Fikih - 41 Talak - Fikhussunne
TALÂK
Talak nedîr?
Talâk, «ıtlak» kelimesinden türemiş olup salmak ve terketmek manasına gelir.
Esirin bağını çözdüğün ve onu saldığın zaman «esiri ıtlak ettim» demek buna
benzer.
Şer'i Şerif ise talâk; kadın ile erkek arasındaki bağın çözülmesi ve evlilik
ilişkisinin sona ermesi demektir.
11.2. TALÂKIN MEKRUH OLUŞU
İslâmiyet, evlilik hayatının istikrarlı bir şekilde devam etmesini arzu eder ve
bu amacın gerçekleşmesi için gerekli tedbirleri alır. Evlilik akdi; kadın ve
erkek için evlerinin sığınılacak bir beşik olması, o evin gölgesinde
nimetlenmelerine bir yol açılması ve çocuklarını en iyi şekilde yetiştirme
imkânını elde etmeleri için hayat boyu devam etmek üzere gerçekleşir. Bundan
dolayıdır ki, ka-rı-koca arasındaki bağ, münasebetlerin en mukaddes ve en
güvenilir olanıdır.
Allah Teâlâ'nın, karı-koca arasındaki ahdi; «Onlar sizden sağlam teminat
almışlardı.» (Nisa: 21) ayeti kerîmesiyle «sağlam teminat» olarak
isimlendirmesi, bu bağın kutsiyetine delalet eden en kuvvetli delildir. Bu
yüzdendir ki, bu sağlam ve kutsî bağı ihlâl etmek ve şanını küçümsemek uygun
olmaz. Evlilik bağını her birerlerinin maslahatlarını gidereceği ve
menfaatlerini yok edeceği için İslâm dini tarafından hoş karşılanmamıştır.
İbn Ömer (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallal-lahu aleyhi ve
sellem; «Helâllerin Allah'a en sevimsiz geleni boşanmadır.» buyurmuştur.tslam
açısından, kadın ile erkek arasındaki nikâh bağını bozmak isteyen her insan,
İslâm'ın dışında sayılıp bu kimse, İslam'a nisbet edilme şerefinden de
mahrumdur.
Bu konuda Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Kan ile kocasının arasım
bozan bizden değildir.» buyurmaktadır. (Hadisi Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet
etmiştir.
İslâm Dini şidetle nehyettiği halde bazı kadınların, kan-koca arasını açarak,
karısının yerine kendisinin girmeye çalıştığı vakîdir.
Ebû Hüreyre (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur: «Hiç bir kadın, kız kardeşinin boşanmasını, kendisinin
bu koca ile nikâhlanmasi için istemesin. Zira kendisine ait olan kısmet ne ise,
ister istemez kendisine ulaşacaktır.» (Hadisi Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd ve
Tirmizî rivayet etmiştir.)
Hiç bir sebep ve gerek yokken boşanmasını isteyen kadına Cennet'in kokusu
haramdır.
Sevbân (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: «Bir zaruret obuadan kocasından boşanmayı isteyen kadına
Cennet kokusu haramdır.» (Hadîsi Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve îbn Mâce rivayet
etmiş, Tirmizî hadîsi 'hasen' saymıştır.)
11.3. TALÂKIN HÜKMÜ
Fakîhler, talâkın hükmü konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Bu görüşlerden en doğru olanı, zaruret dışında talâktan kaçınmak gerektiğini
söyleyenlerinkidir. Bu görüşün sahipleri Hanefîler ve Hanbelîler olup Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem'in «Zevkini tattıktan sonra çokça karı boşayan
kişiye Allah lanet etsin,» hadîsini görüşlerine delil olarak getirmişlerdir.
Boşanmada Allah'ın nimetim inkâr vardır. Şüphesiz evlilik, Allah'ın
nimetlerinden biridir. Nimeti inkâr ise haramdır, öyleyse zaruret olmadan
boşanmak helâl olmaz.
Boşanmayı mubah kılan zaruretlerden biri; erkeğin, kadının gidişatından
şüphelenmesi veya kansma karşı kalbinde aşın bir iştahsızlık bulunması hâlidir.
Şüphesiz kalpleri değiştiren Allahu Teâlâ'dır.
Boşanmayı gerekli kılan bir zaruretin bulunmadığı hallerde boşanmak, sırf
Allah'ın nimetine küfür olmuş olup kocanın, kötü edepli olduğunu ortaya koyar
ki, bu tür boşanma mekruh ve mahzurludur.
Hanbelîlerin bu konuda güzel bîr açıklaması vardır. Bunu aşağıya özet olarak
aktarıyoruz:
«Vacip olan talâk; boşanmayı kötülüğün sona ermesi için bir vasıta olarak
gördükleri takdirde, eşler arasında mevcut olan kötülük konusunda iki hakemin
boşanma hükmü verdiği talâktır. Dört ay bekledikten sonra i'lâ edenin boşanması
da bunun gibidir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kadınlara yaklaşmamaya yemin
edenler dört ay bekleyebilirler. Eğer yeminlerinden dönerlerse, bilsinler ki,
Allah bağışlar ve merhamet eder. Şayet boşamaya kararlı iseler, bilsinler ki,
şüphesiz Allah işitir ve bilir.» (Bakara: 226-227)
«Haram olan boşanmaya gelince: Bu tip boşanma, ihtiyaç olmadan yapılan
boşanmadır ki, bu haramdır. Eşler için söz konusu olan maslahatı yok edeceği
için, ihtiyaç olmadan yapılan boşanma hem erkeğe, hem de kadına haramdır. Nasıl
ki mal telef etmek haramsa, bu tip boşanma da haramdır. Çünkü, Rasûlüllah
sallallahu aeyhi ve sellem; «İslâm'da zarar vermek ve zarara uğramak yoktur.»
buyurmuştur.
«Bir başka rivayete göre; bu tip boşanma mekruhtur. Çünkü Nebî aleyhisselâm;
«Helâllerin Allah'a en sevimsiz geleni boşanmadır.» buyurmuştur. (Bir diğer
lâfızda «Allah, kendisine, boşanmadan daha sevimsiz bir helâl kılmamıştır.»
şeklindedir.)
«Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, boşanmayı «helâl» olarak isimlendirdiği
halde, zaruret olmadan yapılırsa, bunun sevimsiz olduğunu belirtmiştir. Böyle
bir boşanma, mendub olan maslahatları içeren nikâhı giderdiği için mekruh olmuş
olur.
«Mubah olan boşanma ise; kadının kötü ahlâklı olması, geçimsiz olması, kadından
beklenen gayenin gerçekleşmemesi ve kadından dolayı erkeğin zarara uğraması gibi
durumlarda zorunlu olarak yapılan talâktır.
«Mendub olan boşanmaya gelince: Bu da kadının, namaz ve benzeri gibi Allah'ın
hakkına teallûk eden konularda gevşek davranması halindeki boşanmadır. Şayet
erkeğin, kadını bunları yapmaya zorlaması mümkün olmazsa boşaması mendubdur.
Yine eğer kadın iffetli değilse boşanmak mendub olur.»
İmam Ahmed şöyle demiştir: «Erkeğin bu kadını nikâhında tutması gerekmez. Çünkü
böyle olursa dininde noksanlık bulunmuş olur. Bu durumda erkek, kadının yatağına
yabancı erkekleri alarak kendinden olmayan çocuk doğurmasından emin olamaz.
Böyle hallerde kocası, kadının aldığı mehrin bir kısmını vererek ondan kurtulmak
için karısını zorlayabilir, bu zorlamada bir beis sözkonusu olmaz. Çünkü Allahu
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Kadınlara verdiğinizin bir kısmını alıp götürmeniz İçin onla-ti sıkıştırmayın.
Ancak, apaçık hayasızlık etmeleri hali bunun dışındadır.» (Nisa 191.)
îbn Kudâme şöyle demiştir: «(Yukarda sözü geçen) bu iki yerde boşanmanın vacib
olma ihtimali vardır.»
tmam Ahmed devamla şöyle demiştir: «Geçimsizlik halindeki boşanma ve kadına
zarar dokunmaması için hulu' (mal karşılığında boşanma) yoluyla boşanma mendub
talâktan sayılır.»
11.4. TALÂKIN HİKMETİ
İbn Sina, Şifâ isimii kitabında şöyle demektedir:
«Eşlerin boşanmalannı gerektiren bazı sebeplerin var olması ve boşanma
müessesesinin de tamamen kapatılmaması gerekir. Çünkü, ayrılmayı gerektiren
sebepleri tamamen ortadan kaldırmak bir takım zararları ve tehlikeleri
beraberinde getirir. Bunlardan bazıları şunlardır:
«Bazı kişisel karakterler diğerleriyle bağdaşmaz. Her ne kadaf aralarını
birleştirmeye çalışsanız da başarılı olamazsınız. Bu tür eşler arasındaki
problemler ve anlaşmazlıklar sürekli artar ve giderek hayat çekilmez hale gelir.
«insanlardan bazıları, kendisine denk olmayan bir eşe yakalanır ve giderek,
geçim konusunda kötü bir gidişata ve insan tabiatının hoş karşılamayacağı
buğuzkâr bir karaktere sahip olur. Bu durum, erkeği başka yollar aramaya
sevkeder. Çünkü şehvet, her insanda tabiî olarak mevcuttur. Çok kere bu durum,
bazı anormalliklere sebep olur ve eşler, neslin devamı konusunda birbirlerine
yardımcı olmazlar. Bunlar, ancak başka eşlerle evlenirlerse nesillerinin
devamına imkân bulabilirler. Böylece aralarının ayrılması için bir yol bulunmuş
olur. Ancak, bu isteksizliğin çok şiddetli olmuş olması gerekir.»
11.5. DİĞER DİNLERDE BOŞANMA 11.5.1. Yahudilere Göre Boşanma
Yahudi şeriatine göre ve bugün geçerli olan uygulama açısından, özürsüz olarak
karısını boşamak mubahtır. Meselâ erkek, kendi hanımından daha güzel bir kadın
görürse, hanımım özürsüz olarak boşayabilir. Ancak, özürsüz boşanma pek hoş
karşılanmaz .
Yahudilere göre, boşanmayı gerektiren özürler iki kısma ayrılır:
a — Yaratılışta mevcut bulunan ayıplar: Devamlı göz salgısı, şaşılık, ağız
kokusu, kamburluk, topallık ve kısırlık gibi.
b — Ahlakî ayıplar: Sert mizaçlı olmak, geveze, pis, inad ve israfçı olmak, her
şeyi almaya çalışan açgözlülük, oburluk, yiyeceklerin en güzelini aramak ve
tantanayı sevmek gibi vasıflar.
Yahudilere göre, zina, en kuvvetli ayıp sayılır ve zina sabit olmasa bile zina
olayının duyulması kafi gelir. Ancak, Hz. îsa aleyhis-selâm, zinadan başka diğer
sayılan ayıplan kabul etmemiştir.
Yine yahudilere göre; erkeğin ayıbı ne olursa olsun, hatta zina hali sabit olsa
bile, kadının boşanma talebinde bulunma hakkı yoktur.
11.5.2. Hıristiyan Mezheplerinde Boşanma
Hıristiyan Batı âleminde hakim olan mezhepler şunlardır:
Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık.
Katolik Mezhebi; boşanmayı kesin olarak haram sayar. Problem ne kadar büyük
olursa olsun, herhangi bir sesbepten dolayı evlilik bağının bozulmasını mubah
saymaz. Evliliğe ihanet etme durumunda, onların mubah saydıkları şey, dinî
bakımdan eşler arasında evliliğin devam etmesi itibariyle, maddi olarak eşlerin
ayrılmasından ibarettir. Bu maddi ayrılık esnasında, eşlerden birisi bir
başkasıyla evlenemezler. Çünkü bir başka eşle evlenmeleri taaddüdü zevcât
sayılır ki, hıristiyanlık dini de birden fazla evliliği mubah saymaz.
Katolikler, bu görüşlerini Hz. İsa'nın ağzından naklen Markos încili'nde mevcut
olan şu ibareye dayandırmışlardır:
«Eşler evlenmekle yek vücut olmuş olup evlilikten sonra bunlar iki kişi
sayılmazlar, yani bir kişi kabul edilirler. Şöyle ki, Allah'ın birleştirdiği
kişileri insanlar ayıramazlar.»
Ortodoks ve Protestanlar ise; belirli durumlarda boşanmayı mubah sayarlar.
Bunlara göre, en önemli boşanma sebeplerinden birisi, eşlerin birbirlerine
ihanet etmeleridir. Ancak, bu mezhepler, boşanan eşlerin daha sonra bir
başkasıyla evlenmelerini haram sayarlar. Evliliğe ihanet durumunda boşanmayı
helâl sayan bu hiristiyan mezhepleri, Hz. isa'dan nakledilen Matta tncili'ndeki
şu ifadeye dayanmaktadırlar:
«Karısını zina suçundan değil de bir başka şey için boşayan kişi, onu zina
etmeye terketmiş sayılır.»
Yine bu mezhepler, boşanan erkek ve kadının başka birisiyle evlenmesinin haram
olduğuna Markos încili'nde geçen şu ifadelerle hükmetmişlerdir:
«Her kim karısını boşar da başka birisiyle evlenirse, onunla zina etmiş sayılır.
Her hangi bir kadın da kocasından ayrılıp başka birisiyle evlenirse, onunla zina
etmiş sayılır.»
11.5.3. Cahiliyye Devrinde Boşanma
Mü'minlerin annesi Aişe (r.a.) şöyle demiştir :
«Cahiliyye döneminde erkek kadım dilediği zaman boşar, dilediği zaman da, kadın
iddet beklediği halde yine ona dönerdi. İsterse karısını yüz defa, hatta daha
fazla boşasın, durum değişmezdi. Hatta bir adam karısına; «Vallahi seni ne
alırım ne de bırakırım,» demiş, kadın da; «Bu nasıl olur?» dediğinde, adam;
«Seni boşanm, id-detin bitince tekrar geri alırım,» cevabını vermişti.»
Bunun üzerine kadın, Aişe (r.a.)'nın yanına, gidip durumu ona haber verdi. Aişe
(r.a.) sustu. Nebî aleyhisselâm gelince durumu ona anlattı. Nebî aleyhisselâm da
sustu. Bunun üzerine şu ayeti kerime nazil oldu:
«Boşama iki keredir. Bundan sonra ya iyilikle tutmak, ya da salıvermek
lazımdır.» (Bakara: 229)
Aİşe (r.a.) devamla şöyle dedi:
«Bundan sonra insanların boşanmış olanları da boşanmamış olanları da bu durumu
kabul ettiler.» (Hadisi Tirmizî rivayet etmiştir.)
11.6. TALÂK YALNIZCA ERKEĞİN HAKKIDIR
îslâm, boşanmayı yalnızca erkeğe ait bir hak olarak tanımıştır. Çünkü erkek,
karısını boşayıp başka bir kadınla evlenmek istediği zaman, karısına, diğer
boşanan kadınlara ödenen nafaka mikta-rınca, hatta daha fazla nafaka ödemek
zorunda kalacağmdan dolayı evliliğin devamını daha çok ister. Meselâ; erkeğin,
karısına meh-rin kalan kısmını ödemesi, boşanan kadına ne gibi eşyalar
veriliyorsa onlan vermesi ve ona iddet müddetince nafaka vermesi gerekmektedir.
İşte erkek, hem bu sebeple, hem de aklı ve mizacı gereği, kadının hoş olmayan
davranışlarına daha çok sabır gösterir. Bu bakımdan erkek, her kızma anında veya
gördüğü bir kötülükten dolayı hemen boşanmaya doğru koşmaz, boşanma ihtimali ona
meşakkatli gelir. Kadın ise, kızgınlık anında erkekden daha çok boşanmaya
meyleder ve bu ihtimali daha çok düşünür. Kaldı ki, kadının, kocasına herhangi
bir mal vermesi sözkonusu olmadığı gibi, onun nafakasını yüklenme mecburiyeti de
yoktur. îşte bunlar, kadinin evlilik bağına hemencecik son vermesine yol
açabilecek sebeplerdir. Şayet, boşanma hakkı kadına verilmiş olsaydı, sağlam bir
sebep sayılamayacak durumlardan dolayı evlilik müessesesi sona ererdi.
Boşanma hakkının kadma verilmesi halinde ortaya çıkan durumu daha iyi anlamak
için Batı ülkelerine bakmak gerekir. Batılılar, boşanma hakkını kadın ve erkeğe
eşit bir şekilde verdiler. Bu yüzdendir ki, müslüman ülkelere nisbetle boşanma
oranı Batılı ülkelerde oldukça yüksektir.
11.7. TALÂK KİMDEN VAKİ OLUR?
Âlimler, talâkın akıllı, bulûğ çağma ermiş ve kendi isteğiyle boşaması caiz olan
kocanın boşamasıyla geçerli olacağına dair ittifak etmişlerdir. Eğer koca, deli
veya çocuk olursa, yahut da zorlanırsa, ağzından boşama sözü çıkmış olsa bile
talâk vaki olmaz. Çünkü talâk, sonuçlan itibariyle, eşlerin hayatlarını
etkileyen bir tasarruftur. Yapılan tasarrufun sahih olabilmesi için, elbette
boşayanın tam ehliyet sahibi olması lazımdır. Şüphesiz ehliyet; akıl, bulûğa
erme ve bir şeyi kendi isteğiyle yapabilme yeteneğiyle tamamlanır.
Bu konuda Nesâî, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve tbn Mâce'nin Alî (r.a.)'dan rivayet
ettikleri hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır :
«Üç kişiden teklif kaldınlmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, âkil-bâliğ
oluncaya kadar çocuktan ve akıllanıncaya kadar deliden.»
Ebû Hüreyre (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselâm şöyle
buyurmuştur:
«Her talâk caizdir. Ancak aklı olmayamnki müstesnadır.» (Hadisi Tirmizî ve
mevkuf olarak da Buhari zikretmiştir.)
tbn Abbas (r.a.), «hırsızların zorlamasıyla karısını boşayan kişi» hakkında, «bu
adamın boşaması geçerli değildir,» demiştir. (Bu rivayet Buharî'nindir.)
