Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Cihat Bahsi - Fıkıh - 019Cihad - 4. Sayfa

CİHAT BAHSİ 2

SAVAŞIN KEYFİYETİNE DÂİR BİR BÂB. 2

BARIŞ ANTLAŞMASI VE KENDİLERİNE GÜVENCE VERİLENLER BABI 4

Bir Fasıl 5


CİHAT BAHSİ

 

(Cihad) islâm düşmanlarıyla savaşmak demek olup müslüman-lara (farzı kifâye olan bir ibâdettir. Yâni eğer bu görevi müslüman-lann bir kısmı yaparsa sorumluluk diğerlerinden de kalkar.) Ciha­dın farz olması Kur'an-ı Kerim'in; «Müşriklerle topyekün savaşın. Nasıl ki onlar da topyekün sizinle sa­vaşırlar- ([1]) âyeti gibi bir çok âyetler ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî'in «Cihad Kıyamet gününe kadar vâcib olan bir İbadettir- ([2]) hadl-sıyle sabittir. Farzı kifâye olması da, çünkü savaş, esasında kötü bir şeydir. Ancak Allah (Azze ve Celle) 'in dini onunla korunduğu ve kötü insanların insanlığa kötülük etmeleri onunla önlendiği için, bir kısım müslümanlar tarafından yapıldığı zaman -cenaze namazı ve verilen selâmı almak gibi- sorumluluk diğerlerinden de kalkar. (Eğer hiçbir kimse bu ibâdeti yapmazsa o zaman bütün müslümanlar so-nımlu olurlar.) Çünkü hepsine farz olan bir ibâdettir. Hem de eğer hepsi savaşa katılırlarsa -silâh v.b. gibi- savaşa gerekli olan ihti-yaçve malzemeleri kim hazırlar? Bunun için farzı yedir. Ahcak eğer savaş emri umumî olursa, o zaman herkesin katılması lâ­zım gelir.) Çünkü o zaman farzı ayn, yâni herkese ayrı ayrı farz olur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) :îstiyen, istemiyen hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınız­la, canlarınızla cihad edin» ([3]) buyurmuştur. El-Cami üs-Sağir'de «Cihad müslümanlara vâcibtir. Ancak kendilerine muhtaç olunma­dıkça cihada katılmayabilirler» diye geçmektedir, ki bu sözün başı cihadın kifâyeten vâcib olduğuna, sonu da cihad emrinin umumi ol­duğu zamana işarettir. Çünkü cihad emri umumî olduğu zaman hep­si katılmadıkça maksad hâsıl olmaz. Bunun için o zaman herkese farz olur.

(Kâfirleri, bize karşı savaş açmasalar bile onlarda savaşmak vâcibtir.) Zira bu konudaki nasslar mutlaktır.

(Cihad çocuklara vâcib değildir.) Çünkü çocukluk devri merha­met devridir. (Cihad köle ve kadınlara da vâcib değildir.) Çünkü kö­le üzerindeki efendisinin hakkı ile kadın üzerindeki kocasının hakkı daha önce gelir. (Cihad iki gözden kör, iki ayaktan kötürüm veya­hut bir el veya ayağı bulunmayan kimseye de vâcib değildir. Çün­kü bu kimselerin hepsi güçsüzdürler. Şayet düşman bir ülkeye bas­kın yaparsa, o zaman o ülkenin bütün halkına savaş vâcib olur. Ka­dın kocasından, köle efendisinden izin almadan savaşa çıkarlar.) Çün­kü o zaman savaş farz-ı ayn olur. Namaz ve oruç gibi farz-ı ayn olan ibâdetlerde ise, başkasının karısı veyahut kölesi olmanın bir rolü yoktur. Savaş emri umumi olmadığı zaman ise öyle değildir. Çünkü savaş emri umumi olmayınca, kadın ile köle savaşa katıl­masalar da onlara ihtiyaç olmadığı için koca ile efendinin hakkını ibtal etme zorunluğu yoktur.

(Eğer beytülmal savaş masraflarını karşılayacak güçte ise halk­tan yardım toplamak mekruhtur.) Çünkü halkın yapacağı yardım ücret gibi bir şey olur. Oysa buna zorunluk yoktur. Zira beytülmal sıkıntılı durumlarda müslümanlara yardım etmek için kurulmuş bir müessesedir. (Şayet beytülmal savaş masraflarını karşılayacak güç­te değilse, o zaman müslümanlann birbirlerine yardım etmelerinde bir sakınca yoktur.) Çünkü bunda büyük zararın küçük bir zarar­la önlenmesi gibi bir yarar vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) H u n e y n savaşında S a f v a n ' -dan büyük miktarda zırh almıştır. ([4]) H z. Ömer (Radıyaî-lâhü anh) da evliler yerine bekârları savaşa gönderir ve savaşa çıkamayanlardan atlarını alıp çıkanlara verirdi. ([5])

 

SAVAŞIN KEYFİYETİNE DÂİR BİR BÂB

 

(İslâm askerleri düşman toprağına girip bir şehir veya kaleyi kuşattıkları zaman Önce onları îslâmiyete davet ederler.) Zira î b n - i A b b a s (Radıyallâhü anhüma) 'dan rivayet olunduğuna göre. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nereye yöneli­yor idiyse, ora halkına îslâmiyeti teklif etmeden onlarla savaşmaz-dı. [[6]) (Eğer müslümanlığı kabul ederlerse onlarla savaşmaktan vazgeçerler.) Zira o zaman maksad hasıl olur. Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : Ben insanlarla, «Allah' (Azze ve Celle)'dan başka tann yoktur» de­yinceye kadar savaşmakla emrolunmuşumdur.» ([7]) buyurmuştur. (Eğer müslümanlığı kabul etmezlerse onları cizye vermeye davet ederler) Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) etra­fa gönderdiği askerî komutanlara böyle emrederdi. ([8]) Hem de nassm emrine göre cizye vermek savaştan vazgeçmenin sebeplerin­den biridir. Fakat cizye ödeme teklifi kendisinden cizye kabul olu­nanlar hakkındadır. Dinden çıkan veyahut puta tapanlar gibi ken­dilerinden cizye kabul olunmayan kimselere ise bu teklifi yapma­nın bir faydası yoktur. Çünkü bu kimselerden müslümanlığı kabul etmekten başka bir şey kabul olunmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle)  bunlar hakkında; Ya müslüman olurlar, ya onlarla savaşırsınız- ([9]) buyurmuştur. (Eğer cizye Öde­meyi kabul ederlerse o zaman onlar da müslümanlar gibi her hak­ka sahip olup müslüman]ara ne verilirse onlara da verilir, ne alı­nırsa onlardan da alınır.) Zira H z . Ali (Radıyallâhü anh) bun­lar hakkmda: -cizye vermeyi kabul etmişlerdir, ki onların da canı bizim canımız ve malı bizim malımız gibi olsun- demiştir. ([10]) (İslâm daveti ulaşmayan kimselerle, müslünıanlığa davet edil­meden savaşmak caiz değildir.) Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in askeri komutanlara olan her tavsiyesinde;

«Onları Allah (Azze ve Celle)'dan başka tann bulunmadığına şahitlik etmeye davet et» ([11]) diye buyurdu. Hem de bizim onlan müslümanlığa davet etmemizle, gözü­müzün mal ve canlarında olmayıp sadece müslüman olmalarını is­tediğimizi anlar ve bunun üzerine belki müslümanhğı kabul eder­ler de onlarla savaşmak külfetinden kurtulmuş oluruz. Şayet bir as­kerî birlik onlan müslümanlığa davet etmeden onlarla savaşırsa -bundan nehyedildiği için- günâh işlemiş olur. Fakat -müslüman veyahut İslâm himâyesi altında olmadıkları için- ona bir şey lâzım gelmez. Nasıl ki çocuk ve kadınları öldürmek caiz olmadığı halde onları öldürene bir şey lâzım gelmez. (İslâm daveti kendisine uteşanlara da Önce müslümanbğı teklif etmek müstahaptır.) Çünkü îslâmiyete davet görevinde elden gel­diği kadar kusur göstermemek gerekir. Fakat vâcib değildir. Zira sabittir ki Peygamber Efendimiz (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) Mus-talikoğulları kabilesine ansızın baskın yapmış, ([12]) Ü s a -me b. Zeyd'e de Übnaoğulları kabilesine sabah erkenden baskın yapmasını emretmiştir. ([13]) Baskın yapmak ise an­cak haber vermeden olur. (Eğer cizye vermeyi de kabul etmezlerse, o zaman Allah' (Azze ve Celleî'dan yardım dileyerek onlarla savaşa başlarlar.) Zira Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Süleyman b.   B ü r e y d e' ye; «önce onları müslümanhğı davet et. Eğer kabul etmezlerse onları cizye vermeye davet et. Eğer onu da kabul etmezlerse, o zaman Al­lah (Azze ve Celle) 'tan yardım dile ve onlarla savaşa başla» ([14]) buyurmuştur. Zira Cenâb-ı Allah (Azze ve Celle) dostlarının yardım-cısıdır ve düşmanlarını ezer. Bunun için her şeyde Allah (Azze ve Celle) 'dan yardım istenir. (İslâm askerleri düşmana karşı mancınık da kullanırlar.) Nasıl ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de T a i f şehrini kuşattığı zaman onlan mancınıkla doğmuştu. ([15]) (Gere­kirse onlan yakabilir de.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) Büveyre hurmalığını yakmıştı. ([16]) (Üstlerine su dö­kebilir, ağaçlarını keser ve ekinlerini de bozabilirler.) Zira bu eylem­lerle gözleri yılar, güçleri kırılır ve aralarına tefrika girerek dağılır­lar. Bunun için bu eylemlerin hepsi meşrudur.

(Düşman safları arasında esir olarak veyahut ticâret için müs­lümanlar da bulunsa, onlara karşı silâh kullanmada bir sakınca yok­tur.) Çünkü onlara karşı silâh kullanmak İslâm dinine hizmet ol­duğu için onunla umumi zarar önlenmiş olur. Aralarında bulunan bir veya bir kaç müslümanı öldürmek ise şahsi bir zarardır. Hem de, içinde hiç bir müslüman bulunmayan şehir veya kale çok az ol­duğu için eğer: -aralarında müslüman vardır- diye onlara karşı si­lâh kullanmazsak onlarla savaş kapısını kapatmış oluruz. (Hattâ eğer düşman askerleri müslümanların kadın ve çocuklarını kendi­lerine siper bile etseler) Yukarıda açıkladığımız nedene binâen (yine onlara atış etmekten çekinilmez. Ancak edilen atışlarla müslüman çocuk ve kadınlar değil, düşman kasd edilecektir.) Zira müslüman-larla onları fiilen ayırmak mümkün olmadığına göre -hiç değilse- kasden onları ayırmak gerekir. Zira emre itaat ancak güç yettiği oranda olur. Müslümanlardan vurulan veyahut yaralanan da oldu­ğu zaman vurana ne diyet ve ne de kefaret lâzım gelmez. Çünkü cihad farzdır. Ceremeler ise, farzlarla beraber olamaz.

(Eğer İslâm askerleri, yeftflmesinden kaygı duyulmayacak ka­dar büyük bir ordu ise, beraberlerinde kadın ve Kuran-ı Kerîm gö­türmelerinde sakınca yoktur. Fakat yenilmesi her an için mümkün olan küçük birliklerde kadın ile Kur*an-ı Kerîm'in bulunması mek­ruhtur.) Çünkü böyle bir durumda kadını beraber bulundurmak onu din düşmanlarına peşkeş kılarak rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kur'an-ı Kerim de ellerine geçince ona karşı saygısızlık ede­cekleri muhakkaktır.  Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'İn -Kur'anla birlikte

düşman toprağında yolculuk etmeyin» ([17]) hadisinin sahih nedeni de budur. Fakat onlardan aldığı müsaade ile onların toprağına giren bir müslüman -eğer onlar verdikleri söze bağlı kalan kimseler ise- beraberinde Kur'an-ı Kerim'i götürebilir. Çünkü böyle bir durumda zahir şudur ki Kur'an'a saygısızlık etmiyeceklerdir. Yaşlı kadınlar da yemek hazırlamak, su çekmek, hasta ve yaralılara bakmak gibi hizmetler için büyük ordularda bulunabilirler. Fakat genç kadınla­rın evlerinde kalmaları -kötülüğe meydan verilmemesi bakımından- daha iyidir.

Eğer bir zorunluk bulunmazsa kadın bizzat savaşa katılamaz. Zira kadının savaşa katılmasından, ordunun zayıf olduğu mânâsı çı­kabilir, ister hizmet, ister cinsel ihtiyacın temini için olsun kadınla­rı orduda bulundurmak da müstahab değildir. Şayet buna mecbur kalınırsa -hiç değilse- hür kadınlar yerine cariyelerin bulundurul­ması daha evlâdır. Yukanda geçen sebebe binâen (kadın, kocasının, köle de efen­disinin izni olmaksuzn savaşa çıkamazlar. Ancak eğer düşman bir şehire baskın yaparsa o zaman bunların da katılması zorunlu olur.)

İslâm askerlerinin kimseye hiyânet etmemeleri, ganimet malla­rından çalmamaları, kimseye işkence etmemeleri gerekir. Zira Pey­gamber Efendimiz [Sallallahü Aleyhi ve Sellem)«Ganimet   mallarından   çalmayın, kimseyi hıyanetle öldürmeyin, kimseye işkence etmeyin» ([18])   bu­yurmuştur.

(Kadın, çocuk, çok yaşlı, kötürüm ve iki gözden kör olan kim­seler öldürülemez.) Zira biz Hanefiler'e göre düşmanın öl­dürülmesi, bizimle savaştığı için helâl kılınmıştır. Bu kimseler ise sa-vaşamazlar. Bir yanı kurumuş kimse ile sağ veya sol eli ya da sağ ayağı kesik olan kimseler de öldürülemezler. îmam-ı Şafii çok yaşlı, kötürüm ve iki gözden kör olan kimseler hakkında görü­şümüze katılmamıştır. Çünkü ona göre düşmanın öldürülmesi, bi­zimle savaşabildiği için değil, inançsız olduğu için helâldir. Oysa, bizim getirdiğimiz delil-onun görüşüne karşıdır. Sabittir ki Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çoluk çocuklarla kadın­ları öldürmekten nehyetmiştir. ([19]) Peygamber Efendimiz (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) ayrıca öldürülmüş olan bir kadını da görünce;-Bana bakın. Bu savaşamıyordu. Niçin öldürülmüştür?» ([20]) diye buyurmuştur. (Ancak eğer bun­lar arasında savaşta görüşünden yararlamlabilen bir kimse varsa, yahut kadın hükümdar ise, o zaman öldürülebilir.) Çünkü sağ kal­maları müslümanlar için zararlı olur. Eğer aralarında savaşabilir güçte olanlar da varsa -zararlarını önlemek için onlar da öldü-rülebilirler. Çünkü öldürülmeleri, savaşamadıkları için haramdı. Sa­vaşabilir güçte olunca öldürülmemeleri için bir sebep kalmaz. (Deli olan kimse de öldürülemez.) Çünkü deli mükellef değil­dir. Ancak eğer savaşıyorsa o zaman zararını önlemek için öldürü­lebilir. Çocuk da -deli gibi- eğer savaşıyorsa öldürülebilir. Ancak deli olsun, çocuk olsun sadece savaş esnasında öldürülebi lirler. Esir tutulduktan sonra işe Öldürülemezler. Diğerleri ise, mükellef olduk­ları için esir tutulduktan sonra dahi öldürülebilirler. Eğer deli gah

delirir, gah ayıhyorsa, ayık olduğu zaman aklı başında olan kimse­lerin hükmündedir.

(Kişi için müşrikler arasında bulunan babasını kasd edip öldür­mesi mekruhtur.)  Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);-Ana babanla dünya İşlerinde güzelce geçin» ([21]) buyurmuştur. Hem de kişi, babasını yaşatmak için beslemek zorunda iken, eğer savaşta onu öldürürse bu hükme ay­kırı davranmış olur. (Şayet babası onu Öldürmek için çaba gösterir­se, kendini ona öldürtmez ve başkası tarafından öldürülünceye ka­dar onu uğraştırır.) Zira kendisi günâha girmeden bu iş başkası ta­rafından da görülebilir. Şayet babası onu öldürmek isterse, kendini babasma öldürtmemek için onu öldürmekten başka çâre bulamaz­sa, o zaman öldürebilir. Çünkü o zaman gayesi babasını öldürmek değil, kendini kurtarmaktır.[22]

 

BARIŞ ANTLAŞMASI VE KENDİLERİNE GÜVENCE VERİLENLER BABI

 

(Eğer devlet başkanı, müslumanlarla savaş halinde olan düşman­la veyahut bir kısmıyla barış antlaşmasını uygun görür ve müslü-manlar için de banş antlaşması yararlı ise, bu antlaşmayı yapmada bir sakınca yoktur.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); «Eğer onlar banşa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven- ([23]) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); de Hudeybiye yılı, Mekke müşrikleriyle on yıl için ba­rış antlaşmasını akdetmiştir. ([24]) Hem de eğer barış müslümanlar için iyi ise, o da manen cihaddir. Zira cihadın gayesi olan düşma­nın şerrinden korunmak, banş ile de hâsıl olur. Sonra, banş süre­sinin rivayet olunan süre kadar olması şart değildir. Zira bazen mas­lahat daha fazla bir sürede bulunur.

Fakat eğer banş anlaşması müslümanlar için yararlı değilse o zaman caiz olamaz. Çünkü o zaman eğer banş antlaşması yapılır­sa hem sûreten, hem manen cihad bırakılmış olur.

(Eğer devlet başkanı bir süre için düşmanla banş antlaşmasını yaptıktan sonra, antlaşmayı bozmanın daha yararlı olduğunu görür­se, antlaşmayı bozduğunu onlara bildirir ve onlarla savaşa başlar.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke müşrikleriyle yaptığı antlaşmayı bozduğunu onlara bildirmiştir. ([25]) Hem de maslahat değişince o zaman antlaşmayı bozmak hem sûre­ten hem manen cihad olur. Antlaşmaya bağlı kalmak da hem mad­deten, hem manen cihadı terk etmek olur. Ancak hıyanet olmama­sı için onlara bildirmek gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem), kime olursa olsun verilen sözde hıyanet edil­memesini emir buyurmuştur. ([26]) Aynca aradan, haberin hepsine ulaşabildiği kadar sürenin geçmesi de gerekir, ki bu süre de hüküm­darlarının, haberi memleketin her tarafına yayma imkânını bula­bileceği zaman miktan diye takdir edilmiştir. Zira ancak böyle ya­pıldığı zaman, hıyanet edilmemiş olur.

(Şayet antlaşmayı önce onlar bozar ve bozmak da hepsinin ha­beri ile olursa, o zaman onlara bildirmeye gerek yoktur.) Zira ant­laşmayı onlar bozduğu için bizim bozmamıza gerek yoktur. Fakat eğer onlardan sadece bir kaç kişi ülkemize girip yollan keserlerse bu, antlaşmayı bozmak sayılmaz. Ancak eğer bu bir kaç kişi güçlü bir topluluk olur ve bizimle açıktan açığa savaşırlarsa, o zaman yal­nız onlar antlaşmayı bozmuş olur. Diğerleri bozmuş sayılmazlar. Çün­kü bu davranışlan hükümdarlanmn izniyle olmadığı için diğerleri­ne lâzım gelmez. Ancak eğer hükümdarlan izin vermiş ise, o zaman hepsi antlaşmayı bozmuş olurlar. Çünkü hükümdarlann izni manen hepsinin muvafakati demektir. (Düşmanlarla bir mal karşılığında dahi banş antlaşmasını yap­mak caizdir.) Zira karşılıksız olarak caiz olduğuna göre karşılıklı olarak caiz olması evleviyetle lâzım gelir. Fakat bu da, eğer müs­lümanlar barışa muhtaç iseler böyledir. Eğer müslümanlar banşa muhtaç değilseîer -yukanda anlattığımız sebebe binâen- caiz de­ğildir. Banş karşılığı, düşmandan alınan mal da cizye gibi olup ciz­yenin harcandığı yerlere harcanır. Bu da eğer İslâm askerleri düşman toprağına girmeyip onlara gönderilen elçi aracılığıyla anlaşma yapılırsa, böyledir. Eğer îslâm askerlerinin düşman toprağına girme­si üzerine antlaşma yapılırsa, o zaman düşmandan alman mal gani­metin hükmüne tâbi olup beşte biri çıkarıldıktan sonra gerisi sava­şan askerlere dağıtılır. ÇünKü o zaman bu mal onlardan silâh zo­ruyla alınmış sayılır.

(Dinden çıkmış olanlarla da -haklarında bir karar verilinceye kadar- geçici olarak anlaşma yapılabilir.) Zira olabilir ki tekrar dö­nerler. Bunun için onlarla savaşmayı tehir etmek caizdir. (Fakat antlaşmaya karşılık, onlardan mal alınamaz.) Çünkü -cizye babın­da anlatılacağı üzere- dinden çıkmış olanlardan cizye almak caiz değildir. (Şayet onlardan alınsa bir daha geri verilmez.) Çünkü din­den çıkmış olanların malı hederdir.

Eğer düşman askerleri müslümanları kuşatıp fidye karşılığı, on­lardan barış anlaşmasını isterlerse, müslümanlar için onlarla anlaş­ma yapmak caiz değildir. Çünkü düşmanın bu teklifini kabul etme­de müslümanlar için mezellet vardır. Ancak eğer müslümanlann ha­yatı tehlikede olursa o zaman kabul etmek gerekir. Çünkü tehlike­nin önlenmesi -ne şekilde mümkün olursa- vâcibtir. Kendileriyle müslümanlar arasında banş anlaşması bulunsa bi­le (düşman askerlerine silâh ve savaş malzemesini satmak doğru de­ğildir.) Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İslâm düşmanlarına silâh satmak ve göndermekten nehyettiğt gi­bi, ([27]) îslâm düşmanlarına silâh ve malzeme satmak -müslüman-larla aralarında anlaşma bulunsa bile -onları müslümanlara karşı güçlendirmektir. Zira anlaşmaların süresi biter veyahut bitmese de, kendileri kendilerini güçlü bulunca bozabilirler. Kıyâs, îslâm düşmanlarına yiyecek ve giyecek de satmanın caiz olmamasını gerektirir. Ancak biz nassdan bunun caiz olduğunu öğ­reniyoruz. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) -M ekk e müşrikleri müslümanlarla savaş halinde iken- S e-mame'ye   onlara yiyecek maddelerini satmasını emretmiştir. ([28])

 

Bir Fasıl

 

(Eğer hür olan bir kimse -rister erkek İster kadın olsun- bizim­le savaş halinde olan bir veya bir kaç gayrimüslime güvence verir­se güvencesi geçerli olup müslümanlardan hiçbiri onlara dokuna­maz.) Zira Peygamber Efendimiz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) :Müslümanlar kan bakımından birbirlerine denktirler. En ednalan bile, onlar adına güvence verebilir- ([29]) buyurmuştur. En ednala-n ise, en azlan demektir, ki o da birdir. Hem de kişi -müslüman ol­duktan sonra- bir kişi de olsa, savaşa ehil olduğu için müslüman olmayanlar ondan korkarlar. Bunun için verdiği güvence yerinde olur ve yerinde olunca diğerleri adına da vermiş sayılır. Hem de ni­kâh velileri birden çok oldukları zaman nasıl her biri hem kendi adı­na, hem diğerleri adına velayeti altında bulunan kimseyi evlendire-biliyorsa müslümanlardan da herbiri hem kendi adına, hem diğer müslümanlar adına güvence verebilir. (Ancak eğer verdiği güvence müslümanlar için zararlı ise, o zaman onlara verilen güvencenin ge­ri alındığı bildirilir.) Nasıl ki hükümet bile güvence verdikten son­ra, eğer verdiği güvencede zarar görürse güvencesini geri alır, ki biz bunu yukarıda da açıkladık. Eğer îslâm askerleri bir kaleyi kuşatmışken askerlerden biri ka-ledekilere güvence verir ve fakat güvence vermesinde zarar bulu­nursa, verdiği güvence -yukarıda açıkladığımız sebebe binâen- ge­ri alınır ve asker kendi basma hareket ettiği için ayrıca terbiye de edilir. Ancak eğer verdiği güvencede maslahat bulunursa o zaman mazurdur. Zira çok kere herhangi bir işi tehir etmekle maslahat el­den kaçar.

(Gayrimüslimin güvence vermesi ise geçerli değildir.) Çünkü gayrimüslimin müslümanlar hakkında iyi niyet beslemesi şüpheli­dir. Hem de müslümanlar adına güvence vermek müslümanlar üze­rinde velayet bâbındandır. Gayrimüslim ise, müslümanlar üzerinde velayet yetkisine sahip değildir.

(Düşman ülkesinde esir, yahut ticâret için bulunan müslümamn da güvence vermesi geçerli değildir.) Çünkü bu kimse düşmanın eli altında olduğu için düşman ondan korkmaz. Güvence ise, kendisinden korkulan kimse ancak verebilir. Hem de bu kimse güvence ver­meye zorlanabildiği için verdiği güvencede maslahat bulunmayabi­lir. Kaldı ki düşman ülkesinde her zaman bir esir veya tüccar bu­lunur. Eğer güvenceleri geçerli olursa, düşman her dara düştükçe onlar vasıtasıyla kurtulacaktır, ki o zaman bizim için düşmanı yen­mek imkânı kalmaz.

Aynı sebepten dolayı düşmanlardan müslümanhğı kabul eden ve fakat bizim ülkemize göç etmiyen kimsenin de güvencesi geçerli de­ğildir.

Eğer bir çocuk daha anlayacak çağa gelmemişken güvence ve­rirse, deli gibi onun da verdiği güvence geçerli değildir. Fakat eğer anlayacak çağda olur, ancak savaş için ona izin verilmemiş ise ver­diği güvencenin geçerli olup olmadığında ihtilâf edilmiştir. Eğer sa­vaş için ona izin de verilmiş ise -en sahihi şudur ki- onun verdi­ği güvence ittifak ile geçerlidir.[30]

 



[1] Tevbe sûresi, ayet 36

[2] Ebû Davud (Cihad) C. 1 S. 343

[3] Tevbe sûresi, âyet 41

[4] Ebû Dâvud (Alım-satımlar) C. 2 S. 145,    el-Müstedrek    (Ahm-satım) C. 2 S. 47

[5] îbn-i Ebi Şeybe (Cihad babları), ttın-i Sa'd'm Tabakalı (Hz. Ömer'in hayatı).   Nasb-ürraye C. 3 S. 377-378Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/276-279.

[6] Abdürrezzak'ın    «Musannef»i, el-Müstedrek  (îman), İmam Ahmed'ln «Müsned»i, Taberani"nin «Mucem»İ.   Nasb-ürraye C. 3 S. 378

[7] Müslim (İman) C. 1 S. 37, Buharİ (Cihad) C. 1 S. 414

[8] Eimme-i Sitte'den Buhar! dışında kalanların hepisi: Müslim (Cihad) C. 2 S. 82, Ebû Dâvud (Cihad) C. 1 S. 351, Tirmizl (Siyer) C, 1 S. 208, îbn-i Mâce (Cihad) S. 210

[9] el-Fetih sûresi, âyet 16

[10] Bu lâfızla gariptir.  Ancak Darekutni Hz. AH  (R.A.)'ın :  «Biz kimlere güvence verirsek onların canı bizim canımız ve mallan mizim malımız gibi olur» mealinde bir söz söylediğini kaydetmiştir. Darekutni Sünen'i (Şer'l cezalar) S. 350 Nasb-ürraye C. 3.  S. 381

[11] Peygamber Efendimİz'in etrafa gönderdiği askerî komutanlara verdiği emre dair hadiste geçmektedir

[12] Müslim (Cihad) C. 2 S. 81, Ebû Dâvud (Cihad) C. 1 S. 354

[13] Ebû Dâvûd (Cihad) C. 1 S. 3 52, İbn-i Mâce (Cihad) S. 209

[14] Peygamber Efendimtz'in etrafa gönderdiği komutanlara verdiği emirle ilgili hadiste geçmektedir,

[15] Tirmizİ (Adap) C. 2 S. 106, tbn-İ Sa'd'ın Tabakat'ı (Peygamber Efen-dimiz'in savaşları) C. 2 S. 115

[16] Buharl (Meğazi) C. 2 S. 575, (Haşir sûresinin tefsiri) C. 2 S. 275, Müs­lim (Cihad) C. 2 S. 85, Ebû Dâvud (Cihad) C. 1 S. 352. Tirmizİ (Tefsir) C. 2 S. 168, tbn-i Mâce (Cihad) S. 209

[17] Tirmizi dışında. Eİmrae-i Sitte'nin hepsi : Buharİ (Cihad) C. 1 S. 420, Müslim (tmare bahsi) C. 2 S. 131, Ebû Dâvud iKu^ftîi-ı Kerim ile birlikte düşman toprağına yolculuk yapma babı) C. 1 S. 351

[18] Müslim (Cihad) C. 2 S. 82. Ebû Dâvud (Cihad) C/I S. 351, Tirmizi (Si­yer bahsinin sonlan) C. 1 S. 208, tbn-i Mâce (Cihad) S. 210

[19] ibn-İ Mâce dışında, Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buharİ (Cihad) C. 1 S. 423, Müslim (Cihad) C. 2 S. 84, Ebû Dâvud (Meğazi) C. 2 S. 6, Ttrmizİ (Siyer) C. 2 S. 6

[20] Ebû Dâvud (Megazİ) C. 2 S. 6, el-MÜstedrek <Cihad) C. 2 S. 122

[21] Lokman sûresi, âyet 15

[22] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/279-284.

[23] Enfal sûresi, âyet 61

[24] Ebû Dâvud (Meğazi) C. 2 S. 25

[25] Seyhakl Delail-ünnübüvve'de (Mute savaşı) babında kaydetmiştir. Nasb-ürraye C. 3 S. 390

[26] Ebû Dftvud (Meftud) C. 2 S. 23, Tirmİzl (Siyer) C. 1 S. 204

[27] Bu lâfızla gariptir. Ancak Beyhaki «Sünenninde, Bezzar «Müsned»ind8 ve Taberani de «Mucemninde İmran b. Husayn <R.A.)'den, Peygamber Efendimizin kargaşalıklarda silâh satmaktan nehyettiğini rivayet etmişlerdir.

[28][28] Beyhaki    (Delâil-ünnübüvve  İfk     hadisi    sonunda)    Ebû     Hüreyre (R.A.)'dan.   Nasb-ürraye  C. 3 S. 391 Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/284-286.

[29] Buhar! <Cİhad> C. 1 S. 450. Müslim (Racc) C. 1 S. 442

[30] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/2872-288.