Fikih - 76 Hadgerektirensuclar - Fikhussunne
2. HAD GEREKTİREN SUÇLAR Kur'ân. ve hadis, «had gerektiren suçlar» adı altmda, muayyen suçlar için had cezaları kararlaştırmıştır. Zina, iftira, hırsızlık,...">46.2. HAD GEREKTİREN SUÇLAR
Kur'ân. ve hadis, «had gerektiren suçlar» adı altmda, muayyen suçlar için had
cezaları kararlaştırmıştır. Zina, iftira, hırsızlık, sarhoşluk, dinden dönme ve
isyan çıkarmak gibi. Bu suçlardan herhangi birisini işleyen kimseye Sari had
cezalan kararlaştırmıştır.
Zina suçunun cezası, bekâr için sopa, evli için recm'dir. Bu konuda Allahu Teâlâ
şöyle buyuruyor: «Kadınlarınızdan zina edenlere bunu isbat edecek dört şahit
getirin; şehadet ederlerse ölünceye veya Allah onlara bîr yol açıncaya kadar
evlerde tutun.» (Nisa: 15) Rasûlülîah sallallahu aleyhi ve sellem de şöy-
le buyurmuştur : «Benden alınız, (zinanın hükmünü) benden ah nız. Allah zina
eden kadınlar için bir yol tesbit etti. Bekâr olana yüz sopa ve bir sene sürgün.
Evli olana da yüz sopa ve recm.»
İftira suçunun cezası seksen sopa olup bu konuda Allahu Teâlâ şöyle
buyurmaktadır: «İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra dört şahit
getiremeyenlere seksen değnek vurun. Ebediy-yen onların şahitliğini kabul
etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir.» (Nur: 4)
Hırsızlık suçunun cezası eli - kolu kesmektir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
«Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret
verici bir ceza olarak ellerini kesin. Allah güçlüdür, Hakimdir.» (Maide : 38)
Yeryüzünde fesat çıkarmanın cezası ise; öldürülmek, idam edilmek, sürgüne
gönderilmek veya el ve ayaklarını çaprazlama olarak kesmektir. Bu konuda Allahu
Teâlâ şöyle buyuruyor: -Allah ve Rasülü ile savaşanların ve yeryüzünde
bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak, yahut çapraz olarak el
ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir
rezilliktir. Onlara ahirette büyük azap vardır.» (Maide : 33)
İleride açıklanacağı üzere sarhoşluk cezası seksen veya kırk sopadır.
Dinden dönmenin cezası Ölümdür. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur ■ «Her kim dinini değiştirirse onu öldürün.»
İsyanın cezası da ölümdür, çünkü Allahu Teâlâ şöyle bu-yurmuştur: «Eğer
mü'minlerden iki topluluk biribirleriyie savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; eğer
biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine
kadar savaşınız. Eğer dönerlerse aralarım adaletle bulunuz. Adil davranınız.
Şüphesiz Allah adil davrananları sever.» (Hucurat: 9) Bu konuda Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Benden sonra fitne ve fesatlar
meydana gelecek. Her kim müslü-manlarm işlerinde ayrılık çıkarırsa, kim olursa
olsun boynunu vurun uz.-
46.3. HAD CEZALAHININ ADALETLİ OLDUĞU
Bu cezalar, umumi maslahatı gerçekleştirmesi ve çoğunluğun emniyetini sağlaması
bakımından son derece adil cezalardır. Çünkü zina, suçların en ağır ve
çirkinlerinden olup, insanın yaratılışına, şeref ve kerametine düşmandır. Aynı
zamanda zina aile ve yuvaları yıkan fert ve toplumların ayakta durmasını olumsuz
yönde etkiieyen, pek çok şer ve cezalan teşvik ederek ümmetin varlığım tehdit
eden bir suçtur. Bununla beraber, zina suçunun isbatmda İslâm dini ihtiyatlı
davranmış, bu konuda nerdeyse yerine gelmesi mümkün olamayacak derecede şartlar
koymuştur. Zina cezası infaz ve tatbikten ziyade, zinaya engel olma ve korkutma
kastedilen bir cezadır. İffetli kadm ve erkeklere iftira, aile bağlarını çözerek
kişiyle karısının arasmı ayırır. Evin temelini sarsar. Aile ise cemiyetin
yapısında temel bir müessesedir. Onun ıslahı ile cemiyet ıslah olur, ifsadı ile
de cemiyet bozulur.
Bu suçla kişiyi itham ederek, ithamını isbat edecek dört şahit getirmeyene
seksen sopanın vurulması, hikmetin ve maslahatı gözetmenin son noktası olup,
insanın değeri zedelenmemiş, şerefi de yara almamış olur.
Hırsızlık, insanların mallarına bir tecavüz olup o malların sahibi olmayana
gitmesidir. Mallar ise kişilere en sevimli gelen şeylerdir. Başkalarını
hırsızlık suçunu işlemekten alıkoymak için, bu suçu işleyenin kolunun
kesilmesinin emredilmesi, bütün fertlerin mallarına olan güveni sağlayarak
nefsine hoş gelen en değerli eşyalarını yanında gönül rahatlığıyla
bulundurabilmesi, Şer'i Şerifin övünüleck esaslarındandır.
Güveni sağlamak, malları himaye ederek o mallan heder edenlerin elinden
kurtarmak ve Şer'i Şerifin dışına taşanlara engel olmak için bu hükmü tatbik
eden ülkelerde faydalan açıkça görülmüştür.
Son olarak Sovyetler Birliği, hırsızlara verilen hapis cezasının yetersiz olması
sonucunda, hırsızlık suçunun cezasını artırarak, hırsızı kurşunla idam etmek
zorunda kalmıştır ki, bu ceza mümkün olabilecek en şiddetli cezadır. Yeryüzünde
fesat çıkarmak için koşanlar, fitne ateşlerini tutuşturanlar, güveni kal-dınp
çarpışmak için ayaklananlar, kurulu şer'i düzeni değiştirmek için çalışanlann
cezası da el ve ayakların çaprazlama kesilmesi veya sürgün edilmeden daha az
değildir.
İçki, içenin aklını ve rüşdünü kaybettirir. İnsan, aklını ve rüşdünü kaybedince
ahmakça hareket eder ve her türlü çirkin fiili işler. Bu kişiye ceza tatbik
edildiği zaman, bu ceza aym suçu işlemekten onu alıkoyar. Diğer yönden
başkalarının da bu suçu işlemesini engeller,
46.4. HAD CEZALARININ TATBİKİ
46.4.1. Bu Cezalan Uygulamanın Vacib Olduğu
Had cezalarının yerine getirilmesi insanlara faydalıdır. Çünkü bu cezalar,
suçları engeller, asilere mâni olur, haram işlemeyi içinden geçirenleri meneder.
Herkesin canına, malına, ırzına, şöhretine, hürriyetine ve kerametine güven
ortamını gerçekleştirir.
Nesâî ve Ibn Mâce'nin Ebû Hureyre (r.a.) 'den rivayet ettiğine göre Nebi
aleyhisselam şöyle buyurmuştur : «Yeryüzünde had cezasının tatbik edilmesi
yeryüzü ehline kırk gün yağmur yağmasından daha hayırlıdır.»
Had cezasının yerine getirilmesine mani olmak Allah'ın ahkâmını engellemek ve
Allah'a harb açmak demektir. Çünkü bunu engellemede suçları kabul etmek ve
kötülükleri yaygınlaştırmak vardır.
Ahmed, Ebû Davûd ve Hâkim'in rivayet ederek Hâkim'in sahih kabul ettiği hadiste
Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur : «Allah'ın had cezalarından herhangi bir
cezanın tatbikini aracılık yaparak engelleyen kişi, Allah'ın emrine karşı
gelmiştir.»
Bazan insan, suçlunun işlediği suçu bilmediği için, ona verilen cezaya bakarak,
suçluya karşı kalbi incelir ve acıma duygusu meydana gelir. Halbuki Kur'ân-ı
Kerim bunun imana ters olduğunu belirtmiştir. Çünkü iman, suçlardan
temizlenmeyi, fert ve toplum olarak yüce bir terbiyeye ve sağlam bir ahlâka
yükselmeyi gerektirir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Zina eden kadın ve erkeğin
herbirine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahi-ret gününe İnanıyorsanız, Alah'ın
dini konusunda o ikisine acımayın. Onların ceza görmesine İnananlardan bir
topluluk da şahit olsun.» CNür: 2)
Şüphesiz topluma acıma fertlere acımaktan daha önemlidir. Suçu engellemek için,
İslâm bu konuda sert davranmıştır. Kötülüğü engellemek isteyen kimse, bazan
acıdığı kişilere sert davransın.
46.4.2. Had Cezalarında Acıma ve Af
Allah'ın verdiği cezalardan herhangi bir cezanın tatbikine engel olmak için
affedici olmak haramdır. Çünkü bunda gerçekleşecek bir maslahatı kaçırmak,
cinayetlerin işlenmesini teşvik, suçluyu işlediği suçun cezasından kurtarmaya
rıza göstermek vardır. Bu haramlık, suçun mahkemeye intikalinden sonradır. Çünkü
bu durumdaki şefaat, hakimi aslî görevinden alıkoyar ve had cezalarının tatbik
edilmemesi kapısını açar. Mahkemeye intikalden önceki şefaate gelince, suç
işleyenin suçunu Örtmekte ve mahkeme nezdinde şefaatçi olmakta bir beis yoktur.
Ebu Dâvûd, Nesaî ve Hâkim'in Amr b. Şuayb'dan, onun babasından, onun da
dedesinden rivayet edip, Hâkim'in sahihle-diği hadiste Nebi aleyhisselam şöyle
buyurmuştur: «İşlediğiniz suçları aranızda hallederek biribirinizi affediniz.
Bana ulaşan suçlara ise muhakkak ceza vacib olur.» Ahmed, Nesâî, Tirmizî, Ebû
Davûd, İbn Mâce'nin rivayet edip Hâkim'in sahihlediği Saf-van b. Ümeyye
hadisinde; Nebi aleyhisselam, ridası çalman Saf-van b. Ümeyye'nin hırsıza şefaat
etmesi üzerine «Keşke suçluyu bana getirmeden önce şefaat etseydin ya»
buyurmuştur.
Aişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Manzum kabilesinden
bir kadın eşyayı emanet olarak alır ve bunu inkar ederdi. Bunun üzerine
Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem elinin kesilmesini emir buyurdu. Derken
ailesi Üsame bin Zeyd'e gelerek onunla konuştular. O da kadın hakkında
Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile konuştu. Bunun üzerine Rasülüllah
aleyhisselam O'na; «Allah'm hadlerinden bir had hakkında şefaat mı ediyorsun, yâ
Üsâme?» buyurdu, sonra Rasülüllah sallaîlahu aleyhi ve sellem ayağa kalkarak bir
hutbe okudu. Hutbesinde şöyle buyurdu: «Allah sizden öncekileri şunun için helak
etmiştir; onlar aralarından şerefli biri hırsızlık ederse onu bırakırlar, zayıf
olan yaparsa ona haddi tatbik ederlerdi. Hiç şüphe yok, nefsim elinde olan
Allah'a yemin olsun ki, Muhammed'in kızı Fâtima hırsızlık etse mutlaka elini
keserdim.» Bundan sonra emir buyurmuş ve hırsızlık eden o kadının eli
kesilmiştir.» (Hadisi Ahmed, Müslim ve Nesâi rivayet etmiştir.)
46.4.3. Had Cezasının şüpheyle Düşmesi
Had cezası, suç işleyenin vücudunda ve şerefinde zarar meydana getiren bir ceza
olup, gerçek olmadan bir kimsenin sere-
fiyle oynamak yer bırakmayacak şekilde delille sabit olur. Şüpheye giden bir yol
bulunduğu zaman, üzerine ahkamın bina edilmesi gerektiği kesin bilgiyi
engelleyici olur. Bundan doiayı, töhmet ve şüphelere itibar edilmeyip bunlar
delil sayılmazlar. Çünkü şüpheler, hataların yapıldığı şeylerdir.
Ebû Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sal-lallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: «Gücünüz yettiği kadar müslümanlara cezalan tatbik etmemeye
çalışın. Bir çıkar yol bulursanız suçluyu beraat ettirin. Çünkü hâkimin affetmek
konusunda hataya düşmesi, cezalandırmaktaki hatasından hayırlıdır.» (Hadisi
Tirmizi rivayet etmiş hadisin mevkuf olarak rivayet olunduğunu zikretmiş,
«mevkuf olduğu daha doğrudur* demiştir. Tirmizî devamla hadisin sahabeden birçok
kimseden rivayet olunduğunu ve hepsinin ifadesinin aynı olduğunu söylemiştir.)
46.4.4. Şüpheler ve Kısımları
Hanefîler ve Şafi'iler şüphelerden bahsetmişlerdir. Onların şüpheler hakkındaki
görüşlerini aşağıda Özetliyoruz.
Şafi'îlerin görüşleri: Şafi'iler, şüphenin üç kısma ayrıldığı görüşündedirler.
a) Suçun işlendiği yer hakkındaki şüphe : Meselâ, kocanın hayizlı veya oruçlu
iken karısıyla cima etmesi veya karısına arkadan gelmesi gibi. İşte burada şüphe
suçun mahallinde mevcuttur. Çünkü, mahal kocanın mülküyetinde olup, karısıyla
mübaşerette bulunmak kocanın hakkmdandır. Kadının hayızlı olması veya kocamı
arkadan gelmesi durumunda onunla mübaşerette bulunma hakkı olmasa bile yine de
malum mahallin kocanın mülkünde bulunması ve hakkının kocaya ait olması şüphe
doğurmaktadır. Bu şüphenin bulunması; faiî, yaptığı fiilin haram olduğuna ister
inansın, isterse inanmasın had cezasının kaldırılmasını gerektirir. Çünkü
şüphenin esası inanç ve zan değildir. Şüphenin esası fiilin mahalli ve failin
şer'an o mahalle musallat olmasıdır.
b) Suçu işleyende şüphenin bulunması: Meselâ, karısı olduğu zannıyla zifafa
girip cimada bulunması, sonra ise bu kadının karısı olmadığının ortaya çıkması
durumu. Burada şüphenin esası, failin zannı ve inancındadır. Şöyle ki işlediği
fiilin haram olduğuna inanmamaktadır. Faile nisbetle zannın mevcutolması, had
cezasını kaldıracak şüpheyi doğurmaktadır. AncaK fail islediği fiilin haram
olduğunu bilirse bu durumda şüphe bulunmamış olur.
cJ İşlenen fiilde şüphenin bulunması: Burada fiilin haram olup olmamasmdaki
şüphe kastedilmiştir. Bu şüphenin esası, fa-kihler arasındaki ihtilaftan
kaynaklanmaktadır. Kendisinde, helal veya caiz olduğu konusunda ihtilaf olan her
meselede şüphe bulunup had cezası kalkar. Meselâ Ebu Hanife velisiz nikâhı,
Mâlik ise şahidsiz nikâhı caiz görmektedir. Buradaki ihtilaf şüphe doğurduğundan
had cezası kalkar. İsterse fail işlediği fiilin haramhğma inanmış olsun. Çünkü
bu inancı, fakihler, fiilin haram ve helâl olduğunda ihtilaf ettikleri müddetçe
bir değer taşımaz.
Hanefilerin Görüşleri -. Hanefiler şüphenin iki kısma ayrıldığı görüşündedirler.
d) Fiilde şüphe: Bu da kendi zekâsında karışıklık bulunmayan kişinin fiil
hakkında karışıklığa düşmesiyle olur. Bu şüphe, kendisinde fiilin haram ve
helalliği karışmış, helâl olduğunu ifade eden bir delil olmadığı halde, delil
olmayan şeyi delil olarak gören kişi hakkındadır. Mesela üç talakla veya talak-ı
bâin ile boşadığı karısıyla iddet müddetinde cima etmesi gibi. Bunun sebebi,
koca helâl olan mahalli boşamakla kendisine haram kıldığından, nikâh aslında
zail olmuş; ancak yatak hakkında ve kadının başka kocalarla evlenmesinin haram
olması bakımından nikâh devam etmektedir. Bu tip cima haram olup zina
sayıldığından had cezasını gerektirir. Ancak cima edene meselenin karışmış
olması ve işlediği fiili helâl zannetmesi müstesnadır. Çünkü zannmı bir çeşit
delile dayandırmıştır ki, o da nikahın yatak hakkında ve kadının diğer kocalarla
evlenmesinin haram olması bakımından devam etmiş olmasıdır. Böylece kadının
kendisine helâl olduğunu sanmıştır. Bu düşünce gerçekte her ne kadar bir delil
sayılmasa da, hakkında had cezasını düşürecek bir şüphe sayılır.
Fiilde şüphenin bulunması için, o fiilin haram olduğuna dair bir delilin
bulunmaması ve işleyenin işlediği fiilin helâl olduğuna inanması gerekir. Eğer
haram olduğuna dair bir delil varsa veya suçu işleyen işlediği suçun helal
olduğuna inandığı sabit olursa, bu durumda şüphe bulunmamış olur. Suçlunun,
işlediği suçun haram olduğunu bildiği sabit olursa üzerine had cezası vacip
olur.
e) Mahalde şüphenin bulunması s Hanefiler bunu hükmî şüphe veya sahip olunma
şüphesi diye isimlendirirler. Bu şüphe, mahallin helâl olması konusunda şer'i
hükümde karışıklığın bulunmasıyla oluşur ki, bunun da şer'i ahkamdan bir hükümde
meydana gelmesi gerekir. Bu şüphe haramhğı kaldıran şer'i bir delilin
bulunmasıyla tahakkuk eder. Burada failin zannına itibar edilmez. Failin helal
olduğuna inanması veya haram olduğunu bilmesi aynıdır. Çünkü şüphe, şer'i bir
delille sabit olmuş olup bilmek veya bilmemekle bir ilgisi yoktur.
46.4.5. Had Cezalarını Kimler Verir?
Fakihlerin ittifakıyla had cezalarını hâkim veya vekili uygular. Hiç bir
kimsenin kendi başına bu cezaları uygulamaya hakkı yoktur.
Tahavî'nin Müslim bin Yesâr'dan rivayet ettiğine göre Müslim bin Yesâr şöyle
demiştir: «Sahabeden bir adam şöyle derdi: Zekât, hadler, ganimet ve Cuma
hakkındaki işlemi halife yürütür.» Tahavî -Bu rivayete, sahabeden muhalif olanı
bilmiyoruz» demiştir.
Beyhâki'nin Harice bin Zeyd'den, onun da babasından rivayet ettiği, Beyhâkî'nin
aynı zamanda Ebû Zenâd'dan onun da Medine ehli'nin sözlerine kadar varan
fukahadan rivayet ettiğine göre, fakihler şöyle demişlerdir: «Halifeden
başkasının had cezalarından birisini tatbik etme hakkı yoktur. Ancak kişi
kölesine veya cariyesine zina suçundan dolayı had cezası tatbik edebilir.»
İçlerinde Şafii'nin de bulunduğu selef ulemasından bir cemaat, efendinin
kölesine had cezasını tatbik edebileceği görüşündedirler. Bu görüşlerine
mü'minlerin halifesi Hz. Ali (r.a.) '-dan gelen şu rivayetle delil getirdiler:
«Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hizmetçisi suçunu itiraf etti. Nebi
aleyhisselam ona had cezası uygulamamı bana emretti. Bunun üzerine ona
geldiğimde kendisini kanları kuramamış vaziyette buldum. Ra-sûlüllah'a gelip
durumu bildirince bana şöyle buyurdu: «Kanı kuruduğu zaman üzerine ceza tatbik
edin. Elinizin altındakilere had cezalarını tatbik edin.» (Hadisi Ahmed, Ebû
Davûd, Müslim, Beyhaki ve Hâkim rivayet etmiştir.) Ebû Hanife; «Velisi onu
hâkime götürür, kendisi ceza tatbik etmez,» demiştir.
46.4.6. Suçu Örtmenin Meşru Olduğu
suç işlemiş ve batağa dalmış kimseyi bu bataktan kurtarmak için bazen suçu
örtülür. Bu kişiler günah işledikten sonra, nasuh bir tövbe ederek temiz bir
hayata başlayabilirler. Bundan dolayı günahlara dalanların suçunu örtmek,
durumlarını açıklamaya acele etmemek meşru sayılmıştır.
Sa'id bin Müseyyeb'den rivayet olunduğuna göre; o demiştir ki: «Bana ulaşan
habere göre, Hezzâl ismindeki yeni müs-lüman olmuş bir kimse, zina yaptığına
dair bir adam hakkında Nebi aleyhisselam'a şikayette bulundu. Bu şikayeti,
«İffetli kadınlara zina îsnad edip de sonra dört şahit getiremeyenlere seksen
değnek vurun.» (Nur: 4) âyeti nazil olmadan önceydi. Bunun üzerine Nebi
aleyhisselam «Ya Hezzal, o adamın suçunu örtseydin bu senin için daha hayırlı
olurdu.» buyurdu. (Yahya bin Sa'îd demiştir ki: "Bu hadisi Yezid bin Nâim bin
Hezzâl el-Eslemi'nin meclisinde anlatınca Yezid, -Hezzal dedemdir ve bu hadis
doğrudur.» dedi.»)
îbn Mâce'nin İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre Rasûlül-lah sallaîlahu aleyhi
ve sellem şöyle buyurdu : «Her kim müs-lüman kardeşinin bir ayıbını örterse,
kıyamet günü Allah da onun ayıbını örter. Her kim kardeşinin ayıbını açığa
çıkarırsa Allahu Teâlâ da onun gizli ayıplarını ortaya çıkarır, hatta onu evinde
rezil eder.»
Ayıplan örtmek mendup olunca, ayıpları açığa vurmak, ke-rahet-i tenzih'e varan
bir kerahetle daha yararlı olanın tersini yapmak demektir. Çünkü suçları örtme
fiili mendup ise bu fiilin terkedilmesi kerahet-i tenzih olmuş olur. Bu durum,
yaptığı zinayı övünerek anlatmayan ve zina rezilliğini normal kabul etmeyen
kimse içindir. Fakat zinanm yaygın hale gelmesine çalışır ve bu rezilliği normal
kabul ederse, bu kişinin durumunu açığa çıkarmak, örtmekten daha evladır. Çünkü
Allah ve Rasû-lünün istediği, yeryüzünü günahlardan ve fuhuştan temizlemektedir.
Bu da ancak günah ve fuhuş işleyenin tevbe etmesi ve onları engellemekle
tahakkuk eder.
Zinadaki kötü durum ortaya çıkıp, zinaya aldırış etmemek ve zinanın
yaygınlaşması gibi durumlar meydana gelince, o zaman tevbe ile yeryüzünün
istenen temizliğe kavuşması, karşılığında gerekli gayenin gerçekleşmemesüıin
bulunmasıyla beraber, sadece bir ihtimaldir. Durum böyle olunca bu pislikten
kurtulmak için başka bir sebep aramak gerekir ki, o da had cezasıdır.
Bir veya birkaç defa gizli ve korkak bir vaziyette, pişman olarak zina eden ise
bunun hilafınadır. Şüphesiz bu durum şahidin gizlemesinin müstehab olduğu
yerdir.
46.4.7. Müslümanın Kendi Suçunu Örtmesi
Müslümanm kendisinden sadır olan günahı anlatıp kendini rezil etmemesi veya
kendisine ceza verilmesi için suçunu hâkimin önünde ikrar etmeyip, işlediği
suçunu örtmesi gerekir. İmam Mâlik'in Muvatta'mda Zeyd bin Eslem'den rivayet
olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ey
insanlar, muhakkak sizler için uygun bir vakit gelmiştir. Artık Allah'ın
hududunu tecavüz etmeye son verin. Her kime bu pislikten bulaşırsa, Allah onu
örttüğü gibi kendini örtsün. Şüphesiz durumu bize ayan olan kimseye Allah'ın
verdiği cezayı tatbik ederiz.»
