Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 2. Sayfa - 019Cihad

23. BOLUM.. 4

İSLÂM'DA BARIŞ VE CÎHAD.. 4

23.1. İslâm'da Barış. 4

23.1.1. «Sulh» (Barış) Kavranu. 4

23.1.2. İslâm'ın İnsanları İdeale Yöneltmesi 4

23.1.3. İnsani İlişkiler 5

23.1.3.1. Müslümanların Birbirleri İle Îlişkileri 5

23.1.3.2. Bağyedenler (isyan Edenler)'le Savaş. 6

23.1.3.3. Müslümanların Başkalarıyla ilişkileri 7

23.1.3.4. Gayri Müslimlerin Dini Hürriyetlerini Teminat Altına Almak. 7

23.1.3.5. Yasaklanan Dostluk. 8

23.1.4. Kişi Hakkının Kabulü. 9

23.1.4.1. Hayat Hakkı 9

23.1.4.2. Malını Koruma Hakkı 9

23.1.4.3. Irzım Koruma Hakkı 9

23.1.4.4. Hürriyet Hakkı 10

23.1.4.5. Barınma Hakkı 10

23.1.4.6. Görüş Açıklama Hakkı 10

23.1.4.7. Bu Baklan Îptal Etme Suçu. 10

33.2. Savaşın Meşrû Olduğu Zamanlar 11

23.2.1. Canın, Malın, inan ve Düşmanlara Karsı Vatanın Müdafaası 11

23.2.2. Allah'a Davetin Müdafaası 11

23.3. Cîhad. 13

233.1. Yahudi Ve Hıristiyanların Harp Anlayışı 13

233.2. İslâm'da Cihad Kanunları 13

23.3.3. Cihadın Vacib Kılınması 14

233.4. Cihad Farzı Kifâyedir 14

23.3.5. Cihad Ne Zaman Farz-ı Aynı Olur?. 14

233.6. Cihad Kime Vacibtir?. 15

233.7. Anne-Babanın İzni 15

23. 3.8. Alacaklıların İzni 15

23.3.9. Savaşta Kafir ve Facirlerden Yardım Almak. 16

23.3.10. Zayıflar Sebebiyle Allah'ın Yardım Etmesi 16

23.3.11. Cihadın Fazileti 16

23.3.11.1. Cihad, Nafile İbadetlerin En Faziletlisidir 16

23.3.11.2. Mücahid, İnsanların En Hayırlısıdır 16

23.3.11.3. Cennet Mücahidlerindir 17

23.3.114. Hiç Bir Şey Cihada Denk Değildir 17

23.3.11.5. Şehidliğin Fazileti 17

23.3.11.6. Cihad, Allah'ın Kelimesini Yüceltmek İçin Yapılır 18

23.3.117. Ücret (Karşılık) Alanın Sevabı 19

23.3.11.8. Allah Yolunda Nöbet Tutmanın Üstünlüğü. 19

23.3.11.9. Cihad Niyetiyle Ok Atma Talimi Yapmanın Fazileti 20

23.3.11.10. Deniz Harbi, Kara Harbinden Daha Faziletlidir 20

233.12. Komutanın Vasıfları 20

23.3.22.1. İyi ve Kötüyle Beraber Cihad. 20

23.3.12.2. Ordu Komutanının Yükümlülükleri 21

23.3.12.3. Allah Rasûlü'nün Kumandanlarına Tavsiyeleri 21

23.3.12.4. Ömer'in Tavsiyesi 21

23.3.13. Ordunun Yükümlülükleri 22

23.3.14. Savaştan Önce İslâm'a Davetin Gerekliliği 22

23.3.15. Savaş Esnasında Yapılan Duâ. 23

23.3.16. Savaş  (Kıtal) 24

23.3.17. Saldırı Esnasında Sebatın Gerekliliği 25

23.3.27.1. Birinci Durum.. 26

23.3.17.2. İkinci Durum.. 26

23.3.18. Harb Esnasında Hile ve Yalan. 26

23.3.19.   İki Kat Olan Düşmandan Kaçmak. 26

23.3.20. Savaşta Merhametli Olmak. 27

23.3.21. Düşmanlara Gece Baskını Yapmak. 27

23.4. Harbîn Sona Ermesi 27

23.5. Barış Anlaşması 28

23.5.1. Sulh Ve Barış Anlaşması Ne Zaman Gereklidir?. 28

23.6. Zimmet Takdi 28

23.6.1. Zimmet Akdinin Gerektirdikleri 29

23.6.2. Zimmîler İçin Geçerli Olan Hükümler 29

23.6.3. Cizye. 29

23.6.3.1. Tarifi 29

23.6.3.2. Meşru Oluşunun Temeli 29

23.6.3.3. Meşrû Olusunun Hikmeti 29

23.6.3.4. Cizye Kimden Alınır?. 30

23.6.3.5. Cizyeyi Almanın Şartları 30

23.6.3.6. Miktarı 30

23.6. 3.7. Cizyeden Öte Yükümlülükler 31

23.6.3.8. Kitab Ehli ve Diğerlerine Güç Gelen Şeyleri Almamak. 31

23.6.3.9. Cizye, Müslüman Olan Kimseden Düşer (Alınmaz) 31

23.6.4. Kendi Vatanlarında Müstakil Yaşayanlarla Yapılan Zimmet Akdi 31

23.6.4.1. Akid (Anlaşma) Ne Sebeple Bozulur?. 32

23.6.4.2. Anlaşmanın Bozulmasının Neticesi 32

23.6.5. Gayri Muzlimlerin Mescidlere ve İslâm Şehirlerine Girmeleri 32

23.6.5.2. Birinci Kısım : Harem.. 32

23.6.5.3. Üçüncü Kısım : Diğer İslâm Beldeleri 33

23.7. Ganimetler 33

23.7.1. Tarifi 33

23.7.2. Sadece Bu Ümmete Helal Kılınmış Olması 33

23.73. Harcanıldığı Yerler 33

23.7.4. Ganimetlerin Nasıl Paylaştırılacağı 34

23.7.4.2. Allah ve Rasûlü'nün Hissesi 34

23.6.4.2. Yakınların Payı 34

23.7.4.3. Yetimlerin Payı 34

23.7.5. Ganimetten Nefı (Fazladan Hediye) Vermek. 35

23.7.6. Öldürenin Elde Ettiği Mallar (Seleb) 35

23.7.7. Ganimetten Pay Almayanlar 35

23.7.8. Ücretlilere ve Gayn Müslimlere Pay Verilmez. 36

23.7.9. Ganimetten Çalınan Mal (Ğulûl) 36

25.7.9.1. «ĞulûUun Haram Olması 36

23.7.9.2. Ganimet Bölüşülmeden Önce, Yiyeceklerden İstifade Etmek. 37

23.7.9.3. Müslümanın, Düşmanın Yanında, Kendisine Ait Bir Malı Bulması 37

23.7.9.4. Müslüman Olan Harbî 37

23.8. Harb Esirleri 37

23.8.1. Esirlere Karşı Muamele. 38

23.8.2. Köle Edinme. 38

23.8.3. Kölelere Karşı Muamele. 39

23.8.4. Hürriyete Kavuşturma Yollar 39

23.9. Ganimet Olarak Alınan Toprak. 40

23.9.1. Zorla Alınan Yer 40

23.9.2. Ahalisinin Korkudan Veya Sulh Yoluyla Terkettiği Topraklar 40

23.9.3. Haraç Arazisinin İmarından Aciz Olmak. 40

23.9.4. Ganimet Alınan Toprağın Mirası 40

23.10. PEY.. 40

23.10.1. Tarifi 40

23.10.2. Fey'in Paylaşımı 41

23.11. Emân Anlaşması 41

23.11.1. Emân Kimin Hakkıdır?. 41

23.11.2. Emânın Sonuçları 41

23.113. Bu Hak, Ne Zaman Tahakkuk Eder?. 42

23.11.4. Genel Olarak Yapılan Emân Akdi 42

23.11.5. Elçinin Hükmü, Emân Verilenin Hükmüdür 42

23.11.6. Muste'men (Emân Verilen) 42

23.11.6.1. Tarifi 42

23.11.6.2. Hakları 42

23.11.6.3. Müste'menin Yapması Gerekli Olan Şeyler 43

23.11.6.4. Müsie'm-Ene İslâm. Hükümler İnin Tatbiki 43

23.11.6.5. Malının Müsaderesi 43

23.11.6.6. Mirası 43

23.12. Anlaşma Ve Sözleşmeler 43

23.12.1. Anlaşmalara Uyma. 43

23.12.2. Anlaşma Şartları 44

23.123. Anlaşmanın Bozulması 44

23.12.4. Sözden Dönülmesinden Sakınarak Anlaşmanın Bozulduğunu İlan. 45

23.123. Allah Rasûlü'nün Anlaşmalarından İkisi 45

 

                                                  


23. BOLUM

 

İSLÂM'DA BARIŞ VE CÎHAD

 

23.1. İslâm'da Barış

 

23.1.1. «Sulh» (Barış) Kavranu

 

Barış, İslâm'ın, müslümanların nefislerinin derinliklerine yer­leştirdiği ilk prensiplerdendir. Böylece barış, onların tabiatlarının bir parçası ve inançlarından biri haline gelmiştir.

islâm, doğduğu ve nurunun yayıldığı günden beri, gür bir ses­le, dünyanın dört bir tarafına seslenerek insanları sulha çağırmış ve insanlığı ona ulaştıran hidayet hattını çizmiştir.

îslâm, hayatı sever ve onu mukaddes sayar. İnsanlara da onu sevdirir. Bu yüzden îslâm onları korkudan kurtarmış, insanlığın o gayeye yönelik olarak yaşaması için başlangıcından zirve nokta­sına kadar bu ideal yolu çizmiştir.

îslâm, insanları emniyet gölgesi altına alan bir şemsiyedir. Di­nin ismi olan «İslâm» lafzı; «sulh» (silm) maddesinden alınmıştır. Çünkü îslâm da barış da huzur, emniyet ve sekinetin yayılmasına yönelmiştir.

«Selâm» bu dinin Rabbi'nin isimlerindendir. Çünkü O, insan­ları koyduğu kanun, çizdiği metod ve yollar ile emniyete ulaştırır.

Bu risaletin taşıyıcısı sulh bayrağının da taşıyıcısıdır. Çünkü o insanlığa hidayet, aydınlık, hayr ve doğruluğu taşır.

O kendisi hakkında şöyle buyurmuştur :

«Ben ancak hidayet rehberi olan bir rahmetim.»

Kur'an'da O'nun risaletinden bahisle şöyle buyuruyor :

«Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.» (Enbiya: 107).

Müslümanların kalplerini birbirine ısındıran ve diğer kardeşi­ne bağlayan duaları da «Selâmadır. İnsanların Allah'a en sevimli

geleni ve O'na en yakın olanı selâma ilk başlayanlarıdır. Selâmı yay­mak ve ifşa etmek imanın parçasıdır.

Allah (CC.) bu lafzı, dinlerinin îslâm ve emân dini olduğunu ve kendilerinin de sulh ehli ve sulh sever kimseler olduklarım iş'ar için müslümanlarm birbirine duası yapmıştır.

Bir hadiste Allah Rasulü salllallahu aleyhi ve sellem şöyle bu­yuruyor :

«Allah selâmı ümmetimiz için duâ ve zimmetimizde olanlar için de bir emân kılmıştır.»

İnsanın bir diğer insanla konuşmaya selâm ile başlaması gere­kir.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem : «Sözün başı selâmdır.» buyuruyor.

Şöyle ki; selâm bir emândır ve konuşma da ancak emân ver­meden sonra olur. Müslüman —Rabbi ile münacaatta iken— nebisi­ne, kendisine ve Allah'ın salih kullarına selam vermekle mükellef­tir (Tahiyye). Rabbi ile münacaatı bitirince, dünyaya döner. Ona da selâm, rahmet ve bereketle birlikte yönelir.

Harb ve mücadele meydanında İken savaşan düşman, selâmı dili ile söylediği zaman, onunla savaştan vazgeçmek vacib olur.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor :

«Size selâm verenlere'sen mü'nün değilsin'demeyin.» (Nisa: 94). Allah'ın mü'minlere tahiyyesi (karşılama hediyesi) selâmdır.

«O'nımla karşılaştıkları gün onlara «selâm» ile tahiyye eder.»

(Ahzâb: 44).

Meleklerin de insanoğluna ahireteki tahiyyeleri selâmdır.

«Melekler bütün kapılardan onların yanına girerek «selâm size olsun,» derler,» (Ra'd: 23).

Salihler, emniyet ve selâm yurdunda yerleşirler:

«Allah ise selâm yurduna çağırıyor.» (Yunus: 25) «Rableri katında selâm yurdu onlarındır.» (En'am: 127)

Cennetlikler, selâmdan başka ne bir söz, ne de bir konuşma işitirler:

«Orada boş ve günah yüklü bir şey işitmezler. Ancak «selâm-selâm» denir.» (Vakıa: 26).

Bu «selâm» lafzının bu şekilde dini-nefsi havayı ihatasıyla bir­likte çok tekrar edilmesi, hislerin tümünü uyardığı ve düşünce ile görüşleri bu ulu ve yüce prensibe yönelttiği içindir.

 

23.1.2. İslâm'ın İnsanları İdeale Yöneltmesi

 

îslâm; adaleti gerekli, zulmü ise haram kılmıştır. Sevgi, rah­met, yardımlaşma, başkasını kendine tercih, hayatı hafifleten ve kalpleri yumuşatan benlikten kurtulma ve kişiyi diğer insanlara kardeşlik duygulan ile bağlamayı yüce öğreti ve üstün değerler kıl­mıştır.

Bunlara ilaveten İslâm, insan aklına değer verip beşeri fikri önemseyerek, akıl ve fikri, anlama ve ikna olmaya birer vesile kıl­mıştır.

îslâm, kimseyi belirli bir inanca zorlamaz. însanı oluş, tabiat ve insanla ilgili özel bir nazariyeye icbar etmez, öyle ki: adinde zor­lama yoktur» hükmünü dini hükümler arasında kabul etmiştir. Al­lah'ın yarattığı şeyler hakkında akıl, fikir ve görüşünü kullanmayı kendisine bir vesile kılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor :

«Dinde zorlama yoktur. Artık doğru (rüşd), eğriden (ğayy) ay­rılmıştır.» (Bakara: 256).

«Eğer, Rabbin dileseydi, yeryüzündeki herkes toptan iman eder­di. Sen mü'min olsunlar diye insanları zorluyor musun?» (Yunus: 99).

«Hiçbir nefis Allah'ın izni olmadan iman edemez. Pisliği, ak-Ietmeyenler üzerine kılar,» (Yunus: 100)

«De ki: Yerde ve gökte ne vardır bir bakın! Ayetler ve korkut­ma, iman etmeyen bir kavme hiçbir fayda vermez.» (Yunus: 101)

Allah Rasûlü'nün görevi, Allah'tan aldığını tebliğ etmek, O'na çağırmaktan ibarettir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeci, korkutucu, O'nun izni ile Al­lah'a çağıran ve aydınlatan bir ışık olarak gönderdik.» (Fetih: 8)

 

23.1.3. İnsani İlişkiler

 

îslâm, bu prensibe davet sınırında kalmayıp, fertler, toplumlar ve devletler arasındaki ilişkiyi, sulh ve emân ilişkisi kılmıştır. Bu konuda müslümanlarm birbirleriyle ve başkaları ile ilişkileri aynı değerdedir. Bunun açıklaması aşağıda gelecektir.

 

23.1.3.1. Müslümanların Birbirleri İle Îlişkileri

 

islâm, vahdeti tabiat kılmayı hedeflemiş, hezimet ve düşüklük sebeplerini, zaaf ve ayrılık faktörlerini yok edip, kalplerini birleş­tirmek ve safları sıklaştırmak için gelmiştir. Bu vahdet tabiatı ile, yüce gayelerini, büyük amaçlarını ve güzel hedeflerini —ki yüce risalet bunlar için gelmiştir— gerçekleştirmeye kadirdir. Bunlar Al­lah'a kulluk kelimesinin i'lanı, hakkın yerleştirilmesi, hayrın yerine, getirilmesidir. Cihad, halkın emniyet gölgesinde yaşayacağı pren­sipleri yerleştirmek içindir.

islâm, toplumun fertleri arasmda —-bu tabiatın ve gerekleri­nin ahlak olması için— salah ve bağlan yerleştirir. Bu bağlar, ge­lişmeye ve ebediliğe müsait olup edep ilişkileriyle ortaya çıkar. Bun­lar, faydası sona erip ihtiyaç giderilince ortadan kalkan maddi bağ­lar gibi değildir. Bu bağlar, insanlar arasındaki, kan, renk, dil, va­tan, maddi maslahatlar ve diğer bağlardan daha güçlü bağlardır.

Bu bağlar, neticede müslümanlann arasım kuvvetle birbirine rapteder.

Ebedî bağların ilki iman bağıdır. Bu, mü'minler topluluğunun, etrafında birleştikleri bir mihverdir.

îman, mü'minleri neseb kardeşliğinden daha kuvvetli kardeş yapar:

«Ancak mü'minler kardeştirler.» (Hucurât: 10)

«Mü'min erkekler İle mü'inin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır­lar.» (Tevbe : 71)

«Müslüman müslümanın kardeşidir.» (Hadis)

İmanın tabiatı fırkalaşma değil, cemaatleşmedir; ayrılık değil, birliktir:

«Mü'min dosttur ve dost edinir. Dost olmayan ve dost edinme­yen kimseden hayır yoktur.» (Hadis)

«Mü'min, kardeşinin kuvvetidir.» (Hadis)

«Mü'min ile mü'min, birbirini destekleyen bir yapı gibidir.» (Hadis)

Mü'min, mü'minin duygusu ile duygulanır, şuuru ile şuurlanır, sevinciyle sevinir, hüznü ile üzülür; kardeşini kendisinden bir par­ça görür...

«Mü'minler sevişmede, merhametleşmede ve hediyeleşmede, bir organı rahatsızlandığında uykusuzluğu ve ateşi sebebi ile diğer uzuvların rahatsız olduğu bir vücud gibidir.» (Hadis)

İslâm, cemaate katılmaya ve o yolda intizama çağırarak bu iliş­kiyi kuvvetlendirir ve bu bağları destekler.

îslâm, kuvvetim zaafa uğratan tüm durumları yasaklar. Cemaat, daima Allah'ın gözetiminde ve eli altındadır :

. «Allah'ın eli, cemaatle birliktedir. Kim cemaatten aynlırsa ce­henneme ayrılmıştır.» (Hadis)

İslâm, insanın tabiatına uygundur. Daha da önemlisi rahmet­tir:

«Cemaat rahmettir, ayrılık ise azaptır...» (Hadis)

Cemaat; küçük bile olsa her halükârda tek kişiden hayırlıdır. Sayıca daha fazla olanı daha üstün ve daha iyidir:

«İki kişi, birden hayırlıdır, üç kişi ikiden hayırlıdır, dört kişi üçten hayırlıdır. Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Şüphesiz ki Allah, ümmetimi ancak hidayet üzere birleştirir.» (Hadis)

îslâmî ibadetlerin tümü, ancak cemaatle yerine getirilir.

Namazda cemaat, sünnet kılınmıştır. O, tek kişinin namazın­dan yirmiyedi derece daha üstündür.

Zekat, zenginler ile fakirler arasında bir muameledir.

Oruç, bir cemaatin, muayyen bir vakit aralığında .açlık husu­sunda eşit olarak birleşmeleridir.

Hacc, her sene müslümanlan bir araya getiren bir buluşmadır. Aynı yüce gaye için dünyanın dört bir tarafından biraraya gelirler:

«Bir topluluk Allah'ın evlerinde Kur'an'ı okumak ve O'nu tedr ris etmek için toplandıklarında üzerlerine sekinet iner. Onları rah­met kaplar ve Allah onları kendi katındakiler arasmda anar.» (Hadis)

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, müslümanlann şeklen dahi birlikteliklerini teşvik ederek, birgün ayn ayn oturmuş olduklarını gördüğünde, onlara; «Biraraya toplanın,» buyurmuştur. On­lar da, şayet elbisesini üzerlerine yaysa, tümünü kapsayacak şekil­de biraraya gelmişlerdir.

Cemaat, Allah'ın dinini himaye eden müslümanlann dünyasın: koruyan bir kuvvet olduğuna göre, ayrılık, din ve dünyanın her iki­si aleyhine neticelenir.

îslâm, ayrılığı şiddetle yasaklamıştır. Çünkü o, hezimete açı­lan bir kapıdır. îslâm, müslümanlann kuvvetini gideren ayrılığı açtığı zarardan daha fazla hiçbir zarara uğramamıştır. Ayrılığın pe­şi sıra zarar, hezimet, gevşeklik ve zillet gelir:

«Deliller geldikten sonra fırkalaşıp ayrılığa düşenler gibi olma­yın. Onlara büyük bir azap vardır.» (Âl-i îmrân: 105)

«Toptan Allah'ın ipine sarılın; ayrılığa düşmeyin.» (Âl-i îmrân: 103)

«Dinlerinde hrkalaşıp gruplara ayrılan müşriklerden olmayın.» (Rûm: 32)

«Nizâlaşmayin. Gevşersiniz ve kuvvetiniz gider.» (Enfâl: 46)

«Dinlerinde ayrılığa düşen ve gruplaşanlar hususunda sana bir-şey yok.» (En'âm: 159)

«Ayrılığa düşmeyin. Sizden öncekiler ihtilaf ettiler de helak ol­dular.» (Hadis)

Her fert, camnı ortaya koymadıkça ve cemaat için önemli olan her işe yardım etmedikçe, cemaate bağlanılmış olmaz. Bu yardım­laşmanın, maddi veya edebi olması ya da ilim, mal, görüş veya meş­veret ile olması aynıdır. İnsanlar, Allah'ın kullarıdır. Allah'a en se­vimli olanları, kullarına en faydalı olanlarıdır:

«İnsanların en hayırlısı, İnsanlara en faydalı olandır.» (Hadis)

«Şüphesiz ki Allah, üzüntüde olanların İmdadına koşulmasını sever.» (Hadis)

«Şefaat edin, ecir kazanın.» (Hadis)

Mü'min, mü'minin aynasıdır. Onun malına el uzatmam ve onu ardından korur:

«Her biriniz kardeşinin aynasıdır. Onda bir eza görürse, onu giderir.» (Hadis)

islâm, işte böyle, yeni olayları karşılamaya gücü yeten ve düş­manların saldırılarını geri çeviren kuvvetli bir tabiat ve birbirine bağlı olarak toplu bulunmayı bir ahlak kılıncaya dek, bu bağlan yerleştirmeye çalışmıştır. Şu sıralarda müslümanlar bu birliğe ne kadar da muhtaçtır. Çünkü onlar bununla, îslâmî bir farzı yerine getirmiş, siyasi kazançlarım korumuş, varlıklarım himaye edecek askeri gücü sağlamış ve muhtaç oldukları servetleri onlara sağlaya­cak olan  iktisadi birliği gerçekleştirmiş olacaklardır.

Dinî zaaf, ahlâkî bozukluk ve ilmî geri kalmışlık yüzünden fe­lâketin izlerinin ortadan kaldırılması şu ana kadar mümkün olma­mıştır. Ümmet, hedeflenen birliğe ve bina gibi birbirini destekleme­ye dönmedikçe bu tehlikeli toplumsal felaketlerin önüne geçilemez.

 

23.1.3.2. Bağyedenler (isyan Edenler)'le Savaş

 

Yukarıda zikredilenler, müslümanları birbirlerine kenetleyen ilişki ve bağlılıkların temelidir. Aralarındaki bu ilişkide kopma mey­dana geldiği, kardeşlik kulpu ayrıldığı ve birbirlerine isyan ettikleri zaman, adalete ve cemaat yolunda intizama dönünceye kadar bağilerle savaş vacip olur.

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Eğer mü'minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltiniz. Eğer biri diğeri üze­rine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar sa­vaşınız. Eğer dönerlerse, aralarını adaletle bulunuz, âdil davranınız. Şüphesiz Allah adil davrananları sever.» (Hucurât: 9)

Ayet, mü'minler birbirleriyle savaştığı zaman, basiret ve rey sahibi mü'minlerin bunların aralarına girip iki topluluğu barıştırmalarının vacifci olduğunu ilan ediyor. Eğer bir topluluk diğerine saldırırsa ve sulha yanaşmazsa, Müslümanları , toptan bu isyancı grupla savaşmak için birleşmeleri vacip olur.

Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)'m zekat vermeyenlerle savaştığı gi­bi, mü'minlerin imamı da bu isyancı grupla savaşır.

Fakîhler, bu isyancı grubun, bağy (isyan) sebebiyle İslâm'dan Çıkmış olmadığında ittifak etmiştir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, birbir­leriyle savaşmalarına rağmen, onlar iman üz niteleyerek şöyle bu­yuruyor: «Mü'minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa...» Bu yüzdendir ki, onların kaçanları öldürülmez. Yaralıları da böy­ledir. Mallan ganimet olarak alınmaz. Kadınları ve çocuklar esir edilmez. Harp sırasında telef ettikleri malları ve canlan tazmin et­mezler. Onlardan öldürülenler, yıkanır, kefenlenir ve namazları kı­lınır. Âdil gruptan ölenler ise şehid olurlar; yıkanmazlar ve namazları kılınmaz. Çünkü bunlar, Allah'ın emrettiği bir savaşta Ölmüş­lerdir. Onlar, müşriklere karşı yapılan savaşta ölen şehidler gibi­dirler.

Bu durum; dünyanın herhangi bir yerinde, bir cemaatin, etra­fında birleştikleri «müslümanların imami»na karşı hurûc (isyan) edildiği zaman sözkonusudur. Ancak, bu isyan, cemaatin veya fert­lerin maslahatlanyla ilgili olarak kararlaştırılmış bulunan haklarını yerine getirmekten sakınan imamı azletmeyi amaçlıyorsa, o tak­tirde «isyancı» sayılmazlar.

Özetle; «bâğî» isminin verilebilmesi için hurûc edenlerin ayrış-tıncı özel sıfatlarının bulunması gereklidir. Bu sıfatlar özetle aşağıda gösterilmiştir:

1- Allah'ın müslümanlara itaati farz kıldığı, işlerini yüklenen adil hâkime itaate karşı çıkmak (hurûc).

2- Hakimin onlan itaate döndürmek için pek çok kişiye, ma­la ve savaşa ihtiyaç duyacağı şekilde, güç ve kuvvet sahibi, kavi bir cemaatin huruç etmiş olması.

Eğer onlann kuvvetleri yoksa ve fertlerden ibaret ise veya on­ların kendilerini savunacak malzemeleri yoksa, «bâğî» sayılmazlar. Çünkü bunların zapt altına alınıp, itaate döndürülmeleri kolaydır.

3- Onlar imamın hükmüne isyana yönelten, bunun caizliği-ne dair bir te'villerinin bulunması. Eğer onların bunu caiz kılan bir yorumlan yoksa bâğî değil «muharib» olurlar.

4- Kuvvetlerinin dayanağı olan, itaat edecekleri bir reisleri­nin bulunması. Çünkü ipleri elinde tutan bir reisleri yoksa, cemaa­tin kuvveti de yoktur.

İşte isyancıların durumu ve Allah'ın bu konudaki hükmü...

Eğer savaş, dünya için, riyaset üzerine ve ûlü'I-emr ile nizâlaşma meydana geldiği için olursa, bu hurûc, muharebe sayılır ve mu­haripler için isyancıların hükümlerinden ayrı başka hükümler ve­rilir. Bu hükümler Allah'ın şu ayetinde belirtilmiştir :

«Allah ve Rasûlü ile savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir cezadır. Onlara ahirette büyük bir azap vardır. Ancak onları yakalamanızdan önce tövbe edenler bunun dışındadır. Bili­niz ki Allah bağışlar ve merhamet eder.» (Mâide : 33-34)

Bu muhariplerin cezaları, öldürülmeleri, asılmaları veya elle­ri ve ayaklarının çarpraz olarak kesilmeleri ya da hapsedilmeleri ve sürülmeleri olarak hakimin onlar hakkındaki görüşüne ve ir-tikab ettikleri cürümlerine göre verilir. Onlardan ölenler cehennem­dedir. Onlarla savaşırken Ölenler ise şehittir.

Savaşan iki taraf da asabiyye veya riyaset talebi ile savaşırsa her iki grup da İsyancı olup bâğî ismini alırlar.

 

23.1.3.3. Müslümanların Başkalarıyla ilişkileri

 

Müslümanların başkalarıyla ilişkileri; tanışma, yardımlaşma, iyilik ve adalet şeklindedir.

Allah Sübhanehû, yardımlaşmayı doğuran tanışma hakkında şöyle buyuruyor: «Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki, birbi­rinizi kolaylıkla tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten sakınanımzdir. Allah 'her şeyi bilen'dir ve 'her şeyden haberdar'dır.» (Hucurât: 13)

Allah Teâlâ, iyilik ve adaleti tavsiye ederek şöyle buyuruyor:

«Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çı­karmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı âdil davran­manızı yasaklamaz. Doğrusu Allah âdil olanları sever.» (Mümtehı-ne: 8)

Karşılıklı antlaşma yapılması, aradaki engellerin kaldırılması ve insanlık barışının sağlamlaştırılması bu ayetin gereklerindendir. Bu mânâ, kafirlerin dost edinilmesi yasağının mantığına dahil de­ğildir. Çünkü, kâfirlerin dost edinilmesi yasağı ile, müslümanlara karşı onlarla yardımlaşmanın yasaklanması amaçlanmıştır. Ayrıca bu yasakla, onların kafirliklerinden hoşnut olmak da menedilmiş-tir. Müslümanlar aleyhine kafirlerle yardımlaşmak, islâm'ın tabia-

tına aykırıdır ve İslâm cemaatinin kuvvetini zaafa uğratır. Onların küfründen hoşnut olmak da böyledir. Çünkü İslâm, küfre düşme­meleri için insanlan uyarmış ve sakındırmıştır.

Sulh yapma, güzel davranma ve İyi muamele anlamındaki «dost­luk» ise; karşılıklı antlaşma yapmak, birr ve takvâ'da yardımlaş­maktır. Bu, zaten İslâm'ın insanlan davet ettiği esaslardandır.

 

23.1.3.4. Gayri Müslimlerin Dini Hürriyetlerini Teminat Altına Almak

 

işte bu yüzden İslâm, zimmîler ile müslümanlar arasında «eşit­lik» esasını getirmiştir. Müslümanların lehine olanlar, onların da lehine; müslümanlann aleyhinde olanlar, onların da aleyhinedir. İslâmiyet, şu konularda zımmilerin dinî hürriyetlerini teminat al­tına almıştır:

a- Onlardan hiç birinin dinini terke ya da belli bir inancı kabule zorlanmaması. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Dinde zorlama yoktur; artık hak ile bâtıl birbirinden iyice ayrılmıştır.» (Bakara: 256)

b- Dinlerinin şiarı olan merasimleri yerine getirmek kitab ehli'nin haklarındandır. Onların kiliseleri yıkılmaz, haçları kırıl­maz. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «On­ları dinlerinde serbest bırakın.»

Hatta, müslümanın yahudi veya hıristiyan olan karısı, kilise­ye veya havraya gitme hakkına sahiptir. Kocası bunu yasaklaya-maz.

c- İslâm, dinlerinin kendilerine mubah kıldığı yiyeceklerde ve diğer şeylerde onları serbest bırakmıştır. Domuzlan öldürülmez,—kendilerine caiz ise— içkileri dökülmez. Bu sebeple İslâm, do­muz ve içkiyi müslümanlara haram kıldığı halde, onlara karışma­yarak müslümanlardan daha fazla genişlik tanımıştır.

d- Evlenme, boşanma ve nafaka hükümlerinde hürdürler. Bu konularda onlara herhangi bir sınırlama ve kayıt getirilmez; dile­dikleri gibi tasarrufta bulunma hakları vardır.

e- İslâm, onların değerlerini himaye altına alarak haklarım korumuştur. Onlara, akıl ve mantık hududunda, edeble, kınama ve sertliğe yönelmeden münakaşa ve cedel hürriyeti vermiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Kitab ehlinden olanlarla —zul­medenler bir yana— en güzel bir şekilde mücadele edin. Şöyle de­yin: Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da birdir. Biz O'na teslim olmuşuzdur.» (Ankebût: 46)

f-  Bazı mezheplerin görüşüne göre, cezalarda müslümanlarla onlar eşittirler.

Mirasın birbirlerine haram olması konusunda da müslümanlarla zımmîler eşittirler. Zimmî, müslüman akrabasına mirasçı ola­madığı gibi, müslüman da zımmî akrabasına mirasçı olamaz.

g-  İslâm, onların yiyeceklerini ve kestiklerini yemeyi, kadın­larıyla da evlenmeyi helâl kılmıştır.

Allah Sübhânehû şöyle buyuruyor: «Bugün size temiz olanlar helâl kılındı. Kitab verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Mü'min, hür ve iffetli kadınlar ve sizden önce kitab verilenlerin hür ve iffetli kadınları, —zina etmeksizin ve gizli dost tutmaksızın— mehirlerini verdiğiniz takdirde size helâldir. Kim îmanı inkar ederse, şüphesiz amelleri boşa gider. O âhirette de kay­bedenlerdendir.» (Mâide: 5)

h- İslâm, onlan ve hastalannı ziyareti, onlara hediye sun­mayı ve buna benzer muameleleri mubah kılmıştır. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in zırhı, borcuna karşılık olarak bir yahu-dide rehin iken vefat ettiği ve sahabeden bîrinin, koyun kestiğinde, hizmetçisine, «(Dağıtmaya) komşumuz yahudiden başla!» dediği sa­bittir.

«Bedâi'» yazarı, şöyle demiştir: «Kitab ehli, müslüman şehirle­rinde yerleşirler, alışveriş yaparlar. Çünkü zimmet akdi, onların islâm'a girmelerine vesile olduğu ve müslümanların şehirlerinde yerleşerek, bu amaca ulaşılması mümkün olacağı için meşru kı­lınmıştır. Aynca bunda, müslümanların —alış-veriş gibi— menfaat­leri de vardır.»

 

23.1.3.5. Yasaklanan Dostluk

 

Bunlar, müslümanlar ile başkaları arasındaki ilişkinin temeli­dir. Bu ilişki; gayri müslimlerin bizzat kendileri tarafından bunu yok etmeleri, müslümanlara düşmanlıkları ve onlara harb ilânı se­bebiyle parçalanması dışında değişikliğe uğramaz. Artık onlan boy­kot etmek, dinî bir emir ve îslâmî bir vecibe olur. Ayrıca siyasette âdilâne bir iş olan, misliyle muamele de yapılır.

Kur'ân, bakışları bu hakikate çekip, bu konudaki belirleyici hükmünü koyarak, şöyle buyuruyor:

«Mü'minler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim, böyle yaparsa, Allah katında bir değeri yoktur. Ancak onlar­dan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi kendileriyle korkutur, dönüş Allah'adır.» (Âl-i îmrân: 28)

Bu âyet, aşağıdaki mânâlan içerir :

Birincisi: Tehlike arız olan meselelerde düşmanlarla yardımlaş­ma ve dostluk menedilmiştir.

. İkincisi: Kim böyle yaparsa, o, Allah ile olan bağını koparmış olur.

Üçüncüsü: Zaaf ve eziyetlerinden korkulduğu durumlarda, kork-tuklan kimselere karşı nefislerinde düşmanlık besleyerek, zahiren dost görünmeleri caizdir.

Kur'ân-ı Kerîm'in başka bir yerinde şöyle buyuruluyor:

«Onlar inananları bırakıp da kâfirleri dost edinenler; onların tarafından bir kudret ve şeref mi arıyorlar? Doğrusu kudret, bütü­nüyle Allah'ındır. O size Kitab'da: «Allah'ın âyetlerinin İnkâr edil­diğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.» di­ye indirdi. Doğrusu Allah, münafıkları ve: kâfirlerin hepsini cehen­nemde toplayacaktır. Sizi gözleyenler Allah'tan size bir zafer gelir­se; «Sizinle beraber değil miydik?» derler. Eğer kâfirlere bir pay çıkarsa, onlara, «Size üstünlük sağlayarak, sizi mü'minlerden koru­madık mı?» derler. Allah kıyamet günü aranızda hüküm verir. Al­lah inkarcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.» (Ni­sa : 139, 140, 141)

Bu âyet, aşağıdaki hükümleri içerir :

1. Münafıklar, kâfirleri dost edinen, sevgiyle onlara dostluk gösteren ve mü'minlerin dostluğuna tecavüz edip, ondan yüz çevi­rerek, gizlice kâfirlere yardım eden kimselerdir.

2. Onlar, bu fiilleriyle, kâfirler yanında izzet ve kuvvet taleb ederler. Onlar hatadadırlar, çünkü izzet ve kuvvetin tümü, Allah'ın ve mü'minlerindir :

«İzzet Allah'ın, Rasûlü'nün ve mü'minlerindir. Fakat münafık­lar bilmezler.» (Münafikûn: 8)

3. Bu münafıklar, mü'minlerin durumunu gözetirler. Eğer Al­lah onlara fetih ve yardım verirse, «Biz, din ve cihadda sizinle be­raberdik.» derler. Eğer kâfirlere zaferden bir pay verilirse, onlara, «Size üstünlük sağlayarak mü'minlerin ezalarından korumadık mı? Zafere ulaşasınız diye, sizin için onlan yardımsız bırakarak, sırla­rını size bildirmedik mi? Kazandığınızdan bize de verin.» derler.

4. Allah Sübhânehû, Allah'ın hududlarını ikâme eden ve imanlarında samimi olan mü'minler aleyhine kafirlere, zaferi (yani on­lara galebeyi) mümkün kılacak bir yol bırakmayacaktır.

Mü'minlerden bazılan, kimi kafirleri aralarındaki akrabalık ve­ya komşuluk ya da anlaşma sebebiyle dost edinirler. Bu dostluk müslümanların selametini tehlikeye düşürür. Allah bu zararlı dost­luktan sakındırarak, şu âyeti indirmiştir:

«Ey iman edenler! Sizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Onlar

sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. On­ların öfkesi, ağızlarından taşmaktadır. Kalblerinin gizlediği ise, da­ha büyüktür. Eğer aklediyorsanız, şüphesiz size âyetlerimizi açık­ladık.» (ÂI-i İmrân: 118)

Bu âyet gayri müslimleri sırdaş ve arkadaş edinmeyi yasaklı­yor. Çünkü bu sırdaşlık, onların sizin işlerinizi bozması neticesini doğurur. Hem onlar sizin zarara uğramanızı isteyip durmaktadır­lar. Onların size duydukları kinlerinin alâmeti, sözleriyle ortaya çıkar. Onlar, açığa vurduklarından daha şiddetlisini gizlemektedir­ler. Onların size karşı kalblerinde gizledikleri kin ve buğzlan, dille­riyle söylediklerinden daha şiddetli ve koyudur.

imanın tabiatı —insanların kendisine en yakım bile olsa— mü'-mini, başını belalara sokacak olan düşmanlarım dost edinmekten ahkor.

Kur'ân-ı Kerim, şöyle buyuruyor :

«Allah'a ve âhiret gününe inanan bir milletin —babalan, oğul­lan, çocukları veya öz kardeşleri bile olsalar— düşmanlarını ar-ne karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalbine yazmış, katından bir nur ile onları desteklemiştir.» (Mücadele: 22)

Âyet, müslümanlar arasında —o düşmanlar mü'minlerin baba­lan, çocukları veya Öz kardeşleri bile olsalar— düşmanlarını ar­kadaş edinen birinin bulunmasının doğru olmadığını belirtiyor.

Kur'ân'ın, müslümanlann ve Arapların düşmanlan olan sömür­geciler ile yaıdimlaşan şu adamlar hakkındaki hükmü pek açıktır. Bu yardımlaşma, Allah'a, Kitab'ına, Rasûlüne, müslümanlann imam­larına ve tüm müslümanlara ihanettir. Çünkü onlar, ne İslâm'ın, ne tarihin, ne çevrenin, ne mazlumların, ne bu bölgelerde bulunan-lann ve ne de bunların geleceğinin hakkını gözetmezler. Onlann bu haince tasarrufları, nefislerini şeytana satmalanndan dolayıdır. On­lar nefislerinin rezalet ve hayasızlığını tescil etmişlerdir: Sonsuz re­zalet ve ebedî hayasızlığı.

 

23.1.4. Kişi Hakkının Kabulü

 

îslâm, barış ilkesini ilan ettikten ve insanlar arasındaki ilişki­yi sulh ve eman ilişkisi kıldıktan sonra, insana değer vermiş ve onu sırf insan olması sebebiyle, rengine, cinsine, dinine, dili ve vata­nına, kavmiyetine ve içtimâi konumuna bakmaksızın kerim (değer­li) bilmiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Andolsun ki, biz insanoğulların şerefli kıldık. Onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandır dık. Yaratıklarımızın pek çoğundan da üstün kıldık.» (îsra: 70)

Bu şereflendirme, Allah'ın insanı kendi eliyle yaratması, ona ruhundan üfürmesi, yerde ve gökte olanların tümünü ona amade kılması, dünyada onu efendi yapması ve imar ve ıslah için ora­da onu halife tayini şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu şereflendirme­nin gerçekleşmesi ve hayat içinde sağlanması için îslâm, insanın tüm haklarına kefil olmuş ve ister dinî İster medenî ve isterse si­yasî olsun bu haklan koruma ve kollamayı vacib kılmıştır.

Bu haklardan bazılan şunlardır:

 

23.1.4.1. Hayat Hakkı

 

Her ferdin, canım koruma ve himaye altına alma hakkı vardır. Birini öldürmesi veya ölümü gerektiren bir bozgunculuk yapması dışmda, bir ferdin hayatına tecavüz helal değildir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Bunun için İsrailoğulîanna şöyle yazdık: Kim bir kimseyi; bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuk yapmasına karşılık olmak­sızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu di­riltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur.» (Maide:32)

Sahih bir hadiste, şöyle Duyurulmuştur: «Müslüman bir kim­senin kanı, üç durum dışında helal değildir: Cana karşılık can, muhsan zâni ve cemaatten ayrılıp dinini terke den kimse.»

 

23.1.4.2. Malını Koruma Hakkı

 

Can masum olduğu gibi, mal da koruma altındadır. Meşru ol­mayan herhangi bir yolla malının alınması helal değildir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Ey inananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılık­lı nza ile yapılan ticaretle yeyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin.»

(Nisa: 29)

Nebi aleyhisselam da şöyle buyurmuştur: -Kim kardeşinin malım yalan yemin ile alırsa, Allah cehennemi ona vacib, cenneti ise haram kılar.» Bir adam; «Ey Allah'ın Rasûlü, ya değersiz bir şey olursa..» dedi. Nebî aleyhisselam; «Erâk ağacından yapılmış bir misvak dahi olsa..» buyurdu.

 

23.1.4.3. Irzım Koruma Hakkı

 

Çirkin bir sözle (küfürle) olsa bile, ırza yapılan saldın, helal değildir. Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Mal toplayıp, onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline!» (Hümeze: 1)

İslâm, canın masumiyetini (korunmuşluğunu), ırz ve malın hi­mayesini kabul ve ilan ile yetinmeyip, ibadet ve fikir hürriyetini ki­şinin geçimini kazanmak için girişeceği işi seçme hürriyetini ve dev­letin sağladığı tüm hizmetlerden istifade hürriyetini de kabul et­miştir.

 

23.1.4.4. Hürriyet Hakkı

 

İslâm, canın masumiyetini, ırz ve malın himayesini kabul ve ilan ile yetinmeyip; ibadet ve fikir hürriyetini, ferdin geçimini sağ­layacağı bir işi seçme serbestisini ve devletin sunduğu tüm hizmet­lerden istifade hakkını da tanır.

îslâm, devletin bu hakların tümünü korumasını vacib kılmıştır.

insanların haklan sırf bunlar değildir, daha başka haklar da vardır:

 

23.1.4.5. Barınma Hakkı

 

İnsanın herhangi bir mekana sığınma ve bir yerde meskûn ol­ma hakkı vardır. Kendisine hacr ve yoluna engel konulmamış olan bir toprakta yer değiştirme hakkı da vardır. Kişinin sürülmesi, uzaklaştırılması veya hapsedilmesi —başkasının hakkını çiğneme-yip kanundaki sürülme veya hapsi gerektiren bir suçu işlemedik­çe— caiz değildir. Bu cezalar ancak, başkasına düşmanlık ermesi, emanı ihlal etmesi ve halkı korkutması durumunda verilir.

Bu konuda, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Allah ve Rasûlü'yle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası, öldürülmek veya asılmak yahud çapraz olarak elleri ve ayaklan kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu on­lara dünyada bir rezilliktir. Âhirette ise onlara büyük bir azab var­dır.» (Maide: 33).

 

23.1.4.6. Görüş Açıklama Hakkı

 

Eğitim hakkı da bunlardandır:

Her ferdin, aklını aydınlatan, kendisini terakki ettiren ve se­viyesini yükselten şeyleri öğrenerek elde etme hakkı vardır.

Yine her insanın, görüşünü açıklama hakkı, ortaya koyarak de­lillerini gösterme hakkı vardır.

îslâm, ancak ümmetin birliğine zararlı olduğu zaman, hür fikir­lerin çalışmasına ve görüş ortaya koymaya engel olur.

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, acı bile olsa hakkı açık­layacaklarına ve Allah yolunda kınayanın kınamasından çekinmeye­ceklerine dair biat almış ve «Haksızlık karşısında susan dilsiz şey­tandır.» buyurmuştur.

Bu konuda, Kur'ân-ı Kerim şöyle buyuruyor: «Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitab'da insan­lara açıkladıktan sonra, gizleyen kimseler var ya, onlara hem Al­lah Iânet eder, hem lânetçiler lanet eder. Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna, işte onların tevbsini kabul ederim. Ben tevbeleri daima kabul ve merhamet ederim.» (Bakara: 159-160)

Daha başka haklar da vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: îs­lâm, açın yemek yeme, çıplağın giyinme, hastanın tedavi olma, kor­kanın emniyete ulaşma hakkını renk ve din farkı gözetmeksizin kabul eder. Bu haklarda herkes eşittir.

Bunlar, İslâm'ın insan haklarının bazılarının kabulündeki pren­siplerdir. Kendileriyle dünyanın tamamen sulh ve hayıra ereceği öğretiler de bunlardır.

İslâm'ın, bu hususta insan haklarından bahseden tüm diğer mektepleri geçtiği en büyük husus, onun bu öğretileri, namaz ve diğer ibadetler gibi Allah'a yaklaştıran bir din kılmasıdır.

 

23.1.4.7. Bu Baklan Îptal Etme Suçu

 

Geniş ufuklara yönelmiş olan insanlığa verilmiş bu haklar, onun kemale ulaşması ve mukadder olan maddî ve manevî yüceliğe er­mesi içindir. Özellikle insan haklarından birinin ihlali veya daral­tılması büyük bir cürüm sayılır. Bu, İslâm'ın hangi şekilde olursa olsun, harbi menetmesinin asıl sebebidir. Çünkü savaş, tayin edil­miş bir hak olan hayata kastetmeyi beraberinde getirir. O, hayatın kendisiyle salaha erdiği şeyleri mahveder. Nüfuzu yayma ve kuv­veti arttırmak için olan yayılma savaşını yasak ederek, şöyle bu­yurmuştur:

«Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyen ve bozguncu­luğu istemeyen kimselere veririz. Güzel son, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.» (Kasas: 83)

intikam ve düşmanlık harbim de yasaklayarak, şöyle buyur­muştur:

«Sizi, Mescid-ı Haram'dan menettiği için bir topluluğa olan kininiz, aşırı gitmenize sebeb olmasın. İyilikte ve fenalıktan sakın­mada yardımlasın, günah İşlemek ve aşın gitmekte yardımlaşmayın. Allah'tan sakının, Allah'ın cezası şiddetlidir.» (Maide: 2)

Yoketme ve tahrib savaşım da menederek, şöyle buyurmuştur:

«Düzeltilmişken yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.» (Araf: 56)

 

33.2. Savaşın Meşrû Olduğu Zamanlar

 

Aslolan, sulhdür. Savaş ise istisnaî bir durumdur. Bundan do­layı, İslâm nazariyesinde, harb, şu iki durumda caiz olur:

 

23.2.1. Canın, Malın, inan ve Düşmanlara Karsı Vatanın Müdafaası

 

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruluyor:

«Sizinle savaşanlarla, Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. Allah, haddi aşanları sevmez.» (Bakara: 190)

Sa'îd bin Zeyd'den rivayete göre, Nebî aleyhisselam şöyle bu* vurmuştur: «Malını savunurken öldürülen, şehiddir. Ailesini savu­nurken Ölen, şehiddir.»

(Hadisi, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî kaydetmiştir.)

Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor:

«Memleketimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımıza gö­re, niye Allah yolunda savaşmayalım?»   dediler.» (Bakara: 246)

 

23.2.2. Allah'a Davetin Müdafaası

 

Bir kimse, davet yolunda, İslâm'a iman edene azab ederek, ona girmek isteyeni veya onu tebliğ eden davetçiyi engelleyerek kar­şı çıkarsa, savaş yapılır.

Bu hükümlerin delilleri şunlardır:

1) Allah Sübhanehû şöyle buyuruyor:

«Sizinle savaşanlarla, siz de Allah yolunda savaşın. Aşın git­meyin, doğrusu Allah aşın gidenleri sevmez. Onları bulduğunuz yer­de Öldürün. Sizi çıkardıkları yerden, siz de onlan çıkarın. Fitne çı­karmak adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'ın yanın­da onlar savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşır­larsa, onlan öldürün. İnkar edenlerin cezası, böyledir. Vazgeçerler­se, onlan bağışlayın. Şüphesiz Allah, bağışlar ve merhamet eder.

Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalıncaya değin, onlarla savasın. Eğer vazgeçerlerse, sataşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur.» (Bakara: 190-193).

Bu âyet, şunları içermektedir:

a- Düşmanlık sebebiyle savaşa başlayanlar ile ve aşın gi­denlerin saldınlanna karşı, onların düşmanlıklarından korunmak için savaşmak emredilmiştir.

Nefsi müdafaa savaşı, bütün kanun ve mezheblerde meşrudur. Bu, Allah Teâlâ'nın şu âyetinde açıkça görülmektedir:

«Sizinle savaşanlara karşı, Allah yolunda savaşın.» (Bakara: 190)

b- Düşmanlıklarına rağmen, savaşa başlamayan kimselere karşı, savaşa ilk başlayan taraf olmak caiz değildir. Çünkü Allah, aşırılığı nehyetmiş, haddi aşmayı ve zulmü haram kılmıştır:

«Aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah aşın gidenleri sevmez.» (Bakara: 190)

c- Düşmanlıktan nehyin sebebi olarak gösterilen, «Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.» âyeti, bu nehyin, neshedilmesi müm­kün olmayan muhkem bir hüküm olduğuna delildir. Çünkü bu, Al­lah'ın aşırı gidenlere karşı sevgi duymadığına dair bir haberdir, th-barda da, nesih mümkün değildir. Çünkü aşın gitmek, zulümdür. Allah ise, zulmü asla hoş görmez.

d- Bu meşru harbin gayesi; müslüman kadın ve erkeklerin fitneden korunması ve kanlarını tüm düşmanlarına karşı emniyet­te bulundurarak Allah'a ibadete koyulmaları ve dinlerini yerine ge­tirebilmeleri için hürriyetlerinin sağlanmasıdır.

2)  Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Size ne oluyor da; «Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehir­den çıkar, katından bir sabib çıkan gönder, katından bize bir yar­dımcı lütfet.» diyen erkekler, zavallı çocuklar ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?» (Nisa: 75).

Bu âyetle, savaş sebeblerinden ikisi açıklanmaktadır:

a- Allah yolunda savaş: Bu, dinin hedeflediği amaçtır. Böyle­ce fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın olsun.

b- Zayıflar uğrunda savaş: Bunlar, Mekke'de İslâm'a girmiş olup hicrete güç yetiremeyenlerdir. Kureyş, onlara fitne vermekte, işkence yapmaktadır, öyle ki, bunlar, Allah'tan kurtuluş isteyecek duruma gelmişlerdir. Hem bunların, zalimlerin eziyetine karşı on­lar himaye edecek, edindikleri dini ve inançlarım uygulama hür­riyetini sağlayacak kimseleri de yoktur.

3)  Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Eğer senden uzak durur, sizinle savaşmaz, size ban» teklif ederlerse, Allah, onlara dokunmanıza izin vermez.» (Nisa: 90).

Bunlar müslümanlarla savaşmayan bir topluluktur. Müslüman­larla savaşmayıp, iki grup arasındaki savaşa da karışmamaktadır­lar. Onların uzak duruşları, barışı isteyen gerçek bir uzak duruş­tur. Müslümanların bunlara dokunmaları caiz değildir.

4)  Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir. Seni aldatmak isterlerse, bil ki, Allah sa­na kâfidir.» (Enfal: 61-62).

Bu âyette, düşmanlar —hile ve tuzakla bile olsa— barışa ya­naşırlarsa onlarla barış yapmak emredilmektedir.

5) Allah Rasûlü'nün savaşlarının tümü savunma savaşlarıdır; hiç biri saldırı savaşı değildir. Mekke Fethi'nden sonra anlaşma­ları bozulan müşrik Araplarla savaşta da bu kaide geçerlidir. Bu durum, şu âyette açıklanmaktadır:

«Yeminlerini bozan, Rasûlü sürgüne göndermeye azmeden bir toplumla savaşmanız gerekmez mi ki, önce onlar başlamışlardır? Onlardan korkar mısınız? Eğer inanıyorsanız, bilin ki, asıl korkma-nız gereken, Allah'tır. Onlarla savaşın ki, Allah sizin elinizle onla­rı azablandırsin, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de müminlerin gö­nüllerini ferahlandırsın, kalblerindeki Öfkeyi gidersin. Allah, diledi­ğinin tevbeslni kabul eder. Allah, Bilen'dir, Hakîm'dir.» (Tevbe: 13-15).

Düşmanlar bir araya gelip, müslümanlara hep birden saldırdık­ları zaman, Allah, onlarla topyekün savaşmayı emretmiştir. Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Topyekün sizinle savaşan putperestlerle, siz de topyekün sa­vaşın. Bilin ki, Allah, sakınanlarla beraberdir.» (Tevbe: 36).

Yahudilerle yapılan savaşlara gelince; onlar hicretten sonra, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile anlaşma yapmışlardı. Son­ra anlaşmayı bozduklarım gizleyerek, müslümanlara karşı, müşrik ve nıünfıklarla işbirliği yaptılar. Hendek savaşında onlarla birlikte savaşmaya kalkıştılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, şu âyeti indirdi:

«Kitap verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah' m ve Rasûlü'nün haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene ka-'dar savaşın.» (Tevbe: 29)

Yüce Allah, ayrıca şöyle buyurmuştur:

«Ey iman edenler! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın, si­zi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gel­mekten sakınanlarla beraberdir.» (Tevbe: 123).

6) Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem öldürülmüş bir ka­dına rastladı ve «Bu kadın savaştığı için öldürülmedi.» buyurdu.

Bundan anlaşılır ki, onun öldürülmesinin haram oluşunun se­bebi, bu kadının savaşanlarla beraber savaşmamış olmasıdır. Onla­rın bizimle savaşmaları, bizim de onlarla savaşmamıza sebebdir. Onların kafir olması asıl sebeb değildir.

7) Nebî aleyhisselâm, ruhban ve çocukların da öldürülmesini menetmiştir. Bunun da sebebi, kadının öldürülmesinin yasaklanma sebebiyle aynıdır.

8) İslâm, zorlamayı, dine giriş vesilelerinden biri yapmamıştır. Aksine aklı kullanmayı, fikir yürütmeyi, düşünmeyi, göklerin ve ye­rin zenginliklerine bakmayı hidayetin vesilesi kılmıştır.

Allah Sübhânehû, şöyle buyuruyor:

«Rabbin düeseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öy­le iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın? Allah ın izni olma­dıkça hiç kimse inanamaz. O, akimi kullanmayanlara kötü bir azab verir. «Göklerde ve yerde neler var, bir bakın.» de. İnanmayacak bir millete âyetler ve uyarmalar fayda vermez.» (Yunus: 99-101).

«Dinde, zorlama yoktur ;artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır.» (Bakara: 256)

Nebî aleyhisselâm'in kolayı kolaylaştırdığı sabit olmuştur. Onun hiç bir kimseyi islâm'a girmek için zorladığı bilinmemektedir.

Ashabı da böyle davranmıştır. Ahmed'in, Ebû Hureyre'den ri­vayetine göre; Sümâme el-Hanefî esir alındı. Nebî aleyhisselâm her gün ona uğrayarak, «Nasılsın, ey Sümame?» derdi. Sümâme de, «Eğer öldürürsen, kan sahibini öldürmüş olursun. Eğer bedelsiz serbest bırakırsan, şükran duyan birini serbest bırakmış olursun. Eğer mal istersen, dilediğini sana veririz.» derdi.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı, onun ser­best bırakılmasını istiyor ve «Bunu öldürüp de ne yapacağız?» di­yorlardı.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem yine ona uğradı. Sü­mame de müslüman oldu. Nebi aleyhisselâm onu çözüp Ebû Tal-ha'nın bahçesine göndererek, yıkanmasını emretti. Sümâme de yı­kanıp iki rekat namaz kıldı. Bunun üzerine Nebî aleyhisselâm, şöy­le buyurdu: «Kardeşinizin İslâm'ı pek güzel oldu.»

Hiristiyanlara ve diğer milletlere gelince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, onlardan hiç biriyle savaşmadı. Ancak Hudeybiye Anlaşması'ndan sonra, bütün hükümdarlarla, kendilerini İslâm'a ça­ğıran elçiler gönderdi. Kayser'e, Kisrâ'ya, Mukavkıs'a, Necâşî'ye ve doğuda Şam'da bulunan Arap meliklerine elçiler gönderdi. Hıristi­yan ve diğer dinlerden îslâmı kabul edenler müslüman oldu.

Şam'da bulunan hıristiyanlar, müslüman olan bîrini kasden öl­dürdüler. Müslümanlarla savaşı ilk başlatanlar hıristiyanlardır. Çünkü onlar aralarından müslüman olan birini zulmederek Öldür­düler.

Hıristiyanlar müslümanlan öldürmeye başlayınca Rasûlüllah aleyhisselam önce Zeyd bin Hârise'nin, ondan sonra da Ca'fer'in ku­mandan tayin edildiği bir seriyeyi Şam'da bulunan Mûte'ye gönder­di. Şayet bunlar Ölürse, kumandanlığı Abdullah bin Revâha'nın al­masını emretti. Bu, müslümanlarm bıristiyanlarla yaptıkları ilk sa­vaştır. Pek çok hiristiyan askeri, sahabilere karşı toplanmışlardı. Müslümanların kumandanları ardarda şehit düştüler. Bayrağı, Halid bin Velid aldı.

Buraya kadar anlatılanlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, îslâm, ancak saldırıya karşı müdafaa, daveti himaye, İşkenceve zulme engel olma ve yeterli din hürriyetini sağlama harbine izin vermiştir. Bu durumlardan birinde, savaş, dinî farizalardan, mukaddes vazifeler­den biri haline gelir ve bu savaşa «cihad» adı verilir.

 

23.3. Cîhad

 

Cihad, güç ve meşakkat manasına gelen «cehd»den türemiştir. Günümüzde bunun yerine, «harb» kelimesi kullanılmaktadır. Harb, genellikle iki devlet arasındaki silahlı çatışmaya denir. Bu, beşerî ve tabiî bir iştir. Neredeyse hiç bir millet ve nesil harbsiz bir ömür geçinnemiştir. Geçmiş ilâhî şeriatler de harbi kabul etmiştir.

 

233.1. Yahudi Ve Hıristiyanların Harp Anlayışı

 

Yahudilerin ellerinde dolaşan Tevrat yapraklarında, «harb ve savaş şeriatı»; tahrib, öldürme, helak ve soygunun en fena biçimi olarak karşımıza çıkar:

Tesniye kitabı; Bâb: 20/10-17'deki cümleler aynen şöyledir: «Bir şehre karşı cenk etmek için ona yaklaştığın zaman, onu barışa çağıracaksın. Ve vâki olacak ki, eğer sana sulh cevabı verir­se ve kapılarım sana açarsa; o vakit vâkı olacak ki, içinde bulu­nan bütün kavm sana angaryacı olacaklar ve sana kulluk edecekler. Ve eğer seninle banş yapmayıp cenk etmek isterlerse, o zaman onu muhasara edeceksin. Ve ilâhın Rab, onu senin eline verdiği zaman, onun her erkeğini kılıçtan geçireceksin; ancak kadınları ve çocuk­ları ve hayvanları ve şehirde olan her şeyi, bütün malını kendin için çapul edeceksin. Ve ilâhın Rabb'in sana verdiği düşmanlarının malını yiyeceksin. Bu milletlerin şehirlerinden olmayıp senden çok uzak­ta bulunan bütün şehirlere böyle yapacaksın. Ancak, ilâhın Rabb'in sana miras olarak vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden, nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın. Fakat onlar; Hittileri ve Amarîleri ve Kenanlılar ve Perizzîleri ve Hivîleri ve Yebusîleri, ilâ­hın Rabb'in sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.

Hıristiyanların elinde bulunan Matta incili, Bâb: 10/34-29'da ise şöyle denmektedir:

«Yeryüzünde selâmet getirmeye geldim sanmayın; ben selâmet değil, fakat kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben; adamla babasının ve kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim; ve adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır. Babayı ve anayı benden ziyade seven bana lâyık değildir. Oğlu veya kızı ben­den ziyade seven bana lâyık değildir. Ve haçını alıp ardımca gel­meyen bana lâyık değildir. Canını bulan onu zâyedecektir; benim uğruma canım zâyeden onu bulacaktır.>

Devletler Hukuku da, savaş halinde uyulması gereken bir takım kurallar ve kaideler belirlemiştir. Ancak, savaşm felaketini hafif­letmek amacına yönelik bu kurallara çoğunlukla uyulmaz.

 

233.2. İslâm'da Cihad Kanunları

 

Allah TeâlS, Rasûlü'nü tüm insanlara gönderdi ve ona insanla­rı hidayete ve hak dine çağırmasını emretti. Nebi, Mekke'de hik­met ve güzel öğütle Allah'a çağırarak emri yerine getirdi.

«Ey Muhammedi Rabbinİn hükmü yerine gelinceye kadar sab­ret; doğrusu sen, bizim nezaretimiz altındasın; kalkarken Rabblni överek teşbih et.» (Tûr: 48).

«Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları gereğince yarattık. Kıyamet günü şüphesiz gelecektir. O halde, yumuşak ve iyi davranın.» (Hicr: 85).

«Şimdilik sen, onlardan yüz çevir, esenlik dile, yakında bile­ceklerdir.» (Zuhruf: 89).

«İnananlara söyle; Allah'ın, bir milleti, yaptıklarına karşılık ce­zalandıracağı günlerinin geleceğini ummayanlan, şimdilik bağışla­sınlar.» (Câsiye: 14).

«Kötüyü en iyi ile sav. Onların vasıflandırmalarını Biz daha İyi biliriz.» (Müminûn: 96).

«Birinin suyu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı olan İki denizi salıverip aralarına da, karışmalarına engel olan bir sınır koyan Allah'tır.» (Furkan: 53),

Gönderilişinden onüç sene sonra, eziyetler şiddetlenip, işkence­ler artarak, iş, mübarek Rasûlü öldürmek için tuzaklar kurmaya ka­dar varınca, Mekke'den Medine'ye hicret etmesi ve ashabına da ora­ya hicreti emretmesi zaruri hale geldi:

«înkâr edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek, ya da sürmek için düzen kuruyorlardı. Onlar düzen kurarken, Al­lah da düzenlerini bozuyordu. Allah, düzen yapanların en iyisidir.» (Enfal: 30).

«Muhammed'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri ola­rak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşına (Ebû Bekir'e) «Üzülme, Allah bizimledir.» diyordu; Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmiştir. An­cak Allah'ın sözü yücedir. Allah güçlüdür, hakimdir.» (Tevbe: 40).

islâm'ın yeni başşehri olan Medine'de, düşmanlar ittifak edip, kılıçları sıyırmak zaruri olunca, nefsi müdafaa ve daveti emniyete almak için savaşa izin verildi.

Allah Teâlâ'nm bu konuda indirdiği ilk âyet şudur:

«Haksızlığa uğratılarak kendisine savaş açılan kimselerin kar­şı koyup savaşmasına İzin verilmiştir. Allah, onlara yardım etme­ye elbette Kadir'dİr.» (Hacc: 39).

«Onlar haksız yere ve «Rabbtmiz Allah'tır.» dediler diye yurt­larından çıkarılmışlardır. Alîah, insanların bir kısmını diğeriyle sav-masaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve İçinde Allah'ın adı çok anılan camiler yıkılıp giderdi. And olsun ki Allah'a yardım edenlere O da yardım eder. Doğrusu Allah, kuvvetlidir, güçlüdür.» (Hacc; 40).

Bu âyetlerde .savaşa izin verilmesine üç sebep gösterilmekte­dir :

1- Düşmanlarının zulmüne uğrayıp, sırf, hak dine girdikleri ve «Rabbimiz Allah'tır,» dedikleri için haksız olarak memleketlerin­den çıkanları kimselerdir.

2- Eğer Allah, insanlara misliyle müdafaaya izin vermemiş olsaydı, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan kâfirlerin zulümleri se­bebiyle, içinde Allah'ın çok zikredildiği mâbedlerin tümü yok ola­caktı.

3- Yeryüzünde oturmanın, yardım ve hükmün gayesi, namaz kılmak, zekâtı vermek, mârufu enir va münker'i nehyeünektir.

 

23.3.3. Cihadın Vacib Kılınması

 

Hicretin ikinci senesinde Allah cihadı farz kılmıştır. Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Savaş, —hoşunuza gitmediği halde— size farz kılındı. İhtimal ki, hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize dir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey, sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.» (Baka­ra : 216).

 

233.4. Cihad Farzı Kifâyedir

 

Cihad, müslümanlann bütün ferdlerine farz değildir. O ancak bazılarının yerine getireceği ve düşmanlarım defedecekleri bir farz-ı kifâyedir. Böylece ihtiyaç yerine getirilir ve farz olma diğerlerinden düşer.

Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor :

«İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyar­mak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yan­lış hareketlerden çekinirler.» (Tevbe: 122)

Yine, Allah şöyle buyuruyor:

«Ey inananlar ihtiyatlı davranın, bölük bölük veya hep birden savaşa gidin.» (Nisa: 71).

Buhari, «bölük bölük» kısmını, İbn Abbas'm «ayrı ayn seriye-ler ile» şeklinde tefsir ettiğini nakleder.

Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor :

«İnananlardan, özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler birbirine eşit değildir. Al­lah mal ve canlarıyla cihad edenleri, mertebece, oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine de cenneti vâdetmiştir, ama Allah, cihad edenleri, oturanlara, büyük ecirlerle üstün kılmıştır.» (Nisa: 95)

Müslim'in Ebû Sa'îd el-Hudrî (r.a.)'den rivayetine göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Beni Lahyân'a bir grup gönder­miş ve şöyle buyurmuştur :

«Her iki adamdan biri gönderilir. Sevab ise, her ikisinedir.»

Eğer herkese vacib olsaydı, insanların dünyevi maslahatları bo­zulurdu. Bu yüzden onu bir kısmının yerine getirmesi vacihtîr.

 

23.3.5. Cihad Ne Zaman Farz-ı Aynı Olur?

 

Cihad, ancak aşağıdaki durumlarda farz-ı ayn olur :

1.  Mükellef savaş safında hazır bulunur. Bu durumda cihad, ona farz-ı aynı olur.

Allah Sübhânehû, şöyle buyuruyor:

«Ey inananlar! Bir toplulukla karşılaşırsanız dayanın; başarıya erişebilmeniz için Allah'ı çok anın.» (Enfal: 45)

«Ey iimimnfaTt Savaş İçin İlerlerken, İnkâr edenlerle toplu hal-de karşılaştığınızda, onlara arkanızı dönmeyin.» (Enfal: 15)

2.  Düşman, müslümanlann bulunduğu bir yere veya şehre gel­diği zaman, bu belde halkının tümüne, düşmanlarla savaşmaya çıkmak vacib olur. Topluca onlara karşı toplanmanın dışında düş­manları defetmek mümkün olmadığı zaman, hiç kimseye savaşa katılmamak helâl olmaz.

Allah Sübhânehû şöyle buyuruyor: «Ey İnananlar! Yakınınız­da bulunan İnkarcılarla savaşm; sizi kendilerine karşı sert bulsun­lar. Bilin ki Allah, kendisine karsı gelmekten sakınanlarla beraber­dir.» (Tevbe: 123)

3. Hâkim, mükelleflerden birini askere alırsa, onun buna uy­maktan kaçınması caiz olmaz. Bunun delili, îbn Abbas'ın Nebî aley-hîsselâm'dan rivayetidir: Nebî, şöyle buyurmuştur: «Fetihten son­ra hicret yoktur. Fakat, clhad ve niyet vardır. Askere alındığınız za­man, koşun.»

(Hadîsi, Buhari rivayet etmiştir.)

Bu hadis, «Sizden savaşa çıkmanız istendiği zaman, çıkın.» manâsındadır.

Allah Sübhânehû, şöyle buyuruyor :

«Ey inananlar; Size ne oldu ki, «Allah yolunda, savaşa çılan.» dendiği zaman, yere çöküp kaldınız? Ahireti bırakıp dünya hayatın» mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimi, âhirete göre pek az bir şeydi.» (Tevbe : 38)

 

233.6. Cihad Kime Vacibtir?

 

Cihad, müslüman, erkek, âkil-baliğ, sıhhatli ve cihaddan dönünceye değin ailesine ve kendisine yetecek miktarda malı bulunan kim-selere vacibdir.

Gayr-ı müslime, kadına, çocuğa, deliye, hastaya ise vacib de­ğildir. Bunlardan herhangi birinin cihaddan geri durması günah değildir. Çünkü zayıflıkları vuruşmalarına engeldir. Onların, savaş meydanında önemsenecek bir yararları dokunmaz; faydadan da­ha çok, zarara yol açarlar.

Bu konuda, Allah Sübhânehû ve Teâlâ, şöyle buyuruyor :

«Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe, sorumluluk yok­tur.» (Tevbe: 91)

«Âmâ (gözleri görmeyen) kimse savaşa gelmezse, ona bir sorum­luluk yoktur; topala ve hastaya da sorumluluk yoktur.» (Fetih: 17)

îbn Ömer (r.a.)'den rivayete göre, o şöyle demiştir: «Uhud gü­nü, 14 yaşında iken, Allah Rasûlü'ne arz olundum. Bana izin ver­medi.»

(Hadîsi, Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.) Çünkü cihad, bir ibadettir ve ancak bulûğ çağında vacıb ohır. Buhari ve Ahmed'in Aişe (r.a.)'dan rivayetine göre, o şöyle de­miştir :

«Ey Allah'ın Rasûlü, kadınlara cihad vacib midir?» diye sor­dum. Nebî aleyhisselâm şöyle buyurdu: «Savaş olmayan cihad var­dır : Hacc ve umre.»

Bir rivayette: «Fakat cihaddan daha üstünü; kabul olunmuş hacc vardır.»

Vahidî ve Süyûtî'nin, Mücahid'den rivayetine göre, o şöyle de­miştir: «Ümmü Seleme; «Ey Allah'ın Rasûlü, erkekler savaşıyor, biz ise savaşmıyoruz. Hem, bize mirasın yan hissesi veriliyor.» dedi. Bunun üzerine Allah, şu âyeti indirdi: «Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. İnsan zayıf yaratıl­mış olduğundan. Allah, sizden yükü hafifletmek ister.» (Nisa: 32)

îkrime (r.a.)'ın rivayetine göre, kadınlar cihadı isteyerek; «Al­lah'ın bize de cihada izin vermesini ve erkeklerin kazandıkları sevabdan bizim de pay almamızı istedik.» dediler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Bu, kadınların hastalara bakma ve benzeri sebepler dolayısıy­la savaşa katılmalarına engel değildir.

Enes (r.a.)'dan rivayete göre, o şöyle demiştir:

«Uhud savaşı olduğu zaman Nebi aleyhisselâm'in yanındakiler hezimete uğradılar... Ebû Bekir'in kızı Aişe ile Ümmü Süleym'i etek­lerini ayaklarındaki halhalları görünür şekilde toplamış halde gör­düm. Sırtlarında su tulumlarını taşıyorlar, sonra gazilerin ağızları­na su döküyorlardı. Tekrar dönüp dolduruyorlar, sonra gelip, yine onların ağızlarına su döküyorlardı.»

(Hadisi, Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)

Yine Enes'den rivayete göre, o şöyle demiştir: «Nebî aleyhisse­îâm, Ümmü Seleme ve beraberindeki ensar kadınlarının, savaşa ka­tılıp, su taşımalarına ve yaralan tedavi etmelerine izin verdi.»

(Hadîsi, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizl kaydetmiştir.)

 

233.7. Anne-Babanın İzni

 

Farz olan cihadda, ana-babanın iznine bakılmaz. Nafile cihad-da ise, müslüman ana-babanın veya birinin frnj gereklidir.

îbn Mes'ûd, şöyle demiştir: Allah Rasûlü'ne; «Allah'a en sevim­li amel hangisidir?» diye sordum. «Vaktinde kılınan namaz.» buyur­du. «Sonra hangisi?» dedim. «Ana-babaya iyilik.» buyurdu. «Sonra hangisi?» dedim. «Allah yolunda cihad.» buyurdu.

(Hadisi, Buhari ve Müslim kaydetmiştir.)

İbn Ömer, şöyle demiştir: Bir adam Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek, cihad için izin vermesini istedi. Nebî aley-hisselâm; «Annen ve baban sağ mı?» diye sordu. Adam, «Evet.» de­yince, «Onların yanında kal ve cihad et (onlar için çalış).» buyurdu.

(Hadîsi, Buhari, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Tirmizî kaydetmiştir.)

Şir'atü'l-İslâm kitabında ,şöyle denmektedir: «Cihada çıkmak, ailesinden, çocuklarından ve ana-babasmdan ayrılmaktır. Bunlar, cihaddan öncedir. Hatta bunlar, cihaddan daha üstündür.»

 

23. 3.8. Alacaklıların İzni

 

Borçlu olan kimse; onu ödemeden, alacaklıdan izin almadan veya bir rehin bırakmadan ya da bir kefil göstermeden, nafile olan cihada çıkamaz.

Ahmed ve Müslim'in Ebû Katâde (r.a.)'den. rivayetine göre, o şöyle demiştir: «Ne dersiniz, Allah yolunda öldürülsem, bütün gü­nahlarıma kefaret olur mu?» Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle buyurdu: «Evet.. Sen sabırla, Allah rızasını dileyerek, ka­çarken değil, saldırırken ölmüşsen, borç hariç günahlarına kefaret olur. Bana bunu Cibril söylemiştir.»

 

23.3.9. Savaşta Kafir ve Facirlerden Yardım Almak

 

Münafıkların ve fâsiklann, kâfirlerle yapılan savaşa yardım et­meleri caizdir. Abdullah bin Übey ve beraberindeki münafıklar, Al­lah Rasûîü sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte savaşa çıkmışlar­dır. Devamlı içki içen Ebû Muhsin es-Sakafî'nin kıssası ve Farslar-la yapılan savaştaki kahramanlıkları meşhurdur.

Kafirlerin müslümanlarla birlikte savaşmaları ise, âlimlerin arasında ihtilaflıdır.

Mâlik ve Ahmed; «Onlardan yardım istemek ve onların yar­dım etmeleri mutlak olarak caiz değildir.» demişlerdir.

Mâlik; «Ancak müslümanlann hizmetçisi olanların yardımı ca­izdir.» demiştir.

Ebû Hanife ise şöyle demiştir: «Kendilerinin tabi oldukİan hükümlerin çoğunluğu islâm hükümleri ise, onlardan yardım istemek ve onların yardım etmesi mutlak olarak caizdir.» Şayet onlar­da cari olan hükümler şirk hükümleri ise, bunu kerih görmüştür. Şâfiî de şöyle demiştir: «Şu iki şartla caiz olur:

1. Müslümanlar az, müşrikler de çok olduğu zaman.

2. Müşriklerin, islâm hakkında iyi düşünceleri ve İslâm'a me­yilleri bilindiğinde.

Onlardan yardım alındığı zaman, sehm (ganimetten belirli bir pay) almazlar, mükafat olarak bir şeyler verilir. Ganimette müslü­manlann paylarına ortak edilmezler.

 

23.3.10. Zayıflar Sebebiyle Allah'ın Yardım Etmesi

 

Mus'ab bin Sa'd bin Ebî Vakkas'dan rivayete göre, o şöyle de­miştir: Babam kendisinin payının aşağı kimselerden daha fazla ol­ması gerektiği görüşündeydi. Nebî aleyhisselâm, şöyle buyurdu : «Ancak zaifleriniz sebebiyle yardım olunuyor ve rızıklandırılıyor musunuz?»

(Hadîsi, Buhari ve Nesâî kaydetmiştir.)

Nesâî'nin lâfzı: «Allah, bu ümmete ,ancak zaiflerinin duası, na­mazı ve ihlası sebebiyle yardım ediyor.»

Ebû'd-Derdâ'dan rivayete göre, o şöyle demiştir: «Allah Rasû-lü'nü işittim, şöyle buyurdu: «Zayıflar hususunda bana bağyediyor-sunuz. Halbuki ancak zayıflarınız sebebiyle rızıklandırıhyor ve yar­dım olunuyorsunuz.»

(Hadisi, Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve îbn Mâce kaydetmiştir.)

Ebû Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre, Nebî aleyhisselâm, şöyle buyurmuştur:

«Saçları dağınık, kapılardan kovulan kimse, Allah'a dua etse, Allah duasını kabul eder.»

 

23.3.11. Cihadın Fazileti

 

23.3.11.1. Cihad, Nafile İbadetlerin En Faziletlisidir

 

Cihad, Allah'ın kelimesinin îlanı, hidayetinin yeryüzüne yerleş­tirilmesi, hak dinin ikâmesidir. Bazan nafile hac ve umreden daha üstün olur. Nafile namaz ve oruçtan daha faziletlidir.

Bununla beraber, o bütün ibadet türlerinin her birini, zahir ol­sun bâtın olsun aynı şekilde intizama sokar. Çünkü onda, bâtını ibadetlerden, dünyaya karşı zühd, yurttan ayrılık ve şehvetlerden uzaklaşma yer almaktadır, öyle kî bu yüzden islâm, cihadı, «ruhbâ-niyet» olarak adlandırmıştır.

Bir hadiste, söyle varid olmuştur; «ümmetimin ruhbaniyeti, Allah yolunda cihaddır.»

Cİhadda, malı ve cam kurban, etme, onları Allah'a satma var-dır. Onun ürünleri İçinde de, sevgi ve iman, yaktı ve tevekkül mey­veleri vardır.

«Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını —Tevrat, üncü ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak— cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? O halde yaptığınız alış-verişe sevinin, bu, büyük başarıdır.» (Tevbe: 111)

Islara, cihadı yüceltmiş, medeniyet surlarının tümünü onunla yükseltmiş, ondan kaçanları zemmederek, nifak ve kalb hastalığı ile tavsif etmiştir.

 

23.3.11.2. Mücahid, İnsanların En Hayırlısıdır

 

îbn Abbas'dan rivayete göre, Nebî aleyhiaselâm şöyle buyur­muştur:

«Size insanların en hayırlısını bildireyim mi?.. O, Allah yolun­da atının yularına yapışmış olan kişidir. Size, uzaklaşanların en ha­yırlısını bildireyim mi? O, Allah'm hakkını eda ettiği bir sürücüğü-nün başında uzlete çekilen kimsedir. Size, insanların en kötüsünü de bildireyim mi?.. O, kendisinden Allah adma İstendiği halde, ver­meyen kimsedir.»

Nebî aleyhisselâm'a, «İnsanların en faziletlisi kimdir?» diye so­ruldu: «Allah yolunda, canı ve malı ile cihad eden mü'min.» buyur­du. «Sonra kimdir?» diye soruldu: «Allah'tan korkarak ve insanlar­dan uzaklaşarak dağ yollarından birinde yaşayan mü'min.» buyurdu.

Bu hadis, uzleti, insanlarla düşüp kalkmaya üstün tutan kim­se lehine delildir. Bu konuda meşhur bir tartışma vardır.

Şafii ve âlimlerin çoğunluğunun mezhebi şudur: «insanlarla beraber olma, fitneden salim olunacağının umulması şartıyla, daha üstündür.»

Diğer grupların mezhebi ise; uzletin daha üstün olduğu şeklin­dedir.

Âlimlerin çoğunluğu; bu hadisi, fitne ve karışıklık zamanlarına veya insanların emin olmadığı ve onlara sabır gösteremeyen kimse hakkında ya da buna benzer hususî durumlara hasretmişlerdir.

Nebiler, sahabenin çoğunluğu, tabiîn, âlimler ve zâhidler, in­sanların arasına karışmışlar ve cumada hazır bulunma, cemaate ve cenazelere katılma, hasta ziyaretinde, zikir halkalarında bulunma ve

diğer hususlarda insanların arasına katılmanın sağladığı faydalan elde etmişlerdir.

Hadiste geçen «dağ yolu»ndan, iki dağ arasında kalan kısım kastediliyor. Hadiste Özellikle dağ yolunun kendisi hedeflenmemiş, aksine tek basma kalma, uzlet kastedilmiştir. Dağ yolu ise, misal olarak verilmiştir. Çünkü buralar genellikle insanların bulunmadığı yerlerdir.

Şu hadis de, yukarıdaki hadisin benzeridir: Nebİ'ye «kurtuluş» hakkında sorulduğu zaman, şöyle buyurmuştur:

«Sana, dilini tutmanı, evinin sana dar gelmemelini ve hatala­rına ağlamam tavsiye ederim.»

 

23.3.11.3. Cennet Mücahidlerindir

 

Tirmizî'nin rivayetine göre; bir adam, uzlete çekilmeyi arzu-ladi. Bunu Nebî aleyhisselâm'a sordu. Nebî aleyhisselâm şöyle bu­yurdu: «Böyle yapma. Birinizin Allah yolunda attığı bir adım, evin­de kıldığı yetmiş senelik nama/dan daha üstündür. Allah'ın sizi ba­ğışlamasını ve Cennet'e sokmasını istemez misiniz? Allah yolunda savaşın.»

«Kim devesinin üzerinde Allah yolunda savaşırsa, ona Cennet vacib olur.»

Mücahid, Cennet'te yüz derece yükseltilir:

Ebû Sa'îd el-Hudrî (r.a.)'den rivayete göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Ey Ebû Sa'îd! Kim rab olarak Allah'ı, din ola­rak İslâm'ı, nebi olarak Muhammed'i seçip hoşnud olursa, Cennet ona vacib olmuştur.» Bu Ebû Sa'îd'in hoşuna gitti ve «Ey Allah'ın Rasûlü, bana onlan bir daha say!» dedi. Nebî aleyhisselâm tekrar saydı. Sonra Nebî aleyhisselâm; «Bir de, kulun onun sayesinde Cen­nette her ikisi arasında gök İle yer arasındaki mesafe kadar olan yüz derece yükseleceği bir şey vardır.» buyurdu. Ebû Sa'îd, «O ne­dir ey Allah 'in Rasûlü?» diye sordu. Nebî aleyhisselâm, şöyle buyur­du: «Allah yolunda cihad.. Allah yolunda cihad..»

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurdu: «Cen­nette, Allah'ın, Allah yolunda cihad edenlere ayırdığı her ikisi ara­sındaki mesafenin yerle gök arası gibi olduğu yüz derece vardır. Allah'tan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin. O, cennetin ortasında ve en yücesindedir. Üzerinde Rahman'ın arşı vardır. Ondan cennet nehirleri fışkırır.»

 

23.3.114. Hiç Bir Şey Cihada Denk Değildir

 

Ebû Hüreyre'den rivayete göre, şöyle demiştir: «Ey Allah'ın Rasûlü! Allah yolunda cihada denk olan nedir?» diye soruldu. «Ona güç yetiremezsiniz.» buyurdu. Soru, iki veya üç kere tekrarlandı. Yine «Ona güç yetiremezsiniz.» buyurdu. Üçüncüsünde ise, şöyle buyurdu: «Allah yolunda cihad eden, Allah'ın âyetleriyle Allah'a sa­mimiyetle dua eden kimse; namaz kılan, oruç tutan ve bunları o cihaddan dönünceye değin bırakmayıp sürdüren kimse gibidir.»

(Hadîsi, Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd, Nescâî ve Tirraizî rivayet etmiştir.)

 

23.3.11.5. Şehidliğin Fazileti

 

Allah Rasûlü, sallallahu aleyhi ve seilem şöyle buyurmuştur: «Allah yolunda yaralanan her kişi —kimin Allah yolunda yaralandı­ğım en iyi bilen Allah'tır— kıyamet günü, yarasından kan renginde ve misk kokusunda olan kanlar akar halde gelir.»

Muhammed bin İbrahim, şöyle demiştir: «Abdullah bin Müba­rek, kendisini cihada çıkmaya çağırdığım zaman bana, Fudayı bin îyad'a götürmem için şu beyitleri yazdırdı:

«Ey Haremeyn'in âbidi, eğer bizi görseydin; İbadette oynadığını mutlaka görürdün.

Başkaları gözyaşlarıyla yanaklarını boyarken;

Bizim boğazlarımız kanlarımızla boyanır. Veya onların atlan bâtıl yolda yorulurken; Bizim atlarımız baskın günlerinde yorulur.

Misk kokusu sizindir; bizim miskimiz ise;

Atların ayak tırnaklarının kokusu ve temiz tozlardır. Bize Nebî'mizden öyle bir söz geldi ki; Doğru ve sahih bir sözdür o, yalanlanmaz.

Allah ehli'nin tozuyla Cehennem'in dumanı

Kişinin burnuna aynı gelmez! Bu yalanlanmaz. Bu Allah'ın Kitab'i, bizim aramızda şöyle buyurur: «Şehid, ölü gibi olmaz.» Bu da yalanlanmaz.»

Mektubu Mescid-i Haram'da bulunan FudayI bin îyâd'a verdim. Onu okuduğu zaman, gözleri doldu ve; «Ebû Abdurrahman doğru söylemiş ve bana nasihat etmiş.» dedi. Sonra; «Sen de hadis yazan­lardan mısın?» diye sordu. «Evet» dedim. «Bize, Ebû Abdurrahman'• m mektubunu getirmenin karşılığı olarak şu hadisi yaz.» dedi ve bana şunu yazdırdı:

Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayete göre; bir adam, «Ey Allah'ın Rasûlü, bana Allah yolunda cihad eden mücahidlerin sevabına ula­şacağım bir amel öğret.» dedi. Nebî aleyhisselâm: «Hiç aynlmaksı-zın namaz kılmaya ve hiç bozmaksızın oruç tutmaya gücün yeter mi?» diye sordu. Adam; «Ey Allah'ın Rasûlü, bunu yapamayacak kadar zayıfım.» dedi. Sonra Nebî aleyhisselâm, şöyle buyurdu: «Nefsim elinde olan Allah'a andolsun ki, eğer buna takat getir­sen, yine de Allah yolunda savaşan mücahidin ulaştığına erişemez­sin.»                                          

Allah Rasûlü, ashabına şöyle buyurdu: «Kardeşleriniz Uhud'da öldürüldüğü zaman, Allah onların ruhlarını Cennet nehirlerinin kay­nadığı yeşil kuş midesinde yerleştirdi. Onun meyvesinden yerler. Arşın gölgesinde asılı bulunan altın kandillere sığınırlar. Yediklerin­de, içtiklerinde ve konuştukları yerde duydukları hoş koku sebebiy­le; «Kim, bizim, Cennet'te cihadı terk etmediğimiz için rızıklandın-Iıp, yaşadığımızı kardeşlerimize bildirecek?» dediler. Allah Teâla, «Onu kardeşlerinize ben bildireceğim.» buyurdu ve şu âyeti indirdi:

«Allah yolunda ölüdürülenleri Ölü saymayın; bilâkis Rab'Ieri ka­tında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle se­vinç içinde nzıklanırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kim­selere, kendilerine korku olmadığım ve kendilerinin üzülmeyecek­lerini müjdelemek isterler. Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bolluğu ve Allah'ın mü'minlerîn ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek ister­ler.» (Al-i İmrân: Î69- İ71)

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve seilem, şöyle buyurmuştur: «Şehidlerin ruhları yeşil kuş kannlarındadır. Cennette diledikleri yerlere giderler.»

Yine O şöyle buyurmuştur: «Şehid, ölüm acısını ancak birinizin akrep sokması sırasında hissettiği kadar duyar.»

Aynca şöyle buyurmuştur: «Cihadın en üstünü, atının yaralan­ması ve senin kana bulanmandır.»

Câbir bin Atik (r.a.)'den rivayete göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Şehİdler, —Allah yolunda öldürülenin dışında— ye­didir: Tâ'ûndan ölen, şehiddir. Boğulan şehiddir. Zâtul-cenb'den ölen, şehiddir. Karın ağrısından Ölen, şehiddir. Yanarak ölen, şe­hiddir. Yıkık altında kalarak ölen, şehiddir. Doğum esnasında ölen kadın, şehiddir.»

(Hadîsi, Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesâî sahih senedle kaydetmiş­tir.)

Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayete göre, Nebî aleyhisselâm; «Sizce şehid kimdir?» diye sordu. Ashab; «Ey Allah'ın Rasûlü, Allah yolunda öldürülen şehiddir.» dediler. «O zaman ümmetimin şehidleri çok azahr.» buyurdu. Ashab, «Onlar kimdir, ey Allah'ın Rasûlü?»

diye sordular. Nebî aleyhîsselâm, şöyle buyurdu: «Allah yolunda öl­dürülen, şehiddir. Allah yolunda (ibadet ederken) ölen, şehiddir. Ta'ûndan ölen, şehiddir. Karın hastalığından ölen, şehiddir, Boğu­larak ölen şehiddir.»

(Hadisi, Müslim rivayet etmiştir.)

Sa'îd bin Zeyd'den rivayete göre, Nebî aleyhisselâm, şöyle bu­yurmuştur: «Malım savunurken ölen, şehiddir. Canını savunurken Ölen, şehiddir. Ailesini savunurken Ölen şehiddir.»

(Hadisi, Ahmed ve Tirmizî kaydetmiş; Tirmizî, «sahih» demiş­tir.)

Âlimler, şöyle demiştir: «Allah- yolunda Öldürülen dışında tüm bunlara şehid denmesinin asıl sebebi, onların âhirette şehid seva­bım alacak olmasındandır. Dünyada ise yıkanır ve namazları kılı­nır.»

Bundan anlaşılmaktadır ki, şehid, üç kısımdır:

1. Dünya ve âhiret şehidi: Bunlar, kâfirlerle yapılan harbde öl­dürülenlerdir.

2. Sırf âhiret şehidi: Bunlar yukarıda bahsedilen kimselerdir.

3. Sırf dünya şehidi: Bunlar, ganimete ihanet eden veya ka­çarken öldürülen kimselerdir.

Abdullah bin Ömer'den rivayete göre: Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: «Allah, borç dışında şehidin tüm günahlarını bağışlar.»

Öldürme, insanların malını haksız yere yeme ve benzeri şeyler de, borç kavramına dahil edilirler.

 

23.3.11.6. Cihad, Allah'ın Kelimesini Yüceltmek İçin Yapılır

 

Cihad; ancak Allah rızası, kelimesinin ilâm, hak sancağının yük­seltilmesi, bâtılın yokedilmesi ve nefsin, Allah rızasına adanması amaç edinildiği zaman, hakikaten cihad diye isimlendirilebilir. Onunla, bunlardan başka, dünya zevklerinden biri amaçlandığı za­man, ona, hakiki manâsıyla cihad denemez.

Kim, bir pay kapmak, ganimet elde etmek, şecaat gösterisinde bulunmak veya şöhrete kavuşmak için savaşırsa onun ne bir mü­kafatı ne de bir sevabı vardır.

Ebû Musa (r.a.)'dan rivayete göre, o şöyie demiştir: Bir adam. Nebi aleyhisselâm'a gelerek; «Kimi, ganimet için savaşır, kimi şöh­ret için, kimi de şecaat gösterisi için.. Bunlardan hangisi Allah yo-

lundadır?» diye sordu. Nebî aleyhisselâm şöyle buyurdu: «Kim, ke-limetullah'uı yücelmesi için savaşırsa, o Allah yolundadır.»

Ebû Dâvud ve Nesâî'nin rivayetine göre, bir adam; «Ey Allah'­ın Rasûlü, ne dersin; biri sevap ve şöhret için savaşıyor, ona ne var­dır?» diye sordu. Nebî aleyhisselâm; «Ona hiç bir şey yok,» buyur­du. Adam, soruyu üç kere tekrarladı. Nebî aleyhisselâm, şöyle bu­yurdu: «Ona hiç bir şey yoktur. Allah sırf kendi rızası gözetilerek yapılan amel dışında hiç bir ameli kabul etmez.»

Niyet, amelin ruhudur. Niyetten soyutlanınca, amel, ölü olur. Onun Allah katında hiç bir ağırlığı yoktur.

Buhari'nin Ömer bin Hattab'dan rivayetine göre, Allah Rasû­lü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: «Ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir. Herkese niyet ettiği şey vardır.»

Amele gerçek değerini veren, ihlastır. Kişi şehid olmasa bile, ihlas ile şehidlik mertebesine ulaşır.

Allah Rasûlü, sallallahu aleyhi ve sellem, buyuruyor ki: «Kim Allah'tan, gerçekten şehâdeti isterse, yatağında bile olsa, Allah onu şehidlik mertebesine ulaştırır.»

Yine, O şöyle buyuruyor: «Medine'de öyle insanlar vardır ki, sizinle yol yürümedikleri, bir vadiyi geçmedikleri halde onlar si­zinledir. Onları özürleri alıkoymuştur.»

Cihad hususunda, hatta diğer hususlarda ihlas olmadığı ve on­dan yüz çevirildiği zaman, mücahid, yalnızca sevab ve mükafattan mahrum kalmaz, aynı zamanda bu sebeble kıyamet günü azaba du­çar olur.

Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayete göre, o şöyle demiştir: Allah Ra-sûlü'nü işittim, şöyle buyuruyordu: «Kıyamet günü, insanların ilk hesabı görüleni, şehid düşen kimsedir. Ona şehidlik makamı göste­rilir, o da orayı görür. Allah ona; «Dünyada ne yaptın?» diye sorar. Adam; «Şehid düşene değin senin yolunda savaştım.» der. Allah; «Yalan söyledin. Fakat sen, cesur desinler diye savaştın, denildi de..» buyurur. Sonra emreder, cehenneme doğru yüzü üzerinde sürüle­rek, oraya atılır.»

«Biri de ilim öğrenen, Öğreten ve Kur'ân okuyan kimsedir. Ölün­ce, bunun mükafatı ona gösterilir, o da orayı tanır. Allah ona, «Dün­yada ne yaptın?» diye sorar. Adam; «Senin için ilim öğrendim, öğ­rettim ve Kur'ân okudum.» der. Allah; «Yalan söyledin. Fakat sen, ilmi, âlim desinler diye öğrendin. Kur'an'ı da, okuyor, desinler diye okudun. Öyle denildi de..» buyurur. Sonra emreder, cehenneme yüz­üstü sürülerek götürülüp, oraya atılır.»

«Ayrıca, Allah'ın kendisini refaha erdirdiği ve pek çok mal verdiği kimsenin hesabı görülür. Makamı ona gösterilir, o da orayı gö­rür. Allah, «Dünyada ne yaptın?» diye sorar. Adam; «İnfak edilme­sini istediğin hiç bir yeri, senin için infak etmeksizin bırakmadım.» der. Allah; «Yalan söyledin. Fakat sen bunları cömert desinler diye yaptın, denildi de..» buyurur. Sonra emreder, yüzüstü sürülerek ce­henneme götürülüp, oraya atılır.»

(Hadisi, Müslim rivayet etmiştir.)

 

23.3.117. Ücret (Karşılık) Alanın Sevabı

 

Mücahid, ihlaslı olduğunda, ganimetten pay alırsa, bu onun ec­rini azaltır.

Abdullah bin Ömer (r.a.)'den rivayete göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellera, şöyle buyurmuştur: «Her savaşçı veya akıncı, savaşıp yaralanmamış ve ganimetten bir hisse almış olursa, böyle­ce sevabının üçte birini almış olur. Bir ok isabet edip yaralanan sa­vaşçı veya akıncı ise, sevabım eksiksiz olarak tamamen alır.» (Hadisi, Müslim kaydetmiştir.) Nevevî şöyle demiştir:

«Hadîsin, başkası mümkün olmayan en doğru mânâsı şudur: Savaşçı, sağlam kurtulur veya ganimet elde ederse, onun ecri, kur­tulamayan veya kurtulup da ganimet alamayan kimseden daha az­dır. Çünkü ganimet, onların savaşları sebebiyle kazandıkları mü­kafatın bir kısmına mahsub olur. Onu kazandıkları zaman,'bunun­la, savaşlanna terettüb eden sevabın üçte birini almış olurlar. Bu ganimet, onlara verilecek olan karşılıktan sayılır. Bu yorum, saha­beden rivayet edilen meşhur sahih hadislere de uygundur. Meselâ bir sahabi şöyle demiştir: «Bizden ölen, ecrinden bir şey yemeden öldü. Bir kısmımızın ise, meyvesi olgunlaşıp, onu topladı.»

«îşte bu, bizim doğru yorum olarak kabul ettiğimiz görüştür. Hadisin zahiri de bunu gösterir. Buna aykırı olan sahih açık bir ha­dis gelmemiştir. Hadis, bizim yorumumuzu göstermektedir.» Kadı 'îyad da bu mânâyı seçmiştir.

Ebû Davud'un, Ebû Eyyub (r.a.)'dan rivayetine göre, Nebî aley-hisselâm, şöyle buyurmuştur: «Yakında birçok şehirleri fethedecek­siniz. Sizler ordular halinde olacaksınız- O şehirlere aranızdan müf­rezeler gönderilecek. Biriniz o müfrezede (parasız) gitmeyi kabul etmeyecek. Kavmi arasından uzaklaşıp, kaçacak. Sonra kabileler arasında dolaşıp, «Şöyle bir müfrezede beni kim ücretle tutacak? Ben onun vazifesini yapayım.» diyecek. Uyanık olun! O, kanının son damlasına kadar ücretlidir. Gazi değildir.»

 

23.3.11.8. Allah Yolunda Nöbet Tutmanın Üstünlüğü

 

Düşmanların İslâm diyarına girebilecekleri bazı gedikler bulunabilir. Düşmanın sızıp, buralardan İçeri gireceği zayıf yanlar bu­lunmaması için, bu gedikleri, hassas bölgeleri sağlam olarak kapa­mak, güvenliğini sağlamak vâcibdir.

îslâm, müslümanların güçlü olmalarını, ordu hazırlayıp böy­lesi hassas bölgelerin himayesi için oralara yerleştirilmesini teşvik etmiştir.

Allah yolunda cihad için bu gedikleri kapamaya «ribât» adı ve­rilir. Ribât'ın en azı bir saat, en mükemmel olanı ise, 40 gündür. En efdali ise, korkunun en çok olduğu sınır bölgelerinde yapılanı­dır.

Âlimler onun Mekke'de bulunmaktan daha üstün olduğunda birleşmişlerdir.

Ribât'ın üstünlüğü hakkında şu hadisler gelmiştir :

Müslim'in, Selman (r.a.)'dan rivayetine göre, o şöyle demiştir: Allah Rasûlü'nü işittim, şöyle buyuruyordu: «Bir gün, bir gece nö­bet; bir ay oruç ve gece namazından daha hayırlıdır. Eğer nöbette ölürse, yapmakta olduğu ameli devam eder, üstelik âhirette nzık-lanır ve fitnelerden emin olur.»

Yine, o şöyle buyurdu: «Her ölünün ameli sona erer. Ancak Allah yolunda nöbet bekleyenin ameli kıyamet gününe değin sürer, O kabir fitnesinden de emin olur.»

 

23.3.11.9. Cihad Niyetiyle Ok Atma Talimi Yapmanın Fazileti

 

İslâm, Allah yolunda cihad niyetiyle ok atmayı Öğrenmeyi ve müsabakalar düzenlemeyi teşvik etmiştir. Ok atım yarışmaları ve beden eğitimini sevdirmiştir.

Ukbe bin Âmir (r.a.)'den rivayete göre, o şöyle demiştir: Allah Rasûlü'nü işittim, minberin üstünde, şöyle buyuruyordu: «Gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın. Uyanık olun! Kuvvet, ok atmaktır. Dikkat edin! Kuvvet, ok atmaktır. Dikkat edin! Kuvvet, ok atmak­tır.»

(Hadîsi, Müslim kaydetmiştir.)

Ukbe (r.a.)'den rivayete göre, o şöyle demiştir: Allah Rasûlü'nü işittim, şöyle buyuruyordu: «Siz, bazı memleketleri fethedeceksiniz. Hiç biriniz, ok atma alışkanlığınızı bırakmasın. Çünkü Allah, tek bir ok sebebiyle üç grubu cennete sokacakta-: Oku yapan, atana veren ve atan.»

İslâm, ok atmayı öğrendikten sonra unutana çok şiddetli dav­ranmıştır. Bu, ok atmayı özürsüz olarak terketmenin, pek ağır bir kerahatle mekruh olması yüzündendir.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: «Kim ok atmayı öğrenir de sonra onu bırakırsa, benden değildir.» Bir rivayette: «İsyankâr olmuştur.» (Hadisi, Müslim kaydetmiştir.)

Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Kişinin üzerine aşın düştüğü her şey bâtıldır. Ancak yayla ok atması, atını eğitmesi ve ailesiyle oynaşıp eğlenmesi bunun dışındadır. Çünkü bunlar haktırlar.»

Kurtubi şöyle demiştir :

«—En iyisini Allah bilir— Bunun mânâsı: Kişinin üzerine düş­tüğü hiç bir şey ne şimdisi ne de sonrası için bir fayda getirmez. Bu bâtıldır ve düşkünlükten vazgeçmek daha iyidir. Şu üç duruma düşkünlük gösterir ve onlarla oyalanırsa, bunların neticesi olan fay­dalar sebebiyle haktır. Şöyle ki, yayla ok talimi yapmak ve atı eğit­mek savaş hazırlıklarındandır. Kişinin ailesiyle oynaşması ise, Al­lah'ı birleyecek ve O'na kulluk edecek bir çocuğun dünyaya gelmesi neticesini hasıl eder. Bu yüzden, bu üçü haklardandır.»

Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:   «Ey İsrailoğulları! Ok atın, çünkü atalarınız ok atardı.»

Atlan eğitmek ve ıslah etmek görüldüğü gibi, farz-i kifâyedir.

 

23.3.11.10. Deniz Harbi, Kara Harbinden Daha Faziletlidir

 

Deniz savaşının tehlikesi daha büyük olduğundan, sevabı  da . daha fazladır.

Ebû Davud'un, Ümmü Haram (r.a.)'dan rivayetine göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur; «Deniz tutan kimseye bir şehid sevabı, boğulana İse iki şehid sevabı vardır.»

tbn Mâce'nin, Ebû Ümâme (r.a.)'den rivayetine göre, o şöyle de­miştir: Allah Rasûlü'nü işittim, şöyle buyuruyordu: «Bir deniz şe-tıidi, iki kara şehidi gibidir. Denizde kusan ise, karada kan döken gibidir. İki amel arası da Allah'a kulluk yolunda dünyayı katetmek gibidir. Allah ölüm melekleri ile ruhları kabzeder. Deniz şehidinin ruhunu kabzetmeyi ise üzerine almıştır. Kara şehidinin borç dışın­daki bütün günahlarını bağışlar. Deniz şehidinin ise, günahlarım da, borcunu da bağışlar.»

 

233.12. Komutanın Vasıfları

 

El-Fahrî, ordu komutanında bulunması gereken pek çok vasıf saymış ve şöyle demiştir: Türk hakimlerinden biri şöyle demiştir:

«Ordu komutanında hayvanların Özelliklerinden şu on'unun bu­lunması gerekir: Arslanın cesareti, hınzırın sessizliği, tilkinin hile­si, köpeğin yaralara karşı sabrı, kurdun kıskançlığı, turnanın ko­ruyuculuğu, horozun cömertliği, horozun, korkaklara (tavuklara) karşı şefkati, karganın uyanıklığı, Horasan'da bulunan «ta'ru» de­nilen hayvanın yolculukta kuvvetli ve dayanıklı obuası.»

 

23.3.22.1. İyi ve Kötüyle Beraber Cihad

 

Cihadda, hakimin âdil veya komutanın 'birr' sahibi olması şart değildir. Aksine cihad her durumda vacibtir. Facirin cihad meyda­nında uğradığı belalar, başkasından farklı değildir.

23.3.12.2. Ordu Komutanının Yükümlülükleri

 

Ordu komutanının ordusuna karşı şu vazifeleri vardır:

1) Ordusuyla istişare edip, onların görüşlerini almak. Onlara karşı emirlerinde istibdada yönelmemek.

Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «İş hususunda, onlarla is­tişare et.» (Âl-i Imrân: 159)

Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayete göre, o şöyle demiştir: «Arka­daşlarıyla, Allah Rasûlü'nden daha fazla istişare eden birini hiç görmedim.»

(Hadîsi, Ahmed ve Şafii kaydetmiştir.)

2) Ordusuna karşı ince kalbli ve yumuşak davranmak.

Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Allah Rasûlü'nü işittim, şöyle buyuru­yordu: «Allah'ım, ümmetimin işlerinden birinin basma geçip de on­lara nfk ile muamele edene, sen de rıfkla muamele et.»

(Hadîsi, Müslim kaydetmiştir.)

Ma'kıl bin Yesâr (r.a.)'dan rivayete göre, Nebî aleyhisselâm şöy­le buyurmuştur: «Müslümanların işlerinin başına geçen bir kimse, çalışmayıp onlara iyi muamelede bulunmazsa, Cennet'e giremez.»

Ebû Davud'un rivayetine göre, Câbir (r.a.) şöyle demiştir: «Al­lah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, kafilenin gerisinde kalır, za-ifleri toplar, terkisine alır ve onlara yol gösterirdi.»

3)  Günahlara düşmesinler diye ma'rufu emir ve münkeri nehy-etmek.

4) Ordusunun durumunu iyi bilmek ve savaşa hazır olmayan askerler ile aletleri, savaşta ordudan ayrılan ayrılıkçıları ve şayia türü  yalan haberleri çıkaranları tesbit etmesi için zaman zaman orduyu denetlemek.

Komutan, ordunun haber ve hareketlerini aktaranlar ile fitne çıkarmaya çalışanları da araştırmalıdır.

5) Liderleri belirlemek.

6)  Sancak ve flamaları belirlemek.

7) Güvenli yerleri belirleyip, pusu yerlerinden korunmak.

8) Düşmanın durumunu bilebilmek için gözcüler, casuslar göndermek.

Nebî aleyhisselâm, bîr yere savaşa çıkacağı zaman, başka bir yerin İsmini yayardı.

Yine O, düşmanlardan haber getirmesi için casuslar gönderirdi.

Orduyu düzene koyar, bayrak ve sancak edinirdi.

îbn Abbas, şöyle demiştir: «Allah Rasûlü'nün sancağı siyah, bayrağı ise, beyazdı.»

(Hadîsi, Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.)

 

23.3.12.3. Allah Rasûlü'nün Kumandanlarına Tavsiyeleri

 

Ebû Musa (r.a.)'dan rivayete göre, O şöyle demiştir: Allah Ra-sûlü sallallahu aleyhi ve sellem, ashabından birini bir işe gönder­diği zaman; «Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.» buyururdu.»

Yine Ebû Musa (r.a.)'dan rivayete göre, o şöyle demiştir: Allah Rasûlü, beni ve Mu'âz'ı Yemen'e gönderdi ve şöyle buyurdu: «Kolay­laştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin; ayrılığa düş­meyin.»

(İki hadîsi de Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)

Enes (r.a.)'den rivayete göre, Nebî aleyhisselâm, şöyle buyur­muştur; «Allah'in ismiyle, Allah için ve Allah Rasûlü'nün dîni üze­re gidin! Yaşlıları, küçük çocukları, kadınları öldürmeyin. Ganime­te ihanet etmeyin. Ganimetinizi bir araya toplayın. Islah edin. İyi davranın. Şüphesiz ki Allah, iyi davrananları sever.»

(Hadîsi, Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.)

 

23.3.12.4. Ömer'in Tavsiyesi

 

Ömer bin Hattab. (r.a.); Sa'd bin Ebî Vakkas (r.a.) ve berabe­rindeki askerlere şu mektubu yazdı:

«Ben, sana ve beraberindeki askerlere her durumda Allah'dan sakınmanızı emrediyorum. Çünkü Allah'dan sakınma (takva) düş­manlara karşı durmadan daha üstün ve harbde yapılan hileden da­ha kuvvetlidir. Sana ve beraberindekilere, günahlarına karşı, düş­manlarınıza karşı olduğunuzdan daha dikkatli olmanızı emrediyo­rum. Çünkü ordunun günahları, beni, düşmanlarından daha çok korkutuyor. Müslümanlar ancak düşmanlarının Allah'a ksrşi isyan­ları sebebiyle yardım olunuyorlar. Eğer bu olmasa bizim onlara karşı hiç bir kuvvetimiz yoktur. Çünkü bizim sayımız, onların sa­yısı kadar değil, bizim hazırlıklarımız da onların hazırlığı gibi de­ğildir. Eğer günahta onlarla eşit olursak, kuvvette onların bize üs­tünlüğü olur. Biz onlara karşı ancak faziletimiz sebebiyle yardım olunuyoruz; gücümüz sayesinde galib gelmiyoruz.

«Biliniz ki, üzerinizde Allah'ın ne yaptığınızı bilen koruyucu­ları vardır. Onlardan utanın, Allah yolunda bulunduğunuz halde, Allah'a karşı günahlar işlemeyin. «Düşmanlarımız bizden daha be­terdir. Bu yüzden bize üstün gelemezler.» demeyin. Nice kavimler vardır ki, kendilerinden daha kötülerin tasallutuna uğramışlardır. Meselâ İsrailoğulları, Allah'ın hoşlanmadığı işler yapınca, mecûsi ka­firleri onlara tasallut etti ve onlar da yurdlarının her yerini talan ettiler. Böylece va'dedilmiş olan oldu.

«Allah'dan düşmanlarınıza karşı yardım istediğiniz gibi, ben de size nefislerinize karşı yardım etmesini dilerim. Allah'dan bunu, hem benim, hem sizin için istiyorum.

«Yolculukları hususunda müslümanîara nfk {yumuşaklık) iîe muamele et. Onlan yorgun iken yolculuğa zorlama. Düşmanlarına ulaşıncaya dek, onlara kolaylık göster ve konaklama müddetlerini kısa tutma. Yolculuk onların kuvvetlerim azaltmasın. Çünkü onlar, hazır bekleyen düşmanlarına karşı sefer ediyorlar. Canlarım ve at­larını himaye et. Her cuma, beraberindekiler ile birlikte bir gün bir gece konakla. Böylece, canlarına can katacakları silahlarını ve yük­lerini bırakıp rahatlasınlar. Konaklama yerini, barış ve zimmet sa­hiplerinin yerleşim yerlerinden uzakta tut. Borcunda güvenilir ve ora halkından hiç bir kimseye zarar vermeyecek olanların dışında beraberinde bulunanlar oraya girmesinler. Çünkü onlar, hürmet ve zimmet sahibidirler. Onlar, anlaşmalarına ihtimam gösterdikleri gi­bi, siz de buna vefa gösterin. Size sabır gösterdikleri gibi, siz de on­lara hayırla muamele edin. Sulh ehline zulmederseniz, bundan ötü­rü, savaştığınız topluluğa karşı yardım olunmazsınız.

«Düşman toprağına vardığınız zaman, onlarla aranda gözcüler yolla. Onların durumu sana gizli kalmasın. Bunları, yanındaki araplardan veya doğruluğuna güvendiğin yöre halkından seç. Çünkü ya­lancıların haberinin sana bir faydası dokunmaz. Doğru bilgiler ge­tirmeyen kimse, senin aleyhine bir gözcüdür, lehine değil.

«Düşman toprağına yaklaştığın sırada casusları çoğalt. Seninle düşmanlarının arasında akıncı birlikleri bulunsun. Akıncı kuvvet­ler, onların yardımcı (geri) kuvvetleri İle ordunun arasını ayırır. Casuslar ise, onların gizli durumlarını takib eder. Casuslarını, or­dunun görüş sahibi ve cesur adamları arasından seç. Onlara en hızlı atları ver. Çünkü onlar, düşmanlarla karşılaşırlarsa, onlarla ilk kar­şılaşanlar, görüşünde kuvvetli olanlar olur. Akıncı birliklerinin ko­mutanlarını güçlüklere dayanıklı ve mücahid kimselerden seç. On­lara, hevâsına uyan kimseleri tayin etme.

«Etrafındaki seçkin kimselere iltimas edip korkuya kapılarak, düşmana galip geleceğin yönlere onları casus ve seriyye olarak gön-dermezsen, görüşünde ve durumunda daha çok kayba uğrarsın.

«Düşmanınla karşılaştığın zaman; gözcülerini, casuslarını ve seriyyelerini bir araya topla. Tuzaklarını ve güçlerini toplayarak he-sab et. Sonra; savaşa zorlanmadığın sürece İşi çabucak bitirmek için acele etme. Böylece düşmanının ve savaşçılarının gizli durumla­rım göresin ve bütün meydanı ora halkıymiş gibi tanıyasın. Düşman­larına, sana yaptıklarının aynisıyla mukabele et.

«Sonra, askerini düzene koy ve gayretini uykusundan uyandır (harekete geçir). Allah'ın düşmanlarına ve senin düşmanlarına kor­ku vermek için esir almayıp boyunlarım vur.

«Allah, senin ve beraberindekilerin velisidir. Düşmanlarınıza karşı (Allah'ın) yardımı sizinledir. Allah yardımcınız olsun.»

 

23.3.13. Ordunun Yükümlülükleri

 

Ordunun ordu komutanına karşı, ma'siyet olmayan hususlarda itaat yükümlülüğü vardır.

Buharî'nin, Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayetine göre, Nebî aley-hisselâm şöyle buyurmuştur: «Bana itaat eden, Allah'a itaat etmiş­tir. Bana isyan eden, Allah'a isyan etmiştir. Emire itaat eden, bana itaat etmiştir, emire İsyan eden, bana isyan etmiştir.»

Ma'siyette itaat ise, nehyedilmiştir. Çünkü Yaratıcı'ya isyan­da, yaratılmışa itaat yoktur.

Buharı ve Müslim'in, Ali'den rivayetine göre, o şöyle demiştir: «Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bir seriyye yolladı. Bu seriyyeye ensardan birini komutan tayin etti ve seriyyeye onu dinle­yip itaat etmelerini emretti. Askerler ona bir hususta itaatsizlik ettiler. Komutan; «Odun toplayın.» dedi. Topladılar. Sonra, «Ateş ya­kın.» dedi. Yaktılar. Sonra da; «Allah Rasûlü size beni dinleyip itaat etmeyi emretmedi mi?» diye sordu. «Evet.» dediler. Komutan; «Ona girin.» diye emretti. Askerler birbirlerine bakıştılar ve «Biz zaten ateşten kaçıp Allah Rasûlü'ne sığınmıştık.» dediler. Onlar bu hal­deyken, komutanın kızgınlığı geçti ve ateş de söndü.

Döndükleri zaman, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'e bunu anlattılar. Nebî aleyhisselam, şöyle buyurdu: «Eğer girseydi-niz, bir daha ondan asla çıkamazdınız. Halika isyanda, itaat yok­tur. İtaat ancak ma'ruftadır.»

 

23.3.14. Savaştan Önce İslâm'a Davetin Gerekliliği

 

Müslümanların, savaştan önce İslâm'a davet etmeleri vacibtir.

Müslim'in, Büreyde (r.a.)'den rivayetine göre, o şöyle demiştir: Nebî bir ordu veya seriyyeye komutan tayin ettiği zaman, ona, özel­likle, «Allah'dan sakınmayı ve beraberindeki müslümanlara hayırlı muamele etmesini» tavsiye eder ve şöyle buyururdu:

«Allah yolunda, Allah'ın adıyla savaşın. Allah'a küfredenlerle savaşın. Savaşın ve ganimete İhanet etmeyin, sözden dönmeyin, ölü­lerin uzuvlarını kesmeyin, çocukları öldürmeyin.»

«Müşrik düşmanlarınla karşılaştığında, onları üç şeye çağır. Hangisini benimserlerse onu kabul et ve ellerini onlardan çek. On­ları İslâm'a çağır, eğer sana uyarlarsa bunu kabul et ve elini on­lardan çek. Sonra onları yurtlarını değiştirip, hicret yurduna git­meye çağır. Onlara «böyle yaparlarsa, muhacirlerin lehine olanla­rın, onların da lehine olacağını, aleyhine olanların, onların da aleyhine olacağını» bildir. Eğer yurtlarından hicret etmeyi kabul ederlerse onlara diğer arab müslümanlar gibi olacaklarını ve mü­minler için geçerli olan Allah'ın hükümlerinin onlara da tatbik edi­lebileceğini bildir.

«Müslümanlarla birlikte savaşmaları dışından onlara ne gani­met ne de fey'den bir şey verilmez.

«İslâm'ı kabul etmezlerse, onlara cizyeyi teklif et. Eğer sana uyarlarsa, onlardan bunu kabul et ve onlara dokunma. Eğer bunu da kabul etmezlerse, Allah'a sığın ve onlarla savaş.

«Bir kaleyi muhasara ettiğin zaman, senden Allah ve Nebisi' nin zimmetini İsterlerse bunu kabul etme ve onlara senîn ve ar­kadaşlarının zimmetini ver. Çünkü sizin kendinizin ve arkadaşları' nızın zimmetini bozmanız, Allah ve Rasûlü'nün zimmetini bozma­nızdan daha hafiftir. Bir kaleyi muhasara ettiğinde onlar Allah'ın

hükmünü kabul ederek kaleden çıkacaklarını söylerlerse, bunu ka­bul etme. Onlara kendi hükmünü kabul ederek çıkmalarım teklif et. Çünkü sen onlar hakkındaki Allah'ın hükmünün ne olduğunu bilemezsin.»

(Hadîsi, Müslim ,Ebû Dâvud, Nesâî ve Tİrmizî kaydetmiştir.)

«Müslüman ordularından biri, îran saraylarından birini muha­sara etti. Ordu komutanı, Selman el-Fârisî idi. Askerler; «Ey Ebû Abdullah, onlara saldırmayacak mıyız?» dediler. Selman, «Bırakın beni de, onları, Allah Rasulü'nü çağırırken işittiğim gibi islâm'a ça­ğırayım.» dedi. Sonra onlara gidip; «Ben sizden biriyim. İranlıyım. Arablar bana itaat ediyorlar. Eğer islâm'a girerseniz, bizimle aynı haklara sahib olacak ve aynı sorumlulukları yükleneceksiniz. Eğer dininizi değiştirmeyi kabul etmezseniz, sizi dininizde bırakırız ve bize boyunlarınızı büküp elinizle cizye verirsiniz.»

Selman, Farsça olarak da onlara; «Siz, övülen kişiler değilsiniz. Şayet kabul etmezseniz, sizinle savaşırız.» dedi. Onlar da; «Biz, ciz­ye vermeyiz ve sizinle savaşacağız.» dediler.

Askerler; «Ey Ebû Abdullah! Artık saldırmayacak mıyız?» de­diler. Selman, «Hayır.» dedi ve üç gün onları islâm'a davet ettikten sonra; «Saldırın!» diye emir verdi. Biz de onlara saldırdık ve ka­leyi fethettik.»

(Hadîsi, Tirmizî kaydetmiştir.)

Ebû Yusuf şöyle demiştir: «Bize nakledilenlere göre, Allah Ra-sûlü sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir toplumla onlan Allah'a ve Rasûlü'ne çağırmadan asla savaşmazdı. »

Ahkamu's-Sultâniye yazan, şöyle demiştir: «îslâm davetinin ulaşmadığı kimselere, gece ve ansızın baskın yapmak haramdır. Onlara, islâm davetini açıklamadan, nebevi mucizeleri bildirmeden ve onları kabule yönelten delilleri ortaya koymadan onlarla sava­şa başlamamız haram olmaktadır.»

Serahsî'nin Hanefî mezhebinin imamlarından nakline göre; da­vetin hemen ardından onlarla savaşmayıp bir gece islâm'ı düşünüp, ondaki maslahatlarını değerlendirme fırsatı vermek güzel görülmüş­tür.

Fakihlerin görüşü; «Ordu komutanının, deliller ile onlan kor­kutup uyararak, üç şeyden birine çağırmadan önce savaşa başlama­sı halinde gece ve ansızın öldürülen bu düşmanların nefislerinin di­yetini boynuna yüklendiği» şeklindedir.

Belazurî'nin «Fütûhu'I-Buldân»da anlattığına göre: «Semerkandlılar, valileri Süleyman bin Ebî's-Sürrî'ye. «Kuteybe bin Müslim el-Bahili bize zulmetti, memleketimizi aldı. Allah, adalet ve insafı ortaya çıkarır. Bize izin ver de, müminlerin emirine gördüğümüz zu­lümleri şikâyet edecek bir heyet gönderelim. Bizim, ona verdiğimiz bir hakkımız vardır. Şimdi biz buna muhtacız.» dediler. Valileri on­lara izin verdi. Aralarından bir heyet Ömer bin Abdulaziz'e gitti. Ömer, onlara yapılan zulümleri görünce, vali Süleyman'a şu mektu­bu yazdı: «Semerkandlılar, bana Kuteybe'den gördükleri zulümle­ri şikayet ettiler. Kuteybe, zulmünü, onları yurtlarından çıkarmaya kadar götürmüş. Sana mektubum geldiği zaman, onlara bir kadı ta­yin et. Duruma baksın. Eğer onların lehine hükmederse, askerler kışlalarına dönsünler. Durum, Kuteybe'nin onlarla savaşmadan ev­velki haline dönsün.» Süleyman, onlar için, Cemî' bin Hâdır'ı kadı tayin etti. O da, arabların Semerkand'dan çıkıp, kışlalarına dön­melerine ve eşit şartlarda harb ilan etmelerine karar verdi. «Bunun sonucu, ya yeni bir anlaşma veya zorlu bir zafer olur.» dedi. Hindliler; «Biz, bu durumdan hoşnutuz. Yeni bir harb yapmayız.» dedi­ler. Çünkü aralarındaki görüş sahipleri; «Bu kavimle karıştık, on­larla beraber bulunduk. Onlar bize güven, biz de onlara güven ver­dik. Eğer, harbe dönersek, zaferi kimin kazanacağını bilemeyiz. Eğer biz kazanırsak, bu çekişmeden dolayı düşmanlık kazanmış olu­ruz.» dediler. Bulundukları hal üzere kaldılar, islâm ve müslümanların adaletine ve bunların büyüklüğüne hayranlık duyduktan son­ra, çatışmaya gîrmeyip, hoşnud oldular. Bu durum, onların kendi istekleriyle islâm'a girmelerine sebeb oldu.»

Bu, bildiğimiz kadarıyla; hiç kimsenin erişemediği âdil bir uy­gulamadır.

 

23.3.15. Savaş Esnasında Yapılan Duâ

 

Mücahidlerin Allah Subhânehû'ya sığınmaları ve O'ndan yar­dım dilemeleri savaş âdablarındandır. Doğrusu, yardım, Allah'ın elindedir.

Bu, Rasûl aleyhis selam'in ve O'ndan sonra da ashabının izle­diği yoldur.

Ebû Davud'un rivayetine göre, Nebî aleyhisselam şöyle buyur­muştur: «İki şey reddedilmez: Ezan esnasında ve iki ordunun bir­birine girdiği esnada yapılan dua.»

Allah celle celalûhû şöyle buyuruyor:

«Rabbinizin yardımına sığınmıştınız da, size icabet etmişti.» (Enfal: 9)

Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî'nin, Abdullah bin Ebi Evfâ'dan rivayetine göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem düşmanlarla karşılaştığı günlerden birinde, güneşin batıya meyletmesini bek­ledi. Sonra askerler arasında dikilip, şöyle buyurdu:

«Ey insanlar! Düşmanlarla karşılaşmayı temenni etmeyin. Al­lah'tan afiyet dileyin. Düşmanlarla karşılaştuğnızda ise, sabredin. Bilin ki cennet, kılıçların gölgesi altındadır.»

Sonra, şöyle buyurdu:

«Kitabı indiren, bulutları yürüten, grupları hezimete uğratan ey Allah'ım, onlan perişan et ve bize yardım et.»

Nebî aleyhisselam savaştığı sırada şöyle dua ederdi:

«Allah'ım, Sen, benim kuvvetimsin. Yardımcım da sensin. Se­nin yardımınla onların saldırılarına karşı durur, Senin yardımınla onlara hücum eder ve Senin yardımınla savaşırım.»

(Hadîsi, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce kaydetmiştir.) Buhari ve Müslim'in rivayetine göre; Nebî aleyhisselam Hen­dek savaşı günü şöyle dua etti:

«Kitabı indiren, bulutları yürüten ve grupları hezimete uğra­tan Allah'ım, onları perişan et ve zelzeleyle sars.»

 

23.3.16. Savaş  (Kıtal)

 

İslâm, hidayetini yaygınlaştırmak ve düşkünleri gölgesinde ba­rındırmak için insanlık âlemini, islâm hidayetine girmeye çağırma­yı önemli saymıştır.

îslâm ümmeti, dinini ilan ve vahyini tebliğ etmek için Allah tarafından «davet ümmeti» kılınmıştır. Bu ümmet, milletler ve ka­vimleri esaretten kurtulmaya çağırır.

Bu değerlendirmeye göre, o, ümmetlerin en hayırlısı olmakta, diğerlerine göre de durumu öğrencilerine karşı hocanın mevkii gi­bi olmaktadır.

Durum böyle olduğu sürece, onun dahili tuzaklara karşı ko­runması, hakkı eliyle almak için vuruşması ve Allah'm koyduğu mevkiyi koruması için de cihad etmesi gereklidir.

Bu hususta yapılacak tüm ihmaller, Allah'ın bu ümmeti düş­künlük veya yok olmayla cezalandıracağı en büyük suçlardan biri sayılır.

islâm; ümmetin hedefine ulaşıp amacını gerçekleştirmeden ba­rış çığırtkanlığı yapmayı ve zaafiyct göstermeyi menetmiştir. Böy­lesi bir durumda bunun manası korkaklık ve değersiz yaşamı ter­cihten başka bir şey değildir.

Bu hususta Allah Sübhânehû şöyle buyuruyor:

«Sizler daha üstün olduğunuz halde düşman karşısında gevşe­meyin ki, banş istemek zorunda kalmayasınız. Allah, sizinledir, si­zin işlerinizi eksiltmeyecektir.» (Muhammed: 35)

Üstünlük; inanç, ibadet, ahlâk, edeb, ilim ve amel yönündendir. İslâm'da barış, güçlü ve muktedir karşısında yapılır. Bu yüz­den Allah onu mutlak kılmamış, aksine, düşmanların düşmanlıktan vazgeçmeleri ve dünyada zulmün kalmayıp, dini sebebiyle kimse­nin fitneye düşürülmemesi şartıyla kayıtlamıştır.

Allah, bu sebeblerden biri bulunduğu zaman, savaşmaya izin vermiştir.

Savaş, hayatın ucuzladiğı ve ruh ve canların feda edildiği bir çarpışmadır, islâm hariç, dinlerden hiç birinin Allah ve hak yolun­da, mustaz'aflar uğruna inananlarını, harbin sıkıntılarına göğüs ger­meye ve savaş meydanlarına atılmaya teşvik ettiği görülmemekte­dir, islâm, bunun dışındadır. Kur'an âyetlerine, Allah Rasûlü'nün amelî sünnetine ve ardından gelen halifelerinin siyretine bakanlar, bunu açıkça görürler.

Allah Sübhânehû, yüce hedeflerinin boyutları sebebiyle bu üm­meti tebliğ ile görevlendirmiş ve «Allah yolunda, gereği gibi cihad edin.»    buyurmuştur. (Hacc: 78)

Açıkça görülmüştür ki, cihad, dinin ancak kendisiyle mükem-melleştiği amelî imandır. Bu konuda da şöyle buyuruyor:

«Andolsun biz kendilerinden öncekileri de denemişken, insan­lar, «İnandık,» demekle, denenmeden bırakılacaklarını mı sanıyor­lar?» (Ankebût: 2-3)

Bu âyet, Allah'ın müminlere karşı sünnetini açıklamakta ve yardım ve cennetin başka yolu bulunmadığını göstermektedir.

Yine, şöyle buyuruyor:

«Sizden önce gelenlerin durumu, sizin başınıza gelmeden cen­nete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve onunla beraber mü­minler, «Allah'ın yardımı, ne zaman?» diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı pek ya­kındır.» (Bakara: 214)

Cihad için malzeme hazırlamak ve hazırlık yapmak vâcibtir.

Allah celle celalühû şöyle buyuruyor:

«Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar—Allah'ın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere— kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz her şey size haksızlık yapılma­dan ödenecektir.» (Enfal: 60)

Hazırlıklar, durum ve şartlara göre, değişir. Kuvvet ise, düş­manları kovmak için her türlü vasıtaya başvurmaktır.

Sahih bir hadiste şöyle varid olmuştur: «Dikkat edin! Kuvvet ok atmaktır. Dikkat! Kuvvet ok atmaktır. Uyanık olun! Kuvvet ok atmaktır.»

Korunma ve yeterli miktarda asker toplayıp oldu hazırlama da, hazırlıklardandır:

«Ey iman edenler! İhtiyatlı davranın, bölük bölük veya hep birden savaşa gidin,» (Nisa: 71).

İhtiyatlı davranma ancak kara, deniz ve hava kuvvetlerinde ha­zırlıklarla tamam olur.

Kolay ve zor, isteyerek veya istemeyerek düşmanlara karşı çık­mak emredilerek, şöyle buyuruluyor: «İsteyin, istemeyin; hepiniz savaşa çıkın.» (Tevbe: 41).

İslâm, maddî kuvvet hazırlamadan daha çok manevî-rûhî mo­ral kuvvete değer verir. Bu yüzden gayret ve azimleri harekete ge­çirip, coşturur.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «O halde, dünya hayatı yerine âhi-reti alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya gâlib gelirse, Biz, ona büyük bir ecir vereceğiz. Si­ze ne oluyor da, «Rabbimiz! Bizi halkı zâlim olan bu şehirden çı­kar, katından bize bîr yardımcı lütfet.» diyen zavallı çocuklar, er­kekler ve kadmlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?» (Nisa: 74, 75).

Müminler eğer kendileri acı çekiyorlarsa, kendileri gibi düş­manlarının da acı çektiklerini, ancak, iki grubun hedeflerinin bir­birinden çok farklı olduğunu bilerek sabrederler.

Allah, bu hususta, şöyle buyuruyor:

«Düşman milleti kovalamakta gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çeki­yorlar; oysa siz Allah'tan onların beklemedikleri şeyleri bekliyorsu­nuz. Allah, Bilen'dir, Hakim olandır.» (Nisa: 76).

«İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise şeytan yolunda savaşırlar. Şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hi­lesi pek zayıftır.» (Nisa: 140)

Müminlerin peşine düşükleri bir hedefi vardır. Onlar, hak, ri-salet, hayır ve Allah'ın kelimesini yüceltmek için savaşırlar. Düşman­la karşılaştıkları anda, sebat etmeleri vâcibtir.

«Ey inananlar! Savaş için ilerlerken, inkâr edenlerle toplu hal­de karşılaştığınızda, onlara arkanızı dönmeyin. Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dı­şında, o gün arkasını düşmana dönen kimse Allah'tan bir gazaba uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir dönüş­tür o!» (Enfâl: 15-16).

Manevî kuvvete de şöyle yönlendiriyor:

«Ey inananlar! Bir toplulukla karşılaşırsanız dayanın, başarı­ya erişebilmeniz için Allah'ı çok anın. Allah'a ve peygamberine itaat edin, çekişmeyin; yoksa korkar, başarısızlığa düşersiniz ve kuvve­tiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah, sabredenlerle beraberdir.» (En­fal: 45-46).

Müminlerin ruhî hallerini ortaya koyarak, onlann müdafaa sı­rasında ölümü istedikleri ve onlar için üçüncüsü olmayan iki du­rumdan birinin olduğu belirtiliyor: Öldürmek, ya da ölmek.

«Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve Öldürülen müminlerin canlarım ve mallarını —Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak— cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alış­verişe sevinin. Bu, büyük basandır.» (Tevbe: 111)

Birinci durumda zafer onlarındır. İkinci durumda ise şehidlik onlarındır.

«De ki: Bize iki iyiden başka bir şeyin gelmesini mi bekliyor­sunuz?»

«Allah yolunda öldürülmek, ebedî bir Ölüm değildir. O ancak, daha yüce ve daha ebedî olana intikaldir. Allah yolunda fâni olmak, bekanın ta kendisidir.»

«Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın. Bilakis Rableri ka­tında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle se­vinç içinde rızıklanırlar. Arkalarından kendilerine korku olmadı­ğını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bolluğu ve Allah'ın müminlerin ecrini za­yi etmediğini müjdelemek isterler.» (Âl-i İmrân: 169-171).

Allah mücahidlerle beraberdir. Onları asla yalnız bırakmaz.

«Rabbin meleklere; «Biz sizinleyiz, inananları destekleyin.» di­ye vahyetti. Ben, inkâr edenlerin kalblerine korku salacağım, artık onların boyunlarını vurud, parmaklarını doğrayın.» dedi. (Enfâl: 12).

Sonra, Allah Sübhânehû, onlara bu yüzden dünya sevabı ve âhiretin güzel mükafatım hazırlamıştır:

«Ey inananlar! Sizi can yakıcı bir azabdan kurtaracak, kazanç­lı bir yolu size göstereyim mi? Allah'a ve peygamberine inanırsı­nız, Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz. Bilse­niz, bu sizin için en iyi yoldur. Böyle yaparsanız, Allah günahla­rınızı size bağışlar, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere, Adn cen­netlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş, budur. Bundan baş­ka, sevdiğiniz bir şey daha; Allah katından bir yardım ve bîr zafer vardır. Ey Muhammedi inananlara müjdele.» (Saf: 10-13).

Kur'ân-ı Kerîm'in bu rabbani üslûbu, ilk müslümanların gönül­lerine hak ile bâtılın ayırıcısı olan imanı yerleştirmiş, onları yar­dım, fetih ve yeryüzünde yerleşmeye teşvik etmiştir:

«Ey inananlar! Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınıza güç verip sabit tutar.» (Muhammed: 7).

«Allah, içinizden inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan Önceki­leri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağını, onlar İçin beğendiği dini, temelli yerleştireceğini, korkularını güvene çe­vireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar bana kulluk eder ve hiç bir şeyi bana ortak koşmazlar.» (Nur: 55).

 

23.3.17. Saldırı Esnasında Sebatın Gerekliliği

 

Düşmanlarla karşılaşıldığı esnada sebat vacib kılınmış ve fi­rar haram sayılmıştır.

Allah Sübhânehû ve Teâlâ şöyle buyuruyor: «Ey inananlar! Bir toplulukla karşılaşırsanız, dayanın; başarıya erişebilmeniz için Allah'ı çok anın.» (Enfal: 45).

«Ey inananlar! Savaş için ilerlerken, inkar edenlerle toplu hal­de karşılaştığınızda, onlara arkanızı dönmeyin. Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını düşmana dönen kimse, Allah'tan bir gazaba uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir dönüştür o!» (Enfâl: 15-16).

Âyet, sebatı farz kılıp, iki durum dışında kaçmayı haram sayı­yor. Bu iki durumda, düşmanlardan uzaklaşmak caizdir.

 

23.3.27.1. Birinci Durum

 

Savaşta, o anki durumun gerektirdiği şekilde bir yerden başka bir yere dönüp uzaklaşmak, dar bir yerden, daha geniş bir alana veya açık bir alandan korunaklı başka bir yere ya da alçak bir mekandan daha yüksek olan bir tepeye geçmek manasınadır.

Savaş ve harb meydanında en uygun olan yeri almak da böy­ledir.

 

23.3.17.2. İkinci Durum

 

Başka bir gruba katılmak ise, onlarla beraber savaşmak veya onlara sığınmak için müslüman bir topluluğa katılmak manasına­dır. Bu grubun yakm veya uzak olması aynıdır.

Said bin Mansûr'dan rivayete göre, Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Eğer Ebû Ubeyde bana katılsaydı, onun için bir topluluk olur­dum.»

Ebü Ubeyde Irak'da, Ömer ise Medine'de idi.

Yine, Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Ben bütün müslümanlar için (sığınacakları) bir topluluğum.»

îbn Ömer'den rivayete göre: Onlar, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazından önce evinden çıktığı sırada, düş­manlardan kaçarak O'na yöneldiler ve «Biz, savaş kaçkınlarıyız.» dediler. Nebi aleyhisselam ise; «Hayır siz, kaçıp tekrar dönenler­densiniz. Ben bütün müslümanların (sığınacakları) bir topluluğum.» buyurdu.

Geçen bu iki duruma göre, kişinin açıkça düşmanlardan kaç­ması caizdir. Bu vakıa da; düşmanlara karşı durmak için daha uy­gun bir yer edinmek niyetiyle yer değiştirme şeklinde olur.

Bu iki durum dışında düşmanlardan kaçmak ise, elim bir aza­bı gerektiren büyük bir günah sayılmıştır.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem; «Yedi helak edici şey­den sakının.» buyurdu. Ashab; «Onlar nedir, ey Allah'ın Rasûlü?» diye sordular. Nebî aleyhisselam şöyle buyurdu: «Allah'a şirk koş­mak, sihir, Allah'ın haram kıldığı cam öldürmek, yetim malı ye­mek, harbden kaçmak, temiz-habersiz mümin kadınlara iftira at­mak.»

 

23.3.18. Harb Esnasında Hile ve Yalan

 

Verilmiş bir emanı ihlal veya bir anlaşmayı bozma şeklinde ol­madığı sürece, harbde düşmanı aldatmak için yapılan hile ve ya­lan caizdir.

Düşman ordusunun kumandanına, karşısındaki ordunun sa­yısının pek çok ve kuvvetinin başa çıkılamayacak kadar olduğu iz­lenimini vermek, harb hilelerindendir.

Müslim'in, Ümmü Gülsüm binti Ukbe'den rivayetine gör% şöy­le demiştir: «Nebî'nin insanların arasım ıslah, kadının kocasına ve kocanın karısına söylediği söz ve harb durumu dışmda insanların yalan söylemesine izin verdiğini işitmedim.»

 

23.3.19.   İki Kat Olan Düşmandan Kaçmak

 

İki durum dışında savaştan kaçmanın caiz olmadığı bahsi geç­ti.

Geriye harb sırasında, düşmanın sayısının iki misli olması du­rumu kalıyor. İki misli veya ondan az düşman karşısında kaçmak haram kılınmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Şimdi Allah yükünüzü hafifletti, zira içinizde zaii bulunduğu­nu biliyor. Sizin sabırlı yüz kişiniz onlardan İki yüz kişiyi yener, sizin bin kişiniz Allah'ın İzniyle iki bin kişiyi yener. Allah sabreden­lerle beraberdir. (Enfal: 66)

«Münezzeh» adlı kitabda şöyle deniyor: «Düşmanların sayısı, müslümanların iki katından daha fazla olursa, firar etmek caizdir. Fakat, eğer helak olmayacaktan şeklinde bir galib zanları varsa, efdal olan sebat etmektir. Eğer perişan olacaklarına kanaat getirir­lerse, bu durumda iki görüş vardır:

«1-  Allah'ın, «Kendi elinizle tehlikeye atılmayın.» âyeti gere­ğince kaçmak gereklidir.

«2- Bu durumda kaçmak, vacib olmadığı halde, müstehab görülmüştür. Çünkü onlarla savaşırlarsa, şehadete ulaşırlar.

«Kafirlerin sayısı, müslümanlann iki misli değilse veya öyle iken yenileceklerine dair kesin kanaatleri yoksa, kaçmak caiz de­ğildir. Eğer yenileceklerine eminseler, bu durumda iki yoldan bi­rini tercih ederler.

«Bazıları Allah'ın; «Kendinizi tehlikeye atmayın.» âyeti gereğin­ce kaçmayı caiz görürler. Bazılan ise, âyetin zahirini kabul etmek­le beraber firan caiz görmezler.»

Hâkim şöyle demiştir: «Bu durumda, savaşanlann zannı ve îc-tihadma müracaat edilir. Eğer zanlan mukavemet ise, kaçmak he­lal olmaz. Eğer zanlan helak olacaklan şeklindeyse, bu durumda, —uzak bile olsa— başka bir gruba sığınmak caiz olur. Bu halde bi­le, cihaddan tamamen vazgeçmek caiz değildir.»

İbn Mâcişûn; Mâlik'ten şunu nakletmiştir: «Zaiflik, kuvvete gö-

redir, sayıya bakılmaz. Onun kendisinden daha cesur, daha iyi si­lahlanmış ve daha kuvvetli olduğuna inandığı zaman bir kişinin yi­ne bir kişiden kaçması caizdir. Sayı önemli değildir.» Bu görüş, daha uygundur.

 

23.3.20. Savaşta Merhametli Olmak

 

Harbden kaçınanları, ona katılmayanlan öldürmek ve onlara saldırmak helal değildir. Yine tslâm, kadınlan, çocukları, yaşlıları, ruhbanlan, âbidleri ve ameleleri öldürmeyi haram kılmıştır. İşkence de haram kılınmıştır. Hayvanlan öldürmek, ekinleri talan etmek, sulan bozmak, çiçekleri ezmek ve evleri yıkmak haramdır. Yarah-lan öldürmek, kaçanlan kovalamak da haramdır. Bu yüzden harb, cerrahi bir ameliye gibidir. Hastalığın bulunduğu yerlerin ötesine aşmamak gerekir.

Bu konuda, Süleyman bin Büreyde babasından şunu nakleder: Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bir ordu veya seriyyeye ku­mandan tayin edeceği zaman, özellikle ona «Alah'tan korkmasını, beraberindeki müslümanlara hayırla muamele etmesini» tavsiye eder, sonra şöyle derdi: «Allah'ın ismiyle, Allah yolunda gaza edin, Allah'ı inkâr edenlerle savaşın. Savaşın, fakat ganimete ihanet et­meyin, sözünüzden dönmeyin, işkence yapmayın, çocukları Öldürmeyin.»

Nâfî'in, Abdullah bin Ömer (r.a.)'den rivayetine göre; «Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in savaşlarından birinde öldürül­müş bir kadın bulundu. Nebî aleyhisselâm bunu hoş görmeyerek ço­cuk ve kadınların öldürülmesini yasakladı.» (Hadîsi, Müslim kaydet mistir.)

Rebâh bin Rebi'den rivayete göre, Allah Rasûlü sallallahu aley­hi ve sellem, gazâlanndan birinde öldürülmüş bir kadına rastladı. (Belki bu kadın önceki hadiste bahsedilen kadındır) Onun yanı ba­şında durup, şöyle buyurdu: «Bu savaştığı için bu hale gelmedi.» Sonra ashabının yüzlerine baktı ve içlerinden birine, «Halld bin Ve-Ild'e koş, çocukları, işçileri ve kadınları Öldürmesin.» buyurdu.

Abdullah bin Zeyd'den rivayete göre, o şöyle demiştir: «Nebî aleyhisselâm, işkence (müsle) yapmayı yasakladı.» (Hadîsi, Buharı kaydetmiştir.)

îmran bin Husayn'dan rivayete göre, o şöyle demiştir: «Nebî aleyhisselâm bizi, doğru sözlülüğe teşvik eder ve işkence yapmak­tan nehyederdi.»

Ebû Bekir'in, Üsâme'ye, Şam'a gönderirken yaptığı tavsiyede,

şu da vardır: «İhanet etmeyin, ganimetten çalmayın, sözden dönme­yin. İşkence yapmayın. Küçük çocukları, yaşlıları, kadınları Öldür­meyin. Hurma ağaçlarım sökmeyin, horlamayın. Meyveli ağaçlan kesmeyin. Develeri, koyunları, inekleri yemek dışında kesmeyin. Siz, canlarım ibadethanelere kaçırıp, sığınmış bazı ruhbanlara rast­layacaksınız. Onlara ve sığınaklarına dokunmayın.»

Ömer bin Hattab (r.a.) da böyle yapardı. Onun şöyle bir mek­tubu, bize kadar gelmiştir:

«Ganimetten çalmayın, sözden dönmeyin, çocukları öldürme­yin, çiftçiler hususunda Allah'tan sakının.»

Onun ordu  komutanlarına yaptığı tavsiyeler arasında  şunlar da vardı:

«Kocamışlan, kadınları ve çocukları öldürmeyin. Hücum ve baskın yaptığınız sırada onları Öldürmekten sakının.»

 

23.3.21. Düşmanlara Gece Baskını Yapmak

 

Düşmanlara gece baskım yapmak caizdir. Tirmizî- şöyle demiştir: «Âlimlerden bir kısmı gece baskınına ruhsat vermiş, bir kısmı ise, onu mekruh saymıştır.»

Ahmed ve İshak; «Geceleyin düşmana baskın yapmada bir mah­zur yoktur.» demiştir.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'e, «Gece baskını yapı­lan müşriklerin, bu sırada kadınlarına ve çocuklarına zarar veril­mesi» hakkında soruldu. Nebî aleyhisselâm: «Onlar da, onlardan­dır.» buyurdu. (Hadîsi, Buharı ve Müslim Sa'b bin Cessâm'dan ri­vayet etmiştir.)

Şafii, şöyle demiştir: «Kadın ve çocukları öldürme nehyi, an­cak onlan ayırmak ve temyiz etmek mümkün olduğu durumlar için­dir. Gece baskınında ise, eğer kadın ve çocuklar zarar görürse, bu caizdir.»

 

23.4. Harbîn Sona Ermesi

 

Harb, şu durumlardan birinde sona erer :

1. Muhariblerin tümünün veya bir kısmının müslüman olup Allah'ın dinine girmeleri. Bu durumda müslüman olmuşlardır ve artık müslümanlann haklarına ve yükümlülüklerine sahib olurlar.

2. Bir müddet için savaştan vazgeçmeleri. Bu durumda Nebî aleyhisselâm'ın Hudeybiye'de  yaptığı gibi,  bu isteklerine uyarak sulh yapmak gerekir.

3.  Cizye vererek dinlerinde kalmak istemeleri. Bu durumda müslümanlarla aralarında zimmet akdinin gerekleri geçerli olur.

4. Yenilmeleri ve bizim galib gelmemiz. Bu durumda müslümanlar ganimet elde ederler.

5. Bazı düşman savaşçılarının eman istemeleri. Bu taleblerine uyulur. İslâm yurduna girme istekleri de böyledir.

Bunları, aşağıda sırasıyla inceleyeceğiz:

1. Barış anlaşması,

2.  Zimmet akdi,

3.  Ganimet,

4.  Eman.

 

23.5. Barış Anlaşması

 

23.5.1. Sulh Ve Barış Anlaşması Ne Zaman Gereklidir?

 

Sulh ve barış anlaşması, belirli bir zaman aralığında savaşı bı­rakıp sulha gitme hususunda iki tarafın ittifakıdır. İki durumda, vacib olur:

Birinci Durum : Banşı düşmanlar istediği zaman: Bu durumda, aldatmayı düşünmüş olsalar bile, tedbirli olma kaydıyla sulh istek­leri kabul edilir.

Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir. Seni aldatmak isterlerse bil ki, şüphesiz Allah sana kâfidir.» (Enfal: 61-62)

Hudeybiye seferinde Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke müşrikleriyle sulh edip, on sene müddetle anlaşma yaptı. Bu, kan dökmeyi Önlemek ve sulhu teşvik etmek içindir.

Bera dan rivayete göre, şöyle demiştir:

Nebî aleyhisselâm, Kabe'den alıkonulunca, Mekkelilerle, oraya girmek için şu şartlarla sulh yaptı:

1.  Orada üç gün kalacak.

2.  Kılıç ve kını dışında silah taşımadan Mekke'ye girecek.

3.  Oradan, kimseyi beraberinde götürmeyecek.

4. Yanındakilerden, orada kalmak isteyenlere engel olmaya­cak.

Ali'ye, «Aramızdaki şartlan yaz.» buyurdu. Ali (r.a.): «Bismillahirrahmanirrahim. Bunlar, Allah Rasûlü Muhammed'in hükmettiği maddelerdir.» diyerek, yazmaya başladı. Müşrikler O'na, «Eğer se­nin Allah Rasûlü olduğunu kabul etseydik, sana tabi olurduk. Bilâ­kis sen, 'Abdullah oğlu Muhammed' yaz.» dediler. Nebî aleyhisselâm, Ali'ye, onu silmesini emretti. Ali, «Hayır, vallahi silmem.» de­di. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, «Onu bana göster,» de­di. Ali (r.a.), onu gösterdi. Nebî aleyhisselâm da sildi ve «Abdullah oğlu Muhammedu yazdırdı. (Ertesi yıl) Nebî aleyhisselâm, orada üç gün kaldı .üçüncü gün olunca Ali'ye; «Bu, arkadaşının şart koştuğu sonuncu gündür. Ona söyle, Mekke'den çıksın.» dediler. Ali, bunu Nebi aleyhisselâm'a bildirince, Nebî aleyhisselâm, «Evet.» dedi ve oradan çıktı.

Misver bin Mahreme'den rivayete göre, «Nebî aleyhisselâm, Mekkelilerle, bu müddet içinde halkın emin olması İçin, on sene harbin bırakılması, aralarındaki kirli çamaşırların ortaya dökülme­mesi, hırsızlık ve hıyanet edilmemesi Üzere sulh yaptı.» (Hadîsi Bu-hari, Müslim ve Ebû Dâvûd kaydetmiştir,)

İkinci Durum : Haram aylar. Bu aylarda savaşa başlamak he­lâl değildir. Bunlar, Zi'1-Ka'de, Zi'1-Hicce, Muharrem ve Receb ay­landır.

Ancak bu aylarda düşmanlar savaşa başlarsa, o zaman onları kovmak için savaşmak gerekir. Yine harb sürmekte iken bu aylar girerse ve düşmanlar bu aylarda ateşkesi kabul etmezlerse, savaş mubahtır.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah'a gö­re ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü hürmetli aylardır. Bu dosdoğru bir nizamdır, öyleyse o aylar içinde kendinize yazık et­meyin, topyekün sizinle savaşan putperestlerle siz de topyekün sa­vaşın. Allah'ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.» (Tevbe: 36)

Nebî aleyhisselâm, veda hutbesinde şöyle buyurmuştur:

«Ey insanlar! Yıl ayarlama küfürde fazlalıktır. Onunla küfre­denler sapıtır. Bir sene helal sayarlar, bir sene ise haram. Böylece Allah'ın haram kıldığını çiğnerler. Zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü şekline dönmüştür. Doğrusu, ayların sayısı, gökleri ^ve yeri yarattığı günden beri, Allah'ın kitabında on iki aydır. Bun­lardan dördü haram olanlarıdır. Üçü peşpeşedir, biri ise tek bası­nadır. (Üçü) Zİ'1-Ka'de, Zi'1-Hicce ve Muharrem'dir. (Bîri ise) cemadi ile Şaban arasındaki Receb ayıdır. Dikkat edin, tebliğ ettim mi? Al­lah'ım sen şahid ol!»

Bunun mensuh olduğuna dair rivayetler, zayıftır. Çünkü bunda neshe delalet edecek hiç bir şey yoktur.

 

23.6. Zimmet Takdi

 

Zimmet, anlaşma ve emandır. Zimmet akdi, hâkim veya naib'i-nin ehl-i kitab veya diğer kâfirlerden birinden iki şart ile küfründe kalmasını kabul etmesidir.

Birinci şart: islâm hükümlerinin tümünü kabul etmesi. (Ken­dini bağlı sayması).

İkinci şart: Cizyeyi vermesi.

Bu akid, yaşadığı müddetçe kendisinde ve öldükten sonra da neslinde devam eder. Bu akdin delili, Allah Teâlâ'nm şu buyruğudur:

«Kitab verilenlerden, Allah'a ve âhîret gününe inanmayan, ha­ram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, bo­yunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene değin savaşın.» (Tev­be: 29)

Buhari'nin rivayetine göre, Muğîre, Nihâvend'in fethi günü şöy­le dedi: «Nebimiz bize, Allah'a kulluk edinceye veya cizye verinceye değin sizinle savaşmamamızı emretti.»

Bu akid, vakitle sınırlı olmaksızın —onu bozan bir şey vuku bulmadıkça— devam eder.

 

23.6.1. Zimmet Akdinin Gerektirdikleri

 

Zimmet akdi oluştuğu zaman, onlarla savaşmanın haramlığı, mallarının korunması, ırzlarından sakınma, hürriyetlerinin temini, onlara ezayı terk gibi bazı sonuçlar doğurur.

Ali (r.a.)'den rivayete göre, o şöyle demiştir: «Cizye ancak, kan­larının bizim kanlarımız, mallarının da, bizim mallarımız gibi ol­ması için verilir.»

Fakihlerin ortaya koyduğu genel bir kaide olarak; «Bizim le­himize olanlar onların da lehine, bizim aleyhimize olanlar onların da aleyhine» olur.

 

23.6.2. Zimmîler İçin Geçerli Olan Hükümler

 

iki konuda zımmîlere İslâm ahkamı uygulanır:

Birinci konu: Mâli muameleler: Faiz ve diğer haram anlaşma­lar gibi islâm öğretisiyle uyuşmayan tasarrufları yapmaları caiz değildir.

tkincl konu; Tayin edilmiş cezalar: Onlara da uygulanır.

Haddi gerekli kılan bir fiil yaptıkları zaman, hadler kendilerine

uygulanır. Nebî aleyhisselâm'ın muhsan oldukları için zina eden iki yahudiyi recmettiği sabit olmuştur.

înanç, ibadet, evlenme ve boşanma gibi dinin şiarları olan me­selelerde ise, şu umûmi fıkhı kaideye uyularak mutlak hürriyetleri vardır:

«Onları, din edindikleri şeyle başbaşa bırakın.»

Eğer muhakeme olunmak için bize başvururlarsa, onlar hak­kında İslâm'ın gerektirdiği şekilde hüküm veririz veya bu konuda onları serbest bırakıp, onlardan yüz çeviririz.

Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Onlar yalana kulak verirler, haram yerler .Eğer sana gelirler­se, aralarında hükmet yahut onlardan yüz çevir. Yüz çevirirsen, sa­na bir zarar yoktur. Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Allah âdil olanları sever.» (Mâide : 42)

Buraya kadar anlatıklanmız, birinci şart olan, İslâm hükümle­riyle iltizam olunmaları meselesi idi. İkinci şart olan «cizye» ise, aşağıda gelecektir.

 

23.6.3. Cizye

 

23.6.3.1. Tarifi

 

Cizye, «cezâ»dan türemiştir. «Kitab ehlinden müslümanların zimmetine ve anlaşmaları altına girenlere yüklenen mâli bir bedel­dir.»

 

23.6.3.2. Meşru Oluşunun Temeli

 

Meşru oluşunun temeli, Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:

«Kitab verilenlerden, Allah'a ve âhiret gününe İnanmayan, ha­ram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, bo­yunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene değin savaşın.» (Tey­be : 29)

Buhari ve Tirmizî, Abdurrahman bin Avf'dan şunu nakleder: «Nebî aleyhisselâm, Hicr Mecûsilerinden cizye aldı.»

Tirmizî, Nebî aleyhisselâm'ın Bahreyn Mecûsilerinden cizye al­dığını, Ömer'in İranlılardan cizye aldığını, Osman'ın İranlı veya Ber-berîlerden cizye aldığını rivayet etmiştir.

 

23.6.3.3. Meşrû Olusunun Hikmeti

 

îslâm, zımmîlere cizyeyi, müslümanlara yüklenen zekâta karşı­lık farz kılmıştır. Böylece, iki gurubun eşit olmasını gözetmiştir. Çünkü müslümanlar ile zımmîler aynı bayrak altında yaşamakta, bütün haklardan faydalanmakta ve devletin hizmetlerinden aynı nisbette istifade etmektedirler. Bu yüzden, Allah, zımmîlere, onla­rın meskûn oldukları îslâm beldesinde yerleşmeleri ve korunmala­rına karşılık olarak, müslümanlara cizye vermelerini gerekli kıl­mıştır.

Onların cizyeyi vermelerinden sonra, korunmaları ve kendile­rine yönelen eziyetlere karşı himaye olunmaları gerekir.

 

23.6.3.4. Cizye Kimden Alınır?

 

Cizye bütün milletlerden alınır. Bunların kitab ehli, mecûsi ve­ya başka bir dine mensub olmaları eşittir. Arap veya acem olmaları da farketmez. Kitab ehlinden cizye alınacağı, Kur'ân-ı Kerîm ile, Mecûsilerden cizye alınacağı ise Sünnet ile sabittir. Bunlann dışın­da kalanlar ise, aynı hükme sokulur.

İbn Kayyım, şöyle demiştir: «Mecûsiler, şirk ehlidir .Onların bir kitablan yoktur. Onlardan cizye alınması, bütün müşriklerden de cizye alınabileceğine delildir. Ancak Nebî aleyhisselâm; Arap olup da putlara tapanlardan cizye almamıştır. Çünkü onlar, cizye âyetinin inmesinden önce toptan İslâm'a girmişlerdi. Cizye âyeti Tebük savaşından sonra inmiştir. O sırada ise Nebî aleyhisselâm, grupların hepsi, kendisine İslâm'a girdiklerine dair ahd verdikleri için, Arablarla savaşmayı bırakmış idi.

«Yine kendisiyle savaşan Yahudilerden de cizye almamıştır. Çünkü o sırada bu âyet nazil olmamıştı. Cizye âyeti ünce, hıristiyan arablardan ve Mecusîlerden cizye almıştır. Şayet hâlâ, putlara ta­panlardan biri bulunsaydı, onu bağışlayıp, haçlara, putlara ve ateş­lere ibadet edenlerden cizyeyi kabul ettiği gibi, ondan da cizye alırdı. «Küfürlerinin aşırılığında, bu gruplar arasında bir fark yok­tur. Puta tapanların küfrü, Mecûsilerin küfründen daha aşın değil­dir. Putlara tapmayla, ateşe tapma arasında ne fark vardır? Mecûsi­lerin küfrü ,daha da beterdir. Putlara tapanlar, Rabbin birliğini ve Allah'dan başka yaratıcı bulunmadığını kabul ediyorlardı. Onlar putlara ancak Allah Sübhânehû ve Teâlâ'ya yaklaşmak için tapıyor­lardı. Mecûsiler gibi, âlemin biri hayrın diğeri de şerrin yaratıcısı olan iki yaratıcısı olduğunu söylemezlerdi. Annelerle, kızlarla ve

kız kardeşlerle evlenmeyi de mubah görmezlerdi, ibrahim aleyhisselâm'in dininin kalıntıları üzerinde idiler. Mecûsilerin ise asla bir kitablan olmamış, nebilerden birinin dinini de ne inanç ne de şe­riatta din edinmemişlerdir. Onların bir kitabı olduğuna ve kitablan ile şeriatlerinin meliklerinin kızıyla evlenmesi sebebiyle kaldırıldı­ğına dair haber ise elbette sahih değildir. Sahih bile olsaydı, bu yüz­den ehli kitabdan sayılmazlardı. Çünkü kitablan kaldırılmış, şeriat-Ieri bâtıl sayılmıştır. Ondan geri de bir şey kalmamıştır.

«Bilinmektedir ki, Araplar, İbrahim aleyhisselâm'm dini üze­reydiler. Onların sahifeleri ve bir şeriatleri vardı. Puta tapanların ibrahim aleyhisselâm'm dinini ve şeriatını değiştirmeleri, mecûsile­rin —eğer var idiyse— kitablarını ve nebilerinin dinini değiştirme* lerinden daha büyük değildir. Çünkü onlar Arapların aksine, nebile­rin şeriatlerinden tutunacaklan bir şey bilmiyorlardı. Nasıl oluyor da, dinlerini dinlerin en berbatı yapan Mecûsiler durumlan itibariy­le, müşrik Araplardan daha iyi oluyorlar? Gördüğün gibi bu görüş, delil açısından en sahih olan görüştür.»

 

23.6.3.5. Cizyeyi Almanın Şartları

 

Cizyeyi almada, hürriyet, adalet ve rahmet gözetilir. Bu yüzden cizye alınacak kişide, şu şartlar aranır:

1. Erkek olmak.

2. Ergenlik.

3. Hürriyet.

Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Kitab verilenlerle, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, haram kıldığım haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunla­rını büküp kendi elleriyle cizye verene değin savaşın.» (Tevbe: 29).

(Yani, gücü yeten zenginleri cizye verene değin.)

Kadın, çocuk, köle ve delinin cizye vermesi gerekmez. Nasıl ki, fakire sadaka vermek gerekmediği gibi çalışmaya gücü yetmeyenin, a'mânın, yatalağın, hastaların, kilisede bulunan rahiblerin zengin olmadıkları sürece cizye vermeleri mecburi değildir.

Mâlik, şöyle demiştir: «Sünnet, kitab ehli kadınların, çocukların cizye vermeyeceğine hükmetmiştir. Cizye sadece buluğ çağına ulaş­mış erkeklerden alınır.»

Eslem'in rivayetine göre; Ömer, ordu kumandanlarına şunu yazmıştır: «Kadın ve çocuklardan cizyeyi kaldırın. Cizyeyi sadece buluğa ermiş erkeklerden alın.»

Deli de, çocuk hükmündedir.

 

23.6.3.6. Miktarı

 

Tirmizî, Nesâî, îbn Mâce ve Ebû Dâvûd, Mu'âz'dan şunu riva­yet etmişlerdir: Nebî aleyhisselâm onu Yemen'e gönderdiği zaman, kendisine: «Her ergin kişiden bir dirhem veya onun değerinde mea-fir kumaşı almasını» emretti.

Sonra Ömer (r.a.) bunu artırmış ve altın kullananlar için dört (4) dinar, gümüş kullananlar için de kırk (40) dirhem, senelik cizye tayin etmiştir.

Allah Rasûlü, sallallahu aleyhi ve sellem, Yemenliler'in fakir ol­duğunu biliyordu. Ömer (r.a.) de, Şamlılar'ın zengin ve güçlü oldu­ğunu biliyordu.

Buharî'nin rivayetine göre, Mücahid'e; «Şamlılara dört (4) di­nar, Yemenlilere ise bir (1) dinar cizye yüklenmesinin sebebi ne­dir?» diye soruldu. «Bu, refah yönü gözetilerek tayin edilmiştir.» dedi.

Ebû Hanîfe bu görüşü almıştır.

Ahmed'den bir rivayete göre, o şöyle demiştir: «Zengine kırk-yedi (47) dirhem, orta halliye yirmidört (24) dirhem, fakire ise on-iki (12) dirhem cizye gerekir.» Bunları en az ve en çok miktar olarak tayin etmiştir.

Şâfi'İ ve bir rivayette Ahmed şu görüştedir: «Cizyenin sadece en az miktarı tayin edilir. O da, bir (1) dinardır. En çoğunun miktan ise, tayin edilmemiştir. Bu, emîr'in içtihadına bırakılmıştır.»

Mâlik ve Ahmed'den yapılan bir rivayette —ki bu tercih olu­nan görüştür— şöyle demişlerdir: «Onun ne en alt sının, ne de en üst sının vardır. Bu konu, emîr'in içtihadına bırakılan işlerdendir. Her şahsa, durumuna uygun olan miktan, o tayin eder. Hiç bir kim­senin gücünün Üstünde bir şeyle yükümlü kılınması uygun olmaz.

 

23.6. 3.7. Cizyeden Öte Yükümlülükler

 

Cizyeye ilâve olarak konuk olan müslümanlara ziyafet vermek de şart koşulabilir.

Ahnef bin Kays'dan rivayete göre; «Ömer, zimmet ehline, gece ve gündüz ziyafeti ile köprülerin onarılmasını şart koşmuş ve müslüman biri, onlann yurtlarında öldürülürse, onun diyetini üzerlerine yüklemiştir.»

(Bunu, Ahmed rivayet etmiştir.)

Eşlem, şunu rivayet etti: «Şamlılar'dan cizye verenler, Ömer'e gelerek; «Müslümanlar bize uğradıklarında, bizi, ziyafette koyun

ve tavuk kesmekle yükümlü tutuyorlar.» dediler. Ömer (r.a.) şöyle dedi: «Onlara, her zaman yediklerinizden yedirin. Buna bir ilâvede de bulunmayın.»

 

23.6.3.8. Kitab Ehli ve Diğerlerine Güç Gelen Şeyleri Almamak

 

Rasûlüllah aleyhisselâm, Kitab ehline iyi muameleyi ve güç ye-tiremeyecekleri şeyleri onlara yüklememeyi emretti.

îbn ömr (r.a.)'den rivayete göre: Nebî aleyhisselâm'in söyledi­ği sözlerin en sonuncusu, «Zimmetimi muhafaza edin.» olmuştur.

Bir hadiste, şu gelmiştir: «Kim, muahide (anlaşmalı olan birine) zulmeder veya ona gücünün üstünde bir şey teklif ederse, ben onun karşısındayım.»

Îbn Abbas'dan rivayete göre; «Zimmet ehlinin mallarında an­cak lütufla muamele vardır.»

 

23.6.3.9. Cizye, Müslüman Olan Kimseden Düşer (Alınmaz)

 

Cizye, îbn Abbas'm merfû hadisi gereğince, müslüman olan kim­seden düşer: «Müslümana cizye yoktur.» (Bunu, Ahmed ve Ebû Dâ-vûd rivayet etmiştir.)

Ebû Ubeyde'nin rivayetine göre: Yahudi biri müslüman oldu. Ondan cizye istendi ve «Sen ancak cizyeden kaçınarak müslüman oldun.» dendi. O, «İslâm, sığmaktır.» dedi. Bu, Ömer (r.a.)'e iletil­di. O da: «Doğrusu İslâm sığmaktır.» dedi ve ondan cizye alınmasını yasakladı.

 

23.6.4. Kendi Vatanlarında Müstakil Yaşayanlarla Yapılan Zimmet Akdi

 

Bu akdin, müslümanlarla birlikte, İslâm'ın gölgesi altında ya­şamak isteyenlerle yapılması caiz olduğu gibi, müslümanlardan ezel­de kendi yerlerinde müstakil yaşayan kimselerle de yapılabilir.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Necrân hıristiyanlarıyla, kendi yerlerinde kaldıkları ve müslüman hiç kimse onlarla be­raber bulunmadığı halde kendileriyle zimmet akdi yaptı.

Bu anlaşma şunları içerir : Onların, himayesi, şahsi ve dini hür­riyetlerinin korunması, aralarında adaletin sağlanması ve zalimler­den korunmaları.

Nebî aleyhisselâm'dan sonraki halifeler, Harun Reşid zamanı­na değin bu anlaşmayı sürdürmüşlerdir. O, bunu bozmak istemiş

Ebû Hanîfe'nin arkadaşı Muhammed bin Hasan İse ona mani ol­muştur. Bu anlaşma şöyle idi:

«Mecran ve çevresindekilerin eli altında bulunan —az veya çok olsun— şeyler üzerine Allah'ın emânı ve Nebisi Muhammed Rasûlül-lah'ın zimmetidir. Papazlığı sebebiyle papazlarına, ruhbanlığı sebe­biyle ruhbanlarına ve kâhinliği sebebiyle kâhinlerine saldırılmaz. Onlara aşağı muamele yoktur. Zarara uğratılmazlar, güçlüğe de so­kulmazlar. Topraklarına ordu girmez. Onlardan hak isteyene —hem zalime, hem mazluma— adaletle muamele edilir. Gelecekte ribâ (fa­iz) yiyen, zimmetini atmıştır. Onlardan hiçbiri, bir başkasının zul­mü sebebiyle sorgulanmaz. Bu yazıda bulunanlar kıyamet kopana değin ebediyyen Allah'ın emânı ve Ümmî Nebi Muhammed Rasûlüllah'ın zimmetidir.»

Reislerden biri anlaşmalıları kendi hesabına sömürmek istese ve millete zulmetse, bu engellenir.

Serahsî, «Mebsût»'da şöyle demiştir:

«Melik, zimmeti terkedip, memleket halkı için öldürmek, soy­mak gibi İslâm yurdunda yapılması doğru olmayan diğer şeyler­den birini yapmak istese, buna uyulmaz. Çünkü, engellemek müm­künken zulme yaklaşmak, haramdır. Zimmî; muamelâta ilişkin ko­nularda İslâm ahkâmını iltizam eden kimsedir. Zimmet akdinin gerektirdiğinin aksine birşeyi ona şart koşmak, bâtıldır. Nebî aley-hisselâm'm: «Allah'ın Kitabı'nda bulunmayan bütün şartlar bâtıl­dır,» buyruğu gereğince, bu şart üzerine zimmet ve sulh vermek, İslâm'da sahih olmayan şartlardan dolayı bâtıldır.»

 

23.6.4.1. Akid (Anlaşma) Ne Sebeple Bozulur?

 

Zimmet akdi, cizyeyi ödememek veya hâkimin hükmettiği İs­lâm ahkamını yerine getirmekten kaçınmak ya da müslümanı zul­mederek öldürmek, müslümanı dininde fitneye düşürmek, müslü­man bir kadınla zina etmek veya sinsi ilişki için ona sarkıntılık yap­mak ya da lutîlik (eşcinsellik) yapmak veya yol kesmek, casusluk yapmak veya casusîan barındırmak, Allah'ın Rasûlü, Kitabı veya dini hususunda kötü söz söylemek sebebiyle bozulur. Bu zararlar, müslümanlarm canlarına, ırzlarına, mallarına, ahlâklarına ve din­lerine şâmildir.

îbn Ömer (r.a.)'a: «Bir rahib, Nebî aleyhisselâm'a sövüyor.» denildi. îbn Ömer şöyle buyurdu: «Eğer onu işitseydim, öldürür­düm. Çünkü biz ona bunun için emân vermedik.»

Bir münker işlenmesi veya müslümana iftira atması durumunda akid bozulmamasına rağmen daru'l-harb'e girerse zimmet akdi bozulur.

Zımmî'nil' anlaşması bozulduğu zaman, çocuklannın ve karı­sının anlaşması bozulmaz. Çünkü bozulma, ondan dolayı meydana gelmiştir ve ona mahsustur.

 

23.6.4.2. Anlaşmanın Bozulmasının Neticesi

 

Zimmet anlaşması bozulduğu zaman, o, esir hükmünü alır. Eğer müslüman olursa, öldürülmesi haramdır. Çünkü islâm, öncekileri giderir.

 

23.6.5. Gayri Muzlimlerin Mescidlere ve İslâm Şehirlerine Girmeleri

 

Fakihler, gayri müslimlerin Mescid-i Haram'a, diğer mescidle­re ve îslâm memleketine girmeleri hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Kâfirlerin îslâm memleketine girmeleri hususu üç kısma ayrı.

 

23.6.5.2. Birinci Kısım : Harem

 

Kâfirin ister zimmî, ister müste'men (emân verilmiş) olsun, Al­lah Sübhânehû ve Teâlâ'mn: «Ey inananlar! Doğrusu puta tapan­lar, pistirler. Bu sebeple, bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaş­masınlar.» (Tevbe: 28) ayetinin zahiri gereğince oraya girmeleri caiz değildir.

Şafii, Ahmed ve Malik bu görüştedir.

Daru'l-harb'den bir elçi gelse ve imam Harem'de olsa bile, ha­reme girmesine izin verilmez. Ya imam bizzat Harem dışına çıkar veya onu dinlemek için birini yollar.

Ebû Hanîfe ve Küfe ehli muahidlerin (anlaşmalıların) Harem'e girmelerine yerleşmemeleri şartıyla, misafir olarak orada kalmala­rı şeklinde cevaz vermiştir.

O'na göre, anlaşmalılardan birinin Kabe'ye bile girmesi caizdir.

23.6.5.2.   ikinci Kısım : Hicaz

Bunun sının Yemâme, Yemen, Necid ve Medine arasıdır. «Me­dine'nin yansı Tihâme'ye yansı da Hicaz'a dahildir» de denmiştir. Sahih olan tamamının Hicaz'a dahil olduğudur.

Kelbî şöyle demiştir: «Hicaz'ın sının, Tîa dağı ile Irak yolu ara­sında kalan kısımdır. Buraya Tihame ile Necid'in arasını ayırdığı için Hicaz denmiştir. «Necid'le Sera arasmı ayırdığı için Necİd, Ti­hame ve Şam arasını ayırdığı için Hicaz denildiği» de ileri sürül­müştür.

Harbî şöyle demiştir: «Tebûk Hicaz'a dahildir. Kâfirlerin Hi­caz toprağına izin ile girmesi caizdir. Fakat, orada misafirlik müd­deti olan üç günden fazla kalamaz.»

Ebû Hanîfe: «Orayı vatan edinmeleri ve orada kalmalan engel­lenmez.» demiştir.

Cumhur ulemânın delili; Müslim'in îbn Ömer'den naklettiği, Allah Rasûlü aleyhisselâm'ın; «Yahudi ve hıristiyanlan, Ceziret'ül-Arab'dan çıkaracağı, orada yalnız müslümanlan bırakacağı» buyru­ğudur.

Müslim'in dışındaki bir rivayette: «Nebî aleyhisselâm, vasiyyet ederek şöyle buyurdu: «Müşrikleri Cezîretüİ-Arab'dan çıkarın.» ilâ­vesi vardır.»

Ebû Bekir, bunu meşguliyetinden dolayı yapamadı. Ömer (r.a.) hilâfeti sırasında onlan yerlerinden çıkardı ve tüc­car olarak gelenlere, üç gün mühlet verdi.

tbn Şihâb'dan rivayete göre: Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: «Ceziretü'l-Arab'da iki din bir arada bu­lunmaz.»

(Hadîsi, Malik «Muvatta»da mürsel olarak kaydetmiştir.) Müslim'in rivayetine göre; Câbir (r.a.) şöyle demiştir: Allah Ra­sûlü aleyhisselâm'ı işittim, şöyle buyuruyordu: «Şeytan, Cezİretü'l-Arab'da musallilerin kendisine ibadet etmesinden ümidi kesmiştir. Fakat, aralarında hileyi sürdürür.»

Sa'îd bin Abdülaziz şöyledemiştir: «Ceziretü'1-Arab, Yemen'in ucundaki vadi ile Irak sınınna ve denize kadar olan kısımdır.»

Başkalan ise şöyle demiştir: «Ceziretü'1-Arab, Adn-ı Ebyen'den Tûl'deki Irak'ın verimli topraklanna, Cidde'den Bahreyn sahillerine ve Şam'm smır yerlerine kadar olan arazidir.

 

23.6.5.3. Üçüncü Kısım : Diğer İslâm Beldeleri

 

Kâfirlerin; anlaşma, emân ve zimmet ile buralarda yerleşmeleri caizdir. Fakat Şafii'ye göre; müslümanlann izni olmadan mescidlere giremezler.

Ebû Hanîfe şöyle demiştir: «Onların mescidlere izinsiz olarak girmeleri caizdir.»

Mâlik ve Ahmed ise; «Onların mescidlere girmeleri her halükâr­da caiz değildir.» demiştir.

demiştir.

 

23.7. Ganimetler

 

23.7.1. Tarifi

 

Ganimet; lügatte, kişinin çalışmasıyla elde ettiği şeydir. Şer'î ıstılahta ise; İslâm düşmanlarından harb ve savaş sonucu alman maldır. Şu çeşitleri vardır:

1. Menkûl mallar,

2. Esirler,

3. Toprak.

Ganimet, «enfâl» diye de isimlendirilir. Çünkü müslümanlartn mallarına bir ilâvedir. Arap kabileleri İslâm'dan önce, câhiliye dö­neminde, harb edip biri diğerine üstün geldiği zaman, ganimet alır ve bunları savaşçılar arasında paylaştırırlardı. Ganimetin büyük bir parçası da, reise ayrılırdı.

 

23.7.2. Sadece Bu Ümmete Helal Kılınmış Olması

 

Allah, ganimetleri yalnız bu ümmete helal kılmıştır. Allah Süb-hânehû, bu malların alınmasının helâl olduğuna şu âyetiyle işaret ediyor:

«Elde ettiğiniz ganimetleri, temiz ve helâl olarak yiyin. Allah'­tan sakının. Doğrusu Allah, bağışlar ve merhamet eder.» (Enfal: 69)

Sahih bir hadis, ganimetin, bu müslüman ümmete has olduğu­nu ve geçmiş ümmetlere ganimetten hiç bir şeyin helâl olmadığını gösteriyor.

Buharı ve Müslim'in, Câbir bin Abdullah'dan rivayetine göre, Allah Rasûlü, sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: «Ben­den Öncekilere verilmeyen beş şey bana verildi:

1. Bir aylık mesafeye korku salmakla yardım olundum.

2. Yeryüzü benim için mescid ve temizleyici kılındı. Kişi, ne­rede namaza yetişirse, orada namazını kılsın.

3. Benden önce kimseye helâl olmayan ganimetler bana helâl kılındı.

4. Bana, şefaat verildi.

5. Ve ben, tüm İnsanlara gönderildim.»

Bunun sebebi de, Buharı ve Müslim'in, Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiği şu nebevi buyrukta belirtiliyor: «Bizden önce kimse­ye ganimet helâl değildi. Bize İse, helâl kılındı. Bu, Allah Tebâreke ve Teâlâ'nın zayıflığımızı ve aczimizi gönnesindendir.»

 

23.73. Harcanıldığı Yerler

 

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasında yapılan ilk silahlı çatışma, hicrî 2. senede, Ramazan'ın 17'sinde, Be­dir'de olmuştur. Bu çatışma Nebî ve müslümanlar lehine gizli yar­dım ve büyük kazançla sona erdi. Müslümanlar bi'set'ten beri İlk defa nusretin (zaferin) tadını hissediyorlardı. On beş seneden beri işkencelerini gördükleri düşmanlarına karşı, Allah onlara bir fır­sat vermişti. Onlar, «Rabbimiz Allah'tır.» demekten başka bir şey yapmayan müslümanlan yurtlarından ve mallarından haksız yere uzaklaştırmalardı.

Hezimete uğramış müşrikler, ardlannda pek çok mal bıraktı­lar. Muzaffer müslümanlar da onları topladılar. Sonra, aralarında ihtilafa düştüler. Bu mallar kimin olacaktı? Düşmanın peşi sıra gi­denlere mi yerilecekti? Yoksa Allah Rasûlü'nün etrafında durup da düşmana karşı müdafaa edenlere mi? Kur'ân-ı Kerîm, bunun hük­münün Allah'a ve Rasûlü'ne bırakılmasını bildirdi. Enfal sûresinin ilk âyetinde, Allah Sübhânehû ve Teâlâ şöyle buyurur:

«Ey Muhammed, sana ganimetlere dair soru sorarlar. De ki, ganimetler, Allah'ın ve Peygamber'indir. İnanıyorsanız, Allah'tan sa­kının. Aranızdaki münasebetleri düzeltin. Allah'a ve peygamberine itaat edin.» (Enfal: 1)

 

23.7.4. Ganimetlerin Nasıl Paylaştırılacağı

 

Allah Sübhânehû ve Teâlâ, ganimetlerin nasıl paylaştırılacağını açıklayarak, şöyle buyuruyor:

«Eğer Allah'a ve hakkı bâtıldan ayıran o günde, İki topluluğun karşılaştığı günde, kulumuz Muhammed'e indirdiğimize inanıyorsa­nız, bilin ki ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri, Allah'ın, peygambe­rin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah, her şeye kadirdir.» (Enfâl: 41)

Âyet-i kerime, ganimetlerin harcanacağı yerlerin, Allah Sübhâ­nehû ve Teâlâ'nın belirttiği beş yer olduğuna dair nass'dır. Bunlar; Allah ve Rasûlü, yakınlar, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlardır. Burada Allah teberruken anılmıştır.

 

23.7.4.2. Allah ve Rasûlü'nün Hissesi

 

Bu hisse, fey'in harcandığı yerlere harcanır. Ondan bir kısmı fakirlere, silâha, cihada ve bunun gibi umumi maslahatlara harcanır.

Ebû Dâvûd ve Nesâî, Amr bin Abese'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah Rasûlü bize, ganimet malı olan bir deveye doğru yö­nelerek namaz kıldırdı. Selâm verdiği zaman devenin yan tarafın­dan bir kılı tutarak; «Bana, ganimetlerinizden beşte bir dışında, şu kadan bile helâl değildir. Beşte bir de size geri döner.» buyurdu. (Yani, fakirlere, silâh ve cihada infak olunur.)

Rasûl aleyhisselâm'ın nafakası ise, Benî Nadîr'in mallarından, Allah'ın ona pay olarak verdiklerinden sağlanırdı.

Müslim, Ömer (r.a.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Benî Na-dîr mallan, müslümanların, ne bir at, ne bir binek koşturmadan elde ettikleri, Allah'ın, Rasûlü'ne fey'idir. Onlar, sadece, Nebî'ye ait­tir. Ailesine, senelik nafaka olarak infak ederdi. Arta kalanı ise, Allah yolunda at ve silaha harcanırdı.

 

23.6.4.2. Yakınların Payı

 

Bu, Nebî aleyhisselâm'ın akrabalarının payıdır. Bunlar, Nebî aleyhisselâm'a yardım eden ve O'nun yandaşları olan Hâşim ve Mut-taliboğulları'dır. Akrabalık bağım koparıp O'ndan ayrılanlar, bu­nun dışındadır. Buharı ve Ahmed, Cubeyr bin Mut'im'in şöyle dedi­ğini rivayet ediyor: «Hayber'in fethi günü, Allah Rasûlü, akrabaları­nın payını, Haşim ve Muttaliboğullan arasında paylaştırdı. Ben ve Osman bin Afvan geldik ve «Ey Allah'ın Rasûlü, Haşimoğullannm üstünlüğünü, Allah'ın seni onlar arasında koyduğu mevki sebebiyle inkar etmiyoruz. Fakat, Muttaliboğullan'ndan kardeşlerinize ne olu­yor ki, onlara veriyorsun da, bizi bırakıyorsun. Biz ve onlar, sana nisbetle aynı mevkideyiz.» dedik. Nebî aleyhisselâm, şöyle buyurdu: «Onlar beni, hem câhiliye'de, hem de İslâm'da yalnız bırakmadı. Haşimoğullan ile Muttaliboğullan aynı şeydir.» (Bu arada parmak-lannı birleştirdi.)

«Onlardan olan zengin, fakir, yakın, uzak, erkek ve dişi payını alır. Erkeğe, iki dişinin payı kadar vardır.» (Nisa: 11.)

Bu, Şafii ve Ahmed'in de mezhebidir.

tbn Abbas, Zeynel Âbidîn ve el-Bâkır'dan rivayet olunduğuna göre, onlar, ihsanda, zengin olsun, fakir olsun, eşittirler. Erkekleri ve dişileri küçükleri ve büyükleri de böyledir. Çünkü yakınlık, bun­ların tümüne şâmildir. Çünkü bu, onlara, zekâtın haram olmasına

karşılıktır. Bunu Allah, onlara tahsis etmiş, Rasûl de, onlar arasın­da paylaştınnıştır. Hadiste, aralarında, bir kısmının diğerine üs­tünlüğü yoktur.

Şafii, onların paya, akrabalık sebebiyle müstahak olduklarını gözönüne alarak, bunu, mirasa benzetmiştir. Nebî aleyhisselâm, zen­gin olduğu halde, amcası Abbas'a ve halası Safiye'ye mal vermiştir.

 

23.7.4.3. Yetimlerin Payı

 

Bunlar, müslümanlann çocuktandır. «Bu fakirlere hastır.» den­miştir. «Fakir ve zenginler için geneldir.» de denmiştir. Çünkü bun­lar, zengin bile olsalar, zayıftırlar.

Beyhakî, sahih senedle, Abdullah bin Şakîk'den, bir adamın şöyle dediğini naklediyor: Nebî aleyhisselâm, Kurra vadisindeyken yanına gidip: «Ey Allah'ın Rasûlü, ganimet hakkında ne dersin?» diye sordum. «Biri Allah'ın, beşte dördü ise ordunundur.» buyurdu. «Biri, bir başkasından daha lâyık mıdır?» diye sordum. «Hayır, hiç bir pay, senin cebinden çıkmıyor. Sen, müslüman kardeşinden onu almaya haklı değilsin.» buyurdu.

Bir hadiste: «Hangi kasaba, Allah ve Rasûlü'ne âsi olursa, onun beşte biri Allah ve Rasûlü'nün, gerisi ise senindir.» Kalan beşte dört, orduya dağıtılır. O, erkekler, hürler, erginler ve akıllılara mahsus­tur.

Kadınlar, köleler, küçükler ve delilere gelince; onlara bir pay

yoktur. Çünkü, erkek, hür, ergin ve akıllı olmak, pay almada şarttır.

Güçlü ile zayıf, savaşan ile hiç savaşmayan ise, paylaştırmada eşittir.

Ahmed, Sa'd bin Mâlik'in şöyle dediğini nakleder: «Ey Allah'ın Rasûlü, bir adam kavminin en cesuru olduğu halde, nasıl oluyor da onunla başkasının payı eşit oluyor?» diye sordum. Şöyle buyurdu: «Yazık sana ey İbn Ümm-i Sa'd! Zayıflarınız sebebiyle nzıklandin-Irp yardım olunmuyor musunuz?»

Hüccetü'l-Iahi'l-Bâîiğa kitabında Şah Velİyullah, şöyle diyor: Emirin ordunun maslahatı için gönderdiği postacı, gözcü ve casus gi­bi kimselere, çarpışma sırasında bulunmamış bile olsalar, pay ve­rilir. Meselâ, Bedir günü, Osman, Allah Rasûlü'nün emriyle, hanımı Rukiye binti Rasûlüllah'm hastalığı yüzünden Bedir'de hazır bulu­namadı. Nebî aleyhisselâm ona: «Sana, Bedir'de hazır bulunup şe-hid olan kişi sevabı vardır.» buyurmuştur.

(Hadisi, Buharı, İbn Ömer'den rivayet etmiştir.)

Ganimetin paylaşımı, piyadeye bir, süvariye üç hisse esası üze­rinedir. Nebî aleyhisselâm'ın süvariye ve atına üç hisse, piyadeye ise bir hisse verdiği açık, sahih hadislerle gelmiştir. Bu ancak atın ihtiyacının fazlalığından ve bir seyise gereksinim duymasından do­layıdır. Süvarinin, atı sayesinde, harbdeki tesiri, piyadenin tesirin­den üç kat daha fazla olur. Atın dışındakilere pay verilmez. Çün­kü, Bedir günü, beraberinde, 70 deve bulunduğu halde, Nebî aley­hisselâm'ın, atın dışındaki hayvanlara pay verdiği naklolunmamış-tır. Nebî aleyhisselâm'm, savaşlarından her birinde, deve bulunur­du. Bunlar genellikle binek hayvanı olarak kullanılır. Eğer onlara pay vermiş olsaydı, bu bize naklolunurdu. Daha sonra ashab da böyle yapıp, deve için pay vermemişlerdir. Bir attan fazlası için de pay verilmez. Çünkü ne Nebî aleyhisselâm'dan ne de ashabdan, bir attan fazlasına pay verdikleri rivayet olunmamıştır. Çünkü düşman­la, ancak bir atm üzerinde iken savaşılır. Ebû Hanîfe'ye göre: «Bir attan fazlasına da pay verilir, çünkü çok olanın faydası ve menfaati daha büyüktür. Emaneten veya ücretle tutulan atlara da pay verilir. Düşmandan gasbedilen atlar da böyledir. Bunların payları ,sahibine verilir.»

 

23.7.5. Ganimetten Nefı (Fazladan Hediye) Vermek

 

îmamın, savaşanlardan bazılarına paylarından fazlasını, üçte bir veya dörtte bir oranında vermesi caizdir. Bu, ganimetin tümün­den olur. Bu fazlalık, düşmanın yenildiği ortaya çıktıktan sonra, ona hak kazanılan şeydir. Ahmed ve Ebû Ubeyde'nin mezhebi budur. Delili ise, Habib bin Mesleme hadisidir: «Allah Rasûlü, seriyelere, savaşa çıkarken, beşte birin kalanının, dörtte birini, dönüşte de beş­te birin kalanının üçte birini, nefl olarak verirdi.» (Bunu, Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmiştir.)

Nebî aleyhisselâm, Seleme bin Ekvâ için savaşlarından birin­de, süvariyle yayanın hissesini birleştirerek, —bu savaşta ganimetin çok olmasından dolayı— beş hisse vermiştir.

 

23.7.6. Öldürenin Elde Ettiği Mallar (Seleb)

 

Seleb; silâhla öldürülen şahsın üzerinde bulunan harb malze­mesi olan mallardır. Harb için takınılan ziynetler de böyledir. Ya­nında bulunduruduğu mücevher, para ve benzeri şeyler ise seleb sa­yılmaz. Bunlar ancak, ganimet malıdır.

Bazan kumandan savaşa teşvik eder. Savaşanlar da Öldürülen­lerin üzerindeki mallan almaya ve ordunun geride bıraktıklarında

onu araştırmaya düşkün olurlar. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, öldürülenden çıkan malın, Öldürene ait olduğuna hükmet­miştir. (Bunu, Ebû Dâvûd; Avf bin Malik el-Eşcâî ve Halid bin Velid'den rivayet etmiştir.)

tbn Ebî Şeybe, Enes bin Mâlik'den şunu rivayet eder: «Berâ bin Mâlik, Dâre Savaşı günü, Merzibân'a rastladı. Atı üzerinde iken onu mizraklayarak öldürdü. Üzerindeki mal otuz bin dirhem ka­dardı. Bu, Ömer bin Hattab'a ulaştı. Ebû Talha'ya: «Biz Öldürüle­nin üzerinden çıkan malların beşte birini almazdık. Fakat, Berâ'nm elde ettiği mal, pek çoktur. Onun beşte birinin alınması görüşünde­yim.» dedi.

İbn Ebî Şeybe, şöyle demiştir: «tbn Sîrin, Enes bin Mâlik'den naklen, 'bunun İslâm'da, beşte biri alman ilk seleb olduğunu' söy­lemiştir.»

Seleme bin Ekvâ, şöyle demiştir: «Nebî bir seferde iken, müş­riklerden bir casus geldi. Ashabla beraber oturup, konuşmaya baş­ladı. Sonra, ayrıldı. Nebî aleyhisselâm: «Onu yakalayıp öldürün.» buyurdu. Onu, ben öldürdüm. Nebî aleyhisselâm, onun üzerinden çıkan malı, bana verdi.»

 

23.7.7. Ganimetten Pay Almayanlar

 

Ganimetten pay almanın şartları geçti: Erginlik, akıl, erkeklik ve hürriyet. Kim bu şartlan bulundurmazsa, ganimetten hisse dışın­da bir şey alsa bile, onun, ganimetten bir hissesi yoktur.

Sa'îd bin Müseyyeb, şöyle dedi: «İslâm'ın ilk asnnda, çocuklar ve köleler, savaşta hazır bulundukları zaman, ganimetten alırlardı.» Ebû Dâvûd, Umeyr'in şöyle dediğini rivayet eder: aHayber'de, kabilemle beraber hazır bulundum. Allah Rasûlü'ne benden bahset­tiler. Bir köle olduğumu bildirdim. Bana biraz mal verilmesini em­retti.»

İbn Abbas'a «halk hazır bulunduğu zaman, kadın ve kölenin be­lirli bir payının bulunup bulunmadığı» soruldu. «Onlann belirgin bir hisselerinin bulunmadığını, fakat kavmin ganimetinden alacak­larını» söyledi.

Ümmü Atiyye'den rivayete göre, o şöyle demiştir. «Biz, Nebî aleyhisselâm ile beraber harbe katılıp yaralılan tedavî eder ve has­talara bakardık. Bize, ganimetten bağışta bulunurdu.»

Tirmizî'nin, Evzâî'den mürsel olarak naklettiğine göre, şöyle demiştir: «Nebî aleyhisselâm, Hayberli çocuklara pay verdi.» (Bu­radaki paydan maksat, bağıştır.)

Yezid bin Hürmüz'den rivayete göre, Necdeti'I-Hurûrî, Ibn Ab-bas'a mektub yazıp, beş şeyi sordu:

«Bana şunları bildir: Nebî aleyhisselâm, kadınlar ile birlikte savaştı mı? Onlara pay tayin etti mi? Çocuklar öldürülür mü? Ye­timin yetimliği, ne zaman sona erer? Beşte bir, kimindir?»

îbn Abbas, «Eğer ilmi gizleme olmasaydı, ona cevap vermez­dim.» dedi. Sonra, ona mektub yazarak, şöyle dedi:

«Bana yazarak soruyorsun; «Allah Rasûlü, kadınlar ile savaştı mı?» Nebî aleyhisselâm, onlarla birlikte savaşırdı. Kadınlar, yara­lan tedavi ederlerdi. Ganimetten de onlara verilirdi. Sehm ise, tayin edilmemiştir. Nebî çocukları öldürmezdi. Sen de onları öldürme. Bana, «Yetimin yetimliliğinin ne zaman biteceğini?» sormuşsun. Yemin olsun ki, kişi vardır, sakalları bile çıksa, kendi hakkını al­maya gücü yetmez. Kendi adına vermekten acizdir. Kendi için, in­sanların aldığı şekilde, iyi olandan almaya başladı mı, onun yetim­liği sona ermiştir. Bana, «Beşte birin kimin olduğunu?» yazıp sor­muşsun. Biz, «O, bizimdir.» derdik. Fakat kavmimiz (Ümeyyeoğul-lan) onu kabul etmedi.» (Hadisi Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Tir-mizî kaydetmiştir.)

 

23.7.8. Ücretlilere ve Gayn Müslimlere Pay Verilmez

 

ücretle orduda bulunanlar, savaşsalar bile, ganimetten hak sa­hibi değillerdir. Çünkü onlar, savaş niyetiyle ve mücahid olarak çık­mamışlardır. Modern askerlik de buna dahildir. Çünkü o, bir sa­nat ve iştir. Harbde müslümanlarla birlikte savaşan ve onlara yar­dım eden zımmî gayn müslimler hakkında, fakihler farklı görüş­tedirler.

Ahnef, Şafii'den rivayet ederek, onlara bağışta bulunacağını, fakat hisse verilmeyeceğini söylemiştir.

Yine Şafii'den şu görüş de nakledilmiştir: «îmam, onları, ken­disine malik olanın bulunmadığı mal karşılığı kiralar. Eğer böyle yapamazsa, Nebî aleyhisselâm'ın (Beytü'l-Mâl'in) hissesinden onla­ra verir.

Sevrî ve Evzâî ise; «Onlara da, hisse verilir.» demiştir.

 

23.7.9. Ganimetten Çalınan Mal (Ğulûl)

 

 25.7.9.1. «ĞulûUun Haram Olması

 

Gulûl, ganimet malından çalınan şeye denir ve haram kılınmış­tır. Ganimet hırsızlığı, müslümanlann şevklerini kırar, birliktelikle-

rinin dağılmasına ve savaşı bırakıp yağmayla meşgul olmalarına se-beb olur. Bu tür işler, hezimete yol açar. Bu yüzden ganimetten çal­mak, müslümanlann icmama göre, büyük günahlardandır.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Bir peygamber İçin emânete (yahud ganimet malına) hainlik etmek? (Bu,) olur şey değil. Kim böyle hainlik ederse, kıyamet gü­nü hainlik ettiği o şey(in günahını) yüklenir. Sonra herkes, ne etti, ne kazandıysa, eksiksiz ödenir. Onlar hıksızhğa uğratılmazlar.» (Al-i İmrân: 161)

Nebî aleyhisselâm, halkı bundan alıkoymak ve engellemek için ganimet hırsızına ceza olarak, malının yakılmasını ve dövülmesini emretmiştir.

Ebû Dâvûd ve Tirmizî'de Ömer'den rivayete göre, Nebî aleyhis­selâm şöyle buyurmuştur: «Birinin ganimetten çaldığı malı bulur­sanız, onu yakın ve adamı dövün.» Ömer dedi ki: «Onun eşyasında bir mushaf bulduk. Sâlim'e sorduk, o da şöyle dedi: «Onu sat ve parasını sadaka olarak ver.»

Amr bin Şuayb, babası yoluyla dedesinden; Nebî aleyhisselâm, Ebû Bekr ve Ömer'in ganimet hırsızının eşyasını yakıp, onu döv­düklerini rivayet etmiştir.

Diğer bazı hadislerde, Nebî aleyhisselâm'm dövmeyi ve eşyayı yakmayı emretmediği (haberi) de gelmiştir. Bundan, hâkimin mas­lahata uygun olanı yapmakta serbest olduğu anlaşılır. Eğer masla­hata uygun olan, malı yakıp, çalanı dövmekse, yakar ve döver. Şa­yet maslahata uygun olan, başka bir şeyse, onu yapar.

Buharî'nin, Abdullah bin Amr'dan rivayetinde, o şöyle demiş­tir: «Nebî'nin ganimetlerinin başında Herkele adında biri dururdu. Adam Öldü. Nebî aleyhisselâm: «O, cehennemdedir.» buyurdu. Gidip baktılar, üzerinde ganimetten aldığı bir gömlek buldular.»

Ebû Dâvûd'da geçen bir hadîste: «Hayber savaşı günü, ashab-dan bir adam Öldü. Haber Nebî aleyhisselâm'a ulaştı. Nebî aleyhis­selâm: «Arkadaşınızın namazını siz kılın.» buyurdu. Nebî aleyhis­selâm, onun namazını kıldırmayınca, halkın yüzü değişti. Nebî aley­hisselâm: «Arkadaşınız Allah yolunda kazanılan maldan çalmıştır.» buyurdu. Eşyasmı araştırdılar; malı arasında, değeri iki dirhem bi­le etmeyen, yahudi boncuklanndan birini buldular.

 

23.7.9.2. Ganimet Bölüşülmeden Önce, Yiyeceklerden İstifade Etmek

 

Yiyecek maddeleri ve hayvan yemleri bu hükmün dışındadır. Çünkü, savaşçıların düşman toprağında bulunduklan sürece —pay­laşılmamış bile olsa— bunlardan faydalanmalan mubah kılınmıştır.

Buharî ve Müslim'in, Abdullah bin Muğaffeİ'den rivayetine gö­re, o şöyle demiştir: Hayber günü, bir tulum yağ buldum. Onu alıp: «Bugün bundan kimseye bir şey vermeyeceğim.» dedim. Bu esnada, arkama dönünce, Nebî aleyhisselâm'ı gülümser halde gördüm.»

Ebû Dâvûd, Hâkim ve Beyhakî'nin tbn Ebî Evfâ'dan rivayetine göre, şöyle demiştir: Hayber günü, yiyecek bir şeyler bulduk. Bir adam gelip, avuç dolusu bundan alır, sonra dönüp giderdi.

Buhari'nin tbn Ömer'den rivayetine göre, şöyle demiştir: «Biz bazı savaşlarda bal ve üzüm elde ederdik de, bunları ayırmayıp yer­dik.»

Ebû Dâvûd'da bulunan hadîsin bir rivayetinde: «Bunlardan beş­te bir alınmazdı.»

Mâlik, «Muvatta»da şöyle demiştir: «Müslümanların, düşman topraklarına girdiklerinde buldukları yiyecekleri, paylaştırma yapıl­madan Önce yemelerinde bir mahzur görmüyorum.»

Yine Mâlik, şöyle demiştir: «Ben, deve, inek ve koyunu yiyecek mesabesinde görüyorum. Müslümanlar, düşman topraklarına girdik­lerinde, diğer yiyecekleri yedikleri gibi, bunlardan da yiyebilirler,»

Mâlik, şöyle de demiştir: «Ben, bunların tümünden, ma'rûf ile ve ihtiyaç nisbetinde yenilmesinde, bir mahzur görmüyorum. Buna karşın, bu yiyeceklerden ailesine götürmek için biriktirip saklama­sını da uygun bulmuyorum.»

 

23.7.9.3. Müslümanın, Düşmanın Yanında, Kendisine Ait Bir Malı Bulması

 

Savaşçılar, düşmanlarının elinde olan müslümanlarm malları­nı geri aldıkları zaman, bu mallara en lâyık olanlar, sahipleridir. Savaşçılara bundan bir şey verilmez. Çünkü bunlar, ganimetten sa­yılmazlar.

îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, O, Nebî zamanında atı­nı kaybetti. Atım düşman ele geçirdi. Daha sonra müslümanlar atı geri aldılar. At, tbn Ömer'e geri verildi.

îmran bin Husayn'dan rivayete göre, şöyle demiştir: Müşrik­ler, Medine otlağına baskın yapıp, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in devesi Adba'yı ve bir müslüman kadını aldılar. Gece olup da müşrikler uyuyunca kadın kalkıp develerin yanma giderek, eli­ni bir deveye uzattı. Her elini uzattığı deve böğürüyordu. Nihayet Adba'mn yanına gitti. Adba uysal bir halde geldi. Kadın onun üze­rine binip, Medine'ye yöneldi. Kadın, Allah onu kurtardığı takdirde, deveyi keseceğini nezretti. Medine'ye ulaşınca, deveyi tanıdılar ve

onu Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'e götürdüler. Kadın nezrini, Nebî aleyhisselâm'a bildirdi. Nebî aleyhisselâm, şöyle bu­yurdu: «Ne kötü bir mükafat! Âdemoğlunun, mâliki olmadığı şeyde nezretmesi yoktur. Kötülük hakkında da nezir yoktur.»

Yine böyle, harbî elinde müslüman birinin malı olursa, onu sa­hibine İade eder.

 

23.7.9.4. Müslüman Olan Harbî

 

Harbî, müslüman olup, çocuklarını, kansını ve mallarını harb yurdunda bırakarak tslâm yurduna hicret ederse, Nebî'nin, «O'nu (Iâilâhe illallah) söyledikleri zaman, kanlarını ve mallarını benden kurtarmış olurlar.» buyruğu gereğince, müslüman olan harbîler, müslümanın neslinin ve malının haram olduğu gibi haram olurlar. Müslümanlar o yeri istilâ ettikleri zaman, bunlar, ganimet malı ola­rak alınamaz.

 

23.8. Harb Esirleri

 

Harb esirleri, ganimete dahil sayılır. İki kısma aynlır:

1. Kadın ve çocuklar.

2. Müslümanlar galib geldiği sırada, hayatta kalan ergin, sa­vaşçı, kâfir erkekler.

tslâm, müslümanlar galib geldikleri zaman esir aldıkları sa­vaşçı erkeklerin bedelsiz veya fidye karşılığı salıverilmeleri ya da, öldürülmelerinden en faydalı olanının hangisi olduğunu tayine, baş­kanı hak sahibi kılmıştır.

Fidye,hem mal hem de müslüman esirlerle mübadele şeklinde olabilir. Bedir savaşında fidye olarak mal alınmıştır. Nebî aleyhis­selâm'in Benî Akil müşriklerinden bir adama karşılık, ashabından esir olmuş iki kişiyi fidye olarak aldığı nakledilmiştir. (Bunu, Ahined ve Tirmizî rivayet etmiş; Tirmizî, «sahih» demiştir.)

Allah Sübhânehû ve Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Savaşta, İnkar edenlerle karşılaştığınızda, boyunlarını vurun. Sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın. Savaş sona erin­ce, onları ya karşılıksız ya da fidye ile salıverin.» (Muhammed: 4)

Müslim'in Enes'den rivayetine göre: Nebî aleyhisselâm, yetmiş kadar esiri fidye almadan serbest bıraktı. Bunlar, sabah namazı es­nasında Nebî aleyhisselâm'ı ve ashabını öldürmek için Ten'im dağ­larından inerek baskın yapmışlardı.

Bununla ilgili Allah'ın şu âyeti indi:

«Sizi onlara üstün kıldıktan sonra, Mekke bölgesinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan geri tutan, savaşı önleyen, O'dur.» (Feth: 24)

Nebî aleyhisselâm, fetih günü .Mekke halkına, «Gidin! Serbest­siniz.» buyurmuştu.

Bununla beraber, imamın, —maslahat öldürülmelerini gerek­tiriyorsa— esirleri öldürmesi, Rasûlüllah'dan sabit olan nakle göre caizdir. Nebî aleyhisselâm. Bedir günü, Nadr bin Hâris'i, Ukbe bin Mut'im'i; Uhud günü de, Ebû Izze el-Cehmî'yi öldürmüştür. Bu hu­susta, Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esir almak, hiç bir nebiye yaraşmaz.» (Enfâl: 67)

Bu görüşte olan cumhur ulemâ şöyle demiştir: «Geçen üç şık­tan birini seçmek, imamın hakkıdır.»

Hasan ve Atâ ise şöyle demiştir: «Esirler öldürülmez. Aksine ya karşılıksız veya fidye karşılığı serbest bırakılırlar.»

Zührî, Mücâhid ve bir grub âlim şöyle demiştir: «Kâfir esir­lerden fidye alınması asla caiz değildir.»

Mâlik ise, şöyle demiştir: «Fidye almadan karşılıksız salıveril­meleri caiz değildir.»

Ahmed de, şöyle demiştir: «Ne karşılıksız ne fidye veya başka bir şey karşılığında salıverilmeleri asla caiz değildir.»

 

23.8.1. Esirlere Karşı Muamele

 

İslâm'ın esirlere karşı muamelesi, hoşgörülü, insanî bir mua­meledir, îslâm, esirlere ikram ve ihsana çağırır. Onlara iyi davra­nanları metheder ve güzel övgülerde bulunur.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor :

«Biz, sizi ancak Allah'ın veclıi için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istemeyiz.» (Dehr: 9)

Ebû Musa el-Eş'arî'den rivayete göre, Allah Rasûlü, şöyle buyur­muştur: «Esirleri serbest bırakın, isteyene verin, açı doyurun, has­tayı ziyaret edin.»

Sumâka bin Esâl müslümanlarm eline esir düştü. Onu Nebî aleyhisselâm'a getirdiler. Nebî aleyhisselâm, «Esirlerinize, iyi davra­nın.» buyurdu. Yine Nebî aleyhisselâm, «Yanınızdaki yiyeceklerden bir kısmmı bir araya getirip ona gönderin.» buyurdu. Ashab, sa-bah-akşam Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in devesinden süt sağıp, ona ikram ettiler.

Nebî aleyhisselâm, onu islâm'a davet etti. Kabul etmedi ve «Eğer fidye istersen, malımdan dilediğini iste.» dedi. Rasûl aley­hisselâm onu, fidye almadan, karşılıksız serbest bıraktı. Bu, onun tslâm'a girmesinin sebeplerinden biri oldu.

Benî Mustalik savaşı esirlerinin durumu, sahih haberlerde gel­miştir. Onların arasında, Cüveyriyye binti Haris vardı. Babası Ha­ris bin ed-Dirar, yanında pek çok deve ile kızını kurtarmak için , Me­dine'ye geldi. Medine'ye bir kaç mil kala, Akik vadisindeki bîr dağ yolunda aralarından pek hoşuna giden iki deveyi sakladı. Nebî aley­hisselâm'm yanma girdiği zaman; «Ey Muhammedi Kızımı esir et­tiniz, tşte şunlar, onun fidyesidir.» dedi. Nebî aleyhisselâm ona; «Akik'de, şu yolda sakladığın iki deve nerede?» diye sordu. Haris; «Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin Allah'ın Rasûlü olduğuna şahadet ederim. Vallahi bundan seni ancak Allah haberdar etmiştir.» dedi. îki oğlu da Hâris'le beraber müslüman oldular. Kızı da İslâm'a girdi. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, onu, babasından is­tedi ve onunla evlendi. Halk; «Elimizde bulunan bu esirler, Allah Rasûlü'nün hısımları oldular. Öyleyse onları fidyesiz serbest bıra­kalım.» dediler.

Âişe, şöyle diyor: «Kavmine, Cüveyriyye'den daha bereketli hiç bir kadın bilmiyorum. Allah Rasûlü, onunla evlendiği zaman, Benî Mustalik'den olan ehl-i beytinin yüz tanesi azad oldu.»

Nebî aleyhisselâm'm Cüveyriyye ile evlenmesi, gidereceği bir şehvet sebebiyle değildi.Aksine, şer'î bir maslahatı göztiyordu. Eğer şehvetini gözetseydi, sağ elinin malik olduğu bir harb esiresi ola­rak onu alırdı.

 

23.8.2. Köle Edinme

 

Kur'ân'da, köleliği reddeden bir nass yoktur. Ancak, azada teş­vik eden âyetler gelmiştir.

Allah Rasûlü'nün, esirlerden herhangi birini köle yaptığı sabit olmamıştır. Aksine Mekke, Benî Mustalik ve Huneyn kölelerini ser­best bırakmıştır.

Nebî aîeyhisselâm'ın cahiliyyede yanında bulunan köleleri azad ettiği, yine böyle kendisine hediye edilen köleleri de azâd ettiği sa­bit olmuştur.

Raşid halifelerin, misliyle muamele kaidesine uyarak, esirler­den bazılarını köle yaptıkları sabittir. Anlaşılıyor ki, ilâhî ve beşerî kanunlarda yapıldığı gibi, herhâlükârda köle edinmek mubah de­ğildir. Köle edinme, ancak, müslümanlarm düşmanları kâfirler olup.

alenî meşru harbe mahsustur. Diğer bütün şekiller ise ilga edilmiş­tir.

İslâm'ın köleliğin kaynaklarını daraltıp, yalnız bu şekle tah­sis etmesiyle beraber, diğer taraftan köle edinme, kerim bir mua­meledir. Aşağıda izahı geleceği gibi, îslâm, hürriyete kavuşma ka­pılarım sonuna kadar açmıştır.

 

23.8.3. Kölelere Karşı Muamele

 

İslâm, kölelere karşı kerîm olmuş, onlara ihsanda bulunmuş ve merhamet ellerini uzatmıştır. Onları ihanet ve yükleme yeri yap­mamıştır. Bunun açıklaması aşağıda gelecektir:

Onlar hakkında, Allah Teâlâ tavsiyede bulunarak şöyle buyuru­yor:

«Allah'a kulluk edin, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak kom­şuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kim­selere iyilik edin. Allah kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez.» (Nisa: 36)

Ali (r.a.)'den rivayete göre; Nebî aleyhisselâm, şöyle buyurmuş­tur: «Ellerinizin altında bulunanlar hakkında Allah'tan korkun.»

Onları tahkir etmeyi ve köleliği hatırlatacak şekilde hitab etme­yi menederek, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyu­ruyor: «Hiç biriniz, «Kölem!» veya «Cariyem!» diye hitab etmesin. «Oğlum», «Evladım», «Kızım» diye hitab etsin.»

İslâm; onlara, sahiplerinin yediğinden yedirmeyi, giydiğinden giydirmeyi emretmiştir. îbn Ömer'den rivayete göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: «Hizmetçileriniz, kardeşlcrinizdir. Allah onları, sizin elinizin altına vermiştir. Kimin elinin altında bir kardeşi varsa, ona, yediğinden yedirsin. Giydiğin­den giydirsin. Güç yetiremeyeceği şeyleri onlara yüklemeyin. Eğer, güç yetiremeyecekleri şeyleri yüklerseniz, onlara yardım edin.»

îslâm, onlara zulüm ve eziyeti meneder: îbn Ömer'den rivayete göre, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: «Kim kölesine tokat atar veya onu döverse, bunun kefareti, onu azad etmektir.»

Ebû Mes'ûd el-Ensarî'den rivayete göre, o şöyle demiştir: Bir keresinde, kölemi dövüyordum. Birden arkamdan bir ses duydum. Bir de ne göreyim, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: «Unutma ey Ebû Mes'ûd, Allah sana, senin bu köleye kadir olduğundan da-

ha fazla kadirdir.» buyuruyor. Ben: «O, Allah rızası için hürdür.» dedim. «Eğer Öyle yapmasaydın, sana ateş değerdi.» buyurdu.

Kişinin, kölesine kötü muamele yaptığı sabit olunduğunda, ka­dıya, onu azad etmek hakkı verilmiştir.

İslâm, onlan eğitmeye ve edeblendirmeye çağırmıştır: Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: «Kimin bir cariyesi olup, onu, güzelce eğitir ve onunla evlenirse, onun hayatta ve âhirette iki ecri vardır: Nikâh ve eğitme sevabı, azad sevabı.»

 

23.8.4. Hürriyete Kavuşturma Yollar

 

îslâm, hürriyet yollarını açmış, azâd yollarını açıklamış ve bun­ların kölelikten kurtulmaları için bazı vesileler oluşturmuştur:

Bu, Allah'ın rahmeti ve cennetinin yoludur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Ama o, zor geçidi aşmaya girişemedi. O zor geçidin ne olduğunu, sen bilir misin? O geçit, bir köle ve esir azad etmektir...» (Beled: 11-13)

Bir bedevi, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek, «Ey Allah'ın Rasûlü, beni cennete sokacak bir amel göster.» dedi. Nebî aleyhisselâm, «Bir cam azad et. Bir köleyi serbest bırak.» bu­yurdu. Bedevi; «Ey Allah'ın Rasûlü, ikisi de aynı şey değil mi?» de­di. Nebî aleyhisselâm şöyle buyurdu: «Hayır, Bir canı azad etmek; onu azadıyla tek basma bırakmaktır. Bir köleyi serbest bırakmak ise, ona veresiye bir miktar belirlemektir.»

Köle azadı, hata ile öldürmenin keffaretidir. Allah Azze ve Celle, şöyle buyuruyor: «Kim, hataen bir mü'mini öldürürse, bir mü'-min köleyi hürriyete kavuşturur.» (Nisa: 92)

Köle azadı, yemini bozma keffaretidir. Allah Teâlâ ,şöyle buyu­ruyor: «Onun keffareti, ailenize yedirdiğinizin seviyesinde bir yiye­cekle on miskini doyurmanız veya giydirmeniz ya da bir köleyi hür­riyete kavuşturmanızda*.» (Maide: 89)

Zihar durumunda da köle azadı, keffarettir. Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor: «Kanlarına zihar yapanlar, sonra, söylediklerinden dö­nerlerse, onlarla münasebet kurmadan önce bir köleyi hürriyete kavuştururlar.» (Mücadele: 3)

îslâm zekâtın harcanacağı yerlerden biri olarak, köle satın alı­nıp, azad edilmesini Öngörmüştür. Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor: «Sadakalar, ancak, fakirlere, miskinlere, görevlilere, müellefeti'I-ku-Iûb'a ve kölelere harcanır.» (Tevbe: 6)

Köle ile bir miktar mala karşılık .anlaşmayı emretmiştir. Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor: «Evlenemeyenler, Allah kendilerini liitfu

ile zenginleştirene kadar iffetli davransınlar. Kölelerinizden hür ol­mak için bedel vermek isteyenlerin, onlarda bir iyilik görürseniz, bedel vermelerini kabul edin. Onlara, Allah'ın size verdiği maldan verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, iffetli ol* mak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zor-larsa, bilsin ki Allah, biç şüphesiz onu değil, zorlanan kadınları ba­ğışlar ve merhamet eder.» (Nûr: 33)

Bir köleyi hürriyete kavuşturmayı nezreden kimsenin amacı gerçekleşince, nezrini yerine getirmesi vacibtir.

Böylece, İslâm'ın, kölelik kaynaklarını daralttığı, kölelere mua­melenin kerem ile olması gerektiği, zillet ve kölelik boyunduruğun­dan onların kurtulmasını kolaylaştırarak hürriyet kapılarını açtığı ortaya çıkmıştır. Böylece onlara, günlerin geçmesiyle unutulmaya­cak olan bir el uzatmıştır.

 

23.9. Ganimet Olarak Alınan Toprak

 

23.9.1. Zorla Alınan Yer

 

Müslümanlar, bir toprağı, harb ve savaş yoluyla zorla istila edip, halkını oradan, çıkararak ganimet aldıkları zaman hakim iki şey­den birini yapmada muhayyerdir:

1. Ya bunları ganimet sahipleri arasında paylaştırır.

2. Ya da, bunu müslümanlara vakfeder.

Böyle bir toprak parçası, müslümanlara vakfedildiği zaman, onu elinde bulundurandan —ister müslüman ister zımmî olsun— süreli bir haraç alınır. Bu haraç, o toprağın her sene alman kirası olur.

Haracın temeli, mü'minlerin emiri Ömer'in Şam, Mısır ve Irak topraklan gibi fethedilen yerlerde yaptığı uygulamadır.

 

23.9.2. Ahalisinin Korkudan Veya Sulh Yoluyla Terkettiği Topraklar

 

Fethedilen toprakların ganimete ehil kimselere paylaştırılması veya müslümanlara vakfedilmesi gerektiği gibi, ahalisinin korkudan veya bizim olduğuna dair sulh yoluyla terkettikleri topraklarda da böyle yapmak vacibtir. Onları haraca karşılık orada İskan ederiz.

Toprağın kendilerinin olması ve bize ondan haraç vermeleri karşılığında sulh yaptığımız topraklara gelince, bu haraç, cizye gi. bi onların İslâm'a girmeleriyle düşer (ortadan kalkar.) Haraç, kira olduğunda ise, bunun takdiri, hakime kalmıştır. İçtihadına göre onu tayin eder. Bunun miktarı, zamanların ve mekânların değişmesiyle değişir. Ömer (r.a.)'ın tayin ettiği miktara dönmek gerekli değildir. Fakat, Ömer'in veya diğer imamlardan birinin koyduğu kira mik­tarı, olduğu şekilde bakidir (devam eder.) Hiç kimse, sebeb değiş­mediği sürece bunları değiştiremez. Çünkü onun miktarı, hükme bağlanmıştır.

 

23.9.3. Haraç Arazisinin İmarından Aciz Olmak

 

Haraç arazisine hakim olan kimse, onun imarından aciz olur­sa, iki durumdan birine zorlanır:

1. Ya onu kiraya verir.

2. Ya da ondan elini çeker.

Çünkü bu toprak, gerçekte müslümanlarındır. Bu toprakların onların aleyhine olarak ihmal edilmesi caiz değildir.

 

23.9.4. Ganimet Alınan Toprağın Mirası

 

Bu topraklarda, miras tahakkuk eder. Bunlar, mirasın nakil yol­larıyla sahibinden mirasçılarına geçer.

 

23.10. PEY

 

23.10.1. Tarifi

 

Fey; müslümanlann, düşmanlarından savaşmaksızın aldıkları mallardır.

Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

«Ey inananlar! Onların mallarından, Allah'ın peygamberine ver­diği şeyler için siz ne at ve ne de deve sürdünüz; fakat Allah, pey­gamberlerine, dilediği kimselere karşı üstünlük verir. Allah, her şe­ye kadirdir.»

«Allah'ın fethedilen memleketler halkının mallarından peygam­berine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; tâ ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun; Allah'tan sakının, doğrusu Allah'ın cezalandırması, çetindir.»

«Allah'ın verdiği hu ganimet mallan, bilhassa; yurdlarmdan ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rızâ dileyen, Allah'ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.»

«Daha önceden Medine'yi yurd edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri sever­ler; onlara verilenler karşısmda, içlerinde bir çekememezlik hisset­mezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerin­den önde tutarlar. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kim­seler, işte onlar saadete erenlerdir.»

«Onlardan sonra gelenler: «Rabbimiz, bizi ve bizden önce inan­mış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde, mü'minlere karşı kin bırakma; Rabbimiz, şüphesiz Sen, şefkatlisin, merhametlisin.» der­ler.» (Haşr: 6 -10)

Allah Teâlâ, bu âyetlerde, fetihten önce müslüman olanlardan Medine'ye hicret eden muhacirleri zikretmiştir. Medine ehli olup, muhacirleri konukîayan ensardan da bahsetmiştir. Ayrıca bunlardan sonra, kıyamete değin gelecek olanları da anmıştır.

 

23.10.2. Fey'in Paylaşımı

 

Kurtubî diyor ki: Mâlik şöyle demiştir: «Bu, imamın görüş ve içtihadına bırakılmıştır. Tayin edilmemiş bir kısmını ictihadıyle alır ve onun bir kısmım da yakınlara verir. Geriye kalanını ise, müslümanların maslahatına harcar.»

Bunu, dört halife de söylemiş ve onunla amel etmişlerdir. Bu görüşe, Nebî'nin şu sözü deîalet etmektedir: «Allah'ın fey kıldığın­dan, bana, ancak beşte bir vardır. O da, size geri verilir.»

Nebî aleyhisselâm, onun ne beşte birini ne de üçte birini pay­laş tu'mamış tır. Âyette zikredilenler, ancak onlara tenbih yoluyla anılmışlardır. Çünkü bunlar kendisine verilmesi gerekenlerin en mü­himleridir.

Zeccâc, Mâlİk'in delili olarak şunu söyler: Allah Azze ve Celle, şöyle buyurmuştur: «Ey Muhammedi Sana, ne sarfedeceklerini so­rarlar; de ki: «Sarfedeceğiniz mal, ana-baba, yalanlar, yetimler, düş­künler, yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği, Allah şüphesiz bilir.» (Bakara: 215)

Kişinin onu, uygun gördüğü zaman, bu sınıfların dışında bir yere infak etmesi icma ile caizdir.

Nesâî, Atâ'dan, şunu söylediğini naklediyor: «Allah'ın beşte bi­riyle, Rasûl'ün beşte biri aynıdır. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, ondan alır, ihsan eder, dilediği yere verir ve dilediği şekilde kullanırdı.»

Huccetül-Bâliğa'da, Şah Veliyulîah şöyle diyor: «Fey'in taksi­mi hususunda değişik sünnetler vardır. Ebû Bekir (r.a.) fey'i ihti­yaca yetmesini gözeterek, hür ve kölelere paylaştmrdı. Ömer (r.a.), öncelikler ve ihtiyaçlar için kişinin îslâm'a giriş önceliğini, eskiliği­ni, ailesini ve ihtiyaçlarım içeren bir divan oluşturdu.

«Bu değişik uygulamaların tümünde, asıl olan, bunların icti-had ile yapılmasıdır. Hepsi, zamanlarında gördükleri maslahatları gözeterek hareket etmişlerdir.»

 

23.11. Emân Anlaşması

 

Muhariblerin düşmanlarından olan herhangi bir kişi, emân is­tediği zaman, bu kabul edilir. Bununla emin olur. Herhangi bir şe­kilde ona düşmanlık göstermek, caiz değildir.

Allah Sübhânehû, şöyle buyuruyor:

«Ey Maharamed! Puta tapanlardan biri sana sığınırsa, onu gü­vene al; tâ kî Allah'ın sözünü dinlesin. Sonra onu, güven içinde ola­cağı yere ulaştır. Çünkü onlar, bilgisiz bir topluluktur.» (Tevbe: 6)

 

23.11.1. Emân Kimin Hakkıdır?

 

Bu hak, kadın ve erkek, hür ve köle için sabittir. Eman iste­yen düşmanlarından herhangi birine, bunlardan birinin eman ver­mesi haklarıdır. Bu hak, çocuk ve deliler dışında müslümanlarm hiç birinin elinden alınamaz. Çocuk veya. deli, düşmanlardan birine eman verdiği zaman, bunların her ikisinin de emânı sahih olmaz.

Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Hakim'in, Ali'den rivayetine göre, Allah Rasûlü saliallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Müs-[umanın zimmeti birdir. Onlar, başkalarına karşı emirliktirler.»

Buhari, Ebû Dâvûd ve Tirmizi'nin, Ümmü Hânî binti Ebî Talib'den rivayetine göre, o şöyle demiştir: «Ey Allah'm Rasûlü, anne­min oğlu Aii, benim kendisine emân verdiğim Hübeyre'nin oğlu falan'ı öldüreceğini iddia ediyor, »dedim. Allah Rasûlü saliallahu aley­hi ve sellem, şöyle buyurdu: «Senin emân verdiğine biz de emân ver­dik, ey Ummü Hânı!»

 

23.11.2. Emânın Sonuçları

 

Emân, işaret veya söz ile vuku bulduğu zaman, emân verilene düşmanlık göstermek, caiz değildir. Çünkü o, emân verilmesi sebe­biyle kendisim, sürülmekten ve köle yapılmaktan kurtarmıştır.

Ömer (r.a.)'den rivayete göre; o, mücahidlerden birinin İranlı bîr muharibe, «Korkma» deyip, sonra da onu öldürdüğü haberini aldı. Bunun üzerine, ordu komutanına şu mektubu yazdı:

«Bana sizden bir adamın, ona; «Korkma» deyip, yetiştiğinde öldürdüğü ulaştı. Nefsimi elinde tutana andolsun, kimin böyle yap­tığını duyarsam, onun boynunu koparırım.»

Buharî (Tarih'inde) ve Nesâî'nin rivayetine göre; Nebî aleyhis-selâm, şöyle buyurmuştur: «Kim birine canı için emân verir de, onu Öldürürse, maktul, kâfir bile olsa, ben o katilden beriyim.»

Buharı, Müslim ve Ahmed'in, Enes'den rivayetine göre, şöyle demiştir: Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurdu: «Her sözünden cayan için, kıyamet günü, onu tanıtan bir bayrak di­kilir.»

 

23.113. Bu Hak, Ne Zaman Tahakkuk Eder?

 

Emân hakkı, mücerred olarak verilmesiyle tahakkuk eder.Sa­dır olduğu zaman yürürlükte sayılır. Men edilenlerin emânı ise, an­cak hakim veya ordu komutanının ikrarı ile gerçekleşir.

Emân tahakkuk edip, hakim veya ordu kumandanı kabul edin­ce, emân verilen kişi, zimmet ehlinden olur. Böylece, müslümanla-nn lehine olan onun da lehine müsl umanların aleyhine olan da onun aleyhine olur. Bu hakkı kullanarak müslümanlara zarar ver­mek istediği sabit olması dışında, eman hakkının ilgâsı (ortadan kaldırılması) caiz değildir. Müslümanları gözetleyerek, kavmine ca­susluk yaüması, buna misaldir.

 

23.11.4. Genel Olarak Yapılan Emân Akdi

 

Emân, müslüman fertlerin bir veya iki kişiye verdikleri zaman, sahih olur. Genel olarak bir yerin halkına verilen emân ise, imamın zimmet akdi gibi maslahat gözeterek içtihad yoluyla vermesi dışın­da sahih olmaz. Eğer halkın her biri böyle yapmış olsa, bu durum, cihadın iptaline yol açar.

 

23.11.5. Elçinin Hükmü, Emân Verilenin Hükmüdür

 

Elçi, emân verilen kimse gibidir. Elçinin mektup taşıyan biri veya savaşan iki grub arasında barış için gidip gelen biri olması aynıdır. Harb alanında bulunan yaralı ve Ölülerin taşınmasını ko­laylaştırmak için harbe ara verilen sıralarda bu iş için ortalıkta do­laşanlar da böyledir.

Rasûl aleyhisselâm, Mesleme'nin elçilerine, «Eğer, 'Elçi öldü­rülmez, prensibi olmasaydı, ikinizin de boynunu vururdum.» bu­yurmuştur.

(Hadîsi, Ahmed ve Ebû Dâvûd, Na'îm bin Mes'ûd'dan nakletmiştir.)

Kureyş, Ebû Rafi'i, Allah Rasûlü'ne elçi olarak gönderdi. Ebû Rafi'in kalbi, islâm'a ısınarak iman etti ve «Ey Allah'ın Rasûlü! Onların yanına dönmeyeceğim ve sizinle kalacağım.» dedi. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurdu: «Ben, ne anlaş­malı birini, ne de bir elçiyi alıkoymam. Güven içinde, onlara dön. Bundan sonra da kalbinde şu anda bulduğunu yine hissedersen, bize geri dön.» (Hadisi, Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî ve îbn Hibbân kay­detmiş; Ibn Hibban, «sahih» demiştir.)

Ebü Yusuf'un; «Kitâbu'l-Harac» ve Muhammed'in; «Siyerü'1-Kemir»inde şu kısım vardır. Elçi için konulmuş bazı şartlar vardır, müslümanlann bunlara uyması vacibtir. Düşman elçisine gadretme­leri, sahih değildir. Hatta kafirler, müslüman elçilerini öldürse, on­ların elçilerini yine öldürmeyiz. Çünkü Nebî aleyhisselâm, şöyle bu­yurmuştur: «Gadre karşılık vefa, gadre karşı gadrden daha hayırlı­dır.»

 

23.11.6. Muste'men (Emân Verilen)

 

23.11.6.1. Tarifi

 

Muste'men, vatan edinme ve ikâmet niyeti olmaksızın, îslâm yurduna geçici bir süre emân ile giren harbîye denir. Müste'menin amacı, bir seneyi aşmayan beliıîi bir müddet kalmaktır. Eğer bu süreyi aşar ve amacı devamlı kalma şekline dönerse, îslâm devleti­ne tabiiyette, «zimmî» hükmünü alır, emân'da ise, muste'men hük­münü sürdürür. Eman verilen harbî ile hanımı, ergin olmayan er­kek çocuklan, kızlarının tümü, annesi, neneleri ve hizmetçisi de bu hükme dahil edilirler. Bunun delili, Allah Teâlâ'nm şu âyetidir:

«Ey Muhammedi Puta tapanlardan biri sana sığınırsa, onu gü­vene altâ ki Allah'ın sözünü dinlesin. Sonra onu, güven içinde gi­deceği yere ulaştır. Çünkü onlar, bilgisiz bir topluluktur.» (Tevbe: 6)

 

23.11.6.2. Hakları

 

Harbî, emân sayesinde, îslâm yurduna girdiği zaman, emân ak­dini sürdürdüğü ve ondan vazgeçmediği sürece, canının, malının ve diğer haklan ile maslahatlarının korunmasına hak kazanır.

Sırf onlarla bizim aramızda harb çıkması veya onların düşmar-ların uyruğunda olması sebebiyle esir alma veya tutuklama amacıy­la olsun, hürriyetinin kısıtlanması ya da hapsedilmesi helâl değildir.

Serahsî, şöyle demiştir: «Bunların mallan, emân hükmüne da­hildir. Mubah diyerek mallarının alınması mümkün değildir.»

Bu durum, harb yurduna dönünceye değin devam eder. Dâru'l-harb'e girince, can emniyeti kalkar, fakat mal emniyeti sürer.

Muğnî'de, şöyle denilmiştir: «Harbi, îslâm yurduna emân ile girdiği zaman, malını bir müslüman veya zımmîye bırakıp ya da borç olarak verip de, tekrar harb yurduna dönerse, bu durumda: Eğer İslâm yurduna, tüccar veya elçi veya turist olarak girmiş ya da malını ihtiyacı sebebiyle berç vermiş ise, tekrar îslâm yurduna döndüğünde, malı ve cam emniyettedir. Çünkü bu sebeble, îslâm yurdunda ikâmet niyetinden çıkmış olmaz. Bu durumda, zımmîye benzer. Eğer harb yurduna, vatan edinmek için girdiyse, canmdaki emân kalkar, fakat mahndaki devam eder. Çünkü, tslâm yurduna girişi, emân iledir. Malının emâni sabittir. Harb yurduna girişiyle canmdaki emân kalktığı zaman, ibtal edici sebebin canına has ol­ması sebebiyle mahndaki emân kalır.»

 

23.11.6.3. Müste'menin Yapması Gerekli Olan Şeyler

 

Müste'menin, genel emniyet ve nizamın muhafazası ve bunlara karşı çıkmaması gerekir. Gözcü veya casus olması sebebiyle, düş­man hesabına müslümanlar aleyhine araştırmada bulunursa, bu durumda  öldürülür.

 

23.11.6.4. Müsie'm-Ene İslâm. Hükümler İnin Tatbiki

 

Müste'mene, mâli muamelelere ait İslâm kanunları uygulanır. Ahş-veriş ve diğer akidlerini İslâm nizamına göre yapar. İslâm'da haram olan faizli ahş-veriş yapmasına engel olunur.

Cezalara ait meselelerde ise, müsKimanm hakkına tecavüz et­tiği zaman îslâm şeriatinin gerektirdiği şekilde cezalandırılır.

Zrnımî veya kendi gibi bir müste'mene karşı bu suçu işlediği zaman da, durjm aynıdır. Çünkü zalime karşı mazlumun hakkım vermek ve adaletin tahakkuku, gevşeklik gösterilmesi helâl olma­yan vaciblerdendir.

Tecavüzü, zina suçunu işlemek gibi, Allah'ın haklarından biri­ne karşı olduğunda da, müslümanlarm cezalandırıldığı gibi ceza­landırılır. Çünkü, zina suçu, îslâm topluluğunu bozan suçlardandır.

 

23.11.6.5. Malının Müsaderesi

 

Müste'men, müslümanlarla harbettiği zaman, malına el konur. Kendisi de esir alınıp köle yapılır. Bu durumda, mahndaki mülki­yeti sona erer. Çünkü artık o, mülk edinmeye ehil olmayanlardan biri haline gelmiştir. îslâm yurdunda bulunan şeylerde dahi, mira­sa hak kazanmaz. Çünkü onlar buna, ancak onun halefi olma se­bebiyle hak kazanırlar. Bu ise, onun ölümüyîedir. Fakat o, ölmemiş-tir. Bu durumda, onun malı, müslümanlarm 'beytü'l-mâl'ine gani­met olarak katılır. Onun müslüman veya zımmî birine borcu var­sa, borçlu olan ortada bulunmadığı için borç düşer.

 

23.11.6.6. Mirası

 

Müste'men harb veya îslâm diyarında Öldüğü zaman, malına olan malikiyeti gitmez. Cumhura göre, varislerine geçer. Şâfi'i buna muhalefet etmiştir. O'nun malını varislerine göndermek, îslâm dev­letine düşer. Eğer, onun varisleri yoksa, bu mal müslümanlar için fey olmuş olur.

 

23.12. Anlaşma Ve Sözleşmeler

 

23.12.1. Anlaşmalara Uyma

 

Güzel neticeleri, sulhun korunmasındaki büyük katkıları, zor­lukların giderilmesinde, tartışmaların hallinde ve ilişkilerin düzel­tilmesindeki büyük Önemi olması sebebiyle anlaşmalara ve sözlere uymak, islâmî bir gerekliliktir.

Bir Arab atasözünde, «Kim, insanların başına geçip, onlara zul­metmez, söz söylediğinde, yalan konuşmaz, söz verdiğinde, bozmaz­sa, o, mürüvveti, adaleti açık ve kardeşlik yapmanın gerekli olduğu kimselerdendir.» denmektedir. Bu söz, gerçektir. İnsanlara güzel muamele, vefa ve doğru sözlülük, olgun bir mürüvvet ve açık bîr adalete delildir. Bu, kardeşlik ve dostluğu gerekli kılar.

Allah, bütün söz ve yükümlülükleri yerine getirmeyi (vefa) em­rediyor. Bunların Allah'a ve insanlara karşı verilmiş olması aynı­dır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Ey insanlar! Akidlerinizi yerine getirin.» (Maide: 1)

Bu emirle, vefasızlık göstermek {sözde durmamak), büyük bir günah olarak değerlendirilmekte ve gazaba müstehak görülmekte­dir:

«Ey inananlar! Yapmadığınız şeyi, niçin yaptığınızı söylersi­niz? Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük gaza­ba sebeb olur.» (Saf: 2 - 3)

Kişi, ahid (söz) ile yüklendiği şeylerden, bozdukları sebebiyle mesul tutulup hesaba çekilir: «Ahidlerinizi yerine getirin. Doğrusu verilen ahidde, sorumluluk vardır.» (îsrâ: 34) Ahid'in hakkı, dini hakdan Öncedir :

«Doğrusu inanıp hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla can­larıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım eden­ler, İşte bunlar, birbirinin dostudurlar. İnanıp hicret etmeyenler­le, hicret edene kadar sizin dostluğunuz yoktur. Fakat din uğrun­da yardım isterlerse, aranızda anlaşma olmayan topluluktan baş­kasına karşı onlara yardım etmeniz gerekir. (Enfâl: 72)

Sözde durma, imandan bir parçadır, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyuruyor: «Ahidde güzel davranma (onu ye­rine getirme) imandandır.»

(Hadise, Hâkim; «sahih» demiş, Zehebî de ona uymuştur.) Ahde  vefâ'nın  karşılığı,   cennetten   başkası  değildir:   «Onlar, emanet/erini ve sözlerini yerine getirirler, namazlarına riayet eder­ler. İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olanlar­dır.» (Mü'minûn: 9-H)

Ahde vefa, nebî ve rasûllerin ahlâkıdır:

«Ey Muhammedi Kitab'da, İsmail'e dair anlattıklarımızı da an; çünkü o, sözünde doğru bir kimseydi, tarafımızdan gönderilmiş bir peygamberdi.» (Meryem: 54)

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, bu ahlâki vasıfta yüce Örnekler sunmuştur.

Abdullah bin Ebî Hamsa şöyle demiştir: Allah Rasûlü sallalla­hu aleyhi ve sellem ile, nebi olmadan Önce, ahş-veriş yaptım. Bir mik­tar bakiyye kaldı. Onu, bir yerde vermeyi va'dettim. Daha sonra, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurdu: «Ey genç, bana eziyet ettin. Ben burada, üç günden beri seni bekliyorum.»

Rasûl aleyhisselâm, hicretten sonra, Yahudilerle, müşriklere yardım etmemeleri şartıyla dinlerinde kalmaları ve mallarının em-- niyette olması üzerine anlaşma yaptı. Yahudiler, anlaşmayı bozdu­lar. Sonra, mazeret gösterdiler. Sonra, tekrar anlaşmaya döndüler. Sonra bir defa daha anlaşmayı bozdular. Bunun üzerine Allah Teâlâ, şu âyeti indirdi:

«Allah katında yeryüzünde yaşayanların en kötüsü, inkâr eden­lerdir. Onlar artık İnanmazlar. Ey Muhammed, anlaşma yaptığın

kimseler, sonucundan sakınmayarak her defasında anlaşmayı bo­zarlar.» (Enfâl: 55 - 56)

Sa'lebe, şayet Allah bol rızık verirse ve onu zengin yaparsa, her hak sahibine hakkını vereceğine dair Rabbine yemin etti. Allah onun rızkını genişletip mal ve serveti bollaşınca, sözünden döndü ve Al­lah'ın kullarına karşı cimrileşti. Bunun üzerine Allah, onun hak­kında şu âyeti indirdi:

«Aralarında; «Allah bize bol nimetinden verecek olursa, and-olsun ki, sadaka vereceğiz ve iyilerden olacağız.» diye, O'na and ve­renler vardır. Allah onlara bol nimetinden verince, cimrilik ettiler, yüz çevirdiler. Zaten dönektirler. Allah'a verdikleri sözden caydık­ları ve yalancı oldukları için, O'nunla karşılaşacakları güne kadar, Allah kalblerine nifak soktu.» (Tevbe : 75 - 77)

Abdullah bin Ömer, ölüm döşeğinde iken, şöyle demiştir: «Ku-reyş'ten biri, kızımı benden istedi. Benden, söze benzer bir şey aldı. Vallahi, Allah'a nifağm üçte biriyle ulaşmayacağım, Şahid olun ki, kızımı onunla evlendirdim.»

Abdullah (r.a.), bununla, Nebî aleyhisselâm'm şu sözüne işaret

ediyor:  «Şu üç şey kendisinde bulunan kimse, oruç tutsa, namaz

kilsa ve kendini müslüman sansa da münafıktır. Konuştuğu zaman

yalan söyler, söz verince tunna;:. Emanet aldığında ihanet eder.»

(Hadîsi, Buhari kaydetmiştir.)

Sözlerini yerine getirmeyenlerin çok kötü bir iş yaptıklarına dair Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Ahidleştığiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı ken­dinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı bilir. Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından Ötürü, aranızdaki yeminleri bozarak, ipliğini iyice eğirip katladık­tan sonra bozan kadın gibi olmayın. Allah onunla, sizi dener. And-olsun ki, ayrılığa düştüğünüz şeyleri, kıyamet günü size açıklar.» (Nahl: 91-92)

 

23.12.2. Anlaşma Şartları

 

Önemsenmesi ve uyulması gerekli olan anlaşmaların bazı şart­lan vardır. Bunlar, aşağıda sıralanmıştır:

1. ittifak olunmuş şer'î bir hükme aykırı olamaz. Rasûl aley­hisselâm, şoyie buyuruyor:  «Allah'ın Kitabı'nda bulunmayan her şart, yüz  şart bile olsun, bâtıldır.»

2. Rıza ve ihtiyar ile olmalıdır. Eğer irade engellenip zorla yapılmışsa, hürriyetin  kısıtlandığı anlaşmaya riayet etmek gerekmez.

3. Açık bir şekilde olmalıdır. Anlaşmada, tatbiki sırasında de­ğişik yorumlamalara müsaid olacak şekilde kapalılık bulunmamalı­dır.

 

23.123. Anlaşmanın Bozulması

 

Şu durumlar dışında, anlaşma bozulmaz:

1. Bir vakitle veya muayyen bir durumla sınırlandırıldığında, bu müddet ve durum bittiği zaman, anlaşma da sona erer.

Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin, Ömer bin Abese'den rivayetine gö­re, şöyle demiştir: Allah Rasûlü'nü işittim, şöyle buyuruyordu: «Bir toplulukla anlaşma yapan, anlaşma müddeti bitene veya anlaşmayı kabul etmediğini ilân edip, eşit duruma gelene değin, ne bir mad-deyi İhlâl etsin, ne de bir madde ilâve etsin.»

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor: «Yalnız anlaşma hükümlerinde sîze karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız an­laşmaya, sonuna kadar riayet edin. Allah, sakınanları sever. (Tevbe: 4)

2. Düşmanlar anlaşmayı ihlâl ettiğinde:

«Sîze doğru davrandıkça, siz de onlara doğru davranın. Allah, sakınanları sever.» (Tevbe: 7)

«Eğer anlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar, dininize dil uzatırlarsa, inkârda önde gidenlerle savaşın, çünkü onların ye­minleri sayılmaz— belki vazgeçerler. Yeminlerini bozan, Râsûl'ü sürgüne göndermeye azmeden bir toplumla savaşmanız gerekmez mi ki, önce onlar başlamışlardır? Onlardan korkar mısınız? Eğer inanıyorsanız bilin ki, asıl korkmanız gereken Allah'tır.» (Tevbe: 12-33)

3. Anlaşmayı bozma ve hıyanetin alamet ve delilleri ortaya çıktığı zaman:

«Eğer bir topluluğun anlaşmaya ihanet etmesinden korkarsan, sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran. Doğrusu Allah, hainleri sevmez.» (Enfal: 58)

 

23.12.4. Sözden Dönülmesinden Sakınarak Anlaşmanın Bozulduğunu İlan

 

Hakim, müslümanlarla anlaşmalı olan kimselerin hıyanet ede­ceklerini bilirse, gafil avlanmamaları İçin ahdin bozulduğunu ilân

edip yakın ve uzağa bu haber ulaşmadıkça onlarla savaşmak helâl olmaz.

Allah Sübhânehû, şöyle buyuruyor :

«Eğer bir topluluğun anlaşmaya ihanet etmesinden korkarsan, sen le onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran. Doğrusu Allan, hainleri sevmez.» (Enfal: 58)

îslâm'm prensibi şudur:

«îhanete karşı vefa göstermek, ihanete ihanetle karşılık ver­mekten daha hayırlıdır.»

Muhammed bin Hasen, «Siyerü'l-Kebir»inde şöyle diyor:

«Mü'minlerin emiri, gerçekleşmiş bir sebebden ötürü ahdin bo­zulduğunu ilân için birini gönderse bile, müslümanlann yeterli bir süre geçmeden onlara saldırmaları ve memleketlerine girmeleri ya­kışmaz. Çünkü, melik onlara anlaşmanın bozulduğu haberini onları gafil avlamaman için göndermiştir. Buna rağmen müslümanlar bu haberin onların memleketlerinin her yanma ulaşmadığını yakinen bilirse, onların bundan haberi olmadıkça kendilerine baskın yap­mamaları müstehabdır. Çünkü bu hileye benzer.

a Müslümanların hud'adan sakınmaları gerektiği gibi, hud'a ben­zeri durumlardan da kaçınmaları gerekir.»

Abdülmelik bin Mervân zamanında, Kıbrıslılar büyük bir olay çıkardılar ve anlaşmayı ibtal edip sulhu bozmak istediler. Abdülme­lik, zamanının fakihleri ile istişare etti. Leys bin Sa'd ve Mâlik bin Enes de bunlardandı. Leys bin Sa'd, ona şu mektubu yazdı:

«Kıbrıslılar, îslâmlara kin duymak ve düşmanlarla (rumlar) iyi geçinmekle itham ediliyorlar.

«Alîah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

«Eğer bir topluluğun anlaşmaya ihanet ettiğinden korkarsan, sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran.»

«Ben, onlara karşı anlaşmayı bozman ve bir sene mühlet ver­men görüşündeyim.»

Malik bin Enes ise şöyle fetva verdi: «Kıbrıslıların emân ve an­laşmaları açıktır ve eskidir. Meliklerinden birinin sulhu bozduğu­nu bulamıyorum. Onlan yurdlarından çıkaramam. Ben, onların aleyhine bir delilin olması için, öncekilere, onların harb ilân etmesi gerektiği görüşündeyim. Çünkü Allah Sübhânehû şöyle buyuruyor:

«Onlarla aranızdaki anlaşmaların müddetini doldurun.» (Tev­be: 4)

«Eğer bundan sonra da doğru davranmayıp kinlerini bırakmaz­larsa ve onların ahdi bozduklarının sabit olduğunu görürsen, an­laşmanın bozulduğunu ve sebebini ilân ettikten sonra saldır ve Al­lah'tan yardım dile.»

 

23.123. Allah Rasûlü'nün Anlaşmalarından İkisi

 

1. Nebî aleyhisselâm, Arap kabilelerinden Benî Damre ile an­laşma yaptı. Anlaşma, şudur:

«Bu, Allah Rasûlü Muhammed'in Benî Damre'ye malları ve can­larının emniyette olduğuna dair mektubudur (yazısıdır). Onlarla sa­vaşanlara karşı yardım olunacaktır. Ancak Allah'ın dînine savaş aç­maları müstesna. Bu anlaşma, denizler, bir yün parçasını ıslattığı sürece yürürlüktedir. Nebî, onları yardıma çağırdığında icabet eder­ler. Bu, Allah ve Rasûlü'nün onlara zimmeti ve onlardan iyi ve mut­taki kimselere yardımdır.»

2. Nebî aleyhisselâm, Medine'ye geldiği ilk sıralarda, Yahudi­lerle iyi komşuluk üzerine şu anlaşmayı yaptı:

Bismillahirrahmanirrahîm

1. Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü'minler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yi­ne onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayn bir ümmet (câmi'a) teş­kil ederler.

3. Kureyş'den olan Muhacirler, kendi aralannda âdet olduğu veçhile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esir­lerinin fidyei necatım mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

4. Benû 'Avf'lar kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (müs-lümanlarm teşkil ettiği) her zümre (taife), harp esirlerinin fidyei ne­catını mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

5. Benû Hâris'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, şe­killer altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirle­rinin fidyei necatını, mü'minler arasmda iyi ve mâkul bilinen esas­lara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

6. Benû Sâide'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirleri­nin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esas­lara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

7. Benû Cuşem'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, ev­velki şekiller altında kan diyetlerini Ödemeye ve her zümre, harp

esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bili­nen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

8. Benû'n-Neccâr'lar, kendi  aralannda  âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini Ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edecek­lerdir.

9. Benû 'Anır İbn 'Avf'lar, kendi aralannda âdet olduğu veç­hile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini Ödemeye ve her bir züm­re, harp esirlerinin fidyei necatım, mü'minler arasındaki iyi ve mâ­kul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak ede­ceklerdir.

10. Benû'n-Nebît'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, ev­velki şekiller altında  kan diyetlerini ödemeye ve  her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edecek­lerdir.

11. Benû'l-Evs'ler, kendi aralarında âdet  olduğu veçhile, ev­velki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bili­nen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edecekler­dir.

12. Mü'minler kendi aralarında ağır malî mes'uliyetler altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidyei necat veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve mâkul bilinen esaslara göre verecek­lerdir.

12/B. Hiçbir mü'min diğer bir mü'minin mevlâsma (kendisi ile akdi kardeşlik rabıtası kurulmuş kimse) mümanaat edemez (Di­ğer bir okunuşa göre: Hiçbir mü'min diğer bir mü'minin mevlâsı ile, onun aleyhine olmak üzere bir anlaşma yapamayacaktır).

13. Takva sahibi mü'minler, kendi aralannda mütecavize ve haksız bir fiil îkamı tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da mü'minler arasında bir karışıklık çıkarma kas-dmı taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

14.  Hiçbir mü'min bir kâfir için, bir mü'mini öldüremez ve bir mü'min aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

15. Allah'ın zimmeti (himaye ve teminatı) bir tekdir;  (mü­minlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin (tanıdığı himaye) onların hepsi için hüküm ifade eder. Zira mü'minler, diğer insanlardan ay­rı olarak birbirlerinin mevîâsı (kardeşi) durumundadırlar.

16. Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muarız olanlarla yardımIaşılmaksizm, yardım ve müzahere­timize hak kazanacaklardır.

17. Sulh, mü'minler arasında bir tekdir. Hiçbir mü'min Allah yolunda girişilen bir harpde, diğer mü'minleri hâriç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh, ancak onlar (mü'minler) arasmda umumiyyet ve adalet esasları üzere yapılacaktır.

18.  Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askerî) birlik­ler, birbirleriyle münâvebe edeceklerdir.

19.  Mü'minler,  birbirlerinin  Allah  yolunda   (uğrunda)  akan kanlarının intikamını alacaklardır.

20.  Takva sahibi mü'minler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

20/B. Hiçbir müşrik, bir Kureyşli'nin mal ve canını himâyesi altına alamaz ve hiçbir mü'mine bu hususta engel olamaz (yani Ku-reyşli'ye hücum etmesine mani olamaz).

21. Herhangi bir kimsenin, bir mü'minin ölümüne sebeb ol­duğu katî delillerle sabit olur da maktulün velîsi (hakkım müdafaa eden) rızâ göstermezse, kısas hükümlerine tabî olur; bu halde bü­tün mü'minler ona karşı olurlar. Ancak bunlara, sadece (bu kaide­nin) tatbiki için hareket etmek helâl (doğru) olur.

22. Bu sahife(yazı)nin muhteviyatını kabul eden, Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanan bir mü'minin bir kaatile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helâl (doğru) değildir; ona yar­dım eden veya sığınacak bir yer gösteren Kıyamet Günü Allah'ın la­net ve gazabma uğrayacaktır ki o zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi ve ne de bir taviz alınacaktır.

23.  Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Muhammed'e götürülecektir.

24. Yahudiler, mü'minler gibi, muharebe devam ettiği müd­detçe (kendi harp) masraflarım karşılamak mecburiyetindedirler.

25. Benû 'Avf Yahudileri, mü'minferle birlikte (îbn Hişâm'-da bu, «ma'a» (= ile) olarak, Ebû Ubeyd'de ise «min» (= den) ola­rak zikredilir) bir ümmet (: câmi'a) teşkil ederler. Yahudilerin din­leri kendilerine, mü'minlerin dinleri kendilerinedr. Buna gerek mev-lâlan ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.

25/B. Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cü­rüm ika eder, o sadece kendine ve aile efradına zarar (vermiş) ola­caktır.

26.  Benû'n-Neccâr Yahudileri de Benû 'Avf Yahudileri gibi ay­nı (haklara) sahib olacaklardır.

27.  Benû'I-Hâris Yahudileri de Benû 'Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

28.  Benû Sâ'ide Yahudileri de Benû 'Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

29.  Benû Cuşem Yahudileri de Benû 'Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

30.  Benû'1-Evs Yahudileri de Benû 'Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

31. Benü Salebe Yahudileri de Benû 'Avf Yahudileri gibi ay­nı (haklara) sahib olacaklardır. Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm ika eder, o sadece kendini ve aile efradını za-rardîde etmiş olacaktır.

32.  Cefne (ailesi) Sa'lebe'nin bir kolu (batn)dur; bu bakımdan Sa'lebe'ler gibi mülâhaza olunacaklardır.

33. Benû'ş-Şuteybe  de Benû 'Avf Yahudileri gibi aynı (hak­lara) sahib olacaklardır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bun­lara aykırı hareket olmayacaktır.

34. Sa'lebe'nin mevlâlan, bizzat Sa'lebeler gibi mülâhaza olu­nacaklardır.

35. Yahudilere sığınmış olan kimseler (Bitâne), bizzat Yahu­diler gibi mülâhaza olunacaklardır.

36. Bunlar(Yahudiler)dan  hiçbir kimse  (müslümanlarla bir­likte bir askeri sefere), Muhammed'in müsaadesi olmadan çıkama­yacaktır,

36/B. Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilemeyecek­tir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede ken­dini ve aile efradını mes'ûliyet altına sokar; aksi halde haksızlık ola­caktır (yani bu kaideye riâyet etmeyen bir kimse haksız vaziyette olacaktır). Allah bu yazıya en iyi riâyet edenlerle beraberdir.

37. (Bir harp vukuunda) Yahudilerin masraflan kendi üzeri­ne ve müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Muhakkak ki bu sahifede(yazıda) gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardı Onlar arasında hayırhahtık ve iyi davranış bulunacaktır, (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır.

37/B. Hiçbir kimse müttefikine karşı bir cürüm îka edemez; muhakkak ki zulmedilene yardım edilecektir.

38. Yahudiler müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettik­leri müddetçe masrafda bulunacaklardır.

39.  Bu sahîf enin (yazının) gösterdiği  kimse lehine Yesrib va­disi dahili(cevf), harâm(mukaddes) bir yerdir.

40. Himaye altındaki kimse(cârr), bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi) cürüm ika edecektir.

41.  Himaye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez.

42. Bu sahifede(yazıda) gösterilen kimseler arasında zuhurun­dan korkulan bütün öldürme yahut münazaa vak'alannın Allah'a ve Rasûlüllah Muhammed'e götürülmeleri gerekir. Allah bu sahife-ye(yazıya) en kuvvetli ve en iyi riâyet edenlerle beraberdir.

43. Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, hi­maye altına alınmayacaklardır.

44. Onlar (= Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib'e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

45. Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlar tarafından) bir sulh akdetmeye veya bir sulh akdine iştirake  davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şa­yet onlar (Yahudiler), (Müslümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olur­larsa, mü'minlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır; din mev­zuunda girişilen harp vak'alan müstesnadır.

45/B.  Her bir zümre, kendilerine ait mıntıkadan (gerek mü­dafaa ve gerekse şâir ihtiyaçlar hususunda) mes'ûldür.

46. Bu sahîfede(yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların mevlâlanna ve bizzat kendi şahıslarına, bu sahîfede(yazida) gösterilen kimseler ta­rafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. (Kaidele­re) muhakkak riâyet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacak­tır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sadece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahîfede(yazıda) gösterilen maddele­re en doğru ve en mükemmel riâyet edenlerle beraberdir.

47. Bu kitapfyazı), bir haksız fiil îka eden veya cürüm işleyen (ile ceza) arasına engel olarak giremez. Kim ki bir harbe çıkar, em­niyette olur veya kim ki Medine'de kalırsa yine emniyet içindedir; haksız bir fiil ve cürüm îkaı halleri müstesnadır. Allah ve Rasûlüllah Muhammed himayelerini, (bu sahîfeyi) tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza eden kimseler üzerinde tutacaklardır.