Fikih - 65 Mudarebe - Fikhussunne
MUDARABE
Tanımı
Mudârabe; «toprağa vurmak» dan alınmıştır. Ticaret için seyahat etmektir. Allah
Teâlâ şöyle buyuruyor: -Allah'ın Iütfun-dan rızk aramak üzere yeryüzünde
dolaşmakta (yardibûn) olanları...» (Müzemmil: 20))
Buna, «kırâz» da denir. Kırâz; -parça» manasına gelen «karz»dan türemiştir.
Çünkü mal sahibi, onda ticaret yapılması için, malının bir parçasını ve kârının
bir kısmını verir.
«Muamele» de denilir. Burada bununla; «Kân anlaştıkları orana göre aralarında
paylaşmak üzere birinin diğerine ticaret yapması için para vermesi hususunda iki
taraf arasında yapılan anlaşmadır.
31.2. Hükmü
Mudârabe, icma ile caizdir.
Allah Rasûlü aleyhisselam; peygamberlik gelmeden önce, Hatice ile malı hususunda
mudârabe yapmış ve Şam'a seyahat etmiştir. Cahiliye döneminde mudârabe ile amel
edilirdi. İslâm geldiği zaman, onu kabul etmiştir.
Hafız îbn Hacer şöyle demiştir:
«Biz mudârabe yaparız. Çünkü Nebi aleyhisselam'm döneminde" bilindiği ve Nebi
aleyhisselam'm ikrar ettiği sabit olmuştur. Eğer böyle olmasaydı, elbette caiz
olmazdı.» Rivayete göre:
Ömer bin Hattab (r.a.)'m oğullan Abdullah ve Ubeydullah, Irak ordusuna katılmak
için çıktılar. Ömer'in valilerinden Basra emiri olan Ebû Musa el-Eş'ari'ye
Tasladılar. Ebû Musa, onları hoş tutup, iyi davrandı ve: «Size faydalı olacak
bir işe gücüm yetseydi, onu yapardım.» dedi. Sonra: «Evet, işte Allah'ın
mallarından bir mal. Onu mü'minlerin emirine göndermek istiyo-
rum. Size Ödünç veriyorum. Onları Irak mallarına karşılık satın alın. Sonra
Medine'de satın. Sermayeyi mü'minlerin emiri-ne verin. Kâr da sizin olsun.-
dedi. İkisi: «Razı olduk.» dediler Ebû Musa (r.a.) da öyle yaptı ve Ömer'e, malı
ikisinden almasını yazdı. Medine'ye geldikleri zaman, onu sattılar ve kâr
ettiler. Ömer (r.a.); »Ordunun yediği, size ödünç verildiği gibi ödünç veriliyor
mu?» dedi. -Hayır.» dediler. Ömer (r.a.) : «Siz mü'minlerin emirinin
oğullarısınız ve size ödünç verildi. Malı ve kârını ödeyin.» dedi. Abdullah
sustu. Ubeydullah ise: -Ey mü'minlerin emi-ri! Eğer mal telef olsaydı, onu
ödeyecektik.» dedi. Ömer (r.a.) yine; «Onu ödeyin.» dedi. Abdullah sustu.
Ubeydullah sözünü tekrarladı. Ömer'in meclisinde oturanlardan biri: «Ey
mü'minlerin emiri! Onu mudârabe saysan!» dedi. Ömer (r.aJ bunu kabul etti.
Sermayeyi ve kârın yansını aldı. Abdullah ve Ubeydullah da kârın diğer yansını
aldılar.
31.3. Hikmeti
İslâm onu, insanlara kolaylık olsun diye meşru ve mubah kılmıştır.
İnsanların bir kasmı mala malik olur, fakat onu kâr ettirmeye kabiliyetli
değildir. Kiminin de malı bulunmaz, fakat malı verimlendirmeye muktedir olur.
Şafiî, bu muameleyi her iki grubun da menfaati için caiz kılmıştır. Mal sahibi,
mudârabe yapanın tecrübesinden istifade eder. Mudârabe yapan da maldan
menfaatlenir. Böylece mal ve işin yardımlaşması gerçekleşir.
Allah, akidleri ancak maslahatların gerçekleşmesi ve ihtiyaçların giderilmesi
için meşru kılmıştır.
31.4. Rükünleri
Mudârabenin rükünleri, akid yapmaya ehil olan her iki taraftan sadır olan «icab
ve kabuldür.» Bunların muayyen lafızlar olması şart değildir. Aksine mudârabe
manasım ifade eden her lafızla akid tamamlanır. Çünkü akidlerde maksad ve
ma'nala-ra i'tibar edilir, lafız ve şekillere değil.
31.5. Şartlan
-
Mudârabede aşağıdaki şartlar koşulmuştur: 1) Sermayenin nakid olması gerekir.