46.4.8. Had Cezaları Günahlara Keffarettir
Alimlerin çoğuna göre; had cezaları tatbik edildiği zaman işlenen günahlara
keffaret olup had uygulanan kişi ahirette azap görmez. Çünkü Buhari ve Müslim'in
Ubâde bin Sâmit'ten rivayet ettiğine göre, Ubâde şöyle demiştir: «Rasûlüllah'ın
meclisinde bulunuyordum; şöyle buyurdular: «Allah'a şirk koşmayacağınıza, zina
etmeyeceğinize, hırsızlık yapmayacağınıza, Allah'ın haram kıldığı hiç kimseyi
öldürmeyeceğinize dair —ancak hak ile Öldürürse o müstesna— bana söz veriniz.
Kim bu sözünde durursa Allah onun mükafatını verecektir. Kim bu suçlardan birini
işler de, dünyada cezasını görürse, artık bu ceza onun suçuna keffarettir. Kim
bu suçlardan birini işler de Allah onu dünyada Örter meydana çıkarmazsa,
ahiretteki cezası bakımından onun İşi Allah'a kalmıştır. İsterse affeder,
isterse azabeder.»
Had cezaları, günahlara kefaret olmakla beraber, günahlara yaklaşmayı önleyici
fonksiyonu ile hem engelleyici hem de yola zorlayıcı etkileri vardır.
46.4.9. Dâru'l-Harpde Had Cezasının Tatbiki
Âlimlerden bir kısmı, had cezalarının, îslâm ülkesinde uygulandığı gibi hiç
ayırmadan daru'l-harpde de aynen uygulanabileceği görüşündedirler. Çünkü bu
cezalarla ilgili emir umûmi olup, herhangi bir yer tahsis edilmemiştir. Malik
ile Leys bin Sa'd bu görüştedirler.
Ebû Hanife ve diğerleri ise şöyle demişlerdir: -Halife dâ-ruTharpde gazaya
çıktığı zaman, askerlerinden herhangi biri sine had cezasını tatbik etmez. Ancak
Mısır, Şam veya Irak ön lerinde veya buralara benzeyen yerlerde, askerlerine had
ceza larını uygular.» Bu görüşlerinin delili şudur: «Daru'l-harpde ceza verilen
kimselerin kâfirlere katılmasından korkulur. Bu ancak önemli bir sebepten dolayı
yapılır. Şöyle ki: Suçlara ceza vermek, Allah'ın emrettiği had cezalarından bir
cezadır. Halbuki Allahu Teâlâ, gazada had cezalarının tatbikini, ondan daha kötü
bir durumun meydana gelmemesi için nehyetmiştir.»
Ahmed, İshak bin Râhûye, Evzâî ve diğer İslâm alimleri düşman yurdunda had
cezalarının uygulanamayacağım kesin bir şekilde ifade etmişlerdir.
Sahabenin icmaı da bu yöndedir. Ebû Mihcen es- Sekafi içki içmeden duramazdı.
Kadisiye seferinde yine içki içmişti. Bunun üzerine ordunun komutanı Sa'd bin
Ebî Vakkas onu hapsederek ayaklarına kelepçe vurulmasını emretti. Daha sonra iki
ordu karşılaşınca Ebü Michen şöyle dedi: «Ata ok atıldığı halde benim bağlı ve
kelepçeli olarak terkedilmem üzüntü olarak bana yeter.» Sonra Ebü Mihcen Sa'd'm
_ hanımına şöyle dedi: •Beni serbest bırak. Eğer Allah bana dönmeyi nasib ederse
ayağımı kendim zincire vuracağım. Yok şayet öldürülürsem, o zaman da benden
kurtulmuş olursunuz.» Bunun üzerine kadın, ayağının zincirini çözdü. Ebû Mihcen,
Sa'd'm Belkâ' isimli atının üzerine atladı ve eline bir mızrak alarak savaş
meydanına çıktı. Daha sonra Sa'd'ı ve îslâm ordusunu şaşırtacak kahramanlıklar
gösterdi. Hatta onu yardıma gelen meleklerden bir melek sandılar. Düşman mağlup
olunca Ebü Mihcen döndü ve ayağını kelepçeye vurdu. Bunun üzerine Sa'd'm kansı
olup biteni Sa'd'a haber verdi. Sa'd da adamı saldı ve savaşta gösterdiği bu
kahramanlıktan dolayı ona ceza tatbik etmemeye yemin etti. Hatta İslâm ordusu bu
adamda kuvvet buldu. Ebû Mihcen daha sonra içki içmekten tövbe etti. Had
cezasının düşürülmesi veya tehiri Önemli bir maslahattan doîayı idi ki, Ebü
Mihcen'e had cezasının tatbik edilmesi hakkı bulunduğu haîde bu cezayı düşürmek
müslümanlar için hayırlı oîmuştur.
46.4.10. Had Cezalarım Camilerde Uygulamaktan Nehiy
Ebû Davud'un Hâkim bin Hüzzâm'dan rivayet ettiğine göre, o demiştir ki: «Rasulûllah
mescidlerde tutuklama yapılmasını, şiir söylenmesini ve had cezalarının tatbik
edilmesini neh-yetmişttr.
46.4.11. Hâkim Kendi Bilgisine Göre Hüküm Verebilir mi?
Zahiriler, Öldürme, kısas, ......... zina ve hadlerde hâkimin,
isterse görevinden önce, isterse sonra olsun bildiğiyle hüküm verme hakkı olup
verdiği hüküm, en kuvvetli hüküm sayılır. Çünkü olayı bizzat görmüştür. Sonra
kuvvetiilik sırasına göre ikrar, sonra da delil gelmektedir. Çünkü Aîlahu Teâlâ
şöyle buyurmuştur : «Ey inananlar, kendiniz, ana - babanız ve yakınlarınız
aleyhlerine de olsa, Allah için şahid olarak adaleti gözetin.» (Nisa : 135J
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur : -Sizden biriniz
bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin, şayet gücü yetmezse diliyle
düzeltsin..........»
Bu delillerden sabit olmuştur ki, hâkimin adaletle hükmetmesi gerekmektedir.
Zalimin zulme devam etmesine imkan tanımak ve onu değiştirmemek adalet değildir.
Hâkimin gördüğü her kötülüğü eliyle düzeltmesi ve hak sahibine hakkını
vermesinin farz olduğu sabit olmuştur. Şayet böyle yapmazsa zulüm olmuş olur.
Alimlerin çoğunluğu, hâkimin kendi bilgisiyle hüküm veremeyeceği
görüşündedirler.
Ebû Bekir Cr.a.) şöyle demiştir: «Had cezası gerektiren bir suç işleyen adam
görsem, açık delil buluncaya kadar ona had cezası uygulamam.-
Çünkü hâkim diğer fertler gibi bir ferttir. Yanmda tam delil bulunmadığı
müddetçe gördüğünü konuşması caiz değildir. Meselâ, tam bir delil getiremediği
halde, hâkim sadece görmesiyle bir kimseye zina suçu isnad etse, iftiracı olmuş
olur ki, bu hâkime iftira cezası gerekir. Hâkime gördüğünü anlatması haram
olunca, gördüğünü tatbik etmesi evlâ yoluyle haram olur. Bu görüş şu âyeti
kerimeye dayanmaktadır: «Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar,
şahid getirmedikçe Allah katında yalancı olanlardır.» (Nur: 13)
46.5. İÇKİ'NİN HADDİ
46.5.1. İçkinin Tedrici Olarak Haram Edilişi
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'den Medine'ye hicret edinceye kadar
insanlar içki içiyorlardı. İçki ve kumardaki kötülükleri ve ifsad edici
özellikleri görünce içki ile kumar konusunda müslümanlann sorulan çoğaldı. Bunun
üzerine Al-lahu Teâlâ şu âyeti indirdi: «İkisinde hem büyük günah ve hem de
insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür.» (Bakara:
219)
Yâni içki ve kumarda, içindeki maddi ve dini zararlardan dolayı büyük günah
vardır. Şüphesiz içki ve kumarda insanlara menfaatler de vardır ki, bunlar maddi
menfaatlerdir. Mesela içki satıp kâr etmek ve kumarda yorulmadan para kazanmak
gibi. Bununla beraber içki ve kumardaki günahın ve zararın, bazı faydalarından
çok daha fazla olduğu belirtilmiştir. Bu âyette içki ve kumarın haramlık yönüne
ağırlık verilmiş, fakat kesin bir haramlık ortaya konmamıştır.
Sonra insanların alıştıkları ve hayatlarından bir parça olarak kabul ettikleri
içkinin, tedrici olarak önce namaz esnasında haram olduğu belirtilmiştir: «Ey
inananlar, sarhoşken ne dediğinizi bilene kadar namaza yaklaşmayın.» (Nisa : 43)
Bu âyetin nüzul sebebi şudur: «Bir adam sarhoş olarak namaz kılarken Kâfirûn
Sûresini okudu. «Ben sizin taptıklarınıza tapmam» âyetini okurken, olumsuzluk
ifadede eden «Iâ»yı söylemeyip -Ben sizin taptıklarınıza taparım* dedi. İşte bu
olay, içkinin haramlıhğı hakkında son emrin inmesine de bir vesile oldu.
Allahu Teâlâ şu âyeti inzal buyurdu: «Ey inananlar, içki, kumar, putlar ve fal
okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki, saadete eresiniz.
Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sîzi
Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz
değil mi?» (Bakara: 90-91)
Bu âyetten anlaşıldığına göre Allahu Teâlâ kumar, put ve fal oklarını içkinin
üzerine atfetmiş ve bunlar için şu hükmü vermiştir.
1) Bütün bunlar akıl sahiplerine göre pistirler.
2) Şeytanın amellerinden ve süsleyip hoş gösterdiği vesve-selerindendirler.
-
3) Durum böyle olunca, insanın kurtuluşa hazırlıklı olabilmesi ve felaha
kavuşması için bunlardan sakınması ve uzak durması gerekmektedir.
4) Şeytanın kumar oynamayı ve içki içmeyi süslü göster-mesindeki maksadı, bunlar
vasıtasıyla insanlar araşma kin ve düşmanlık tohumlan ekmektir. İşte bunlar
dünyevi zararlardır.
5) Yine şeytanın gayesi, kişiyi Allah'ın zikrinden alıkoymak ve namazdan
oyalamaktır ki, bu da dini zarardır.
6) Bunların tümü içki ve kumara son vermeyi gerektirmektedir.
Bu âyet içki hakkında inen son âyet olup, kesin olarak içkinin haram olduğunu
göstermektedir.
Abd bin Humeyd'in 'Atâ'dan rivayet ettiğine göre 'Atâ şöyle demiştir ■ «İçkinin
haramlığı konusunda ilk önce şu âyet inmiştir : -Sana içki ve kumarı sorarlar.
De ki: İkisinde hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları
faydasından daha büyüktür.» (Bakara: 219)
Bunun üzerine insanların bazısı; «Faydasından dolayı içki içeriz,- diğerleri
ise; «içinde günah olan bir şeyde hayır yoktur,» dediler. Sonra şu âyet nazil
oldu: «Ey inananlar, sarhoşken ne dediğinizi bilene kadar namaza yaklaşmayın.»
(Nisa: 43) Bunun üzerine, insanlardan bazıları; «İçeriz ve evlerimizde
otururuz,- dediler. Diğerleri ise; «Bizimle cemaatla namaz kılmamızın arasında
engel teşkil eden şeyde hayır yoktur,» dediler ve bunun üzerine şu âyeti kerim
nazil oldu : «Ey inananlar, içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan
işi pisliklerdir; bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve
kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan,
namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil nü?» (Bakara: 90 -
91)
Böylece Allahu Teâlâ insanları içkiden nehyetti, onlar da içkiye son verdiler.
Katâde'den rivayet olunduğuna göre; Allahu Teâlâ içkiyi Mâide sûresinde, Hendek
harbinden sonra haram kılmıştır. Hendek savaşı ise Hicri dördüncü veya beşinci
senededir.
İbn îshak'm zikrettiğine göre; içkinin haramlığı Benî Nadir gazvesindeydi. Benî
Nadir gazvesi ise tercih edilen görüşe göre hicretin dördüncü yılındadır.
Dimyatî, «Siret» adlı kitabında şöyle demiştir: «İçkinin haramlığı hicretin
altıncı senesinde vaki olmuştur.»
46.5.2. İçkinin Haramlığı Konusunda İslâm'ın Şiddetli Davranması
îçkinin haramlığı, insanın canının, vücudunun ve aklının sağlam olmasını hedef
alan İslâm öğretisiyie uyum halindedir. Şüphe yok ki, içki, şahsiyeti zayıflatır
ve onun direnme gücünü azaltır, özellikle de aklı giderir. Şairlerden birisi
şöyle demiştir :
içki içtim, neticede aklım gitti İşte içki akıllan böylece giderir.
Akıl gidince, kişi vahşi bir hayvana dönüşür ve ondan hadsiz hesapsız kötülük ve
fenalık meydana gelir. Adam öldürmek, düşmanlık, fuhuş, sırları ifşa etmek,
vatana hıyanet etmek de kötülüklerden bir kısmıdır.
İçkinin kötülüğü, kişinin kendisine, akraba ve komşularına ve kötü talihi
kendisini bu kötülüğe yaklaştıran herkese dokunur.
Ali (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; bir gün amcası Ham-za (r.a.) ile
beraberdiler, Ali (r.a.)'m üç yaşma girmiş iki tane devesi vardı. Yahudi bir
kuyumcu ile beraber, «ızhır» denen hoş kokulu otlardan toplayıp develerine
yüklüyor ve evleneceği zaman Fatıma'nm düğün yemeğine katkısı olur düşüncesiyle
top-ladıklan ızhır otlarım kuyumculara satıyorlardı. Amcası Ham-za (r.a.) ise
Ensar'dan birkaç kişiyle birlikte içiyorlardı. Yanlarında şarkı söyleyen bir de
cariye vardı. Daha sonra bu kadın şiir söyleyerek Hamza'yı develeri boğazlamaya
teşvik etti ve etinden yemesi için develerin en iyisini aldı. Bunun üzerine Ham-za
(r.a.) yerinden fırlayarak develerin en semizini kesip ciğerlerini çıkardı. Ali
(r.a.) bu durumu görünce çok üzüldü. Hatta üzüntüsünden ağlamaya başladı ve
Hamza'yı Nebi aleyhisse-lam'a şikayet etti. Daha sonra Nebi aleyhisselam,
yanında Ali ve Zeyd bin Harise olduğu halde Hamza'nm yanına girdiler. Nebi
aleyhisselam, Hamza'ya Öfkelendi ve onu ayıplamaya başladı. Hamza ise sarhoş bir
vaziyetteydi ve gözleri kızarmıştı. Nebi aleyhisselam'a bakarak, ona ve
beraberindekilere «Siz benim babamın kölelerinden başka birşey misiniz?» dedi.
Nebi aleyhisselam onun sarhoş olduğunu Öğrenince gerisin geriye döndü ve
yanındakilerle beraber oradan çıkıp gitti.
İşte bu olay, içkinin, içki içene, aklını oyuncak haline getirip düşüncesini
kaybettirdiği zaman neler yaptırdığının eserlerindendir.
Bunun için Şer'i Şerif içkiyi «Pisliklerin anası» diye vasıf-
landormıştır.
Abdullah bin Amr'dan rivayet olunduğuna göre Nebi aley-hisselam şöyle
buyurmuştur: «İçki, pisliklerin anasıdır.»
Yine Abdullah bin Amr'dan rivayet olunduğuna göre Nebi aleyhisselam şöyle
buyurmuştur: «İçki, bütün çirkin kötülüklerin anası ve en büyük günahlardandır.
İçki içen, namazı terke-der, hatta annesi, halası ve teyzesine bile kötülük
yapabilir.»
(Hadisi Taberânî «Kebîr»inde Abdullah bin Amr'ın hadisinden rivayet etmiş; İbn
Abbas'm rivayetinde de «İçki içen annesiyle zina edebilir.» ifadesiyle
gelmiştir.)
İçki, bütün pisliklerin anası olunca, haram oluşu hakkındaki deliller te'kidli
olarak gelmiş, içki içen ve onunla ilgisi olanlar lanetlenmiş ve imandan çıkmış
olarak itibar edilmiştir.
Enes tr.a.) 'den rivayet olunduğuna göre; Rasûlüllah sallal-lahu aleyhi ve
sellem içki konusunda on kişiye lanet etmiştir: «İçkiyi imâl edeni, imâl
ettireni, içeni, taşıyanı, kendisine taşınanı, sunanı, satanı, parasını yiyeni,
satın alanı, kendisi için satın almanı, laneti emiştir.» (Hadisi îbn Mâce ve
Tirmizi rivayet etmiş, Tirmizi hadisin 'garib' olduğunu söylemiştir.)
Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur: «Zina eden kişi, zina ederken mü'min olarak zina
etmez, hırsızlık yapan, hırsızlık yaparken mü'min olduğu halde hırsızhk yapmaz,
içki içen de mü'min olduğu halde içki içmez.» (Hadisi, Buharı, Müslim, Ah-med,
Ebû Davûd, Tirmizi ve Nesai rivayet etmiştir.)
Dünyada içki içen, ahirette cennet şarabından mahrum kalmakla
cezalandırılacaktır. Çünkü dünyada buna acele etmiş ahirette ise ondan mahrum
kalmakla cezalanmıştır. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: -Dünyada içki içip de tevbe etmeyen müslüman, cennete girmiş olsa
bile ahirette ondan içemeyecektir.»
46.5.3. Hıristiyanlık'ta İçkinin Yasak Oluşu
îçki İslâm'da haram olduğu gibi, Hıristiyanlık'ta da haram kılınmıştır:
«Şüphesiz ilâhi kitapların hepsi, insanın sarhoşluk veren şeylerden uzak
durmasını önermiştir.»
Ortadoks Süryani kilisesinin başkanı, içkinin haram olduğuna Kitab-ı
Mukaddes'ten delil getirerek şöyle demiştir: «Sözün kısası, sarhoşluk verici
maddeler, ister üzümden, ister arpa, hurma, bal, elma gibi diğer maddelerden
olsun, bütün kitaplarda haramdır.»
46.5.4. İçki Nedir?
İçki, bazı hububat ve meyvalann şıra yapılmaları yoluyla hazırlanmış, alkol
ihtiva eden ve değişik türleri bilinen bir sıvıdır.
Hamr olarak isimlendirilniesindeki sebep, aklı giderdiği ve onu örttüğü içindir.
Yâni aklı örterek kişinin anlama kabiliyetini bozar. İşte tıbbın içki için
yaptığı tarif budur.
Sarhoş etme durumunda olan herşey içki olarak kabul edilir. İçinden alman
maddelere itibar edilmez. Hububat ve meyvalann herhangi bir çeşidinden yapılıp
sarhoşluk veren şey, şer'an içki sayılıp, içki hükmüne tabi olurlar. Bu konuda
üzüm, hurma, bal, buğday, arpa veya bunların dışındakiler aynıdır. Çünkü
bunların hepsi de içki olup ferde ve topluma zarar verdiği, Allah'ın zikrinden
alıkoydukları ve İnsanlar arasına düşmanlık soktukları için haram kılınmıştır.
Sâri' benzer maddeler arasmı ayırmamış, sarhoşluk veren bir içkiyle, sarhoşluk
veren bir diğer içkiyi bir tutmuş, bir içkiden az, diğerinden çok diye bir kayıt
koymamıştır.
Bunlardan birisinden az içmek haram olunca diğerinden de içmek haram olmuştur.
Bu konudaki deliller açık ve sahih olarak gelmiştir ki, yoruma ve şüpheye
ihtimalleri yoktur.
Ahmed ve Ebû Davud'un îbn Ömer'den rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselam şöyle
buyurmuştur: -Her sarhoşluk veren şey içkidir, her içki de haramdır.»
Buharî ve Müslim'in rivayet ettiklerine göre Ömer bin Hat-tab (r.a.), Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem'in minberinde bir hutbe okuyarak şöyle dedi: «İmdi,
ey insanlar, şarabın haram kılınması hakkındaki âyet, şarab beş şeyden
yapılırken idi: Üzümden, hurmadan, baldan, buğdaydan ve arpadan. Hamr, aklı
karıştıran her şeydir.»
îşte bu, mü'minlerin halifesinin söylediği apaçık bir sözdür Çünkü o, Arapça'yı
en iyi bilen ve Şer'i Şerife en iyi vakıf olan kişiydi. Nitekim Hz. Ömer'in bu
sözüne sahabeden hiç bir kimse karşı gelmemiştir.
Müslim'in Câbir (r.a.)'den rivayet ettiğine göre: Yemen'den bir adam gelmiş,
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e memleketlerinde içtikleri darı'dan
yapılan «mizr» (bira) denilen bir içkinin hükmünü sormuştu. Rasûlüilah
sallallahu aleyhi ve sel-lem; «Sarhoşluk verir mi?» diye sordu. Adam; «evet»
cevabını verdi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallalîahu aleyhi ve sellem : «Her
sarhoşluk veren şey haramdır... İçki içene Tıynetu'I-Habbâl sunacağına dair
Allah'ın ahdi vardır.» buyurdu. Ashab; «Ya Ra-sûlallah Tıynetu'I-Habbâl nedir?»
diye sordular, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seliem; «Cehennemliklerin
teridir,» veya «cehennemliklerin üsaresidir.» buyurdular.
«Sünen* kitaplarında Nûman bin Beşir'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Şüphesiz üzümden içki vardır.
Hurmadan içki vardır. Baldan içki vardır. Buğdaydan içki vardır. Arpadan içki
vardır.»
Âişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; o şöyle demiştir: -Her sarhoşluk veren
içki haramdır. Bir ferak (*) dolusu sarhoşluk verenin bir avuç dolusunu içmek de
haramdır.»
Buharı, Müslim ve Ahmed'in Ebû Musa el-Eş'arî'den rivayet ettiklerine göre o
şöyle demiştir: «Ya Rasûlallah, bize iki içki hakkında fetva ver, biz bunları
Yemen'de yapıyorduk. Biri «bıt'»dır ki bu baldandır, şiddetleninceye kadar nebiz
yapılır. Diğeri ise biradır. Bu darıdan ve arpadandır. Şiddetleninceye kadar
nebiz yapılır» dedim. Rasûlüllah aleyhisselam'a Cevami'ul-Kelim, mühürleriyle
birlikte verilmiştir ki, O şöyle buyurdu: «Her sarhoşluk veren şey haramdır.»
Hz. Ali (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem ashabını, «Cı'a» yani arpa şırası olan biradan nehyetmiştir. (Hadisi Ebû
Dâvûd ve Nesai rivayet etmiştir.)
İşte bu görüş; sahabe ve tabiinden cumhur fukahamn, islâm beldelerindeki
âlimlerin, fetva ehli mezhep sahiplerinin ve Ebû Hanife'nin talebelerinden İmam
Muhammed'in görüşü olup, fetva da bu görüş üzerinedir.
(•) Takriben yedi kilogram ağırlığında bir Ölçek. 216
Irak fukahası, ibrahim Neha'i, Süfyan Sevrî, İbn Ebî Leylâ Şerik, îbn Şübrüme,
diğer Küfe fakihleri, Basra ulemâsının çoğunluğu ve Ebû Hanife'den başka bu
görüşe muhalefet eden olmamıştır. Bu alimler ise; «Üzümden elde edilen içkinin
az: ve çoğu haram, üzümün dışmdakilerden elde edilenlerin sarhoşluk veren çoğu
haram, sarhoşluk etmeyen azı helâldir» demişler.
Bu görüş, geçen delillere tamamen muhaliftir.
İlmî tarafsızlık gereği, İbn Rüşd'ün «Bidayet'ül-Müçtehid» adlı kitabında
yazdığı şekilde bu alimlerin delillerini aşağıda zikrediyoruz :
«Hicaz fakihleriyle, muhaddislerin çoğunluğu sarhoşluk veren şiramn azını ve
çoğunu haram saymışlardır.
