içki içen belli,
deyyus kimdir?» dt? ye sorunca, Rasûlüllah: «Ailesinin yanma girene aldırmayan
kimsedir,» buyurdu. Ashab, «Peki erkeklesen kadınlar kimlerdir?» diye sorunca,
Rasûlüllah; «Erketelere benzemeye çalışan kadınlardır,» buyurdu. (Hadisi
Taberânî rivayet etmiştir. Münzirî «Hadisin ravi-lerinde cerh edilmiş râvi
yoktur,» demiştir.)
Kişinin karısına karşı kıskanç olması istendiği gibi, bu kıskançlığın mutedil
olması da istenmektedir. Karısına aşın derecede kötü zan beslemesi, bütün
hareket ve durumlarını derinlemesine incelemesi ve bütün ayıplarını tek tek
sayması doğru değildir. Çünkü bu hareketler evlilik bağlarını koparır, Allah'ın
birleştirmesini emrettiği evlilik bağlarını keser.
Ebû Dâvûd, Nesâî ve ibn Hibbân'm Câbir bin 'Anbere'den ri' vayet ettiklerine
göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Bazı
kıskançlıkları Allahu Teâlâ sever, bazılarını
41
da sevmez. Kendini beğenip kibirlenmek de aynıdır. Bundan da Al-lahu Teâlâ'nın
sevdiği vardır, sevmediği vardır. Sevdiği kıskançlık bir şüphe neticesinde olan
kıskançlıktır. Sevmediği kıskançlık ise, ortada şüphelenecek bir şey yokken
yapılan kıskançlıktır. Allah'ın kibirden sevdiği, düşman karşısında kendini
beğenmek, ilk sadmede sabır ve direnme göstermek şeklindekidir. Sevmediği kibir
ise; başkasına karşı yapılan kibirdir. Aldatma ise batılda yapılan aldatmadır.»
10.3.3. Kişinin Hamrmyla Birleşmesi
İbn Hazm şöyle demiştir: «Kişinin, hanımı olan kadınla cima etmesi farzdır.
Bunun en azı, eğer gücü varsa bir temizlik müddetinde yapılandır. Şayet böyle
yapmazsa Allah'a asi olmuş olur. Bunun delili Allah'ın şu ayetidir:
«Temizlendikleri zaman Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın.» (Bakara; 222)
Cumhur ulema, özrü olmayan kişi hakkında İbn Hazm'm dediğinin doğru olduğu
görüşüne varmışlardır.
Şâfi'î; «Erkeğe her temizlikte karısıyla birleşmesi vacib olmaz. Çünkü cima
erkeğin bir hakkı olup, diğer haklar gibi mutlaka bu hakkını kullanması
gerekmez.» demiştir.
İmam Ahmed, cimanm vaktini dört ay olarak takdir etmiştir. Ahmed; «Çünkü Allahu
Teâlâ i'lâ yapan kişi hakkında cimâyı bu müddetle takdir etmiştir. Başkası
hakkında da aynı hüküm geçer-1 lidir.» diyerek delil getirmiştir .Eğer koca,
karısından ayrılıp yolculuğa çıkarsa ve dönmesine mâni bir özrü de yoksa, İmam
Ahmed bu durumu altı ayla vakitlemiştir. Kendisine «Bir adam karısından ne kadar
uzak kalabilir?» diye sorulduğunda, «Altı ay» diye cevap vermiştir. «Altı ay
sonra kocaya durum yazılır. Şayet dönmekten kaçınırsa hâkim aralarını ayırır.»
Ahmed'in delili Ebû Hafs'm, Zeyd bin Eslem'den yaptığı isnadla şu rivayetidir:
Zeyd bin Eşlem şöyle demiştir: «Ömer bin Hattab, gece Medine sokaklarım teftiş
ederken evinde şöyle diyen bir kadına uğradı: 'Bu gece uzadı ve bir tarafı siyah
oldu. Kendisiyle oynaşacağım bir dostum olmadığından gece benim için uzun oldu.
Vallahi Allah'tan korkmasaydım, bu divanın iki yanını hareket ettirirdim. Fakat
Rabbime olan imanım ve hayam bana mâni oluyor.' Ömer (r.a.) o kadın hakkında
sorunca, kendisine 'O kadın, kocası Allah yolunda cihada çıkmış filancadır.'
denildi. Bunun üzerine Ömer kadına, kocasıyla beraber bulunması haberini
gönderdi, kocasına geri dönmesini bildirdi. Sonra Hafsa'-nın yanına giderek; «Ey
kızcağızım, kadın kocasından ne kadar ayn durabilir?» diye sordu. Hafsa cevaben;
'Sübhanallah, senin gibi birisi bu konuda bana soruyor, öyle mi?' dedi. Bunun
üzerine Ömer; 'Eğer müslümanlann işlerine bakmamış olsaydım, bunu sana
sormazdım.' dedi. Bunun üzerine Hafsa: 'Beş-altı ay' diye cevab verdi. İnsanlara
gazaya çıktıklarında altı ay zaman tanınmıştır. Bir ay giderler, dört ay
kalırlar, sonra bir ayda da geri dönerler.»
Şâfi'î ulemasından imam Gazali şöyle demiştir: «Kadınla her dört gecede bir defa
birleşmek gerekir. Bu en adaletli yoldur. Çünkü taaddüdü zevcat dörttür. Bu
hududa kadar çımayı tehir etmek caizdir. Kadının iffetini korumak hususunda
ihtiyaca göre artırılır veya durama göre eksiltilir. Çünkü karısının iffetini
korumak erkeğin üzerine vacibdir.»
Muhammed bin Ma'n el-Gifârı'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Bir
kadın Ömer bin Hattab'a gelerek şöyle dedi : 'Ey Mü'minlerin Emiri, benim kocam
gündüz oruç tutar, gece de namaz kılar .Allah'a taatte bulunduğu için onu
şikayet etmekten çekmiyorum.' Bunun üzerine Ömer (r.a.) kadına; 'Kocanız ne iyi
kocadır.' dedi. Kadın durumunu tekrar anlattıkça Ömer (r.a.) da aynı cevabı
tekrarlıyordu. Bunun üzerine Ka'b el-Esedî;
'Yâ Emir el* Mü'minîn, bu kadın, kocasının yatağından ayrı durduğundan şikayet
ediyor.' deyince, Ömer (r.a.) 'Madem kadının dediğini anladın, aralarında bîr
hüküm ver.' dedi.
Kadının kocası Ka'b'm yanına getirilince Ka'b şöyle dedi: 'Ey adam, bu kadının
senin üzerinde hakkı vardır. Düşünen kimse için kadının dört günde bir nöbeti
vardır. Bu hakkını ona ver. Böylece sen de illetten kurtulmuş ol.' Sonra Ka'b
devamla dedi ki: 'Şüphesiz Allahu Teâlâ kadınlardan iki, üç, dörde kadar almanı
helâl kıldı. Sana Rabbine ibadet edebileceğin üç gün üç gece kalıyor.' Bunun
üzerine Ömer: 'Vallahi bilmiyorum, iki işinden hangisine şaşayım? Onların
durumlarını anlamana mı, yoksa aralarında hüküm vermene mi? Git, seni Basra'ya
vali tayin ettim.' dedi.»
Hadiste sabit olduğuna göre; kişinin hanımıyla cima etmesi, sevap kazanacağı
sadakalardandır.
Müslim'in rivayetine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle buyurdu:
«Hanımınla cima etmende sana mükafat vardır.» Ashab; «Ya Rasûlallah, bizden
birimiz şehvetini tatmin ediyor, bunda da mı mükafat var?» dediler. Rasûlüllah:
«Ne dersiniz, nefsini haramla tatmin etseydi, ona günah yazılmayacak mıydı? İşte
bundan dolayı, helâl yoldan nefsini tatmin ettiği için ona mükafat vardır.»
buyurdular. Hanımıyla şakalaşmak, oynaşmak, latife yapmak, öpüşmek ve kadının
ihtiyacını giderinceye kadar beklemek
miistehabdır. Ebû Ya'Iâ'mn Enes bin Malik (r.a.) ten rivayet ettiğine göre
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Sizden biriniz ailesiyle
cima ettiği zaman onu tam yapsın. Kadın ihtiyacım giderinceye kadar beklesin,
acele etmesin.» Daha önce; «Bekâr kadınla evlenseydin de, sen onunla, o da
seninle oynaşsaydınız ya.» hadisi geçmişti.
10.3.3.1. Cima Esnasında Tesettür
îslâm dini, açılması gerekli olan yerler dışında her durumda avret yerini
örtmeyi emretmiştir.
Behz bin Hakîm'in babasından, onun da dedesinden rivayet ettiğine göre, dedesi
şöyle demiştir: «Rasûlüllah'a dedim ki 'Avret yerlerimizden açabileceğimiz ve
açamayacağımız kısımlar nelerdir?» Şöyle cevap verdi: 'Avret yerlerini, hanımın
ve elinin altındaki cariyen dışındakilerden muhafaza et.' Ben, 'Ya Rasûlallah,
topluluk birbiri arasına girmiş bir vaziyette ise ne olacak?' dedim. Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem: 'Birbirlerinin avret yerlerini görmemeye, güçleri
yeterse, birbirlerine bakmasınlar.' buyurdu. Ben, 'Birimiz yalnız başına bir
yerde ise durum ne olur?' diye sordum, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
bana 'Allah, insanlardan daha çok utanilmaya lâyıktır.' buyurdu.» (Hadisi
Tirmizî rivayet etmiş ve 'hadis hasendir' demiştir.)
Bu hadiste cima esnasında avret yerlerinin açılmasının caiz olduğuna delil
vardır. Fakat bununla beraber karı kocanın tam olarak soyunmaları gerekmez.
'Utbe bin Abd es-Selîmî'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem şöyle buyurdu: «Sizden biriniz ailesiyle cima edeceği zaman örtünsün.
Hayvanlar gibi soyunmasınlar.» (Hadisi tbn Mâce rivayet etmiştir.)
îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:
«Çıplaklıktan sakının; şüphesiz sizden ayrılmayan melekler, tuvalete girerken ve
cima haliniz dışında sizinle beraberdirler. Onlardan haya edin ve örtünerek
onlara İkramda bulunun.» (Hadisi Tirmizî rivayet ederek, 'garip hadistir'
demiştir.)
Aişe (r.a.) «Rasûlüllah benim, ben de onun avretini görmedim.» demiştir.
10.3.3.2. Cima Esnasında Besmele Çekmek
-
Cima esnasında kişinin eûzü besmele çekmesi sünnettir. Buharî, Müslim ve
diğerlerinin îbn Abbas'tan rivayet ettikleri-
ne göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Sizden biriniz
ehline geldiği zaman;
'Bismillah!, Allah'ım bizi şeytandan, şeytanı da bize verdiğin rızıklardan
uzaklaştır.' derse, eğer bu esnada bir çocuk olması takdir edilmişse, bu çocuğa
şeytan ebediyyen asla zarar veremez.»
10.3.3.3. İlişki Esnasında Kart Koca Arasında Geçenleri Anlatmanın Haram Olduğu
Cimayı zikretmek ve cimayla ilgili konuşmak kişiliğe aykırı olup, bir fayda ve
ihtiyacı olmayan boş sözlerdendir. Kişinin cima esnasında olanları anlatmayı
gerektirecek bir durum olmadığı müddetçe o konuda konuşmaktan kaçınması gerekir.