Eğer ham altın, mücevherat veya altın ve gümüş dışında bir mal olursa sahih
olmaz. 104
İbn Münzir şöyle demiştir: -Kendisinden bilgi hıfzettiğimiz kim-eler birinin,
başka birinde olan borcu üzerine mudârabe yapmasının caiz olmadığında icma
etmişlerdir.»
2) Sermayenin; kendisiyle karışık bulunan ve anlaştıkları oranda aralarında
paylaştıracakları kârdan ayırdedüebilmesi için, ma'lum olması gerekir.
3) Sermaye sahibi ile, çalışan arasındaki kâr oranı 1/2, 1/3, 1/4 gibi belirli
olmalıdır. Çünkü Nebi aleyhisselam Hayberlile-ri çıkardıklarının yansı ile amil
[emekçi) kılmıştır. İbn Münzir şöyle demiştir: «Kendilerinden ilim öğrendiğimiz
kimseler, taraflardan biri veya her ikisi, kendisi için belirli miktarda para
tayin ettiği zaman, mudârabenin iptal olacağına icma etmişlerdir.»
Bunun illeti şudur: Eğer biri için belirli bir miktar tayin edilir de, kâr
sadece bu miktar kadar olursa, şart koşulan kimse kârın tamamını .almış, diğeri
de birşey almamış olur. Bu, akid yapan her iki tarafın da menfaati gözetilen
mudârabe akdinin amacına aykmdır.
4) Mudârabe mutlak olmalıdır. Sermaye sahibi çalışanı belirli bir şekilde veya
belirli bir ticaret malıyla kayıtlayamaz. Ya da belirli bir vakitte ticaret
yapmasını veya sırf kendi şahsıyla çalışmasını ve buna benzer diğer şartlan
koşamaz. Çünkü ka-yıtlayıcı şartlar koşmak, çoğu kere akidle amaçlanan kârnı
sağ-lanamamasma neden olur. Bu şartların bulunmaması gerekir. Aksi takdirde
mudârabe fasid olur.
Bu Şafi'i ve Malik'in mezhebidir.
Ebû Hanife ve Ahmed ise, bu şartı koşmayarak şöyle demişlerdir : «Mudârabe
mutlak olduğunda sahih olduğu gibi, böyle mukayed olması durumunda da caiz olur.
Kayıtlı halinde, çalışanın öngörülen şartlan a-şması caiz değildir. Eğer bunları
ter-kederse, tazmin eder.»
Hakim bin Hizam'dan rivayete göre; o bir adama mudârabe olarak mal verdiği zaman
şu şartlan koştu : «Malımı yaş ciğere yatırma, denizde taşıma, sel vadisine
indirme. Eğer bunlardan birini yapar da, (zarara uğrarsan) malımı tazmin edersin
»
Müddetinin açıklanması, mudârabe şartlarından değildir. Çünkü mudârabe, herhangi
bir vakitte feshi mümkün olan caiz bir akiddir.
îki müslümanın arasında da olması şart değildir. Aksine müslüman ile zımmi
arasmda olması sahihtir.
31.6. Âmil, «Eminedir
Müdârabe akdi tamamlandığı ve amil Cticaret veya iş yapan) malı kabzettiği
zaman, amil malda emanetçi durumunda kalır. Kasten yapması dışında, zararı
tazmin etmez. Kendisinin bir kusuru olmadan mal teief olursa, ona birşey lazım
gelmez. Malın zayi olduğunu iddia ettiği zaman, yemini ile birlikte malın zayi
olduğuna dair o]an sözü kabul edilir. Çünkü asi olan, onun İhanet etmeyeceğidir.
31.6.1. Amilin Mudârabe Malım, Muâârahcyc Vermesi
-Amilin, mudârabe malını mudârabeye verme hakkı yoktur. Bu durumda, mudârabenin
kendisinden geçtiği kabul edilir. Bi-dayet'ül-Müctehid'de şöyle denmiştir: «Fakihlerin
ünlüleri olan Mâlik, Şafi'i, Ebû Hanife ve Leys bin Sa'd, amilin, mudârabe
malını işletmek üzere bir başkasına veremeyeceğinde müttefiktirler. Eğer verir
de zarar ederse, zarar kendisine ait olur. Şayet kâr ederse, kârda sermaye
sahibi —kendisi ile yaptığı anlaşmaya göre — ona ortak olur. Mudârabe malım
işletenin payını da kendi hissesinden verir.»
31.6.2. Amilin Nafakası
Sermayeyi çalıştıran (amil) in nafakası, mukim olduğu sürece kendi maundandır.
Mudârabe için yolculuğa çıktığı zaman da böyledir. Çünkü nafaka, kâr miktarı
kadar olabilir. Böyle olunca da sermaye sahibine bir şey vermeden kârın tamamını
almış olur. Amilin kârdan hissesi kadar bir payı vardır. Bunun yanında başka bir
şeye hak sahibi değildir.