İraklılar, tabiinden İbrahim Nehaî, Süfyan Sevri, İbn Ebi Leylâ, Şerik, İbn
Şübrüme, Ebû Hanife, diğer Küfe fakihleri ve Basra ulemasının çoğunluğu; «Üzümün
dışındaki sarhoşluk verenlerde, sarhoşluk veren miktar haram olup bizzat
kendileri haram değildir.» demişlerdir.
İhtilaflarının sebebi, bu konudaki delil ve kıyasların birbirine karşı
olmasından kaynaklanmaktadır.
Hicazlıların görüşlerini isbat etmelerinde iki yol vardır:
Birinci yol: Bu konuda gelen deliller,
İkinci yol: Bütün şiraların içki olarak isimlendirilmesidir.
a) Hicaz ehli'nin gösterdiği delillerin en meşhuru İmam Malik'in îbn Şihâb'dan,
onun Seleme bin Abdurrahman'dan, onun da Aişe'den rivayet ettiği hadistir: Aişe
(r.a.) şöyle demiştir : «Rasûlüllah'a baldan elde edilen içki hakkında sorulunca
Rasûlüllah aleyhisselam cevaben; «Sarhoşluk veren her içki haramdır.»
buyurdular. (Hadisi Buharı rivayet etmiştir. Yahya bin Mu'în; *bu hadis,
sarhoşluk veren şeylerin haramlılığı konusunda Nebi sallallahu aleyhi ve
sellem'den rivayet edilen en sahih hadistir,» demiştir.)
Yine Müslim'in İbn Ömer'den rivayet ettiği hadise göre Aişe' den şöyle rivayet
olunmuştur: Nebi aleyhisselam; «Her sarhoşluk veren şey içkidir, her içki de
haramdır.» buyurmuştur.
Bu iki hadis sahih olup, birincisinin sıhhati konusunda ittifak vardır,
ikincisinin sahih olduğunu ise yalnız Müslim söylemiştir.
Tirmizi, Ebû Davûd ve Nesâî'nin Câbir bin Abdullah'tan rivayet ettiği hadiste
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Azı sarhoş eden şeyin
çoğu da haramdır.» İhtilaf edilen konuda bu hadis bir delil sayılır.
b) Hicaz ehlinin tutunduğu ikinci delil ise bütün şiralann içki olarak
isimlendirilmesidir. Bunun isbatı için iki yol kullanmaktadırlar.
Brincisi: Kelimelerin türemesi ycluyle isimlerin isbatı yönüdür.
İkincisi î İşitme yoludur.
D Türetme yolu hakkında Hicaz ehli şöyle demişlerdir: ■Din bilginlerince
malumdur ki, içki aklı karıştırdığı için «Hamr» ismini almıştır. Öyle ise aklı
karıştıran her içkiye «Hamr» ismi verilebilir.»
Bu yol, usûl alimleri arasında ihtilaf konusu olan ve Horasan fukahasmca da
kabul edilmeyen, isimlerle içkinin haram-lığını isbat yoludur.
2) îkinci yol ise rivayet yoluyla olan isbattır ki, Hicaz alimleri şöyle
demişlerdir: «Şiralann lügatta içki olarak isimlendirildiği görüşümüz kabul
edilmese bile, şer'an bunlara içki denmiştir.» Bu görüşlerine, geçen İbn Ömer
hadisi ve Ebû Hurey-re'den rivayet edilen hadisle delil getirmişlerdir. Bu
hadiste Ra-sûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şarab, şu
iki ağaçtandır, hurma ve üzüm.»
Yine İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur : «Üzümden içki vardır, baldan içki vardır, kuru hurmadan içki
vardır, buğdaydan içki vardır. Ben sizi sarhoşluk veren her şeyden menediyorum.»
İşte Hicaz ehlinin, şiralann haramlığı konusundaki esas aldıkları deliller
bunlardır.
Kûfeliler ise görüşlerine şu âyetin zahiriyle delil getirdiler: •Hurma
ağaçlarının nıeyvalanndan ve üzümlerden şerbet, şira ve güzel nzık elde
edersiniz.» (Nahl: 67)
Ayrıca bu konuda rivayet ettikleri hadisler ve «kıyas-ı manevî» ile de
görüşlerine delil getirmişlerdir.
Ayetle delil getirerek şöyle demişlerdir: «Ayette geçen «SEKER» kelimesi, sarhoş
eden anlamında olduğuna göre, eğer seker bizatihi haram olsaydı, Allahu Teâlâ
onu «güzel nzık» olarak isimlendinnezdi.»
Bu konuda dayandıkları hadislerin, onlara göre en meşhurlarından birisi Ebû Avn
es-Sakafi'nin Abdullah bin Şeddâd'dan,onun İbn Abbas'dan, onun da Nebi
aleyhisselam'dan rivayet ettiği şu hadistir: «Şarab bizatihi haram kılınmıştır.
Diğer içkilerden ise sarhoş eden miktar haram kılınmıştır.» Dediler ki; Bu,
tevile ihtimali olmayan bir delildir.»
Hicaz ehli bu hadisi zayıf saymıştır; çünkü bazı ravileri hadisi «seker» yerine
«müskir» kelimesiyle rivayet etmişlerdir.
Yine Şerik'in Semmâk bin Harb'den Ebû Bûrde bin Niyâr isnadıyla rivayet ettiği
hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sizi kaplarda
şıra içmekten nehyet-miştim. Artık bulabildiğiniz kapta içiniz, yalnız sarhoş
olmayınız.» (Hadisi Tahavî rivayet etmiştir.)
İbn Mes'ûd'dan şöyle dediği rivayet olunmuştur: «Sizin de şahit olduğunuz gibi,
şıranın haramlığma ben de şahit oldum. Fakat sonra helâl olduğuna şahit oldum.
Ben gördüğümü unutmadım, fakat siz unuttunuz.»'
Ebû Musa'dan rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: •Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem beni Muâz'la birlikte Ye-men'e gönderdi. Biz «Ya Rasûlallah,»
dedik, «Yemen ehlinin buğday ve arpadan yaptıkları iki içkileri vardır. Onlardan
birisine «cı'a» denir. Diğerine bit' derler ki bal şerbetinden elde edilir.
Bunların hangisinden içelim?» Bunun üzerine Rasûlülîah sallalla-hu aleyhi ve
sellem; «Onîan içiniz, sarhoş olmayınız.» buyurdu.» (Hadisi Tahavî de rivayet
etmiştir. Bu konuda daha başka rivayetler de zikretmişlerdir.)
Meseleye bakış açısından delil getirmelerine gelince; şöyle demişlerdir: «Kur'ân-i
Kerim, içkideki haramhğın sebebinin, kişiyi Allah'ın zikrinden alıkoyması ve
insanlar araşma kin ve düşmanlık koyması olduğunu belirtmiştir:
«Şüphesiz şeytan içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi
Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.» (Bakara: 91) Âyette geçen bu
illet, sarhoş edici miktarda bulunup, daha azında bulunmaz. Öyleyse sarhoş edici
miktarın haram olması gerekir. Ancak azının ve çoğunun haram olduğu icma ile
sabit olan içkiler bunun dışındadır.»
Devamla dediler ki; «Kıyasın bu çeşidi, nass'a katılarak bir delil sayılır.
Çünkü bu tür kıyas, içindeki illetten dolayı Şer'i Şerifin işaret ettiği bir
kıyastır.»
Görüş ehli müteahhirün (son dönem) alimleri şöyle demişlerdir : «Hicaz
alimlerinin rivayet yoluyla getirdikleri deliller daha kuvvetlidir. Iraklıların
kıyas yoluyla getirdikleri deliller ise daha- açıktır.»
Durum bu alimlerin dedikleri gibi olunca, ihtilaf ettikleri
konudaki ayrılık, karşı karşıya geldiklerinde hadislerin kıyasa veya kıyasın
hadislere üstün tutulması açısındandır. Bu ise ihtilaflı bir konudur. Fakat
gerçek şu ki, rivayetler sabit olmuş kesin bir delil ise, kıyasa tercih
edilmeleri gerekmektedir. Şayet rivayetlerdeki sözlerin zahiri manasında tevile
ihtimal varsa, o zaman burada düşünmek gerekir:
Acaba lafızdaki zahiri manayı tevil ederek kıyasla aralarını birleştirmek caiz
midir? Yoksa lafzın zahiri manasını, kıyasın gereğine tercih etmek mi gerekir?
İşte bu ihtilaf, açık olan lafızlardan bir lafzın kuvvet derecesiyle, onun
karşısındaki kıyaslardan bir kıyasın kuvvet derecesinden kaynaklanmaktadır.
Bunların arasındaki fark, — vezinli kelâm ile vezinsiz kelâmı ayırmak gibi —
ancak akli zevk ile anlaşılır. Çok kere akli zevkler bu konuda iki görüş için de
aynı ağırlıkta olur ki, işte o zaman ihtilaflar çoğalır. Hatta insanlardan çoğu
«Her nıüçtehid görüşünde isabetlidir.» demişlerdir.
Kadı 'îyâd şöyle demiştir: =—Allah daha iyi bilir— bana öyle geliyor ki. Nebi
aleyhisselam'm -Her sarhoşluk veren şey içkidir» hadisiyle her ne kadar
sarhoşluk veren miktar kasde-
dilmiş olup müskirat cinsi kastedilmediğine ihtimal olsa bile, Kû-felilerin
tevil ettikleri üzere hadisin zahiri manasına kıyasın karşı geldiği yerde
müskirat cinsinin haram edilmesi, sarhoşluk veren miktann haram edilmesindeki
ihtimalden daha kuvvetlidir.
«Şer'i Şerifin, içkiye giden yolları kesmek ve bu konuda dikkatli davranmak
açısından, —zarar içkinin çoğunda bulunmakla beraber — içkinin azmi ve çoğunu
haram etmesi uzak bir ihtimal değildir.
«İcma ile Şer'i Şeriften sabit olmuştur ki, içkide miktara değil cinse itibar
edilir. Böylece içinde içki illeti bulunanların içki sayılması gerektiği gibi,
arada fark olduğunu zannedenlerin de görüşlerine delil getirmeleri gerekir.
-Şayet delil olarak getirdiğimiz; «Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.»
hadisinin sıhhatini kabullenmezlerse, bu durumda onlar başka bir çözüm yolu
bulamazlar. Çünkü bu hadis ihtilaf noktasında bir delildir. Nassları kıyaslarla
çatıştırmak sahih değildir. Yine Şer'i Şerif, içkide zararlar ve bazı menfaatlar
oldu-
sunu haber vermiştir: «De ki; içki ve kumarda hem büyük günah hem de insanlara
bazı faydalar vardır.- (Bakara: 219)
«Zararın defi ve menfaatin celbi için ikisinin arasını cem etmek kastedildiği
zaman, kıyasa göre çoğunu haram azını ise helâl kılmak icab eder. Ancak Kur'ân-ı
Kerim, içkinin zararını faydasından daha çok olarak belirtince, içkinin azı da
çoğu da yasak, edilmiş oldu. Bu münasebetle bu konuda şer'i bir ayrıcalığın
sabit olması dışında, içinde sarhoş etme illeti bulunan bütün içkilerin azı ve
çoğu için bu hükmün geçerli olması gerekir.»
Alimler, şaraba dönüşmeden ve içinde şiddet ve taşkınlık meydana gelmeden
şıranın helal olduğunda ittifak etmişlerdir. Çünkü Nebi aleyhisselam «Şıra
kullanınız, ancak her sarhoşluk veren şey haramdır.» buyurmuşlardır.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den şira yapıp içtiği, ikinci ile üçüncü
gününde ise şirayı döktüğü sabit olunca; bu konuda iki mesele hakkında ihtilaf
edilmiştir:
Birincisi; içinde şira yapılan kaplar konusundadır.
İkincisi ise; mesela koruk hurma ile olgun hurma ve kuru hurma ile kuru üzüm
gibi iki şeyin beraberce şira yapılması konusundadır...» (İbni Rüşd'ün sözü
burada bitti.)
46.5.5. İçki Çeşitlerinin Önemlileri
içkiler çeşitli isimler altmda pazarlanmaktadır. İhtiva ettiği alkol nisbetine
göre birkaç kısma ayrılır.
Mesela; Brendi, Viski, Rom, Likör ve diğerlerinde olduğu gibi alkol nisbeti
yüzde kırk ile yüzde altmış arasındakiler.
Cin, Holandi, Cinifa gibi alkol nisbeti yüzde otuzüçten yüzde kırka kadar
ulaşanlar.
Buret, Madıra gibi içkiler de alkol nisbeti yüzde onbeş ile yüzde yirmi
arasındadır.
Hafif şaraplardan Kilarat, Huk, Şampanya, Bircandi gibi içkiler, yüzde on ile
yüzde onbeş alkol ihtiva ederler.
Eyl, Burtır, İstut, Miyonh gibi hafif biralar yüzde iki ile yüzde dokuz alkol
ihtiva ederler.
Boza, şaraplanmış kamış ve diğerleri gibi başka içki sınıfları da vardır ki,
bunlar da alkol nisbeti bakımından son kategoriyi oluştururlar.
46.5.6. Şarap Olmadan Önce Şırayı ve Sıkılmış Sulan İçmek
Şaraba dönüşmeden önce üzüm, meyva ve benzerlerini sıkarak suyunu ve şerbetini
içmek caizdir. Çünkü Ebû Dâvûd, Ne-sâi ve İbn Mâce'ye göre Ebu Hüreyre şöyle
demiştir: «Nebi aley-hisselam'ın oruçlu olduğunu anlayanca ona iftarlık olarak
bir dübbâ' (kap) nebiz hazırladım. Sonra hazırladığım nebizi Nebi aleyhisselam'a
getirdim. Bir de baktım ki, nebiz şiddetlenmiş. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam;
«Onu kaldır at, şüphesiz o Allah'a ve Ahiret gününa inanmayanların içkisidir.»
buyurdu.
Üzüm ve benzeri sıkılan meyva suları hakkında Ahmed'in İbn Ömer'den rivayet
ettiğine göre; îbn Ömer, Nebi aleyhisselam'a kuru üzüm suyundan yemek hazırladı.
Rasûlüllah sallal-lahu aleyhi ve sellem, sıkılan bu üzüm suyundan, o gün, ertesi
gün ve üçüncü günü akşamına kadar içer, sonra kalanından hizmetçiye içirilmesini
veya artanının dökülmesini emrederdi.
Ebû Dâvûd şöyle demiştir: Hadiste geçen «hizmetçisine içirilmesini emreder,»
ifadesinin manası; sıkılan bu suyun o müddetten sonra hemen bozulmayabileceği
anlamını taşır. Bu bozulma ise üç günden fazla beklemekle gerçekleşir.
Müslim ve diğerlerinin Âişe'den rivayet ettiğine göre; Âişe Cr.a.) sabahleyin
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e nebiz hazırlar, Öğle yemeği olunca
yemeği yer, üzerine bu nebizden içerdi; şayet artarsa onu döker veya boşaltırdı.
Sonra ona geceleyin nebiz hazırlar, sabah olunca kahvaltı yapar, üzerine geceki
nebizden içerdi. Âişe (r.aJ demiştir ki: «Kendisi sabah ve akşam nebiz yaptığı
kabı yıkardı.»
Bu hadis, daha Önce geçen «Nebi aleyhisselam o gün, ertesi gün ve üçüncü günü
akşamına kadar nebizden içerdi.» hadisine ters değildir. Çünkü üç gün ifadesi
diğer hadise ters düşmeden son hududu belirtmiştir. Bu hadislerin hepsi de
sahihtir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatından biZinen odur ki,
o ne bi'setten önce, ne de sonra hiçbir zaman içki içmemiştir. O'nun içtiği şey,
geçen hadislerde açıklandığı gibi henüz şaraba dönüşmemiş şerbetten ibarettir.
46.5.7. Sirkeye Dönüşen Şarab
Bidayet-ü'1-Müctehid kitabında yazan şöyle demiştir: Alimler, kendiliğinden
tamamen sirkeye dönüşen şarabın kullanılabileceğine dair icma etmişlerdir.
Şarabın sirkeye dönüştürülmesinin kastedildiği durumda ise âlimler üç görüş
üzere ihtilaf etmişlerdir .-
1) Haram
2) Mekruh
3) Mubah (D
Alimlerin bu konudaki ihtilaflarının sebebi, kıyasın rivayetlere ters olmasıyla,
rivayet edilen hadislerin anlamı hakkındaki farklılıktır.
Bunun bir örneği Ebû Davud'un — aynı hadisi Müslim ve Tirmizi de rivayet
etmişlerdir — Enes bin Malik hadisinden rivayet ettiğine göre; Ebû Talha, Nebi
aleyhisselam'a kendilerine şarap miras kalan yetimler hakkında sorunca, Nebi
aleyhisselam «Onları dökün» buyurdular. Ebû Talha; «Onları sirke yapamaz mıyız?»
diye sorunca, Nebi aleyhisselam; -Hayır» buyurdular.
Bu hadiste şarabın sirkeye dönüştürülmesinin menedilme-sini, içkiye giden
yollara set çekmek anlamında düşünenler, bunun mekruh olduğunu söylemişlerdir.
Hadisteki nehyi, herhangi bir illet olmadan mutlak manaya alanlar ise, şaraptan
sirke yapmayı haram saymışlardır.
Yine bunun üzerine nehyedilen şeyin bozulmasıyle nehyin de onunla beraber geri
dönmeyeceği görüşünde olanların mezhebine göre; sirkeye dönüşen şarabın haram
olmayacağı çıkmış olur.
Şaraptan yapılan sirkenin haram olduğuna karşı kıyastan şöyle delil getirilir:
Şer'i Şeriften zaruri olarak bilinmektedir ki, değişik hükümler, ancak değişik
nesneler için konmuştur. Şarab bizatihi sirkenin aynısı değildir. Öyleyse sirke
icma ile helâldir. Şarabın kendisi, sirkeye dönüşünce, nasıl dönüşürse dönüşsün
sirkenin helâl olması gerekir.
48.5.8. Keyif Verici Maddeler
Yukarıda geçenler içki hakkında Allah'ın hükmüdür. Fakat haşhaş ve diğer keyif
verici maddeler gibi içilmeyip de aklı giderenler de haramdır. Çünkü bunlar da
sarhoş etmektedir.
(1) MÜbah olduğunu söyleyenler; Ömer bin Hatteb, Şafii, Abmed Süf-yan, İbnl
Mübarek, Ata, îbn Ebi Rebah b. Abdulaziz, Ebu Hanife.
Daha önce geçen Müslim'in rivayet ettiği hadiste Rasûlül-lah sallallahu aleyhi
ve sellem; -Her sarhoşluk veren şey içkidir. Her içki de haramdır.»
buyurmuşlardır.
Merhum Mısır müftüsü Şeyh Abdulmecid Selim'e, keyif verici maddelerin Şer'i
Şerifteki hükmü soruldu. Soru aşağıdaki meseleleri içermekteydi:
1) Keyif verici maddeleri kullanmak.
2) Keyif verici maddeleri satmak, bunları ticari kazanç elde etmek için vesile
kılmak.
3) Satmak niyetiyle haşhaş ekmek veya kullanmak ve ticaret yapmak için haşhaştan
keyif verici madde çıkarmak.
4) Bu yoldan elde edilen kazanç. Bunlar helâl midir, haram mıdır?
Bu sorulara Şeyh Abdulmecid şöyle cevap verdi ■
46.5.8.1. Keyif Verici Maddeleri Kullanmak
Keyif verici maddeleri kullanmanın haramlığı, hiçbir şüphecinin şüphe
edemeyeceği şekilde açıktır. Çünkü bunları kullanmak, vücuda büyük zarar verir
ve nice fesatlara sebep olur. Bunlar aklı bozar, bedeni öldürül' ve daha pek çok
zarar ve fesatlar doğurur. Bu maddelerden zarar ve fesat bakımından daha hafif
olan içkiyi haram kılan İslâm'ın, keyif verici maddeîe-re izin vermesi mümkün
değildir. Bundan dolayı Hanefüerden bazı alimler; «Haşhaşın helal olduğunu
söyleyen kişi, bid'atçı zındıktır» demişlerdir.
Bu söz, bütün açıkhğıyle, bu maddelerin haramhğını göstermeye bir delildir.
Çünkü keyif verici maddeler, aklı karıştırıp onu kararttığı ve kullananlarda
neş'e ve lezzet meydana getirip onları devamlı olarak bunları kullanmaya
sevkettiği için, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'inde haram kıldığı ve Rasûlüllah'm
hadislerinde nehyettiği içki ve sarhoş eden maddeler kısmına girer.
İbn Teymiyye, Siyaset-üş'Şer'İyye kitabında şöyle demiştir: özeti aşağıdadır:
«Şüphesiz haşhaş haramdır, içki içene had cezası tatbik edildiği gibi keyif
verici madde kullananlara da had cezası uygulanır. Bunlar, aklı ve karakteri
bozması bakımından içkiden daha pistir. Hatta erkek, bu maddeleri kullanması
sonucu kıskançlık duygusunu kaybeder, kadınlaşmaya doğru yüz tutar. Bunlar gibi
daha nice fesatlar doğurup, kişiyi Allah'ı anmaktan venamazdan ahkoyar. Bu
sebeplerden dolayı, keyif verici maddeleri kullanmak lafzen ve manen Allah ve
Rasûlünün haram kıldığı içki ve müskirat kısmına girer.
Ebû Mûsâ el-Eş'ari Cr.a.) şöyle demiştir : «Ya Rasûlüllah tSaî-lallahu aleyhi ve
sellem), Yemen'de yapmakta olduğumuz iki içki hakkında bize fetva ver. Birisi
«Bitedir ki, bal şerbetinden elde ediiir; şiddetlenince nebiz yapılır. Diğeri
ise «Bira»dır; arpa ve dandan elde edilir ki, bu da şiddetleninceye kadar nebiz
yapılır.» Ebû Mûsâ demiştir ki; «Kendisine Cevâmi'ul-Kelim'in mühüıieriyle
beraber verildiği O (Peygamber) bu soruya şöyle cevap verdi: «Her sarhoş eden
şey haramdır.» (Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir.)
«Nu'mân bin Beşir'den rivayet olunduğuna göre; o demiştir ki: Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Buğdaydan içki vardır, arpadan
içki vardır, kuru üzümden içki vardır, baldan içki vardır. Ben sizi sarhoşluk
veren her-şeyden menediyorum.» (Hadisi Ebû Dâvûd ve diğerleri rivayet etmiştir.)
«İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre; «Nebi aleyhisse-lam şöyle buyurdu :
"Sarhoşluk veren herşey içkidir. Her sarhoşluk veren de haramdır.» Başka bir
rivayette «Sarhoşluk veren herşey içkidir. Her içki de haramdır.» şeklindedir.
(Bu iki hadisi Müslim rivayet etmiştir.)
«Âişe (r.a.) 'dan rivayet olunduğuna göre; o demiştir ki: Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu; -Her sarhoş eden şey haramdır. Bir ferak dolusu
sarhoşluk veren İçkinin bîr avuç dolusu da haramdır.» (Hadis hakkında Tirmizî,
«Hadis ha-sen sahihtir.» demiştir.)
İbn Sünnî'nin Nebi aleyhisselam'dan birçok yoldan rivayet ettiğine göre; Nebi
aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Çoğu sarhoş eden içkinin azı da haramdır.» (Bu
hadisi hafızlar sahihle-mişlerdir.)
«Câbir (r.a.) 'den rivayet olunduğuna göre; bir adam, memleketlerinde ci'a
dedikleri içkiyi içenlerin durumunu Nebi aley-hisselam'a sordu. Nebi
aleyhisselam; «Sarhoş ediyor mu?» deyince, adam -Evet,- dedi. Bunun üzerine Nebi
aleyhisselam; «Her sarhoşluk veren şey haramdır. İçki içene, Tînet-üTHabbâl
sunacağına dair Allah'ın ahdi vardır.» buyurdu. Ashab; «Yâ Rasû-lallah, Tînet-ül'Habbâl
nedir?» diye sordular. Rasûlüllah sallalîahu aleyhi ve sellem; «Cehennemliklerin
teridir veya cehennemliklerin usâresidir.» buyurdular.
«İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur:
«Aklı örten ve sarhoşluk veren her şey içkidir.» (Hadisi Ebû Dâvûd rivayet
etmiştir.)
«Bu konuda gelen hadisler oldukça çok ve yaygındır. Rasü-lüllah sallallahu
aleyhi ve sellem'e verilmiş Cevâmi'ul-Kelîm olan sözlerle, O, aklı örten ve
sarhoşluk veren her şeyin haram olduğunu belirtmiş, şu veya bu cins ayırmamıştir.
Bu maddelerin yenmesinin veya içilmesinin haramlığa bir tesiri yoktur.
«Nitekim, içki bazen katık olarak kullanılır. Keyif veren maddeler de suda
eritilip içilebilir. Şarap yenir ve içilir. Diğerleri de yenir ve içilebilirler.
Bunların hepsi de haramdır.
«Keyif verici maddelerin Nebi aleyhisseîam ve İmamlar'ın asrından sonra ortaya
çıkması, Rasûlüllah'ın «Sarhoşluk veren herşey haramdır.» sözünün kapsamına
girmesine engel değildir.
«Nebi aleyhisselam'dan sonra ortaya çıkan sarhoş edici bütün içkiler, Kur'ân'in
ve hadislerin özlü bir şekilde ortaya koydukları haramlık hükmüne dahildir.» (Ibn
Teymiyye'nin sözü burada bitti.)
Ibn Teymiyye, «Fetvalar»nida birkaç defa bu konuyu ele almıştır ki, özeti şudur:
-Keyif verici bu maddelerin bizatihi kendileri, onları yiyenler ve helâl
sayanlar, Allah'ın Rasûlü'nün ve mü'min kullarının gadabını mucibdirler. Onun
sahibi de Allah'ın azabıyla karşı karşıya gelir. Kişinin aklına, dinine,
tabiatına ve yaratılışına pekçok zararlar verir. Karakterleri bozar. Başıboş
gezen pekçok insanın türemesine neden olur. Bu maddeler, kullananları aşağılık
kişiler yapar, nefislerini düşürür ve içkinin yapamadığı daha pekçok kötülükler
doğurur. îçkide olmayan kötülükler bunlarda vardır. Bunların haramhğı içkiden
daha evlâdır. Müslümanlar keyif verici maddelerin kullanılmasının haram
olduğunda icmâ etmiştir. Her kim bunları helâl sayar ve helâl olduğunu
zannederse tevbeye davet edilir. Tevbe ederse ne âlâ, yoksa mürted olarak
öldürülür. Cenaze namazı kılınmaz ve müslümanların kabirlerine defnedilmez.
İçkinin haramhğı ile sarhoşluk veren herşeyin haramlığına delalet eden
delillerle, bu maddelerin azının da haram olduğuna hükmedilir.»
Ibn Teymiyye'nin Öğrencisi İbnü'l-Kayyım, «Zâdü'l-Me'âd» adlı kitabında özet
olarak şöyle demektedir:
«İster sıvı, ister katı olsun, ister sıkılmış, isterse pişmiş olsun sarhoşluk
veren herşey içki kapsamına girer. Fasık ve fa-cirlerin lokması durumunda olan
keyif verici maddeler de içki-ve dahildir. Çünkü senedinde ta'n bulunmayan ve
metninde tafsilatlı olarak açıklanan, açık ve sahih olarak Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem'den gelen hadislerle bu maddelerin hepsi de içkidir. Nitekim
Rasûlüllah'ın «Her sarhoşluk veren içkidir.» hadisi vardır.
«Yine ümmeti içinde Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in hitabım ve
hitabının maksadını en iyi bilen ashabından sahih olarak; «İçkinin aklı gideren
şey olduğu» nakledilmiştir.
«Şayet Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in «Her sarhoşluk veren» sözünün
bu maddeleri içermediği bir an düşünülse bile, kıyas edilenle, üzerine kıyas
olunanın eşit olduğu her bakımdan açık ve sahih olan kıyas, bütün sarhoşluk
verici maddelerin haram olduğuna eşit bir şekilde hüküm verir. Sarhoşluk veren
bir cinsle diğer cins arasındaki bu ayırma, bütün yönlerden benzer olanları
ayırmak demektir.»
Bulûğu'I-Merâm şerhi Sûbülü's-Selâm'ın sahibi şöyle demiştir : «Afyon gibi
içilmese bile sarhoşluk veren her şey haramdır»
Hafız Ibn Hacer'den şöyle naklolunmuştur: «Afyon ve benzerleri sarhoş etmeyip
sadece keyif verir» diyen, büyük bir söz etmiştir. Şüphesiz bu maddeler, içkinin
meydana getiremediği neş'e ve coşkuyu meydana getirir ki, aynı hükmü taşırlar.»
Doktorlardan İbn Baytar'dan şöyle naklolunmuştur: -Şu anda Mısır'da mevcut keyif
verici maddeler, bir dirhem veya iki dirhem alındığı takdirde gerçekten
sarhoşluk vermektedirler. Bu maddelerin zararları çoktur. Bazı bilginler dinî ve
dünyevî olmak üzere yüzyirmiye yalan zarar saymışlardır. Bilginlerin saydığı bu
zararların tümü afyonda vardır.
Şeyhu'l-Islâm İbn Teymiyye ve öğrencisi Îbnü'l-Kayyım ile diğer alimlerin
söyledikleri delillerin gösterdiği ve kalplerin mutmain olduğu gerçekler
bunlardır.
Kitap ve sünnetten delillerin, haşhaşı kapsamına aldığı ortaya çıkınca,
alimlerin daha çok zararlı olduğunu açıkladıkları afyon da bu hükme girer. Daha
önce Ibnü'l-Baytar'dan naklolunduğu gibi, afyonun meydana getirdiği kötülükler,
haşhaştan daha çoktur.
Yine aynı deliller, daha önce bilinmeyen ve yeni ortaya çüt-mış keyif verici
maddeleri de içine alır. Çünkü bu maddeler aklı bozmak ve örtmek konusunda
üzümden yapılan şarap gibidir. Hatta bugün açık bir şekilde belli olduğu gibi
şarapta olan zarar keyif verici maddelerde de var olup, haşhaşta olduğu gibi bu
maddelerdeki zarar içkiden daha fazla ve daha büyüktür. İslâm dininin, keyif
verici maddeleri mubah kılması mümkün değildir. Her kim bunlardan birine helal
derse, bu kimse Allah'a iftira etmiş ve Allah katında bilmediği şeyleri söylemiş
olur. Daha önce bazı Hanefi alimlerinin şu sözlerini nakletmiştik : «Haşhaşın
helâl olduğunu söyleyen kişi zındık ve bidatçı-dır>
Haşhaşın helâl olduğunu söyleyen zındık ve bidatçı olunca, haşhaştan zarar
bakımından daha büyük olan yeni çıkmış keyif verici maddelerin helal olduğunu
söyleyen de zındık ve bidatçı olur, bilakis ondan daha fazla zındık olur.
İslâm dini, halis ve tercih olunan maslahatları celbetme, zarar ve fesatları
defetme esası üzere bina edilmişken, maddi, sıhhî ve ahlâki yönden fert ve
toplum olarak zararı ümmete bulaşan bu keyif verici maddeleri İslâm nasıl mubah
kılar?
Allahu Teâlâ, azında ve çoğunda zararın bulunması, azının çoğuna sevketmesi ve
vasıta olması gibi sebeplerden dolayı, "üzümden yapılan şarabı haram edip de,
kendisinde bu zararlar olduğu halde, vücuda, akla, dine, yaratılışa ve karaktere
zararı olan keyif verici bu maddeleri nasıl mubah kılar?
Herhangi bir şekilde, yiyerek, içerek, koklayarak veya şırınga yaptırarak bu
maddeleri kullanmak haram olup bu konudaki emir açıktır.
46.5.8.2. Keyij Verici Maddelerin Ticaretini Yapmak ve Onları Para Kazanma Aracı
Olarak Kullanmak
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den içki satmanın ha-ramlığı hakkında
pekçok hadis gelmiştir. Bunlardan biri Buha-ri ve Müslim'in Câbir (r.a.)'den
rivayet ettikleri şu hadistir: «Şüphesiz Allahu Teâlâ, içki, ölü eti, domuz ve
put alışverişini haram kılmıştır.» Yine Câbir'den pekçok hadis rivayet
olunmuştur ki, onların içeriği; «Allahu Teâlâ'mn, faydalanmayı haram kıldığı
şeylerin ticaretini yapmayı ve parasını yemeyi de haram kıldığı» şeklindedir.
Birinci sorunun cevabından Öğrenilmiştir ki, içki ismi şer'an bu keyif verici
maddeleri de kapsamaktadır. Böylece Allah'ın haram kıldığı her şeyin ticaretinin
haram olması, bu maddelerin de ticaretinin haram olmasına delalet ettiği gibi
içki ticaretini nehyeden hüküm, keyif verici maddeleri de haram kılmayı içine
almaktadır.
Bu durumda keyif verici maddelerin ticaretinin haramlığı ve haramlığında şüphe
olmayan günaha yardımcı olmak bir tarafa, bu işi kâr getirecek bir meslek
edinmenin haramhğı açık bir şekilde belli olmuştur. Çünkü Kur'an-ı Kerîm şu
âyetiyle bu haramhğa delalet etmektedir: -İyilikte ve fenalıktan sakınmakta
yardımlasın, günah işlemek ve aşın gitmekte yardımlaşma-yın.» (Maide: 2)
Bundan dolayı, cumhur fukahanın, şarap yapan kimseye üzüm suyunu satmak ve
günaha yardım etmek olacağından bu tip alışverişin batıl olduğuna dair görüşleri
doğrudur.
46.5.8.3. Ticaret Kasdtyla Haşhaş Ekimi ve Haşhaştan Kullanmak Veya Satmak İçin
Keyij Verici Madde Çıkarmak
Kullanmak veya ticaretim yapmak üzere keyif verici madde çıkarmak için haşhaş
ekmek hiç şüphesiz birkaç bakımdan haramdır.
Birincisi: Ebû Dâvûd ve diğerlerinin İbn Abbas'tan onun da Rasülüîlah'dan
rivayet ettikleri hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmaktadır: «Üzümbağını toplama zamanı, şarap yapan kişiye satmak üzere
üzümünü saklayan kişi muhakkak cehennemdedir.»
Bu hadis, yukanda zikredilen sebepten dolayı delalet yoluyla afyon ve
benzerlerinin ekiminin de haram olduğunu göstermektedir.
ikincisi s Haşhaş ekimi, günah işlemeye yardım etmektir ki, bu da keyif verici
maddelerin içilmesi ve ticaretinin yapılması demektir. Daha önce de açıklandığı
üzere, günahın işlenmesine yardım etmek de günahtır.
Üçüncüsü s Bu maksatla haşhaş ekmek insanların içmesine ve ticaretini yapmasma
eken tarafın da rıza göstermesidir ki, günaha nza da günahtır.
Kalbin kerih görmesi ve kötülüğe kalbin buğzetmesi demek olan kötülüklere kalb
ile engel olmak, herhalde bütün müslü-manlara farzdır. Hatta Sahih-i Müslim'de
RasûlüIIah sallallahu aleyhi ve sellera'den şu hadis nakledilmiştir:
«Kötülüklere kalbiyle buğzetmeyenin kalbinde hardal tanesi kadar iman yoktur.»
Haşhaş ekimi bir başka yönden de yine günahtır. O da ve-liyyülemrin keyif verici
maddeler hakkında yasaklayıcı kanun koymasıdır. İmam Nevevi'nin Müslim şerhinde
müslümanlardan olan âmirlere itaat hakkında zikrettiği gibi Allah'a ve Rasûlü'ne
karşı olma durumu dışında, müslümanlarm icmaıyla veliyyül-emre uymak vacibdir.
Denebilir ki, özellikle bu son şekil, keyif verici maddeleri kullanmanın ve
ticaretini yapmanın harambğını göstermektedir.
46.5.8.4. Bu Yoldan Elde Edilen Kazanç
Geçen kısımlardan Öğrenilmiştir ki, keyif verici maddelerin ticareti haram
olunca parası da haramdır.
Birinci olarak: Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Aranızda mallarınızı
haksızlıkla yemeyin.» (Bakara: 188) Yani birbirinizden batıl yollarla aîıp
yemeyin demektir. Malları batıl yolla almak iki şekilde olur:
1. Zulüm, hırsızlık, hıyanet, gasb ve bunlara benzer yollarla, malı almak.
2. Faiz gibi haram olan anlaşma yoluyla ve kumar gibi haram edilmiş yollarla
malı almak.
Az yukarda bahsettiğimiz keyif verici maddeleri de içine alan içki gibi,
Allah'ın kendisinden faydalanmayı haram kıldığı şeyleri satmak da bu hükmün
içine girer.
Bütün bunlar sahibi tarafından gönül rızasiyle verilmiş olsa bile haramdır.
İkinci olarak: -Allah'ın kendisinden faydalanmayı haram kıldığı şeylerin
parasını da haram kıldığına» dair gelen hadislerdir. Meselâ, bu konuda şu hadis
vardır: «Şüphesiz Allahu Teâlâ birşeyi haram kıldı mı, parasını da haram
kılmıştır.» Hadisi Ibn Ebî Şeybe İbn Abbas'tan rivayet etmiştir.
Zadü'1-Meâd kitabında şöyle geçmektedir: -Cumhur fuka-ha demiştir ki: Üzümü
şarap yapacak kimseye satana aldığı parayı yemek haram olur. Ancak, yemek için
alan kimseye satmak ise bunun dışındadır. Yine bunun gibi bir müslümanı
Öldürecek olan kimseye silah satan kişiye de bunun parasını yemek haramdır.
Ancak Allah yolunda cihad etmek için silah alan kimseye silah satmak caiz olup,
parası da en helâl paralardandır. İpek elbise de bunun gibidir. Eğer ipek
giymesi haram olan kişiye satarsa parasını yemek haram olur; ipek giymesi haram
olmayana satıp parasını yemek ise bunun dışındadır.»
Kendisinden faydalanmak helâl olan mallar, Allah'a karşı gelme yerinde
kullanılacaksa, cumhur fukahanm görüşüne göre — ki doğru olan da budur— yukarıda
zikrettiğimiz deliller uyarınca parası haram olunca, keyif verici maddeler gibi
kendisinden faydalanmak helâl olmayan malların parası ise evlâ yoluyla haram
olur.
Bu keyif verici maddelerin parası haram olunca, bunlar pis sayılıp, sadaka ve
hac gibi ibadetler için de harcanmaları makbul değildir. Yani harcayan bundan
sevap kazanamaz.
Müslim'in Ebû Hüreyre (r.J'den rivayet ettiğine göre, Ebû Hüreyre (r.a.)
demiştir ki; RasûlüIIah sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle buyurdu : «Şüphesiz
Aîlahu Teâlâ temizdir. Temizden başka bir şeyi de kabul etmez. Şüphesiz Allahu
Teâlâ, rasulle-rine yapmalarını emrettiği şeyi mü'minlere de emretmiş ve şöyle
buyurmuştur: «Ey rasuller! Temiz şeylerden yeyin, yararlı işler işleyin, doğrusu
ben yaptığınızı bilirim.» (Müminün: 51)
«Ey iman edenler, sizi nzıklandırdığmuz şeylerin temizlerinden yeyin, yalnız
Allah'a kulluk ediyorsamz O'na şükredin.» (Bakara : 72)
RasûlüIIah sallallahu aleyhi ve sellem; «Uzun yolculuğa çıkan, saçı dağınık,
tozlar içinde, ellerini göğe doğru kaldırmış, 'Yarabbİ, Yarabbü' diye dua eden
bir adamdan» bahsetti. «Bu adamın yiyeceği haram, giyeceği haram, içeceği haram.
Haram ile beslenmiş. Bunun duası nasıl kabul olur?» buyurdu.
İmam Ahmed'in Müsned'inde İbn Mes'ud'dan rivayet ettiği hadiste RasûlüIIah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Nefsimi elinde tutan'a
(Allah'a) yemin olsun ki, haram kazandığı halde, bu maldan harcayıp da tebrik
edilen ve haram malından tasadduk edip de, yaptığı tasadduk kabul edilen hiçbir
kul yoktur. Haram kazandığı malını geride bırakıp da ölen kişiye, bu malı,
cehennem azığı olur. Şüphesiz Allahu Teâlâ kötülüğü, kötülükle silmez. Lakin
kötülüğü iyilikle silip süpürür. Şüphesiz pis olan şey, pis olan başka birşeyi
temizlemez.»
îbnReceb'e ait «Câmi'u'l-'UIûm ve'I-Hikem» isimli eserde bu konuda pek çok hadis
ve haber gelmiştir. Onlardan birisi Ebû Hüreyre'nin Nebi aleyhisselam'dan
rivayet ettiği hadistir ki, Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: -Her kim haram
mal kazamı' da, sonra bu malı tasadduk ederse kendisi için bir mükafat yoktur. O
malın günahı ve azabı sahibine aittir.»
Kasım bin Muhaymire'nin mürselieri arasında rivayet ettiği şu hadis de bu
konudadır : Basûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-Iem şöyle buyurmuştur: «Her kim
haram yoldan bir mal kazanır, sonra onu akrabalarına dağıtır veya tasadduk eder
veya Allah yolunda harcarsa harcadığı bu mal toplanır, bu mal sebebiyle
cehenneme atılır.»
Aliyyü'l-Kâri'nin «Kırk Hadis Şerhi»nde açıklandığına göre; Nebi aleyhisselam
şöyle buyurmuştur: «Hacı, haram parayla hacca gittiği zaman ayağım bineğe
koyduğunda «Lebbeyk* der. Bunun üzerine gökten bir melek nida eder: «Senin 'lebbeyk
ve sâ'deyk' demen doğru değildir. Çünkü senin haccin merduddur, yani kabul
olunmayacaktır.»
Birbirini kuvvetlendiren bu hadisler, Allahu Teâlâ'mn haram mal ile yapılan
hacci, verilen sadakayı ve yapılan diğer ibadetleri kabul etmeyeceğini gösterir.
Bu bakımdan Hanefi alimleri, haram ma] ile fakirlere infak etmeyi haram
saymışlardır.
46.5.8.5. Yukarıda): Beri Söylediklerimizin Özeti
1) Esrar, afyon, kokain ve benzeri keyif verici maddeleri kullanmanın haram
olduğu,
2) Bunların ticaretini yapmak ve kâr gayesiyle bu işi meslek haline getirmenin
haram olduğu,
3) Kullanmak ve ticaretini yapmak niyetiyle keyif verici madde elde etmek için
afyon ve haşhaş ekiminin haram olduğu,
4) Bu maddelerin ticaretini yaparak elde edilen paranın haram ve pis olduğu ve
bu paraların Allah'a yaklaşmak niyetiyle harcanmasının da makbul olmayıp haram
olduğu ortaya çıkmıştır.
Bu konuda sözü, bıkkınlık verecek şekilde uzattım. Fakat doğruyu aıçklamak,
hakkı göstermek için bu yolu seçtim. Çünkü ancak bu şekilde cahil insanlarda
meydana gelen şüphe kalkmış olur ve bu maddelerin helâl olduğunu söylemenin,
bozguncuların ortaya attığı batıl bir söz ve sapıkların söylediği dalalet olduğu
anlaşılmış olur.
Keyif verici maddeler hakkında bu görüşlerimi söylerken, önce Allah'ın kitabı
Kur'ân-ı Kerim'i ve Rasûlüllah'm hadislerini seçtim. Paha sonra da pek olan
islâm dininin esasları üzerinde ittifak halinde olan alimlerin sözlerine de yer
verdim.
46.5.9. İçki İçmenin Cezası
Fakihler, içki içene had cezası tatbik etmenin vacib olduğunda ve bu had
cezasının sopa olduğu üzerinde ittifak etmişler, fakat sopanın miktarı konusunda
ise ihtilaf etmişlerdir.
Hanefiler ve îmam Malik seksen sopa, Şafii'ler ise kırk sopa olduğu
görüşündedir, imam Ahmed'den iki rivayet gelmiştir.
Muğnı kitabında, «Bu konuda iki rivayet var,» denmiştir. «Birincisi; seksen sopa
gerektiği şeklindedir. Bu görüşün sahipleri, sahabenin icmaını esas alan İmam
Mâlik, Sevri, Ebû Ha-nife ve bunlara tabi olanlardır. Rivayet olunduğuna göre
Ömer fr.a.) içkinin cezası hakkında istişarede bulundu. Orada bulunan
Abdurrahman bin Avf, 'en hafif had cezası olan seksen sopa olarak uygulayın,'
dedi. Bunun üzerine Ömer (r.a.) seksen sopa vurdu ve Şam'da bulunan Hâlid ve Ebû
Ubeyde'ye de aynı cezayı uygulamasını yazdı. Yine rivayet olunduğuna göre Ali
(r.a.) 'a içkinin cezası konusu danışıldığmda o şöyle demiştir: «içki içen
sarhoş olduğu zaman gerçek dışı konuşmalar yapar. Gerçek dışı konuşunca iftira
da edebilir. Öyleyse içki içene iftira edenin cezasını veriniz.» Bu rivayeti
Cüzcâni, Dârekutnî ve diğerleri yapmıştır.
«İkinci rivayet: İçki içenin cezası kırk sopadır. Bu görüş Ebû Bekir ve
Şafi'i'nin seçtiği görüştür. Çünkü Ali (r.a.), Velid bin Ukbe'ye kırk sopa
vurmuş, sonra şöyle demiştir: «Rasûîüllah'a içki içen bir adam getirildi. Bunun
üzerine Rasûlüllah sallalla-hu aleyhi ve sellem papuçlanyla adama yaklaşık kırk
sopa vurdu. Sonra Ebu Bekir'e içki içen birisi getirildi, o da aynı şekilde kırk
sopa vurdu. Sonra Ömer'e içki içen getirilince, bu konuda insanlara danıştı,
orada bulunan İbn Avf; 'haddin en azı seksen sopadır,' dedi. Bunun üzerine Ömer
(r.aJ adama seksen sopa vurdu.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in fiili hüccet olup başkasının fiiliyle
değiştirilmesi caiz değildir. Rasûlüllah'ın EbuBekr'in ve Ali'nin fiiline
muhalif olarak da icma gerçekleşmez, içki cezasına Ömer (r.a.) tarafından ziyade
yapılmıştır. Bu ilave halife uygun gördüğü zaman caiz olup, tazir cezası
mesabesindedir. Bundan şu anlaşılmaktadır ki; Ömer (r.a.) içki içmeye devam eden
kuvvetli kişiye seksen Eopa, kendisinden böyle bir hata ilk defa vaki olan zayıf
kişiye ise kırk sopa vurmuştur.
İçki içenin, tekrar ettiği zaman öldürüleceğine dair emre gelince, bu nesh
edilmiştir.
Bubays bin Züeyb'den rivayet olunduğuna göre, Nebi aley-hisselam şöyle
buyurmuştur; «içki içene sopa vurunuz. Tekrar içerse yine vurunuz, tekrar içerse
yine vurunuz. Üçüncüde veya dördüncüde tekrar ederse onu öldürünüz.» Bunun
üzerine kendisine içki içen bir adam getirildi. Ona sopa vurdu. Sonra tekrar
getirüdi, yine sopa vurdu. Üçüncü defa getirilince yine sopa vurdu. Böylece
öldürme hükmü kalkmış oldu. Çünkü öldürme bir ruhsattı.
46.5.9.1. Had Cezası Ne İle Sabit Olur?
Had cezası iki durumdan birisiyle sabit olur:
1) İçki içenin, içtiğini ikrar etmesiyle.
2) İki adil şahidin şehadetiyle.