Sahih hadiste «Kişinin boş sözleri terk etmesi, iyi müslüman olmasındandır.»
geçmektedir.
Allahu Teâlâ; «Onlar, boş sözlerden yüz çevirirler.» (Müminûn: 11) buyurarak,
boş sözlerden yüz çevirenleri övmüştür.
Eğer konuşmayı gerektirecek bir durum olur ve konuşmaya ihtiyaç duyulursa bunda
bir beis yoktur. Nitekim bir kadın, kocasının kendisiyle cinsel münasebette
bulunamadığım iddia edince, kocası, «Ya Rasûlallah, kilim silker gibi onu
silkiyorum.» dedi.
Şayet, kadın ve erkek, cinsel münasebeti açık bir şekilde zikretmekten ve
aralarında geçen söz ve hareketleri yaymaktan çekin-mezlerse haram işlemiş
olurlar.
Ebû Sa'îd (r.a.) den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselâm şöyle
buyurmuştur: «Kıyamet günü Allah katmda yer bakımından insanların en kötüsü
karısının kendisine, kendisinin de karısına söylediği gizli sırları sonra açığa
vuran kişidir.»
Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet olunduğuna göre; Nebî aleyhisselâm, selâm verince
cemaate dönerek: «Ey erkekler topluluğu, içinizde, ailesinin yanına girerek,
kapıyı kapayıp, perdeyi örttükten sonra, dışarı çıkıp, 'ailemle şöyle yaptım;
böyle yaptım' diye anlatan var mı?» diye sordu. Ashab sustular. Bunun üzerine
kadınlara dönerek «Sizden böyle yapan kadınlar var mı?» diye sordu. Bunun
üzerine Ka'b'm kızı diz çökmüş vaziyette iken parmak uçlarının üzerine dikilerek
—Rasûlüllah onu görüp sözünü işitsin diye ileri uzanarak— şöyle dedi: «Evet,
vallahi erkekler de konuşuyor, kadınlar da konuşuyor.» dedi. Bunun üzerine
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Böyle yapanların ne gibi olduklarını
biliyor musunuz? Aralarındaki gizli sırlarını ifşa eden erkek ve kadm, erkek ve
dişi şeytan gibidir. O şeytanlardan biri eşiyle sokakta karşılaştığı
zaman insanlar kendisine baktığı halde onunla ihtiyacını giderir.» buyurdular.
10.3.3.4. Erfceğin Kadına Başka Yoldan Gelmesi
İnsan fıtratının nefret ettiği, insan tabiatının kabul etmediği ve Allah'ın
haram kıldığı yasaklardan birisi de kişinin hanımına arka taraftan gelmesidir.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kadınlarınız sizin tarlaniz-dır. Tarlanıza
istediğiniz gibi gelin.» (Bakara: 223)
Ayette geçen «hars» kelimesi ziraatın ve ekimin yapılacağı yer demektir.
Buradaki hars, çocuğun yeridir ki çocuğun ekildiği yer de rahimdir.
Sa'leb şöyle demiştir: «Rahimler bizim için ekin ekilecek tarlalardır. Tohum
atmak bize, bitirmek ise Allah'a aittir.» Bu söz «Kadınlarınıza istediğiniz gibi
gelin» ayetine uygun düşmektedir.
Bu ayetin iniş sebebi Buharı ve Müslim'in rivayet ettiği şu hadistir:
«Yahudiler, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında, kişi ailesine arka
taraftan önüne gelerek cima ederse çocuğun şaşı doğacağını zannederlerdi. Ensar
da bu konuda yahudiler gibi yapmaktaydılar. Bunun üzerine Allahu Teâlâ
«Kadınlarınız sizin tarlanizdır. Tarlanıza istediğiniz gibi gelin.» ayetini
inzal buyurdu.» Yani, «kadınlara fercinden yaklaştığınız ve çocuk kasdettiğiniz
müddetçe herhangi bir keyfiyette gelmenizde günah yoktur.»
Kadınlara arka taraftan gelmenin haramhğı konusunda açık hadisler gelmiştir.
j\hmed, Tirmizî ve îbn Mâce'nin rivayet ettiğine göre Nebi aley-hisselam şöyle
buyurmuştur: «Kadınlara arka taraftan gelmeyiniz.» (Hadisin ravileri sikadır.)
Amr bin Şuayb'm babasından, onun da dedesinden rivayet ettiğine göre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem, karısına arka taraftan gelen kişi hakkında; «O
küçük livatacıdır.» buyurdu.
Ahmed, Tirmizî, Nesaî, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'nin Ebû Hü-reyre'den rivayetlerine
göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Karısına arkasından gelen
mel'undur.» buyurmuştur.
îbn Teymiyye şöyle demiştir: «Karısına arkadan gelenle, bu işe alıştırdığı
karışma beraberce tazir cezası verilir. Şayet devam ederlerse, fâcir ile facir
olmasına sebebiyet verdiği kişinin aralan ayrıldığı gibi bunların da aralan
ayrılır.»
İO.3.3.5. Azl ve Nesli Sımrlandırmak
islâm'ın, neslin çoğalmasını teşvik ettiği konusu daha önce geçti. Çünkü neslin
çokluğu, diğer ümmet ve milletlere karşı kuvvet ve üstünlük unsurudur. Nitekim
«Kuvvet çokluktadır,» denmiştir. Hatta Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
çocuk doğurmayı evlenmenin meşru olmasının sebeblerinden kılmıştır: «Çocuk
doğuran ve kocasına sevgi besleyen kadınlarla evleniniz. Şüphesiz kıyamet günü
diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm.»
Ancak tslâm bununla beraber, hususî durumlarda hamileliği men edici ilaçlarla
veya herhangi yararlı bir vasıta ile nesli tahdide mâni olmaz. Kişi, çok çocuğa
sahip olduğunda onların terbiyelerini sağlam bir şekilde yapmayacaksa, tahdid
onun için mubah olur. Kadının zayıf olması, çocukların arka arkaya olması veya
adaj mm fakir olması durumu da bunun gibidir. Bu durumlarda nesli sınırlandırmak
mubah olup, bilakis bazı âlimler bu gibi durumlarda sınırlamayı mendub bile
saymışlardır. İmam Gazali bu durumlara, kadının güzelliğinin bozulmasından
korkması durumunu da ilave etmiştir. İşte bu hallerde, karı-kocamn neslin
çoğalmasına mâni olmaları hakları vardır. Nesli sınırlandırmanın mutlak olarak
mubah olduğunu söyleyen bazı âlimler görüşlerine aşağıdaki rivayetleri delil
getirmişlerdir:
Buharı ve Müslim'in Câbir'den rivayet ettikleri hadiste, Câbir (r.a.) şöyle
demiştir: «Biz Rasûlüllah devrinde azif yapardık. Bu durum Rasûlullah'a ulaştığı
halde bizi nehyetmedi.»
Şâfi'î şöyle demiştir: «Sahabe'nin birçoklarından rivayet olunduğuna göre onlar
azl konusunda ruhsat verir ve bu işte bir beis görmezlerdi.»
Beyhakî demiştir ki: «Bu konuda, Sa'd bin Ebî Vakkas, Eyyüb el-Ensarî, Zeyd bin
Sabit, İbn Abbas ve diğerlerinden bize ruhsat rivayet olunmuştur. İmam Malik ve
ŞâfiTnin mezhebi de böyledir. Ömer ve Ali (r.a.) 'Cenin ana rahminde yedi safha
geçirinceye kadar azil yapmak, çocuk katili olmak anlamına gelmez.'
demişlerdir.»
Kâdî'nin, Ebû Ya'lâ ve diğerlerinden, Abdullah bin Rufâ'a'nın babasından yaptığı
isnadla rivayet ettiğine göre babası şöyle demiştir: «Rasûlüllah'ın ashabından
bir grup içinde, Ali, Zübeyr ve Sa'd, Ömer'in yanına oturarak azl konusunu
konuşmaya başladılar.
Hepsi de; 'bunda bir beis yoktur', dediler. Bunun üzerine Ömer (r. a.) 'Doğru
söyledin, Allah ömrünü uzun kılsın', dedi.»
Zahir ehli, hamileliği önlemeyi haram sayarak, Cüzzâme binti Vehb'in rivayet
ettiği hadisi delil getirmişlerdir: İnsanlar Rasûlül-lah'a azil hakkında
sordular. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Azil, gizli çocuk öldürmedir.»
diye cevap verdi.
İmam Gazali bu görüşe cevab vererek şöyle demiştir: «Sahih rivayetlerde azlin
mubah olduğuna dair sahih haberler gelmiştir. «Azil gizli çocuk öldürmedir,»
sözüne gelince, bu söz gizli şirk ifadesine benzemektedir ki bu da azlin mekruh
olduğunu gösterir, haram olduğunu değil. Kerahatten maksat evlâ olmayanı
yapmaktır. Meselâ zikir veya namazla meşgul olmadan camide boş olarak oturmanın
mekruh olduğu gibi.»
Hanefîler gibi bazı imamlar ise; «kadın izin verirse azil mubah, izin vermezse
mekruh olur» demişlerdir.
10,3.3.6. Çocuk Düşürmenin Hükmü
Nutfe (meni) rahme yerleşip, yüzyirmi gün geçtikten sonra cenini düşürmek helâl
değildir. Bu durumda, dünya
ve ahiret ikabı-nın üzerine gerekli olduğu bir cana tecavüz vardır. Ama bu
müddetten önce cenini düşürmeye veya erkeklik tohumunu ifsad etmeye gelince;
eğer gerektirecek bir sebep mevcutsa mubah olur. Şayet hakiki bir sebep mevcut
değilse mekruh olur.
Sübül'üs-Selâm kitabının sahibi şöyle demiştir: «Kadının, cenine ruh üflenmeden
Önce nutfeyi düşürmek için ilaç kullanması, azil konusundaki ihtilafa göre caiz
olur veya olmaz. Azli caiz görenler, ilaçla nutfeyi düşürmeyi de caiz
görmüşlerdir. Azli haram sayanlar ise, nutfeyi düşürmeyi de evlâ yoluyla haram
saymışlardır. Kadı-nın parmak salarak cenini yerinden koparması da bu hükme
dahildir.»
İmam Gazali şöyle der: «Zira bunlar ortada mevcut olan bir varlığa karşı bir
cinayettir. Hatta bunun da dereceleri vardır. Mevcudiyetin ilk kademesi, meninin
ana rahminde kadın suyu ile birleşip, hayatı kabul edecek bir vaziyete
gelmesidir. Henüz bu vaziyette iken yuvayı bozmak bir cinayettir. Donmuş kan ve
et parçasına intikal ettikten sonra onu düşürmek biraz daha büyük, hilkati
tamamlandıktan sonra düşürmek ise daha büyük ve en büyük cinayet de canlı olarak
dünyaya geldikten sonra onu öldürmektir.»
10.4. İ'LÂ (KADINA YAKLAŞMAMAYA YEMtN ETMEK)
10.4.1. Tarifi
l'lâ; lügatte yemin ederek bir şeyden kaçınmak demektir. Şer'î şerifte ise;
hanımı ile cinsi münasebet yapmayacağına dair yemin etmektir. Bu konuda Allah'a
yemin, oruç, sadaka, hacc veya talak müsavidir.
