Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 49 Kadilik - Fikhussunne

Fikih - 49 Kadilik

KAZA

HÜKÜM VERME VE KADILIK

Allah'ın Risaleünin Gayesi, Adalettir

Adalet, İslâm'ın en yüce değerlerinden biridir. Şöyle kî, hak ve adaletin yerine getirilmesi, emniyeti ve sükunu sağlar, ferdlerin birbirleriyle olan ilişkilerini kuvvetlendirir, hakim ile mahkum arasındaki güveni kuvvetlendirir, serveti çoğaltır, bolluğu artırır, vaziyeti korur, ayrılık veya nifaka meydan vermez, hakim ve mahkumu amelde ve neticede kabiliyetlerini iptal etmeden veya zihne engel olma yoluna girmeden gayelerine ulaştırır.
Adalet, ancak, her hakkı hak sahibine vermek, Allah'ın şeriati-nİn hükümlerinin gerekleriyle hüküm vermek ve insanlar arasında eşit taksimde bulunurken hevâya uymaktan kaçınmak ile gerçekleşir.
Allah'ın rasûllerinin gönderiliş gayesi, bu işleri uygulayıp icra etmekten başka birşey değildir. Rasullerin tabilerinin görevleri, nübüvvetin, insanları gölgelemeye devam etmesi için bu yola girmekten başka birşey değildir. «Biz, delillerle rasûller gönderdik ve insanlar arasında adaletle hükmetsinler diye kitap ve mizanı indirdik.» (Hadîd : 24)

18.12. İslâm'da Kazâ(')

Kendisiyle adaletin gerçekleştirilmesi, hakların korunması, kanların, ırzların ve malların muhafaza altına
alınması yollarından en mühimi, İslâm'ın farz kıldığı ve olmazı olmaz Öğretilerinden ve hazinelerinden biri yaptığı «kazaî nizamın» gerçekleştirilmesidir.

(•) Kaza: Lûgatta, birgeyi sözle ve fiille sonuçlandırmaktır. Şer'l mânâda ise kaza; insanlar arasında meydana gelen düşmanlıkları, ihtilafları ve anlaşmazlıkları, Allah'ın koyduğu hükümler doğrultusunda halletmektir

Bu görevi İslâm'da ilk yüklenen kimse Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'dir. Hicretten sonra müslümanlar, yahudiler ve diğer insanlar arasında yaptığı anlaşma şöyledir :
«Bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimseler arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme, yahut tartışma vak'alannın Allah'a ve Rasûlüllah Muhammed'e götürülmesi gerekir.»
Allah, Nebi aleyhisselam'a indirdiği ile hükmetmesini emrederek şöyle buyurmuştur :
«Ey Muhammed! Doğrusu insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitab'ı sana hak olarak indirdik; hakkı gözet, hainlerden taraf olma...» (Nisa : 105-113).
Allah Rasûlü tarafından Ali bin Ebî Talib Yemen kadısı tayin edildiği gibi, Attab bin Useyd de Mekke kadısı tayin edilmişti.
Tirmizî, Nesâî, Ebû Davûd, îbn Mâce ve başkalarının rivayetine göre Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali'yi Yemen'e kadı olarak gönderdiği zaman, Ali (r.a.) : «Ey Allah'ın Rasûlü, ben kaza nedir bilmeyen bir genç olduğum halde beni onlara gönderiyorsun,» dedi. Allah Rasûlü göğsüne vurup, «Allah'ım, ona hidayet ver ve lisanını sabit kıl» buyurdu. Ali (r.a.) şöyle demiştir: «Taneyi yarana andolsun ki, artık iki kişi arasında hüküm verirken şüpheye düşmedim.»
Ali (r.a.)'dan rivayete göre; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Ey Ali, iki hasım karşına gelip oturunca, diğerini dinlemeden ilkinden duyduğuna göre hüküm verme. Çünkü sen ikisini de dinlersen, vereceğin hüküm apaçık ortaya çıkar.» (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizî kaydetmiştir.)

18.1.3. Kaza Neler Hakkındadır?

Kaza, bütün haklarda olur; ister Allah'a (Celle Celalühû) ait haklar olsun, isterse kullara ait haklar olsun.
Îbn Haldun Mukaddime'sinde şöyle der: «En sonunda, Kaza Mansıbı, hasımlar arasındaki ihtilâfları halletme ve davaları karara bağlama işine ek olarak müslümanlann amme hukuku ile ilgili bazı hususları yerine getirme işine de baktı. Bunlar deli, yetim, müflis ve sefih gibi üzerlerine hacir konmuş olan kimselerin mallarına bakmak, müslümanlann vakıflarına, vasiyetlerine, velilerinin bulunmaması halinde dulların evlendirilmesine, yolların ve binaların İslahına, şahitlerin, yedi eminlerin ve naiplerin araştırılmasına, bun-

lara güvenilsin diye cerh ve ta'dil (yani itimada şayan kimseler olup olmadıktan) bakımından haklarında bilgi ve haber toplamaya da nezaret etmek gibi işlerdir. Bütün bunlar kadı'nm vazifesiyle alakalı ve onun velayetine tabı şeyler haline gelmiştir.»

18.1.4. Kazâ'mn Değeri

Kaza, zulümleri defetmek, hasımlaşmalan sona erdirmek için farz-ı kifayedir. İnsanlara kadı tayin etmek ve kabul etmeyenleri ona zorlamak hakimin vazifesidir.
Kişinin, kendisinden başkasının kadılık yapmasmın doğru olmadığı ortaya çıktığında, bu işe girmesi vaciptir. İslâm, insanlar arasında adaletle hüküm vermeyi teşvik etmiş ve onu imrenilecek işlerden saymıştır.
Buhari'nin Abdullah bin Ömer'den rivayetine göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «İki kişi dışında, kimseye hased edilmez: Allah'ın kendisine mal verdiği ve onu hakkı olan yerlere harcayan kimse ile Allah'ın kendisine ilim (hikmet) verdiği ve onunla hüküm verip, insanlara öğreten kimse.»
İslâm, adil kadı'ya cenneti va'detmiştir.

Ebû Hüreyre (r.a.)'dan rivayete göre, Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: ^Müslümanların kadılığını isteyip ona nail olan, sonra da adaleti zulmüne üstün gelen kimseye, cennet vardır. Zulmü adaletine üstün gelen ise cehennemdedir.» (Hadisi Ebû Dâvûd kaydetmiştir.)
Abdullah bin Ebî Evfâ'dan rivayete göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Allah, zulmetmedikçe kadıyla beraberdir. Zulmedince, Allah onu bırakır ve ona şeytan musallat olur.» (Hadisi îbn Mâce ve Tirmizî kaydetmiş, Tirmizî «Hasen» demiştir.)
Kadılık işini kabul etmekten sakındıran hadisler de vardır: Bunlardan bazıları şunlardır:
Sa'id el-Mağburî'nin rivayetine göre Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kadılık görevini yüklenen, bıçak-sız boğazlanmıştır.»
(Hadisi Ebû Dâvûd ve Tirmizî kaydetmiş, Tirmizî «Bir yönden hasen-ğarib'dir» demiştir.)
Yani kadılık görevini yüklenmekle, nefsini kesime ve helake atmış olur.
Bu hadis, hakkı bilmeyen, onunla hüküm vermeye kadir olmayan nefsini zapta muktedir olamayan, ona uymaktan kendini alamayan ve hevasuıa meyletmeye müsait kimselere racidir.

Ebû Zerr (r.a.)'dan rivayete göre, o şöyle demiştir: «Ey Allah'ın Rasûlü beni âmil tayin etseniz?» dedim. Eliyle omuzuma vurarak şöyle buyurdu: «Ey Ebû Zerr, Sen zaifsin. Bu ise emanettir. Kıyamet günü, onu hakkıyla üzerine alan ve yerine getiren kimseler dışında o bir hezimet ve pişmanlıktır.» (Hadisi Müslim kaydetmiş-tir.)
Ebû Musa el-Eş'arî'den rivayete göre, o şöyle demiştir: Nebi aleyhisselam'ın yanma girdim. Yanımda amcamoğullanndan bir kişi vardı. Onlardan biri: «Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'ın seni başına geçirdiği işlerden birine beni emir kıl,» dedi. Diğeri de buna benzer bir şey söyledi. Nebî aleyhisselam şöyle buyurdu: «Vallahi, ben bunlardan hiçbirinin başına onu isteyen ve ona varis olan kimseyi geçirmem.»
Enes (r.a.)'in rivayetine göre Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Kim kadılığa heveslenir ve onu isterse, kendi başına bırakılır. Kim de ona zorlanırsa, Allah onu destekleyen bir melek indirir.» (Hadisi Tirmizi ve Ebû Dâvûd kaydetmiştir.)
En mükemmel bir şekilde hükmetmeye muktedir olamayacaklarından korktuklan için bazı imamlar, kadılığa girmekten imtina etmişlerdir.
Rivayet edilir ki; Hayat bin Şurayh, Mısır Kadısı olması için çağrıldı. Bundan imtina ettiği emîr'e arzolununca, kılıç zoruyla onu getirtti. Hayat bin Şurayh bunu görünce, yanında bir anahtarla çıktı ve «Bu evimin anahtarıdır. Vallahi ben Rabbİmle buluşmayı tercih ederim.» dedi. Emir, onun bu azmini görünce, onu bıraktı.

18.1.5. Hüküm Vermeye Ehil Olan Kimse

Ancak Kitab ve Sünneti bilen, Allah'ın dininde fakih olan, doğru ile yanlışı ayırmaya muktedir ve haksızlık yapmaktan beri olup, nevadan uzak olan kimse insanlar arasında hüküm verebilir.
Fakihler, kadının içtihad derecesine ulaşmış olmasını şart koşmuşlardır. Kadı, ahkâm ayetlerini ve hadislerini bilmeli, selefin ic-ma ve ihtilâf ettiği konularda âlim olmalı, lügati ve kıyası bilmeli, ayrıca mükellef, erkek, adil, duyan, gören ve konuşabilen biri olmalıdır.
Bu şartlar imkân nisbetindedir. Benzerler arasında en üstününün kadı yapılması gerekir. Mukallidin, kâfirin, çocuğun, delinin, fâsıkm ve Ebû Bekre'den nakledilen; Allah Rasûlü'ne farslılarm Kis-ra'nın kızını kraliçe yaptıkları haberi ulaşınca söylediği «İşlerinin
başına kadın geçiren kavim iflah olmaz.» buyruğu gereğince ka-dın'ın kadılığı sahih değildir.
Yine fakihler, bu şartlarla birlikte, kadıyı hâkimin (emîrin) tayin etmesini de şart koşmuşlardır. Bu, kazanın sıhhati için şarttır. Ancak davalı ile davacı, kadı velayeti olmayan birini, aralarında hüküm vermesine razı olarak hakem yaparlarsa o başka. Bu durumu Mâlik ve Ahmed caiz görmüştür. Ebû Hanife ise; buna, onun hükmü şehir kadısının hükmüne muvafık olması şartıyla cevaz vermiştir.
Allah bize hüküm verme konusunda yüce misaller vererek şöyle buyuruyor:
«Ey Davud! Seni şüphesiz, yeryüzünde hükümran kıldık; o halde insanlar arasında adaletle hükmet, hevâya uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azab vardır.» (Sad: 26) Buradaki hitab, Davud aleyhisselam'a yönelik olup, aynı zamanda müslümanlarm işlerinin başına tayin edilen kimselere de yöneliktir. Çünkü Allah, bunu bize ancak hükümde yüce bir misâl beyan etmek için zikretmiştir. Zira Davud aleyhisselam masum bir nebi olmasına rağmen Allah ona: «Hevaya uyma. Yoksa seni Allah yolundan saptırır.» diye hitab ediyor. Masum olduğu halde nebinin hevâya uymasından korkutunca, mesul olmayan, nebî dışında birinin hevâya uymasından korkmak daha evladır.
Ebû Bureyde'nin babası yoluyla rivayetine göre, Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Kadılar üçtür; biri Cennet'te, ikisi Ce-hennem'dedir. Cennet'te oîan; hakkı bilen ve onunla hüküm veren kimsedir. Hakkı biîen ve onunla hüküm vermeyen kimse Cehennem'-dedir. İnsanlar arasında cehaletle hüküm', veren de Cehennem'dedir.» (Hadisi; Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâİ, İbn Mâce ve Hâkim kaydetmiş, Hâkim «Sahih» demiştir.)
İçtihadın sona erdiği asırlardan sonra, kadı, Kitab ve Sünnet'-le birlikte, imamların görüşlerine başvurur ve hak üzerinde birleşen en kuvvetli görüşü tercih eder.
Muhammed bin Yusuf el-Kindî anlatır ki: İbrahim bin Cerrah H. 204 senesinde kadı tayin edildi. Ömer bin Halid der ki: «ibrahim bin Cerrah gibi bir kadıyla arkadaşlık etmedim. Ona katip olarak atandığımda, notlarını ona okudum. Allah'ın kalmasını dilediği kadar onun yanında kaldım ve bana bazı görüşlerini kaydettirdi. Hüküm verdiği zaman, not defterini sicil tutmam için bana verdi. Onun içinde şunları yazılı buldum: «Ebû Hanife şöyle dedi: «(■■•) Bir satırda; İbn Ebî Leylâ şöyle dedi: (...) Başka bir satırda; Ebû
Yusuf şöyle dedi: (...) Malik şöyle dedi: (...)» Sonra onda çizgi gibi bir işaret buldum. Anladım ki bu görüşü tercih etmiş. Ben de onu sicile kaydettim.»
Bazı âlimler, zorluğu ve fikirlerin karışmasını engellemek için kadının hükümde belirli bir mezhebi tutması görüşündedirler.
Dehlevî şöyle demiştir: «Bazı kadılar, işlerin başına getirilince, hükümlerinde kullanacaktan görüşler için, farklı değil muayyen bir mezhep ile hüküm vermeye mecbur edilirler. Onlann, genelin şüphesi bulunmayan ve geçmiş kimselerin söyledikleri şeyler olan görüşler dışında kalan hükümleri de kabul edilmez.

18.1.6. Hüküm Vermeye Ehil Olmayan Kimsenin Hükmü

Âlimler şöyle demiştir: Hüküm vermeye ehil olmayan bir kimsenin, hüküm vermesi helâl değildir. Eğer hüküm verirse günahkâr olur ve hükmü hakka uygun oisun-olmasm uygulanmaz. Çünkü hakka isabeti tesadüfidir. Yoksa şer'i temellerden çıkarılmış değildir. O, hakka uygun olan ve olmayan bütün hükümlerinde âsidir. Hükümlerinin tümü merduddur. Bunlardan hiçbirisinde ma'zur sayıl-

18.1.7. Hüküm Verme Metodu

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, bize, kadı'nın hüküm verirken takip etmesi gereken yolu, Muaz'ı Yemen'e
gönderirken açıklamıştır. Onunla yaptığı konuşma şöyledir:
«— Ne ile hüküm vereceksin?»
«— Allah'ın kitabı ile.»
«— Eğer bulamazsan?»
«— Allah Rasûlü'nün sünneti ile.»
«— Onda da bulamazsan?»
«— Kendi görüşümle.»
(Hadisi Amr bin Şuayb babası yoluyla dedesinden nakletmiş-tir.)
Kadının, hakkı araştırması ve bu sırada fikrini karıştıracak şeylerden uzak durması gerekir. Şiddetli kızgınlık, aşırı açlık, fikrî kararsızlık, endişe verici korku, şiddetli uykusuzluk, çok sıcak ve soğuk, sahih düşünceden ve ince anlayıştan alıkoyan kalb meşguliyeti esnasında hüküm vermekten kaçınmalıdır.
Buharı, Müslim ve diğerlerinde bulunan, Ebû Bekre hadisine göre, o şöyle demiştir: «Allah Rasûlü'nü işittim; şöyle buyuruyor-du: «Hakim, sinirli iken, iki kişi arasında hüküm vermesin.»
Kadı, bu hallerden birinde iken hüküm verir de, hükmü hakka uygun olursa, —cumhura göre— hükmü sahih olur.

18.1.8. Müctehid Ecir Kazanmıştır

Kadı, hakkı bilme ve doğruyu yakalama hususunda gayret sar-fettiği (içtihad ettiği) zaman hakka isabet etmemiş bile olsa sevab kazanmıştır. Amr "bin el-Âs (r.a.)'dan rivayete göre Rasûl aleyhisse-lam şöyle buyurmuştur: «Biriniz içtihad ettiği zaman, doğruyu bulursa, ona iki ecir, hata ederse, bir ecir vardır.» (Hadisi Buharî ve Müslim kaydetmiştir.)
Hattabî şöyle demiştir: «Hata eden, ancak, hakkı talebde çaba sarfettiği için ecir kazanmıştır. Çünkü içtihad ibadettir. Hatası sebebiyle ecir kazanmaz. Aksine ondan sadece günah kalkar.»
Bu, kaynakları ve kıyas yollarını bilen, içtihad aletlerini toplamış müçtehidler hakkında geçerlidir. İçtihada ehil olmayan ise, hükümde hata. edince, ma'zur sayılmaz. Aksine onun büyük günah yüklendiğinden korkulur.
Ummü Seleme (r.a.)'dan rivayete göre, Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Ben ancak beşerim. Siz bana gelip, hasımlaşryor-sunuz. Belki biriniz delilini diğerinden daha iyi anlatır, ben de işittiğim yönde hüküm veririm. Kimin lehine kardeşinin hakkında bir-şey hükmetmişsem onu almasın. Çünkü o, ateşten bir parça koparmış olur.»
Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayete göre, Alİah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Yanlarında çocukları bulunan iki kadın vardı. Kurt gelip, birinin çocuğunu kaçırdı. Biri; «Kurt senin oğlunu kaçırdı,» dedi. Diğeri de; «Hayır senin oğlunu kaçırdı,» dedi. Davud aleyhisselam'a gidip birbirlerinden davacı oldular. Davud aleyhisselam daha yaşlının lehine hüküm verdi. Davud'un oğlu Süleyman aleyhisselam'a gidip durumu ona anlattılar. Süleyman: «Bana bıçak getirin çocuğu aralarında paylaştırayım,» dedi. Küçük kadın; «Allah sana rahmet etsin. Sakın yapma. Çocuk onundur,» dedi. Süleyman aleyhisselam da, küçüğün lehine hüküm verdi.»
Bu, Süleyman aleyhisselam'm derin anlayışmdandır. Gerçek anneyi bulmak için bu yola başvurmuş ve «bana bıçak getirin, onu ikiye böleyim,» demiştir. Gerçek annenin şefkati kabarmış ve çocuğunun ölmesine razı olmayarak, diri olup kendinden uzak olmasını, ölmesine tercih etmiştir. Süleyman aleyhisselam da bu karine ile, çocuğun onun oğlu olduğunda istidlal etmiştir.
Allah Sübhânehû ve Teâlâ Davud ve Süleyman aleyhimüsse-lam'm kıssasını anarak şöyle buyurmuştur:
«Davud ve Süleyman da milletin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken, biz onların hükmüne şahittik. Süleyman'a bu meselenin hükmünü bildirmiştik. Her ikisine hüküm ve ilim verdik. Davud'la beraber teşbih etsinler diye dağlan ve kuş-lan buyruk akma aldık.» (Enbiyâ: 78-79)
Müfessirler şunu nakleder: «Koyun sürüsü, tarlada yayılıp, ekinleri mahvetti. Tarla sahipleri, onlarla hasımlaşıp, bu konuda hüküm vermesi için, meseleyi Davud aleyhisselam'a götürdüler. Davud aleyhisselam koyunların tarla sahiplerinin olacağına hükmetti. Onun yanından çıkıp, Süleyman aleyhisselam'a rastladılar: «O, aranızda nasıl hüküm verdi?» diye sordu. Ona hükmü haber verdiler. Süleyman: «Eğer bana gelseydiniz, iki grup için de en merhametli hükmü verirdim.» dedi. Bu Davud aleyhisselam'a ulaştı. Onu çağırdı ve «Nasıl hüküm verirdin?» diye sordu. Süleyman: «Koyunları, sütlerinden, nesillerinden, yünlerinden ve faydalarından, menfaat-lenmeleri için tarla sahiplerine verirdim. Koyun sahipleri, tarla sahibi için, ekinleri yendiği günkü gibi oluncaya kadar tarlalarında çalışırlardı. Ekinler o hale gelince, tarlayı sahiplerine iade edip, koyunlarını geri alırlardı,» dedi. Davud aleyhisselam: «Hüküm senin verdiğin şekildedir,» dedi ve onunla hükmetti.»

18.1.9. Kadıya Vacip Olaniar

Kadı'mn, beş hususta iki hasım arasında eşit davranması vaciptir:
1. Yanma girmelerinde,
2. Önünde oturmalarında,
3. Onları karşılamada,
4. Onları dinlemede,
5. Haklarında hüküm vermede.
Kadı'mn, kalb dışında tüm fiillerinde aralarında eşit davranması istenir. Eğer kalbi birine meyleder ve onun delilinin diğerinden üstün olmasını arzularsa, bunda bir mahzur yoktur. Çünkü bundan sakınmak mümkün değildir. Hiçbirinin deliline ve şahidlerin şahidliklerine müdahale edip, yardımcı olmaması gerekir. Çünkü bu, diğer hasıma zarar verir. Davacıya davasını atmasını ve yemin istemesini telkin etmez. Davalıya inkârı veya ikrarı telkin etmez. Şahidlere de, şahitlik etmelerini veya etmemelerini telkin etmez. Hasımlardan birine ziyafet vermez. Çünkü bu diğer hasmı incitir.
Hasımlardan ne birinin ne de her ikisinin ziyaretlerine hasımlaştık-lan sürece itibar ve icabet etmez.
Nebî sallallahu aîeyhi ve sellem'in hasımların birine ziyafet vermediği, ancak her ikisine birlikte yemek yedirdiği nakledilmiştir.
Kadı unvanını almadan önce de hediye vermeyi adet edinmiş olanlar dışında hiç kimseden hediye kabul etmez. Çünkü ona hediye vermeyi adet edinmiş kimseler dışında, kadıya verilen hediye rüşvet sayılır.
Büreyde (r.a.)'den rivayete göre, Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Biz kimi âmil (vali - yönetici) yaparsak, onun rızkını veririz. Bundan Öte aldıkları, çalıntıdır.» (Hadisi Ebû Davud kaydetmiştir.)
Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Allah'ın laneti, hüküm konusunda, rüşvet alan ve veren üzerinedir.»
Hattabî şöyle demiştir: «Kasıd ve iradede eşit oldukları zaman rüşvet alan ve verenin her ikisi de cezaya çarptırılır. Rüşvet veren onunla batıla nail olmak ister ve zulme tevessül eder. Hakka ulaşmak için veya kendisinden zulmü gidermek için rüşvet veren ise, bu vaide (azaba) dahil değildir.»
Rivayet olunur ki; İbn Mes'ûd, Habeşistan'da iken esir alındı. Kendisini serbest bırakmaları için iki dinar verdi.
Hasan, Şa'bî, Câbir bin Zeyd ve 'Atâ'nm şöyle dedikleri nakledilmiştir: «Kişinin, zulümden korktuğu zaman, nefsini ve malını kurtarmak için rüşvet vermesinde bir mahzur yoktur. Rüşvet alan ise; normal olarak edası gereken bir hakkı yerine getirmek için bunu alır, rüşvet almadıkça onu yapmazsa veya terketmesi gereken batılı rüşvet almadıkça terketmezse, vaide (azaba) müstehak olur.»
«Fetlıu'l-Allâm» yazan şöyle demiştir: «Kadı'mn aldığı mallar dört kısımdır: Rüşvet, hediye, ücret, rızik.
«îlki rüşvettir: Eğer bu, hakimin haksız yere kendi lehine hüküm vermesi içinse, alana da verene de haramdır. Eğer kişi, hakkı olanı kendi lehine hükmetmesi için hakime rüşvet vermiş ise, verene değil, hakime haramdır. Çünkü o hakkını elde eder ve verdiği rüşveti husumet üzere tayin ettiği vekil ücreti gibi sayar. «Veren haramdadır, çünkü hakimi günaha düşürür» de denmiştir.
«İkincisi ise hediyedir: Eğer kadı olmadan Önce kendisine hediye verenlerden biri vermişse, ona devam etmek istemesi haram değildir. Fakat önce hediye vermeyip de kadı olduktan sonra kendisine hediye vermişse ve bu kişinin onun yanında başka biriyle arasında bir davası da yoksa, caizdir, fakat mekruhtur. Yok, eğer
onun yanında bu kişiyle hasmı arasında bir husumet varsa, bu hakime de hediye edene de haramdır.
«Üçüncüsü ise ücrettir: Eğer hakime beytu'l-mal'den veriliyor ve onunla rızkını karşılıyorsa, (aynca ücretle çalışması) ittifakla haramdır. Çünkü hükümle meşgul olması sebebiyle zaten rızkı sağlanmaktadır. Bunun dışında ücretle çalışmasına gerek yoktur. Eğer beytü'l-mal'den ödenen bir ücreti yoksa, hakimliğin dışında ameli kadar ücret alarak çalışması caizdir. Eğer hakkı olandan fazlasını alırsa, bu haramdır. Çünkü ücret ona yaptığı iş karşılığında verilir. Yoksa hakim olması sebebiyle değil. Eğer hakimlik dışında, bu işi yapanların aldığı ücretten fazlasını alırsa, bunu başka bir şeye mukabil değil, hakim olmasına karşılık almıştır. Hakim olması sebebiyle, halkın mallarından hiç bir şeye, —ittifakla— hak kazanmamıştır. Onun ücreti, o işi yapan işçilerin ücreti gibidir. Benzerlerinin aldığı ücretten fazlası, ona haramdır. Bu sebeple, «Zengin olan kimsenin kadılığa getirilmesi, fakir olanın getirilmesinden daha evlâdır.» denmiştir. Bu, beytü'l-mal'den bir ücret almadığı durumlarda el atması caiz olmayan şeylere, fakirliği sebebiyle el uzatması mümkün olduğundan dolayıdır.

18.1.10. Ömer bin Hattab (r.a.)'ın Kadılara Yazdığı Mektup

Ömer (r.a.), Ebû Musa el-Eş'ari'ye gönderdiği mektupta kadılar için sağlam prensipler koymuştur. Mektup şöyledir :
«Rahman ve Rahim olan Allah'ın adiyle...
«Mü'minlerin emin, Allah'ın kulu Ömer bin Hattab'dan Abdul-ıh bin Kays'a.
«Sana selâm olsun! İmdi : Kadılık muhkem bir fariza ve tabi olunan bir sünnettir. Sana getirilen davaları, iyi anla. Çünkü, uygulanmayan hakkı konuşmanın bir faydası yoktur. Şereflileri, ona meylinden tama'a kapılmasın ve zayıfları da adaletinden ümidi kesmesin diye, tavrında, adaletinde ve meclisinde insanlar arasında eşit davran. Delil getirmek davacıya, yemin de bunu inkâr edene (davalıya) düşer. Helâli haram veya haramı helâl kılmadıkça insanların arasında sulh yapmak caizdir. Dün verdiğin hüküm üzerine, bugün düşünüp taşındıktan sonra doğruya ulaştığında ona dönmene önceki hükmün mani olmasın. Hak önceliklidir. Hakka dönmek, batılda ısrardan daha hayırlıdır. Gerçeği, Kitap ve Sünnette bulamadığında, gönlünü tereddüde düşüren şeylerde kendi anlayışına başvur. Birbirine benzer ve denk olan şeyleri iyi tanı ve bunları benzerlerine kıyas et. Onların Allah'a en yakın ve hakka en benzer olan-
larına karar ver. Bir kimse gatb bir hakka veya ileride getireceği bir delile sahip olduğunu iddia ederse, ona mehil ver. Eğer delilini getirirse, hakkını ona ver. Aksi taktirde, onun aleyhine hüküm vermen helâldir. Çünkü bu hareket tarzı şüpheyi ortadan kaldırır ve gizliliği açar. Müslümanlar (prensip olarak) birbirlerine adil davranırlar. Ancak kendisine had cezası uygulanmış veya yalan şahidlik yaptığı tecrübeyle sabit olmuş ya da velâ ve neseb yakınlığı ile itham olunmuş kimseler müstesnadır. Allah ondan gizlilikleri uzaklaştırıp delil ve yeminler İle onları defeder. Muhakeme sırasında, eziyet vermekten ve sabır azlığından, hasımlara eziyet vermekten ve sözlerini inkâr etmekten sakın. Çünkü hak, hak olan yerde karar kılar ve sabit olursa, bu yüzden büyük ecir ve sevap vermek ve adı ve sam güzelleştirmek İçin Allah bunu vesile kılar. Kimin niyeti sahih olur ve nefsin aleyhine olanı kabul ederse, onunla halk arasında olan şeylere Allah kefaret eder. Kim de insanlara Allah'ın bilmekte olduğu gerçek niyetinden başkasım izhar ederse, Allah'ın şam onun nefsinden beridir. Rızkı hemen vermede ve rahmetinin hazinelerinde Allah'dan başkasının sevabı umulur mu? Vesselam.»

18.1.11. Kadi'mn Şefaati

Kadı'mn, husumeti gidermek veya İslah etmek için hasımlarından birinin alacağının bir kısmından vazgeçmesini isteyerek, güzel şefaatte bulunması caizdir.
Ka'b bin Mâlik (r.a.)'den rivayete göre, o, Allah Rasûlü sallal-lahu aleyhi ve sellem zamanında, mescidde İbn Ebî Hadred'den olan dinar alacağını istedi. Bu sırada sesleri yükseldi. Evinde olan Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bunu işitti. Çıkıp odasının perdesini aralayarak Ka'b bin Mâlik'e; «Ey Kâb!» diye seslendi. Ka'b; «Buyur ey Allah'ın Rasûlü!» dedi, Nebî aleyhisselam eliyle işaret ederek; «Alacağının yansından vazgeç.» buyurdu." Kâ'b; «Öyle yaptım, ey Allah'ın Rasûlü.» dedi. Nebî aleyhisselam, îbn Ebî Hadred'e «Kalk ve borcunu öde.» buyurdu.

18.1.12. Hüküm Zahire Göre İcra Edilir

Kadı'nın hükmü, helâli haram ve haramı helâl kılamaz.
Ümmü Seleme (r.a.)'dan rivayete göre, Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Ben ancak beşerim. Siz bana gelip, muhakeme olunursunuz. Belki biriniz delilini diğerinden daha iyi anlatır da, işittiğime göre hüküm veririm. Kimin lehine, kardeşinin hakkından
bir şeyi hükmedersem, onu almasın. Çünkü ona, Cehennem'den bir parça vermişimdir.» (Hadisi Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve îbn Mâce kaydetmiştir).
Şafi'î, hakimin hükmünün haramı helâlleştirmeyeceğinde icma olduğunu nakle (mistir, Kişi .başkası aleyhine hak iddia eder ve buna şahit getirirse, kadı, davacı lehine hüküm verir. Böylece, delili doğru olunca, bu hakkı almasını ona helâl kılar.
Eğer davacının getirdiği delil yalan ise, —yalan şahid gibi— hakim bunun gereğince onun lehine hüküm verir. Fakat hüküm var olanı değiştirmez. Davacının, davalının hakkını alması, kendisine bir kâr sağlamaz. Çünkü o arkadaşının mülkündedir.
Bu konuda fakihlerden hiçbiri muhalefet etmemiştir. Yalnız Ebû Hanife şöyle demiştir: «Akidler ve fesih konusundaki hüküm hem zahir hem de batın ifade eder,» demiştir. Yine ona göre; «Yalancı şahid, kadı yanında bir kadı'nın boşandığına dair şahidlik eder de, hakim onun boşandığına hüküm verirse, onun hükmüyle karısını boşamış olur. Onun artık başka birine varması caizdir. Ayrıca, o kadın'm, nikâhından boşandığına yalancı şahitlik edenin de onu nikahlaması caizdir. Yine böyle, eğer yalancı şahid, yabancı bir kadının ,karısı bulunmayan yabancı bir adamın karısı olduğuna şahidlik ederse, kadı bu şahidliğin gereği ile hüküm verir. Bu hükmün gereğini yerine getirmek adama helâldir.»
Ebû Hanife'nin kanlar ve mallar hakkındaki hükümler ile, akid ve fesih konusundaki hükümler arasını ayırması, sahih bir görüş değildir. Çünkü bununla onun arasında bir fark yoktur. Zaten bu konuda, arkadaşları da ona muhalefet etmiştir.

18.1.13. Vekili Olmayan Gâib Kimse Aleyhine!;: Hüküm Vermek

Davacının, vekili olmayan gaib kimse aleyhine dava açması caizdir. Hakimin de dava sabit olduğu zaman bu kimse aleyhine hüküm vermesi caizdir. Bunun delilleri şunlardır:
1. Aliah Sübhânchû ve Teâlâ şöyle buyuruyor: «İnsanlar arasında hak ile hükmet.» (Sâd : 26) Delil ile sabit olan haktır ve onunla hüküm vermek gerekir.
2. Hind, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'e «Ebu Süf-yan'm cimri biri olduğunu ve izni olmadan malından alma hakkına sahip bulunup bulunmadığını» sordu. Rasûîüllah sallallahu aleyhi ve sellem ona : «Sana ve çocuklarına yeteni, ma'ruf ile al,» buyurdu.
Bu gâib aleyhine hüküm vermedir.
3. Mâlik'in «Muvatta»da naklettiğine göre Ömer (r.a.) şöyle

demiştir: «Kimin alacağı varsa, erkenden bize gelsin. Biz onun malını satar, alacaklıları arasında taksim ederiz.» Aleyhinde malının satılmasına hükmedilen şahıs, gâibdir.
4. Çünkü gâib olanın yerine hakkı yerine getirmekten aciz olmayan biri varken, aleyhine hüküm vermekten kaçınmak haklan zayi eder.
Mâlik, Şafi'î ve Ahmed bu görüşü benimseyerek şöyle demişlerdir: «Gâib aleyhine olan hak geçip gitmez. O, geldiği zaman, delil getirirse dinlenir ve o, hüküm bozmayı gerektirse bile gereği yapılır. Çünkü hükümde şartlar vardır.»
Şurayh, Ömer bin Abdülaziz, îbn Ebî Leylâ ve Ebû Har.ife şöyle demiştir: «Yerine geçen vekil veya vasi gibi biri hazır bulunmadıkça gaibin aleyhine hüküm verilemez. Çünkü onun yanında davacının iddiasını iptal eden bir delilin bulunması mümkündür. Çünkü Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Ali (r.a.)'a daha önce geçen hadiste şöyle buyurmuştur :
«Ey Ali, karşında iki hasım oturduğu zaman, diğerini dinlemedikçe ilk dinlediğine göre hüküm verme. Çünkü her ikisini de dinlersen, hüküm sana belirir.» (Hadisi Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvûd ve Tirmizî kaydetmiştir.)
Hattabî şöyle demiştir: «Rey ashabı, bazı hususlarda gaib aleyhine hüküm vermiştir. Ölü ve çocuk aleyhine verilen hüküm bunlardandır. Onlar dediler ki: 'Kendisine emanet (vedia) bırakılmış biri ortadan kaybolursa, kansı nafakasını iddia eder ve vediayı bırakan hakime giderse, hakim, kadı'mn lehine ve vedia bırakan aleyhine hüküm verir.' Yine dediler ki: 'Şuf'a sahibi, gâib aleyhine akarını sattığını iddia edip isbat eder de fiatım öderse, onun lehine şuf'a hakkı ile hükmedilir.'»
Bunların tümü, gâib aleyhine hüküm vermedir. 18.1.14. İki Zimmi Arasında Hüküm Vermek
Zimmîler müslümanların kadısına gidip hüküm vermesini isterlerse, bu caizdir. Kadı, onların arasında Allah'ın indirdiği ve müslü-manlar arasında hükmettiği şeyle hüküm eder. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet yahut onlardan yüz çevir. Yüz çevirirsen, sana bir zarar veremezler. Eğer hükmedersen aralarında adaletle hüküm ver. Allah adil olanları sever.» (Maide : 42)

18.1.15. Hak Sahibi, Borcunu Oyalayandan —Hüküm Verilmeksizin— Hakkını Alabilir mi?

Şâfi'îler şöyle demiştir: «Borcunu inkâr eden birinde alacağı olan ve delili bulunmayan bir kimse, eğer kadir ise onun malından hakkı olan şeyin cinsini alır. Cinsinden olanı almaya kadir olduğu halde, cinsi dışında olanı alamaz.»
Yine Şâfi'îler dediler ki:
«Eğer cinsinden olan birşey bulamaz ise, başkasını alması caizdir. Borçlunun, oyaladığı halde (borcunu) ikrar etmesi veya inkâr ettiği halde, aleyhine delilin bulunması sebebiyle, mahkemede borçludan hakkını alması mümkün olursa ya da borçlu, eğer kadıya çı-kılsa ikrarından dönüp yemin verecek biri olsa, alacaklı hakkını kendisi alabilir mi? Yoksa kadıya mı başvurmalı? Bu konuda tartışma vardır. Tercih edilen görüş, almasının caiz olduğudur. Bunun delüi, önceki konuda geçen Ebû Süfyan'm karısı Hind'in iddiasıdır. Çünkü mahkemeye gitmede, güçiük ve zaman kaybı vardır.»
Onlar dediler ki; «Hakkım almak caiz iken, hakkına ancak kapıyı kırmak veya duvarı delmek yoluyla ulaşabilse, bunu yapması caizdir. Telef ettiği şeyi tazmin etmez. Buna, saldırganı ancak malını telef ederek def'edebilen kimsenin, onun malını tazmin etmemesi örnektir.»
Şâfi'îlerin mezhebi, Rasûlüllah aleyhisselam'ın şu sözüne aykırı değildir:
«Sana emanet edene, emanetini Öde. Sana ihanet edene ihanet etme.»
Hattabî şöyle demiştir : «Hain, aimaya hakkı olmadığı şeyi, zulm ve düşmanlıkla alan kimsedir. Hakkını, hasmının malından almaya ve zulmü defetmeye izinli olan kimse ise hain değildir. Hadisin mânâsı: «Hıyaneti gibi hainlik ederek mukabele edip, haine hiyanet etme.» şeklindedir. Bu ise, ihanet etmez. Çünkü kendisinin hakkını alır. îlki ise, başkasının hakkını gasbeder.»

18.1.16. Kadı'nm Yeni Hüküm Vermesi

Kadı, bir meselede ictihadıyle hüküm verir, sonra da, kalbinde
hükmüne aykırı olan başka bir hüküm belirirse, ilk hükmünü bozamaz. Mesele başka bir kadıya götürüldüğünde de durum böyledir. Eğer ikinci kadı aynı görüşte olmaz ise, o hükmü bozamaz.
Bunun aslı, Abdürrezzâk'ın naklettiği şu rivayettir: «Ömer bin Hattab; ölüp de ardında koca, anne, ana-baba bir kızkardeş ve anne bir kızkardeş bırakan kadın hakkında hüküm verdi. Ömer (r.a.) ana-baba bir kızkardeş ile ana bir kizkardeşi üçte bire ortak elti. Bir adam ona: «Sen onlan şu şu yıllarda (üçte bire) ortak etmemiştin.» dedi. Ömer (r.a.); «O, o gün hükmettiğimizdir. Bu ise, bugünkü hükmümüzdür.» dedi.»
îbn Kayyım şöyle demiştir: «Mü'rainlerin emiri, hak olduğu kendisine beliren iki içtihadın her ikisini de alıp hüküm vermiştir.»

18.1.17. İslâm'ın İlk Devİrlerindeki Hükümlerden Örnekler

Ebû Nu'aym «Hüye»sinde şöyle demiştir :
Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) kaybettiği zırhını bir yahudinin yanında buldu ve onu tanıdı. «Bu benim zırhım. Boz devemin üzerinden düşmüştür.» dedi. Yahudi; «Zırh benimdir ve benim elimdedir.» dedi. Daha sonra yahudi; «Aramızda müslümanlann kadısı hüküm versin,» dedi. Şurayh'a gittiler. Şurayh Ali'yi görünce, yerinden kalktı. Ali de oraya oturdu. Sonra şöyle dedi: «Eğer hasmım müslüman-lardan biri olsaydı, mecliste onunla eşit yerde otururdum. Fakat ben Allah Rasûlü'nü; «Mecliste onlarla (ehl-i kitab ile) eşit yerde oturmayın» buyururken işittim.» Şurayh; «Ne oldu ey mü'minlerin emîri?» dedi. Ali; «Zırhım boz renkli devemden düştü. Onu bu yahudi bulmuş,» dedi. Şurayh; «Ne dersin ey yahudi?» diye sordu. Yahudi; «Zırh benim, hem de benim elimde,» dedi. Şurayh; «Vallahi sen doğru söyledin ey mü'minlerin emiri. Zırh senindir. Fakat iki şahit getir,» dedi. Ali (r.a.) Kanber'i ve Hasan bin Ali'yi çağırdı. Zırhın onun olduğuna şahidlik ettiler. Şurayh; «Azadhmn şahidliği kabulümüzdür. Fakat oğlunun senin lehine şahidliğini kabul etmeyiz.» dedi. Ali (r.a.); «Annesi ölesice, Ömer bin Hattab'ın 'Allah Ra-sûlü; «Hasan ve Hüseyin cennetlik gençlerin efendisidir,» buyurdu.' dediğini işitmedin mi?» dedi. Şurayh; «Vallahi evet,» dedi. Aii; «Cennetteki gençlerin efendisinin şahitliğini nasıl kabul etmiyorsun?» dedi. Sonra yahudiye: «Zırhı al,» dedi. Bunun üzerine yahudi şöyle dedi: «Mü'minlerin emiri benimle birlikte müslümanlann kadısına geldi. Kadı benim lehime hüküm verdi. O buna razı oldu. Vallahi sen doğru söyledin ey mü'minlerin emiri. Zırh senindir. Devenden düşmüş, onu ben buldum. Allah'dan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allah Rasûlü olduğuna şahadet ederim.» dedi. Ali (r.a.) zırhı ona hibe etti ve ona dokuz yüz dirhem mükâfat verdi. Bu zat, Sıffîn günü Ali (r.a.) ile beraberken öldürüldü.
 DAVALAR VE DELİLLER

Davanın Tanımı

«Da'vâ,» lügatte, «talep, istek,» demektir. Allah Subhanehû şöyle buyuruyor:
«... Talep etmekte olduğunuz (tedde'ûn) cennet, sizindir.» (Fus-silet: 31)
Şeriatte ise; kişinin başkasının elinde veya zimmetinde olan bir şeyin hakkını kendisine izafe etmesidir.
Müdde'î; hak isteyendir. Taleb etmeyip, susarsa, bırakılır.
Müdde'î aleyh : Hak istenendir. Susarsa (serbest) bırakılmaz.

18.2.2. Davası Sahih Olan Kimseler

Ancak, âkil, baliğ (ergin) ve reşid (olgun) kimselerin da'vâlan sahihtir. Kölenin, delinin, bunağın, çocuğun ve sefihin davâlan kabul edilmez. Müdde'î'de bu şartların bulunması gerektiği gibi da'-vâyı inkâr edende de bunların bulunması gerekir.

18.2.3. Ancak Delil İle Da'vâ Olur

Davalar, ancak kendileriyle hakkın ortaya konduğu ve ispat edildiği deliller ile sabit olur. İbn Abbas'tan rivayete göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Eğer insanlara her dava ettikleri verilseydi, bazıları başkalarının kanlarını ve mallarını iddia ederlerdi. Fakat yemin, dâvâlıya düşer.» (Hadisi Ah-med ve Müslim kaydetmiştir).

18.2.4. Müdde'î (Davacı) Delili Getiren Kimsedir

Davacı, davasının doğruluk ve sıhhatine dair delil getirmekle yükümlü olan kimsedir. Çünkü davalıda, zimmetin berâeti asıldır. Davacının aksini isbat etmesi gerekir.
Beyhakî ve Taberanî'nin sahih isnadla rivayetine göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Delil getirmek davacıya aittir. İddiayı inkâr edene (davalıya) ise yemin düşer.»

18.2.5. Delilin Kesinlik Şartı

Delilin kat'î olması şarttır. Çünkü zannî delil yakîn ifade etmez. «Şüphesiz ki zan, hakdan hiçbir şey ifade etmez.» (Necm : 28)
İbn Abbas (r.a.)'dan rivayete göre, Nebî aleyhisselam bir adama, «Güneşi görüyor musun?» diye sordu. Adam; «Evet,» dedi. Nebî aleyhisselam; «Ya bunun gibi şahid getir veya davadan vazgeç,»
buyurdu.
(Hadisi Hilâl Câmi'inde ve îbn Adiy nakletmiştir. Hadis zaif-tir. Çünkü senedinde Muhammcd bin Süleyman vardır. Nesâî onu zayıf saymış, Beyhakî de şöyle demiştir: «Hadis güvenilir bir yolla gelmemiştir.»)

18.2.6. Davânm İsbat Yollan

Davanın isbat yollan şunlardır :
1. ikrar,
2. Şahid getirme,
3. Yemin,
4. Sabit resmî vesikalar.
Bunlardan her birinin ileride belirteceğimiz hükümleri vardır.
 İTİRAF (İKRAR)

Tanımı

«îkrâr» lügatte; Bir şeyi itiraf edenin; itiraf ederek isbatta bulunmasıdır.
Şeriatte ise; iddia olunan şeyi i'tiraf etmektir. Davalının davayı isbatı için delillerin en kuvvetlisidir. Bu yüzden buna : «Delillerin efendisi» denir ve «kendi aleyhine şehadet» diye isimlendirilir.
18.3.2. Meşruluğu
Âlimler, ikrarın kitab ve sünnetle meşru olduğunda icma etmişlerdir.
Allah Subhanehû şöyle buyuruyor :
«Ey inananlar! Kendi aleyhinize de olsa adaleti tam yerine getirerek Allah için şahidlik edenler olun.» (Nisa : 135)
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştu: «Haydi ey Uneys, şu kadına git ve eğer itiraf ederse onu recmet.» (Hadisi Buharı ve Müslim kaydetmiştir).
Yine O: «Sana gelmeyene sıla et (sen git). Sana kötü davranana en güzel şekilde davran. Kendi aleyhine de olsa hakkı söyle.» buyurmuştur. (Câmi'us-Sağîr: 5004.)
Ebû Zer'den rivayete göre, o şöyle demiştir:
«Dostum Allah Rasûlü bana; 'Benden daha aşağıda olana bakmamı, daha üstte olana bakmamamı, miskinleri sevmemi, onlara yakınlık göstermemi, bana gelmeseler ve uzaklaşsalar da sıia-ı rahim yapmamı, acı da olsa hakkı söylememi, Allah yolunda kınayıcı-nın kınamasından korkmamamı, kimseden hiçbir şey istemememi, cennet hazinesi olan «Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh»ı çok tekrarlamamı' tavsiye etti.»
Allah Rasûlü saüallahu aleyhi ve sellem; kan, had ve mal davalarında ikrar ile hüküm verirdi.

18.3.3. Sıhhatinin Şartlan

İkrarın sıhhati için aşağıdaki şartiar koşulmuştur: Akıllı olmak, erginlik, rıza, tasarrufun cevazı ve ikrarda (itiraf-da) bulunanın şakacı olmaması. Akla veya adete aykın ikrar da yapılamaz.
Delinin, çocuğun, zorlananın, hacr altmdakinin, şakacının ikrarı ile akıl veya âdete aykırı olan ikrar sahih olmaz. Çünkü bu durumlarda onların yalanı malûmdur. Yalan ile hüküm vermek helâl değildir.

18.3.4. İtirafdan Dönmek

İkrar sahih olduğu zaman, itirafçıyı bağlar. İkrarı, kul haklarıyla ilgili ise ikrarından dönemez.
İkrar, Allah'ın haklarıyla ilişkili ise —zina ve içki haddi gibi— bundan dönmek sahihdir.
Delili, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in : «Şüpheler sebebiyle hadleri kaldırın» hadisidir. (Bu hadis «Hadler» bahsinde geçecektir.)
Zahiriler buna muhalefet etmişler ve ister Allah'ın haklan hususunda, isterse kul haklan hususunda olsun ikrar (itiraf)'dan dönmenin sahih olmadığını söylemişlerdir.

18.3.5. İkrar, Eksik Delildir

İkrar; ikrar edenden başkasına geçmeyen sınırlı bir delildir. Eğer başkası aleyhine ikrarda bulunulursa ve ikran delilin aksine ise, caiz değildir. Çünkü delil başkasına da aynen geçen bir hüccettir,
Eğer davalı, başkaları aleyhine borç iddia eder ve bunların bir 222
kısmı ikrar eder, diğerleri ise inkâr ederse, ikrar, ikrar edenden başkasını bağlamaz.
Eğer bu davayı iddia ederse ve bunu delil ile ispat ederse, hepsini bağlar.

18.3.6. İkrar Bölünmez

ikrar, tek bir sözdür; bir kısmı alınıp diğer kısmı bırakılamaz.

18.3.7. Borcu İkrar

Kişi, varislerinden birine borcu olduğunu ikrar ederse ve ölüm hastalığında ise, diğer varisler bunu tasdik etmedikçe sahih olmaz. Çünkü, hastanın, bu ikran ile, hasta olmasına dayanarak diğer varislerini mahram etmeyi amaçlamış olması mümkündür. İkrar sıhhat durumunda olursa, caizdir ve bu durumda iken diğer varisleri mahrum bırakması ihtimali, sırf ihtimal ve vehim olduğundan ikrarın hüccet olmasını engellemez.
Şâfi'îlere göre, sıhhatlinin ikrarı, sıhhat şartının bulunması sebebiyle, bir manün olmadığı durumda sahihtir. Ölüm döşeğindeki hastanın ikran, eğer yabancı lehine bir ikrarsa sahihtir. İkrar ettiği şey ister bir borç olsun, isterse bir mal, durum aynıdır. «Bu üçte bir ile sınırlıdır» da denmiştir.
Eğer, ikrarı bir varis lehine ise, bunlara göre, ikrarın sahih olduğu tercih edilir. Çünkü ikrar eden, bu haliyle, yalancının doğru söylediği ve fasığm tevbe ettiği bir durumdadır. Gerçek olmayanı ikrar etmeyeceği ve mahrum etmeyi amaçlamayacağı bu durumda daha açıktır. Bu konuda, Şâfi'ilerin diğer bir görüşü ise, bunun sahih olmadığıdır. Çünkü bazı varisleri mahrum etmeyi amaçlayabilir.
Yine onlara göre sıhhatli iken borcu ikrar etse, sonra da hastalık halinde başkası için ikrar etse, borç aralarında paylaştinlır, ilk ikrar ettiği kişiye öncelik verilmez.
Ahmed şöyle demiştir: «Hastanın, bir varisi lehine ikrarda bulunması mutlak olarak caiz değildir.» Ahmed, vasiyete mani olması sebebiyle ikrar vermesine güvenilmemesine hükmetmiştir.
Evzâ'î ve âlimlerden bir cemaat, hastanın malından bir kısmım varis lehine ikrar etmesine cevaz vermişlerdir. Çünkü ölmek üzere olanın hakkındaki töhmet, uzak ihtimaldir. Hükümler zahire göre verilir. Muhtemel zan ile ikrar terkedilemez. Çünkü onun işi Allah'a kalmıştır.
ŞAHÎDLİK

Tanımı

Şahadet; «görülenler» mânâsına olan «meşâhid» kelimesinden türemiştir. Çünkü şahid; şahid olduğu ve gördüğü şeyleri bildirir. Bunun mânâsı; «bildiğim şeylere şahidlik ediyorum» veya «şahid oldum» lafzıyla bildirmedir.
«Şahadet»; Allah Teâlâ'mn: «Allah, kendisinden başka ilâh olmadığını bildirdi (şehide).» (Âl-i tmrân : 18.) âyetinde olduğu gibi i'lâm (bildirme) mânâsmdadır da denmiştir.
«Şâhid» ise; şahadeti taşıyan ve yerine getiren kimsedir. Çünkü o, başkasının bulunmadığı şeye şahid olmuştur.

18.4.2. Bilinmeyen Şeye Şahidlik Edilmez

Kişinin, bilmediği halde şahidlik etmesi helâl değildir. Bilgi ise, görme, duyma veya kendisi bulunmaması sebebiyle izi silinmiş şeyde yaygın bilgi ile hasıl olur. Yaygın bilgi, zan veya ilim ürünü olarak şöhret bulan şeydir.
Şâfi'îlere göre, «yaygın bilgi» ile şahidlik, neseb ,doğum, ölüm, azad, velâ, velayet, vakf, azl, nikâh (ve alt konulan), ta'dil, tecrih, vasiyye, rüşd, sefeh ve mülk konularında sahihtir;
Ebû Hanife ise şöyle demiştir: «Şu beş şeyde şahitlik caizdir: Nikâh, cinsi münasebet, neseb, ölüm ve kaza velayeti,»
Ahmed ve Şâfi'ilerden bazıları ise şöyle demiştir: «Yedi konuda sahih olur: Nikâh, neseb, ölüm, azad, yelâ, vakf, mutlak mülk.»

18.4.3. Hükmü

Davaya çağrıldığında ve hakkın zayi olmasından korkulduğunda, bilgiye sahip kimsenin, şahidlik yapması farz-ı ayındır. Hakkın zayi olmasından korkulduğu zaman, şahidliğe çağrılmamış bile olsa, Allah Tcâlâ'nm «Şahadeti gizlemeyin. Kim onu gizlerse şüphesiz onun kalbi günah işlemiştir.» (Bakara : 283.) «Allah için şahid-likte bulunun.» (Talâk : 2.) ayetleri ve «Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et.» (Ona yardım şahadetin edasıdır.) hadisi ile Zeyd bin Hâlid'den rivayet edilen, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in: «Size şâhidlerin en hayırlısını bildireyim mi?.. Kendisinden şahidlik istenmeden önce şahidlik yapan kimsedir.» hadisleri gereğince şahidlik yapması gerekir.
Allah Teâlâ'mn: «Kâtibe ve şahide zarar verme yoktur.» (Bakara : 282) âyeti gereğince şahidlik yapmak; ancak bedenine, ırzına, malına veya ailesine bir zarar dokunmadığında, şahidliği yerine getirmeye kadir olunduğu zaman vacip olur.
Arzulara düşkünlük yaygınlaşıp, hakkın zayi edilmesi önemsenmediği zamanlarda ise, şahidlik yapmak mendubdur. Eğer özürsüz olarak bundan geri kalırsa, günah işlememiştir.
Şahidliğe ta'yin edildiği zaman, bu İşe karşılık ücret alması haramdır. Ancak yürüyerek gelmesi eziyetli ise, bindiği vasıtanın ücreti verilir. Eğer tayin edilmemiş ise, ücret alması caiz olur.

18.4.4. Şahidliğin Kabul Edilmesinin Şartlan

Şahidliğin kabulü için, aşağıdaki şartlar gereklidir :

İ8.4.4.1. Müslüman Olmak

Kâfirin müslüman aleyhine şahidlik etmesi caiz değildir. Ancak Ebû Hanife'ye göre, yolculuk esnasında vasiyete şahidlik edebilir. Çünkü bu durumda iken, Ebû Hanife, Şureyh, îbrahim en-Ne-ha'î ve Evzâ'î; Allah Teâlâ'mn: «Ey inananlar! Ölüm birinize geldiği zaman vasiyet ederken iki adil kimse aranızda şahitlik etsin. Şayet yolculukta olup başınıza da ölüm musibeti gelmişse, sizden olmayan iki kişi şahitlik etsin. Şüpheleniyorsanız; namazdan sonra onları alıkoy arsınız. «Akraba bile olsa yemine hiçbir değeri değişmeyeceğiz. Allahı'n şahidliğini gizlemeyeceğiz. Yoksa şüphesiz günahkârlardan oluruz» diye yemin alırsınız. Eğer bu şâhidlerin günah işlemiş oldukları ortaya çıkarsa, Ölene daha yakın olan hak sahibi diğer iki kişi bunların yerine geçer ve «Bizim şahidliğüniz İkisininkinden de daha doğrudur. Biz aşırı gitmedik, yoksa zulmedenlerden oluruz» diye Allah'a yemin ederler.» (Maide: 106-107) âyeti gereğince kâfirin şahadetine cevaz vermişlerdir.
Yine Hanefîler, kâfirlerin birbirlerine şahidliklerini de caiz görürler. Çünkü Nebi aleyhisselam, iki yahudiyi, yahudilerin ikisinin zina ettiğine dair şahadetleri sebebiyle recmetmiştir.
Şa'bî'den rivayete göre; müslümanlardan bir adamın eceli, De-kûkâ'da iken geldi. Vasiyetine şahid olacak hiçbir müslüman bulamadı. Kitab ehlinden iki adamı, şahid yaptı. Kûfe'ye gelip, Ebû Mû-sâ el-Eş'arî'ye gittiler. Ona durumu bildirip bıraktığı şeyleri ve vasiyetini verdiler. Eş'arî (r.a.) «Bu, Allah Rasûlü aleyhisselam'ın zamanında bulunan kimselerden sonra olmamış bir iştir.» dedi. İkindiden sonra, onları; hainlik etmediklerine, yalan söylemediklerine, değiştirmediklerine, gizlemediklerine, tahrif etmediklerine ve bunun adamın vasiyeti ve geride bıraktığı eşyalar olduğuna dair Allah adına yemin ettirdi. Sonra da yeminlerinin gereğini yaptı.
Hattabî şöyle demiştir: «Hadis, zimmet ehlinin yolculuğa mahsus olarak müslümanın vasiyetine şahid olmasının makbul olduğuna delildir.»
Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: «Kitab ehlinin şahadetini, zaruret olan bu durum dışında kabul etmeyiz.»
Şâfi'î ve Mâlik ise şöyle demiştir: «Kâfir'in müslümana şahid-liği, ne sefer sırasında yapılan vasiyette, ne de başka yerde caiz değildir.»
Bunlara göre, yukardaki ayet mensûhtur.
Zımmînin zımmîye şahid olması; fakihler arasında ihtilaflı bir meseledir.
Şâfi'î ve Mâlik; «Zımmînin ne müslümana ne de kâfire şahid-liğini kabul etmeyiz.» demişlerdir.
Ahmed bin Hanbel de; «Kitab ehlinin birbirlerine şahidlik yapmaları caiz değildir.» demiştir.
Hanefîler ise şöyle demiştir: «Birbirlerine şahitlikleri caizdir. Çünkü kâfirler, tek bir millettir.»
Şa"bî, tbn Ebî Leylâ ve Ishak da şöyle demiştir: «Yahudinin yahudiye şahidliği caizdir. Yahudi'nin hıristiyan ve mecusîye şahid-liği İse caiz değildir. Çünkü bunlar ayrı milletlerdir. Bir millet (din) mensuplarının, diğer milletten olanlara şahidlik yapmaları caiz değildir.»

18.4.4.2. Adalet

Adalet; müslüman olma şartından sonra aranan bir sıfattır. Şa-hidlerin hayırlarının kötülüklerinden üstün bulunması, gerekli bir şarttır. Allah Teâlâ'nm: «İçinizden iki «adil şahid» getirin. Şahidliği Allah için yapın.» (Talâk: 2) ayeti gereğince yalanı itiyad haline getirmemiş olmalıdırlar.
Allah Teâlâ: «Şahidlerden razı olduğunuz bir erkek (şahidlik etsin).» (Bakara: 282) «Ey inananlar! Yoldan çıkmış (fasık)ın biri size bir haber getirdiğinde onun iç yüzünü araştırın.» (Hucurat: 6) buyurmaktadır.
Ebû Davud'un bir rivayetinde de Rasûl aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Hain erkek ve kadınla, zina etmiş erkek ve kadının şahidligini kabul etmeyin.»
Fasıkın, yalancılığı veya kötü ahlâkı şöhret kazanmış kimsenin, ahlâkı bozuk olanın şahidliği kabul edilmez. Bu konular adaletin anlamına dahildir.
Fakihler; «adalet, dinde salih olma ve mürüvvetîi bir vasfa malik bulunma ile kayıtlıdır.» demişlerdir.
«Dinde salâh»; farzlar ile nafileleri yerine getirme, haramlar ile mekruhlardan kaçınma, büyük günahları işlememe ve küçük günahlarda da ısrar etmeme ile tamamlanır. nMürüvvet» ise; kişinin kendisini süsleyen fiilleri yapması ve onu lekeleyen fiil ve sözleri terketmesidir.
Fasik, tevbe ettiği zaman şahidliğî kabul edilir mi?
Fakihler, fasık tevbe ettiği zaman, şahidliğinin kabul edileceğinde ittifak etmişlerdir.
Ancak îmam Ebû Hanîfe şöyle demiştir: «Fışkı, başkası hakkında iftira atması sebebiyle ise, Allah Teâlâ'nm: «İffetli kadınlara zina isnad edip de, sonra dört şahid getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyyen onların şahidligini kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir.» (Nûr: 4) âyeti gereğince şahidlikleri kabul edilmez.»

18.4.4.3-4. Erginlik ve Akıl

Adalet, şahidliğin kabulünde bir şart olduğu gibi, erginlik ve akıl da adalet için şarttır. Çocuğun (kendisi gibi bir çocuk hakkında bile olsa), delinin, bunamiş ihtiyarın şahidliği kabul edilmez. îmam Malik; yaralama konusunda çocuğun şahadetine cevaz vermiştir. Sahabenin ve Medine fukahasının, yaralama konusunda çocuğun şahadeti ile uygulamaları da böyledir.

18.4.4.5. Konuşma

Şahidin konuşabilir olması gerekir. Konuşamayan kişi, dilsiz olduğu zaman şahidliği kabul edilmez. İşaretle derdini anlatsa ve işaretleri anlaşılsa bile, kendi yazısıyla şahid olduklarını yazmadıkça şahidliği kabul edilmez. Bu, Ebû Hanîfe ve Ahmed'in görüşüdür. Şafi'î'den de nakledilen en sahih görüş budur.

18.4.4.6. Hıfz ve Zabt Sahibi Olmak

Hafızası kötü olan ve çok yanıldığı bilinen kimsenin şahidliği, sözü doğru olmayabileceği için kabul edilmez. Karakteri kanşık olan ve aptal kimseler de buna dahildir.

1&.4.4.7. T&ımet Altında Olmamak

Sevgi veya düşmanlık sebebiyle itham edilen kimsenin şahid-liği kabul edilmez. Ömer bin Hattab, Şurayh, Ömer bin Abdülaziz, Utre, Ebû Sevr, İbn Münzir ve iki görüşünden bîrinde Şâfi'î buna muhalefet ederek, şöyle demişlerdir: «Çocuğun babası ve babanın da çocuğu hakkındaki şahidliği, şahadeti makbul kılan adaletleri devam ettiği sürece kabul edilir.» (Bunu Şevkânî ve îbn Rüşd ifade etmişlerdir.)
Düşmanın, düşmanı aleyhine şahidliği, aralarındaki düşmanlık dünyevi ise şüphe sebebiyle kabul edilmez. Düşmanlıkları dinî ise, şüphe mevcut değildir. Çünkü din, yalan şahidliği meneder. Bu durumda şüphe mevcud değildir. Yine oğulun babası lehine şahidliği gibi, «usûlün şahidliği» ve babanın oğlu lehine şahidliği gibi «fü-rû'un şahidliği» kabul edilmez. Fakat onların aleyhlerine olan şa-hidlikleri kabuldür. Annenin oğlu lehine ve .oğulun anne lehine şa-hidlikleri de böyledir. Hizmetçinin, kendisine bakan ev sahibi lehine şahidlikleri de böyledir. Hizmetçinin, kendisine bakan ev sahibi lehine şahidliği, şüphe sebebiyle kabul'edilmez. Delili Âişe (r.a.)' nın naklettiği şu hadistir:
Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Hainin, hainenin, müs-lüman kardeşine kin besleyenin şahidliği kabul edilmez. Oğulun babası lehine ve babanın da oğulu lehine yaptığı şahidlik de kabul edilmez.»
Amr bin Şuayb'm babası yoluyla dedesinden rivayetine göre; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kadın ve erkek hainin, kardeşine kin duyanın şahidliği caiz değildir. Hizmetçinin de ev halkı lehine yaptığı şahidlik caiz değildir.» (Hadisi Ahmed bin Hanbel ve Ebû Dâvûd kaydetmiştir. îbn Hacer, «et-Tel-hîs»inde «senedi kuvvetlidir» demiştir.)
Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur: «Hasmın, hasmı lehine şahidliği kabul edilmez.»
Şâfi'î bu habere itimad etmiştir. (Hafız, «Sahih bir isnadı yoktur. Fakat birbirini destekleyen farklı yollan vardır,» demiştir. Bunu Şevkânî ifade etmiştir.)
Kocanın karısı lehine, karının kocası lehine yaptığı şahitlik de bu konuya dahildir. Çünkü kadın, kendisinde sevgi ağır bastığı için şüphe altındadır. Bir rivayete göre hadiste şöyle buyurulmuştur: «Kadının kocası lehine ve kocanın karısı lehine şahidliği kabul edilmez.» Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve Ebû Hanîfe bu görüşü almıştır. Şâfi'î, Ebu Sevr ve Hasan ise bunu caiz görmüştür.
Bunların dışındaki akrabaların şahidlikleri —meselâ kardeşin kardeşi lehine şahidliği gibi— caizdir. Bazı hadislerde akrabanın akraba lehine yaptığı şahidliğin sahih olmadığı şeklinde rivayetler gelmiştir. Tirmizî: «Bu konuda Zührî'nin hadisinden başkasını bilmiyoruz. Onun isnadı ise bizce sahih değildir,» demiştir.
Dostun dostu lehine şahidliği de böyledir. Malik şöyle demiştir: «Sürekli sohbet arkadaşının arkadaşı ve iyi dostu lehindeki şahidliği kabul edilmez.»

18.4.5. Hali Meçhul Olanın Şahidliği

Zahir olan, hali meçhul olan kimsenin şahidliğinin makbul olmadığıdır. Ömer (r.a.)'ın yanında bir adam şahidlik etti. Ömer (r.a.) ona; «Ben seni tanımıyorum. Benim seni tanımamamın bir zararı yok. Seni tanıyan birini getir.» dedi. Topluluktan bir adam; «Ben onu tanıyorum.» dedi. Ömer (r.a.); «Onu nasıl tanıyorsun?» diye sordu. Adam; «Adalet ve fazilet ile» dedi. Ömer (r.a.); «O, gece gündüz, girdiği ve çıktığı yeri bildiğin yakın komşun mu?» diye sordu. Adam; «Hayır.» dedi. Ömer (r.a.); «Kişinin zayıflığına veya günahtan sakınmasına delalet eden dinar ve dirhem ile onunla muamele yaptın mı?» diye sordu. Adam; «Hayır.» dedi. Ömer (r.a.): «Onunla ahlâkî güzellikleri ortaya çıkaran yolculukta bulundun mu? diye sordu. Adam; «Hayır,» dedi. Ömer (r.a.); «O halde, onu tanımıyorsun?» dedi. Sonra adama: «Seni tanıyan birini getir.» dedi. (İbn Kesir; «Hadisi Bağavî hasen isnad ile kaydetmiştir,» demiştir.)

18.4.6. Bedevinin Şahidliği

Ahmed, arkadaşlarından bir topluluk, Ebû Ubeyde ve bir rivayette Malik; Ebû Hureyre'nin naklettiği aşağıdaki hadis gereğince bedevinin şehirliye şahidliğinin kabul edilmeyeceği görüşündedirler.
Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Bedevinin şehirli aleyhine şahidliği caiz değildir.» (Hadisi Ebû Dâvûd ve tbn Mâce kaydetmiştir, isnadının ricali, Müslim'in «Sahih»inde hüccet kabul ettiği kimselerdir.)
Bedevî, göçebe olarak şehir dışında yaşayan kimsedir. Şehirli ise, bir yerleşim merkezinde meskun olan kimsedir. Bedevinin şahidliği, bir yerde meskun olmaması, cahilliği ve şehirde olanlara az şahid olması sebebiyle kabul edilmez. Onun şahidliği güvenilir değildir.
Sahih olan; o bizden, dinimizin mensuplarından ve adaleti kabul edilir biri ise, şahidliğinin caiz olduğudur. Kur'ân'ın umumu; şehirli ile bedevi arasında ayırım yapmadan adil kimselerin şahid-liklerinin kabulüne delâlet eder. Onun bedevi olması, başka bir şehirden olması gibidir. Şâfİ'î ve fakihlerin cumhurunun görüşü budur.
Geçen hadise gelince; hadis cahile hamledilip, Rasûlüllah sal-Iallahu aleyhi ve sellem'in hilâlin görünmesinde onların şahidliğini kabul etmesi sebebiyle, bütün bedevilere teşmi! edilmez.

18.4.7. Körün Şahidliği

Körün, sesi tanıdığı zaman, duyduğu şeylerdeki şahidliği Malik ve Ahmed bin Hanbel'e göre caizdir. Evlenme, boşanma, alış-ve-riş, icare, neseb, vakıf, mutlak mülk, ikrar (itiraf) ve benzeri hususlardaki şahidliği caizdir. İster bilgiyi elde ettiği sırada kör olmuş olsun, isterse bilgiyi elde etme sırasında görüyor iken sonra kör olmuş olsun eşittir.
tbnü'I-Kâsım şöyle demiştir: Mâlik'e; «Kişi, komşusunu görmediği halde duvann arkasında iken karısını boşadığını duyar ve sesini tansa, buna şahidlik eder.» dedim. Malik: «Onun şahidliği caizdir.» dedi.
Şâfi'îler de şöyle demiştir: «Beş yer dışında körün şahidliği kabul edilmez: Neseb, ölüm, mutlak mülk, tercüme ve kör olmadan önce şahid olup bellediği şeyler (hususunda şahidliği kabul edilir).»
Ebû Hanife ise: «Körün şahidliği asla kabul edilmez,» demiştir.

18.4.8. Şahidlerin Miktarı

Şahidlik.malî ve bedenî haklarda veya hadler ve kısaslar hususunda olur. Bu durumlardan her birinde davânm isbat olması için şahidlerin belirli sayıda olmaları gereklidir. Bunlar aşağıda anlatılacaktır :

18.4.8.1. Dört Şahid

Zina haddinde şahidlerin sayısı, Allah Teâlâ'nın: «Kadınlarınızdan zina edenlere bunu isbat edecek dört şahid getirin.» (Nisa: 15) «İffetli kadınlara iftira edip, sonra dört şahid getirmeyenlere...» (Nûr: 4) «Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi?» (Nûr: 13) ayetleri gereğince «dört erkek»dir.

18.4.8.2. Üç Şahid

Hanbeliler şöyle demiştir: «Zengin olduğu bilinen ve zekâttan pay almak için, fakir olduğunu iddia eden kimsenin iddiası bu iddiaya üç erkek şahid getirmedikçe kabul edilmez.» Bu sözlerine de Kabîsa bin Muhârik'in hadisi ile istidlal etmişlerdir? Kabîsa bin_Mu-hârik el-Hilâli (r.a.)'den rivayete göre, o şöyle demiştir: 'Bir borç altma girdim. Nebi aleyhisselam'a gelip bu hususta ondan yardım istedim. «Bekle, zekât malı gelince, ondan sana verilmesini emrederiz.,» dedi. Sonra şöyle buyurdu: «Ey Kabîsa, üç kişi dışında kimseye dilenmek helâl değildir: Bir borç altına giren kimseye; onu ödeyene kadar dilenmek helâldir. Sonra vazgeçer. Kendisine bir felâket gelip malı telef olan kimseye; maişetini kazanacak duruma gelene kadar dilenmek helâl olur. Kavminden görüş sahibi üç kişinin; «falanca yoksullaştı» dediği yoksullaşan adama, maişetini kazanacak duruma gelinceye kadar dilenmek helâldir. Bunların dışında isteyen (dilenen) kimse ey Kabîsa, sahibinin yediği haram bir mal istemiş olur.» (Hadisi, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî kaydetmiştir.)

18.4.8.3. İki Erkeğin Şahidliği

Dört şahidin şart olduğu zina dışında bütün haklar ve hadlerde —kadınlar dışında— iki adamın şahidliği kabul edilir.
Kadınların hadler hususundaki şahidliği ise, zahirilerin aksine fakihlerin geneli yanında caiz değildir. Allah Teâlâ; talâk ve tekrar dönme hususunda şöyle buyuruyor: «İçinizden de iki adil şahid getirin.» (Talak: 2)
Buharı ve Müslim'in rivayetine göre Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Eş'as bin Kays'a : «İki şahidin veya yeminin (gerekir).» buyurmuştur.

18.4.8.4. İki Erkeğin veya Bir Erkek ile İki Kadının Şahidliği

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Erkeklerinizden iki şahid, eğer iki erkek bulamazsanız şahidliklerinden razı olacağın bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak İki kadın olabilir. Şa-Mdler çağırıldıklarında çekinmesinler.» (Bakara : 282)
Yani iki erkek şahid isteyin. Eğer iki erkek bulunmazsa, bir erkek ve iki kadın getirin. Bu, ahş-veriş, karz ve bütün borçlanmalarda, icâre, rehin, ikrar ve gasb konulan gibi malî hükümlerde böyledir.
Hanefîler şöyle demiştir: «Mallar, nikâh, talâktan dönme, boşama ve hadler ile kısas dışında herşeyde erkekler ile birlikte kadınlar şahid olur.»
İbn Kayyim de bunu tercih ederek şöyle demiştir: «Sâri', genellikle erkeklerin toplandıkları yerlerde yazılan, erkeklerin yazdıkları borç senedlerinde kadınların şahidliğine cevaz verince, bunun genellikle kadınların hazır bulunduğu vasiyet ve talâktan dönme gibi meselelerde caiz olması daha evlâdır.»
Mâlik, Şâfi'îler ve fakihlerin çoğunluğuna göre, mallar ve buna mahsus muamelelerde kadınların şahidlikleri caizdir. Bedenî hükümlerde ise —hadler, kısas, evlenme, boşanma, talâkdan dönme gibi— şahidlikleri kabul edilmez. Fakat mala ilişkin olan (vasiyet, vekâlet gibi) bedenî haklarda ihtilâf etmişlerdir. «Bu hususlarda bir erkek ve iki kadın şahid kabul edilir» denmiştir. «İki erkekten başkasının şahidliği kabul edilmez» de denmiştir.
Kurtubî, sırf mallar hususunda şahidliklerinin kabul edilmesini illetlendirerek şöyle demiştir: «Çünkü mallar hususunda, tahsil cihetlerinin çokluğu ile musibet ve tekerrürünün umumî olması yüzünden Allah bunların belgelenme sebeblerini (yollarını) çoğaltmıştır. Bunlann vesikalandırılması, bazan şahid getirme, bazan rehin ile ve bazan da teminat ile sağlamış, tüm bunlara erkeklerle birlikte kadınları da dahil etmiştir.»

18.4.8.5. Tek Bir Erkeğin Şahidliği

Ezan, namaz, oruç gibi ibadet konularında adil bir erkeğin şahidliği kabul edilir. îbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Nebi aleyhisse-lam'a hilâli gördüğümü bildirdim. Oruç tuttu. Halka da oruç tutmalarını emretti.»
Bazı istisnaî hallerde Hanefîler tek bir erkeğin şahidliğini caiz görmüşlerdir. Meselâ; doğuma şahidlik, çocukların hükümlerinden birine ait Öğretmenin şahidliği, değişik takvimler hususunda habir-in şahidliği, şahidlerin temize çıkarılması veya adaletlerinin yaralanması hususunda, vekilin azlini bildirmede ve satılan malın kusurunu bildirmede tek şahit gibi.
Adil bir mütercimin tercümesinde fakihler ihtilâf etmişlerdir.
Mâlik, Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf bir mütercimin tercümesinin kabul ^edileceği görüşündedir.
Diğer imamlar ile Muhammed bin Hasan ise şöyle demiştir: «Tercüme şahitlik gibidir. Bu hususta tek bir mütercim kabul edilmez.»
Sadık bir tek mütercimin şahidliğini kabul eden îbn Kayyim gibi fakihler şöyle demiştir: «Doğru olan, hakkı ortaya koyan her şeyin delil olmasıdır. Herhangi bir yolla hakkın ortaya çıkmasından sonra Allah ve Rasûlü asla onu atıl kılmaz. Aksine Allah Rasûlü'nün hükmü de bundan başkası değildir. Hak ortaya çıkıp, herhangi bir yolla belirince, ona göre hüküm vermek vacip olur. Onu ibtal veya atıl bırakma ise haramdır.
«Hakimin, doğruluğunu bildiği zaman —hadler dışında— tek bir kişinin şahidliği ile hüküm vermesi caizdir. Allah hakimin iki şahidden başka bir yolla asla hüküm vermemesini vacip kılmamış-tır. O, ancak hak sahibine iki erkek şahid veya bir erkek ve iki kadın şahid ile hakkını korumasını emretmiştir. Bu, hakimin) bundan daha az şahid ile hükmedemeyeceğini göstermez. Aksine Nebî aley-hisselam bir şahid ve yeminle ve de sırf tek şahidle hüküm vermiştir.» ■ .
Hakimin hüküm vereceği yollar, Allah'ın hak sahibine hakkını korumak için gösterdiği yoldan daha geniştir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem hilâlin görünmesinde tek bir bedevinin şahidliğini caiz görmüştür. Savaşta öldürülenden alınan malın (seleb) hükmü hususunda da tek bir şahide cevaz vermiştir. Yine kadınlardan başkasının muttali olmadığı meselelerde tek bir kadının şahidliğini de caiz saymıştır. Huzeyme (r.a.)'m şahidliğini iki adamın şahidliği gibi sayarak; «Kimin lehine Huzeyme şahidlik ederse, bu ona yeter,» buyurmuştur.
Bu Huzeyme'ye mahsus değildir. Eğer ondan ba$ka daha hayırlı veya onun gibi olan Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Ubey bin Kâ'b gibi sahabeler şahidlik etseydi, onların tek başlarına şahidliği ile hüküm vermek daha evlâ olurdu. Ebû Dâvûd, konu başlığı olarak; «Hakim, tek bir şahidin doğru söylediğini bilirse, onunla hüküm vermesi caizdir.» demiştir.

18.4.8.6. Süt Emmeye Dair Şahitlik

îbn Abbas ve Ahmed, Buharî'nin kaydettiği aşağıdaki hadis gereğince, süt annenin tek basma şahidliğinin kabul edileceği görüşündedir.
«Ukbe bin Haris, Ümmü Yahya binti Ebû İhâb ile evlendi. Bir kadm gelip; «Ben ikinizi de emzirdim,» dedi. Ukbe; durumu Nebî aley hisselam'a sordu. Nebî aleyhisselam: «Kadın söylemiş iken (beraber kalmanız) nasıl olur?» buyurdu. Ukbe kadını boşadı ve baş-ka biriyle evlendi.»
Hanefîler şöyle demiştir: «Süt emmede de diğerleri gibi İki erkeğin veya bir erkek ve iki kadının şahidliği gerekir. Süt annenin şahidliği yeterli değildir. Çünkü bu işi pek çok kimse için tekrar tekrar yapar.»
îmam Mâlik; «İki kadının şahidliği gerekir,» demiştir .
Şâfi'î ise şöyle demiştir: «Ücret istemek için ortaya çıkmış olmaması şartıyla, üç kadınla beraber süt annesinin şahidliği kabul
edilir.»
Bunlar, Ukbe hadisini, daha müstehab olanı yapmaya ve şüpheli şeyden kaçınmaya hamletmişlerdir.

18.4.8.7. Çocuğun Doğduğu Sırada Bağırmasına Şahidlik

Ibn Abbas, ebenin, çocuğun doğduğunda ağlaması hususunda tek basma şahidlİğine cevaz vermiştir. (Bu, Şa'bi ve Neha'î'den nakledilmiştir). Ali ve Şurayh'ın da bununla hükmettiği nakledilmiştir.
Mâlik; süt emmede olduğu gibi iki kadının şahidliğinin gerekli olduğu görüşündedir.
Şafi'î ise; kadınların bu husustaki şahidliğini geçerli sayar, fakat onlardan dördünün şahid olmasını şart koşar.
Ebû Hanife ise: «Bu konu, iki erkek veya bir erkek ve iki kadının şahidliği ile sabit olur. Çünkü bu mirasın sabit olmasıdır.» demiştir. Onun namazının kılınması ve yıkanması için ise tek bir kadının şahidliği yeterlidir.
Hanbelîlere göre, genellikle erkeklerin muttali olamayacağı bir şey olduğu için, Huzeyfe'den Nebi aîeyhisselam'm, ebenin tek başına şahidliğine cevaz verdiği nakledildiği gibi, bu konuda adil kadının şahidliği kabul edilir. (Bu rivayeti fakihler kitaplarında zikretmişlerdir.)
Hanbeliler erkeklerin genellikle muttali olamayacağı, kadının elbise altında kalan vücudundaki bir kısım, bekaret, hayz, doğum, çocuğun doğduğunda ağlayıp ağlamadığı, süt emme, nikâh, karın, böğür ve benzeri yerlerdeki yaralama, erkeklerin bulunmadığı hamam, düğün v.s. gibi meselelerde «Erkek de kadın gibidir ve olgunluğu sebebiyle daha evlâdır.» demişlerdir.
YEMİN

Şahid Getirmeden Aciz Olunduğunda Yemin Edilmesi

Davacı, başkası aleyhine, hakkına delil getirmekten aciz kaldığı ve davalı bu hakkı inkâr ettiği zaman, onun davalının yeminini
istemekten başka bir hakkı yoktur. Bu, mal ve ırzlara mahsustur. Ceza ve hadle ilgili davalarda ise caiz değildir.
Beyhakî ve Taberanî'nin «Sahih isnadla» kaydettiği bir hadiste : «Delil davacıya aittir. Yemin ise inkâr edene düşer.» buyurul-maktadır.
Buharı ve Müslim'in, Eş'as bin Kays'dan rivayetine göre, o şöyle demiştir: Benimle bir adam arasında bir kuyu hakkında husumet vardı. Allah Rasûlü'ne gidip, biriyle hasımlaştık. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem : «Senin iki şahidin veya onun yemini (gerekir).» dedi. Ben: «öyleyse, o yemin eder ve bana bir şey bırakmaz.» dedim. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Müslüman bir kimsenin malından yemin ederek bir parça koparan kimse, Allah'a, kesinkes pek gazaplanmış olduğu halde ulaşır.»
Müslim'in Vâil bin Hucr'dan rivayetine göre, Nebi aleyhisse-lam, el-Kindî'ye «Delilin var mı?» diye sordu. «Hayır,» deyince; «Sana onun yemini gereklidir.» buyurdu. Kindi de: «Ey Allah'ın Rasûlü! Adam hiç bir şeyden sakınmayan bir fâcirdir,» dedi. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem : «Senin bundan başka hakkın yok,» buyurdu.
Yemin ancak «Allah» ismi veya diğer isimlerinden biriyle yapılır. Bir hadiste : «Yemin eden ya Allah'a yemin etsin veya sussun»
denilmiştir. îbn Abbas'dan rivayete göre, Nebi aleyhisselam, yemin eden birine: «Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a, senin yanında onun birşeyi olmadığına dair yemin et, »buyurdu. (Hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâî kaydetmiştir.)

18.5.2. Yeminden Sonra Getirilen Delil Kabul Edilir mi?

Davalı yemin ettiği zaman davacının davası tartışmasız olarak reddedilir.
Davacı, davalı yemin ettikten sonra gelip, delilini gösterse, davası kabul edilir mi? Âlimler bu konuda üç görüşe ayrılmışlardır:
Bazıları; «Kabul olmaz» demiş, bazıları; «Kabul edilir,» demiştir. Kimi de bunu tafsil etmiştir.
Kabul edilemeyeceğini söyleyenler; Zahirîler, İbn Ebî Leylâ ve Ebû Ubeyde'dir. Şevkânî de bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: «Yeminden sonra delilin kabul edilmemesi Nebî aîeyhisselam'm : «Ya senin delilin veya onun yemini» buyurması ile delillendirilmiş-tir.»
Davalıdan yemin taleb edilince, hükmün buna dayandırılması sahih olur. Onun yapılmasından sonra ise, ona aykırı olana dayanmak kabul edilmez. Çünkü bunlardan her ikisi ile de, ancak zan hasıl olur. Zan sebebiyle zan kabul edilemez. Kabul edileceğini söyleyen Hanefiler, Şâfi'îler, Hanbeliler, Tavus, İbrahim en-Neha'î ve Şurayh ise şöyle demiştir: «Adilin delili, facirin yemininden daha haklıdır.» Bu Ömer b. Hattab'ın da görüşüdür. Bunların delilleri; «Yemin, nizayı ortadan kaldırmayan zaif bir hüccettir. Yemin sonrasında getirilen delil kabul edilir. Çünkü bu asıldır, yemin ise onun halefidir. Asil geldiğinde, halef ile hüküm sona erer.» istidlalidir.
Mâlik ve Şâfi'îlerden Gazali ise şöyle demiştir; «Yeminden önce, delilin bulunduğundan habersiz olduğu zaman, davacının, davalının yemininden sonra iddiasının doğruluğuna dair olan delili getirmesi caizdir. Fakat davacı, delilin bulunduğunu bilir ve davalının yemin etmesini tercih ederse, sonra da onun yemininin ardından delil öne sürerse, bu kabul edilmez. Çünkü delili sebebiyle verilecek hüküm, davalının yemini ile ortadan kalkmış olur.»

18.5.3. Yeminden Çekinmek

Davacının delili bulunmadığı için, davalıya yemin etmesi Önerilir, o da çekinir ve yemin etmezse, onun bu çekinmesi, davayı ikrar gibi değerlendirilir. Çünkü eğer davayı inkârında sadık olsaydı, yeminden çekinmezdi. Çekinme, açık veya susarak olur.
Bu durumda, davacıya yemin etmesi önerilir. İddia ettiği davada doğru olduğuna dair yemin etmez. Çünkü yemin daima reddedene düşer. Bunun delili ise Nebî aleyhisselam'ın: «Delil getirme davacıya aittir. Yemin ise iddiayı inkâr edene düşer.» hadisidir.
Bu, Hanefîler ile bir rivayette Ahmed bin Hanbel'in görüşüdür. Mâlik, Şâfi'î ve diğer rivayette Ahmed bin Hanbel'e göre; yeminden çekinme, tek başına, davalı aleyhine hüküm vermek için yeterli değildir. Çünkü bu, zayıf bir hüccettir ve davacının iddiasında yalancı olmadığına dair yemini ile —davalı bunu istemese bile— takviye edilmesi gerekir. Eğer davacı yemin ederse, davada hüküm onun lehine verilir. Aksi takdirde davası reddedilir. Bunun delili Nebi aleyhisselam'ın hak talebine yemin teklif etmesidir. Fakat bu hadisin isnadında ama'ruf olmayan» Mesrûk vardır. îshak bin el-Fe-rât'ın isnadı ise söz götürür.
Mâlik bu hükmü, mâli davalara has kılmıştır. Şâfi'î ise; «Bu, bütün davalara şâmildir.» demiştir.
Zahirîler ve İbn Ebî Leylâ, yeminden çekinmenin Önemsenmeyeceği, çünkü bununla hiç bir şey hususunda hüküm verilemeyeceği görüşündedirler. Yemin davacıya" teklif edilmez; davalı ya davacının hakkını ikrar eder veya inkâr edip, beraat-i zimmet üzerine yemin eder.
Şevkânî bunu tercih ederek şöyle demiştir: «Yeminden çekinme ile hüküm verilemez. Çünkü, neticede Şâri'in hükmü sebebiyle yemin teklif edilen kimse, bunu kabul etmemiş ve yerine getirmemiştir. Onun bunu yapmaması, hakkı ikrar değildir. Aksine Şâri'in kendisinin söylemesini istediği şeyi terketmiştir. Fakat yemin davalıya düşer, kadı'nm ise yeminden kaçınmasından sonra iki şeyden birine (ya kaçınan kimsenin yeminine veya davacının davasını ikrara) zorlaması gerekir. Bunlardan hangisi meydana gelirse, bununla hüküm vermesi sahih olur.»

18.5.4. Yeminin, Yemin İsteyenin Niyetine Göre Olması

Akid yapanlardan biri yemin ettiği zaman, bu yemin, kadı'mn niyeti ve buna hakkı bağlı olan yemin isteyenin niyetine göre olur. Yeminler babında geçtiği şekilde, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in: «Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir.» hadisi gereğince yemin edenin niyetine göre değildir.
Yemin eden, yemin ettiği açık lâfızları te'vil ederek niyetini gizlerse, bu caiz olmaz. «Zorlanırsa, mazlum olması sebebiyle, tevriyesi (niyetini gizlemesi) caizdir,» denmiştir.

18.5.5. Yeminle Birlikte Bir Şahİd İle Hüküm Vermek

Davacının, tek bir şahidden başka delili bulunmazsa, Darekut-nî'nin aşağıdaki hadisi gereğince, davalı hakkında davacının yemini ve bu şahidin şahidliği ile hüküm verilir:
Amr bin Şuayb'ın babası yoluyla dedesinin rivayetine göre; «Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, hak hususunda iki şahidle hüküm verdi. îki şahid getirildiğinde bunun hükmünü aldı. Bir şahidi ile yemin eden, bir şahid getirdiğinde de, hadler ve kısas dışında tüm hükümlerde yemin ile birlikte bir şahid ile hüküm verildi.»
Bazı âlimler, yemin ile beraber bir şahidle hüküm vermeyi, mallara ve buna ilişkin konulara has kılmışlardır. Yemin ile beraber bir şahidle hüküm verme hadislerini, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'den yirmiden fazla şahıs rivayet etmiştir.
Şâfi'î şöyle demiştir: «Bir şahid ve yeminle hüküm vermek, Kur'ân'ın zahirine aykırı değildir. Çünkü, nassın ortaya koyduğundan daha azının caiz olmasına bir manî yoktur.»
Ebû Bekir, Ali, Ömer bin Abdülazİz ve selefle halefin cumhuru bununla hüküm vermişlerdir.
Mâlik ve ashabı, Şafi'î ve tabileri, Ahmed bin Hanbel, îshak, Ebû Ubeyde, Ebû Sevr ve Dâvûd bunlardandır. Bunlar kendilerine aykırılığın caiz olmadığı kimselerdir.
Hanefiler, Evzâî, Zeyd bin Ali, Zührî, en-Neha'î ve Ibn Şîrîn bunu menederek şöyle demişlerdir: «Bir şahid ve yemin ile asla hüküm verilemez.»
Bu konuda gelen hadisler, bunların aleyhine delildir.

18.5.6. Kesin Karine

Karine, yakin sınırına ulaşan işarettir. Meselâ biri boş evden korku ve dehşet içinde, elinde kanlı bir bıçakla çıkar, eve girilince, bu sırada bıçakla öldürülmüş bir şahıs görülürse, onu bu şahsın öldürmüş olduğundan şüphe edilmez ve intihar ettiğini vehmettiren ihtimallere iltifat edilmez.
Kadı, yakin vaki olması sebebiyle, bununla hükm eder.
Hanefîler buna şöyle bir örnek zikrederler: «İçinde un bulunan bir gemi hakkında, biri tüccar diğeri de gemici olan iki adam ihtilâf ettiği ve ikisinin de delili bulunmadığı zaman, un tüccarın, gemi de kaptanındır. Yine çocuğun nesebinin sübutunda, —«Çocuk yatak sahibinindir,» hadisi ile amel ederek— kocanın baba addedilmesi de böyledir.»

18.5.7. Kadın ve Erkeğin Ev Eşyalarında İhtilâf Edilmesi

Hanbelilere göre, iki şahıs ihtilâf ettiğinde ikisinden biri lehine delil bulunursa, onunla amel edilir. Eğer kan-koca, ev eşyalarında ihtilâf ederlerse, erkeğe uygun olanlar onun, kadına uygun olanlar da kadının olur. Her ikisine de faydalı olanlar ise aralarında yan-yarıya taksim edilir. Eğer ikisinin ellerinde olması sebebiyle ayrılığa düşer ve yanlaşmak isterlerse —meselâ birinin ardından gidip sürdüğü, ikincisinin ise üzerine bindiği bir hayvanın, «elinin kuvveti» sebebiyle binene verilmesi gibi— mal, birinin eli altında daha kuvvetliyse, onundur.

18.5.8. Hatalı Delil ve Onu Kuvvetlendiren Vesikalar

Halk, sened kullanmayı itiyad haline getirip, ona güven duyduklarında, sonraki bazı âlimler, onunla amel etmeye fetva verip, yazılı senede i'timad etmişlerdir. Mecelle; bu hükmü almış ve bozulma ve tahrif şüphesi olmadığı zaman borcun senedle isbatını, ticari kayıtları ve diğerlerini kabul etmiştir. Dil ile ikrar gibi kinaye ile ikrara da i'tibar edilir. Değiştirme ve bozulmadan salim olan resmî evraklar da böyledir.
 TENAKUZ (ŞAHİDLİK VEYA DAVADAN DÖNME)


Tenakuz iki kısımdır:

1. Şahidlerin tenakuzu (şahidlikten dönmesi),
2. Davacının tenakuzu (davadan vazgeçmesi).

18.6.1. Şahidlerin Tenakuzu veya Şahidlikten Dönmesi

Şahidler şahidlik yapıp sonra hüküm sadır olmadan Önce hakimin huzurunda iken şahidlikten dönseler, şahidlikleri yapılmamış gibi olur ve şahidler ta'zir edilirler. Bu cumhurun görüşüdür. Şahidler, hüküm verildikten sonra hakimin huzurunda, şahidlikle-rinden döndüklerinde ise, verilen hüküm bozulmaz ve hüküm oiu-nan şey şahidlere tazmin ettirilir.
Rivayete göre, Ali (r.a.)'ın huzurunda iki adam, bir başkası aleyhine, hırsızlık yaptığına dair şahidlik ettiler. Ali (r.a.) onun elini kesti, Hüküm verildikten sonra bu iki şahid başka bir adamı göstererek: «Hırsız budur,» dediler. Ali (r.a.) şöyle dedi: «Bu adam aleyhindeki şahidliğinizi doğrulamanızı ve ilk adamın elinin diyetini de size tazmin ettiririm. Eğer sizin bunu kasten yaptığınızı bilsem, ellerinizi keserdim.»
Şihâbüddin eî-Karâfî cumhurun bu görüşünü şöyle illetlendir-miştir: «Hüküm adil kimselerin sözü ile sabit olmuş ve şer'î sebeb-ler meydana gelmiştir. Bundan sonra şahidler yalan söylediklerini İddia ederek, kendilerinin fısklarmi itiraf etmişlerdir. Fasıkm sözüyle hüküm bozulmaz. Hüküm verildiği şekilde aynen kalır.»
tbn Müseyyeb, Evzâî ve Zahirîler şöyle demişlerdir: «Her halükârda, şahidlikten dönüldüğünde hüküm bozulur. Çünkü hüküm, şahidlik sebebiyle sabit olmuştur. Şahitler bundan dönünce, kendisi sebebiyle hükmün sabit olduğu şey zail olur.»
Diğer hadler ve kısaslar da bazı fâkihlere göre böyledir. Hüküm, uygulanmadan önce şahidler dönerlerse, hüküm yerine getirilmez. Çünkü hadler, şüpheler sebebiyle kalkar.

18.6.2. Davacının Tenakuzu

Davacı, davadan döndüğünü söylediğinde, dava batıl olur. Malın başkasının olduğunu ikrar eder de, sonra kendisinin olduğunu iddia ederse ikrarın aksine olan bu iddia, davasının batıl olmasına sebeb olur ve onun kabulüne mâni olur. Bir kimse, başkasını, bütün davalardan beraat ettirir, daha sonra malın kendisinin olduğunu iddia ederse, bu sahih olmaz.

18.6.3. Davacının Delilinin Bozulması

Davalının beraet-i zimmetini tesbit için, kendisinde bir delil bulunduğu zaman, davacının iddiasını ortadan kaldıran bu delili getirmesi caizdir.

18.6.4. İki Delilin Çatışması

İki delil çatışır ve birini tercih edecek bir şey bulunmazsa, dava konusu olan şey, davalı ile davacı arasında paylaştırılır. Ebû Musa'dan rivayete göre, iki adam Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bir deve hususunda davalaştılar. Onlardan her biri iki şahid getirdi. Nebi aleyhisselam deveyi ikisi arasında yan-yarıya paylaştırdı.» (Hadisi, Ebû Dâvûd, Hâkim ve Beyhakî kaydetmiştir.)
Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Nesâî'nin kaydettiği Ebû Mûsâ hadisi ise şöyledir: «İki adam bir deve hususunda hasimlaştılar. Her ikisinin de delili yoktu. Nebî aleyhisselam, onu aralarında yan-yanya paylaştırdı.»
Ebû Hanîfe bu görüşe sahip olmuştur.
Eğer dava edilen mal, birisinin elinde ise, hasmının delil getirmesi gerekir. Eğer delil getiremezse, malı elinde bulunduranın yemini ile birlikte sözü kabul edilir. Eğer bunlardan her biri delil getirirse malı elinde tutanın şahidliği tercih edilir.
Câbir'den rivayete göre, iki adam bir deve hakkında hasımlaş-tilar. Bunlardan her ikisi de : «Netice benim yanımdadır,» dedi ve delilini gösterdi. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, bu hususta, malı elinde bulunduran lehine hüküm verdi. (Hadisi Beyhakî
kaydetmiş, isnadını «zaif »saymamıştır. Şâfi'İ de benzerini kaydetmiştir.)

18.6.5. Şahidin Yemin Etmesi

Bu zamanda, şahidlerin adaleti ma'lûm değildir. Yemin İle takviyesi vacibdir. Mecelle'de şu madde vardır: Aleyhine şahidlik edilen kimse hükümden önce şahidlerin yemin etmesi için hakime: «Onlar şahidliklerinde yalancı değillerdir. Burada şahidliğin yemin ile takviye edilmesi gereklidir,» diye ısrar ederse, hakim'İn şahid-lerden yemin etmelerini istemesi ve onlara; «Eğer yemin ederseniz şahidliklerinizi kabul ederim, aksi takdirde etmem,» demesi gerekir.
îbn Ebî Leylâ, îbn Kayyim, Muhammed bin Beşir, (Kurtuba kadısı) bu görüşe sahip olmuştur. îbn Nuceym el-Hanefi de bunu tercih etmiştir. Hanefilere göre, «Şahide yemin gerekmez. Çünkü şahadet lafzı, yemin mânâsını tazammun eder.» Hanbelîlere göre; «Şahid, şahadeti inkâr edilerek, hakim, hükmü inkâr edilerek ve vasi, vasiyyet edenin borcunu inkâr ederek, yemine davet edilemez.»
Nikahı, boşanmayı, talâkdan dönmeyi, i'lâyı, nesebi, kısas ve kazfı, inkâr eden kimseden yemin istenmez. Çünkü bunlar mal değildir ve bunlarla mal da amaçlanmamış tır. Bu konularda yeminden kaçınma sebebiyle hüküm verilemez.

18.6.6. Yalan Şahidlik '

Yalan şahidlik, kebâirin en büyüklerinden olup zalime yardım, mazlumun hakkım gasbetme, hükmün saptırılması, neticede kalb-lere kin yerleştirilmesi ve insanlar arasında düşmanlık sokulması olduğu için cürümlerin en fenasıdır. Allah Sübhanehu şöyle buyuru-yor: «Pis putlardan kaçının ve yalan sözlerden çekinin.» (Hac : 30)
İbn Ömer (r.a.)'dan rivayete göre, Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Yalancı şahid, dönmedikçe Allah ona cehennemi vacip kılar.» (Hadisi tbn Mâce «sahih senedle» kaydetmiştir.)
Buharı ve Müslim'in rivayetine göre Enes (r.a.) şöyle demiştir: «Rasûlüllah'a büyük günahlar soruldu; şöyle buyurdu: «Allah'a şirk koşmak, can almak, anaya-babaya kötü muamele» buyurdu ve ilâve etti: «Size günahların en büyüğünü bildireyim mi? O, yalan sözdür.» (Veya şöyle buyurdu : «Yalan şahidliktir.)
Ebû Bekir'den (r.a.) rivayete göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: «Size en büyük günahı bildireyim mi?» diye sordu.
«Evet, ey Allah'ın Rasûlü.» dedik. Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu: «Allah'a şirk koşmak, ana babaya kötü muamele.» Nebi aleyhisselam bu sırada yaslanıyordu, doğrulup: «Dikkat edin, yalan söz ve yalan şahidlik...» buyurdu. Bunu öyle tekrarladı ki, biz keşke sussa dedik.

18.6.7. Yalancı Şahidin Cezası

îmam Mâlik, Şafi'î ve Ahmed bin Hanbel'in görüşü, yalan şahidin ta'zir edilmesi ve yalan şahid olduğunun ilân edilmesi şeklindedir. İmam Mâlik ayrıca şunu söylemiştir: «Camilerde, çarşılarda ve insanların çoğunlukla toplandığı yerlerde ona bir ceza olarak ve başkalarını da bundan men için yalancı şahid olduğu ilân edilir.»
18.7. HAPÎS

18.7.1. Meşruiyeti

Hapis çok eski bir uygulamadır. Kur'ân-i Kerîm'de Yusuf aleyhisselam şöyle söylemiştir: «Rabbim. Hapis benîm için, bunların istediklerini yapmaktan daha iyidir.» (Yusuf: 33)
Hapis Allah Rasûlü'nün zamanına, sahabe ve ondan sonrakilerin zamanına ve günümüze değin var olan bir şeydir.
îbn Kayyım şöyle demiştir: «Şer'î hapis, bîr mekâna hapis değildir. 0, ancak kişiyi tasarruftan alıkoymadır. Kendi evinde veya mescidde bulunması, hasmının vekâleti altında ya da onun vekili ve gözetimi altında bulunması aynıdır. Bu yüzden Nebî aieyhisse-Iam ona «esir» demiştir. Ebû Dâvûd ve îbn Mâce'nin Hermâs bin Habîb'den rivayetine göre, babası Halid'e şöyle demiştir: Borçlumu Nebî aleyhisselam'a götürdüm. Nebi aleyhisselam bana; «Onun yakasına sarıl,» buyurdu. Sonra şöyle sordu: «Ey Benî Temim'in kardeşi. Esirine ne yapmayı diliyorsun?»
«îbn Mâce'nin bir rivayetinde: Sonra ertesi gün bana rastladı ve «Esirine ne yaptın ey Benî Temim'in kardeşi?» diye sordu.»
îbn Kayyım şöyle demiştir: «Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve Ebû Bekir zamanında hapis böyle idi. Mahpus, özel bir hapishaneye konmazdı. Fakat Ömer bin Hattab zamanında reaya genişleyince Mekke'de bir bina satın alıp orayı mahpusların konduğu bir hapishane yaptı. Bu yüzden Ahmed'in taraftarlarından olan âlimler ve diğerleri «îmam hapishane edinebilir mi?» diye tartışmışlardır. Bu konuda iki görüş vardır. «Hapishane edinemez» diyen kimse «Allah Rasûlü'nün ve sonraki halifelerinin hapishanesi yoktu. Fakat hasmını, herhangi bir yerde ikamet ettirebilir veya üzerine muhafız koyabilir (buna «tersim» denir) ya da Nebi aleyhisselam'ın yaptığı gibi hasmını yakasından tutup, alıkoyabilir,» demiştir. «îmam hapishane edinebilir» diyen ise; «Ömer bin Hattab (r.a.), Safvan bin Ümeyye'den dört tane ev satın aldı ve onu hapishane yaptı» demiştir.

18.7.2. Hapisler, Emin ve Maslahata Uygundur

Şevkânî şöyle demiştir: «Nübüvvet, sahabe, tabiin ve sonrakilerin döneminden günümüze değin, her zaman ve şehirde inkârı mümkün olmayan şekilde hapishane vardır. Bunda gizli olmayan bir maslahat da vardı. Müslümanların zararına çalışan, haramları ir' tilcab eden ve bunları adet edinen, ahlâkları biiinen ve haddi ya da kısası gerektiren bir iş de işlememiş olan cürüm ehli ancak buralarda ikamet edilerek muhafaza edilebilirler. Böylece kullar ve şehirler onlardan rahata erer. Eğer öldürülseler, haksız yere kanları akıtılmış olur. Bu sebeble onları hapishanelerde muhafazadan ve onlarla insanlar arasına engel koymaktan başka yol kalmıyor. Böylece ya tövbe etsinler veya Allah onların hakkında dilediği hükmü versin.
Allah Teâlâ bize «emri bi'I-ma'rûf ve nehyi ani'l-münker»i hakkıyla yerine getirmeyi emretti. Bu tür kimseler ile insanlar arasına (bu tip pek çok kimsenin durumunu bilenlerin anlayacağı gibi) hapisten başka bir engel koymak mümkün olmaz.»

18.7.3. Hapis Çeşitleri

Hattabî şöyle demiştir: Hapis iki çeşittir:
1. Ceza hapsi,
2. Araştırma hapsi.
Ceza hapsi ancak vacip durumlarda olur. Töhmet anında ise, bu konuyu ortaya çıkarmak için töhmet altında bırakılan hapsedilir. Malikiler, hırsızın çaldığı malı ortaya çıkarmak ve diğer hırsızlara ibret olması açısından hırsızlıkla itham edilen zanlıyı dövmenin caiz olduğu görüşündedir.
Bu durumda ikrar ederse, ikrarının bir değeri yoktur. Çünkü ikrarda ihtiyar şarttır. Bu durumda ancak a2abdan kurtulmak için suçu ikrar etmiştir.

18.7.4. Hapishanede Bulunması Gerekli Şeyler

Hapishanenin geniş olması gerekir. Hapiste bulunanların her birinin nzkı beyt.ül-mâl'den sağlanır ve bunlara gereken miktarda yiyecek ve giyecek verilir.
Hapsedilenleri, ihtiyaç duydukları gıda, giyecek ve sıhhatli meskenden mahrum bırakmak, Allah'ın azabını gerektiren bir cürümdür.
İbn Ömer'den rivayete göre, Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Bir kadın, bir kediyi Ölünceye değin hapsederek ona azab etti. Bu yüzden Cehennem'e girdi. Hapsettiğinde ona ne yiyecek, ne de su veriyordu. Hatta yerdeki haşereleri yemesine dahi müsaade etmiyordu.» (Hadisi Buhari ve Müslim kaydetmiştir.)
 TENAKUZ (ŞAHİDLİK VEYA DAVADAN DÖNME)


Tenakuz iki kısımdır:

1. Şahidlerin tenakuzu (şahidlikten dönmesi),
2. Davacının tenakuzu (davadan vazgeçmesi).

18.6.1. Şahidlerin Tenakuzu veya Şahidlikten Dönmesi

Şahidler şahidlik yapıp sonra hüküm sadır olmadan Önce hakimin huzurunda iken şahidlikten dönseler, şahidlikleri yapılmamış gibi olur ve şahidler ta'zir edilirler. Bu cumhurun görüşüdür. Şahidler, hüküm verildikten sonra hakimin huzurunda, şahidlikle-rinden döndüklerinde ise, verilen hüküm bozulmaz ve hüküm oiu-nan şey şahidlere tazmin ettirilir.
Rivayete göre, Ali (r.a.)'ın huzurunda iki adam, bir başkası aleyhine, hırsızlık yaptığına dair şahidlik ettiler. Ali (r.a.) onun elini kesti, Hüküm verildikten sonra bu iki şahid başka bir adamı göstererek: «Hırsız budur,» dediler. Ali (r.a.) şöyle dedi: «Bu adam aleyhindeki şahidliğinizi doğrulamanızı ve ilk adamın elinin diyetini de size tazmin ettiririm. Eğer sizin bunu kasten yaptığınızı bilsem, ellerinizi keserdim.»
Şihâbüddin eî-Karâfî cumhurun bu görüşünü şöyle illetlendir-miştir: «Hüküm adil kimselerin sözü ile sabit olmuş ve şer'î sebeb-ler meydana gelmiştir. Bundan sonra şahidler yalan söylediklerini İddia ederek, kendilerinin fısklarmi itiraf etmişlerdir. Fasıkm sözüyle hüküm bozulmaz. Hüküm verildiği şekilde aynen kalır.»
tbn Müseyyeb, Evzâî ve Zahirîler şöyle demişlerdir: «Her halükârda, şahidlikten dönüldüğünde hüküm bozulur. Çünkü hüküm, şahidlik sebebiyle sabit olmuştur. Şahitler bundan dönünce, kendisi sebebiyle hükmün sabit olduğu şey zail olur.»
Diğer hadler ve kısaslar da bazı fâkihlere göre böyledir. Hüküm, uygulanmadan önce şahidler dönerlerse, hüküm yerine getirilmez. Çünkü hadler, şüpheler sebebiyle kalkar.

18.6.2. Davacının Tenakuzu

Davacı, davadan döndüğünü söylediğinde, dava batıl olur. Malın başkasının olduğunu ikrar eder de, sonra kendisinin olduğunu iddia ederse ikrarın aksine olan bu iddia, davasının batıl olmasına sebeb olur ve onun kabulüne mâni olur. Bir kimse, başkasını, bütün davalardan beraat ettirir, daha sonra malın kendisinin olduğunu iddia ederse, bu sahih olmaz.

18.6.3. Davacının Delilinin Bozulması

Davalının beraet-i zimmetini tesbit için, kendisinde bir delil bulunduğu zaman, davacının iddiasını ortadan kaldıran bu delili getirmesi caizdir.

18.6.4. İki Delilin Çatışması

İki delil çatışır ve birini tercih edecek bir şey bulunmazsa, dava konusu olan şey, davalı ile davacı arasında paylaştırılır. Ebû Musa'dan rivayete göre, iki adam Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bir deve hususunda davalaştılar. Onlardan her biri iki şahid getirdi. Nebi aleyhisselam deveyi ikisi arasında yan-yarıya paylaştırdı.» (Hadisi, Ebû Dâvûd, Hâkim ve Beyhakî kaydetmiştir.)
Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Nesâî'nin kaydettiği Ebû Mûsâ hadisi ise şöyledir: «İki adam bir deve hususunda hasimlaştılar. Her ikisinin de delili yoktu. Nebî aleyhisselam, onu aralarında yan-yanya paylaştırdı.»
Ebû Hanîfe bu görüşe sahip olmuştur.
Eğer dava edilen mal, birisinin elinde ise, hasmının delil getirmesi gerekir. Eğer delil getiremezse, malı elinde bulunduranın yemini ile birlikte sözü kabul edilir. Eğer bunlardan her biri delil getirirse malı elinde tutanın şahidliği tercih edilir.
Câbir'den rivayete göre, iki adam bir deve hakkında hasımlaş-tilar. Bunlardan her ikisi de : «Netice benim yanımdadır,» dedi ve delilini gösterdi. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, bu hususta, malı elinde bulunduran lehine hüküm verdi. (Hadisi Beyhakî
kaydetmiş, isnadını «zaif »saymamıştır. Şâfi'İ de benzerini kaydetmiştir.)

18.6.5. Şahidin Yemin Etmesi

Bu zamanda, şahidlerin adaleti ma'lûm değildir. Yemin İle takviyesi vacibdir. Mecelle'de şu madde vardır: Aleyhine şahidlik edilen kimse hükümden önce şahidlerin yemin etmesi için hakime: «Onlar şahidliklerinde yalancı değillerdir. Burada şahidliğin yemin ile takviye edilmesi gereklidir,» diye ısrar ederse, hakim'İn şahid-lerden yemin etmelerini istemesi ve onlara; «Eğer yemin ederseniz şahidliklerinizi kabul ederim, aksi takdirde etmem,» demesi gerekir.
îbn Ebî Leylâ, îbn Kayyim, Muhammed bin Beşir, (Kurtuba kadısı) bu görüşe sahip olmuştur. îbn Nuceym el-Hanefi de bunu tercih etmiştir. Hanefilere göre, «Şahide yemin gerekmez. Çünkü şahadet lafzı, yemin mânâsını tazammun eder.» Hanbelîlere göre; «Şahid, şahadeti inkâr edilerek, hakim, hükmü inkâr edilerek ve vasi, vasiyyet edenin borcunu inkâr ederek, yemine davet edilemez.»
Nikahı, boşanmayı, talâkdan dönmeyi, i'lâyı, nesebi, kısas ve kazfı, inkâr eden kimseden yemin istenmez. Çünkü bunlar mal değildir ve bunlarla mal da amaçlanmamış tır. Bu konularda yeminden kaçınma sebebiyle hüküm verilemez.

18.6.6. Yalan Şahidlik '

Yalan şahidlik, kebâirin en büyüklerinden olup zalime yardım, mazlumun hakkım gasbetme, hükmün saptırılması, neticede kalb-lere kin yerleştirilmesi ve insanlar arasında düşmanlık sokulması olduğu için cürümlerin en fenasıdır. Allah Sübhanehu şöyle buyuru-yor: «Pis putlardan kaçının ve yalan sözlerden çekinin.» (Hac : 30)
İbn Ömer (r.a.)'dan rivayete göre, Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Yalancı şahid, dönmedikçe Allah ona cehennemi vacip kılar.» (Hadisi tbn Mâce «sahih senedle» kaydetmiştir.)
Buharı ve Müslim'in rivayetine göre Enes (r.a.) şöyle demiştir: «Rasûlüllah'a büyük günahlar soruldu; şöyle buyurdu: «Allah'a şirk koşmak, can almak, anaya-babaya kötü muamele» buyurdu ve ilâve etti: «Size günahların en büyüğünü bildireyim mi? O, yalan sözdür.» (Veya şöyle buyurdu : «Yalan şahidliktir.)
Ebû Bekir'den (r.a.) rivayete göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: «Size en büyük günahı bildireyim mi?» diye sordu.
«Evet, ey Allah'ın Rasûlü.» dedik. Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu: «Allah'a şirk koşmak, ana babaya kötü muamele.» Nebi aleyhisselam bu sırada yaslanıyordu, doğrulup: «Dikkat edin, yalan söz ve yalan şahidlik...» buyurdu. Bunu öyle tekrarladı ki, biz keşke sussa dedik.

18.6.7. Yalancı Şahidin Cezası

îmam Mâlik, Şafi'î ve Ahmed bin Hanbel'in görüşü, yalan şahidin ta'zir edilmesi ve yalan şahid olduğunun ilân edilmesi şeklindedir. İmam Mâlik ayrıca şunu söylemiştir: «Camilerde, çarşılarda ve insanların çoğunlukla toplandığı yerlerde ona bir ceza olarak ve başkalarını da bundan men için yalancı şahid olduğu ilân edilir.»
18.7. HAPÎS

18.7.1. Meşruiyeti

Hapis çok eski bir uygulamadır. Kur'ân-i Kerîm'de Yusuf aleyhisselam şöyle söylemiştir: «Rabbim. Hapis benîm için, bunların istediklerini yapmaktan daha iyidir.» (Yusuf: 33)
Hapis Allah Rasûlü'nün zamanına, sahabe ve ondan sonrakilerin zamanına ve günümüze değin var olan bir şeydir.
îbn Kayyım şöyle demiştir: «Şer'î hapis, bîr mekâna hapis değildir. 0, ancak kişiyi tasarruftan alıkoymadır. Kendi evinde veya mescidde bulunması, hasmının vekâleti altında ya da onun vekili ve gözetimi altında bulunması aynıdır. Bu yüzden Nebî aieyhisse-Iam ona «esir» demiştir. Ebû Dâvûd ve îbn Mâce'nin Hermâs bin Habîb'den rivayetine göre, babası Halid'e şöyle demiştir: Borçlumu Nebî aleyhisselam'a götürdüm. Nebi aleyhisselam bana; «Onun yakasına sarıl,» buyurdu. Sonra şöyle sordu: «Ey Benî Temim'in kardeşi. Esirine ne yapmayı diliyorsun?»
«îbn Mâce'nin bir rivayetinde: Sonra ertesi gün bana rastladı ve «Esirine ne yaptın ey Benî Temim'in kardeşi?» diye sordu.»
îbn Kayyım şöyle demiştir: «Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve Ebû Bekir zamanında hapis böyle idi. Mahpus, özel bir hapishaneye konmazdı. Fakat Ömer bin Hattab zamanında reaya genişleyince Mekke'de bir bina satın alıp orayı mahpusların konduğu bir hapishane yaptı. Bu yüzden Ahmed'in taraftarlarından olan âlimler ve diğerleri «îmam hapishane edinebilir mi?» diye tartışmışlardır. Bu konuda iki görüş vardır. «Hapishane edinemez» diyen kimse «Allah Rasûlü'nün ve sonraki halifelerinin hapishanesi yoktu. Fakat hasmını, herhangi bir yerde ikamet ettirebilir veya üzerine muhafız koyabilir (buna «tersim» denir) ya da Nebi aleyhisselam'ın yaptığı gibi hasmını yakasından tutup, alıkoyabilir,» demiştir. «îmam hapishane edinebilir» diyen ise; «Ömer bin Hattab (r.a.), Safvan bin Ümeyye'den dört tane ev satın aldı ve onu hapishane yaptı» demiştir.

18.7.2. Hapisler, Emin ve Maslahata Uygundur

Şevkânî şöyle demiştir: «Nübüvvet, sahabe, tabiin ve sonrakilerin döneminden günümüze değin, her zaman ve şehirde inkârı mümkün olmayan şekilde hapishane vardır. Bunda gizli olmayan bir maslahat da vardı. Müslümanların zararına çalışan, haramları ir' tilcab eden ve bunları adet edinen, ahlâkları biiinen ve haddi ya da kısası gerektiren bir iş de işlememiş olan cürüm ehli ancak buralarda ikamet edilerek muhafaza edilebilirler. Böylece kullar ve şehirler onlardan rahata erer. Eğer öldürülseler, haksız yere kanları akıtılmış olur. Bu sebeble onları hapishanelerde muhafazadan ve onlarla insanlar arasına engel koymaktan başka yol kalmıyor. Böylece ya tövbe etsinler veya Allah onların hakkında dilediği hükmü versin.
Allah Teâlâ bize «emri bi'I-ma'rûf ve nehyi ani'l-münker»i hakkıyla yerine getirmeyi emretti. Bu tür kimseler ile insanlar arasına (bu tip pek çok kimsenin durumunu bilenlerin anlayacağı gibi) hapisten başka bir engel koymak mümkün olmaz.»

18.7.3. Hapis Çeşitleri

Hattabî şöyle demiştir: Hapis iki çeşittir:
1. Ceza hapsi,
2. Araştırma hapsi.
Ceza hapsi ancak vacip durumlarda olur. Töhmet anında ise, bu konuyu ortaya çıkarmak için töhmet altında bırakılan hapsedilir. Malikiler, hırsızın çaldığı malı ortaya çıkarmak ve diğer hırsızlara ibret olması açısından hırsızlıkla itham edilen zanlıyı dövmenin caiz olduğu görüşündedir.
Bu durumda ikrar ederse, ikrarının bir değeri yoktur. Çünkü ikrarda ihtiyar şarttır. Bu durumda ancak a2abdan kurtulmak için suçu ikrar etmiştir.

18.7.4. Hapishanede Bulunması Gerekli Şeyler

Hapishanenin geniş olması gerekir. Hapiste bulunanların her birinin nzkı beyt.ül-mâl'den sağlanır ve bunlara gereken miktarda yiyecek ve giyecek verilir.
Hapsedilenleri, ihtiyaç duydukları gıda, giyecek ve sıhhatli meskenden mahrum bırakmak, Allah'ın azabını gerektiren bir cürümdür.
İbn Ömer'den rivayete göre, Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Bir kadın, bir kediyi Ölünceye değin hapsederek ona azab etti. Bu yüzden Cehennem'e girdi. Hapsettiğinde ona ne yiyecek, ne de su veriyordu. Hatta yerdeki haşereleri yemesine dahi müsaade etmiyordu.» (Hadisi Buhari ve Müslim kaydetmiştir.)