Fikih - 40 Velime - Fikhussunne
VELİME (DÜĞÜN ZİYAFETİ)
Tarifi
«Velime»; velm kökünden alınmış olup, toplanmak manasına gelir. Çünkü velime'de
taraflar bir araya geliyorlar, istilanda İse bu kelime hususî olarak düğünde
yemek vermek manasına kullanılmıştır. Kâmûs'da «velîme»; düğün yemeği veya davet
için başka şey için yapılmış yemek, demektir. «Evleme» kelimesi, yemek yaptı
demektir.
10.10.2. Hükmü
Cumhur ulema velîme'nin sünneti müekkede olduğunu söylemişlerdir.
Çünkü Rasûlüllah, Abdurrahman bin Avf'a «Bir koyunla bile olsa ziyafet ver.»
buyurmuştur.
Enes (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ra-sûlüllah'ın
evlendiği kadınların hiçbirinde Zeyneb ile evlendiği zaman verdiği ziyafet gibi
bir ziyafet görmedim. Zeyneb'in düğününde bîr koyunu kestirip ziyafet olarak
vermişti.» (Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir.)
Bureyde (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ali (r.a.),
Fatıma'yı isteyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem ona: «Düğün için
mutlaka bir ziyafet gerekir.» demiştir.» (Hadisi Ahmed, Hafız'in dediği gibi
kendisinde beis olmayan bir senetle rivayet etmiştir.)
Enes (r.a.) şöyle demiştir: «Rasûlüllah evlendiği kadınların hiçbirinde Zeynep
ile evlendiği zaman verdiği ziyafet gibi bir ziyafet vermedi. İnsanları ziyafete
davet etmek için beni göndermişti. Gelen misafirlere doyuncaya kadar ekmek ve et
ikram buyurdular».
Buharî'nin rivayet ettiğine göre «Rasûlüllah hanımlarından birisinin düğün
ziyafetinde iki müd arpa ziyafet olarak verdi.»
Rasûlüllah'ın ziyafetindeki bu ihtilafın sebebi, hanımlarını birbirine tercih
ettiği için değil, Rasûlüllah'ın o zamanlardaki zengin ve fakir olma durumuna
göredir. .
10.10.3 Ziyafetin Vakti
Ziyafetin vakti, akd zamanı veya akdın sonunda, zifaf zamanı veya zifaftan
sonradır. Bu, örf ve adete göre yapılabilecek bir iştir. Buharî'ye göre, Nebî
aleyhisselam, Zeynep'le zifafa girdikten sonra insanlan davet etti.
10.10.4. Davete İcabet
Düğün yemeğine yapılan davete icabet, çağırılan kişiye vacib-dir. Çünkü bu
davetlere icabette düğünlere önem vermek, düğün sahibini sevindirip, nefsini hoş
etmek vardır.
îbn Ömer (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem «Sizden biriniz bir ziyafete çağırıldığınız zaman ona gitsin.»
buyurmuştur.
Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem «Daveti terkeden Allah'a ve Rasûlü'ne asi olmuştur.» buyurmuştur.
Yine Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayeten Nebî aleyhisselam «Bir
parça yemeğine çağrüsam elbette giderim ve hayvanın ön bacakları bana hediye
edilse onu elbette kabul ederim.» buyurmuştur. (Bu hadisleri Buharı rivayet
etmiştir.)
Eğer davet muayyen bir şahsa değil de umuma veya topluma yapılırsa, mesela ey
insanlar —belli kişileri kasdetmeden— filan yemeğe geliniz ve karşılaştığınız
kişileri çağırınız derse icabet etmek vacip olmayıp, müstehap da değildir. Nebi
aleyhisselam bir keresinde böyle yapmıştır.
Enes demiştir ki: «Rasûlüllah evlenerek ailesinin yanma girdi. Bu münasebetle
annem Ummü Süleym hurma karıştırması yaparak onu bir çanağa koydu ve bana: 'Ya
Enes, bunu Rasûlüllah'a götür.' dedi, Ben de götürdüm. Rasûlüllah bana: 'Bırak
onu.1 buyurdu. 'Sonra git bana filanı, filanı ve rast geldiklerini çağır.'
diyerek bir takım adamlann isimlerini verdi. Ben de isimlerini verdiği kişilere
rastladıklarımı çağırdım.» (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.)
Denildi ki davete icabet farz-ı kifayedir. Yine denildi ki müste-habdır. Birinci
görüş evlâdır. Çünkü Allah'a asî olmak ifadesi ancak vacibin terkinde
kullanılır. Bu hüküm, düğün ziyafetine nisbet-ledir. Nikâhın dışındaki davetlere
İcabet ise cumhur ulemaya göre müstehab olup, vacib değildir.
Şafiîlerden bazıları, davete icabetin mutlak olarak vacib olduğu
görüşündedirler.
îbn Hazm, bu görüşün sahabe ve tabiinin sözü olduğu kanaatine vararak,; «çünkü
hadisler, İster düğün daveti, isterse başka davetler olsun her davete icabet
etmek gerektiğini hissettirmektedir,» demiştir.
10.10.5. Davete İcabetin Vacib Olmasının Şartlan
Hafız, Fetih kitabında şöyle demiştir: «Davete icabet için şu şartlar gerekir:
1 — Davet edenin, mükellef, hür ve reşid olması.
2 — Sadece zenginler çağınlmayıp, fakirlerin de çağırılması.
3 — Sahih olan görüşe göre çağıranın müslüman olması.
4 — Korktuğu veya yanma çekmeyi arzuladığı bir kişiye yaklaşmak niyetinde
olmaması.
5 — Meşhur görüşe göre davetin ilk güne mahsus olması.
6 — Daha önce başka birisi tarafından çağırılmaması. Eğer daha önce
çağırılmışsa, ilk davet edene icabet etmesi gerekir, ikincisine değil.
7 — Davet edilen yerde münker ve benzeri gibi gidince rahatsız olacağı bir şeyin
bulunmaması.
8 — Bir özrü olmaması.»
Beğavl şöyle demiştir: «Bir kimsenin Özür sebebiyle veya yol uzak olduğu için
zahmet çekeceği düşüncesiyle davete gitmemesinde bir beis yoktur.»
10.10.6. Zenginleri Çağırıp Fakirleri Çağırmamanın Mekruh Olduğu
Düğün ziyafetine zenginlerin çağınlıp, fakirlerin çağınlmaması mekruhtur.
Ebû Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallalla-hu leyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: «Yemeğin en kötüsü gelecek olana verilmeyen fakat gelmeyecek
kimsenin çağırıldığı düğün yemeğidir. Her kim davete icabet etmezse Allah ve
Rasûlü'ne isyan etmiştir.» (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.)
Buharî'nin rivayetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: «Yemeğin en kötüsü,
zenginlerin çağınlıp, fakirlerin çağırılmadığı yemektir.»
10.11. İSLAM'A GİRMEDEN ÖNCE EVLİ OLANLARIN İSLAM'A GİRDİKTEN SONRA DURUMLARI
10.11.1. İslâm'a Giren Gayri Müslim Çiftlerin Durumları Hakkında Umumî Kaide
«Müslüman oldukları zaman Şer'i Şerife muvafık olan hususları kabul
etmeleridir.»
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, kâfirlerin nikahlarının İslâm'a girmeden
önce nasıl yapıldığı, islam'da muteber olan şartlara uyup uymadığı ve
nikahlarının sahih mi yoksa batıl mı olduğu konusuna değinmemiştir.
Ancak Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, kocanın müslüman olması durumuna
itibar ederek, eğer karısıyla beraber kalması caiz olanlardan ise, nikâhları
veli, şahit ve diğer şartlar bulunmadığı halde cahiliyet döneminde kıyılmış olsa
bile onların nikahını kabul ederdi. Şayet karısıyla beraber kalmaları caiz
olmayacak durumda ise, meselâ mahremiyle, iki kız kardeş veya daha fazlasıyla
evli iken müslüman olursa, onun nikahını kabul etmezdi. Bu hüküm Rasûlüllah'ın
sünnetinin ortaya koyduğu bir esastır. Bu hükme karşı gelenin sözüne itibar
edilmez.
10.11.2. Nikâhında İki Kızkardeş Olduğu Halde Müslüman Olan Kişi Birisini
Bırakıp Diğerini Tutmakta
Muhayyerdir
Dahhâk bin Fîrûz'dan, onun da babasından rivayet ettiğine göre, babası şöyle
demiştir: «Nikahım altında iki kızkardeş varken müslüman oldum. Bunun üzerine
Nebi aleyhisselam, bir tanesini boşamamı bana emretti.» (Hadisi Ahmed, Tirmizî,
Nesâî, Ebû Dâ-vûd, Ibn Mâce, Şâfi'î ve Dârekutnî rivayet etmiş, Tirmizî hasen
sayarak, îbn Hibban sahihlemiştir.)
10.11.3. Nikâhında Dört Kadından Daha Fazla Olduğu Halde Müslüman Olan Kişi
İçlerinden Dört Tanesini Seçer
îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Gey-lânu's Sekafî,
cahiliyyet döneminde nikahında dört kadından fazla varken müslüman oldu.
Hanımları da onunla beraber müslüman oldular. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam
içlerinden dört tanesini seçmesini ona emretti.» (Hadisi Ahmed, Tirmizî, îbn
Mâce ve Şâfi'î rivayet etmişlerdir. Îbn Hibban ve Hâkim ise sahihlemişlerdir.)
10.11.4. Kan Kocadan Sadece Birisinin Müslüman Olması
Müslüman olmadan önce taraflar arasında akd yapıldıktan sonra ikisi de müslüman
olursa, eğer yaptıkları akd, İslâm'da sahih olduğu şekilde gerçekleşmişse daha
Önce geçtiği üzere bunun hükmü açıktır. Şayet kan kocadan birisi müslüman olup
diğerinin olmaması durumuna gelince. Eğer kadın müslüman olursa nikah akdi fesh
olunup kadının iddet beklemesi gerekir. Kadın id-det beklerken kocası da
müslüman olursa, karısını almaya en lâyık kendisidir.
Sabit olduğuna göre Velid bin Muğire'nin kızı Âtike, kocası Safvan bin
Ümeyye'den yaklaşık bir ay önce müslüman oldu. Sonra kocası da müslüman olunca,
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem onların nikahını kabul etti.
İbn Şihâb şöyle demiştir: Bize ulaşan habere göre kocası kâfir olup, küfür
diyarında mukim olduğu halde
Rasûlüllah'a hicret eden kadının hicreti kocasıyla kendi arasını ayırır. Ancak
kadının iddeti bitmeden önce kocasının da hicret ederek gelmesi müstesnadır.
Yine kadın iddet beklerken, kocası hicret edip geldiği halde karısıyla
aralarının ayrıldığı haberi bize gelmemiştir. Kadın, iddeti
bittikten sonra başka bir kocayla evlenmediği müddetçe kocasının müslüman olması
durumunda zaman uzamış olsa bile istediklerinde ilk nikahlarını devam
ettirmeleri hususu da bunun gibidir. Nebî aleyhisselam, kızı Zeyneb'in kocası
Ebû'l As'la olan ilk nikahını iki sene geçtikten sonra yeni bir akd yapmadan ve
mehir tayin etmeden devam ettirmiştir.» (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizî
rivayet etmiş, Tirmizî hadis hasen olup, senedinde bir beis yoktur, demiş, Hakim
ise hadisi sahihlemiştir. Bu hadis İbn Abbas'm rivayetidir.)
Îbn'ül-Kayyım şöyle demiştir: «Rasûlüllah müslüman olan kişiyle müslüman olmayan
karısının arasını ayırmazdı. Bilakis erkek müslüman olduğu zaman kadının başka
biriyle evlenmediği müddetçe nikahlan olduğu gibi devam ederdi. iBlinen sünnet
budur.
İmam Şâfi'î şöyle demiştir: «Ebû Süfyân bin Harb, Huzâ'a vadisi olan Merr'uz-Zehrân'da
müslüman oldu. Huzâ'a kabilesi fetihten önce İslâm diyarında müslüman
olmuşlardı. Ebû Süfyan Mekke'ye döndüğünde Utbe'nin kızı Hind müslüman olmayan
bir yerde ikamet etmekteydi. Hind, Ebû Süfyan'ın sakalından tutarak, «bu sapık
ihtiyarı Öldürün,» dedi. Günlerce sonra Ebû Süfyan'ın îslam'a girmesinden sonra
Hind de müslüman oldu. Halbuki Hind, küfür diyarında kâfir olarak bulunmaktaydı.
Ebû Süfyan, orada müslüman, Hind ise kâfir idi. Sonra iddet bittikten sonra Hind
müslüman olunca, Ebû Süfyan ile olan evlilikleri devam etti.»
Hakim bin Hüzam'm müslüman olması da bunun gibidir. Saf-vân bin Umeyye'nin
karısıyla, İkrime bin Ebû Cehl'in karısı Mekke'de müslüman oldular. Mekke,
dâr'ül-Islâm oldu, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke'yi alınca,
İkrime dârü'Mıarb olan Yemen'e kaçtı. Safvan da daru'I-harb olan Yemen'e gitmek
istiyordu. Sonra Safvan dârü'I-İslâm olan Mekke'ye döndü. Kafirler tarafında
Huneyn savaşında bulundu. Sonra İslam'a girince, ilk yaptıkları nikahla
evlilikleri devam etti. Ancak karısını alması iddeti dolmadan vâki olmuştu.
İlim ehlinin gazalardan öğrendiklerine göre ensar'dan bir kadın, Mekke'de
kocasının yanında bulunuyordu. Kadın müslüman olup, Medine'ye gitti. Bunun
üzerine kadının iddet müddetinde kocası da Medine'ye geldi ve nikahlan eski hal
üzere devam etti.
Ravdat'un-Neddiyye kitabının yazan bu rivayeti naklettikten sonra şöyle
demiştir: «Ben derim ki: Kocası kâfir olduğu halde kadının müslüman olması,
boşandıkları anlamına alınamaz. Çünkü eğer böyle olsaydı, kocanın akdi
yenilemekle beraber kadının rızası dışında iddet bittikten sonra kocanın
almasına yol olmazdı.»
Hasılı; müslüman kadın, İslam'a girdikten sonra hayız olup, sonra
temizlendiğinde dilediği kimseyle evlenme hakkı vardır. Bu hakkını kullanıp
başkasıyla evlenirse, ilk kocası müslüman olduğu zaman kadının üzerine herhangi
bir yol kalmamış olur. Şayet evlenmezse, ilk kocasıyla olan evliliği devam eder,
yeni bir akd ve rıza şartları aranmaz.
İnsanların sözlerine muhalif olsa bile delillerin gerektirdiği hüküm budur.
Karı-kocadan birisinin mürted olması durumunda da hüküm aynıdır. Eğer mürted
İslam'a dönerse bunun hükmü, küfür üzere kalmış kişinin müslüman olmasının
hükmüdür.
İslami Okul Okulların En Önemlisi