Kişi cahiliyet döneminde karısına bir sene, iki sene dokunmayacağına yemin
ederdi. Çoğunlukla ondan maksat kadına zarar verip, muallakta bırakarak, ne
karası olarak kabul eder, ne de boşar-dı. Bunun üzerine Allahu Teâlâ bu zararlı
iş için bir sınır koydu ve i'lâyı dört ay gibi bir müddetle sınırlandırdı.
Böylece bu müddet zarfında belki akıllanır düşüncesiyle koca bekler. Şayet bu
müddet zarfında veya müddetin sonunda yeminini bozarak ve hanımına yaklaşarak ve
yeminin kefaretini vererek dönerse ne âlâ, eğer böyle yapmazsa karısı boş olur.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay
bekleyebilirler. Eğer yeminlerinden dönerlerse bilsinler ki Allah bağışlar ve
merhamet eder. Şayet boşanmaya kararlı iseler Allah şüphesiz işitir ve bilir.»
(Bakara: 220)
10.4.2. İ'lânın Müddeti
Fakihler, hanımına dört aydan fazla yaklaşmamaya yemin eden kimsenin i'lâ yapmış
olduğu konusunda ittifak etmişler, dört ay yaklaşmayacağına dair yemin eden
hakkında ise ihtilaf etmişlerdir.
Ebû Hanife ve arkadaşları; «Bu kimse için i'lâ hükmü sabit olur» demişlerdir.
İçlerinde üç imamın da bulunduğu cumhur ulema; «Bu kimse için i'lâ hükmü sabit
olmaz. Çünkü Allahu Teâlâ dört ay müddet tanımıştır. Bu müddet bittikten sonra
ya karısına dönmesi veya boşaması sözkonusudur.» demişlerdir.
10.4.3. İ'lânın Hükmü
Bir kimse hanımına yaklaşmayacağına dair yemin etse, sonra dört ay zarfında
hanımına yaklaşsa, i'lâ sona erip kendisine yemin kefareti gerekir. Müddet
bittiği zaman cima etmezse, cumhur ulemaya göre, kadının kocasından ya cima
etmesini ya da boşamasını isteme hakkı vardır. Şayet bunlardan kaçınırsa İmam
Malik'e göre hakimin kadına dokunacak zaran defetmek için boşama hükmünü verme
hakkı vardır, tmam Ahmed, Şâfi'î ve zahir ulemasına göre hakim kadın için boşama
hükmü vermez, yalnız kocasını sıkıştırır ve karısını bizzat kendisi boşaymcaya
kadar kocayı hapseder. Hane-filere gelince: Müddet bittikten sonra eğer kadına
yaklaşmazsa, kadın sırf müddetin geçmiş olmasıyla bâin talakla boşanmış
sayılacağı görüşündedirler. Kocanın kadına müracaat hakkı yoktur. Çünkü koca
özürsüz çımadan kaçındığı için hakkını kötüye kullanmış ve böylece hanımının
hakkını kaçırmış ve ona bu hareketiyle zulüm yapmıştır, tmam Malik'e göre yemin
durumunda vaki olduğu gibi bu halde de zarar vaki olduğu için cima yapmayacağına
yemin etmese bile cimayı terketmekle kadına zarar vermeyi kastettiği zaman bu
kişiye i'lâ hükmü lâzım gelir.
10.4.4. İ'lâ İle Vaki Olan Talak
İ'lâ ile vaki olan talak, bâin talaktır. Eğer.ric'î talak olsaydı, kocanın
karısını ricâte zorlaması mümkün olurdu; çünkü ric'at kocanın bir hakkıdır.
Bununla kadının maslahatı tahakkuk etmemiş ve ondan zarar gitmemiş olur. Bu
görüş Ebû Hanife'nindir. imam Mâlik, Şâfi'î, Sa'îd bin Müseyyeb; «i'lâ ile ric'î
talak vaki olur, çünkü bâin olduğuna dair delil yoktur» demişlerdir. Çünkü i'lâ,
karşılık vermeden ve mehir olarak aldığını kadın geri çevirmeden zifâf-da
bulunduğu hanımı boşamaktır.
10.4.5., İ'lâ Yoluyla Boşanan Kadının İddeti
Cumhur ulemaya göre; i'lâ yapılarak boşanan kadın, boşanan kadınlar gibi iddet
bekler. Çünkü bu kadın boş olmuştur. Câbir bin Zeyd (r.a.) şöyle demiştir: «Bu
kadın, eğer dört ay zarfında üç hayız geçirmişse iddet beklemesi gerekmez.»
Ibn Rüşd demiştir ki: «Câbir'in bu görüşünü bir grup nakletmiş olup, bu söz, îbn
Abbas'tan rivayet olunmuştur. Delili ise şudur: İddet müddeti, rahmin
temizlenmesi için konmuştur. Halbuki i'lâ yapılan kadın için rahmin temizliği
zaten hasıl olmuştur.»
10.5. KOCANIN KARISI ÜZERİNDEKİ HAKLARI
Kocanın karısı üzerindeki haklarından bazıları, kadının kocasın? masiyet dışında
itaat etmesi, kendi nefsini ve kocasının malını koruması, kocasının canını
sıkacak, yüzünü ekşitecek herhangi bir şeyle onu kötülemekten kaçınması ve
hoşlanmayacağı bir şekilde ona görünmemesidir.
50
Hakİm'in Âİşe (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, Âişe şöyle demiştir:
«Rasûlüllah'a 'Kadının üzerinde en çok hakkı bulunan kimdir?' dedim.
Rasûllüilah; 'Kocasıdır' buyurdular. 'Kişinin üzerinde en çok hakkı bulunan
kimdir? diye sordum; 'Annesidir' buyurdular.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bu hakkı vurgulayarak şöyle buyurmuştur:
«Bir kimsenin başka birine secde etmesini em-retseydim, kadının kocasına, ona
olan büyük hakkından dolayı secde etmesini emrederdim.» (Hadisi Ebû Dâvûd,
Tirmizî, tbn Mâce ve Ibn Hibbân rivayet etmişlerdir.)
Allahu Teâlâ, saliha kadınları vasfederek şöyle buyurmuştur: «İyi kadınlar
gönülden boyun eğerler ve Allah'ın korunmasını emrettiğini kocasının bulunmadığı
zaman da koruyanlardır.» (Nisa; 34)
Ayette geçen «el-Kânitât» kelimesi, itaat eden kadınlar, demektir. «el-Hâfizâtü
li'1-ğayb» ifadesi İse, kocasının gizli durumlarını muhafaza eden, kendi nefsi
ve malı hakkında kocasına hiyanet etmeyen kadındır. Böyle yapması kadının
durumunu yüceltir. Bununla evlilik hayatı devam eder ve mes'ud olunur.
Rasûlüîlah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kadınların en
hayırlısı baktığın zaman seni sevindiren, emrettiğin zaman sana itaat eden,
ondan uzak olduğun zaman kendi nefsini ve senin malını koruyandır.»
Kadının ahlakını muhafaza etmesi, Allah yolunda cihad etmesi gibi sayılmıştır.
Ibn Abbas'm rivayetine göre: Bir kadın Nebî aleyhisselam'a gelerek; «Ya
Rasûlallah, ben kadınların temsilcisi olarak sana geldim. Cihadı Allah erkeklere
farz kıldı, yara alırlarsa ecir alırlar, şayet öldürülürlerse Rableri katında
diri olup rızıklamrlar. Biz kadınlar topluluğu ise'onlara hizmet ediyor, onların
haklannı ifaya çalışıyoruz. Bize bu cihaddan sevap yok mudur?» dedi. Bunun
üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Karşılaştığın kadınlara tebliğ
et. Kocaya itaat ve onun hakkını kabullenmek cihada denktir. Ancak kadınlardan
çok azı bunu yapar.»
İslâm'ın, kocaya itaati, dinî farzları yerine getirmek ve Allah'a itaat ile
beraber getirmesi bu hakkın büyüklüğünü göstermektedir.
Abdurrahman bin Avf (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kadın beş vaktini kılar, orucunu tutar,
namusunu korur ve kocasına itaat ederse, kendisine, 'cennetin kapılarından
dilediğinden gir', denilir.» (Hadisi Ahmed ve Taberânî rivayet etmiştir.)
Ümmü Seleme'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem; «Kocası kendisinden razı olarak Ölen kaduı cennete girer,»
buyurmuştur.
Kadını cehenneme sokan sebeplerin en çoğu, kocasına İsyan etmesi ve ona yaptığı
iyilikleri inkâr etmesidir. îbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Cehennem bana gösterildi.
Oradakilerin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm. Kocalarına nankörlük ederler.
Şayet kadınlardan birisine uzun zaman iyilik etsen, sonra senden bir kötü' lük
görse, 'senden hiçbir zaman bir iyilik görmedim', der.» (Hadisi Buharî rivayet
etmiştir.)
Ebû Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah. sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: «Erkek, karısını yatağa davet ettiği zaman, kadın gelmekten
kaçınır da erkek kızgın olarak geceyi geçirirse sabah oluncaya kadar melekler o
kadına lanet ederler.» (Hadisi Buharî, Müslim ve Ahmed rivayet etmiştir.)
Kadının kocasına itaati, ma'rûf bir şekilde olan'dır. Yoksa Allah'a isyan
sadedinde olan herhangi bir konuda mahluka itaat yoktur. Kadının kocasına
itaatinden bazısı da onun İzni olmadan nafile oruç tutmamak, izni olmadan nafile
hacc yapmamak ve izni olmadan evden çıkmamaktır.
Ebû Dâvûd Tayalisî'nin Abdullah bin Ömer (r.a.)'den rivayet ettiğine göre
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Kocanın karısı üzerindeki
hakkı; devenin sırtında bile olsa kocasının isteğinden kaçınmaması, izni olmadan
farz oruç dışında bir gün dahi oruç tutmamasidır. Şayet böyle yaparsa günahkâr
olup, orucu kabul olunmaz. Kocasının izni olmadan evinden bir şey vermemesidir.
Şayet verirse kocasına mükafat, kadına ise günah vardır. İzni olmadan kocasının
evinden dışarıya çıkmaması. Eğer izinsiz bir yere giderse, kocası zâlim bile
olsa, Allah ve melekleri tevbe edinceye kadar o kadına lanet ederler.»
10.5.1. Kocasının Hoşlanmadığı Kimseyi Eve Sokmaması
Kocanın karısı üzerindeki haklarından birisi kocasının İzni olmadan hoşlanmadığı
kimseyi evine sokmamasıdır. Amr bin Ahvas el-Cuşemî'den rivayet olunduğuna göre
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem veda haccmda «Allah'a hamd ve sena ederek
onun emirlerini hatırlatıp öğüt verdikten sonra şöyle devam etti: «Dikkat,
kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye edin. Hanımlarınız elinizin altında
bulunmaktadırlar. Açık bir fuhuşla gelmeleri müstesna, bunun dışında onlara hiç
bir hakkında mâlik değilsiniz. Eğer fuhuş yaparlarsa onları yataklarında yalnız
bırakırsınız ve hafifçe dövebilirsiniz. Eğer itaat ederlerse onlara karşı haddi
aşmanıza yol yoktur. Dikkat edin, sizin kadınlarınız üzerinde, kadınlarınızın da
sizin üzerinizde haklan vardır. Sizin onların üzerindeki hakkınız
hoşlanmadığınız kistleri evinize sokmamalarıdır. Dikkat, onların si-'ze olan
hakkı ise, yiyecek ve giyeceklerini iyi bir şekilde karşılamanızda*.» (Hadisi
tbn Mâce ve Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî 'hadis, hasen sahihtir', demiştir.)