Fakat sermayedar, âmilin, sefer sırasında nafakasını Örfe göre mudârabe malından
almasına izin verirse, bu caiz olur.
İmam Mâlik, âmilin, mudârabe malı buna imkan verecek şekilde çok olduğunda, bu
maidan nafakasını sağlayabileceği görüşündedir.
31.7. Mudârabenin Feshi
Aşağıdaki sebepler ile mudârabe fesh olunur: 1) Sıhhat şartlarından birinin
kaybolması s Sıhhat şartlarından biri kaybolduğu zaman, âmil malı teslim alıp
işlettiyse, ecr-i misi (emsal ücret) alır. Çünkü onun tasarrufu, mal sahibınin
izni iledir ve bir iş yapması sebebi ile ücrete hak kazanır. Bu durumda kâr da
zarar da mal sahibine aittir. Çünkü âmil, hu takdirde ücretli gibidir. Ücretli
ise, kastı bulunmadıkça za-ran tanzim etmez.
2) Amilin kastı bulunması veya malı muhafazada kusurlu olması ya da akdin
amacına ters bir şey yapması durumunda mudârabe batıl olur ve telef olmuşsa malı
tazmin eder. Çünkü malın telef olmasının müsebbibi odur.
3) Amil veya mal sahibinin ölmesi: Bunlardan birisi öldüğü zaman, mudârabe fesh
olunur.
31.8. Amilin Mal Sahibi Öldükten Sonra Yaptığı Tasarruf
Mal sahibi öldüğü zaman, onun ölümü sebebiyle mudârabe akdi fesh olur. Mudârabe
fesh olduğunda da, âmilin malda tasarruf hakkı kalkar. Mal sahibinin ölümünü
bildikten sonra, varislerinin izni olmadan malda tasarrufta bulunursa, gâsıp
olur ve tazmini gerekir.
Eğer, mal kâr ederse, kârı paylaşırlar.
Ibn Teymiyye şöyle demiştir:
•Müzminlerin enıiri Ömer bin Hattab Cr.a.), iki oğlunun (Abdullah ve Ubeydullah)
hakları olmadığı halde, beytü'l-mal'dan alıp, ticarette bulunmaları hususunda,
bununla hükmetmiş ve bunu mudârabe saymıştır.»
Mudârabe fesh olduğunda, —sermaye altın ve gümüş dışında bir mal ise— mal sahibi
(sermayedar) ve amilin onu satması veya taksim etmesi gerekir. Çünkü bu, her
ikisinin de hakkıdır.
Amil satışa razı olur, sermayedar kabul etmezse, sermayedar satışa zorlanır.
Çünkü amilin kârda hakkı vardır. Bu da ancak, onun satışı yoluyla elde edilir.
Bu Şafi'î ve Hanbelilerin mezhebidir.
31.9. Paylaştırma Sırasında Mal Sahibinin Hazır Bulunması Şarttir
İbn Rüşd şöyle demiştir:
«Bütün alimler, âmilin mal sahibi hazır değilken kârdan payını almasının caiz
olmadığında, mal sahibinin, malın paylaştırılması ile amilin hissesini alması
sırasında hazır olmasının şart olduğunda ve ne şahidin ne de sermaye sahibi
dışında birinin hazır bulunmasının yeterli olmadığında icma etmişlerdir.»
32.1. Tanımı
Havale; «intikal» manasına gelen, «tahvil- kelimesinden türetilmiştir. Burada
havale ile; «Bir borcu, borçlunun zimmetinden, havale edilenin zimmetine
nakletme kastedilmektedir.
Havale'de, bir «muhil,» bir «muhal» ve bir de «muhâlun aleyh» bulunmalıdır.
«Muhil,» borçlu «muhal- alacaklı, «muhâlun aleyh» ise borcu üzerine aian
(havaleyi kabul eden) kimsedir.
Havale; îcab ve kabul gerekmeyen tasarruflardan biridir. Havaleye delalet eden,
«Sana olan borcumu, falana havale ettim. Alacağını ondan iste.» gibi bütün
lafızlarla sahih olur.
32.2. Meşruluğu
îslâm, insanların buna ihtiyaç duymaları sebebiyle, onu meşru kılmış've caiz
görmüştür.
İmam Buharı ve Müslim'in Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayetine göre, Nebi
aleyhisselam şöyle buyurmuştur: -Borcunu savsaklayan zengin, zalimdir. Biri,
borcu ödemeğe kadir birine havale edilirse, bunu kabul etsin.»
Hadiste Nebi aleyhisselam, alacaklının, borçlu tarafından, zengin - muktedir
birine havale edildiğinde, bunu kabul etmesini ve havale edildiği kimseyi,
hakkım ödeyinceye değin, alacağını isteyerek takib etmesini emrediyor.
Bu emir; vaciblik mi, yoksa mendupluk mu ifade eder.
