Fikih - 79 Cinayetler - Fikhussunne
1. TANIM «Cinayât»! cinayet kelimesinin çoğuludur. -«Cenâ-, yecnî» kökünden gelmekte olup almak anlamındadır. Ağaçtan meyve topladığı zaman araplar «cena...">CİNAYETLER
47.1. TANIM
«Cinayât»! cinayet kelimesinin çoğuludur. -«Cenâ-, yecnî» kökünden gelmekte olup
almak anlamındadır. Ağaçtan meyve topladığı zaman araplar «cena es-semere»
derler. Yine araplar «cenâ alâ kavmini cinâyeten- dediği zaman, muhakeme
olunacağı bir suç işlemiş olduğunu söylemek isterler.
Şer'î Şerife göre cinayetten murad ise haram olan her iştir. Haram olan her işj
dine, cana, mala, akla ve ırza verdiği zarar bakımından şariin sakındırdığı ve
men ettiği her şeydir.
Fakihler, bu suçların iki kısma ayrıldığı konusunda anlaşmış durumdadırlar.
Birinci Kısım: Bunlar, had cezası gerektiren suçlar diye isimlendirilir.
İkinci Kısım: Kısas gerektiren suçlar olarak isimlendirilmiştir.
Kısas gerektiren suçlar, cana dokunan veya bundan daha düşük yaralama şeklinde
yahut bir uzvun kesilmesi biçiminde meydana gelen suçlardır. Bu suçlara ceza
vermek, insanı korumak için bu cezalan muhafaza etmeyi ve toplum hayatını
kurtarmayı gerektiren zarurî temel maslahatlardır.
Daha önce, had cezası gerektiren suçlar ve cezalarına ait açıklama geçti. Şimdi
ise kısas gerektiren cezaları açıklayacağız.
îslâmî açıdan nefsi muhafaza hakkında bir girişle başlayarak arkasından
Cahiliyye ile islâm arasındaki kısasdan bahsedeceğiz. Daha sonra da daha
aşağısına gereken kısası açıklayacağız.
47.2. NEFSİ MUHAFAZA ETMEK
47.2.1. İnsanın Kerameti
Şüphesiz Alîahu Teâlâ insanı kerametli kılmış onu kudreti ile yaratmış ona
ruhundan üflemiş meleklerin ona secde etmesini emretmiş ve yerde ve gökte ne
varsa hepsini onun emrine musahhar kılmıştır. Aynı zamanda yeryüzünün efendisi
olması ve kendisi için takdir edilen maddi olgunluğun ve ruhi yüceliğin son
noktasma onu eriştirmek için ona kuvvet ve ilâhî bağışlar bahsetmiştir. İnsanın
gelişmesi için bütün unsurlar oluşmadan ve tam olarak hakkını almadan bu
hedefleri gerçekleştirmesi ve gayesine ermesi mümkün değildir. îslâmm kefil
olduğu bu hakların önde gelenleri: Yaşama hakkı, Mülk edinme hakkı, Irz ve
hürriyetini koruma hakkı, eşitlik hakkı, ve öğrenim haklarıdır, Aîlahu Teâlâ
şöyle buyurmuştur;
«And olsun ki biz insanoğullannı şerefli laldık onların karada ve denizde
gezmesini sağladık. Temiz şeylerle onları nzık-landırdık. Yaratıklarımızın pek
çoğundan üstün kıldık» (İsra-70)
Bu haklar renk, din, cinsiyet, coğrafi bölge sosyal yapı farkı gözetmeden insan
olması açısından herkes için gereklidir. Nitekim Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem Veda haccmda okuduğu hutbede şöyle buyurmuştur: «Ey insanlar şüphesiz
banlarınız ve mallarınız bugün nasıl mukaddes bir günse, bu ay nasıl mukaddes
bir aysa ve bu belde nasıl mukaddes bîr belde ise öylece mukaddestir.»
«Herbirinizin kanı ve mab ötekine haramdır. Tebliğ ettim. Şahid ol Ya Rab! Her
müslümamn kanı, malı ve ırzı diğer müs-lümana haramdır.»
47.2.2. Hayat Hakkı
Bu hakların ilki ve korunmaya en layık olanı şüphesiz hayat hakkıdır. Hayat
hakkı mukaddes bir hak olup bu hakka saygısızlık göstermek ve onun korunması
gerektiğini mubah saymamak helal değildir. Allah'u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın,» (İsra-33) ön plana geçmesi
gereken hak, hayat hakkıdır. Bu hakkı Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Ibn
Mes'ûd'dan rivayet olunan hadiste şöyle açıklamıştır: «Allah'tan başka ilah
olmadiğına ve benim Allah'ın Rasûlü olduğuma şahadet eden müslüman bir kimsenin
kanı ancak üç şeyden biri ile helal olur i 1 — Zina eden evli. 2 — Cana karşı
can.3 — Dinîni terkedip cemaatten ayrılan.» (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet
etmiştir.)
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla Öldürmeyin.
Biz onlara da size de rızık veririz. Onları öldürmek şüphesiz büyük bir
günahtır.» (İsra: 31)
«Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman.» (Tekvir:
8 - 9)
Allahu Teâlâ öldürme işini başlatana mahlukatından hiçbir kimseye vermediği
azabı vermiş bu konuda onun Rasûlü şöyle buyurmuştur: «Zubnen öldürülen hiç bîr
kimse yoktur ki, onun kanından Adem'in ilk oğluna bir nasib olmasın. Çünkü o,
ölümü ilk icad edendir.» (Hadisi Buharî ve Müslim'in rivayet etmişlerdir.)
islâm'ın canlan korumaya hırslı olmasından dolayıdır ki, canı helâl sayanları
şiddetli bir cezayla tehdit etmiştir:
-Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, İçinde temelli kalacağı Cehennemdir.
Allah ona gazab etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır.» (îsra: 93)
Bu âyetle, adam öldürenin cezası, ahirette acıklı bir azab, ebedi olarak
Cehennem'de kalma, Allah'ın lanetine, azabına ve büyük azaba lâyık olma olarak
kararlaşmıştır. Bundan dolayı İbn Abbas şöyle demiştir: «Bir mü'mini kasden
öldürenin tev-besi kabul değildir.» Çünkü bu konuda en son inen âyet bu olup her
ne kadar cumhur bunun hilafına olsa da başka bir hüküm bunu neshetmemiştir.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: «Dünyanın tamamen
gitmesi, haksız yere bir mü'minin öldürülmesinden Allahu Teâlâ'ya daha hafif
gelir.» (Hadisi İbn Mace, Bera'dan iyi bir senetle rivayet etmiştir.)
Tirmizî'nin iyi bir senetle Ebû Sâid'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Bütün yer ve gök halkı (insanlar
ve melekler) ortaklaşa bir tek mü'minin kanını dökecek olsalar, Allah tümünü yüz
üstü Cehennem'e atar.»
Beyhaki'nin îbn Ömer (r.aJ'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Her kim bir müslümamn öldürülmesine yarım
kelime de olsa yardım eder-
se, kıyamet günü iki kaşının arasına; «Allah'ın rahmetinden ümidini kesen» diye
yazılır.»
Bunun sebebi, adam öldürmenin, Allah'ın murad ettiği yapıyı yıkmak üzerine
saldırılan kişinin yaşamasına son vermek ve öldürülen kişinin varlığıyla aziz
olan ondan faydalanan ve onun yokluğuyla yardımdan mahrum kalan yakın
akrabalarının haklarına bir tecavüz anlamına gelmesinden dolayıdır.
Haramlık konusunda, müslüman, zammi ve kendi nefsini öldüren müsavidir.
Zımmiyi öldürmek hakkındaki hadisler, öldürenin cehennemlik olduğunu açık bir
şekilde belirtmişlerdir.
Buharî'nin Abdullah bin Amr bin As'dan rivayet ettiğine göre Rasûllüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Herhangi mü'min bir kişi,
müslümanlann güvenliği altında anlaşmalı olarak bulunan bir zımmiyi öldürürse, o
kişi cennetin kokusunu alamaz. Halbuki Cennetin kokusu kırk yıllık mesafeden
duyulur.»
Nefsini öldürene gelince; Allahu Teâlâ bundan sakındırarak şöyle buyurmuştur:
-Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayınız.» (Bakara-195) -Nefsinizi
öldürmeyiniz. Allah şüphesiz ki size merhamet eder.» (Nisa-29)
Buharı ve Müslim'in Ebu Hureyre (r.a.) 'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Bir dağdan kendisini aşağıya
atarak intihar eden kimse cehennemliktir. Ebediyen çıkmamak üzere oraya atılır.
Zehirleyici bir madde tadarak kendisini öldüren kimse, hiç çıkmamak üzere
atılacağı Cehennemde eline verilecek olan o zehirli maddeyi yalamaya devam eder.
Bir demir parçasıyla kendi öz canına kıyan kimseye ebediyen atılacağı Cehennemde
devamlı karnına saplayıp durmak üzere o demir parçası verilir.»
Yine Buharî'nin Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kendini ip ve benzeriyle boğan
kimse Cehennemde kendini boğarak bıçak gibi şeylerle kendini vuran da
Cehennem'de kendini vurarak azap olunur.»
Cündüb bin Abdullah'dan rivayet olunduğuna göre Rasû-lüîlah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur: «Sizdenönce geçen ümmetlerden birisi içinde bir kişi
vardı ki vücudunda bir yarası vardı. Yaranın acısına dayanamayıp, bir bıçak
alarak onunla elini kesmişti. Fakat kan bir türlü kesilmemiş nihayet Ölmüştü.
Allahu Teâlâ «Kulum kendi kendine ölüme teşebbüs ederek bana takaddüm eyledi.
Ben de ona Cenneti haram kıldım» buyurdu.» (Hadisi Buhari, rivayet etmiştir.)
Yine başka bir hadiste geçtiğine göre; «Kendisini herhangi bir şeyle öldüren
kimse, kıyamet günü o şeyle azab olunur.»
Geçen açıklamalara ilaveten, adam öldürmenin çirkinliği hakkında düşünülebilen
en son nokta şudur ki İslam dini, fertlerden herhangi birisim öldüreni, tüm
toplumu öldürmüş gibi kabul etmiştir. îşte bu akla ve dine uymayan adam öldürme
suçunu işlemenin çirkinliğim ortaya koymakta düşünülebilecek en son noktadır.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık obuadan
öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (Ölümden
kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş olur.» (Maide : 32)
Kan akıtma işinin büyüklüğü ve tehlikesinin şiddetinden dolayı Müslim'in rivayet
ettiği gibi adam öldürme, kıyamet günü hakkında ilk hüküm verilecek suç
olacaktır.
Allahu Teâlâ, katilden intikam almak başkasını bu işten engellemek umumi düzeni
bozucu ve güveni sarsıcı suçlardan toplumu temizlemek için katilin idamını meşru
sayarak şöyle buyurmuştur :
«Ey akıl sahipleri, Kısasta sizin için hayat vardır. Artık Allah'a karşı
gelmekten sakınınız.» (Bakara : 179)
Bu ceza geçen bütün ilahi şeriatlerde mevcuttur. Yahudilikte kısas Tevrat'ın
Huruç bölümünün yirmi birinci faslında şu şekilde mevcuttur: «Bir insanı dövmek
suretiyle öldüren kimse öldürülsün. Babasına ve annesine sopa atana ölüm cezası
verilir.
Bir adam bir adama karşı azgınlık eder ve onu aldatarak öldürürse, hemen
boğazından tut da öldürülsün. Babasını ve annesini döven normal bir şekilde
öldürülsün. Eğer herhangi bir haksızlık yapılırsa cana can, göze göz, dişe diş,
ele el, ayağa ayak, yaralamaya yaralama ve kırmaya kırma ile karşılık ver.»
İsa Mesih'in şeriatında ise bazıları; öldürenin öldürülmesinin bu şeriat
ilkelerinden olmadığı kanısındadır. Onlar bu gönişlerine Metta İncil'inde
beşinci îshah'da geçen îsa aleyhisse-lam'ın şu sözünü delil olarak
kullanmaktadırlar.
«Kötülüğe karşılık vermeyiniz. Aksine, kim senin sağ yanağına bir tokat atarsa,
ona sol yanağını da çevir. Kim seninle mücadele eder ve elbiseni almak isterse,
ona abanı da bırak. Kim bir mil boyunca seni hizmetinde kullanırsa, onunla iki
mil beraber git.»
Diğer bazıları ise Mesih'i şeriatın idam cezasını tanıdığı görüşündedirler.
Onlar da îsa aleyhisselam'm şu sözüyle istidlal etmektedirler.
«Ben İlahi yasayı, Namusu bozmak için gelmedim. Ben ancak (onu) tamamlamak için
geldim.»
Bu görüşü Kur'an-ı Kerim'de varid olan şu âyeti kerime kuvvetlendirmektedir :
«Ve önünde bulunan Tevrat'ı doğrulayan İncil'i, sakınanlara öğüt ve yol
gösterici olarak verdik.» (Maide : 46)
Şu âyeti kerime bu manaya işaret etmektedir: «Tevrat'ta onlara cana can, göze
göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı ödeşme yazdık.»
(Maide: 45)
Şer'i Şerif kısas konusunda canların arasını ayırmamış olup, kısas hepsi için
haktır, öldürülen ister büyük ister küçük ister erkek isterse kadın olsun arada
fark yoktur. Çünkü hepsi de can taşımakta olup, herhangi bir şekilde hayatim
bozacak bir şeyle bir kimsenin hayatına saldırmak helal olmaz. Hatta hata ile
öldürmek bile helal sayılmamış, Allahu Teâlâ hata ile öldürenin sorumluluğunu
afetmeyerek, katile köle azad etmeyi ve diyet vermeyi gerekli kılmış ve bu
konuda şöyle buyurmuştur:
-Bir mü'minin diğer mü'mini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir. Bir
mü'mini yanlışlıkla öldürenin, bir mü'min köleyi azad etmesi ve Öldürülenin
ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir.» (Nisa: 92)
Bu mali cezayı sadece İslâm dini can'a gösterdiği saygıdan dolayı, hata ile
öldürmede gerekli kılmıştır.
Bunun sonucu olarak, hiç bir kimsenin aklına adam öldürmenin kolay bir şey
olduğu fikri yerleşmemiş, canla ve kanla ilgili konularda İnsanlar daha dikkatli
davranmış olurlar. Yine bunun gibi kötülük odaklarına sed çekilmiş olur ki,
neticede bir kimse diğerini öldürüp, hata ile öldürdüğünü iddia etmiş olmasın.
İslâm'ın canlan koruma yönünde şiddetli davranmasmdan-dır ki, kendisinde hayat
var olduktan sonra, cenini düşürmeyi haram kılmıştır. Ancak annenin hayatının
söz konusu olması ve benzeri sebepler gibi, cenini düşürmeyi gerektirecek hakiki
bir sebebin bulunması hali müstesnadır. İslâm dini haksız yere cenini düşürmeye,
en değerli malı vermeyi gerekli kılmıştır.
47.3. CAHİLİYETLE İSLAM ARASINDA KISAS UYGULAMASI
Cahiliyet döneminde araplardaki kısas sistemin de, kabilenin fertlerinden
herhangi birisinin işlediği cinayetten, tüm kabile sorumlu tutulurdu. Ancak
kabile, caniyi ortaya çıkarır ve topluma onu ilân ederse durum farklı olurdu.
Bundan dolayı, ölenin varisleri, caniden ve kabilesindeki diğer kişilerden kısas
talebinde bulunur, cinayet işleyen cinayet işlenen iki kabile arasında savaş
kıvılcımları estirecek şekilde kısas uygulamasını genişleterek iki taraf savaşa
sürüklenirdi.
Şayet cinayet işlenen kişi kavmi içinde şerefli ve asil biriyse bu tehlike daha
da büyütülürdü. Bunun sonucu olarak bazı kabileler çoğu kez kısas isteğinde
bulunamazlardı.
islâm gelince, bu zalim sistem için bir sınır koyarak, cinayet işleyenin tek
başına olarak cinayetinden sorumlu olduğunu ve işlediği suçtan hesaba
çekileceğini ilân ederek şöyle buyurmuştur :
«Ey inananlar, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür ile hür insan,
köle ile köle ve kadın ile kadın öldüren ölenin kardeşi tarafından
bağışlanmışsa, kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek
gerekir. Bu Habbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde
bulunana elem verici azab vardır. Ey akıl sahipleri kısasta sizin için hayat
vardır.» (Bakara ■ 178)
47.3.1. Varislerin Af Etmeyerek Kısas Yolunu Seçmeleri
Beydavî bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir. «Cahiliyet döneminde küçük arap
kabilelerinden ikisi arasında kan davaları vardı. Bir kabile diğerine üstün ve
ondan durumu daha müsaitse «Öldürdüğünüz köle karşılığında hür bir kişi,
öldürdüğünüz kadın karşılığında sizden bir erkek Öldüreceğiz» diye yemin
ederlerdi. İslâm gelince, Rasûlüîlah sallallahu aleyhi ve sel-lem'in huzurunda
muhakeme olundular. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Rasûlüîlah sallallahu
aleyhi ve sellem onlara karşılıklı olarak haklarından vazgeçerek uyuşmalarını
emretti.» Bu âyeti kerime aşağıdaki hususlara işaret etmektedir. 1 — Allahu
Teâlâ, cahiliye sistemini iptal ederek kısasta eşitlik ve benzerliği farz
kılmıştır. Eğer varisler af etmeyip kısas yolunu seçerler ve kısasın infazını
isterlerse Hür'e karşılık hür, köleye karşılık köle kadına karşılık da kadın
öldürülür. Kurtubî şöyle demiştir:
«Bu âyeti kerime; Öldürülen herhangi bir nev'e karşılık o neviden insanın
öldürüleceğini açıklamak üzere gelmiş, buna göre, hüre karşılık hür, köleye
karşılık köle, kadına karşılık kadın Öldürülür. îki neviden birisi diğerini
öldürürse kısas taleb edilmez.»
Bu âyet muhkemdir; Ayetteki kapalılığı şu âyeti kerime açıklamaktadır.
«Tevrat'ta onlara cana can göze göz... karşılıklı kısas olunacağını yazdık.» (Maide
: 45)
Yine Nebi aleyhisselam bir kadına karşılık Yahudi'yi öldürmekle bu âyeti
açıklamış oldu. Bu görüşü Mücahid söylemiştir.
2 — öldürülenin varisi, caniyi af ederse örfe uygun bir şekilde olması azarlama
ve kaba davranma olmadan caniden diyet isteyebilir. Katilin de, borcunu ödememek
ve hakkını vermemek gibi bir duruma girişmeden af edene diyeti vermesi gerekir.
3 — Allahu Tâla'nın kısasın veya afederek diyete çevrilmesinin caiz olması
konusunda meşru kılındığı hüküm, bu hususta genişlik meydana getirecek şekilde
Allah'tan bir kolaylık ve bir rahmet olup, bunlardan herhangi birisini kesin
olarak belirtmemiştir.
4 — Her kim affettikten sonra, caniye tecavüz eder de onu Öldürürse onun için
acıklı bir azab vardır. Ya dünyada, onu öldürmekle azab görür veya ahirette
cehennem azabına layık olur.
Buhari'nin İbn Abbas (r.aJ'dan rivayet ettiğine göre fbn Abbas şöyle demiştir:
«Beni İsrail'de kısas vardı fakat diyet yok-
tu. Bu ümmet için ise Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur. «Ey inananlar,
öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı......» «öldüren ölenin kardeşi
tarafından bağışlanırsa» ifadesinde, îbn Abbas buradaki bağışlama «Kasden
öldürmede ölenin varislerinin diyeti kabul etmesi olup «örfe uygun olarak»
ifadesinde, diyet isteyenin örfe uygun diyet talebinde bulunması ve karşı
tarafın da istenen diyeti iyi bir şekilde eda etmesi anlamına geldiği
söylemiştir. İbn Abbas devamla; «Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir.»
ifadesinin, sizden önceki ümmetlere farz kılınana nisbetle geldiğini
söylemiştir.
5 — Şüphesiz Allah kısası meşru kılmıştır. Çünkü kısasta büyük hayat ve
insanlığın bekası vardır. Şüphesiz katil mutlaka öldürüleceğini bildiği zaman
geriye dönüş yapar, böylece hem kendi hayatını hem de öldüreceği kişinin
hayatını kurtarmış olur.
6 — İslâm dini, cahiliyet döneminde araplarda olduğu gibi kısas talebinde
bulunmak üzere öldürülenin velisi için velayet hakkını bırakmıştır. Bu konuda
Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
«Haksız yere öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da Öldürmekte
aşırı gitmesin, zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür.» (İsra: 33)
Âyette geçen veliden maksat, öldürülenin kanını müdafaa etme hakkı olan kişidir
ki bu öldürülenin varisidir. Bu kişi, katili hükmü altma alıcı bir yetkisi
olmaksızın kısas veya diyet talebinde bulunabilir.
7 — Menar tefsirinin yazarı bu âyetle ilgili olarak şöyle demiştir. «Bu hikmetli
âyet hayatın bizzat matlub olduğunu kararlaştırmış ve kısası hayata giden
yollardan bir yol kılmıştır. Çünkü bir kimseyi öldürmeyi düşünen, öldürüleceğini
bilirse adam öldürmekten, vazgeçer, böylece hem kendini hem de öldüreceği
kişinin hayatını kurtarmış olur. Diyetle iktifa etmek herkesi, gücü yettiği
hasmının kanını akıtmaktan engellemez. Şüphesiz insanlardan düşmanına saldırmak
için pek çok para harcayanlar vardır. Bu âyette ceza konusunda canın zorla
alınmasındaki pek hoş olmayan durumu giderici ve nefse cezada eşitlik ilkesini
alıştırıcı üstün bir üslup ve beliğ bir ifade vardır. Çünkü bu cezaya öldürme
veya idam dememiş bilakis mutlu bir hayatı hedef alan insanlar arasında eşitlik
olarak isimlendirmiştir.»
47.3.2. Adanı Öldürmede Kısas Uygulaması
Cana yapılan her saldın kısası gerektirmez, saldırılar bazen hata ile bazen de
bunun dışında bir yolla olur. Bu bakımdan öldürmenin çeşitlerini açıklamak ve
kısas gerektiren öldürme çeşidini belirtmek gerekir.
47.4. ÖLDÜRME ÇEŞİTLERİ
Öldürme çeşitleri üçtür.
ı — Kasden
2 — Kasde benzeyen
3 — Hataen öldürme
47.4.1. Kasden Öldürme
Kasden öldürmek şu demektir. «Mükellef bir kimsenin, zan-ni galib üzere
kendisiyle öldürme işlemi yapılan bir aletle, Şer'an öldürülmeye müstehak
olmayan bir insanın kanına kasdetmesi-dir.» Bu tariften anlaşıldığına göre
kasden öldürme suçu ancak aşağıdaki şartlar meydana gelirse gerçekleşmiş olur.
1 — öldürülenin akıllı, buluğ çağma ermiş ve öldürmeyi kasdetmiş olması. Akıl ve
buluğ çağının dikkate alınması Ali (r.aJ'ın rivayet ettiği hadisten dolayıdır ki
Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: -Üç kişiden teklif kaldırılmıştır. Ayıknca-ya
kadar deliden ,uyanmcaya kadar uyuyandan, buluğ çağına erinceye kadar çocuktan.»
(Hadisi Ahmed, Ebu Davud ve Tir-mizi rivayet etmiştir.)
Katilin kasden öldürmüş olmasına gelince; Ebu Hüreyre (r.a.)'nin rivayet ettiği
hadisten dolayıdır. Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir. Resûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem zamanında bir adam öldürüldü. Durumu Resûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem'e arzettüer. O da öldürülenin velisine kısas hakkı tamdı. Katil
«Ya Rasûîüllah, vallahi onu öldürmek istememiştim» dedi. Bunun üzerine Nebi
sallallahu aleyhi ve sellem veliye «Eğer katil doğru söylüyorsa, sonra sen de
onu öldürürsen Cehenneme girersin» buyurdu. Nebi aleyhisselam'm bu sözü üzerine,
öldürülenin velisi boynundaki tasma ile çekmekte olduğu katili serbest bıraktı.
Ebu Hüreyre demiştir ki, «Bu katile tasman» diye isim talalmışü.- (Hadisi Ebu
Davud, Nesaî, îbn Mâce ve Tit-mizi rivayet etmiş, Tirmizi sahihlemiştir.)
Ebu Davud'un rivayetine göre Rasûlüîlah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: «Kasden öldürmede, öldürülenin velisinin affetmesi dışında kısas
vardır.»
İbn Mâce'nin rivayetine göre Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur :
-Kim kasden adam Öldürürse o kimseye kısas uygulanır. Her Kim katille kısas
arasına girerek kısası engellerse Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti
üzerine olsun. Allahu Teala bunlardan ne bir fidye ne de bir harcama kabul
etmez.»
2 — öldürülenin insan olması ve şer'an öldürülmeye müste-hâk görülmemesi olması.
Yâni kanı mubah sayılmaması.
3 — Öldürmede kullanılan âletlerin, çoğu kez öldürme işinde kullanılan
aletlerden olmaları.
Şayet bu şartlar meydana gelmezse, öldürme işlemi kasden öldürme kısmına girmez.
47.4.2. Öldürme Aletleri
îster bıçak isterse helak edici başka bir şey olsun can almakta birbirlerine
benzerliklerinin dışında insan öldürmekte kullanılmalarından başka öldürme
aletlerinde bir şart aranmaz.
Buhari ve Müslim'in rivayetlerine göre; Nebi aleyhisselâm başını iki taş araşma
koyarak ezmek suretiyle bir cariyeyi öldüren yahudi'yi, aynı şekilde iki taş
arasmda başını ezerek öldürmüştür. Bu hadis, -Miskal ile Öldürmelerde kısas
yoktur.» diyen Ebû Hanife, Şa'bî ve Nehâ'i'nin aleyhlerine bir hüccettir.
Ateşte yakmak, suda boğmak, yüksek bir yerden atmak, üzerine duvar yıkmak,
boğazını sıkmak, hapsetmek ve ölünceye kadar aç susuz bırakmak, yırtıcı hayvana
atmak gibi herhangi bir suretle öldürmek de bu kabilden sayılır. Yine Şer'an
Öldürülmeye müstehak olmayan bir kimsenin aleyhine şahidlik yaparak
öldürülmesine sebep olanlar, daha sonra şahadetlerinden vazgeçerek, -biz onun
öldürülmesini kasdetmiştik» derlerse, bütün bu durumlar, öldürme aleti
kullanılmış gibi kabul edilir.
Bir kimse, içinde zehir olduğunu bildiği halde kendisi yemeden başkasına bu
yemeği verir de, adamın ölümüne sebep olursa, kısas olunur.
Buhari ve Müslim'in rivayetine göre, bir yahudi zehirli koyun eti getirerek Nebi
aleyhisselâm'ı zehirlemek istemişti. Nebi aleyhisselâm, etten bir lokma ağzına
koydu, sonra lokmayı çıkartıp attı. Nebi aleyhisselâm ile birlikte Beşir bin
Berâ da aynı etten yemişti. Nebi aleyhisselâm yahudiyi affederek ona ceza
vermedi. Yiyenlerden ölen olmayınca Nebi aleyhisselâm ya-hudinin cezasını
affetmişti. Ancak daha sonra Beşîr bin Berâ ölünce, Nebi aleyhisselâm yahudiye
kısas cezası uyguladı.
Ebû Davud'un rivayetine göre Nebi aleyhisselâm yahudinin öldürülmesini emretti.
47.4.3. Kasde Benzeyen Öldürme
Kasde benzeyen öldürme, mükellef bir kimsenin adet olarak kendisiyle adam
öldürülmeyen bir aletle Şer'an öldürülmeye müs-tehak olmayan bir insanı
öldürmesidir. Mesela hafif bir sopa veya küçük bir taşla adama vurması veya
yumrukla, kamçıyla ve benzeri şeylerle vurması gibi.
Eğer vurma işi hafif bir sopa veya küçük bir taşla bir veya iki defa olur da, bu
vurmadan dolayı adam ölürse, kasde benzeyen öldürme kısmına girer. Şayet kişinin
ölüm yerlerine vurur veya vurulan küçük olursa, yahut çoğu kez ölüme sebebiyet
verici bir vurmayla hastaya vurursa, bu durumda kasden vurmuş sayılır. Bunun 'kasde
benzeyen' diye isimlendirilmesi-nin sebebi; öldürmenin hata ile kasıt arasmda
şüpheli olmasındandır. Çünkü bu tip öldürmede dövme kasdedilmiş olup, öldürme
kasdedilmemiştir. Bunun için 'kasde benzeyen' ifadesi kullanılmıştır. Bu öldürme
olayında ne sadece kasıt vardır, ne de sadece hata. Yalnız kasıt bulunmadığından
kısas gerekmemektedir. Çünkü aslolan kanın korunmasıdır ki, açık bir delilden
başka bir şeyle kan mubah sayılmaz. Bu tip öldürme yalnız hata da değildir,
çünkü öldürme dışında bilfiil dövme kasde-dilmiştir. O bakımdan ağır bir ceza
olarak diyet gerekir.
Dârekutni'nin İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselâm şöyle
buyurmuştur:
«Kasden vurmak, el kısasıdır. Hata yoluyla vurmak ise diyete neden olur; onda
kısas yoktur. Kim de arbede içinde taşla yahut sopa veya kamçı ile öldürülürse o
da develerin yaşlarında ağır olan bir diyettir.»
Ahmed ve Ebû Dâvûd da; Amr bin Şuayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden
Peygamber aleyhisselâm 'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
«Kasden öldürmeye benzeyen vurmanın diyeti, aynen kasten öldürme diyeti gibi
ağırdır. Yalnız bu suçu işleyen öldürülmez. Bu da şeytanın halkı kışkırtması
neticesinde meydana gelen kargaşa esnasında hiç bir kin ve istek olmadığı ve
silah kullanılmadığı halde kan dökülmesidir.»
Ahmed ve Ebû Dâvûd ve Nesâi'nin rivayet ettikleri hadise göre; Nebi aleyhisselâm
Mekke'nin Fethi gününde bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu:
«Dikkat!. Kamçı, sopa ve taşla öldürülen, kasde benzeyen öldürme sayılır.»
47.4.4. Hataen Öldürme
Hataen öldürme, mükellef bir kimsenin av'a atmak veya başka bir gayeyle atmayı
kasdetmek gibi mubah olan bir fiili işlerken, kanı ma'sum olan bir ihsan'a denk
gelerek onu öldürmesi dir.
Mesela kazmış olduğu kuyuya bir insanın düşerek Ölmesi veya konmasına izin
verilmeyen yerde bir ağ dikerek bir kişinin ona takılarak Öldürülmesi gibi.
Çocuk ve deli gibi mükellef olmayan bir kimseden sadır olan kasden öldürme de
hataen öldürme kısmına girer.
47.5. ÖLDÜRME ÜZERİNE GEREKLİ HÜKÜMLER
Öldürmenin, kasden, kasde benzeyen ve hata ile olduğunu söylemiştik. Bu üç
kısımdan her birine bir takım hükümler lazım gelir ki aşağıda bunları
açıklıyoruz.
47.5.1. Hataen Öldürmede Gereken Cezalar
Hataen adam öldürme iki ceza gerektirmektedir: Birincisi: Üç sene vadeli olmak
üzere Öldürülenin varislerine hafif bir diyet gerekir.
Bu husus diyet konusunda gelecektir.
ikincisi.- Keffarettir, bu da çalışıp kazanmaya mâni olucu ayıplardan salim,
mü'min bir köle azad etmektir. Köle bulama-
yan arka arkaya iki ay oruç tutar. Bunun aslı şu âyeti kerimedir :
«Bir mü'min'in diğer mü'mini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir. Bir
mü'mini yanlışlıkla öldürenin, bir mü'min köleyi azad etmesi ve öldürülenin
ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir. Eğer o mü'min, size düşman bir
topluluktan ise mü'min bir köleyi azad etmek gerekir. Şayet aranızda anlaşma
olan bir millettense, ailesine diyet ödemek ve mü'min bir köleyi azad etmek
gerekir. Bulamayana, Allah tarafından tevbesinin kabulü için, ardarda iki ay
oruç tutmak gerekir. Allah bilendir. Hakimdir.» (Nisa : 92)
Eğer bir topluluk bir kişiyi öldürürlerse bu konuda Âlimlerin çoğunluğu «Her
birerlerine ayrı ayrı keffaret gerekir.» demiş, diğer bir grup ise «Hepsine bir
keffaret gerekir.» demişlerdir.
47.5.2. Hataen Adam Öldürmekteki Keffaretin Hikmeti
Kurtubi şöyle demiştir: «Keffaretin manasında alimler ihtilaf etmişlerdir.
Denmiştir ki keffaret, katilin günahına bir temizlik olması için gerekmektedir.
Katilin günahı tedbir almayı terketmesi ve elinden kam helal olmayan bir
kimsenin öldürülmüş olmasıdır.
Dendi ki: Öldürülenin nefsinde Allah'ın hakkında tecavüz edilmesine bedel olarak
keffaret gerekmektedir. Şüphesiz öldürülenin nefsinde Allah'ın hakkı vardır ki
bu hak da öldürülene Allah'ın vermiş olduğu yaşama nimetidir.
Allahu Teâlâ için bu kişi hakkında bir hak vardır. Çünkü bu kimse, ister küçük,
ister büyük, ister hür, ister köle, ister müs-lüman, ister zimmi olsun,
kendisini hayvanlardan ve diğer canlılardan ayıracak şekilde kendisine kul ismi
verilen Allah'ın kullarından bir kuldur. Bununla beraber, Öldürülenin neslinden
Allah'a ibadet eden ve ona itaat eden kişilerin gelmesi ümid edilir. Katil,
öldürdüğü kişiden, bahsettiğimiz kul olma ismini ve vasıflandırdığımız manayı
kaldırmış olacağından kendisine kef-fareti ödeme cezası gerekmektedir. Bu iki
manadan hangisi olursa olsun, burada bir açıklama vardır. Her ne kadar keffaret
hükmü hataen öldürene gerekmekte ise de kasden öldüren de bunun gibidir. Bilakis
hataen öldürenden keffaret ödemeye daha layıktır.
47.5.3. Kasde Benzeyen Öldürmede Gereken Cezalar
Kasde benzeyen öldürme iki cezayı gerektirir:
1 — Günah kazanır. Çünkü Allah'ın öldürmesini haram kıldığı bir canı haksız yere
almıştır.
2 — İlerde geleceği üzere, varislerine Ödenmek üzere ağır bir diyet gerekir.
47.5.4. Kasten Öldürmede Gereken Cezalar
Kasden öldürmeye gelince, bu dört çeşit cezayı gerektirir :
1 — Günah kazanmak,
2 — Miras ve vasiyetten mahrum olmak,
3 — Keffaret,
4 — Kısas veya af.
1-2) Katil; öldürdüğü kişinin varislerinden ise; İster kasden öldürsün, isterse
hataen, öldürülenin ne malma ne de diyetine varis olabilir.
Bu konudaki fakihlerin kaidesi şudur: «Her kim zamanından evvel bir şeyi elde
etmeye acele ederse, ondan mahrum bırakılarak cezalandırıhr.»
Beyhaki'nin Hallâs'tan rivayet ettiğine göre; adamın birisi bir taş attı. Attığı
taş annesine isabet ederek kadıncağız öldü. Adam annesinden düşen mirası almak
isteyince, kardeşleri ona; -Senin miras hakkın yoktur.» dediler. Durum Ali
(r.a.) 'a intikal edince, Ali tr.a.J; -Annenin mirasından sana düşen ancak taşür.»
dedi ve adamı diyet cezasıyla borçlandırarak annesinin mirasından da kendisine
bir şey vermedi.
Amr bin Şuayb'dan, onun babasından onun da dedesinden rivayet olunduğuna göre
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: -Katil'e mirastan
herhangi bir hak yoktur.*
(Bu hadis ma'lûl olup, mevkuf ve merfû olduğunda ihtilaf edilmiştir. Hadisi
kuvvetlendirecek şahidler vardır.)
Ebû Dâvûd, Nesâi ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur: «Varis olacağı kişiyi öldüren, miras hakkından mahrum
olur. Şayet öldürülenin başka veresesi yoksa, onun varisi kendisine en yakın
olan insanlardır. Katil ise herhangi bir şekilde varis olamaz.»
İlim ehlinin çoğu bu kanaate varmışlardır. Hanefî ve Şa-fi'iller de böyle
söylemişlerdir. Hadeviye ve Malik ise; «eğer öldürme hataen olursa, diyet
ödemeden mala varis olur.» demiştir. Zühri, Sa'id bin Cübeyr ve diğerleri;
«Katil, miras'dan mahrum bırakılmaz.» demişlerdir.
«Bedâi» kitabında şöyle denmektedir: «Haksız yere adam öldürmek büyük bir
cinayet olup en ağır bir şekilde engellenmesi gerekir. Öldürenin vasiyetten
mahrum bırakılması, mirastan mahrum bırakılması gibi olup engelleyici bir sebep
olmaya uygundur. O bakımdan vasiyetten mahrum bırakılması sabit olmuş olur.
Öldürme ister kasden, isterse hataen olsun, arada fark yoktur. Çünkü hataen
işlenen cinayet de öldürme sayılarak ak-len öldürenin hesaba çekilmesi caizdir.
Vasiyet, ister cinayetten Önce isterse sonra olsun, katil vasiyetten mahrum
bırakılır.»
3) Varislerin affetmesi veya diyete razı gelmesi durumunda keffaret: Eğer
katil'e kısas uygulanması istenirse bu durumda katile keffaret gerekmez. İmam
Ahmed'in Vâile bin Eskâ'dan rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: «Nebi
aleyhisselam'a Beni Seleme'den bir grup gelerek şöyle dediler: «Şüphesiz
arkadaşımız Cehennemi kendisine gerekli kıldı.» Nebi aleyhisseîam; «Bir köle
azad etsin. Allahu TeâJâ azad ettiği kölenin her uzvuna karşılık kendi
uzuvlarını ateşten korur.» buyurdu.»
Yine İmam Ahmed'in Vâile bin Eskâ'dan başka senetle rivayetine göre, o şöyle
demiştir: «Cehennemi kendisine gerekli kılan bir arkadaşımız hakkında
Rasûlüllah'a gelerek sorduk. Bunun üzerine Rasûlülîah saîlallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu : «Onun adına bir köle azad edin ki, Allahu Teâlâ kölenin
her uzvuna karşılık arkadaşınızın uzuvlarını Cehennem'den korusun.» CEbû Dâvûd
ve Nesâi de aynı rivayeti yapmışlardır. Ebû Davud'un lafzında ise, «Adam
öldürmekle Cehennemi kendisine gerekli kıldı.» şeklindedir.)
Şevkânî «Neylü'l-Evtâr» adlı kitabmda şöyle demiştir: «Vâi-le hadisinde kasden
öldürmede keffaretin sabit olduğuna delil vardır. Bu keffaret, varis katili
affettiği zaman veya diyete razı geldiği zaman geçerlidir. Yoksa varis kısas
isteğinde bulunduğu zaman katile keffaret gerekmez. Bu konuda zikri geçen Ubâde
hadisinden dolayı öldürmek keffaret sayılır.»
Ebu Na'îm'in «Marifet» isimli kitabında rivayet ettiğine göre; Nebi aleyhisseîam
şöyle buyurmuştur: -Öldürme keffarettir.» (Bu ifade Huzeyme bin Sâbit'in
hadisindendir. Hadisin isnadında İbn Lehî'a vardır. Hafız şöyle demiştir: «Fakat
bu hadis İbn Vehb'in hadisinden olup, bu durumda -Hasen» olmuş olur. Taberânî
«Kebir» kitabmda bu hadisi Hasan bin Ali'den mevkuf olarak rivayet etmiştir.)
4) Kısas veya af: Kısas'a veya affetmeye gelince; af ya diyet üzerine olur yahut
diyetin dışında anlaşmayla veya bunun da ötesinde ölenin varislerinin
karşılıksız affetmesi gibi daha efdal olan bir yolla olur.
«Bağışlamanız Allah'tan sakınmaya daha uygundur. Aranızdaki iyiliği unutmayın.»
(Bakara : 238)
Şayet ölenin vârisleri katili affederse, hâkim bundan sonra katile ta'zîr cezası
veremez.
Malik ve Leys şöyle demişlerdir: «Katil bir sene hapsedilir ve kendisine yüz
sopa vurulur.»
Kısasın veya affın aslı şu âyeti kerimeden kaynaklanmaktadır :
«Ey iman edenler; öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür ile hür
insan, köle ile köle ve kadm ile kadın. Öldüren, ölenin kardeşi tarafından
bağışlanmışsa, kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle ödemek düşer. Bu
Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem
verici azab vardır.» (Bakara : 178)
Affetmek veya kısas istemek hakkı vârislere bırakılmıştır. Dilerlerse kısas
isterler, dilerlerse affederler. Hatta vârislerden bir tanesi katili affetse
kısas düşer. Çünkü kısas hükmü parçalanamaz.
Ebû Hanife'nin arkadaşı Muhammed bin Hasan'ın rivayet ettiğine göre; Ömer bin
Hattab (r.a.)'a kasden adam öldüren bir katil getirildi. Bunun üzerine Ömer
(r.a.) katilin öldürülmesini emretti. Vârislerden birisi katili affetti. Ömer
yine öldürülmesini emretti. Bunun üzerine Abdullah bin Mes'ûd şöyle dedi;
«Onların tümü için tek can'dan kısas isteme haklan vardır. Vârislerden birisi
hakkını affedince cana hayat vermiş sayılırlar ki, affetmeyen vârislerin kısas
isteme hakları kalmaz.» Ömer (r.a.); «Peki bu adam hakkında görüşün nedir?» diye
sordu. İbn Mes'ûd; «Malından diyet vermesi ve böylece affedenin hissesinin
kalkacağı görüşündeyim.» dedi. Ömer (r.a.) «Ben de aynı gö-
rüşteyim.» dedi.» (Muhammed de aynı görüşte olduğunu söylemiştir. Bu görüş Ebû
Hanife'nia görüşüdür.)
Eğer vârisler arasında küçük varsa, kendisi için seçim hakkı doğması için bulûğ
çağma ermesi beklenir. Çünkü kısas isteme hakkı bütün varislere ait bir haktır.
Çocuğun buluğ çağından önce muhayyerlik hakkı yoktur. Eğer vârisler topluca veya
bir tanesi diyet üzere affederlerse, diyetler bahsinde açık bir şekilde geleceği
üzere katile ağır bir diyet grekir.
47.6. KISASIN VACİB OLMASININ ŞARTLARI
Kısas, ancak aşağıdaki şartlar meydana gelirse gerçekleşir.
1 — öldürülenin, şer'an öldürülmeye müstehak olmaması: Eğer Öldürülen; harbi,
zina eden evli veya mürted ise, katile ne kısas ne de diyet Ödemek gerekir.
Çünkü bunların hepsinin kanı heder edilmiştir.
Buharı ve Müslim'in îbn Mesüd'dan rivayet ettiklerine göre; Rasûlülîah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: -Allah'tan başka ilâh
olmadığına ve benim Rasûlülîah olduğuma şehadet eden müslüman bir adamın kanı
helâl olmaz. Ancak üç kişi müstesna! Zina eden dul, cana karşı can ve dinini
terkedip cemaatten ayrılan.»
2 — Katilin buluğ çağına ermiş olması.
3 — Akıllı olması: Çocuk, deli ve bunak üzerine kısas uygulanamaz. Çünkü bunlar
mükellef olmayıp bunlarda adam öldürmek için gerçek bir kasıt veya hür bir irade
bulunmaz. Şayet deli bazen kendine gelir de adam öldürürse, kendisine kısas
cezası uygulanır. İçki içmeyi itiyad hâline getiren kimsenin sarhoşlukla aklının
gitmesi de bunun gibidir. Mâlik'ten rivayet olunduğuna göre; kendisine şu haber
ulaşmıştır. «Mervan bin Hakem, Muaviye bin Ebi Süfyan'a sarhoşken bir adamı
öldüren kişinin kendisine getirildiğinden bahseden bir mektup yazdı. Bunun
üzerine Muaviye de ona bu adamın öldürülmesi gerektiğini bildiren bir mektup
yazdı.»
Eğer sarhoş edici olmadığını sandığı bir şey içer de aklı gittikten sonra bu
durumda adam öldürürse, üzerine kısas gerekmez.
Hadiste geçtiği üzere; Rasûlülîah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
*Üç kimseden teklif kaldırılmıştır. İhtilam
oluncaya kadar çocuktan, ayüıncaya kadar deliden, uyanınca-ya kadar uyuyandan.»
Mâlik şöyle demiştir: Bize göre üzerine icma edilen hüküm şudur: Çocuklar
arasında kısas uygulanmaz. Onların öldürmeleri, had cezası gerektirmediği ve
buluğ çağma ermediği müddetçe hata sayılır. Şüphesiz çocuğun öldürülmesi hatadan
başka bir şey sayılmaz.
4) Katilin kendi isteğiyle öldürmesi gerekir. Şüphesiz zorlama, kişiyi
iradesinden ahkoyar. İradesini kaybedenin ise sorumluluğu olmaz. Şayet sulta
sahibi başkasını adam öldürmeye zorlar da o da haksız yere bir insanı öldürürse,
emreden öldürülüp katil öldürülmez. Katile ise başka ceza verilir.
Ebû Hanife ve Dâvûd bu görüşü benimsemiş olup, Şafi'İ'nin bir sözü de bu
yöndedir.
Hanefiler şöyle demişlerdir: «Bir kimse canına veya herhangi bir azasına kötülük
geleceğinden korkacak şekildeki bir emirle müslümanın malını telef etmeye
zorlanırsa, bu emri yerine getirmesi caiz olup mal sahibinin, zorlayan kişiye
malı ödettirme hakkı vardır. Şayet Ölümle tehdit ederek, başkasını öldürmeye
kendisini zorlarsa, bunu yapması caiz olmaz, öldürülün-ceye kadar sabreder,
şayet öldürürse günahkâr olur. Eğer öldürme kasden ise, zorlayana kısas gerekir.
Bir grub alim; «Zorlayan değil, öldüren öldürülür.» demiştir. (Bu görüş,
Şafi'î'nin diğer bir görüşüdür.) İçlerinde Malik ve Hanbelilerin de bulunduğu
bir başka grub ise şöyle demişlerdir : «Eğer Öldürülenin varisleri affetmezse
hepsi topluca öldürülür. Eğer varisleri affederse diyet lazım gelir. Çünkü katil
başkasını öldürmekle kendi nefsinin baki kalmasını kasdet-miştir.»
Eğer mükellef, çocuk ve deli gibi mükellef olmayana başkasını öldürmeyi
emrederse, emredene kısas gerekir. Çocuğa ise kısas gerekmez. Kısas ancak ölüme
sebep olana gerekir.
Eğer hakim zulmen öldürmeyi emrederse, bu durumda emredilen kişi hakimin zulüm
yaptığını ya bilir veya bilmez. Şayet, hakimin zulüm yaptığım bildiği halde emri
infaz ederse üzerine kısas gerekir. Ancak ölenin velisi affederse üzerine diyet
ödemesi gerekir. Çünkü hakimin zulüm yaptığını bildiği halde öldürme işini
üslenmiştir. Bu durumda mazur sayılmaz ve 'ha-
kim ona emretmişti' de denemez. İslâmiyet'te şöyle bir kaide vardır: Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi : -Hâlık'a isyan etme hususunda
mahluka itaat yoktur.»
Şayet ölümü hak etmediğini bilmediği halde onu öldürürse, ölenin velisi affetmez
veya diyete razı olmazsa, öldürme emrini veren Öldürülür, öldürme işini
gerçekleştiren ise öldürülmez. Çünkü bu kişi, Allah'a asi olma durumuna
düşmeden, hakime itaat etmenin gereğiyle mazur sayılır. Bir kimse, mükellef
olmayan birisine öldürme aleti vererek, ona öldürmeyi emretmediği halde,
kendiliğinden öldürürse, silah verene bir şey gerekmez.
5 — Katilin, öldürenin aslı olmaması: Oğlunu veya oğlunun oğlunu fne kadar
aşağıya inerse insin), herhangi bir kasden öldürme şekillerinden birisiyle
öldüren babaya kısas uygulanmaz. Anne babasından birisini öldüren çocuk ise bu
hükmün dışındadır. O ittifakla öldürülür. Çünkü baba çocuğun hayatına sebep
olmuştur. Çocuk babasını öldürmeye ve onun yaşamına son vermeye sebep olamaz.
Ancak çocuk anne babasından birisini öldürürse üzerine kısas uygulanır.
Tirmizî'nin îbn Ömer (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselâm; «Baba,
oğlundan dolayı kısas olunmaz.» buyurmuştur.
Îbn Abdi'1-Berr şöyle demiştir: «Bu hadis Hicaz ve Irak bölgesindeki ilim
adamlarına göre meşhur olup onlar arasında yaygındır. Medine ehlinin tatbikatı
bu yönde olup bu görüş Ömer'den de rivayet olunmuştur.»
Yahya bin Sa'îd'in Amr bin Şuayb'dan rivayet ettiğine göre; Benî Müdlec
kabilesinden Katâde denen bir adam oğlunu kılıçla vurdu. Kılıç topuğuna isabet
edince topuğunda yara açtı, daha sonra açılan bu yaradan dolayı öldü. Sürâke bin
Cû'şem, Ömer bin Hattab'a geldi. Bu olayı ona anlattı. Sonra Ömer (r.a.);
«öldürülenin kardeşi nerede?» diye sordu. Adam; «Ben burda-yım,- deyince; Ömer
(r.a.); «Şüphesiz Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; ' (bu durumda) katile
birşey yoktur.' buyurdular.» demiştir.
îmanı Malik bu meselede farklı görüşe sahip olup şöyle demiştir : «Eğer baba,
oğlunu yere yatırarak boğazlarsa, kendisine kısas cezası verilir. Çünkü bu
gerçek bir kasıt olup başka şeye ihtimali yoktur. Nitekim öldürme olaylarındaki
kasıt gizli
asa
bir iş olup, o andaki ortaya çıkardığı iz ve işaretlerden başka bir şekilde
isbatı yönünde hüküm verilemez. Ancak babanın öldürmesi, oğlunun canını almak
ihtimali bulunacak surette olmayıp, bilakis onu terbiye etmek maksadım
kaydetmişse, her ne kadar başkaları hakkında bu 'öldürmeye kasıd' hükmü
verilirse de, babanın oğlunu öldürmesiyle başkasının öldürmesi arasında fark
bulunduğundan ve baba ile evlat arasındaki kuvvetli sevgiden dolayı bu tip
öldürmeye kasden öldürmemiş hükmü verilir.
6 — Öldürülenin, cinayet esnasında dinde ve hürriyette eşit olmaları suretiyle,
katile denk olması: Kâfiri öldüren müslü-mana ve köleyi öldüren hür insana kısas
yoktur. Çünkü katille öldürülen arasında denklik yoktur. Kâfirin müslümanı,
kölenin, hürü öldürmesi ise bunun hilafına olup bunlara kısas cezası uygulanır.
İslâm dini her ne kadar kısas konusunda müslümanlar arasında fark gözetmeyip,
şerefli-düşük, güzel - çirkin, zengin-fakir, uzun - kısa, kuvvetli - zayıf,
sağlam - hasta, vücudu tam - azaları noksan, büyük - küçük, kadın - erkek
arasını ayırmamışsa da, müslüman ile kâfirin, hür ile kölenin arasını ayırmış ve
bunları kısasda denk saymamıştır.
Eğer bir müslüman bir kâfiri veya hür bir insan bir köleyi öldürürse, bunlara
kısas cezası uygulanmaz. Bu hükmün aslı Ali (r.a.)'in naklettiği hadistir ki;
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: -Dikkat! Kâfir
karşılığında bir mü'min öldürülmez.» (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd Nesâi ve Hâkim
rivayet etmiş ve Hakim sahihlemiştir.)
Yine Buhari'nin Ali (r.a.) 'den rivayet ettiğine göre Ebû Cu-hayfe Ali (r.a.)'a
şöyle demiştir:
-Yanınızda Kur'ân'da olmayan vahiy'den bir şey var mı?... Ali (r.a.) «Taneyi
yaran ve canı yaratan Allah'a yemin ederim ki, hayır. Ancak Allah'ın herhangi
bir insana verdiği bir Kur'an anlayışı ve bu Sahife'de yer alan şeyler hariç.»
dedi. Ben; *O Sahife'de yer alan nedir?- diye sordum? «Mü'minlerin kanlan (diyet
ve kısasta) birbirine eşittir. Esirin serbest bırakılması mümkündür. Bir
müslüman bir kâfire karşılık öldürülmez.» dedi.
Bu hüküm, harbî olan kâfir hakkında söz birliğiyle kabul edilmiştir. Müslüman
biri onu öldürdüğünde, ona karşılık olarak müslümanm öldürülmeyeceğinde icma
varid olmuştur.
Ancak bu kişi zimmi yahut antlaşmalı bir kâfir ise, bu konuda fakihlerin
bakışları farklı olmuştur. Fakihîerin çoğunluğu, bu konuda sahih hadisler
bulunduğundan ve onların karşıtı bir hadis nakledilin ediğinden, müslüman
kimsenin ne zimmî ne de antlaşmalı kâfire kısasen öldürülmeyeceğini
belirtmişlerdir.
Hanefiler ve İbn Ebi Leylâ ise derler ki: «Müslüman bir adam, harbî olan bir
kâfiri öldürdüğünde öldürülmez.» Zaten çoğunluğun görüşü de budur. Yalnız zimmi
ve antlaşmalı kâfir hakkında çoğunluğa aykırı görüş beyan etmişlerdir. Şöyle ki:
«Müslüman, zimmî yahut antlaşmalı kâfiri haksız yere öldürdüğü zaman öldürülür.
Zira Allahu Teâlâ buyuruyor ki: «Biz orada onlara cana can şeklinde farz
kıldık.» (Maide : 45)
Ayrıca Beyhaki ve Abdurrahman el-Beylemanî hadisinden tahriç ettiği rivayette
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir müslümanı, antlaşmalı bir köleye
karşılık olarak Öldürttüğü kaydedilmektedir. Vs Rasûîülîah sallallahu aleyhi ve
sellem bu konuda:
«Ben antlaşmasına ve zimmetine bağlı kalanların en iyisi-yîm.- (l) buyurmuştur.
Yine derler ki; Bütün müslümanlar, bir müslümanm, zim-mînin malını çaldığında
elinin kesileceğinde sözbirliği etmişlerdir. Madem ki malının dokunulmazlığı,
müslümanm malının dokunulmazlığı gibi olmaktadır, öyleyse kanının dokunulmazlığı
da müslümanm kanının dokunulmazlığı gibi olmalıdır.
Hâkim olan Ebû Yusuf'a, kâfir bir zimmi'yi Öldüren müslümanm davası gelmişti:
Ebû Yusuf kısas yapılmasına hükmetti. Bir adam ona gelerek bir kâğıt parçası
attı. Orada şunlarm yazılı olduğu hayretle müşahede edildi:
«Ey müslümanı kâfire karşı katleden! Gerçekten zulmettin sen! Adil ile zalim
elbette bir değildir. Ey Bağdat'ta ve çevresinde bulunan toplumun bilginleri,
şairleri! «İnnâ lillah ve İnnâ ileyhi râci'ûn» deyin. Ağlayın dininize ve
sabretmeye çalışın! Sabredene mükafat vardır. Ebû Yusuf, mü'mini kâfire karşı
Öldürmekle bu dine zulmetmiştir.»
(1) îbnu'I BeylemânI, kendisiyle delil getirilebilecek biri değildir. Bu hadisi
aynsa mürsejdir. Ebû AbdÜlkâsım bin Sellâm der ki: «Bu hadis müsned değildir.
Onun gibileri kendisiyle kan dökülen imam kılınamaz.»
Ebû Yusuf hemen Harun Reşid'in huzuruna çıktı, durumu kendisine arzetmek
amacıyla söz konusu kâğıt parçasını ona okudu. Harun Reşid ona dedi ki;
•Bu işi kılıfına uydur da, fitne çıkmasın......■>
Ebû Yusuf, dışarı çıktı. Kan sahiplerinden zimmi oldukla-ıına dair delil
getirmelerini ve bunu ispat etmelerini istedi. Böy-ie bir belge getiremeyince de
kısas hükmünü kaldırdı.
Malik ve Leys de derler ki:
«Müslüman, zimmîye karşı öldürülmez. Ancak «gayle» biçiminde öldürürse o başka.
(«Gayle» şeklinde öldürme ise; kişiyi yatırıp boğazlamaktır.) özellikle malını
almak için yapmışsa...»
Kâfirin durumu böyle. Köleye gelince: Hür olan biri onu öldürdüğünde durum böyle
değildir. O zaman köle öldürülür.
Zira Dârekutnî'nin, Amr Bin Şu'ayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden
rivayet ettiği hadiste deniyor ki: «Bir adam bir köleyi hapsederek kasıtlı
olarak Öldürdü. Peygamber aleyhis-selam ona yüz dayak attı. Bir sene sürgün
etti. Müslümanların gelirlerinden payını düşürdü. Yalnız ona kısas uygulaması ve
bir köleyi azad etmesini emretti.»
Çünkü Allahu Teâlâ buyuruyor ki: «Hür olan adama karşı hür olan adam.» (Bakara :
178) Bu ifade sırf bunların kasdedildiğini belirtmektedir. Dolayısıyla anlamı
şeyle olur: Hür olan bir adam hür olmayan bir adama karşılık öldürülmez. Madem
ki ona karşılık öldürülmüyor, o zaman bedelini ödemek zorundadır. Bu bedel
nereye varırsa varsın! İsterse, hür olan adamın diyetini geçsin.
Bu hüküm kölenin, başkasını öldürmesiyle ilgilidir. Fakat köleyi öldüren
efendisi ise, bunun cezası hadiste belirtilen hükümdür. Fakihlerin çoğunluğu bu
görüştedir. Malik, Safi*!, Ah-med, Hadeviye bunlardandır. Ebû Hanife ise der ki;
«Hür olan insan köleyi öldürdüğünde öldürülür. Ancak kölenin efendisi hariç.-
Zira âyeti kerime diyor ki; «Biz orada onlara cana can şeklinde farz kıldık.» Bu
âyet ise her durumda geçerlidir. Ancak tahsis edildiği haller istisna. Sünnet bu
konuda Beyhaki'nin tahriç ettiği hadiste Rasûlüllah aleyhisselam'ın şu sözü ile
âyeti tahsis etmiş bulunmaktadır.
«Bir efendi kölesiyle, bir baba oğluyla kısas yapılmaz.»
Eğer bu hadis sahih olsaydı, gerçekten güçlü bir yaklaşım olurdu. Ancak hadis
Ömer bin isa'nın rivayetinden gelmektedir. Buharı, onun «Munkerü'l-hadis»
olduğunu kaydetmiştir.
Mehdi de der ki: «Hür adam köleye karşı her ne şekilde olursa olsun öldürülür.»
O da «Cana can...» âyetinin genel anlamından hareket etmiştir.
7 — öldürme eyleminde katile, kısasın kendisine uygulanmadığı kimselerin yardım
etmemiş olması: Eğer bu eylemde kendisine kısas uygulanmayan bir başkası da
yardımcı olursa, her ikisine de kısas uygulanmaz. Diyet ödemeleri gerekir. Zira
burada haddin uygulanmasını engelleyen şüphe söz konusudur. Çünkü öldürme eylemi
bölünme kabul etmez. Ve bu öldürme eylemi kendisine kısas uygulanmayan kimsenin
darbesiyle gerçekleşmiş olabileceği gibi kendisine kısas uygulanan kişinin de
darbesiyle vuku bulmuş olabilir. İşte bu kuşkulu durum kısasın uygulanmasını
düşürür. Kısas düşünce de bedelini ödemek zorunlu olur ki, bedeli de diyettir.
Mesela öldürme eyleminde biri kasıtlı, biri yanlışlıkla vurmuşsa, yahut biri
mükellef bir şahıs, diğeri yırtıcı bir hayvan ise yahut, katillerin biri
mükellef diğeri bir çocuk ve deli gibi mükellef olmayan kimselerden ise bu
durumda öldürme eylemi ortaklaşa gerçekleşmiş ve kısas düşmüş olmaktadır.
Bu konuda Mâîik ve Şafi'i derler ki:
«Mükellef olana kısas uygulanır, mükellef olmayana da diyetin yansı ödetilir.
Malik mükellef olmayanın payına düşen diyeti yakın akrabasına yüklerken,
Şafi'î'ler bu diyetin onun malından ödeneceğini belirtirler.
47.6.1. Gayle Öldürmesi
Gayle öldürmesi, Malik'e göre insanın başkasını aldatarak evine ve benzeri
yerlerine girerek O'nu öldürmesi, yahut malını almasıdır.
Malik der ki:
«Bize göre kişi bu işinden dolayı öldürülür. Kan sahibinin onu bağışlama yetkisi
yoktur. Bu işi uygulayacak olan da idaredir.»
O'nun dışındaki fakihler ise şöyle diyorlar:
«Gayle öldürmesi ile diğerleri arasında fark yoktur. Kısas ve bağışlamada ikisi
de eşittir. Onların işi kan sahibinin emrine havale edilmiştir.»
Eğer onu bir grup öldürecek olursa kan sahibi onlardan istediği kimseyi
öldürtebilir, istediği kimseden de diyet alabilir. Bu görüş İbn Abbas'dan
rivayet edilmiştir. Sa'îd bin Müseyyeb, Şâ'bi, îbn Şirin, 'Atâ ve Katâde de bu
görüştedir. Aynca Şafi'i, Ahmed ve îshak'ın görüşü de budur.
«Bir kadın kendi dostuyla birlikte kocasının oğlunu öldürmüştü. Yala bin Ümeyye,
Ömer bin Hattab'a mektup gönderip bu konuda hüküm soruyordu. Ya'lâ Ömer'in
valisiydi. Hz. Ömer (r.a.) bu konuda hüküm vermekte durakladı. Ali bin Ebi Talib
(r.a.) ona şöyle dedi:
«Ey Mü'minlerin emiri! Eğer bir grup insan ortaklaşarak bir deve çalsa, onlardan
her biri bir parçasını alıp götürseler, onların ellerini keser misin?» Ömer
(r.a.) «Evet,» dedi. Ali (r.a.) «öyleyse bu da öyledir.» karşılığını verdi.
Bundan sonra Mü'minlerin Emiri, valisi bulunan Ya'lâ bin Ümeyye'ye; «Her ikisini
de öldür. Eğer, San'â halkının hepsi bu eyleme katılmış olsaydı, onların hepsini
de Öldürürdüm.» diye yazdı.
Şafi'î bu konuda ölü sahibinin hepsinin, öldürülmesini isteyebildiği gibi,
onlardan dilediği kmselerin öldürülmesini, dilediği kimselerden de paylarına
düşen diyeti taleb edebileceğini belirtir.
Eğer katiller iki kişi ise ve her biri kısas yolu ile öldürül-müşse, diğerinden
diyetin yansım isteyebilir. Eğer katiller üç kişi ise ve onlann ikisi kısasen
öldürülmüşse diğerinden diyetin üçte birini talep edebilir.
47.6.2. Topluluk, Bir Kişiye Karşı Öldürülür
Eğer bir topluluk bir kişiyi öldürmede beraber hareket ederse, hepsi toptan
Öldürülür. Bu topluluk ister az olsun, ister çok. İsterse bunların hepsi
doğrudan öldürme eylemini gerçekleştirmiş olmasın, farketmez. Çünkü Malik,
Muvatta'da, Ömer bin Hattab'ın, bir grub insanı (Sayının beş veya yedi olduğunda
ihtilaf edilmiştir) bir tek adamı öldürdükleri için öldürmüş olduğunu
kaydetmektedir. Adamı gayle şeklinde öldürmüşlerdi. (Gayle ölümü; Kişiyi
aldatarak gizli bir yere götürüp öldürmektir.) Ömer bununla ilgili olarak der
ki;
«San'â halkının hepsi onu öldürmek için toplanmış ve yar-dımlaşmış olsaydı,
onların hepsini öldürürdüm.»
Şafi'îler ve Hanbeliler öldürme eylemine katılanların; teker, teker herbirinin
vuruşlarının tek başına kişiyi öldürecek derecede olmasını şart koşmuşlardır.
Eğer herbirinin eylemi ölümü için yeterli olmuyorsa o zaman kısas uygulanmaz.
Mâlik der ki; «Bize göre durum şöyledir. Kasten öldürmede bir çok hür adamlar
bir tek adama karşı Öldürülür. Yine bir çok kadın bir tek köleye karşı
öldürülür.»
«EI-Mesvâ» da deniyor ki; «İlim ehlinin çoğunluğuna göre, uygulama da buna
göredir. Onlar diyorlar ki:
«Eğer bir topluluk bir tek kişiyi öldürmede birlikte hareket ederse onların
hepsi ona karşılık kısasen öldürülür,
«Bu fakihler söz konusu uygulamanın maslahata binaen yürürlükte olduğunu
belirtmişlerdir. Zira kısas, kişilerin canlarını korumak için yürürlüğe
konmuştur. Eğer bir topluluk bir kişiyi öldürdüğünde öldürülmezse, o zaman
herhangi bir kimseyi öldürmek isteyen biri bir kaç arkadaşından yardım diler, ki
bu suçtan dolayı Öldürülmesin. Böylece kısasın uygulanmaya konuşunun hikmeti
etkisiz hale getirilmiş olur.»
îbn Zübeyr, Zühri, Davud ve Zahiriler; bir topluluğun bir tek kişiye karşılık
öldürülemeyeceğini, zira Cenab-ı Allah'ın -......Cana can» buyurduğunu ifade
etmişlerdir.
47.6.3. Bir Kişinin Bir Kişiyi Tutup Diğerinin Onu Öldürmesi
Bir kişi bir kişiyi tutup başka biri de onu Öldürdüğü zaman ve katil ancak onu
tuttuğu zaman öldürebilecek güce ulaştığında ve öldürülen kimse de tutma
eyleminden sonra kaçmaya güç yetiremezse, o zaman her ikisi de öldürülür. Zira
onların ikisi de bu eylemde ortaktır. Bu Leys, Malik ve Nehâ'i'nin görüşüdür.
Bu konuda Şafi'iler ve Hanefiler aykırı bir görüş beyan ederek şöyle
demişlerdir: .Katil öldürülür, onu tatan adam ise ölünceye kadar hapsedilir.
Böylece maktulu tutma cezasını çekmiş olur.»
Zira Darekutni, İbn Ömer'den Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle
buyurduğunu rivayet eder:
«Bir adam bir adamı tutup da başkası onu öldürdüğü zaman. Öldüren Öldürülür,
tutan ise hapsedilir.»
İbnu'l-Kattan da bu hadisi sahihlemiştir. Hafız ibn Hacer ise; -ricali sikadır.»
demiştir.
Şafi'i, Ali'den O'nun, «başkasının tuttuğu bir adamı kasten öldüren adam»
hakkında şöyle hüküm verdiğini tahric eder. Ali bu konuda şunları söylemiştir:
«Katil Öldürülür. Diğeri ise hapiste ölünceye kadar bekletilir.»
47.7. KISASIN TESBİTİ
Kısas aşağıdaki şekilde tesbit edilir:
Birinci olarak ikrar: Çünkü ikrarda bulunmak deyim halindeki ifadesiyle
«Delillerin en büyüğüdür.»
Vâil bin Hucr'den rivayet edilmiştir ki, o şöyle demiştir: -Ben Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte oturuyordum. Bu esnada bir adam
birisini bir iple çekerek getirdi ve 'Yâ Rasülalîah bu benim kardeşimi Öldürdü.'
dedi.
Dedi ki: 'Eğer o itiraf etmezse delil getirmesini söyleyeceğim?...'
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem : 'O'nu öldürdün mü?...' dedi.
Adam: 'Evet O'nu öldürdüm,' dedi.» Hadisin devamı vardır.
(Hadisi Müslim ve Nesai rivayet etmişlerdir.)
İkinci olarak: Adil iki erkeğin şahitliği ile sabit olur:
Rafi' bin Hadic'ten rivayetle, o der ki:
-Ensar'dan bir adam Hayber'de ölü olarak bulundu... ölünün sahipleri Nebi
sallallahu aleyhi ve sellem'e gelip, durumu arzettiler.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Size arkadaşınızın
öldürüldüğü hakkında şahitlik yapacak iki şahidiniz var mı?..» Hadisin devamı
vardır... (Hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir.)
İbn Kudame «el-Muğni»de der ki:
-Bu olayda bir erkek ile iki kadının şahitliği kabul edilmez. Yine bir şahit ile
istek sahibinin yemini de geçerli değildir, llm
ehli arasında bu konuda aykırı görüş belirten kimseyi bilmiyoruz. Bu böyledir.
Çünkü kısas, işlenen bir cinayete karşı kanın dökülmesidir. Bu nedenle, diğer
hadlerde olduğu gibi, iki adil şahidin varlığı ihtiyaten şart koşulmuştur. Bu
konuda kısasın kendisine uygulanacağı adamın müslüman, kâfir, hür, köle olması
arasında fark yoktur. Çünkü cezalan uygulamadan önce ihtiyatlı olmak
zorunludur.»
47.8. KISASIN UYGULANMASI
Kısasın uygulanabilmesi için üç şartın gerçekleşmesi gerekir:
47.8.1.Kısasa Müstahak Olan Kimsenin Akıllı ve Baliğ Olmuş Obuası
Eğer kısasa müstahak olan kimse çocuk yahud deli olursa, ne baba, ne vasi, ne de
hakim onun yerine kimseyi koyabilir. Bu konuda suçu işleyen çocuksa, buluğ çağma
erinceye kadar, deliyse akillanıncaya kadar hapsedilir. Muaviye, Hudbe b. Haş-rem'i
kısasta ölünün oğlu bulûğ çağma erinceye kadar hapsetmiştir. Bu uygulama sahabe
asrında gerçekleşmiş ve kimse ona karşı çıkmamıştır.
47.8.2. Ölü Sahiplerinin Hep Birlikte Kısasın Uygulanmasına Taraftar olmaları
Onlardan bir kişinin tek başına bunu isteme hakkı yoktur. Eğer ölü sahiplerinin
bazıları uzakta, yahut küçük yaşta veya deli olursa, uzakta olanın dönünceye
kadar, küçüğün erginlik çağma gelinceye kadar, delinin ayılıncaya kadar
beklenmesi gerekir. Karar verilmeden önce bunlar bir araya gelmelidir. Çünkü
seçme hakkına sahip olan bir kimsenin bulunmadığı bir sırada onun adına
hükmetmek caiz değildir. Çünkü bu onun seçme hakkını iptal etmek demektir.
Ebu Hanife der ki; «Büyüklerin kısasta uygulama isteğinde bulunma haklan vardır.
Onların küçük yaştakilerin erginliğe ulaşmasını beklemeleri gerekmez. Eğer, Ölü
sahiplerinin biri bağışlarsa kısas düşer. Çünkü kısas bölünme kabul etmez.»
47.8.3. Cinayeti İşleyenin Başkasına Öldürülme Esnasında Zarar Vermemesi
Eğer kısas hamile olan bir kadına uygulanacaksa, doğumunu yapıp çocuğunu
emzirinceye kadar öldürülmez. Çünkü ka-dirun çocuğunu emzirmeden önce
öldürülmesi çocuğa zarar verecektir. Eğer kadın çocuğuna doğumdan sonraki ilk
sütünü verir, onu emzirecek bir kimseyi bulursa çocuğu ona verir ve kendisine
kısas uygulanır. Çünkü ondan başkası da yerine dadıhk görevi yapabilecektir. Yok
eğer çocuğa doğumdan sonraki ilk sütünü verir ve kendisine dadılık yapacak kimse
bulamazsa, kadın çocuğunu iki sene boyunca emzirip sütten kesinceye kadar
bekletilir.
İbn Mâce, Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet
eder:
«Bir kadm kasten cinayet işlediğinde eğer hamileyse hemen öldürülmez. Çocuğuna
başka birini buluncaya kadar bekletilir. Yine bir kadm zina ettiğinde eğer
hamile bulunuyorsa, doğum yapıncaya kadar ve çocuğuna karşı görevini bitirinceye
kadar recmedilmez.»
Yine bunun gibi, hamile olan bir kadm, organlarının herhangi birisi konusunda da
kısasa tabi tutulmaz. Doğumu beklenir, fakat doğumdan sonraki ilk sütünü
içirmesini beklemek gerekmez. (Eğer had cezası recmedilmekse, had de kısas
gibidir.]
47.9. KISAS NE ZAMAN UYGULANIR?
Kısas, kan sahiplerinin hazır bulunması, ergenlik çağma gelmesi ve kısası
istemesi durumunda, hangi şekilde olursa olsun, kısasın uygulanması gerektiği
tesbit edilince hemen uygulanır. Ancak, katil, hamile bir kadm ise, daha önce de
belirttiğimiz gibi, cezası doğumunu yapıncaya kadar ertelenir?
47.10. KISAS NE İLE YAPILIR?
Kısasta esas olan, katilin, öldürdüğü şekilde öldürülmesidir. Zira, eşitlik ve
benzerliğin gereği budur. Ancak, o şekilde öldürülmesi daha fazla işkence
çekmesine neden olacaksa, kılıçla Öldürmek onun için daha rahat olur. Aynca
Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
nn.
, 'siz de onIa™
Yine:
^îS* ce^*nldığınız gibi cezalandı-
Beyhaki'nin Berâ (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi
ve seîlem şöyle buyurmuştur: «Kim birisini oklarma hedef yaparak öldürürse, biz
de onu oklara hedef kılarak Öldürürüz. Kim yakarsa biz de onu yakarız. Kim de
suda boğdurursa, biz de onu suda boğdururuz.-
Yine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, bir kadının başını taşla ezmiş olan
yahudinin başını aynı şekilde taşla ezmişti. Alimler bu notu düşerken, katilin
kullandığı öldürme sebebini, öldürme olayında kullanılması caiz olan sebeplerden
olmasıyla sınırlandırmışlardır. Eğer katilin kullandığı sebep, — sihir yaparak
öldürme gibi— kullanılması caiz olmayan bir Öldürme ise, katil o şekilde
öldürülmez. Çünkü bu haram kılınmıştır.
Şafi'îlerden bazıları der ki: Eğer katil kişiyi içki içirerek Öldürürse,
kendisine sirke içirilerek öldürülür.»
Bir görüşe göre ise, burada dengi ile kıyas yapmak düşer. Hanefîler ve Hadeviye
ise; kısasın ancak kılıçla olabileceği görüşündedirler. Bu konuda dayanakları şu
hadistir:
Bezzâr ve İbn Adiy'in Ebû Bekre'den rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: -Kısas ancak kılıç ile olur.»
Yine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seîlem; işkenceyi yasaklamış ve şöyle
buyurmuştur: «Öldürdüğünüz zaman güzel öldürünüz. Kestiğiniz zaman güzel
kesiniz.*
Ebü Bekre'nin hadisine itiraz edilmiş ve 'tüm tarikleri zayıftır' denmiştir.
İşkencenin yasaklanması ise Allah u Teâlâ'nın şu âyeti ile tahsis edilmiştir:
-Eğer onları cezalandırırsanız, sizi cezalandırdıkları gibi cezalandırın.» (Nahl:
126)
Yine şu âyet de bu konuda delil teşkil etmektedir: -Onların size saldırdığı gibi
siz de onlara saldırın.» (Bakara : 194)
47.11. KABE ÇEVRESİNDE KATİL ÖLDÜRÜLÜR MÜ?
Bütün âlimler, Kabe harem'inde adam öldüreni orada öldürmenin caiz olduğunda
ittifak etmişlerdir. Eğer bir kişi, dışarıda bir adam öldürüp de oraya
sığınırsa, yahut dinden dönme v.s. gibi sebeplerden dolayı öldürülmesi
kesinleştikten sonra Harem'e sığınırsa, Malik; «Orada öldürülür.» demiştir.
Ahmed ve Ebû Ha-nife ise şöyle demişlerdir: «Harem'de öldürülmez. Fakat
sıkıntıya düşürülür. Onunla alış - veriş yapılmaz. Oradan çıkıncaya kadar
beklenir ve Harem'in dışında öldürülür.»
47.12. KISASIN DÜŞMESİ
Kısas, bir kişiye uygulanması kesinleştikten sonra, aşağıda sıraladığımız
sebeplerden birinin gerçekleşmesi ile düşer:
1. Kan Sahiplerinden Birinin veya Hepsinin Katili Bağışlaması :
Burada, bağışlayan kimsenin aklı başmda ve iyiliği kötülükten ayırabilecek yaşta
olması şarttır. Çünkü bu bağışlama eylemi, çocuk ve delillerin sahip olmadığı
önemli işlerden biridir.
2. Katilin ölmesi veya Cinayet İşlediği Organın Telef Olması:
Kendisine kısas uygulanacak kişi, öldüğü zaman yahut cinayet işlediği organını
kaybettiği zaman kısas düşer. Çünkü bu durumda kısacın şartlan
gerçekleşmemektedir. Kısas düştüğünde ise, —Hanbelilere ve Şafi'i'nin sözüne
göre— akrabalarına bıraktığı malından ödenmesi gereken diyeti vermek zorunlu
olur.
Malik ve Hanefiler ise şöyle derler: -Diyet zorunlu değildir. Onların hakkı,
ölenin boynunda idi, ancak, o vefat etmiştir. Artık onların, ölünün varislerinin
zimmetine geçmiş olan mallan almaya haklan yoktur.»
Birinci grubun delili ise şudur; ölü sahiplerinin haklan o kişinin boynunda
yahut zimmetindedir. Onlar her ikisinden birini almakta muhayyerdirler. Eğer
birini kaybederlerse, diğerini almalan zorunludur.
3. Taraflar Arasında Barış Yapılması:
Cinayeti işleyen ile cinayete maruz kalan, yahut cinayete maruz kalanın
sahipleri arasında barış olduğu zaman kısas düşer.
4*43. KISAS MAHKEMELERİN HAKKIDIR
Daha önce de belirttiğimiz gibi, kısası istemek kan sahiplerinin hakkıdır. Kan
sahibinin ve katilin durumunu incelemek ve bir karara bağlamak hakimin hakkıdır.
Kurtubi der ki: «öldürme olaylarında, kısası ancak idari mekanizmanın
uygulayabileceğinde ihtilâf yoktur. Kısası uygulamak, diğer hadleri yerine
getirmek ve benzeri görevler onlara farz kılınmıştır. Zira Cenâb-ı Allah,
mü'minlerin hepsinden kısas yapmalarını istemiştir. Bütün mü'minlerin toplanıp
kısası uygulama, hadleri yerine getirme ve saire görevleri İdareye
bırakılmıştır. Ümmet, bu işlerde idareyi kendilerine temsilci kabul etmişlerdir.
Celâleyn Tefsiri'nin haşiyesi olan Sâvi'nin kaydettiğine göre, bunun sebebi
şudur: «Öldürme olayının kasten ve düşmanlıktan kaynaklandığı tesbit
edildiğinde, hukuk hakiminin, kan sahiplerinin eline katili teslim etmesi
zorunlu olur. Artık onlar, ister kısas, ister diyet ve isterse bağışlama
seçeneklerinden bi-ririni tercih ederler. Kan sahiplerinin, hakimin izni olmadan
katili öldürmeye yeltenmeleri caiz değildir {D Zira böyle bir uygulama
bozgunculuğa ve yıkıma neden olur.»
Kan sahipleri, katili hakimin izninden önce öldürülürse, ta-zir cezasına
çarptırılırlar.
Hakimin, cinayet aletini incelemesi gerekir ki, aynı aletle öldürülecek adam
daha fazla acı çekmesin. Kısas eylemini de en güzel bir şekilde uygulayacak
birine yaptırması hakimin görevleri arasındadır. Hükmü uygulama ücreti beytü'l-mal'e
aittir.
Kan sahiplerinden başkaları daha hızlı davranırlarsa durum ne olur?
îbn Kudâme şöyle demiştir: «Katili, kan sahiplerinden başkası öldürdüğü zaman,
katilin kısasen öldürülmesi gerekir. Birinci ölü sahiplerine ise diyet verilir.»
Şafi'i de bu görüştedir.
Hasan ve Malik ise şöyle demiştir: «Katili öldüren Öldürülür. Birincisinin kanı
hükümsüz kalır. Çünkü bu kan, yerini kaybetmiş olmaktadır.»
(I) Eğer öldürülenin varisi yoksa, katile yapılacak muamele hakime kalır.
Müslümanların maslahatına hangisi uygunsa onu tercih eder. îster kısas yapar,
İsterse diyet alarak onu bağışlar. Diyet almadan bağışlama yetkisi yoktur. Çünkü
bu onun hakkı değil, müsiümanlann hakkıdır.
Katâde'den ve Ebü Haşim'den şöyle rivayet edilmiştir ■ «İkinci katile kısas
yoktur. Çünkü ikinci olarak Öldürülen adamın kanı mubahtır. Adam onu öldürmekle
kısasa müstahak olamaz.»
İkinci katile kısasın vacib olduğu hakkında alimlerin çoğunluğunun delili şudur:
«Evet o adamın kam helâldir. Ancak, öldürülmesi kesinleşmemiştir. Üstelik, onu
öldürmek, kan sahiplerinden başkasına mubah değildir. Dolayısıyla, onu
öldürmekle kısasa müstahak olur.»
47.14. KISAS İLE İLGİLÎ GÖRÜŞLER
İdam cezası hakkında pratik tartışmalar yapılmıştır. Bu konuyu yazarlar,
felsefeciler ve kanun adamları değişik açılardan ele almışlardır. Rousseau,
Bentham, Beccaire ve diğerleri bunlar arasında zikredilebilir.
Bunlardan bazıian bu ceza biçimini desteklerken, bir kısmı da karşı çıkmış ve bu
tür cezaların yürürlükten kaldırılması çağrısında bulunmuşlardır. İdam cezasının
kaldırılmasını isteyenler, aşağıdaki delillerle tezlerini savunmaya
çalışmışlardır:
1. Cezalandırma devletin sahip olduğu bir haktır. Bu hakkı toplum adına kendisi
kullanır. Toplumu muhafaza etme ve koruma zarureti bu cezanın uygulanmasını
gerektirebilir. Halbuki toplum, bireye hayatı vermemiştir ki, onu elinden alma
imkanına sahip olsun.
2. Şartlar ve durumlar, talihsizlik eseri olarak suçsuz bir insanı da hata eseri
olarak pençesine alabilir. Dolayısiyle kişi, suçsuz olduğu halde idama mahkûm
olabilir. Kişi idam edildiğinde artık bu hatayı düzeltme imkanı kalmaz. Çünkü
mahkûmun hayatını kendisine tekrar iade etmek hiç bir şekilde mümkün olmaz.
3. Bu cezalandırma usûlü çok katıdır ve adaletsizdir.
4. Üstelik, böyle bir cezalandırmaya gerek de yoktur. Bu tür bir cezalandırmanın
cinayetleri azalttığına dair hiç bir delil kalmamıştır. Dolayısıyla artık bu
cezayla hükmetmenin gereği kalmamıştır.
İdam cezasının yürürlükte kalmasını savunanlar ise, bu delilleri şu şekilde
cevaplandırmışlardır:
1. Birinci delile şöyle cevap vermişlerdir: «Toplum, bireyin hayatını vermiyor
ki, onu elinden alabilme yetkisine sahip
olsun* düşüncesi tutarlı değildir. Zira, toplumun, insanlara özgürlüğü de
bağışlamadığı bir hakikattir. Bununla beraber, toplum, zaman zaman gayri meşru
bir eyleminden dolayı bireyin özgürlüğünü kısıtlayabilmekte ve hürriyetini
elinden alabilmektedir. Çünkü her türlü cezalandırma özgürlüğü kısıtlamaktır.
Halbuki, bu uygulamalar suç işleyenin suçunu karşılar kabilinden şeyler
değildir. Aksine, toplumun hayatını sürdürmesi ve varlığım savunması amacına ve
hakkına dayanmaktadır. Toplumlar, kendi varlıklarını ve düzenlerini tehdit eden
her organı kesmektedirler. İdam cezası için de bu tür bir yaklaşımda
bulunulabilir. -Can güvenliğini koruma ve toplum düzenini muhafaza etme zarureti
bu cezanın uygulanmasını gerekli kılmaktadır.
2. İkinci delilin reddi için şöyle demektedirler: «Cezalandırma Öyle büyük bir
zarara neden olmaktadır ki, bunu düzeltmek ve durdurmak asla mümkün
olmamaktadır» şeklindeki yaklaşıma şu açıdan cevap verilebilir: Bütün diğer
cezalandırmalarda da yanlış olma ihtimali mevcuttur. Yanlış olarak uygulanan bir
cezanın daha sonradan düzeltilme imkânı da yoktur. Bununla birlikte, yanlışlıkla
idam durumları hemen hemen hiç mevcut değilken, böyle bir itirazda bulunmak asla
tutarlı değildir. Çünkü, hakimler suçlama delillerinin apaçık olduğu durumlar
dışında bu ceza ile hükmetmekten kaçınmaktadırlar.
3. İdam cezalarının adaletsiz olduğunu ileri sürmelerine karşılık da, her
cezanın, işlenen suça münasip olduğunu söyleyerek cevap verirler.
4. Bu cezalandırma biçiminin gereksiz olduğu iddiasına gelince; bunu şöyle
cevaplandırmaktadırlar: Cezalandırma görevi, — ceza biliminde tercih edilen
görüşe göre — yararlı bir görevdir. Yani bunun amacı, toplumu suçların
kötülüklerinden korumaktır. Bu da, cezanın, işlenen cinayet oranında olmasını
gerekli kılar. Çünkü böyle bir ceza, suçlunun gönlündeki bir isteği
gerçekleştirirken, onda cezadan korkma duygusu meydana getirir. Verilen ceza,
işlenen suça uygun oranda olursa, suçluyu bu suçu işlemekten alıkoyar ve
caydırır. Yani kişi bu iki şey arasında bir karşılaştırma yapar: İşleyeceği suç
ile bu suça karşılık takdir edilen ceza arasında bir mukayese yapar. Eğer
verilen ceza gerçekten dehşet verici olursa, cezalandırılma korkusu, suçluyu suç
işlemekten alıkoyar.
Yukarıdaki görüşlerden ikincisini tercih edenler çoğunlukta olduğundan, bugün
pek çok ülke idam cezasını kabul etmiştir. Bazıları da birinci görüşü kabul
ederek idam cezasını yürürlükten kaldırmıştır.
47.15. ÖLDÜRME DIŞINDAKİ SUÇLARDA KISAS
Kısas, öldürme olaylarında gerçekleşebildiği gibi, bunun dışındaki bazı
durumlarda da gerçekleşebilir: Bu da iki çeşittir:
a. Organlarda.
b. Yaralamalarda.
Kur'ân-ı Kerim, bu konularda, Tevrat düzeninin kısasla ilgili uygulamalarından
söz etmektedir:
«Orada (Tevrat'ta) onlara; 'cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe
diş ve yaralara karşılık kısas' yazdık. Kim bunu bağışlarsa, o kendisi için
keffaret olur ve kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse, işte onlar
zalimlerin ta kendileridir.» (Maide: 45)
Yani, Cenâb-ı Allah, Tevrat'ta kişi kişiyi öldürdüğünde öldürülür, şeklinde farz
kılmıştı.
Göz çıkaranın gözü çıkarılır. Bu konuda gözün küçüklüğüne bakılmadığı gibi,
ihtiyar ile çocuğun gözü arasında da bir ayırım yapılmaz.
Burun kesenin burnu kesilir. Kulak kesenin kulağı kesilir. Diş şokenin dişi
sökülür. İsterse, kısas sonucu sökülen diş diğer dişten büyük olsun.
Başka türlü yaralayanların aynı şekilde yaralanması da emredilmiştir. Kim
kısasın uygulanması için sorun çıkarmaz ve onu doğrularsa, böylece kendisine
kısasın uygulanmasına zemin hazırlarsa, bu, işlediği günaha kefaret olur.
Bu hüküm, her ne kadar Tevrat'ta yer almışsa da, Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem onu ikrar ettiğinden dolayı bizim için de yasa kabul edilir.
Buhari ve Müslim'in Enes bin Maiik (r.a.)'dan kaydettikleri hadiste deniyor ki:
«Nadir bin Enes'in kızı Rubeyyi', bir cariyenin ön dişini kırmıştı. Onlar da
bunun bedelini tesbit etmişlerdi. Karşıdakiler illa kısas olsun istiyorlardı.
Kardeşi Enes bin Nadir, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek; «Ey
Allah'ın Rasûlü!» dedi. «Rubeyyi'in dişini kıracak mısın? Seni hak ile
gönderen'e yemin olsun ki, onun dişini kırmayacaksın!" de-
di. Peygamber sallaUahu aleyhi ve. sellem: «Ey Enes, Allah'ın kitabına göre,
kısas gerekiyor.» buyurdu. Enes der ki: «Dava sahipleri suçluyu bağışladılar.
Bunun üzerine Rasûlüllah sallal-lahu aleyhi ve sellem; «Allah'ın kullarından
bazıları vardır ki, Allah'a yemin ettiklerinde Allah onları yalancı çıkarmaz.»
buyurdu.-
Tüm bunlar, kasıtlı suçlarda böyledir. Hata ile yapılan bu tür cinayetlerde ise
diyet vardır.
47.15.1. Öldürme Dışındaki Kısasta Bulunması Gereken Şartlar
Öldürme dışındaki kısas için aşağıdaki şartlar gerekmektedir :
1. Akıllı olmak.
2. Erginlik çağma gelmek. (Ya ihtilam olması ya da yaş ile olur.)
3. Suçun kasden işlenmiş olması,
4. Kendisine karşı suç işlenen adamın kanının, suçlunun kanına denk olması.
Denklikte etkili olan kölelik ve küfürdür. Yani, bir köleyi yaralayan yahut bir
tarafını kesen bir kimseye kısas uygulanmaz. Bir zimmîyi yaralayan veya bir
tarafını kesen bir nıüslü-rnana da kısas uygulanmaz. Zira ikisinin kanı denk
değildir. Çünkü kölenin kam, hür adamın kanından, zimmînin kanı da müs-lümanm
kanından daha az değerdedir. Kısas uygulanmadığı zaman, bedelini ödemek zorunlu
olur ki, o da diyettir. Eğer köle yahut zimmi, hür yahut müslüman bir kişiyi
yaralayacak olursa, her ikisinde de kısas gerekir.
Hanefîler, organ koparmada müslüman ve kâfir arasında kısasın uygulanması
gerektiği görüşündedirler. Yine onlar derler ki: «öldürme dışında kalan
suçlarda, kadın ile arasında kısas olmaz.»
47.15.2. Organlarda Kısas
Organların kısasa tabi olanları ile olmayanları arasında ölçü şudur: Belli
eklemi bulunan her organda kısas vardır. Dirsek, bilek, vs. gibi. Eklemi
bulunmayan organda ise, kısas yoktur. Zira birincisinde benzerlik mümkün olduğu
halde, ikincisinde yoktur. Buna göre, bir parmağı kökünden kesen, yahut bir eli
bilekten yahut dirsekten kesen, ayağı ekleminden koparan, yahut gözü çıkaran,
burnu koparan kulağı kesen, dişi söken kimseye kısas uygulanır. Aym şekilde
cinsel organı kesen veya husyeleri koparana da kısas uygulanır.
47.15.3. Organlarda Kısasın Şartları
Organlarda uygulanan kısasm üç şartı vardır:
1. Kesilen organın bir ekleminin bulunması veya belli bir sınırının olması:
Dolayısıyla zulmedilmeyeceğinden emin olmak. Buna göre, diş dışında herhangi bir
kemiği kırmakta kısas olmaz. İçe kadar varan yaralamada kısas olmadığı gibi,
pazunun ısırılmasında da kısas uygulanmaz. Zira bunlarda kısasa gidildiğinde,
daha ağır cinayetlerin işlenmesinden emin olunmaz.
2. Hem isimde hem de yerde benzerlik bulunması: Yani, sağ, sol ile kısas
yapılmadığı gibi, sol da sağ ile kıyas yapılmaz. Küçük parmak, yüzük parmağı ile
kısas yapılmadığı gibi tersi de uygulanmaz. Çünkü burada isim benzerliği yoktur.
Asli olan, zaid olanla —karşılıklı rıza olsa da— alınmaz. Zira yer ve yarar
bakımından eşitlik yoktur. Fakat fazla olan, yer ve yaratılış olarak kendisinin
benzeri olanla alınır.
3. Sağlık ve tamam olma bakımından suç işleyenle, kendisine karşı suç işlenen
arasında eşitlik bulunması: Dolayısıyla, sağlıklı bir organ sakat bir organla
alınmaz. Yine eksiksiz bir el, parmakları eksik bir elie alınmaz. Aksi ise
caizdir. Yani sakat e!, sağlıklı ele karşılık alınır.
47.15.4. Kasten Yaralamada Kısas
Kasten yaralamada kısas zorunlu değildir. Ancak kısas mümkün olan yerlerde
uygulanabilir. Yani yaralının yarası kadar — ne eksik, ne fazla— bir yara
açılabiliyorsa olabilir. Eğer eşitlik ve benzerlik, ancak bir miktar fazlasıyla,
tehlikeyle yahut zarar vermekle gerçekleşebiliyorsa, bu durumda kısas zorunlu
olmaz. Diyet gerekir. Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, alt deriye
kadar varan baş yarmasmda, kemiğin kırılıp dağılmasında ve içe kadar varan
yaralamada kısası kaldırmıştır. İnsanın ölümüne neden olabilecek diğer ağır
yaralamalar da böyledir. Boyun, bel, uyluk ve benzeri yerlerin kemiklerini kırma
buna örnek olabilir.
Şicac'a gelince: Bunlar yüz ve başta meydana gelen yaralardır ve bunlarda kısas
yoktur. Kemiği görülecek kadar varılanlar müstesna, bunlar kasten işlendiğinde
kısasa tabidir. Diyetler bölümünde şicac üzerinde duracağız.
Dilde ve kemik kırmada kısas olmaz. Ancak dişler bu hükmün dışındadır. Çünkü
burada, hükmü, zulmetmeden uygulamak mümkün değildir.
Kim bir kişiyi içe vuracak şekilde yaralar da adam iyileşir-se, yahut elini
pazusunun ortasından keserse ona kısas yoktur. Diğerinin, onun kolunu o yerden
kesmeye hakkı yoktur. Ancak bilekten kısas yapabilir. Pazusunun yarısı için de
mahkemeye başvurur. Eğer bir adamın dişi dışında bir kemiğini (mesela
kaburgasını) kırarsa, yahut sakat bir elini koparır, yahut parmakları olmayan
bir ayağını, yahut konuşamayan dilini, yahut görmeyen bir gözünü yahut fazla
olan bir parmağım kopanrsa, bunların hepsinde adil bir mahkemeye başvurulur.
47.15.5. Beraber Koparma veya Yaralama
Hanbeliler; bir organın koparılmasında yahut da kısası gerektiren bir yaralama
eyleminde birkaç kişi yardımlaştığında, eğer onların fiilleri birbirinden ayırd
edilemiyorsa, hepsine kısasın gerektiği kanısmdadırlar. Çünkü, Ali kerremallahu
vec-hehü'dan rivayet edildiğine göre; onun yanında iki kişi, bir kişinin
hırsızlık yaptığına şahitlik etmişler o da elini kestirmişti. Daha sonra başka
bir adam gelmiş, bu sefer şahitlerin ikisi de; *işte hırsız budur, birincisinde
yanıldık.» demişlerdi. Hz. Ali (r.a.) onların ikinci adam hakkındaki şahitliğini
reddetmiş ve onlan birinci adama diyet vermekle borç] andırmış tır. Ayrıca :
«Eğer bu işi kasıtlı yaptığınızı bilseydim, ellerinizi keserdim.» demiştir.
Yok eğer beraber hareket edenlerin fiilleri birbirinden ayrı ayrı ise, yahut
herbiri adamın bir tarafını koparmışsa, onlara kısas yoktur.
Malik ve Şâfi'i der ki: -Eğer imkânı varsa kısas yapılır ve onların organları
kesilir. Yaralama beraber yapıldığında da kısas uygulanır. Tıpkı bir kişiyi
öldürmede bir grup yardımlaştığında hepsinin de ona karşılık öldürülmeleri gibi.
Hanefiler ve Zahiriler der ki: «Bir el için iki el kesilmez. Eğer iki adam bir
adamın elini kesecek olursa hiç birisine kısas yoktur. Her ikisine de ayrı ayrı
diyetin yarısı ödetilir.»
47.15.6. Darbe, Tokat ve Sövmede Kısas
Dövme, tokat atma, göğüse yumruk atma yahut sövmelerde kısas yapılması caizdir.
Zira Cenâb-ı Allah buyuruyor ki:
«... Size saldıranlara siz de onların saldırdığı gibi saldırın ve Allah'tan
korkun.» (Bakara : 194)
-Bir kötülüğün cezası onun gibi kötülüktür.» [Şûra : 40) Sünnet-i Seniyye de bu
konularda kısasın uygulandığını göstermektedir.
Tokat, göğse yumruk atma, dövme yahut sövmenin; suçu işleyenin tokadı, yumruğu,
dövmesi yahut sövmesi kadar olması şarttır. Çünkü bu, kısasın yasa olarak
konmasma neden olan adaletin gereğidir.
Aynı zamanda tokatlamada, darbenin göze gelmemiş olması yahut telef olmasından
korkulmayan bir yerde olması şarttır.
Söğmede kısasın şartı bu sövmenin haram olan sövmelerden olmamasıdır. Bu nedenle
kendisini tekfir edeni tekfir edemez, kendi adma yalan söyleyenin adına yalan
söyleyemez, babasına lanet okuyanın babasına lanet okuyamaz, anasına sö-venin,
annesine sövemez. Çünkü müslümanı tekfir etmek yahut onun adına yalan söylemek
İslâm'da temelden haram kılman şeylerdendir. Sonra onun babası kendisine lanet
okumamış ki, ona lanet okusun! Annesi onunla sövüşmemiş ki kendisine sövsün!
Fakat kişi kendisine lanet okuyana lanet okuyabilir. Kendisini çirkin şekilde
eleştireni, çirkin şekilde eleştirebilir. Sözün bir benzerini söyler ve kısasen
ona aynısını geri çevirir.
Kurtubî der ki:
«Kim sana zulmederse zulme uğradığın kadarıyla hakkım ondan al. Kim de seninle
sövüşürse sözünü geri çevir. Kim senin namusuna söverse, sen de onun namusuna
söv. Fakat taşkınlık yapıp, babasına, oğluna yahut yakınlarına sövme. Senin
adına yalan söylemiş olsa bile, onun adına yalan söylemen doğru olmaz. Zira
günaha karşılık günahla cevap verilmez..
-Eğer adamın biri sana; 'ey kâfir!' derse, ona; 'kâfir sensin,' demen caizdir.
Eğer sana; 'ey zani!' derse, ona; 'ey yalancı, ey
yalan üzere şahitlik eden!' demen gerekir. Çünkü bu sözün kısası ancak böyledir.
Eğer sen de ona; "ey zanü' demiş olsan yalancı olmuş olursun ve yalan söylemekle
günahkâr olursun. Eğer senin borcunu verebilecek imkanı olduğu halde — özürsüz
bir şekilde — oyalarsa, ona; 'ey zalim, ey insanların mallarını yiyen!' şeklinde
sözlerle karşılık ver. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
«Borcunu Ödeyebileceği halde oyalayanın namusu ve cezalandırılması helâl olur.»
«Onun ırzını daha önce açıklamıştık. Cezası ise hapishanedir. Orada hapsedilir.»
(l)
Tokat atma, dövme ve sövmenin kısası konusunda Hulefa-i Raşidin ve diğer sahabe
ve tabiinden sabit olan kısas uygulamaları mevcuttur.
Buhâri'nin; Ebû Bekr, Ali, İbn Zübeyr ve Suveyd bin Mukar-ren'den rivayet
ettiğine göre; onlar tokat ve benzeri şeylerde kısas uyguluyorlardı.
İbnül-Münzir der ki:
«Kamçı, sopa yahut taş cinsinden kişiyi öldürmeyen darbeler kasten yapıldığında
kısasa tabidir. Bu, hadis ehlinden bir grubun da görüşüdür.
Buhâri'de kaydedildiğine göre; Hz. Ömer (r.a.) kamçı ile vurmaya karşı kısas
uygulamış, Alî bin Ebî Talib kerremalîahu vec-hehu da üç kamçıdan dolayı kısas
uygulamıştır. Kadı Şurayh da bir kamçıdan ve tırmalamadan dolayı kısas
yapmıştır.
Bu konuda diğer bölgelerin alimleri ihtilaf etmişlerdir. Bunlara göre bu tür
şeylerde kısas yoktur. Çünkü bunlarda genellikle eşitlik hemen hemen
uygulanamayacak kadar zordur.
Madem ki bu tür şeylerde kısas uygulanması gerekmiyor, o zaman ta'zirin
uygulanması zorunlu oîur.
Şeyhülislâm îbn Teymiyye bu konuda birinci görüşü tercih etmiş ve şöyle
demiştir:
«Bu uygulamalarda benzerlik mümkün değildir, diyenlere ise şu şekilde karşılık
verilir: Bu suç için ya kısas ya da ta'zir olmak üzere mutlaka bir ceza gerekir.
Madem ki türü ve miktarı belli
(D Kurtubİ, il, 360. 378
olmayan ta'zir cezası burada caiz görülüyorsa, bu uygulamadan sınırları daha
belli olan bir cezayı takdir etmek daha iyi ve daha yerinde olur. Kısasta adil
olmak imkan nisbetincedir. Bilindiği gibi kısas için vurulan darbe, vuranın
vuruşu gibi yahut ona yakın olduğunda bu uygulama adalet ölçülerine göre kişinin
kamçı ile dövülüp ta'zir edilmesinden daha adalete yakındır. Burada zulüm
korkusuyla kısasın uygulanmasını mahzurlu görenler; kendisinden kaçtıkları daha
büyük bir zulmü mubah görüyorlar. Böylece anlaşılıyor ki, sünnetteki uygulama
hem daha adil, hem de daha takdire şayandır.»
47.15.7. Malı Telef Etmede Kısas
Bir kişi, ağaç kesme, ekinini bozma, evini yıkma yahut elbisesini yakma gibi
bazı şeylerle bir kişinin malını telef ederse, o kişiye kısas uygulanması, ona
yaptığının aynısının yapılması caiz olur mu?...
Alimlerin bu konuda iki görüşü vardır:
1 — Bir görüşe göre; bu konuda kısas doğru değildir. Çünkü bu bir taraftan
bozgunculuktur, bir taraftan da elbise ve ekin gibi şeyler birbirine denk
değildir.
2 — Bu görüşe göre; burada kısas yapılabilir. Çünkü kısasın Öldürmede ve
organların koparılmasında uygulanması daha da önemlidir. Madem ki oralarda kısas
uygulanıyor, onlardan daha aşağıda bulunan mallarda uygulanması daha da doğru
olur.
Bu nedenle, harp ehli bizim mallarımızı telef ettiğinde onların mallarını telef
etmemiz caiz olur. Meselâ; meyva veren ağaçların kesilmesi gibi.
Bu konuda, «ihtiyaç yoksa kesilmez,» denmişse de bu böyledir.
İbnü'l-Kayyim de bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: «Malın telef
edilmesi; eğer dokunulmazlığı olan mallarda olursa, malını telef ettiği gibi
telef etmek caiz olmaz. Hayvanlar ve köleler gibi.»
Eğer mal, yırtılan elbise, kırılan çanak cinsinden ise; meşhur olan görüşe göre,
onun telef ettiği gibi telef etmez; ya parasını ya da bir benzerini
alabilir.Kısasa göre hüküm; suçlunun telef ettiği gibi onun da telef
edebileceğini gösterir. Elbisesini yırttığı gibi onun elbisesini yırtar,
sopasını kırdığı gibi onun sopasını kırar. Tabii eğer aralarında eşitlik varsa.
Adaletin gereği de budur. Bu konuda onun bu hareketini yasaklayan ne bir nas, ne
bir kıyas, ne de bir ic-mâ vardır. Çünkü bu, Allah'ın hakkından doiayı haranı
kılınmış değildir. Sonra maim dokunulmazlığı, canın ve organların
dokunulmazlığından daha önemli değildir. Madem ki, yasaklayan kişi bir organı
telef olduğunda suçlunun organını telef etmeyi ön görüyorsa, burada bu
uygulamanın yürürlüğe konması daha uygun ve daha doğru olur.
Kısasın hikmetlerinden biri olan gönül rahatlığı ve öfkenin dindirilmesi de
ancak bu uygulama ile gerçekleşebilir.
Sonra kişinin onun malını yahut elbisesini telef etmedeki amacı ona hakaret
etmek olabilir. Malının bedelini de öder. Malı çok olduğundan onun bedelini
ödemek kendisine zor gelmez. Kendisi bu hareketiyle ondan hıncını aldığı halde
kendisine karşı suç işlenen adam aldatmış ve öfkesi dindirilmemiş olur. Malının
kıymetini vermek; onun öfkesini dindirmek, içini soğutmak ve suçluya da
kendisine karşı suç işlenenin tattığını tattırmak imkanı nasıl sağlasın ki?...
Bu mükemmel, üstün Şeriat'in hikmeti ve kıyas bu tür bir uygulamayı kesinlikle
red eder. Cenab-ı Allah buyuruyor ki:
-Onların size saldırdığı gibi siz de ona saldırın.» (Bakara: 194) -Bir kötülüğün
cezası onun gibi bir kötülüktür.» (Şûra: 40) «Eğer onları cezalandırırsanız,
cezalandırıldığınız gibi cezalandırın.» (Nahl: 126)
İşte bu âyetler de sözkonusu uygulamanın caiz olduğunu ifade etmektedir.
Fakihler kâfirlerin ekinlerini yakmayı, ağaçlarını kesmeyi, bize bu tür şeyleri
yaptıkları zaman caiz görmüşlerdir. Bu konuda açıkça görüş beyan etmişlerdir. Bu
ise sözünü ettiğimiz meselenin aynısıdır.
Cenab-ı Allah, yahudilerin hurmalıklarının sahabe tarafından kesilmesini uygun
görmüştür. Çünkü bunda onlarm rezil olması, utanıp mahvolması, suçlunun
horlanmasını sevmekte ve bunu yasal görmektedir.
Ganimet malını çalmış olan kişinin malını yakmak caiz olduğuna göre, suçsuz olan
bir müslümanm malını yaktığı zamanmalmm yakılacağına hükmetmek daha doğru ve
yerinde olur. Çünkü ganimet malını çalmakla o kimse, müslümanların ortak malı
olan bir şeyde kendilerine hıyanet etmiş olur. Burda da durum farklı değildir.
Allah'ın hakkında, cezalandırma yasal olarak görüldüğüne göre, cimri olan kulun
hakkında, bu uygulamanın yasal olacağı daha doğru ve yerinde olur. Çünkü Cenb-ı
Allah, kendi haklarında, cezalandırmadan daha çok müsamahalı uygulamayı tercih
eder.
Cenab-ı Allah, kısası kişileri düşmanlıktan alıkoymak için yasal kılmıştır.
Cenab-ı Allah'ın mali yönden zulme uğrayan kimselere diyeti farz kılması
mümkündü, fakat onun yürürlüğe koyduğu yasa daha mükemmel ve kullar için daha
yararlıdır. Zulme uğrayanın öfkesini dindirmeye canlarını ve mallarım,
organlarını korumaya daha elverişlidir. Böyle olmasa bir kişiden öfkesini almak
istediğinde onu öldürür, yahut bir organını keser ve bunun diyetini verirdi.
Cenab-ı Allah'ın hikmeti, rahmeti ve maslahatı gözetmesi bunu tümden
reddetmektedir. Bunların hepsi de mala karşı düşmanlıkta mevcut olan şeylerdir.
Eğer denilse ki; 'bu tür duygular, telef edilen malın aynısını vermekle
onarılabilir.'
Cevaben denir ki: Kendisine karşı suç işlenen adam buna razı olduğunda kişinin
kopan organına karşı diyete razı olması gibidir. İşte kıyasın gereği de budur.
Bu görüşü her iki Ah-med de (Ahmed bin Hanbel ve Ahmed bin Teymiye) tercih
etmiştir. Musa bin Said, rivayetinde der ki:
-Eşyanın sahibi, dilerse suçlunun elbisesini yırtar, dilerse bir benzerini ondan
alır.»
47.15.8. Aynısının Bedelini Ödemek
Alimler; yenilebilen, içilebilen yahut tartılabilen mallardan birşeyi yok eden
yahut bozan bir kimsenin bedelini ödemesi gerektiğinde ittifak etmişlerdir.
Aişe (r.a.) der kî: «Ben Safiye gibi yemek yapan birini görmedim. Rasûlüllah
için bir yemek yapmış ve onu Rasûlüîlah sal-lallahu aleyhi ve sellem'e
göndermişti. Beni ise bîr kıskançlık duygusu tuttu ve onun kabını tutup kırdım.
Ve; «Ya Rasûlal-lah!» dedim, «yaptığımın kefareti nedir?» «Onun kabı gibi
birkab, yemeği gibi bir yemektir.» buyurdu.» (Hadisi Ebû Dâvûd rivayet
etmiştir.)
Alimler, yok edilen yahut bozulan mallanıl tartılmayacak ve Ölçülmeyecek cinsten
olduğu zaman görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Hanefîler ve Şâfi'îler der ki: Malı yok eden yahut bozan adamın onu misliyle
ödemesi gerekir. Bir benzer bulunmadığı durumların dışında kıymetinin Ödenmesine
gidilmez. Çünkü Ce-nab-ı Allah:
«Size saîdında bulunanlara size saldırdıkları gibi siz de saldırın.»
buyurmuştur.
Bu tüm eşyada geçerli olan bir kuraldır. Yukarıda belirtilen Aişe (r.aJ hadisi
de bu görüşü desteklemektedir.
Malikiier ise bu durumlarda, kıymetin ödeneceğini, bizzat benzerinin ödenmesi
gerekmediğini söylemişlerdir (1).
47.15.9. Yaralama Yahut Mal Almakla Taşkınlık
Bir insan başkasına karşı yaralamak yahut malını almak şeklinde saldırıda
bulunduğu zaman, imkanı varsa bizzat kendisi hakkını alabilir mi?...
Alimlerin bu konuda bir çok görüşleri vardır. Kurtubi bu konuda caiz olmayı
tercih etmiş ve şöyle demiştir:
«...Doğru olan bunun caiz olduğudur. Hırsız sayılmadığı müddetçe hakkını nasıl
alabiliyorsa o şekilde alabilir. Bu Şafi'î-nin de görüşüdür. Davudi bunu
Malik'ten de rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir de bu görüşü benimsemiş,
İbnü'l-'Arabî de onu tercih etmiştir. Bu hainlik değil, hakka ulaşmaktan
ibarettir. Ra-sûlüllah sallaîlahu aleyhi ve sellem buyuruyor Ki:
«Kardeşine zalim yahut mazlum olduğu her iki halde de yardım et.»
Zalimden hakkm alınması ise onun için bir yardımdır.
Ebû Süfyan'ın karısı Utbe'nin kızı Hind Nebi aleyhisselam'a; «Ebu Süfyân cimri
bir adamdır. Bana ve çocuklarına yetecek nafakamı vermemektedir. Ancak ben
ihtiyacımı gidermek için onun haberi olmadan malından alıyorum. Bundan dolayı
bana
(D Kurtubi, II, 259.
bir günah var mıdır?...- dediğinde, Rasüiüllah sallaîlahu aleyhi ve sellem;'
«Sana ve oğluna normal şekilde yetecek kadarını al.» buyurmuştur.
Yani Rasüiüllah sallaîlahu aleyhi ve sellem ona mal almasını mubah kılmış ve
yetecek miktardan fazlasını almamasını söylemiştir. Bunların hepsi Sahih'de
sabittir... Allah Teâlâ buyuruyor ki:
"Kim size saldıracak olursa size saldırdığının aynısı ile ona saldırın.» (Bakara
: 194)
İşte bu farklı görüşlerin kökünü kazımaktadır. Alimler zulme uğrayan adamın
kendi malının cinsi dışındaki bir malına el koyma imkanı olduğunda bunu yapıp
yapamayacağında ihtilaf etmişlerdir.
Bir görüşe göre, bu malını ancak hakimin hükmü ile alabilir, yoksa alamaz.
Şâfi'i'nin bu konuda iki görüşü vardır: En sağlıklı görüşü; «Eğer malının
cinsinden bir şeyini bulsaydı onu alırdı,» ilkesine kıyasen başka mallarını da
alabilir, şeklindedir.
Şâfi'i'nin ikinci görüşü İse şöyledir: «Onu alamaz, çünkü bu kendi malının
cinsinden değildir.»
Alimlerden bazıları da şöyle derler: «Telef olan malının mik-tarınca el koyar ve
bu miktarını alabilir. İşte, daha önce delilleri ile ortaya koyduğumuzdan
dolayı, bu görüş en sağlıklı olan görüştür.»
47.16. HAKİMİN KISAS EDİLMESİ
Hakim de ümmetin fertlerinden biridir. Başkasından farklı bir özelliği yoktur.
Farklı özelliği, ancak vekil ve vasiyet edilenin farklılığı gibidir. Ümmetin tüm
fertlerine uygulanan şeylerin hepsi ona da uygulanır.
Hakim, ümmetin fertlerinden birine karşı taşkınlık yaptığında kısasa müstahak
olur. Zira Allah'ın hükümlerinde onunla bir başkasmm hiçbir farkı yoktur.
Allah'ın hükümleri geneldir. Tüm müslümanları kapsar. Ebu Nadre, Ebû Firas'dan
rivayetle der ki:
Ömer bin Hattâb bize yaptığı bir konuşmasında şöyle demişti : «Ey İnsanlar!
Allah'a yemin olsun ki, ben valilerimi, size tokat atsınlar, mallarınızı
alsınlar diye göndermiyorum. Onları yalnız size dininizi ve peygamberinizin
sünnetini öğretsinler diye gönderiyorum. Kim bundan başka bir olaya şahit
olursa, bana bildirsin. Allah'a yemin olsun ki, bundan dolayı ona kısas tatbik
ederim...»
Amr bin As (r.a.) dedi ki:
-Eğer bir adam, emri altındaki bazı kimseleri te'dlb ederse, onu bundan dolayı
kısas mı edersin?»
Dedi ki: «Evet, canımı elinde tutana yemin olsun ki, o zaman ona kısas yaparım.
Ben, Rasûlüllah'm bizzat kendi kendisine kısas yaptığını gördüğüm halde, bu
adama nasıl kısas yapmayabilirim ki?!»
(Hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiştir.)
Nesâi ve Ebü Dâvüd, Ebû Sa'îd bin Cübeyr hadisinden rivayetle onun şöyle
dediğini kaydederler: «Bir ara Rasülüllah sal-lallahu aleyhi ve sellem aramızda
bir şeyi paylaştırıyordu. Bu sırada bir adam ona çullandı. Rasûlüliah sallallahu
aleyhi ve sellem yanında bulunan bir hurma dalıyla ona dürttü. Adam da bağırdı.
Rasûlüliah sallallahu aleyhi ve sellem ona: «Gel de kısas yap!» buyurdu. Adam:
«Hayır, ben bağışlıyorum ya Rasû-lallah.» dedi.»
Ebu Bekir es-Sıddik (r.a.)'a şikayete gelen bir adam; bir valinin, kendisinin
elini kestiğini haber verdiğinde o şöyle demişti : «Eğer senin doğru söylediğin
ortaya çıkarsa, ona kısas uygularım.»
Şâfi'i, Rebi' rivayetinde der ki:
Ömer (r.a.) hadisinde onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Ben, Rasûlüliah
sallallahu aleyhi ve sellem'in bizzat kendisine kısas uyguladığını gördüm. Ebu
Bekir de bizzat kendisine kısas uyguluyordu. Ben de kendime kısas uygularım.»
47.17. KOCA, KARISINI YARALADIĞINDA KISAS YAPILIR MI?
İbn Şihâb der ki: Sünnet'teki uygulamalara göre alışılagelen şey, kocanın,
karısını yaraladığında kısas yapılmayacağıdır. O yaranın diyetini verir. Kısas
yapılmaz.
Malik bunu açıklayarak der ki:
«Koca kasıtlı olarak karısının gözünü çıkarır, elini kırar, parmağını kopanr
yahut benzeri bir şey yaparsa bundan dolayı
kısas yapıhr. Fakat adam; kansmı iple yahut kamçı ile döver ve bu esnada
istemediği ve kasıt gözetmediği bir yerine gelirse, bu şekilde yaralamalarda
diyet uygulanır, kısas yapılmaz.» El-Mesvâ'da der ki: -İlim ehli de bu yoruma
taraftardır.»
47.18. YARALAMALARDA İYİLEŞMEDEN ÖNCE KISAS YAPILMAZ
Yaralanan adamın yarası iyileşinceye ve başka tarafa sirayet edeceğinden emin
oluncaya kadar suçluya kısas uygulanmaz. Eğer yaralama başka taraflara da
sirayet ederse, suçlu onların da bedelini öder.
Kısas, çek şiddetli soğuklarda, bunaltıcı sıcaklarda uygulanmaz. Kısas uygulanan
adamm ölmesinden endişe edildiğinde ceza ertelenir. Eğer sıcaklıkta yahut soğuk
havada yahut körel-miş veya zehirlenmiş bir aletle kısas yapılırsa ve eğer bir
te-]ef olmaya neden olursa, diyetin geri kalanını vermek gerekir.
Amir bin Şuayb'ın babasından, onun da dedesinden rivayetine göre, dedesi der ki:
«Bir adam boynuzla dizinden yaralanmıştı. Peygambere gelmiş ve "bana kısas yap,»
demişti. Rasûlüliah sallaîlahu aleyhi ve sellem; «Iyileş de gel,» buyurmuştu.
Sonra tekrar gelmiş ve; «Bana kısas yap,» demişti. Rasûlüliah sallallahu aleyhi
ve sellem de ona kısas yaptı. Aradan çok geçmeden adam geldi ve; «Ya Rasûlaîlah,
topal kaldım,» dedi. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ona; «Ben seni
alıkoyduğum halde bana isyan ettin. Allah da seni uzaklaştırdı; topal kalışın da
boşa gitti.» dedi.
Daha sonra Rasûlülîah sallallahu aleyhi ve sellem yaralar iyileşmeden kısas
yapılmasını yasakladı.
(Hadisi Ahmed ve Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Şâfi'i, bundan, beklemenin mendub olduğunu anlamıştır.
Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem yara iyileşmeden
kısas yapma imkanına sahipti.
Onun dışındaki imamlar ise; «Beklemenin vacip olduğunu» söylemişlerdir. «Kısasa
izin vermesi ise, bu uygulamanın zararlı sonuçlara varacağını öğrenmeden
önceydi," diyorlar.
Suçlu, Kasıtlı olarak bir parmak koparır ve mazlum adam da onu bağışladıktan
sonra, yara ele yahut Ölüme kadar sirayet ederse, eğer bağışlama karşılıksız
yapılmışsa bu sirayetin neden olduğu şeyler heder olur. Fakat bir mal
karşılığında bağışîamışsa, yaralıya sirayetin neden olduğu aksaklıkların diyeti
vardır. Böylece sirayet yoluyla meydana gelen zarardan bağışlanan çıkarılır
gerisinin diyeti ödenir.
47.19. KISASIN ÖLÜME NEDEN OLMASI
Kısastan aldığı yara yüzünden Ölen kimsenin durumu hakkında alimlerin bakışları
farklı farklı olmuştur.
Alimlerin cumhuru, bu meselede kısas yapanın taşkınlık yapmadığından bir cezası
olmadığı görüşündedir. Zira hırsız eli kesildiğinden dolayı ölecek olursa, onun
elini kesene hiç bir ceza yoktur. Bu konuda icma vardır. İşte bu da onun
gibidir.
Ebü Hanife, Sevrî ve İbn Ebî Leylâ der ki: «... Öldüğü zaman kısas yapanın
aksine diyet düşer. Çünkü bu yanlışlıkla öldürmedir.»
İslami Okul Okulların En Önemlisi