10.5.2. Kadının Kocasına Hizmet Etmesi
Kan-koca arasındaki alakanın esası, hak ve görevlerde aralarında eşitliğin
bulunmasıdır. Bunun delili Allahu Teâlâ'mn şu ayetidir:
«Kadınların hakları, örfe uygun bir şekilde vazifelerine denktir.» (Bakara, 228)
Bu ayet, erkeğin kadın üzerinde olan hakların aynısını kadına vermektedir. Her
ne zaman kadından bir şeyin yapılması istenmiş-se, erkekten de aynı görevin
yapılması istenmiştir. Kan-koca arasındaki teamül ve aralarındaki hayatın düzeni
için İslam'ın koyduğu esas, tabiidir, fıtrîdir. Erkek, evin dışında çalışıp
kazanmak ve gayret göstermeye daha güçlüdür. Kadın da ev işlerini düzenlemeye,
çocukları terbiye etmeye, evde rahat yaşayabilmenin sebeplerini kolaylaştırmaya,
evde huzuru sağlamaya daha güçlüdür. Bunun için erkek kendisine münasip olan
şeyle, kadın da tabiatında mevcut olan görevlerle mükellef kılınmıştır.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Ali bin Ebî Talib ile hanımı Fatıma
(r.a.) arasında hükmederek ev hizmetini Fatıma'ya, çalışıp kazanmayı da Ali
(r.a.)'a verdi. Buharî ve Müslim'in rivayet ettiğine göre; Fatıma (r.a.)
elindeki bir değirmenle Nebî aleyhis-selam'a gelerek şikayette bulundu ve bir
hizmetçi istedi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «Sizi,
istediğinizden daha hayırlı bir şeye sevk edeyim mi? Yatağınıza geldiğiniz zaman
otuzüç defa teşbih, otuzüç defa tahmid, otuzdört defa tekbir getirin. Bu sizin
için hizmetçiden daha hayırlıdır.»
Esma binti Ebû Bekir'den rivayet olunduğuna göre Esma (r.a.) şöyle demiştir:
«Ben bütün ev işlerinde Zübeyr'e hizmet ederdim. Onun bir atı vardı. Onu terbiye
eder, ona ot verir ve ona bakardım.» (Esma atı yemler, suyunu verir, ona hamur
yapar, üçte iki fersahlık yoldan ona başının üzerinde tohum taşırdı.)
Bu iki hadisten, erkeğin kadına infak etmesi görevi ile kadının da evin
hizmetinde bulunmasının gereği anlaşılmaktadır. Fa-tıma (r.a.) kendisine
yüklenen ev hizmetinden şikayetçi olunca, Ra-sûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem, Ali (r.a.)'a «Ev hizmeti sana ait, Fatıma'ya ait değildir.» diye
söylemedi. Bilakis ona hizmet etmesi gerektiğini vurguladı. Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı da kadınlar arasında hizmetten hoşlanan ve
hoşlanmayan olduğunu bildikleri halde, kadınlarının hizmet etmesini kabul
etmişlerdir.
tbn'ül-Kayyım şöyle demiştir: «Kadının ev hizmeti şüphe olmayan bir konudur. Bu
konuda zengin, fakir, asil ve asil olmayan kadınlar arasını ayırmak sahih
değildir. Fatıma (r.a.) bütün kadınların en şereflisi olduğu halde kocasına
hizmet etmiş, Rasûlüllah'a yaptığı hizmet konusunda şikayete geldiği halde,
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onun şikayetini dinlememiştir.»
Maliki âlimlerinden bazıları şöyle demişlerdir: «Evin hizmetine bakmak kadının
üzerine bir görevdir. Eğer kadın, babasının zengin veya bolluk içinde olması
sebebiyle üstün bir mevkiye sahipse kadına evin düzeni ve hizmetçiye emretmek
düşer. Eğer orta halli ise, yatak sermesi ve benzeri işleri yapması gerekir.
Şayet daha düşük bir durumdaysa, evin işlerine bakmak, yemek pişirmek ve çamaşır
yıkamak görevlerini yapar. Şayet geri kalmış bir mıntıkadan ise o muhitin
kadınlarının yaptıkları işlerle mükellef tutulur. Bunun sebebi Allahu Teâlâ'mn
şöyle buyurmasıdır:
«Kadınların hakları örfe uygun bir şekilde vazifelerine denktir.» (Bakara: 228)
Bu zikrettiğimiz husus eski ve yeni nesilde müslümanlann beldelerinde cereyan
eden bir âdettir. Görüyorsunuz ki Nebî aleyhİs-selam ve ashabının hanımları un
yapmak, ekmek ve yemek pişirmek, yatak sermek ve benzeri görevlerle mükellef
kılınmışlardır. Hiçbir kadının bu görevden kaçındığını bilmiyoruz. Zaten
kaçınması da caiz olmaz. Bu konuda eksiklik yapan kadınları kocaları zorlayarak
onlardan bu hizmetleri isterlerdi. Şayet bu görevler kadınların hakkı olmasaydı,
kocaların bu görevleri onlardan isteme haklan olmazdı. Bu görüş, tmam Malik, Ebû
Hanife ve Şafiî'nin, «kadının kocasına hizmet etmesinin vacib olmadığı»
hakkındaki görüşlerinin hilafına olup, sahih olan görüştür.
Malik, Ebû Hanİfe ve Şâfi'î şöyle dediler: «Evlilik akdi, kadının kendisinden
faydalanmayı gerektiren bir akd olup, bu akd kadının kocasına hizmet etmesini ve
erkeğe menfaat sağlamasını gerektiren bir akd değildir. Yukarda bu konuda geçen
hadisler, kadinin kocasına hizmet etmesinin nafile bir görev ve güzel ahlaktan
bir parça olduğunu gösterir.»
10.53. Kan-Koca Arasında Doğruluk Sınırının Aşılması
Evde birliği sağlamak ve aile bağlannı kuvvetlendirmek, gerektiğinde yalan
söylemeyi bile mubah kılan gayelerden bir gayedir.
Ibn Ebî Uzre ed-Düelî'nin rivayet ettiğine göre, Ömer'in halifeliği günlerinde
Düelî evlenmiş olduğu kadınları boşadı. Bundan dolayı kadınlar hakkında
hoşlanmayacağı bir haber etrafta dolaşmaya başladı. Durumu Öğrenince Abdullah
bin Erkam'ın elini tutarak onu evine götürdü. Sonra karısına şöyle dedi: «Allah
için sana soruyorum. Bana buğz ediyor musun?» Kadın; «Beni Allah'a salma.» dedi.
Ebû Uzre tekrar; «Allah hakkı için sana soruyorum.» deyince, kadın; «Evet» dedi.
Bunun üzerine, Ibn Erkam'a «Duydun mu?» dedi. Sonra Ömer (r.a.)'ın huzuruna
geldi ve şöyle dedi: «Sizler, benim hakkımda kadınlara zulüm yaptığımı ve onları
boşadı-ğımı söylüyorsunuz. İbn'ül-Erkam'a sorun bakalım.» Ömer (r.a.)
tbn'ül-Erkam'a sordu, o da durumu haber verdi. Bunun üzerine Ebû Uzre'nin
karışma haber saldı, o da halasıyla beraber geldi. Ömer (r.a.) «Kocana buğz
ettiğini söyleyen sen misin?» diye sordu. Kadın şöyle dedi: «Şu anda tevbe ettim
ve Allah'ın emrine döndüm. Çünkü Ebû Uzre beni Allah'a saldı, bana da yalan
söylemek zor geldi. Yoksa yalan mı söyleyeyim, ey Mü'minlerin Emîri?» Ömer
«Evet, yalan söyle. Şayet kadınlardan birisi kocasını sevmezse, bunu ona
söylemesin. Şüphesiz sevgi üzerine kurulan çok az ev vardır. Lâkin insanlar
eşlerinin müslüman olmasını ve soylu kişiler ol-tnasmı yeterli bularak geçinip
giderler.»
Buharı ve Müslim'in Ümmü Gülsüm'den rivayet ettiklerine göre o Rasûlüllah'm
şöyle dediğini işitmiştir: «İnsanların arasını düzeltmek için yalan söyleyen
yalancı sayılmaz.»
Ummü Gülsüm, demiştir ki: «Rasûlüllah'dan üç şeyin dışmda insanların yalan
konuşmasına izin verdiğini işitmedim. Harbde, insanların arasını düzeltmek için,
kocanın karısıyla ve karının da kocasıyla iyi geçinmesi için.»
Bu hadis maslahat için bazı yerde yalan konuşmanın mubah olduğunu açık bir
şekilde ortaya koymaktadır.
10.5.4. Kadını Evliliğin Gerçekleştiği Evde Tutmak
Karısını evlendikleri evde tutması ve izni olmadan yabancı yerlere gitmesine
mâni olması kocanın haklarındandır. Ancak evin kadına lâyık, evlilik hayatının
istikrarını gerçekleştirecek şekilde olması şarttır, tşte bu eve şer'i ev denir.
Ancak ev kadına uygun olmayıp, evliliğin doğurduğu haklardan istifade etmeye
imkân vermeyecek dununda ise bu halde- kadının o evde kalması lâzım gelmez.
Çünkü ev şer'i bir ev değildir. Bunun gibi evde, evlilik hayatının sağlıklı
yürümesine mâni olacak kendisiyle beraber başkaları mevcutsa veya kadına bir
zarar gelirse veya eşyalarına bir zarar geleceğinden korkarsa o evde kalması da
gerekmez. Yine evin zarurî ihtiyaçlar olan lavabo ve tuvaletten mahrum olması
veya kadının eve ahşamaması veya komşularının kötü komşu olması durumu da
aynıdır.
10.53. Hanımı Başka Yere Nakletmek
Hanımım dilediği yere nakletmesi kocanın hakkmdandır, Allahu Teâlâ şöyle
buyurmuştur: «Boşadığımz fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde
kendi oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye
kalkışmayın.» (Talak: 6) Ayette geçen, kadına zarar vermekten nehiy İle hanıma
zarar vermek kasdiyle onun başka yere nakledilmemesi murad edilmiştir. Şayet,,
hanımı naklederken, mehrin bir kısmını kendisine hibe etmesi, kadına vermesi
vacib olan nafakadan bir kısmını vermemesi veya ona güvenmemesi gibi kadına
tazyik etmek ve ona zarar vermek kasd ederse, kadın gitmekten kaçınabileceği
gibi, hâkimin kadının gitmemesi yolunda hüküm vermesi hakkı vardır. Yine
fakihler kocanın bu hakkı kullanmasını, nakil yaparken, yolun emniyetli olması,
tahammül edilemiyecek bir zorlukla kadının karşılaşmaması, gidilen yerde düşman
tehlikesinin bulunmaması gibi kadının herhangi bir zarara uğratılmamasıyla
kayıtlamışlardır. Eğer kadın bu gibi durumlardan korkarsa başka yere nakilden
kaçınması hakkı vardır (').