Aşağıda özetleyeceğimiz meseleler hakkında âlimler değişik görüşler ortaya
koymuşlardır:
1 — Zorlanamn talâkı,
2 — Sarhoşun talâkı,
3 — Şaka yapanın talâkı,
4 — Kızgın kimsenin talâkı,
5 — Unutanın ve dalgının talâkı,
6 — Şaşkın kimsenin talâkı.
11.7.1. Zorlananın Talakı
Zorlanan kişinin kendi ihtiyarı yoktur. îrade ve ihtiyar ise teklifin esasıdır.
Bunlar yok olunca teklif de kalkar. Zorlanan kişi yaptığı işlerden sorumlu
tutulamaz. Çünkü bu kimsenin iradesi elinden alınmıştır. Bu kimse gerçekte
zorlayan kişinin iradesine göre iş yapar.
Bir kimse küfür kelimesini söylemeye zorlansa bununla kafir olmaz. Çünkü Allahu
Teâlâ «Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna.» (NahI:
106) buyurmuştur.
Müslüman olmaya zorlanan kişi müslüman olmaz. Karısını boşamaya zorlanan kişinin
de talâkı geçerli sayılmaz.
Rivayet olunduğuna göre Rasûİüllah sallallahu aleyhi ve sel-Iem şöyle
buyurmuştur: «Hata, unutmak ve zorla yaptırılan suçların cezası ümmetimden
kaldırılmıştır. (Yani ceza görmeyeceklerdir.)» (Hadisi İbn Mâce, îbn Hibbân,
Dârekutni, Taberî, ve Hâkim rivayet etmiş, Nevevî ise hasen saymıştır.)
Mâlik, Şafiî, Ahmed ve Mısır fakihlerinden Davud bu görüştedir. Ömer b. Hattab,
oğlu Abdullah, Ali bin Ebi Tâlib de aynı şeyi söylemişlerdir.
Ebû Hanife ve arkadaşları ise «Zorlanan kimsenin talâkı geçerlidir.»
demişlerdir. Bu görüşleriyle sahabenin çoğunluğuna muhalefet etmeleri bir yana
ellerinde herhangi bir delilleri de yoktur.
11.7.2. Sarhoşun Talâkı
Fakihlerin çoğunluğu sarhoşun nikâhının geçerli olacağı görüşündedir. Çünkü
sarhoş, aklını kendi iradesiyle bozmaya sebep olmuştur.
Bir başka grup ise sarhoşun talâkının vâki olmadığını, onun sözünün dikkate
alınmayıp deli gibi sayıldığını söylemişlerdir. Çünkü her ikisi de teklifin
muhatabı olan akıldan yoksundurlar.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Ey inananlar, sarhoşken ne dediğinizi bilene
kadar namaza yaklaşmayın.» (Nisa: 43)
Bu ayette Allahu Teâlâ sarhoşun sözünün dikkate alınmayacağını bildirmiştir.
Çünkü sarhoş ne söylediğini bilemez.
Osman (r.a.)'dan sabit olduğuna göre, kendisi sarhoşun boşamasına itibar
etmezdi, tlim ehlinin bazısı sahabeden hiçbir kimsenin Osman'a muhalefet
etmediği görüşünde olup bu görüş aynı zamanda Yahya bin Saîd el-Ensarî, Humeyd
bin Abdurrahman, Ra-bia, Leys bin Sa'd, Abdullah bin Hüseyn, îshak bin Râhûye,
Ebû
Sevr ve bir kavilde Şafiînin görüşüdür. Şâfiîlerden Müznî de bu görüşü
benimsemiştir. Ayrıca Ahmed'den gelen rivayetlerden birisi de bu yönde olup,
onun mezhebi bu görüş üzere kararlaşmıştır. Zahir ehlinin tümünün görüşü budur.
Hanefîlerden Ebû Ca'fer et-Ta-havî ve Ebu'l-Hasan el-Kerhî de bu görüşü
seçmişlerdir.
Şevkânî şöyle demiştir: «Aklı giden sarhoşun boşamasının bir hükmü yoktur. Çünkü
teklifin muhatabı olan akıldan mahrumdur. Şârî, sarhoşa verilecek cezayı tayin
etmiş olup, kendi görüşümüzle bu sının aşarak ceza olsun dîye talâkının geçerli
olduğunu söyleme ve neticede sarhoşa iki şekilde ceza verme hakkımız yoktur.»(*)
11.73. Kızgın Kimsenin Talâkı
Kızgın kimse ne söylediğini düşünmeyip kendisinden çıkan sö-. zü bilemez. Bu
bakımdan talâkı geçerli olmaz. Çünkü iradeden yoksun sayılır.
Ahmed, Ebû Davud, îbn Mâce ve Hâkim'in Âİşe'den rivayet ederek, Hâkim'in
sahihlediği hadiste Nebi aleyhisselâm, «İğlâk halinde boşama ve köle azad etme
geçerli değildir.» buyurmuştur.
Hadiste geçen «iğlâk» kelimesi kızgınlık, zorlanma ve delilik hâli olarak tefsir
edilmiştir.
Zâd-ül-Meâd'da geçtiği gibi İbn Teymiyye şöyle demiştir: «îğ-lâk kelimesinin
hakikati, kişinin kalbinin kapanarak ne söylediğini bilmemesi ve konuştuğunu
kasdetmemesidir. Bu kimsenin sanki kast ve iradesi kapanmıştır.» îbn Teymiyye
devamla demiştir ki, «Zorlananın ve delinin talâkı ile sarhoşluk ve kızgınlık
sebebiyle aklını giderenin talâkı bu kısma girer. Hatta ne söylediğini bilmeyen
ve söylediğinde kasıt bulunmayanın talâkı da bunun gibi olup geçerli sayılmaz.»
Kızmak üç kısma ayrılır:
a) Akim gitmesi ve sahibinin ne dediğini bilmemesi. Bu kimsenin talâkı
tartışmasız olarak geçerli olmaz.
b) Sahibinin ne söylediğini ve ne kasdettiğini düşünmesine mâni olmayacak
şekilde Öfkenin ilk başlangıcında yaptığı talâktır ki, bu talâk geçerli olur.
c) Öfkenin aklı tamamen gitmeyecek şekilde şiddetlenmesine gelince: Bu durumda
Öfke arttığı zaman kendisinden çıkan sözlere pişman ettirecek şekilde kişiyle
niyyeti arasına girer. îşte bu tip
(*) Son olarak Mısır'da bu görüş uygulanmakta olup, 1929 senesi 25 ıoiu kanunun
ilk maddesinde: «Zorlanan kişiyle, sarhoşun talâkı geçerli Umazj. denmektedir.
öfke hali ihtilâf konusudur. Ancak böyle bir öfke anında talâkın vâki olmayacağı
görüşünün kuvvetli delili vardır.
11.7.4. Şaka Yapanla Hata Yapanın Talâkı
Fakihlerin çoğunluğu, şaka yapanın nikâhı sahih olduğu gibi talâkı da geçerli
olur, görüşündedir. Çünkü Ahmed, Ebû Dâvûd, tbn Mâce, Tirmizî ve Hâkim'in Ebu
Hûreyre'den (r.a.) rivayet ettikleri, Tirmizî'nin hasen ve Hakim'in sahih
saydığı hadiste Rasûlüllah sal-Iallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«Üç şey vardır ki; bunların ciddisi ciddi, şakası da ciddidir. Bunların
birincisi nikâh, ikincisi boşanma, üçüncüsü de bir adamın boşamış olduğu
karısına tekrar dönmesidir.» (Her ne kadar bu hadisin senedin de hakkında
ihtilâf vaki olan Abdullah b. Hubeyb varsa da başka hadislerle kuvvet
kazanmaktadır.)
içlerinde Bakır, Sâdık ve Nâsır'm da bulunduğu bazı ilim ehli ise şaka yapanın
talâkının geçerli olmayacağı görüşüne varmışlardır. Ahmed ve Mâlik'in mezhebinde
de bu görüş mevcuttur. Çünkü bunlar talâkın vâki olması için, lisânla ifade
ederek rıza göstermeyi, talâkın mânâsını bilmeyi ve talâkın neticesini murad
etmiş olmayı şart koşmuşlardır.
Niyet ve kasd ortadan kalkınca, yapılan talâk yemini lağv hükmündedir. Çünkü
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Şayet boşamaya kararlı (azimli) iseler,
bilsinler ki Allah şüphesiz işitir ve bilir.» (Bakara: 227)
Şüphesiz «azim», bir işi yapmayı isteyenin o işi yapmaya karar vermesidir ki, bu
da bir işi yapmaya veya terketmeye kesin iradenin bulunmasını gerektirir.
Nitekim Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de «Ameller niyetlere göredir»
buyurmuştur.
Talâk, niyete muhtaç bir iştir. Şaka yapanın ise boşamaya ne azmi ne de niyeti
vardır.
Buharî'nin îbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre; «Şüphesiz talâk bir ihtiyaçtan
dolayı yapılır.» buyurmuştur.
Hataen karısını boşayanm talâkına gelince; bu kimse söylediği sözle talâkı
kasdetmemiş sadece ağzından hataen bu kelime çıkmıştır.
Hanefî fakihleri ise hata ile yapılan boşamaya, dış görünüşü itibariyle talâk
muamelesi yapılacağı, kendisi ile Rabbi arasında olan dini durum bakımından ise
talâkının geçerli olmayıp karısının kendisine helâl sayılacağı görüşündedirler.
11.73. Dalgın ve Unutan Kimsenin Talâkı
Dalgın ve unutanın talâkı, hata ve şaka yapan gibidir. Hata edenle şaka yapan
arasında fark şudur:
Şaka yapanın talâkı, geçerli olduğunu kabul edenlere göre hem kazaen hem de
diyaneten vâki olur. Hata edenin talâkı ise yalnız kazaen geçerli olur. Bu da
gösteriyor ki talâk konusu şaka ve eğlenceye gelmez.
11.7.6. Şaşkın Kimsenin Talâkı
Şaşkın kimse kendisine isabet eden ani bir olay karşısında ne söylediğini
bilmeyen kimsedir ki, bu olay onun
aklını giderir ve fikrini sapıtır. Deli, bunak ve baygın kimsenin talâkı vâki
olmadığı gibi bunun da talâkı vâki olmaz.
Yine bunun gibi aklına yaşlılık, hastalık veya ani bir musibetten dolayı bir
noksanlık gelen kimsenin talâkı da vâki olmaz.
11.8. ÜZERİNE TALÂK VÂKİ OLAN KİMSE
Kadın boşanmaya uygun bir durumda olmadıkça üzerine talâk vâki olmaz. Kadın
ancak aşağıdaki şekillerde boşanmaya uygun durumda sayılır:
a) Kadınla kocası arasında evlilik bağı hakikaten mevcut ise.
b) Ric'î talâkdan veya beynuneti suğra ile boşanmış bulunan talâkı bainden iddet
bekliyorsa. Çünkü bu iki durumda da iddet bitinceye kadar evlilik hükmen geçerli
kabul edilir.
c) Kadın, talâk kabul edilen bir ayrılıkla meydana gelen id-detini bekliyorsa.
Meselâ; kadın müslüman olup kocasının İslâm'dan kaçınması sebebiyle meydana
gelen ayrılıkla i'lâ sebebiyle meydana gelen ayrılık gibi. Bu iki durumda
ayrılık, Hanefîlere göre talâk sayılır.
d) Kadın, nikâh akdi esastan bozulmadan ve kocaya helâl olması durumu henüz
kalkmadan nikâhın fesh olduğu ortaya çıkan bir ayrılıktan dolayı iddet
bekliyorsa. Meselâ kadının dinden dönmesiyle meydana gelen ayrılık gibi. Çünkü
bu durumda fesih, sahih olarak vâki olduktan sonra nikâh akdinin devamına mâni
olacak ânî bir durumun ortaya çıkmasıyla olmuştur.
1İ.9. ÜZERİNE TALÂK VAKİ OLMAYAN KİMSE
Daha önce belirttiğimiz üzere; kadın, boşanmaya ehil olmadığı müddetçe üzerine
talâk vaki olmaz. Meselâ; denkliğin bulunmaması, mehrin mehr-i misilden az
olması veya bulûğa eren çocuğun muhayyerlik hakkım kullanması, yahut nikahın
sıhhatinin şartlarından bir şartın ortadan kalkması gibi sebeplerle evliliğin
bozulmasından dolayı kadının iddet beklemesi durumunda talâk vâki olmaz. Çünkü
bu durumlarda nikâh akdi aslından bozulmuştur ki iddet müddetince akdin varlığı
devam etmemektedir. Bu durumda, kişi karısına «sen boşsun» dese, bunun sözü
geçersiz bir söz sayılıp, üzerine talâkdan dolayı meydana gelecek olan hükümler
geçerli olmaz. Yine bunun gibi, hammıyla yatmadan ve onunla sahih bir halvetle
halvette bulunmadan Önce boşanmış olan karısının üzerine talâk vaki olmaz. Çünkü
aralarındaki evlilik bağı zaten sona ermiş ve yabancı bir kadın olmuştur. Artık
kadın boşanmaya ehil değildir. Çünkü bu durumdaki kadın ne adamın karışıdır, ne
de iddet beklemektedir.
Bir kimse hakikaten veya hükmen beraber yatmadığı karısına, üç defa «sen boşsun»
derse, yalnız birinci söz talâk-ı bâin olarak vâki olur. Çünkü evlilik henüz
mevcut idi. Ancak ikinci ve üçüncü boşama sözcükleri ise anlamsız olup bunlardan
dolayı herhangi bir-şey lâzım gelmez. Çünkü koca bu sözleri, karısı ve iddetlisi
olmayan bir kadına söylemiştir.
Nitekim Ebû Hanife ve Şafii'ye göre, beraber yatmadan önce boşamış olduğu
karısının iddet beklemesi gerekmez.
Yine bunun gibi erkeğin, kendisine daha önce geçmiş olan bir evlilikle bağlı
olmayan yabancı bir kadını boşamasiyla talâk vâki olmaz. Kendisiyle evlilik
ilişkisi kurmamış olduğu bir kadına «sen boşsun» derse bunun sözü boş söz olup
hiç bir etkisi yoktur.
Boşanıp da iddeti biten kadın hakkındaki hüküm aynıdır. Çünkü iddetinin
bitmesiyle kadın erkeğe göre yabancı olmuştur.
Uç talâkla boşanıp iddet bekleyen kadının durumu da aynıdır. Çünkü üç talâktan
sonra kadın, beynuneti kübrâ ile kocasından ayrılmış sayıldığından, onu
boşamasının bir anlamı kalmaz.
11.10. EVLENMEDEN ÖNCE TALÂK
«Filân kadınla evlenirsem, o, boştur» gibi bir sözle henüz evlenmeden kendisine
yabancı sayılan bir kadını boşamaya bağlanan talâk vakî olmaz.
Çünkü Tirmizî'nin Amr b. Şuayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayet
ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«Adem oğlu mâlik olmadığı bir malı adak yapamaz ve mâlik olmadığı bir köleyi
azad edemez. Yine, adem oğlu malik olmadığı bir kadını boşayamaz.» Tirmizî,
hadisin hasen olduğunu ve bu konudaki rivayetler arasında en güzeli sayıldığını
söylemiştir. Bu görüş Ne-bî aleyhisselam'ın ashabından ve diğerlerinden ilim
ehlinin de görüşü olup, Ali b. Ebî Talib, tbn Abbas, Cabir b. Zeyd ve tabiin'İn
fa-kihlerinin pek çoğundan rivayet edilmiştir. Şâfi'î de bu görüşü
benimsemiştir.
Muallak talâk konusunda Ebû Hanife şöyle demiştir: «Muallak talâk ister bütün
kadınlar için olsun isterse belli bir kadın adına yapılsın şartlar gerçekleştiği
zaman geçerli olur. Tüm kadınları kapsayan talâka misâl «Herhangi bir kadınla
evlenirsem o boştur» demektir. Belli bir kadına misâl ise, «ismini zikrederek
filân kadınla evlenirsem, o boştur,» demektir.
II.II. TALÂK NE İLE VÂKİ OLUR?
Talâk ister sözle, ister karıya gönderilen yazıyla, ister dilsizin işaretiyle,
isterse de elçi göndermek suretiyle
olsun.evlilik bağının sona erdiği anlamına gelen her şeyle vaki olur.
11.11.1. Sözle Talâk
SÖz bazan sarih bazan da kinaye şeklinde olur.
Sarih söz : Söylendiği zaman Kendisinden boşanma mânâsı anlaşılan sözdür. Meselâ
«Sen boşsun» demek ve talâk kökünden türeyen tüm kelimeleri kullanmak sarih söz
kısmına girer.
Şâfi'î'ye göre «Sarih talâk sözleri üç tane olup, bunlar Kur'ân'da geçen «Talâk»
«Firak» ve «Serah» kelimeleridir.
Zahir ehlinin bazısı talâkın, ancak bu üç sözle vâki olacağını söyleyerek
demişlerdir ki «Şer'î şerif bu üç lâfzı belirtmiştir. Talâk bir ibadet olup,
lâfız da O'nun şartlarından olunca Şer'î Şerifin belirttiği sözlerin dışına
taşmamak gerekir.»
Kinaye söz: Hem talâka hem de başka şeye ihtimali bulunan sözdür. Meselâ «Sen
bainsin» demek gibi. Bu söz evlilikten uzaklaşma anlamına geldiği gibi
kötülükten uzaklaşma anlamına da gelir. Yine «Emrin elindedir» sözünün, tasarruf
hürriyetine mâlik olmaya ihtimâli bulunduğu gibi kadının kendi korunmasına mâlik
olmaya da ihtimali vardır. «Sen bana haramsın» sözü, erkeğin kadın-
dan faydalanmayacağı anlamına geldiği gibi kadını incitmenin haram olduğu
anlamına da gelebilir.
Sarih sözün mânâsı ve delâleti açık olduğu için, kocanın muradını açıklayacak
niyete ihtiyaç duyulmadan, bu sözle talâk vâki olur.
Sarih sözle talâkın vâki olmasında «Karım boştur» veya karışma «sen boşsun» gibi
sözlerle boş kelimesini karısıyla beraber söylemesi şart koşulur.
Kinaye söze gelince; bu sözle niyetsiz talâk vâki olmaz. Meselâ sarih sözle
karısını boşayan bir kimse; «Ben karımı boşamayı kas-detmedim, başka bir mânâ
kasdettim» derse, bunun sözü hükmen kabul edilmeyip talâkı vâki olur. Şayet
kinaye söz kullanan «Ben bu sözle talâka değil, başka şeye niyet ettim» derse
hükmen bunun sözü kabul edilir ve talâkı vâki olmaz. Çünkü kinaye sözün hem
talâka hem de başka şeye ihtimali vardır. Burada maksadı tayin edecek olan
niyettir.
Bu görüş Mâlik ve Şafii'ye aittir. Çünkü Buhari ve diğerlerine göre; Aişe'nin
rivayet ettiği hadiste şöyle geçmektedir: «Cevn'in kızı Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem'in yanma girdirilince Ra-sûlüllah O'na yaklaştı. Kadın «Senden
Allah'a (C.C.) sığınırım» dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem; «Sen büyük bir zata sığındın, ailene var» buyurdular.
Savaşa gitmekten geri kalan Ka'b bin Mâlik (r.a.) olayında Buhari, Müslim ve
diğerlerinin rivayetine göre; kendisine, «Rasûlüllah hanımından ayrılmanı
emrediyor,» denilince, Ka'b; «O'nu boşa-yayım mı, yoksa ne yapayım?» diye
sormuş, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Bilâkis, ondan aynisin, ona
yaklaşmasın» buyurdular. Bunun üzerine Kâ'b, karısına; «ailene var» dedi.
Bu iki hadisin ifade ettiğine göre «ailene var» sözü kasıtla beraber talâk
sayılır. Yoksa kasıt olmadan talâk geçerli olmaz.
Hanefî mezhebine gelince: Kinaye sözle yapılan talâk, niyetle beraber vâki
olacağı gibi, boşayanın halinin boşamaya delâlet etmesiyle de vaki olacağı
görüşündedirler.
Bugünkü Mısır kanunları ise boşayanın halinin delâletini yeterli gören Hanefi
mezhebini uygulamayıp, boşayanın kinaye sözüyle talâka niyet etmesi gerektiğini
şart koşmuşlardır(')
(*) Şu andaki Mısır mahkemelerindeki tatbikat buna göredir. 1929 se-lesi 25
no'lu kanunun dördüncü maddesi aynen şöyledir. «Kinaye sözle yanlan talâk: Hem
talâka hem de başka şeya ihtimali olan talâktır ki, bu sözle niyetsiz talâk vâki
olmaz.»
12.11.1.2. Kişinin Karısını Kendisine Haram Kılması Talâk Sayılır m:?
Kişi karısını kendisine haram kıldığı zaman ya bizzat karısının kendisine haram
olduğunu kasdeder. Yahut da haram sözüyle bu kelimenin mânasını değil de
ayrılmayı kasdederek talâkı mu-rad etmiş sayılır.
Birinci durumda talâk vaki olmaz. Çünkü Tirmizi'nin Aişe'den rivayet ettiğine
göre Aişe (r.a.) şöyle demiştir:
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem hanımlarından birisine i'lâ(*) yapmıştı.
Daha sonra i'Iâ'nın müddeti dolunca kendisine haram kıldığı yaklaşmayı helâl
saymış, ayrıca yaptığı bu yemin için keffareti gerekli görmüştür.
Sahih-i Müslim'de îbn Abbas'dan rivayeten; o şöyle demiştir: «Bir adam karısını
kendine haram ederse bu bir yemindir; keffa-retini verir: «tbn Abbas devamla
«Şüphesiz Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'de sizler için güzel bir örnek
vardır.» (Ahzab : 21)
ayetini de okumuştur.
Yine Nesaî'nin îbn Abbas'tan rivayetine göre bir adam İbn Ab-bas'a gelerek «Ben
karımı kendime haram kıldım», dedi. Bunun üzerine İbn Abbas; «Yalan söyledin.
Kann sana haram değildir?» dedi. Sonra da «Ey Nebi, eşlerinin rızasını
gözeterek, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine yasak kılıyorsun?
Allah bağışlayandır. Acıyandır. Allah şüphesiz size yeminlerinizi keffaretle
geri almanızı meşru kılmıştır.» (Tahrİm: 66) ayetini okudu ve adama; «Sana en
büyük keffaret olan köle azad etmen gerekir» dedi.
İkinci durumda ise talâk vaki olur. Çünkü tahrim sözü diğer kinayeler gibi bir
kinayedir.
21.11.1.2. Müslümanların Kullandıkları Yeminlerle Yemin Etmek
Her kim müslümanların yeminleriyle yemin eder, sonra yeminini bozarsa Şafii'lere
göre bu kimseye keffaret-i yemin gerekir. Talâk ve başka bir şey gerekmez.
Malik'ten bu konuda bir şey va-rid olmamış olup bu konudaki ihtilâf sonraki
Malikiler arasında olmuştur. Dendi ki; bu kişiye sadece istiğfar lâzım gelir.
Malikile-rin meşhur fetvalarına göre kişi müslümanlar tarafından alışkan- lık
haline getirilen yeminle yemin ettiği zaman kendisine istiğfar gerekir(*).
(*) î'lâ: Karısına yaklaşmayacağına dair yemin etmektir. İ'lâ müd-İeti dört
aydır.
Ebherî; bu kimseye yalnız istiğfar lâzım gelir» demiştir. Şafii-lerin görüşü
gibi yemin keffareti gerekir de denmiştir. Malikilere göre bu hilaf talâka niyet
etmediği zamandır. Eğer talâka niyet ederse ve yeminini bozarsa Malikilere göre
kendisine yemin keffaretî lâzım gelir.
Biz Ebheri'nin tercihini uygun görüyoruz. Talâkla yemin edene de istiğfardan
başka bir şey lâzım gelmediği kanaatindeyiz.
11.11.2. Yazılı Olarak Boşanma
Konuşmaya kadir olduğu halde yazı ile yapılan boşama vâki olur. Nitekim bir
kimse karısını sözle boşayabildiği gibi, boşama sözünü yazı ile de ona
bildirebilir.
Fakihler yazının «Müstebîn» ve «Mersûm» olmasını şart koşmuşlardır. Müstebîn
olmasının manası; yazının açık olması kâğıt ve benzeri şeyler üzerinde okunaklı
olması demektir.
Mersûm olmasına gelince; «Ey filân, sen boşsun» şeklinde isminin yazılması
gerekmektedir.
Şayet yazı isim belirtmeden bir kâğıdın üzerine «sen boşsun» veya «karım boştur»
şeklinde yazılmışsa, bu durumda niyetsiz talâk vâki olmaz. Çünkü yazdığı bu
yazıyı belki de talâk kasdiyle değil de sözgelişi güzel yazı denemesi için
yazmış olabilir.
11*413. Dilsizin İşareti
İşaret dilsize nisbetle hâlini anlatma edatıdır. Bunun için dilsiz evlilik
bağının sona erdiğini kasdettiğine delâlet eden bir işaretle işaret ettiği zaman
bu işaret talâk yerine geçer. Bazı fakihler, dilsizin yazı yazmayı bilmemesini
ve yazı yazmaya kadir olmamasını şart koşmuşlardır. Eğer yazı yazmayı biliyorsa
işaret kâfi gelmez. Çünkü yazı yazmak maksadı göstermek açısından daha uygun
olup, zaruret olmadıkça yazıyı işaretle değiştirmek doğru olmaz. \
(") Bugün Mısır'daki adete göre alışılagelmiş yemin şekli Allah adı-ıa ve talâk
üzerine yapılan yemindir. Müslümanların kullandıkları yemin-erle yemin edip
sonra yeminini bozana yemin keffareti gerektiği gibi is-netinde bulunan karısı
da ondan ayrılmış sayılır. İlk asırlarda Mekke'ye ;itmeye ve oruç tutmaya yemin
ederse bugün bu tür yeminler kullanılmadığı için sahibine yemin lâzım gelmez.
11.11.4. Elci Göndermek
Uzakta olan karısını boşadiğını bildirmesi için elçi göndermekle talâk vaki
olur. Bu durumda elçi boşayan kişinin yerine geçmiş olup, onun adına karısını
boşar.
-11.12. TALAKDA ŞAHİTLİK
Önceki (selef) ve sonraki (halef) fakihlerin çoğunluğu, talâk erkeğin hakkı
olduğundan, talâkın şahitsiz vâkî olacağı, erkek bu hakkını kullanırken herhangi
bir delile ihtiyaç duyulmayacağı ve Nebi aleyhisselâm'dan ve sahabeden talâkta
şahitliğin meşru olduğuna dair herhangi bir rivayet gelmediği görüşüne
varmışlardır.
Şia'nın îmamiyye kolu bu görüşe muhalefet ederek şöyle demişlerdir: «Talâkın
sıhhati için şahitlerin bulunması şarttır.» Bu görüşlerine Talâk süresindeki şu
ayet-i kerimeyle delil getirdiler:
«Kadınların iddet sûreleri biteceğinde, onlan ya uygun şekilde alıkoyun, ya da
uygun bir şekilde onlardan ayrılın. İçinizde de iki âdil şâhid getirin.» (Talâk:
2-3)
Taberisi'nin zikrettiğine göre bu âyetin zahiri, talâkda şâhid-Ierin bulunması
yönünde bir emirdir. Bu görüş ehl-i beytden rivayet olunmuştur. Bu emir vacip
için olup talâkın sıhhati için şâ-hidlerin bulunmasını şart kılmıştır.
11.12.1 Talâkda Şahidin Gerekli Olduğunu ve Şahid Olmadan Talâkın Vaki
Olmayacağını Söyleyenler
Talâkta şahit bulunmasının gerekli olduğunu ve şahitsiz talâkın sahih olmadığını
şart koşanlar, sahabeden mü'minlerin emiri Ali (r.a.) ile İmran bin Husayn,
tabiinden İmam Muhammed Bakır, imam Cafer Sâdık ve bunların neslinden gelen ehl-i
beyt imamlarıdır.
İbn Cüreyc ve îbn Sîrîn'de bu yönde görüş belirtmişlerdir.
Cevahirü'I-Kelâm kitabında Ali (r.a.) den rivayet edildiğine göre kendisine
talâk konusunda soran bir kimseye «Allah'ın emrettiği gibi iki adaletli şahid
buldun mu?» diye sordu. Adam «hayır» dedi. Bunun üzerine Ali (r.a.) «Git, senin
talâkın geçerli değildir» dedi.
Ebû Davud'un Sünen'inde îmran bin Husayn'dan rivayet ettiğine göre; kendisine
karısını boşayıp sonra onu alan ve boşarken de geri alırken de şahid
bulundurmayan adam hakkında sorulun-
ca îmran b. Husayn; «Kanm sünnete aykırı bir şekilde boşadın, yine sünnete
aykırı bir şekilde onu aldın. Onu boşarken ve tekrar alırken şahid bulundur. Bîr
daha da böyle yapma» demiştir.
Usul kitaplarında geçtiğine göre; sahabenin «Şu sünnettendir» demesi, sahih
olarak Nebî aleyhisselâm'a ref edilmiş hükmündedir. .Çünkü sahabenin «Bu
sünnettir» sözü zahiri manasıyla sünnetine uyulması gerekli olan bir zat için
sarfedilmiştir ki, o da Rasulul-lah sallallahu aleyhi ve sellem'dir. Zaten
sahabenin maksadı şer'i şerifi açıklamak olup, lügat ve âdeti açıklamak
değildir.
Hafız Süyûtî, Dürrü'l-Mensur isimli tefsirinde; «Kadınların id-det süreleri
biteceğinde, onları ya uygun şekilde alakoyun ya da uygun şekilde onlardan
aynim. İçinizden de iki âdil şahit getirin.» (Talâk: 2-3) ayetinin yorumunu
şöyle açıklamıştır:
Abdurrahman'm İbn Sîrîn'den rivayetine göre, karısını şahitsiz boşayıp sonra
yine alan kimse hakkında bir adam îmran bin Husayn'a sordu. Bunun üzerine îmran
bin Husayn «Bu adamın yaptığı ne kötü. Karısını bid'ât üzere boşadı, yine
sünnete aykırı olarak tekrar aldı. Boşarken ve alırken iki şâhid bulundursun ve
Allah'a istiğfarda bulunsun.» dedi.
îmrân'ın bu adamın yaptığını yadırgaması ve bu konuda onu korkutarak istiğfarda
bulunmasını emretmesi şahitsiz talâkı günah saydığını gösterir. Şu halde Imrân'a,göre
talâkta şahidin bulunması gerekir.
«Vesail» kitabında îmam Ebû Cafer Bâkir'dan rivayet olunduğuna göre şöyle
demiştir.
«Allah'ın kitabında emrettiği ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in
sünnet kıldığına göre talâk, kadın hayız olup temizlendikten sonra erkeğin onu
terketmesidir. Onu boşadığına dair iki adaletli şahit hazır bulunur. Talâkın
temiz iken kadınla cima etmeden olması gerekir. Bu adam, üç temizlik müddeti
dolmadığı müddetçe karısını almaya en lâyıktır. Bunun dışında vâki olan talâk
ise batıl olup talâk değildir.»
Cafer es-Sadık ise: «Her kim karısını şahidsiz boşarsa bir şey yapmış sayılmaz.»
demiştir.
«El-întîsâr» kitabında Seyyid Mürtezâ şöyle demiştir: «Bu ko^ nudaki
îmamiyye'nin görüşü şudur: Talâkın vâki olmasında iki adaletli şahidin bulunması
gerekir. Şayet şahidler bulunmazsa talak vaki olmaz. Çünkü Allahu
Teâlâ: «İçinizden de iki adaletli şahit getirin.» buyurmuştur. Bu ayette Allahu
Teâlâ şahit getirmeyi emretmiş olup, şer'i şerifin örfüne göre, emrin zahiri
vücup ifade eder.
Buradaki vacibliğin zahirini müstehap olarak kabul etmek delilsiz olarak şer'î
örfün dışına çıkmaktır.»
Suyutî Dürrü'l-Mensûr'da Abdurrezzak ve Abd bin Humeyd'İn Atâ'dan şöyle rivayet
ettiklerini nakleder: Ata şöyle demiştir: «Nikâh şahitledir. Talâk şahitledir.
Boşadığı kansını tekrar almak yine şahitledir.»
İbn Kesir'in Tefsir'inde İbn Cüreyc'den rivayet ettiğine göre Atâ «içinizden de
iki adaletli şahit getirin» âyeti hakkında şöyle demiştir. «Nikâh, talâk ve
boşanan karıyı geri almak, Allahu Taalâ'nm buyurduğu gibi iki adaletli şahit
getirmeden ve özürsüz olarak caiz olmaz.»
Atâ'nın «caiz olmaz» sözü, talâk ve nikâh eş değerli olduğu ve nikâhta
şahitlerin bulunması şart olduğundan, ona göre talâkta şahitlerin gerekli
olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.
Talâkta şahitlerin bulunması, yukarda zikri geçen sahabe ve tabiilerin görüşü
olduğu ortaya çıkınca, bazı fıkıh kitaplarında geçen rivayetlerde şahitlerin
bulunmasının mendup olduğu ve yolunda icma bulunduğu iddiasının mezhep içinde
bir icma olduğu yoksa «Mustesfa» kitabında geçtiği gibi ümmet-i Muhammed'in
ittifakı olarak tarif edilen bir icma olmadığını öğrenmiş bulunuyorsun.
Daha önce Suyuti ve İbn Kesir'den naklettiğimiz rivayetlerden de anlaşıldığına
göre, şahitlerin bulunması konusu, Seyyid Mur* teza'nın «întisar» kitabında
naklettiği gibi sadece ehl-i beyte mensup âlimlerin görüşleri değil, aynı
zamanda daha önce bahsettiğimiz gibi 'Atâ, îbn Şîrîn ve İbn Cureyc'in de
görüşüdür.
11.13 MÜNCİZ, MUALLAK VE GELECEĞE YÖNELİK TALÂK
Talâk kipi; ya münciz olur veya muallak olur. Yahutta talâk
geleceğe izafe edilerek yapılır.
11.13.1. Münciz Talâk
Bir şarta bağlı olmayan ve gelecek bir zamana izafe edilmeyen talâk olup,
ağzından çıktığı an derhal vakî olan talâktır. Meselâ kişinin karışma «sen
boşsun» demesi gibi. Bu talâkın hükmü, söyleyenin ağzından talâk sözü çıktığı ve
bu söz yerine ulaştığı andan itibaren vakî olmaktır.
11.13.2. Mu'allafc Talâk
Kocanın talakın vaki olmasını bir şarta bağlı kılmasıdır. Meselâ kişinin
hanımına «filân yere gidersen sen boşsun» demesi gibi.
Muallak talâkın sahih olması ve bununla boşamanın gerçekleşmesi için üç şartı
vardır.
Birincisi: Koşulan şartın o anda mevcut olmaması ve daha sonra meydana
gelmesinin mümkün olması. Mesela; gün fiilen aydınlandığı halde «Gün ağardığı
zaman boşsun» demesi gibi. Şart kipini söylediği anda, koştuğu şart fiilen
mevcutsa bu durumda, her ne kadar ifade talik suretinde getirilmiş olsa bile
talâk hemen vâki olmuş olur. Şayet koşulan şart, «Deve iğne deliğinden geçerse
sen boşsun» gibi meydana gelmesi mümkün olmayan bir iş üzerine olursa bu talâk
boş bir söz sayılır.
İkincisi: Nikâh akdi meydana geldiği anda, kadının kendi haremi ismetinde
bulunmasıyla boşanmaya ehil olması.
Üçüncüsü: Üzerine ta'Iik edilen şart meydana geldiği zaman kadının boşanabilme
durumunda bulunması.
Tâ'lik (şarta bağlı talâk) iki kısımdır:
a — Fiili yapmaya veya terketmeye yahutta haberi te'kid etme anlamına gelen
yeminden kasdedilen mananın ta'Iik kasdedilmesi-dir ki, buna «Ta'lik-i Kasemi»
(yeminle ilgili ta'Iik) denir. Meselâ kişinin karısına, boşanmak için değil de
evden çıkmasını engellemek için, «eğer çıkarsan boşsun» demesi gibi.
b — Şart yerine geldiği zaman talâkın gerçekleşmesi kasdedilen tâ'liktir. Buna
«Tâ'lik-i Şartî» (şartla ilgili tâ'lik) denir. Meselâ kişinin karısına «Eğer
mehrinin kalan kısmını bana bağışlarsan sen boşsun» demesi gibi.
Bu iki kısmıyla tâ'lik, cumhur ulemaya göre geçerlidir. îbn Hazm ise geçerli
olmadığı görüşündedir.
Ibn Teymiyye ve İbn Kayyım bu meseleyi açıklığa kavuşturarak şöyle demişlerdir:
«Kendisinde yemin manası bulunan muallak ta'âk geçerli değildir. Bu tip yemin
bozulduğu zaman yemin keffa-reti vermek gerekir ki bu da on fakiri doyurmak veya
giydirmektir. Durumu iyi olmayanlar ise üç gün oruç tutarlar.
«Şartla ilgili tâ'lik edilen konu meydana gelirse talâk gerçekleşir.»
İbn Teymiyye şöyle demiştir: İnsanların talâk konusunda kullandıkları sözler üç
kısma ayrılır.
Birincisi: Hemen gerçekleşen ve kadının salıverilmesi anlamına gelen talâktır.
Meselâ; «Sen boşsun» demek gibi. Bu sözle talâk
vâkî olur. Bu bir yemin olmadığı gibi bunda ittifakla keffaret de yoktur.
İkincisi: «Bu işi yapmam için seni boşamam gerekiyor» sözü gibi olan ta'Iik
sîgasıdır. Bu tip talâk, Iugat bilginlerinin, âlimler grubunun ve umumun
ittifakiyle bir yemindir.
Üçüncüsü: «Eğer şöyle yaparsam karım boştur» sözü gibi olan tâ'lik sîgasıdır.
Bu söz, kendisiyle yemin kasdedildiği zaman yenlin sayılır. Şüphesiz bu kimse
dininden dönmeyi kerih gördüğü gibi talâkı da kerih görmektedir. O bakımdan
bunun hükmü, fakihlerin ittifakıyla yemin sîgası sayılan birincinin hükmü
gibidir.
Şayet şart esnasında sonucun meydana gelmesini istiyorsa bu yemin sayılmaz.
Meselâ «Eğer bana bin dinar verirsen boşsun», veya «Zina ettiğin zaman boşsun»
,demek gibi. Bu kimse fuhuş vaki olduğunda talâkın gerçekleşmesini kasdetmiş
olup yalnız yemini kasdetmiş değildir. Bu ise yemin olmayıp, fakihlerden
hiçbirisine göre bunda keffaret gerekmez. Bilâkis talâk vaki olur. Çünkü şart
bulunmuştur.
Ancak olmasını arzu etmediği şeye muhalif olmayı kendisine lüzumlu görerek,
kendisiyle men etme, tasdik etme veya yalanlama kasdedilen söz, ister yemin
sigasiyla isterse sonucun meydana gelmesi istenen bir sigayla söylenmiş olsun,
Araplara ve diğer insanların tümüne göre yemindir.
Kişi bu şekilde yemin ettiği zaman bunda da iki hüküm vardır. Ya yemin-i
mün'âkide olur ki bunda keffaret gerekir. Ya da yaratıklar adına yemin etmek
gibi mün'âkide olmayan yemin olur. Bu tip yeminde keffaret gerekmez. Ama
keffaret gerektirmeyen mün'âkide ve muhterame yemine gelince; bu Allah'ın
kitabında ve Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinde olmayan bir
hükümdür ki, buna delil de getirilemez 0).
(•) Muallak talâk konusunda Mısır'da geçerli olan tatbikat 1929 sene-ü 25 no'lu
kanunun ikinci maddesinin kapsadığı şu kanundur: «Bir şeyi yapmak veya yapmak
manasına sevkeder bir mana kasdedip başka bir şey kasdetmediği zaman, hemen
yerine getirilmesi gerekmeyen talâk vaki olmaz.»
Bu maddenin esbab-ı mucibesinin izahında göyle denmektedir: «Bugünkü Mısır
Kanunu, talâk üzerine yapılan yeminin ilgası hakkında bazı Hanefî, Maliki ve
Şafiî âlimlerinin görüşlerini almıştır. Yine aynı kanun, yemin manasına gelen
talik sözle yapılan talâkın ilgasında Ali b. Ebi Talib, Kadı Şurayh, Davud-u
Zahiri ve arkadaşlarının görüşünü benimsemiştir.
11.133. Geleceğe İzafe Edilen Talâk
Bu talâk, vakti geldiği zaman talâkın gerçekleşeceğini kasde-derek belli bir
zamana talâkı ertelemektir. Meselâ kişinin karısına : «Yarın veya sene başında
sen boşsun» derse, talâkı bağlamış bulunduğu vakit girdiğinde kadm mülkünde
olduğu zaman yarın veya sene başında talâk vaki olur. Kişi karısına; «Seneye
boşsun» derse; Ebû Hanife ve Mâlik «Derhal boş olur,» demişlerdir. Şafi'î ve
Ahmed b. Hanbel ise «Sene bitinceye kadar talâk vaki olmaz,» demişlerdir.
îbn Hazm şöyle demiştir: 'Bir kimse «Ay başı geldiği zaman sen boşsun», derse
veya belli bir vakit zikrederse, bu sözle karısını boşamış olmaz. Ne o anda, ne
de ay başında.
'Bunun delili; Kur'ân'da ve hadislerde bununla talâk vâkî olacağına dair bir
rivayetin gelmemiş olmasıdır. Allahu Teâlâ, kendisiyle ilişki kurulan ve
kurulmayan kadının boşanmasıyla ilgili malumatı bize vermiş olup bu konuda ise
bize bir şey bildirmemiştir.
«Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz kendine yazık etmiş olur.» (Talâk;
1).
îbn Hazm devamla demiştir ki: 'Eğer bir talâk yapıldığı zaman gerçekleşmiyorsa,
daha sonraki bir zamanda, söylenmediği halde bir önceki talâkın vâkî olması
muhaldir.'
11.14 SÜNNET ÜZERE VE BİD'AT ÜZERE YAPILAN TALÂK Talâk sünnet üzere ve bid'ât
üzere diye
ikiye ayrılır. 11.14.1. Sünnet Üzere Olan Talâk
Şer'î Şerifin mendup kıldığı yol üzere gerçekleşen talâk sünnet üzere olan
talâktır. Bu da kocanm zifafa girmiş bulunduğu karısını temizlik içinde ona
dokunmadan bir talâkla boşamasıdır. Çünkü Allahu Teâlâ «Boşanma iki defadır.
(Bundan sonrası) ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak boşamadır.» buyurmuştur.
(Bakara; 229) Yani meşru olan talâk; arkasından ric'ât (geri dönüş) gelen bir
defa boşamadır. Sonra ikinci kez karısını boşar. Yine birinci gibi tekrar
karısına dönebilir. Daha sonra ise koca muhayyerdir. İsterse karışım iyilikle
tutar, isterse yine iyilikle ondan ayrılır.
Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Ey Nebî, kadınları boşayacağınızda, onları
iddetlerini gözeterek boşayın ve İddeÜ sayın.» (Talâk; 1). Yani, kadınlarınızı
boşamak istediğiniz zaman onları iddet bekleyerek boşayınız. Şüphesiz karısını
boşayan, hayızdan veya nifas-dan temizlendikten ve onunla ilişki kurmadıktan
sonra karısını boşar.
Bunun hikmeti, kadm hayızlı iken boşandığı zaman bu vakitte iddet beklemeye
başlayamaz. Böylece zaman uzayıp gider. Çünkü kalan hayız günleri îddetten
sayılmaz. Bu durumda ise kadına zarar verilmiş olur. Şayet kendisiyle ilişki
kurduğu bir temizlikte onu boşarsa, kadının hamile olup olmadığı bilinmez, o
bakımdan kadın ne ile iddet saymaya başlayacağını bilemez. Hayız gördükten sonra
mı İddet saymaya başlayacak yoksa çocuk doğurduktan sonra mı?
Nâfi' bin Abdullah bin Ömer'den rivayet olunduğuna göre tbn Ömer; Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem devrinde, hayz hâlinde hanımını boşadı. Bunun
üzerine Ömer (r.a.) bu mesele hakkında Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e
sordu. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve; sellem de kendisine şunları söyledi:
«Ona emret de karısına dönsün. Sonra kadm temizleninceye kadar onu yanında
alıkoysun. Sonra hayız olup tekrar temizlenince isterse onu saklar, isterse
dokunmadan önce onu boşar. îşte kadınların kendisi için Allah'ın boşamasını
emrettiği iddet budur.»
Bir rivayette, tbn Ömer; hayızlı haldeyken karısını bir talakla boşadı. Ömer
durumu Nebi aleyhisselam'a anlatınca Nebi aley-hisselam şöyle buyurdu: «Ona
emret karışma dönsün. Sonra onu ya temizken, yahut hamile olduğu halde boşasin.»
(Hadisi Nesâî, Müslim, îbn Mâce ve Ebû Davûd rivayet etmişlerdir.)
Bu rivayetin zahirinden anlaşıldığına göre kendisinde talâk va-ki olan hayızuı
akabindeki temizlik anında yapılan talâk sünnet talâk olup bid'ât değildir.
Bu görüş, Ebû Hanife, iki rivayetten birisine göre Ahmed ve iki görüşünden
birisine göre Şafi'i'nin görüşüdür. Bunlar görüşlerine hadisin zahiriyle delil
getirerek dediler ki; «Talâkın men edilmesi ancak hayızdan dolayıdır. Kadın
temizlenince haramı gerektiren durum kalkmış olup diğer temizlik hallerinde caiz
olduğu gibi bu temizlik anında talâk sünnet üzere geçerli olur.»
Fakat «Sonra temizleninceye kadar onu tutar sonra hayız olup temizlenince»
ifadesinin bulunduğu birinci rivayet, kendisiyle amel etmeyi gerektirecek daha
fazla bir mana taşımaktadır.
Ravdatu'n-Neddiyye kitabının yazan; «Bu rivayet aynı zamanda Buhari ve Müslim'de
de mevcuttur,» demiştir. Böylece birinci rivayet iki yönden daha çok kabule
şayan görülmektedir.
Bu görüş kendisinden gelen iki rivayetin birisinde Ahmed'in, diğer bir görüşünde
Şafi'î'nin, Ebû Yusuf ve Muhammed'in görüşüdür.
11.14.2. Bid'at Üzere Yapılan Talâk
Bid'at üzere yapılan talâka gelince, bu Şer'î Şerife aykırı olan talâktır.
Meselâ karısını bir kelimeyle üç talâkla boşaması veya bir mecliste «sen boşsun,
sen boşsun, sen boşsun» diyerek ayrı ayrı üç defa boşaması, yahut hayız ve
nifaslı haldeyken karısını boşaması, yahutta cimada bulunduğu temizlik halinde
boşaması gibi.
Alimler, bid'at üzere yapılan talâkın haram olduğuna ve yapanın günahkâr olacağı
üzerine icma etmişlerdir. Cumhur ulema bid'at üzere yapılan talâkın vaki olacağı
görüşüne vararak aşağıdaki hususlarla delil getirmişlerdir:
1. Bid'at üzere yapılan talâk, âyet-i kerimenin umumi manasının kapsamına
girmektedir.
2. îbn Ömer'in açıklamasına göre; kendisi hayızlı halde kan-smı boşayınca,
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ona verilen bu talâkın «geçerli
sayılmasıyla» birlikte, karısına dönmesini emretti.
Bazı âlimlerf*) ise bid'at üzere yapılan talâkın vaki olmayacağı ve bunun ayet-i
kerimenin kapsamına girmediği kanaatine varmışlardır. Çünkü bid'î talâk,
Allah'ın (Celle Celâlühû) izin verdiği bir talâk değil, bilâkis Allah'ın tersini
emrettiği bir talâk şeklidir. Bu konuda AÜahu Teâlâ «Kadınlarınızı iddetlerini
gözeterek boşayı-mz.» (Talâk : 1) buyurmuştur.
Rasûlülîah sallallahu aleyhi ve sellem İbn Ömer için; «Ona emret, kan sına
dönsün» buyurmuştur. Sahih olarak gelmiştir ki; Rasûlüllah aleyhisselam,
kendisine bu haber ulaşınca kızmıştır. O ise, Allah'ın (Celle Celâlühû) helâl
kıldığı bir şeyden dolayı kızmaz.
îbn Ömer'in «O talâk sayılır,» sözüne gelince; kadın için talâkı geçerli sayanın
kim olduğunu açıklamamıştır.
Bilâkis Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvûd ve Nesai'nin rivayetine göre; îbn Ömer
hayızlı haldeyken kansını boşayınca, Rasûlüllah
(*)Bu alimlerden bazıları seleften İbn Aliyye, İbn Teyraiyye, İbn Hazm ve îbn
Kayyım'dır.
sallallahu aleyhi ve sellem onun bu hareketini reddederek kendisine herhangi bir
şey lâzım geldiğini belirtmedi.
Bu rivayetin isnadı sahih olup, bu rivayeti tartışma konusu yapan kimse de
olmamıştır. Aynı zamanda bu rivayet, İbn Ömer'e herhangi bir şeyi gerek
görmeyenin, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu da açıklamıştır. İbn
Ömer'in sözü bu rivayetle ça-tışamaz. Çünkü hüccet, İbn Ömer'in rivayetinde
olup, görüşünde değildir.
«Ona emret, karısına dönsün» sözünün bir talâk sayılacağı rivayetine gelince;
eğer bu rivayet sahih olsaydı, elbette açık bir delil olurdu. Ancak bu rivayet
İbn Kayyım'ın «Hedy» kitabında kesin olarak ifade ettiği gibi sahih değildir. O
bu konuda, senetlerinde cahil ve yalancı insanların bulunduğu bir takım
rivayetler naklet-miştir ki, bunlann hiç birisiyle hüccet getirilemez.
Hasılı; sünnet üzere yapılana muhalif olan talâk'a bid'at talâkı denir.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den sabit olduğuna göre «Her bid'at
dalâlettir.»
Yine bu talâkın, Şer'i Şerife muhalif olduğunda ihtilâf yoktur. Nitekim
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, İbn Ömer hadisinde bunu belirtmiştir.
Allah ve Rasûlünün koyduğu nizama muhalif olan her şey ise reddedilmiştir. Çünkü
Aişe (r.a.)'nm rivayet ettiği hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: «Üzerinde bizim emrimiz bulunmayan her iş reddedilmiştir.».
Bid'î talâk'ın hükmünün lâzım geldiğini ve Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
selem'in emri gereği olmayan bid'î talâkın sahibinden vaki olup onu bağlayıcı
olduğunu zannedenin bu görüşü delilsiz olarak kendisinden kabul edilemez.
Bid'at üzere yapılan talakın vaki olmayacağını söyleyenler şunlardır:
Abdullah bin Ma'mer, Sa'îd bin Müseyyeb ve İbn Abbas'ın arkadaşlarından
Tâvûs'tur.
Hallâs b. Amr ve tabiînden Ebû Kilâbe de aynı görüşü benimsemiş olup, Hanbelî
imamlarından İbn Akîl, Ehl-i Beyt imamları, Zahirîler ve İmam Ahmed'in bir
görüşü de bu yönde bilinmektedir. Aynca İbn Teymiyye de aynı görüşü tercih
etmiştir.
11.14,3. Hamile Kadını Boşamak
Hamile kadını boşamak, herhangi bir vakit caiz olur. Çünkü Müslim, Nesâî, Ebû
Dâvûd ve İbn Mâce'nin rivayetine göre îbn Ömer hayızlı halde bulunan karısını
bir talâkla boşadı. Ömer du-
rumu Rasûlüllab. sallallahu aleyhi ve seliem'e arzedince Rasûiüllah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: aOna emret kansına dönsün, sonra onu ya
temizken, yahut hamile olduğu halde boşasin.» Alimler bu kanaate varmış olup,
ancak Hanefîler bu konuda ihtilâf etmişlerdir, Ebû Hanife ve Ebû Yusuf <*Üç
talâkın yerine gelmesi için iki talâk arası bir ay olarak tesbit edilir,» demiş.
Mu-hammed ve Züfer ise; «kadın hamile iken bir talâktan fazla üzerine geçerli
olmaz, doğuruncaya kadar onu terkeder sonra kalan iki talâkı gerçekleştirir»
demişlerdir.
11.14.4. Hiç Hayız Görmeyen ve Hayızdan Kesilen Kadın İle Nikahlanan Küçük Kız
Çocuğunu Boşamak
Bunları boşamak, talâk, tek olarak yapıldığı zaman sünnet üzere olmuş olur.
Boşamanın tek olarak yapılması dışında bunları boşamada başka şart aranmaz.
11.15. TALAKIN SAYISI
Erkek karısıyla cima ettiği zaman, karışım üç talâkla boşama hakkına sahip olur.
Alimler, kocanın karısını bir lâfızla üç talâkla boşaması veya bir temizlik
müddetinde arka arkaya lâfızlarla boşaması aleyhine ittifak etmişlerdir. Bunun
sebebini de şöyle açıklamışlardır:
«Bir anda üç talâk vâki olduğu zaman, pişmanlık anında geriye dönme, yaptığı
hatayı düzeltme kapısı kapanmış olup Şâri'e (Şeriat'ın sahibine) karşı gelinmiş
olur. Çünkü Sâri, pişmanlık anında yapılan hatayı düzeltmek için talâk'ı birkaç
tane kılmıştır. Bunun da ötesinde karısını bir anda üç talâkla boşayan, bu
talâkiy-la kadının kendisine helâlliğini iptal etmesi açısından ona zarar vermiş
olur.»
Nesâi'nin Mahmud bin Lebid (r.a.) hadisinden rivayet ettiğine göre bu zat şöyle
demiştir: «Karısını bir anda üç talâkla boşayan bir adamı Rasûiüllah sallallahu
aleyhi ve sellem bize haber verirken kızgın bir şekilde ayağa kalktı. 'Ben
aranızda olduğum halde Allah'ın kitabıyla mı oynanıyor?' Bunun üzerine bir adam
kalkarak 'Ya Rasûlallah onu öldürmeyeyim mi?' buyurdu.»
İbn Kayyım, Îğâsetü'l-Lehfân isimli kitabında şöyle demiştir: «Rasûiüllah
sallallahu aleyhi ve sellem, karısını bir anda üç talâkla boşayanı, «Allah'ın
kitabıyla oynayan kişi» olarak nitelemiştir. Çünkü bu adam boşama usûlüne
muhalefet etmiş, bununla Allah'ın işetmediği bir boşama şeklini tercih etmiştir.
Şüphesiz AUahu Te-âlâ, dilediği zaman karısına dönebilecek bir boşama şeklini
iste-mektedr. Bu adam, ise, geriye dönüşü mümkün olmayan bir talâkla karısını
bosamışor.
Yine bir defada üç talâkla boşamak Allahu Teâlâ'nın «Talâk ikidir» ayetine
muhaliftir. «Merretân ve merrât» kelimeleri Kur'ân ve hadis lügatinde mevcuttur.
Hatta araplann ve diğer milletlerin lügatinde de bir İsin arkasından ikinci bir
iş yapıldığı zaman bu lügatler kullanılır, îki ve çok kerre ifadeleri bir
kerrede toplandığı zaman Allah'ın kitabı buna yol vermediği halde onun hududuna
tecavüz edilmiş olur. Sonra, Şârî'in, üzerine hüküm tertip ettiği bir lâfızla
murad ettiği hükümden Şari'in zıddım kasdettiğini anlamak nasıl caiz olur?»
Alimler bunun haram olduğuna ittifak etmiş, karısını bir lâfızla üç talâkla
boşayanın talâkının vâki olup olmayacağı konusunda ise ihtilâf etmişlerdir.
Şayet bu talâk geçerli ise bir talâk mı sayılacak yoksa üç talâk mı sayılacak?
Cumhur ulemâ geçerli olacağına, bazıları ise bu tip talâkın geçerli olmayacağı
kanaatine varmışlardır. Geçerli olacağını söyleyenler de ihtilâf ederek bazıları
üç talâk sayılacağını bazıları ise tek talâk sayılacağını söylemişlerdir.
Bazıları da «Eğer karısıyla cima-da bulunmuşsa üç, şayet bulunmamışsa bir talâk
sayılır» demişlerdir.
1. «Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlen-medikçe bir daha
kendisine helâl olmaz.» (Bakara; 230)
2. «Eğer onlara mehir biçer de el sürmeden onları boşarsaniz...» (Bakara; 237)
3. «Kadınlara el sürmeden ve mehirlerini biçmeden onları bo-sarsanız size
sorumluluk yoktur.» (Bakara; 236)
4. «Boşanma iki defadır. (Bundan sonrası) Ya iyilikle tutma, ya da iyilik
yaparak bırakmadır.» (Bakara; 229)
Bu ayetin zahirinden üç talâkın veya iki talâkın bir defada yahut ayn ayn caiz
olup vâki olduğu anlaşılmaktadır.
5. Sehl bin Sa'd'in rivayet ettiği hadiste geçtiğine göre, o şöyle demiştir:
«Benî Aclân'ın kardeşi Uveymir .karısına zina isnad edip, lîan yemini yapınca
demiştir kî: 'Ya Rasulalllah, eğer onu saklarsam ona zulmetmiş olurum. Onu
boşuyorum. Onu boşuyorum. Onu boşuyorum.'» (Hadisi Ahmed bin Hanbel rivayet
etmiştir.)
6. Hasan'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Abdullah bin Ömer'in
bana anlattığına göre, o demiştir ki: 'Abdullah
b. Ömer, hayız halindeki karısını bir talâkla boşadı. Sonra temizlenince
arkasından iki talâk daha buna ilâve etti. Bu haber Rasûl-üllah'a ulaşınca şöyle
buyurdu: «Ey îbn Ömer, Allah sana böyle emretmeraiştir. Şüphesiz sen sünneti
işlemekte kusur ettin. Sünnet şu şekildedir ki; önce hayızdan temizlenmesini
bekleyeceksin.» tbn Ömer demiştir ki: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
bana emretti, ben de kanma döndüm. Sonra Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu: «Kann temizlendiği zaman, onu yanında olduğu halde boşa veya onu
sakla.» Bunun üzerine ben dedim: «Ya Rasûlallah, onu üç talâkla boşasam, ona
tekrar dönebilir miyim?» Rasûlüllah: «Hayır, karın senden talâkı bâinle boş
olmuş olur,» buyurdular.'» (Hadisi Darekutnî rivayet etmiştir.)
7. Abdurrezzâk'm, Musannifinde, 'Ubade bin Samit (r.a.)'den rivayet ettiğine
göre; 'Ubade şöyle demiştir: «Benim dedemin bir karısı vardı, onu bir talâkla
boşsun diyerek boşamıştı. Rasûlüllah'a giderek durumu arzettiğinde, Rasûlüllah
ona şöyle buyurdu: «Deden Allah'tan korkmuyor mu? Karısını üç talâkla boşaması
onun hakkıdır. Amma kalan dokuz yüz doksan yedi tanesi kadına düşmanlık ve
zulümdür. Allah dilerse ona azab eder .dilerse onu bağışlar.» Bir rivayette:
«Şüphesiz senin baban, kendisine bir çıkar yol göstermesi için Allah'tan ittika
etmemiştir. îlk üç talâkla sünnete uygun olmayan bir şekilde karısından talâk-i
bâinle boş olmuştur. Kalan dokuz yüz doksan yedi talâk ise boynunda kalmış bir
günahtır.»
8. Rukâne hadisine göre; Bu zât Nebi aleyhisselam'a, yemin ederek karısını bir
talâkla boşamayı kasdettiğini bildirdi.
Bu da gösteriyor ki; eğer üç talâkla boşamış olsaydı, talâkı geçerli olacaktı.
îşte sahabeden pek çoğunun ve tabiinin çoğunluğunun ve dört mezhep imamının
görüşü budur.
Bir lâfızda üç talâkla boşayanm bir talâk sayılacağım söyleyenler ise aşağıdaki
rivayetlerle delil getirmişlerdir.
1. Müslim'in rivayet ettiği hadiste: «Ebu's-Sahbâ', îbn Abbas'a 'Bilir misin,
hani Rasûlüllah ile Ebu Bekir devirlerinde ve Ömer'in hilâfetinin üç yılında üç
talâk bir sayılırdı?' demiş, îbn Abbas da «Evet» cevabım vermiştir.
Yine Ebu's-Sahbâ'dan rivayet olunduğuna göre İbn Abbas «Rasûlüllah İle Ebu Bekir
devirlerinde ve Ömer'in hilâfetinin İki yılında üç talâk bir sayılıfdi. Bilâhere
Ömer bin Hattab: «İnsanlar kendilerine mühlet verilmiş olan bir işte acele
gösterdiler. Keşke şunu onlara geçerli kılsaydık» dedi. Ve onu kendilerine
geçerli kıldı.» demiştir. (Yani şu anda insanların üç talâk saydıklarına
karşılık o zamanki insanlar bunu bir talâk sayıyorlardı.)
2. tkrime'nin İbn Abbas'dan rivayet etiğine göre tbn Abbas (r.a.) şöyle
demiştir: 'Rukâne karısını bir mecliste üç talâkla boşadı. Ancak bu duruma çok
fazla üzüldü. Bunun üzerine Rasûlüllah saliallahu aleyhi ve sellem nasıl
boşadığını sordu. «Üç talâkla» deyince Rasûlüllah «Bir mecliste mi?»diye sordu.
Adam «Evet» dedi. Rasûlüllah «O bir talâk sayılır. Dilersen karına don,»
buyurdular. Bunun üzerine Rukâne karısına döndü.' (Hadisi Ahmed bin Hanbel ve
Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.)
İbn Teymiyye, Fetavâ'sında 3. cilt, 22. sahifede şöyle demektedir: «Kitap,
sünnet, icma ve kıyas delillerinde, karısını boşayana üç talâk lâzım geldiğini
gerektirecek bir şey bulunmadığı gibi bu kimsenin nikâhı kesin olarak sabittir.
Yine karısı kesin olarak başkasına haramdır. Uç talâkla boş olduğunu kabul
etmek, başkasına haram olmakla beraber mubah olduğunu kabul etmek demek olup,
aynı zamanda Allah ve Rasûlü'nün haram kıldığı tahlil nikâhına da yol açmak
demektir. Tahlil nikâhı ise, ne Nebî aleyhisselam ne de halifeler devrinde
zahiren mevcud değildir. Onların zamanında bir kadının üç talâktan sonra, tahlil
nikâhı ile kocasına geri döndüğü naklolmamıştır. Bilâkis Nebî aleyhisselam
tahlil nikâhı yapanı ve yapılanı lanetlemiştir.»
ibn Teymiyye uzun bir açıklamadan sonra en son şöyle demiştir: «Hasılı Nebî
aleyhisselam'm ümmetine lüzumlu ve şer'î olarak meşru kıldığı bir şeyi
değiştirmek mümkün olmadığı gibi, şüphesiz Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem'den sonra nesih yapmak da mümkün değildir.»
İbn Teymiyye'nin öğrencisi İbn Kayyım şöyle demiştir: «Nebî aleyhisselam'dan
sahih olarak rivayet olunduğuna göre; üç talâk, Nebî aleyhisselam, Ebû Bekir ve
Ömer'in (r.a.) halifeliğinin ilk dönemlerinde bir talâk sayılıyordu. Daha sonra
Öİbn Teymiyye'nin öğrencisi İbn Kayyım şöyle demiştir: «Nebî aleyhisselam'dan
sahih olarak rivayet olunduğuna göre; üç talâk, Nebî aleyhisselam, Ebû Bekir ve
Ömer'in (r.a.) halifeliğinin ilk dönemlerinde bir talâk sayılıyordu. Daha sonra
Ömer (r.a.) insanlar toplam olarak üç talâkı bir anda kullanmasınlar diye onları
engellemek ve onlara bir ceza vermek için bir anda üç talâkın geçerli olacağı
yönde görüş belirtmiştir. Bu Ömer (r.a.)'den bir ictihad olup gayesi kolaylık
getirmektir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in fetva verdiği bir hükmü
terketmek caiz olmaz. Nitekim onun zamanında ve halifelerinin zamanında ashabı
aynı fetva üzerindeydi-ler. Böylece hakikat ortaya çıkınca isteyen dilediğini
söylesin.»
Şevkâni şöyle demiştir: «Bahr kitabının yazan bu görüşü Ebû Musa'dan
nakletmiştir. Başka bir rivayette aynı görüş, Ali, İbn Abbas, Tâvûs, 'Atâ,
Câbir, İbn Zeyd, Hâdî, Kasım, Bakır, Ahmed bin îsa, Abdullah bin Musa bin
Abdullah'dan bir diğer rivayette Zeyd bin Ali'den nakl olunmuştur.
«İçlerinde tbn Teymiyyc re tbn Kayyım'in da bulunduğu sonraki âlimlerden bir
grup aynı görüşü benimsemişlerdir. Ibn Muğîs «Vesaik» isimli kitapta bu görüşü
Muhammed bin Veddâh'tan nak-Ietmîştir. Muhammed bin Bekî, Muhammed bin
Abdüsselâm ve diğerleri gibi, Kurtuba âlimlerinden bir cemaattan bu yönde fetva
naklolunmuşum Bu görüşü îbn Münzir; 'Atâ, Tâvûs, Ömer ve îbn Dînâr gibi tsâ'nın
arkadaşlanndan nakletmiş, yine İbn Muğîs bu görüş hakkında Alî, tbn Mes'ûd,
Abdurrahman bin Avf ve Zübeyr'-den bir yazı nakletmiş tir.»
Bİr lâfızla yapılan üç talâkin mutlak olarak vâki olmayacağım söyleyenlerin
delillerine gelince: Bunlar.bu tip talâkın bid'ât üzere yapılan talâk sayılacağı
ve bid'ât üzere yapılan talâkın vâki olmayıp geçersiz olacağı görüşündedirler.
Bu görüş bazı taiînden rivayet olunmuş, aynı zamanda îbn Aliy-ye ve Hişam bin
Hakem'den de naklolunmuş tur. Ebû Ubeyde ve bazı zahir ehli aynı görüştedir.
Bakır, Sâdık, Nasır ile şâir bid'ât üzere yapılan talâkın vaki olmadığını
söyleyenlerin de görüşleri bu yöndedir. Çünkü bir lâfızla yapılan üç
talâkla,arka arkaya kullanılan lâfızlarla yapılan üç talâk aynı cümleden
sayılır.
Talâk konusunda, hanımıyla cinsel birleşme yapanla yapmayanı tefrik edenler tbn
Abbas ve îshak bin Râhûye'nin arkadaşlarından bir topluluktur.
11.16. «ELBETTE» (*) SÖZCÜĞÜ İLK YAPILAN BOŞAMA
Tirmizî şöyle demiştir: «Nebî aleyhisselam'm ashabı ve diğer ilim ehlinden
kişiler «elbette» sözcüğü ile yapılan talâk hakkında ihtilâf etmişlerdir. Ömer
bin Hattab'dan rivayet olunduğuna göre; o, «elbette» sözcüğü ile yapılan talâkı
«bir talâk» sayardı. Ali'den rivayet olunduğuna göre, o elbette talâkını üç
talâk sayardı. İlim ehlinden bazıları; «Bu konuda kişinin niyetine bakılır. Eğer
bir talâka niyet etmişse bir sayılır. Üç talâka niyet etmişse üç sayılır. Eğer
iki talâka niyet etmişse yine bir sayılır» demişlerdir.
Malik bin Enes, elbette talâkı hakkında; «Eğer karısıyla cinsel ilişkide
bulunmuşsa üç talâk sayılır» demiştir.
Şâfi'î ise: «Eğer bir talâka niyet etmişse bir sayılır ve karısına dönme hakkına
sahip olur, eğer ikiye niyet etmişse iki, üçe niyet etmişse üç talâk sayılır.»
demiştir.
(•) «Elbette> sözcüğü Arapçada katiyet yâni kesinlik İfade eder. 108
11.17. RİCİ VE BAİN TALÂK
Talâk, ya ric'î olur, ya da bâin olur. Bâin de ikiye ayrılır: Ya beynûnet-i
suğrâ, ya da beynûnet-i kübrâ olur.
Bunların her birerlerinin kendine ait özel durumları vardır ki onları aşağıda
zikrediyoruz.
11.17.1. Ric'î Talâk
Ric'î talâk, kocanın hakiki olarak zifafa girdiği hanımmı bir mal karşılığı
olmadan, daha evvel de asla üzerinden talâk geçmeden mücerred olarak
boşamasidır. Ric'î talâk'ta boşama sözcüğünün açık veya kinayeli olması arasında
bir fark yoktur. Şayet koca ,hakiki olarak zifafa girmediği karısını boşarsa
veya mal karşılığında karısını boşarsa, yahutta yaptığı talâkla üçü
tamamlamışsa, bu durum bâin olarak gerçekleşmiş olur.
Ric'î talâk konusunda asıl olan şu ayet-i kerîmedir :
«Boşanma iki defadır. (Bundan sonrası) Ya iyilikle tutma, ya da iyilik yaparak
bırakmadır.» (Bakara; 229)
Yani Allah'ın meşru kıldığı talâk, bir defa yapıldıktan sonra, aı-dmdan bir defa
daha yapılması şeklini alan talâktır. Bu durumda kocanın birinci boşamadan sonra
karışım iyilikle tutması caizdir. Nitekim ikinci talâktan sonra da karısını
iyilikle tutması hakkı vardır.
«İyilikle tutma»nın mânâsı; karısına dönmesi, nikâhını tekrar geri alması ve
onunla iyi geçinmesi demektir.
Bu hak ancak ric'î talâk vâki olduğu zaman mümkün olur. Al-lahu Tealâ şöyle
buyuruyor: «Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler. Eğer
Allah'a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinden Allah'ın yarattığını
gizlemeleri kendilerine helâl değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse,
kanlarını geri almakta daha çok hak sahibidirler.» (Bakara; 228).
Hadis-i şerifte geçtiği üzere Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem, Ömer
(r.a.)'a «Ona emret, karısına dönsün» buyurmuştur. (Hadisi Buharı ve Müslim
rivayet etmiştir.)
Ric'î talâktan istisna edilen üç hal ise, aşağıda açıklanacağı üzere Kur'an-i
Kerim'îe sabittir. Üçü tamamlayan talâk, karının bâin olarak boşanmasına sebep
olur. Onu kocasına haram kılar. Bu kadının, tahlil nikâhı kasdetmeksizin hakiki
bir nikâhla evlenince-ye kadar, ona dönmesi helâl değildir. Allahu Tealâ şöyle
buyurmuştur: «Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka biriyle evlenmedikçe bir
daha kendisine helâl olmaz.» (Bakara,
230). Yani ikinci talâktan sonra üçüncü kez karısını boşarsa, üçe ulaşan bu
talâktan sonra, kadın başka bir erkekle sahih bir nikâhla evleninceye kadar
birinci kocasına helâl olmaz.
Temastan önce vâki olan talâk da, karıyı bâin talâkla boş kılar. Çünkü bu
durumdaki talâkta iddet beklemek yoktur. Müracaat ise iddet müddetinde geçerli
olur. Iddet bekleme ortadan kalkınca, karısına geri dönme işlemi ortadan kalkmış
olur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur. «Ey inananlar! Mü'min kadınlarla
nikahlanıp onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet
saymaya lüzum yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest
bırakın.» (Ahzab; 49)
Temastan önce ve halvetten sonra vâki olan talâk bâin sayılır. Bu tür talâkta
iddet beklenmesi ihtiyat için olup, karısını dönebileceği anlamına gşlmez.
Kadının kocasından boşanması ve ondan kurtulması için mal vermeyi teklif etmesi
suretiyle mal üzerine vaki olan talâk da bâin sayılır. Çünkü kadın bu malı bir
nevi karşılık olarak vermiştir. Bu karşılık da, evlilik bağının çözülmesi
durumudur. Evlilik bağının çözülmesi ise, bâin talâktan başka bir şekilde mümkün
oimaz. Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur: «Eğer Allah'ın yasalarını ikisi
koruyamayacaklar diye korkarsanız, o zaman kadının fidye vermesinde ikisine de
günah yoktur.» (Bakara; 229)
11.17.1.1. Ric'i Talâkın Hükmü
Ric'i talâk, kişinin hanımından mal bakımından faydalanmasına mâni değildir.
Çünkü ric'î talâk evlilik akdini kaldırmayıp, mülkiyet hakkını gidermez ve
kocasına helâl olmasını da etkilemez. Ric'î talâk her ne kadar ayrılmak için bir
sebep ise de boşanan ka-dın, iddet beklediği müddetçe, üzerine boşanma hükümleri
geçerli olmaz. Ancak koca kansına dönmeden önce iddet biterse o zaman boşanmayla
ilgili hükümler tatbik edilir. İddet bittiği zaman karışma dönmezse bu durumda
kadın talâk-ı bâinle boş olmuş olur. Durum böyle olunca ric'î talâk, hanımdan
maddi olarak faydalanmaya manî değildir. Eşlerden birisi vefat ettiği zaman
iddet devam edip sona ermediği müddetçe diğeri ona varis olur ve kadının
nafakası kocanın üzerine vacip olur. Aynı zamanda koca tarafından vâki olan
talâk,yapılan zihar ve i'Iâ yemini kadın üzerine geçerli olur.
Ric'î talâkla iki sebepten dolayı mehr-i müeccel helâl olmaz.
Bunlar ölüm veya talâktır. Ancak iddetin bitmesiyle sonraya bırakılan mehir
helâl olur.
Rİc'ât, iddet müddetince kocanın hakkıdır. Bu hakkı Sâri' kocaya tanımıştır. O
bakımdan bu hakkı düşürmeye mâlik değildir. Hatta «benim için ric'ât yoktur.»
dese bile bu sözünden vazgeçip hanımına dönmesi hakkı vardır. Çünkü Allahu Teâlâ
şöyle buyurmuştur. «Kocaları bu arada barışmak isterlerse karılarını geri
almakta daha çok hak sahibidirler.» (Bakara; 228)
Hanımına dönmesi kocaya ait bir hak olunca, hanımın rızası ve durumu bilmesi
şart olmadığı gibi veliye de ihtiyaç yoktur. Şu ayet-i kerime'den dolayı hocaya
bu hak verilmiştir:
«Kocaları bu arada barışmak isterlerse karılarını geri almakta daha çok hak
sahibidirler.» (Bakara: 228).
Her ne kadar, daha sonra kocasının kendisine döndüğünü inkâr etme korkusundan
dolayı müstehab olsa bile, ric'âtte şahitlerin bulunması şartı yoktur. Ancak şu
ayet-i kerime'den dolayı şahitlerin bulunması müstehabdır.
«İçinizden de iki âdil şahit getirin.» (Talâk; 2)
Kocanın hanımına dönmesi «sana döndüm» demesi gibi söz ile cima, öpmek yahut
şehvetle dokunmak gibi cimaya çağrışım yapan fiillerle sahih olur.
Şafiî'ye göre müracaat, gücü yeten kimse için ancak açık bir sözle caiz olup
cima, öpmek jahut şehvetle dokunmak gibi fiillerle caiz olmaz. Şafiî bu
görüşüne, «talâkın nikâhı giderdiği» hükmünü delil getirmiştir.
îbn Hazm şöyle demiştir: «Kocanın hanımıyla cima etmesi, ric'ât sözünü
söyleyinceye ve şahit bulundurup, iddet bitmeden önce kadına bildirinceye kadar
ona dönmüş sayılmaz. Şayet şahit bulundurmadan ric'ât ederse hanımına dönmüş
sayılmaz. Çünkü Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur. «Kadınların iddet süreleri
biteceğinde, onları ya uygun şekilde alıkoyun, ya da uygun bir şekilde onlardan
aynim; içinizden de iki âdil şahit getirin.» (Talâk; 2)
Allahu Tealâ bu âyette ric'ât, talâk ve şahit getirme durumlarını ayrı ayn
zikretmiş olup bunları birbirinden ayırmak caiz değildir. Karısını boşayıp iki
âdil şahit getirmeyen veya karısına dönüp yine iki âdil şahit getirmeyen
Allah'ın koyduğu sınıra tecavüz etmiş demektir.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Bir kimse dinimizde
olmayan bir amel yaparsa o reddedilmiştir.»
Ebû Dâvûd, îbn Mâce, Beyhâkî ve Taberanî'nİn îmran bin Hu-sayn'dan rivayet
ettiğine göre; karısını boşayıp sonra dönen, boşar-
ken ve dönerken şahit bulundurmayan kişi hakkında îmran bin Husayn'a sorulunca o
şöyle cevap vermiştir: «Sünnete aykırı olarak kannı boşadm, yine sünnete aykırı
olarak ona döndün. Boşarken ve dönerken şahit bulundur. Bir daha böyle yapma.»
Talâkın nikâhı giderdiği şeklindeki Şafi'î'nin deliline gelince; Şevkânî bu
konuda şöyle demiştir: «önceki âlimlerin kanaatine göre iddet bekleme, kocaya
tanınan muhayyerlik müddetidir. Muhayyerlik ise söz ve fiil ile sahih olur.
«Kanlarını geri almakta kocaları daha çok hak sahibidirler.» (Bakara 228) âyet-i
kerimesinin zahirinden de bu anlaşılmaktadır.»
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in «Ona emret, kansma dönsün», sözü,
müracaatın fiil ile caiz olacağını göstermektedir. Çünkü bu âyet, sözle
müracaatı fiilden ayınp tahsis etmemektedir. Her kim sözle müracaatın tahsis
edildiğini söylerse delil getirmesi gerekir.
11.17.1.2. Ric'î Talâkla Boşanan Kandan Kocantn G&rmeei Caiz Olan Hususlar
Ebû Hanife şöyle demiştir: «Rİc'i talâkla boşanan kadının, kocası için
süslenmesi, güzel kokular sürünmesi, ipek elbiseler giymesi, sürme çekmesinde
bir beis yoktur. Koca, ayağını yere vurmak, öksürmek gibi bir hareketle veya bir
sözle yanma gireceğim" bildirmeden karısının yanına giremez.»
Şafi'î şöyle demiştir: «Ric'î talâkla boşanan kadın iddet müdde-tince kesin
olarak kocasına haramdır.»
İmam Mâlik, «Onunla beraber yalnız kalamaz, izni olmadan yanına giremez. Saçma
bakamaz. Yanında başkası olduğu zaman onunla beraber yemek yemesinde bir beis
yoktur.» demiştir.
Ibn Kasım, İmam Mâlik'in: «Onunla beraber yemek yemesinin mubah olduğu» sözünden
döndüğünü nakletmiştir.
11.17.1.3. Ric'î Talâkla Yapılan Boğama Talâk Saytstnt
NoksanlaştırtT
Ric'î talâk, kocanın hanımı üzerine sahip olduğu talâk sayışım noksanlaştırır.
Birinci talâk hakkını kullandığı zaman, koca için iki talâk kalmış olur. İkinci
talâk hakkını kullanırsa bir talâk kalmış olur. Kansma dönmesi, kullandığı talâk
haklarını geri çevire-mez. Bilâkis, müracaat etmeden iddeti bitinceye kadar
karısını ter-kedecek olsa, daha sonra kadın başka bir kocayla evlendikten sonra
tekrar birinci kocasını alacak olsa, daha Önce vaki olan talâkların geçerli
sayılması kaydıyla kocasına dönmüş sayılır. İkinci koca, birinci koca tarafından
verilen talâkları kaldırmış olamaz. Çünkü Ömer (r.a.)'a karısını iki talâkla
boşayıp, iddeti bittikten sonra başkasıyla evlenen, sonra ondan aynlan bu
kadınla evlenen birinci koca hakkında sorulduğu zaman, Ömer (r.a.) «Bu adamın
daha önce kullandığı talâkları geçerlidir.» şeklinde cevap vermiştir. Bu görüş
Ali, Zeyd ve Muâz, Abdullah bin Amr, Sa'îd bin Müseyyeb ve Hasan Basrî'den
rivayet olunmuştur.
11.17.2. Bâin Talâk
Daha Önce de geçtiği üzere bâin talâk üç talâkın tamamlanmış olması, temastan
önce vâki olması ve mal üzerine yapılması durum-Ianndaki talâktır.
Bidayetü'l-Müctehid kitabında İbn Rüşd, şöyle demiştir: «Ta-lâk-ı bâine gelince;
alimler hul' konusunda 'talâk mıdır, yoksa fesih midir?' şeklinde ihtilâf
etmekle beraber talâk-ı bâinin, zifafın vâki olmaması, talâk sayısının dolmuş
olması ve hul'da kadının karşılık vermesi gibi durumlarda tahakkuk edeceği
hususunda ih-tifak halindedirler.
Yine âlimler, ayrı ayrı vâki olduğu takdirde hür bir kadının talâkında beynuneti
gerektiren sayı üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü, Allahu Teâlâ «Talâk ikidir»
buyurmuştur. Alimler, üç talâkın fiille değil de bir kelimeyle lâfızda vâki
olması konusunda ihtilâf etmişlerdir.»
îbn Hazm'm görüşü; üç talâkı tamamlayan boşama ile, temastan Önce vâki olan
boşamanın talâk-ı bâin olduğu, bunun dışındakilerin ise talâk-ı bâin olmadığı
şeklindedir. İbn Hazm şöyle demiştir:
«İslâm dininin esası olan Allah'ın kitabında ve Rasûlüllah'in hadislerinde
kendisinde ric'ât bulunmayan talâk-ı bâinin var olduğunu bulamamaktayız. Ancak
toplu halde veya ayrı ayrı verilen üç talâkla yahut cima yapmadan önce boşanan
kadın bunun dışındadır. Bundan fazlası ise yoktur. Mısır'daki ahval-i şahsiyye
kanunu, kocanın ayıplı olması veya kayb olması yahut kocanın hapsolması veya
kadına zarar vermesi halindeki boşamayı talâk-ı bâin saymaktadır.
11.17.2.1. Talâk-ı Bâin'in Kısımları
Talâk-ı bâin; üçten az olarak vâki olduğu zaman beynuneti suğ-ra, üçü
tamamlandığı takdirde ise beynuneti kübrâ ismini alır.
a — Beynunet-İ Suğra İle Vâki Olan Talâkın Hükmü
Beynunet-i suğra iîe vâki olan talâk, koca tarafından vâki olmakla evlilik
bağını giderir. Evlilik bağı ortadan kalkınca, boşanan kadın, kocasına nisbetle
yabancı bir kadın olmuş olur ki, kocasının ondan faydalanması helâl değildir.
îddet bitmeden önce veya sonra eşlerden birinin Ölmesi halinde diğeri ona varis
olamaz. Ta-lâk-ı bâinle boşanma ve ölüm durumlarında, verilmesi gereken meh-rin
kalan kısmının alınması helâl olur.
Kocanın Beynûnet-i suğra ile boşamış olduğu karısına, başka kocayla evlenmeden
yeni bir akd ve mehirle dönmesi hakkı vardır. Karısına tekrar döndüğü zaman daha
Önce kullanmış olduğu talâk hâlâ aynen geçerli olur. Meselâ daha önce bir
talâkla karısını bo-şamışsa tekrar onu aldıktan sonra iki talâk hakkı daha
kalmış olur. Şayet daha önce iki talâkla boşanmışsa, ancak bir talâk hakkı
kalmış olur.
b — Beynunet-i Kübrâ ile Vâki Olan Talâkın Hükmü
Beynunet-i suğra ile vâki olan taîâk beynunet-i suğra gibi evlilik ilişkisini
giderir ve beynûnet-i suğra'nın hükümlerini alır. Ancak beynünet-i kübrâ'da
kadın başka bir kocayla sahih bir nikâhla nikahlanıp, tahlil nikâhı
kasdetmeksizin ikinci koca onunla yatmadığı müddetçe birinci kocanın bu kadına
dönmesi helâl olmaz.
Çünkü Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur. «Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka
biriyle evlenmedikçe bir daha kendisine helâl olmaz.» (Bakara, 230). Yani
karısını üçüncü kez boşarsa kadın başka birisiyle evlenmeden birinci kocasına
helâl olmaz. Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Rifâe'nin karısına;
«Hayır, birbirinizin balçığından tatmadığınız müddetçe olmaz.» demiştir.
11.17.2.2. Daha Önceki Talâkların Kalkması Meselesi
Beynûnet-i kübrâ ile boşanan kadın, başka bir kocayla evlendikten sonra tekrar
boşansa ve iddeti bittikten sonra birinci kocayla evlenecek olsa, birinci
kocanın, karışma yeni bir akidle sahip olup üç talâk hakkı bulunduğu hususu
âlimler arasında ittifak konusudur. Çünkü ikinci koca, birinciye ait olan
helâlliği kaldırmış sayılır. Birinci koca ona yeni bir akidle tekrar döndüğü
zaman, bu akid yeni bir helâllik kurmuş olur.
Beynûnet-E suğra ile boşanan kadın, iddeti bittikten sonra başka birisiyle
evlenip sonra boşanarak birinci kocaya döndüğünde Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre
durum beynunet-i kübrâ gibi olur,yeni bir helâllıkla birinci koca karısına
dönmüş ve üç talâk hakkı saklı olarak ona sahip olmuş olur.
îmam Muhammed ise şöyle demiştir: «Birinci koca daha önce kullanmış olduğu
talâklar sayılarak karısına dönmüş olur. Bu ki-şi, karısını ric'î talâkla
boşamış, yahut beynûnet-i suğra ile boşa-dıktan sonra yeni bir akidle karısına
varan kimse gibi olmuş olur.»
İşte bu meseleye fıkıhta «hedm» meselesi denir. Yani ikinci koca, üç talâkta
olduğu gibi, üçten az vâki olan talâkta daha öncekileri kaldırır mı, kaldırmaz
mı? meselesi demektir.
11.18. ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ HASTANIN KARISINI BOŞAMASI
Kur'ân'da ve açık sünnette ölüm döşeğindeki hastanın karısını boşaması hakkında
bir hüküm sabit olmamıştır. Ancak sahabeden sabit olduğuna göre Abdurrahman bin
Avf ölüm döşeğindeki hastalığında karısını boşadı. Bunun üzerine Osman (r.a.)
kadının ölen kocasının mirasından alması yönünde hüküm vererek «Abdurrahman bin
Avf karısını boşamakla, onu miras hakkından mahrum bıraktı, şeklinde onu itham
etmek için değil, sünnetin bu şekilde olduğunu belirtmek için böyle hüküm
verdim.» demiştir.
Bunun için Abdurrahman bin Avf'ın kendi nefsine şöyle dediği varid olmuştur.
«Ben karımı ona zarar vermek için veya miras hakkından kaçınmak için boşamadım.»
Yani karısının kendisinden alacağı mirasım inkâr etmiş değildir.
Osman b. Affân'ın durumu da bunun gibidir. Osman (r.a.) evinde abluka
altındayken «Uyeyne b. Hısn el-Fizarî'nin kızı Ümmü'1-Be-nin adındaki karısını
boşamıştı. Osman (r.a.) Öldürülünce karısı, Ali (r.a.)'a geldi ve durumu haber
verdi. Bunun üzerine Ali, kadının Osman'dan düşen mirasını alması yönünde hüküm
vererek şöyle dedi: «Daha önce onu bırakmıştı. Ne zaman öleceğini anladı o zaman
karısını boşadı.»
İşte bundan dolayı ölüm döşeğindeki hastanın karısını boşaması konusunda
fakihler ihtilâf etmiştir.
Hanefîler şöyle demiştir: «Hasta karısını talâk-ı bâinle boşar ve bu hastalıktan
ölürse, karısı kendisine varis olur. Şayet iddet bittikten sonra ölürse
karısının miras hakkı yoktur. Yine bir kimse bir adamla savaşırsa veya kısas
yahut recm cezasında öldürülmek üzere öne çıkartılırsa bu şekilde Ölmesi veya
öldürülmesi durumunda aynıdır. Eğer kendi emriyle karısını üç talâkla boşarsa
veya karısına «sen kendin boşanmayı seç» der de kadın da kendisi için boşanma
yolunu seçer veya kocasından para karşılığında boşanırsa bu durumda kadın iddet
beklerken adam ölürse kadın kocasına varis olamaz. Bu iki durum arasındaki fark
şudur. Birinci durumda talâk bir kişiden vâki olmuştur ki bu kişi karısını miras
hakkından mahrum etmek için boşadığı hissini vermektedir. O bakımdan
düşüncesinin tersi ile muamele görür ve engel olmasını istediği hakkı vermesi
gerekir. Bunun için bu talâka miras hakkından kaçmak anlamına gelen «Talâk-ı
fâr» denir.
«İkinci durumdaki talâkta ise mirastan kaçınma düşünülemez. Çünkü bu talâk ile
kadın boşanmayı emretmiş ve kendisine uygun görerek razı gelmiştir. Mahsur kalan
yahut savaş meydanında bulunan kimsenin talâk-ı bâinle karısını boşaması durumu
da bunun gibidir.»
Ahmed ve İbn Ebî Leylâ şöyle demişlerdir: «Kadının, iddeti bittikten sonra,
başkasıyla evlenmediği müddetçe miras hakkı vardır.»
Mâlik ve Leys ise «îster iddet beklesin, ister beklemesin kadının miras hakkı
vardır.» demişlerdir. Şafi'î «Varis olamaz» demiştir.
Bidayetü'l-Müctehid kitabında yazarı şöyle demiştir: «İhtilâfın sebebi,
âlimlerin, sedd-i zerâî ile amel etmenin vacip olması konusundaki
ihtilâflarından kaynaklanmaktadır. Bu şöyle olur: Hasta kişi hastalığı anında
karısını boşadığı zaman onu mirastan mahrum etmekle itham olunur. Bu durumda
şeddi zerâî'i dikkate alanlar kadına mirasın verilmesi gerektiğini söylemişler,
sedd-i zerâi'i dikkate almayıp talâkın vücubunu dikkate alanlar ise kadına
mirası gerekli görmemişlerdir. Bu taife şöyle demektedir. «Eğer talâk vâki
olmuşsa, talâkın tüm hükümlerinin geçerli olması gerekir. Şayet talâk vâki
olmamışsa o zaman evlilik tüm hükümleriyle devam etmektedir.»
«Onların bu münakaşalarına iki cevaptan birisi gerekir. Çünkü «Şer'î Şerifteki,
bir kısmı talâk hükmünü, bir kısmı ise evlilik hükmünü içeren bir talâk çeşidi
vardır,» demek zordur. Bundan daha zoru, miras bakımından talâkın sahih olması
veya olmaması arasında fark olduğunu söylemektir.
«Fakat bunu söyleyenler, bu görüşün Osman ve Ömer'in fetvası olduğuna
sevinmişler, hatta Malikîler bu görüşün sahabe icmâı olduğunu zannetmişlerdir.
Onların bu sözlerinin bir anlamı yoktur. Şüphesiz bu konuda İbn Zübeyr'den hilaf
vâki olduğu meşhurdur.
«İddet müddetinde kocasına vâris olur, diyenin görüşüne gelince; onlara göre
iddet, evlilik hükümlerinin bir bölümündendir. Bu
kimse sanki iddeti, ric'î talâkla beklenen iddet'e benzetmektedir ki bu görüş
Ömer ve Aişe (r.a.)'dan rivayet olunmuştur.
«Kadın evlenmediği müddetçe miras alabileceğini şart koşan, aBir kadının iki
kocaya varis olamayacağı» üzerine müslümanlann icmâ:mı dikkate almıştır.»
Âlimler, kadının kendisinin talâkı istemesi veya kocanın kadına talâkı bırakıp
kendini boşaması hakkında ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanife; «Bu durumda kadın
asla vâris olamaz» demiştir.
Evzâî, temlik ve talâk arasmı ayırmış «Temlikte kadının miras hakkı yok, talâkta
vardır,» demiştir.
Mâlik bu durumların hepsini eşit görerek; «Kadın Ölürse, erkek ona varis olamaz,
erkek ölürse kadın ona varis olur» demiştir ki, bu görüş gerçekten asıl
delillere muhaliftir.
İbn Hazm şöyle demiştir: «Hastanın talâkı, sağlam kişinin boşaması gibidir.
Hasta ister ölsün ister ölmesin arada bir fark yoktur. Eğer hasta üç talâkı
birden kullanırsa yahut hastalığında üçüncü talâkı kullanırsa veya cimadan önce
vâki olup adam ölür, yahut iddet bitmeden önce veya sonra kadın ölürse veya
talâk-ı ric'î vâki olup adam ölmeden önce kadına dönmezse yahut iddet tamam
olduktan sonra kadın ölürse bu durumların hiçbirisinde erkek kadına kadın da
erkeğe varis olamaz. Sağlam kişinin hasta karısını, hasta kişinin sağlam
karısını boşaması bunun gibi olup arada bir fark yoktur. Yine Öldürülmek için
tevkif edilenle doğum sancısı içinde bulunanın talâkı da bunun gibidir, tşte
insanların ihtilâf ettikleri nokta burasıdır.»
11.19. TALÂKTA KADINI MUHAYYER KILMA VE BAŞKASINI "VEKİL TUTMA
Talâk, kocanın haklarından bir haktır. Bizzat kendisi karısını boşayabileceği
gibi boşama işlemini kadının kendisine bırakma ve boşama konusunda başkasını
vekil etmesi hakkı vardır.
Karıyı muhayyer kılma ve vekil tutma durumlarının tümü kocanın hakkını
düşürmeyip, o hakkı istediği zaman kullanmasına da engel değildir.
Zahiriler bu görüşe muhalefet ederek şöyle demişlerdir: «Kocanın talâk konusunda
işi karısına bırakması veya başkasını vekil etmesi caiz değildir.»
îbn Hazm şöyle demiştir: «Bir kimse karısını kendisini boşamaya yetkili kılarsa,
bunu uygulaması lâzım gelmeyip kadın, ister kendi nefsini boşasın ister
boşamasın, boşamış sayılmaz. Çünkü Allahu Teâlâ boşamayı erkekler için bir hak
kılıp kadınlar için kıl-mamıştır.
Kadını muhayyer bırakmakla ilgili kipler :
1. «Kendin için uygun olara seç.»
2. «Emrin elindedir.»
3. «Dilersen kendini boşa.»
Fakihler bu kipler konusunda ihtilâf ederek değişik görüşler belirtmişlerdir. Bu
görüşleri kısaca aşağıda özetliyoruz:
11.19.1. «Kendin İçin Uygun Olanı Seç»
Fakihler bu kiple talâkın vâki olacağı görüşündedirler. Çünkü Şer'î Şerif bu
kipi, talâk kiplerinden saymıştır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
«Ey Nebî; eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız,
gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, Rasûlü'nü,
Ahiret yurdunu istiyorsanız biliniz ki, Allah içinizden iyi davrananlara büyük
ecir hazırlamıştır.» (Ah-zab; 29)
Bu âyet nazil olunca Âişe (r.a.)'nın yanına girdi ve ona şöyle dedi: «Ben,
Rasûlü'nün lisanı üzerine Allah'tan sana bir emir hatırlatmaktayım. Acele etme,
git annen-babanla görüş.» Âişe (r.a.); «Ne hususta onlarla görüşeyim?» dedi.
Bunun üzerine Rasûlüllah sal-lallahu aleyhi ve sellem bu âyeti okudu. Âişe
(r.a.) «Senin hakkında mı anne-babamdan izin isteyeceğim? Ben Allah'ı, Rasûlü'nü
ve Ahiret yurdunu seçtim,» dedi. Âişe (r.a.) devamla «Söylediğin bu sözü
hanımlarından diğerlerine bildirmemeni istiyorum.» dedi. Rasûlüllah; «Benden
böyle bir istekte bulunma. Durumu onlara haber vereceğim.» buyurdular. Sonra
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem'in diğer hanımları da Âişe'nin yaptığı
gibi yaptılar. Allah'ı, Rasûlü'nü ve Ahiret yurdunu seçtiler.
Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî'nin Aişe'den rivayet ettikleri
hadiste Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem biz
hanımlarını muhayyer bıraktı. Biz de Allah'ı ve Rasûlü'nü seçtik. Rasûlüllah
bunu talâk saymadı.» Müslim'in lâfzında ise şöyle geçmektedir: «Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem hanımlarım muhayyer bıraktı. Onun bu muhayyerliği
talâk sayılmadı.»
Bu rivayette; «Şayet Rasûlüllah'in hanımları kendi nefislerini seçmiş olsalardı,
talâk sayılmış olacağına ve bu lâfzın talâkta kullanılacağına delâlet vardır.»
Bu konuda fakihlerden hiçbirisi ihtilâf etmemiştir.
Kadın kendi nefsini seçtiği zaman bunun talâk sayılacağı konusu ihtilaflı bir
konu iken bazıları bunun talâk-ı ric'î olduğunu söylemişler ki, bu görüş Ömer,
tbn Mes'ûd ve İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet olunmuştur. Ömer bin Abdülaziz, îbn
Ebî Leylâ, Süfyan, Şafi'î, Ahmed ve îshak'm görüşü de budur.
Bazıları ise; «şayet kadın kendi nefsini seçerse bu talâk-ı bâin olur.»
demişler. Bu görüş Ali b. Ebî Talip'ten rivayet olunmuştur. Hanefîler de aynı
şeyi söylemişlerdir.
Mâlik b. Enes ise şöyle demiştir: «Eğer nefsini seçerse bu üç talâk sayılır.
Şayet kocasını seçerse bir talâk sayılır. HaneEîler bu yolla talâkın vâki olması
için kocanın ve karının kelâmında nefis sözcüğünün geçmesini şart koşmuşlardır.
Meselâ koca, karısına «seç» der, kadın da «seçtim» derse bu batıl bir söz olup,
bundan bir şey lâzım gelmez.
11.19.2. «Emrin Elindedir.»
Kişi karısına «emrin elindedir» (Yani boşanmak konusunda karar sana aittir.)
der, kadın da kendini boşarsa, Ömer ve Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'ya göre bu bir
talâk sayılır. Süfyân, Şafi'î ve Ah-med'in görüşleri de bu yöndedir.
Hanefiler şöyle demişlerdir: «Bu ifade ile bir defa talâk-ı bâin vâki olur.
Çünkü talâk işini kanya bırakmak kadın Üzerindeki sultasının gitmesini
gerektirir. Kadın kendi isteğiyle bunu kabul edince, ric'at imkânı olmakla
beraber talâk vacib olur.
11.19X1. Kadının Niyeti mi Muteberdir, Erkeğin Niyeti mi?
Şafi'î erkeğin niyetinin muteber olduğu görüşüne varmıştır. Eğer bire niyet
ederse, bir talâk, üçe niyet ederse, üç talâk sayılır. Erkeğin, verdiği talâkı
bizzat inkâr etmesi ve sayı bakımından şu kadar talâkla boşamıştım, demesi hakkı
olduğu gibi muhayyerlik veya temlik konusunda da aynı hakka sahiptir.
Diğerleri ise, «eğer kadın birden çok talâka niyet ederse niyet ettiği şey vâki
olur» demişlerdir. Çünkü kadın, erkek gibi sarih olarak üç talâka malik olmuş
olur.
Eğer kadın kendi nefsini üç talâkla boşar, koca da «ben ancak bunlardan bir
tanesini kabul ediyorum,» derse, kadın bunun sözüne iltifat etmez. Hüküm kadının
verdiği hükümdür. Osman, îbn Ömer ve İbn Abbas'ın görüşü budur. Ömer ve tbn
Mes'ud; Abdullah bin Mes'ud'un kıssasında geçtiği gibi «Bir talâk vâki olur,»
demişlerdir.
11.19.2.2. Kadının Muhayyer Kıltnması O Anda mı Yoksa SürekÜ Olarak mı
Geçerlidir?
îbn Kudâme Muğnî kitabında şöyle demiştir: «Talâk işi kadına bırakıldığı zaman,
bu hak o andaki oturumla bağlı
olmayıp, sürekli olarak geçerlidir.
«Bu görüş Ali'den rivayet olunmuştur. Ebû Sevr, îbn Münzir ve Hakem de aynı şeyi
söylemişlerdir.
«Mâlik, Şâfi'î ve «rey taraftarları» şöyle demişlerdir: «Muhayyerlik sadece o
meclise aittir. Meclisten ayrıldıktan sonra kadının boşama hakkı kalmaz. Çünkü
kocanın «kendin seç» demekle talâk konusunda karısını muhayyer kılması o meclise
ait olmuş olur.
«Birinci görüş tercih olunmuştur. Çünkü Ali, talâk konusunda karısını muhayyer
bırakan adama «seni vekil birakmcaya kadar o hak onundur» demiştir.»
îbn Kudâme devamla demiştir ki: «Sahabeden bu görüşe muhalif olanını bilmiyoruz.
Durum böyle olunca bu konuda icma ha-sil olmuştur. Çünkü bu, bir nevi talâkta
vekil bırakmadır. O bakımdan yabancı birisini vekil bırakma durumunda olduğu
gibi, muhayyer bırakma sürekli olarak geçerli olur.»
il.19.2X Kocanın Dönmesi
«Eğer koca karısına bıraktığı talâktan vazgeçerse veya 'sana verdiğim
muhayyerliği feshettim' derse bu sözü
batıldır. 'Atâ, Mücahid, §a'bî, Nfeha'î, ve Evzâ'î böyle söylemişlerdir.
«Zührî, Sevrî, Mâlik ve «rey taraftarları», «Kocanın dönmek hakkı yoktur. Çünkü
karısına bu şekilde sahip olmuştur. Dönme hakkına sahip değildir.» demişlerdir.»
îbn Kudâme devamla demiştir ki: «Eğer koca, karısıyla cima ederse talâk hakkına
dönmüş olur. Çünkü bu bir nevi vekil bırakmadır. Vekil bıraktığı konuda tasarruf
etmek vekâleti iptal ettiğini gösterir.
«Eğer kadın kendisine verilen talâk hakkını reddederse, vekâletin fesh olmasıyla
vekillik hükümsüz olduğu gibi adına verilen muhayyerlik de hükümsüz olur.»
11.19.3. «Dilersen Kendini Boşa»
Hanefiler şöyle demişlerdir: «Bir kimse karısına; 'kendini boşa' der, bunu
derken niyet etmezse veya bir talâka niyet ederse bunun
üzerine kadın da 'kendimi boşadım' derse bir ric'î talâk vâki olmuş olur. Eğer
kadın üç talâk ile kendini boşarsa, kocası da üç talâkı isterse, bu talâklar
vâki olur. Şayet koca, karısına 'kendini bo-Şa 'der, kadın da 'kendimi bâin
talâkla başadım' derse, boş olur. Eğer kadın 'nefsimi seçtim' derse, boş olmaz.
Koca karısına 'dilediğin zaman kendini boşa' derse, kadının o mecliste ve daha
sonra kendini boşama hakkı vardır. Eğer koca kendi karısını boşamasını bir adama
söylerse adam sadece o mecliste karısını boşayabilir.
11.19.4. Başkasını Vekil Tutma
Karıyı boşamak konusunda başka birisini vekil tutmak sahihtir. Bunun hükmü, aynı
mecliste ve daha sonra geçerli olmak üzere talâkın kadına bırakılması hükmüdür.
Şafi'î başkası hakkında bu görüşe muvafakat etmiştir. Çünkü kişi başkasına
«karımı boşamakta yetkil:sin», «karımı boşamakta muhayyersin» isterse «karımı
boşa» demiş olsun bu sözler vekil bırakmadır.
Ebû Hanife'nin arkadaşları «Başkasını vekil bırakma, sadece o meclise aittir.
Çünkü bu bir nevi muhayyerlik olup, kocanın ka-nsma «kendin için seç» demesine
benzemektedir» demişlerdir.
Muğnî sahibi şöyle demiştir: «Bize göre bu vekâlet mutlak olup, alışverişteki
vekâlet gibi süreklilik ifade eder. Durum böyle olunca, koca, vekâleti
feshetmediği veya karısıyla cimada bulunmadığı müddetçe vekilin, karısını boşama
hakkı vardır. Aynen talâkın kadına bırakılması gibi vekil bir ve üç talâkla
karısını boşayabilir.
«Kişi talâk konusundaki vekâletini ancak vekâlet vermek caiz olan akıllı kişiye
verebilir.
«Çocuk ve deliye gelince, bunlara talâk emrini vermek sahih değildir. Şayet
bunlar vekil tutulacak olursa bunların talâkları vâki olmaz. Rey sahipleri ise
sahih olur demişlerdir.»
11.19.5. Bu Kiplerin Mutlak ve Mukayyed Oluşu
Bu sigalar bazen, talâk işini kadına bırakmak veya hiçbir şeyle kayıtlamadan
-^nefsin için uygun olanını seç» cümlesine ilâve yapmadan mutlak olarak
getirilir.
Bu durumda kadının, eğer orda ise, talâk işinin kendisine bırakıldığı mecliste
kendini boşayabilme hakkı vardır. Şayet orda değilse talâk iznini öğrendiği
mecliste hakkım kullanabilir. Meclis değiştikten sonra boşama hakkına sahip
olmadığından kendi nefsini boşayamaz. Çünkü ifade mutlak olup, sadece o meclise
yöneliktir. Meclis değişince aynı hakka sahip olamaz.
Bu hüküm, talâkı kadına bırakmanın umumiliğine delâlet eden bir işaret
bulunmadığı haldedir. Meselâ nikâh akdedilirken talâkın kadına bırakılması gibi.
Çünkü bu anda talâkı karısına bırakan kocanın, karısının aynı mecliste kendisini
boşama hakkına sahip olacağını kasdettiği düşünülemez, tşte bu siga, halin
delaletiyle umumilik ifade eder..
Talâkın kadına bırakılması ile ilgili sözler, bazen umumi olurlar. Meselâ
kişinin karısına; «dilediğin zaman nefsine uygun olanını seç» veya «istediğin
zaman emrin elindedir» demesi gibi. Bu durumda kadın, istediği zaman kendini
boşayabilir. Çünkü koca, kendini boşama hakkına umumî olarak sahip olmak
şartıyla karısına malik olmuştur. Öyleyse kadın bu hakkını kullanabilir. Ve
herhangi bir vakitte kendini boşayabilir.
Bu sigalar, talâk hakkını bir sene müddetle kadına vermek gibi bazan muayyen
vakti belirlerler. Bu durumda kadm ancak belirli vakitte kendini boşayabilir.
Belirli vakit geçtikten sonra ise talâkta hakkı yoktur.
11.19.6. Talâk Hakkını Nikâh Akdinden Önce ve Sonra Kadına Vermek
Nikâh akdinden önce veya sonra talâk hakkını kadına vermek caizdir. Ancak
Hanefiler; nikâh akdi zamanında
akde ilk başlayan tarafın kadın olmasını şart koşmuşlardır.
Meselâ kadının erkeğe; «Ne zaman istersem boşanmam üzere, talâk hakkının bana
ait olması şartıyla, nefsimi sana nikahladım» der, erkek te «kabul ettim» derse,
bu kabul ile evlilik tamam olup, kadının boşama hakkı doğar. Ve kadın istediği
zaman kendini boşayabilir. Çünkü kocanın kabulü, önce evliliğe sonra da talâkı
kadına bırakmaya yöneliktir.
Ama erkeğin kadına, «istediğin zaman boşanman üzere ismetin elinde olarak
seninle evleniyorum» demesi ve kadının da kabul ettim demesi gibi talâkı kadına
bırakmaya yakın bir icabla koca nikâh akdine başlarsa, bununla nikâh akdi tamam
olur. Fakat talâk hakkının kadına geçmesi sahih olmaz. Bu durumda kadının kendi
nefsini boşaması hakkı yoktur.
îki durum arasındaki farka gelince, birinci durumda koca, akid tamam olduktan
sonra talâk hakkını kadına vermiştir. Böylece koca evlilik akdinin
tamamlanmasıyla sahip olunan talâk hakkıyla boşamaya mâlik olmuştur.
İkinci durumda ise, kocanın boşamaya mâlik olması, ona sahip olmadan önce
gerçekleşmiştir. Çünkü sadece icab gerçekleşip, kabul gerçekleşmediği için
evlilik akdi tamamlanmadan koca, talâka mâlik olmuştur.
11:20. HAKİMİN BOŞAMA KARARI VERDİĞİ DURUMLAR
Hâkimin boşama karan verdiği durumlar, Mısır'da 1920 ve 1929 senesinde çıkan
kanunla belirlenmiştir. Bu durumlar hakkında açık ve sarih bir nas bulunmadığı
cihetle çıkartılan kanun, fakih-lerin içtihadından istifade edilerek hazırlanmış
ve bu kanunla insanlardan zorluğu kaldırmak müsamaha dini olan islâm'ın ruhuna
uygun düşen yoldan yürüyerek kolaylık gözetilmiştir.
1920 senesi 25 nolu kanunla, nafaka verilmemesi ve eşlerde ayıbın bulunması
hallerinde boşanma hükmü getirilmiştir.
1929 senesi 25 nolu kanunda ise eşlerin zarar görmesi, özürsüz olarak kocanın
kaybolması ve kocanın hapsolması durumlarında hâkimin boşama karan vermesini
hükme bağlamıştır.
Ayıbdan dolayı hâkimin boşama karan vermesi dışında bu kanunun kendine özel
maddelerini sıralayarak ilgili hükümleri aşağıda açıklıyoruz: (Ayıb'dan dolayı
boşama hakkında ise daha önce açıklama geçmiştir.)
11.20.1. Nafakanın Ödenmemesi Durumunda Talâk
Mâlik, Şâfi'i ve Ahmed, kadının isteği üzerine kocasının açık malı bulunmaması
halinde nafaka ödemediği takdirde, hâkimin hükmüyle ayrılmanın caiz olduğu
kanaatine varmışlar ve bu görüşlerine aşağıdaki delillerle delil getirmişlerdir.
1. Koca, karısını ya iyilikle tutacak veya onu serbest bırakıp iyilikle
boşayacaktır. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Boşama iki defadır. (Bundan
sonrası) Ya İyilikle tutma ya da iyilik yaparak boşamadır.» (Bakara;
229) Şüphe yok ki, nafaka verilmemesi, iyilikle tutmaya zıttır.
2. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Haklarına tecavüz etmek için onlara zararlı
olacak şekilde tutmayın.» (Bakara; 231).
Rasûlüllah sallallahu aleyhi vesellem de, «İslâm'da zarar vermek ve zararla
mukabele etmek yoktur.» buyurmuşlardır.
Kadına infakı terketmekten daha büyük hangi zarar olabilir? Bu zararı gidermek,
hakime düşen bir görevdir.
3. Hakimin, kocadaki ayıpdan dolayı eşlerin arasını ayırması kabul edildiğine
göre, kocanın infak etmemesi, kadına en şiddetlieza ve kocada ayıbın
bulunmasından daha çok kadına bir zulümdür. Öyleyse infakın bulunmaması
durumunda eşleri ayırmak daha evlâdır.
Hanefiler, sebep ister mücerred olarak infaktan kaçınmak isterse zor duruma
düşmekten ve infaktan aciz kalmaktan dolayı olsun kocanın infak etmemesi
durumunu ayrılma sebebi saymamışlardır. Onların delilleri şunlardır:
1. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre
versin; rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah'ın
kendisine verdiğinden versin, Allah kimseye verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez.
Allah güçlükten sonra kolaylık verir.» (Talâk; 7)
îmam Zührî'ye, ailesine nafaka vermekten aciz kalan adam hakkında, aaralan
ayrılır mı?» diye sorulduğunda «Acele etme, onların aralan ayrılmaz» demiş ve
yukarda geçen ayeti okumuştur.
2. Sahabenin içerisinde zengin ve fakir olanlar vardı. Onların hiçbirisinden,
fakirliği ve zor durumda kalması sebebiyle nafaka ödemeyen kocanın karısıyla
arasını Nebî aleyhisselam'ın ayırdığı bilinmemektedir.
3. Nebî aleyhisselam'ın hanımları, yanında olmayan şeyleri, Nebî
aleyhisselam'dan istemişlerdi. Bunun üzerine Nebî aleyhisse-lam bir ay onlardan
uzaklaştı. Bu uzaklaşma onlara bir nevi ceza vermekti.
Kocanm yanında bulunmayan bir şeyi ondan istemek suç sayıldığına göre, koca
maddi açıdan zor durumda kalınca hakkında ayrılma talebinde bulunmak, kocaya
yapılacak en büyük zulümdür ki, böyle bir şeye iltifat edilemez.
4. Hanefiler dediler ki: «Gücü yetmekle birlikte infaktan kaçınmak zulüm
sayıldığına göre, bu zulmü kaldırmanın yolu, infak için malını satmak veya
ailesine infak edinceye kadar kocayı hapsetmektir. Başka yollar mevcut olduğu
sürece bu zulmü kaldırmak için eşlerin arasını ayırmaya karar verilemez. Durum
böyle olunca, infaktan dolayı hakim eşlerin arasını ayırmaz. Çünkü talâk, hak
sahibi olan koca tarafından vuku bulan Allah'a en sevimsiz gelen helâldir. Böyle
bir ceza tayin edilmemişken hakim nasıl bu yola başvurabilir. Sonra boşanma
yolu, zulmü kaldırmak için tek çıkar yol da değildir.
Buraya kadar bahsettiklerimiz koca infaka kadir olduğu zamandır. Şayet koca
fakir ise, o durumda zulüm vâki olmamış olur. Çünkü Alîahu Teâlâ bir nefsi ancak
verdiği nimetle sorumlu tutar.
Mısır Medenî Kanunu'nun 5. maddesi şöyledir: «Eğer koca yakın bir yerde gözden
ırak ise ve kendisinin de malı varsa, bu malından nafaka verilmesi yönünde hüküm
verilir. Şayet açıkta malı yoksa, hâkim iyi yollarla bu kimseyi mazur sayar ve
ona belli bir müddet tanır. Hanunmın kendine harcayacağı malı göndermezse veya
hanımına infak etmek için gelmezse, müddet bittikten sonra hâkim boşama kararı
verir. Eğer koca, kendisine ulaşmak mümkün olmayan uzak bir yerden ise veya
durumu bilinmiyorsa yahut kaybolmuş olup hanımına infak edeceği bir malı
bulunmadığı sabit olursa hâkim boşama karan verir.»
Bu maddeyle ilgili hükümler, nafakadan aciz kalan mahpus üzerine de geçerli
olur.
Madde 6 : «Kocanın infak etmemesi yüzünden hâkimin boşaması ile ric'i talâk vâki
olur. Durumu düzeldiği ve iddet müddetinde infaka hazır hale geldiği zaman,
kocanın hanımına dönmesi hakkı vardır. Şayet durumu düzelmez ve infaka hazır
hale gelmezse hanımına dönmesi sahih değildir.»
11.20.2. Kadına Verilen Zarardan Dolayı Boşanma
imâm Malik; emsalleri arasında beraber kalmaları mümkün olmayacak şekilde bir
zararla kocasının kendisine zarar verdiğini iddia etmesi durumunda, kadının
hakimden ayrılma talebinde bulunabileceği görüşündedir.
Bu zararlar şöyle olabilir : Meselâ kadını dövmesi, ona sövmesi veya
dayanılmayacak şekilde herhangi bir eziyetle ona eziyet etmesi, yahutta haram
olan bir sözü söylemeye veya bir fiili yapmaya onu zorlaması gibi.
Eğer kadının delil getirmesi veya kocanm itiraf etmesi ile kadının iddiası'
hâkimin yanında sabit olursa ve yapılan eziyet, benzerleri arasında beraber
kalmaya takat getirilemeyecek şekilde ise ve hâkim aralarını düzeltmekten aciz
kalırsa bu durumda onların aralarını bâin talâkla ayınr.
Şayet kadın delil getirmekten aciz kalırsa veya koca kadına za: rar verdiğini
ikrar etmezse kadının iddiası düşmüş olur.
Eğer kadından tekrar şikâyet vâki olup aynlma talebinde bulunursa, mahkemece
iddiasının doğruluğu ispatlanmazsa hâkim, re-şît, âdil ve erkek olmak şartıyla
aile hayatından haberdar olan ve eşlerin arasım düzeltme kudretine sahip iki
hakem tayin eder. Hakemlerin eşlerin ailelerinden seçilmeleri daha güzeldir.
Ancak bulunmazsa başkası da hakem olabilir. Hakemlerin eşler arasındaki
gerginliğin sebeplerini öğrenmeleri ve imkân nisbetinde aralarım bulmaları
gerekir. Şayet aralarım bulmaktan aciz kalınıyor, geçimsizlik her ikisinden veya
sadece koca tarafından meydana geliyorsa, gerçek durum ortaya çıkmamışsa hakim
talâkı bâin'le aralarını ayınr. Şayet geçimsizlik hanım tarafından olursa
eşlerin arası talâkla değil hulû ile ayrılır.
Eğer hakemler bir görüş üzerinde ittifak etmezlerse, hâkim tekrar araştırma ve
inceleme yapmalarını emreder. Yine bir görüş üzerinde birleşemezlerse hâkim
başkalarıyla onlan değiştirir. Hakemlerin üzerinde karar kıldıkları görüşlerini
hakeme arz etmeleri ve hâkimin de bu görüş üzerinde hüküm vermesi gerekir.
Bu meselenin aslı Allahu Teâlâ'nm şu ayet-i kelimesidir: «Kan kocanın arasının
açılmasından endişelenirseniz .erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının
ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar düzeltmek isterlerse Allah onların
aralarım buldurur.» (Nisa; 35)
Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Boşanma iki defadır. (Bundan sonrası) Ya
iyilikle tutma ya da iyilik yaparak boşamadır.» (Bakara; 229)
İyilikle tutma geçmiş, artık iyilikle boşama tayin edilmiştir.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «İslâm'da zarar vermek ve zarar ile
mukabele etmek yoktur» buyurmuşlardır.
1929 senesi, 25 nolu kanunun 6. maddesi aynen şöyledir: «Kadın emsalleri dikkate
alınarak, beraber kalmaları mümkün olmayacak şekilde kocasından zarar gördüğünü
iddia ederse, hakimden ayrılma talebinde bulunabilir. Kadının zarar gördüğü
sabit olur ve hakim aralarım düzeltmekten aciz kalırsa talâk-i bâinle onlan
boşar.»
Şayet hakim aynlma isteğini reddeder de sonra tekrar şikâyet gelirse ve herhangi
bir zarar da mevcut değilse hakim, 7-8-9-10 ve 11. maddelerde açıklanan şekilde
hüküm verir.
Madde 7 : «Tayin edilen iki hakemin erkek, adaletli mümkünse tarafların
ailesinden olmaları şart koşulur. Eğer mümkün değilse, eşlerin durumunu bilen ve
aralarını bulmaya yetenekli yabancılardan da hakem seçilebilir.»
Madde 8 : «Hakemlerin eşler arasındaki geçimsizliğin sebeplerini öğrenmeleri ve
aralarını bulmak için gayret sarfetmeleri gerekir. Şayet belli bir yol üzerinde
birleşirlerse, o yolu kararlaştırırlar.»
Madde 9 : «Hakemler eşlerin arasını bulmaktan aciz kalır, kötülük koca
tarafından veya her ikisinden meydana gelirse yahut durum belli olmazsa bu
durumda hakim talâkı bâinle aralarını ayırır.»
Madde 10 : «Şayet hakemler aralarında anlaşamazlarsa, hakem araştırmayı tekrar
etmelerini onlardan ister. Yine ihtilâf ederlerse, onların yerine başka iki
hakem tayin eder.»
Madde 11 : «Hakemlerin kararlaştırdıkları bilgileri hakime iletmeleri hakimin de
bu bilgiler doğrultusunda hüküm vermesi gerekir.»
11.20.3. Kocanın Kaybolması Sebebiyle Boşama
Kocanın gıyabında boşama, kadından zaran defetmek için Mâlik ve Ahmed'in
görüşüdür.
Kadın, kendisini bırakıp kaybolan kocasından ona infak edecek malı bulunsa bile
aşağıdaki şartlarla aynlma talebinde bulunabilir.
1. Kocanın kaybolmasının, geçerli olmayan bir Özürden dolayı olması.
2. Kocasının kaybolmasıyla kadının zarar görmesi.
3. Kocasının .bulunduğu beldenin dışına çıkmış olması.
4. İçinde kadının zarar gördüğü bir senenin geçmiş olması.
Eğer kocanın kaybolması Öğrenim görmek, ticari girişimde bulunmak, şehrin
dışında görevli olmak, uzak yerde askerlik yapmak gibi geçerli bir Özürden
dolayı ise, bu durumlarda kadının aynlma isteğinde bulunmasına izin verilemez.
İkâmet ettiği beldede kaybolması durumundaki hüküm de aynıdır.
Kadının ayrılma talebinde bulunabilmesi için; içinde zarar gördüğü ve yalnızlık
hissettiği bir senenin geçmesi ve bu sene zarfında kendisinin Allah'ın haram
kıldığı şeylere düşmesinden korkması gerekmektedir.
Bir sene takdiri îmam Mâlik'e göredir. Bu müddetin üç ay olduğu da söylenmiştir.
îmam Ahmed'in görüşüne göre aynlma talebinde bulunmak için geçmesi gereken en az
zaman altı aydır. Çünkü altı ay, bir kadının kocasız olarak sabredebileceği en
son zaman parçasıdır. Nitekim daha önceki bölümde geçtiği gibi Ömer'in soru
sorması neticesinde Hafsa'nm cevabı bu şekilde olmuştur.
11.20.4. Kocanın Hapsolması Sebebiyle Boşama
Mâlik ve Ahmed'e göre kocanın hapsolması sebebiyle boşama bu konuya dâhildir.
Çünkü kocanın hapsolması ondan uzak olduğu için kadına zarar vermektedir.
Kocanın üç sene veya daha çok hüküm giydiği sabit olur ve hüküm kesinleşip infaz
edilince infaz tarihinden itibaren bir müddet veya daha fazla zaman geçerse
kadın, kocasının kendisinden uzak olması sebebiyle zarar gördüğü için hakimden
boşanma talebinde bulunabilir.
Şartlar sabit olunca Mâlik'e göre hakim talâk-ı bâinle eşleri boşar. Ahmed'e
göre ise bu talâk fesh sayılır. îbn Teymiyye şöyle demiştir: «Bunun üzerine
kaybolmuş kişinin kansı hakkındaki icma ile verilen hüküm gibi esir mahpus ve
benzerlerinin kansı hakkında kadının kocasından faydalanma imkânı kalmadığı için
aynı hüküm geçerlidir.»
Mısır Medenî Kanununun 12. maddesi aynen şöyledir: «Koca geçerli bir özür
olmadan bir sene ve daha çok kaybolursa karısına yetecek malı bulunsa bile,
kadının kocasmdan uzak kalmasından dolayı zarar görmesi halinde hakimden talâk-ı
bâinle boşanma talebinde bulunabilir.»
Madde 13 : «Kaybolan kocaya vasıtayla ulaşmak mümkünse hakim uzakta oluşunu bir
mazeret sayarak ona evine dönmesi için belli bir müddet tayin eder. Şayet bu
müddet zarfında karısıyla beraber kalmak için gelmezse veya karısını kaldığı
yere nakil yapmazsa yahut karısını boşamazsa bu durumda hakim karısıyla arasını
ayırır.
«Eğer tayin edilen vakit dolar, yukarıda sayılan hususları yerine getirmez ve
geçerli bir özür de ortaya koyamazsa hakim talâk-ı bâinle aralarını ayırır.
Şayet vasıtayla kaybolan kocaya varmak mümkün değilse hakim herhangi bir Özür
kabul etmeden ve bir vakit te tayin etmeden kadım boşar.»
Madde 14 : «Üç yıl ve daha fazla müddetle hürriyeti kısıtlayıcı bir cezayla
hüküm giymiş ve cezası kesinleşmiş mahpusun karısının, bir sene geçtikten sonra
görmüş olduğu zarardan dolayı, kendisine intak edecek malı bulunsa bile
kocasının hapsolmasından dolayı talâk-ı bâin'le boşanmayı hakimden isteyebilir.»
İslami Okul Okulların En Önemlisi