Fakihler ağzı koklamakla cezanın sabit olması konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Malikiler; «İki adil şahidin hakimin Önünde koktuğuna dair şahitlik etmesiyle
had cezası gerekir; çünkü koku, — ses ve çizgilerin delil olması gibi — kişinin
içki içtiğine delil sayılır- demişlerdir.
Ebu Hanife ve Şafi'i ise; «Şüphe bulunduğundan, kokuyla had cezası sabit olmaz.
Kokular birbirine karışabilir. Had cezalan ise şüphe ile düşerler.» demişlerdir.
Yine, kokuya başka kokunun karışma ihtimali, zorla içki içi-rilme ihtimali de
mevcuttur. Çünkü içkinin dışındaki maddeler koku bakımından içki ile aynı kokuyu
taşıyabilirler. Aslolan, kişinin cezalardan beraat edilmesidir. Sâri, cezaların
düşmesi konusunda istekli davranmıştır.
46.S.9.2. Had Cezasını Tatbik Etmenin Şartlan
îçki içene had cezası tatbik etmek için aşağıdaki şartlar gerekir:
1 — Akıl: Çünkü teklifin yeri akıldır. İçki içen deliye had cezası uygulanmaz.
Bunak da deli gibi kabul edilir.
2 — Bulûğ: Çocuk içki içerse üzerine had cezası uygulanmaz. Çünkü çocuk mükellef
değildir.
3 — Kendi isteğiyle içmesi: Şayet zorla içirilirse, bu zorlama ister ölümle
korkutma, ister yaralayarak dövme, isterse bütün malını telef etme şeklinde
olsun eşittir. Çünkü zorlanan kimseden günah kaldırılmıştır.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: «Ümmetimden hata ve
unutma ile zorla yaptırılan günahlar kaldırılmıştır.»
Bu hadiste geçtiği gibi, zorla günah işletilenden günah kaldırılınca, üzerine
had cezası da gerekmez. Çünkü had cezası gü-nahdan dolayı gerekmektedir.
Zor durumda kalmak ikrah dairesine girer. Mesela bir kimse su bulamayıp da
öleceğinden korkacak şekilde şiddetli susarsa, bu kimse bulduğu içkiden
içebilir.
Yine bunun gibi, bir kimse, helakten korkacak şekilde acıkırsa, bu durumda içki,
hayatını devam ettirmek için zaruret durumuna gelmiştir ki, zaruretler haramları
mubah kılar.
Aîlahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Darda kalana başkasının payına el uzatmak ve
zaruret miktarını aşmamak üzere günah sayılmaz.» (Bakara: 173)
Muğnî kitabında şöyle geçmektedir :
«Abdullah bin Huzâfe'yi Rumlar esir almış ve zalimlerden birisi onu domuz eti
yemesi ve içki içmesi için, içinde yalnızca karışık su ve pişmiş domuz eti
bulunan bir evde hapsetmişti. Üçgün hapiste bıraktılar, fakat Huzâfe domuz eti
yemedi ve içkiden de içmedi. Sonra ölüm korkusundan dolayı Huzâfe'yi hapisten
çıkardılar. Bunun üzerine Huzâfe şöyle dedi: «Vallahi, Allahu Teâlâ bunu helal
kıldı. Şüphesiz ben zor durumdaydım. Fakat sizin arzunuzu yerine getirmemek ve
size İslâm dini üzerine bir fırsat tanımamak için bunu yapmadım.»
4) içtiği şeyin sarhoş edici olduğunu bilmesi: Şayet içki olduğunu bilmediği
halde içki içerse, bu cehaletinden dolayı mazur sayılır ve üzerine had cezası
uygulanmaz.
Şayet insanlardan birisi onun dikkatini çeker de, yine içmeye devam ederse, bu
durumda cehalet kendisinden kalktığı için mazur sayılmaz. îçki olduğunu
öğrendikten sonra günah işlemeye devam etmesi, cezayı gerektirip üzerine had
cezası uygulanır.
Bir kişi, fakihlerin içki olup olmadığında ihtilaf ettikleri içkiden içerse, bu
durumda üzerine had cezası uygulanmaz. Çünkü ihtilaf şüpheyi doğurur, şüphe
halinde ise had cezalan düşer.
Yine bunun gibi, alimlerin haram olduğuna icma ettikleri şiddetlenen ve köpük
atan üzüm suyundan, yeni müslüman olması veya daru'l-harp'te bulunması sebebiyle
haram olduğunu bilmediği halde az birşey içen kişi üzerine had cezası
uygulanmaz. Çünkü cehalet, had cezasını düşürecek özürlerden bir özür sayılır.
Ancak İslâm yurdunda oturan ve İslâm'a yeni girmemiş olan bunun dışındadır.
Bunlara had uygulanır; bilmemeleri bir özür sayılmaz. Çünkü içkinin haramîığını
bilmek dini bir zarurettir.
46.5.9.3. Had Cezasını Uygulamakta Hür ve Müslüman Olmanın Şart Olmadığı
Hürriyet ve İslâm, had cezasını uygulamakta şart değildir. Köle içki içtiği
zaman cezası verilir. Çünkü köle de Allah'ın emir ve nehiyleriyle mükelleftir.
Ancak efendisinin işiyle meşgul olduğu için. Cuma ve cemaatla namaz gibi yapması
zor olan bazı tekliflerden muaftır.
Allahu Teâlâ içkiden sakınmayı emretmiştir. Bu emir, hem hür olana hem de köleye
yöneliktir. İçkiden kaçınmak köleye zor gelmez, içkinin kötülüğü hür insana
dokunduğu gibi köleye de dokunur. Bu noktada hür ile köle arasında cezanın
miktarı dışında bir fark yoktur.
Cezanın miktarına gelince; köleye, hür olana verilen cezanın yarısı verilir ki,
bu da âlimlerin ihtilafı üzerine yirmi veya kırk sopadır.
İçki cezasının uygulanmasında hürriyet şart olmadığı gibi, müslüman olmak da
şart değildir. Müslüman devletin tebaasına girmiş ve müslümanlaıia vatandaş
olarak yaşayan, yahudi ve hristiyanlardan Mısır'daki Kiptiler gibi kitap ehli
ile, yabancılar gibi belli bir müddet İslâm devletinin emniyeti altında bulunmak
için anlaşma yapılan ve müslümanlarla beraber oturan ehli kitap, bütün bunlar
fsîâm Ülkesi'nde içki İçtikleri zaman üzerlerine had cezası uygulanır. Çünkü
bizim lehimize olan, onların lehine, bizim aleyhimize olan, onların da
aleyhinedir. Da-
ha önce işaret ettiğimiz gibi içki onların dininde de haramdır. İçkinin kötü
sonuçlarından, umumî ve hususî bütün hayatı kuşatan zararından dolayı onlara da
ceza uygulanır. İslâm dini İslâm bayrağının gölgesindeki toplumu korumak ister.
Toplum, İslâm sayesinde temiz ve kuvvetli bir şekilde korunmuş olur ve ancak
İslâm sayesinde, ne müslümanlar ne de gayri müslimler tarafından toplumun zayıf
düşürülmesi mümkün olmaz. Cumhur fukahanm görüşü budur ve bu görüş hak olup,
bundan dönmek de uygun değildir.
Fakat Hanefîler; İslâm haram ettiği için içkinin müslümanlar yanında bir mal
sayılmasa da, ehli kitap tarafından değeri olan birşey olduğu görüşündedirler.
Şayet bir müslüman, ehli kitaptan birinin içkisini dökerse, kıymetini ödemesi
gerekir. İçki içilmesi ehli kitaba göre mubahtır. Biz ancak onlara
terket-melerini ve haram olduğuna inanmalarım emrederiz. Bu duruma göre ehli
kitaptan içki içenlere ceza verilmez. Onların kitaplarında içkinin haram
olduğunu farzetsek bile, biz onları kendi hallerine bırakırız. Çünkü onlar
içkinin haram olduğunu kabul etmiyorlar. Onlara yapacağımız muamele, inançlarına
göre olmalıdır. Yoksa doğru olana göre değil.
46.5.10. İçki ile Tedavi Olmak
Cahiüyye döneminde insanlar ilâç için içki içerlerdi. İslâm, onları içki ile
tedavi olmaktan nehyederek içkiyi haram kıldı.
Müslim, Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizi'nin Târik bin Sü-veyd el-Ca'fî'den rivayet
ettiklerine göre; Târik (r.a.), Rasülül-lah sallallahu aleyhi ve sellem'e içki
hakkında sorunca, Rasû-lüllah sallalîahu aleyhi ve sellem ondan nehyetti. Târik;
«Biz onu ilâç için kullanıyoruz.» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
selem; «İçki ilâç değil, bilâkis hastalıktır.» buyurdular.
Ebü Davud'un Ebu'd-Derdâ'dan rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselam şöyle
buyurdu: «Allahu Teâlâ hem hastalığı hem de şifâyı yarattı ve her hastalık için
de bir şifâ kıldı. Öyleyse tedavi olunuz. Fakat haramla tedavi olmayınız.»
Cahiliyye döneminde insanlar, bazen havanın soğuğundan korunmak için içki
içerlerdi. İslâm onların soğuktan korunmak için içki içmelerini de nehyetmiştir.
Ebû Davud'un rivayetine göre; Deylem el-Hımyerî Nebi aley-hisselam'a şöyle bir
soru sordu: «Ya Rasûlallah, biz soğuk biryerdeyiz. Ağır işlerde çalışmak
zorundayız. Buğdaydan yapmakta olduğumuz bir içki içiyoruz. Bununla çalışma
gücümüz artıyor ve soğuğa karşı dayanıklı oluyoruz. Bu içkiye ne dersiniz?»
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Sarhoş ediyor mu?, diye sordu. Adam;
«Evet,» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; -Ondan sakınınız.»
buyurdular. Adam; «İnsanlar bu içkiyi terketmemektedirler.» dedi. Bunun üzerine
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Eğer terketmezlerse onlarla savaşınız.»
buyurdular.
Bazı ilim adamları, zor durumda kalındığında içki içilmesine cevaz verdiği gibi;
haram olan içkinin yerine geçecek helâl bir ilacın bulunmaması, tedavi görenin
lezzet ve neş'e duyması kasdetmemesi, müslüman doktorun gösterdiği miktarı
aşmaması şartıyla, içkiyle tedavi olmayı caiz görmüşlerdir. Fakihler buna,
boğazına bir lokma tıkanan, kişinin içkiden başka onu giderecek su bulamayan
kimsenin ihtiyaç miktarı içki içmesini misal verdiler. Yine soğuktan helak olma
durumuna gelmiş bir kimsenin, bir yudum veya bir bardak içkiden başka kendisini
kurtaracak bir şey bulmamasını misal verdiler.
Kalp krizi ile ölüm tehlikesi geçiren kimse, bu tehlikesini bir miktar içkiden
başka giderecek bir şey olmadığını bilirse veya doktor tarafından kendisine
haber verilirse içki içebilir. Bütün bunlar haramlığı mubah kılan zaruretler
kabilindendir.
46.6. ZÎNÂNIN HADDİ
46.6.1. İslâm, Evliliği Teşvik, Zinayı Yasak Etmiştir
İslâm Dini, evliliğe davet etmiş ve insanlara evliliği sevdirmiştir. Zira
evlilik, cinsel duyguyu tatmin etmenin en sağlıklı yoludur. Evlilik düzeni, anne
- babanın gönülden eğittiği ve korumayı, kollamayı üzerine aldığı neslin
yetiştirilmesi için en güzel vasıtadır. Buna ilaveten, evlilik müessesesi, sevgi
ve mubah-bet bağlamım oluşturduğu, şefkat, merhamet, nezih duygu ve hislerin,
şeref, namus, izzet-i nefis ile annelik - babalık duygularının en güzel şekilde
harekete geçtiği bir ortamı hazırlamaktadır. Bir neslin, bütün varlığıyla
kalkınabilmesi ve hayatın ilerleyip daha ileri bir düzeye kavuşmasına katkıda
bulunması da evlilik müessesesinin sağlamlığına ihtiyaç duyar.
İslâm dini, cinsel duyguların en sağlıklı yoldan tatmin edilmesini sağladığı
gibi, gayri meşru yollara sapmaya neden olabilecek her türlü şaibeyi yasaklamış,
hangi yoldan olursa olsun, bu duygunun harekete geçirilmesinden sakmdırmıştır,
ki belirlediği yolun dışına taşılıp sapıklığa düşülmesin.
Bu nedenle, kadınlı - erkekli karma ilişkileri, dansı, nefsi tahrik eden
fotoğrafları, cinsel duygulan harekete geçiren şarkı ve türküleri, kuşku
uyandıran bakışları, hasılı, cinsel duyguları harekete geçiren veyahut fuhşa
çağrıda bulunan her türlü hareketi yasaklamıştır. Böylece eve, zaaf amillerinin
sızması engellenmiş ve ailenin dağılması önlenmiştir.
İslâm Dini, tüm bu önlemlere rağmen gerçekleşebilecek zinayı, kanunî bir suç
saymış ve en ağır bir şekilde cezalandırmıştır. Çünkü zina, gerçekten korkunç
felaketlere neden olmaktadır. Aynca pek çok kötülüklere ve suçlara ortam
hazırlamaktadır. Ahlâk bozucu bayağı ilişkiler ve gayrı meşru cinsel ilişkiler
toplumun varlığım tehdit eden ve yok olmasına neden olan en büyük
etkenlerdendir. Aynca bu tür ilişkiler, gerçekten, alçaklık ve rezilliğin ta
kendisüdr.
«Zinaya yaklaşmayın. Zira o çok çirkin bir iştir ve (alabildiğine) kötü bir
yoldur.» (İsrâ : 32).
Yani «Fuhuşa neden olabilecek bakışlar, dokunma vs gibi zinaya yaklaştmcı
şeylerden uzak durun.» Böylece âyeM kerims, zinaya ortam hazırlayıcı davramşlan
yasaklamış olmaktadır.
Zina, bedenleri yıpratan korkunç hastalıklann yayılması ve bulaşması için de
doğrudan bir sebep olmaktadır. Bu hastalıklar, kalıtım yoluyla babadan oğula
geçmektedir.
Zina, Öldürme ve cinayet sebeplerinden biridir. Çünkü, kıskançlık insanın
tabiatında var olan bir duygudur. Şeref sahibi, onurlu bir insanın sapıklığa
rıza göstermesi uzak bir ihtimaldir. Çoğu kişiler, bu utanç verici duruma düşen
aile fertlerini, kanunlar yeterli şekilde cezalandırmadığı için bizzat temizleme
yoluna giderler.
Zina aile düzenini bozan ve yuvayı sarsan önemli bir etkendir. Evlilik
ilişkileri bu yüzden bozulunca, çocukların eğitimi de yetersiz olur ve onlar da
genellikle serseri ve sapık olma yolunu tutarlar.
Zina, nesebin zayi olmasına neden olur. Miras yoluyla başkasına geçecek olan
mallar, zina yoluyla el değiştirmiş olur. Zina, kişinin, eşini kandırması için
bir sebep teşkil eder.Zina, geçici bir ilişkidir. Arkasından herhangi bir
sorumluluk yüklenilmez. Yani bu ilişki hayvanidir. Onurlu bir insan, bu tür
ilişkilerden uzak durur.
46.6.2. Zinanın Tedrici Olarak Haram Edilişi
Fakîhlerin çoğu, zina cezasının da içkinin haramlığı ve orucun meşru
kılınmasında olduğu gibi kademeli olarak kararlaştırıldığı görüşündedir.
Zina cezası; ilk etapta, eziyet etme, azarlama ve kınama şeklinde gelmiştir.
Alİahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «İçinizden zina eden iki kimseye eziyet edin,
tevbe edip düzelirlerse, onları bırakın.» (Nisa: 16.)
Sonra bu hüküm yavaş yavaş evlerde hapsetme şekline dönüştürüldü. Allahu Teâlâ
şöyîe buyuruyor: «Kadınlarınızdan zina edenlere, bunu isbat edecek dört şalüt
getirin. Şahadet ederlerse, ölünceye veya Allah onlara bir yol açana kadar
evlerde tutun.» (Nisa: 15.)
Sonra Allahu Teâlâ bu konuda belli bir yol kıldı ve zina eden bekâra yüz sopa,
evliye ise ölünceye kadar recmedilmesi hükmü kararlaştı.
Bu tedrici yol, topluma, belli bir seviye kazandırmaya ve toplumu yumuşak bir
davranışla temizlenmeye ve iffetli olmaya sevketmek ve neticede zinayı normal
kabul eden bir topluma zinanın haramhğının zor gelmemesi içindir. Onlara dînde
zorlama yapmak olamazdı.
Alimler bu konudaki görüşlerine Ubâde bin Sâmit hadisiy-le delil getirdiler. Bu
hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle buyurmuştur: «Had
cezalarını benden öğreniniz. Muhakkak Allah Tealâ onlar için belli bir yol
kılmıştır. Zina eden bekârlara yüz sopa ve bir sene sürgün vardır. Zina eden
evlilere ise yüz sopa ve recim vardır.» (Hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî
rivaye tetmişlerdir.)
Nisa sûresinde geçen iki âyetin zahirinin, sevicilik ve liva-tamn
(homoseksüelliğin) hükmünü anlattığı görüşündeyiz. Bunların hükmü, Nur sûresinde
geçen zinanın hükmünden değişiktir.
Nisa süresindeki birinci âyet sevicilik hakkındadır: -Kadınlarınızdan zina
edenlere, bunu ispat edecek dört şahid getirin.Şahadet ederlerse. Ölünceye veya
Allah onlara bir yol açana kadar evlerde tutun.» (Nisa: 15)
İkinci âyet ise livata hakkındadır: «İçinizden zina eden iki kimseye eziyet
edin, tevbe edip düzelirlerse onları bırakın.» (Nisa : 16.)
Nisa; 15'de geçen -Fuhuş yapan kadınlar» ifadesi; kadının kadına teması demek
olan seviciliktir. «Onlara erkeklerden dört şahid bulunuz. Eğer dört erkek
şahidlik yaparsa, temasda bulunduğu kadından, ayrı olarak Ölünceye kadar veya
Allah onlara tevbe ile bir çıkış yolu verinceye kadar veya böyle bir kadınla
evlenecek bir erkekle evleninceye kadar onları evlerinde hapsediniz." demektir.
Nisa; 16'da geçen «Fuhuş yapan erkekler» ifadesi ise; liva-taya işaret
etmektedir. «Yine yukarıda geçtiği gibi şahidlerin bulunması durumunda onlara
eziyet ediniz.» demektir.
Üzerlerinde had cezası uygulamak suretiyle eza etmeden önce, tevbe ederlerse;
pişman olur, bütün âmellerini düzeltir ve kendilerini temizlerlerse, onlara had
cezası uygulamaktan vazgeçiniz.
46.6.3. Had Cezası Gerektiren Zina
Gayrı şer'î, esas üzerine yapılan her cinsi birleşme, zina kabul edilip, haddi
gerektiren suçlardan bir suç oiması cihetiyle, cezasının miktarı belirlenmiştir.
Had gerektiren zina; inzal vaki olmasa bile, nikâh şüphesi bulunmadan, tabii bir
arzuyla, mahrem olan dişi organa, erkek organının sünnet mahallinin girip
kaybolmasıyla gerçekleşir.
Eğer yabancı kadından faydalanma, organın dışından olursa, bu durum her ne kadar
ta'zir cezasını gerektirse de, zina için kararlaştırılan had cezasını
gerektirmez.
İbn Mes'üd'dan rivayet olunduğuna göre; o demiştir ki: Bir adam Nebi
aleyhisselam'a gelerek şöyle dedi: -Medine tarafından bir kadınla dostluk
kurdum. Onunla temas etmeden vücudundan faydalandım. İşte durumum budur.
Dilediğin cezayı bana ver.» Bunun üzerine Ömer; «Durumunu açığa çıkarmasay-dm
ya! Allah senin durumunu örtmüştür.- dedi. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam
arkasından bir adam gönderip onu çağırttı. Şu âyeti okudu: «Gündüzün iki ucunda
ve gecenin gündüzeyakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri
giderir.» (Hûd: 14.)
Bunun üzerine cemaatten birisi kalkarak; «Ya Rasûlüllah,
bu hüküm sadece o adama mı mahsustur, yoksa herkese mi?» diye sordu. Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem -Herkese,» diye cevap verdi. (Hadisi Müslim, Ebû
Dâvûd ve Tirmizi rivayet etmiştir.)
46.6.4. Zinanın Kısımları
Zina eden ya bekâr olur ya da evli olur. Bunlar için özel hükümler vardır.
46.6.4.1. Bekarın Cezası
Fakihler, zina eden bekâr-hür kimseye, ister erkek olsun isterse kadın olsun,
yüz sopa vurulacağı hükmü üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü Nûr sûresinde
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur .- -Zina eden kadın ve erkeğin herbirine yüzer
değnek vurun. Allah ve ahiret gününe inanıyorsanız. Allah'ın dini konusunda o
ikisine acımayın. Onların ceza görmesine, inananlardan bir topluluk şahid
olsun.» (Nur: 2)
Fakihler her ne kadar sopa cezasının gerekliliği üzerinda ittifak etmişlerse de,
sopaya sürgün cezasının ilâve edilmesinde ihtiîâf etmişlerdir.
a. Şafi'i ve Ahmed bin Hanbel şöyle demişlerdir: Sopa cezasına bir sene de
sürgün cezası ilâve edilir. Çünkü Buharî ve Müslim'in Ebû Hüreyre (r.a.) ve Zeyd
bin Halid (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre; bir adam Rasûlüllah'a gelerek
şöyle dedi: «Ya Resûlallah! Senden, Allah aşkına benim için ancak Kita-bullah
ile hüküm vermeni dilerim.» Öteki hasım (ondan daha anlayışlı olduğu halde)
«Evet aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet. Bana da müsaade buyur,» dedi. «Benim
oğlum bu adamda çırak idi. Derken karısı ile zina etti. Ben haber aldım ki,
oğluma recim gerekiyormuş. Hemen onun namına yüz koyunla bir cariye fidye
verdim. Bir de ulemaya sordum. Bana oğluma ancak yüz dayakla bir yıl sürgün
cezası lâzım geldiğini, bunun karısına da recin icab ettiğini haber verdiler.»
Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Nefsim
elinde olan Allah'a yemin ederim ki: aranızda Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim.
Cariye ile koyunlar geri verilecektir. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün
gerekir. Haydi ya Ûneys, (Eşlem kabilesinden bir adam) bunun karısına git. Şayet
itiraf ederse, onu recmediver.» Üneys kadına gitti. Suçunu itiraf etti. Bunun
üzerine Rasûlüilah sallallahu aleyhi ve sellem emir buyurdular; kadın recmedüdi.
Buhari'nin Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiğine göre, Rasûlüllah saliallahu
aleyhi ve sellem zina eden bekâr bir kimse hakkında, bir sene sürgün ve yüz
dayak vurmakla hükmetti.
Müslim'in Ubâde bin Sâmit'ten rivayet ettiğine göre Rasû-lülllah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Benden alınız (zinanın hükmünü) benden alınız.
Allah, zina eden kadınlar için bir yol tesbit etti. Bekâr olana yüz sopa ve bir
sene sürgün, evli oJana da yüz sopa ve recin.»
Sürgün cezasını dört büyük halife de tatbik etmiş ve hiçbir kimse bunu
yadırgamamıştır. Ebû Bekir, Fedek'e; Ömer, Şam'a; Osman, Mısır'a; Ali ise
Basra'ya bazı kişileri sürgün etmişlerdir.
Şafi'îler, dayakla sürgün arasında tertip olmadığı görüşünde c-lup, «dilediği
cezayı önce verebilir,» demişlerdir. Sürgünün, namazı kısaltacak mesafe
(seferilik mesafesi) kadar uzak olmasını şart koşmuşlardır. Çünkü sürgünden
maksat, onu ailesinden ve memleketinden uzakta yalnız bırakmaktır. Kısaltma,
mesafesinden beride olan ise mukim sayılır. Şayet hakim daha uzak bir yere
sürülmesini uygun görürse, Öyle yapar.
Kadına sürgün cezası verildiği zaman, mahremsiz sürgün edilmez. Şayet, mahremi
ücretsiz olarak onunla gitmezse, kadının malından ücreti alınır.
b. İmam Mâlik ve Evzâi şöyle demişlerdir: «Zina eden, hür bekâr erkek sürgün
edilir. Fakat, bekâr kadın sürgün edilmez. Çünkü kadın avrettir, fitne korkusu
bulunduğundan uzak bir yere gönderilmesi uygun değildir.
c. Ebû Hanife şöyle demiştir: «Dayak cezasına, sürgün ilâve edilmez. Ancak hakim
sürgün etmekte bir fayda görürse, sürgün edilebilir. Bunun miktarı hakimin
görüşüne bırakılmıştır.»
46.6.4.2. Zina Eden Evlilerin (Muhsan) Cezası
İster erkek olsun, ister kadın olsun, evli olanın zina ettiği zaman recm
edileceğine dair fakihler ittifak etmişlerdir.
Bu görüşlerine aşağıdaki hadislerle delil getirmişlerdir: a. Ebû Hüreyre (r.a.)
'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Rasûlüllah'a mescidde iken,
müslümanlardan bir adam geldi ve şöyle seslendi: «Ya Rasülallah, ben zina
ettim.» Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ondan yüzünü çevirdi. Fakat adam
yüzünü çevirdiği tarafa dönerek kendilerine tekrar; «Ya Rasülallah ben zina
ettim.» dedi. Ondan yine yüzünü çevirdi. Ta ki, bunu dört defa tekrarladı. Adam.
kendi aleyhine dört defa şahadette bulununca, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem kendisini çağırdı ve «Sende delilik var mı?» diye sordu. Adam, «Hayır»
cevabını verdi. «Hiç evlendin mi?» diye sordu. Adam «Evet.» dedi. Bunun üzerine
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem -Bunu götürün de recmedin.» buyurdu.»
İbn Şihâb demiştir ki: Bana Câbir bin Abdullah'ı dinleyen biri haber verdi.
Cabir; «Onu recmedenler arasında ben de vardım. Onu namazgâhda recmettik. Taşlar
kendisini yaraladığı zaman kaçmış, fakat biz ona Harre'de yetişerek kendisini
recmet-miştik.» demiştir.
b. îbn Abbas'dan rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki r Ömer (r.a.) bir hutbe
okudu ve şöyle dedi: -Hiç şüphe yok ki Allah, Muhammed aleyhisselâm'ı hak din
ile göndermiş ve kendisine kitabı indirmiştir. Ona indirilenlerden biri de recm
âyetidir. Biz bu âyeti okuduk, belledik ve anladık. Rasülüllah sallallahu aleyhi
ve sellem recmetti, ondan sonra biz de recmettik. Ama insanların üzerinden uzun
zaman geçerse, korkarım birileri; «Biz Allah'ın kitabında recmi bulamıyoruz,»
der de, Allah'ın indirdiği bir farizayı terketmekle dalâlete düşerler. Gerçekten
erkek ve kadınlardan zina eden kimse üzerine evli olması, yeterli delilin
bulunması veya gebelik, yahut itiraf bulunmak şartıyla recm Allah'ın kitabında
haktır. Allah'a yemin olsun ki; insanların; Ömer Allah'm kitabına ilâve eti.»
diyeceklerini düşün-meseydim, elbette bunu kitaba yazardım.* (Hadisi Buhari,
Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî kısa ve uzun olarak rivayet etmişlerdir.)
Neylü'l-Evtâr kitabında şöyle geçmektedir: *Recm, üzerinde icmâ edilen bir
konudur. «Bahr» kitabında Haricîlerden rivayet olunduğuna göre; «Recm yoktur.»
îbn Arabi de Haricîlerden aynı rivayeti yapmıştır.
îbn Arabi'nin rivayetine göre; Nazzam ve taraftarları gibi bazı Mutezililer de
recinin vacip olmadığı görüşündedirler. Ancak bunların; «Recm Kur*ân'da
zikredilmedi.» sözünden başka
ljjr delilleri yoktur. Bu görüş ise batıldır. Şüphesiz recm, üzerinde icma
edilen mütevatir sünnet ile sabittir. Yine Ömer (r.aJ 'in cemaatın huzurunda
okuduğu hadis-i şerife göre; recm, Kur'ân'ın nassı ile de sabit olmuştur. Ömer
şöyle demiştir: «Şüphesiz Ra-suhillah'a inen âyetlerden birisi de recm âyetidir.
Biz bu âyeti okuduk, belledik ve anladık. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
recmetti, ondan sonra biz de recmettik.» Bu âyetin tilâvetinin neshedilmesi, Ebû
Davud'un İbn Abbas hadisinden naklettiğine göre, hükümün de neshedilmesini
gerektirmez.
îmam Ahmed bin Hanbel ile «Kebir» kitabında Taberani'nin. Arap olmayan
teyzesinden nakleden Ebû Ümâme bin Sehi hadisinden rivayet ettiğine göre;
Allah'ın indirdiği Kur'ân'da, «İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettiklerinde
onları recmedin.»
âyeti vardır.
Bu hadisi, İbn Hibban «Sahihimde Übey bin Ka'b hadisinden şu lâfızla rivayet
etmiştir: «Ahzab sûresi. Bakara süresiyle aynı paralelde idi. Bakara sûresinde,
«Zina eden ihtiyar erkek ile zina eden ihtiyar kadını recmedin» âyeti vardır.»
46.6.4.3. Muhsan (Evli) Olmanın Şartları
Muhsan (evli) da aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
a. Teklif: Cinsel ilişki kuranın akıllı ve bulûğ çağma ermiş olması gerekir.
Şayet deli ve çocuk olursa, had cezası uy-gulanmayıp, sadece ta'zir cezası
verilir.
b. Hürriyet: Eğer köle veya cariye olursa, üzerlerine recm cezası uygulanmaz.
Çünkü Allahu Teâlâ kölelerin had cezası hakkında şöyle buyurmştur:
«Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, onlara, hür kadınlara edilen azabın
yansı edilir.» (Nisa; 25.)
c. Sahih bir nikahta ilişki kurmak: Yani cinsel ilişkiyi kuranın üzerinden sahih
bir nikâh geçmiş olması, boşalma olmasa bile cinsi münasebette bulunması
gerekir. Şayet hayızh ve ihramda olsa bile. bu durum had cezası uygulamaya
kifavet eder. Eğer ilişki, fasid nikahda vuku bulursa, bununla muhsan hükmü
gerçekleşmez. Muhsan sıfatının baki kalması için, evliliğin devam etmesi
gerekmez. Şayet sahih bir nikahla evlenir ve ha-nımıyla cima yaparsa, sonra
evlilik bağını koparır da evli olmadığı halde zina ederse yine recmedilir. Kadın
da erkek gibidir.Evlenip de boşandığı zaman, boşandıktan sonra zina ederse, bu
durumda muhsan sayılır ve recmedilir.
46.6.5. Had Konusunda Müslümanla Kâfir Eşittir
Zina sabit olduğu zaman müslümana had cezası sabit olunca, zimmiye ve mürtede de
had cezası vermek gerekir. Çünkü zimmi, müslümanlar üzerine geçerli olan
hükümleri kabul etmiştir. Sabit olduğuna göre, Nebi aleyhisselam evli oldukları
halde zina eden iki yahudiyi recmetmiştir. Mürted'e gelince; İslâm ahkâmının
tatbiki onları da kapsamına alır. Mürted olmaları, onları İslâmî hükümlerinin
dışında bırakmaz.
İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre: «Yahudiler kendilerinden zina eden bir
adamla bir kadını Nebi aleyhisselam'a getirdiler. Bunun üzerine Nebî
aleyhisselam : «Zina eden bir kimseye sizin kitabınızda ne buyuruyorsunuz?» diye
sordu. Yüzleri karaya boyanır ve böylece, rezil - rüsvay edilirler.» dediler.
Nebî aleyhisselam; «Yalan söylüyorsunuz. Tevrat'ta recm âyeti vardır. Eğer doğru
söylüyorsanız Tevrat'ı getirin.» buyurdu. Bunun üzerine onlara Tevrat'ı okuyacak
birisini getirdiler. Bu genç Tevrat'ı okumaya başladı. Recm âyetine gelince,
elini üzerine koydu. Kendisine elini kaldır denilince elini kaldırdı ve recm
âyeti meydana çıktı. Bunun üzerine genç (veya yahudiler); «Ya Mu-hammed,
şüphesiz Tevrat'ta recm âyeti vardır. Fakat biz bunu kendi aramızda gizlemek
istemiştik.» dediler. Rasûlüilah sallal-Iahu aleyhive sellem, zina eden kadınla
erkeğin recm edilmesini emretti ve recmedildiler.»
İbn Ömer demiştir ki; «Yemin olsun, Yahudi'nin, kadını kendi vücuduyla
koruduğunu gördüm.» (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.) Ahmed bin
Hanbel'in rivayetinde ise; «Yahudiler, ismi İbn Süreyya olan şaşı bir okuyucu
getirdiler» şeklindedir.)
Câbir bin Abdullah (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir • -Nebi
aleyhisselam, Eşlem kabilesinden bir adamı ve Yahudilerden bir adamı recm
etmiştir.» (Hadisi Ahmed ve Müslim rivayet etmiştir.)
Berâ bin 'Âzib (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Nebi
aleyhisselam'ın yanına, yüzü kömürle karartılmış dayak vurulmuş bir Yahudi
getirdiler. Bunun üzerine Nebî aleyhisselam Yahudileri çağırarak; «Siz zina
edenin cezasını kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?» diye sordu. «Evet» dediler.
Daha sonra onların alimlerinden birini çağırdı. «Sana Tevrat'ı Musa'ya indiren
Allah aşkına soruyorum. Zina edenin cezasını kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?»
dedi. O; «Hayır, eğer bana bu sözle sormasaydm, sana haber vermezdim. Biz onda
recm hükmünü buluyoruz. Lâkin bu iş eşrafımız arasında çoğaldı. Artık o hale
geldik ki, şerefli birini yakalarsak, onu bırakıyoruz. Zayıfı yakalarsak, ona
haddi vuruyoruz. Dedik ki: 'Geliniz soylu ya da soysuza da tatbik edeceğimiz bir
şey üzerine ittifak edelim.' Ve kömüre boyamakla dayak vurmayı recmin yerine
koyduk.» Bunun üzerine Rasûlüilah sallallahu aleyhi ve seîlem; «Allah'ını senin
emrini onlar öldürdükten sonra ilk ihya eden benim» buyurdu ve emrederek Yahudi
recmolundu. Derken Al-lahu Teâlâ şu âyeti inzal buyurdu:
«Ey Rasûl! Kalpleri inanmamışken, ağızlarıyla inandık diyenler, Yahudilerden
yalana kulak verenler ve başka bir topluluk hesabma casusluk edenlerden inkâra
koşanlar da seni üzmesin. Sözleri asıl yerlerinden değiştirirler de, «Böyle bir
fetva size verilirse alın, verilmezse kaçının.» derler.» (Maide: 41)
Yahudiler diyorlar ki ı «Muhammed'e gidin; şayet size kö-mürlemekle dayağı
emrederse, onu alın. Ama recimle fetva verirse, sakının.» Az sonra Allahu Teâlâ
: -Her kim Allah'ın indirdiği kitab ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta
kendileridir.» «Her kim Allah'ın indirdiği kitapla hükmtemezse, işte onlar
zalimlerin ta kendileridir.»
•Her kim Allah'ın indirdiği kitapla hükmetmezse işte onlar fa-sıklann ta
kendileridir.» (Maide : 44, 45, 47.)
Ravi; .Bunların hepsi kâfirler hakkındadır.» dedi. (Hadisi Müslim, Ahmed bin
Hanbel ve Ebû Dâvûd rivayet etmişlerdir.)
46.6.5.!. Bu Konuda Fakihîerin Görüşleri
«Bahr» kitabının yazarı; zina eden harbî'nin (*) dayak cezasına
çarptırılacağına, dair icma olduğunu nakletmiştir.
Şafi'î, Ebû Yusuf ve Kasimiyye; âkil, baliğ ve hür kâfirlerin kendi inançlarına
göre sahih nikâh yaparak evli olanlarının, zina yaptıkları takdirde recm
edebilecekleri görüşündedir, ler.
Ebû Hanife, Muhammed, Zeyd bin Ali, Nasır ve tmam Yahya; «Harbiye sopa atılır;
recmedilmez.» demişlerdir. Çünkü onlara göre; müslüman olmak muhsan (evli)
olmanın şartlann-
(*) Belli bir müddet İslâm diyarında kalmak İçin eman alan ehli kitab.
dandır. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem iki Yahudiyi rec-metmiştir. Ancak
bu recin, Yahudilerin benimsedikleri dinin kitabı olan Tevrat'ın hükmüne göre
olmuştur.
Jmam Yahya; «Bu konudaki ihtilâfla birlikte, zimmi de, harbi gibidir.-»
demiştir.
imam Mâlik; -Zimmiye had uygulanmaz.» demiştir.
Müslüman ülkeden eman dileyen harbiye gelince; 'Utre, Şa-fi'i ve Ebû Yusuf'a
göre ona had cezası uygulanır. Malik, Ebû Hanife ve Muhammed'e göre ise, had
cezası uygulanmaz. İbn Abdi'1-Berr; daha ileriye giderek, recin gerektiren evli
olmanın şartının müslüman olmak olduğunda ittifak nakletmiştir.
Arkasından da Şafi'i ve Ahmed bin Hanbel'in cezanın uygulanması için müslüman
olmayı şart koşmadıklarını söylemiştir.
Müslüman olmanın şart olduğunu söyleyenler arasında Mâ-lik'in hocası Rebî'a ve
bazı Şafi'iler de vardır.
46.6.6. Sopayla Recnü Birleştirmek
îbn Hazm, îshak bin Râhûye ve Tabiînden Hasan Basrî; evli olana yüz sopa vurulup
sonra recm edileceği görüşündedirler. Bu görüşlerine Ubâde bin Sâmit'in rivayet
ettiği hadisle delil getirdiler. Bu hadiste Rasûlüllah sallallahu aîeyhi ve
sellem şöyle buyurdu : -Benden alınız (zinanın hükmünü) benden alınız. Allah
zina eden kadınlar için bir yol tesbit etti: Bekar olana yüz sopa ve bir sene
sürgün. Evli olana da yüz sopa ve recm.» (Hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî
rivayet etmişlerdir.}
Ali (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; kendisi perşembe günü yüz sopa vurup,
cuma günü de recmederek; «Allah'ın kitabına göre ona sopa vurdum. Rasûlüllah'ın
sözüne göre de recm ettim.» demiştir.
Ebû Hanife, Mâlik ve Şafi'i «Sopa ile recm beraberce uygulanmaz. Şüphesiz sadece
recm gereklidir.» demişlerdir.
Ahmed bin Hanbel'den bu konuda iki rivayet vardır: Birincisine göre; ikisi
bîrden uygulanır. (Bu görüş, iki rivayetten en açık olanı olup Hıraki de bu
rivayeti seçmiştir.) Diğer rivayet ise; çoğunluğun görüşü olan ikisinin birlikte
uygulanamayacağıdır, (îbn Hâmid bu görüşü tercih etmiştir.)
İkisinin birlikte uygulanamayacağını söyleyenler, bu görüşlerine Rasûlüllah'ın
Mâ'iz'i, Gâmidiyye'yi ve iki yahudiyi recm edip bunlara sopa vurmayışını delil
getirmişlerdir.
Diğer delilleri de şudur: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
Üneys'ü'l-Eslemi'ye; -Suçunu itiraf ederse, o kadını recmet.» demiştir; Sopa
vurmayı emretmemiştir. Bu olay, en son vaki olan olaydır. Çünkü Ebû Hureyre (son
müslümanlardandır) rivayet etmiş olup bu, daha önce beraberce uygulanan sopa ve
recm cezalarını neshetmiş olur. Sonra Ebû Bekir ve Ömer (r.a.), hilâfetleri
döneminde recm yapmışlar, fakat sopayla recmin arasını cemetmemişlerdir.
Dehlevî ise, hadisler arasında herhangi bir çelişki bulunmadığını birbirleri
nesh etmediklerini ve işin hakime bırakılacağı görüşünü savunarak şöyle devam
etmiştir: -Bana öyle geliyor ki; hakimin recmle sopa arasmı cemetmesi caizdir.
Nebi aley-hisselam'dan sadece recmi uyguladığı rivayet edildiğine göre; hakimin
recmi yeterli bulması müstehabdır. Bunun hikmeti şudur: Recm, cana dokunan bir
cezadır. Arzu edilen suçun engellenmesi durumu recmle hasıl olmuştur. Sopa ise,
terkine ruhsat verilen fazladan bir cezadır. Bana göre, recmi yeterli bulmanın
sebebi budur.»
46.6.7. Ceza Vermenin Şartlan
1. Akü.
2. Bulûğ.
3. İhtiyar.
4. Haram olduğunu bilmek.
Çocuğa, deliye ve zorla yaptırılana had cezası uygulanmaz. Çünkü Aişe'nin
rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Üç kişiden teklif
kaldırılmıştır. Uyanmcaya kadar uyuyandan, baliğ oluncaya kadar çocuktan,
akıllanıncaya kadar deliden.»
(Hadisi Ahmed bin Hanbel, Tirmizî, Nesâi, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce ile Hâkim
rivayet etmiştir. Hâkim; -Hadis, Buharı ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir,»
demiştir. Tirmizi ise hadisi sahihlemiştir.)
Haram olduğunu bilmeye gelince; had cezası haram işleyene uygulanır. Halbuki bu
kimse haram işlediğini bümemektedir. Nebi aleyhisselam Maiz'e dönerek «Zinanın
ne olduğunu biliyor musun?- diye sormuştu.
Rivayet olunduğuna göre siyah bir cariye Ömer (r.a.)'a getirildi ve «Bu cariye
zina etti» dendi. Ömer, {r.a.) cariyeyi kamçıyla birkaç kez dürttükten sonra;
«Alçak kadın, zina ettin öyle mi?» deyince, cariye; «İki dirhem karşılığında
Gavş ile zina ettim,» dedi. Bunun üzerine Ömer (r.a.) yanında bulunan Ali, Osman
ve Abdurrahman bin Avf (r.a.)'e dönerek, «Bu cariye hakkında ne diyorsunuz?»
diye sordu. Ali tr.a.) «Recm edilmesini uygun görüyorum,» dedi. Abdurrahman
(r.a.) da «Kardeşimin belirttiği görüşdeyim,» dedi. Osman ise; «Bu cariyenin,
yaptığının basit bir şey olduğu ve bir beis bulunmadığını zannettiği
kanaatindeyim. Şüphesiz Allah'ın verdiği ceza Allah'ın emrini bilene uygulanır,»
dedi. Bunun üzerine Ömer (r.a.); «Doğru söyledin,» dedi.
46.6.8. Had Cezası Ne İle Sabit Olur?
Had cezası iki şeyle sabit olur. İkrar ile veya şahidlerle. 46.6.8.1. Had
Cezasının İkrar ile Sabit Olması
İkrar; — alimlerin dediği gibi — delillerin efendisidir. Rasû-lüllah sallallahu
aleyhi ve sellem Mâiz ve Gamidiyye'nin zina itiraflarını dikkate almış ve
imamlar her ne kadar had gerektiren ikrarın kaç defa olacağında ihtilâf
etmişlerse de, bu konuda ihtilâf etmemişlerdir.
Malik, Şafiî, Dâvûd, Taberi ve Ebû Sevr, had gerekmesi için bir defa itirafı
kâfi görmüşlerdir. Çünkü Ebû Hüreyre ve Zeyd bin Halid'in rivayet ettiklerine
göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Ya Uneys, o kadına git şayet
suçunu itiraf ederse, onu recmet.» buyurmuştur. Kadın suçunu itiraf edince, onu
recmetti fakat, ikrar konusunda adet zikretmedi.
Hanefilere göre, ayrı meclislerde dört defa ikrar etmesi gerekir. Ahmed bin
Hanbel ve İshak'ın görüşü de budur. Ancak bunlar meclisin ayrı olmasını şart
koşmazlar.
Birinci görüş, tercih edilen görüştür.
46.6.8.2. İkrardan Vazgeçmek Haddi Düşürür
Şafi'iler, Hanefiler ve Ahmed bin Hanbel, ikrardan dönmekle haddin düşeceği
görüşündedirler.
Çünkü Ahmed bin Hanbel'e göre Ebû Hureyre ve Tirmizî'nin rivayet ettiği hadiste
şöyle geçmektedir. Maiz'e taşları atılınca duyduğu acının şiddetinden kaçtı.
Yanında devenin ağız kemikleri bulunan bir adamın yanma uğradı. Adam bu
kemiklerle Maiz'e vurmaya başladı ve insanlar da yetişip ölünceye kadar vurmaya
başladılar. Durum Rasûlüllah'a anlatılınca «Keşke onu bı-raksaydınız.»
buyurdular. (Tirmizî, «Bu hadis hasendir» demiştir. Hadis Ebû Hüreyre'den
değişik şekilde rivayet olunmuştur.)
Ebü Dâvûd ve Nesâi de Câbir hadisinden benzerini rivayet etmişlerdir. Onların
rivayetinde şu ziyade vardır:
«Adama taşlar dokununca bağırmaya başladı; «Ey ahali, beni Rasûlüllah'a götürün;
şüphesiz beni kavmim aldatarak mahvettiler. Durumumu haber verin. Rasûlüllah
beni öldürecek değildir.» dedi. Biz aldırış etmeden adamı öldürdük. Rasûlüllah'm
yanına dönerek durumu haber verdiğimizde; «Keşke onu bırakıp bana
getirseydiniz?» buyurdular.
■ 46.6.8.3. Kadınla Zina Etliğini ikrar Edenle Bunu İnkar Eden Kadının Hükmü
Erkek, belli bir kadınla zina ettiğini ikrar eder de, kadın zinayı inkâr ederse,
yalnız erkek üzerine had cezası uygulanır. Kadın ise cezalandırılmaz. Çünkü
Ahmed bin Hanbel ve Ebû Davud'un Sehle binti Sad'dan rivayet ettiklerine göre;
«Bir adam Nebi aleyhisselam'a gelerek ismini verdiği bir kadınla zina ettiğini
söyledi. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam haber saiarak kadını çağırttı ve ona
zina edip etmediğini sordu. Kadın zinayı inkâr edince yalmz adamı recmetti ve
kadını serbest bıraktı.»
Adama uygulanan bu ceza, ikrar ettiği zinanın cezası olup. Mâlik ve Şafi'i'nin
dediği gibi kadına iftira cezası değildir.
Evzâi ve Ebû Hanife ise şöyle demişlerdir: «Sadece iftira ettiği için had cezası
uygulanır. Çünkü kadının inkârı şüphe doğurmaktadır. Ancak bu görüşe göre;
«Kadının inkârı, erkeği ikrar etmez» şeklinde itiraz edilebilir.
Hadeviyye, Muhammed ve rivayet olunduğuna göre Şafi'i, zina ve iftira için had
cezası uygulanacağı görüşündedirler. Çünkü Ebü Dâvûd ve Nesâî'nin îbn Abbas'dan
rivayet ettiklerine göre Bekir bin Leys'den bir adam Nebi aleyhisselam'a gelerek
bir kadınla zina ettiğini dört defa ikrar etti. Bekar olduğu için
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ona yüz sopa vurdu. Sonra kadınla zina
ettiğine dair bir delil istedi. Bunun üzerine kadın; «Yalan söylüyor ya
Rasûlallah!» dedi, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de adama iftira cezası
olan seksen sopa vurdu, (l)
Zina ithamında bulunmak, kadın ve erkeğin küçük düşürülmesinde, kerametlerinin
kaybolmasında, kendilerine, ailelerine ve nesillerine aybın isnad edilmesi
konusunda kötü sonuçlar doğurur. Bu bakımdan İslâm dini bu suçun isbatmda çok
şiddetli davranmış, böylece temiz insanlara ebedî bir rezillik ve asırlar
sürecek bir ar isnad etme yoluna set çekmiştir. İslâm zina isnadında bulunanlara
aşağıdaki hususları şart koşmuştur.
46.6.S.4. Zina İsnadında Bulunma Şartlan
1. Diğer hukukdaki sahicilerin sayısı hilâfına, dört şahidin bulunması: Allahu
Tealâ şöyîe buyurmuştur: «Kadınlarınızdan zina edenlere, bunu ispat edecek
aranızdan dört şahid getirin. Şahadet ederlerse, ölünceye veya Allah onlara bir
yol açana kadar evlerde tutun" (Nisa : 15)
-İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra dört şahit getiremeyenlere seksen
değnek vurun. Ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin» (Nûr: 4)
Eğer şahidler, dörtten az olursa şahadetleri kabul olunmaz.
Şahidler cezalandırılır mı?
Hanefîler, Mâlik, Şafii'nin görüşünü benimseyenle îmam Ah-med «evet»
demişlerdir. Çünkü Ömer (r.a.), Muğire'ye şahidlik yapan Ebu Bekr'e, Nafi ve
Şube bin Mabed'e iftira cezası tatbik etmiştir.
Dendi ki dört kişiden az olan şahidlere iftira cezası uygulanmaz. Çünkü bunların
niyeti şahitliği eda etmek olup, şehadet edilen kişiye iftira atmak değildir. Bu
görüş Hanefi ve Şafi'i'ler-ce benimsenmiş olup Zahirilerin de görüşü böyledir.
2. Buluğ: Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur ■ «Erkeklerinizden iki şahid tutun;
eğer iki erkek bulunmazsa, şahîdlerden razı olacağınız bir erkek, biri
unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir.» (Bakara: 282.)
(1) Nesai, «bu hadis münkerdir» demiştir. İbn Hibbân da «bu hadisle delil
getirmek batıldır» demiştir.
Eğer buluğ çağma ermemişse şahidliği kabul olunmaz. Çünkü o erkeklerden
sayılmaz. Şahidliği kendi başına eda etmeye muktedir olsa bile şehadetine razı
olunacak cinsten de değildir. Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Üç
kişiden teklif kaldırılmıştır. Buluğ çağına erinceye kadar çocuktan, uyanınca-ya
kadar uyuyandan, akıllanıncaya kadar deliden- buyurmuştur.
Çocuk kendi malını korumayı üzerine almaya ehil görülmezse, başkasına şahidlik
etmeyi nasıl üzerine alabilir? Çünkü şahadet, kefalet kısmından sayılır.
3- Akıl: Geçen hadisten dolayı deli ve bunak kimsenin şe-hadeti kabul olunmaz.
Çocuğun şahidliği akbnm azlığından dolayı kabul olunmayınca deli ve bunağın
şahidîiği evlâ yoluyla kabul olunmaz.
4. Adalet: Çünkü Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur: «İçinizden iki adil şahit
getirin.» (Talâk : 2)
«Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirir ise, onun iç
yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenahk edersiniz de sonra
ettiğinize pişman olursunuz.» (Hu-curat: 6)
5. Müslüman olmak: İster müslümana isterse gayri müs-lime şahidlik etsin,
şahitlik edenin müslüman olması gerekir.
Bu hüküm imamlar arasında ittifak konusudur.
6. Gözü ile görmesi: Yani, sürme çöpünün sürmeliğe ve kova ipinin kuyuya girdiği
gibi, cinsel organlarının birbirine girdiğini gözüyle görmesi gerekir. Çünkü
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Mâiz'e «Belki onu öptün veya göz kırptın
veya baktın öyle mi?» demiş. Mâiz ise «Hayır ya Rasûlallah!» demiştir. Bunun
üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seîlem ona kinaye değil, bir açık sözle
sordu. Mâiz de «sürme mili sürmelikte, kova ipi kuyuda kaybolduğu gibi bu
kadınla zina yaptım» demiştir.
Şahadette bulunabilmek için doktor, ebe ve benzerleri için bakmak mubah olduğu
gibi, bu durumda da bakmak mubahtır.
7. Sözün açık olması i önceki hadiste geçtiği gibi kinaye ile değil şahidliğin
acık sözle olması gerekir.
8. Meclisin bir olması: Cumhur f ukahanın görüşüne göre, bu tip şahadetin
şartlanndan birisi de şahidlerin zaman ve yerdeğişmeden bir mecliste şahidlik
etmeleridir. Şayet ayrı ayrı gelirlerse şahidlikleri kabul olunmaz.
Şafi'i'ler, Zahiriler ve Zeydiler bu şartı kabul etmezler. Onlara göre tcplu
halde veya ayrı olarak, bir mecliste veya değişik meclislerde şahidlik
yaparlarsa şahidlikleri kabul olunur. Çünkü Allahu Teâlâ, şahidliği zikretmiş
fakat meclisi zikretme-miştir. Çünkü, her şahadet, meclisleri ayrı bile olsa,
—diğer şahadetlerde olduğu gibi— birbirine uygun düşerlerse kabul olunurlar.
9. Şahidlerin erkek olması: Zina şahidliğinde, şahidlerin erkek olması gerekir.
Bu konuda kadınların şahidliği kabul olunmaz.
İbn Hazm'a göre; zinada iki müslüman. kadın bir erkeğe denk tutulur. Böylece
şahidler; üç erkek, İki kadın veya iki erkek, dört kadın veya bir erkek altı
kadın, yahut da hiç erkek olmadan altı kadm olabilir.
10. Zaman aşımına uğramaması: Çünkü Ömer (r.aJ şöyle demiştir: Herhangi bir had
cezasına şahidlik eden bir kavim, olayın olduğu zaman şahidlik yapmayıp daha
sonra yaparlarsa, kinden dolayı şahidlik yapmış olurlar ki, bunların şahidliği
geçerli değildir. Eğer şahidler, zaman aşımına uğradıktan sonra zina olayına
şahidlik yaparlarsa, bunların şahidliği Hanefi-lere göre kabul olunmaz.
Bu görüşlerine sununla delil getirmektedirler: «Şahid, olaya tanık olduğu zaman,
şahadeti eda etmekle, suçu işleyeni örtbas etmek arasında muhayyerdir. Üzerinden
belli bir zaman geçinceye kadar olaydan bahsetmemesi örtbas cihetini tercih
ettiğini gösterir. Şahit bundan sonra şahidlik yaparsa, bu gösteriyor ki, daha
önce taşımış olduğu kin, onu bu şahidliğe sevketmiştir. Ömer (r.a.)'ın dediği
gibi, töhmet ve kinden dolayı olduğundan, bu gibilerin şahadeti kabul olunmaz.
Hiçbir kimsenin bu sözü yadırgadığı nakledilmediğine göre bu görüş icma olmuş
olur.
Bu hüküm, şahide şehadeti tehir edecek bir özür bulunmadığı zamandır. Şayet
mahkemenin görüleceği yerden uzakta olması şahidin hasta olması ve buna benzer
engellerin bulunması halinde, şahidliği tehir edecek açık bir özür varsa bu
durumda şahidlik kabul edilip zaman aşımıyla batıl olmaz.
Bu şartı koşan Hanefiler, bu şart için bir son vakit takdir etmeyip, vakit
belirlemek sakıncalı olduğundan işi özürlerin değişik olmasına göre bütün
durumları nazarı dikkate alarak hakimin takdirine bırakmışlardır.
Bazı Hanefiler, zaman aşımını bir ay, bazıları ise altı ay olarak takdir
etmişlerdir. Malikiler, Şafiiler, Zahiriler ve Şia'nın Zey-diyye kolundan cumhur
fukahaya gelince; onlara göre, zaman aşımı, her ne kadar tehir edilirse, edilsin
şehadetin kabulüne mani değildir.
Hanbelilerin iki görüşü vardır. Birisi Ebû Hanife gibi, diğeri ise cumhur
gibidir.
46.6-8.5. Hakim Kendi Bildİğiylc Hüküm Verebilir Mi?
Zahirilere göre, ister, hakim olmadan önce olsun ister sonra olsun kan, mal,
kısas, zina ve had cezalarına kendi bildiğiy-le hüküm vermesi hakime farzdır.
Hakimin kendi bilgisiyle hüküm vermesi daha kuvvetlidir. Çünkü böyle bir hüküm
hakka en yakın olandır, tkrar ve delil bundan sonra gelir. Allahu Te-alâ şöyle
buyurmuştur: «Ey inananlar kendiniz ana - babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de
olsa, Allah için şahid olarak adaleti gözetin.» (Nisa; 135.)
Rasûlüllah sallailahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Sizden her kim bir
kötülük görürse, onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse, lisanıyla düzeltsin.»
Sahih olarak sabit olmuştur ki, hakimin adaletle hükmetmesi, üzerine bir
borçtur. Zulmü değiştirmeyip zalimi zulmü üzerine bırakması adalet olamaz. Yine
sahih olarak bilinmektedir ki, bildiği kötülüğü eliyle değiştirmesi ve her hak
sahibine hakkını vermesi hakime farzdır. Şayet böyle yapmazsa zalim olmuş olur.
Cumhur fukahaya gelince bunlar hakimin kendi bilgisiyle hüküm veremeyeceği
görüşündedirler. Ebu Bekir şöyîe demiştir : «Bir kimsenin bir suç işlediğini
görürsem delil bulununcaya kadar ona ceza uygulamam.» Çünkü hakim de diğer
fert-ler gibidir. Yanında tam bir delil bulunduğunu görünceye kadar söylemesi
caiz değildir.
Şayet hakim, görerek bir kimseye zina suçu isnad eder de sonra bu iddiasını tam
bir delille kanıtlayamazsa kendisine iftira cezasını uygulamak lâzım gelir.
Hakime bildiğini söylemec haram olunca bildiğiyle amel etmesi evlâ yoluyla haram
olur. Bu görüşün aslı şu âyet-i kerimeden kaynaklanmaktadır: «İşte bunlar şahid
getirmedikçe Allah katında yalancı olanlardır.» (Nur: 13)
46.6.8.6. Hamilelikte Had Sabit Olur Mu?
Cumhur ulema yalnız hamilelikte had cezasının uygulanmayacağı bilâkis itiraf
veya delil gerektiği görüşündedir. Bu görüşlerine, şüphelerle had cezalarının
düştüğü konusunda gelen hadislerle delil getirirler.
Ali'den rivayet olunduğuna göre; Ali (r.a.) hamile bir kadına «zinaya zorlandın
mı?» diye sordu. Kadın «hayır» dedi. Ali; «belki uykudayken adam sana gelmiştir»
dedi.
Cumhur ulema demiştir ki; adil ravilerin Ömer (r.a.)'den rivayet ettiklerine
göre «uykusunun ağır olduğunu ve bu esnada kendisine gelen adamın kim olduğunu
bilemeyen kadının iddiasını kabul etmiştir.»
Mâlik ve arkadaşları ise şöyle dediler: «Kadın hamile kaldığı zaman kimden
hamile kaldığını bilmez, zinaya zorlandığını da bilmezse kendisine had cezası
uygulanır.» Devamla dediler ki; «Şayet zorla zina ettirildiğini iddia ederse,
zorlandığına dair bir işaret göstermesi gerekir. Meselâ bekâr olanın kendisinden
kan akar vaziyette gelmesi veya vücudunda zorlanma izlerini ortaya çıkarması
gibi. Evli olduğunu iddia etmesi de bunun gibidir. Evli olduğu iddiası ancak
delil getirirse kabul edilir.»
Bu görüşlerine Ömer'in şu sözüyle delil getirdiler: *DeIil bulunursa veya hamile
kalmışsa veya itiraf ederse, evli olarak zina eden her erkek ve kadını recm
etmek vaciptir.»
Ali tr.a.) şöyle demiştir: -Ey insanlar, zina ikidir. Gizli zina, açık zina.
Gizli zina şahidlerin şahadetiyle belli olur. Böylece şahidler ilk meseleyi
ortaya atan kişiler olmuş olurlar. Açık zina ise hamilelikle ve itirafla ortaya
çıkar.»
Cumhur ulema dediler ki: «Bu görüş sahabenin sözüdür. O devirde bunlara muhalif
kimse ortaya çıkmadığına göre icma hasıl olmuş oldu.»
46.6.8.7. Kesin Olarak Beraatt Gerektiren Şeyin ortaya Çıkmasıyla Haddin Düşmesi
Kadının bekâretinin zail olmaması veya fercinin kapalı olması, erkeğin cimadan
aciz veya organının kesik olması gibi, kadın ve erkeğin herhangi birinden zina
vaki olamayacağı kesin olarak belli olunca had cezası düşer.
Easûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Ali'yi bir kadının yanına giren adamı
recmetmek için göndermişti. Ali (r.a.) adamı suda yıkanırken buldu. Onu
recmetmek için eliyle tutup sudan çıkardı. Bir de baktı ki adamın organı kesik.
Bunun üzerine adamı bırakarak Rasülüllah sallallahu alyehi ve sellem'e döndü ve
durumu anlattı.
46.6.8.8. Evlenen Kadının Altı Aylık Çocuk Doğurması
Kadının evlendiği zaman, evlendiği müddetten sonra altı aylık çocuk doğurmasıyla
üzerine had cezası uygulanmaz.
İmam Malik şöyle demiştir: »Bana ulaşan habere göre; «Osman (r.a.) 'a,
evlendikten sonra altı aylık çocuk doğurmuş bir kadın getirdiler. Bu kadının
recmedilmesini emretti. Bunun üzerine Ali (r.a.) şöyle dedi: -Bunu yapamazsınız.
Şüphesiz Allah Tealâ kitabında; -Onun ana karnında taşınmasıyla, sütten kesilme
müddeti otuz aydır» (Ahkâf: 15) «Anneler, çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak
isteyen baba için tam iki sene emzirir-ler.» (Bakara: 223) buyurmuştur. Bu
durumda hamilelik müddeti altı ay olmuş oluyor ki, o kadım recm edemezsiniz»
Bunun üzerine Osman (r.a.) kadının arkasından haber saldı. Fakat giden adam
kadını recmedilmiş olarak buldu.
46.6.9. Cezanın Uygulanma Vakti
Bidâyet'ül-Müctehid'de şöyle denmektedir: «Had cezasının uygulanma vaktine
gelince; alimlerin çoğunluğuna göre, şiddetli sıcak ve soğukta, bir de hastaya
had uygulanmaz. Alimlerden bir grup, bu durumda -Had uygulanır» görüşündedir.
Ahmed ve Ishak bu görüşte olup Ömer (r.a.) 'in, Kudame'ye hasta olduğu halde had
cezası verdiğini delil getirmişlerdir.»
Ibn Rüşd devamla demiştir ki:
«îstisna yapmadan mutlak olarak had cezasının uygulanacağı görüşünde olan;
«Hastaya ceza uygulanır.» demiş, cezanın manasını dikkate alan ise; «Hasta
iyileşinceye kadar üzerine had uygulanmaz- görüşünü savunmuştur. Şiddetli sıcak
veya soğukta da durum aynıdır.»
Şevkani şöyle demiştir: «Bahr kitabında anlatıldığına göre; 'Bekâr olana
şiddetli sıcak veya soğuk gidinceye kadar, hastaya da iyileşinceye kadar zaman
tanınır. Eğer hastanın iyileşmesi ümid edilmiyorsa; bu durumda Hâdî ve arkadaşı
Şafi'i; «Da-yanabilirse hurma ağacının dalıyla dövülür.- demişlerdir.
Nasır ile Müeyed Billah ise; «iyileşmesi ümid edilmese bile hastaya ceza
uygulanmaz.» demişlerdir.
Ancak, daha sonra açıklanacağı üzere, Ebû Ümâme bin Sehl bin Hanif hadisine göre
birinci görüş daha doğrudur.
Recm edilmesi gereken kimsenin hasta olması veya başka durumlarda bulunmasma
gelince; 'Itre, Şafi'iler, Hanefiler ve Malik; «Hastalık veya başka şey için
recm ertelenmez. Çünkü maksat bu kişiyi telef etmektir.» demişlerdir.
Mervezi şöyle demiştir: «İster ikrar ile sabit olsun, ister delille sabit olsun,
recm cezası şiddetli sıcak, şiddetli soğuk ve hastalıktan dolayı tehir edilir.»
İsfirâyinî ise; yalnız hastalıktan dolayı recmin tehir edileceğini söylemiş,
«Sıcak ve soğukta ise derhal veya delil bulunup ikrar olmadığı veya ikrar olup
delilin bulunmadığı durumda recm edilir.» demiştir.
Hamile ise, doğuruncaya kadar, emzirecek başka kimse bulamadığı takdirde,
çocuğunu emzirinceye kadar recm edilmez.
Ali (r.a.) 'dan rivayet edildiğine göre, o demiştir ki: *Rasû-lüllah sallalîahu
aleyhi ve sellem'in bir cariyesi zina ettiğinde, bana cariyeye sopa vurmamı
emretti. Yanma geldiğimde baktım ki, henüz yeni nifas olmuş. Ben ona dayak
vurursam, öldürürüm diye korktum. Durumu Nebi aleyhisselâm'a anlattığımda bana;
'İyi ettin. İyileşinceye kadar onu bırak.' buyurdular.» (Hadisi Müslim, Ahmed,
Ebû Davud, Tirmizi rivayet etmiş ve Tirmizi sahihlemiştir.)
46.6.10. Recm Edilen İçin Kuyu Kazmak
Recm edilen için kuyu kazmak hakkında gelen hadisler muhtelif olup, bazısı kuyu
kazılmasını belirtmiştir, bazısı ise bu konuda pek açıktır. İmam Ahmed;
-Hadislerin çoğunluğu kuyu kazılacağı yönündedir.» demiştir.
Bu konudaki hadislerin ihtilafı sebebiyle fakihler de ihtilâf etmiştir:
Mâlik ve Ebû Hanife; «Recin için kuyu kazılmaz.» demişlerdir. Ebû Sevr ise;
«Kuyu kazılır.» demiştir.
Ali tr.a.J 'den rivayet edildiğine göre; Şurahe el-Hemedâni'ye recm emrini
verdiği zaman onu çıkarttı. Bir kuyu kazdırarak içine soktu ve insanlar
taşlamaya başladılar.
Şafi'i; «Bu konuda serbestlik vardır.- demiştir. Ondan, «Kadın için, kuyu
kazılacağı- rivayet olunmuştur.
'Itre; «Kuyunun, erkeğin göbeğine, kadının ise göğüslerine kadar kazılmasının
müstehab olduğu» görüşünü belirtmiş; «Kuyu kazılmadığı zaman, kadının duyduğu
acıdan sağa-sola dönüp avretinin açılmaması için bütün elbiselerinin
giydirilmesi ve bağlanmasının müstehab olduğunu» söylemiştir.
Alimler, kadının ancak oturarak recm edilebileceği konusunda ittifak
etmişlerdir. Erkeğin ise, alimlerin çoğuna göre ayakta recm edilmesi gerekir.
Mâlik; -Erkek de oturarak recm edilir.» demiştir. Diğerleri ise; «Cezayı
uygulayan imam bu konuda muhayyerdir.» demiştir.
46.6.11. Recm'de İmamın ve Şahidlerin Hazır Bulunmas1
«Neyl'ül-Evtâr-da yazarı şöyle demiştir: -Bahr kitabı yazarının 'Itrî ve
Şafi'i'den naklettiğine göre, imanım, recmde hazır bulunması gerekmez. Hazır
bulunması gerektiğine dair delil bulunmadığından, doğru olan görüş budur. Daha
Önce geçtiğine göre, Nebi aleyhi's-salatü ve's-selâm, Mâiz'in recmi için emir
verdi, fakat recmde bulunmadı. Halbuki zina Mâiz'in ikrarı ile sabit olmuştu.
Yine bunun gibi, bazılarının zannınm aksine, Ğamidiye'nin de recminde
bulunmadı.»
«Telhis» kitabında şöyle geçmektedir: «Bu iki hadisin hiç bir tarikinde
Rasûhıllan sallalîahu aleyhi ve sellem'in recmde hazır bulunduğu vaki
olmamıştır. Bilakis, bazı tarikler hazır bulunmadığına delalet etmektedir. Bu
delâlet sebebiyle Şafi'i kesin olarak şöyle demektedir: «Ebû Dâvûd ve
diğerlerinin «Sünen» inde, Nebi aleyhisselâm'ın Gamidiyye'nin recminde bulun-
madığına dair delâlet vardır. Bunun böyle olduğu kesinleşince, ne şahidlerin, ne
de imamın hazır bulunmasının gerekli olmadığı ortaya çıkmış oldu. Müstehab olma
durumuna gelince; îbn Dakik el-'Iyd'in naklettiğine göre fakihler; «Zina,
ikrarla sabit olursa, şahidlerin önce başlamasını müstehab saymışlardır.*
46.6.12. Had Cezasında Müminlerden Bir Taifenin Hazır Bulunması
Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her
birine yüz değnek vurun; Allah'a ve âhi-ret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini
konusunda o ikisine acımayın. Onîarm ceza görmesine, inananlarda bir topluluk da
şa-hid olsun.» (Nur: 2)
Alimler, bu âyet-i kerimeyle, had cezasına müminlerden bir topluluğun hazır
bulunmasını müstehab saymış, ancak bu topluluğun sayısında ise ihtilâf etmiştir.
Bazıları dört, bazıları üç, bazıları iki, bazıları ise yedi ve daha çok
demişlerdir.
46.6.13. Sopanın Vurulacağı Yer
Ebû Hanife ve Şafi'i, organın ve yüzün dışında diğer azalara vurulacağı görüşüne
varmışlardır. Organ ve yüze ilaveten, Ebû Hanife başı da istisna etmiştir.
Mâlik; «Bütün had cezalarında erkek soyulur.» demiştir. Ebû Hanife ve ŞafiTye
göre, iftira cezası dışında durum aynıdır; sopa ayakta değil oturarak vurulur.
Nevevî şöyle demiştir: «Bizim arkadaşlarımız demişlerdir ki: Eğer kamçıyla
dövülürse, kamçının, orta büyüklükte, bastonla ağaç dalı arasında olması
gerekir. Eğer hurma dalıyla vurulursa, kuru ile yaş arası hafif bir dal seçilir
ve şiddetli ile hafif darbe arasında bir vurmayla suçlu dövülür. Döverken, elini
başının tepesine kadar kaldırmaz, tamamen aşağıda da tutmaz. Bilakis, dirseğini
normal bir şekilde kaldırır.
46.6.14. Bekâra Zaman Tanımak
Bekâra, şiddetli sıcaklık veya soğuk geçinceye kadar müsaade edilir. İyileşmesi
umulan hasta da bunun gibidir. Şayet iyileşmesi ümidi yoksa, bu durumda
Şafi'i'nin arkadaşları; -Da-yanabilirse, hurma dalıyla dövülür.» demişlerdir.Ebû
Dâvûd ve diğerlerinin ensâr'dan bir kişiden rivayet ettiklerine göre; ensardan
biri hastalanmıştı. O kadar zayıf ve halsiz düşmüştü ki, bir deri bir kemik
kalmıştı. Birinin cariyesi onun yanına gitti. Adam, hareketlenip cariyeye
saldırdı ve ona tecavüz etti. Kendi kavminden bazı adamlar ziyaret için ona
geldiklerinde durumu onlara anlattı ve «Benim hakkımda Ra-sûlüllah'a sorun. Ben
yanıma gelen bir cariye ile zina ettim.» dedi. Arkadaşları, durumu Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sel-lem'e arzettiler ve «Biz insanlar arasında onun kadar
zaafa uğramış, darda kalmış kimse bilmiyoruz. Eğer onu kaldırıp sana
getirseydik, kemikleri dağılırdı. O ancak kemik ve deriden ibaret kalmıştır.»
diye ilave ettiler. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, onlara yüz tane ağaç
dalını (veya çöpünü) birleştirerek bir kerede ona vurmalarını emretti.
