Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 76 Hadgerektirensuclar - Fikhussunne

2. HAD GEREKTİREN SUÇLAR Kur'ân. ve hadis, «had gerektiren suçlar» adı altmda, muayyen suçlar için had cezaları kararlaştırmıştır. Zina, iftira, hırsızlık,..."> Fikih - 76 Hadgerektirensuclar

46.2. HAD GEREKTİREN SUÇLAR

Kur'ân. ve hadis, «had gerektiren suçlar» adı altmda, muayyen suçlar için had cezaları kararlaştırmıştır. Zina, iftira, hırsızlık, sarhoşluk, dinden dönme ve isyan çıkarmak gibi. Bu suçlardan herhangi birisini işleyen kimseye Sari had cezalan kararlaştırmıştır.
Zina suçunun cezası, bekâr için sopa, evli için recm'dir. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Kadınlarınızdan zina edenlere bunu isbat edecek dört şahit getirin; şehadet ederlerse ölünceye veya Allah onlara bîr yol açıncaya kadar evlerde tutun.» (Nisa: 15) Rasûlülîah sallallahu aleyhi ve sellem de şöy-
le buyurmuştur : «Benden alınız, (zinanın hükmünü) benden ah nız. Allah zina eden kadınlar için bir yol tesbit etti. Bekâr olana yüz sopa ve bir sene sürgün. Evli olana da yüz sopa ve recm.»
İftira suçunun cezası seksen sopa olup bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Ebediy-yen onların şahitliğini kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir.» (Nur: 4)
Hırsızlık suçunun cezası eli - kolu kesmektir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak ellerini kesin. Allah güçlüdür, Hakimdir.» (Maide : 38)
Yeryüzünde fesat çıkarmanın cezası ise; öldürülmek, idam edilmek, sürgüne gönderilmek veya el ve ayaklarını çaprazlama olarak kesmektir. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: -Allah ve Rasülü ile savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak, yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahirette büyük azap vardır.» (Maide : 33)
İleride açıklanacağı üzere sarhoşluk cezası seksen veya kırk sopadır.
Dinden dönmenin cezası Ölümdür. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur ■ «Her kim dinini değiştirirse onu öldürün.»
İsyanın cezası da ölümdür, çünkü Allahu Teâlâ şöyle bu-yurmuştur: «Eğer mü'minlerden iki topluluk biribirleriyie savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız. Eğer dönerlerse aralarım adaletle bulunuz. Adil davranınız. Şüphesiz Allah adil davrananları sever.» (Hucurat: 9) Bu konuda Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Benden sonra fitne ve fesatlar meydana gelecek. Her kim müslü-manlarm işlerinde ayrılık çıkarırsa, kim olursa olsun boynunu vurun uz.-

46.3. HAD CEZALAHININ ADALETLİ OLDUĞU

Bu cezalar, umumi maslahatı gerçekleştirmesi ve çoğunluğun emniyetini sağlaması bakımından son derece adil cezalardır. Çünkü zina, suçların en ağır ve çirkinlerinden olup, insanın yaratılışına, şeref ve kerametine düşmandır. Aynı zamanda zina aile ve yuvaları yıkan fert ve toplumların ayakta durmasını olumsuz yönde etkiieyen, pek çok şer ve cezalan teşvik ederek ümmetin varlığım tehdit eden bir suçtur. Bununla beraber, zina suçunun isbatmda İslâm dini ihtiyatlı davranmış, bu konuda nerdeyse yerine gelmesi mümkün olamayacak derecede şartlar koymuştur. Zina cezası infaz ve tatbikten ziyade, zinaya engel olma ve korkutma kastedilen bir cezadır. İffetli kadm ve erkeklere iftira, aile bağlarını çözerek kişiyle karısının arasmı ayırır. Evin temelini sarsar. Aile ise cemiyetin yapısında temel bir müessesedir. Onun ıslahı ile cemiyet ıslah olur, ifsadı ile de cemiyet bozulur.
Bu suçla kişiyi itham ederek, ithamını isbat edecek dört şahit getirmeyene seksen sopanın vurulması, hikmetin ve maslahatı gözetmenin son noktası olup, insanın değeri zedelenmemiş, şerefi de yara almamış olur.
Hırsızlık, insanların mallarına bir tecavüz olup o malların sahibi olmayana gitmesidir. Mallar ise kişilere en sevimli gelen şeylerdir. Başkalarını hırsızlık suçunu işlemekten alıkoymak için, bu suçu işleyenin kolunun kesilmesinin emredilmesi, bütün fertlerin mallarına olan güveni sağlayarak nefsine hoş gelen en değerli eşyalarını yanında gönül rahatlığıyla bulundurabilmesi, Şer'i Şerifin övünüleck esaslarındandır.
Güveni sağlamak, malları himaye ederek o mallan heder edenlerin elinden kurtarmak ve Şer'i Şerifin dışına taşanlara engel olmak için bu hükmü tatbik eden ülkelerde faydalan açıkça görülmüştür.
Son olarak Sovyetler Birliği, hırsızlara verilen hapis cezasının yetersiz olması sonucunda, hırsızlık suçunun cezasını artırarak, hırsızı kurşunla idam etmek zorunda kalmıştır ki, bu ceza mümkün olabilecek en şiddetli cezadır. Yeryüzünde fesat çıkarmak için koşanlar, fitne ateşlerini tutuşturanlar, güveni kal-dınp çarpışmak için ayaklananlar, kurulu şer'i düzeni değiştirmek için çalışanlann cezası da el ve ayakların çaprazlama kesilmesi veya sürgün edilmeden daha az değildir.
İçki, içenin aklını ve rüşdünü kaybettirir. İnsan, aklını ve rüşdünü kaybedince ahmakça hareket eder ve her türlü çirkin fiili işler. Bu kişiye ceza tatbik edildiği zaman, bu ceza aym suçu işlemekten onu alıkoyar. Diğer yönden başkalarının da bu suçu işlemesini engeller,

46.4. HAD CEZALARININ TATBİKİ
46.4.1. Bu Cezalan Uygulamanın Vacib Olduğu

Had cezalarının yerine getirilmesi insanlara faydalıdır. Çünkü bu cezalar, suçları engeller, asilere mâni olur, haram işlemeyi içinden geçirenleri meneder. Herkesin canına, malına, ırzına, şöhretine, hürriyetine ve kerametine güven ortamını gerçekleştirir.
Nesâî ve Ibn Mâce'nin Ebû Hureyre (r.a.) 'den rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur : «Yeryüzünde had cezasının tatbik edilmesi yeryüzü ehline kırk gün yağmur yağmasından daha hayırlıdır.»
Had cezasının yerine getirilmesine mani olmak Allah'ın ahkâmını engellemek ve Allah'a harb açmak demektir. Çünkü bunu engellemede suçları kabul etmek ve kötülükleri yaygınlaştırmak vardır.
Ahmed, Ebû Davûd ve Hâkim'in rivayet ederek Hâkim'in sahih kabul ettiği hadiste Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur : «Allah'ın had cezalarından herhangi bir cezanın tatbikini aracılık yaparak engelleyen kişi, Allah'ın emrine karşı gelmiştir.»
Bazan insan, suçlunun işlediği suçu bilmediği için, ona verilen cezaya bakarak, suçluya karşı kalbi incelir ve acıma duygusu meydana gelir. Halbuki Kur'ân-ı Kerim bunun imana ters olduğunu belirtmiştir. Çünkü iman, suçlardan temizlenmeyi, fert ve toplum olarak yüce bir terbiyeye ve sağlam bir ahlâka yükselmeyi gerektirir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Zina eden kadın ve erkeğin herbirine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahi-ret gününe İnanıyorsanız, Alah'ın dini konusunda o ikisine acımayın. Onların ceza görmesine İnananlardan bir topluluk da şahit olsun.» CNür: 2)
Şüphesiz topluma acıma fertlere acımaktan daha önemlidir. Suçu engellemek için, İslâm bu konuda sert davranmıştır. Kötülüğü engellemek isteyen kimse, bazan acıdığı kişilere sert davransın.

46.4.2. Had Cezalarında Acıma ve Af

Allah'ın verdiği cezalardan herhangi bir cezanın tatbikine engel olmak için affedici olmak haramdır. Çünkü bunda gerçekleşecek bir maslahatı kaçırmak, cinayetlerin işlenmesini teşvik, suçluyu işlediği suçun cezasından kurtarmaya rıza göstermek vardır. Bu haramlık, suçun mahkemeye intikalinden sonradır. Çünkü bu durumdaki şefaat, hakimi aslî görevinden alıkoyar ve had cezalarının tatbik edilmemesi kapısını açar. Mahkemeye intikalden önceki şefaate gelince, suç işleyenin suçunu Örtmekte ve mahkeme nezdinde şefaatçi olmakta bir beis yoktur.
Ebu Dâvûd, Nesaî ve Hâkim'in Amr b. Şuayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayet edip, Hâkim'in sahihle-diği hadiste Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «İşlediğiniz suçları aranızda hallederek biribirinizi affediniz. Bana ulaşan suçlara ise muhakkak ceza vacib olur.» Ahmed, Nesâî, Tirmizî, Ebû Davûd, İbn Mâce'nin rivayet edip Hâkim'in sahihlediği Saf-van b. Ümeyye hadisinde; Nebi aleyhisselam, ridası çalman Saf-van b. Ümeyye'nin hırsıza şefaat etmesi üzerine «Keşke suçluyu bana getirmeden önce şefaat etseydin ya» buyurmuştur.
Aişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Manzum kabilesinden bir kadın eşyayı emanet olarak alır ve bunu inkar ederdi. Bunun üzerine Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem elinin kesilmesini emir buyurdu. Derken ailesi Üsame bin Zeyd'e gelerek onunla konuştular. O da kadın hakkında Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile konuştu. Bunun üzerine Rasülüllah aleyhisselam O'na; «Allah'm hadlerinden bir had hakkında şefaat mı ediyorsun, yâ Üsâme?» buyurdu, sonra Rasülüllah sallaîlahu aleyhi ve sellem ayağa kalkarak bir hutbe okudu. Hutbesinde şöyle buyurdu: «Allah sizden öncekileri şunun için helak etmiştir; onlar aralarından şerefli biri hırsızlık ederse onu bırakırlar, zayıf olan yaparsa ona haddi tatbik ederlerdi. Hiç şüphe yok, nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, Muhammed'in kızı Fâtima hırsızlık etse mutlaka elini keserdim.» Bundan sonra emir buyurmuş ve hırsızlık eden o kadının eli kesilmiştir.» (Hadisi Ahmed, Müslim ve Nesâi rivayet etmiştir.)

46.4.3. Had Cezasının şüpheyle Düşmesi

Had cezası, suç işleyenin vücudunda ve şerefinde zarar meydana getiren bir ceza olup, gerçek olmadan bir kimsenin sere-
fiyle oynamak yer bırakmayacak şekilde delille sabit olur. Şüpheye giden bir yol bulunduğu zaman, üzerine ahkamın bina edilmesi gerektiği kesin bilgiyi engelleyici olur. Bundan doiayı, töhmet ve şüphelere itibar edilmeyip bunlar delil sayılmazlar. Çünkü şüpheler, hataların yapıldığı şeylerdir.
Ebû Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sal-lallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Gücünüz yettiği kadar müslümanlara cezalan tatbik etmemeye çalışın. Bir çıkar yol bulursanız suçluyu beraat ettirin. Çünkü hâkimin affetmek konusunda hataya düşmesi, cezalandırmaktaki hatasından hayırlıdır.» (Hadisi Tirmizi rivayet etmiş hadisin mevkuf olarak rivayet olunduğunu zikretmiş, «mevkuf olduğu daha doğrudur* demiştir. Tirmizî devamla hadisin sahabeden birçok kimseden rivayet olunduğunu ve hepsinin ifadesinin aynı olduğunu söylemiştir.)

46.4.4. Şüpheler ve Kısımları

Hanefîler ve Şafi'iler şüphelerden bahsetmişlerdir. Onların şüpheler hakkındaki görüşlerini aşağıda Özetliyoruz.
Şafi'îlerin görüşleri: Şafi'iler, şüphenin üç kısma ayrıldığı görüşündedirler.
a) Suçun işlendiği yer hakkındaki şüphe : Meselâ, kocanın hayizlı veya oruçlu iken karısıyla cima etmesi veya karısına arkadan gelmesi gibi. İşte burada şüphe suçun mahallinde mevcuttur. Çünkü, mahal kocanın mülküyetinde olup, karısıyla mübaşerette bulunmak kocanın hakkmdandır. Kadının hayızlı olması veya kocamı arkadan gelmesi durumunda onunla mübaşerette bulunma hakkı olmasa bile yine de malum mahallin kocanın mülkünde bulunması ve hakkının kocaya ait olması şüphe doğurmaktadır. Bu şüphenin bulunması; faiî, yaptığı fiilin haram olduğuna ister inansın, isterse inanmasın had cezasının kaldırılmasını gerektirir. Çünkü şüphenin esası inanç ve zan değildir. Şüphenin esası fiilin mahalli ve failin şer'an o mahalle musallat olmasıdır.
b) Suçu işleyende şüphenin bulunması: Meselâ, karısı olduğu zannıyla zifafa girip cimada bulunması, sonra ise bu kadının karısı olmadığının ortaya çıkması durumu. Burada şüphenin esası, failin zannı ve inancındadır. Şöyle ki işlediği fiilin haram olduğuna inanmamaktadır. Faile nisbetle zannın mevcutolması, had cezasını kaldıracak şüpheyi doğurmaktadır. AncaK fail islediği fiilin haram olduğunu bilirse bu durumda şüphe bulunmamış olur.
cJ İşlenen fiilde şüphenin bulunması: Burada fiilin haram olup olmamasmdaki şüphe kastedilmiştir. Bu şüphenin esası, fa-kihler arasındaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Kendisinde, helal veya caiz olduğu konusunda ihtilaf olan her meselede şüphe bulunup had cezası kalkar. Meselâ Ebu Hanife velisiz nikâhı, Mâlik ise şahidsiz nikâhı caiz görmektedir. Buradaki ihtilaf şüphe doğurduğundan had cezası kalkar. İsterse fail işlediği fiilin haramhğma inanmış olsun. Çünkü bu inancı, fakihler, fiilin haram ve helâl olduğunda ihtilaf ettikleri müddetçe bir değer taşımaz.
Hanefilerin Görüşleri -. Hanefiler şüphenin iki kısma ayrıldığı görüşündedirler.
d) Fiilde şüphe: Bu da kendi zekâsında karışıklık bulunmayan kişinin fiil hakkında karışıklığa düşmesiyle olur. Bu şüphe, kendisinde fiilin haram ve helalliği karışmış, helâl olduğunu ifade eden bir delil olmadığı halde, delil olmayan şeyi delil olarak gören kişi hakkındadır. Mesela üç talakla veya talak-ı bâin ile boşadığı karısıyla iddet müddetinde cima etmesi gibi. Bunun sebebi, koca helâl olan mahalli boşamakla kendisine haram kıldığından, nikâh aslında zail olmuş; ancak yatak hakkında ve kadının başka kocalarla evlenmesinin haram olması bakımından nikâh devam etmektedir. Bu tip cima haram olup zina sayıldığından had cezasını gerektirir. Ancak cima edene meselenin karışmış olması ve işlediği fiili helâl zannetmesi müstesnadır. Çünkü zannmı bir çeşit delile dayandırmıştır ki, o da nikahın yatak hakkında ve kadının diğer kocalarla evlenmesinin haram olması bakımından devam etmiş olmasıdır. Böylece kadının kendisine helâl olduğunu sanmıştır. Bu düşünce gerçekte her ne kadar bir delil sayılmasa da, hakkında had cezasını düşürecek bir şüphe sayılır.
Fiilde şüphenin bulunması için, o fiilin haram olduğuna dair bir delilin bulunmaması ve işleyenin işlediği fiilin helâl olduğuna inanması gerekir. Eğer haram olduğuna dair bir delil varsa veya suçu işleyen işlediği suçun helal olduğuna inandığı sabit olursa, bu durumda şüphe bulunmamış olur. Suçlunun, işlediği suçun haram olduğunu bildiği sabit olursa üzerine had cezası vacip olur.
e) Mahalde şüphenin bulunması s Hanefiler bunu hükmî şüphe veya sahip olunma şüphesi diye isimlendirirler. Bu şüphe, mahallin helâl olması konusunda şer'i hükümde karışıklığın bulunmasıyla oluşur ki, bunun da şer'i ahkamdan bir hükümde meydana gelmesi gerekir. Bu şüphe haramhğı kaldıran şer'i bir delilin bulunmasıyla tahakkuk eder. Burada failin zannına itibar edilmez. Failin helal olduğuna inanması veya haram olduğunu bilmesi aynıdır. Çünkü şüphe, şer'i bir delille sabit olmuş olup bilmek veya bilmemekle bir ilgisi yoktur.

46.4.5. Had Cezalarını Kimler Verir?

Fakihlerin ittifakıyla had cezalarını hâkim veya vekili uygular. Hiç bir kimsenin kendi başına bu cezaları uygulamaya hakkı yoktur.
Tahavî'nin Müslim bin Yesâr'dan rivayet ettiğine göre Müslim bin Yesâr şöyle demiştir: «Sahabeden bir adam şöyle derdi: Zekât, hadler, ganimet ve Cuma hakkındaki işlemi halife yürütür.» Tahavî -Bu rivayete, sahabeden muhalif olanı bilmiyoruz» demiştir.
Beyhâki'nin Harice bin Zeyd'den, onun da babasından rivayet ettiği, Beyhâkî'nin aynı zamanda Ebû Zenâd'dan onun da Medine ehli'nin sözlerine kadar varan fukahadan rivayet ettiğine göre, fakihler şöyle demişlerdir: «Halifeden başkasının had cezalarından birisini tatbik etme hakkı yoktur. Ancak kişi kölesine veya cariyesine zina suçundan dolayı had cezası tatbik edebilir.»
İçlerinde Şafii'nin de bulunduğu selef ulemasından bir cemaat, efendinin kölesine had cezasını tatbik edebileceği görüşündedirler. Bu görüşlerine mü'minlerin halifesi Hz. Ali (r.a.) '-dan gelen şu rivayetle delil getirdiler: «Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hizmetçisi suçunu itiraf etti. Nebi aleyhisselam ona had cezası uygulamamı bana emretti. Bunun üzerine ona geldiğimde kendisini kanları kuramamış vaziyette buldum. Ra-sûlüllah'a gelip durumu bildirince bana şöyle buyurdu: «Kanı kuruduğu zaman üzerine ceza tatbik edin. Elinizin altındakilere had cezalarını tatbik edin.» (Hadisi Ahmed, Ebû Davûd, Müslim, Beyhaki ve Hâkim rivayet etmiştir.) Ebû Hanife; «Velisi onu hâkime götürür, kendisi ceza tatbik etmez,» demiştir.

46.4.6. Suçu Örtmenin Meşru Olduğu

suç işlemiş ve batağa dalmış kimseyi bu bataktan kurtarmak için bazen suçu örtülür. Bu kişiler günah işledikten sonra, nasuh bir tövbe ederek temiz bir hayata başlayabilirler. Bundan dolayı günahlara dalanların suçunu örtmek, durumlarını açıklamaya acele etmemek meşru sayılmıştır.
Sa'id bin Müseyyeb'den rivayet olunduğuna göre; o demiştir ki: «Bana ulaşan habere göre, Hezzâl ismindeki yeni müs-lüman olmuş bir kimse, zina yaptığına dair bir adam hakkında Nebi aleyhisselam'a şikayette bulundu. Bu şikayeti, «İffetli kadınlara zina îsnad edip de sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun.» (Nur: 4) âyeti nazil olmadan önceydi. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam «Ya Hezzal, o adamın suçunu örtseydin bu senin için daha hayırlı olurdu.» buyurdu. (Yahya bin Sa'îd demiştir ki: "Bu hadisi Yezid bin Nâim bin Hezzâl el-Eslemi'nin meclisinde anlatınca Yezid, -Hezzal dedemdir ve bu hadis doğrudur.» dedi.»)
îbn Mâce'nin İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre Rasûlül-lah sallaîlahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu : «Her kim müs-lüman kardeşinin bir ayıbını örterse, kıyamet günü Allah da onun ayıbını örter. Her kim kardeşinin ayıbını açığa çıkarırsa Allahu Teâlâ da onun gizli ayıplarını ortaya çıkarır, hatta onu evinde rezil eder.»
Ayıplan örtmek mendup olunca, ayıpları açığa vurmak, ke-rahet-i tenzih'e varan bir kerahetle daha yararlı olanın tersini yapmak demektir. Çünkü suçları örtme fiili mendup ise bu fiilin terkedilmesi kerahet-i tenzih olmuş olur. Bu durum, yaptığı zinayı övünerek anlatmayan ve zina rezilliğini normal kabul etmeyen kimse içindir. Fakat zinanm yaygın hale gelmesine çalışır ve bu rezilliği normal kabul ederse, bu kişinin durumunu açığa çıkarmak, örtmekten daha evladır. Çünkü Allah ve Rasû-lünün istediği, yeryüzünü günahlardan ve fuhuştan temizlemektedir. Bu da ancak günah ve fuhuş işleyenin tevbe etmesi ve onları engellemekle tahakkuk eder.
Zinadaki kötü durum ortaya çıkıp, zinaya aldırış etmemek ve zinanın yaygınlaşması gibi durumlar meydana gelince, o zaman tevbe ile yeryüzünün istenen temizliğe kavuşması, karşılığında gerekli gayenin gerçekleşmemesüıin bulunmasıyla beraber, sadece bir ihtimaldir. Durum böyle olunca bu pislikten kurtulmak için başka bir sebep aramak gerekir ki, o da had cezasıdır.
Bir veya birkaç defa gizli ve korkak bir vaziyette, pişman olarak zina eden ise bunun hilafınadır. Şüphesiz bu durum şahidin gizlemesinin müstehab olduğu yerdir.

46.4.7. Müslümanın Kendi Suçunu Örtmesi

Müslümanm kendisinden sadır olan günahı anlatıp kendini rezil etmemesi veya kendisine ceza verilmesi için suçunu hâkimin önünde ikrar etmeyip, işlediği suçunu örtmesi gerekir. İmam Mâlik'in Muvatta'mda Zeyd bin Eslem'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ey insanlar, muhakkak sizler için uygun bir vakit gelmiştir. Artık Allah'ın hududunu tecavüz etmeye son verin. Her kime bu pislikten bulaşırsa, Allah onu örttüğü gibi kendini örtsün. Şüphesiz durumu bize ayan olan kimseye Allah'ın verdiği cezayı tatbik ederiz.»

46.4.8. Had Cezaları Günahlara Keffarettir

Alimlerin çoğuna göre; had cezaları tatbik edildiği zaman işlenen günahlara keffaret olup had uygulanan kişi ahirette azap görmez. Çünkü Buhari ve Müslim'in Ubâde bin Sâmit'ten rivayet ettiğine göre, Ubâde şöyle demiştir: «Rasûlüllah'ın meclisinde bulunuyordum; şöyle buyurdular: «Allah'a şirk koşmayacağınıza, zina etmeyeceğinize, hırsızlık yapmayacağınıza, Allah'ın haram kıldığı hiç kimseyi öldürmeyeceğinize dair —ancak hak ile Öldürürse o müstesna— bana söz veriniz. Kim bu sözünde durursa Allah onun mükafatını verecektir. Kim bu suçlardan birini işler de, dünyada cezasını görürse, artık bu ceza onun suçuna keffarettir. Kim bu suçlardan birini işler de Allah onu dünyada Örter meydana çıkarmazsa, ahiretteki cezası bakımından onun İşi Allah'a kalmıştır. İsterse affeder, isterse azabeder.»
Had cezaları, günahlara kefaret olmakla beraber, günahlara yaklaşmayı önleyici fonksiyonu ile hem engelleyici hem de yola zorlayıcı etkileri vardır.

46.4.9. Dâru'l-Harpde Had Cezasının Tatbiki

Âlimlerden bir kısmı, had cezalarının, îslâm ülkesinde uygulandığı gibi hiç ayırmadan daru'l-harpde de aynen uygulanabileceği görüşündedirler. Çünkü bu cezalarla ilgili emir umûmi olup, herhangi bir yer tahsis edilmemiştir. Malik ile Leys bin Sa'd bu görüştedirler.
Ebû Hanife ve diğerleri ise şöyle demişlerdir: -Halife dâ-ruTharpde gazaya çıktığı zaman, askerlerinden herhangi biri sine had cezasını tatbik etmez. Ancak Mısır, Şam veya Irak ön lerinde veya buralara benzeyen yerlerde, askerlerine had ceza larını uygular.» Bu görüşlerinin delili şudur: «Daru'l-harpde ceza verilen kimselerin kâfirlere katılmasından korkulur. Bu ancak önemli bir sebepten dolayı yapılır. Şöyle ki: Suçlara ceza vermek, Allah'ın emrettiği had cezalarından bir cezadır. Halbuki Allahu Teâlâ, gazada had cezalarının tatbikini, ondan daha kötü bir durumun meydana gelmemesi için nehyetmiştir.»
Ahmed, İshak bin Râhûye, Evzâî ve diğer İslâm alimleri düşman yurdunda had cezalarının uygulanamayacağım kesin bir şekilde ifade etmişlerdir.
Sahabenin icmaı da bu yöndedir. Ebû Mihcen es- Sekafi içki içmeden duramazdı. Kadisiye seferinde yine içki içmişti. Bunun üzerine ordunun komutanı Sa'd bin Ebî Vakkas onu hapsederek ayaklarına kelepçe vurulmasını emretti. Daha sonra iki ordu karşılaşınca Ebü Michen şöyle dedi: «Ata ok atıldığı halde benim bağlı ve kelepçeli olarak terkedilmem üzüntü olarak bana yeter.» Sonra Ebü Mihcen Sa'd'm _ hanımına şöyle dedi: •Beni serbest bırak. Eğer Allah bana dönmeyi nasib ederse ayağımı kendim zincire vuracağım. Yok şayet öldürülürsem, o zaman da benden kurtulmuş olursunuz.» Bunun üzerine kadın, ayağının zincirini çözdü. Ebû Mihcen, Sa'd'm Belkâ' isimli atının üzerine atladı ve eline bir mızrak alarak savaş meydanına çıktı. Daha sonra Sa'd'ı ve îslâm ordusunu şaşırtacak kahramanlıklar gösterdi. Hatta onu yardıma gelen meleklerden bir melek sandılar. Düşman mağlup olunca Ebü Mihcen döndü ve ayağını kelepçeye vurdu. Bunun üzerine Sa'd'm kansı olup biteni Sa'd'a haber verdi. Sa'd da adamı saldı ve savaşta gösterdiği bu kahramanlıktan dolayı ona ceza tatbik etmemeye yemin etti. Hatta İslâm ordusu bu adamda kuvvet buldu. Ebû Mihcen daha sonra içki içmekten tövbe etti. Had cezasının düşürülmesi veya tehiri Önemli bir maslahattan doîayı idi ki, Ebü Mihcen'e had cezasının tatbik edilmesi hakkı bulunduğu haîde bu cezayı düşürmek müslümanlar için hayırlı oîmuştur.

46.4.10. Had Cezalarım Camilerde Uygulamaktan Nehiy

Ebû Davud'un Hâkim bin Hüzzâm'dan rivayet ettiğine göre, o demiştir ki: «Rasulûllah mescidlerde tutuklama yapılmasını, şiir söylenmesini ve had cezalarının tatbik edilmesini neh-yetmişttr.

46.4.11. Hâkim Kendi Bilgisine Göre Hüküm Verebilir mi?

Zahiriler, Öldürme, kısas, ......... zina ve hadlerde hâkimin,
isterse görevinden önce, isterse sonra olsun bildiğiyle hüküm verme hakkı olup verdiği hüküm, en kuvvetli hüküm sayılır. Çünkü olayı bizzat görmüştür. Sonra kuvvetiilik sırasına göre ikrar, sonra da delil gelmektedir. Çünkü Aîlahu Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Ey inananlar, kendiniz, ana - babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahid olarak adaleti gözetin.» (Nisa : 135J Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur : -Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin, şayet gücü yetmezse diliyle düzeltsin..........»
Bu delillerden sabit olmuştur ki, hâkimin adaletle hükmetmesi gerekmektedir. Zalimin zulme devam etmesine imkan tanımak ve onu değiştirmemek adalet değildir. Hâkimin gördüğü her kötülüğü eliyle düzeltmesi ve hak sahibine hakkını vermesinin farz olduğu sabit olmuştur. Şayet böyle yapmazsa zulüm olmuş olur.
Alimlerin çoğunluğu, hâkimin kendi bilgisiyle hüküm veremeyeceği görüşündedirler.
Ebû Bekir Cr.a.) şöyle demiştir: «Had cezası gerektiren bir suç işleyen adam görsem, açık delil buluncaya kadar ona had cezası uygulamam.-
Çünkü hâkim diğer fertler gibi bir ferttir. Yanmda tam delil bulunmadığı müddetçe gördüğünü konuşması caiz değildir. Meselâ, tam bir delil getiremediği halde, hâkim sadece görmesiyle bir kimseye zina suçu isnad etse, iftiracı olmuş olur ki, bu hâkime iftira cezası gerekir. Hâkime gördüğünü anlatması haram olunca, gördüğünü tatbik etmesi evlâ yoluyle haram olur. Bu görüş şu âyeti kerimeye dayanmaktadır: «Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar, şahid getirmedikçe Allah katında yalancı olanlardır.» (Nur: 13)

46.5. İÇKİ'NİN HADDİ
46.5.1. İçkinin Tedrici Olarak Haram Edilişi

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'den Medine'ye hicret edinceye kadar insanlar içki içiyorlardı. İçki ve kumardaki kötülükleri ve ifsad edici özellikleri görünce içki ile kumar konusunda müslümanlann sorulan çoğaldı. Bunun üzerine Al-lahu Teâlâ şu âyeti indirdi: «İkisinde hem büyük günah ve hem de insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür.» (Bakara: 219)
Yâni içki ve kumarda, içindeki maddi ve dini zararlardan dolayı büyük günah vardır. Şüphesiz içki ve kumarda insanlara menfaatler de vardır ki, bunlar maddi menfaatlerdir. Mesela içki satıp kâr etmek ve kumarda yorulmadan para kazanmak gibi. Bununla beraber içki ve kumardaki günahın ve zararın, bazı faydalarından çok daha fazla olduğu belirtilmiştir. Bu âyette içki ve kumarın haramlık yönüne ağırlık verilmiş, fakat kesin bir haramlık ortaya konmamıştır.
Sonra insanların alıştıkları ve hayatlarından bir parça olarak kabul ettikleri içkinin, tedrici olarak önce namaz esnasında haram olduğu belirtilmiştir: «Ey inananlar, sarhoşken ne dediğinizi bilene kadar namaza yaklaşmayın.» (Nisa : 43)
Bu âyetin nüzul sebebi şudur: «Bir adam sarhoş olarak namaz kılarken Kâfirûn Sûresini okudu. «Ben sizin taptıklarınıza tapmam» âyetini okurken, olumsuzluk ifadede eden «Iâ»yı söylemeyip -Ben sizin taptıklarınıza taparım* dedi. İşte bu olay, içkinin haramlıhğı hakkında son emrin inmesine de bir vesile oldu.
Allahu Teâlâ şu âyeti inzal buyurdu: «Ey inananlar, içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki, saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sîzi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?» (Bakara: 90-91)
Bu âyetten anlaşıldığına göre Allahu Teâlâ kumar, put ve fal oklarını içkinin üzerine atfetmiş ve bunlar için şu hükmü vermiştir.
1) Bütün bunlar akıl sahiplerine göre pistirler.
2) Şeytanın amellerinden ve süsleyip hoş gösterdiği vesve-selerindendirler.
-
3) Durum böyle olunca, insanın kurtuluşa hazırlıklı olabilmesi ve felaha kavuşması için bunlardan sakınması ve uzak durması gerekmektedir.
4) Şeytanın kumar oynamayı ve içki içmeyi süslü göster-mesindeki maksadı, bunlar vasıtasıyla insanlar araşma kin ve düşmanlık tohumlan ekmektir. İşte bunlar dünyevi zararlardır.
5) Yine şeytanın gayesi, kişiyi Allah'ın zikrinden alıkoymak ve namazdan oyalamaktır ki, bu da dini zarardır.
6) Bunların tümü içki ve kumara son vermeyi gerektirmektedir.
Bu âyet içki hakkında inen son âyet olup, kesin olarak içkinin haram olduğunu göstermektedir.
Abd bin Humeyd'in 'Atâ'dan rivayet ettiğine göre 'Atâ şöyle demiştir ■ «İçkinin haramlığı konusunda ilk önce şu âyet inmiştir : -Sana içki ve kumarı sorarlar. De ki: İkisinde hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür.» (Bakara: 219)
Bunun üzerine insanların bazısı; «Faydasından dolayı içki içeriz,- diğerleri ise; «içinde günah olan bir şeyde hayır yoktur,» dediler. Sonra şu âyet nazil oldu: «Ey inananlar, sarhoşken ne dediğinizi bilene kadar namaza yaklaşmayın.» (Nisa: 43) Bunun üzerine, insanlardan bazıları; «İçeriz ve evlerimizde otururuz,- dediler. Diğerleri ise; «Bizimle cemaatla namaz kılmamızın arasında engel teşkil eden şeyde hayır yoktur,» dediler ve bunun üzerine şu âyeti kerim nazil oldu : «Ey inananlar, içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir; bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil nü?» (Bakara: 90 - 91)
Böylece Allahu Teâlâ insanları içkiden nehyetti, onlar da içkiye son verdiler.
Katâde'den rivayet olunduğuna göre; Allahu Teâlâ içkiyi Mâide sûresinde, Hendek harbinden sonra haram kılmıştır. Hendek savaşı ise Hicri dördüncü veya beşinci senededir.
İbn îshak'm zikrettiğine göre; içkinin haramlığı Benî Nadir gazvesindeydi. Benî Nadir gazvesi ise tercih edilen görüşe göre hicretin dördüncü yılındadır.
Dimyatî, «Siret» adlı kitabında şöyle demiştir: «İçkinin haramlığı hicretin altıncı senesinde vaki olmuştur.»

46.5.2. İçkinin Haramlığı Konusunda İslâm'ın Şiddetli Davranması

îçkinin haramlığı, insanın canının, vücudunun ve aklının sağlam olmasını hedef alan İslâm öğretisiyie uyum halindedir. Şüphe yok ki, içki, şahsiyeti zayıflatır ve onun direnme gücünü azaltır, özellikle de aklı giderir. Şairlerden birisi şöyle demiştir :
içki içtim, neticede aklım gitti İşte içki akıllan böylece giderir.
Akıl gidince, kişi vahşi bir hayvana dönüşür ve ondan hadsiz hesapsız kötülük ve fenalık meydana gelir. Adam öldürmek, düşmanlık, fuhuş, sırları ifşa etmek, vatana hıyanet etmek de kötülüklerden bir kısmıdır.
İçkinin kötülüğü, kişinin kendisine, akraba ve komşularına ve kötü talihi kendisini bu kötülüğe yaklaştıran herkese dokunur.
Ali (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; bir gün amcası Ham-za (r.a.) ile beraberdiler, Ali (r.a.)'m üç yaşma girmiş iki tane devesi vardı. Yahudi bir kuyumcu ile beraber, «ızhır» denen hoş kokulu otlardan toplayıp develerine yüklüyor ve evleneceği zaman Fatıma'nm düğün yemeğine katkısı olur düşüncesiyle top-ladıklan ızhır otlarım kuyumculara satıyorlardı. Amcası Ham-za (r.a.) ise Ensar'dan birkaç kişiyle birlikte içiyorlardı. Yanlarında şarkı söyleyen bir de cariye vardı. Daha sonra bu kadın şiir söyleyerek Hamza'yı develeri boğazlamaya teşvik etti ve etinden yemesi için develerin en iyisini aldı. Bunun üzerine Ham-za (r.a.) yerinden fırlayarak develerin en semizini kesip ciğerlerini çıkardı. Ali (r.a.) bu durumu görünce çok üzüldü. Hatta üzüntüsünden ağlamaya başladı ve Hamza'yı Nebi aleyhisse-lam'a şikayet etti. Daha sonra Nebi aleyhisselam, yanında Ali ve Zeyd bin Harise olduğu halde Hamza'nm yanına girdiler. Nebi aleyhisselam, Hamza'ya Öfkelendi ve onu ayıplamaya başladı. Hamza ise sarhoş bir vaziyetteydi ve gözleri kızarmıştı. Nebi aleyhisselam'a bakarak, ona ve beraberindekilere «Siz benim babamın kölelerinden başka birşey misiniz?» dedi. Nebi aleyhisselam onun sarhoş olduğunu Öğrenince gerisin geriye döndü ve yanındakilerle beraber oradan çıkıp gitti.
İşte bu olay, içkinin, içki içene, aklını oyuncak haline getirip düşüncesini kaybettirdiği zaman neler yaptırdığının eserlerindendir.
Bunun için Şer'i Şerif içkiyi «Pisliklerin anası» diye vasıf-
landormıştır.
Abdullah bin Amr'dan rivayet olunduğuna göre Nebi aley-hisselam şöyle buyurmuştur: «İçki, pisliklerin anasıdır.»
Yine Abdullah bin Amr'dan rivayet olunduğuna göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «İçki, bütün çirkin kötülüklerin anası ve en büyük günahlardandır. İçki içen, namazı terke-der, hatta annesi, halası ve teyzesine bile kötülük yapabilir.»
(Hadisi Taberânî «Kebîr»inde Abdullah bin Amr'ın hadisinden rivayet etmiş; İbn Abbas'm rivayetinde de «İçki içen annesiyle zina edebilir.» ifadesiyle gelmiştir.)
İçki, bütün pisliklerin anası olunca, haram oluşu hakkındaki deliller te'kidli olarak gelmiş, içki içen ve onunla ilgisi olanlar lanetlenmiş ve imandan çıkmış olarak itibar edilmiştir.
Enes tr.a.) 'den rivayet olunduğuna göre; Rasûlüllah sallal-lahu aleyhi ve sellem içki konusunda on kişiye lanet etmiştir: «İçkiyi imâl edeni, imâl ettireni, içeni, taşıyanı, kendisine taşınanı, sunanı, satanı, parasını yiyeni, satın alanı, kendisi için satın almanı, laneti emiştir.» (Hadisi îbn Mâce ve Tirmizi rivayet etmiş, Tirmizi hadisin 'garib' olduğunu söylemiştir.)
Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Zina eden kişi, zina ederken mü'min olarak zina etmez, hırsızlık yapan, hırsızlık yaparken mü'min olduğu halde hırsızhk yapmaz, içki içen de mü'min olduğu halde içki içmez.» (Hadisi, Buharı, Müslim, Ah-med, Ebû Davûd, Tirmizi ve Nesai rivayet etmiştir.)
Dünyada içki içen, ahirette cennet şarabından mahrum kalmakla cezalandırılacaktır. Çünkü dünyada buna acele etmiş ahirette ise ondan mahrum kalmakla cezalanmıştır. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: -Dünyada içki içip de tevbe etmeyen müslüman, cennete girmiş olsa bile ahirette ondan içemeyecektir.»

46.5.3. Hıristiyanlık'ta İçkinin Yasak Oluşu

îçki İslâm'da haram olduğu gibi, Hıristiyanlık'ta da haram kılınmıştır:
«Şüphesiz ilâhi kitapların hepsi, insanın sarhoşluk veren şeylerden uzak durmasını önermiştir.»
Ortadoks Süryani kilisesinin başkanı, içkinin haram olduğuna Kitab-ı Mukaddes'ten delil getirerek şöyle demiştir: «Sözün kısası, sarhoşluk verici maddeler, ister üzümden, ister arpa, hurma, bal, elma gibi diğer maddelerden olsun, bütün kitaplarda haramdır.»

46.5.4. İçki Nedir?

İçki, bazı hububat ve meyvalann şıra yapılmaları yoluyla hazırlanmış, alkol ihtiva eden ve değişik türleri bilinen bir sıvıdır.
Hamr olarak isimlendirilniesindeki sebep, aklı giderdiği ve onu örttüğü içindir. Yâni aklı örterek kişinin anlama kabiliyetini bozar. İşte tıbbın içki için yaptığı tarif budur.
Sarhoş etme durumunda olan herşey içki olarak kabul edilir. İçinden alman maddelere itibar edilmez. Hububat ve meyvalann herhangi bir çeşidinden yapılıp sarhoşluk veren şey, şer'an içki sayılıp, içki hükmüne tabi olurlar. Bu konuda üzüm, hurma, bal, buğday, arpa veya bunların dışındakiler aynıdır. Çünkü bunların hepsi de içki olup ferde ve topluma zarar verdiği, Allah'ın zikrinden alıkoydukları ve İnsanlar arasına düşmanlık soktukları için haram kılınmıştır. Sâri' benzer maddeler arasmı ayırmamış, sarhoşluk veren bir içkiyle, sarhoşluk veren bir diğer içkiyi bir tutmuş, bir içkiden az, diğerinden çok diye bir kayıt koymamıştır.
Bunlardan birisinden az içmek haram olunca diğerinden de içmek haram olmuştur. Bu konudaki deliller açık ve sahih olarak gelmiştir ki, yoruma ve şüpheye ihtimalleri yoktur.
Ahmed ve Ebû Davud'un îbn Ömer'den rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: -Her sarhoşluk veren şey içkidir, her içki de haramdır.»
Buharî ve Müslim'in rivayet ettiklerine göre Ömer bin Hat-tab (r.a.), Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in minberinde bir hutbe okuyarak şöyle dedi: «İmdi, ey insanlar, şarabın haram kılınması hakkındaki âyet, şarab beş şeyden yapılırken idi: Üzümden, hurmadan, baldan, buğdaydan ve arpadan. Hamr, aklı karıştıran her şeydir.»
îşte bu, mü'minlerin halifesinin söylediği apaçık bir sözdür Çünkü o, Arapça'yı en iyi bilen ve Şer'i Şerife en iyi vakıf olan kişiydi. Nitekim Hz. Ömer'in bu sözüne sahabeden hiç bir kimse karşı gelmemiştir.
Müslim'in Câbir (r.a.)'den rivayet ettiğine göre: Yemen'den bir adam gelmiş, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e memleketlerinde içtikleri darı'dan yapılan «mizr» (bira) denilen bir içkinin hükmünü sormuştu. Rasûlüilah sallallahu aleyhi ve sel-lem; «Sarhoşluk verir mi?» diye sordu. Adam; «evet» cevabını verdi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallalîahu aleyhi ve sellem : «Her sarhoşluk veren şey haramdır... İçki içene Tıynetu'I-Habbâl sunacağına dair Allah'ın ahdi vardır.» buyurdu. Ashab; «Ya Ra-sûlallah Tıynetu'I-Habbâl nedir?» diye sordular, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seliem; «Cehennemliklerin teridir,» veya «cehennemliklerin üsaresidir.» buyurdular.
«Sünen* kitaplarında Nûman bin Beşir'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Şüphesiz üzümden içki vardır. Hurmadan içki vardır. Baldan içki vardır. Buğdaydan içki vardır. Arpadan içki vardır.»
Âişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; o şöyle demiştir: -Her sarhoşluk veren içki haramdır. Bir ferak (*) dolusu sarhoşluk verenin bir avuç dolusunu içmek de haramdır.»
Buharı, Müslim ve Ahmed'in Ebû Musa el-Eş'arî'den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: «Ya Rasûlallah, bize iki içki hakkında fetva ver, biz bunları Yemen'de yapıyorduk. Biri «bıt'»dır ki bu baldandır, şiddetleninceye kadar nebiz yapılır. Diğeri ise biradır. Bu darıdan ve arpadandır. Şiddetleninceye kadar nebiz yapılır» dedim. Rasûlüllah aleyhisselam'a Cevami'ul-Kelim, mühürleriyle birlikte verilmiştir ki, O şöyle buyurdu: «Her sarhoşluk veren şey haramdır.»
Hz. Ali (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ashabını, «Cı'a» yani arpa şırası olan biradan nehyetmiştir. (Hadisi Ebû Dâvûd ve Nesai rivayet etmiştir.)
İşte bu görüş; sahabe ve tabiinden cumhur fukahamn, islâm beldelerindeki âlimlerin, fetva ehli mezhep sahiplerinin ve Ebû Hanife'nin talebelerinden İmam Muhammed'in görüşü olup, fetva da bu görüş üzerinedir.
(•) Takriben yedi kilogram ağırlığında bir Ölçek. 216
Irak fukahası, ibrahim Neha'i, Süfyan Sevrî, İbn Ebî Leylâ Şerik, îbn Şübrüme, diğer Küfe fakihleri, Basra ulemâsının çoğunluğu ve Ebû Hanife'den başka bu görüşe muhalefet eden olmamıştır. Bu alimler ise; «Üzümden elde edilen içkinin az: ve çoğu haram, üzümün dışmdakilerden elde edilenlerin sarhoşluk veren çoğu haram, sarhoşluk etmeyen azı helâldir» demişler.
Bu görüş, geçen delillere tamamen muhaliftir.
İlmî tarafsızlık gereği, İbn Rüşd'ün «Bidayet'ül-Müçtehid» adlı kitabında yazdığı şekilde bu alimlerin delillerini aşağıda zikrediyoruz :
«Hicaz fakihleriyle, muhaddislerin çoğunluğu sarhoşluk veren şiramn azını ve çoğunu haram saymışlardır.
İraklılar, tabiinden İbrahim Nehaî, Süfyan Sevri, İbn Ebi Leylâ, Şerik, İbn Şübrüme, Ebû Hanife, diğer Küfe fakihleri ve Basra ulemasının çoğunluğu; «Üzümün dışındaki sarhoşluk verenlerde, sarhoşluk veren miktar haram olup bizzat kendileri haram değildir.» demişlerdir.
İhtilaflarının sebebi, bu konudaki delil ve kıyasların birbirine karşı olmasından kaynaklanmaktadır.
Hicazlıların görüşlerini isbat etmelerinde iki yol vardır:
Birinci yol: Bu konuda gelen deliller,
İkinci yol: Bütün şiraların içki olarak isimlendirilmesidir.
a) Hicaz ehli'nin gösterdiği delillerin en meşhuru İmam Malik'in îbn Şihâb'dan, onun Seleme bin Abdurrahman'dan, onun da Aişe'den rivayet ettiği hadistir: Aişe (r.a.) şöyle demiştir : «Rasûlüllah'a baldan elde edilen içki hakkında sorulunca Rasûlüllah aleyhisselam cevaben; «Sarhoşluk veren her içki haramdır.» buyurdular. (Hadisi Buharı rivayet etmiştir. Yahya bin Mu'în; *bu hadis, sarhoşluk veren şeylerin haramlılığı konusunda Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet edilen en sahih hadistir,» demiştir.)
Yine Müslim'in İbn Ömer'den rivayet ettiği hadise göre Aişe' den şöyle rivayet olunmuştur: Nebi aleyhisselam; «Her sarhoşluk veren şey içkidir, her içki de haramdır.» buyurmuştur.
Bu iki hadis sahih olup, birincisinin sıhhati konusunda ittifak vardır, ikincisinin sahih olduğunu ise yalnız Müslim söylemiştir.
Tirmizi, Ebû Davûd ve Nesâî'nin Câbir bin Abdullah'tan rivayet ettiği hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Azı sarhoş eden şeyin çoğu da haramdır.» İhtilaf edilen konuda bu hadis bir delil sayılır.
b) Hicaz ehlinin tutunduğu ikinci delil ise bütün şiralann içki olarak isimlendirilmesidir. Bunun isbatı için iki yol kullanmaktadırlar.
Brincisi: Kelimelerin türemesi ycluyle isimlerin isbatı yönüdür.
İkincisi î İşitme yoludur.
D Türetme yolu hakkında Hicaz ehli şöyle demişlerdir: ■Din bilginlerince malumdur ki, içki aklı karıştırdığı için «Hamr» ismini almıştır. Öyle ise aklı karıştıran her içkiye «Hamr» ismi verilebilir.»
Bu yol, usûl alimleri arasında ihtilaf konusu olan ve Horasan fukahasmca da kabul edilmeyen, isimlerle içkinin haram-lığını isbat yoludur.
2) îkinci yol ise rivayet yoluyla olan isbattır ki, Hicaz alimleri şöyle demişlerdir: «Şiralann lügatta içki olarak isimlendirildiği görüşümüz kabul edilmese bile, şer'an bunlara içki denmiştir.» Bu görüşlerine, geçen İbn Ömer hadisi ve Ebû Hurey-re'den rivayet edilen hadisle delil getirmişlerdir. Bu hadiste Ra-sûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şarab, şu iki ağaçtandır, hurma ve üzüm.»
Yine İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Üzümden içki vardır, baldan içki vardır, kuru hurmadan içki vardır, buğdaydan içki vardır. Ben sizi sarhoşluk veren her şeyden menediyorum.»
İşte Hicaz ehlinin, şiralann haramlığı konusundaki esas aldıkları deliller bunlardır.
Kûfeliler ise görüşlerine şu âyetin zahiriyle delil getirdiler: •Hurma ağaçlarının nıeyvalanndan ve üzümlerden şerbet, şira ve güzel nzık elde edersiniz.» (Nahl: 67)
Ayrıca bu konuda rivayet ettikleri hadisler ve «kıyas-ı manevî» ile de görüşlerine delil getirmişlerdir.
Ayetle delil getirerek şöyle demişlerdir: «Ayette geçen «SEKER» kelimesi, sarhoş eden anlamında olduğuna göre, eğer seker bizatihi haram olsaydı, Allahu Teâlâ onu «güzel nzık» olarak isimlendinnezdi.»
Bu konuda dayandıkları hadislerin, onlara göre en meşhurlarından birisi Ebû Avn es-Sakafi'nin Abdullah bin Şeddâd'dan,onun İbn Abbas'dan, onun da Nebi aleyhisselam'dan rivayet ettiği şu hadistir: «Şarab bizatihi haram kılınmıştır. Diğer içkilerden ise sarhoş eden miktar haram kılınmıştır.» Dediler ki; Bu, tevile ihtimali olmayan bir delildir.»
Hicaz ehli bu hadisi zayıf saymıştır; çünkü bazı ravileri hadisi «seker» yerine «müskir» kelimesiyle rivayet etmişlerdir.
Yine Şerik'in Semmâk bin Harb'den Ebû Bûrde bin Niyâr isnadıyla rivayet ettiği hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sizi kaplarda şıra içmekten nehyet-miştim. Artık bulabildiğiniz kapta içiniz, yalnız sarhoş olmayınız.» (Hadisi Tahavî rivayet etmiştir.)
İbn Mes'ûd'dan şöyle dediği rivayet olunmuştur: «Sizin de şahit olduğunuz gibi, şıranın haramlığma ben de şahit oldum. Fakat sonra helâl olduğuna şahit oldum. Ben gördüğümü unutmadım, fakat siz unuttunuz.»'
Ebû Musa'dan rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: •Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem beni Muâz'la birlikte Ye-men'e gönderdi. Biz «Ya Rasûlallah,» dedik, «Yemen ehlinin buğday ve arpadan yaptıkları iki içkileri vardır. Onlardan birisine «cı'a» denir. Diğerine bit' derler ki bal şerbetinden elde edilir. Bunların hangisinden içelim?» Bunun üzerine Rasûlülîah sallalla-hu aleyhi ve sellem; «Onîan içiniz, sarhoş olmayınız.» buyurdu.» (Hadisi Tahavî de rivayet etmiştir. Bu konuda daha başka rivayetler de zikretmişlerdir.)
Meseleye bakış açısından delil getirmelerine gelince; şöyle demişlerdir: «Kur'ân-i Kerim, içkideki haramhğın sebebinin, kişiyi Allah'ın zikrinden alıkoyması ve insanlar araşma kin ve düşmanlık koyması olduğunu belirtmiştir:
«Şüphesiz şeytan içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.» (Bakara: 91) Âyette geçen bu illet, sarhoş edici miktarda bulunup, daha azında bulunmaz. Öyleyse sarhoş edici miktarın haram olması gerekir. Ancak azının ve çoğunun haram olduğu icma ile sabit olan içkiler bunun dışındadır.»
Devamla dediler ki; «Kıyasın bu çeşidi, nass'a katılarak bir delil sayılır. Çünkü bu tür kıyas, içindeki illetten dolayı Şer'i Şerifin işaret ettiği bir kıyastır.»
Görüş ehli müteahhirün (son dönem) alimleri şöyle demişlerdir : «Hicaz alimlerinin rivayet yoluyla getirdikleri deliller daha kuvvetlidir. Iraklıların kıyas yoluyla getirdikleri deliller ise daha- açıktır.»
Durum bu alimlerin dedikleri gibi olunca, ihtilaf ettikleri
konudaki ayrılık, karşı karşıya geldiklerinde hadislerin kıyasa veya kıyasın hadislere üstün tutulması açısındandır. Bu ise ihtilaflı bir konudur. Fakat gerçek şu ki, rivayetler sabit olmuş kesin bir delil ise, kıyasa tercih edilmeleri gerekmektedir. Şayet rivayetlerdeki sözlerin zahiri manasında tevile ihtimal varsa, o zaman burada düşünmek gerekir:
Acaba lafızdaki zahiri manayı tevil ederek kıyasla aralarını birleştirmek caiz midir? Yoksa lafzın zahiri manasını, kıyasın gereğine tercih etmek mi gerekir? İşte bu ihtilaf, açık olan lafızlardan bir lafzın kuvvet derecesiyle, onun karşısındaki kıyaslardan bir kıyasın kuvvet derecesinden kaynaklanmaktadır. Bunların arasındaki fark, — vezinli kelâm ile vezinsiz kelâmı ayırmak gibi — ancak akli zevk ile anlaşılır. Çok kere akli zevkler bu konuda iki görüş için de aynı ağırlıkta olur ki, işte o zaman ihtilaflar çoğalır. Hatta insanlardan çoğu «Her nıüçtehid görüşünde isabetlidir.» demişlerdir.
Kadı 'îyâd şöyle demiştir: =—Allah daha iyi bilir— bana öyle geliyor ki. Nebi aleyhisselam'm -Her sarhoşluk veren şey içkidir» hadisiyle her ne kadar sarhoşluk veren miktar kasde-
dilmiş olup müskirat cinsi kastedilmediğine ihtimal olsa bile, Kû-felilerin tevil ettikleri üzere hadisin zahiri manasına kıyasın karşı geldiği yerde müskirat cinsinin haram edilmesi, sarhoşluk veren miktann haram edilmesindeki ihtimalden daha kuvvetlidir.
«Şer'i Şerifin, içkiye giden yolları kesmek ve bu konuda dikkatli davranmak açısından, —zarar içkinin çoğunda bulunmakla beraber — içkinin azmi ve çoğunu haram etmesi uzak bir ihtimal değildir.
«İcma ile Şer'i Şeriften sabit olmuştur ki, içkide miktara değil cinse itibar edilir. Böylece içinde içki illeti bulunanların içki sayılması gerektiği gibi, arada fark olduğunu zannedenlerin de görüşlerine delil getirmeleri gerekir.
-Şayet delil olarak getirdiğimiz; «Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.» hadisinin sıhhatini kabullenmezlerse, bu durumda onlar başka bir çözüm yolu bulamazlar. Çünkü bu hadis ihtilaf noktasında bir delildir. Nassları kıyaslarla çatıştırmak sahih değildir. Yine Şer'i Şerif, içkide zararlar ve bazı menfaatlar oldu-

sunu haber vermiştir: «De ki; içki ve kumarda hem büyük günah hem de insanlara bazı faydalar vardır.- (Bakara: 219)
«Zararın defi ve menfaatin celbi için ikisinin arasını cem etmek kastedildiği zaman, kıyasa göre çoğunu haram azını ise helâl kılmak icab eder. Ancak Kur'ân-ı Kerim, içkinin zararını faydasından daha çok olarak belirtince, içkinin azı da çoğu da yasak, edilmiş oldu. Bu münasebetle bu konuda şer'i bir ayrıcalığın sabit olması dışında, içinde sarhoş etme illeti bulunan bütün içkilerin azı ve çoğu için bu hükmün geçerli olması gerekir.»
Alimler, şaraba dönüşmeden ve içinde şiddet ve taşkınlık meydana gelmeden şıranın helal olduğunda ittifak etmişlerdir. Çünkü Nebi aleyhisselam «Şıra kullanınız, ancak her sarhoşluk veren şey haramdır.» buyurmuşlardır.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den şira yapıp içtiği, ikinci ile üçüncü gününde ise şirayı döktüğü sabit olunca; bu konuda iki mesele hakkında ihtilaf edilmiştir:
Birincisi; içinde şira yapılan kaplar konusundadır.
İkincisi ise; mesela koruk hurma ile olgun hurma ve kuru hurma ile kuru üzüm gibi iki şeyin beraberce şira yapılması konusundadır...» (İbni Rüşd'ün sözü burada bitti.)

46.5.5. İçki Çeşitlerinin Önemlileri

içkiler çeşitli isimler altmda pazarlanmaktadır. İhtiva ettiği alkol nisbetine göre birkaç kısma ayrılır.
Mesela; Brendi, Viski, Rom, Likör ve diğerlerinde olduğu gibi alkol nisbeti yüzde kırk ile yüzde altmış arasındakiler.
Cin, Holandi, Cinifa gibi alkol nisbeti yüzde otuzüçten yüzde kırka kadar ulaşanlar.
Buret, Madıra gibi içkiler de alkol nisbeti yüzde onbeş ile yüzde yirmi arasındadır.
Hafif şaraplardan Kilarat, Huk, Şampanya, Bircandi gibi içkiler, yüzde on ile yüzde onbeş alkol ihtiva ederler.
Eyl, Burtır, İstut, Miyonh gibi hafif biralar yüzde iki ile yüzde dokuz alkol ihtiva ederler.
Boza, şaraplanmış kamış ve diğerleri gibi başka içki sınıfları da vardır ki, bunlar da alkol nisbeti bakımından son kategoriyi oluştururlar.

46.5.6. Şarap Olmadan Önce Şırayı ve Sıkılmış Sulan İçmek

Şaraba dönüşmeden önce üzüm, meyva ve benzerlerini sıkarak suyunu ve şerbetini içmek caizdir. Çünkü Ebû Dâvûd, Ne-sâi ve İbn Mâce'ye göre Ebu Hüreyre şöyle demiştir: «Nebi aley-hisselam'ın oruçlu olduğunu anlayanca ona iftarlık olarak bir dübbâ' (kap) nebiz hazırladım. Sonra hazırladığım nebizi Nebi aleyhisselam'a getirdim. Bir de baktım ki, nebiz şiddetlenmiş. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam; «Onu kaldır at, şüphesiz o Allah'a ve Ahiret gününa inanmayanların içkisidir.» buyurdu.
Üzüm ve benzeri sıkılan meyva suları hakkında Ahmed'in İbn Ömer'den rivayet ettiğine göre; îbn Ömer, Nebi aleyhisselam'a kuru üzüm suyundan yemek hazırladı. Rasûlüllah sallal-lahu aleyhi ve sellem, sıkılan bu üzüm suyundan, o gün, ertesi gün ve üçüncü günü akşamına kadar içer, sonra kalanından hizmetçiye içirilmesini veya artanının dökülmesini emrederdi.
Ebû Dâvûd şöyle demiştir: Hadiste geçen «hizmetçisine içirilmesini emreder,» ifadesinin manası; sıkılan bu suyun o müddetten sonra hemen bozulmayabileceği anlamını taşır. Bu bozulma ise üç günden fazla beklemekle gerçekleşir.
Müslim ve diğerlerinin Âişe'den rivayet ettiğine göre; Âişe Cr.a.) sabahleyin Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e nebiz hazırlar, Öğle yemeği olunca yemeği yer, üzerine bu nebizden içerdi; şayet artarsa onu döker veya boşaltırdı. Sonra ona geceleyin nebiz hazırlar, sabah olunca kahvaltı yapar, üzerine geceki nebizden içerdi. Âişe (r.aJ demiştir ki: «Kendisi sabah ve akşam nebiz yaptığı kabı yıkardı.»
Bu hadis, daha Önce geçen «Nebi aleyhisselam o gün, ertesi gün ve üçüncü günü akşamına kadar nebizden içerdi.» hadisine ters değildir. Çünkü üç gün ifadesi diğer hadise ters düşmeden son hududu belirtmiştir. Bu hadislerin hepsi de sahihtir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatından biZinen odur ki, o ne bi'setten önce, ne de sonra hiçbir zaman içki içmemiştir. O'nun içtiği şey, geçen hadislerde açıklandığı gibi henüz şaraba dönüşmemiş şerbetten ibarettir.

46.5.7. Sirkeye Dönüşen Şarab

Bidayet-ü'1-Müctehid kitabında yazan şöyle demiştir: Alimler, kendiliğinden tamamen sirkeye dönüşen şarabın kullanılabileceğine dair icma etmişlerdir.
Şarabın sirkeye dönüştürülmesinin kastedildiği durumda ise âlimler üç görüş üzere ihtilaf etmişlerdir .-
1) Haram
2) Mekruh
3) Mubah (D
Alimlerin bu konudaki ihtilaflarının sebebi, kıyasın rivayetlere ters olmasıyla, rivayet edilen hadislerin anlamı hakkındaki farklılıktır.
Bunun bir örneği Ebû Davud'un — aynı hadisi Müslim ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir — Enes bin Malik hadisinden rivayet ettiğine göre; Ebû Talha, Nebi aleyhisselam'a kendilerine şarap miras kalan yetimler hakkında sorunca, Nebi aleyhisselam «Onları dökün» buyurdular. Ebû Talha; «Onları sirke yapamaz mıyız?» diye sorunca, Nebi aleyhisselam; -Hayır» buyurdular.
Bu hadiste şarabın sirkeye dönüştürülmesinin menedilme-sini, içkiye giden yollara set çekmek anlamında düşünenler, bunun mekruh olduğunu söylemişlerdir.
Hadisteki nehyi, herhangi bir illet olmadan mutlak manaya alanlar ise, şaraptan sirke yapmayı haram saymışlardır.
Yine bunun üzerine nehyedilen şeyin bozulmasıyle nehyin de onunla beraber geri dönmeyeceği görüşünde olanların mezhebine göre; sirkeye dönüşen şarabın haram olmayacağı çıkmış olur.
Şaraptan yapılan sirkenin haram olduğuna karşı kıyastan şöyle delil getirilir: Şer'i Şeriften zaruri olarak bilinmektedir ki, değişik hükümler, ancak değişik nesneler için konmuştur. Şarab bizatihi sirkenin aynısı değildir. Öyleyse sirke icma ile helâldir. Şarabın kendisi, sirkeye dönüşünce, nasıl dönüşürse dönüşsün sirkenin helâl olması gerekir.

48.5.8. Keyif Verici Maddeler

Yukarıda geçenler içki hakkında Allah'ın hükmüdür. Fakat haşhaş ve diğer keyif verici maddeler gibi içilmeyip de aklı giderenler de haramdır. Çünkü bunlar da sarhoş etmektedir.
(1) MÜbah olduğunu söyleyenler; Ömer bin Hatteb, Şafii, Abmed Süf-yan, İbnl Mübarek, Ata, îbn Ebi Rebah b. Abdulaziz, Ebu Hanife.
Daha önce geçen Müslim'in rivayet ettiği hadiste Rasûlül-lah sallallahu aleyhi ve sellem; -Her sarhoşluk veren şey içkidir. Her içki de haramdır.» buyurmuşlardır.
Merhum Mısır müftüsü Şeyh Abdulmecid Selim'e, keyif verici maddelerin Şer'i Şerifteki hükmü soruldu. Soru aşağıdaki meseleleri içermekteydi:
1) Keyif verici maddeleri kullanmak.
2) Keyif verici maddeleri satmak, bunları ticari kazanç elde etmek için vesile kılmak.
3) Satmak niyetiyle haşhaş ekmek veya kullanmak ve ticaret yapmak için haşhaştan keyif verici madde çıkarmak.
4) Bu yoldan elde edilen kazanç. Bunlar helâl midir, haram mıdır?
Bu sorulara Şeyh Abdulmecid şöyle cevap verdi ■

46.5.8.1. Keyif Verici Maddeleri Kullanmak

Keyif verici maddeleri kullanmanın haramlığı, hiçbir şüphecinin şüphe edemeyeceği şekilde açıktır. Çünkü bunları kullanmak, vücuda büyük zarar verir ve nice fesatlara sebep olur. Bunlar aklı bozar, bedeni öldürül' ve daha pek çok zarar ve fesatlar doğurur. Bu maddelerden zarar ve fesat bakımından daha hafif olan içkiyi haram kılan İslâm'ın, keyif verici maddeîe-re izin vermesi mümkün değildir. Bundan dolayı Hanefüerden bazı alimler; «Haşhaşın helal olduğunu söyleyen kişi, bid'atçı zındıktır» demişlerdir.
Bu söz, bütün açıkhğıyle, bu maddelerin haramhğını göstermeye bir delildir. Çünkü keyif verici maddeler, aklı karıştırıp onu kararttığı ve kullananlarda neş'e ve lezzet meydana getirip onları devamlı olarak bunları kullanmaya sevkettiği için, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'inde haram kıldığı ve Rasûlüllah'm hadislerinde nehyettiği içki ve sarhoş eden maddeler kısmına girer.
İbn Teymiyye, Siyaset-üş'Şer'İyye kitabında şöyle demiştir: özeti aşağıdadır:
«Şüphesiz haşhaş haramdır, içki içene had cezası tatbik edildiği gibi keyif verici madde kullananlara da had cezası uygulanır. Bunlar, aklı ve karakteri bozması bakımından içkiden daha pistir. Hatta erkek, bu maddeleri kullanması sonucu kıskançlık duygusunu kaybeder, kadınlaşmaya doğru yüz tutar. Bunlar gibi daha nice fesatlar doğurup, kişiyi Allah'ı anmaktan venamazdan ahkoyar. Bu sebeplerden dolayı, keyif verici maddeleri kullanmak lafzen ve manen Allah ve Rasûlünün haram kıldığı içki ve müskirat kısmına girer.
Ebû Mûsâ el-Eş'ari Cr.a.) şöyle demiştir : «Ya Rasûlüllah tSaî-lallahu aleyhi ve sellem), Yemen'de yapmakta olduğumuz iki içki hakkında bize fetva ver. Birisi «Bitedir ki, bal şerbetinden elde ediiir; şiddetlenince nebiz yapılır. Diğeri ise «Bira»dır; arpa ve dandan elde edilir ki, bu da şiddetleninceye kadar nebiz yapılır.» Ebû Mûsâ demiştir ki; «Kendisine Cevâmi'ul-Kelim'in mühüıieriyle beraber verildiği O (Peygamber) bu soruya şöyle cevap verdi: «Her sarhoş eden şey haramdır.» (Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir.)
«Nu'mân bin Beşir'den rivayet olunduğuna göre; o demiştir ki: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Buğdaydan içki vardır, arpadan içki vardır, kuru üzümden içki vardır, baldan içki vardır. Ben sizi sarhoşluk veren her-şeyden menediyorum.» (Hadisi Ebû Dâvûd ve diğerleri rivayet etmiştir.)
«İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre; «Nebi aleyhisse-lam şöyle buyurdu : "Sarhoşluk veren herşey içkidir. Her sarhoşluk veren de haramdır.» Başka bir rivayette «Sarhoşluk veren herşey içkidir. Her içki de haramdır.» şeklindedir. (Bu iki hadisi Müslim rivayet etmiştir.)
«Âişe (r.a.) 'dan rivayet olunduğuna göre; o demiştir ki: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu; -Her sarhoş eden şey haramdır. Bir ferak dolusu sarhoşluk veren İçkinin bîr avuç dolusu da haramdır.» (Hadis hakkında Tirmizî, «Hadis ha-sen sahihtir.» demiştir.)
İbn Sünnî'nin Nebi aleyhisselam'dan birçok yoldan rivayet ettiğine göre; Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Çoğu sarhoş eden içkinin azı da haramdır.» (Bu hadisi hafızlar sahihle-mişlerdir.)
«Câbir (r.a.) 'den rivayet olunduğuna göre; bir adam, memleketlerinde ci'a dedikleri içkiyi içenlerin durumunu Nebi aley-hisselam'a sordu. Nebi aleyhisselam; «Sarhoş ediyor mu?» deyince, adam -Evet,- dedi. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam; «Her sarhoşluk veren şey haramdır. İçki içene, Tînet-üTHabbâl sunacağına dair Allah'ın ahdi vardır.» buyurdu. Ashab; «Yâ Rasû-lallah, Tînet-ül'Habbâl nedir?» diye sordular. Rasûlüllah sallalîahu aleyhi ve sellem; «Cehennemliklerin teridir veya cehennemliklerin usâresidir.» buyurdular.
«İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Aklı örten ve sarhoşluk veren her şey içkidir.» (Hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.)
«Bu konuda gelen hadisler oldukça çok ve yaygındır. Rasü-lüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e verilmiş Cevâmi'ul-Kelîm olan sözlerle, O, aklı örten ve sarhoşluk veren her şeyin haram olduğunu belirtmiş, şu veya bu cins ayırmamıştir. Bu maddelerin yenmesinin veya içilmesinin haramlığa bir tesiri yoktur.
«Nitekim, içki bazen katık olarak kullanılır. Keyif veren maddeler de suda eritilip içilebilir. Şarap yenir ve içilir. Diğerleri de yenir ve içilebilirler. Bunların hepsi de haramdır.
«Keyif verici maddelerin Nebi aleyhisseîam ve İmamlar'ın asrından sonra ortaya çıkması, Rasûlüllah'ın «Sarhoşluk veren herşey haramdır.» sözünün kapsamına girmesine engel değildir.
«Nebi aleyhisselam'dan sonra ortaya çıkan sarhoş edici bütün içkiler, Kur'ân'in ve hadislerin özlü bir şekilde ortaya koydukları haramlık hükmüne dahildir.» (Ibn Teymiyye'nin sözü burada bitti.)
Ibn Teymiyye, «Fetvalar»nida birkaç defa bu konuyu ele almıştır ki, özeti şudur: -Keyif verici bu maddelerin bizatihi kendileri, onları yiyenler ve helâl sayanlar, Allah'ın Rasûlü'nün ve mü'min kullarının gadabını mucibdirler. Onun sahibi de Allah'ın azabıyla karşı karşıya gelir. Kişinin aklına, dinine, tabiatına ve yaratılışına pekçok zararlar verir. Karakterleri bozar. Başıboş gezen pekçok insanın türemesine neden olur. Bu maddeler, kullananları aşağılık kişiler yapar, nefislerini düşürür ve içkinin yapamadığı daha pekçok kötülükler doğurur. îçkide olmayan kötülükler bunlarda vardır. Bunların haramhğı içkiden daha evlâdır. Müslümanlar keyif verici maddelerin kullanılmasının haram olduğunda icmâ etmiştir. Her kim bunları helâl sayar ve helâl olduğunu zannederse tevbeye davet edilir. Tevbe ederse ne âlâ, yoksa mürted olarak öldürülür. Cenaze namazı kılınmaz ve müslümanların kabirlerine defnedilmez. İçkinin haramhğı ile sarhoşluk veren herşeyin haramlığına delalet eden delillerle, bu maddelerin azının da haram olduğuna hükmedilir.»
Ibn Teymiyye'nin Öğrencisi İbnü'l-Kayyım, «Zâdü'l-Me'âd» adlı kitabında özet olarak şöyle demektedir:
«İster sıvı, ister katı olsun, ister sıkılmış, isterse pişmiş olsun sarhoşluk veren herşey içki kapsamına girer. Fasık ve fa-cirlerin lokması durumunda olan keyif verici maddeler de içki-ve dahildir. Çünkü senedinde ta'n bulunmayan ve metninde tafsilatlı olarak açıklanan, açık ve sahih olarak Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen hadislerle bu maddelerin hepsi de içkidir. Nitekim Rasûlüllah'ın «Her sarhoşluk veren içkidir.» hadisi vardır.
«Yine ümmeti içinde Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in hitabım ve hitabının maksadını en iyi bilen ashabından sahih olarak; «İçkinin aklı gideren şey olduğu» nakledilmiştir.
«Şayet Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in «Her sarhoşluk veren» sözünün bu maddeleri içermediği bir an düşünülse bile, kıyas edilenle, üzerine kıyas olunanın eşit olduğu her bakımdan açık ve sahih olan kıyas, bütün sarhoşluk verici maddelerin haram olduğuna eşit bir şekilde hüküm verir. Sarhoşluk veren bir cinsle diğer cins arasındaki bu ayırma, bütün yönlerden benzer olanları ayırmak demektir.»
Bulûğu'I-Merâm şerhi Sûbülü's-Selâm'ın sahibi şöyle demiştir : «Afyon gibi içilmese bile sarhoşluk veren her şey haramdır»
Hafız Ibn Hacer'den şöyle naklolunmuştur: «Afyon ve benzerleri sarhoş etmeyip sadece keyif verir» diyen, büyük bir söz etmiştir. Şüphesiz bu maddeler, içkinin meydana getiremediği neş'e ve coşkuyu meydana getirir ki, aynı hükmü taşırlar.»
Doktorlardan İbn Baytar'dan şöyle naklolunmuştur: -Şu anda Mısır'da mevcut keyif verici maddeler, bir dirhem veya iki dirhem alındığı takdirde gerçekten sarhoşluk vermektedirler. Bu maddelerin zararları çoktur. Bazı bilginler dinî ve dünyevî olmak üzere yüzyirmiye yalan zarar saymışlardır. Bilginlerin saydığı bu zararların tümü afyonda vardır.
Şeyhu'l-Islâm İbn Teymiyye ve öğrencisi Îbnü'l-Kayyım ile diğer alimlerin söyledikleri delillerin gösterdiği ve kalplerin mutmain olduğu gerçekler bunlardır.
Kitap ve sünnetten delillerin, haşhaşı kapsamına aldığı ortaya çıkınca, alimlerin daha çok zararlı olduğunu açıkladıkları afyon da bu hükme girer. Daha önce Ibnü'l-Baytar'dan naklolunduğu gibi, afyonun meydana getirdiği kötülükler, haşhaştan daha çoktur.
Yine aynı deliller, daha önce bilinmeyen ve yeni ortaya çüt-mış keyif verici maddeleri de içine alır. Çünkü bu maddeler aklı bozmak ve örtmek konusunda üzümden yapılan şarap gibidir. Hatta bugün açık bir şekilde belli olduğu gibi şarapta olan zarar keyif verici maddelerde de var olup, haşhaşta olduğu gibi bu maddelerdeki zarar içkiden daha fazla ve daha büyüktür. İslâm dininin, keyif verici maddeleri mubah kılması mümkün değildir. Her kim bunlardan birine helal derse, bu kimse Allah'a iftira etmiş ve Allah katında bilmediği şeyleri söylemiş olur. Daha önce bazı Hanefi alimlerinin şu sözlerini nakletmiştik : «Haşhaşın helâl olduğunu söyleyen kişi zındık ve bidatçı-dır>
Haşhaşın helâl olduğunu söyleyen zındık ve bidatçı olunca, haşhaştan zarar bakımından daha büyük olan yeni çıkmış keyif verici maddelerin helal olduğunu söyleyen de zındık ve bidatçı olur, bilakis ondan daha fazla zındık olur.
İslâm dini, halis ve tercih olunan maslahatları celbetme, zarar ve fesatları defetme esası üzere bina edilmişken, maddi, sıhhî ve ahlâki yönden fert ve toplum olarak zararı ümmete bulaşan bu keyif verici maddeleri İslâm nasıl mubah kılar?
Allahu Teâlâ, azında ve çoğunda zararın bulunması, azının çoğuna sevketmesi ve vasıta olması gibi sebeplerden dolayı, "üzümden yapılan şarabı haram edip de, kendisinde bu zararlar olduğu halde, vücuda, akla, dine, yaratılışa ve karaktere zararı olan keyif verici bu maddeleri nasıl mubah kılar?
Herhangi bir şekilde, yiyerek, içerek, koklayarak veya şırınga yaptırarak bu maddeleri kullanmak haram olup bu konudaki emir açıktır.

46.5.8.2. Keyij Verici Maddelerin Ticaretini Yapmak ve Onları Para Kazanma Aracı Olarak Kullanmak

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den içki satmanın ha-ramlığı hakkında pekçok hadis gelmiştir. Bunlardan biri Buha-ri ve Müslim'in Câbir (r.a.)'den rivayet ettikleri şu hadistir: «Şüphesiz Allahu Teâlâ, içki, ölü eti, domuz ve put alışverişini haram kılmıştır.» Yine Câbir'den pekçok hadis rivayet olunmuştur ki, onların içeriği; «Allahu Teâlâ'mn, faydalanmayı haram kıldığı şeylerin ticaretini yapmayı ve parasını yemeyi de haram kıldığı» şeklindedir.
Birinci sorunun cevabından Öğrenilmiştir ki, içki ismi şer'an bu keyif verici maddeleri de kapsamaktadır. Böylece Allah'ın haram kıldığı her şeyin ticaretinin haram olması, bu maddelerin de ticaretinin haram olmasına delalet ettiği gibi içki ticaretini nehyeden hüküm, keyif verici maddeleri de haram kılmayı içine almaktadır.
Bu durumda keyif verici maddelerin ticaretinin haramlığı ve haramlığında şüphe olmayan günaha yardımcı olmak bir tarafa, bu işi kâr getirecek bir meslek edinmenin haramhğı açık bir şekilde belli olmuştur. Çünkü Kur'an-ı Kerîm şu âyetiyle bu haramhğa delalet etmektedir: -İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlasın, günah işlemek ve aşın gitmekte yardımlaşma-yın.» (Maide: 2)
Bundan dolayı, cumhur fukahanın, şarap yapan kimseye üzüm suyunu satmak ve günaha yardım etmek olacağından bu tip alışverişin batıl olduğuna dair görüşleri doğrudur.

46.5.8.3. Ticaret Kasdtyla Haşhaş Ekimi ve Haşhaştan Kullanmak Veya Satmak İçin Keyij Verici Madde Çıkarmak

Kullanmak veya ticaretim yapmak üzere keyif verici madde çıkarmak için haşhaş ekmek hiç şüphesiz birkaç bakımdan haramdır.
Birincisi: Ebû Dâvûd ve diğerlerinin İbn Abbas'tan onun da Rasülüîlah'dan rivayet ettikleri hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: «Üzümbağını toplama zamanı, şarap yapan kişiye satmak üzere üzümünü saklayan kişi muhakkak cehennemdedir.»
Bu hadis, yukanda zikredilen sebepten dolayı delalet yoluyla afyon ve benzerlerinin ekiminin de haram olduğunu göstermektedir.
ikincisi s Haşhaş ekimi, günah işlemeye yardım etmektir ki, bu da keyif verici maddelerin içilmesi ve ticaretinin yapılması demektir. Daha önce de açıklandığı üzere, günahın işlenmesine yardım etmek de günahtır.
Üçüncüsü s Bu maksatla haşhaş ekmek insanların içmesine ve ticaretini yapmasma eken tarafın da rıza göstermesidir ki, günaha nza da günahtır.
Kalbin kerih görmesi ve kötülüğe kalbin buğzetmesi demek olan kötülüklere kalb ile engel olmak, herhalde bütün müslü-manlara farzdır. Hatta Sahih-i Müslim'de RasûlüIIah sallallahu aleyhi ve sellera'den şu hadis nakledilmiştir: «Kötülüklere kalbiyle buğzetmeyenin kalbinde hardal tanesi kadar iman yoktur.»
Haşhaş ekimi bir başka yönden de yine günahtır. O da ve-liyyülemrin keyif verici maddeler hakkında yasaklayıcı kanun koymasıdır. İmam Nevevi'nin Müslim şerhinde müslümanlardan olan âmirlere itaat hakkında zikrettiği gibi Allah'a ve Rasûlü'ne karşı olma durumu dışında, müslümanlarm icmaıyla veliyyül-emre uymak vacibdir.
Denebilir ki, özellikle bu son şekil, keyif verici maddeleri kullanmanın ve ticaretini yapmanın harambğını göstermektedir.

46.5.8.4. Bu Yoldan Elde Edilen Kazanç

Geçen kısımlardan Öğrenilmiştir ki, keyif verici maddelerin ticareti haram olunca parası da haramdır.
Birinci olarak: Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin.» (Bakara: 188) Yani birbirinizden batıl yollarla aîıp yemeyin demektir. Malları batıl yolla almak iki şekilde olur:
1. Zulüm, hırsızlık, hıyanet, gasb ve bunlara benzer yollarla, malı almak.
2. Faiz gibi haram olan anlaşma yoluyla ve kumar gibi haram edilmiş yollarla malı almak.
Az yukarda bahsettiğimiz keyif verici maddeleri de içine alan içki gibi, Allah'ın kendisinden faydalanmayı haram kıldığı şeyleri satmak da bu hükmün içine girer.
Bütün bunlar sahibi tarafından gönül rızasiyle verilmiş olsa bile haramdır.
İkinci olarak: -Allah'ın kendisinden faydalanmayı haram kıldığı şeylerin parasını da haram kıldığına» dair gelen hadislerdir. Meselâ, bu konuda şu hadis vardır: «Şüphesiz Allahu Teâlâ birşeyi haram kıldı mı, parasını da haram kılmıştır.» Hadisi Ibn Ebî Şeybe İbn Abbas'tan rivayet etmiştir.
Zadü'1-Meâd kitabında şöyle geçmektedir: -Cumhur fuka-ha demiştir ki: Üzümü şarap yapacak kimseye satana aldığı parayı yemek haram olur. Ancak, yemek için alan kimseye satmak ise bunun dışındadır. Yine bunun gibi bir müslümanı Öldürecek olan kimseye silah satan kişiye de bunun parasını yemek haramdır. Ancak Allah yolunda cihad etmek için silah alan kimseye silah satmak caiz olup, parası da en helâl paralardandır. İpek elbise de bunun gibidir. Eğer ipek giymesi haram olan kişiye satarsa parasını yemek haram olur; ipek giymesi haram olmayana satıp parasını yemek ise bunun dışındadır.»
Kendisinden faydalanmak helâl olan mallar, Allah'a karşı gelme yerinde kullanılacaksa, cumhur fukahanm görüşüne göre — ki doğru olan da budur— yukarıda zikrettiğimiz deliller uyarınca parası haram olunca, keyif verici maddeler gibi kendisinden faydalanmak helâl olmayan malların parası ise evlâ yoluyla haram olur.
Bu keyif verici maddelerin parası haram olunca, bunlar pis sayılıp, sadaka ve hac gibi ibadetler için de harcanmaları makbul değildir. Yani harcayan bundan sevap kazanamaz.
Müslim'in Ebû Hüreyre (r.J'den rivayet ettiğine göre, Ebû Hüreyre (r.a.) demiştir ki; RasûlüIIah sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle buyurdu : «Şüphesiz Aîlahu Teâlâ temizdir. Temizden başka bir şeyi de kabul etmez. Şüphesiz Allahu Teâlâ, rasulle-rine yapmalarını emrettiği şeyi mü'minlere de emretmiş ve şöyle buyurmuştur: «Ey rasuller! Temiz şeylerden yeyin, yararlı işler işleyin, doğrusu ben yaptığınızı bilirim.» (Müminün: 51)
«Ey iman edenler, sizi nzıklandırdığmuz şeylerin temizlerinden yeyin, yalnız Allah'a kulluk ediyorsamz O'na şükredin.» (Bakara : 72)
RasûlüIIah sallallahu aleyhi ve sellem; «Uzun yolculuğa çıkan, saçı dağınık, tozlar içinde, ellerini göğe doğru kaldırmış, 'Yarabbİ, Yarabbü' diye dua eden bir adamdan» bahsetti. «Bu adamın yiyeceği haram, giyeceği haram, içeceği haram. Haram ile beslenmiş. Bunun duası nasıl kabul olur?» buyurdu.
İmam Ahmed'in Müsned'inde İbn Mes'ud'dan rivayet ettiği hadiste RasûlüIIah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Nefsimi elinde tutan'a (Allah'a) yemin olsun ki, haram kazandığı halde, bu maldan harcayıp da tebrik edilen ve haram malından tasadduk edip de, yaptığı tasadduk kabul edilen hiçbir kul yoktur. Haram kazandığı malını geride bırakıp da ölen kişiye, bu malı, cehennem azığı olur. Şüphesiz Allahu Teâlâ kötülüğü, kötülükle silmez. Lakin kötülüğü iyilikle silip süpürür. Şüphesiz pis olan şey, pis olan başka birşeyi temizlemez.»
îbnReceb'e ait «Câmi'u'l-'UIûm ve'I-Hikem» isimli eserde bu konuda pek çok hadis ve haber gelmiştir. Onlardan birisi Ebû Hüreyre'nin Nebi aleyhisselam'dan rivayet ettiği hadistir ki, Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: -Her kim haram mal kazamı' da, sonra bu malı tasadduk ederse kendisi için bir mükafat yoktur. O malın günahı ve azabı sahibine aittir.»
Kasım bin Muhaymire'nin mürselieri arasında rivayet ettiği şu hadis de bu konudadır : Basûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-Iem şöyle buyurmuştur: «Her kim haram yoldan bir mal kazanır, sonra onu akrabalarına dağıtır veya tasadduk eder veya Allah yolunda harcarsa harcadığı bu mal toplanır, bu mal sebebiyle cehenneme atılır.»
Aliyyü'l-Kâri'nin «Kırk Hadis Şerhi»nde açıklandığına göre; Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Hacı, haram parayla hacca gittiği zaman ayağım bineğe koyduğunda «Lebbeyk* der. Bunun üzerine gökten bir melek nida eder: «Senin 'lebbeyk ve sâ'deyk' demen doğru değildir. Çünkü senin haccin merduddur, yani kabul olunmayacaktır.»
Birbirini kuvvetlendiren bu hadisler, Allahu Teâlâ'mn haram mal ile yapılan hacci, verilen sadakayı ve yapılan diğer ibadetleri kabul etmeyeceğini gösterir. Bu bakımdan Hanefi alimleri, haram ma] ile fakirlere infak etmeyi haram saymışlardır.

46.5.8.5. Yukarıda): Beri Söylediklerimizin Özeti

1) Esrar, afyon, kokain ve benzeri keyif verici maddeleri kullanmanın haram olduğu,
2) Bunların ticaretini yapmak ve kâr gayesiyle bu işi meslek haline getirmenin haram olduğu,
3) Kullanmak ve ticaretini yapmak niyetiyle keyif verici madde elde etmek için afyon ve haşhaş ekiminin haram olduğu,
4) Bu maddelerin ticaretini yaparak elde edilen paranın haram ve pis olduğu ve bu paraların Allah'a yaklaşmak niyetiyle harcanmasının da makbul olmayıp haram olduğu ortaya çıkmıştır.
Bu konuda sözü, bıkkınlık verecek şekilde uzattım. Fakat doğruyu aıçklamak, hakkı göstermek için bu yolu seçtim. Çünkü ancak bu şekilde cahil insanlarda meydana gelen şüphe kalkmış olur ve bu maddelerin helâl olduğunu söylemenin, bozguncuların ortaya attığı batıl bir söz ve sapıkların söylediği dalalet olduğu anlaşılmış olur.
Keyif verici maddeler hakkında bu görüşlerimi söylerken, önce Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerim'i ve Rasûlüllah'm hadislerini seçtim. Paha sonra da pek olan islâm dininin esasları üzerinde ittifak halinde olan alimlerin sözlerine de yer verdim.

46.5.9. İçki İçmenin Cezası

Fakihler, içki içene had cezası tatbik etmenin vacib olduğunda ve bu had cezasının sopa olduğu üzerinde ittifak etmişler, fakat sopanın miktarı konusunda ise ihtilaf etmişlerdir.
Hanefiler ve îmam Malik seksen sopa, Şafii'ler ise kırk sopa olduğu görüşündedir, imam Ahmed'den iki rivayet gelmiştir.
Muğnı kitabında, «Bu konuda iki rivayet var,» denmiştir. «Birincisi; seksen sopa gerektiği şeklindedir. Bu görüşün sahipleri, sahabenin icmaını esas alan İmam Mâlik, Sevri, Ebû Ha-nife ve bunlara tabi olanlardır. Rivayet olunduğuna göre Ömer fr.a.) içkinin cezası hakkında istişarede bulundu. Orada bulunan Abdurrahman bin Avf, 'en hafif had cezası olan seksen sopa olarak uygulayın,' dedi. Bunun üzerine Ömer (r.a.) seksen sopa vurdu ve Şam'da bulunan Hâlid ve Ebû Ubeyde'ye de aynı cezayı uygulamasını yazdı. Yine rivayet olunduğuna göre Ali (r.a.) 'a içkinin cezası konusu danışıldığmda o şöyle demiştir: «içki içen sarhoş olduğu zaman gerçek dışı konuşmalar yapar. Gerçek dışı konuşunca iftira da edebilir. Öyleyse içki içene iftira edenin cezasını veriniz.» Bu rivayeti Cüzcâni, Dârekutnî ve diğerleri yapmıştır.
«İkinci rivayet: İçki içenin cezası kırk sopadır. Bu görüş Ebû Bekir ve Şafi'i'nin seçtiği görüştür. Çünkü Ali (r.a.), Velid bin Ukbe'ye kırk sopa vurmuş, sonra şöyle demiştir: «Rasûîüllah'a içki içen bir adam getirildi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallalla-hu aleyhi ve sellem papuçlanyla adama yaklaşık kırk sopa vurdu. Sonra Ebu Bekir'e içki içen birisi getirildi, o da aynı şekilde kırk sopa vurdu. Sonra Ömer'e içki içen getirilince, bu konuda insanlara danıştı, orada bulunan İbn Avf; 'haddin en azı seksen sopadır,' dedi. Bunun üzerine Ömer (r.aJ adama seksen sopa vurdu.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in fiili hüccet olup başkasının fiiliyle değiştirilmesi caiz değildir. Rasûlüllah'ın EbuBekr'in ve Ali'nin fiiline muhalif olarak da icma gerçekleşmez, içki cezasına Ömer (r.a.) tarafından ziyade yapılmıştır. Bu ilave halife uygun gördüğü zaman caiz olup, tazir cezası mesabesindedir. Bundan şu anlaşılmaktadır ki; Ömer (r.a.) içki içmeye devam eden kuvvetli kişiye seksen Eopa, kendisinden böyle bir hata ilk defa vaki olan zayıf kişiye ise kırk sopa vurmuştur.
İçki içenin, tekrar ettiği zaman öldürüleceğine dair emre gelince, bu nesh edilmiştir.
Bubays bin Züeyb'den rivayet olunduğuna göre, Nebi aley-hisselam şöyle buyurmuştur; «içki içene sopa vurunuz. Tekrar içerse yine vurunuz, tekrar içerse yine vurunuz. Üçüncüde veya dördüncüde tekrar ederse onu öldürünüz.» Bunun üzerine kendisine içki içen bir adam getirildi. Ona sopa vurdu. Sonra tekrar getirüdi, yine sopa vurdu. Üçüncü defa getirilince yine sopa vurdu. Böylece öldürme hükmü kalkmış oldu. Çünkü öldürme bir ruhsattı.

46.5.9.1. Had Cezası Ne İle Sabit Olur?

Had cezası iki durumdan birisiyle sabit olur:
1) İçki içenin, içtiğini ikrar etmesiyle.
2) İki adil şahidin şehadetiyle.
Fakihler ağzı koklamakla cezanın sabit olması konusunda ihtilaf etmişlerdir. Malikiler; «İki adil şahidin hakimin Önünde koktuğuna dair şahitlik etmesiyle had cezası gerekir; çünkü koku, — ses ve çizgilerin delil olması gibi — kişinin içki içtiğine delil sayılır- demişlerdir.
Ebu Hanife ve Şafi'i ise; «Şüphe bulunduğundan, kokuyla had cezası sabit olmaz. Kokular birbirine karışabilir. Had cezalan ise şüphe ile düşerler.» demişlerdir.
Yine, kokuya başka kokunun karışma ihtimali, zorla içki içi-rilme ihtimali de mevcuttur. Çünkü içkinin dışındaki maddeler koku bakımından içki ile aynı kokuyu taşıyabilirler. Aslolan, kişinin cezalardan beraat edilmesidir. Sâri, cezaların düşmesi konusunda istekli davranmıştır.

46.S.9.2. Had Cezasını Tatbik Etmenin Şartlan

îçki içene had cezası tatbik etmek için aşağıdaki şartlar gerekir:
1 — Akıl: Çünkü teklifin yeri akıldır. İçki içen deliye had cezası uygulanmaz. Bunak da deli gibi kabul edilir.
2 — Bulûğ: Çocuk içki içerse üzerine had cezası uygulanmaz. Çünkü çocuk mükellef değildir.
3 — Kendi isteğiyle içmesi: Şayet zorla içirilirse, bu zorlama ister ölümle korkutma, ister yaralayarak dövme, isterse bütün malını telef etme şeklinde olsun eşittir. Çünkü zorlanan kimseden günah kaldırılmıştır.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: «Ümmetimden hata ve unutma ile zorla yaptırılan günahlar kaldırılmıştır.»
Bu hadiste geçtiği gibi, zorla günah işletilenden günah kaldırılınca, üzerine had cezası da gerekmez. Çünkü had cezası gü-nahdan dolayı gerekmektedir.
Zor durumda kalmak ikrah dairesine girer. Mesela bir kimse su bulamayıp da öleceğinden korkacak şekilde şiddetli susarsa, bu kimse bulduğu içkiden içebilir.
Yine bunun gibi, bir kimse, helakten korkacak şekilde acıkırsa, bu durumda içki, hayatını devam ettirmek için zaruret durumuna gelmiştir ki, zaruretler haramları mubah kılar.
Aîlahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Darda kalana başkasının payına el uzatmak ve zaruret miktarını aşmamak üzere günah sayılmaz.» (Bakara: 173)
Muğnî kitabında şöyle geçmektedir :
«Abdullah bin Huzâfe'yi Rumlar esir almış ve zalimlerden birisi onu domuz eti yemesi ve içki içmesi için, içinde yalnızca karışık su ve pişmiş domuz eti bulunan bir evde hapsetmişti. Üçgün hapiste bıraktılar, fakat Huzâfe domuz eti yemedi ve içkiden de içmedi. Sonra ölüm korkusundan dolayı Huzâfe'yi hapisten çıkardılar. Bunun üzerine Huzâfe şöyle dedi: «Vallahi, Allahu Teâlâ bunu helal kıldı. Şüphesiz ben zor durumdaydım. Fakat sizin arzunuzu yerine getirmemek ve size İslâm dini üzerine bir fırsat tanımamak için bunu yapmadım.»
4) içtiği şeyin sarhoş edici olduğunu bilmesi: Şayet içki olduğunu bilmediği halde içki içerse, bu cehaletinden dolayı mazur sayılır ve üzerine had cezası uygulanmaz.
Şayet insanlardan birisi onun dikkatini çeker de, yine içmeye devam ederse, bu durumda cehalet kendisinden kalktığı için mazur sayılmaz. îçki olduğunu öğrendikten sonra günah işlemeye devam etmesi, cezayı gerektirip üzerine had cezası uygulanır.
Bir kişi, fakihlerin içki olup olmadığında ihtilaf ettikleri içkiden içerse, bu durumda üzerine had cezası uygulanmaz. Çünkü ihtilaf şüpheyi doğurur, şüphe halinde ise had cezalan düşer.
Yine bunun gibi, alimlerin haram olduğuna icma ettikleri şiddetlenen ve köpük atan üzüm suyundan, yeni müslüman olması veya daru'l-harp'te bulunması sebebiyle haram olduğunu bilmediği halde az birşey içen kişi üzerine had cezası uygulanmaz. Çünkü cehalet, had cezasını düşürecek özürlerden bir özür sayılır. Ancak İslâm yurdunda oturan ve İslâm'a yeni girmemiş olan bunun dışındadır. Bunlara had uygulanır; bilmemeleri bir özür sayılmaz. Çünkü içkinin haramîığını bilmek dini bir zarurettir.

46.5.9.3. Had Cezasını Uygulamakta Hür ve Müslüman Olmanın Şart Olmadığı

Hürriyet ve İslâm, had cezasını uygulamakta şart değildir. Köle içki içtiği zaman cezası verilir. Çünkü köle de Allah'ın emir ve nehiyleriyle mükelleftir. Ancak efendisinin işiyle meşgul olduğu için. Cuma ve cemaatla namaz gibi yapması zor olan bazı tekliflerden muaftır.
Allahu Teâlâ içkiden sakınmayı emretmiştir. Bu emir, hem hür olana hem de köleye yöneliktir. İçkiden kaçınmak köleye zor gelmez, içkinin kötülüğü hür insana dokunduğu gibi köleye de dokunur. Bu noktada hür ile köle arasında cezanın miktarı dışında bir fark yoktur.
Cezanın miktarına gelince; köleye, hür olana verilen cezanın yarısı verilir ki, bu da âlimlerin ihtilafı üzerine yirmi veya kırk sopadır.
İçki cezasının uygulanmasında hürriyet şart olmadığı gibi, müslüman olmak da şart değildir. Müslüman devletin tebaasına girmiş ve müslümanlaıia vatandaş olarak yaşayan, yahudi ve hristiyanlardan Mısır'daki Kiptiler gibi kitap ehli ile, yabancılar gibi belli bir müddet İslâm devletinin emniyeti altında bulunmak için anlaşma yapılan ve müslümanlarla beraber oturan ehli kitap, bütün bunlar fsîâm Ülkesi'nde içki İçtikleri zaman üzerlerine had cezası uygulanır. Çünkü bizim lehimize olan, onların lehine, bizim aleyhimize olan, onların da aleyhinedir. Da-
ha önce işaret ettiğimiz gibi içki onların dininde de haramdır. İçkinin kötü sonuçlarından, umumî ve hususî bütün hayatı kuşatan zararından dolayı onlara da ceza uygulanır. İslâm dini İslâm bayrağının gölgesindeki toplumu korumak ister. Toplum, İslâm sayesinde temiz ve kuvvetli bir şekilde korunmuş olur ve ancak İslâm sayesinde, ne müslümanlar ne de gayri müslimler tarafından toplumun zayıf düşürülmesi mümkün olmaz. Cumhur fukahanm görüşü budur ve bu görüş hak olup, bundan dönmek de uygun değildir.
Fakat Hanefîler; İslâm haram ettiği için içkinin müslümanlar yanında bir mal sayılmasa da, ehli kitap tarafından değeri olan birşey olduğu görüşündedirler. Şayet bir müslüman, ehli kitaptan birinin içkisini dökerse, kıymetini ödemesi gerekir. İçki içilmesi ehli kitaba göre mubahtır. Biz ancak onlara terket-melerini ve haram olduğuna inanmalarım emrederiz. Bu duruma göre ehli kitaptan içki içenlere ceza verilmez. Onların kitaplarında içkinin haram olduğunu farzetsek bile, biz onları kendi hallerine bırakırız. Çünkü onlar içkinin haram olduğunu kabul etmiyorlar. Onlara yapacağımız muamele, inançlarına göre olmalıdır. Yoksa doğru olana göre değil.

46.5.10. İçki ile Tedavi Olmak

Cahiüyye döneminde insanlar ilâç için içki içerlerdi. İslâm, onları içki ile tedavi olmaktan nehyederek içkiyi haram kıldı.
Müslim, Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizi'nin Târik bin Sü-veyd el-Ca'fî'den rivayet ettiklerine göre; Târik (r.a.), Rasülül-lah sallallahu aleyhi ve sellem'e içki hakkında sorunca, Rasû-lüllah sallalîahu aleyhi ve sellem ondan nehyetti. Târik; «Biz onu ilâç için kullanıyoruz.» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve selem; «İçki ilâç değil, bilâkis hastalıktır.» buyurdular.
Ebü Davud'un Ebu'd-Derdâ'dan rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu: «Allahu Teâlâ hem hastalığı hem de şifâyı yarattı ve her hastalık için de bir şifâ kıldı. Öyleyse tedavi olunuz. Fakat haramla tedavi olmayınız.»
Cahiliyye döneminde insanlar, bazen havanın soğuğundan korunmak için içki içerlerdi. İslâm onların soğuktan korunmak için içki içmelerini de nehyetmiştir.
Ebû Davud'un rivayetine göre; Deylem el-Hımyerî Nebi aley-hisselam'a şöyle bir soru sordu: «Ya Rasûlallah, biz soğuk biryerdeyiz. Ağır işlerde çalışmak zorundayız. Buğdaydan yapmakta olduğumuz bir içki içiyoruz. Bununla çalışma gücümüz artıyor ve soğuğa karşı dayanıklı oluyoruz. Bu içkiye ne dersiniz?» Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Sarhoş ediyor mu?, diye sordu. Adam; «Evet,» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; -Ondan sakınınız.» buyurdular. Adam; «İnsanlar bu içkiyi terketmemektedirler.» dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Eğer terketmezlerse onlarla savaşınız.» buyurdular.
Bazı ilim adamları, zor durumda kalındığında içki içilmesine cevaz verdiği gibi; haram olan içkinin yerine geçecek helâl bir ilacın bulunmaması, tedavi görenin lezzet ve neş'e duyması kasdetmemesi, müslüman doktorun gösterdiği miktarı aşmaması şartıyla, içkiyle tedavi olmayı caiz görmüşlerdir. Fakihler buna, boğazına bir lokma tıkanan, kişinin içkiden başka onu giderecek su bulamayan kimsenin ihtiyaç miktarı içki içmesini misal verdiler. Yine soğuktan helak olma durumuna gelmiş bir kimsenin, bir yudum veya bir bardak içkiden başka kendisini kurtaracak bir şey bulmamasını misal verdiler.
Kalp krizi ile ölüm tehlikesi geçiren kimse, bu tehlikesini bir miktar içkiden başka giderecek bir şey olmadığını bilirse veya doktor tarafından kendisine haber verilirse içki içebilir. Bütün bunlar haramlığı mubah kılan zaruretler kabilindendir.

46.6. ZÎNÂNIN HADDİ

46.6.1. İslâm, Evliliği Teşvik, Zinayı Yasak Etmiştir
İslâm Dini, evliliğe davet etmiş ve insanlara evliliği sevdirmiştir. Zira evlilik, cinsel duyguyu tatmin etmenin en sağlıklı yoludur. Evlilik düzeni, anne - babanın gönülden eğittiği ve korumayı, kollamayı üzerine aldığı neslin yetiştirilmesi için en güzel vasıtadır. Buna ilaveten, evlilik müessesesi, sevgi ve mubah-bet bağlamım oluşturduğu, şefkat, merhamet, nezih duygu ve hislerin, şeref, namus, izzet-i nefis ile annelik - babalık duygularının en güzel şekilde harekete geçtiği bir ortamı hazırlamaktadır. Bir neslin, bütün varlığıyla kalkınabilmesi ve hayatın ilerleyip daha ileri bir düzeye kavuşmasına katkıda bulunması da evlilik müessesesinin sağlamlığına ihtiyaç duyar.
İslâm dini, cinsel duyguların en sağlıklı yoldan tatmin edilmesini sağladığı gibi, gayri meşru yollara sapmaya neden olabilecek her türlü şaibeyi yasaklamış, hangi yoldan olursa olsun, bu duygunun harekete geçirilmesinden sakmdırmıştır, ki belirlediği yolun dışına taşılıp sapıklığa düşülmesin.
Bu nedenle, kadınlı - erkekli karma ilişkileri, dansı, nefsi tahrik eden fotoğrafları, cinsel duygulan harekete geçiren şarkı ve türküleri, kuşku uyandıran bakışları, hasılı, cinsel duyguları harekete geçiren veyahut fuhşa çağrıda bulunan her türlü hareketi yasaklamıştır. Böylece eve, zaaf amillerinin sızması engellenmiş ve ailenin dağılması önlenmiştir.
İslâm Dini, tüm bu önlemlere rağmen gerçekleşebilecek zinayı, kanunî bir suç saymış ve en ağır bir şekilde cezalandırmıştır. Çünkü zina, gerçekten korkunç felaketlere neden olmaktadır. Aynca pek çok kötülüklere ve suçlara ortam hazırlamaktadır. Ahlâk bozucu bayağı ilişkiler ve gayrı meşru cinsel ilişkiler toplumun varlığım tehdit eden ve yok olmasına neden olan en büyük etkenlerdendir. Aynca bu tür ilişkiler, gerçekten, alçaklık ve rezilliğin ta kendisüdr.
«Zinaya yaklaşmayın. Zira o çok çirkin bir iştir ve (alabildiğine) kötü bir yoldur.» (İsrâ : 32).
Yani «Fuhuşa neden olabilecek bakışlar, dokunma vs gibi zinaya yaklaştmcı şeylerden uzak durun.» Böylece âyeM kerims, zinaya ortam hazırlayıcı davramşlan yasaklamış olmaktadır.
Zina, bedenleri yıpratan korkunç hastalıklann yayılması ve bulaşması için de doğrudan bir sebep olmaktadır. Bu hastalıklar, kalıtım yoluyla babadan oğula geçmektedir.
Zina, Öldürme ve cinayet sebeplerinden biridir. Çünkü, kıskançlık insanın tabiatında var olan bir duygudur. Şeref sahibi, onurlu bir insanın sapıklığa rıza göstermesi uzak bir ihtimaldir. Çoğu kişiler, bu utanç verici duruma düşen aile fertlerini, kanunlar yeterli şekilde cezalandırmadığı için bizzat temizleme yoluna giderler.
Zina aile düzenini bozan ve yuvayı sarsan önemli bir etkendir. Evlilik ilişkileri bu yüzden bozulunca, çocukların eğitimi de yetersiz olur ve onlar da genellikle serseri ve sapık olma yolunu tutarlar.
Zina, nesebin zayi olmasına neden olur. Miras yoluyla başkasına geçecek olan mallar, zina yoluyla el değiştirmiş olur. Zina, kişinin, eşini kandırması için bir sebep teşkil eder.Zina, geçici bir ilişkidir. Arkasından herhangi bir sorumluluk yüklenilmez. Yani bu ilişki hayvanidir. Onurlu bir insan, bu tür ilişkilerden uzak durur.

46.6.2. Zinanın Tedrici Olarak Haram Edilişi

Fakîhlerin çoğu, zina cezasının da içkinin haramlığı ve orucun meşru kılınmasında olduğu gibi kademeli olarak kararlaştırıldığı görüşündedir.
Zina cezası; ilk etapta, eziyet etme, azarlama ve kınama şeklinde gelmiştir. Alİahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «İçinizden zina eden iki kimseye eziyet edin, tevbe edip düzelirlerse, onları bırakın.» (Nisa: 16.)
Sonra bu hüküm yavaş yavaş evlerde hapsetme şekline dönüştürüldü. Allahu Teâlâ şöyîe buyuruyor: «Kadınlarınızdan zina edenlere, bunu isbat edecek dört şalüt getirin. Şahadet ederlerse, ölünceye veya Allah onlara bir yol açana kadar evlerde tutun.» (Nisa: 15.)
Sonra Allahu Teâlâ bu konuda belli bir yol kıldı ve zina eden bekâra yüz sopa, evliye ise ölünceye kadar recmedilmesi hükmü kararlaştı.
Bu tedrici yol, topluma, belli bir seviye kazandırmaya ve toplumu yumuşak bir davranışla temizlenmeye ve iffetli olmaya sevketmek ve neticede zinayı normal kabul eden bir topluma zinanın haramhğının zor gelmemesi içindir. Onlara dînde zorlama yapmak olamazdı.
Alimler bu konudaki görüşlerine Ubâde bin Sâmit hadisiy-le delil getirdiler. Bu hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle buyurmuştur: «Had cezalarını benden öğreniniz. Muhakkak Allah Tealâ onlar için belli bir yol kılmıştır. Zina eden bekârlara yüz sopa ve bir sene sürgün vardır. Zina eden evlilere ise yüz sopa ve recim vardır.» (Hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivaye tetmişlerdir.)
Nisa sûresinde geçen iki âyetin zahirinin, sevicilik ve liva-tamn (homoseksüelliğin) hükmünü anlattığı görüşündeyiz. Bunların hükmü, Nur sûresinde geçen zinanın hükmünden değişiktir.
Nisa süresindeki birinci âyet sevicilik hakkındadır: -Kadınlarınızdan zina edenlere, bunu ispat edecek dört şahid getirin.Şahadet ederlerse. Ölünceye veya Allah onlara bir yol açana kadar evlerde tutun.» (Nisa: 15)
İkinci âyet ise livata hakkındadır: «İçinizden zina eden iki kimseye eziyet edin, tevbe edip düzelirlerse onları bırakın.» (Nisa : 16.)
Nisa; 15'de geçen -Fuhuş yapan kadınlar» ifadesi; kadının kadına teması demek olan seviciliktir. «Onlara erkeklerden dört şahid bulunuz. Eğer dört erkek şahidlik yaparsa, temasda bulunduğu kadından, ayrı olarak Ölünceye kadar veya Allah onlara tevbe ile bir çıkış yolu verinceye kadar veya böyle bir kadınla evlenecek bir erkekle evleninceye kadar onları evlerinde hapsediniz." demektir.
Nisa; 16'da geçen «Fuhuş yapan erkekler» ifadesi ise; liva-taya işaret etmektedir. «Yine yukarıda geçtiği gibi şahidlerin bulunması durumunda onlara eziyet ediniz.» demektir.
Üzerlerinde had cezası uygulamak suretiyle eza etmeden önce, tevbe ederlerse; pişman olur, bütün âmellerini düzeltir ve kendilerini temizlerlerse, onlara had cezası uygulamaktan vazgeçiniz.

46.6.3. Had Cezası Gerektiren Zina

Gayrı şer'î, esas üzerine yapılan her cinsi birleşme, zina kabul edilip, haddi gerektiren suçlardan bir suç oiması cihetiyle, cezasının miktarı belirlenmiştir.
Had gerektiren zina; inzal vaki olmasa bile, nikâh şüphesi bulunmadan, tabii bir arzuyla, mahrem olan dişi organa, erkek organının sünnet mahallinin girip kaybolmasıyla gerçekleşir.
Eğer yabancı kadından faydalanma, organın dışından olursa, bu durum her ne kadar ta'zir cezasını gerektirse de, zina için kararlaştırılan had cezasını gerektirmez.
İbn Mes'üd'dan rivayet olunduğuna göre; o demiştir ki: Bir adam Nebi aleyhisselam'a gelerek şöyle dedi: -Medine tarafından bir kadınla dostluk kurdum. Onunla temas etmeden vücudundan faydalandım. İşte durumum budur. Dilediğin cezayı bana ver.» Bunun üzerine Ömer; «Durumunu açığa çıkarmasay-dm ya! Allah senin durumunu örtmüştür.- dedi. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam arkasından bir adam gönderip onu çağırttı. Şu âyeti okudu: «Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüzeyakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir.» (Hûd: 14.)
Bunun üzerine cemaatten birisi kalkarak; «Ya Rasûlüllah,
bu hüküm sadece o adama mı mahsustur, yoksa herkese mi?» diye sordu. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem -Herkese,» diye cevap verdi. (Hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizi rivayet etmiştir.)

46.6.4. Zinanın Kısımları

Zina eden ya bekâr olur ya da evli olur. Bunlar için özel hükümler vardır.

46.6.4.1. Bekarın Cezası

Fakihler, zina eden bekâr-hür kimseye, ister erkek olsun isterse kadın olsun, yüz sopa vurulacağı hükmü üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü Nûr sûresinde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur .- -Zina eden kadın ve erkeğin herbirine yüzer değnek vurun. Allah ve ahiret gününe inanıyorsanız. Allah'ın dini konusunda o ikisine acımayın. Onların ceza görmesine, inananlardan bir topluluk şahid olsun.» (Nur: 2)
Fakihler her ne kadar sopa cezasının gerekliliği üzerinda ittifak etmişlerse de, sopaya sürgün cezasının ilâve edilmesinde ihtiîâf etmişlerdir.
a. Şafi'i ve Ahmed bin Hanbel şöyle demişlerdir: Sopa cezasına bir sene de sürgün cezası ilâve edilir. Çünkü Buharî ve Müslim'in Ebû Hüreyre (r.a.) ve Zeyd bin Halid (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre; bir adam Rasûlüllah'a gelerek şöyle dedi: «Ya Resûlallah! Senden, Allah aşkına benim için ancak Kita-bullah ile hüküm vermeni dilerim.» Öteki hasım (ondan daha anlayışlı olduğu halde) «Evet aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet. Bana da müsaade buyur,» dedi. «Benim oğlum bu adamda çırak idi. Derken karısı ile zina etti. Ben haber aldım ki, oğluma recim gerekiyormuş. Hemen onun namına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bir de ulemaya sordum. Bana oğluma ancak yüz dayakla bir yıl sürgün cezası lâzım geldiğini, bunun karısına da recin icab ettiğini haber verdiler.» Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki: aranızda Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim. Cariye ile koyunlar geri verilecektir. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerekir. Haydi ya Ûneys, (Eşlem kabilesinden bir adam) bunun karısına git. Şayet itiraf ederse, onu recmediver.» Üneys kadına gitti. Suçunu itiraf etti. Bunun üzerine Rasûlüilah sallallahu aleyhi ve sellem emir buyurdular; kadın recmedüdi.
Buhari'nin Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiğine göre, Rasûlüllah saliallahu aleyhi ve sellem zina eden bekâr bir kimse hakkında, bir sene sürgün ve yüz dayak vurmakla hükmetti.
Müslim'in Ubâde bin Sâmit'ten rivayet ettiğine göre Rasû-lülllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Benden alınız (zinanın hükmünü) benden alınız. Allah, zina eden kadınlar için bir yol tesbit etti. Bekâr olana yüz sopa ve bir sene sürgün, evli oJana da yüz sopa ve recin.»
Sürgün cezasını dört büyük halife de tatbik etmiş ve hiçbir kimse bunu yadırgamamıştır. Ebû Bekir, Fedek'e; Ömer, Şam'a; Osman, Mısır'a; Ali ise Basra'ya bazı kişileri sürgün etmişlerdir.
Şafi'îler, dayakla sürgün arasında tertip olmadığı görüşünde c-lup, «dilediği cezayı önce verebilir,» demişlerdir. Sürgünün, namazı kısaltacak mesafe (seferilik mesafesi) kadar uzak olmasını şart koşmuşlardır. Çünkü sürgünden maksat, onu ailesinden ve memleketinden uzakta yalnız bırakmaktır. Kısaltma, mesafesinden beride olan ise mukim sayılır. Şayet hakim daha uzak bir yere sürülmesini uygun görürse, Öyle yapar.
Kadına sürgün cezası verildiği zaman, mahremsiz sürgün edilmez. Şayet, mahremi ücretsiz olarak onunla gitmezse, kadının malından ücreti alınır.
b. İmam Mâlik ve Evzâi şöyle demişlerdir: «Zina eden, hür bekâr erkek sürgün edilir. Fakat, bekâr kadın sürgün edilmez. Çünkü kadın avrettir, fitne korkusu bulunduğundan uzak bir yere gönderilmesi uygun değildir.
c. Ebû Hanife şöyle demiştir: «Dayak cezasına, sürgün ilâve edilmez. Ancak hakim sürgün etmekte bir fayda görürse, sürgün edilebilir. Bunun miktarı hakimin görüşüne bırakılmıştır.»

46.6.4.2. Zina Eden Evlilerin (Muhsan) Cezası

İster erkek olsun, ister kadın olsun, evli olanın zina ettiği zaman recm edileceğine dair fakihler ittifak etmişlerdir.
Bu görüşlerine aşağıdaki hadislerle delil getirmişlerdir: a. Ebû Hüreyre (r.a.) 'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Rasûlüllah'a mescidde iken, müslümanlardan bir adam geldi ve şöyle seslendi: «Ya Rasülallah, ben zina ettim.» Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ondan yüzünü çevirdi. Fakat adam yüzünü çevirdiği tarafa dönerek kendilerine tekrar; «Ya Rasülallah ben zina ettim.» dedi. Ondan yine yüzünü çevirdi. Ta ki, bunu dört defa tekrarladı. Adam. kendi aleyhine dört defa şahadette bulununca, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem kendisini çağırdı ve «Sende delilik var mı?» diye sordu. Adam, «Hayır» cevabını verdi. «Hiç evlendin mi?» diye sordu. Adam «Evet.» dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem -Bunu götürün de recmedin.» buyurdu.»
İbn Şihâb demiştir ki: Bana Câbir bin Abdullah'ı dinleyen biri haber verdi. Cabir; «Onu recmedenler arasında ben de vardım. Onu namazgâhda recmettik. Taşlar kendisini yaraladığı zaman kaçmış, fakat biz ona Harre'de yetişerek kendisini recmet-miştik.» demiştir.
b. îbn Abbas'dan rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki r Ömer (r.a.) bir hutbe okudu ve şöyle dedi: -Hiç şüphe yok ki Allah, Muhammed aleyhisselâm'ı hak din ile göndermiş ve kendisine kitabı indirmiştir. Ona indirilenlerden biri de recm âyetidir. Biz bu âyeti okuduk, belledik ve anladık. Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem recmetti, ondan sonra biz de recmettik. Ama insanların üzerinden uzun zaman geçerse, korkarım birileri; «Biz Allah'ın kitabında recmi bulamıyoruz,» der de, Allah'ın indirdiği bir farizayı terketmekle dalâlete düşerler. Gerçekten erkek ve kadınlardan zina eden kimse üzerine evli olması, yeterli delilin bulunması veya gebelik, yahut itiraf bulunmak şartıyla recm Allah'ın kitabında haktır. Allah'a yemin olsun ki; insanların; Ömer Allah'm kitabına ilâve eti.» diyeceklerini düşün-meseydim, elbette bunu kitaba yazardım.* (Hadisi Buhari, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî kısa ve uzun olarak rivayet etmişlerdir.)
Neylü'l-Evtâr kitabında şöyle geçmektedir: *Recm, üzerinde icmâ edilen bir konudur. «Bahr» kitabında Haricîlerden rivayet olunduğuna göre; «Recm yoktur.» îbn Arabi de Haricîlerden aynı rivayeti yapmıştır.
îbn Arabi'nin rivayetine göre; Nazzam ve taraftarları gibi bazı Mutezililer de recinin vacip olmadığı görüşündedirler. Ancak bunların; «Recm Kur*ân'da zikredilmedi.» sözünden başka
ljjr delilleri yoktur. Bu görüş ise batıldır. Şüphesiz recm, üzerinde icma edilen mütevatir sünnet ile sabittir. Yine Ömer (r.aJ 'in cemaatın huzurunda okuduğu hadis-i şerife göre; recm, Kur'ân'ın nassı ile de sabit olmuştur. Ömer şöyle demiştir: «Şüphesiz Ra-suhillah'a inen âyetlerden birisi de recm âyetidir. Biz bu âyeti okuduk, belledik ve anladık. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem recmetti, ondan sonra biz de recmettik.» Bu âyetin tilâvetinin neshedilmesi, Ebû Davud'un İbn Abbas hadisinden naklettiğine göre, hükümün de neshedilmesini gerektirmez.
îmam Ahmed bin Hanbel ile «Kebir» kitabında Taberani'nin. Arap olmayan teyzesinden nakleden Ebû Ümâme bin Sehi hadisinden rivayet ettiğine göre; Allah'ın indirdiği Kur'ân'da, «İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettiklerinde onları recmedin.»
âyeti vardır.
Bu hadisi, İbn Hibban «Sahihimde Übey bin Ka'b hadisinden şu lâfızla rivayet etmiştir: «Ahzab sûresi. Bakara süresiyle aynı paralelde idi. Bakara sûresinde, «Zina eden ihtiyar erkek ile zina eden ihtiyar kadını recmedin» âyeti vardır.»

46.6.4.3. Muhsan (Evli) Olmanın Şartları

Muhsan (evli) da aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
a. Teklif: Cinsel ilişki kuranın akıllı ve bulûğ çağma ermiş olması gerekir. Şayet deli ve çocuk olursa, had cezası uy-gulanmayıp, sadece ta'zir cezası verilir.
b. Hürriyet: Eğer köle veya cariye olursa, üzerlerine recm cezası uygulanmaz. Çünkü Allahu Teâlâ kölelerin had cezası hakkında şöyle buyurmştur: «Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, onlara, hür kadınlara edilen azabın yansı edilir.» (Nisa; 25.)
c. Sahih bir nikahta ilişki kurmak: Yani cinsel ilişkiyi kuranın üzerinden sahih bir nikâh geçmiş olması, boşalma olmasa bile cinsi münasebette bulunması gerekir. Şayet hayızh ve ihramda olsa bile. bu durum had cezası uygulamaya kifavet eder. Eğer ilişki, fasid nikahda vuku bulursa, bununla muhsan hükmü gerçekleşmez. Muhsan sıfatının baki kalması için, evliliğin devam etmesi gerekmez. Şayet sahih bir nikahla evlenir ve ha-nımıyla cima yaparsa, sonra evlilik bağını koparır da evli olmadığı halde zina ederse yine recmedilir. Kadın da erkek gibidir.Evlenip de boşandığı zaman, boşandıktan sonra zina ederse, bu durumda muhsan sayılır ve recmedilir.

46.6.5. Had Konusunda Müslümanla Kâfir Eşittir

Zina sabit olduğu zaman müslümana had cezası sabit olunca, zimmiye ve mürtede de had cezası vermek gerekir. Çünkü zimmi, müslümanlar üzerine geçerli olan hükümleri kabul etmiştir. Sabit olduğuna göre, Nebi aleyhisselam evli oldukları halde zina eden iki yahudiyi recmetmiştir. Mürted'e gelince; İslâm ahkâmının tatbiki onları da kapsamına alır. Mürted olmaları, onları İslâmî hükümlerinin dışında bırakmaz.
İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre: «Yahudiler kendilerinden zina eden bir adamla bir kadını Nebi aleyhisselam'a getirdiler. Bunun üzerine Nebî aleyhisselam : «Zina eden bir kimseye sizin kitabınızda ne buyuruyorsunuz?» diye sordu. Yüzleri karaya boyanır ve böylece, rezil - rüsvay edilirler.» dediler. Nebî aleyhisselam; «Yalan söylüyorsunuz. Tevrat'ta recm âyeti vardır. Eğer doğru söylüyorsanız Tevrat'ı getirin.» buyurdu. Bunun üzerine onlara Tevrat'ı okuyacak birisini getirdiler. Bu genç Tevrat'ı okumaya başladı. Recm âyetine gelince, elini üzerine koydu. Kendisine elini kaldır denilince elini kaldırdı ve recm âyeti meydana çıktı. Bunun üzerine genç (veya yahudiler); «Ya Mu-hammed, şüphesiz Tevrat'ta recm âyeti vardır. Fakat biz bunu kendi aramızda gizlemek istemiştik.» dediler. Rasûlüilah sallal-Iahu aleyhive sellem, zina eden kadınla erkeğin recm edilmesini emretti ve recmedildiler.»
İbn Ömer demiştir ki; «Yemin olsun, Yahudi'nin, kadını kendi vücuduyla koruduğunu gördüm.» (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.) Ahmed bin Hanbel'in rivayetinde ise; «Yahudiler, ismi İbn Süreyya olan şaşı bir okuyucu getirdiler» şeklindedir.)
Câbir bin Abdullah (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir • -Nebi aleyhisselam, Eşlem kabilesinden bir adamı ve Yahudilerden bir adamı recm etmiştir.» (Hadisi Ahmed ve Müslim rivayet etmiştir.)
Berâ bin 'Âzib (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Nebi aleyhisselam'ın yanına, yüzü kömürle karartılmış dayak vurulmuş bir Yahudi getirdiler. Bunun üzerine Nebî aleyhisselam Yahudileri çağırarak; «Siz zina edenin cezasını kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?» diye sordu. «Evet» dediler. Daha sonra onların alimlerinden birini çağırdı. «Sana Tevrat'ı Musa'ya indiren Allah aşkına soruyorum. Zina edenin cezasını kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?» dedi. O; «Hayır, eğer bana bu sözle sormasaydm, sana haber vermezdim. Biz onda recm hükmünü buluyoruz. Lâkin bu iş eşrafımız arasında çoğaldı. Artık o hale geldik ki, şerefli birini yakalarsak, onu bırakıyoruz. Zayıfı yakalarsak, ona haddi vuruyoruz. Dedik ki: 'Geliniz soylu ya da soysuza da tatbik edeceğimiz bir şey üzerine ittifak edelim.' Ve kömüre boyamakla dayak vurmayı recmin yerine koyduk.» Bunun üzerine Rasûlüilah sallallahu aleyhi ve seîlem; «Allah'ını senin emrini onlar öldürdükten sonra ilk ihya eden benim» buyurdu ve emrederek Yahudi recmolundu. Derken Al-lahu Teâlâ şu âyeti inzal buyurdu:
«Ey Rasûl! Kalpleri inanmamışken, ağızlarıyla inandık diyenler, Yahudilerden yalana kulak verenler ve başka bir topluluk hesabma casusluk edenlerden inkâra koşanlar da seni üzmesin. Sözleri asıl yerlerinden değiştirirler de, «Böyle bir fetva size verilirse alın, verilmezse kaçının.» derler.» (Maide: 41)
Yahudiler diyorlar ki ı «Muhammed'e gidin; şayet size kö-mürlemekle dayağı emrederse, onu alın. Ama recimle fetva verirse, sakının.» Az sonra Allahu Teâlâ : -Her kim Allah'ın indirdiği kitab ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.» «Her kim Allah'ın indirdiği kitapla hükmtemezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.»
•Her kim Allah'ın indirdiği kitapla hükmetmezse işte onlar fa-sıklann ta kendileridir.» (Maide : 44, 45, 47.)
Ravi; .Bunların hepsi kâfirler hakkındadır.» dedi. (Hadisi Müslim, Ahmed bin Hanbel ve Ebû Dâvûd rivayet etmişlerdir.)

46.6.5.!. Bu Konuda Fakihîerin Görüşleri

«Bahr» kitabının yazarı; zina eden harbî'nin (*) dayak cezasına çarptırılacağına, dair icma olduğunu nakletmiştir.
Şafi'î, Ebû Yusuf ve Kasimiyye; âkil, baliğ ve hür kâfirlerin kendi inançlarına göre sahih nikâh yaparak evli olanlarının, zina yaptıkları takdirde recm edebilecekleri görüşündedir, ler.
Ebû Hanife, Muhammed, Zeyd bin Ali, Nasır ve tmam Yahya; «Harbiye sopa atılır; recmedilmez.» demişlerdir. Çünkü onlara göre; müslüman olmak muhsan (evli) olmanın şartlann-

(*) Belli bir müddet İslâm diyarında kalmak İçin eman alan ehli kitab.

dandır. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem iki Yahudiyi rec-metmiştir. Ancak bu recin, Yahudilerin benimsedikleri dinin kitabı olan Tevrat'ın hükmüne göre olmuştur.
Jmam Yahya; «Bu konudaki ihtilâfla birlikte, zimmi de, harbi gibidir.-» demiştir.
imam Mâlik; -Zimmiye had uygulanmaz.» demiştir.
Müslüman ülkeden eman dileyen harbiye gelince; 'Utre, Şa-fi'i ve Ebû Yusuf'a göre ona had cezası uygulanır. Malik, Ebû Hanife ve Muhammed'e göre ise, had cezası uygulanmaz. İbn Abdi'1-Berr; daha ileriye giderek, recin gerektiren evli olmanın şartının müslüman olmak olduğunda ittifak nakletmiştir.
Arkasından da Şafi'i ve Ahmed bin Hanbel'in cezanın uygulanması için müslüman olmayı şart koşmadıklarını söylemiştir.
Müslüman olmanın şart olduğunu söyleyenler arasında Mâ-lik'in hocası Rebî'a ve bazı Şafi'iler de vardır.

46.6.6. Sopayla Recnü Birleştirmek

îbn Hazm, îshak bin Râhûye ve Tabiînden Hasan Basrî; evli olana yüz sopa vurulup sonra recm edileceği görüşündedirler. Bu görüşlerine Ubâde bin Sâmit'in rivayet ettiği hadisle delil getirdiler. Bu hadiste Rasûlüllah sallallahu aîeyhi ve sellem şöyle buyurdu : -Benden alınız (zinanın hükmünü) benden alınız. Allah zina eden kadınlar için bir yol tesbit etti: Bekar olana yüz sopa ve bir sene sürgün. Evli olana da yüz sopa ve recm.» (Hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir.}
Ali (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; kendisi perşembe günü yüz sopa vurup, cuma günü de recmederek; «Allah'ın kitabına göre ona sopa vurdum. Rasûlüllah'ın sözüne göre de recm ettim.» demiştir.
Ebû Hanife, Mâlik ve Şafi'i «Sopa ile recm beraberce uygulanmaz. Şüphesiz sadece recm gereklidir.» demişlerdir.
Ahmed bin Hanbel'den bu konuda iki rivayet vardır: Birincisine göre; ikisi bîrden uygulanır. (Bu görüş, iki rivayetten en açık olanı olup Hıraki de bu rivayeti seçmiştir.) Diğer rivayet ise; çoğunluğun görüşü olan ikisinin birlikte uygulanamayacağıdır, (îbn Hâmid bu görüşü tercih etmiştir.)
İkisinin birlikte uygulanamayacağını söyleyenler, bu görüşlerine Rasûlüllah'ın Mâ'iz'i, Gâmidiyye'yi ve iki yahudiyi recm edip bunlara sopa vurmayışını delil getirmişlerdir.
Diğer delilleri de şudur: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Üneys'ü'l-Eslemi'ye; -Suçunu itiraf ederse, o kadını recmet.» demiştir; Sopa vurmayı emretmemiştir. Bu olay, en son vaki olan olaydır. Çünkü Ebû Hureyre (son müslümanlardandır) rivayet etmiş olup bu, daha önce beraberce uygulanan sopa ve recm cezalarını neshetmiş olur. Sonra Ebû Bekir ve Ömer (r.a.), hilâfetleri döneminde recm yapmışlar, fakat sopayla recmin arasını cemetmemişlerdir.
Dehlevî ise, hadisler arasında herhangi bir çelişki bulunmadığını birbirleri nesh etmediklerini ve işin hakime bırakılacağı görüşünü savunarak şöyle devam etmiştir: -Bana öyle geliyor ki; hakimin recmle sopa arasmı cemetmesi caizdir. Nebi aley-hisselam'dan sadece recmi uyguladığı rivayet edildiğine göre; hakimin recmi yeterli bulması müstehabdır. Bunun hikmeti şudur: Recm, cana dokunan bir cezadır. Arzu edilen suçun engellenmesi durumu recmle hasıl olmuştur. Sopa ise, terkine ruhsat verilen fazladan bir cezadır. Bana göre, recmi yeterli bulmanın sebebi budur.»

46.6.7. Ceza Vermenin Şartlan

1. Akü.
2. Bulûğ.
3. İhtiyar.
4. Haram olduğunu bilmek.
Çocuğa, deliye ve zorla yaptırılana had cezası uygulanmaz. Çünkü Aişe'nin rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Üç kişiden teklif kaldırılmıştır. Uyanmcaya kadar uyuyandan, baliğ oluncaya kadar çocuktan, akıllanıncaya kadar deliden.»
(Hadisi Ahmed bin Hanbel, Tirmizî, Nesâi, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce ile Hâkim rivayet etmiştir. Hâkim; -Hadis, Buharı ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir,» demiştir. Tirmizi ise hadisi sahihlemiştir.)
Haram olduğunu bilmeye gelince; had cezası haram işleyene uygulanır. Halbuki bu kimse haram işlediğini bümemektedir. Nebi aleyhisselam Maiz'e dönerek «Zinanın ne olduğunu biliyor musun?- diye sormuştu.
Rivayet olunduğuna göre siyah bir cariye Ömer (r.a.)'a getirildi ve «Bu cariye zina etti» dendi. Ömer, {r.a.) cariyeyi kamçıyla birkaç kez dürttükten sonra; «Alçak kadın, zina ettin öyle mi?» deyince, cariye; «İki dirhem karşılığında Gavş ile zina ettim,» dedi. Bunun üzerine Ömer (r.a.) yanında bulunan Ali, Osman ve Abdurrahman bin Avf (r.a.)'e dönerek, «Bu cariye hakkında ne diyorsunuz?» diye sordu. Ali tr.a.) «Recm edilmesini uygun görüyorum,» dedi. Abdurrahman (r.a.) da «Kardeşimin belirttiği görüşdeyim,» dedi. Osman ise; «Bu cariyenin, yaptığının basit bir şey olduğu ve bir beis bulunmadığını zannettiği kanaatindeyim. Şüphesiz Allah'ın verdiği ceza Allah'ın emrini bilene uygulanır,» dedi. Bunun üzerine Ömer (r.a.); «Doğru söyledin,» dedi.

46.6.8. Had Cezası Ne İle Sabit Olur?

Had cezası iki şeyle sabit olur. İkrar ile veya şahidlerle. 46.6.8.1. Had Cezasının İkrar ile Sabit Olması
İkrar; — alimlerin dediği gibi — delillerin efendisidir. Rasû-lüllah sallallahu aleyhi ve sellem Mâiz ve Gamidiyye'nin zina itiraflarını dikkate almış ve imamlar her ne kadar had gerektiren ikrarın kaç defa olacağında ihtilâf etmişlerse de, bu konuda ihtilâf etmemişlerdir.
Malik, Şafiî, Dâvûd, Taberi ve Ebû Sevr, had gerekmesi için bir defa itirafı kâfi görmüşlerdir. Çünkü Ebû Hüreyre ve Zeyd bin Halid'in rivayet ettiklerine göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Ya Uneys, o kadına git şayet suçunu itiraf ederse, onu recmet.» buyurmuştur. Kadın suçunu itiraf edince, onu recmetti fakat, ikrar konusunda adet zikretmedi.
Hanefilere göre, ayrı meclislerde dört defa ikrar etmesi gerekir. Ahmed bin Hanbel ve İshak'ın görüşü de budur. Ancak bunlar meclisin ayrı olmasını şart koşmazlar.
Birinci görüş, tercih edilen görüştür.

46.6.8.2. İkrardan Vazgeçmek Haddi Düşürür

Şafi'iler, Hanefiler ve Ahmed bin Hanbel, ikrardan dönmekle haddin düşeceği görüşündedirler.
Çünkü Ahmed bin Hanbel'e göre Ebû Hureyre ve Tirmizî'nin rivayet ettiği hadiste şöyle geçmektedir. Maiz'e taşları atılınca duyduğu acının şiddetinden kaçtı. Yanında devenin ağız kemikleri bulunan bir adamın yanma uğradı. Adam bu kemiklerle Maiz'e vurmaya başladı ve insanlar da yetişip ölünceye kadar vurmaya başladılar. Durum Rasûlüllah'a anlatılınca «Keşke onu bı-raksaydınız.» buyurdular. (Tirmizî, «Bu hadis hasendir» demiştir. Hadis Ebû Hüreyre'den değişik şekilde rivayet olunmuştur.)
Ebü Dâvûd ve Nesâi de Câbir hadisinden benzerini rivayet etmişlerdir. Onların rivayetinde şu ziyade vardır:
«Adama taşlar dokununca bağırmaya başladı; «Ey ahali, beni Rasûlüllah'a götürün; şüphesiz beni kavmim aldatarak mahvettiler. Durumumu haber verin. Rasûlüllah beni öldürecek değildir.» dedi. Biz aldırış etmeden adamı öldürdük. Rasûlüllah'm yanına dönerek durumu haber verdiğimizde; «Keşke onu bırakıp bana getirseydiniz?» buyurdular.

■ 46.6.8.3. Kadınla Zina Etliğini ikrar Edenle Bunu İnkar Eden Kadının Hükmü

Erkek, belli bir kadınla zina ettiğini ikrar eder de, kadın zinayı inkâr ederse, yalnız erkek üzerine had cezası uygulanır. Kadın ise cezalandırılmaz. Çünkü Ahmed bin Hanbel ve Ebû Davud'un Sehle binti Sad'dan rivayet ettiklerine göre; «Bir adam Nebi aleyhisselam'a gelerek ismini verdiği bir kadınla zina ettiğini söyledi. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam haber saiarak kadını çağırttı ve ona zina edip etmediğini sordu. Kadın zinayı inkâr edince yalmz adamı recmetti ve kadını serbest bıraktı.»
Adama uygulanan bu ceza, ikrar ettiği zinanın cezası olup. Mâlik ve Şafi'i'nin dediği gibi kadına iftira cezası değildir.
Evzâi ve Ebû Hanife ise şöyle demişlerdir: «Sadece iftira ettiği için had cezası uygulanır. Çünkü kadının inkârı şüphe doğurmaktadır. Ancak bu görüşe göre; «Kadının inkârı, erkeği ikrar etmez» şeklinde itiraz edilebilir.
Hadeviyye, Muhammed ve rivayet olunduğuna göre Şafi'i, zina ve iftira için had cezası uygulanacağı görüşündedirler. Çünkü Ebü Dâvûd ve Nesâî'nin îbn Abbas'dan rivayet ettiklerine göre Bekir bin Leys'den bir adam Nebi aleyhisselam'a gelerek bir kadınla zina ettiğini dört defa ikrar etti. Bekar olduğu için
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ona yüz sopa vurdu. Sonra kadınla zina ettiğine dair bir delil istedi. Bunun üzerine kadın; «Yalan söylüyor ya Rasûlallah!» dedi, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de adama iftira cezası olan seksen sopa vurdu, (l)
Zina ithamında bulunmak, kadın ve erkeğin küçük düşürülmesinde, kerametlerinin kaybolmasında, kendilerine, ailelerine ve nesillerine aybın isnad edilmesi konusunda kötü sonuçlar doğurur. Bu bakımdan İslâm dini bu suçun isbatmda çok şiddetli davranmış, böylece temiz insanlara ebedî bir rezillik ve asırlar sürecek bir ar isnad etme yoluna set çekmiştir. İslâm zina isnadında bulunanlara aşağıdaki hususları şart koşmuştur.

46.6.S.4. Zina İsnadında Bulunma Şartlan

1. Diğer hukukdaki sahicilerin sayısı hilâfına, dört şahidin bulunması: Allahu Tealâ şöyîe buyurmuştur: «Kadınlarınızdan zina edenlere, bunu ispat edecek aranızdan dört şahid getirin. Şahadet ederlerse, ölünceye veya Allah onlara bir yol açana kadar evlerde tutun" (Nisa : 15)
-İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin» (Nûr: 4)
Eğer şahidler, dörtten az olursa şahadetleri kabul olunmaz.
Şahidler cezalandırılır mı?
Hanefîler, Mâlik, Şafii'nin görüşünü benimseyenle îmam Ah-med «evet» demişlerdir. Çünkü Ömer (r.a.), Muğire'ye şahidlik yapan Ebu Bekr'e, Nafi ve Şube bin Mabed'e iftira cezası tatbik etmiştir.
Dendi ki dört kişiden az olan şahidlere iftira cezası uygulanmaz. Çünkü bunların niyeti şahitliği eda etmek olup, şehadet edilen kişiye iftira atmak değildir. Bu görüş Hanefi ve Şafi'i'ler-ce benimsenmiş olup Zahirilerin de görüşü böyledir.
2. Buluğ: Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur ■ «Erkeklerinizden iki şahid tutun; eğer iki erkek bulunmazsa, şahîdlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir.» (Bakara: 282.)

(1) Nesai, «bu hadis münkerdir» demiştir. İbn Hibbân da «bu hadisle delil getirmek batıldır» demiştir.

Eğer buluğ çağma ermemişse şahidliği kabul olunmaz. Çünkü o erkeklerden sayılmaz. Şahidliği kendi başına eda etmeye muktedir olsa bile şehadetine razı olunacak cinsten de değildir. Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Üç kişiden teklif kaldırılmıştır. Buluğ çağına erinceye kadar çocuktan, uyanınca-ya kadar uyuyandan, akıllanıncaya kadar deliden- buyurmuştur.
Çocuk kendi malını korumayı üzerine almaya ehil görülmezse, başkasına şahidlik etmeyi nasıl üzerine alabilir? Çünkü şahadet, kefalet kısmından sayılır.
3- Akıl: Geçen hadisten dolayı deli ve bunak kimsenin şe-hadeti kabul olunmaz. Çocuğun şahidliği akbnm azlığından dolayı kabul olunmayınca deli ve bunağın şahidîiği evlâ yoluyla kabul olunmaz.
4. Adalet: Çünkü Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur: «İçinizden iki adil şahit getirin.» (Talâk : 2)
«Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirir ise, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenahk edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz.» (Hu-curat: 6)
5. Müslüman olmak: İster müslümana isterse gayri müs-lime şahidlik etsin, şahitlik edenin müslüman olması gerekir.
Bu hüküm imamlar arasında ittifak konusudur.
6. Gözü ile görmesi: Yani, sürme çöpünün sürmeliğe ve kova ipinin kuyuya girdiği gibi, cinsel organlarının birbirine girdiğini gözüyle görmesi gerekir. Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Mâiz'e «Belki onu öptün veya göz kırptın veya baktın öyle mi?» demiş. Mâiz ise «Hayır ya Rasûlallah!» demiştir. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seîlem ona kinaye değil, bir açık sözle sordu. Mâiz de «sürme mili sürmelikte, kova ipi kuyuda kaybolduğu gibi bu kadınla zina yaptım» demiştir.
Şahadette bulunabilmek için doktor, ebe ve benzerleri için bakmak mubah olduğu gibi, bu durumda da bakmak mubahtır.
7. Sözün açık olması i önceki hadiste geçtiği gibi kinaye ile değil şahidliğin acık sözle olması gerekir.
8. Meclisin bir olması: Cumhur f ukahanın görüşüne göre, bu tip şahadetin şartlanndan birisi de şahidlerin zaman ve yerdeğişmeden bir mecliste şahidlik etmeleridir. Şayet ayrı ayrı gelirlerse şahidlikleri kabul olunmaz.
Şafi'i'ler, Zahiriler ve Zeydiler bu şartı kabul etmezler. Onlara göre tcplu halde veya ayrı olarak, bir mecliste veya değişik meclislerde şahidlik yaparlarsa şahidlikleri kabul olunur. Çünkü Allahu Teâlâ, şahidliği zikretmiş fakat meclisi zikretme-miştir. Çünkü, her şahadet, meclisleri ayrı bile olsa, —diğer şahadetlerde olduğu gibi— birbirine uygun düşerlerse kabul olunurlar.
9. Şahidlerin erkek olması: Zina şahidliğinde, şahidlerin erkek olması gerekir. Bu konuda kadınların şahidliği kabul olunmaz.
İbn Hazm'a göre; zinada iki müslüman. kadın bir erkeğe denk tutulur. Böylece şahidler; üç erkek, İki kadın veya iki erkek, dört kadın veya bir erkek altı kadın, yahut da hiç erkek olmadan altı kadm olabilir.
10. Zaman aşımına uğramaması: Çünkü Ömer (r.aJ şöyle demiştir: Herhangi bir had cezasına şahidlik eden bir kavim, olayın olduğu zaman şahidlik yapmayıp daha sonra yaparlarsa, kinden dolayı şahidlik yapmış olurlar ki, bunların şahidliği geçerli değildir. Eğer şahidler, zaman aşımına uğradıktan sonra zina olayına şahidlik yaparlarsa, bunların şahidliği Hanefi-lere göre kabul olunmaz.
Bu görüşlerine sununla delil getirmektedirler: «Şahid, olaya tanık olduğu zaman, şahadeti eda etmekle, suçu işleyeni örtbas etmek arasında muhayyerdir. Üzerinden belli bir zaman geçinceye kadar olaydan bahsetmemesi örtbas cihetini tercih ettiğini gösterir. Şahit bundan sonra şahidlik yaparsa, bu gösteriyor ki, daha önce taşımış olduğu kin, onu bu şahidliğe sevketmiştir. Ömer (r.a.)'ın dediği gibi, töhmet ve kinden dolayı olduğundan, bu gibilerin şahadeti kabul olunmaz. Hiçbir kimsenin bu sözü yadırgadığı nakledilmediğine göre bu görüş icma olmuş olur.
Bu hüküm, şahide şehadeti tehir edecek bir özür bulunmadığı zamandır. Şayet mahkemenin görüleceği yerden uzakta olması şahidin hasta olması ve buna benzer engellerin bulunması halinde, şahidliği tehir edecek açık bir özür varsa bu durumda şahidlik kabul edilip zaman aşımıyla batıl olmaz.
Bu şartı koşan Hanefiler, bu şart için bir son vakit takdir etmeyip, vakit belirlemek sakıncalı olduğundan işi özürlerin değişik olmasına göre bütün durumları nazarı dikkate alarak hakimin takdirine bırakmışlardır.
Bazı Hanefiler, zaman aşımını bir ay, bazıları ise altı ay olarak takdir etmişlerdir. Malikiler, Şafiiler, Zahiriler ve Şia'nın Zey-diyye kolundan cumhur fukahaya gelince; onlara göre, zaman aşımı, her ne kadar tehir edilirse, edilsin şehadetin kabulüne mani değildir.
Hanbelilerin iki görüşü vardır. Birisi Ebû Hanife gibi, diğeri ise cumhur gibidir.

46.6-8.5. Hakim Kendi Bildİğiylc Hüküm Verebilir Mi?

Zahirilere göre, ister, hakim olmadan önce olsun ister sonra olsun kan, mal, kısas, zina ve had cezalarına kendi bildiğiy-le hüküm vermesi hakime farzdır. Hakimin kendi bilgisiyle hüküm vermesi daha kuvvetlidir. Çünkü böyle bir hüküm hakka en yakın olandır, tkrar ve delil bundan sonra gelir. Allahu Te-alâ şöyle buyurmuştur: «Ey inananlar kendiniz ana - babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahid olarak adaleti gözetin.» (Nisa; 135.)
Rasûlüllah sallailahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Sizden her kim bir kötülük görürse, onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse, lisanıyla düzeltsin.» Sahih olarak sabit olmuştur ki, hakimin adaletle hükmetmesi, üzerine bir borçtur. Zulmü değiştirmeyip zalimi zulmü üzerine bırakması adalet olamaz. Yine sahih olarak bilinmektedir ki, bildiği kötülüğü eliyle değiştirmesi ve her hak sahibine hakkını vermesi hakime farzdır. Şayet böyle yapmazsa zalim olmuş olur.
Cumhur fukahaya gelince bunlar hakimin kendi bilgisiyle hüküm veremeyeceği görüşündedirler. Ebu Bekir şöyîe demiştir : «Bir kimsenin bir suç işlediğini görürsem delil bulununcaya kadar ona ceza uygulamam.» Çünkü hakim de diğer fert-ler gibidir. Yanında tam bir delil bulunduğunu görünceye kadar söylemesi caiz değildir.
Şayet hakim, görerek bir kimseye zina suçu isnad eder de sonra bu iddiasını tam bir delille kanıtlayamazsa kendisine iftira cezasını uygulamak lâzım gelir. Hakime bildiğini söylemec haram olunca bildiğiyle amel etmesi evlâ yoluyla haram olur. Bu görüşün aslı şu âyet-i kerimeden kaynaklanmaktadır: «İşte bunlar şahid getirmedikçe Allah katında yalancı olanlardır.» (Nur: 13)

46.6.8.6. Hamilelikte Had Sabit Olur Mu?

Cumhur ulema yalnız hamilelikte had cezasının uygulanmayacağı bilâkis itiraf veya delil gerektiği görüşündedir. Bu görüşlerine, şüphelerle had cezalarının düştüğü konusunda gelen hadislerle delil getirirler.
Ali'den rivayet olunduğuna göre; Ali (r.a.) hamile bir kadına «zinaya zorlandın mı?» diye sordu. Kadın «hayır» dedi. Ali; «belki uykudayken adam sana gelmiştir» dedi.
Cumhur ulema demiştir ki; adil ravilerin Ömer (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre «uykusunun ağır olduğunu ve bu esnada kendisine gelen adamın kim olduğunu bilemeyen kadının iddiasını kabul etmiştir.»
Mâlik ve arkadaşları ise şöyle dediler: «Kadın hamile kaldığı zaman kimden hamile kaldığını bilmez, zinaya zorlandığını da bilmezse kendisine had cezası uygulanır.» Devamla dediler ki; «Şayet zorla zina ettirildiğini iddia ederse, zorlandığına dair bir işaret göstermesi gerekir. Meselâ bekâr olanın kendisinden kan akar vaziyette gelmesi veya vücudunda zorlanma izlerini ortaya çıkarması gibi. Evli olduğunu iddia etmesi de bunun gibidir. Evli olduğu iddiası ancak delil getirirse kabul edilir.»
Bu görüşlerine Ömer'in şu sözüyle delil getirdiler: *DeIil bulunursa veya hamile kalmışsa veya itiraf ederse, evli olarak zina eden her erkek ve kadını recm etmek vaciptir.»
Ali tr.a.) şöyle demiştir: -Ey insanlar, zina ikidir. Gizli zina, açık zina. Gizli zina şahidlerin şahadetiyle belli olur. Böylece şahidler ilk meseleyi ortaya atan kişiler olmuş olurlar. Açık zina ise hamilelikle ve itirafla ortaya çıkar.»
Cumhur ulema dediler ki: «Bu görüş sahabenin sözüdür. O devirde bunlara muhalif kimse ortaya çıkmadığına göre icma hasıl olmuş oldu.»

46.6.8.7. Kesin Olarak Beraatt Gerektiren Şeyin ortaya Çıkmasıyla Haddin Düşmesi

Kadının bekâretinin zail olmaması veya fercinin kapalı olması, erkeğin cimadan aciz veya organının kesik olması gibi, kadın ve erkeğin herhangi birinden zina vaki olamayacağı kesin olarak belli olunca had cezası düşer.
Easûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Ali'yi bir kadının yanına giren adamı recmetmek için göndermişti. Ali (r.a.) adamı suda yıkanırken buldu. Onu recmetmek için eliyle tutup sudan çıkardı. Bir de baktı ki adamın organı kesik. Bunun üzerine adamı bırakarak Rasülüllah sallallahu alyehi ve sellem'e döndü ve durumu anlattı.

46.6.8.8. Evlenen Kadının Altı Aylık Çocuk Doğurması

Kadının evlendiği zaman, evlendiği müddetten sonra altı aylık çocuk doğurmasıyla üzerine had cezası uygulanmaz.
İmam Malik şöyle demiştir: »Bana ulaşan habere göre; «Osman (r.a.) 'a, evlendikten sonra altı aylık çocuk doğurmuş bir kadın getirdiler. Bu kadının recmedilmesini emretti. Bunun üzerine Ali (r.a.) şöyle dedi: -Bunu yapamazsınız. Şüphesiz Allah Tealâ kitabında; -Onun ana karnında taşınmasıyla, sütten kesilme müddeti otuz aydır» (Ahkâf: 15) «Anneler, çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için tam iki sene emzirir-ler.» (Bakara: 223) buyurmuştur. Bu durumda hamilelik müddeti altı ay olmuş oluyor ki, o kadım recm edemezsiniz» Bunun üzerine Osman (r.a.) kadının arkasından haber saldı. Fakat giden adam kadını recmedilmiş olarak buldu.

46.6.9. Cezanın Uygulanma Vakti

Bidâyet'ül-Müctehid'de şöyle denmektedir: «Had cezasının uygulanma vaktine gelince; alimlerin çoğunluğuna göre, şiddetli sıcak ve soğukta, bir de hastaya had uygulanmaz. Alimlerden bir grup, bu durumda -Had uygulanır» görüşündedir. Ahmed ve Ishak bu görüşte olup Ömer (r.a.) 'in, Kudame'ye hasta olduğu halde had cezası verdiğini delil getirmişlerdir.»
Ibn Rüşd devamla demiştir ki:
«îstisna yapmadan mutlak olarak had cezasının uygulanacağı görüşünde olan; «Hastaya ceza uygulanır.» demiş, cezanın manasını dikkate alan ise; «Hasta iyileşinceye kadar üzerine had uygulanmaz- görüşünü savunmuştur. Şiddetli sıcak veya soğukta da durum aynıdır.»
Şevkani şöyle demiştir: «Bahr kitabında anlatıldığına göre; 'Bekâr olana şiddetli sıcak veya soğuk gidinceye kadar, hastaya da iyileşinceye kadar zaman tanınır. Eğer hastanın iyileşmesi ümid edilmiyorsa; bu durumda Hâdî ve arkadaşı Şafi'i; «Da-yanabilirse hurma ağacının dalıyla dövülür.- demişlerdir.
Nasır ile Müeyed Billah ise; «iyileşmesi ümid edilmese bile hastaya ceza uygulanmaz.» demişlerdir.
Ancak, daha sonra açıklanacağı üzere, Ebû Ümâme bin Sehl bin Hanif hadisine göre birinci görüş daha doğrudur.
Recm edilmesi gereken kimsenin hasta olması veya başka durumlarda bulunmasma gelince; 'Itre, Şafi'iler, Hanefiler ve Malik; «Hastalık veya başka şey için recm ertelenmez. Çünkü maksat bu kişiyi telef etmektir.» demişlerdir.
Mervezi şöyle demiştir: «İster ikrar ile sabit olsun, ister delille sabit olsun, recm cezası şiddetli sıcak, şiddetli soğuk ve hastalıktan dolayı tehir edilir.»
İsfirâyinî ise; yalnız hastalıktan dolayı recmin tehir edileceğini söylemiş, «Sıcak ve soğukta ise derhal veya delil bulunup ikrar olmadığı veya ikrar olup delilin bulunmadığı durumda recm edilir.» demiştir.
Hamile ise, doğuruncaya kadar, emzirecek başka kimse bulamadığı takdirde, çocuğunu emzirinceye kadar recm edilmez.
Ali (r.a.) 'dan rivayet edildiğine göre, o demiştir ki: *Rasû-lüllah sallalîahu aleyhi ve sellem'in bir cariyesi zina ettiğinde, bana cariyeye sopa vurmamı emretti. Yanma geldiğimde baktım ki, henüz yeni nifas olmuş. Ben ona dayak vurursam, öldürürüm diye korktum. Durumu Nebi aleyhisselâm'a anlattığımda bana; 'İyi ettin. İyileşinceye kadar onu bırak.' buyurdular.» (Hadisi Müslim, Ahmed, Ebû Davud, Tirmizi rivayet etmiş ve Tirmizi sahihlemiştir.)

46.6.10. Recm Edilen İçin Kuyu Kazmak

Recm edilen için kuyu kazmak hakkında gelen hadisler muhtelif olup, bazısı kuyu kazılmasını belirtmiştir, bazısı ise bu konuda pek açıktır. İmam Ahmed; -Hadislerin çoğunluğu kuyu kazılacağı yönündedir.» demiştir.
Bu konudaki hadislerin ihtilafı sebebiyle fakihler de ihtilâf etmiştir:
Mâlik ve Ebû Hanife; «Recin için kuyu kazılmaz.» demişlerdir. Ebû Sevr ise; «Kuyu kazılır.» demiştir.
Ali tr.a.J 'den rivayet edildiğine göre; Şurahe el-Hemedâni'ye recm emrini verdiği zaman onu çıkarttı. Bir kuyu kazdırarak içine soktu ve insanlar taşlamaya başladılar.
Şafi'i; «Bu konuda serbestlik vardır.- demiştir. Ondan, «Kadın için, kuyu kazılacağı- rivayet olunmuştur.
'Itre; «Kuyunun, erkeğin göbeğine, kadının ise göğüslerine kadar kazılmasının müstehab olduğu» görüşünü belirtmiş; «Kuyu kazılmadığı zaman, kadının duyduğu acıdan sağa-sola dönüp avretinin açılmaması için bütün elbiselerinin giydirilmesi ve bağlanmasının müstehab olduğunu» söylemiştir.
Alimler, kadının ancak oturarak recm edilebileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Erkeğin ise, alimlerin çoğuna göre ayakta recm edilmesi gerekir.
Mâlik; -Erkek de oturarak recm edilir.» demiştir. Diğerleri ise; «Cezayı uygulayan imam bu konuda muhayyerdir.» demiştir.

46.6.11. Recm'de İmamın ve Şahidlerin Hazır Bulunmas1

«Neyl'ül-Evtâr-da yazarı şöyle demiştir: -Bahr kitabı yazarının 'Itrî ve Şafi'i'den naklettiğine göre, imanım, recmde hazır bulunması gerekmez. Hazır bulunması gerektiğine dair delil bulunmadığından, doğru olan görüş budur. Daha Önce geçtiğine göre, Nebi aleyhi's-salatü ve's-selâm, Mâiz'in recmi için emir verdi, fakat recmde bulunmadı. Halbuki zina Mâiz'in ikrarı ile sabit olmuştu. Yine bunun gibi, bazılarının zannınm aksine, Ğamidiye'nin de recminde bulunmadı.»
«Telhis» kitabında şöyle geçmektedir: «Bu iki hadisin hiç bir tarikinde Rasûhıllan sallalîahu aleyhi ve sellem'in recmde hazır bulunduğu vaki olmamıştır. Bilakis, bazı tarikler hazır bulunmadığına delalet etmektedir. Bu delâlet sebebiyle Şafi'i kesin olarak şöyle demektedir: «Ebû Dâvûd ve diğerlerinin «Sünen» inde, Nebi aleyhisselâm'ın Gamidiyye'nin recminde bulun-
madığına dair delâlet vardır. Bunun böyle olduğu kesinleşince, ne şahidlerin, ne de imamın hazır bulunmasının gerekli olmadığı ortaya çıkmış oldu. Müstehab olma durumuna gelince; îbn Dakik el-'Iyd'in naklettiğine göre fakihler; «Zina, ikrarla sabit olursa, şahidlerin önce başlamasını müstehab saymışlardır.*

46.6.12. Had Cezasında Müminlerden Bir Taifenin Hazır Bulunması

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun; Allah'a ve âhi-ret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini konusunda o ikisine acımayın. Onîarm ceza görmesine, inananlarda bir topluluk da şa-hid olsun.» (Nur: 2)
Alimler, bu âyet-i kerimeyle, had cezasına müminlerden bir topluluğun hazır bulunmasını müstehab saymış, ancak bu topluluğun sayısında ise ihtilâf etmiştir. Bazıları dört, bazıları üç, bazıları iki, bazıları ise yedi ve daha çok demişlerdir.

46.6.13. Sopanın Vurulacağı Yer

Ebû Hanife ve Şafi'i, organın ve yüzün dışında diğer azalara vurulacağı görüşüne varmışlardır. Organ ve yüze ilaveten, Ebû Hanife başı da istisna etmiştir.
Mâlik; «Bütün had cezalarında erkek soyulur.» demiştir. Ebû Hanife ve ŞafiTye göre, iftira cezası dışında durum aynıdır; sopa ayakta değil oturarak vurulur.
Nevevî şöyle demiştir: «Bizim arkadaşlarımız demişlerdir ki: Eğer kamçıyla dövülürse, kamçının, orta büyüklükte, bastonla ağaç dalı arasında olması gerekir. Eğer hurma dalıyla vurulursa, kuru ile yaş arası hafif bir dal seçilir ve şiddetli ile hafif darbe arasında bir vurmayla suçlu dövülür. Döverken, elini başının tepesine kadar kaldırmaz, tamamen aşağıda da tutmaz. Bilakis, dirseğini normal bir şekilde kaldırır.

46.6.14. Bekâra Zaman Tanımak

Bekâra, şiddetli sıcaklık veya soğuk geçinceye kadar müsaade edilir. İyileşmesi umulan hasta da bunun gibidir. Şayet iyileşmesi ümidi yoksa, bu durumda Şafi'i'nin arkadaşları; -Da-yanabilirse, hurma dalıyla dövülür.» demişlerdir.Ebû Dâvûd ve diğerlerinin ensâr'dan bir kişiden rivayet ettiklerine göre; ensardan biri hastalanmıştı. O kadar zayıf ve halsiz düşmüştü ki, bir deri bir kemik kalmıştı. Birinin cariyesi onun yanına gitti. Adam, hareketlenip cariyeye saldırdı ve ona tecavüz etti. Kendi kavminden bazı adamlar ziyaret için ona geldiklerinde durumu onlara anlattı ve «Benim hakkımda Ra-sûlüllah'a sorun. Ben yanıma gelen bir cariye ile zina ettim.» dedi. Arkadaşları, durumu Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem'e arzettiler ve «Biz insanlar arasında onun kadar zaafa uğramış, darda kalmış kimse bilmiyoruz. Eğer onu kaldırıp sana getirseydik, kemikleri dağılırdı. O ancak kemik ve deriden ibaret kalmıştır.» diye ilave ettiler. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, onlara yüz tane ağaç dalını (veya çöpünü) birleştirerek bir kerede ona vurmalarını emretti.

46.6.15. Had Cezasından Dolayı Ölene Diyet Gerekir Mi?

Had cezasından dolayı ölene diyet yoktur.
Nevevi, Müslim Şerhi'nde şöyle demiştir: «Alimler, kendisine had cezası gereken kimseyi, hâkim veya cellad ona ceza tatbik ettikten sonra ölürse, ne hâkim'e ne cellad'a, ne de beyt'ül-mâl'e bu kişinin diyetini ödemek gerekmeyeceği üzerinde icmâ tmişlerdir.»
Buraya kadar geçenler, zina suçunun cezasıdır. Bunun dışında bazı suçları ve hükümlerini de aşağıda açıklıyoruz:

46.6.16. Lût Kavminin Fiili

Livata (eşcinsellik) suçu, suçların en büyüklerindendir. Bu suç, ahlâkı, dini, fıtratı ve dünyayı ifsad eden en büyük bir fuhuştur. Hayat için başhbaşma bir tehlikedir. Allahu Teâlâ bu suçu işleyenleri en büyük azaba duçar kılmış, Lût kavmini yerle bir ederek, işledikleri pisliğin cezası olarak üzerlerine «siccîl»den taşlar yağdırmıştır. Onlara verilen bu azab, gelecek nesillere ibret olsun diye Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmiştir:
«Lût'u da gönderdik. Milletine; «Siz, dünyalarda hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz çok aşın giden bir milletsiniz!» dedi. Milletinin cevabı sadece; «Onlan kasabanızdan çıkarın. Güya onlar temiz kalmaya uğraşan insanlarmış.» demek oldu. Bunun üzerine Lût'u ve taraftarlarını kurtardık. Yalnız karısı geride kalıp helake uğrayanlardan oldu. Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!» (A'râf: 80 - 84)
«Elçilerimiz Lût'a gelince, onun fenasına gitti, çok sıkıldı. -Bu çetin bir gündür.- dedi. Milleti ona koşarak geldiler. Daha önce kötü işler işliyorlardı. «Ey milletim! İşte bunlar benim kızlarını, onlar sizin için daha temizdir (size nikaylayabilirim). Allah'tan sakının, konuklarımın önünde beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında kimse yok mudur?» dedi. «Andolsun ki, senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun. Doğrusu ne istediğimizin farkındasın.» dediler. «Keşke, size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığmsam.» dedi. (Melekler) dediler ki: «Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana ilişemeyecekler. Geceleyin bir ara ailenle yola çık. Karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelen onun başına da gelecektir. Va'deleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?» Buyruğumuz gelince, oraların altını üstüne getirdik. Üzerine de Rabbimin katından işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık. Bunlar, zâlimlerden hiç bir zaman uzak olmayacaktır.» (Hûd: 77 - 84)
Nebi aleyhis-salâtü ve's-selâm, bu işi yapanın öldürülmesini emretmiş ve onu lânetlemiştir.
Ebû Dâvüd, Tirmizi, Nesâî ve îbn Mâce'nin 'Ikrime'den, onun da İbn Abbas'dan ettiğine göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Lût kavminin yaptığı fiili işleyeni bulduğunuz zaman, hem yapanı hem de yapılanı öldürünüz.»
Nesâi'nin lâfzı ise şöyledir: «Lût kavminin yaptığı fiili işleyeni Allah lânetlemiştir. Lût kavminin yaptığı fiili işleyeni Allah lânetlemiştir. Lût kavminin yaptığı fiilî işleyeni Allah lânetlemiştir.»
Şevkânî şöyle demiştir: «Bu suçu işleyene ve bu çirkin rezilliğe yaklaşana en lâyık olan, ibret alması gerekenlere ibret olacak bir şekilde azab etmek ve bu günaha niyetlenenlerin şehvetini kıracak şekilde bir ceza vermektir. Dünyada, onlardan önce bir kimsenin yapmadığı bir fiil olan bu kavmin fuhşunu ir-tikab edenlere verilecek ceza, şiddet ve şenaat bakımından onların yakalandığı azaba denk olmalıdır. Allahu Teâlâ onları yerin dibine geçirmiş ve bu ilâhî gazab, onların hem bekârlarına hem de evlilerine dokunmuştur.»
İslâm Dini, bu suçun cezasını, kötü sonuçlar doğurduğu, fert ve topluma zararlı olduğu için şiddetli kılmıştır.

46.6.17. Livata Konusunda Fakihlerin Görüşleri

Alimler, livata suçunun haramlığı ve bu suça yaklaşanların şiddetli bir şekilde cezalandırılması gerektiği konusunda İc-ma etmekle beraber, îivata için verilecek cezanın miktarı konusunda üç ayrı görüş ortaya koymuşlardır:
a) Mutlak olarak öldürülmesi gerektiğini söyleyenler.
b) Zina edene verilen cezanın verilmesi gerektiğini söyleyenler. Bu durumda, bekâra sopa vurulur, evli ise recmedilir.
c) Ta'zir cezası verileceğini söyleyenler.

46.6.17.1. Öldürülmesi Gerektiğini Söyleyenler

Rasûlüllah saîlallahu aleyhi ve sellem'in ashabı, Nasır, Kasım bin İbrahim ve bir sözünde ŞafiTye göre; livatanın cezası, hem yapanın, hem yaptıranın —bekâr dahi olsalar— öldürülmeleridir.
'İkrime'nin îbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu : «Lût kavminin işlediği suçu işleyeni bulduğunuz zaman, hem yapanı hem de yapılanı öldürünüz.»
(Hadisi, Nesâî hariç Buharı, Müslim, Ebû Davûd ve Tirmizi rivayet etmiştir. Neyl'ül-Evtâr'da, «Bu hadisi Hâkim ve Beyhaki de rivayet etti.» denilmektedir. Hafız ise, «Hadisin ravileri sikadır. Ancak hadiste ihtilâf vardır.» demiştir.)
Alî (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; O, bu suçu işleyeni recmetmiştir. (Bu rivayet Beyhaki'ye aittir.)
Şafi'î şöyle demektedir: «Bu rivayetlerden dolayı, bekâr olsun, evli olsun, bu suçu işleyeni recmederiz.»
Ebû Bekir (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Ebû Bekir (r.a.), kadınların nikâhlandığı gibi nikahlanan bir adamla ilgili olarak insanları topladı ve Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı da bu konuyla ilgili sorular sordu. O gün en ağır konuşan Ali (r.a.) oldu. Şöyle demişti: «Bu öyle bir günahtır ki, daha önce hiç bir ümmet böyle bir günah işlememiştir. Ancak, tek bir ümmet müstesna. Onlara da Allah'ın ne yaptığını biliyorsunuz. Ben bu adamın yakılmasını uygun görüyorum.» Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.), Haüd bin Velid'e, adamı yakması için bir mektup yazıp gönderdi.» CBu rivayet Beyhakî'nin olup isnadında irsal vardır.)
Şevkânî, bu rivayetlerin toplamiyla delil getirmeye kalkılabileceğini ifade etmiştir.
Bu görüşte olan âlimler, sözkonusu fiili işleyenlerin öldürülmesi keyfiyeti hakkında ihtilâf etmişlerdir :
Ebû Bekir ve Ali (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, bunlar demişlerdir ki: «Üvatacı önce kılıçla öldürülür; günahı büyük olduğu için sonra yakılır.»
Ömer ve Osman Cr.aJ ise; «Üzerine duvar yıkılarak öldürülür.» demişlerdir.
îbn Abbas; -Şehirdeki en büyük binanın üstünden yere atılır.» demiştir.
Bağavî'nin Şa'bi, Zührî, Malik, Ahmed ve îshak'tan rivayet ettiğine göre; livatacı recmedilir. Bu görüşü Tirmizî de, Malik, Şafi'i, Ahmed ve îshak'dan rivayet etmiştir.
Zina edeni iki defa recmetmek doğru olsaydı, Lüt kavminin işlediği suçu işleyen elbette iki defa recmedilirdi.
Münzirî şöyle demiştir: «Bu fiili işleyeni Ebû Bekir, Ali, Abdullah bin Zübeyr tr. anhüm) ile Hişam bir Abdülmelik yakmıştır.»

46.6.17.2. Zina Edene Verilen Cezanm Verilmesi Gerektiğini Söyleyenler

Sa'id bin Müseyyeb, 'Ata bin Ebi Rebâh, Hasan, Katâde, Ne-hâi, Sevri, Ezvâ'i, Ebû Talİb, İmam Yahya ve bir kavline göre Şafi'i; livatanın cezasının zina edene verilen ceza olduğu görüşündedirler. Onlar: «Bekâr olana sopa vurulur ve sürgün edilir. Evli olan ise recmedilir.- demişlerdir.
Bu görüşte olanların delilleri şunlardır:
a) Bu fiil, zina çeşitlerindendir. Çünkü bunda bir organın diğerine teması vardır. Dolayısıyla, Iivata yapanla yapılan; evli ve bekâr zina edenler hakkmda inen âyetin kapsamına girerler. Bu manayı şu hadis-i şerif de kuvvetlendirmektedir: -Erkek erkeğe yaklaştığı zaman, muhakkak bunlar zina etmişlerdir.»
b) Zina cezası hakkmda gelen delillerin kapsamına girmediği farzedilse bile, kıyas yoluyla zina edenlere katılmaları gerekir.

46.6.17.3. Ta'zİr Cezası Verileceğini Söyleyenler

Ebû Hanife, Müeyyed Billah, Murtezâ ve diğer bir kavline göre Şafi'i; bu fiili işleyene ta'zir cezası verilmesi gerektiğini belirterek, «Çünkü bu fiil, zina olmayıp zina hükmünü alamaz.» demişlerdir.
Şevkâni, öldürmek gerektiğini söyleyenlerin görüşünü tercih etmiştir. Delillere muhalefet ettiği için son görüşü saymış, ikinci görüşü ise tartışarak şöyle demiştir : «Livata yapan ve yaptıranın öldürülmesi ile ilgili olarak gelen deliller mutlak olup bu deliller, Lût kavminin işlediği suçu işleyeni de kapsadığını düşündürmekle beraber, bekârla evîi olanın arasını ayırıcı zina ile ilgili delillerin umumî manasmı tahsis etmektedir. Aynı zamanda bu delillerin livatayı kapsamadığı düşünüldüğünde ise, yukarıda bahsedilen kıyası iptal etmektedir. Çünkü, usûl kitaplarında geçtiği üzere, bu kıyas, itibari fasid olmuş olur. Nassla beraber kıyas olmaz.»

46.6.18. İstimna (Mastürbasyon)

Erkeğin, eliyle istimna etmesi, insanda bulunması gereken edebe ve güzel ahlâka ters bir harekettir.
Fakihler, bu konuda ihtilâf etmişlerdir:
Bazıları, mutlak olarak haram olduğu görüşündedir. Bazıları ise; -Bazı durumlarda haram, bazı durumlarda ise vacib-dir.» demişlerdir. Mekruh olduğunu söyleyenler de vardır.
İstimnanın haram olduğunu söyleyenler, Malikiler, Şafi'iler ve Zeydilerdir. Haram olduğunu söyleyen bu görüş sahiplerinin delili şudur: Şüphesiz Allahu Teâlâ, bütün durumlarda fercle-rin muhaf azasını emretmiştir. Kişi istimna ettiği zaman, şu iki konuda haddi aşıp Allahu Teâlâ'nm helâl kıldığından dönerek harama tecavüz etmiş olur. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
«Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler. Bu sınırlan aşmak isteyenler, işte bunlar haddi aşanlardır.» (Mü'minûn : 5 - 7)
Bazı durumlarda haram, bazı durumlarda ise caiz olduğunu söyleyenler Hanefilerdir. Onlar şöyle demişlerdir: «İstimna yapmadığı takdirde zinaya düşeceğinden korkarsa, 'Zararların en hafifi irtikab edilir' kaidesince istimna edebilir. Sadece şehvet celbetmek için olursa, haram olur.» Hanefiler yine şöyle demişlerdir : -Şehveti galip geldiği zaman, yanında hanımı veya cariyesi bulunmazsa, şehvetini teskin edebilmek amacıyla istimna edebilir.»
Hanbeliler ise şöyle demişlerdir: «İstimna haramdır. Ancak, zinaya düşmekten veya sıhhatine bir zarar gelmesinden korkarsa, karısı veya cariyesi bulunmayıp evlenmeye de gücü yetmezse, bu durumda istimna etmesinde bir sakınca yoktur.»
İbn Hazm; istimnada günah bulunmadığını ve mekruh olduğunu söylemiştir: «Çünkü erkeğin, sol eliyle organına dokunması ümmetin icmaı ile mubahtır. Organa dokunmaya ilave olarak, istimnada meninin gelmesini kasten istemekten başka bir fazlalık yoktur. Meninin gelmesini istemek ise asla haram değildir. Allahu Teâlâ; «Haram olanları size genişçe anlattık.» (En'âm: 119) buyurmuştur. Kur'ân-ı Kerim'de ise istimnanın haram olduğu açıklanmamıştır. Şu âyet'i kerimeye göre ise bilâkis helâldir: «Yerde olanların hepsini sizin için yarattı.»
îbn Hazm devamla demiştir ki; -Şüphesiz istimna mekruh sayılmıştır. Çünkü istimna, güzel ahlâktan olmadığı gibi, bir fazilet de değildir. Bize rivayet olunduğuna göre, fakihlerin bir kısmı istimnayı mekruh saymış, bir kısmı da mubah saymıştır. Mekruh olduğunu söyleyenler; İbn Ömer ve 'Atâ'dır. Mubah olduğunu söyleyenler; İbn Abbas, Hasan ve bazı tabiin büyükleridir. Hasan; «Ashab, savaşlarda istimna ederlerdi.» demiştir. Mücahid ise; «Eskiden gençlerine istimnayı tavsiye eden ve bununla iffetli olmalarının sağlanacağını söyleyenler vardı.» demiştir.»

46.6.19. Sehâk (Lezbiyenlik)

Lezbiyenlik (sevicilik), âlimlerin ittifakıyla haramdır.
Müslim, Ahmed, Ebû Davûd ve Tirmizi'nin rivayet ettikleri hadiste Rasûlüîlah sallallahu aleyhi ve sellera şöyle buyurmuştur : «Erkek, erkeğin avret mahalline bakmasın. Bir örtü içinde bir erkek diğer erkeğin tenine dokunmasın. Yine bir tek örtü içinde bir kadın diğer bir kadının tenine dokunmasın.»
Sehâk; su gelmeden kadının kadına temasıdır. 266
Erkeğin, kadının fercine suyunu akıtmadan dokunması durumunda olduğu gibi, kadının kadına gelmesinde de, had değil ta'zir cezası gerekir.

46.6.20. Hayvanlarla İlişki Kurmak

Alimler, hayvanlarla ilişki kurmanın haram olduğunda ic-mâ etmişlerdir. Bu işi yapanlara verilecek ceza konusunda ise ihtilaf etmişlerdir.
Câbir bin Zeyd'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir : «Her kim hayvanla ilişki kurarsa, ona had cezası uygulanır.»
Ali (r.aJ'dan rivayet olunduğuna göre; «Eğer evli ise recme-dilir.» demiştir.
Hasan'dan rivayet olunduğuna göre; -Hayvanla ilişki kurmak, zina mesabesindedir.» demiştir.
Ebû Hanife, Malik, bir görüşüne göre Şafi'i, Müeyyed Bil-lah, Nasır ve îmam Yahya; «Bu kişilere yalnız ta'zir cezası gerektiği» görüşündedirler. «Çünkü, hayvanla ilişki, zina değildir.»
ŞafiTnin diğer bir görüşü ise şöyledir. -Hayvanla ilişki kuran öldürülür. Çünkü Amr bin Ebî Amr'm, 'Ikrime'den, onun da İbn Abbas'dan rivayet ettiği hadiste Nebi aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Her kim, hayvanla cinsel ilişki kurarsa onu ve ilişki kurduğu hayvanı öldürünüz.» (Hadisi Ahmed, Ebû Davûd ve Tirmizi rivayet etmiş, Tirmizi; «Bu hadisi, ancak Amr bin Ebi Amr'm rivayet ettiği hadis olarak bilmekteyiz.» demiştir.)
Tirmizî ve Ebû Davud'un Âsim hadisinden rivayetlerinde, Âsım'm Ebû Zerrin'den onun da İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas şöyle demiştir: «Hayvanla ilişki kurana had cezası uygulanmaz.» (Bu rivayetin en sahih olduğu zikredilmiştir.)
İbn Mâce'nin İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas, Rasûlüîlah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Her kim mahremiyle zina ederse, onu öldürünüz. Her kim hayvanla ilişki kurarsa, onu ve ilişki kurduğu hayvanı Öldürünüz.»
Şevkani şöyle demiştir: «Bu hadiste, hayvanın öldürüleceğine dair delil vardır. Bundaki illet, Ebû Davûd ve Nesâi'nin, İbn Abbas'a; 'Hayvanın durumu ne olacak?' dendiği şeklinde yapılan rivayettir.»
Alî (r.a.) ve bir görüşüne göre Şafi'î; ilişki kurulan hayvanın etinin haram olduğu ve kesilmesi gerektiği görüşündedirler.
Kasımiyye, Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve diğer bir görüşüne göre Şafi'i; «Etinin yenmesinin tenzihen mekruh olduğu- görüşündedirler.
«Bahr» kitabında şöyle denmektedir: «Bir çobanın ilişki kurduğu hayvanın çirkin bir yavru doğurduğu rivayet edildiği gibi, çirkin bir yavru dünyaya gelmesin diye, eti yenmeyen hayvandan bile olsa kesilmesi gerekir. Nebi aleyhisselâm'ın, eti yenen dışuıda hayvanı kesmekten nehyeden hadisi umumi olup, bu konudaki hadisle tahsis edilmiştir.»

46.6.21. Zorla İlişki Kurmak

Kadın, zinaya zorlandığı zaman, kadına had cezası gerekmez.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Fakat darda kalana, başkasına saldırmamak ve haddi aşmamak kaydıyla bir günah yoktur.» (Bakara: 173)
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur : -Ümmetimden hata ve unutmak ile zorla yaptırılanlar kaldırılmıştır. (Yani, bunlardan dolayı hesaba çekilmeyeceklerdir.)»
Nitekim, Rasûlüllah sallalîahu aleyhi ve sellem zamanında, zorla zina yapılan bir kadına had cezası uygulanmamıştır.
Hz. Ömer (r.a.) 'm yanma bir kadın getirilerek; «Kadının bir çobandan su istediği, çobanın ise kendisine teslim olduğu takdirde ona su vereceğini söylediği, kadının da mecburen çobanın isteğine boyun eğdiği» anlatılır. Bunun üzerine Ali (r.a.), Ömer (r.a.) 'a dönerek; «Bu kadın hakkında ne dersiniz?» diye sorar. Ömer (r.a.), -Kadın bu işe zorlanmıştır.» der ve kadına birşey-ler vererek salıverir.
Bu konuda, mecbur etmek şeklinde kadına sahip olmakla, tehdit ederek zorlamak arasında bir fark yoktur.
İlim ehli, bu durumdaki kadına mehir'in gerekip gerekmemesinde ihtilâf etmiş olsalar da, zorlama konusunda ihtilâf etmemişlerdir.
Mâlik ve Şafi'i, «Mehrin gerektiğini» söylemişlerdir. Malik'in «Muvatta»ında îbn Şihâb'dan rivayet ettiğine göre; Abdülmelik bin Mervan, zorla sahip olunan bir kadına, yapılan bu işten dolayı mehir verilmesi yönünde hüküm vermiştir.
Ebû -Hanife; -Mehir gerekmez.- demiştir.
«Bidâyet'ül-Müctehid- de şöyle geçmektedir: Bu ihtilâfın sebebi; mehirin, 'nikâhın bedeli mi, yoksa bir bahşiş mi?' oiduğu konusundadır. Nikâhın bedeli olduğunu söyleyenler, nikâhda meh-ri gerekli görmüşlerdir. Mehirin, Allahu Teâiâ'nın kadınlara mahsus kıldığı bir bağış olduğunu söyleyenler ise, mehri gerekli görmemişlerdir.»
Burada Ebü Hanife'nin görüşü daha doğrudur.

46.6.22. ilişkide Hata Etmek

Erkeğin yanma, hanımının dışında bir kadın sokulup «Bu senin kaimdir.» dense, erkek de kendi kansı zannederek o kadınla ilişki kursa, alimlerin ittifakıyla kendisine had cezası uygulanmaz. Kendisine «Bu senin karındır» denmesi, yatağında kendi karısı sandığı bir kadını bulması ve onunla ilişki kurması veya karısını zifafa çağırdığı halde başkasının gelmesi ve geleni karısı sanıp onunla ilişki kurması gibi durumlar da aynı olup, üzerine had cezası gerekmez.
Yine, mubah olan her hatalı ilişkide hüküm aynıdır.
Mahremiyle hataen ilişki kurmasına gelince; bu had cezasını gerektirir. Yine bir kimse, mahremi olan bir kadını çağırır ve bunun üzerine mahremi olmayan bir kadın gelerek onu mahremi zannedip ilişki kurarsa, kendisine had cezası gerekir.

46.6.23. Bekâretin Gitmemesi

Bekâretin gitmemesi, Ebû Hanife, Şafiî, Ahmed ve Zeydile-re göre; aleyhinde zina iddiasıyla şahitlik yapılan kişi hakkında şüphe olarak değerlendirilir. Dört kişi, kadının zina yaptığına şahitlik eder de, bir kaç kadın onun bekâretinin gitmemiş olduğuna dair şahitlik yaparsa, şüphe bulunduğundan kadına had cezası uygulanmaz. Şahitlere de iftira cezası verilmez.

46.6.24. Hakkında İhtilâf Edilen Nikâhta İlişki

Mut'a nikâhı, değiş - tokuş yoluyla nikâh, tahlil nikâhı, veli ve şahidsiz yapılan nikâh, talâk-ı bâinle boşadığı karısının id-detinde karısının kızkardeşiyle nikâh, talâk-ı bâinle boşadığı dördüncü karısının iddetinde beşinciyle nikâh gibi, sahih olup olmadığında ihtilâf edilen nikâhlarda had cezası uygulanmaz. Çün-
kü, bu tip evliliklerin sıhhati hakkında fakîhler arasında ihtilaf vardır. Bu konuda ihtilaf ise, ilişkide şüphe doğurur. Hadler ise, şüphelerle düşer. Zahirîler bu görüşe muhalefet etmişlerdir. Çünkü onlar, her batıl ve fasid nikâhla yapılan ilişkide haddi gerekli görürler.

46.6.25. Batıl Nikâhta İlişki

Dördüncü karısı üzerine beşinciyi aîmak veya evli kadını nikahlamak, yahut başkasının iddetlismi nikahlamak, yahut da üç talâkla boşadiğı karısını başkasıyla evlenmeden almak gibi, bâtıl olduğunda icma edilen nikâhlarda, yapılan ilişki zina sayılıp had cezasını gerektirir. Akdin mevcut olması dikkate alınmayıp, yapılan akdin cezanın düşmesine bir tesiri olmaz.