(•) Mısır'daki mahkeme hükümlerine ait esbabı mucibenin üirisin. .e aşağıdaki
hususlar geçmektedir: «Eşlerin başka yere taşınmaları veya taşınmamaları
hususundaki maslahata bir sınır çizilemeyip, zapt altına alınamayınca, hakimin
zekâsı, adaleti ve ileri görüsüne dayanarak baş-*a yere nakil şeklini belli
etmeden serbest bırakılmıştır. Şüphesiz açıktır si, kocanın kendi şahsında,
karısına güvenmiş olması onu başka yere nak-etmeye zorlaması konusunda
maslahatın gerçekleşmesi için kâfi değildir. Bilakis, kan koca arasındaki
durumlara ve bulunduğu yerle gideceği yer ırasında başka durumlara da dikkat
etmesi gerekir. Meselâ, bulunduğu yer. ien başka yere gitmesini gerektirecek,
başka yere gitmediği takdirde az air ihtimal de olsa maslahatına uygun
düşmeyecek bir durumun bulun-
103.6. Kadının Evinden Çıkmamasının Şart Koşulması
Kadınla evlenirken onu evinden çıkarmayacağını veya bulunduğu yerden başka yere
taşınmayacağını şart koşanın bu şarta vefa göstermesi gerekir. Çünkü Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem: «ödenmesi gereken şartların en uygunu kadınları
kendinize onunla helâl kıldığınız şartlardır.» buyurmuştur. (Bu hadisi Buharî,
Müslim ve diğerleri Ukbe bin Âmir'den rivayet etmişlerdir.) Ahmed, îs-hak bin
Râhûye ve Evzaî'nin mezhebi budur. Bunların dışmdaki fakihler ise «Bu şarta vefa
etmesi gerekmez» demişlerdir. Erkeğin karısını başka yere nakletme hakkı vardır.
Bu hadis hakkında şöyle dediler: «Hadiste geçen vefa edilmesi gereken şart mehir
konusuna mahsustur. Evlilik hukuku, akdin gereklerinden olup, akdin
gerektirmediği konular bu hukuka dahil değildir.» Daha önce evlenmede akdin
şartları ve bu konudaki âlimlerin ihtilafı tafsilatlı bir şekilde geçmiştir.
10.5.7. Kadını Çalışmaktan Men Etmek
Âlimler, kocanın hakkını tam ifa edememek, onu zarara sokmak suretiyle kadının
evinden çıkmasını gerektirecek bir çalışma ile kendisinde zarar olmayan
çalışmanın arasım ayırmışlar, birincisini men, ikincisini caiz görmüşlerdir.
Hanefî fukahasmdan îbn Abidin şöyle demiştir: «Düzeltilmesi gereken şudur ki,
kocanın hakkını noksanlaştırmaya, onu zarara sokmaya veya kadını evinden
çıkarmaya sevk eden her türlü çalışmanın men edilmesidir. Fakat kendisinde zarar
olmayan çalışmayı ise men etmeye bir sebep yoktur. Yine bunun gibi, ebelik gibi
kadına mahsus farzı kifaye olan bir işte çalışıp para kazanması durumunda evden
çıkması men edilemez.»
'naşı ve kocanın zannı gahb ile karısının nafakasını temine kadir olması /eya
ticaret yaptığı takdirde çoluk çocuğunu geçindirecek kadar fazla pa-.:ası ve
mesleki bir sanatı olması gerekir, tki yer arasındaki yolun can, .nal ve ırz
emniyeti açısından güvenli olması, kadının bulunduğu yerden locasının naklini
istediği yere giderken meydana gelecek yolculuk zorluk-arına karşı dayanıklı
olması, naklini istediği yerde humma, veba ve sal-jın hastalıkların bulunmaması,
iki yer arasında sıcaklık ve soğukluk açısından insan vücudunun ve mizaçlarının
tahammül edemeyeceği farklılık ılmaması, kadının bulunduğu yerdeki şeref ve
haysiyetinin gideceği yerle de muhafaza edilmesi gerektiği gibi başka yere nakli
sebebiyle kadını sem maddî hem öe manevî zarara uğratmamak, hem de zaman, mekân
ve satanın değişmesini dikkate alarak daha pek çok hususu düşünmek gerekir.
Anlayışlı hakime bu gibi durumlar gizli kalmaz. Bu mevzuda açık. anacakların en
hayırlısı budur.»
10.5.8. İlim Taleb Etmek İçin Kadının Dışarı Çıkması
Eğer öğreneceği ilim, kadına farz olan ilimlerden ise, kocanın —şayet biliyorsa—
kansına öğretmesi gerekir. Eğer böyle yapmaz--sa, kocasının izni olmadan bile
olsa ilim meclislerine ve âlimlerin bulundukları yere dininin hükümlerini
Öğrenmek için gidebilir. Ancak koca, Allah'ın kadına farz kıldığı hükümleri
bildiği ve dinde fakih olduğu halde karısına da bunları öğretiyorsa, kocasının
izni olmadan kadının ilim Öğrenmeye gitmesi hakkı yoktur.
10.5.9. Serkeşlik Eden Kadınları Terbiye Etmek
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz
kadınlara öğüt verin. Yataklarında onları yanlız bırakın, nihayet dövün. Size
itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın.» (Nisa; 34)
Kadının serkeş olması demek, kocasına isyan etmesi, ona itaat etmemesi, yatağına
girmekten kaçınması veya izinsiz olarak kocasının evinden çıkmasıdır. Ayetteki
«Öğüt verin» ifadesi, ona Allah'ın emrini hatırlatmak, Allah'ın emrine karşı
geldiği için korkutmak, ona gerekli olanın kocasına itaat etmek olduğunu,
kocasına itaatin lüzumlu olduğunu tenbih etmek, kocasına karşı gelmek ve isyan
etmekle kazanacağı günaha, nafaka ve elbise»yönünden kaybedeceği haklara dikkat
çekmek demektir. «Yataklarında onları yalnız bırakın.» ifadesine gelince; «hicr»
kelimesi, konuşmak konusunda, üç günden fazlası için caiz değildir. Çünkü Ebû
Hureyre' nin rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselam: «Müslümanın, üç günden
fazla mü'min kardeşiyle küs durması helâl değildir.» demiştir.
îlk itaatsızhğmda kadın dövülmez. Bu ayette şöyle gizli bir ifade vardır.
«Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin. Şayet itaat
etmeyip isyan ederse, onları yataklarında yalnız bırakın. Eğer ısrar ederlerse
onları dövün.» Yani Öğüt ve yatağında yalnız bırakmakla terbiye olmazsa dövme
hakkı vardır.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sİ-zin kadınlarınız
üzerine olan hakkınız, hoşlanmadığınız kişileri yatağınıza almamalarıdır. Şayet
böyle yaparlarsa, hafif olarak şiddete başvurmadan dövebilirsiniz. Döverken
yüzden ve tehlikeli yerlerine vurmaktan sakınmak gerekir. Çünkü maksat terbiye
etmek olup, telef etmek değildir.»
Ebû Davud'un Hakîm bin Muaviye el-Kuşeyrî'den, onun da babasından rivayet
ettiğine göre, babası şöyle demiştir: «Rasûlullah' dedim: 'Hanımlarımızın bize
olan hakkı nedir?' Rasûlüllah: 'Yediğinden ona yedirmen, giydiğinden giydirmen,
yüzüne vurmaman, kötülememen ve evden başka bir yerde onu yalnız
bırakmamandır.'».
10.5.10. Kadının Kocasına Karşı Süslenmesi
Kadının kocasına karşı kına, güzel koku ve benzeri süs eşyalarıyla süslenmesi
hoş karşılanmıştır.
Ahmed'in, Kerîme binti Hemmâm'dan rivayet ettiğine göre Kerîme, Aişe'ye: «Ey
Mü'minlerin annesi, kına hakkında ne dersin?» diye sordu. Bunun üzerine Aişe
(r.a.) şöyle dedi: «Sevgilim Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, kınanın
renginden hoşlanır, kokusunu ise sevmezdi. Kınayı her iki hayz arasında veya her
hayz-da kullanmanız size haram değildir.»
10.5.11. Teberrüc (Kadının Süsünü Göstermesi)
10.5.11.1. Manası;
«Teberrüc»; gizlenmesi gereken şeyleri açığa çıkarmaya çalışmaktır. Teberrüc'ün
aslı, burc'dan çıkmak demek olup, «burç» da köşk manasına gelir. Sonra bu kelime
kadının utanma duygusunu yırtarak fitne yerlerini açığa vurması ve güzellikleri
göstermesi manasında kullanılmıştır.
10.5.11.2. KuT'ârida Teberrüc
Kur'ân-i Kerîm'de «Teberrüc» iki yerde geçmektedir: Birincisi Nûr suresinde şu
şekilde geçmektedir: «Evlenme
ümidi kalmayan, ihtiyarlayıp oturmuş kadınlara süslerini açığa vurmamak şartıyla
dış esvablarını çıkarmaktan ötürü sorumluluk yoktur. Ama sakınmaları kendileri
için daha iyi olur. Allah işitir ve bilir.» (Nûr; 60)
İkincisi; Ahzab sûresinde teberrücün kötülüğü ve onun hakkında nehiy olarak
varid olmuştur: «Evlerinizde oturun. Eski cahiliy-yede olduğu gibi açılıp
saçılmayın.» (Ahzab; 33)
10.5.11.3. Teberrücün Dine ve Medeniyete Zıt Olması
insanı hayvandan ayıran en önemli husus, insanın elbise giymesi ve süs eşyaları
kullanmasıdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Ey insanoğullan,ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler
gönderdik. Takva örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır. Allah'ın bu ayetleri öğüt
almanız içindir.» (A'râf; 26)
Elbise ve süs, medeniyet ve kültürün tezahürlerinden iki tezahür olup, bunlardan
uzaklaşmak ise hayvani bir yaşantıya düşüş ve iptidaî bir hayata dönüş demektir.
Hayat tabii seyrine devam etmektedir. Onu geriye çevirmek mümkün değildir. Ancak
o hayatın tabii seyri değiştirilerek, hayatın görüş ve fikirleri bozulursa ve
insanlığın kaydettiği ilerleme ve kazandığı medeniyet unutulursa hayatı tekrar
geriye çevrilmiş olur. Elbise giymek medeniyette ilerlemiş insanın gereklerinden
bir gerek olunca, kadın için giyinme daha da lüzumlu demektir. Çünkü elbise
giymek, dîni, şerefi, iffeti ve hayayı korur. Kadın ise bu sıfatları taşımaya
daha lâyıktır. Bu sebepten utanma duygusu kadına daha uygun ve daha gerekli bir
sıfattır. Kadının sahip olduğu sıfatların en üstünü şeref, haya ve iffettir. Bu
faziletleri muhafaza etmek, kadın cinsini yüceltmek ve kadının insanlığını
muhafaza etmektir. Kadım örtüsünden ve temiz hayattan uzaklaştırmak, kadının ve
cemiyetin iyiliğinden değildir. Özellikle cinsel saikler şüphesiz ki,
duyguların, sahibini en çok zorlayanı ve en şiddetlisi-dir. Çıplaklık cinsel
arzuların bağını çözerek o arzuların taşmasına neden olur. Bu arzuların önüne
sınır ve kayıtlar koymak, set çekmek onların keskinliğini hafifletmek ve
hararetini söndürmek insana ve kerametine lâyık bir edeple onu terbiye etmektir.
Bu sebepten İslâm, hususî olarak kadının elbisesine önem vermiş, hatta Kur'ân-ı
Kerîm cüz'i meseleleri tafsilatlı bir şekilde içermediği halde Örtünme konusunun
sınırlarını açık bir şekilde çizmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle denmektedir:
«Ey Nebi, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dışarı çıkarken
üstlerine Örtü almalarını söyle. Bu onların hür ve namuslu bilinmelerini ve
bundan dolayı İncitilmemelerini daha iyi sağlar.» (Ahzâb; 59)
Buradaki hitabın Nebî aleyhisselam'm hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin
hanımlarına yönelik olması, isterse Nebî aleyhisselam'm kızları ve hanımlarının
temizliğinde olmuş olsun, kadınlardan hiç birisi istisna edilmeyerek hayız
çağına geldiklerinde bu emrin bütün kadınlar için geçerli olduğuna delildir.
Kur'ân bu emre tam bir önem atfederek, meseleyi açık bir şekilde ortaya koyar ve
açılması helâl olan yerle örtülmesi gerekli olan yerleri beyan ederek şöyle der:
«Mü'min kadınlara da söyle gözlerini bakılması yasak olanlardan çevirsinler.
İffetlerini korusunlar, süslerini, kendiliğinden görünenler müstesna,
açmasınlar. Baş Örtülerini yakalaruun üzerine salsınlar. Süslerini kocaları
hariç göstermesinler.» (Nur: 31)
Hatta Allahu Teâlâ ihtiyar olup kendisine rağbet edilecek bir durum olmayan bir
kadın hakkında şöyle buyurmuştur:
«Evlenme ümidi kalmayan, ihtiyarlayıp oturmuş kadmlara süslerini açığa vurmamak
şartıyla, dış esvaplarını çıkarmaktan ötürü sorumluluk yoktur. Ama sakınmaları
kendileri için daha iyi olur.» (Nur; 60)
tslâm bu hükme önem vererek, kadının utanma ve ar duygularının belireceği çağı
şöyle sınırlandırmıştır: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
«Ey Esma, kadm hayız görmeye başladığı zaman —eliyle yüzünü ve ellerini işaret
ederek— şurası ve şurasmdan başka yerinin görülmesi caiz olmaz.»
Kadın bir fitne olup, erkekler için ondan daha zararlı bir fitne düşünülemez.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kadın geldiği zaman,
beraberinde şeytan olduğu halde gelir. Geri döndüğü zaman yine beraberinde
şeytan olduğu halde döner.»
Kadının elbisesini soyması, fitne yerlerini açığa vurması, onun haya ve şereften
olan hususiyetlerini çekip alır.
Ve onu insanlık seviyesinden aşağı düşürür. Ona bulaşan kir ve lekeyi
cehennemden başka birşey temizlemez. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: «İki sınıf kimse vardır ki cehennemliktir. Ve bunlar
zamanımda yaşamadıkları için onları görmüş değilim. Birincisi ellerinde inek
kuyruğuna benzeyen kamçı taşıyan ve bunlarla halkı döven zalim kimselerdir.
İkincisi de sözde giyinik olmasına rağmen çıplaklardan farkı olmayan kadınlardır
ki, bunlar erkekleri baştan çıkardıkları gibi kendileri de yoldan çıkmış
sapıklardır. Başlan, eğik deve hörgücüne benzer. Bunlar cennete giremeyecekleri
gibi kokusunu bile alamıyacaklardır. Halbuki, cennetin kokusu çok uzaklardan
bile duyulur.»
Asr-ı Saadet'te, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, süslerini gösteren bazı
kadınları gördüğünde, bunun günah olduğuna diğer kadınların dikkatini çeker,
onlan doğru yoldan yürümeye sevk-eder, velilere ve kocalara İslam'ın getirdiği
bu değişmeye kadınları uydurmaları görevini yükler ve onlan Allah'ın azabıyla
korkuturdu.
Musa bin Yesâr'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ebû Hureyre'nin
yanma, çok koku sürünmüş bir kadm uğradı. Bunun üzerine Ebü Hüreyre; 'Ey Cebbar
olan Allah'ın kulu, nereye gidiyorsun?' diye sorunca, kadm 'Mescide' diye cevap
verdi. Ebû Hüreyre 'Koku süründün, öyle mi?' Kadın, 'Evet,' deyince, Ebû
Hüreyre, 'Dön ve yıkan, çünkü ben Rasûlüllah'ın «Allahu Teâlâ güzel koku sürünüp
mescide çıkan kadının, dönüp yıkamncaya kadar namazını kabul etmez» buyurduğunu
işittim.' demiştir.
Ebû Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: Ra-sûlüllah şöyle
buyurdu: «Tütsü kokulanan herhangi bir kadm son namaza kavuşamasın.» (Hadisi Ebû
Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiştir.)
Aişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: «Rasûl-üllah mescidde
otururken Müzeyne kabilesinden bir kadın süslenmiş olarak ve kibirli bir şekilde
yürüyerek mescide girdi. Bunun üzerine Rasûlüllah : 'Ey insanlar, hanımlarının
mescide gelirken güzel koku sürünmek ve süs eşyalarım giymekten men edin.
Şüphesiz İsrail oğullan, kadınları süslerini gösterdikleri ve mescidlerde güzel
koku kullandıkları için lanetlendiler.'» (Hadisi tbn Mâce rivayet etmiştir.)
Ömer (r.a.) bu sel gibi gelen fitneden korkar; «Korunmak ilaçtan daha
hayırlıdır.» kaidesince fitne vâki olmadan önce tedavisini yapardı. Kendisinden
rivayet olunduğuna göre Ömer bir gece dolaşırken bir kadının şöyle dediğini
işitti:
«îçki bulup da içki içmeme bir yol var mı?
Yoksa Nasr bin Haccac'ı bulmaya bir yol var mı?»
Bunun üzerine Ömer:«Ömer'in devri hilafetinde hayır.» dedi. Sabah olunca, Ömer
(r.a.), Nasr bin Haccac'ı çağırdı. Onun yüz bakımından insanlann en
güzellerinden olduğunu görünce saçlarının kesilmesini emretti. Bunun üzerine
adamın güzelliği daha da artınca onu Şam'a sürdü.
10.5.11.4. Bu Sapmanın Sebebi
Cehalet ve kör taklit doğru yoldan sapmaya sebep oldu. Arkasından sömürücüler
gelerek kendi kültürlerini benimsetmek suretiyle gayelerine eriştiler. Bunun
sonucu olarak müslüman kadının, fitne yerlerini açarak ve süslenerek sakınmadan
dışarıya çıkması, boğazını, göğsünü, sırtını, kol ve bacaklarım açarak dolaşması
normal hale geldi. Saçlarım kısaltmakta herhangi bir sakınca görmediler; bilakis
saçlarım boyamayı, tamamen kazımayı ve güzel kokular sürünmeyi, güzellik
elbiseleri giymeyi zaruret sayar oldular, övünerek ve yaltaklanarak fisk-u fücur
yerlerinde, dans ve oyun
yuvalarında, sinema, tiyatro, kulüp ve kahvelerde dolaşmaya başladılar. Hatta
kadın, sonunda plaj ve yazlık kamplara kadar düştü. Erkeklerin önüne çıkarak
güzellik müsabakaları yapmak, vücudunun bütün azalarım gözler Önüne sermek ve
jüri önünde bedenini yarışma aracı haline getirmek normal hale geldi. Gazeteler
ve diğer basın bu adi durumu benimsetmek için tantanalı reklamlar yapmaya
başladılar. Böylece kadını düşük ve hayvani bir seviyeye indirerek onu
kandırdılar.
10.5.11.5. Bu Sapmanın Sonucu
Bu sapmanın sonucu olarak fısk çoğaldı, zina yayıldı, aile yapısı yıkıldı, dinî
görevler terkedildi ve çocuk bakımı bırakıldı. Evlilik krizleri şiddetlenerek
haram, helâlden daha kolay meydana gelir oldu. Hasılı bu rezillik ahlâkın
çözülmesine, bütün din ve mezheplerin mensubu olan insanların üzerinde
anlaştıkları edebin dü-mûre uğramasına sebeb oldu.
Bu sapma, müslümanin aklına gelmeyecek bir sınıra ulaştı. Modacılar yeni fenler
çıkardılar. Güzellik ve süslenme için metod-lar ortaya koydular ve bunlar için
prensipler oluşturdular. Bu işler için enstitüler kurdular.
10.5.12. Erkeğin Karısı İçin Süslenmesi
Erkeğin karısı için süslenmesi müstehab yayılmıştır. İbn Abbas şöyle demiştir:
«Şüphesiz karım benim için süslendiği gibi, ben de onun için süslenirim. Karımın
bende olan hakkını almasını istediğim gibi, benim de onda olan bütün hakkımı
almayı isterim, çünkü Allah-u Teâlâ «Kadınların hakları örfe uygun bir şekilde
vazifelerine denktir.» (Bakara : 228) buyurmuştur.»
tbn Abbas'm bu sözü hakkında Kurtubî şöyle dedi: «Âlimler şöyle demişlerdir:
«Erkeklerin süsü onların durumlarına göre değişir. Erkekler bu hususu uygun ve
kendilerine lâyık olan bir şekilde yerine getirirler, çok kerre bir vakitte
uygun düşen süs, diğer zamanda uygun düşmez. Gence uygun olan süs, ihtiyara,
ihtiyara uygun düşen süs de gence uymaz.»
Kurtubî devamla şöyle demiştir. «Elbisenin durumu da bunun gibidir. Bunların
hepsinde haklara riayet esastır. Şüphesiz erkek, uygun olanı yapmakla, karısının
yanında, onun hoşnut olacağı ve başka erkeklere imrenmeyeceği süs içinde
bulunmuş olur. Güzel koku sürünmek, misvak kullanmak, kirleri temizlemek, kıl-
larra fazlasını almak, temizlenmek ve tırnaklan kesmek, herkes için uygun bir
harekettir. Kına ihtiyarlar için, yüzük de genç ve ihtiyar için bir süstür.
Sonra erkek, karısının ihtiyaç vaktini gözetmeli ve onun cima hakkım yerine
getirmelidir. Şayet erkek, karısının yatak hakkını ifadan kendisini aciz
görürse, karısının iffetini koruyacak şekilde-şehvetini artıracak ilâç
kullanması caizdir.
Aişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir:
«On bir kadın bir araya gelerek oturmuşlar ve hepsi kocalarına ait şeyleri
gizlemeden söyleyeceklerine dair sözleşmişlerdi.
Kadınlardan ilki şöyle dedi: «Kocam deri ile kemikten ibaret, dağ tepesinde
kalmış bir deve gibidir. Ne dağ çıkılması kolay bir dağdır ki dağdan
indirilebilesin. Ne de devenin o kadar kuvveti vardır ki, dağdan
indirilebilesin.»
(Kadın kocasını çıkılması mümkün olmayan çetin bir dağın üstünde bitkin bir
deveye benzetiyor. Bu suretle dağ geçit vermeyen sarp bir dağ olduğundan,
yukarıya çıkıp ona ulaşmak imkânı olmadığını ve devenin bitkin olup, rağbete
değer eti bulunmadığını söylüyor. Bununla kocasının cimri, kötü huylu,
kendisinden hayır beklenmeyen bir adam olduğunu ifade etmek istiyor.)