46.6.15. Had Cezasından Dolayı Ölene Diyet Gerekir Mi?
Had cezasından dolayı ölene diyet yoktur.
Nevevi, Müslim Şerhi'nde şöyle demiştir: «Alimler, kendisine had cezası gereken
kimseyi, hâkim veya cellad ona ceza tatbik ettikten sonra ölürse, ne hâkim'e ne
cellad'a, ne de beyt'ül-mâl'e bu kişinin diyetini ödemek gerekmeyeceği üzerinde
icmâ tmişlerdir.»
Buraya kadar geçenler, zina suçunun cezasıdır. Bunun dışında bazı suçları ve
hükümlerini de aşağıda açıklıyoruz:
46.6.16. Lût Kavminin Fiili
Livata (eşcinsellik) suçu, suçların en büyüklerindendir. Bu suç, ahlâkı, dini,
fıtratı ve dünyayı ifsad eden en büyük bir fuhuştur. Hayat için başhbaşma bir
tehlikedir. Allahu Teâlâ bu suçu işleyenleri en büyük azaba duçar kılmış, Lût
kavmini yerle bir ederek, işledikleri pisliğin cezası olarak üzerlerine
«siccîl»den taşlar yağdırmıştır. Onlara verilen bu azab, gelecek nesillere ibret
olsun diye Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmiştir:
«Lût'u da gönderdik. Milletine; «Siz, dünyalarda hiç kimsenin sizden önce
yapmadığı bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp şehvetle
erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz çok aşın giden bir milletsiniz!» dedi.
Milletinin cevabı sadece; «Onlan kasabanızdan çıkarın. Güya onlar temiz kalmaya
uğraşan insanlarmış.» demek oldu. Bunun üzerine Lût'u ve taraftarlarını
kurtardık. Yalnız karısı geride kalıp helake uğrayanlardan oldu. Geriye
kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, suçluların sonunun nasıl
olduğuna bir bak!» (A'râf: 80 - 84)
«Elçilerimiz Lût'a gelince, onun fenasına gitti, çok sıkıldı. -Bu çetin bir
gündür.- dedi. Milleti ona koşarak geldiler. Daha önce kötü işler işliyorlardı.
«Ey milletim! İşte bunlar benim kızlarını, onlar sizin için daha temizdir (size
nikaylayabilirim). Allah'tan sakının, konuklarımın önünde beni rezil etmeyin.
İçinizde aklı başında kimse yok mudur?» dedi. «Andolsun ki, senin kızlarınla bir
işimiz olmadığını biliyorsun. Doğrusu ne istediğimizin farkındasın.» dediler.
«Keşke, size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığmsam.» dedi.
(Melekler) dediler ki: «Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana
ilişemeyecekler. Geceleyin bir ara ailenle yola çık. Karının dışında kimse geri
kalmasın. Doğrusu onların başına gelen onun başına da gelecektir. Va'deleri gün
doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?» Buyruğumuz gelince, oraların
altını üstüne getirdik. Üzerine de Rabbimin katından işaretli olarak yığın yığın
sert taş yağdırdık. Bunlar, zâlimlerden hiç bir zaman uzak olmayacaktır.» (Hûd:
77 - 84)
Nebi aleyhis-salâtü ve's-selâm, bu işi yapanın öldürülmesini emretmiş ve onu
lânetlemiştir.
Ebû Dâvüd, Tirmizi, Nesâî ve îbn Mâce'nin 'Ikrime'den, onun da İbn Abbas'dan
ettiğine göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Lût
kavminin yaptığı fiili işleyeni bulduğunuz zaman, hem yapanı hem de yapılanı
öldürünüz.»
Nesâi'nin lâfzı ise şöyledir: «Lût kavminin yaptığı fiili işleyeni Allah
lânetlemiştir. Lût kavminin yaptığı fiili işleyeni Allah lânetlemiştir. Lût
kavminin yaptığı fiilî işleyeni Allah lânetlemiştir.»
Şevkânî şöyle demiştir: «Bu suçu işleyene ve bu çirkin rezilliğe yaklaşana en
lâyık olan, ibret alması gerekenlere ibret olacak bir şekilde azab etmek ve bu
günaha niyetlenenlerin şehvetini kıracak şekilde bir ceza vermektir. Dünyada,
onlardan önce bir kimsenin yapmadığı bir fiil olan bu kavmin fuhşunu ir-tikab
edenlere verilecek ceza, şiddet ve şenaat bakımından onların yakalandığı azaba
denk olmalıdır. Allahu Teâlâ onları yerin dibine geçirmiş ve bu ilâhî gazab,
onların hem bekârlarına hem de evlilerine dokunmuştur.»
İslâm Dini, bu suçun cezasını, kötü sonuçlar doğurduğu, fert ve topluma zararlı
olduğu için şiddetli kılmıştır.
46.6.17. Livata Konusunda Fakihlerin Görüşleri
Alimler, livata suçunun haramlığı ve bu suça yaklaşanların şiddetli bir şekilde
cezalandırılması gerektiği konusunda İc-ma etmekle beraber, îivata için
verilecek cezanın miktarı konusunda üç ayrı görüş ortaya koymuşlardır:
a) Mutlak olarak öldürülmesi gerektiğini söyleyenler.
b) Zina edene verilen cezanın verilmesi gerektiğini söyleyenler. Bu durumda,
bekâra sopa vurulur, evli ise recmedilir.
c) Ta'zir cezası verileceğini söyleyenler.
46.6.17.1. Öldürülmesi Gerektiğini Söyleyenler
Rasûlüllah saîlallahu aleyhi ve sellem'in ashabı, Nasır, Kasım bin İbrahim ve
bir sözünde ŞafiTye göre; livatanın cezası, hem yapanın, hem yaptıranın —bekâr
dahi olsalar— öldürülmeleridir.
'İkrime'nin îbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas (r.a.) şöyle
demiştir: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu : «Lût kavminin
işlediği suçu işleyeni bulduğunuz zaman, hem yapanı hem de yapılanı öldürünüz.»
(Hadisi, Nesâî hariç Buharı, Müslim, Ebû Davûd ve Tirmizi rivayet etmiştir.
Neyl'ül-Evtâr'da, «Bu hadisi Hâkim ve Beyhaki de rivayet etti.» denilmektedir.
Hafız ise, «Hadisin ravileri sikadır. Ancak hadiste ihtilâf vardır.» demiştir.)
Alî (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; O, bu suçu işleyeni recmetmiştir. (Bu
rivayet Beyhaki'ye aittir.)
Şafi'î şöyle demektedir: «Bu rivayetlerden dolayı, bekâr olsun, evli olsun, bu
suçu işleyeni recmederiz.»
Ebû Bekir (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Ebû Bekir (r.a.), kadınların
nikâhlandığı gibi nikahlanan bir adamla ilgili olarak insanları topladı ve
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı da bu konuyla ilgili sorular
sordu. O gün en ağır konuşan Ali (r.a.) oldu. Şöyle demişti: «Bu öyle bir
günahtır ki, daha önce hiç bir ümmet böyle bir günah işlememiştir. Ancak, tek
bir ümmet müstesna. Onlara da Allah'ın ne yaptığını biliyorsunuz. Ben bu adamın
yakılmasını uygun görüyorum.» Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.), Haüd bin Velid'e,
adamı yakması için bir mektup yazıp gönderdi.» CBu rivayet Beyhakî'nin olup
isnadında irsal vardır.)
Şevkânî, bu rivayetlerin toplamiyla delil getirmeye kalkılabileceğini ifade
etmiştir.
Bu görüşte olan âlimler, sözkonusu fiili işleyenlerin öldürülmesi keyfiyeti
hakkında ihtilâf etmişlerdir :
Ebû Bekir ve Ali (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, bunlar demişlerdir ki:
«Üvatacı önce kılıçla öldürülür; günahı büyük olduğu için sonra yakılır.»
Ömer ve Osman Cr.aJ ise; «Üzerine duvar yıkılarak öldürülür.» demişlerdir.
îbn Abbas; -Şehirdeki en büyük binanın üstünden yere atılır.» demiştir.
Bağavî'nin Şa'bi, Zührî, Malik, Ahmed ve îshak'tan rivayet ettiğine göre;
livatacı recmedilir. Bu görüşü Tirmizî de, Malik, Şafi'i, Ahmed ve îshak'dan
rivayet etmiştir.
Zina edeni iki defa recmetmek doğru olsaydı, Lüt kavminin işlediği suçu işleyen
elbette iki defa recmedilirdi.
Münzirî şöyle demiştir: «Bu fiili işleyeni Ebû Bekir, Ali, Abdullah bin Zübeyr
tr. anhüm) ile Hişam bir Abdülmelik yakmıştır.»
46.6.17.2. Zina Edene Verilen Cezanm Verilmesi Gerektiğini Söyleyenler
Sa'id bin Müseyyeb, 'Ata bin Ebi Rebâh, Hasan, Katâde, Ne-hâi, Sevri, Ezvâ'i,
Ebû Talİb, İmam Yahya ve bir kavline göre Şafi'i; livatanın cezasının zina edene
verilen ceza olduğu görüşündedirler. Onlar: «Bekâr olana sopa vurulur ve sürgün
edilir. Evli olan ise recmedilir.- demişlerdir.
Bu görüşte olanların delilleri şunlardır:
a) Bu fiil, zina çeşitlerindendir. Çünkü bunda bir organın diğerine teması
vardır. Dolayısıyla, Iivata yapanla yapılan; evli ve bekâr zina edenler hakkmda
inen âyetin kapsamına girerler. Bu manayı şu hadis-i şerif de
kuvvetlendirmektedir: -Erkek erkeğe yaklaştığı zaman, muhakkak bunlar zina
etmişlerdir.»
b) Zina cezası hakkmda gelen delillerin kapsamına girmediği farzedilse bile,
kıyas yoluyla zina edenlere katılmaları gerekir.
46.6.17.3. Ta'zİr Cezası Verileceğini Söyleyenler
Ebû Hanife, Müeyyed Billah, Murtezâ ve diğer bir kavline göre Şafi'i; bu fiili
işleyene ta'zir cezası verilmesi gerektiğini belirterek, «Çünkü bu fiil, zina
olmayıp zina hükmünü alamaz.» demişlerdir.
Şevkâni, öldürmek gerektiğini söyleyenlerin görüşünü tercih etmiştir. Delillere
muhalefet ettiği için son görüşü saymış, ikinci görüşü ise tartışarak şöyle
demiştir : «Livata yapan ve yaptıranın öldürülmesi ile ilgili olarak gelen
deliller mutlak olup bu deliller, Lût kavminin işlediği suçu işleyeni de
kapsadığını düşündürmekle beraber, bekârla evîi olanın arasını ayırıcı zina ile
ilgili delillerin umumî manasmı tahsis etmektedir. Aynı zamanda bu delillerin
livatayı kapsamadığı düşünüldüğünde ise, yukarıda bahsedilen kıyası iptal
etmektedir. Çünkü, usûl kitaplarında geçtiği üzere, bu kıyas, itibari fasid
olmuş olur. Nassla beraber kıyas olmaz.»
46.6.18. İstimna (Mastürbasyon)
Erkeğin, eliyle istimna etmesi, insanda bulunması gereken edebe ve güzel ahlâka
ters bir harekettir.
Fakihler, bu konuda ihtilâf etmişlerdir:
Bazıları, mutlak olarak haram olduğu görüşündedir. Bazıları ise; -Bazı
durumlarda haram, bazı durumlarda ise vacib-dir.» demişlerdir. Mekruh olduğunu
söyleyenler de vardır.
İstimnanın haram olduğunu söyleyenler, Malikiler, Şafi'iler ve Zeydilerdir.
Haram olduğunu söyleyen bu görüş sahiplerinin delili şudur: Şüphesiz Allahu
Teâlâ, bütün durumlarda fercle-rin muhaf azasını emretmiştir. Kişi istimna
ettiği zaman, şu iki konuda haddi aşıp Allahu Teâlâ'nm helâl kıldığından dönerek
harama tecavüz etmiş olur. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
«Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar.
Doğrusu bunlar yerilemezler. Bu sınırlan aşmak isteyenler, işte bunlar haddi
aşanlardır.» (Mü'minûn : 5 - 7)
Bazı durumlarda haram, bazı durumlarda ise caiz olduğunu söyleyenler
Hanefilerdir. Onlar şöyle demişlerdir: «İstimna yapmadığı takdirde zinaya
düşeceğinden korkarsa, 'Zararların en hafifi irtikab edilir' kaidesince istimna
edebilir. Sadece şehvet celbetmek için olursa, haram olur.» Hanefiler yine şöyle
demişlerdir : -Şehveti galip geldiği zaman, yanında hanımı veya cariyesi
bulunmazsa, şehvetini teskin edebilmek amacıyla istimna edebilir.»
Hanbeliler ise şöyle demişlerdir: «İstimna haramdır. Ancak, zinaya düşmekten
veya sıhhatine bir zarar gelmesinden korkarsa, karısı veya cariyesi bulunmayıp
evlenmeye de gücü yetmezse, bu durumda istimna etmesinde bir sakınca yoktur.»
İbn Hazm; istimnada günah bulunmadığını ve mekruh olduğunu söylemiştir: «Çünkü
erkeğin, sol eliyle organına dokunması ümmetin icmaı ile mubahtır. Organa
dokunmaya ilave olarak, istimnada meninin gelmesini kasten istemekten başka bir
fazlalık yoktur. Meninin gelmesini istemek ise asla haram değildir. Allahu
Teâlâ; «Haram olanları size genişçe anlattık.» (En'âm: 119) buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerim'de ise istimnanın haram olduğu açıklanmamıştır. Şu âyet'i
kerimeye göre ise bilâkis helâldir: «Yerde olanların hepsini sizin için
yarattı.»
îbn Hazm devamla demiştir ki; -Şüphesiz istimna mekruh sayılmıştır. Çünkü
istimna, güzel ahlâktan olmadığı gibi, bir fazilet de değildir. Bize rivayet
olunduğuna göre, fakihlerin bir kısmı istimnayı mekruh saymış, bir kısmı da
mubah saymıştır. Mekruh olduğunu söyleyenler; İbn Ömer ve 'Atâ'dır. Mubah
olduğunu söyleyenler; İbn Abbas, Hasan ve bazı tabiin büyükleridir. Hasan;
«Ashab, savaşlarda istimna ederlerdi.» demiştir. Mücahid ise; «Eskiden
gençlerine istimnayı tavsiye eden ve bununla iffetli olmalarının sağlanacağını
söyleyenler vardı.» demiştir.»
46.6.19. Sehâk (Lezbiyenlik)
Lezbiyenlik (sevicilik), âlimlerin ittifakıyla haramdır.
Müslim, Ahmed, Ebû Davûd ve Tirmizi'nin rivayet ettikleri hadiste Rasûlüîlah
sallallahu aleyhi ve sellera şöyle buyurmuştur : «Erkek, erkeğin avret mahalline
bakmasın. Bir örtü içinde bir erkek diğer erkeğin tenine dokunmasın. Yine bir
tek örtü içinde bir kadın diğer bir kadının tenine dokunmasın.»
Sehâk; su gelmeden kadının kadına temasıdır. 266
Erkeğin, kadının fercine suyunu akıtmadan dokunması durumunda olduğu gibi,
kadının kadına gelmesinde de, had değil ta'zir cezası gerekir.
46.6.20. Hayvanlarla İlişki Kurmak
Alimler, hayvanlarla ilişki kurmanın haram olduğunda ic-mâ etmişlerdir. Bu işi
yapanlara verilecek ceza konusunda ise ihtilaf etmişlerdir.
Câbir bin Zeyd'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir : «Her kim hayvanla
ilişki kurarsa, ona had cezası uygulanır.»
Ali (r.aJ'dan rivayet olunduğuna göre; «Eğer evli ise recme-dilir.» demiştir.
Hasan'dan rivayet olunduğuna göre; -Hayvanla ilişki kurmak, zina
mesabesindedir.» demiştir.
Ebû Hanife, Malik, bir görüşüne göre Şafi'i, Müeyyed Bil-lah, Nasır ve îmam
Yahya; «Bu kişilere yalnız ta'zir cezası gerektiği» görüşündedirler. «Çünkü,
hayvanla ilişki, zina değildir.»
ŞafiTnin diğer bir görüşü ise şöyledir. -Hayvanla ilişki kuran öldürülür. Çünkü
Amr bin Ebî Amr'm, 'Ikrime'den, onun da İbn Abbas'dan rivayet ettiği hadiste
Nebi aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Her kim, hayvanla cinsel ilişki kurarsa
onu ve ilişki kurduğu hayvanı öldürünüz.» (Hadisi Ahmed, Ebû Davûd ve Tirmizi
rivayet etmiş, Tirmizi; «Bu hadisi, ancak Amr bin Ebi Amr'm rivayet ettiği hadis
olarak bilmekteyiz.» demiştir.)
Tirmizî ve Ebû Davud'un Âsim hadisinden rivayetlerinde, Âsım'm Ebû Zerrin'den
onun da İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas şöyle demiştir: «Hayvanla
ilişki kurana had cezası uygulanmaz.» (Bu rivayetin en sahih olduğu
zikredilmiştir.)
İbn Mâce'nin İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas, Rasûlüîlah
sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Her kim
mahremiyle zina ederse, onu öldürünüz. Her kim hayvanla ilişki kurarsa, onu ve
ilişki kurduğu hayvanı Öldürünüz.»
Şevkani şöyle demiştir: «Bu hadiste, hayvanın öldürüleceğine dair delil vardır.
Bundaki illet, Ebû Davûd ve Nesâi'nin, İbn Abbas'a; 'Hayvanın durumu ne olacak?'
dendiği şeklinde yapılan rivayettir.»
Alî (r.a.) ve bir görüşüne göre Şafi'î; ilişki kurulan hayvanın etinin haram
olduğu ve kesilmesi gerektiği görüşündedirler.
Kasımiyye, Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve diğer bir görüşüne göre Şafi'i; «Etinin
yenmesinin tenzihen mekruh olduğu- görüşündedirler.
«Bahr» kitabında şöyle denmektedir: «Bir çobanın ilişki kurduğu hayvanın çirkin
bir yavru doğurduğu rivayet edildiği gibi, çirkin bir yavru dünyaya gelmesin
diye, eti yenmeyen hayvandan bile olsa kesilmesi gerekir. Nebi aleyhisselâm'ın,
eti yenen dışuıda hayvanı kesmekten nehyeden hadisi umumi olup, bu konudaki
hadisle tahsis edilmiştir.»
46.6.21. Zorla İlişki Kurmak
Kadın, zinaya zorlandığı zaman, kadına had cezası gerekmez.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Fakat darda kalana, başkasına saldırmamak ve
haddi aşmamak kaydıyla bir günah yoktur.» (Bakara: 173)
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur : -Ümmetimden hata
ve unutmak ile zorla yaptırılanlar kaldırılmıştır. (Yani, bunlardan dolayı
hesaba çekilmeyeceklerdir.)»
Nitekim, Rasûlüllah sallalîahu aleyhi ve sellem zamanında, zorla zina yapılan
bir kadına had cezası uygulanmamıştır.
Hz. Ömer (r.a.) 'm yanma bir kadın getirilerek; «Kadının bir çobandan su
istediği, çobanın ise kendisine teslim olduğu takdirde ona su vereceğini
söylediği, kadının da mecburen çobanın isteğine boyun eğdiği» anlatılır. Bunun
üzerine Ali (r.a.), Ömer (r.a.) 'a dönerek; «Bu kadın hakkında ne dersiniz?»
diye sorar. Ömer (r.a.), -Kadın bu işe zorlanmıştır.» der ve kadına birşey-ler
vererek salıverir.
Bu konuda, mecbur etmek şeklinde kadına sahip olmakla, tehdit ederek zorlamak
arasında bir fark yoktur.
İlim ehli, bu durumdaki kadına mehir'in gerekip gerekmemesinde ihtilâf etmiş
olsalar da, zorlama konusunda ihtilâf etmemişlerdir.
Mâlik ve Şafi'i, «Mehrin gerektiğini» söylemişlerdir. Malik'in «Muvatta»ında îbn
Şihâb'dan rivayet ettiğine göre; Abdülmelik bin Mervan, zorla sahip olunan bir
kadına, yapılan bu işten dolayı mehir verilmesi yönünde hüküm vermiştir.
Ebû -Hanife; -Mehir gerekmez.- demiştir.
«Bidâyet'ül-Müctehid- de şöyle geçmektedir: Bu ihtilâfın sebebi; mehirin,
'nikâhın bedeli mi, yoksa bir bahşiş mi?' oiduğu konusundadır. Nikâhın bedeli
olduğunu söyleyenler, nikâhda meh-ri gerekli görmüşlerdir. Mehirin, Allahu
Teâiâ'nın kadınlara mahsus kıldığı bir bağış olduğunu söyleyenler ise, mehri
gerekli görmemişlerdir.»
Burada Ebü Hanife'nin görüşü daha doğrudur.
46.6.22. ilişkide Hata Etmek
Erkeğin yanma, hanımının dışında bir kadın sokulup «Bu senin kaimdir.» dense,
erkek de kendi kansı zannederek o kadınla ilişki kursa, alimlerin ittifakıyla
kendisine had cezası uygulanmaz. Kendisine «Bu senin karındır» denmesi,
yatağında kendi karısı sandığı bir kadını bulması ve onunla ilişki kurması veya
karısını zifafa çağırdığı halde başkasının gelmesi ve geleni karısı sanıp onunla
ilişki kurması gibi durumlar da aynı olup, üzerine had cezası gerekmez.
Yine, mubah olan her hatalı ilişkide hüküm aynıdır.
Mahremiyle hataen ilişki kurmasına gelince; bu had cezasını gerektirir. Yine bir
kimse, mahremi olan bir kadını çağırır ve bunun üzerine mahremi olmayan bir
kadın gelerek onu mahremi zannedip ilişki kurarsa, kendisine had cezası gerekir.
46.6.23. Bekâretin Gitmemesi
Bekâretin gitmemesi, Ebû Hanife, Şafiî, Ahmed ve Zeydile-re göre; aleyhinde zina
iddiasıyla şahitlik yapılan kişi hakkında şüphe olarak değerlendirilir. Dört
kişi, kadının zina yaptığına şahitlik eder de, bir kaç kadın onun bekâretinin
gitmemiş olduğuna dair şahitlik yaparsa, şüphe bulunduğundan kadına had cezası
uygulanmaz. Şahitlere de iftira cezası verilmez.
46.6.24. Hakkında İhtilâf Edilen Nikâhta İlişki
Mut'a nikâhı, değiş - tokuş yoluyla nikâh, tahlil nikâhı, veli ve şahidsiz
yapılan nikâh, talâk-ı bâinle boşadığı karısının id-detinde karısının
kızkardeşiyle nikâh, talâk-ı bâinle boşadığı dördüncü karısının iddetinde
beşinciyle nikâh gibi, sahih olup olmadığında ihtilâf edilen nikâhlarda had
cezası uygulanmaz. Çün-
kü, bu tip evliliklerin sıhhati hakkında fakîhler arasında ihtilaf vardır. Bu
konuda ihtilaf ise, ilişkide şüphe doğurur. Hadler ise, şüphelerle düşer.
Zahirîler bu görüşe muhalefet etmişlerdir. Çünkü onlar, her batıl ve fasid
nikâhla yapılan ilişkide haddi gerekli görürler.
46.6.25. Batıl Nikâhta İlişki
Dördüncü karısı üzerine beşinciyi aîmak veya evli kadını nikahlamak, yahut
başkasının iddetlismi nikahlamak, yahut da üç talâkla boşadiğı karısını
başkasıyla evlenmeden almak gibi, bâtıl olduğunda icma edilen nikâhlarda,
yapılan ilişki zina sayılıp had cezasını gerektirir. Akdin mevcut olması dikkate
alınmayıp, yapılan akdin cezanın düşmesine bir tesiri olmaz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi