Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Alım-Satımlar - Fıkıh - 033Alisveris - 13. Sayfa

 

ALIM-SATIMLAR.. 2

Alışverişler Ve Muamelat 3

RİBA (FAİZ) 4

Altının Gümüşle Satımı 6

Riba Üç Kısımdır: 6

Akid Sahih Olmakla Birlikte Haram Olan Alış-verişler 7

Akid Fasid Olmakla Birlikte Haram Olan Alış-verişler 8

Fazla Fiyatla Vadeli Satış. 9

MUHAYYERLİK.. 10

1) Hıyaru'l-Meclis: 11

2) Hıyaru'ş Şart: 11

3) Hıyartul-Âyb: 11

SELEM    12

Selemin Sahih Olmasının Şartları 12

REHN (İPOTEK) 13

Rehnin Rükünleri 14

HACR   14

SULH (BARIŞTIRMAK) 17

Sokağa Doğru Saçak Açmak. 17

HAVALE  18

ZAMAN (MALLA KEFALET) 19

Zamanın Rükünleri 20

BEDENDE KEFALET. 21

Kefaletin Çeşitleri 22

ŞİRKET (ORTAKLIK) 22

Şirketin Kısımları 23

1- Şirket-i Ebdan: 23

2- Şirket-i Mufavaza: 23

3- Şirket-İ Vücuh: 24

4- Şirket-i İnan: 24

VEKALET  24

Vekaletin Rükünleri 26

Vekaletin Şartları 26

İKRAR (İTİRAF) 26

İkrarın Rükünleri 27

ARİYET  28

Ariyetin Rükünleri 28

GASP  29

ŞUF'A   29

Şuf'anın Şartları 30

KIRAD (MUKARADA VE MUDAREBE) 31

MUSAKAT  32

Müsakatîn Rükünleri 33

İCARE (KİRA) 34

İcarenin Rükünleri 34

CEALE (ÜCRET TAAHHÜDÜ) 35

Ceâlenin Rükünleri 36

MUHABERE VE MUZARAA.. 37

BOŞ ARAZİYİ İŞLETMEK.. 38

VAKF  40

Vakfın Rükünleri 41

HİBE (BAĞIŞ) 42

UMRA VE RUKBA.. 43

LUKATA (BULUNAN EŞYA) 44

Lukatanın Rükünleri 46

LAKİT (BULUNAN ÇOCUK) 46

Lakitin Rükünleri 47

VEDİA (EMANET) 48

Vedianın Rükünleri 48

FERAİZ VE MİRAS. 49

Feraiz İlminin Temelleri 50

Feraiz İlminin Fazileti: 51

Terikedeki Haklar 51

İrsin Sebepleri 53

İrsin Engelleri 53

FERAİZ VE VASİYYET. 54

Erkeklerden Varis Olanlar 54

Kadınlardan Varis Olanlar 54

Mirastan Hiç Bir Şekilde Sakıt Olmayanlar 55

Hiçbir Surette Varis Olmayanlar 55

Verasetin Engelleri 55

Varis Grupların İsimleri 56

Asabeler (Baba Tarafından Akraba Olanlar) 56

Farz Sahipleri 57

Nısfı Hakedenler 57

Farz Sahipleri 57

Nısf (Yarım) Payını Alanlar 57

Rubu'u Hakedenler 58

Sümün'ü Hakedenler 58

Rubu' (Dörtte Bir) Payını Alanlar 58

Sümün (Sekizde Bir) Payını Alanlar 59

Sülüsanı Hakedenler 59

Sülüsan (Üçte İki) Payını Alanlar 59

Sülüsü Hakedenler 60

Südüsü Hakedenler 60

Sülüs (Üçte Bir) Payını Alanlar 60

Südüs (Altıda Bir) Payını Alanlar 61

Hacb (Başkasının Bulunmasıyla Pay Alamayanlar) 62

Kızkardeşlerini Asabe Kılanlar 63

Kızkardeşleri Varis Olmayanlar 63

Kızkardeşlerin Asabe Oluşu. 63

Kızkardeşleri Varis Olamayanlar 63

Zev'il-Erham.. 64

Feraız İlminde Hesaplar 64

Meselelerin Asılları 65

Meselelerin Asıllarıyla İlgili Çözümler 65

 

ALIM-SATIMLAR

 

Mükellef olan bir müslüman'ın Allah'u Teala'nın ilgili konuda helal ve haram kıldığı hususları bilmeden o işe girişmemesi gerekir. Zira dini­miz alış-verişi ve bu konu ile ilgili muameleler için ileri sürmüş olduğu helal ve haram sınırlarını tayin etmiştir.

Haram olan noktalarda insanların maslahatı için uygun olmayan du­rumlar vardır. Bu yüzden Allah'ın, haram olarak belirtmiş olduğu mu­amelelerden kaçınmak gerekir.

Tüccar olsun, normal müşteri veya satıcı olsun her kazanan kişi alış-veriş ve dünyası için kendisine ihtiyaç duyduğu diğer muamelelerle ilgili nukumleri öğrenmek zorundadır. Ayrıca çarşı ve bu gibi yerlerde alış-veriş yapması namaz kılmasına engel olmamalıdır.

Satış yerinde Allah'ı zikretmeye ve teşbih etmeye devam edip. gafil olmamalıdır. Malını müşterinin gözünde değerlendirmek için aldatmak­tan yemin etmek ve yalan söylemekten son derece sakınmalıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v..) hadisi şeriflerinde şöyle buyururlar:

"Satıcı ve müşteri doğru söyleyip karşıdakine nasihat etseler, Allah alış-verişlerine bereket verir. Ama malın eksik tarafını gizler ve yalan söyleseler alış-verişlerinin bereketi alınır" [1]

"Güvenilir ve doğru olan tüccarlar, peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir." [2]

Kendisince şüpheli olan herhangi bir şeyin durumunu (helal mı haram mı olduğunu) güvendiği bir âlime sormadıkça o işe girişmemelidir. An­cak böylelikle hesap günü cevap vermeye kendisini hazırlamış olur ve ce­zalandırılmaktan kurtulur.

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Herhangi bir adam helal mal ka­zanır ve ondan kendisi (aile fartleri) ve Allah'ın diğer yaratıkları yerse, onun için temizlenme (sadaka) olur." [3]

 

Alışverişler Ve Muamelat

 

Alış-verişler üç çeşittir:

1- Görülen malın alış-verişi. Bu malın alış-verişi caizdir.

2- Görülmeyip nitelikleri belirtilen zimmetteki malın satımı. Daha ev­vel belirtilen nitelikler bu malda bulunuyorsa alım-satımı caizdir.

3- Görülmeyip nitelikleri de belirtilmeyen malların alış-verişi. Bu tür alış-verişler caiz değildir.

Mülkiyetinde bulunan ve kendisinden menfaat gürülen her temiz şeyin alış-veriş sahihtir. Necis olan bütün şeylerin alış-verişi sahih değildir.

Kendisinden menfaat olmayan her şeyin alış-veriş de sahih değildir.

1- Gözle görülen ve mevcut olan herşeyin alış-verişi caizdir.

Alış-verişin meşruiyetine delil şu ayet-i kerimedir.

"Allah, alış-veriş helal faizi haram kılmıştır." (Bakara: 2/275)

'Hangi kazanç daha hayırlıdır?' sorusuna Peygamberimiz şu cevabı verir:

"Kişinin kendi emeğinin kazancı ve içinde hainlik ve aldatma olma­yan alış-veriş."

 

2- Görülmese veya mevcut olmasa da nitelik ve özellikleri belirtilen zimmetteki malın satımı da sahihtir. Daha önce belirtilen özellik ve nite­liklerin bulunması şartıyla bu tür alım-satımlar sahihtir.

3- Gözle görülmeyen ve özellikleri de belirtilmeyen malların satımı sahih değildir. Çünkü burada aldatmaca olabilir. Ya da iki taraftan birinin zarara girme tehlikesi olabilir.

Bunun delili. Peygamberimiz (s.a.v.) içinde aldatmaca bulunan alış­verişi nehyetmiştir. [4]

Necis olan ve kendisinden menfaat umulmayan her maddenin alış­verişi sahih değildir.

Peygamberimiz (s.a.v.):

"Şüphesiz Allah ve resulü, şarabın, domuzun ve putların satışını haram kılmıştır."buyurdu.

Bunun üzerine sahabeler:

-Ya Resulallah ölü hayvanın iç yağlarının satışı da mı yasakdır? Çün­kü bununla gemiler ve deriler yağlanır. İnsanlar mum yaparak ışık temin ederler, diye sorunca Peygamber (s.a.v.):

"Hayır o da haramdır" cevabını verdi [5]

Diğer bir rivayette şöyle bildirilmiştir: Resulullah köpek satıp, karşı­lığında para alınmasını yasaklamıştır. [6]

Ancak avcılık yapmak ev veya koyun sürüsü gibi şeyleri korumak için köpek beslemekte bir sakınca yoktur. Bunun delilleri ilerde (Av Bölümü'nde) açıklanacaktır.

Rüşvet, kumar veya buna benzer gayri meşru yollarla kazanç temin eden ya da haram bir iş karşılığında ücret alan kimse ile alış verişte bulunmak haramdır.[7]

 

RİBA (FAİZ)

 

Riba; altın, gümüş ve yiyecek maddelerine girer. Altının altınla, gümü­şün gümüşle ve yiyecek maddesinin aynı cinsten başka bir yiyecek mad­desiyle satımı caiz olmaz. Ancak miktarda eşit ve peşin olsalar alım-satımı caizdir.

Satın alınıp mülkiyete geçmeyen malın alım ve satımı sahih değildir.

Bir etin diri bir hayvanla satılması caiz olmaz.

Riba şu maddelere girer:

a) Altın, b) Buğday , c) Gümüş, d) Arpa, e) Hurma, f) Tuz.

1- Gümüşü altınla satmak.

Hz. Ömer (r.a)'dan rivayete göre Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Gümüşü altınla değiştirmek faizdir. Meğer ki iki taraftan biri di­ğerine 'Al, diğeri de 'ver, diyerek elden ele peşin alıp-veriş olsunlar, buğ­dayı buğdaya da değiştirmek faizdir. Meğer ki iki taraf birbirine 'Al', 'Ver', diyerek peşin alıp versinler. Arpayı arpayla değiştirmek de faizdir. Meğer ki 'Al', 'Ver', diye versinler. Hurmayı hurma ile satmak da faizdir. Meğerki 'Al','Ver', denilsin."[8]

Ebu Hureyre (r.a) dedi ki Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Hurma hurma ile, buğday buğday ile, arpa arpa ile, tuz tuz ile misli misline elden ele mübadele edilir. Her kim artırır yahut artırmasını ister ve bunu alırsa muhakkak riba yapmış olur. Ancak bunların cinsleri ayrı ayrı olursa müstesnadır." [9]

Altın ve gümüş için de yine Ebu Hureyre (r.a) dedi ki, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Altın altınla vezni veznine (misli misline), gümüş gümüşle vezni vez­nine (misli misline) mübadele yapmak caizdir. Kim artırır ya da artırma­sını isterse o riba yapmış olur." [10]

2- Eti canlı bir hayvanla satmak.

Eti canlı bir hayvana satmak da caiz değildir.

Sumre şöyle rivayet eder: "Hz. Peygamber koyunun etle alım-satımını nehyetmiştir." [11]

Peşin ya da vade ile olsun eti hayvanla satmak hiç bir şekilde caiz değildir. İster o et hayvanın cinsinden olsun ister ayrı cinsten olsun farketmez. Mesela canlı koyunun inek etiyle veya inek etinin koyunla satılması caiz değildir. Peygamberimiz (s.a.v.) bu çeşit alış-verişleri yasaklamıştır.[12]

3- Eti etle satmak.

Bütün etler her ne kadar aynı ismi taşıyorsa da aslı itibarıyla ayrı cins olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle et ribaya tabi olan mallardan sayılmıştır. Çünkü et bir yiyecek maddesidir.

Şu halde aynı cins etleri, ancak eşitlik peşin ve teslim şartlarıyla caiz olur. Mesela yirmi kilo koyun etinin yirmi kilo koyun etiyle mübadele satışıyla caizdir.

4- Hayvanı başka bir hayvanla satmak.

Hayvanın başka bir hayvanla satılması caizdir. Çünkü hayvan bulun­duğu mevcut üzere yiyecek maddesi değildir. Aynı şekilde hayvan mevcut durumuyla nakit veya para da değildir.

Hayvanlardan ikisi aynı veya ayrı cinsten de olsa bir hayvanın başka bir hayvanla eşit veya fazlasıyla satılması caizdir.

Mesela bir koyunun iki koyunla, bir koyunun bir inekle veya bir deveyle satılması caizdir.[13]

 

Altının Gümüşle Satımı

 

Altının gümüşle satımı birinin diğerinden fazla olması durumunda peşin olmak şartıyla caizdir.

Yiyecek maddelerinde bir cinsin aynı cinsle satımı misli misline (miktarlan eşit) ve peşin olmalarıyla caizdir.

Yiyecek maddelerinden bir cinsin başka bir cinsle satımı birinin diğerinden fazla olması ve peşin olmalarıyla şartıyla caizdir.

İçinde cehalet olan alış-veriş caiz değildir.

Altının gümüşle satımı şu şekilde caizdir.

Ubade b. Sabit (r.a)'dan rivayetle Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Altınla altın gümüşle gümüş, buğdayla buğday, arpa ile arpa, hurma ile hurma, tuz ile tuz, misli misline ve elden ele mübadele edilmesi caizdir, Her kim artırır veya fazla almak isterse, muhakkak riba yapmış olur. Bunda alan ve veren aynıdır!' [14]

Bera bin Azıb (r.a) şöyle rivayet eder: "Hz. Peygamber altının gümüş le borç olarak alım satımını yasaklamıştır."[15]

Altının gümüşle satılması ancak şu iki şartla caiz olur:

a) Hiç birinin gecikme olmaksızın satımın hazır olması. Yani burda hiç bir şekilde borç durumu düşünülemez. Çünkü borç ticari işlemlerde veya bedelin başka bir mal ile değiştirilmesi konusunda olur ki burda ikisi de bedel hükmündedir. Zaten faiz bu tür şeylerden kaynaklanıyor.

b) İki tarafın akid meclisinden ayrılmadan karşılıklı malları almaları gerekir.Yani ancak değiştirebilme ihtiyacı ile altın ve gümüşün birbirleriyle satılması caiz olur.

Gıda maddesi de kendi cinsinden başka bir gıda maddesiyle satıldığın­da durum aynıdır. Buğdayın, pirinç karşılığında satılması gibi.

İçinde cehalet bulunan bütün alış-verişler haramdır. Cehalet bulunan alış verişler menfaatli veya zararlı olmasında tereddüt edilen şeylerdir.

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle rivayel eder:

"Peygamber (s.a.v.) menfaati meçhul olan alış-verişten bizi nehyetmiştir."[16]

 

Riba Üç Kısımdır:

 

l- Riba el-fadl:

Ribaya tabi olan bir malı kendi cinsi mukabilinde fazlasıyla satmaktır.

Mesela 8. kg. buğdayın 10 kg. buğdaya satılması.

2- Riba el-yed:

Her ikisini veya birini sonradan teslim almakla ribevi şeylerden birini diğeri mukabilinde satmaktır.

3- Riba en-nesie:

Ribevi şeyleri bir lahza bile olsa veresiye olarak birbiri mukabilinde satmaktır.

Riba: Aşağıdaki şartlardan birine halel getirmekle birlikte altın ve gü­müş parayı altın ve gümüş para ile, gıda maddesini başka bir gıda madde­siyle değiştirme muamelesidir.

Riba; büyük günahların en büyüklerinden olup hiçbir dinde helal gö­rülmemiştir. Riba yiyen hariç, Allah hiç bir asi kimseye savaş açmaya izin vermemiştir. Tıpkı Allah'ın veli kullarına eziyet eden gibi riba yiyen kim­senin de kötü akibetinden korkulur.

Büyük günahların en büyükleri önce şirk, sonra adam öldürme sonra zina ve sonra da riba (faiz) yemektir.

Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

"Allah, alış-veriş helal, faizi haram kılmıştır'  (Bakara: 2/275)

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah, riba yiyene, yedirene, riba muamelesini yazana ve bu muame­lede şahitlik yapana lanet etmiştir" [17]

Alış-verişlerin bazı türlerinde akit sahih olmakla birlikte haram olma söz konusu olur. Bunları biraz açıklayalım.[18]

 

Akid Sahih Olmakla Birlikte Haram Olan Alış-verişler

 

1. Fiyatta her iki taraf anlaştıktan sonra, pazarlık üzerine pazarlık yap­mak haramdır. Mesela herhangi bir malı alan bir kişiye:

"Sen bunu geri ver, ben sana daha ucuza veririm" veya "daha iyisin­den veririm."

Ama mal açık arttırma ile ortaya çıkarılmış bir mal olup henüz fiyat kesinleşmemişse, burada açık bir rekabet söz konusudur ki bu haram de­ğildir.

2. Kendisi için ihtiyaç olduğu bir şeyi, o günün rayicine göre satmak üzere köyden gelen birine, şehirdekinin:

"Sen bu malı bana bırak, ben onu daha pahalıya satarım" deyip men­faat için fiyatı düşük tutarsa, veya bu halde fiyatı düşük tutup bir yakınına satarsa, bu muamele de haram olur.

3. Bir müslümanın, din kardeşinin izni olmadan onun yaptığı satışın üzerine satış yapmak haramdır. Herhangi bir şeyi satın alan birine,

"Sen bu alış-verişi boz, ben sana aynısını daha ucuza veririm" demesidir ki bu da haramdır.

4. Yine aynı şekilde bir alış-verişte bulunan müslüman kardeşinin izni olmadan satın alma üzerine satınalma da haramdır. Bunu şu şekilde tarif edelim:

Alış-verişte satıcıya,

"Sen bu alış-vehşi boz, ben senden daha pahalıya satın alırım" de­mesi.

Bazı alış-veriş türleri de vardır ki akidi fasid olmakla birlikte alış-verişin kendisi de haramdır.

Bunları da biraz açıklayalım.[19]

 

Akid Fasid Olmakla Birlikte Haram Olan Alış-verişler

 

1- Eti yenilen bir hayvan olmasa bile canlı hayvanın etini satmak ve birinci müşterinin henüz teslim almadığı malı başkasına satması şeklinde­ki satış ve muameleler sahih değildir.

2- Münabeze satışları da sahih değildir.

Münabeze, kişinin: "Sana elbiseyi atacak olursam veya herhangi bir işarette bulunursam satış olmuştur" demesidir.

3- Mülamese satışı da sahih değildir.

Mülamese satışı alıcının, mesela kumaşı görmeden eliyle dokunup sa­tın alması ve onu gördüğü takdirde muhayyer olmayacağı satıştır.

4- Kurban olarak kesilen hayvanın derisi gibi bir maddeyi satmak ve müslüman köleyi bir kâfire satmak da sahih değildir.

5- Urbun satışı yapmak da sahih değildir.

Urbun, alıcının satış akdi kesinleşmeden mal sahibine bir miktar para vermesi, satış akdi kesinleştiği takdirde bunu fiyattan düşmesi ve kesin­leşmediği takdirde peşin verdiği parayı mal sahibine bırakma şeklindeki anlaşmadır.

6- Akdin ruhuna ters düşen bir şartla yapılan satış da sahih değildir. Misal olarak; kişinin:

"Evini bana su kadara satman şartıyla, sana bu malı 1.000.000 (bir milyon) liraya satıyorum" veya, "Bana 100.000 (yüz bin) lira borç ver­men şartıyla sana şunu 1.000.000 (bir milyon) liraya satıyorum" demesi gibi.

7- Gebe hayvanın gebe bulunduğu yavruyu satmak da haramdır.

8- Dişi bir hayvanı damızlık bir hayvana çektirmekle damızlık hayva­nın suyunu satmak ve annelerin karnında olanları satmak da haramdır.

9- Borcu, borç mukabilinde satmak da haramdır.

Mesela Ali'nin Mehmet'ten alacağı altınları vardır, Mehmed'in Ali'den alacağı para vardır.

Bunlardan herbirinin alacağını borcuna satması batıldır.

Günümüzde yaygın olan ve bu sebeple dikkatli olmamız gereken haram işlemlerden biri de; kişinin yanında işçi olan birine borç verip bu sebeple onu normal ücretten daha aşağı bir ücretle çalıştırmasıdır. Yahut daha ucuz bir fiyatla gıda maddesi almak için çiftçiye mahsul mevsimine kadar borç para vermektir.

10- Bir satışta, iki satış akdi de sahih değildir.

Bu, satıcının misal olarak "Peşin 1.000 (Bin) lira, borca 2.000 (İk bin) liraya bu eşyayı satıyorum, sen dilediğini seç" şeklindeki satış akdidir.

Sırası gelmişken burda önemli bir konuya temas etmek istiyorum.[20]

 

Fazla Fiyatla Vadeli Satış

 

Günümüzde yaygın olmakla beraber, hemen hemen herkesin karşılaş tığı şu husus üzerinde biraz duralım.

Alış-verişte vade farkını eklemek caiz midir? Yani herhangi bir malın peşin fiyatı diyelim ki 1.000.000 (Bir milyon lira) ise, onu borca veya gü­nümüzde olduğu gibi taksitler halinde üzerine örneğin, 500.000 (Beş yüz bin) TL. ekleyerek satmak veya o şartlarda almak caiz midir? Dinimiz ister peşin ister vadeli olsun alış-verişi mubah kılmıştır. Zira, Cenab-ı Allah, Kur'an-i Kerim'de şöyle buyurur:

"Allah, alış-verişi mubah kılmış, faizi yasaklamıştır." Alış-verişte normal bir kâr haddi koyarak kâr etmek caiz olduğu gibi borca veya vadeli ya da günümüzde olduğu gibi, fiyata vade farkı koya­rak veya taksitlerle insaf dairesinde karşı tarafı yıkmadan belirtilen za­manı ölçerek kâr etmek de tabiidir. Her tarihte bu şekil alış-veriş olmuş­tur. Yani alış-verişte vade farkı alınmıştır.

Alış-verişte vade farkını almak bütün İslam alimlerinin görüşlerine gö­re uygundur. [21]

Ancak idraki noksan olan bazıları, Peygamberimiz (s.a.v.)'in;

"Bir satış içinde iki satış yapmaktan men'etmiştir." [22] mealindeki ha­dise dayanarak, alış-verişte vade farkını eklemek caiz değil diyorlar. Hal­buki bu hadiste vade farkından hiç bahsedilmiyor.

Burda men'edilen alış-verişten şunu anlamamız gerekir:

Mesela,

"Şunu peşin 1.000.000 (Bir milyon)'a, veresiye 1.500.000 (Bir buçuk milyon) liraya sattım" deyip müşteri herhangi bir şık için görüş bildirmeyip. daha sonra peşin gibi kabul edip gitse ve parasını geciktirse, "Yok iş­te ben vade farkını vereyim" derse bu uygun olmaz. Ancak. "Peşin 1.000.000 TL. vadeli 1.500.000 TL. dilediğini seç" önerisine karşı alıcı da herhangi bir şıkkı kabul eder.

Başka bir müşteri çıkar gelir. Satıcının yine,

"Peşin 1.000.000 TL., vadeli 1.500.000 TL. dilediğini seç" önerisine karşı ikinci müşteri de diğer şık olan 1.500.000 TL. vadeli fiyatla alırsa caizdir. Yani birinci müşteri aynı malı peşin 1.000.000., ikinci müşteri ise aynı malı vadeli 1.500.000 TL.'ye almış olurlar.

Bu alış-verişte hiç bir sakınca yoktur. Her iki taraf için de yani alıcı ve satıcı için akid, sahih ve caizdir. [23]

Her ne kadar ilim adamlarının bazıları fazla fiyatla vadeli satış için, 'Zaman karşılığında mal kazanıldığı ve bu nedenle faize benzediği için haram olduğunu' ileri sürüyorlarsa da yine ilim adamlarımızdan çoğu, onu caiz görmüşlerdir.

Çünkü bunun haram olduğu hususunda hiç bir delil yoktur [24] ve fa­izin yukarıda saydığımız 4 çeşidinden hiçbirine benzememektedir.

Bundan dolayı satışa fahiş bir fiyat koyarak haddi aşmamak ve açık bir zulme girmemek kaydıyla malın vadeli fiyatını arttırabilir. Bunun aksi durumu olursa yani fahiş bir fiyatla olursa haram olur.[25]

 

MUHAYYERLİK

 

Alıcı ile satıcı birbirinden ayrılmadıkça caymada muhayyerdirler(serbesttirler) ve üç güne kadar isteğe bağlı şart koşabilirler. Müşteri aldığı malda bir kusur görürse malı geri çevirebilir.

Meyve mutlak bir şekilde olgunlaşmamışsa alım-satırm caiz değildir.

Yaşlık halinde, cinsinde riba (mesela hurma gibi) olan meyvenin mey­ve ile satılması yine caiz olmaz.

Sütün süt ile satılması ise caizdir.

Alış-verişte aslolan bağlayıcı olmasıdır. Ancak İslam Dini'nin tarafla­ra olan merhameti sebebiyledir ki alış-veriş muhayyerliği (pazarlık ser­bestliğini) kabul etmiştir.

Muhayyerlik, alış-verişi devam ettirme veya onu feshetme arasında serbest olma ânlamındadır.

Delili ise, Resulullah (s.a.v.)'in şu hadisi şerifidir:

"Birbirlerinden ayrılmadıkça alıcı da, satıcı da muhayyerdir."[26]

Şart koşulan muhayyerlik (serbestlik) müddetinin muayyen olması akidden itibaren üç günden fazla olmaması gerekir.

Şartlı serbestliğin delili: Hıbban b. Munkiz (r.a.) Resulullah'a gelerek aldatıldığını söyledi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Alış-veriş yaptığında 'Dinde aldatma yok' sözünü söyle."

Diğer bir rivayette,

"Bana üç günlük muhayyerlik serbestisi vardır, de." [27] diye buyurdu.

Meyveler olgunlaşmamışsa alım-satımları caiz olmaz. İbni Ömer (r. anhüma) şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (s.a.v.) salahları meydana çıkmadıkça (ağaç üzerindeki meyve olgunlaşmadıkça) yaş mayvenin satışından hem alıcıyı hem de sa­tıcıyı nehyetmiştir." [28]

Olgunlaşmayan bir meyvenin başka bir meyve ile satışı caiz değil­dir. Çünkü mümaselet (benzerlik) ancak olgunlaştığı zaman belli olur.

Muhayyerlik üç kısımdır:[29]

 

1) Hıyaru'l-Meclis:

 

Her alış-verişte, alıcı ile satıcı akid meclisinden ayrılmadıkça akidde serbesttirler. Ancak her ikisi veya onlardan biri, alış-verişin kesin olduğu­nu herhangi bir şarta bağlayacak olsa muhayyerlik kalkar. Akid meclisin­den ayrılmakla yine de muhayyerlik kalkar.

Şayet küçük bir evde iseler, ayrılma, onlardan birinin dışarı çıkmasıy­la, büyük bir ev ise, bir bölümünden başka bir bölümüne geçmesiyle, bir çölde veya çarşıda iseler, birinin sırtını dönüp bir miktar yürümesiyle ger­çekleşir.[30]

 

2) Hıyaru'ş Şart:

 

İki taraf için akdin geçerliliğini şarta bağlamaktır.

Hıyaru'l meclisin sabit olduğu her şey burada da geçerlidir. Ancak ele geçmesi şart koşulan riba ve selem ile çabuk bozulan ve müşteri için eski­yen şeyler bundan hariçtir.

Hıyaru'ş-şartın müddeti, şartın koşulma zamanından itibaren üç gün­dür. Bir akidde üç günden daha fazla şart koşulursa, akid sahih değildir.

Muhayyer olma, kimin için şart koşulmuşsa, satılık şeyin mülkiyeti onundur. Şayet her iki taraf muhayyer olmayı şart koşmuşsa, bekletilir. Alış-veriş işi kesinleşirse müşterinindir. Değilse, satıcınındır.

Satılan eşyanın alıcıya mülk olması kesinleştiğinde, satıcı için paranın mülk olması kesinleşir. Ama satılanın mülkiyeti askıda ise, paranın mül­kiyeti de askıda olup bekletilir.

Satıcının muhayyerliği son bulmadan alıcı satın aldığı şeyde tasarruf hakkına sahip değildir. Alıcının da muhayyerliği devam ettikçe satıcı pa­rasından tasarruf yapamaz. Parayı bekletmek zorundadır.

Muhayyerlik; müddeti içerisinde birinin, "Alış-verişi bozdum" deme­siyle yahut karşı tarafa satabileceğini söylemesiyle son bulur.[31]

 

3) Hıyartul-Âyb:

 

Satılan şeyin değerini düşüren ve ondan maksad ne ise o yöne zarar getiren, önceden kalma ve genellikle o şeyde bulunmayan bir eksikliğin ortaya çıkmasıyla sabit olur. Bu durum ortaya çıkar çıkmaz, mazeretsiz olarak malı geri çevirmeyi geciktirmemek ve hemen iade etmek gerekir. Hemen iade edilmediği takdirde, muhayyerlik ortadan kalkar.

Kişinin yeni İslam'a girmiş olması, alimlerden uzak yaşaması sebe­biyle o aybın malı geri vermesine sebep olabileceğini yahut hemen geri vermesinin gerekli olduğunu bilmemesi bir mazerettir. Şayet hastalık ve benzeri bir sebeple hemen satıcıya ulaşma imkanına sahip değilse, alış­verişi bozduğuna dair gerekirse şahit tutar.[32]

SELEM

 

Selem satımı, hazır olabileceği gibi müeccel de olabilir ve sahihtir. Selem konusu olan malda beş şart aranır.

1- Selem konusu olan mal özellikleriyle belirlenebilir olmalı.

2- Selem konusu olan mal, kendisiyle belirlenemeyen başka bir mal ile karıştırılmış olmamalı.

3- Ayırım maksadı dışında ihale için ateşten etkilenmemiş olmalı. (Bal ve yağ gibi maddeleri herhangi bir maddeden ayırmak için gerekirse ateş­ten yararlanılır.)

4- Muayyen (belirli) olmamalı.

5- Muayyen bir parçası da olmamalı.[33]

 

Selemin Sahih Olmasının Şartları

 

Selemin sahih olmasının şartları sekizdir:

1- Cins ve türünü açıkladıktan sonra fiyatını etkileyecek niteliklerini de belirtmek.

2- Selem konusunda bilgisizliği kaldıracak derecede miktarını (ölçüsü­nü, tartısını veya uzunluğunu) belirtmek.

3- Müeccel (gecikmeli, vadeli) ise zamanı belirtmek.

4- Çoğunlukla belirtilen zamanda malın galebede (piyasada bol olma­sı) veya o sıralarda yetişmiş olması.

5- Selem konusu müeccel ise teslim edeceği yeri belirtmek.

6- Selemde mal karşılığı olan bedel, miktar ve göz kararıyla malum ol­ması.

7- İki taraf birbirinden ayrılmadan önce akid meclisinde bedel kabzedilmeli. Kabzetmek bilfiil teslim etmekle olabileceği gibi zimmete geçir­mekle de olabilir.

8- Selem akdi şartlı muhayyerlik olmaksızın kesin olması gerekir.

Selem, peşin para karşılığı satılan malın kararlaştırılan bir vade sonun­da teslimidir.

Selem, lafzıyla zimmette sıfatları belirtilen malın satımıdır.

Selem veya selef lafzıyla zimmette olan sıfatları belli olan bir şeyi sat­maktır. Delili, Kur'an-ı Kerim ve icma'dır.

Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teala'nın şu ayeti kerimesidir:

"Ey iman edenler, tayin edilmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandı­ğınız zaman onu yazın" (Bakara: 2/282)

İbni Abbas (r.a.) bu ayetin selem hakkında nazil olduğunu kastederek, "Şehadet ederim ki Allah tazminat altında olan selemi helal kılmıştır" de­miştir.

İbni Abbas'lan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber Medine'ye gel­diğinde Medineliler, meyvelerinde bir sene, iki sene vade ile selem sure­tiyle alış-veriş yaparlardı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.)şöyle buyur­du:

"Her kim hurmada selem yoluyla satış yaparsa ölçüsü ve tartısı belli ve ödeme zamanı belli olarak satış                                                        yapsın." [34]

Malı görme hariç, alış-verişte şart koşulan şartların tamamı selemde de geçerli olmakla birlikte caizdir.

Tahıl, hayvan ve pamuk gibi miktarı ve sıfatları tesbit edilebilen şey­lerde selem caizdir. Miktar ve sıfatları tesbit edilemeyen; yoğurulan ve pişirilen şeylerle ekmek ve ateşte pişen herşeyde selem caiz değildir. An­cak yağ ve bal gibi ateş üzerinde tutulması gereken işlemler için yapılan şeyler bundan hariçtir. Yani bunlarda da selem caizdir.

Mestlerde, bir kaç maddeden imal edilen ayakkabılarda, derilerde, sayı olarak meyvelerde selem caiz değildir. Ancak meyvelerin ağırlık olarak miktarları belirtilmişse caizdir.

Buğday, pirinç gibi tahıllarla hurma ve üzüm gibi meyvelerde türleri­nin, renklerinin, yetiştikleri yerin, büyüklüklerinin ve eski yılların mı yoksa o yılın mahsulü mü olacaklarının belirtilmesi şarttır.

Herhangi bir malın ele geçmeden satılması caiz değildir. Şayet üzerin­de selem akdi yapılan mal, kaybolur ve teslim edileceği yerden namazda kasır yapılacak mesafeden daha az bir mesafede bulunmazsa akdi bozma veya buluncaya kadar sabretme arasında muhayyerdir.

Üzerinde selem akdi yapılan malın türü ve cinsinin değiştirilmesi caiz değildir. Aynı tür ve cinsten olan bir malın kalitesi düşük olup, selem akdi daha kaliteli olan üzere yapılmışsa, alıcı kabul ettiği takdirde geçerlidir. Ancak kabul etmeye zorlanamaz. Ama düşük kalite üzerine de anlaşma yapılmışsa ve satıcı daha kalitelisini veriyorsa, geçerli olabileceği gibi alıcı onu kabul etmek zorundadır.[35]

 

REHN (İPOTEK)

 

Satımı caiz olan her şeyin zimmetle kesinleşen alacağa karşılık rehin olarak verilmesi sahihtir.

Rehin alan rehineyi kabzetmemişse rehin veren rehineyi geri alabilir. Rehin konusu malın telefinden mürtehin (rehin alan) sorumlu olmaz. An­cak âdavet (ihmalkârlık ve düşmanlık) yapmışsa sorumlu olur.

Hak sahibi alacaklı, alacağının bir kısmını kabzederse ona karşılık re­hinden bir kısmı çıkarılmaz. Ancak alacağının hepsini kabzederse o za­man rehn alınan mal geri verilir.

Rehn, bir hak veya bir borç karşılığında bir şeyi hapsetmektir. Yani ve­rilmesi gereken bir alacağın verilmemesi durumunda o rehin alınan şey­den tazminini ifade eden bir akiddir.

Rehnin delili kitap ve sünnettir. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Eğer seferde olup, yazıcı (katip) bulamadınızsa, o takdirde, borçlu­dan alınmış rehinler kâfidir"  (Bakara: 2/283)

Sünnetten şu hadis-i şerifi delil olarak gösterebiliriz: "Resulullah (s.a.v.) aile ferileri için 30 sa' arpa karşılığında zırhını, Ebu Şehm ile adlandırılan bir yahudiye ipotek etti."[36] 

 

Rehnin Rükünleri

 

Rehnin rükünleri dört tanedir;

1- Siga:

Şunu, şu borcun karşılığında ipotek ettim şeklinde ifade edilen sözler­dir.

2- Akid:

Rehin ve mürtehin, yani ipotek eden ile alan kimselerdir.

3- Merhûn:

Rehin edilmiş olan şeydir.

4- Merhûn-u bih.

Karşılığında ipotek yapılmış olan haktır.

"Merhûn" (Rehn edilen şey) her ne kadar mürtehinin elinde olsa da, kâr ve kazancı esas mal sahibine yani "Rahin"e aittir.

Merhûnun, (rehn edilen şeyin) gözle görülebilir, elle tutulabilir cinsten olması şarttır.

Borç, âyn olmadığından, yani gözle görülebilir madde cinsinden olma­dığından onu rehnetmek caiz değildir. Ortak malı satmak caiz olduğu gi­bi, ortağından müsaade almadan onu rehnetmek de caizdir.

Rahin borcunu kapatmadığı takdirde vâde dolmuşsa, mürtehinin izniy­le hakim, rahine:

"Ya borcunu vereceksin veya merhunu satıp borcu ödeyeceksin" diye zor kullanır.[37]

 

HACR

 

Hacr altı kişiye konulur:

1- Çocuk.

2- Deli.                              .

3- Malını savuran sefih kişi.

4- Malı borçlarını kapatmayacak durumdaki müflis.

5- Malının üçte birinden fazlası için hastanın tasarrufuna hacr konu­lur. (Bu hastalığın korkulur, ölüme götürür bir hastalık olması gerekir, 1/3'ten fazlası için ölümünden sonra varislerin izinlerine bağlı kalınır).

6- Kendisine ticarette izin verilmeyen kölenin malına da hacr konulur. Çocuk, deli ve sefih (malını savuran kişi)in tasarrufları sahih olmaz. Müflisin kendi zimmetinde olmak üzere bir şey alıp satması veya ta­sarruf etmesi sahihtir. Ancak muayyen malında tasarrufu sahih değildir.

Hacr, malda tasarruf etmeyi engellemektir.

Başka bir tarifle hacr, özel sebeplerle bazı belli tasarruflardan mülk sa­hibini alıkoymaktır.

Allah-u Teala, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Eğer üstünde hak bulunan (borçlu) sefih veya zayıf olur. Yahut da bizzat yazdırmaya (ve ikrara) gücü yetmezse velisi doğdoğru yazsın." (Bakara: 2/282)

Allah-u Teala, onlara veli tayin ederek, onları mallarından tasarruf et­mekten alıkoymuştur.

Hasta tasarrufu malının üçte birinden fazlası için ondan sonraki varis­lerin iznine bağlıdır.

Kölenin   zimmetindeki   tasarrufu   azat olduğunda sorumluluklarını yerine getirmekle olur.

Ölümcül  bir  hastalığa  yakalanan  kişinin     malının  üçte  birinden fazlasıdan tasarruf etmek varislerinin iznine bağlıdır.

Kölenin tasarrufu da ancak kendi zimmetine yönelik olursa caizdir. Ancak azat edildiği zaman sorumluluğunu yerine getirecektir, bu konu­ların teferruatına geçeceğiz.

Ayette geçen "Sefih", savurgan kişi olarak, "Zayıf ise çocuk ve "Bizzat yazdırmaya gücü yetmeyen" de aklında noksanlık olan (deli) ola­rak tefsir edilmiştir.

Hacr iki çeşittir:

1) Kendisinin maslahatı ve faydası için hacr konulması emredilenler. Bu durumda olanlar çocuk, deli ve sefihtir. Mallarının korunması için bunlara Hacr konulması öngörülmüştür.

2) Başkasının maslahatı için kendisine hacr konulanlarda iflas edene uygulanan Hacr gibi. Bu, alacaklıların maslahatı için emredilmiştir. As­lında bunda kendisinin de maslahatı söz konusudur. Çünkü hacr konul­ması ile borçlar zimmetinden çıkmış olmaktadır.

Hastaya uygulanan Hacr, varislerinin maslahatı için; köleye uygula­nan Hacr, efendisinin maslahatı için; rehin verene uygulanan Hacr, rehin alanın maslahatı için; mürtede uygulanan Hacr ise müslümanların masla­hatı içindir.

Hacr sekiz kişiye ygulanır:

1) Çocuk: Erkek çocuğu olsun, kız çocuğu olsun farketmez. Çocuğa hacr uygulanması için hakimin karar vermesine gerek yoktur. Reşid ola­rak bulûğ çağına girince ona konan hacr kendiliğinden kalkar. Reşidin manası, malı ve dini için yararlı bir kimse olmasıdır. Baliğ olur ama, reşid değilse, hacr devam eder.

2) Deli:  Yine hacredilmesi için hakimin kararına gerek yoktur. Delili­ği zail olunca da hacr kendiliğinden kalkar.

3) Sefih: Malında savurgan olan, malını faydasız yere harcayan kim­sedir. İçki içen, zina eden, malını denize atan, yollara saçan yahut onunla sigara içen gibi. Sigara içmek her ne kadar mekruh ise de, malı ona harca­mak savurganlıktır.

Sefih olan kimseye hacr uygulanabilmesi için hakimin hükmüne ihti­yaç vardır. Şayet hakim hacre hüküm vermezse, "İhmal edilmiş bir sefih" sayılır ki malı üzerindeki tasarrufları geçerlidir.

Çocuk iken kendisine hacr uygulanmış ve bulûğ çağma erişip, reşit ol­mayan kimseye, hükmüne ihtiyaç olmaksızın hacr uygulamaya devam edilir. Bu durumda olana da "İhmal edilmiş sefih" denir. Tasarrufları da geçerli değildir.

Çocuk, deli ve kendisine hacr uygulanan sefihin tasarrufları sahih de­ğildir. Onun için onların ne satışları, ne satın almaları, ne hibeleri ne de şirket ve kırad gibi tasarrufları sahihtir. Ancak tasarrufları geçerli olma­yan sefihin, velisinin izni ile nikahı sahihtir.

4) Müflis: Vadesi gelmiş borcu olup malı, borcunun tutarını karşıla­mayan kimsedir. Alacaklılarının isteği ile, bağımsız ise kendisinin isteği veya bağımsız değilse velisinin isteği ile ona hacr uygulanır.

Bu durumda olan kimseye, alacaklılar davalı oldukları takdirde, haki­min hacr kararı vermesi gerekir.

İflas eden kişi malı olduğu bilinmiyorsa, elinin darlığına dair yemin ederse, söylediği doğrulanarak ona göre hareket edilir. Bu durumlarda de­ğilse, delillere göre hükmedilir.

5) Hasta: Terikesinin üçte birinin fazlasında hakimin kararına ihtiyaç olmaksızın sadaka, hibe, vasiyyet ve köle azad etme gibi durumlarda malı hacredilir. Ama üçle bire kadar harcamada bulunabilir. Şayet vasiyyeti varislerden birine ise, diğer varislerin izin vermesi şarttır.

Şayet kişi borçlu olup, borcu terikesinin tamamının karşılığı kadar çok olursa terikesinin tamamı hacredilir.

Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.) şöyla rivayet ediyor: Veda Haccı senesinde ağır bir hastalığa yakalandım. Hz. Peygamber ara sıra beni ziyarete gelir­di. Bir defasında dedim ki,

-Ey Allah'ın Resulü, gördüğün gibi ağır bir hastalığa yakalandım. Benim bir tek kızımdan başka varisim yoktur. Ma­lımın üçte ikisini tasadduk edeyim mi?

- "Hayır." dedi. Yarısını tasadduk edeyim mi? dedim.

Resulullah (s.a.v.): "Hayır" dedi.

Üçte birini tasadduk edeyim mi? dedim.

Bunun üzerineResulullah (s.a.v.):

"Üçte biri de çoktur. Fakat üçte birini tasadduk edebilirsin Senin va­rislerini zengin bırakman onları fakir bırakmaktan, başkalarına el-avuç açmalarından daha hayırlıdır." [38] buyurdu.

6) Köle: Mükellef ve reşit olsa bile, hakimin kararına ihtiyaç olmaksı­zın malı hacredilir. Çünkü bu. efendisinin bir hakkıdır. İster mükateb ol­sun, ister olmasın efendisinin izni olmadan tasarrufu sahih değildir. Eğer mükellef olup reşit değilse, efendisi ona izin vermiş olsa bile mali tasar­rufları sahih değildir.

7) Rehin veren: Rehin verenin hakkından dolayı ona hacr uygulanır. Rehin verdiği şeyde, ancak kendisine rehin verilen kimsenin izni ile ta­sarrufta bulunabilir. Borcunun tamamını ödedikten sonra üzerindeki hacr kaldırılır.

8) Mürted: Müslümanların haklarından dolayı üzerinde hacr sabit olur. Şayet mürted olarak ölecek olursa, malı müslümanlar için ganimet ve fey'dir. İrtidattan vazgeçip tekrar müslüman olmasıyla da üzerindeki hacr kalkmış olur.[39]

 

SULH (BARIŞTIRMAK)

 

Bir malın veya hakkın varlığını ikrar (kabul) ederek sulh yapmak sa­hihtir.

Sulh, iki çeşittir:

1- îbra,

2- Muâvede.

İbra: Hak sahibinin hakkının bir kısmından vazgeçerek diğeriyle sulh yapmasıdır. Herhangi bir şarta bağlanarak bu şekilde sulh yapmak caiz olmaz.

Muavede: Hak sahibinin alması gereken hakkı yerine başka bir ma­lın alınması ile yapılan akiddir.

Alış-verişte geçerli olan şartlar sulhta da geçerlidir.

Lugatta sulh, husumeti sona erdirmektir.

Şeriatta ise sulh, iki kişi arasında bulunan anlaşmazlığa son verme akdidir.

Anlaşma yapan her iki tarafa "Musalih" denir.

Hasımlaşılan hakka "Musalihan anh" denir.

Hasımlardan birinin, anlaşmazlığı sona erdirmek için diğerine verdiği şeye de "Musalihan âleyh" veya "Sulh bedeli" denir.[40]

 

Sokağa Doğru Saçak Açmak

 

Umumi bir yolda gelip geçenlere zarar vermeyecek şekilde birisi evi­nin duvarından caddeye doğru saçak yaparsa caizdir.

Komşularından izin almadan aradaki sokaktan yararlanmak caiz değil­dir. Ancak komşulardan izin alırsa olur.

Müşterek sokaklarda evin ön kısmında kapı açarsa caizdir. Ama ortak­ların (komşuların) izni olmadan evin kapısını sokağın arka tarafında açması caiz değildir. Ancak ortakların izni olursa o zaman olur..

Sulhun meşruluğu:

Sulh, tartışma konusunu anlaşmaya çevirdiği ve iki şahıs arasındaki anlaşmazlığı sona erdirmektir.

Sulh; Kitap, sünnet ve icma-ı ümmet ile meşru kılınmıştır.

Kitap'tan delil. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Eğer müminilerden iki topluluk, birbirileriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz, eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranla Allah'ın buyru­ğuna dönmelerine kadar savaşınız. Eğer dönerlerse aralarını adaletle bulunuz. Adil davranınız. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever." (Hucurat: 49/9)

Sünnet'ten delil, Allah Resulü (s.av.)'in şu hadis-i şerifidir:

"Sulh, helali haram, haramı helal kılmadıkça iki müslüman arasında caizdir." [41]

İcma-ı ümmetle de, müslümanlar, hasımlar arasında sulhun meşru ol­duğunu kabul ederek barışı uygulamışlardır.

Sulhun rükünleri:

Sulhun rükünleri icap ve kabulden ibarettir.

Mesela iddiacı:

"Sana olan 1.000.000 (Bir milyon) lira borcuma karşılık 500.000 (Beşyüz bin) lira üzerine sulh yaptım" der Diğeri de (davalı) "Kabul et­tim." veya benzeri lafızlarla kabul eder.

Sulh tamamlandığı zaman her iki taraf için bağlayıcı bir akittir. Ne da­vacı ne de davalı daha sonra karşı taraf razı olmadan akidi feshetme yet­kisi yoktur.

Akıl, baliğ ve mutlak tasarruf yetkisine sahip olan kişi sulh edip, malı­nın bir kısmından vazgeçebilir.

Başkasına ait bir duvara delik açmak, oraya kazık veya çivi çakmak caiz değildir.

İki bina arasında bir duvarın veya herhangi bir yerin kime ait olduğuna dair bilgi olmazsa veya şahitle de ispat yapılamazsa orası her iki bina sa­hibi için müşterek sayılır.

Başkasının arazisinden veya tarlasının içinden su geçirmek ya da kom­şusunun avlusuna kar atmak için para mukabilinde bir anlaşma veya bir sulh yapılırsa caizdir.

Duvardan caddeye doğru saçak açmak caizdir. Bunun delili Hz. Pey­gamberin amcası Abbas'ın mescid yolu üzerindeki evinin oluklarının yükseltilmiş olmasıdır. [42]

Ancak yapılan saçaklardan insanların zarar görmemesi gerekir. Çünkü Resulallah (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyururlar:

"İslamda ne zarar vermek ne de zarara uğramak vardır" [43] buyur­muştur.[44]

 

HAVALE

 

Havalenin şartları dörttür:

1. Muhil (havale eden)in rızası.

2. Muhal (havale edilen kişi)'in kabulü.

3. Havale konusu olan malın zimmette istikrar sağlamış olması (borcun kesinlik kazanmış olması).

4. Havale eden ile kendisine havale edilenin verecekleri cins, miktar, çeşit ve zaman bakımından ittifakta olmaları gerekir.

Havale konusu olan mal, muhalim (havale edenin) zimmetinden kurtu­lur, muhalim (kendisine havale edilenin) zimmetine geçer.

Havale bir akid olup borcun, birinin zimmetinden başka birinin zim­metine geçmesidir.

Havalenin delili Peygamber (s.a.v.)'nin şu hadisi şerifi ile sabit olmuş­tur:

"Zengin kişinin borcunu ödemeyi geciktirmesi zulümdür. Sizden biri­niz (borcunun edası için) bir zengine havale edildiğinde bunu kabul edip ona müracaat etsin." [45] Yani, sizden birinizin borcu zengin birine hava­le edilirse, onu kabul etsin.

Zenginin borcunu geciktirmiş sayılması, ödeme gücüne sahip olduğu halde borcunu ödememesidir. Bunun en azı 3 defadır. Alacaklı 2 defadan daha fazla alacağını istediği halde, zengin olan kişi de borcunu ödeyebile­cek durumda olduğu halde ödemiyorsa, büyük günah işlemiş olur. Üç de­fadan az isteklerde vermediğinde küçük günah işlemiş olur. [46]

Havalenin siğasında, yani borçlunun alacaklıya: "Benden alacağını falan kişiye havale ettim" demesi ve alacaklının da bunu kabul etmesi gerekir. Bunun şartları ise;

a) Alacaklı ve borçlunun kabul etmesi.

Kendisine havale edilen (borçluya borçlu olan) kimsenin borcu kabul etmesi şart değildir. Çünkü başkasına borçlu olan kimse, bu alacağını baş­kasına vermesini ondan isteyebilir. [47]

b) İki borcun sabit olmasıdır,

Borçlu başkasının alacaklısı olmadığı kimseye borcunu havale ede­mez. Ama kişi kendi gönül rızasıyla borcuna yüklenmek isterse o başka.

c) Her iki borcun da uyuşması lazımdır,

Miktar, tür, cins ve borcu ödeme zamanının aynı olması gerekir. 1.000 (bin) lira borçlu olan bir kimse alacağı 500 (Beşyüz) lira karşılığında bu borcunu alacaklısına havale edemez. Ama 500 (Beşyüz) lirasını ona ha­vale edebilir.

Değişik türdeki bir borç, başka türdeki bir borç yerine havale edile­mez. Hazır olan da müeccel olanın yerine havale edilemez.

Sonra borçlu o borcun zimmetinden çıkmış olur.Artık borcu üzerine alan kişi sorumludur.

Şayet iflas yahut inkâr sebebiyle ödenmeyecek olsa, ilk borçludan alı­namaz.[48]

 

ZAMAN (MALLA KEFALET)

 

Kişinin zimmetinde miktarı bilinen mala zamin (yükümlü) olmak sahihtir. Hak sahibi yükümlülük şartları mevcutsa hakkını zaminden (kefilden) istiyebildiği gibi mazmundan (borçlusundan) isteme hakkına sahiptir. Zamin (kefil) kefalet ve ödemeyi esas borçlunun izniyle öde­mişse hakkını ondan ister.

Bilinmeyen şeyin zamini (kefaleti) ve kesinleşmemiş alacaklar için zaman (kefalet) sahih değildir. Ancak "Bey'el derk" sahihtir.

Kefalete delil olarak Hazreti Yusuf'un dilinden varid olan şu ayettir:

"Onu (Hükümdarın su tasını) getiren kimseye bir deve yükü ikramiye var ve ben de buna kefilim." (Yusuf : 12/72)

Sünnette delil. Ebu Umame'den"rivayete göre Resulullah şöyle buyur­muştur: 

"Kefil, kefil olduğu ve taahhüt ettiği borcu yüklenendir." [49]

Seleme bin Akve şöyle rivayet eder:

" ... Üçüncü bir cenaze daha getirildi. Cenaze sahipleri şöyle dediler:

- Ey Allah'ın resulü cenaze üzer­ine namaz kıldır.

Resulullah:

 "Geride bir şey bıraktı mı?" dedi.

Onlar:

-Hayır, dediler.

"Peki Ölünün üzerinde borç var mı ?"  sorunca, cenaze sahipleri,

-Üç dinar borcu var, dediler.

- "O zaman arkadaşınızın namazını siz kıldırın." buyurdu. Bunun üzerine Ebu Katade şöyle dedi:

-Ey Allah'ın resulü cenaze üzerine namaz kıldır, onun borcu benim üzerime vaciptir. Ebu Katade borcu ödemeye kefil olunca Resulullah bu cenaze üzerine namaz kıldırdı. [50]

Zamin'in (kefilin) akil, baliğ ve tasarrufla yetkili olması şarttır.

Miktarı bilmen tüm zimmetteki istikrarlı borçlar için zamin (kefil olmak)sahihtir. Borçlunun haberi ve izniyle ister vadesi geçmiş bir bor­cun, ister vadesi dolan bir borcu alacaklıya verdiği şeyi ondan geri alabilir ama daha önce izin almamışsa ödediği şeyi borçludan talep edemez.

Bey'el Derk: Alış-verişte satılan malın veya bedelin başkasına ait olma şüphesi karşısında kefil olmaktır. Bu caizdir. Mesela,

"Bu bahçeyi, Zeyd'e satılacağına ben kefilim" demesi sahih olmaz.

Zaman El Derk: "Şayet bu para veya mal gasp veya hırsızlık malı çıkarsa ben zaminim" demesi gibi.[51]

 

Zamanın Rükünleri

 

1- Zamin: Zaminin teberruda bulunma ve seçme ehliyetine sahip olma­sı şarttır. Onun için çocuk, deli ve sefehlikten dolayı malı hacredilmiş ölüm hastalığına yakalanmış bir hasta, malının tamamını karşılayacak miktarda borçlu ve zorlanan kişi zamin olamaz.

2- Mazmunun ânh: Borçlu olan kimsedir. Borçlunun rızası ve kabulü şart olmadığı gibi, zaminin onu tanıması da şart değildir.

3- Mazmunun leh: Hak sahibi olan kişidir. Zaminin onu tanıması şart­tır. Ama, onun rıza ve kabulü şart değildir.

4- Mazmunun fih: Borcun kendisidir. Menfaat de olabilir. Borç veya menfaatin sabit olması gerekir.

Zamin olacak kişi tarafından borcun miktarının bilinmesi de şarttır.

Mesela "Zeyd'den alacağın şeyi ben karşılarım" veya "Ona satacağı­nın değerini ben karşılarım" der ama, bunun miktarını bilmiyorsa, verdiği söz onu bağlamaz, bu konuşması fasittir.

Zaman konusu olan borcun belli olması da gerekir.Mesela birinin bir başkasından ayrı cinslerden veya tek cinsten iki alacağı varsa ve alacaklı­ya "Onlardan birini üzerime alıyorum" derse, geçerli'olmaz.

5- Siga: Lazım olanı ifade eden lafızdır.

"Malını veya falandan alacağını garanti ediyorum." yahut, "Falan kimseyi buraya getirmeye kefil oluyorum." demesi gibi.[52]

 

BEDENDE KEFALET

 

Kendisinde kul hakkı bulunan bir kimse için onun yerine bedenen ke­fil olmak caizdir.

Kefalet, kitap sünnet ve icma ile meşrudur.

Kitaptan delil. Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor

"Onlar şöyle dediler: Ey vezir! Doğrusu bunun büyük bir ihtiyar babası var (bununla teselli oluyor), onun için yerine birimizi al, çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz." (Yusuf: 12/78)

Kefalet; tanımı ayrıca şu şekilde de olabilir: "Karşılıklı arzu ve borç hususunda iki zimmeti birbirine bağlamak' şeklindedir.

Kefalet, zamanın bir çeşidi olup, kişinin kendisini veya malını hazır kılmaya mahsustur.

Allah (c.c.) hakkı olan içki ve hırsızlık hakkı gibi şeyler için kefalet caiz değildir.

Kısas ve kazf haddi gibi bir kul hakkından dolayı, hüküm meclisine getirilmesi gereken birini getirme ile ilgili bir yükümlülüktür. Ödünç alın­mış ya da gaspedilmiş bir malı getirmeyi kendi üzerine almaya da denir.

Kefil, kefil olduğu kimseyi getirip teslim etmekle sorumluluktan kur­tulur.

Kefalet fıkıhta, "Hımale", "Zamane" ve "Ze'âme" gibi kavramlarla da isimlendirilebilir.

Kefalette; kefil, asil, mekfulun leh ve bir de mekfulun bih bulunur.

1- Kefil: Kendisi üzerine kefil olunun can, mal, borç veya işi yerine getirmeyi üzerine alan kimsedir.

Kefilin akıl, baliğ ve kefalete izin alarak asilin malında mutlak tasarruf sahibi olması gerekir.

Kefile, zamin, zâ'im, hamîl ve kabîl de denir.

2- Asil: Borçlu olan kimsedir, kendisine kefil olunur. Ergin, akıllı, hazır ve kefalete razı olması şart değildir. Aksine, çocuğa, deliye ve hazır bu­lunmayana kefil olmak caizdir. Kefil, kefaleti yerine getirirken bunların hiç birine danışmaz, işlerini kendiliğinden yapar.

3- Mekfulun leh: Alacaklı kimsedir. Kefilin kim olacağını bilmesi şart­tır.

4- Mekfulun bih: Bu da, kefil olanın ödemesi gerekli olan can, mal, borç veya iştir.[53]

 

Kefaletin Çeşitleri

 

1- Cana kefalet.

Bedende Kefalet'in konusu bu tür kefalettir.

Cana kefalet "Diman-ül-vech" diye tanınır. Kefilin kefil olduğu şahsı, alacaklıya götürmeye kefil olması demektir.

Şafii mezhebine göre, kısas ve kazf haddi gibi insani bir hak bulunan kimsenin getirilmesi hususunda kefalet sahihtir. Çünkü bu lazım bir hak­tır. Allah'ın hakkı olduğunda ise kefalet sahih olmaz.

2- Mala kefalet:

Kefilin mali bir borcu ödemeyi almasıdır. 'Zaman' konusu olan kefalet bu tür kefalettir

Mala kefalet üç çeşittir:

a) Borca kefalet: Başkasının zimmetinde bulunan borcu Ödemeyi üzeri­ne almaktır. Borcun da şu şartları vardır;

- Borcun; karz, ücret, fiyat, mehir borcu gibi kefalet sırasında sabit ol­ması gerekir.

- Borcun ma'lum olması gereklidir. Belirli olmayan borç için kefalet sahih olmaz.

b) Mala kefalet ve teslime kefalet: Başkasının elinde bulunan belirli bir malın teslimini üzerine almaktır.

c)  Mes'uliyete kefalet: Satıcının herhangi bir tehlike dolayısıyla malın mesuliyetini üstlenmesi ve onu almasıdır.[54]

 

ŞİRKET (ORTAKLIK)

 

Şirket için beş şart vardır.

1- Şirketin sermayesi dirhem ve dinar gibi ücretle olması.

2- Ortaklık konusu olan her iki malın cins ve çeşitte bir olması.

3- İki malın karıştırılması.

4- Tasarruf için her birinin diğerine izin vermesi.

5- Kâr ve zararın malların oranına göre paylaşılması.

Ortaklardan biri istediği zaman şirketi feshedebilir.

Ortaklardan birinin ölümü halinde şirket batıl olur.

Şirket, kâr aralarında olmak üzere iki veya daha fazla kişilerin ticaret maksadıyla bir malda ortaklık kurma anlaşmasıdır. Buna 'Şirketül-inan' da denilebilir.

Şirketin meşruiyeti kitap, sünnet ve icma ile sabittir.

Allah-u Tâala şöyle buyurur:

"...onlar (ana bir kardeşler) üçte bire ortaktırlar." (Nisa: 4/12)

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah'u Teala buyuruyor ki, Biri diğerine ihanet etmedikçe ben iki ortağın üçüncüsüyüm (onlara yar­dımcıyım) Ama biri diğerine ihanet ederse, aralarından çekilirim." [55]

Şirket, ticaret işleri içerisinde kutsal bir ortaklık olduğu için yüce Al­lah, onları korumak ve onlara yardım etmekle onlarla beraberim, onlara yardımcı olurum buyurmaktadır.

Yukarıdaki metinde birinci şart olan 'Şirketin sermayesi dirhem ve di­nar gibi ücretle olması' zayıf bir görüştür. En muteber ve sahih olan görüş şudur: Aynı cinsten olan her şeyde şirket (ortaklık) sahihtir. Günümüzde tasarrufu çokça yapılan para, buğday, arpa, pirinç ve benzeri bütün şeyler­le şirket kurulur. Yani parayla değerlendirilen her çeşit malla şirket kuru­labilir.[56]

 

Şirketin Kısımları

 

1- Şirket-i Ebdan:

 

Simsar, hamal ve çeşitli sanatlardan bedenen çalışanların meslekleri aynı olsun veya olmasın kurdukları kazanç ortaklığıdır.

Şafii mezhebine göre böyle bir ortaklık batıldır. Çünkü herkes ayrı ayrı çalışmaktadır. Menfaatlerin de birbirinden ayrı olması gerekir.

Maliki mezhebi sanat aynı olmak koşuluyla bu şirketi caiz görmekte­dir.

Ebu Hanife'ye göre ise sanatları farklı da olsa böyle bir şirket caiz görülmektedir.[57]

 

2- Şirket-i Mufavaza:

 

Ortaklar arasında sermaye veya el emeğiyle elde ettikleri kazanç ve uğ­radıkları zararda ortak olmaları için yapılan akiddir.

Bu şirket çeşidi de batıldır. Çünkü bir çok zarar ve belirsiz şeyleri ihti­va etmektedir.[58]

 

3- Şirket-İ Vücuh:

 

Şöhret ve itibarı olan biriyle, malı olan birinin ortak çalışmalarıdır. Pa­ra birincisinden, sermaye ise ikincisindendir. Ancak sermaye kendisine teslim edilmemektedir. Yahut itibarı olan kendi zimmetine bir mal alır ve satması için onu diğerine verir. Kazanç ta aralarında paylaşılır. Bu şirket her iki şekliyle de batıldır, çünkü aralarında müşterek bir mal yoktur.[59]

 

4- Şirket-i İnan:

 

Ortaklardan her birinin kendisinden fayda olmayan tasarrufta bulunma­yacaklarını ifade eden bir ortaklık olup, zarar çeşitlerinden salim olduğu için sahihtir.

Maslahat, çalışmanın şartıdır: O beldenin parası ile ve oranın örfüne göre satış yapılır. Ne aşırı fiyatla ve ne de zararına satış yapılır. Onlardan biri (ortaklardan biri) sermaye ile yolculuğa çıkacak olursa diğerinden izin almalıdır.

İşte uygun olan ortaklık şekli budur. Bu ortaklığa "Şirkelül inan" ortak­lığı denir.

Böyle bir şirketin rükünleri şunlardır:

1- Akid yapan iki taraf vekil tayin etme ve vekil olma ehliyetine sahip olmalarıdır.

Çünkü onlardan her biri, diğerinin vekili ve diğerini vekil tayin etmiş sayılır.

2- Üzerinde akid yapılan.

Bu da nakdi para veya başka bir şey olup akidden önce birbirine karış­tırılmış ve artık birbirinden ayırt edilemeyecek duruma gelmiş olmasıdır. Veya bir arada toplanmış bir mal olmasıdır.

3- Siga.

Bunun da şartına gelince; herbirinin sermayesine göre kazanç ve zarar­da ortak olacağı ifade edilerek, ortakların ticaret yapmak üzere birbirlerine izin vermeleridir.

Bunun dışında başka bir şey şart koşulmuşsa akit fasit olur.

Taraflardan her biri dilediği zaman şirketi fesheder. Yine birinin ölümü veya delirmesi hallinde şirket kendiliğinden fesh olunur.[60]

 

VEKALET

 

İnsanın tasarruf etmesi caiz olan her şeye vekil olması veya başkası vekil tayin etmesi caizdir.

Vekalet caiz olan bir akiddir.

Vekil veya müvekkil istedikleri zaman vekaleti feshedebilirler. Onlardan birinin ölmesiyle vekalet batıl olur.

Vekil kabzettiği veya harcadığı şeylerde kendisine güvenilmiş biri durumundadır. Kusurlu görülmedikçe zamin (sorumlu) olmaz. Ancak tefrit te (gereğenin altındaki davranışlarda) bulunmuşsa sorumlu olur.

Mutlak vekil üç şart ile alır veya satar:

1- Satım, malın değeri olan normal fiyatla olmalı.

2- Paranın memlekette geçerli olan bir para cinsinden olması gerekir.

3- Vekil müvvekillin malını kendi şahsına satmaz.   Müvekkilin izni olmadan malın kıymetini ikrar etmez.

Vekaletin lügat anlamı korunmak ve işi başkasına havale etmektir. Fıkıhta ise bir işi yapmak üzere başka bir şahsı kendi yerine tayin et­mektir.

Vekaletin delili için kitaptan deliller.

Yüce Allah Kuran-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Allah'a güvendik. O ne güzel vekildir."  (Al-i İmran: 3/173)

Başka bir ayeti kerimede,

"Eğer (kadın ile kocanın) aralarının açılmasından korkarsanız, bu durumda erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin." (Nisa: 4/35) buyurur.

Bu ikinci ayeti kerimede iki eş arasında anlaşmazlık çıkar ve bu anlaşmazlık had safhaya ulaşırsa, vekil olmak üzere iki hakem tayin edilir. Bu hakemlerden biri kadın tarafından, diğeri erkek tarafından olmalıdır ki her iki tarafın hakkı korunsun. Bunlar uzlaşma cihetinde çaba sarfederler.

Bu ayeti kerime her ne kadar karı ile kocanın halleri ile ilgili ise de vekaletin meşruiyeti hususunda umumi bir delil teşkil etmektedir.

Sünnetten delil ise, Buhari ve Müslimde Resulullah (s.a.v.)'in zekat toplamak üzere görevlendirdiği sahabeleri anlatan rivayetler, vekalet için delil teşkil etmektedir. Zekat toplama konusu dışında da başka deliller vardır.

Peygamber (s.a.v.) Ebu Rafii ve Ensardan birini Meymune'yi kendisi­ne nikahlamaları için vekil tayin etti.[61]

Peygamber (s.a.v.) dini işlerde, had cezaların isbatı ve tatbikinde vekil tayin ettiği, yine hayvanlar üzerinde onların bakımını ve derilerini paylaş­tırma işini yerine getirmek için vekil tayin ettiği rivayetlerde sabittir.

Vekaletin meşru ve müstehap oluşuna Kuran-ı Kerim'de'ki şu ayeti kerime de delil olarak gösterilebilir:

"İyilik ve takva hususunda yardım­laşın. Günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın" (Maide: 5/2)

Allah Resulü (s.a.v.):

"Kul kardeşinin yardımına koştuğu sürece, Al­lah'da o kulunun yardımındadır." buyurmuştur.

Vekalet, "Tasarruf ve idareyi devretme" manasındadır.

Kişinin işini, hayatında onu başkası yerine getirsin diye bırakıp, kendi yerine tayin etmesini ifade eden bir akittir.  Vekil müvekkilin izni olma­dan başka ikinci bir vekil tutamaz. Ancak kendisine yakışmayan veya gü­cü yetmeyen şeyler hususunda izinsiz emin bir vekil tayin edebilir.[62]

 

Vekaletin Rükünleri

 

1- Vekil tayin eden.

2- Vekil tayin edilen.

3- Vekaletin sözkonusu olduğu iş(şey).

4- Siga.[63]

 

Vekaletin Şartları

 

Vekalet şartları tamamlanmadıkça sahih olmaz, bu şartların bir kısmı müvekkile, (vekil olunan kişiye) bir kısmı vekile, bir kısmı da vekalet edilen şeye aittir.

1- Müvekkilin şartları:

Müvekkilin (vekil tayin edenin), vekil tayin ettiği şeyde mutlak tasar­rufa malik olması şarttır.

2- Vekilin şartları:

a) Akıllı olması,

b) Ergenlik çağına girmiş olması şarttır.

3- Vekil tayin edilen şeyin şartları:

Bunun da vekil tarafından bilinmesi veya bilinmeyen hususlarının aşı­rı derecede olmaması şarttır. Ancak, vekilin;

"Bana istediğin şeyi satın al" demesi gibi vekaleti mutlak tutması bu­nun dışındadır.

4- Siga:

Onlardan birinin rızasını ve diğerinin kabulünü ifade eden bir söz sigada yeterlidir.

Mesela vekil tayin eden kişi tayin ettiği vekiline; "Seni bu işe vekil kıldım" veya "Bu işi sana bıraktım" der. Vekil de söz ile olmasa bile kabulünü ifade eden harekette bulunursa vekalet akdi böylece gerçekleşmiş olur.[64]

 

İKRAR (İTİRAF)

 

İkrar edilen haklar iki çeşittir:

Allah hakkı ve kul hakkı.

1- Allah hakkı ile ilgili ikrar.

2- Kul hakkı ile ilgili ikrar.

Allah hakkı ile ilgili ikrardan kişinin dönüş yapması sahihtir.

Kul hakkı ile ilgili ikrardan dönüş sahih değildir.

İkrarın sıhhatinin şartları üçe ayrılır:

1- Baliğ olmak.

2- Akıllı olmak.

3- İkrar'da serbest olmak.

Kul hakkından mal olursa dördüncü olarak rüşt (iyiyle kötüyü ayırt edebilen) olma şartı da aranır.

Kişi, bilinmeyen bir şeyi ikrar etse bunun beyanı kendisinden istene­cek. İkrarı ile birlikte istisna etmek sahihtir.

İkrar eden kişi ikrarı sıhhatli de olsa hasta da olsa aynıdır.

İkrar, kişinin kendi zimmetinde başka birinin hakkının bulunduğunu haber vermesidir. Buna itiraf da denir.

İkrarda birinin, başka biri üzerinde hakkı olduğu bilinse, bu durum da dava konusu olduğu zaman hakkı itiraf etmek gerekir. Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Hak üzere olup adaleti yerine getirmeğe çalışan hakimler ve Allah için doğru söyliyen şahitler olun. Velev ki şahitliğiniz nefsinizin yahut ana-babamzla yakın akrabanızın aleyhinde olsun...." (Nisa: 4/135)

Peygamberimiz (s.a.v) den gelen şu rivayettir:

"...Sabahleyin şu ada­mın karısına git, ikrar (itiraf) ederse onu recm et." Enes, kadına gidince kadın suçu itiraf etti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) emir verdi ve ka­dın recm edildi. [65]

 

İkrarın Rükünleri

 

İkrarın dört rüknü vardır;

1- İkrar eden: İkrar edenin şartları şunlardır:

a) Akıllı olması.

b) Buluğ çağma girmiş olması. Velisinin izni ile bile olsa çocuğun ik­rarı sahih değildir.

c) Seçme hürriyetine sahip olması. Haksız yere zorlanmaması gerekir.

d) Hür olması. Kölenin ikrarı sahih değildir.

e)  Hacr edilmemiş olması. Sefihlik veya iflastan dolayı malı hacredilmiş olanın ikrarı sahih değildir. Ancak bu ikrar, ceza, vasiyet, tedbir ve, boşama ile ilgili ise sahihtir.

2- Kendisi için ikrarda bulunulan. Bunun için de şu şartlar gereklidir:

a) Hak sahibi olma ehliyeti.

b) İkrar edeni yalanlamaması gerekir.

3- Hakkında ikrar yapılan:

Bunun şartı ikrar eden kişi itirafta bulunduğu zaman, hakkında ikrar yapılan şeyin ona mülk olmamasıdır,

Şayet "Evim, elbisem veya mülküm falanındır" şeklinde söyleyecek olursa, bu bir itiraf değildir.

4- Siga: Bunun şartı ise bir kimsenin. "Falan kişinin boynumda şu şeyi vardır" şeklinde gereklilik ifade eden bir sözüdür.[66]

 

ARİYET

 

Kendisinden faydalanması mümkün olan ve aslı kalıcı olan her şeyin başkasına ariyet (ödünç) olarak verilmesi caizdir. Verilen bu mal kullanıl­makla tükenmeyen bir nesne olmalı ve müddetinde süreli ve süresiz ol­ması da caizdir.

Ariyeti alan kişi, ariyetin telefi halinde telef gününün kıymetiyle so­rumlu (yükümlü) olur.

Ariye, mal sahibinin malının menfaatini başkasına karşılıksız olarak bir süreye kadar mubah kılmasıdır.

Ariye, İslam dininin teşvik ettiği iyi amellerden birisidir. Zira insan­lar her zaman birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Birinde bulunan bir mal diğe­rinde bulunmayabilir. Kendisinde bulunmayana yardımcı olunsun diye geçici olarak bir malı verip ondan fayda görmesi iyi işlerdendir.

Delili için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İyilik ve takvada birbirinize yardım ediniz." (Maide: 5/2) Bir diğer ayeti kerimede,

"Maunu (komşuların birbirlerine muhtaç ol­dukları şeyi) esirgerler." (Maun: 107/7) buyurulmuştur.

Hadisten delil. Resulullah (s.a.v.) Huneyn Savaşı için Safvan bin Ümeyye'den bir çok zırh emanet olarak almıştı.[67]

 

Ariyetin Rükünleri

 

Ariyetin dört rüknü vardır:

1) Muîr (ariyet veren).

2) Müsteîr (ariyet alan).

3) Muâr (ariyet olarak alınan şey).

4) Siga.

Sigada, bir tarafın sözle söylemesi ve diğer tarafın fiilen yapması ye­terlidir.

Ariyet verenin şartı; akıl, baliğ, hür ve reşit olmasıdır. Müsteîrin şartı, belli bir kimse olması, mutlak olması ve mutlak tasar­ruf edebilecek selahiyete sahip olmasıdır.

Muâr, (ariyet olarak alınan şey) ise, aslı kalıcı olmakla kendisinden fayda görülen her şeydir.

Ariyet olarak alınan şeyin şartı da, ondan faydalanmanın mubah olma­sı ve ondan faydalanırken telef olmayan bir mal durumunda olmasıdır.

Ariyet alınan şeyin kendisinde yahut niteliğinde bir zarar veya bir ku­sur sözkonusu oluşursa; ariyeti alan kişi, kendisine izin verilen sınırda onu kullanmışsa tazmin etmez. Yani o kusur veya zarar için bir şey öde­mez.

Mesela; bir kimse ariyet olarak giymesi için birine bir elbise vermiş ve o da normal şekilde giyip elbise bu normal giyimden dolayı yıpranmışsa, tamamen işe yaramaz duruma düşmüş olsa bile onu tazmin etmez.

Biri, ariyet olarak başkasına bir hayvan vermiş ve hayvan ölecek olur­sa onu tazmin etmez.

Kendisine izin verilen şekilde kullanmışsa hayvanın sırtının yaralan­masından, topal olmasından sorumlu değildir. Ama izin verilmeyen bir hususta kullanmaktan dolayı ona bir zarar gelmişse, onu tazmin etmekle mükellef olup, telef ettiği günkü rayiç üzerinden zararı öder.

Şartlarından birinin ortadan kalkmasıyla ariyet akdi ortadan kalkar.[68]

 

GASP

 

Başkasının malını gasbedenin üzerinde gasbedilen malın geri verilme­si gerekir. Gaspedilen bir mal değerinden birşey kaybetmişse eksilen nisbetle birlikle geri alınır. Gaspedilen malın telefi halinde varsa benzeri alı­nır. Benzeri bulunmazsa gasp ile telef günü arasındaki en yüksek değerle değerlendirilir.

Lugatta gasp, bir şeyi zulmen almak ya da haksız yere bir başkasının malına el koymaktır. Gasp haramdır ve faili günahkar olur.

Başkasına ait olan her hangi bir mala el koymak gasptır. Bu mal hak ve hukuk konusu olan her çeşit maddi varlıktır. Bu varlıklar, para, ev, mal veya benzeri olan herhangi bir şeydir.

Delili. Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Aranız­da mallarınızı haksız yere yemeyiniz." ( Bakara: 2/188)

Veda Hutbesi'nde Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurur:

"Kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız, bu beldenizdeki bu ayınızın bu günü gibi birbiri­nize haramdır." [69]

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

"Her kim başkasına ait bir yerden haksız yere bir karış kadar alırsa Allah kıyamet gününde onu yerin yedi kat dibine batırır " [70]

Said bin Yezid (r.a.) babasından rivayete göre Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Biriniz kardeşinin malını ne cidden, ne de şaka ol­sun diye almasın. Biriniz kardeşinin asasını (bastonunu) aldığı zaman onu geri çevirsin." [71]

 

ŞUF'A

 

Şuf'a, komşulukla olmayarak ortaklıkta vacip olur.

Şuf'a birbirinden ayrılabilir şeylerde olur. Bölünemeyen şeylerde şu­f'a yoktur. Nakledilmeyen akar ( gelir getiren arazi, dükan...) gibi gayri menkullerde Şuf'a sabittir. Yeni ortağın aldığı fiyatla eski ortak söz konu­su akar parçasını kendi mülkiyetine alır.

Şuf'a hakkı zaman geçirilmeden istenmeli, imkânı olduğu halde geciktirirse şuf'a hakkı batıl olur.

Bir kişi içinde ortaklık payı bulunan arsasını satarak evlenirse, o zaman daha önceki ortağı kadının mehri misil değerini vererek ondan satın alır. Şuf'a hakkına sahip olanlar bir kaç kişi iseler herkes kendi his­sesi nisbetince şuf'a hakkına sahiptirler.

Şuf'a, bir bedel karşılığında yeni ortak için gerçekleşen mülkiyet hak­kının eski ortak tarafından alınabilme yetkisine denir.

Şuf'a hakkı, eski ortağın zarara uğramasını önlemek için konulmuştur.

Metinde ifade edildiği gibi şuf'a, satılan bir malda eski ortak için yeni ortak üzerine sabit olan bir haktır. İslam dini, zararı önlemek ve düşman­lıkları kaldırmak için şuf’ ayı meşru kılmıştır. Çünkü satılan bir malda yabancının oraya yerleşmesi sonucu, meydana gelecek zararı defetmek için satılan şeyi, şuf'a sahibi olan eski ortağın temlik etme hakkı vardır.

Ortaklık malının satımında ortağın, satıştan önce ortağının iznini al­ması gerekir. İzin almadan satarsa ortağı yeni ortağa kıyasla ona daha faz­la hak sahibidir. Şayet ortağı satışa izin verirse o zaman satıştan sonra onun için bir talep söz konusu olamaz.

Peygamber (s.a.v.) bir hadisi şerifilerinde şöyle buyurur:

"Kimin bir hurmalık veya evde ortağı varsa, ortağının izni olmadıkça onu satamaz, ortağı isterse onu alır." [72]

Yukarıdaki hadisi şeriften de anlaşılıyor ki Peygamber (s.a.v.), taksi­matı yapılmamış malda şufa hakkına hükmetmiştir. Şayet ortakların pay­ları arasında sınırlar çizilir veya değişik şekilde benzer işaretler yapılırsa Şuf'a hakkı sakıt olur.[73]

 

Şuf'anın Şartları

 

Şuf’a konusu olan malın taşınmaz ve bölünmeye imkanı olan mal olması gerekir. Şu halde bina ve arazi gibi taşınmayan mallarda şuf'a hakkı cari olmaz.

Bölünmeye imkanı olan mallarda ise şuf'a vardır.

Şuf’ anın genel olarak şartlan şunlardır:

a) Kendisinde şuf'a bulunan şeyin arazi, mesken gibi akar diyebilece­ğimiz gayr-i menkullere bitişik olan ağaçlar, binalar gibi satışa dahil edi­len şeyler.

b)  Şuf’a sahibinin, şuf'a hakkı bulunan şeye ortak olması gerekir. Bu nedenle komşulukta şuf'a hakkı oluşmaz.

c) Şuf’a hakkı bulunan şeyin satılma yoluyla mülkünde çıkmış olması şarttır. Bunun için karşılıksız hibe, miras kalma veya vasiyetle elde etme gibi durumlarda şuf'a hakkı yoktur.

d) Şuf’a sahibinin hakkını hemen istemesi gerekir. Yani şuf'a sahibi malın satıldığını öğrendiği zaman şuf'a hakkını talep etmesi gerekir. Özürsüz olarak talebi gecikirse şuf'a hakkı düşer.[74]

 

KIRAD (MUKARADA VE MUDAREBE)

 

Kıradın şartları dörttür:

1- Çalıştırmaya verilen sermaye dirhem, dinar gibi para cinsinden ol­malıdır.

2- Mal sahibi âmil'e (çalıştırana) umumi tasarruf yetkisini vermelidir. Ya da çoğunlukla piyasada bulunan bir malın alım-satımını izin verme­lidir..

3- Mal sahibi malı çalıştıran kişiye kârdan belirli bir miktarı ona ver­meyi şart koşmalıdır.

4- Mal sahibi malı çalıştırana belli bir süre tayin etmemelidir.

Amile kendisine verilen malın telefinden haksızlık ve düşmanlık gibi sebepler dışında zamin (yükümlü) olmaz. Kâr ve zararın bulunması ha­linde zarar kâr ile kapatılacaktır.

Kırad, kâr aralarında olmak üzere mal sahibinin sermayesini çalıştırmak için bir kişiye vermesidir. Buna mudarebe de denir. Bu muamelede mal sahibi ile çalıştırıcı ortak olduğu için bazı fıkıhçılar kırad muame­lesini bir nevi şirket olarak değerlerdirmişlerdir.

Kıradın delili için fıkıh alimleri şu ayeti kerimeyi gösterirler.

"...Allah'ın lütfundan  rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşmakta olanlar..." (Müzemmil: 73/20)

Kırad veya mudarebe muamelesi sünnet ve icma' ile sabittir. Peygam­berimiz (s.a.v.) bu muameleye cevaz vermiştir.

Hem mal sahibi hem de âmil için kırad akdini feshetme hakkı vardır.

Hikmeti: Çalışıp malı çoğaltmak ve toplum fertleri arasında yardım­laşmayı gerçekleştirmektir.

Kırad muamelesiyle elinde mal bulunmayan kimse mal sahibi olur. Ticarette tercübe sahibi olur. Mal sahibi ile işçi olan emek sahibi arasında yardımlaşma ve istifadenin gerçekleşmesi için bu çeşit ticaret muamelesi meşru kılınmıştır.

Kırad muamelesinin hükmü: Kırad caiz olan bir akiddir. Mal sahibi ile çalıştırıcı olan emek sahibi istedikleri zaman kırad akdini feshetme hakla­rı vardır.

Kırad bir nevi borç muamelesidir de denilebilir. Bu muamelenin meş­ruiyeti için İbn'ul Munzir şöyle diyor : "Bütün ilim ehli borcun cevezında icma1 etmişlerdir. Aralarında bir görüş ayrılığj olmamıştır. Cahiliye dev­rinde de karz muamelesi vardı. İslam da bunu ikrar edip cevaz verdi." [75]

Kırad mudarebe ismiyle de tarif edilir. Mala sahip olan kimsenin eme­ği karşılığında çalışana ticaret yapmak üzere bir mal vermesi ve şart koş­tukları orana göre kârın aralarında ortak olması demektir [76]

Kırad muamelesinde zarar ise sadece mal sahibi tarafından karşılanır. Âmil (parayı veya malı çalıştıran) ise zarardan herhangi bir şey yüklen­mez. Çünkü o işinin ve çalışmasının gayretini kaybetmiş olur.

Başka bir tarifle mudarebeyi şöyle açıklayabiliriz: Bir taraftan mal diğer taraftan çalışma (emek) olan bir ortaklık şekli­dir.[77]

 

MUSAKAT

 

Müsakat hurmalık ve bağcılıkla caizdir.

Müsakat için iki şart vardır:

Birincisi belirli bir zamanın belirtilmesi.

İkincisi çalışana meyvelerden belirli bir miktarın tayin edilmesidir.

Müsakatta yapılan iş iki kısımdır:

1- Faydası meyveye dönük olan çalışma. Bu işin sorumlusu âmil (iş­çi) 'dır.

2- Faydası araziye dönük olan çalışma. Bunun sorumlusu da mal sahi­bidir.

Müsakat, bir şahsın meyvesinden belirlenen bir miktara karşılık sula­masını ve bakımını üzerine alan başka bir şahsa hurmalığını veya bağını vermesine müsakat denir.

Müsakat (sulama): Müsâkat; meyveden belli bir miktar almak üzere bağ veya hurma ağaçlarını sulayıp, hizmet etmek için bir işçiye vermek üzere yapılan akittir.

Müsakatta yapılan iş iki kısımdır:

1- Faydası meyveye dönük olan çalışma. Ağaçların sulanması, aşılan­ması gibi işler. Bu işin sorumlusu âmil (işçi)'dir.

2- Faydası araziye dönük olan çalışma. Kanal ve kuyuların kazımı gi­bi. Bunun sorumlusu da mal sahibidir.

İbn-i Ömer şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (s.a.v.) Hayber arazisinden çıkan meyveden ve ekinden her mahsulün yarısını Hayber ahalisine ait olmak üzere onlarla sulayıp bakma ve ekme muamelesi yaptı. [78]

Sahabe, Müsakat hususunda icma' etmiştir. Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer (r.a.)'in hilafeti döneminde uygulamasını devam ettirdiler. On­lardan hiç birisi bu uygulamaya itiraz etmedi. [79]

Müsakatın meşruiyeti: Ebu Hanife dışında bütün ulema ihtiyaç duyul­duğu için onun caiz olduğunu kabul ettiler. Müsakatın meşruiyetine hem sünnet, hem de İcma’ delalet etmektedir.

Müsakatın meşruiyetinin hikmeti: Müsakatın meşruiyetinin bedeli halkın ona muhtaç olmasıdır. Müsakat'a zarar vermek ve zarar uğramak sözkonusu olmaksızın halkın maslahatının korunması vardır. Bazen kişi­nin arazisi, ağaçları olur. Fakat onlara bakmaktan aciz olur. Onlardan isti­fade edemez. Arazi ve ağaç sahibi onlara bakmak için işçi tutsa işçi ge­rektiği gibi çalışmayabilir veya çıkan mahsûl işçinin parasını ödeyemeye­cek kadar az çıkabilir.

Böylece mal sahibi zarara uğramış olur. Oysa arazi ve bahçe müsakat ahdiyle bir kişiye verilirse alan kişi -çıkan mahsule kendisi de ortak oldu­ğu için- bütün gayretini sarfederek mahsulü arttırır. Böylece mal sahibi veya bahçeyi müsakat ahdiyle alan kişi maldan istifade etmiş olur. Bu muamelede hem mal sahibinin hem malı işleten kişinin hem de toplumun maslahatı vardır.[80]

 

Müsakatîn Rükünleri

 

1- Akid yapan iki taraf: Akid yapanların vekil olma ve vekil tayin etme ehliyetine haiz olmaları şarttır. Ancak burada mülk sahibi bizzat akdi ya­pıyorsa âmâ (kör) olmaması şarttır.

2- İş: Bunun da şartı akid yapan kimseye kendisine ait olmayan bir yü­kü yüklememektir. İşçiye tarla veya bahçenin etrafına duvar çekmesini, veya mülk sahibine sulama kanallarının temizlemesini şart koşmak gibi. Ayrıca, akdin belli bir zaman ile tahsis edilmesi ve belirlenen zamanın, meyvenin genel olarak yetiştiği dönem olması şarttır. Onun için sonsuza dek kullanacak diye vermek, zaman belirtmeksizin mutlak olarak akid yapmak yahut meyvenin tam olgunlaşmaya.başladığı zamanda akdin son bulacağını şart koşmak veya meyve vermeyecek zamanda biteceğini şart koşmakla böyle bir akid sahih değildir.

3- Meyve: Burada da şart olan meyvenin her ikisi için olması ve kimin kaçta kaçını, yarı yarıya ve dörtte biri gibi alacağının belirtilmesidir.

4- Siga: Mülk sahibinin, "Şu hurmalıkların şu kadarını almak üzere sana işletmeye verdim" demesi ve işçinin de bunu kabul etmesidir. Mik­tar belirtilmediği takdirde geleneğe göre hareket edilir.

5- İşyeri: Yani hurmalık, bağ veya bahçedir. Bunun şartı ise ekilmiş ol­ması, belli olması, meyvenin henüz olgunlaşmamış olması ve ağaçlara bakacak işçinin olmasıdır.

Mülk sahibi ve işçiden başkasının akid yapması, Müsakat ağaçlarının hangi ağaçları kapsadığının belirtilmeyip, mesela iki bahçeden biri denil­mesi, işçinin eli altında bulunmayan ağaçlar üzerinde yapılması ve mey­veleri olgunlaşmış ağaçlar üzerine yapılması sahih değildir.

Sulama, kanalların temizlenmesi, aşılama, zararlı otlarla mücadele gi­bi her yıl tekrarı gereken işlerle meyveyi hırsızlardan, güneşten ve kuşlar­dan koruma gibi hususlar işçiye; bahçenin çevresine duvar örme, kanal kazma gibi her sene tekrarı gerekmeyen işler mülk sahibine aittir.

Aşılama çubukları, balta ve çapa için gerekli aletler her yıl tekrar etse bile yine mülk sahibine aittir. İşçi, meyve olgunlaşınca payını alır.

Müsakat akdi bağlayıcı bir akid olup, akid yapanlardan birinin ölü­müyle son bulmaz, varislerine geçer.[81]

 

İCARE (KİRA)

 

Müddeti içinde aslı baki kalmakla beraber faydalanılan her şeyin ica kirası sahihtir. İcarenin sahih olabilmesi için menfaat iki şeye takdir edil­miştir. Bunlardan biri müddet, diğeri işin belli olmasıdır.

İcare akdi esnasında ücretin verilmesi gerekir. Ancak akid esnasında ücret sonraya te'cil edilmişse de olur.

Taraftarlardan birinin ölümüyle icare batıl olmaz. Ancak üzerinde ica­re akdinin bağlandığı şeyin telefi halinde icare batıl olur.

İcar alan, icar konusu malın telefi ile yükümlü olmaz. Ancak kusurlu davranışları ile sorumlu olur.

İcare lugatta çalışana verilen ücret demektir. Şeriatta ise belirli bir üc­ret karşılığında helal ve kullanılabilir belirli bir menfaat üzerine kurulan akiddir.

Müddet ve işin belli olması olmak üzere iki şekilde icare yapılır.

Müddetle menfaatin bağlanması: Mesela 'şu evimi bir seneye kadar sa­na dört milyon liraya icareye (kiraya) verdim' demesi.

İşle menfaatin bağlanması: Burda da menfaatin bir amel üzere oluşma­sıdır. Mesela,'Bu elbiseyi dikmek üzere sana bir milyon lira iş verdim.' demesi gibi.

İcareye delil, Kur'an-ı Kerim'in şu ayeti kerimesidir:

"Sonra (boşadığınız kadınlarla ilişkiniz kesilince) sizin hesabınıza (çocuklarınızı) emzirirlerse o vakit, ücretlerini verin" (Talak: 65/6)

Sünnetten delil olarak Ebu Davud ve Nesei'nin Sad bin Ebi Vakkas (r.a.)'dan rivayetine göre O şöyle buyurmuştur:

"Biz sulak yerlerdeki ekinlere karşılık, toprağı kiraya verirdik. Allah Resulü (s.a.v.) bunu yasakladı ve bize altın ve gümüş karşılığı onları kira­ya vermemizi emretti."

Bunun hikmeti ise ona olan ihtiyaçtır. Çünkü herkesin evi, bineği ve hizmetçisi yoktur.

İcare, insanların ona ihtiyaç duyması sebebiyle meşru kılınmıştır. Her­kesçe bilinmektedir ki, insanlar barınmak için eve ihtiyaç duyarlar. Bir kısmı diğer bir kısmının çalışmasına muhtaçtır. Binmek için hayvanlara veya daha değişik bineğe ihtiyaç duyarlar. Emek için toprağa, geçimleri­ni sağlamak için de kullanacakları aletlere ihtiyaç duyarlar. İşte bu neden­le ihtiyaç sahipleri mal sahiplerinin mallarını belirli bir ücret karşılığında kullanmaları uygun görülmektedir.[82]

 

İcarenin Rükünleri

 

1- Siğa.

2- Ücret.

3- Menfaat.

4- Akdin her iki tarafı.

İcarenin sıhhatinin şartları şunlardır:

Akit yapan iki tarafın, a) Müddet, b) Çalışma yeri, c) Ücret hakkında ma'lumat sahibi olmalarıdır.

Mesela ev kiraya veriliyorsa bunun müddeti, taşımacılık ise nereye ta­şınacağı belli olmalıdır. Ayrıca başka bir aktin şart koşulmamış olması ge­rekir. Mesela: "Bana şu şeyi, şu kadara satman şartıyla bir seneliğine evimi sana kiraya veriyorum" diye bir şart ileri sürülecek olursa akid sa­hih değildir.

Âyn olan bir mülk icar verilirken, faydalanmanın akid anından itibaren başlaması gerekir. Onun için gelecek sene bir evi kiraya vermek üzere akit yapmak batıldır. Ama daha önce icar alınmış ise geleceğin buna bina edilmesi sahihtir.

Evin, onarımı karşılığında kiraya verilmesi sahih değildir. Değirmencinin bir miktar un karşılığında icaresi de sahih olmaz.[83]

 

CEALE (ÜCRET TAAHHÜDÜ)

 

Ceâle caizdir. Ceâle, bir kimse kaybolan malını bulup getiren kişiye belirli bir ücret taahhüt etmesidir. Bir kişi kaybolan bu malı bulup getirir­se o ücreti almaya hak sahibi olur.

Ceâle lugatta herhangi bir işi yapma karşılığında tayin ettiği maldır.

Istılahta isi ceâle, kişinin belirli bir iş yapma karşılığında belirli bir ücret vermeyi kendine vacip kılmaktır.

Ceâle muamelesinde işçinin belirli biri olması şart değildir. Mesela bir kişi 'Kim kayıp oğlumu bulup getirirse ona otuz milyon lira veririm ' taahhüdü gibi. Ücretin belirli bir miktar olması şarttır.

Ceâle'nin delili şu ayet-i kerimedir:

"Dediler ki, melikin su tasını kay­bettik. Onu getirene bir deve yükü mükafat var. Ben buna kefilim." (Yusuf: 12/72)

Ebu Said el-Hudri (r.a.)'ın rivayet ettiği şu hadisi şerif de buna delalet etmektedir:

Hazreti Peygamberin ashabından bir grup yolculuğa çıkar, bir arap ka­bilesinin yanında gecelediler. Onlardan kendilerini misafir etmesini iste­diler fakat onlar misafir etmedi. O gece kabile reisini yılan ısırdı her ne yaptılarsa bir faydası olmadı. Onlardan bazıları dediler ki, yakınımızda gecelenen şu gruba gidelim, belki onların bildiği bir tedavi yolu vardır.

Bunun üzerine ashabın yanına gelerek, reislerinin yılan veya akrep ta­rafından ısırıldığını, ellerinden gelen her şeyi yaptıkları halde hiç bir neti­ce elde etmediklerini söylediler ve onlardan reislerini tedavi edip edeme­yeceklerini sordular.

Sahabilerden biri dedi ki. 'Evet tedavi edebiliriz Ancak bizi misafir et­mediğiniz için karşılığında bir mal vermedikçe tedavi etmeyiz.'

Böylece bir bölük koyun üzerinde anlaştılar. O sahabi onlarla beraber gitti. Fatiha suresini okuyarak yılanın veya akrebin ısırdığı yere tükürdü. O kişi sanki bağlı bulunduğu ipten kurtulmuş gibi sapasağlam oldu, hiç bir acısı kalmadığı halde yürüyüp gitti. O kişiler üzerinde anlaştıklar ko­yunları (ceâlelerıni) verdiler. Sahabilerden bir kısmı dedi ki: 'Bunu ara­mızda taksim edelim. Bu işi yapan kişi ise şöyle dedi: Peygambere gidip hadiseyi anlatıp O'nun ne diyeceğine bakmadan olmaz.

Resulullah'a gelerek hadiseyi anlattıklarında Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Fatihanın böyle bir faydası olduğunu nereden öğrendin?" Daha sonra Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

"İsabet etmişsin, koyunları aranızda taksim edin. Bana da bir pay ayırın." [84]

Hz. Peygamberin bu sözü, onların yaptıklarım kabul ettiğine ve ceâlenin meşruiyetine delildir.

Ceâle'nin meşruiyetinin hikmeti: Ceâlenin meşru kılınmasının sebe­bi, insanların zor durumda kaldıklarında ona ihtiyaç duymalarıdır. Zira kişi bazen bir şeyini kaybeder ve kendiliğinden onu arayıp bulup kendisi­ne getirecek kimseye rastlamaz.

İnsanlar mecburiyet nedeniyle ve üstesinden gelemedikleri bu tür işler karşısında kalabilirler. O işin üstesinden gelmeleri, muhtemel kişilerin ise paraya ve mala ihtiyaçlarının olması ise gayet tabiidir. İşte bu ihtiyaç ve maslahat nedeniyle ceâle meşrudur.

Mesela kaybolmuş bir malı bulmak veya kaçmış bir hayvanı yakala­mak ya da kendisine herhangi bir iş yapılmasını isleyen bir kimsenin be­lirli bir ücret karşılığında biriyle anlaşmasıdır.[85]

 

Ceâlenin Rükünleri

 

Ceâlenin Rükünleri: Ceâlenin dört rüknü vardır:

1- Akit yapanlar.

2- Siga.

3- Çalışma.

4- Çalışmanın karşılığı olarak verilen para veya mal. Bunlan açıklay­alım.

1- Akit yapanlar:

Onlardan biri çalışma karşılığında ceâleyi kendisine vacip kılan kişi­dir. Yani iş yapma karşılığında mal veya parayı verecek olan kişidir.

Bu kişinin akıl, baliğ ve reşit olması şarttır.

Diğer kişi ise, işi (çalışmayı) yapacak olan kişidir. O kişi işi yaptığında ceâleyi haketmiş olur. Bu kişinin belirli bir kişi olması şart değildir.

2- Siga:

Siga, para karşılığı yapılması istenen işe izin verilmesine delalet eden lafızdır.

Mesela kişinin, "Çalınmış olan arabamı geri getirene şu kadar para vereceğim" demesi, veya kişinin, bir doktora, "Hastamı tedavi edip sağ­lığına kavuşturursan, sana şu kadar para veririm" gibi lafızlar kullanma­sı sigadır.

3- Çalışma:

Bu çalışma, mal sahibinin ceâleye hak kazanmak için şart koştuğu ça­lışmadır ki, bu da yukarıdaki örneklerde olduğu gibi çalınan malı geri ge­tirmek veya çocuğa okuma yazmayı öğretmek veya hastayı tedavi edip sağlığına kavuşturmaktır.

Ceâledeki menfaat gibi amelin malum (bilinen) olması şart koşulamaz ve amel meçhul olsa da yani zaman ve çalışma ile sınırlanmamış olsa da ceâle sahihtir.

4- Çalışmanın karşılığı olarak verilen para veya mal:

Çalışmanın karşılığı olarak tayin edilen şeyin malum (bilinen) olması şarttır. Çünkü bu akit karşılıklı bedel akdidir. Bu akit meçhul (belli olma­yan) bir bedelle caiz olmaz.

Mal sahibi kaybolan malını geri getiren kişi için meçhul bir ceâle şart koşarsa, akit fasid olur. Ancak işi yapan kişi ücretin mislini hakeder. Zira sahih olması halinde belli bir malın vacip olduğu her akdin fasid olması durumunda misli vacip olur.[86]

 

MUHABERE VE MUZARAA

 

Gelirinin bir kısmı karşılığında mal sahibinin arazisini bir işçiye vere­rek çalıştırması caiz olmaz.

Ancak altın, gümüş, (para) veya herhangi bir gıda maddesi karşılığın­da mal sahibinin arazisini işçiye vererek çalıştırması caizdir.

Muhaberede tohum işçiye ait, muzaraâda ise tohum mal sahibine ait olluyorsa da, ikisi de caiz değildir.

Muzaraâ, tohum mal sahibine ait olarak geliri aralarında paylaşmak üzere, tarlayı bir işçiye işletmek için vermesi ile yaptıkları bir anlaşmadır ki bu muamele de caiz değildir.

Konu ile ilgili delil şudur: Said bin Dahhak rivayet eder. "Hz. Pey­gamber (s.a'.v.) muzaraadan nehyetti" [87]

Rafi b. Hadic (r.a.)'dan şöyle rivayet edilmiştir:

"Biz Resulullah zamanında araziyi icraya verirdik, tarlaları mahsulün üçte biri veya dörtte biri ya da kararlaştırılan bir ürün mukabilinde kiraya verirdik. Amcalarımdan biri bize geldi ve şöyle dedi: Resulullah bizleri bizim için menfaatli bir işten nehyetti. Allah ve resulüne itaat etmek ise bizim için daha hayırlıdır. Resulullah arazi icarı yapıp ta tarlaları mahsu­lün "üçte biri veya dörtte biri ya da kararlaştırılan ürün miktarı karşılığın­da kiraya vermekten nehyetti ve arazi sahibine tarlasını kendisinin ekme­sini yahut başkasına ücretsiz ektirmesini emir buyurdu. Tarlanaın (bu şe­kilde) kiraya verilmesini kerih gördü." [88]

Şafii mezhebinde muzaraa ve muhabara muamelelerinin caiz olmama­sının hikmeti, her iki muamelede de tarladan elde edilecek ürünün bir kısmı mukabilinde işçinin çalıştırılmasıdır. Belirsiz ve bilinmeyen bir üc­ret üzerine akid  yapıldığı için caiz değildir.

Akit ile anlaştıkları işçi aynı olup, yalnız ağaçları sulamak zor ise, müsakat anlaşmasına tabi olarak müzaraa caizdir. Yani meyve veya ekinin bir kısmı karşılığında müsakat ile müzaraa ortaklıkları için her ikisine bir­den akit yapılırsa caizdir.   

Muzaraâ ayrı olursa caiz değildir. Bu durumda meyve mülk sahibinin­dir ve mülk sahibi; İşçiye emeğinin, hayvanlarının ve aletlerinin ücretini verir.

İşçiye ücret verilmeyip, gelirin aralarında paylaştırılarak müzaraanın haramlığından kurtulmanın yolu şudur: 

Mülk sahibi işçiyi tarladan yararlanmanın yarısı karşılığında veya to­humun yarısı ve ta'yin olmaksızın tarlanın yarısını icare vererek kişiyi ki­ralar. Böylece gelir yarı yarıya aralarında taksim edilir.

Muhabere, muzaraâ muamelesinin aynısıdır. Ancak bunda tohumu iş­çi ödemektedir ki bu muamele de sahih değildir.

Müsakat ile muzaraâ her ikisi birden akitleri yapılsa caiz olduğunu be­lirtmiştik. Ama müsakat ile muhabere birlikte de akitleri yapılırsa yine de eaiz olmaz. Eğer böyle bir muamele yapılmışsa gelir işçinin olup işçi, mülk sahibine icar parasını verecektir. İcar miktarının tayini ise benzerle­rine kıyas edilerek tesbit edilir.

Gelir her ikisi arasında paylaştırılmak ve işçiye ücret verilmemek üze­re bazı örf ve adetlerde yapıldığı gibi muhaberenin haramlığından kurtul­mak isteniyorsa şu yöntem uygulanmalıdır:

Tarla sahibi, tohumun ve emeğinin yarısı ile aletlerinin kullanılması karşılığında tarlanın yarısını kiraya verir. Böylece her biri gelirin yarısını alır.[89]

 

BOŞ ARAZİYİ İŞLETMEK

 

Boş araziyi iki şartla ihya etmek (işletmek) caizdir

1- Araziyi ihya edenin (işletenin) müslüman olması.

2- Arazi boş olup üzerinde hiç bir müslümanın mülkiyetinin olma­ması.

Arazi için işletilmiş olduğunun sıfatı bulunduğu yöredeki adetler üze­rine işletilip canlandırılmasıdır.

Bir araziyi ihya edene üç şartla su vermek vacip olur:

1- Suyun ihtiyaçtan fazla olması.

2- Suyu alacak kişinin kendi nefsi veya hayvanı için suya muhtaç ol­ması.

3- Kuyu veya çeşme gibi alınan suyun yerini yeni suyun doldurur nite­likte olması.

Ölü araziyi işletip dirilmek sünnettir.

Daha önce onarılıp düzeltilmemiş ve hiç kimseye ait olmayan boş bir araziyi işler hale getirmek caiz olmakla birlikle İslam dini bunu maslahat­lar için teşvik etmiştir.

İslam dini ekonomik sistemiyle üretime çok önem vermiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyururlar

" iki günü birbirine eşit olan zarardadır"

Bu hadisi şerif uzaktan yakından konumuzla ilgilidir. Çünkü yüce Al­lah (c.c.) meşru bir şekilde kullarının çalışıp, gerek kendisine gerek diğer insanlara yararlı olmasını sever.

İnsanoğlunun kimseye zarar vermeyecek şekilde çalışması, yeni yeni çalışma ve üretim alanları bulması hayırlı olan işlerdendir.

Konumuzun aslını teşkil eden boş bir araziyi işletmek, ölü araziyi can­lı hale getirmek uygun görülmüştür.

İslam dini, insanların yerleşimde genişleyip yeryüzüne yayılmasını ge­rekirse dağları ve taşlık bölgeleri de işleterek, servetlerin çoğalmalarını, bolluk ve genişliğin artmasını teşvik etmiştir. Böylece servet ve kuvvet elde edilir.

Yukarıdaki şartlardan da öğrenmiş oluyoruz ki bir araziyi işletene su ihtiyacını karşılamak için ihtiyaçtan fazla olan suyu vermek vaciptir.

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

" Her kim, kimsenin olmayan ölü araziyi işletirse onun hakkıdır." [90]

Başka bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

"Her kim ölü bir araziyi diriltirse, onda sevap yardır ve hayvanların ondan yediği de sadakadır" [91]

Ölü arazi işletilmeyen yahut cahiliye döneminde işletilmiş olup, daha sonra kimsenin onda hakkı bulunmayan meskun yerlerin harimi olmayan, Arefe, Müzdelife ve Mina'nın dışında olan ve İslam döneminde de kendi­sine sahip kimsenin bulunmadığı arazidir.

İşletilmediğinin araştırılıp ispatlanmasına gerek yoktur. İşletilmesinin izleri bulunmuyorsa, mesela ağaç, kanal, çevresinde duvar gibi işletildiği­ne dair alametler yoksa, işletilmemiş olduğuna dair yeterli delildir.

Ölü arazi bir İslam beldesinde ise mükellef bile olmazsa Müslüman hükümetten izin almadan onu ihya edip mülkiyetine alabilir. Velevki ca­hiliye döneminde işlenmiş olduğuna dair alametler bulunsun. Sahibi ol­madıkça, onu ihya etme hakkına sahiptir.

Zımmi biri, hükümetten izin almış olsa bile. ölü bir araziyi ihya eder­se, elinden alınır, fakat kullandığı için ondan ücret alınmaz. Herhangi bir Müslüman onu zımmiden alıp, ihya ettiği takdirde hükümetten izin alma­mış olsa bile mülkiyetine girmiş olur.

Gerek zımmi ve gerekse hiç bir dine bağlı olmayan şahıs, ölü arazide avlanabilir. Ondan ot veya odun toplayabilir ve müslümanlara zarar do­kunmuyorsa toprak alabilir.

Şayet arazi İslam döneminde işlendiğine'dair alametler taşıyor ve sahi­bi belli değilse; beytülmale ait olup, Devlet Başkanı dilerse onu bekletir, dilerse satar ve parasını sahibine vermek için emanete alır.

Ölü araziyi diriltme, kullanılacağı maksada göre değişir. Bu konuda örfe başvurulur.

Hayvanların barınması için yahut odununu kullanmak için ihya, çevre­sine duvar çekmekle gerçekleşir. İskan için ihya ediliyorsa, duvarlarını bina etmek ve tavan oluşturmakla gerçekleşir.

Ekin için ihya ediliyorsa; sınırının belirlenmesi, taşlarının ve zararlı-otların ayıklanması, tesviyesi ve yağmur suyu yetmiyorsa kanallar açıl­ması gibi çalışmalarla gerçekleşir.

Bahçe için ihya ediliyorsa, çevresine duvar çekilmesi, yukarıda anlatı­lan hususların yapılması, fidanların ekilmesi ve kuyusunun temizlenmesi gibi çalışmalarla gerçekleşir.

Ölü bir araziyi ihya ederken, onda işlenmeye ihtiyaç duyan veya duy­mayan bir maden çıkarsa ihya edene aittir. Çünkü o da tarlanın bir parça­sıdır. Ancak onu ihya etmeden önce, onda böyle bir madenin varlığını bil­memesi gerekir.

Şayet biliyor idiyse, maden kendisinin olmayacağı gibi tarla da kendi­sine ait olmaz. Çünkü, baştan niyeti tarlayı ihya değil, o madeni ihya et­mektir ki burada sadece menfaat söz konusu oluyor. Onun için caiz ol­maz. Halbuki boş araziyi ihya etmenin temel hikmeti üretimdir. Öyle bir üretim ki hem o şahıs ve hem de toplumun menfaati sözkonusu olur.[92]

 

VAKF

 

Vakf üç şartla caiz olur:

1- Vakfedilen şey, zatı (aslı) baki kalmakla yararlanılabilen cinsten ol­malı.

2- Vakf aslı kesilmeyen ve devam edebilen şey üzerine olmalıdır.

3- Vakfedilen şey mahzurlu (haram) olmamalıdır.

Vakf, vakfedenin ileri sürdüğü şartlara göre değerlendirilir. Üzerine vakfedilen kişilerin bir kısmına öncelik tanıması, bir kısmının sona bıra­kılması, bir kısmının eşit gösterilmesi veya bir kısmını üstün tutması gibi.

Vakf, aslı (zatı) baki kalmakla birlikte yararlanılması mümkün olan belirli bir malın hayır ciheti dışında her türlü tasarruftan menedilerek, Al­lah rızası için hapsedilmesine denir.

Vakfın asıl delili Allah-u Teala'nın şu ayet-i kerimesidir:

"Siz sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir." (Ali İmran: 3/92).

Ebu Talha (r.a.) bu ayeti duyunca, malından en çok sevdiği Büreyha adlı çok güzel bahçesini hemen vakfetmiştir. Peygamber (s.a.v.) bu davra­nışını kabul etmiş, hatta güzel bir davranış olarak görmüştür. [93]

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

"Ademoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Sadece şu üçü devam eder: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat." [94] Vakf, burda sadaka-i cariye hükmündedir.[95]

 

Vakfın Rükünleri

 

Vakfın rükünleri dörttür:

1- Vakfeden:

Vakfeden kişinin mükellef olması, hür ve serbest olması, hayır yap­maya ehil olması ve vakfettiği şeyin sahibi olması şarttır. Onun için çocu­ğun, delinin ve bunların velilerinin, zorlanan kişinin, savurganlıktan dola­yı malı hacr edilmiş olanın, muvakkat veya sürekli o maldan faydalansın diye kendisi hakkında vasiyette bulunulmuş olanın vakfetme yetkileri yoktur ve vakıfları sahih değildir.

2- Vakfedilen şey:

Bunun şartı belirli bir mal olması, vakfedenin mülkü olması, bir şahsın mülkiyetinden başka birinin mülkiyetine intikale imkânı olması, mubah bir faydasının olması ve bu fayda olurken kendisinin yok olmamasıdır.

Bu şartlarda vakfedilen şeyin tarla ve ev gibi gayrimenkul olabileceği gibi kitap ve buna benzer menkul yahut ortak bir şey de vakf edilebilir.

Kaynar suyun, kuyuların, meyveleri için ağaçların ve süt, yün ve kılla­rı için hayvanların da vakfedilmesi sahihtir.

3- Kendisine vakfedilen: Bu da iki kısımdır:

a) Muayyen (Belirli olan şeyler):

Kendisine vakfedilen muayyen (belirli) bir kimse ise, vakfedilen şeyin ona temlik edilebilecek özelliklerde olması şarttır. Mesela kişinin oğlu ol­madığı halde oğluna vakıf yapması sahih değildir. Ayrıca kendisine vak­fedilen kimse hazır ise, hemen onun kabul etmesi, hazır değilse haberi duyunca kabul etmesi veya mükellef değilse velisinin bu vakfedilen şeyi onun namına kabul etmesi gerekir. Vakfetme bir ma'siyete de (günaha) sebep olmamalıdır.

Zımmiye, ancak sahip olabileceği (gereğini kullanabileceği) bir şey vakfedilebilir. Onun için zımmi birine Kur'an-ı Kerim ve ilmi kitaplarla müslüman bir köle vakfetmek caiz değildir Mürted, müşrik ve kâfir biri­ne vakf yapılamaz. Yapılsa da sahih değildir.

b) Gayri Muayyen (Belirli olmayan) yerler:

Bunun şartı ise günaha sebebiyet vermemesidir. Alimlere, mescidlere ve fakirlere vakf yapılabileceği gibi, zenginlere de vakf yapılabilir.

Ayrıca fasık ve zimmilere de vakfetmek caizdir. Çünkü bu durumdaki­lere sadaka verilebilir.

4 - Siga:

"Falan şeyi falan kimseye vakfettim" veya "Falan Şeyi falan kimse için sebil ettim" gibi vakfetmeyi ifade eden lafızlardır.

Bunun şartı ise ebedi olmasıdır.

Mesela: "Bir seneliğine vakfettim" demek sahih olmaz. Muhayyerli­ğin de olmaması gerekir.

Mesela; "Falan şeyi dilediği zaman geri vermesi" yahut ''Falan kişi­nin kendisini ortak etmesi şartıyla vakfettim" demekle de sahih olmaz.

Kişi kendi eli altında bulunan maldan istediği kadar infak edebileceği gibi, o mal, kendisinden hayır görülsün diye kişilere veya herhangi bir ha­yır kurumuna hayır ettiği şartlar dahilinde bırakabilir.

Bu aslında çok hayırlı bir iştir. Çünkü malın sahibi mal zimmetinde iken veya kendisi hayattayken istediği gibi hayır için tasarrufta kullanabi­lir. Ama bu mal vakfettiği zaman ölümünden sonra da varislerinin bu malda herhangi bir hakkı kalmaz. Bu nedenle o mal hayır cihetiyle devam eder. İnsanoğlu hayatta iken böyle bir hayırlı işe teşebbüs etmişse öldük­ten sonra hayatta iken bu sevabı yapıyormuş gibi kendisi için gelir getiren bir yatırım gibi olur. İnsanoğlu hayattayken böyle hayırlı yollara başvurmamışsa ölümünden sonra o maldan sadır alabilecek hayırlı işler olsa da faydalanabilir diyemeyiz. Ancak başka cihetle faydalanıyorsa arası ayrı, yani Salih çocuk yetiştirmiş. O çocuk Salih olduğu için hayırlara tevessül etmişse o ayrıdır.

Vakıf apayrı bir konudur. Kendisinden hayır görülsün diye onu hayırlı yerlere hapsetmek. Kendisi bu işe bizzat vesile olduğu için büyük bir ha­yır adımını atmış oluyor.[96]

 

HİBE (BAĞIŞ)

 

Satılması caiz olan herşeyin hibe edilmesi caizdir. Hibe kabzedilmesiyle gerçekleşir.

Kendisine hibe edilen kişi onu kabul ettikten sonra hibe eden onu geri alamaz, ancak hibe eden hibe alanın babası ise geri alabilir.

Kişi bir şeyi umra veya rukba ettiği zaman, mal umra edilen kişiye ve­ya rukba edilen kişiye ve ondan sonraki varislerine geçer.

Hibe, bir insanın kendi hayatında karşılıksız olarak bir malını kesin bir şekilde başkasının mülkiyetine devretmesidir.

Hibede asıl delil şu ayeti kerimedir:

"Kadınlara mehillerini bir hak olarak verin (bununla beraber) eğer ondan birazını gönül hoşluğuyla size bağışlamış olurlarsa, onu da afiyetle yeyin"  (Nisa: 4/4)

Hibenin delillerinden biri de Resuluîlah (s.a.v.)'ın şu hadisi şerifidir:

"Hiç bir komşu kadın, komşu kadının kendisine vereceği en basit bir hediyeyi bile küçümsemesin. Velev ki ona bir koyun tırnağı hediye etmiş olsun"  [97]

Peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuş­tur: 

"Birbirinize hediye veriniz ki birbirinizi sevesiniz." [98]

Hibe, kişinin hayatta iken başkasına veya kendisinden hayır umulacak bir yere karşılıksız olarak mal vermek aktidir. Kişi başkasına faydalanma­sı için bir mal verir ve bu malı bir süre sonra ondan alırsa hibe olmayıp ariye olur. Kişi hayatta iken bir malı başkasına vermeyip ancak ölümün­den sonra ona temellükte bulunursa bu da hibe olamayacağı gibi vasiyet olur. Karşılık ile olursa satış olur. Bunda alış-veriş hükümleri işler.

Hibe müstehab olduğuna göre, akrabalara hibe etmek daha da faziletli­dir. Çünkü bir yardımlaşma olduğu için sıla-ı rahm olan akrabalık bağını daha da kuvvetlendirmektedir. Kız ve erkek çocuğuna hibe eden bir babanın onlara eşit şekilde vermesi sünnettir.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah'tan korkunuz ve ço­cuklarınız arasında adaletli davranınız."[99]

Hibeye karşılık verilmesi sünnettir. Hz. Aişe (r.anha) şöyle rivayet eder: "Resulullah hediyeyi kabul eder ve hediye edene hediyesi karşılı­ğında O da bir şey verirdi." [100]

Herhangi bir şey hibe edildikten sonra onu geri istemek caiz değildir. Geri isteyip alması haramdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Hibe ettiğini geri alan kimse, 'kendi kusmuğuna dönüp yala­yan gibidir." [101]

Ana-baba ve dedeler çocuklarına hibe ettiklerini geri alabilirler. Çün­kü çocuk ve elindeki her mülkü ana-babasına aittir. Bu konuda Peygam­berimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bağış veya hibe verip te sonra onu geri almak hiç bir kimseye helal değildir, ancak babanın çocuğuna verdiği müstesna" [102]

Baba çocuğa herhangi bir şey hibe eder, hibe olan şey çocuğunda mev­cut olduğu sürece babanın onu geri alma hakkı vardır. Ama çocuğu hibeyi satmış veya sarfetmişse baba onu talep edemez. Anne ve dede de baba hükmündedir. [103]

Çocuklarına hibe edenin ayrım yapmaması ve eşit değerde hibe ver­mesi sünnettir. Şayet kendisine hibe edilenin ihtiyacından dolayı ve se­vap için ona hibe verilmişse sadakadır.[104]

 

UMRA VE RUKBA

 

Umra: Mal sahibinin birine, 'Bu malı sana umra etlim'. Veya 'Ömrün boyunca bu malı sana hibe eltim' ya da 'Ömrüm boyunca bu malı sana hi­be ettim' gibi sözlerdir. Bu hibe, hibe edenin ömrüne bağlı olduğu için 'Umra' ismini almıştır.

Rukba: Mal sahibinin birine, 'Sen benden önce ölürsen mal bana dö­necek, eğer ben senden önce ölürsem sana ait olacaktır' gibi sözlerdir. Bu hibe çeşidinde her biri diğerinin ölümünü beklediği için beklemek anla­mına gelen 'Rukba' ismini almıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.) bu iki hibe çeşidi ile ilgili şöyle buyurmuştur:

" Umra, verilen kimseye caiz ve rukba da verilen kimseye caizdir" [105] Alış-verişte olduğu gibi hibenin sınırlı bir zamana bağlanması caiz de­ğildir. Ama yukarıdaki iki hibe çeşidi her ne kadar bir zamana bağlanmış ise de onlar bu kaideden istisna edilmiştir. Resulullah (s.a.v.) bunların hi­be olarak cevazını belirtmişlerdir. Bu nedenle koşulan zaman şartı geçer­siz ve hibe geçerli kılınmıştır. İmam Malik ve tabiileri 'Umra' hibesinde 'Umrayı alanın ölümü ile mal, onu verene ve onun varislerine, diğer mez­heplerde ise 'Hibe olduğu için hibe olanın varislerine geçer, demişler.

Hibe geçen muamelelerden tamamıyla ayrı olan bir işlem olup, kişi­nin karşılıksız olarak malını zimmetinden çıkarıp başka birine veya bir yere vermektir ki bunun da bazı rükünleri vardır.

Hibenin rükünleri şunlardır:

1) Akid yapan iki taraf (Hibe eden ve kendisine hibe edilen):

Hibe edenin, hibe ettiği şeye hükmen sahip olması gerekir. Mesela, ku­manın gecesini kumasına hibe etmesi, hükmen sahip olduğu bir haktır. Kendisine hibe edilenin ise, mülk edinmeye ehil olması gerekir. Şayet mükellef değilse, velisi onun yerine hibeyi kabul eder.

2) Siga: Bundan kasıt icab ve kabuldür.Hibe eden, "Sana şunu hibe ettim", kendisine hibe edilen de, "Kabul ettim" anlamında sözler sarfet-mesi veya bu anlamda olacak davranışlarda bulunması yeterlidir.

3) Hibe edilen şey: Satışı caiz olan herşey hibe edilebilir. Kendisine hi­be yapılan kimsenin hibe edilen şeye malik olması, ve hibe alanın da tes­lim almasıyla olur.[106]

 

LUKATA (BULUNAN EŞYA)

 

Sahipsiz bir yerde veya bir yolda kayıp eşya bulan kişi yerden alma­sında veya terketmesinde serbesttir. Ancak gereğini yerine getireceğine dair kendine güveni varsa alması terketmesinden daha evladır.

Örfen değer taşıyan bir lukatayı yerinden alan kişinin bununla ilgili al­tı şeyi öğrenmesi gerekir:

1- Kılıfını. 2- Kapağını. 3- Bağlama ipini. 4- Cinsini. 5- Sayısını. 6- Tartısını.

Lukatayı alan kişi onu benzerinin muhafaza edildiği bir yerde koruma­sı gerekir. Sonra onu sahiplenmek isterse bir sene boyunca cami kapıla­rında ve bulduğu yerlerde ilan etmesi gerekir. Buna rağmen sahibini bula­mazsa sorumlu olmak şartıyla kendi mülkiyetine geçirir.

Lukata dört çeşittir:

1- Aslı baki kalmakla dayanıklı olan mal. Yukarıda belirtilen bunun hükmüdür.

2- Yiyecek gibi dayanıklı olmayanlar.

Bu gibi maddeleri bulan kişi ya kendisi tüketir bedeliyle yükümlü olur veya sarfederek misliyle borçlu olur, ya da satarak bedelini muhafaza eder.

3- Yaş yiyecekler gibi devamı sağlanmayan maddeler.

Bunları gördüğü zaman maslahatı için ya satarak değerini ya da kuru­tarak onu muhafaza eder.

4- Hayvanlar gibi nafakaya ihtiyacı olanlar. Bunlar da iki çeşittir:

a) Kendini koruyamayacak cinste olan hayvanlar (koyun ve buzağı gi­bi): Bunları bulan kişi ya alıp tüketir, kıymetiyle zamin (sorumlu) olur ya da yerinde bırakır ve sevap olsun diye o hayvana nafaka verir veyahut sa­tar ve parasını muhafaza eder.

b) Kendini koruyabilecek cinste olan hayvanlar (at, katır gibi): Bunlar çölde bulunursa yerinde bırakılırlar. Yerleşim merkezinde bulunursa, bu­lan kişi yukarıda saydığımız üç işlem arasında dilediğini yapar.

Lukata, dalgınlıkla yere düşürmek ve benzeri şekillerde sahibinden kaybolan maldır. Lukata'nın delili Allah-u Teala'nnın şu kavli şerifidir:

"İyilik ve takva üzerine birbirinizle yardımlaşın" (Maide: 5/2)

Lukatanın meşru olmasında insanlara kolaylık vardır. Çünkü kayıp malı bulan bir kimse sahibine verdiği zaman ona yardımcı olur. Bu saye­de insan kayıp malını bulunca gönlü ferahlar ve sıkıntısı gider. Bu neden­le kayıp malı bulup sahibine verenin Allah katında sevabı çok olur. Bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kim dünyada müslüman kardeşinin sıkıntılarından bir sıkıntı giderirse , Allah ondan kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntı giderir" [107]

Hükmü: Lukatayı bulan kimse kendi nefsine güveriip, hıyanet etmiyeceğini bilirse, onu muhafaza edip sahibine ulaştırmak gayesiyle alması sünnettir. Eğer kendine güvenmeyip hıyanet edeceğini bilirse o zaman al­ması haramdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kayıp malı ilan edip bildirmeden kaldıran kimse dalalettedir.'' [108]

Kendisinden başka o malı alacak güvenilir biri yoksa o zaman buluntu malı (lukatayı) alıp koruması vaciptir. Kaybolmuş olan şeyi alıp koru­mak ve sahibine iade etmek için almak iyiliktir. Zeyd bin Halit (r.a.)'den şöyle bir rivayet vardır.

Resulullah (s.a.v.)'e  altın ve gümüşün yitiğinden soruldu. Buyurdu ki:

"Cüzdan ve kesesini bir seneye kadar muhafaza et ve tanıt. Sahibi bi­linmezse o senin yanında emanet olarak kalsın. Bir gün sahibi gelirse kendisine ver, sahibi çıkmazsa senindir."

Suali soran kimse bu defa deve yitiğinden sordu:

Resulullah (s.a.v.) yine buyurdu ki;

- "Ondan ne istiyorsun, onu bırak, onun ayakkabısı ve su tulumu onunla birliktedir, suya gider ve ağaç yer, sahibi onu buluncaya kadar.

O zat "Koyunun yitiği nedir?" diye sorduğunda, Resulullah (s.a.v.) bu­yurdu ki:

"Onu al, o ya senin ya kardeşinin ya da kurdundur" [109]

 

Lukatanın Rükünleri

 

Lukatanın 3 rüknü vardır.

a) Almak. b) Alan. c) Alınan.

a) Almak:

Kaybolan malı almaktan ibarettir. Emanetine güvenilen birinin kay­bolmuş malı (lukatayı) alması müstehaptır, fasıkın alması mekruhtur. Ka­yıp mal alındığında şahit tutmak ve malın sıfatlarından bir kısmını onlara anlatmak müstehap olup, sıfatların tamamını söylemek ise mekruhtur.

Şafii alimi İmam Rameli'ye göre bulunan bir şey bırakıldığı takdirde kaybolma ihtimali kuvvetli ise kendine güvenen kimsenin o malı alıp bir seneye kadar tarif etmesi vaciptir.

b) Alan:

Lukatayı alıp yanında muhafaza edip ve daha sonra tanıtabilmek için ilan eden kişinin müslüman, hür, akıllı, mükellef ve sefehtan dolayı malı­na hacredilmemiş olması gerekir.

İlanda:

'Cinsi; yani altın mı, para mı, döviz mi ? Sıfatları; yani Türk malı mı, yabancı mal mı?' şeklinde özelliklerini beyan eder. Fakat miktarı beyan edilmez.

Onu mal edinmek gayesiyle almış ise ilan ücreti kendisine aittir. Mal edinmek niyetiyle değil de,

'Alayım bir gün sahibi çıkar veririm' niyetiyle iyilik olsun diye almış­sa ilan ücreti mal sahibine aittir.

Onu mülküne geçirdikten sonra veya mülk edinip harcadıktan sonra sahibi çıkarsa o malı veya o malın bedelini sahibine vermeye mecburdur.

Mekke'de (Harem Bölgesi'nde) görünen herhangi bir şey sadece mu­hafaza edilmesi için alınır. Çünkü orası kutsal bir beldedir. Dinimiz lukata hükmünde bu kutsal yerler için, böyle bir hüküm getirmiştir.

c) Alınan:

Bunun şartı ise, düşme yahut unutulma ile kaybolan maldır.[110]

 

LAKİT (BULUNAN ÇOCUK)

 

Yolun kenarında terkedilmiş çocuğu bulan kimseye, çocuğun alınması, beslenmesi ve sorumluluğu kifayeten vaciptir.

Bulunan çocuk ancak güvenilir bir kişi yanında bırakılır. Eğer çocukla birlikte mal bulunursa, hakim çocuğun bakımını onun malından harcaya­caktır. Eğer çocukla birlikte mal bulunmazsa, çocuğun bakım ve masrafı Beytülmal tarafından karşılanacaktır.

Lakit, terkedilmiş çocuğa denir.

Lakit'in delili, Allah-u Teala'nın şu ayet-i kerimesidir:

"Bir insanı dirilten sanki bütün insanları diriltmiş gibi olur." (Maide: 5/32)

Hz. Ömer (r.a.) terkedilmiş çocuğun nafakası hususunda  sahabelerle istişare etti. Sahabenin tümü terkedilmiş     çocuğun nafakası Beyt'ümal"den verilmesi gerektiğini söylediler. [111]

Terkedilmiş çocuğa sahip çıkmak en büyük hayırlardandır.[112]

 

Lakitin Rükünleri

 

1- Almak:

Terkedilmiş olduğunu bilenlerin sayısı birden fazla ise onu almak farz-ı kifayedir. Onu aldığına ve yanında bulunan şeylere dair şahit tutması ge­rekir. Şahit bu konuda şahitlik vermediği takdirde, O'na veli olması sabit olmaz ve hakimin hemen lakiti (çocuğu) elinden alması gerekir.

2- Lakıt:

Belli bir kefili bilinmeyen, terkedilmiş her çocuktur. Mümeyyiz bile olsa, buluğ çağına ermedikçe çocuk, lakit hükmündedir. Baliğ olan, lakit hükmünde değildir. Şayet bir tehlike ile karşılaşırsa, kurtulması için ona yardımcı olunur. Deli, buluğ çağına ermiş olsa bile, çocuk hükmündedir.

3- Alan:

Lakili alacak kişinin şartları:

a) Mükellef olması. b) Hür olması, c) Müslüman olması. d) Adil olma­sı, e) Reşit olması gerekir.

Mükellef olmayan kişinin, efendisinin izni olmadan kölenin terkedil­miş çocuğu alması caiz değildir. Çocuk, kâfir çocuğu ise alınmaz.

Darül İslam ve ona bağlı bölgelerde bulunan çocuk, müslüman çocuğu olarak kabul edilir. Ama kâfir kişi onun bir kâfir çocuğu olduğunu, delil­leriyle ispatlayacak olursa, dince babasına tabi olduğundan çocuk da kâ­fir çocuğu olarak kabul edilir. Ama çocuğun bir kâfir çocuğu olduğunu ispatlayamazsa, Dar'ül İslam'da veya ona mülhak olan yerde bulunması sebebiyle müslüman çocuğu olarak kabul edilir ve kâfir onu alamaz. Da­r'ül İslam'a mülhak olan yer. Darül Küfür olup, orada müslümanların da bulunduğu yerdir.

Terkedilmiş çocuğun yanında mal veya para bulunursa hakimin izniyle çocuğa harcanır. Şayet hakim bulunamazsa şahit tutularak ona harcanır. Terkedilmiş çocuğun yanında para veya mal yoksa ve terkedilmiş olan çocuklar için bir vakıf bulunmuyorsa, nafakası Beytül Mal'a (hazineye) devredilir.

Şayet Beytül Mal'de ona harcanacak para yoksa yahut Beytül Mal'de bulunan para daha önemli yerlere harcanması gerekiyorsa, hakim onun namına borç alır ve ona harcar. Ama borç almak da mümkün değilse, o yörenin zenginleri ona borç vermek mecburiyetindedirler.

Terkedilmiş çocuk hususunda iki kişi anlaşmazlığa düşecek olursa, ha­kim, dilediğine onu verebileceği gibi, başka birine de verebilir. Çocuğu aldıktan sonra ihtilafa düşecek olurlarsa ve her ikisi de çocuğu almaya ehil ise, önce alanın hakkıdır.

Eğer bu konuda da eşit seviyede iseler, zengin fakire tercih edilir ama ikisi bu yönden de eşit iseler aralarında kur'a çekilir.[113]

 

VEDİA (EMANET)

 

Vedia bir emanettir.

Emaneti koruyabilecek kimsenin emaneti kabul etmesi müstahaptır.

Emaneti alan telefinden yükümlü olmaz ancak kusurlu davranışı ol­muşsa sorumlu olur.

Emanetçi, emanet verene emaneti geri verdiğine dair sözü makbuldür.

Emanetçi emaneti gerektiği şekilde koruması vaciptir. Emanetin geri verilmesi istenip emanetçinin gücü yettiği halde emaneti geri vermemesi durumunda, o emanet telef olursa emanetçi zamin (yükümlü) olur.

Vedia, malın korunması hususunda birine bırakılan emanettir.

Vedianın delili şu ayet-i kerimedir:

"Şüphesiz Allah, sizlere emanetleri sahiplerine testim etmeyi emre­der." (Nisa: 4/58)

Peygamberimiz (s.a.v.)'nin şu hadis-i şerifi de sünnetten delil olarak gösterilebilir:

"Herhangi bir şeyi sana emanet olarak bırakana; emanetini iade et. Sana ihanet edene sen ihanet etme." [114]

Vedianın meşru oluşunun hikmeti:

Müslümanlara kolaylık olması içindir. İnsanlar zaman zaman mallarını ve eşyalarını korumaktan aciz kalabilirler. Bu durumlarda yardımda bu­lunmaya ihtiyaç duyulur. İşte vedia muamelesi bu durumlar için müstehaptır.

Böyle durumlarda emanet veya teslim edilicek mala gelebilecek zararı önlemek için bir kimsenin emaneti alması sünnettir.

Kendisine emanet arzedilen kimse kendisinden emin olup koruma gü­cüne sahip ise emeneti kabul etmesi vaciptir.[115]

 

Vedianın Rükünleri

 

Vedianın rükünleri şunlardır:

1) Korunmak üzere malını teslim eden.

2) Teslim alan

3) Teslim edilen şey

4) Siga.

Ariyette yeterli olan, burada da yeterlidir. Akidde, her iki tarafın mü­kellef olması şarttır.

Korunmaya bırakılan malın ise, âyn ve köpek gibi necis bir şey olsa bile faydası olan değerli bir şey olması şarttır.

Korunmaya teslim edilen şey, kendisine teslim edilenin elinde bir emanettir.

Güvenilir bir kimseye teslimi mümkün ise, o güvenilir kişinin onu ko­rumayı kabullenmesi sünnet, ama başkası yoksa onu kabullenmesi vacip­tir. Ayrıca onu teslim alan kişi onu korumaya özen göstermeli ve kendi kusurundan dolayı ona bir zarar gelirse onu tazmin ile yükümlüdür.

Delilik, baygınlık ve ölüm yahut kişinin artık ona bakmayacağını bildirmesiyle vedia akdi son bulur.

Bilindiği gibi Şafii Mezhebi'nde köpek büyük necislerden sayılır. Ama kendisinden fayda sadır olacak herhangi bir şeyin beslenmesi, temlik edilmesi caizdir. Bu nedenle vedia olarak birine bırakılan emanetler içeri­sinde köpek olsa dahi kişinin imkanları dahilinde o müslüman kardeşine yardımcı olması için o köpeğine dahi bakması sünnettir.[116]

 

FERAİZ VE MİRAS

 

Miras; varislerden her birinin terikeden alacağı hissenin bilinmesini sağlayan hesap ve fıkıh kurallarıdır.

Başka bir tarifle mirası açıklayalım:

Her hak sahibinin teri kederi alacağı miktarı bilmeyi sağlayan hesap ve fıkhi esasların bilinmesidir.

Burda her hak sahibi diye bir tabir kullanmamızın nedeni 'Vasiyet, borç ve diğer hak sahipleri' anlaşılmaktadır.

Feraiz: 'Fariza' kelimesinin çoğul şeklidir ki, miktarını bildirmek ma­nasına gelen 'Farz' kelimesinden türemiştir.

Yüce Allah (c.c.) ölünün terikesinden kalanın taksimatı için zikrettiği ayet-i kerimede:

"Ana-baba ve akrabanın (geriye) bıraktığı maldan er­keklere pay vardır. Kadınlara da, ana-baba ve akrabanın (geriye miras olarak) bıraktığı maldan pay vardır; (geriye kalan) o malın azından da çoğundan da (varisler için) takdir edilmiş birer hisse ayrılmıştır. " (Nisa: 4/7)

Peygamber (s.a.v..) efendimiz de,

"Feraizi öğrenin ve öğretin. Çünkü o ilmin yarısıdır. İlim unutulur. Ümmetim arasında ilk kalkacak olan odur." [117] buyurmuştur

Burda anlamamız gereken şu olmalıdır:

İslam, ekonomi ve haklara son derece önem vererek, kişinin vasiyet etmesine gerek kalmaksızın ölümünden sonra malının adil bir yolla tak­sim edilme imkânını sağlamıştır.[118]

 

Feraiz İlminin Temelleri

 

Konusu: Hak sahipleri arasında terikenin taksim edilme şeklidir.

Delilleri: Kitap, sünnet ve icma-ı ümmetin ilmidir.

Miras "Ekonomik ve hak sahipleri" konusunu içerdiği için, kıyasın ve­ya herhangi bir içtihadın bu konuda etkili olamıyacağı bizim için düşün­dürücü olmalıdır.

Kitaptaki delilden kastımız Kuran-ı Kerimdeki çocukların ve ana-babaların mirasını konu alan şu ayet-i kerimedir:

"Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa ana babasından her birinin mirastan altıda bir his­sesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana -babası ona varis olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babala­rınız ve oğullarınızdan hangisinin size fayda bakımından daha yakın ol­duğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır. Şüphe­siz Yüce Allah, ilim ve hikmet sahibidir." (Nisa: 4/11)

İslam, Batı hukuk kurallarından daha farklı bir yol izler. Aslında burda hiç bir zaman kadın gözardı edilmemektedir. İslam'ın miras hukukunda paylar ile mükellefiyetler arasında gayet bir dengeleme yolu tutulmuştur. Mesela, daha çok harcama yapma mecburiyetinde olanlara çok, daha az harcama durumunda olanlara az hisse verilmiştir. İslam aile hukukuna göre evlenirken mehir verecek, düğün masrafı yapacak, evlendikten sonra da gerek muhtaç olan yakın akrabasına ve gerekse eş ve çocuklarına ba­kacak onlara yiyecek, giyecek, mesken ve bu gibi temel ihtiyaçları temin edecek erkektir.

İşte bu sebepledir ki genellikte mirasta erkeklerin payı, kadınların iki misli olmuştur.

Hukuk sistemleri varislerin alacağı paylarda olduğu gibi, yakınlık ve uzaklık derecelerine göre akrabanın varis olup olmayanını tayin konusun­da da farklı telakki ve uygulamaları benimsemişlerdir.

Mesela İslam dışı bazı Batı Sistemleri'nde ölenin çocukları varsa ana babası varis olamamaktadır.

İslam miras hukuku payları dağıtırken adil denge esasına riayet ettiği gibi, varisleri tayin ederken de yakınlık derecesi ile beraber faydayı gözö önüne almış, dünya ve ahiret hayalında ölüye faydası dokunan ve dokuna­cak olan akrabayı mirastan mahrum etmemiştir.

Sünnetteki delil olarak Peygamberimiz (s.a.v.)'in bu konuda bir çok hadisi şerifleri bulunmaktadır.

Sırası ile birkaç tanesini verelim:

1- Ahmed ve Hakim'in rivayet ettiği hadis. Peygamberimiz (s.a.v.),

"Feraiz ilmini öğreniniz ve insanlara da öğretiniz. Çünkü ben bugün var yarın yok olan fani birisiyim, ilim yok olacak ve fitneler çıkacaktır. Öyle ki iki kişi miras hisselerinde anlaşmazlığa düşecek de adaletle hükmedip aralarını ayıracak birini bulamayacaklar."  [119] buyurmuştur.

2- Ubade bin Es-Sabit hadisi:

"Resulullah (s.a.v.) iki ninenin, mirasın altıda birini alıp taksim etme­lerine hükmetti." [120]

3- Usame bin Zeyd Hadisi:

"Müslüman kâfire, kâfir müslümana varis olamaz" [121]

4- Mikdam bin Mediyekri hadisi. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:

"Kim geriye bir mal bırakırsa varislerinindir. Ben varisi olmayanın varisiyim. Onun adına diyet borcunu (varsa) öderim ve ona mirasçı olu­rum. Dayı, varisi olmayan yakının varisidir. Onun adına diyet borcunu öder ve mirasını alır." [122]

İcma'daki delil ise,

Beyhaki'nin İmam Şafii'nin talebesi olan Muhammed B.Nasr'dan nak­lettiğine göre, ister bir tane olsun ister birden fazla olsun nine veya nine­lerin payının altıda bir olduğuna dair sahabe ve tabiin görüşünde vaki

olan icmaıdır.[123]

 

Feraiz İlminin Fazileti:

 

Bu ilmin fazileti vardır ve büyüktür insanın ölümünden sonraki hali ile ilgili olduğu gibi, hayatta iken yaptığı diğer muamelatı ile de ilgili olduğu için;

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur.

"Feraiz ilmini öğrenin ve öğretin, çünkü o ilmin yansıdır. O unutulur. Ümmetimin arasında ilk kalkacak olan şey de odur" [124]

 

Terikedeki Haklar

 

Ölenin malında, sırasıyla beş hak vardır. Terike bu hakların hepsine yetecek durumda ise. haklarda tertibe riayet etmek mendub, yetmeyecek durumda ise farzdır.

1- Terikenin bizzat kendisine bağlı haklar:

Bu haklar da tertib üzere şunlardır:

a)  Nisabdan verilen (eski senelere aid olmayan) zekat: Nisab malı mevcud olması şartıyla bu hak ön sıradadır. (3. ncü maddeye de bakınız).

b) Köle hatâen bir adam öldürse veya birinin malını itlaf etse, arkasın­dan da efendisi ölse ve bu tazminatları ödemek kölenin rakabesine kalsa; hak sahibi, tazminatlar ile kölenin kıymetinden hangisi daha az ise onu alır.

Mecniyyun aleyh (kendisine karşı cinayet işlenen ve tazminatı alacak olan)'in bu almada, zekat borcundan sonra öncelik hakkı vardır.

c) Ölü, borcuna karşılık kendi malını rehin bırakmışsa, o rehin maldan borcu ödenir.

d) Ölünün iddet beklemekte olan karısının iskanı   ve mesken ücreti ölünün teçhiz ve tekfininden öncedir.

e) Ölünün borç aldıktan sonra öldüğü ve bıraktığı mal. Borç alınan ve mevcud olan mal, üçüncü maddedeki borçlardan öncedir.

f) Müşterinin satın aldığı ve borcunu ödemeksizin iflastan öldüğü za­man, kalan mal. Mesela müşteri, bir köle satın alıp sonra iflastan ölse ve borcunu almayan satıcı bu köleyi müşterinin evinde hazır bulsa, alış-verişi fesheder ve köleyi geri alır.

g) Mudârabe (kâr ortaklığı) malı: Bir kişi başkasına işletmek ve kâr yarı yarıya ortak olmak üzere 10.000.000 (on milyon) TL. verirse, kâr el­de edilse fakat kârı paylaşmadan önce mal 10.000.000 (on milyon) TL sahibi ölse, alacaklı olan varisleri bundan sonra sayılacak hakların öden­mesinden daha önce haklarını alırlar.

2) Tekfin ve teçhiz masrafı:

Cenaze masrafları örfe göre orta hallisinden verilir. Ölünün malı bu­lunmayacak olursa, cenaze masraflarını, nafakası kime aitse, o öder. Böy­le bir yakını olmazsa, hazine, o da olmazsa, müslüman halk karşılar. Ka­dının, kendisi zengin bile olsa, cenaze masrafı ve nafakası onun kocasına aittir.

3) Eski senelere ait üzerinde kalmış hacc, üzerinde kalmış zekat, kefaret ve belirsiz olan nezirler ve kul borçları gibi:

Bu borçlardan Allah'a ait olanların kul borçlarına takdim edilmesi ge­rekir. Kul borçları ise, alacaklılar arasında eşitçe (herhangi birinin öncelik hakkı olmaksızın) dağıtılır.

4) Üçte bire kadar vasiyyet:

Bunun açıklaması ilgili konularda açıklanacaktır. Ölüye hürmeten, va­siyeti varislerin hakkından önce yapılır.

Allahu Teala:

"... yapılan vasiyyet ve borçtan sonra..." (Nisa: 4/10-12); buyurarak, bu hususu beyan etmiştir.

5) Varisler:

Bunun da üç rüknü vardır:

a- Muris (ölü).

b- Varis.

c- Terike (bırakılan mal).

Yine, bunun için üç şart aranır:

Murisin hakikaten veya hakimin, onun ölümüne hükmetmesinde oldu­ğu gibi hükmen ölümü, murisin ölümünden sonra vârisin sağ oluşu ve vâ­risin veraset yönünün bilinmesi.[125]

 

İrsin Sebepleri

 

İrsin sebepleri dörttür:

1) Nikah: Zifaf (gerdeğe girme) veya halvet olmasa bile, sahih nikah akdiyle eşler birbirine mirasçı olurlar. Aynı şekilde, dört mezhebin ittifa­kıyla ric'î talaktan dolayı iddet bekleyen kadın ve kocası birbirlerine varis olurlar. Bu rıc'î talâkın kocanın sıhhat yahut hastalık hallerinden vuku bulması arasında fark yoktur.

Şurası var ki: Hanefilere göre iddeli bitmedikçe, Hanbeliler'e göre baş­ka kocaya varmadıkça, Malikilere göre de iddeti bitse ve kocaya varsa bi­le kocasının hastalık halinde bâin talâkla boşamış olduğu kadın mirasçı olur. Şafiilerde ise, bu üç mezhebin hilâfına olarak Bâin talâkla boşanan varis olamaz.

2) Vela (Vela-ı îtk): Bu da âzâd eden efendi ile âzâd olan köle arasın­daki irtibattır. Velânın irse sebep olmasının sebebi; efendinin kölesine yaptığı iyiliktir. Dolayısıyla mu'tik (âzâd eden) asabesi âzâdlıya ve nese­binden olanlara vâris olur. Bunun aksi (âzâdlının efendiye vâris olması) yoktur.

3) Neseb (Akrabalık): Babalık, oğulluk ve bunlardan birinin neslin­den olanlar gibi. Bu sebeplerle akrabalar mirasçı olur. Bunlar da usul (ba­ba ve daha üst nesil), füru’ (çocuklar ve daha alt nesil) erkek kardeşler ve bu kardeşlerin oğullarıdır.

4) İslam: Bu sebepten dolayı hazine hak sahibine hakkını vermek su­retiyle müslümanlar için diğer maslahat konularında muntazam bir çalış­mada bulunan Beytü'1-Mal, mirasçı olur. Ama Beytü'l-Mal'da böyle bir intizam yoksa, o zaman Beytü'1-Mal de mirasçı olamaz.[126]

 

İrsin Engelleri

 

İrsin engelleri altı tanedir.

1) Kölelik: Hürriyet eksikliğinden dolayı köle varis olamadığı gibi kimse de ona varis olamaz. Çünkü o, seyyidinin mahiyetindedir.

2) Katl: Haklı bir sebeble de olsa murisini öldüren katil vâris olamaz.

3) İhtilaf-ı Din: Müslüman ile kâfir arasında veraset cereyan etmez. Çünkü dinleri birbirine uymuyor.

4) İrtidât: Allah korusun mürted (dinden dönen) ne mirasçı olur ne de kendisine varis olunur.

5) Devr-i Hükmi: Bir şahsın vâris olmasından dolayı, başka bir şahsın vâris olmamasıdır. Şöyle ki: Malın tümüne vâris olan bir erkek kardeş, ölünün bir oğlunun olduğunu ikrar etse, oğlun nesebi sabit olur ama, mi­rasçı olamaz. Çünkü mirasçı olursa vâris olan erkek kardeşi hacbetmiş olur.

Nesebe bağlı olan kimsenin varis olması şart olduğundan, oğlun görü­nürde varis olması sahih değildir. Dolayısıyla nesebi de sabit ve kendisi varis olmaz. Oğlun varis olması kardeşin bazı sebeplerle verasetten ıska­tını gerektirir. Halbuki o zamana kadar kardeşi ona yakın biliniyordu. Oğ­lu kimse tarafından bilinmiyordu. Bu nedenle oğulun varis olmaması za­hiren açıktır.

Hakikatte erkek kardeşe vacip olan şudur ki ikrarında doğruysa terikeyi oğula teslim elsin. Terikeden bir şey alması ona haramdır.

6) Zimmi ve harbi (müslümanlarla savaş halinde olan kimse) ol­mak sebebiyle küfrün aslında ihtilaf: Dârü-1-Harb'e yerleşmedikçe zimmi ile harbi arasında veraset cereyan etmez.[127]

 

FERAİZ VE VASİYYET

 

Erkeklerden Varis Olanlar

 

1- Oğul.

2- OğuIun oğlu ve aşağı inilirse (erkek torunlar)

3- Baba.

4- Dede ve yukarı gidilirse (dedenin babası, onun da babası)

5- Erkek kardeş (ana-baba bir erkek kardeş ya da baba bir erkek kar­deş)

6- Kardeşin oğlu (ana-baba bir erkek kardeşin oğlu ya da baba bir er­kek kardeşin oğlu) ve aşağı inilirse.

7- Amca (ana-baba bir amca ya da baba bir amca).

8- Amcaoğlu (ana-baba bir olan amcaoğlu ya da baba bir olan amcaoğlu) ve uzak da olsalar.

9- Koca.

10- Mu'tik (köle imişse onu azad eden erkek).[128]

 

Kadınlardan Varis Olanlar

 

1- Kız.

2- Oğlun kızı. Daha da aşağı inilirse oğulun kız torunları...

3- Anne.

4- Nine. Daha da yukarı gidilirse nenenin annesi...

5- Kız kardeş. Ana-baba bir kızkardeş ya da baba bir kız kardeş.

6- Karı.

7- Mu'tika (köle imişse onu azat eden kadın).[129]

 

Mirastan Hiç Bir Şekilde Sakıt Olmayanlar

 

Mirastan hiç bir şekilde sakıt (mahrum) olmayanların sayısı beştir.

l.  Koca.

2. Karı.

3. Baba.

4. Anne.

5. Öz evlat.[130]

 

Hiçbir Surette Varis Olmayanlar

 

Mirasa hiç bir surette varis olmayanlar ise yedidir.

1- Köle.

2- Müdebbir (azatlığı bir şarta bağlanan köle).

3- Çocuk sahibi cariye.

4- Mukatebeli köle (azat edilmesi için bazı şartlarda mal kazanmak ve­ya bir müddet hizmet etmek gibi neticeye bağlı olan köle veya cariye).

5- Katil.

6- Mürted.

7- Dinleri ayrı olanlar.

Mirastan hiç bir şekilde mahrum edilmeyen bu beş sınıf için gerekli deliller yeri geldiğinde belirtilecektir.[131]

 

Verasetin Engelleri

 

1. Kölelik:Köle olan bir kimse varis olamaz. Çünkü onun alacağı miras efendisi­nin olur. Halbuki efendisi onun yabancısıdır. Bu nedenle verasetten kalan mal ölünün diğer yakınlarına kalır.

2. Katil: Bir kimse kasıtlı ya da kasıtsız birini öldürürse akrabalık derecesi ne olursa olsun ona varis olamaz.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur :

"Katil öldürdüğü kişinin malına varis olamaz." [132]

3. Mürted: Mürted İslam dininden dönmüş olan kafirdir. Bu da hiç kimseden mi­ras alamaz. Yine aynı şekilde hiç kimse ona varis olamaz. Mürtedin malı İslam Devleti'nin hazinesi olan Beyt'ül Mal'e kalır. Bu mal ister müslü-man iken, ister mürted olduktan sonra kazanmış olsun hüküm aynıdır.

Ama islam yönetiminde kafirler dinleri ayrı olsa bile birbirlerine va­ris olurlar. Mesela yahudi hristıyana, hıristıyan yahudiye varis olur.

4. Din ayrılığı: Kafir müslümana müslüman kafire hiç bir surette varis olamaz.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur

"Müslüman kafire ve kafir de müslümana varis olamaz." [133]

 

Varis Grupların İsimleri

 

Varisler kendi aralarında şu üç gruba ayrılırlar:

A- Asabeler. Hisse nisbeti belli olmayan varislerdir.

B- Farz sahipleri. Bunlar hisse nisbeti belli olan varislerdir.

C- Zev'il erham. Farz ve asabe dışında varis olan akrabalardır. Bunlar, kızların çocukları ve erkek çocukların kızlarının çocukları gibi olan varislerdir.

Şimdi bu üç grubu büyük başlıklar halinde görelim.[134]

 

Asabeler (Baba Tarafından Akraba Olanlar)

 

l- Oğul.

2- Oğulun oğlu.

3- Baba.

4- Babanın babası.

5- Ana baba bir kardeş.

6- Baba bir kardeş.

7- Ana-baba bir kardeş oğlu.

8- Baba bir kardeş oğlu.

9- Amca. Daha sonra sıra ile

10- Ana-baba bir amca oğlu.

11- Baba bir amca oğlu.

12- Asabelerden hiç biri bulunmazsa (ölen azatlı köle ise) kendisini azat eden efendi.

Asabenin lugattaki anlamı, baba tarafından gelen akraba demektir. Istılahi anlamı ise tek olduğunda terekenin tümünü, tek olmadığında pay sahiplerinden geri kalan payları alan akrabalardır.

Asabeler için gerekli delillere girmeden önce varis olmanın gruplarını verelim.

Asabe, hisse nisbeti belli olmayan varislerdir. Asabe, beraberinde farz sahibi bulunursa, Önce farz sahibinin hissesi verilir, daha sonra kalan asabeye ait olur. Ama asabe tek başına bulunduğu zaman bütün malı alır, Asabe olan varisler, baba tarafından erkek akrabalardır. Yukarıda ya­kınlık sırası ile belirtilmişlerdir Yalnız baba ve babanın babası olan dede veya oğul gibi bir kısmı bazan da farz, yani muayyen hisse ile varis olur­lar.

Asabelik yoluyla varis olmanın meşruiyetinin delilleri:

Kur'an-ı Kerim'deki şu ayeti kerimelerdir:

"Allah size çocuklarınız hakkında erkeğe kadın payının iki misli (mi­ras vermenizi) emreder." (Nisa: 4/11)

"Eğer varisler erkek ve kadın kardeşler olursa erkeğe iki kadının pa­yı kadar verilir." ( Nisa: 4/176)

Her iki ayeti kerimede de görülüyor ki oğul ve kardeşlerin asabe yo­luyla varis olduklarını ve her birine de kız kardeşini miras alma hususun­da asabe kılar.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Miras hisselerini sahiplerine, kalanı da ölen kimseye en yakın olan erkeğe veriniz." [135]

 

Farz Sahipleri

 

Kur'an-ı Kerim'de belirtilmiş farzlar (paylar) altı tanedir.

1- Nısf (Malın yarısı).

2- Rubû (Malın dörtte biri).

3- Sümün (Malın sekizde biri).

4- Sülüsan (Malın üçte ikisi).

5- Sülüs (Malın üçte biri).

6- Südüs (Malın altıda biri).[136]

 

Nısfı Hakedenler

 

Nısfı hakedenler beştir.

1- Kız.

2- Oğlun kızı.

3- Ana-baba bir kızkardeş.

4- Baba bir kızkardeş.

5- Evlat bırakmayan kadının kocası.[137]

 

Farz Sahipleri

 

Farz yoluyla hisse, varise şer'an tayin edilen hissedir. Kur'an-ı Ke­rim'de tayin edilmiş paylar olduğu için bu paylar farz ismini almıştır. Kur'an-ı kerim'de belirtilen bu paylar altı tane olup sırası ile şunlardır:[138]

 

Nısf (Yarım) Payını Alanlar

 

1- Kız:

Kız, tek başına mirasçı olursa mâlın yarısını alır. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

".. eğer yalnız bir kadın ise mirasın yarısını alır." (Nisa: 4/11)

2- OğuIun kızı:

Oğulun kızı tek başına olursa, yani bu kızın başka kardeşi veya ölenin çocuğu ya da onların çocuğu olmasa, malın yansını alır. Bu şartlar ta­hakkuk ettiğinde müçtehit alimlerin icmaı ile tek başına kalan oğulun kızı malın yarısını alır.

3- Ana-baba bir kızkardeş:

Bu da tek başına kalırsa yani başka erkek ve kızkardeşleri olmasa ya da ölenin evladı, torunu veya baba ve dedesi bulunmazsa, ana-baba bir olan kızkardeş malın yarısını alır.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

"Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunur­sa, bıraktığının yarısı bunundur." (Nisa: 4/176)

4- Baba bir kızkardeş:

Müçtehitlerin icma'ı ile ana-baba bir kız kardeşin hükmündedir.

5- Evlat bırakmayan kadının kocası:

Ölen kadının erkek ve kız çocuğu ya da erkek çocuğuu. çocukları yoksa, kocası malının yarısını alır.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra karılarınızın çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir." (Nisa: 4/12)

Eğer karıların çocukları varsa dörtte birini çocuklar, dörtte birini koca alır.[139]

 

Rubu'u Hakedenler

 

Rub'u hakedenler ikidir.

1- Kendisinden veye oğlundan evlat olan karının kocası.

2- Kendisinden çocuğu olmayan(ya da kalmayan) kocanın karısı veya karıları.[140]

 

Sümün'ü Hakedenler

 

Kendisinden veya oğlundan çocuğu olan kocanın karısı veya karıları.[141]

 

Rubu' (Dörtte Bir) Payını Alanlar

 

Ölenin varislerinden dörtte bir pay alanlar iki kişi olup bunlar şartla­rıyla beraber şunlardır:

Koca:Ölen hanımın erkek veya kız çocuğu ya da erkek çocuğunun oğ­lu olursa, koca malın dörtte birini alır. Nikekim Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Karılarınızın çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir." (Nisa: 4/12)

Karı: Ölen kocanın çocukları veya torunu yoksa o zaman karısı malın dörtte birini alır. Karı sayısı birden fazla olursa bu payı kendi aralarında eşit olarak paylaşırlar. Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

"Çocuğunuz yoksa bıraktıklarınızın dörtte biri karılarınızındır." (Nisa: 4/12)[142]

 

Sümün (Sekizde Bir) Payını Alanlar

 

Ölen kocanın çocuk veya torunları varsa, karısı malın sekizde birini alır. Çocuğun bu karıdan veya başka karıdan olması farketmez. Yüce Al­lah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

"...çocuğunuz varsa bıraktıklarınızın sekizde biri karılarınızındır." (Nisa: 4/12)[143]

 

Sülüsanı Hakedenler

 

Sülüsanı hakedenler dörttür.

1- İki kız.

2- Oğlun iki kızı.

3- Anne baba bir iki kızkardeş.

4- Baba bir iki kızkardeş.[144]

 

Sülüsan (Üçte İki) Payını Alanlar

 

Mirastan üçte ikisini hakedenler şunlardır:

İki ve daha fazla kızlar: Ölenin erkek çocuğu yoksa, iki veya daha fazla kızı varsa bu kızlar malın üçte ikisini alır, aralarında eşit olarak pay­laşırlar. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

"...Eğer evlatlar ikiden fazla kadın iseler, ölenin geriye bıraktıklarının üçte ikisi onlarındır." (Nisa: 4/11)

Peygamberimiz (s.a.v.) Sa'd'ın iki kızına, bıraktığı malın üçte ikisinin verilmesini hükmetti. [145]

Oğlun iki veya daha fazla sayıdaki kızı: Ölen kişinin erkek veya kız çocukları ya da erkek çocuğun oğlu yoksa, varisleri bulunan oğlunun iki veya daha fazla sayıdaki kızı mirasın üçte ikisini alır, aralarında eşit bir şekilde paylaşırlar.

Ana-baba bir veya daha çok sayıdaki kızkardeş: Bunların erkek kardeşi olmazsa ve ölenin de erkek ve kız çocuğu ve torunları, baba ve dedesi yoksa mirasın üçte ikisini alır.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

"Eğer ölenin (sadece) iki kızkardeşi varsa bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır." (Nisa: 4/176)

Baba bir, iki veya daha fazla sayıdaki kızkardeş: Müçtehid alimle­rin icma'ı ile baba bir, iki veya fazla sayıdaki kız kardeşler malın üçte ikisi­ni alırlar.[146]

 

Sülüsü Hakedenler

 

Sülüsü hakedenler ikidir.

1- Ölenin ana-baba bir ya da baba bir erkek ve kız kardeş olmadığı taktirde anne.

2- Anne bir birden fazla kardeşler.[147]

 

Südüsü Hakedenler

 

Südüsü hakedenler yedidir.

1- Oğul, oğulun oğlu veya iki ve daha fazla kız ve erkek kardeşler ile birlikte varis olan ana.

2- Annenin bulunmadığı durumda nine.

3- Öz kız ile birlikte oğulun kızı.

4- Ana-baba bir kız kardeşle birlikte baba bir kızkardeş.

5- Oğul veya oğlunun oğlu ile birlikte baba.

6- Baba hayatta olmadığı takdirde dede.

7- Ana bir kardeş veya kızkardeş.[148]

 

Sülüs (Üçte Bir) Payını Alanlar

 

Malın üçte bir payını hakeden varisler şunlardır:

Anne: Anne şu şekilde malın üçte birine varis olur: Ölenin erkek ve kız çocuğu ve torunları veya ana-babası bir olsun olmasın kardeşleri yok­sa, bu durumda anne malın üçte birine sahip olur.

Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

" Ölenin çocuğu yok da ana-babası ona varis olmuş ise, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeş­leri varsa anasına altıda bir düşer." (Nisa: 4/11)

Anne bir birden fazla kızkardeşler: Ölenin erkek ve kız çocuğu ve torunları, baba ve dedesi yoksa birden fazla bulunan ana bir erkek ve kız kardeşleri malın üçte birine varis olurar ve aralarında eşit bir şekilde pay­laşırlar. Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

" Ölenin ana bir kardeşi birden fazla iseler, üçte birine ortaktırlar." (Nisa: 4/12)[149]

 

Südüs (Altıda Bir) Payını Alanlar

 

Varislerden malın altıda birini hakedenler sırası ve şartlarıyla beraber şunlardır:

Anne, çocuk veya torunları ya da derecesi ne olursa olsun Ölenin kar­deşleriyle birlikte olmalıdır. Bu durumda mirasın altıda birini alır.

Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

"Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığından ana-babasının her birine altıda bir hisse vardır." (Nisa: 4/12)

Ölenin ikiden fazla erkek veya kizkardeşlerinin olmasıyla varis olan anne: Bu durumda olan anneye altıda bir pay düşeceğini Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildirmiştir:

"Ölenin eğer kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir." (Nisa: 4/11)

Annenin bulunmadığı durumda nine: Ölenin annesi hayatta değilse babaanne veya anneannenin her ikisi de hayatta ise, birlikte malın altıda birini alırlar. Peygamberimiz (s.a.v.) iki nineye mirasın altıda birinin ve­rilmesine hükmetmiştir. [150] Ama baba kendi annesini yani ölenin babası hayatta ise ölünün babaannesi olan kendi annesini mirastan alıkoyabilir.

Öz kız ile birlikte oğulun kızı: Oğulun tek veya birkaç kızı ölenin tek kızı ile beraber olması durumunda altıda bir pay almaya hak kazanır.

Bu durumdaki oğulun kızı,

a) Ölenin tek kızı ile beraber olması,

b) Ölenin erkek çocuğunun bulunmaması, ve

c) Ölenin oğlunun oğlu olmaması gerekir.

Yukarıdaki üç şart tahakkuk ettiğinde oğulun kızı veya birden çok kız­ları üçte iki payını tamamlamak üzere altıda bir pay alırlar. İbni Mes'ud (r.a.) Peygamber (s.a.v.)'in hüküm verdiği şekilde hüküm veriyorum, di­yerek şöyle dedi: "Kız çocuğa yarım, oğlunun kızına altıda bir, kalan his­se kız kardeşe düşer." [151]

Nitekim ölenin geriye bıraktığı kızı ile oğlunun kızı ve kızkardeşlerinin mirastan alacağı hisseler için Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'dan sorulun­ca şöyle demiştir: "Eğer ben oğulun kızını mirastan mahrum edersem el­bette dalalete düşmüş olurum." ve daha sonra şöyle devam etti:"Bu me­selede ben Peygamberin hükmettiği şekilde hükmederim. Ölünün kızı te­rekenin yarısını alır, oğulun kızı da (üçte iki payını tamamlamak -üzere) altıda bir, kalan hisse kızkardeşe düşer." [152] Çünkü ölenin varisleri, iki veya daha fazla kız ise, malın üçte ikisini alırlar. Tek kız ise yarısını alır. Beraberinde oğlunun kızı veya kızları olursa altıda birini alır ve bu da öz kızların aldıkları üçte iki hissenin tamamlanıp denkleştirilmesi demektir.

Ana-baba bir kizkardeşle birlikte baba bir kızkardeş: Ölen kişinin baba bir olan bir veya daha fazla kızkardeşleri, baba-anne bir olan kızkardeşleriyle birlikte olmaları şartıyla altıda bir miktarına varis olurlar.

Bu da 'ölenin oğlunun kızı ve ölenin kızı ile beraber olması' sınıfına kıyas edilmiştir.

Oğul veya oğulun oğlu ile birlikte baba: Ölenin erkek çocuk veya torunlarıyla beraber olduğu taktirde baba mirasın altıda birini alır.

Baba hayatta olmadığı takdirde dede: Ölenin çocuk veya torunlarıyla birlikte ve babası bulunmaması halinde babanın babası olan dede mirasın altıda birini alır.

Anne bir kardeş veya kızkardeş: Bu durumdakiler iki şartla mirasın altıda birini alır:

a) Beraberlerinde onlardan mirastan alıkoyan, ölenin çocuk ve torunla­rının , baba ve dedesinin bulunmaması.

b) Bu durumdaki kardeş veya kızkardeşin varis olarak tek başına bu­lunması gerekir. Eğer birden fazla olursa üçte birini alır.

Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

"Eğer ölen erkek veya kadının evladı, ana-babası veya başka mirasçısı bulunmuyor, yalnız ana bir tek erkek ve­ya tek kız kardeşi varsa her birine altıda bir pay düşer." (Nisa: 4/11)[153]

 

Hacb (Başkasının Bulunmasıyla Pay Alamayanlar)

 

1- Ana var iken nineler,

2- Baba var iken dedeler,

3- Oğul, oğulun oğlu, baba ve dede var iken ana bir kardeş

4- Oğul, oğulun oğlu ve baba var iken ana-baba bir kardeş.

5- Oğul, oğulun oğlu baba ve ana-baba bir kardeş var iken baba bir kardeş mirastan hacbolunur (pay alamaz).

Mirasın tümünden hacbe uğrayan varisler şunlardır:

Ana var iken nineler: Ninenin ana veya baba tarafından olmasının farkı yoktur. Bütün nineler, anne ile mirastan alıkonur.

Baba var iken dedeler: Ölenin babası hayatta ise, dedesine mirastan bir şey düşmez. Çünkü baba, ölüye dededen daha yakındır.

Ana bir kardeş: Ölünün oğlu, oğlunun oğlu, babası ve dedesi var iken sadece anneden olan kardeşler mahrum edilir.

Ana-baba bir kardeş: Ana-baba bir veya dereceleri ne olursa olsun bütün kardeşler; oğul, oğulun oğlu ve baba ile mirastan hacbedilerek mahrum kalırlar.

Baba bir olan erkek ve kızkardeşler: Bunlar ana-baba bir olan erkek kardeş ile hacbolunur. Baba bir olan kızkardeşler ise Ana-baba bir olan iki kızkardeşle hacbolunur. Ayrıca, Ana-baba bir veya baba bir kardeşoğulları. Bunlar da, baba, dede, oğul, oğulun oğlu, ana-baba bir veya baba bir olan kardeş ile hacbedilir.

Ana-baba bir olan kardeş oğlu, baba bir olan kardeş oğlunu hacbeder.

Ana-baba bir veya baba bir olan amca. Bu derecedeki amcalar, baba, dede, oğul, oğulun oğlu, kardeş ve kardeşoğlu ile hacbedilir.Amca oğulla­rı ise amca ile hacbedilir.[154]

 

Kızkardeşlerini Asabe Kılanlar

 

Kendileriyle birlikte kızkardeşlerini asabe kılanlar dörttür.

l. Oğul.

2. Oğulun oğlu.

3. Ana-baba bir erkek kardeş.

4. Baba bir erkek kardeş.[155]

 

Kızkardeşleri Varis Olmayanlar

 

Kendileri varis oldukları halde kızkardeşleri varis olamayanlar dörttür.

1. Amcalar.

2. Amca oğulları.

3. Kardeşin oğulları.

4. Azat eden efendinin asabeleri.[156]

 

Kızkardeşlerin Asabe Oluşu

 

Oğul:Oğul varis olduğu gibi osulun kizkardeşi de asabe olur.

Oğulun oğlu: Ölenin oğlunun oğlu olması halinde onun kızkardeşi de asabe olur.

Ölen kişinin ana -baba bir kardeşleri: Bu durumdaki kardeşler ana-baba bir olan kız kardeşlerini de asabe kılar.

Ölen kişinin baba bir kardeş: Bunlar da baba bir olan kız kardeşlerini asabe kılar.

Bunların delili. Yüce Allah şöyle buyurur:

"Eğer erkek ve kadın kardeşler mirasçı kalmış, ise erkek kadının iki hissesi kadar alır." ( Nisa: 4/176)[157]

 

Kızkardeşleri Varis Olamayanlar

 

Amcalar varis oldukları gibi halalar varis olamazlar. Amcaoğulları varis olup onların kızkardeşleri (amca kızları) varis olamazlar. Kardeşin oğulları varis olup bunların kızkardeşleri varis olamazlar. Köleyi azat eden efendi varis olup kızkardeşleri varis olamazlar. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

"Miras baba tarafından en yakın olan erkeğe aittir"  [158]

 

Zev'il-Erham

 

Farz veya asabe yoluyla varis olamayan her akrabaya zev'il erham denir.

Zev'il erhamın varis olabilmesi için gerekli şartlar şunlardır:

1- Ölenin asabe veya farz ile karı veya kocadan başka bir varisinin bulunmaması.Ölenin asabelerinden veya farz sahiplerinden varisi olursa mirasın tümünü alır, zev'il erham hiç bir şey alamaz.

Zev'il erham karı veya koca ile beraber varis olabilir. Bunun şartı ölenin varisi karı veya koca yalnız olmalıdır. Çünkü farz sahipleri hisselerini aldıktan sonra mirastan artan, karı veya kocaya iade edilmez. Karı veya koca hissesini aldıktan sonra kalanı ölüye yakınlığına göre zev'il erhama paylaştırılır.

2- Beyt'ül Mal'ın muntazam olmaması. EğerBeyt'ül Mal muntazam olup mal meşru yerlere sarfedilirse zev'il erham mirastan bir şey alamaz.

Beyt'ül Mal'ın muntazam olmasıyla zev'il erhamın pay alamayacağının delili: İmam Şafii (r.a.) Kur'an ve Sünnet'e muayyen bir hissenin olmadığına hükmettiği içindir.

Hicri dördüncü asırdan itibarın Beyt'ül Mal'ın muntazam bulunma­masıyla şafii alimlerinin sonraki müçtehidleri zev'il erhamın mirasçı ola­cağı hususunda fetva vermişlerdir. Çünkü ölenin malının akrabalarına ulaşması hak sahibi olmayan başkalarına verilmesinden daha iyidir

Zev'il erhamın sınıfları

Zev'il erham olan akrabalar dört sınıf olup şunlardır:

1- Kızların çocukları ve oğlun kızlarının çocukları.

2- Annenin babası olan dede ve bunun babası...

3- Annenin annesi olan nine ve bu ninenin annesi...

4- Ölenin dede ve ninelerine nesebli olanlar. Bunlar da,

a) Ana bir amcalar, bütün amca kızları ve bütün halalar.

b) Bütün dayılar, teyzeler ve bunların çocukları.

c) Hala çocukları ve bunların vasıtasıyla ölüye bağlı olan akrabalar.

Zev'il erhamın miras taksimatı: Zev'il erham ölüye bağlı olan varisin yerine konulup bunlara göre en yakınlık derecesine öncelik verilir.[159]

 

Feraız İlminde Hesaplar

 

Feraiz, mirasla ilgili konuları açıklayan ve hak sahibine düşen payı hesap yoluyla öğreten ilimdir. Buraya kadar mirasla ilgili olan payları farz, asabe ve hacb gibi meseleleri esas kurallarıyla aslına bağlı olarak kitabın metninde gördük. Şimdi esas olacak hesap işlemlerine geçelim.

Feraiz, ilminde hesap sözüyle kastedilen miras meselelerin aslına göre tertibi, tashihi ve miras mallarının hak sahipleri arasında taksimini bilmek meselelerin asıllarını ve çözümünü bilmeye bağlıdır.[160]

 

Meselelerin Asılları

 

Her meselenin aslı içinde bulunan farz sahiplerinin (eğer farz sahip­leri olursa) en az hissesiyle olur.

Varislerin hepsi erkek ve asabe olursa (dört erkek kardeş gibi) miras malı aralarında eşit bir şekilde taksim edilir. Eğer bir kısmı erkek, bir kısmı da kadın olursa (iki erkek iki kız kardeş gibi) o zaman her erkeğe iki kadının hissesi kadar vermek suretiyle mal taksim edilir. Bu durumda meselenin aslı sayılarının kadarıyla olacaktır.

Feraiz ilminde üzerinde görüş birliğiyle varılan meselelerin asılları yedidir. Bunlar, (2), (3), (4), (6), (8), (12) ve (24)’tür. Feraiz bu mese­leler üzerine kurulur.[161]

 

Meselelerin Asıllarıyla İlgili Çözümler

 

Meselelerin kuruluşu ve kesirsiz olarak her varise düşen hisseyi çözümlerle gösterelim.

Not. A harfi Asabenin hisse nisbetini gösterir.

1- Aslı (2)'dan kurulan mesele. İçinde nısf (1/2) ve geri kalanı olursa meselenin aslı (2)'den kurulur. Mesela,

 

VARİS              PAY NİSPETİ           MESELENİN ASLI 

                                                                   (2)   

Koca :                     1/2                               1

Amca :                      A.                              1   

 

Görüldüğü gibi bu meselede kocanın hissesi 1/2 dir. Çünkü ölenin asabe yoluyla amcası vardır. Asabe olduğu için amca da bir pay alır. Başka bir misal verelim.

                                                                    (2)

Koca :                     1/2                               1

Ana-baba bir

kızkardeş :              1/2                                1

2- Aslı (3)'ten kurulan mesele. İçinde sülüs (1/3) veya sülüsan (2/3) olursa meselenin aslı (3)'ten kurulur.

                                                                    (3)

Anne :                     1/3                               1

Amca :                     A.                                2

 

                                                                    (3)

İki kız :                   2/3                                1 

Amca :                    2/3                                1

 

                                                                    (3)

Ana bir iki

kız kardeş :               1/3                              1

Baba bir

iki kız kardeş :          2/3                              2    

 

3- Aslı (4)'ten kurulan mesele. İçinde yalnız rubu' (1/4) veya rubu (1/4) ile nısf (1/2) olursa meselenin aslı (4)'ten kurulur. Buna misal olarak,

                                                                           (4)

Koca :                       1/4                                     1

Oğul :                        A.                                      3

                                                                           (4)

Koca :                        1/4                                     1

Kız :                           1/2                                     2

Amca :                         A.                                     1

 

4- Aslı (6)'dan kurulan mesele. İçinde südüs (1/6) olan her meselenin aslı (6)'dan kurulur. Buna misal olarak, ölenin annesi, babası ve oğlu olursa,

                                                                (6)

Anne :                     1/6                             1

Baba :                     1/6                              1

Oğul :                     A.                               4

 

İkinci bir misal olarak anne, kız ve amca olursa,

                                                                 (6)

Anne :                     1/6                              1

Kız :                        1/2                              3

Amca :                     A.                              2

 

Diğer bir misal verelim.

                                                                 (6)

Anne :                     1/6                             1

İki kız :                   2/3                             4

Amca :                    A.                              1

Görüldüğü gibi bütün bu meselelerin aslı (6)'dan kurulur.

 

5- Aslı (8) olarak kurulan mesele. Meselenin içinde yalnız sümün (1/8) veya sümün ile nısf olursa bu mesele (8)'den kurulur.

                                                                  (8)

Karı :                      1/8                              1

Kız :                        1/2                             4

Amca :                    A.                               3

 

                                                                (8)

Karı :                     1/8                              1

Oğul :                     A.                              3

 

6- Aslı (12)'dan kurulan mesele. İçinde rubu' ve südüs bulunan mese­le (12)'den kurulur.

                                                                (12)

Koca :                    1/4                              3

Anne :                    1/6                              2

Oğul :                     A.                               7

Görüldüğü gibi koca 1/4 olan 3 payı, anne 1/6 olan 2 payı geri kalan 7 payı da asabe yoluyla oğul alır.

 

Başka bir misal verelim.

                                                                (12)

Karı :                    1/4                               3

Anne :                   1/3                              4

Amca :                  A.                                5

Burda da meselenin içinde 1/4, 1/3 ve asabelik olunca dağılım şekli görülmektedir.

 

7- Aslı (24) olan mesele. İçinde 1/8, 2/3 ve 1/6 olan meseleler (24) ile kurulur. Buna da bir misal verelim.

                                                                 (24)

Karı :                   1/8                                  3

İki kız :                2/3                                  16

Anne :                  1/6                                   4

Ana- baba bir

erkek kerdeş :       A.                                   1

Görüldüğü gibi bu meselenin aslı (24)'ten kurulur. Çünkü içinde 1/8. 2/3 ile 1/6 vardır. Karıya 1/8'den 3 pay,  iki kıza 2/3'ten 16 pay anneye 1/6'dan 4pay ve kalan 1 pay da asabe yoluyla erkeke kardeşe verilir.[162]

 



[1] Buhari, 1976; Müslim, 1532/47.

[2] Tirmizi, Tac c.2, sah. 197.

[3] İbni Hibban rivayet etmiştir.

Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 301.

[4] Müslim, 151

[5] Buhari, 2121; Müslim, 1581

[6] Buhari, 2122; Müslim, 1581.

[7] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 302-303.

[8] Buhari, 2027;  Müslim, 1586.

[9] Müslim, 1588.

[10] Müslim, 1588.

[11] Hakim, II/35.

[12] Müstedrek, 2/235; Muvatta’, 2/265.

[13] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 304-305.

[14] Müslim, 1587.

[15] Buhari: 2070, Müslim, 1589.

[16] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 306-307.

[17] Müslim, 1598.

[18] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 307-308.

[19] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 308.

[20] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 309-310.

[21] Neyl'ül-Evtar, 5/153.

[22] Tirmizi.

[23] El Envar li A'malil Ebrar, 1/226.

[24] El-Helal vel-Haram fil İslamiye s. 250, Yusuf El-Kardavi.

[25] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 310-311.

[26] Buhari 2011; Beyhaki 5/273.

[27] Buhari, 2011; Beyhaki.5/273.

[28] Müslim, 1534.

[29] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 312-313.

[30] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 313.

[31] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 313-314.

[32] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 314.

[33] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 315.

[34] Buhari, 2125, Müslim, 1604.

[35] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 315-317.

[36] Buhari, 1962, Müslim, 1603.

Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 318-319.

[37] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 319.

[38] Buhari, l233; Müslim, 1628.

[39] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 320-323.

[40] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 324.

[41] Ebu Davud, 3594, Tirmizi, 1352.

[42] Neyl’ül Evtar, Şevkani 5/1278.

[43] İbni Mace, 2340, 2341: El Muvatta' İmam Malik, 2/745.

[44] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 325-326.

[45] Buhari, 2166 Müslim, 1564.

[46] Tenvir-ül Kulub, 298.

[47] Tenvir-ül Kulub, 298.

[48] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 327-328.

[49] Tirmizi, 1265.

[50] Buhari, 2168.

[51] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 329-330.

[52] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 330.

[53] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 331-332.

[54] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 332.

[55] Ebu Davud, 3383.

[56] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 333-334.

[57] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 334.

[58] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 334.

[59] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 334.

[60] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 335.

[61] Tirmizi, 841.

[62] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 336-337.

[63] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 338.

[64] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 338.

[65] Buhari, 2575.

Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 339-340.

[66] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 340.

[67] Ebu Davud, 3562.

Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 341.

[68] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 342.

[69] Müslim, 1679.

[70] Buhari, 3026; Müslim, 1610.

[71] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 343.

[72] Buhari, 2l38 : Müslim, 1608.

[73] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 344-345.

[74] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 345.

[75] El-Mecmu’, 14/19 1.

[76] Muğnil Muhtac, 1/309.

[77] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 346-347.

[78] Buhari 2203, Müslim 1551.

[79] Buhari ve Müslim’in şerhlerinden.

[80] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 348-349.

[81] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 350.

[82] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 351-352.

[83] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 3352.

[84] Buhari, 2156,  Müslim,2201.

[85] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 353-354.

[86] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 354-355.

[87] Müslim, 1549.

[88] Buhari, 2214, Müslim, 1548.

[89] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 356-357.

[90] Buhari, 2210.

[91] Nesai ve İbn-i Hibban.

[92] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 358-360.

[93] Buhari, 607.

[94] Müslim, 1631.

[95] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 361-362.

[96] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 362-363.

[97] Buhari, 2427; Tirmizi, 1623.

[98] El-Muvatta', İmam Malik, 2908.

[99] Buhari, 2447; Müslim, I623.

[100] Buhari, 2445.

[101] Buhari, 2478, Müslim, 1622.

[102] Tirmizi, 2133; Nesei, 3720; İbni Mace, 2377.

[103] Kitabul Fıkh âla Mezahibil Erbaa, Hibe Bölümü.

[104] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 364-365.

[105] Tirmizi, 1351: Ebu Davud, 3558.

[106] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 366.

[107] Müslim, 2699.

[108] Müsned-İmam Ahmed, 7360.

[109] Buhari 2295, Müslim, 1722.

Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 397-369.

[110] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 370.

[111] Muğnil Muhtac, 2/421.

[112] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 371.

[113] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 371-372.

[114] Ebu Davud, 3535; Tirmizi, 1264.

[115] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 373-374.

[116] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 374.

[117] İbni Mace.; 2719.

[118] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 377-378.

[119] Tirmizi.

[120] Müsned, Neylül Evtar, s 59.

[121] Buhari, 6383.

[122] Ebu Davud ve İbn-i Mace.

[123] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 378-380.

[124] İbn-i Mace, Nesai ve Tirmizi.

Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 380.

[125] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 380-382.

[126] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 382-383.

[127] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 383.

[128] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 384.

[129] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 384.

[130] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 385.

[131] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 385.

[132] Ebu Davud, 4564.

[133] Buhari, 6383, Müslim, 1614.

Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 386.

[134] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 386.

[135] Buhari, 6351.

Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 387-388.

[136] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 389.

[137] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 389.

[138] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 389.

[139] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 390.

[140] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 391.

[141] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 391.

[142] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 391.

[143] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 391.

[144] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 392.

[145] Tirmzi, 2093.

[146] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 392.

[147] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 393.

[148] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 393.

[149] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 393-394.

[150] Hakim,4/34.

[151] Buhari, 6355.

[152] Buhari, 6355.

[153] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 394-395.

[154] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 396.

[155] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 397.

[156] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 397.

[157] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 397.

[158] Buhari, 6359.

[159] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 398.

[160] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 399.

[161] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 399.

[162] Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 399-402.