İkincisi: «Kocam hakkında birşey söyleyemem. O, o kadar kötüdür ki, kendisinden
söz etsem, ancak açık ve gizli kötülüklerini anlatabilirim.»
(Yani onun kötülükten başka söylenecek bir tarafı yoktur.)
Üçüncüsü: «Kocam öyle kötü bir adamdır ki, ayıplarını açığa vursam beni boşar,
sussam muallaka olarak bırakır.»
(Yani ne benimle münasebetini devam ettirir; ki bu suretle kendisinden
faydalanayım, ne de büsbütün boşar, ki başkasına varabileyim.)
Dördüncüsü: «Kocam Mekke ikliminin gecesi gibidir. Ne sıcak, ne de soğuktur,
mutedildir. Kendisinden ne korkulur ne de usanılır. İyi huylu, hoş geçimli bir
adamdır.»
Beşincisi: «Kocam eve girince pars gibidir. Çıkınca arslanlaşır. Evde hiç bir
hususî isteği yoktur.»
(Bu İfadesinde kadın kocasını çok uyuyan ve çok atlayan pars adındaki hayvana
benzetiyor. Demek istiyor ki kocası eve gelince çok uyur, eksiklikleri görmez.
Cinsî münasebete de çok düşkündür. Dışarıya çıktığı zaman da düşmanlarına karşı
arslan gibidir.)
Altıncısı: «Kocam yediği zaman sahanda ne varsa siler süpürür, tçtiği zaman da
son damlasına kadar içer. Yattığı zaman elbisesine bürünür ve bana dokunmak için
elini bile çıkarmaz.»
(Bu ifadeyle kadın, kocasının obur, cimri, kötü huylu ve karısı ile münasebette
bulunmak arzusundan mahrum olduğunu anlatıyor. Kadın, kocasını bu meziyetlerden
mahrum bir erkek olarak yeriyor.)
Yedincisi: «Kocam bir zavallı, yahut cimâdan aciz, ahmaklığından herşeye uyan,
her hastalığı üzerinde toplamış, ya başını yaralayan ya vücudunu veya her
ikisini birden yaralayan bir zavallıdır.»
Sekizincisi: «Kocam, yumuşaklığı tavşan tüyü, kokusu da safran kokusudur.»
(Bu ifade ile kadın, kocasının derisinin yumuşaklığını ve daima güzel kokular
sürünmesi yüzünden herkes tarafından sevilen bir kimse olduğunu belirtmek
istemiştir.)
Dokuzuncusu: «Kocamın evinin dikmesi yüksek, kılıcının kılıfları uzun, külü çok,
evi de halk meclisine yakındır.»
(Evinin dikmesi uzun ve kılıcının kınları uzun demek suretiyle boyunun uzun
olduğu, külü çok tabiriyle misafirperver, evi halk meclisine yakın demekle de
daima meclis tarafından kendisine müracaat edilir, dirayetli ve şerefli bir
kimse olduğu ifade edilmiştir.)
Onuncusu: «Kocam çok zengindir. Ondan hayırlısı yoktur. (Yani methedilenlerin en
hayırlısıdır.) Develeri, ağıllan çoktur. Otlağa sık sık çıkarlar. Çalgı sesini
işittiler mi boğazlanacaklarını kesin olarak hissederler.»
Onbiricinsi: «Kocam Ebû Zer'dir ve Ebû Zer muazzam bir adamdır. Kulaklarımı
ziynetle doldurdu. Kollarımı şişmanlattı. Bana hürmet ve itibar gösterdi. Bu
yüzden içim ferahlıdır. Beni küçük bir yerde bütün varlığı bir kaç koyundan
ibaret olan bir ailenin yanında bulmuştu. Sonra beni at seslerinin, deve
seslerinin bulunduğu ve zahiresi harmanda dövülen ekin sahibi bir ailenin
arasına getirdi. Huzurunda ne söylesem kabul olunur. Sabaha kadar uyurum, kimse
beni uyandırmaz. Bol süt içer ve süte doyarım. Ebû Zer'in anası bilseniz ne
kadındır. Onun zahire anbarları, eşyasını koyduğu hararları çok büyüktür. Evi de
geniştir. Ebû Zer'in oğlu da iyi bir delikanlıdır. Yattığı yer kılıcı çekilmiş
kın gibidir. Yani boylu poslu, vücud hatları düzgün bir gençtir. Dişi keçinin
kol tarafı ile doyar. Obur değildir. Ebû Zer'in kızı ne terbiyeli kızdır.
Babasına karşı mûtîdir. Anasına da itaatlidir. Vücudu elbisesini doldurur,
güzelliği ve terbiyesi akran ve emsalinin haset ve kinini uyandırır. Ebû Zer'in
cariyesi ne sadakatli bir cariyedir. Aile esrarımızı dışarıya çıkarmaz. Evimizin
yemeklerini bozmaz. Güzel yemekler pişirir, israf etmez ve evimizi daima temiz
tutar.»ümmii Zer sözüne devam ederek der ki: «Bir gün Ebû Zer evden çıktı. Yağ
çıkarılmak için süt tulumları çalkalanıyordu. Yolda bir kadına rastladı. Kadının
pars gibi iki çocuğu vardı. Koltuğunun altında annesinin memeleri ile
eğleniyorlardı. Bu kadını gören kocam benden vazgeçti ve onunla evlendi. Ben de
ondan sonra şeref sahibi bir adamla evlendim. Bu adam da güzel yürür ve en güzel
ata binerdi. Hâttâ kendisinin yaptığı mızrağım alır, akşam üzeri deve ve sığır
nevinden bir çok hayvanı önüne katarak bana gelirdi. Getirdiklerinin hepsinden
bana bir çift verirdi. Ve bana 'Ey Üramü Zer, dilediğin gibi ye, iç ve akrabana
ikramda bulun.' derdi. Ümmü Zer der ki 'Bununla beraber bunun bana verdiklerinin
hepsini top-lasam Ebû Zer'in en küçük kabını dolduramaz.»
Aişe (r.a.) der ki: Rasûlüllah bana: «Ben senin için Ümmü Zer'in Ebû Zer'i
gibiyim. Bir farkla ki o Ümmü Zer'i bırakmış, ben ise seninle yaşıyorum ve
yaşayacağım.» buyurdu.
(Hadisi Buharî, Müslim ve Nesâî rivayet etmişlerdir.)
10.6. NİKAHTAN ÖNCE DUA (HUTBE) OKUMAK
Nikah kıyanın veya başkasının ,akidden önce dua okuması müs-tehabdır. Okunacak
duanın en azı, Allah'a hamd ve Rasûlüne salavat getirmektir.
Ebû Hûreyre'den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur:
«Allah'ın birliği ve Muhammed aleyhisselam'in Rasûl olduğuna şehadeti ihtiva
etmeyen her dua (hutbe) cüzzamlı el gibidir.»
Ebû Hûreyre'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: «Allah'a
hamd ile başlanmayan herhangi bir iş kesiktir. —Bereketsiz, uğursuzdur—.»
(Hadisi Ebû Dâvûd ve Ibn Mâce rivayet etmişlerdir.)
Yani önem verilen ve sahibini önem vermeye sevk eden her iş Allah'a hamd ile
başlamazsa, bereketten kesilmiştir. Buradaki hamd ile başlamak demek, mutlak
olarak Allah'ı zikirle başlamak demektir. Böylece bu konudaki diğer rivayetlerle
ittifak sağlanmış olur.
Efdal olan nikahtan önce hacet duasını okumaktır. Abdullah bin Mes'ûd'dan
rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Hayır kelimelerini toplayan özlü
sözler ve hayrın anahtarları Rasûlüllah'a verildi. O da bize namaz duasmı ve
hacet duasını öğretti.»
Namaz duası şudur:
«Dil ile, beden ve mal ile olan bütün ibadetler yalnız Allahu Teâlâ'yadır. Ey
mertebesi yüksek olan Nebî, selâm ile Allah'ın rahmet ve bereketleri senin
üzerine olsun. Selâm, bizim ve Allah'ın sa-lih kullarının üzerine olsun. Şehadet
ederim ki Allah'tan başka ibadete lâyık hiç bir ilah yoktur. Yine şehadet ederim
ki Muhammed onun Rasûlü ve kuludur.»
Hacet duası ise şöyledir :
«Ey Allah'ım, senden yardım, günahlarımızı mağfiret etmeni niyaz ederiz. Ve
kalplerimizdeki serlerden sana sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse, onu
saptıran olmaz. Kimi yoldan saptırırsa onu da kimse hidayete erdiremez.
Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed aleyhisselam'm Allah'ın kulu ve Rasûlü
olduğuna şehadet ederim.» der ve sonra Allah'ın kitabından şu üç ayeti ilave
edersin.
«Ey insanlar, Allah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının. Sizler ancak
müslüman olarak can verin.» (Al-i îmrân: 102)
«Ey insanlar, Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden
pek çok erkek ve kadın meydana
getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakmm. Kendisi adına birbirinizden dilekte
bulunduğunuz Allah'ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah
şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.» (Nisa: 1)
«Ey inananlar, Allah'tan sakının, dürüst söz söyleyin de Allah işlerinizi
kendinize yararlı kılsın ve günahlarınızı size bağışlasın. Kim Allah'a ve
Rasûlü'ne itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.» (Ahzab; 71)
(Hadisi Nesâî, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce rivayet etmiş olup, bu lafız îbn
Mâce'nindir.)
67
Şayet nikâhtan önce dua okunmazsa nikâh sahihtir.
Beni Süleym kabilesinden bir adamdan rivayet olunduğuna göre adam şöyle
demiştir: «Evlendirmesi için kendisini Rasûlüllah'a arz eden bir kadınıf*) Nebî
aleyhisselâm'dan istedim. Bunun üzerine Rasûlüllah adama «Kur'an'dan
ezberlediğine karşılık bu kadını sana nikahladım» dedi ve nikâhını kıyarak dua
(hutbe) okumadı.»
10.6.1. Duanın Hikmeti
Hüccetüllah'il-Bâliğa kitabının yazarı şöyle demiştir: «İslâm'dan önce
cahiliyyet toplumu kendi milletini övme ve benzeri, uygun gördükleri sözleri
akidden önce okurlardı. Bu duayı yüksek sesle okuyarak maksud olan zikre vesile
kılarlar ve bu hareketle işin resmiyet kazanmasını maslahat olarak görürlerdi.
Şüphesiz hutbe bir şeyi herkesin duyacağı ve göreceği şekilde duyurmak ve o şeyi
teşhir etmek üzere konmuştur.
«Yine hutbe, ancak mühim işlerde okunur. Nikaha önem vermek ve onu insanlar
arasında büyük bir iş kılmak maksatların en büyüklerindendir. Nebî aleyhisselam,
hutbenin aslını bıraktı fakat vasfım değiştirdi. Nikahtan önce okunan hutbeye
başka bir maslahat daha ilave etti, o da her konuşmanın yanında Allah'ın zikrini
getirmektir ki, böylece her işte Allah'ın ismini yüceltmek, hak dinin alâmet ve
bayrağını dikmek, şiar ve emarelerini ortaya çıkarmak mümkün olmuş olur.
«Nikahtan önce Nebî aleyhisselam, hamd, istiane, istiğfar, te-awuz, tevekkül,
teşehhüd ve Kur'ân'dan ayetler okumak gibi zikrin herhangi bir çeşidini okumayı
sünnet kılmış ve bu maslahata «Allah'ın birliği ile Muhammed aleyhisselam'm
Rasûl olduğuna şe-hadeti ihtiva etmeyen her dua (Hutbe) cüzzamh el gibidir.»
«Allah'a hamd ile başlanmayan her söz cüzzamlıdır.» sözleriyle işaret etmiştir.
Yine Rasûlüllah «Helâl olan evlenme Üe haram olanın arasını nikahta def çalmak
ve şenlik yapmak ayırır.» buyurmuştur.
10.6.2. Akdden Sonra Dua Etmek
Taraflardan herbirerleri için Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen
dualarla dua etmek müstehaptır.
(•) Bu kadın Abdül Muttalib'in kızı Ümame olup, adam da Ubbad bin Seybân'dır.
Ebû Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselam evlenen bir kimseyi
tebrik ettiği zaman ona şöyle derdi:
«Allah mübarek kılsın ve bereket ihsan eylesin. İkinizi de hayırda
birleştirsin.»
Aişe'den rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: «Nebi aleyhisselam ile
evlendiğim zaman, annem beni alıp Nebî aleyhisselam' jn evine götürmüştü. İçeri
girince, evde ensar'dan bir takım kadınlar vardı. Hepsi de bize 'Hayır ve
bereketle, en mes'ud bir nasib ile hoş geldiniz.' dediler.» (Hadisi Buhari ve
Ebû Dâvûd rivayet etmişlerdir.)
Hasan'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ebû Ta-lib'in oğlu Akil,
Cüşem oğullarından bir kadınla evlenmişti. Tebrik edenler kendisine 'Güle güle
sevgi ve anlaşma içinde çoluk çocuğa kavuşmanızı dilerim.' demişlerdi. Akıl de;
'Rasûlüllah'ın: «Allah mübarek kılsın, bereketini ihsan etsin» dediği gibi
deyin.' dedi.»
10.7. NİKAHI İLAN ETMEK
Nikahı ilân etmek, nehyedilen gizli nikahtan ayrılması ve Allah'ın güzel
şeylerden helâl kıldığı sevinç ve neşeyi
izhar etmek için şer'an güzel görülmüştür. Nikâhı ilân etmek, genel olarak yakın
olsun, uzak olsun herkesin bilmesi, bekârlığı evlenmeye tercih edenlerin
evlenmeye teşvik edilmesi ve evlilik kurumunun canlı tutulması açısından önemli
bir iştir.
Nikahın ilânı, içki içilmemesi, erkek ve kadınların birbirine karışmaması ve
benzeri Allah'ın nehyettiği yasakların bulunmaması şartıyla, her toplumun Örf ve
âdetlerinde geçerli olduğu şekilde yapılır.
Aişe (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Şu
nikahı ilân edin ve onu mescidlerde kıyın, nİ-kahda def de çalın.» (Hadisi Ahmed
ve Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî sahihlemîştir.)
Şüphe yok kî nikahı mescidde kıymak, duyurmak ve ilân etmek bakımından en
geçerli yoldur. Çünkü mescidler herkesin toplandığı yerlerdir. Özellikle ilk
asırlarda mescidler umum halkı bîr araya toplayıcı mahiyetteydi.
Tirmizi'nin hasen olarak, Hakîm'in ise sahih olarak, Yahya bin
Süleym'den rivayet etikleri hadiste Yahya şöyle demiştir: «Muham-med bin Hatib'e
'îki defa evlendim, fakat düğünlerimin hiçbirisinde def çalınmadı.' dedim. Bunun
üzerine Muhammed dedi ki: 'Ra-sûlüllah; «Helâl olan evlenme ile haram olan
evlenme arasındaki fark def çalmak ve şenlik yapmaktır,» buyurmuştur.»
10.8. DÜĞÜNDE ŞENLİK YAPMAK
îslam'm mubah kılarak sevdirdiği hususlardan birisi de nefisleri rahatlatmak ve
iyi oyunlarla dinç tutmak için düğünlerde şenlik yapmaktır. Ancak yapılan oyunun
hayasızca ve ahlâksızca davranışlardan, ahmakça hareketlerden, kötü söz ve fahiş
ifadelerden uzak olması gerekir.
Âmir bin Sa'd'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Bir düğünde, Kureza
bin Ka'b ile Ensâr'dan Ebû Mes'ud'un yanma geldim. Bir de ne göreyim, onların da
bulunduğu bu düğünde bir takım cariyeler şarkı söylüyorlardı. Bunun üzerine
dedim ki: 'Siz ikiniz de Rasûlüllahm ashabından ve Bedir'e katılanlardansınız.
Sizin huzurunuzda böyle şey yapılır mı?' İkisi de bir ağızdan: 'ister otur, sen
de bizimle beraber dinle, istersen git. Bize düğünde eğlenceye izin
verilmiştir.' dedi.» (Hadisi Nesâi ve Hakim rivayet etmiş. Hakim sahih olduğunu
söylemiştir.)
Aişe' (r.a.) yanında yetim olarak bulunan Es'ad'ın kızı el-Fâria vardı. Onu
ensâr'dan Cabir'in oğlu ile evlendirdi. Zifaf gecesi Aişe (r.a.) yetim kızla
beraber kocasının evine gitti. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam: «Ya Aişe, orada
ne gibi eğlence vardır? Ensar eğlenceden hoşlanır.» buyurdular. (Hadisi Buharı,
Ahmed ve diğerleri rivayet etmiştir.)
Bu hadisin bazı rivayetlerinde Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Onunla
beraber def çalıp şarkı söyleyecek bir cariye gönderdin mi?» Aişe (r.a.) «Ne
söyleyecekler, ya Rasûlüilah?» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve selîcm
şöyle desin buyurdu:
«Size geldik, size geldik. Bizi selâmlayın, biz de sizi selâmlayalım.
Şayet kırmızı altın olmasaydı, sizin kızlarınız helâl olmazdı.
Şayet esmer buğday olmasaydı sizin bekârlarınız semirmezdi.»
Rubeyyî' binti Muavviz'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Nebî
aleyhisselam geldi ve evlendiğim gün yanıma girip, şu senin oturduğun gibi
yatağımın üstünde oturdu. Küçük cariyelerimiz de def çalmaya ve Bedir'de ölmüş
olan babalarımızı methetmeye başladılar. Bu arada içlerinden biri: 'Aramızda
yarını bilen Nebî aleyhisselam vardır.' deyince, Nebî aleyhisselam 'Bu sözü
bırak da,bundan önce söylediklerini söylemeye devam et.' buyurdular.» (Hadisi
Buharî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir.)
10.9. KADINA TAVSİYEDE BULUNMAK
10.9.1. Kadına Tavsiyede Bulunmanın Müstehap Olduğu
Enes şöyle demiştir: Rasûlüllah'ın ashabı, bir kadım kocasıyla zifafa
soktuklarında, ona kocasına hizmet etmesini ve onun hakkına riayet etmesini
tavsiye ederdi.
10.9.2. Evlenme Esnasında Babanın Kızına Tavsiyesi
Abdullah bin Ca'fer bin Ebî Talib kızma tavsiyede bulunarak şöyle demiştir:
«Kıskançlık yapmaktan sakın. Şüphesiz boşanmanın anahtarı kıskançlıktır. Kocana
çıkışmaktan sakın. Çünkü bu hareket onun kızmasını sağlar. Sürme kullanmak
gerekir. Çünkü sürme süslerin en iyisidir. En iyi temizlik aracı da su'dur.»
10.9.3. Kocanın Karısına Tavsiyesi
Ebû Derdâ karışma şöyle dedi: «Benim kızdığımı gördün mü, beni Öylece kabul et.
Ben de senin kızdığım gördüm mü ses çıkarmam.»
Adamlardan birisi karısına şöyle dedi, «Beni affet ki sevgimiz devam etsin.
Kızdığım zaman, o halimde benimîe konuşma. Def gibi beni çalmaya kalkma.
Bilmezsin gelecek nasıl olacak. Şikâyeti çoğaltma kuvvetin gider. Şikâyeti
çoğaltırsan kalbim sana buğz-eder. Çünkü kalbler dönektir. Ben gördüm ki kalbde
hem sevgi hem de ezâ bulunabilir. İkisi bir araya gelince, sevgi devam etmeyip
gider.»
10.9.4. Evlenirken Annesinin Kızına Tavsiyesi
Amr bin Hucr Melik Künde, Ümmü Iyâs binti Avf bin Muhal-lim eş-Şeybânî'ye talib
oldu. Zifaf vakti yaklaşınca, annesi Ümame bint'Ül-Haris onunla başbaşa kalarak,
mutlu bir evlilik hayatı kurması için kocasına yapması gereken görevleri
açıklayıcı mahiyette vasiyyette bulundu ve şöyle dedi:
«Ey kızcağızım, eğer bu tavsiyeler edepten dolayı terkedilseydi, elbette ben de
bunları sana söylemezdim. Fakat nasihat gafillere bir hatırlatma ve akıllı
insanlara yardımcı olmaktır. Kadınların, anne babasının zengin olması veya anne
babasının kendisine ihtiyaçları olması sebebiyle kocaya ihtiyacı olmamak
bakımından en uygunu bendim. Fakat kadınlar erkekler için, erkekler de kadınlar
için yaratılmışlardır. Ey kızcağızım! Şüphesiz dünyaya geldiğin ortamdan
ayrılıyorsun. İçinde yavaş yavaş büyüdüğün yuvayı bırakarak, tanımadığın bir
yuvaya, alışmadığın dostlara gidiyorsun. Gideceğin yerde senin üzerine
gözetleyici ve hükümranlık yapan bulunacaktır. Sen ona cariye olursan o da sana
köle olur. Kocan için on hususa dikkat et ki senin için bunlar bir hazine olur.
Birinci ve ikincisi: Kocana karşı kanaat göstererek, sesini alçalt, onu güzelce
dinle ve ona itaat et. Üçüncü ve dördüncüsü: Kocanın göreceği ve koku alacağı
yerler hakkında dikkatli ol. Gözleri senden kötü bir şey görmesin ve senden
güzel kokudan başka birşey koklamasın. Beşincisi ve altıncısı: Kocanın uyuma ve
yemek vakitlerini kolla. Arka arkaya aç kalması onu kızdırır ve uykusunu tam
alamaması da onu gazaba getirir. Yedi ve sekizincisi: Kocanın malını korumak,
hizmetine, çoluk çocuğuna riayet etmek, öz malı hakkında hüsnü takdirle ve
çocukları konusunda hüsnü tedbirle davranmak. Dokuzuncu ve onuncusu: Emrine
karşı gelmemek, sırrını ifşa etmemektir. Eğer emrine muhalefet eder, kalbini
derinlemesine inceler ve sırrını ifşa edersen, sana gadretmesinden emin
olamazsın. Sonra, şayet kocan üzgün ise onun yanında sevinçli olmaktan, eğer
sevinçli ise yanında üzgün durmaktan sakın.»
İslami Okul Okulların En Önemlisi