Cihat Bahsi - Fıkıh - 019Cihad - 4. Sayfa
SAVAŞIN KEYFİYETİNE DÂİR BİR BÂB
BARIŞ ANTLAŞMASI VE KENDİLERİNE GÜVENCE VERİLENLER BABI
CİHAT BAHSİ
(Cihad) islâm düşmanlarıyla savaşmak demek olup müslüman-lara (farzı kifâye olan bir ibâdettir. Yâni eğer bu görevi müslüman-lann bir kısmı yaparsa sorumluluk diğerlerinden de kalkar.) Cihadın farz olması Kur'an-ı Kerim'in; «Müşriklerle topyekün savaşın. Nasıl ki onlar da topyekün sizinle savaşırlar- ([1]) âyeti gibi bir çok âyetler ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî'in «Cihad Kıyamet gününe kadar vâcib olan bir İbadettir- ([2]) hadl-sıyle sabittir. Farzı kifâye olması da, çünkü savaş, esasında kötü bir şeydir. Ancak Allah (Azze ve Celle) 'in dini onunla korunduğu ve kötü insanların insanlığa kötülük etmeleri onunla önlendiği için, bir kısım müslümanlar tarafından yapıldığı zaman -cenaze namazı ve verilen selâmı almak gibi- sorumluluk diğerlerinden de kalkar. (Eğer hiçbir kimse bu ibâdeti yapmazsa o zaman bütün müslümanlar so-nımlu olurlar.) Çünkü hepsine farz olan bir ibâdettir. Hem de eğer hepsi savaşa katılırlarsa -silâh v.b. gibi- savaşa gerekli olan ihti-yaçve malzemeleri kim hazırlar? Bunun için farzı yedir. Ahcak eğer savaş emri umumî olursa, o zaman herkesin katılması lâzım gelir.) Çünkü o zaman farzı ayn, yâni herkese ayrı ayrı farz olur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) :îstiyen, istemiyen hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin» ([3]) buyurmuştur. El-Cami üs-Sağir'de «Cihad müslümanlara vâcibtir. Ancak kendilerine muhtaç olunmadıkça cihada katılmayabilirler» diye geçmektedir, ki bu sözün başı cihadın kifâyeten vâcib olduğuna, sonu da cihad emrinin umumi olduğu zamana işarettir. Çünkü cihad emri umumî olduğu zaman hepsi katılmadıkça maksad hâsıl olmaz. Bunun için o zaman herkese farz olur.
(Kâfirleri, bize karşı savaş açmasalar bile onlarda savaşmak vâcibtir.) Zira bu konudaki nasslar mutlaktır.
(Cihad çocuklara vâcib değildir.) Çünkü çocukluk devri merhamet devridir. (Cihad köle ve kadınlara da vâcib değildir.) Çünkü köle üzerindeki efendisinin hakkı ile kadın üzerindeki kocasının hakkı daha önce gelir. (Cihad iki gözden kör, iki ayaktan kötürüm veyahut bir el veya ayağı bulunmayan kimseye de vâcib değildir. Çünkü bu kimselerin hepsi güçsüzdürler. Şayet düşman bir ülkeye baskın yaparsa, o zaman o ülkenin bütün halkına savaş vâcib olur. Kadın kocasından, köle efendisinden izin almadan savaşa çıkarlar.) Çünkü o zaman savaş farz-ı ayn olur. Namaz ve oruç gibi farz-ı ayn olan ibâdetlerde ise, başkasının karısı veyahut kölesi olmanın bir rolü yoktur. Savaş emri umumi olmadığı zaman ise öyle değildir. Çünkü savaş emri umumi olmayınca, kadın ile köle savaşa katılmasalar da onlara ihtiyaç olmadığı için koca ile efendinin hakkını ibtal etme zorunluğu yoktur.
(Eğer beytülmal savaş masraflarını karşılayacak güçte ise halktan yardım toplamak mekruhtur.) Çünkü halkın yapacağı yardım ücret gibi bir şey olur. Oysa buna zorunluk yoktur. Zira beytülmal sıkıntılı durumlarda müslümanlara yardım etmek için kurulmuş bir müessesedir. (Şayet beytülmal savaş masraflarını karşılayacak güçte değilse, o zaman müslümanlann birbirlerine yardım etmelerinde bir sakınca yoktur.) Çünkü bunda büyük zararın küçük bir zararla önlenmesi gibi bir yarar vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) H u n e y n savaşında S a f v a n ' -dan büyük miktarda zırh almıştır. ([4]) H z. Ömer (Radıyaî-lâhü anh) da evliler yerine bekârları savaşa gönderir ve savaşa çıkamayanlardan atlarını alıp çıkanlara verirdi. ([5])
SAVAŞIN KEYFİYETİNE DÂİR BİR BÂB
(İslâm askerleri düşman toprağına girip bir şehir veya kaleyi kuşattıkları zaman Önce onları îslâmiyete davet ederler.) Zira î b n - i A b b a s (Radıyallâhü anhüma) 'dan rivayet olunduğuna göre. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nereye yöneliyor idiyse, ora halkına îslâmiyeti teklif etmeden onlarla savaşmaz-dı. [[6]) (Eğer müslümanlığı kabul ederlerse onlarla savaşmaktan vazgeçerler.) Zira o zaman maksad hasıl olur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : Ben insanlarla, «Allah' (Azze ve Celle)'dan başka tann yoktur» deyinceye kadar savaşmakla emrolunmuşumdur.» ([7]) buyurmuştur. (Eğer müslümanlığı kabul etmezlerse onları cizye vermeye davet ederler) Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) etrafa gönderdiği askerî komutanlara böyle emrederdi. ([8]) Hem de nassm emrine göre cizye vermek savaştan vazgeçmenin sebeplerinden biridir. Fakat cizye ödeme teklifi kendisinden cizye kabul olunanlar hakkındadır. Dinden çıkan veyahut puta tapanlar gibi kendilerinden cizye kabul olunmayan kimselere ise bu teklifi yapmanın bir faydası yoktur. Çünkü bu kimselerden müslümanlığı kabul etmekten başka bir şey kabul olunmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) bunlar hakkında; Ya müslüman olurlar, ya onlarla savaşırsınız- ([9]) buyurmuştur. (Eğer cizye Ödemeyi kabul ederlerse o zaman onlar da müslümanlar gibi her hakka sahip olup müslüman]ara ne verilirse onlara da verilir, ne alınırsa onlardan da alınır.) Zira H z . Ali (Radıyallâhü anh) bunlar hakkmda: -cizye vermeyi kabul etmişlerdir, ki onların da canı bizim canımız ve malı bizim malımız gibi olsun- demiştir. ([10]) (İslâm daveti ulaşmayan kimselerle, müslünıanlığa davet edilmeden savaşmak caiz değildir.) Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in askeri komutanlara olan her tavsiyesinde;
«Onları Allah (Azze ve Celle)'dan başka tann bulunmadığına şahitlik etmeye davet et» ([11]) diye buyurdu. Hem de bizim onlan müslümanlığa davet etmemizle, gözümüzün mal ve canlarında olmayıp sadece müslüman olmalarını istediğimizi anlar ve bunun üzerine belki müslümanhğı kabul ederler de onlarla savaşmak külfetinden kurtulmuş oluruz. Şayet bir askerî birlik onlan müslümanlığa davet etmeden onlarla savaşırsa -bundan nehyedildiği için- günâh işlemiş olur. Fakat -müslüman veyahut İslâm himâyesi altında olmadıkları için- ona bir şey lâzım gelmez. Nasıl ki çocuk ve kadınları öldürmek caiz olmadığı halde onları öldürene bir şey lâzım gelmez. (İslâm daveti kendisine uteşanlara da Önce müslümanbğı teklif etmek müstahaptır.) Çünkü îslâmiyete davet görevinde elden geldiği kadar kusur göstermemek gerekir. Fakat vâcib değildir. Zira sabittir ki Peygamber Efendimiz (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) Mus-talikoğulları kabilesine ansızın baskın yapmış, ([12]) Ü s a -me b. Zeyd'e de Übnaoğulları kabilesine sabah erkenden baskın yapmasını emretmiştir. ([13]) Baskın yapmak ise ancak haber vermeden olur. (Eğer cizye vermeyi de kabul etmezlerse, o zaman Allah' (Azze ve Celleî'dan yardım dileyerek onlarla savaşa başlarlar.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Süleyman b. B ü r e y d e' ye; «önce onları müslümanhğı davet et. Eğer kabul etmezlerse onları cizye vermeye davet et. Eğer onu da kabul etmezlerse, o zaman Allah (Azze ve Celle) 'tan yardım dile ve onlarla savaşa başla» ([14]) buyurmuştur. Zira Cenâb-ı Allah (Azze ve Celle) dostlarının yardım-cısıdır ve düşmanlarını ezer. Bunun için her şeyde Allah (Azze ve Celle) 'dan yardım istenir. (İslâm askerleri düşmana karşı mancınık da kullanırlar.) Nasıl ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de T a i f şehrini kuşattığı zaman onlan mancınıkla doğmuştu. ([15]) (Gerekirse onlan yakabilir de.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Büveyre hurmalığını yakmıştı. ([16]) (Üstlerine su dökebilir, ağaçlarını keser ve ekinlerini de bozabilirler.) Zira bu eylemlerle gözleri yılar, güçleri kırılır ve aralarına tefrika girerek dağılırlar. Bunun için bu eylemlerin hepsi meşrudur.
(Düşman safları arasında esir olarak veyahut ticâret için müslümanlar da bulunsa, onlara karşı silâh kullanmada bir sakınca yoktur.) Çünkü onlara karşı silâh kullanmak İslâm dinine hizmet olduğu için onunla umumi zarar önlenmiş olur. Aralarında bulunan bir veya bir kaç müslümanı öldürmek ise şahsi bir zarardır. Hem de, içinde hiç bir müslüman bulunmayan şehir veya kale çok az olduğu için eğer: -aralarında müslüman vardır- diye onlara karşı silâh kullanmazsak onlarla savaş kapısını kapatmış oluruz. (Hattâ eğer düşman askerleri müslümanların kadın ve çocuklarını kendilerine siper bile etseler) Yukarıda açıkladığımız nedene binâen (yine onlara atış etmekten çekinilmez. Ancak edilen atışlarla müslüman çocuk ve kadınlar değil, düşman kasd edilecektir.) Zira müslüman-larla onları fiilen ayırmak mümkün olmadığına göre -hiç değilse- kasden onları ayırmak gerekir. Zira emre itaat ancak güç yettiği oranda olur. Müslümanlardan vurulan veyahut yaralanan da olduğu zaman vurana ne diyet ve ne de kefaret lâzım gelmez. Çünkü cihad farzdır. Ceremeler ise, farzlarla beraber olamaz.
(Eğer İslâm askerleri, yeftflmesinden kaygı duyulmayacak kadar büyük bir ordu ise, beraberlerinde kadın ve Kuran-ı Kerîm götürmelerinde sakınca yoktur. Fakat yenilmesi her an için mümkün olan küçük birliklerde kadın ile Kur*an-ı Kerîm'in bulunması mekruhtur.) Çünkü böyle bir durumda kadını beraber bulundurmak onu din düşmanlarına peşkeş kılarak rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kur'an-ı Kerim de ellerine geçince ona karşı saygısızlık edecekleri muhakkaktır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'İn -Kur'anla birlikte
düşman toprağında yolculuk etmeyin» ([17]) hadisinin sahih nedeni de budur. Fakat onlardan aldığı müsaade ile onların toprağına giren bir müslüman -eğer onlar verdikleri söze bağlı kalan kimseler ise- beraberinde Kur'an-ı Kerim'i götürebilir. Çünkü böyle bir durumda zahir şudur ki Kur'an'a saygısızlık etmiyeceklerdir. Yaşlı kadınlar da yemek hazırlamak, su çekmek, hasta ve yaralılara bakmak gibi hizmetler için büyük ordularda bulunabilirler. Fakat genç kadınların evlerinde kalmaları -kötülüğe meydan verilmemesi bakımından- daha iyidir.
Eğer bir zorunluk bulunmazsa kadın bizzat savaşa katılamaz. Zira kadının savaşa katılmasından, ordunun zayıf olduğu mânâsı çıkabilir, ister hizmet, ister cinsel ihtiyacın temini için olsun kadınları orduda bulundurmak da müstahab değildir. Şayet buna mecbur kalınırsa -hiç değilse- hür kadınlar yerine cariyelerin bulundurulması daha evlâdır. Yukanda geçen sebebe binâen (kadın, kocasının, köle de efendisinin izni olmaksuzn savaşa çıkamazlar. Ancak eğer düşman bir şehire baskın yaparsa o zaman bunların da katılması zorunlu olur.)
İslâm askerlerinin kimseye hiyânet etmemeleri, ganimet mallarından çalmamaları, kimseye işkence etmemeleri gerekir. Zira Peygamber Efendimiz [Sallallahü Aleyhi ve Sellem)«Ganimet mallarından çalmayın, kimseyi hıyanetle öldürmeyin, kimseye işkence etmeyin» ([18]) buyurmuştur.
(Kadın, çocuk, çok yaşlı, kötürüm ve iki gözden kör olan kimseler öldürülemez.) Zira biz Hanefiler'e göre düşmanın öldürülmesi, bizimle savaştığı için helâl kılınmıştır. Bu kimseler ise sa-vaşamazlar. Bir yanı kurumuş kimse ile sağ veya sol eli ya da sağ ayağı kesik olan kimseler de öldürülemezler. îmam-ı Şafii çok yaşlı, kötürüm ve iki gözden kör olan kimseler hakkında görüşümüze katılmamıştır. Çünkü ona göre düşmanın öldürülmesi, bizimle savaşabildiği için değil, inançsız olduğu için helâldir. Oysa, bizim getirdiğimiz delil-onun görüşüne karşıdır. Sabittir ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çoluk çocuklarla kadınları öldürmekten nehyetmiştir. ([19]) Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayrıca öldürülmüş olan bir kadını da görünce;-Bana bakın. Bu savaşamıyordu. Niçin öldürülmüştür?» ([20]) diye buyurmuştur. (Ancak eğer bunlar arasında savaşta görüşünden yararlamlabilen bir kimse varsa, yahut kadın hükümdar ise, o zaman öldürülebilir.) Çünkü sağ kalmaları müslümanlar için zararlı olur. Eğer aralarında savaşabilir güçte olanlar da varsa -zararlarını önlemek için onlar da öldü-rülebilirler. Çünkü öldürülmeleri, savaşamadıkları için haramdı. Savaşabilir güçte olunca öldürülmemeleri için bir sebep kalmaz. (Deli olan kimse de öldürülemez.) Çünkü deli mükellef değildir. Ancak eğer savaşıyorsa o zaman zararını önlemek için öldürülebilir. Çocuk da -deli gibi- eğer savaşıyorsa öldürülebilir. Ancak deli olsun, çocuk olsun sadece savaş esnasında öldürülebi lirler. Esir tutulduktan sonra işe Öldürülemezler. Diğerleri ise, mükellef oldukları için esir tutulduktan sonra dahi öldürülebilirler. Eğer deli gah
delirir, gah ayıhyorsa, ayık olduğu zaman aklı başında olan kimselerin hükmündedir.
(Kişi için müşrikler arasında bulunan babasını kasd edip öldürmesi mekruhtur.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);-Ana babanla dünya İşlerinde güzelce geçin» ([21]) buyurmuştur. Hem de kişi, babasını yaşatmak için beslemek zorunda iken, eğer savaşta onu öldürürse bu hükme aykırı davranmış olur. (Şayet babası onu Öldürmek için çaba gösterirse, kendini ona öldürtmez ve başkası tarafından öldürülünceye kadar onu uğraştırır.) Zira kendisi günâha girmeden bu iş başkası tarafından da görülebilir. Şayet babası onu öldürmek isterse, kendini babasma öldürtmemek için onu öldürmekten başka çâre bulamazsa, o zaman öldürebilir. Çünkü o zaman gayesi babasını öldürmek değil, kendini kurtarmaktır.[22]
BARIŞ ANTLAŞMASI VE KENDİLERİNE GÜVENCE VERİLENLER BABI
(Eğer devlet başkanı, müslumanlarla savaş halinde olan düşmanla veyahut bir kısmıyla barış antlaşmasını uygun görür ve müslü-manlar için de banş antlaşması yararlı ise, bu antlaşmayı yapmada bir sakınca yoktur.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); «Eğer onlar banşa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven- ([23]) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); de Hudeybiye yılı, Mekke müşrikleriyle on yıl için barış antlaşmasını akdetmiştir. ([24]) Hem de eğer barış müslümanlar için iyi ise, o da manen cihaddir. Zira cihadın gayesi olan düşmanın şerrinden korunmak, banş ile de hâsıl olur. Sonra, banş süresinin rivayet olunan süre kadar olması şart değildir. Zira bazen maslahat daha fazla bir sürede bulunur.
Fakat eğer banş anlaşması müslümanlar için yararlı değilse o zaman caiz olamaz. Çünkü o zaman eğer banş antlaşması yapılırsa hem sûreten, hem manen cihad bırakılmış olur.
(Eğer devlet başkanı bir süre için düşmanla banş antlaşmasını yaptıktan sonra, antlaşmayı bozmanın daha yararlı olduğunu görürse, antlaşmayı bozduğunu onlara bildirir ve onlarla savaşa başlar.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke müşrikleriyle yaptığı antlaşmayı bozduğunu onlara bildirmiştir. ([25]) Hem de maslahat değişince o zaman antlaşmayı bozmak hem sûreten hem manen cihad olur. Antlaşmaya bağlı kalmak da hem maddeten, hem manen cihadı terk etmek olur. Ancak hıyanet olmaması için onlara bildirmek gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kime olursa olsun verilen sözde hıyanet edilmemesini emir buyurmuştur. ([26]) Aynca aradan, haberin hepsine ulaşabildiği kadar sürenin geçmesi de gerekir, ki bu süre de hükümdarlarının, haberi memleketin her tarafına yayma imkânını bulabileceği zaman miktan diye takdir edilmiştir. Zira ancak böyle yapıldığı zaman, hıyanet edilmemiş olur.
(Şayet antlaşmayı önce onlar bozar ve bozmak da hepsinin haberi ile olursa, o zaman onlara bildirmeye gerek yoktur.) Zira antlaşmayı onlar bozduğu için bizim bozmamıza gerek yoktur. Fakat eğer onlardan sadece bir kaç kişi ülkemize girip yollan keserlerse bu, antlaşmayı bozmak sayılmaz. Ancak eğer bu bir kaç kişi güçlü bir topluluk olur ve bizimle açıktan açığa savaşırlarsa, o zaman yalnız onlar antlaşmayı bozmuş olur. Diğerleri bozmuş sayılmazlar. Çünkü bu davranışlan hükümdarlanmn izniyle olmadığı için diğerlerine lâzım gelmez. Ancak eğer hükümdarlan izin vermiş ise, o zaman hepsi antlaşmayı bozmuş olurlar. Çünkü hükümdarlann izni manen hepsinin muvafakati demektir. (Düşmanlarla bir mal karşılığında dahi banş antlaşmasını yapmak caizdir.) Zira karşılıksız olarak caiz olduğuna göre karşılıklı olarak caiz olması evleviyetle lâzım gelir. Fakat bu da, eğer müslümanlar barışa muhtaç iseler böyledir. Eğer müslümanlar banşa muhtaç değilseîer -yukanda anlattığımız sebebe binâen- caiz değildir. Banş karşılığı, düşmandan alınan mal da cizye gibi olup cizyenin harcandığı yerlere harcanır. Bu da eğer İslâm askerleri düşman toprağına girmeyip onlara gönderilen elçi aracılığıyla anlaşma yapılırsa, böyledir. Eğer îslâm askerlerinin düşman toprağına girmesi üzerine antlaşma yapılırsa, o zaman düşmandan alman mal ganimetin hükmüne tâbi olup beşte biri çıkarıldıktan sonra gerisi savaşan askerlere dağıtılır. ÇünKü o zaman bu mal onlardan silâh zoruyla alınmış sayılır.
(Dinden çıkmış olanlarla da -haklarında bir karar verilinceye kadar- geçici olarak anlaşma yapılabilir.) Zira olabilir ki tekrar dönerler. Bunun için onlarla savaşmayı tehir etmek caizdir. (Fakat antlaşmaya karşılık, onlardan mal alınamaz.) Çünkü -cizye babında anlatılacağı üzere- dinden çıkmış olanlardan cizye almak caiz değildir. (Şayet onlardan alınsa bir daha geri verilmez.) Çünkü dinden çıkmış olanların malı hederdir.
Eğer düşman askerleri müslümanları kuşatıp fidye karşılığı, onlardan barış anlaşmasını isterlerse, müslümanlar için onlarla anlaşma yapmak caiz değildir. Çünkü düşmanın bu teklifini kabul etmede müslümanlar için mezellet vardır. Ancak eğer müslümanlann hayatı tehlikede olursa o zaman kabul etmek gerekir. Çünkü tehlikenin önlenmesi -ne şekilde mümkün olursa- vâcibtir. Kendileriyle müslümanlar arasında banş anlaşması bulunsa bile (düşman askerlerine silâh ve savaş malzemesini satmak doğru değildir.) Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İslâm düşmanlarına silâh satmak ve göndermekten nehyettiğt gibi, ([27]) îslâm düşmanlarına silâh ve malzeme satmak -müslüman-larla aralarında anlaşma bulunsa bile -onları müslümanlara karşı güçlendirmektir. Zira anlaşmaların süresi biter veyahut bitmese de, kendileri kendilerini güçlü bulunca bozabilirler. Kıyâs, îslâm düşmanlarına yiyecek ve giyecek de satmanın caiz olmamasını gerektirir. Ancak biz nassdan bunun caiz olduğunu öğreniyoruz. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) -M ekk e müşrikleri müslümanlarla savaş halinde iken- S e-mame'ye onlara yiyecek maddelerini satmasını emretmiştir. ([28])
Bir Fasıl
(Eğer hür olan bir kimse -rister erkek İster kadın olsun- bizimle savaş halinde olan bir veya bir kaç gayrimüslime güvence verirse güvencesi geçerli olup müslümanlardan hiçbiri onlara dokunamaz.) Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) :Müslümanlar kan bakımından birbirlerine denktirler. En ednalan bile, onlar adına güvence verebilir- ([29]) buyurmuştur. En ednala-n ise, en azlan demektir, ki o da birdir. Hem de kişi -müslüman olduktan sonra- bir kişi de olsa, savaşa ehil olduğu için müslüman olmayanlar ondan korkarlar. Bunun için verdiği güvence yerinde olur ve yerinde olunca diğerleri adına da vermiş sayılır. Hem de nikâh velileri birden çok oldukları zaman nasıl her biri hem kendi adına, hem diğerleri adına velayeti altında bulunan kimseyi evlendire-biliyorsa müslümanlardan da herbiri hem kendi adına, hem diğer müslümanlar adına güvence verebilir. (Ancak eğer verdiği güvence müslümanlar için zararlı ise, o zaman onlara verilen güvencenin geri alındığı bildirilir.) Nasıl ki hükümet bile güvence verdikten sonra, eğer verdiği güvencede zarar görürse güvencesini geri alır, ki biz bunu yukarıda da açıkladık. Eğer îslâm askerleri bir kaleyi kuşatmışken askerlerden biri ka-ledekilere güvence verir ve fakat güvence vermesinde zarar bulunursa, verdiği güvence -yukarıda açıkladığımız sebebe binâen- geri alınır ve asker kendi basma hareket ettiği için ayrıca terbiye de edilir. Ancak eğer verdiği güvencede maslahat bulunursa o zaman mazurdur. Zira çok kere herhangi bir işi tehir etmekle maslahat elden kaçar.
(Gayrimüslimin güvence vermesi ise geçerli değildir.) Çünkü gayrimüslimin müslümanlar hakkında iyi niyet beslemesi şüphelidir. Hem de müslümanlar adına güvence vermek müslümanlar üzerinde velayet bâbındandır. Gayrimüslim ise, müslümanlar üzerinde velayet yetkisine sahip değildir.
(Düşman ülkesinde esir, yahut ticâret için bulunan müslümamn da güvence vermesi geçerli değildir.) Çünkü bu kimse düşmanın eli altında olduğu için düşman ondan korkmaz. Güvence ise, kendisinden korkulan kimse ancak verebilir. Hem de bu kimse güvence vermeye zorlanabildiği için verdiği güvencede maslahat bulunmayabilir. Kaldı ki düşman ülkesinde her zaman bir esir veya tüccar bulunur. Eğer güvenceleri geçerli olursa, düşman her dara düştükçe onlar vasıtasıyla kurtulacaktır, ki o zaman bizim için düşmanı yenmek imkânı kalmaz.
Aynı sebepten dolayı düşmanlardan müslümanhğı kabul eden ve fakat bizim ülkemize göç etmiyen kimsenin de güvencesi geçerli değildir.
Eğer bir çocuk daha anlayacak çağa gelmemişken güvence verirse, deli gibi onun da verdiği güvence geçerli değildir. Fakat eğer anlayacak çağda olur, ancak savaş için ona izin verilmemiş ise verdiği güvencenin geçerli olup olmadığında ihtilâf edilmiştir. Eğer savaş için ona izin de verilmiş ise -en sahihi şudur ki- onun verdiği güvence ittifak ile geçerlidir.[30]
[1] Tevbe sûresi, ayet 36
[2] Ebû Davud (Cihad) C. 1 S. 343
[3] Tevbe sûresi, âyet 41
[4] Ebû Dâvud (Alım-satımlar) C. 2 S. 145, el-Müstedrek (Ahm-satım) C. 2 S. 47
[5] îbn-i Ebi Şeybe (Cihad babları), ttın-i Sa'd'm Tabakalı (Hz. Ömer'in hayatı). Nasb-ürraye C. 3 S. 377-378Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/276-279.
[6] Abdürrezzak'ın «Musannef»i, el-Müstedrek (îman), İmam Ahmed'ln «Müsned»i, Taberani"nin «Mucem»İ. Nasb-ürraye C. 3 S. 378
[7] Müslim (İman) C. 1 S. 37, Buharİ (Cihad) C. 1 S. 414
[8] Eimme-i Sitte'den Buhar! dışında kalanların hepisi: Müslim (Cihad) C. 2 S. 82, Ebû Dâvud (Cihad) C. 1 S. 351, Tirmizl (Siyer) C, 1 S. 208, îbn-i Mâce (Cihad) S. 210
[9] el-Fetih sûresi, âyet 16
[10] Bu lâfızla gariptir. Ancak Darekutni Hz. AH (R.A.)'ın : «Biz kimlere güvence verirsek onların canı bizim canımız ve mallan mizim malımız gibi olur» mealinde bir söz söylediğini kaydetmiştir. Darekutni Sünen'i (Şer'l cezalar) S. 350 Nasb-ürraye C. 3. S. 381
[11] Peygamber Efendimİz'in etrafa gönderdiği askerî komutanlara verdiği emre dair hadiste geçmektedir
[12] Müslim (Cihad) C. 2 S. 81, Ebû Dâvud (Cihad) C. 1 S. 354
[13] Ebû Dâvûd (Cihad) C. 1 S. 3 52, İbn-i Mâce (Cihad) S. 209
[14] Peygamber Efendimtz'in etrafa gönderdiği komutanlara verdiği emirle ilgili hadiste geçmektedir,
[15] Tirmizİ (Adap) C. 2 S. 106, tbn-İ Sa'd'ın Tabakat'ı (Peygamber Efen-dimiz'in savaşları) C. 2 S. 115
[16] Buharl (Meğazi) C. 2 S. 575, (Haşir sûresinin tefsiri) C. 2 S. 275, Müslim (Cihad) C. 2 S. 85, Ebû Dâvud (Cihad) C. 1 S. 352. Tirmizİ (Tefsir) C. 2 S. 168, tbn-i Mâce (Cihad) S. 209
[17] Tirmizi dışında. Eİmrae-i Sitte'nin hepsi : Buharİ (Cihad) C. 1 S. 420, Müslim (tmare bahsi) C. 2 S. 131, Ebû Dâvud iKu^ftîi-ı Kerim ile birlikte düşman toprağına yolculuk yapma babı) C. 1 S. 351
[18] Müslim (Cihad) C. 2 S. 82. Ebû Dâvud (Cihad) C/I S. 351, Tirmizi (Siyer bahsinin sonlan) C. 1 S. 208, tbn-i Mâce (Cihad) S. 210
[19] ibn-İ Mâce dışında, Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buharİ (Cihad) C. 1 S. 423, Müslim (Cihad) C. 2 S. 84, Ebû Dâvud (Meğazi) C. 2 S. 6, Ttrmizİ (Siyer) C. 2 S. 6
[20] Ebû Dâvud (Megazİ) C. 2 S. 6, el-MÜstedrek <Cihad) C. 2 S. 122
[21] Lokman sûresi, âyet 15
[22] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/279-284.
[23] Enfal sûresi, âyet 61
[24] Ebû Dâvud (Meğazi) C. 2 S. 25
[25] Seyhakl Delail-ünnübüvve'de (Mute savaşı) babında kaydetmiştir. Nasb-ürraye C. 3 S. 390
[26] Ebû Dftvud (Meftud) C. 2 S. 23, Tirmİzl (Siyer) C. 1 S. 204
[27] Bu lâfızla gariptir. Ancak Beyhaki «Sünenninde, Bezzar «Müsned»ind8 ve Taberani de «Mucemninde İmran b. Husayn <R.A.)'den, Peygamber Efendimizin kargaşalıklarda silâh satmaktan nehyettiğini rivayet etmişlerdir.
[28][28] Beyhaki (Delâil-ünnübüvve İfk hadisi sonunda) Ebû Hüreyre (R.A.)'dan. Nasb-ürraye C. 3 S. 391 Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/284-286.
[29] Buhar! <Cİhad> C. 1 S. 450. Müslim (Racc) C. 1 S. 442
[30] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/2872-288.
İslami Okul Okulların En Önemlisi