Hanbelîlerin çoğu, İbn Cerir, Ebû Sevr ve Zahiriler, bu emirle amel ederek,
«Alacaklının, muktedire yapılan havaleyi kabul etmesinin vacib olduğu» görüşüne
sahib olmuşlardır.
Cumhur ise : «Bu emir, müstehaphk ifade eder.- demiştir.
32.3. Sıhhat Şartlan
Havalenin sahih olması için şu şartlar gerekir: 1) Geçen hadise göre, havale
olunanın, (muhalun aleyh) razı olması şart değildir. Borçlu (muhil) ve alacaklı
(muhal) mn razı olması yeterlidir. Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem
bu ikisini zikretmiştir. Borçlunun, borcunu istediği şekilde ödeme hakkı vardır.
Havale edilenin ise, borçlunun zimmetinde olan bir hakkı vardır. Bu borç, ancak
onun rızasıyla başkasına geçer.
Kimileri de; «Rızası şart değildir. Çünkü Nebi aleyhisselam'ın «Biriniz,
muktedir birine havale edildiğinde, alacağını ondan istesin.» hadisi gereğince,
havale edilenin bunu kabulü vacibdir. Hem onun, hakkını asıl borçludan veya onun
yerine bir başkasından alması arasında bir fark yoktur. Her iki durumda da,
hakkı ödenmektedir.» demişlerdir.
Havale olunanın (muhalun aleyh) rızasının şart olmamasına gelince; bunun sebebi
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem'in, hadiste onu zikretmemesidir. Çünkü
borçlu, onu, alacaklının hakkını ödeme hususunda kendi yerine koymuştur. Üzerine
hak yüklenen kimsenin rızasına gerek yoktur.
Hanbelilere ve Şafi'ilerden çoğunluğa göre, onun da rızası şarttır.
2) Cins, miktar, peşin veya vadeli olma ve kalitede hakların benzerliği şarttır:
Borç altm ise; bedelinin gümüş olarak alınması için havale edildiğinde havale
sahih olmaz.
Yine borç peşin iken, veresiye alınması için havale edilmesi durumu veya aksi de
böyledir, iki hak, kalite ve keyfiyet yönünden farklı olduğu zaman da, havale
sahih olmaz.
3) Borcun sabit olması şarttır s Eğer alacaklıyı daha sonra borcu ödemeyecek
olan anlaşmalı birine havale ederse, havale sahih olmaz.
4) Bütün hakların ma'lum olması da şarttır.
32.4. Borç, Havale ile Havale Edenin Zimmetinden Kalkar mı?
Havale sahih olunca, borç havale edenin zimmetinden kalkar. Havale olunan iflas
ettiği veya havaleyi inkar ettiği ya da öldüğü zaman, havale edilen havale edene
hiçbir şekilde dönemez.
Bu, alimlerin cumhurunun görüşüdür.Ancak Malikîler şöyle demişlerdir: «Havale
eden, havale edileni aldatmış ve onu yokluğa havale etmişse havale edilen havale
edenden hak taleb eder.»
İmam Malik Muvatta'da şöyle demiştir:
-Bize göre, alacaklı, borçlu tarafından birine havale edilir de, havale olunan
iflas eder veya ölür ve borcu ödeyemezse, havale edilen havale edenden hiçbir
hak taleb edemez. O ilk borçluya dönemez. Bu bizce üzerinde ihtilaf olmayan bir
konudur.»
Ebû Hanife, Şurayh, Osman el-Buti ve başkaları şöyle demiştir: -Havale olunan
iflas ederek ölür veya havaleyi'inkar ederse, alacaklı borcunu sahibinden
ister.»
Otuzu çüncü Bölüm ŞUF'A
33.1. Tanımı
-Ekleme» manasına olan «eş-Şefea»dan alınmıştır. Araplar arasında bilinen bir
şeydir.
Cahiliyede bir adam, evini veya bahçesini satacağı zaman, komşusu, ortağı veya
arkadaşı ona gelir, satacağı şeyde şuf asını ister ve şuf ası kabul edilip bu
mala başkalarından daha lâyık sayılırdı. Buna «şuf'a-, isteyene de «Safi'»
denirdi.
Şeriatte bu kavramla; «Şuf a bulunan malı, müşterinin verdiği fiat karşılığı,
zorunlu olarak şuf a sahibinin malına katmak» kastedilmiştir.
33.2. Meşruluğu
Şuf a sünnetle sabit olmuştur. Müslümanlar onun meşru olduğunda ittifak
etmişlerdir.
Buhari'nin Câbir bin Abdullah (r.a.)'dan rivayetine göre; •Alîah Rasûlü
sallallahu aleyhi ve sellem paylaşılmamış şeyde şuf a bulunduğuna, sınırlar
çizildiği ve yol ayrıldığında ise şuf a-nın bulunmadığına hükmetmiştir.»
33.3. Hükmü
İslâm, zaran önlemek ve düşmanlıkları kaldırmak için şuf a-yi meşru kılmıştır.
Çünkü, yabancının oraya yerleşmesi sonucu meydana gelen zararı kaldırmak için,
yabancının satın aldığı şeyi, şuf a sahibinin temlik hakkı vardır.
Şafi'i, zararın; taksimden çıkan ve kuyu kazma gibi şeylerden doğan zarar olduğu
görüşünü tercih etmiştir.
«Zarar, ortaklığa eşittir.» de denmiştir.
33.4. Zimmînin Şuf'a Hakkı
Müslümanın şuf'a hakkı olduğu gibi, — fakihlerin cumhuruna göre — zimmînin de
şuf'a hakkı vardır. Ahmed, Hasan ve Şa'bi, Dârekutnî'nin Enes'ten naklettiği
Nebî aleyhisselam'ın «Hıristiyanin şuf'a hakkı yoktur.» hadisine dayanarak
«Zimmî için şuf'a hakkı sabit değildir.» demişlerdir.
33.5. Satışta Ortağın İzni
Ortağın, satıştan önce ortağının iznini alması vacibdir. İzin almadan satarsa,
ortağı ona daha fazla hak sahibidir. Satışa izin verirse ve «Onda benim bir
arzum yoktur.» derse, satıştan sonra bir şey taleb edemez. Bu Allah Rasûlü
sallallahu aleyhi ve sellem'in hükmü gereğidir ve hiçbir şekilde buna aykırı bir
hüküm yoktur.
Müslim'in Câbir (r.a.)'den rivayetine göre, o şöyle demiştir: Allah Rasûlü
saüallahu aleyhi ve sellem, paylaştırılmamış her ortaklıkta, —ev olsun, bahçe
olsun— şuf'a hakkı bulunduğuna hükmetmiştir. Ortağının izni bulunmadan mal
sahibinin onu satması helâl değildir. Ortağı isterse onu alır, dilerse bırakır.
Onun izni olmadan satarsa, ortağı ona daha haklıdır.»
Câbir (r.a.)'den rivayete göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: «Kimin bir hurmalık veya evde ortağı varsa, ortağının izni
olmadıkça onu satamaz. Ortağı isterse onu alır, hoşlanmasa bırakır.»
(Hadisi Yahya bin Âdem, Züheyr yoluyla Ebû Zübeyr'den rivayet etmiştir. İsnadı
Müslim'in şartına göredir.)
İbn Hazm şöyle demiştir:
•Ortağına veya ortaklarına arzetmeden mal sahibinin malı satması helal değildir.
O maldaki ortağı, başkasına verilen malı satm almak isterse, ona daha layıktır.
Eğer bu satışı reddetmezse (onaylarsa) hakkı kalkar. Artık satıldığı zaman,
satan kimseye karşı hiçbir hak ileri süremez. Fakat kişi, ortak olduğu şeyi,
ortağına arzetmeden başkasına satarsa, ortağı, bu satışı geçerli sayma veya onu
iptal edip, bu mal: satılan bedel karşılığı kendine alma arasında muhayyerdir.»
îbn Kayyım şöyle demiştir: «Bu Allah Rasûlü sailallahu aleyhi ve sellem'in
gereğidir. Bu hükmün hiç bir yönden karşıtı yoktur. Bu kesinleşmiş doğru
hükümdür.»
Şâfi'ilerin de aralannda bulunduğu bazı alimler, enirin, müs-tehabhğa
hamiolunacağı görüşündedirler.
Nevevî şöyle demiştir: «Arkadaşlarımıza göre, bu mendup--a jıamlolunur, rian iio
yerine getirilmiş olur. Handan önce
kılması mekruh olup, haram değildir.»
33.6. Şuf'a Hakkının Düşmesi İçin Yapılan Hileler
Şuf'a hakkım düşürmek için hile yapmak caiz değildir. Çünkü bu durumda
müslümanın hakkını iptal sözkonusudur ve bu konuda Ebû Hüreyre (r.a.) 'den merfu
olarak rivayet edilen : «Yahudilerin işlediklerini irtikab etmeyin. Onlar hile
yoluyla Allah'ın haramlarını helal yaparlar.- hadisi bulunmaktadır. Bu Mâlik ve
Ahmed'in görüşüdür.
Ebû Hanife ve Şafi'i ise hilenin caiz olduğu görüşündedir. Şuf'a hakkının
düşmesi için yapılan hileye misal; Mal sahibi satacağı kimse lehine mülkün bir
kısmının onun olduğunu ikrar eder, böylece, bu ikrar ile onun ortağı olur. Sonra
mülkün kalanını ona satar veya hibe eder.
33.7. Şuf'anın Şartlan
Şuf ayı almak için aşağıdaki şartlar koşulmuştur:
Birincisi
Kendisinde şuf'a bulunan şeyin; toprak, ev gibi akar Cgay-nmenkul) lara bunlara
bitişik olan ağaçlar, binalar, kapılar ve raflar gibi yerleşik mefruşat ve ikrar
ile satışa dahil edilen şeyler olması gerekir. Delili Câbir (r.a.)'m; «Allah
Rasûlü avlu ve bahçe gibi ayrılmamış her ortaklıkta şuf'a hakkı olduğuna
hükmetti.» sözüdür. Bu, fakihîerin cumhurunun mezhebidir.
Malikîler ve Zahiriler buna muhalefet etmişlerdir. Ahmed'-den bir rivayete göre;
onlar şöyle demiştir: «Şuf'a her şeydedir. Çünkü ortak için akar (gayri menkûl)
'de meydana gelen zarar, aynen menkul şeylerde de meydana gelir.» Delilleri
Cabir (r.a.) 'in naklettiği «Allah Rasûlü herşeyde şuf'a ile hükmetti.» hadisi
(İbn Kayyim; «Bu hadisin ravileri sikadır.» demiştir.) ile îbn Abbas'm; •Nebî
aleyhisselam «Şuf'a hakkı her şeydedir.» buyurdu.» hadisidir. (Bunun da ravileri
sikadır. Ancak mürsel olmakla illetlen-dirilmiştir. Tahavi bu hadise isnadında
bir mahzur bulunmayan Câbir hadisini şahid olarak getirmiştir.)
İbn Hazm bu hadisi görüşüne destek yaparak şöyle demiştir: «Toprak, bir veya
daha çok ağaç, köle, cariye, kılıç, yiyecek, hayvan ve benzeri bölünebilen veya
bölünemeyen her şeyde iki kişi veya daha fazlası arasmda taksim edilmemiş olan
satılan malın her cüz'ünde şuf'a vacibdir.» İkincisi
Şuf'a sahibinin şuf'a hakkı bulunan şeye ortak olması gerekir. Ortaklık satıştan
önce akdedilmiş olmalı ve ortaklardan her birinin payı olan kısım belirlenmemiş
(ortaklık malda müşterek) olmalıdır.
Câbir (r.a.) 'den rivayete göre; şöyle demiştir: «Allah Rasû-lü sallallahu
aleyhi ve sellem, ayrılmamış herşeyde şuf'a olduğuna hükmetti: «Sınırlar
ayrılıp, yollar kestiği zaman, şuf'a hakkı yoktur.»
Yani, paylaştırmanın mümkün olduğu ayrılmamış - müşterek herşeyde şuf'a hakkı
sabittir. Payleştırıldığı, sınırlar çizildiği ve yollar belirlendiği zaman şuf'a
yoktur.
Paylaştırma mümkün olan bir malda ortağın şuf'a hakkı sabit olunca; ortak,
paylaştırılmadan Önce ondan istifade ettiği şekilde, paylaştırdıktan sonra da
faydalanma şartıyla, onu paylaş-tırmya zorlayabilir. Bu yüzden, eğer
paylaştırılmış olsa, ondan istifade imkanı kalmayacak şeyde, şuf'a hakkı yoktur.
«Minhac»da Nevevi şöyle demiştir;
«En sahih görüşe göre; eğer böîüşülürse, amaçlanan menfaati (faydası) ortadan
kalkacak olan şeylerde şuf'a hakkı yoktur. (Mesela; hamam gibi)» demiştir.
Malik'in îbn Şihâb yoluyla Seleme bin Abdurrahman ve Sa'îd bin Müseyyeb'den
rivayetine göre; «Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, ortaklar arasmda
paylaşılmamış her şeyde şuf'a ile hükmetti: Aralarında sınırlar çizilirse şuf'a
yoktur.*
Bu; Ali, Osman, Ömer, Said bin Müseyyeb, Süleyman bin Yesar, Ömer bin Abdülaziz,
Rebi'a, Mâlik, Şâfi'î, Evzâ'i, Ahmed, İshak, Ubeydullah bin Hasan ve İmamiye'nin
mezhebidir.
«Şerbu's-Sünne»de Bağavî şöyle demektedir: «İlim ehli, paylaştırılan şeyin
dörtte birinde ortağın şuf'a hakkının sabit olduğunda ittifak etmişlerdir.
Ortaklardan biri taksimden önce payını satarsa diğer ortaklar onu — şuf'a hakkı
sebebiyle — satışta verilen fiyatın aynısı ile satın alırlar. Eğer elbise gibi
bö-lünemeyen bir şeye karşılık satarsa onun değerini alırlar.» Bunlara göre;
komşunun şuf'a hakkı yoktur. Hanefiler bu konuda muhalefet ederek şöyle
demişlerdir: «Şuf'a derecelidir: îlk olarak, hissesi ayrılmamış ortak için sabit
olur. Onun ardından, yollarda ve başkalarında ortaklığı devam eden hissesi
ayrılmış ortak gelir. Daha sonrada yakın komşu gelir.»
Orta yolu tutan alimler; yol, su ve benzeri mülk haklarından bir hakda ortaklık
durumunda şuf'a hakkının bulunduğunu kabul ederler. Mülk sahipleri arasmda
ortaklık bulunmadığında, her mülkün yol ile ayrılması durumunda şuf'a hakkının
bulunmadığım söylerler. Buna da Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Ne-sâi'nin «sahih senedle»
kaydettikleri, Câbir (r.a.) hadisi ile delil getirirler:
-Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Komşu, komşusunun şuf'asına hak
sahibidir. Her İkisinin yolu müşterek olduğu zaman, hazır bulunmasa bile
(satışı.yapmadan) onu bekler.»
İbn Kayyim: «Câbir hadisinin mantsk ve mefhumu bu görüşe delildir. Böylece bu
hadis sayesinde ihtilaf sona erer ve hüküm onunla verilir.» demiştir.
Yine O; «Ahmed'in mezhebindeki saydığım üç görüşten en güzeli bu üçüncü
görüştür.» demiştir.
Üçüncüsü
Şuf'a hakkı bulunan şeyin, satılması (l) veya ikrarın neticesinde ona karşılık
sulh yapılması ya da cinayete karşılık onun verilmesi veya ma'lum bir karşılık
ile satılarak hibe edilmesi tbu da hakikatte bir satıştır) gibi satılmış olması
ile mâli bir kıymet karşılığı sahibinin mülkünden çıkması şarttır.
Karşılıksız hibe etme, vasiyet etme ve miras bırakma gibi satış dışında bir
yolla sahibinin mülkünden başkasına geçen şeyde şuf'a hakkı yoktur.
İbn Rüşd «Bidâyetü'l-Müctehid» de şöyle demiştir: -Alimler, toprağın toprak
karşılığı değiştirilmesinde (musâkât) şuf'a olup olmadığında ihtilaf
etmişlerdir. Malik'den bu konuda üç görüş nakledilmiştir: Caiz olduğu, olmadığı
ve üçüncüsüne göre; ortaklık ile komşuluk arasım ayırarak, ortaklıkta olmadığı,
komşulukta ise olduğu görüşündedir.»
Dördüncüsü
Şuf'a sahibinin, hakkını hemen istemesi: Yani şuf'a sahibi, malm satıldığını
bildiği zaman, bu mümkün olmadığında satışı Öğrendiği zaman, şuf'a hakkını taleb
etmesi gereklidir. Eğer bunu öğrenir, sonra da özürsüz olarak talebi
geciktirirse, şuf'a hakkı düşer.
Bunun sebebi şudur: Eğer şuf'a sahibi bunu hemen istemez ve isteme hakkı devam
ederse, bunun müşteriye zaran do-
(1) Hanefiler, hadislerin zahirini alarak şuranın sadece satılan malda olduğu
görüşündedirler.
kunur. Çünkü onun satın aldığı şeydeki mülkü istikrar bulmaz ve gayretinin zayi
olacağından ve şuf'a sebebiyle alınacağından korkarak onda imar tasarrufunda
bulunması mümkün olmaz.
Ebû Hanife bu görüşe sahib olmuştur. Şafi'î mezhebinde tercih edilen ve
Ahmed'den yapılan rivayetlerin biri de bu görüştür. Bu durum, şuf a sahibi hazır
olduğu, satışı bilmediği ve hükümden habersiz olmadığında böyledir.
Eğer hazır değilse, veya satışı bilmiyorsa ya da talebin tehir edilmesi halinde
şuf a hakkı düşmez.
îbn Hazm ve başkaları; «Şuf a, Allah'ın kendisine verdiği bir haktır. Talebin
terkedilmesi sebebiyle —isterse 80 sene veya daha fazla bu hakkı istemesin —
düşmez. Ancak kendisi bu hakkı kaîdınrsa o başka.» görüşündedirler. Ayrıca, İbn
Hazm: «Şuf a hakkı onu kaldırıp atan kimsenindir.» sözü, Allah Rasû-lü'ne
benzerini izafe etmenin helâl olmadığı fasid bir lafızdır» görüşündedir.
Mâlik şöyle demiştir s «Hemen taleb etmesi gerekmez. Aksine bunun vacib olduğu
süre geniştir.»
İbn Rüşd ise şöyle demiştir: «Malik'in bu vaktin sınırlı mı, yoksa değil mi
olduğuna dair görüşlerinde ihtilaf vardır. Bir keresinde : «Bu süre,
sınırsızdır. Malı alan, — o hazır iken ve satışı bildiği halde susarken— bina
veya büyük bir değişiklik yapmadıkça bu asla sona ermez.» demiştir. Bir
keresinde ise, bu vakti sınırlayarak, bir sene olduğunu söylemiştir. Bu en
meşhur görüşüdür. «Bir seneden daha çoktur.» dediği de söylenmiştir. Ayrıca
ondan; «Beş yıla kadar bu malda şuf a hakkının sona ermediği» de
nakledilmiştir.»
Beşincisi
Şuf'a hakkına sahib olan kimsenin, müşteriye, akidde takdir ettiği fiat kadarını
vermesi: Şuf a sahibi, şuf'asını eğer misli ise misli fiat vererek, eğer
mütekavvim (kazanılmış) ise, kıymetini vererek alır.
Cabir (r.aJ 'in Nebi aleyhiss elam 'dan naklettiği hadiste : «O, fiatını
ödeyerek ona en haklı oJur.> buyurmuştur. (Hadisi Cüz-câni kaydetmiştir.)
Eğer, fiatın tamamını ödemekten aciz ise, şuf'a hakkı düşer.
Mâlik ve Hanbeliler; «Fiatın, tamamı veya bir kısmı veresiye olduğunda, şuf'a
sahibi onu —zengin olması veya zengin bir kefil getirmesi şartıyla— akidde
gösterildiği şekilde vadeli veya taksit taksit verir. Aksi takdirde, müşteriyi
gözeterek fiatı peşin ödemesi vacibdir.» görüşündedirler.
Safi'i ve Hanefiîer: »Şuf'a sahibi muhayyerdir. Eğer peşin "derse şuf'a peşin
oiur. Aksi takdirde, va'desi gelinceye kadar te'hir eder.» demişlerdir.
Alması
Şuf'a sahibi, satılan malın tamamım alır. Eğer bir kısmını isterse, tamamındaki
hakkı düşer. Şuf anın birden fazla şuf'a sahibi varsa ve bir kısmı bu hakkı
terketmiş ise, geri kalan hak sahipleri, akid müşteri aleyhine bölünmesin diye
onun tamamını almak zorundadırlar.
33.8. Şuf'a Sahihleri Arasındaki Şuf'a Hakkı
Şuf anın birden çok şuf'a sahibi olduğunda, hisseleri birbirinden farklı ise,
Malik'e göre her biri satılan maldan hissesi kadarını alır. Şafi'i ve Ahmed'in
sahih olan görüşleri de budur. Çünkü şuf'a hakkı mülk sebebiyle meydana gelen
bir hakdir ve bu yüzden mülk oranına göre taksim edilir.
Hanefiîer ve İbn Hazm ise şöyle demiştir : «Hisse sahibleri ona hak kazanma
sebebinde eşit oldukları için, şuf'a hakkına sahip oldukları mal, adam başına
göre eşit olarak bölünür.»
33.9. Şuf'a Hakkının Miras Bırakılması
Malik ve Şafi'i, şuf'a hakkının miras kalacağı ve ölüm ile iptal olmayacağı
görüşündedirler. Kişi, şuf'a hakkına sahip olur ve bunu öğrenmeden ölürse veya
öğrenir, fakat onu almadan ölürse; bu hak — diğer mallara kıyas ile — varislere
geçer.
Ahmed ise; «Ölen, onu taleb etmemiş ise miras kalmaz.» demiştir. Hanefiîer de;
«Bu hak, satılmadığı gibi miras da bırakılmaz. Hakimin onun lehine hüküm vermesi
dışında, şuf'a hakkını istemiş, sonra ölmüş bile olsa durum böyledir.»
demişlerdir.
33.10. Müşterinin Tasarrufları
Müşterinin satın aldığı malda, şuf'a sahibi şuf asını almadan önceki
tasarruflun, kendi mülkünde olduğu için .sahihtir. Eğer onu satmışsa, şuf'a
sahibi onu iki satıştan biri ile alır.
Eğer hibe eder veya vakfeder ya da tasadduk eder veya onu zekat olarak verir ve
benzeri fiillerde bulunursa şuf'a hakkı kalkar. Çünkü bunun ondan alınmasında
zarar vardır. Çünkü; mülkü karşılıksız vermiştir ve zarar, zarar ile giderilmez.
Müşte-
rinin, şuf a sahibinin şufasını istemesinden sonraki tasarruflar, ıse; mulkun,
taleb ile şuf a sahibine geçmesi sebebiyle batılchr
33.11. Şuf a Hakkı Talep Edilmeden Önce Müşterinin Bina Yapması
Müşteri şuf a istenmeden önce şuf a malının bir kısmına bir
Eb?HrEfa Ta/âaÇ dİkS6' S°nra ŞUfa hakkı istense; Şafi'i ve Ebu Hanıfe, bu
durumda; .Şuf a sahibi, binanın değerini peşin olarak ona verir. Ağadan da ya
onlar, sökerek aynen vereve mislerdik Ödeyerek kendi mülküne katar.» de"
Mâlik ise, -Müşteriye diktiği veya kurduğu şeyin kıymeti verilmedikçe, şufa
hakkı gerçekleşmez., demiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi