Fikih - 2. Sayfa - 065Cinayetler
47. 3. Cahiliyetle İslam Arasında Kısas Uygulaması
47.3.1. Varislerin Af Etmeyerek Kısas Yolunu Seçmeleri
47.3.2. Adanı Öldürmede Kısas Uygulaması
47.4.3. Kasde Benzeyen Öldürme
47.5. Öldürme Üzerine Gerekli Hükümler
47.5.1. Hataen Öldürmede Gereken Cezalar
47.5.2. Hataen Adam Öldürmekteki Keffaretin Hikmeti
47.5.3. Kasde Benzeyen Öldürmede Gereken Cezalar
47.5.4. Kasten Öldürmede Gereken Cezalar
47.6. Kısasın Vacib Olmasının Şartları
47.6.2. Topluluk, Bir Kişiye Karşı Öldürülür
47.6.3. Bir Kişinin Bir Kişiyi Tutup Diğerinin Onu Öldürmesi
47.8.1. Kısasa Müstahak Olan Kimsenin Akıllı ve Baliğ Olmuş Olması
47.8.2. Ölü Sahiplerinin Hep Birlikte Kısasın Uygulanmasına Taraftar olmaları
47.8.3. Cinayeti İşleyenin Başkasına Öldürülme Esnasında Zarar Vermemesi
47.9. Kısas Ne Zaman Uygulanır?
47.11. Kabe Çevresinde Katil Öldürülür Mü?
1. Kan Sahiplerinden Birinin veya Hepsinin Katili Bağışlaması :
2. Katilin ölmesi veya Cinayet İşlediği Organın Telef Olması:
3. Taraflar Arasında Barış Yapılması:
47.13. Kısas Mahkemelerin Hakkıdır
47.14. Kısas İle İlgilî Görüşler
47.15. Öldürme Dışındaki Suçlarda Kısas
47.15.1. Öldürme Dışındaki Kısasta Bulunması Gereken Şartlar
47.15.3. Organlarda Kısasın Şartları
47.15.4. Kasten Yaralamada Kısas
47.15.5. Beraber Koparma veya Yaralama
47.15.6. Darbe, Tokat ve Sövmede Kısas
47.15.7. Malı Telef Etmede Kısas
47.15.8. Aynısının Bedelini Ödemek
47.15.9. Yaralama Yahut Mal Almakla Taşkınlık
47.17. Koca, Karısını Yaraladığında Kısas Yapılır Mı?
47.18. Yaralamalarda İyileşmeden Önce Kısas Yapılmaz
47.19. Kısasın Ölüme Neden Olması
47.20.4. Diyeti Zorunlu Kılan Öldürme
47.20.7.1. Organların Yararlarının Diyeti
47.20.10.2. Gurra Kime Vacibtir?
47.20.10.3. Gurra Kime Verilir?
47.20.10.4. Keffaretin Gerekliliği
47.20.11. İyileşmeden Önce Diyet Verilmez
47.20.12. Birbirleri İle Arbede içinde Bulunan Topluluk Arasında Ölü Bir Kimsenin Bulunması
47.20.13. Diyet Aldıktan Sonra Öldürme
47.20.14. İki Süvarinin Çarpışması
47.20.15. Hayvan Sahibinin Zaran Ödemesi
47. 20.16. Sürücü, Binici ve Kılavuzun Zararı Ödemesi:
47.20.18. Hayvanların Yok Ettiği Ekin, Meyve ve Benzerlerinin Ödenmesi
47.20.19. Kuşların Telef Ettiği Şeylerin Zararı
47. 20.20. Köpek veya Kedinin Yaraladığı Şeyin Zararı
47. 20.21. Öldürülebilen ve Öldürülmeyen Hayvanlar
47.20.22.1. Isıran Adamın Dişlerinin Kırılması veya Dökülmesi
47.20.22.2. İzni Olmadan Başkasının Evine Bakma
47.20.22.3. Canını, Malını, Namusunu Savunma İçin öldürme
47.20.22.4. Savunma İle Öldürme İddiası
47.20.22.5. Ateşin Yaktığı Şeylerin Zararı
47.20.22.6. Başkasının Ekinini Bozma
47.20.22.8. Doktor Zarar Öder mi?
47.20.22.9. Eğinin Perdesini Yırtan Adam
47.20.22.10. Duvarın Yıkılıp Adam Öldürmesi
47.20.22.11. Kuyu Kazanın Zararı Çekmesi
47.20.22.12. Yemek Vesaire Alırken izin Alma
47.21.2. İslâm'ın Kabul Ettiği Arap Uygulaması
47. 21.3. Kasâme Hükmünde İhtilaf
47.22.3. Ta'zirin Hikmeti ve Hadlerden Farklı Tarafları
47.22.5. Ta'zirde On Kamçıyı Aşmak
47.22.8. Ta'zir Hakimin Hakkıdır
47.22.9. Ta'zirde Zararı Ödeme
47. BÖLÜM
CİNAYETLER
47.1. Tanım
«Cinayât»! cinayet kelimesinin çoğuludur.«Cenâ-, yecnî» kökünden gelmekte olup almak anlamındadır. Ağaçtan meyve topladığı zaman araplar «cena es-semere» derler. Yine araplar «cenâ alâ kavmini cinâyeten- dediği zaman, muhakeme olunacağı bir suç işlemiş olduğunu söylemek isterler.
Şer'î Şerife göre cinayetten murad ise haram olan her iştir. Haram olan her işj dine, cana, mala, akla ve ırza verdiği zarar bakımından şariin sakındırdığı ve men ettiği her şeydir.
Fakihler, bu suçların iki kısma ayrıldığı konusunda anlaşmış durumdadırlar.
Birinci Kısım: Bunlar, had cezası gerektiren suçlar diye isimlendirilir.
İkinci Kısım: Kısas gerektiren suçlar olarak isimlendirilmiştir.
Kısas gerektiren suçlar, cana dokunan veya bundan daha düşük yaralama şeklinde yahut bir uzvun kesilmesi biçiminde meydana gelen suçlardır. Bu suçlara ceza vermek, insanı korumak için bu cezalan muhafaza etmeyi ve toplum hayatını kurtarmayı gerektiren zarurî temel maslahatlardır.
Daha önce, had cezası gerektiren suçlar ve cezalarına ait açıklama geçti. Şimdi ise kısas gerektiren cezaları açıklayacağız.
îslâmî açıdan nefsi muhafaza hakkında bir girişle başlayarak arkasından Cahiliyye ile islâm arasındaki kısasdan bahsedeceğiz. Daha sonra da daha aşağısına gereken kısası açıklayacağız.
47.2. Nefsi Muhafaza Etmek
47.2.1. İnsanın Kerameti
Şüphesiz Allahu Teâlâ insanı kerametli kılmış onu kudreti ile yaratmış ona ruhundan üflemiş meleklerin ona secde etmesini emretmiş ve yerde ve gökte ne varsa hepsini onun emrine musahlar kılmıştır. Aynı zamanda yeryüzünün efendisi olması ve kendisi için takdir edilen maddi olgunluğun ve ruhi yüceliğin son noktasma onu eriştirmek için ona kuvvet ve ilâhî bağışlar bahsetmiştir. İnsanın gelişmesi için bütün unsurlar oluşmadan ve tam olarak hakkını almadan bu hedefleri gerçekleştirmesi ve gayesine ermesi mümkün değildir. îslâmm kefil olduğu bu hakların önde gelenleri: Yaşama hakkı, Mülk edinme hakkı, Irz ve hürriyetini koruma hakkı, eşitlik hakkı, ve öğrenim haklarıdır, Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur;
«And olsun ki biz insanoğullarını şerefli laldık onların karada ve denizde gezmesini sağladık. Temiz şeylerle onları rızıklandırdık. Yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık» (İsra:70)
Bu haklar renk, din, cinsiyet, coğrafi bölge sosyal yapı farkı gözetmeden insan olması açısından herkes için gereklidir. Nitekim Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Veda haccıda okuduğu hutbede şöyle buyurmuştur: «Ey insanlar şüphesiz banlarınız ve mallarınız bugün nasıl mukaddes bir günse, bu ay nasıl mukaddes bir aysa ve bu belde nasıl mukaddes bîr belde ise öylece mukaddestir.»
«Herbirinizin kanı ve mab ötekine haramdır. Tebliğ ettim. Şahid ol Ya Rab! Her müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır.»
47.2.2. Hayat Hakkı
Bu hakların ilki ve korunmaya en layık olanı şüphesiz hayat hakkıdır. Hayat hakkı mukaddes bir hak olup bu hakka saygısızlık göstermek ve onun korunması gerektiğini mubah saymamak helal değildir. Allah'u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın,» (İsra-33) ön plana geçmesi gereken hak, hayat hakkıdır. Bu hakkı Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Ibn Mes'ûd'dan rivayet olunan hadiste şöyle açıklamıştır: «Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Allah'ın Rasûlü olduğuma şahadet eden müslüman bir kimsenin kanı ancak üç şeyden biri ile helal olur :1- Zina eden evli. 2- Cana karşı can.3- Dinîni terkedip cemaatten ayrılan.» (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla Öldürmeyin. Biz onlara da size de rızık veririz. Onları öldürmek şüphesiz büyük bir günahtır.» (İsra: 31)
«Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman.» (Tekvir: 8 - 9)
Allahu Teâlâ öldürme işini başlatana mahlukatından hiçbir kimseye vermediği azabı vermiş bu konuda onun Rasûlü şöyle buyurmuştur: «Zubnen öldürülen hiç bîr kimse yoktur ki, onun kanından Adem'in ilk oğluna bir nasib olmasın. Çünkü o, ölümü ilk icad edendir.» (Hadisi Buharî ve Müslim'in rivayet etmişlerdir.)
islâm'ın canlan korumaya hırslı olmasından dolayıdır ki, canı helâl sayanları şiddetli bir cezayla tehdit etmiştir:
«Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, İçinde temelli kalacağı Cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır.» (îsra: 93)
Bu âyetle, adam öldürenin cezası, ahirette acıklı bir azab, ebedi olarak Cehennem'de kalma, Allah'ın lanetine, azabına ve büyük azaba lâyık olma olarak kararlaşmıştır. Bundan dolayı İbn Abbas şöyle demiştir: «Bir mü'mini kasden öldürenin tevbesi kabul değildir.» Çünkü bu konuda en son inen âyet bu olup her ne kadar cumhur bunun hilafına olsa da başka bir hüküm bunu neshetmemiştir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: «Dünyanın tamamen gitmesi, haksız yere bir mü'minin öldürülmesinden Allahu Teâlâ'ya daha hafif gelir.» (Hadisi İbn Mace, Bera'dan iyi bir senetle rivayet etmiştir.)
Tirmizî'nin iyi bir senetle Ebû Sâid'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Bütün yer ve gök halkı (insanlar ve melekler) ortaklaşa bir tek mü'minin kanını dökecek olsalar, Allah tümünü yüz üstü Cehennem'e atar.»
Beyhaki'nin îbn Ömer (r.a)'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Her kim bir müslümamn öldürülmesine yarım kelime de olsa yardım ederse, kıyamet günü iki kaşının arasına; «Allah'ın rahmetinden ümidini kesen» diye yazılır.»
Bunun sebebi, adam öldürmenin, Allah'ın murad ettiği yapıyı yıkmak üzerine saldırılan kişinin yaşamasına son vermek ve öldürülen kişinin varlığıyla aziz olan ondan faydalanan ve onun yokluğuyla yardımdan mahrum kalan yakın akrabalarının haklarına bir tecavüz anlamına gelmesinden dolayıdır.
Haramlık konusunda, müslüman, zammi ve kendi nefsini öldüren müsavidir.
Zımmiyi öldürmek hakkındaki hadisler, öldürenin cehennemlik olduğunu açık bir şekilde belirtmişlerdir.
Buharî'nin Abdullah bin Amr bin As'dan rivayet ettiğine göre Rasûllüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Herhangi mü'min bir kişi, müslümanlann güvenliği altında anlaşmalı olarak bulunan bir zımmiyi öldürürse, o kişi cennetin kokusunu alamaz. Halbuki Cennetin kokusu kırk yıllık mesafeden duyulur.»
Nefsini öldürene gelince; Allahu Teâlâ bundan sakındırarak şöyle buyurmuştur:
Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayınız.» (Bakara:195)
Nefsinizi öldürmeyiniz. Allah şüphesiz ki size merhamet eder.» (Nisa:29)
Buharı ve Müslim'in Ebu Hureyre (r.a.) 'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Bir dağdan kendisini aşağıya atarak intihar eden kimse cehennemliktir. Ebediyen çıkmamak üzere oraya atılır. Zehirleyici bir madde tadarak kendisini öldüren kimse, hiç çıkmamak üzere atılacağı Cehennemde eline verilecek olan o zehirli maddeyi yalamaya devam eder. Bir demir parçasıyla kendi öz canına kıyan kimseye ebediyen atılacağı Cehennemde devamlı karnına saplayıp durmak üzere o demir parçası verilir.»
Yine Buharî'nin Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kendini ip ve benzeriyle boğan kimse Cehennemde kendini boğarak bıçak gibi şeylerle kendini vuran da Cehennem'de kendini vurarak azap olunur.»
Cündüb bin Abdullah'dan rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sizden önce geçen ümmetlerden birisi içinde bir kişi vardı ki vücudunda bir yarası vardı. Yaranın acısına dayanamayıp, bir bıçak alarak onunla elini kesmişti. Fakat kan bir türlü kesilmemiş nihayet Ölmüştü. Allahu Teâlâ «Kulum kendi kendine ölüme teşebbüs ederek bana takaddüm eyledi. Ben de ona Cenneti haram kıldım» buyurdu.» (Hadisi Buhari, rivayet etmiştir.)
Yine başka bir hadiste geçtiğine göre; «Kendisini herhangi bir şeyle öldüren kimse, kıyamet günü o şeyle azab olunur.»
Geçen açıklamalara ilaveten, adam öldürmenin çirkinliği hakkında düşünülebilen en son nokta şudur ki İslam dini, fertlerden herhangi birisim öldüreni, tüm toplumu öldürmüş gibi kabul etmiştir. îşte bu akla ve dine uymayan adam öldürme suçunu işlemenin çirkinliğim ortaya koymakta düşünülebilecek en son noktadır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık obuadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (Ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş olur.» (Maide : 32)
Kan akıtma işinin büyüklüğü ve tehlikesinin şiddetinden dolayı Müslim'in rivayet ettiği gibi adam öldürme, kıyamet günü hakkında ilk hüküm verilecek suç olacaktır.
Allahu Teâlâ, katilden intikam almak başkasını bu işten engellemek umumi düzeni bozucu ve güveni sarsıcı suçlardan toplumu temizlemek için katilin idamını meşru sayarak şöyle buyurmuştur :
«Ey akıl sahipleri, Kısasta sizin için hayat vardır. Artık Allah'a karşı gelmekten sakınınız.» (Bakara : 179)
Bu ceza geçen bütün ilahi şeriatlerde mevcuttur. Yahudilikte kısas Tevrat'ın Huruç bölümünün yirmi birinci faslında şu şekilde mevcuttur: «Bir insanı dövmek suretiyle öldüren kimse öldürülsün. Babasına ve annesine sopa atana ölüm cezası verilir.
Bir adam bir adama karşı azgınlık eder ve onu aldatarak öldürürse, hemen boğazından tut da öldürülsün. Babasını ve annesini döven normal bir şekilde öldürülsün. Eğer herhangi bir haksızlık yapılırsa cana can, göze göz, dişe diş, ele el, ayağa ayak, yaralamaya yaralama ve kırmaya kırma ile karşılık ver.»
İsa Mesih'in şeriatında ise bazıları; öldürenin öldürülmesinin bu şeriat ilkelerinden olmadığı kanısındadır. Onlar bu görüşlerine Metta İncil'inde beşinci îshah'da geçen îsa aleyhisselam'ın şu sözünü delil olarak kullanmaktadırlar.
«Kötülüğe karşılık vermeyiniz. Aksine, kim senin sağ yanağına bir tokat atarsa, ona sol yanağını da çevir. Kim seninle mücadele eder ve elbiseni almak isterse, ona abanı da bırak. Kim bir mil boyunca seni hizmetinde kullanırsa, onunla iki mil beraber git.»
Diğer bazıları ise Mesih'i şeriatın idam cezasını tanıdığı görüşündedirler. Onlar da îsa aleyhisselam'm şu sözüyle istidlal etmektedirler.
«Ben İlahi yasayı, Namusu bozmak için gelmedim. Ben ancak (onu) tamamlamak için geldim.»
Bu görüşü Kur'an-ı Kerim'de varid olan şu âyeti kerime kuvvetlendirmektedir :
«Ve önünde bulunan Tevrat'ı doğrulayan İncil'i, sakınanlara öğüt ve yol gösterici olarak verdik.» (Maide : 46)
Şu âyeti kerime bu manaya işaret etmektedir: «Tevrat'ta onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı ödeşme yazdık.» (Maide: 45)
Şer'i Şerif kısas konusunda canların arasını ayırmamış olup, kısas hepsi için haktır, öldürülen ister büyük ister küçük ister erkek isterse kadın olsun arada fark yoktur. Çünkü hepsi de can taşımakta olup, herhangi bir şekilde hayatim bozacak bir şeyle bir kimsenin hayatına saldırmak helal olmaz. Hatta hata ile öldürmek bile helal sayılmamış, Allahu Teâlâ hata ile öldürenin sorumluluğunu afetmeyerek, katile köle azad etmeyi ve diyet vermeyi gerekli kılmış ve bu konuda şöyle buyurmuştur:
«Bir mü'minin diğer mü'mini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir. Bir mü'mini yanlışlıkla öldürenin, bir mü'min köleyi azad etmesi ve Öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir.» (Nisa: 92)
Bu mali cezayı sadece İslâm dini can'a gösterdiği saygıdan dolayı, hata ile öldürmede gerekli kılmıştır.
Bunun sonucu olarak, hiç bir kimsenin aklına adam öldürmenin kolay bir şey olduğu fikri yerleşmemiş, canla ve kanla ilgili konularda İnsanlar daha dikkatli davranmış olurlar. Yine bunun gibi kötülük odaklarına sed çekilmiş olur ki, neticede bir kimse diğerini öldürüp, hata ile öldürdüğünü iddia etmiş olmasın.
İslâm'ın canlan koruma yönünde şiddetli davranmasmdan-dır ki, kendisinde hayat var olduktan sonra, cenini düşürmeyi haram kılmıştır. Ancak annenin hayatının söz konusu olması ve benzeri sebepler gibi, cenini düşürmeyi gerektirecek hakiki bir sebebin bulunması hali müstesnadır. İslâm dini haksız yere cenini düşürmeye, en değerli malı vermeyi gerekli kılmıştır.
47. 3. Cahiliyetle İslam Arasında Kısas Uygulaması
Cahiliyet döneminde araplardaki kısas sistemin de, kabilenin fertlerinden herhangi birisinin işlediği cinayetten, tüm kabile sorumlu tutulurdu. Ancak kabile, caniyi ortaya çıkarır ve topluma onu ilân ederse durum farklı olurdu.
Bundan dolayı, ölenin varisleri, caniden ve kabilesindeki diğer kişilerden kısas talebinde bulunur, cinayet işleyen cinayet işlenen iki kabile arasında savaş kıvılcımları estirecek şekilde kısas uygulamasını genişleterek iki taraf savaşa sürüklenirdi.
Şayet cinayet işlenen kişi kavmi içinde şerefli ve asil biriyse bu tehlike daha da büyütülürdü. Bunun sonucu olarak bazı kabileler çoğu kez kısas isteğinde bulunamazlardı.
islâm gelince, bu zalim sistem için bir sınır koyarak, cinayet işleyenin tek başına olarak cinayetinden sorumlu olduğunu ve işlediği suçtan hesaba çekileceğini ilân ederek şöyle buyurmuştur :
«Ey inananlar, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın öldüren ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu Habbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır. Ey akıl sahipleri kısasta sizin için hayat vardır.» (Bakara : 178)
47.3.1. Varislerin Af Etmeyerek Kısas Yolunu Seçmeleri
Beydavî bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir. «Cahiliyet döneminde küçük arap kabilelerinden ikisi arasında kan davaları vardı. Bir kabile diğerine üstün ve ondan durumu daha müsaitse «Öldürdüğünüz köle karşılığında hür bir kişi, öldürdüğünüz kadın karşılığında sizden bir erkek Öldüreceğiz» diye yemin ederlerdi. İslâm gelince, Rasûlüîlah sallallahu aleyhi ve sellem'in huzurunda muhakeme olundular. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Rasûlüîlah sallallahu aleyhi ve sellem onlara karşılıklı olarak haklarından vazgeçerek uyuşmalarını emretti.» Bu âyeti kerime aşağıdaki hususlara işaret etmektedir.
1- Allahu Teâlâ, cahiliye sistemini iptal ederek kısasta eşitlik ve benzerliği farz kılmıştır. Eğer varisler af etmeyip kısas yolunu seçerler ve kısasın infazını isterlerse Hür'e karşılık hür, köleye karşılık köle kadına karşılık da kadın öldürülür. Kurtubî şöyle demiştir:
«Bu âyeti kerime; Öldürülen herhangi bir nev'e karşılık o neviden insanın öldürüleceğini açıklamak üzere gelmiş, buna göre, hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın Öldürülür. îki neviden birisi diğerini öldürürse kısas taleb edilmez.»
Bu âyet muhkemdir; Ayetteki kapalılığı şu âyeti kerime açıklamaktadır. «Tevrat'ta onlara cana can göze göz... karşılıklı kısas olunacağını yazdık.» (Maide : 45)
Yine Nebi aleyhisselam bir kadına karşılık Yahudi'yi öldürmekle bu âyeti açıklamış oldu. Bu görüşü Mücahid söylemiştir.
2- öldürülenin varisi, caniyi af ederse örfe uygun bir şekilde olması azarlama ve kaba davranma olmadan caniden diyet isteyebilir. Katilin de, borcunu ödememek ve hakkını vermemek gibi bir duruma girişmeden af edene diyeti vermesi gerekir.
3- Allahu Tâla'nın kısasın veya afederek diyete çevrilmesinin caiz olması konusunda meşru kılındığı hüküm, bu hususta genişlik meydana getirecek şekilde Allah'tan bir kolaylık ve bir rahmet olup, bunlardan herhangi birisini kesin olarak belirtmemiştir.
4- Her kim affettikten sonra, caniye tecavüz eder de onu Öldürürse onun için acıklı bir azab vardır. Ya dünyada, onu öldürmekle azab görür veya ahirette cehennem azabına layık olur.
Buhari'nin İbn Abbas (r.a)'dan rivayet ettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: «Beni İsrail'de kısas vardı fakat diyet yoktu. Bu ümmet için ise Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur. «Ey inananlar, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı......» «öldüren ölenin kardeşi tarafından bağışlanırsa» ifadesinde, îbn Abbas buradaki bağışlama «Kasden öldürmede ölenin varislerinin diyeti kabul etmesi olup «örfe uygun olarak» ifadesinde, diyet isteyenin örfe uygun diyet talebinde bulunması ve karşı tarafın da istenen diyeti iyi bir şekilde eda etmesi anlamına geldiği söylemiştir. İbn Abbas devamla; «Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir.» ifadesinin, sizden önceki ümmetlere farz kılınana nisbetle geldiğini söylemiştir.
5- Şüphesiz Allah kısası meşru kılmıştır. Çünkü kısasta büyük hayat ve insanlığın bekası vardır. Şüphesiz katil mutlaka öldürüleceğini bildiği zaman geriye dönüş yapar, böylece hem kendi hayatını hem de öldüreceği kişinin hayatını kurtarmış olur.
6- İslâm dini, cahiliyet döneminde araplarda olduğu gibi kısas talebinde bulunmak üzere öldürülenin velisi için velayet hakkını bırakmıştır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
«Haksız yere öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da Öldürmekte aşırı gitmesin, zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür.» (İsra: 33)
Âyette geçen veliden maksat, öldürülenin kanını müdafaa etme hakkı olan kişidir ki bu öldürülenin varisidir. Bu kişi, katili hükmü altma alıcı bir yetkisi olmaksızın kısas veya diyet talebinde bulunabilir.
7- Menar tefsirinin yazarı bu âyetle ilgili olarak şöyle demiştir. «Bu hikmetli âyet hayatın bizzat matlub olduğunu kararlaştırmış ve kısası hayata giden yollardan bir yol kılmıştır. Çünkü bir kimseyi öldürmeyi düşünen, öldürüleceğini bilirse adam öldürmekten, vazgeçer, böylece hem kendini hem de öldüreceği kişinin hayatını kurtarmış olur. Diyetle iktifa etmek herkesi, gücü yettiği hasmının kanını akıtmaktan engellemez. Şüphesiz insanlardan düşmanına saldırmak için pek çok para harcayanlar vardır. Bu âyette ceza konusunda canın zorla alınmasındaki pek hoş olmayan durumu giderici ve nefse cezada eşitlik ilkesini alıştırıcı üstün bir üslup ve beliğ bir ifade vardır. Çünkü bu cezaya öldürme veya idam dememiş bilakis mutlu bir hayatı hedef alan insanlar arasında eşitlik olarak isimlendirmiştir.»
47.3.2. Adanı Öldürmede Kısas Uygulaması
Cana yapılan her saldın kısası gerektirmez, saldırılar bazen hata ile bazen de bunun dışında bir yolla olur. Bu bakımdan öldürmenin çeşitlerini açıklamak ve kısas gerektiren öldürme çeşidini belirtmek gerekir.
47.4. Öldürme Çeşitleri
Öldürme çeşitleri üçtür.
1- Kasden
2- Kasde benzeyen
3- Hataen öldürme
47.4.1. Kasden Öldürme
Kasden öldürmek şu demektir. «Mükellef bir kimsenin, zannı galib üzere kendisiyle öldürme işlemi yapılan bir aletle, Şer'an öldürülmeye müstehak olmayan bir insanın kanına kasdetmesidir.» Bu tariften anlaşıldığına göre kasden öldürme suçu ancak aşağıdaki şartlar meydana gelirse gerçekleşmiş olur.
1- öldürülenin akıllı, buluğ çağma ermiş ve öldürmeyi kasdetmiş olması. Akıl ve buluğ çağının dikkate alınması Ali (r.aJ'ın rivayet ettiği hadisten dolayıdır ki Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Üç kişiden teklif kaldırılmıştır. Ayıknca-ya kadar deliden ,uyanıncaya kadar uyuyandan, buluğ çağına erinceye kadar çocuktan.» (Hadisi Ahmed, Ebu Davud ve Tirmizi rivayet etmiştir.)
Katilin kasden öldürmüş olmasına gelince; Ebu Hüreyre (r.a.)'nin rivayet ettiği hadisten dolayıdır. Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bir adam öldürüldü. Durumu Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e arzetiler. O da öldürülenin velisine kısas hakkı tamdı. Katil «Ya Rasûlüllah, vallahi onu öldürmek istememiştim» dedi. Bunun üzerine Nebi sallallahu aleyhi ve sellem veliye «Eğer katil doğru söylüyorsa, sonra sen de onu öldürürsen Cehenneme girersin» buyurdu. Nebi aleyhisselam'm bu sözü üzerine, öldürülenin velisi boynundaki tasma ile çekmekte olduğu katili serbest bıraktı. Ebu Hüreyre demiştir ki, «Bu katile tasman» diye isim talalmışü.- (Hadisi Ebu Davud, Nesaî, îbn Mâce ve Tit-mizi rivayet etmiş, Tirmizi sahihlemiştir.)
Ebu Davud'un rivayetine göre Rasûlüîlah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kasden öldürmede, öldürülenin velisinin affetmesi dışında kısas vardır.»
İbn Mâce'nin rivayetine göre Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur :
«Kim kasden adam Öldürürse o kimseye kısas uygulanır. Her Kim katille kısas arasına girerek kısası engellerse Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti üzerine olsun. Allahu Teala bunlardan ne bir fidye ne de bir harcama kabul etmez.»
2- öldürülenin insan olması ve şer'an öldürülmeye müstehâk görülmemesi olması. Yâni kanı mubah sayılmaması.
3- Öldürmede kullanılan âletlerin, çoğu kez öldürme işinde kullanılan aletlerden olmaları.
Şayet bu şartlar meydana gelmezse, öldürme işlemi kasden öldürme kısmına girmez.
47.4.2. Öldürme Aletleri
îster bıçak isterse helak edici başka bir şey olsun can almakta birbirlerine benzerliklerinin dışında insan öldürmekte kullanılmalarından başka öldürme aletlerinde bir şart aranmaz.
Buhari ve Müslim'in rivayetlerine göre; Nebi aleyhisselâm başını iki taş araşma koyarak ezmek suretiyle bir cariyeyi öldüren yahudi'yi, aynı şekilde iki taş arasında başını ezerek öldürmüştür. Bu hadis, -Miskal ile Öldürmelerde kısas yoktur.» diyen Ebû Hanife, Şa'bî ve Nehâ'i'nin aleyhlerine bir hüccettir.
Ateşte yakmak, suda boğmak, yüksek bir yerden atmak, üzerine duvar yıkmak, boğazını sıkmak, hapsetmek ve ölünceye kadar aç susuz bırakmak, yırtıcı hayvana atmak gibi herhangi bir suretle öldürmek de bu kabilden sayılır. Yine Şer'an Öldürülmeye müstehak olmayan bir kimsenin aleyhine şahidlik yaparak öldürülmesine sebep olanlar, daha sonra şahadetlerinden vazgeçerek, «biz onun öldürülmesini kasdetmiştik» derlerse, bütün bu durumlar, öldürme aleti kullanılmış gibi kabul edilir.
Bir kimse, içinde zehir olduğunu bildiği halde kendisi yemeden başkasına bu yemeği verir de, adamın ölümüne sebep olursa, kısas olunur.
Buhari ve Müslim'in rivayetine göre, bir yahudi zehirli koyun eti getirerek Nebi aleyhisselâm'ı zehirlemek istemişti. Nebi aleyhisselâm, etten bir lokma ağzına koydu, sonra lokmayı çıkartıp attı. Nebi aleyhisselâm ile birlikte Beşir bin Berâ da aynı etten yemişti. Nebi aleyhisselâm yahudiyi affederek ona ceza vermedi. Yiyenlerden ölen olmayınca Nebi aleyhisselâm ya-hudinin cezasını affetmişti. Ancak daha sonra Beşîr bin Berâ ölünce, Nebi aleyhisselâm yahudiye kısas cezası uyguladı.
Ebû Davud'un rivayetine göre Nebi aleyhisselâm yahudinin öldürülmesini emretti.
47.4.3. Kasde Benzeyen Öldürme
Kasde benzeyen öldürme, mükellef bir kimsenin adet olarak kendisiyle adam öldürülmeyen bir aletle Şer'an öldürülmeye müstehak olmayan bir insanı öldürmesidir. Mesela hafif bir sopa veya küçük bir taşla adama vurması veya yumrukla, kamçıyla ve benzeri şeylerle vurması gibi.
Eğer vurma işi hafif bir sopa veya küçük bir taşla bir veya iki defa olur da, bu vurmadan dolayı adam ölürse, kasde benzeyen öldürme kısmına girer. Şayet kişinin ölüm yerlerine vurur veya vurulan küçük olursa, yahut çoğu kez ölüme sebebiyet verici bir vurmayla hastaya vurursa, bu durumda kasden vurmuş sayılır. Bunun 'kasde benzeyen' diye isimlendirilmesi-nin sebebi; öldürmenin hata ile kasıt arasmda şüpheli olmasındandır. Çünkü bu tip öldürmede dövme kasdedilmiş olup, öldürme kasdedilmemiştir. Bunun için 'kasde benzeyen' ifadesi kullanılmıştır. Bu öldürme olayında ne sadece kasıt vardır, ne de sadece hata. Yalnız kasıt bulunmadığından kısas gerekmemektedir. Çünkü aslolan kanın korunmasıdır ki, açık bir delilden başka bir şeyle kan mubah sayılmaz. Bu tip öldürme yalnız hata da değildir, çünkü öldürme dışında bilfiil dövme kasde-dilmiştir. O bakımdan ağır bir ceza olarak diyet gerekir.
Dârekutni'nin İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:
«Kasden vurmak, el kısasıdır. Hata yoluyla vurmak ise diyete neden olur; onda kısas yoktur. Kim de arbede içinde taşla yahut sopa veya kamçı ile öldürülürse o da develerin yaşlarında ağır olan bir diyettir.»
Ahmed ve Ebû Dâvûd da; Amr bin Şuayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden Peygamber aleyhisselâm 'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
«Kasden öldürmeye benzeyen vurmanın diyeti, aynen kasten öldürme diyeti gibi ağırdır. Yalnız bu suçu işleyen öldürülmez. Bu da şeytanın halkı kışkırtması neticesinde meydana gelen kargaşa esnasında hiç bir kin ve istek olmadığı ve silah kullanılmadığı halde kan dökülmesidir.»
Ahmed ve Ebû Dâvûd ve Nesâi'nin rivayet ettikleri hadise göre; Nebi aleyhisselâm Mekke'nin Fethi gününde bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu:
«Dikkat!. Kamçı, sopa ve taşla öldürülen, kasde benzeyen öldürme sayılır.»
47.4.4. Hataen Öldürme
Hataen öldürme, mükellef bir kimsenin av'a atmak veya başka bir gayeyle atmayı kasdetmek gibi mubah olan bir fiili işlerken, kanı ma'sum olan bir ihsan'a denk gelerek onu öldürmesi dir.
Mesela kazmış olduğu kuyuya bir insanın düşerek Ölmesi veya konmasına izin verilmeyen yerde bir ağ dikerek bir kişinin ona takılarak Öldürülmesi gibi.
Çocuk ve deli gibi mükellef olmayan bir kimseden sadır olan kasden öldürme de hataen öldürme kısmına girer.
47.5. Öldürme Üzerine Gerekli Hükümler
Öldürmenin, kasden, kasde benzeyen ve hata ile olduğunu söylemiştik. Bu üç kısımdan her birine bir takım hükümler lazım gelir ki aşağıda bunları açıklıyoruz.
47.5.1. Hataen Öldürmede Gereken Cezalar
Hataen adam öldürme iki ceza gerektirmektedir: Birincisi: Üç sene vadeli olmak üzere Öldürülenin varislerine hafif bir diyet gerekir.
Bu husus diyet konusunda gelecektir.
ikincisi.- Keffarettir, bu da çalışıp kazanmaya mâni olucu ayıplardan salim, mü'min bir köle azad etmektir. Köle bulamayan arka arkaya iki ay oruç tutar. Bunun aslı şu âyeti kerimedir :
«Bir mü'min'in diğer mü'mini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir. Bir mü'mini yanlışlıkla öldürenin, bir mü'min köleyi azad etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir. Eğer o mü'min, size düşman bir topluluktan ise mü'min bir köleyi azad etmek gerekir. Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense, ailesine diyet ödemek ve mü'min bir köleyi azad etmek gerekir. Bulamayana, Allah tarafından tevbesinin kabulü için, ardarda iki ay oruç tutmak gerekir. Allah bilendir. Hakimdir.» (Nisa : 92)
Eğer bir topluluk bir kişiyi öldürürlerse bu konuda Âlimlerin çoğunluğu «Her birerlerine ayrı ayrı keffaret gerekir.» demiş, diğer bir grup ise «Hepsine bir keffaret gerekir.» demişlerdir.
47.5.2. Hataen Adam Öldürmekteki Keffaretin Hikmeti
Kurtubi şöyle demiştir: «Keffaretin manasında alimler ihtilaf etmişlerdir. Denmiştir ki keffaret, katilin günahına bir temizlik olması için gerekmektedir. Katilin günahı tedbir almayı terketmesi ve elinden kam helal olmayan bir kimsenin öldürülmüş olmasıdır.
Dendi ki: Öldürülenin nefsinde Allah'ın hakkında tecavüz edilmesine bedel olarak keffaret gerekmektedir. Şüphesiz öldürülenin nefsinde Allah'ın hakkı vardır ki bu hak da öldürülene Allah'ın vermiş olduğu yaşama nimetidir.
Allahu Teâlâ için bu kişi hakkında bir hak vardır. Çünkü bu kimse, ister küçük, ister büyük, ister hür, ister köle, ister müslüman, ister zimmi olsun, kendisini hayvanlardan ve diğer canlılardan ayıracak şekilde kendisine kul ismi verilen Allah'ın kullarından bir kuldur. Bununla beraber, Öldürülenin neslinden Allah'a ibadet eden ve ona itaat eden kişilerin gelmesi ümid edilir. Katil, öldürdüğü kişiden, bahsettiğimiz kul olma ismini ve vasıflandırdığımız manayı kaldırmış olacağından kendisine kef-fareti ödeme cezası gerekmektedir. Bu iki manadan hangisi olursa olsun, burada bir açıklama vardır. Her ne kadar keffaret hükmü hataen öldürene gerekmekte ise de kasden öldüren de bunun gibidir. Bilakis hataen öldürenden keffaret ödemeye daha layıktır.
47.5.3. Kasde Benzeyen Öldürmede Gereken Cezalar
Kasde benzeyen öldürme iki cezayı gerektirir:
1- Günah kazanır. Çünkü Allah'ın öldürmesini haram kıldığı bir canı haksız yere almıştır.
2- İlerde geleceği üzere, varislerine Ödenmek üzere ağır bir diyet gerekir.
47.5.4. Kasten Öldürmede Gereken Cezalar
Kasden öldürmeye gelince, bu dört çeşit cezayı gerektirir :
1- Günah kazanmak,
2- Miras ve vasiyetten mahrum olmak,
3- Keffaret,
4- Kısas veya af.
1-2) Katil; öldürdüğü kişinin varislerinden ise; İster kasden öldürsün, isterse hataen, öldürülenin ne malına ne de diyetine varis olabilir.
Bu konudaki fakihlerin kaidesi şudur: «Her kim zamanından evvel bir şeyi elde etmeye acele ederse, ondan mahrum bırakılarak cezalandırıhr.»
Beyhaki'nin Hallâs'tan rivayet ettiğine göre; adamın birisi bir taş attı. Attığı taş annesine isabet ederek kadıncağız öldü. Adam annesinden düşen mirası almak isteyince, kardeşleri ona; «Senin miras hakkın yoktur.» dediler. Durum Ali (r.a.) 'a intikal edince, Ali (r.a.); «Annenin mirasından sana düşen ancak taşür.» dedi ve adamı diyet cezasıyla borçlandırarak annesinin mirasından da kendisine bir şey vermedi.
Amr bin Şuayb'dan, onun babasından onun da dedesinden rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Katil'e mirastan herhangi bir hak yoktur. »
(Bu hadis ma'lûl olup, mevkuf ve merfû olduğunda ihtilaf edilmiştir. Hadisi kuvvetlendirecek şahidler vardır.)
Ebû Dâvûd, Nesâi ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Varis olacağı kişiyi öldüren, miras hakkından mahrum olur. Şayet öldürülenin başka veresesi yoksa, onun varisi kendisine en yakın olan insanlardır. Katil ise herhangi bir şekilde varis olamaz.»
İlim ehlinin çoğu bu kanaate varmışlardır. Hanefî ve Şafiiller de böyle söylemişlerdir. Hadeviye ve Malik ise; «eğer öldürme hataen olursa, diyet ödemeden mala varis olur.» demiştir. Zühri, Sa'id bin Cübeyr ve diğerleri; «Katil, miras'dan mahrum bırakılmaz.» demişlerdir.
«Bedâi» kitabında şöyle denmektedir: «Haksız yere adam öldürmek büyük bir cinayet olup en ağır bir şekilde engellenmesi gerekir. Öldürenin vasiyetten mahrum bırakılması, mirastan mahrum bırakılması gibi olup engelleyici bir sebep olmaya uygundur. O bakımdan vasiyetten mahrum bırakılması sabit olmuş olur. Öldürme ister kasden, isterse hataen olsun, arada fark yoktur. Çünkü hataen işlenen cinayet de öldürme sayılarak ak-len öldürenin hesaba çekilmesi caizdir. Vasiyet, ister cinayetten Önce isterse sonra olsun, katil vasiyetten mahrum bırakılır.»
3) Varislerin affetmesi veya diyete razı gelmesi durumunda keffaret: Eğer katil'e kısas uygulanması istenirse bu durumda katile keffaret gerekmez. İmam Ahmed'in Vâile bin Eskâ'dan rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: «Nebi aleyhisselam'a Beni Seleme'den bir grup gelerek şöyle dediler: «Şüphesiz arkadaşımız Cehennemi kendisine gerekli kıldı.» Nebi aleyhisseîam; «Bir köle azad etsin. Allahu TeâJâ azad ettiği kölenin her uzvuna karşılık kendi uzuvlarını ateşten korur.» buyurdu.»
Yine İmam Ahmed'in Vâile bin Eskâ'dan başka senetle rivayetine göre, o şöyle demiştir: «Cehennemi kendisine gerekli kılan bir arkadaşımız hakkında Rasûlüllah'a gelerek sorduk. Bunun üzerine Rasûlülîah saîlallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu : «Onun adına bir köle azad edin ki, Allahu Teâlâ kölenin her uzvuna karşılık arkadaşınızın uzuvlarını Cehennem'den korusun.» CEbû Dâvûd ve Nesâi de aynı rivayeti yapmışlardır. Ebû Davud'un lafzında ise, «Adam öldürmekle Cehennemi kendisine gerekli kıldı.» şeklindedir.)
Şevkânî «Neylü'l-Evtâr» adlı kitabmda şöyle demiştir: «Vâi-le hadisinde kasden öldürmede keffaretin sabit olduğuna delil vardır. Bu keffaret, varis katili affettiği zaman veya diyete razı geldiği zaman geçerlidir. Yoksa varis kısas isteğinde bulunduğu zaman katile keffaret gerekmez. Bu konuda zikri geçen Ubâde hadisinden dolayı öldürmek keffaret sayılır.»
Ebu Na'îm'in «Marifet» isimli kitabında rivayet ettiğine göre; Nebi aleyhisseîam şöyle buyurmuştur: -Öldürme keffarettir.» (Bu ifade Huzeyme bin Sâbit'in hadisindendir. Hadisin isnadında İbn Lehî'a vardır. Hafız şöyle demiştir: «Fakat bu hadis İbn Vehb'in hadisinden olup, bu durumda -Hasen» olmuş olur. Taberânî «Kebir» kitabmda bu hadisi Hasan bin Ali'den mevkuf olarak rivayet etmiştir.)
4) Kısas veya af: Kısas'a veya affetmeye gelince; af ya diyet üzerine olur yahut diyetin dışında anlaşmayla veya bunun da ötesinde ölenin varislerinin karşılıksız affetmesi gibi daha efdal olan bir yolla olur.
«Bağışlamanız Allah'tan sakınmaya daha uygundur. Aranızdaki iyiliği unutmayın.» (Bakara : 238)
Şayet ölenin vârisleri katili affederse, hâkim bundan sonra katile ta'zîr cezası veremez.
Malik ve Leys şöyle demişlerdir: «Katil bir sene hapsedilir ve kendisine yüz sopa vurulur.»
Kısasın veya affın aslı şu âyeti kerimeden kaynaklanmaktadır :
«Ey iman edenler; öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadm ile kadın. Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle ödemek düşer. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır.» (Bakara : 178)
Affetmek veya kısas istemek hakkı vârislere bırakılmıştır. Dilerlerse kısas isterler, dilerlerse affederler. Hatta vârislerden bir tanesi katili affetse kısas düşer. Çünkü kısas hükmü parçalanamaz.
Ebû Hanife'nin arkadaşı Muhammed bin Hasan'ın rivayet ettiğine göre; Ömer bin Hattab (r.a.)'a kasden adam öldüren bir katil getirildi. Bunun üzerine Ömer (r.a.) katilin öldürülmesini emretti. Vârislerden birisi katili affetti. Ömer yine öldürülmesini emretti. Bunun üzerine Abdullah bin Mes'ûd şöyle dedi; «Onların tümü için tek can'dan kısas isteme haklan vardır. Vârislerden birisi hakkını affedince cana hayat vermiş sayılırlar ki, affetmeyen vârislerin kısas isteme hakları kalmaz.» Ömer (r.a.); «Peki bu adam hakkında görüşün nedir?» diye sordu. İbn Mes'ûd; «Malından diyet vermesi ve böylece affedenin hissesinin kalkacağı görüşündeyim.» dedi. Ömer (r.a.) «Ben de aynı görüşteyim.» dedi.» (Muhammed de aynı görüşte olduğunu söylemiştir. Bu görüş Ebû Hanife'nin görüşüdür.)
Eğer vârisler arasında küçük varsa, kendisi için seçim hakkı doğması için bulûğ çağma ermesi beklenir. Çünkü kısas isteme hakkı bütün varislere ait bir haktır. Çocuğun buluğ çağından önce muhayyerlik hakkı yoktur. Eğer vârisler topluca veya bir tanesi diyet üzere affederlerse, diyetler bahsinde açık bir şekilde geleceği üzere katile ağır bir diyet gerekir.
47.6. Kısasın Vacib Olmasının Şartları
Kısas, ancak aşağıdaki şartlar meydana gelirse gerçekleşir.
1- öldürülenin, şer'an öldürülmeye müstehak olmaması: Eğer Öldürülen; harbi, zina eden evli veya mürted ise, katile ne kısas ne de diyet Ödemek gerekir. Çünkü bunların hepsinin kanı heder edilmiştir.
Buharı ve Müslim'in îbn Mesüd'dan rivayet ettiklerine göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: «Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Rasûlüllah olduğuma şehadet eden müslüman bir adamın kanı helâl olmaz. Ancak üç kişi müstesna! Zina eden dul, cana karşı can ve dinini terkedip cemaatten ayrılan.»
2- Katilin buluğ çağına ermiş olması.
3- Akıllı olması: Çocuk, deli ve bunak üzerine kısas uygulanamaz. Çünkü bunlar mükellef olmayıp bunlarda adam öldürmek için gerçek bir kasıt veya hür bir irade bulunmaz. Şayet deli bazen kendine gelir de adam öldürürse, kendisine kısas cezası uygulanır. İçki içmeyi itiyad hâline getiren kimsenin sarhoşlukla aklının gitmesi de bunun gibidir. Mâlik'ten rivayet olunduğuna göre; kendisine şu haber ulaşmıştır. «Mervan bin Hakem, Muaviye bin Ebi Süfyan'a sarhoşken bir adamı öldüren kişinin kendisine getirildiğinden bahseden bir mektup yazdı. Bunun üzerine Muaviye de ona bu adamın öldürülmesi gerektiğini bildiren bir mektup yazdı.»
Eğer sarhoş edici olmadığını sandığı bir şey içer de aklı gittikten sonra bu durumda adam öldürürse, üzerine kısas gerekmez.
Hadiste geçtiği üzere; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Üç kimseden teklif kaldırılmıştır. İhtilam oluncaya kadar çocuktan, ayüıncaya kadar deliden, uyanıncaya kadar uyuyandan.»
Mâlik şöyle demiştir: Bize göre üzerine icma edilen hüküm şudur: Çocuklar arasında kısas uygulanmaz. Onların öldürmeleri, had cezası gerektirmediği ve buluğ çağma ermediği müddetçe hata sayılır. Şüphesiz çocuğun öldürülmesi hatadan başka bir şey sayılmaz.
4- Katilin kendi isteğiyle öldürmesi gerekir. Şüphesiz zorlama, kişiyi iradesinden ahkoyar. İradesini kaybedenin ise sorumluluğu olmaz. Şayet sulta sahibi başkasını adam öldürmeye zorlar da o da haksız yere bir insanı öldürürse, emreden öldürülüp katil öldürülmez. Katile ise başka ceza verilir.
Ebû Hanife ve Dâvûd bu görüşü benimsemiş olup, Şafi'İ'nin bir sözü de bu yöndedir.
Hanefiler şöyle demişlerdir: «Bir kimse canına veya herhangi bir azasına kötülük geleceğinden korkacak şekildeki bir emirle müslümanın malını telef etmeye zorlanırsa, bu emri yerine getirmesi caiz olup mal sahibinin, zorlayan kişiye malı ödettirme hakkı vardır. Şayet Ölümle tehdit ederek, başkasını öldürmeye kendisini zorlarsa, bunu yapması caiz olmaz, öldürülün-ceye kadar sabreder, şayet öldürürse günahkâr olur. Eğer öldürme kasden ise, zorlayana kısas gerekir.
Bir grub alim; «Zorlayan değil, öldüren öldürülür.» demiştir. (Bu görüş, Şafiî'nin diğer bir görüşüdür.) İçlerinde Malik ve Hanbelilerin de bulunduğu bir başka grub ise şöyle demişlerdir : «Eğer Öldürülenin varisleri affetmezse hepsi topluca öldürülür. Eğer varisleri affederse diyet lazım gelir. Çünkü katil başkasını öldürmekle kendi nefsinin baki kalmasını kasdetmiştir.»
Eğer mükellef, çocuk ve deli gibi mükellef olmayana başkasını öldürmeyi emrederse, emredene kısas gerekir. Çocuğa ise kısas gerekmez. Kısas ancak ölüme sebep olana gerekir.
Eğer hakim zulmen öldürmeyi emrederse, bu durumda emredilen kişi hakimin zulüm yaptığını ya bilir veya bilmez. Şayet, hakimin zulüm yaptığım bildiği halde emri infaz ederse üzerine kısas gerekir. Ancak ölenin velisi affederse üzerine diyet ödemesi gerekir. Çünkü hakimin zulüm yaptığını bildiği halde öldürme işini üslenmiştir. Bu durumda mazur sayılmaz ve 'hakim ona emretmişti' de denemez. İslâmiyet'te şöyle bir kaide vardır: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi : -Hâlık'a isyan etme hususunda mahluka itaat yoktur.»
Şayet ölümü hak etmediğini bilmediği halde onu öldürürse, ölenin velisi affetmez veya diyete razı olmazsa, öldürme emrini veren Öldürülür, öldürme işini gerçekleştiren ise öldürülmez. Çünkü bu kişi, Allah'a asi olma durumuna düşmeden, hakime itaat etmenin gereğiyle mazur sayılır. Bir kimse, mükellef olmayan birisine öldürme aleti vererek, ona öldürmeyi emretmediği halde, kendiliğinden öldürürse, silah verene bir şey gerekmez.
5- Katilin, öldürenin aslı olmaması: Oğlunu veya oğlunun oğlunu ne kadar aşağıya inerse insin), herhangi bir kasden öldürme şekillerinden birisiyle öldüren babaya kısas uygulanmaz. Anne babasından birisini öldüren çocuk ise bu hükmün dışındadır. O ittifakla öldürülür. Çünkü baba çocuğun hayatına sebep olmuştur. Çocuk babasını öldürmeye ve onun yaşamına son vermeye sebep olamaz. Ancak çocuk anne babasından birisini öldürürse üzerine kısas uygulanır.
Tirmizî'nin îbn Ömer (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselâm; «Baba, oğlundan dolayı kısas olunmaz.» buyurmuştur.
Îbn Abdi'1-Berr şöyle demiştir: «Bu hadis Hicaz ve Irak bölgesindeki ilim adamlarına göre meşhur olup onlar arasında yaygındır. Medine ehlinin tatbikatı bu yönde olup bu görüş Ömer'den de rivayet olunmuştur.»
Yahya bin Sa'îd'in Amr bin Şuayb'dan rivayet ettiğine göre; Benî Müdlec kabilesinden Katâde denen bir adam oğlunu kılıçla vurdu. Kılıç topuğuna isabet edince topuğunda yara açtı, daha sonra açılan bu yaradan dolayı öldü. Sürâke bin Cû'şem, Ömer bin Hattab'a geldi. Bu olayı ona anlattı. Sonra Ömer (r.a.); «öldürülenin kardeşi nerede?» diye sordu. Adam; «Ben burdayım, » deyince; Ömer (r.a.); «Şüphesiz Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; ' (bu durumda) katile birşey yoktur. buyurdular.» demiştir.
îmanı Malik bu meselede farklı görüşe sahip olup şöyle demiştir : «Eğer baba, oğlunu yere yatırarak boğazlarsa, kendisine kısas cezası verilir. Çünkü bu gerçek bir kasıt olup başka şeye ihtimali yoktur. Nitekim öldürme olaylarındaki kasıt gizli bir iş olup, o andaki ortaya çıkardığı iz ve işaretlerden başka bir şekilde isbatı yönünde hüküm verilemez. Ancak babanın öldürmesi, oğlunun canını almak ihtimali bulunacak surette olmayıp, bilakis onu terbiye etmek maksadım kaydetmişse, her ne kadar başkaları hakkında bu 'öldürmeye kasıd' hükmü verilirse de, babanın oğlunu öldürmesiyle başkasının öldürmesi arasında fark bulunduğundan ve baba ile evlat arasındaki kuvvetli sevgiden dolayı bu tip öldürmeye kasden öldürmemiş hükmü verilir.
6- Öldürülenin, cinayet esnasında dinde ve hürriyette eşit olmaları suretiyle, katile denk olması: Kâfiri öldüren müslü-mana ve köleyi öldüren hür insana kısas yoktur. Çünkü katille öldürülen arasında denklik yoktur. Kâfirin müslümanı, kölenin, hürü öldürmesi ise bunun hilafına olup bunlara kısas cezası uygulanır.
İslâm dini her ne kadar kısas konusunda müslümanlar arasında fark gözetmeyip, şerefli-düşük, güzel - çirkin, zengin-fakir, uzun - kısa, kuvvetli - zayıf, sağlam - hasta, vücudu tam - azaları noksan, büyük - küçük, kadın - erkek arasını ayırmamışsa da, müslüman ile kâfirin, hür ile kölenin arasını ayırmış ve bunları kısasda denk saymamıştır.
Eğer bir müslüman bir kâfiri veya hür bir insan bir köleyi öldürürse, bunlara kısas cezası uygulanmaz. Bu hükmün aslı Ali (r.a.)'in naklettiği hadistir ki; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: -Dikkat! Kâfir karşılığında bir mü'min öldürülmez.» (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd Nesâi ve Hâkim rivayet etmiş ve Hakim sahihlemiştir.)
Yine Buhari'nin Ali (r.a.) 'den rivayet ettiğine göre Ebû Cu-hayfe Ali (r.a.)'a şöyle demiştir:
-Yanınızda Kur'ân'da olmayan vahiy'den bir şey var mı?... Ali (r.a.) «Taneyi yaran ve canı yaratan Allah'a yemin ederim ki, hayır. Ancak Allah'ın herhangi bir insana verdiği bir Kur'an anlayışı ve bu Sahife'de yer alan şeyler hariç.» dedi. Ben; *O Sahife'de yer alan nedir?- diye sordum? «Mü'minlerin kanlan (diyet ve kısasta) birbirine eşittir. Esirin serbest bırakılması mümkündür. Bir müslüman bir kâfire karşılık öldürülmez.» dedi.
Bu hüküm, harbî olan kâfir hakkında söz birliğiyle kabul edilmiştir. Müslüman biri onu öldürdüğünde, ona karşılık olarak müslümanm öldürülmeyeceğinde icma varid olmuştur.
Ancak bu kişi zimmi yahut antlaşmalı bir kâfir ise, bu konuda fakihlerin bakışları farklı olmuştur. Fakihîerin çoğunluğu, bu konuda sahih hadisler bulunduğundan ve onların karşıtı bir hadis nakledilin ediğinden, müslüman kimsenin ne zimmî ne de antlaşmalı kâfire kısasen öldürülmeyeceğini belirtmişlerdir.
Hanefiler ve İbn Ebi Leylâ ise derler ki: «Müslüman bir adam, harbî olan bir kâfiri öldürdüğünde öldürülmez.» Zaten çoğunluğun görüşü de budur. Yalnız zimmi ve antlaşmalı kâfir hakkında çoğunluğa aykırı görüş beyan etmişlerdir. Şöyle ki:
«Müslüman, zimmî yahut antlaşmalı kâfiri haksız yere öldürdüğü zaman öldürülür. Zira Allahu Teâlâ buyuruyor ki: «Biz orada onlara cana can şeklinde farz kıldık.» (Maide : 45)
Ayrıca Beyhaki ve Abdurrahman el-Beylemanî hadisinden tahriç ettiği rivayette Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir müslümanı, antlaşmalı bir köleye karşılık olarak Öldürttüğü kaydedilmektedir.Ve Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda:
«Ben antlaşmasına ve zimmetine bağlı kalanların en iyisiyîm. »[1] buyurmuştur.
Yine derler ki; Bütün müslümanlar, bir müslümanm, zimmînin malını çaldığında elinin kesileceğinde sözbirliği etmişlerdir. Madem ki malının dokunulmazlığı, müslümanm malının dokunulmazlığı gibi olmaktadır, öyleyse kanının dokunulmazlığı da müslümanın kanının dokunulmazlığı gibi olmalıdır.
Hâkim olan Ebû Yusuf'a, kâfir bir zimmi'yi Öldüren müslümanm davası gelmişti: Ebû Yusuf kısas yapılmasına hükmetti. Bir adam ona gelerek bir kâğıt parçası attı. Orada şunlarm yazılı olduğu hayretle müşahede edildi:
«Ey müslümanı kâfire karşı katleden! Gerçekten zulmettin sen! Adil ile zalim elbette bir değildir. Ey Bağdat'ta ve çevresinde bulunan toplumun bilginleri, şairleri! «İnnâlillah ve İnnâ ileyhi râci'ûn» deyin. Ağlayın dininize ve sabretmeye çalışın! Sabredene mükafat vardır. Ebû Yusuf, mü'mini kâfire karşı Öldürmekle bu dine zulmetmiştir.»
Ebû Yusuf hemen Harun Reşid'in huzuruna çıktı, durumu kendisine arzetmek amacıyla söz konusu kâğıt parçasını ona okudu. Harun Reşid ona dedi ki;
«Bu işi kılıfına uydur da, fitne çıkmasın...... »
Ebû Yusuf, dışarı çıktı. Kan sahiplerinden zimmi olduklarına dair delil getirmelerini ve bunu ispat etmelerini istedi. Böyle bir belge getiremeyince de kısas hükmünü kaldırdı.
Malik ve Leys de derler ki:
«Müslüman, zimmîye karşı öldürülmez. Ancak «gayle» biçiminde öldürürse o başka. («Gayle» şeklinde öldürme ise; kişiyi yatırıp boğazlamaktır.) özellikle malını almak için yapmışsa...»
Kâfirin durumu böyle. Köleye gelince: Hür olan biri onu öldürdüğünde durum böyle değildir. O zaman köle öldürülür.
Zira Dârekutnî'nin, Amr Bin Şu'ayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayet ettiği hadiste deniyor ki: «Bir adam bir köleyi hapsederek kasıtlı olarak Öldürdü. Peygamber aleyhis-selam ona yüz dayak attı. Bir sene sürgün etti. Müslümanların gelirlerinden payını düşürdü. Yalnız ona kısas uygulaması ve bir köleyi azad etmesini emretti.»
Çünkü Allahu Teâlâ buyuruyor ki: «Hür olan adama karşı hür olan adam.» (Bakara : 178) Bu ifade sırf bunların kasdedildiğini belirtmektedir. Dolayısıyla anlamı şeyle olur: Hür olan bir adam hür olmayan bir adama karşılık öldürülmez. Madem ki ona karşılık öldürülmüyor, o zaman bedelini ödemek zorundadır. Bu bedel nereye varırsa varsın! İsterse, hür olan adamın diyetini geçsin.
Bu hüküm kölenin, başkasını öldürmesiyle ilgilidir. Fakat köleyi öldüren efendisi ise, bunun cezası hadiste belirtilen hükümdür. Fakihlerin çoğunluğu bu görüştedir. Malik, Safi*!, Ah-med, Hadeviye bunlardandır. Ebû Hanife ise der ki;
«Hür olan insan köleyi öldürdüğünde öldürülür. Ancak kölenin efendisi hariç.- Zira âyeti kerime diyor ki; «Biz orada onlara cana can şeklinde farz kıldık.» Bu âyet ise her durumda geçerlidir. Ancak tahsis edildiği haller istisna. Sünnet bu konuda Beyhaki'nin tahriç ettiği hadiste Rasûlüllah aleyhisselam'ın şu sözü ile âyeti tahsis etmiş bulunmaktadır.
«Bir efendi kölesiyle, bir baba oğluyla kısas yapılmaz.»
Eğer bu hadis sahih olsaydı, gerçekten güçlü bir yaklaşım olurdu. Ancak hadis Ömer bin isa'nın rivayetinden gelmektedir. Buharı, onun «Munkerü'l-hadis» olduğunu kaydetmiştir.
Mehdi de der ki: «Hür adam köleye karşı her ne şekilde olursa olsun öldürülür.» O da «Cana can...» âyetinin genel anlamından hareket etmiştir.
7- öldürme eyleminde katile, kısasın kendisine uygulanmadığı kimselerin yardım etmemiş olması: Eğer bu eylemde kendisine kısas uygulanmayan bir başkası da yardımcı olursa, her ikisine de kısas uygulanmaz. Diyet ödemeleri gerekir. Zira burada haddin uygulanmasını engelleyen şüphe söz konusudur. Çünkü öldürme eylemi bölünme kabul etmez. Ve bu öldürme eylemi kendisine kısas uygulanmayan kimsenin darbesiyle gerçekleşmiş olabileceği gibi kendisine kısas uygulanan kişinin de darbesiyle vuku bulmuş olabilir. İşte bu kuşkulu durum kısasın uygulanmasını düşürür. Kısas düşünce de bedelini ödemek zorunlu olur ki, bedeli de diyettir. Mesela öldürme eyleminde biri kasıtlı, biri yanlışlıkla vurmuşsa, yahut biri mükellef bir şahıs, diğeri yırtıcı bir hayvan ise yahut, katillerin biri mükellef diğeri bir çocuk ve deli gibi mükellef olmayan kimselerden ise bu durumda öldürme eylemi ortaklaşa gerçekleşmiş ve kısas düşmüş olmaktadır.
Bu konuda Mâlik ve Şafii derler ki:
«Mükellef olana kısas uygulanır, mükellef olmayana da diyetin yansı ödetilir.
Malik mükellef olmayanın payına düşen diyeti yakın akrabasına yüklerken, Şafiî'ler bu diyetin onun malından ödeneceğini belirtirler.
47.6.1. Gayle Öldürmesi
Gayle öldürmesi, Malik'e göre insanın başkasını aldatarak evine ve benzeri yerlerine girerek O'nu öldürmesi, yahut malını almasıdır.
Malik der ki:
«Bize göre kişi bu işinden dolayı öldürülür. Kan sahibinin onu bağışlama yetkisi yoktur. Bu işi uygulayacak olan da idaredir.»
O'nun dışındaki fakihler ise şöyle diyorlar:
«Gayle öldürmesi ile diğerleri arasında fark yoktur. Kısas ve bağışlamada ikisi de eşittir. Onların işi kan sahibinin emrine havale edilmiştir.»
Eğer onu bir grup öldürecek olursa kan sahibi onlardan istediği kimseyi öldürtebilir, istediği kimseden de diyet alabilir. Bu görüş İbn Abbas'dan rivayet edilmiştir. Sa'îd bin Müseyyeb, Şâ'bi, îbn Şirin, 'Atâ ve Katâde de bu görüştedir. Aynca Şafii, Ahmed ve îshak'ın görüşü de budur.
«Bir kadın kendi dostuyla birlikte kocasının oğlunu öldürmüştü. Yala bin Ümeyye, Ömer bin Hattab'a mektup gönderip bu konuda hüküm soruyordu. Ya'lâ Ömer'in valisiydi. H.z. Ömer (r.a.) bu konuda hüküm vermekte durakladı. Ali bin Ebi Talib (r.a.) ona şöyle dedi:
«Ey Mü'minlerin emiri! Eğer bir grup insan ortaklaşarak bir deve çalsa, onlardan her biri bir parçasını alıp götürseler, onların ellerini keser misin?» Ömer (r.a.) «Evet,» dedi. Ali (r.a.) «öyleyse bu da öyledir.» karşılığını verdi.
Bundan sonra Mü'minlerin Emiri, valisi bulunan Ya'lâ bin Ümeyye'ye; «Her ikisini de öldür. Eğer, San'â halkının hepsi bu eyleme katılmış olsaydı, onların hepsini de Öldürürdüm.» diye yazdı.
Şafi'î bu konuda ölü sahibinin hepsinin, öldürülmesini isteyebildiği gibi, onlardan dilediği kimselerin öldürülmesini, dilediği kimselerden de paylarına düşen diyeti taleb edebileceğini belirtir.
Eğer katiller iki kişi ise ve her biri kısas yolu ile öldürülmüşse, diğerinden diyetin yansım isteyebilir. Eğer katiller üç kişi ise ve onların ikisi kısasen öldürülmüşse diğerinden diyetin üçte birini talep edebilir.
47.6.2. Topluluk, Bir Kişiye Karşı Öldürülür
Eğer bir topluluk bir kişiyi öldürmede beraber hareket ederse, hepsi toptan Öldürülür. Bu topluluk ister az olsun, ister çok. İsterse bunların hepsi doğrudan öldürme eylemini gerçekleştirmiş olmasın, farketmez. Çünkü Malik, Muvatta'da, Ömer bin Hattab'ın, bir grub insanı (Sayının beş veya yedi olduğunda ihtilaf edilmiştir) bir tek adamı öldürdükleri için öldürmüş olduğunu kaydetmektedir. Adamı gayle şeklinde öldürmüşlerdi. (Gayle ölümü; Kişiyi aldatarak gizli bir yere götürüp öldürmektir.) Ömer bununla ilgili olarak der ki;
«San'â halkının hepsi onu öldürmek için toplanmış ve yardımlaşmış olsaydı, onların hepsini öldürürdüm.»
Şafi'îler ve Hanbeliler öldürme eylemine katılanların; teker, teker herbirinin vuruşlarının tek başına kişiyi öldürecek derecede olmasını şart koşmuşlardır. Eğer herbirinin eylemi ölümü için yeterli olmuyorsa o zaman kısas uygulanmaz.
Mâlik der ki; «Bize göre durum şöyledir. Kasten öldürmede bir çok hür adamlar bir tek adama karşı Öldürülür. Yine bir çok kadın bir tek köleye karşı öldürülür.»
«EI-Mesvâ» da deniyor ki; «İlim ehlinin çoğunluğuna göre, uygulama da buna göredir. Onlar diyorlar ki:
«Eğer bir topluluk bir tek kişiyi öldürmede birlikte hareket ederse onların hepsi ona karşılık kısasen öldürülür,
«Bu fakihler söz konusu uygulamanın maslahata binaen yürürlükte olduğunu belirtmişlerdir. Zira kısas, kişilerin canlarını korumak için yürürlüğe konmuştur. Eğer bir topluluk bir kişiyi öldürdüğünde öldürülmezse, o zaman herhangi bir kimseyi öldürmek isteyen biri bir kaç arkadaşından yardım diler, ki bu suçtan dolayı Öldürülmesin. Böylece kısasın uygulanmaya konuşunun hikmeti etkisiz hale getirilmiş olur.»
îbn Zübeyr, Zühri, Davud ve Zahiriler; bir topluluğun bir tek kişiye karşılık öldürülemeyeceğini, zira Cenab-ı Allah'ın ...... «Cana can» buyurduğunu ifade etmişlerdir.
47.6.3. Bir Kişinin Bir Kişiyi Tutup Diğerinin Onu Öldürmesi
Bir kişi bir kişiyi tutup başka biri de onu Öldürdüğü zaman ve katil ancak onu tuttuğu zaman öldürebilecek güce ulaştığında ve öldürülen kimse de tutma eyleminden sonra kaçmaya güç yetiremezse, o zaman her ikisi de öldürülür. Zira onların ikisi de bu eylemde ortaktır. Bu Leys, Malik ve Nehâ'i'nin görüşüdür.
Bu konuda Şafi'iler ve Hanefiler aykırı bir görüş beyan ederek şöyle demişlerdir: .Katil öldürülür, onu tatan adam ise ölünceye kadar hapsedilir. Böylece maktulu tutma cezasını çekmiş olur.»
Zira Darekutni, İbn Ömer'den Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
«Bir adam bir adamı tutup da başkası onu öldürdüğü zaman. Öldüren Öldürülür, tutan ise hapsedilir.»
İbnu'l-Kattan da bu hadisi sahihlemiştir. Hafız ibn Hacer ise; «ricali sikadır.» demiştir.
Şafii, Ali'den O'nun, «başkasının tuttuğu bir adamı kasten öldüren adam» hakkında şöyle hüküm verdiğini tahric eder. Ali bu konuda şunları söylemiştir:
«Katil Öldürülür. Diğeri ise hapiste ölünceye kadar bekletilir.»
47.7. Kısasın Tesbiti
Kısas aşağıdaki şekilde tesbit edilir:
Birinci olarak ikrar: Çünkü ikrarda bulunmak deyim halindeki ifadesiyle «Delillerin en büyüğüdür.»
Vâil bin Hucr'den rivayet edilmiştir ki, o şöyle demiştir: -Ben Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte oturuyordum. Bu esnada bir adam birisini bir iple çekerek getirdi ve 'Yâ Rasülalîah bu benim kardeşimi Öldürdü.' dedi.
Dedi ki: 'Eğer o itiraf etmezse delil getirmesini söyleyeceğim?...
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem : 'O'nu öldürdün mü?...' dedi.
Adam: 'Evet O'nu öldürdüm,' dedi.» Hadisin devamı vardır.
(Hadisi Müslim ve Nesai rivayet etmişlerdir.)
İkinci olarak: Adil iki erkeğin şahitliği ile sabit olur:
Rafi' bin Hadic'ten rivayetle, o der ki:
-Ensar'dan bir adam Hayber'de ölü olarak bulundu... ölünün sahipleri Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e gelip, durumu arzettiler.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Size arkadaşınızın öldürüldüğü hakkında şahitlik yapacak iki şahidiniz var mı?..» Hadisin devamı vardır... (Hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir.)
İbn Kudame «el-Muğni»de der ki:
«Bu olayda bir erkek ile iki kadının şahitliği kabul edilmez. Yine bir şahit ile istek sahibinin yemini de geçerli değildir. İlim ehli arasında bu konuda aykırı görüş belirten kimseyi bilmiyoruz. Bu böyledir. Çünkü kısas, işlenen bir cinayete karşı kanın dökülmesidir. Bu nedenle, diğer hadlerde olduğu gibi, iki adil şahidin varlığı ihtiyaten şart koşulmuştur. Bu konuda kısasın kendisine uygulanacağı adamın müslüman, kâfir, hür, köle olması arasında fark yoktur. Çünkü cezalan uygulamadan önce ihtiyatlı olmak zorunludur.»
47.8. Kısasın Uygulanması
Kısasın uygulanabilmesi için üç şartın gerçekleşmesi gerekir:
47.8.1. Kısasa Müstahak Olan Kimsenin Akıllı ve Baliğ Olmuş Olması
Eğer kısasa müstahak olan kimse çocuk yahud deli olursa, ne baba, ne vasi, ne de hakim onun yerine kimseyi koyabilir. Bu konuda suçu işleyen çocuksa, buluğ çağma erinceye kadar, deliyse akıllanıncaya kadar hapsedilir. Muaviye, Hudbe b. Haşrem'i kısasta ölünün oğlu bulûğ çağma erinceye kadar hapsetmiştir. Bu uygulama sahabe asrında gerçekleşmiş ve kimse ona karşı çıkmamıştır.
47.8.2. Ölü Sahiplerinin Hep Birlikte Kısasın Uygulanmasına Taraftar olmaları
Onlardan bir kişinin tek başına bunu isteme hakkı yoktur. Eğer ölü sahiplerinin bazıları uzakta, yahut küçük yaşta veya deli olursa, uzakta olanın dönünceye kadar, küçüğün erginlik çağma gelinceye kadar, delinin ayılıncaya kadar beklenmesi gerekir. Karar verilmeden önce bunlar bir araya gelmelidir. Çünkü seçme hakkına sahip olan bir kimsenin bulunmadığı bir sırada onun adına hükmetmek caiz değildir. Çünkü bu onun seçme hakkını iptal etmek demektir.
Ebu Hanife der ki; «Büyüklerin kısasta uygulama isteğinde bulunma haklan vardır. Onların küçük yaştakilerin erginliğe ulaşmasını beklemeleri gerekmez. Eğer, Ölü sahiplerinin biri bağışlarsa kısas düşer. Çünkü kısas bölünme kabul etmez.»
47.8.3. Cinayeti İşleyenin Başkasına Öldürülme Esnasında Zarar Vermemesi
Eğer kısas hamile olan bir kadına uygulanacaksa, doğumunu yapıp çocuğunu emzirinceye kadar öldürülmez. Çünkü kadırun çocuğunu emzirmeden önce öldürülmesi çocuğa zarar verecektir. Eğer kadın çocuğuna doğumdan sonraki ilk sütünü verir, onu emzirecek bir kimseyi bulursa çocuğu ona verir ve kendisine kısas uygulanır. Çünkü ondan başkası da yerine dadıhk görevi yapabilecektir. Yok eğer çocuğa doğumdan sonraki ilk sütünü verir ve kendisine dadılık yapacak kimse bulamazsa, kadın çocuğunu iki sene boyunca emzirip sütten kesinceye kadar bekletilir.
İbn Mâce, Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
«Bir kadm kasten cinayet işlediğinde eğer hamileyse hemen öldürülmez. Çocuğuna başka birini buluncaya kadar bekletilir. Yine bir kadm zina ettiğinde eğer hamile bulunuyorsa, doğum yapıncaya kadar ve çocuğuna karşı görevini bitirinceye kadar recmedilmez.»
Yine bunun gibi, hamile olan bir kadm, organlarının herhangi birisi konusunda da kısasa tabi tutulmaz. Doğumu beklenir, fakat doğumdan sonraki ilk sütünü içirmesini beklemek gerekmez. (Eğer had cezası recmedilmekse, had de kısas gibidir.)
47.9. Kısas Ne Zaman Uygulanır?
Kısas, kan sahiplerinin hazır bulunması, ergenlik çağma gelmesi ve kısası istemesi durumunda, hangi şekilde olursa olsun, kısasın uygulanması gerektiği tesbit edilince hemen uygulanır. Ancak, katil, hamile bir kadm ise, daha önce de belirttiğimiz gibi, cezası doğumunu yapıncaya kadar ertelenir?
47.10. Kısas Ne İle Yapılır?
Kısasta esas olan, katilin, öldürdüğü şekilde öldürülmesidir. Zira, eşitlik ve benzerliğin gereği budur. Ancak, o şekilde öldürülmesi daha fazla işkence çekmesine neden olacaksa, kılıçla Öldürmek onun için daha rahat olur. Aynca Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
«Size saldıranlara ,siz de onların saldırdığı gibi saldırın. »(Bakara:194)
Yine:
«Eğer cezalandırırsanız, cezalandırıldığınız gibi cezalandırın. »(Nahl:126)
Beyhaki'nin Berâ (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seîlem şöyle buyurmuştur: «Kim birisini oklarma hedef yaparak öldürürse, biz de onu oklara hedef kılarak Öldürürüz. Kim yakarsa biz de onu yakarız. Kim de suda boğdurursa, biz de onu suda boğdururuz. »
Yine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, bir kadının başını taşla ezmiş olan yahudinin başını aynı şekilde taşla ezmişti. Alimler bu notu düşerken, katilin kullandığı öldürme sebebini, öldürme olayında kullanılması caiz olan sebeplerden olmasıyla sınırlandırmışlardır. Eğer katilin kullandığı sebep, — sihir yaparak öldürme gibi— kullanılması caiz olmayan bir Öldürme ise, katil o şekilde öldürülmez. Çünkü bu haram kılınmıştır.
Şafi'îlerden bazıları der ki: Eğer katil kişiyi içki içirerek Öldürürse, kendisine sirke içirilerek öldürülür.»
Bir görüşe göre ise, burada dengi ile kıyas yapmak düşer. Hanefîler ve Hadeviye ise; kısasın ancak kılıçla olabileceği görüşündedirler. Bu konuda dayanakları şu hadistir:
Bezzâr ve İbn Adiy'in Ebû Bekre'den rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kısas ancak kılıç ile olur.»
Yine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; işkenceyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: «Öldürdüğünüz zaman güzel öldürünüz. Kestiğiniz zaman güzel kesiniz. »
Ebü Bekre'nin hadisine itiraz edilmiş ve 'tüm tarikleri zayıftır' denmiştir.
İşkencenin yasaklanması ise Allah u Teâlâ'nın şu âyeti ile tahsis edilmiştir:
«Eğer onları cezalandırırsanız, sizi cezalandırdıkları gibi cezalandırın.» (Nahl: 126)
Yine şu âyet de bu konuda delil teşkil etmektedir: Onların size saldırdığı gibi siz de onlara saldırın.» (Bakara : 194)
47.11. Kabe Çevresinde Katil Öldürülür Mü?
Bütün âlimler, Kabe harem'inde adam öldüreni orada öldürmenin caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Eğer bir kişi, dışarıda bir adam öldürüp de oraya sığınırsa, yahut dinden dönme v.s. gibi sebeplerden dolayı öldürülmesi kesinleştikten sonra Harem'e sığınırsa, Malik; «Orada öldürülür.» demiştir. Ahmed ve Ebû Hanife ise şöyle demişlerdir: «Harem'de öldürülmez. Fakat sıkıntıya düşürülür. Onunla alış - veriş yapılmaz. Oradan çıkıncaya kadar beklenir ve Harem'in dışında öldürülür.»
47.12. Kısasın Düşmesi
Kısas, bir kişiye uygulanması kesinleştikten sonra, aşağıda sıraladığımız sebeplerden birinin gerçekleşmesi ile düşer:
1. Kan Sahiplerinden Birinin veya Hepsinin Katili Bağışlaması :
Burada, bağışlayan kimsenin aklı başında ve iyiliği kötülükten ayırabilecek yaşta olması şarttır. Çünkü bu bağışlama eylemi, çocuk ve delillerin sahip olmadığı önemli işlerden biridir.
2. Katilin ölmesi veya Cinayet İşlediği Organın Telef Olması:
Kendisine kısas uygulanacak kişi, öldüğü zaman yahut cinayet işlediği organını kaybettiği zaman kısas düşer. Çünkü bu durumda kısacın şartlan gerçekleşmemektedir. Kısas düştüğünde ise, «Hanbelilere ve Şafi'i'nin sözüne göre— akrabalarına bıraktığı malından ödenmesi gereken diyeti vermek zorunlu olur.
Malik ve Hanefiler ise şöyle derler: «Diyet zorunlu değildir. Onların hakkı, ölenin boynunda idi, ancak, o vefat etmiştir. Artık onların, ölünün varislerinin zimmetine geçmiş olan mallan almaya haklan yoktur.»
Birinci grubun delili ise şudur; ölü sahiplerinin haklan o kişinin boynunda yahut zimmetindedir. Onlar her ikisinden birini almakta muhayyerdirler. Eğer birini kaybederlerse, diğerini almaları zorunludur.
3. Taraflar Arasında Barış Yapılması:
Cinayeti işleyen ile cinayete maruz kalan, yahut cinayete maruz kalanın sahipleri arasında barış olduğu zaman kısas düşer.
47.13. Kısas Mahkemelerin Hakkıdır
Daha önce de belirttiğimiz gibi, kısası istemek kan sahiplerinin hakkıdır. Kan sahibinin ve katilin durumunu incelemek ve bir karara bağlamak hakimin hakkıdır.
Kurtubi der ki: «öldürme olaylarında, kısası ancak idari mekanizmanın uygulayabileceğinde ihtilâf yoktur. Kısası uygulamak, diğer hadleri yerine getirmek ve benzeri görevler onlara farz kılınmıştır. Zira Cenâb-ı Allah, mü'minlerin hepsinden kısas yapmalarını istemiştir. Bütün mü'minlerin toplanıp kısası uygulama, hadleri yerine getirme ve saire görevleri İdareye bırakılmıştır. Ümmet, bu işlerde idareyi kendilerine temsilci kabul etmişlerdir.
Celâleyn Tefsiri'nin haşiyesi olan Sâvi'nin kaydettiğine göre, bunun sebebi şudur: «Öldürme olayının kasten ve düşmanlıktan kaynaklandığı tesbit edildiğinde, hukuk hakiminin, kan sahiplerinin eline katili teslim etmesi zorunlu olur. Artık onlar, ister kısas, ister diyet ve isterse bağışlama seçeneklerinden bi-ririni tercih ederler. Kan sahiplerinin, hakimin izni olmadan katili öldürmeye yeltenmeleri caiz değildir.[2] Zira böyle bir uygulama bozgunculuğa ve yıkıma neden olur.»
Kan sahipleri, katili hakimin izninden önce öldürülürse, ta-zir cezasına çarptırılırlar.
Hakimin, cinayet aletini incelemesi gerekir ki, aynı aletle öldürülecek adam daha fazla acı çekmesin. Kısas eylemini de en güzel bir şekilde uygulayacak birine yaptırması hakimin görevleri arasındadır. Hükmü uygulama ücreti beytü'l-mal'e aittir.
Kan sahiplerinden başkaları daha hızlı davranırlarsa durum ne olur?
îbn Kudâme şöyle demiştir: «Katili, kan sahiplerinden başkası öldürdüğü zaman, katilin kısasen öldürülmesi gerekir. Birinci ölü sahiplerine ise diyet verilir.» Şafii de bu görüştedir.
Hasan ve Malik ise şöyle demiştir: «Katili öldüren Öldürülür. Birincisinin kanı hükümsüz kalır. Çünkü bu kan, yerini kaybetmiş olmaktadır.»
Katâde'den ve Ebü Haşim'den şöyle rivayet edilmiştir: «İkinci katile kısas yoktur. Çünkü ikinci olarak Öldürülen adamın kanı mubahtır. Adam onu öldürmekle kısasa müstahak olamaz.»
İkinci katile kısasın vacib olduğu hakkında alimlerin çoğunluğunun delili şudur: «Evet o adamın kam helâldir. Ancak, öldürülmesi kesinleşmemiştir. Üstelik, onu öldürmek, kan sahiplerinden başkasına mubah değildir. Dolayısıyla, onu öldürmekle kısasa müstahak olur.»
47.14. Kısas İle İlgilî Görüşler
İdam cezası hakkında pratik tartışmalar yapılmıştır. Bu konuyu yazarlar, felsefeciler ve kanun adamları değişik açılardan ele almışlardır. Rousseau, Bentham, Beccaire ve diğerleri bunlar arasında zikredilebilir.
Bunlardan bazıları bu ceza biçimini desteklerken, bir kısmı da karşı çıkmış ve bu tür cezaların yürürlükten kaldırılması çağrısında bulunmuşlardır. İdam cezasının kaldırılmasını isteyenler, aşağıdaki delillerle tezlerini savunmaya çalışmışlardır:
1. Cezalandırma devletin sahip olduğu bir haktır. Bu hakkı toplum adına kendisi kullanır. Toplumu muhafaza etme ve koruma zarureti bu cezanın uygulanmasını gerektirebilir. Halbuki toplum, bireye hayatı vermemiştir ki, onu elinden alma imkanına sahip olsun.
2. Şartlar ve durumlar, talihsizlik eseri olarak suçsuz bir insanı da hata eseri olarak pençesine alabilir. Dolayısıyla kişi, suçsuz olduğu halde idama mahkûm olabilir. Kişi idam edildiğinde artık bu hatayı düzeltme imkanı kalmaz. Çünkü mahkûmun hayatını kendisine tekrar iade etmek hiç bir şekilde mümkün olmaz.
3. Bu cezalandırma usûlü çok katıdır ve adaletsizdir.
4. Üstelik, böyle bir cezalandırmaya gerek de yoktur. Bu tür bir cezalandırmanın cinayetleri azalttığına dair hiç bir delil kalmamıştır. Dolayısıyla artık bu cezayla hükmetmenin gereği kalmamıştır.
İdam cezasının yürürlükte kalmasını savunanlar ise, bu delilleri şu şekilde cevaplandırmışlardır:
1. Birinci delile şöyle cevap vermişlerdir: «Toplum, bireyin hayatını vermiyor ki, onu elinden alabilme yetkisine sahip olsun düşüncesi tutarlı değildir. Zira, toplumun, insanlara özgürlüğü de bağışlamadığı bir hakikattir. Bununla beraber, toplum, zaman zaman gayri meşru bir eyleminden dolayı bireyin özgürlüğünü kısıtlayabilmekte ve hürriyetini elinden alabilmektedir. Çünkü her türlü cezalandırma özgürlüğü kısıtlamaktır. Halbuki, bu uygulamalar suç işleyenin suçunu karşılar kabilinden şeyler değildir. Aksine, toplumun hayatını sürdürmesi ve varlığım savunması amacına ve hakkına dayanmaktadır. Toplumlar, kendi varlıklarını ve düzenlerini tehdit eden her organı kesmektedirler. İdam cezası için de bu tür bir yaklaşımda bulunulabilir. -Can güvenliğini koruma ve toplum düzenini muhafaza etme zarureti bu cezanın uygulanmasını gerekli kılmaktadır.
2. İkinci delilin reddi için şöyle demektedirler: «Cezalandırma Öyle büyük bir zarara neden olmaktadır ki, bunu düzeltmek ve durdurmak asla mümkün olmamaktadır» şeklindeki yaklaşıma şu açıdan cevap verilebilir: Bütün diğer cezalandırmalarda da yanlış olma ihtimali mevcuttur. Yanlış olarak uygulanan bir cezanın daha sonradan düzeltilme imkânı da yoktur. Bununla birlikte, yanlışlıkla idam durumları hemen hemen hiç mevcut değilken, böyle bir itirazda bulunmak asla tutarlı değildir. Çünkü, hakimler suçlama delillerinin apaçık olduğu durumlar dışında bu ceza ile hükmetmekten kaçınmaktadırlar.
3. İdam cezalarının adaletsiz olduğunu ileri sürmelerine karşılık da, her cezanın, işlenen suça münasip olduğunu söyleyerek cevap verirler.
4. Bu cezalandırma biçiminin gereksiz olduğu iddiasına gelince; bunu şöyle cevaplandırmaktadırlar: Cezalandırma görevi, — ceza biliminde tercih edilen görüşe göre — yararlı bir görevdir. Yani bunun amacı, toplumu suçların kötülüklerinden korumaktır. Bu da, cezanın, işlenen cinayet oranında olmasını gerekli kılar. Çünkü böyle bir ceza, suçlunun gönlündeki bir isteği gerçekleştirirken, onda cezadan korkma duygusu meydana getirir. Verilen ceza, işlenen suça uygun oranda olursa, suçluyu bu suçu işlemekten alıkoyar ve caydırır. Yani kişi bu iki şey arasında bir karşılaştırma yapar: İşleyeceği suç ile bu suça karşılık takdir edilen ceza arasında bir mukayese yapar. Eğer verilen ceza gerçekten dehşet verici olursa, cezalandırılma korkusu, suçluyu suç işlemekten alıkoyar.
Yukarıdaki görüşlerden ikincisini tercih edenler çoğunlukta olduğundan, bugün pek çok ülke idam cezasını kabul etmiştir. Bazıları da birinci görüşü kabul ederek idam cezasını yürürlükten kaldırmıştır.
47.15. Öldürme Dışındaki Suçlarda Kısas
Kısas, öldürme olaylarında gerçekleşebildiği gibi, bunun dışındaki bazı durumlarda da gerçekleşebilir: Bu da iki çeşittir:
a. Organlarda.
b. Yaralamalarda.
Kur'ân-ı Kerim, bu konularda, Tevrat düzeninin kısasla ilgili uygulamalarından söz etmektedir:
«Orada (Tevrat'ta) onlara; 'cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılık kısas' yazdık. Kim bunu bağışlarsa, o kendisi için keffaret olur ve kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.» (Maide: 45)
Yani, Cenâb-ı Allah, Tevrat'ta kişi kişiyi öldürdüğünde öldürülür, şeklinde farz kılmıştı.
Göz çıkaranın gözü çıkarılır. Bu konuda gözün küçüklüğüne bakılmadığı gibi, ihtiyar ile çocuğun gözü arasında da bir ayırım yapılmaz.
Burun kesenin burnu kesilir. Kulak kesenin kulağı kesilir. Diş şokenin dişi sökülür. İsterse, kısas sonucu sökülen diş diğer dişten büyük olsun.
Başka türlü yaralayanların aynı şekilde yaralanması da emredilmiştir. Kim kısasın uygulanması için sorun çıkarmaz ve onu doğrularsa, böylece kendisine kısasın uygulanmasına zemin hazırlarsa, bu, işlediği günaha kefaret olur.
Bu hüküm, her ne kadar Tevrat'ta yer almışsa da, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu ikrar ettiğinden dolayı bizim için de yasa kabul edilir.
Buhari ve Müslim'in Enes bin Maiik (r.a.)'dan kaydettikleri hadiste deniyor ki: «Nadir bin Enes'in kızı Rubeyyi', bir cariyenin ön dişini kırmıştı. Onlar da bunun bedelini tesbit etmişlerdi. Karşıdakiler illa kısas olsun istiyorlardı. Kardeşi Enes bin Nadir, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek; «Ey Allah'ın Rasûlü!» dedi. «Rubeyyi'in dişini kıracak mısın? Seni hak ile gönderen'e yemin olsun ki, onun dişini kırmayacaksın!" de-
di. Peygamber sallaUahu aleyhi ve. sellem: «Ey Enes, Allah'ın kitabına göre, kısas gerekiyor.» buyurdu. Enes der ki: «Dava sahipleri suçluyu bağışladılar. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Allah'ın kullarından bazıları vardır ki, Allah'a yemin ettiklerinde Allah onları yalancı çıkarmaz.» buyurdu.
Tüm bunlar, kasıtlı suçlarda böyledir. Hata ile yapılan bu tür cinayetlerde ise diyet vardır.
47.15.1. Öldürme Dışındaki Kısasta Bulunması Gereken Şartlar
Öldürme dışındaki kısas için aşağıdaki şartlar gerekmektedir :
1. Akıllı olmak.
2. Erginlik çağma gelmek. (Ya ihtilam olması ya da yaş ile olur.)
3. Suçun kasden işlenmiş olması,
4. Kendisine karşı suç işlenen adamın kanının, suçlunun kanına denk olması.
Denklikte etkili olan kölelik ve küfürdür. Yani, bir köleyi yaralayan yahut bir tarafını kesen bir kimseye kısas uygulanmaz. Bir zimmîyi yaralayan veya bir tarafını kesen bir nıüslürnana da kısas uygulanmaz. Zira ikisinin kanı denk değildir. Çünkü kölenin kam, hür adamın kanından, zimmînin kanı da müslümanın kanından daha az değerdedir. Kısas uygulanmadığı zaman, bedelini ödemek zorunlu olur ki, o da diyettir. Eğer köle yahut zimmi, hür yahut müslüman bir kişiyi yaralayacak olursa, her ikisinde de kısas gerekir.
Hanefîler, organ koparmada müslüman ve kâfir arasında kısasın uygulanması gerektiği görüşündedirler. Yine onlar derler ki: «öldürme dışında kalan suçlarda, kadın ile arasında kısas olmaz.»
47.15.2. Organlarda Kısas
Organların kısasa tabi olanları ile olmayanları arasında ölçü şudur: Belli eklemi bulunan her organda kısas vardır. Dirsek, bilek, vs. gibi. Eklemi bulunmayan organda ise, kısas yoktur. Zira birincisinde benzerlik mümkün olduğu halde, ikincisinde yoktur. Buna göre, bir parmağı kökünden kesen, yahut bir eli bilekten yahut dirsekten kesen, ayağı ekleminden koparan, yahut gözü çıkaran, burnu koparan kulağı kesen, dişi söken kimseye kısas uygulanır. Aym şekilde cinsel organı kesen veya husyeleri koparana da kısas uygulanır.
47.15.3. Organlarda Kısasın Şartları
Organlarda uygulanan kısasm üç şartı vardır:
1. Kesilen organın bir ekleminin bulunması veya belli bir sınırının olması: Dolayısıyla zulmedilmeyeceğinden emin olmak. Buna göre, diş dışında herhangi bir kemiği kırmakta kısas olmaz. İçe kadar varan yaralamada kısas olmadığı gibi, pazunun ısırılmasında da kısas uygulanmaz. Zira bunlarda kısasa gidildiğinde, daha ağır cinayetlerin işlenmesinden emin olunmaz.
2. Hem isimde hem de yerde benzerlik bulunması: Yani, sağ, sol ile kısas yapılmadığı gibi, sol da sağ ile kıyas yapılmaz. Küçük parmak, yüzük parmağı ile kısas yapılmadığı gibi tersi de uygulanmaz. Çünkü burada isim benzerliği yoktur. Asli olan, zaid olanla —karşılıklı rıza olsa da— alınmaz. Zira yer ve yarar bakımından eşitlik yoktur. Fakat fazla olan, yer ve yaratılış olarak kendisinin benzeri olanla alınır.
3. Sağlık ve tamam olma bakımından suç işleyenle, kendisine karşı suç işlenen arasında eşitlik bulunması: Dolayısıyla, sağlıklı bir organ sakat bir organla alınmaz. Yine eksiksiz bir el, parmakları eksik bir elie alınmaz. Aksi ise caizdir. Yani sakat e!, sağlıklı ele karşılık alınır.
47.15.4. Kasten Yaralamada Kısas
Kasten yaralamada kısas zorunlu değildir. Ancak kısas mümkün olan yerlerde uygulanabilir. Yani yaralının yarası kadar — ne eksik, ne fazla— bir yara açılabiliyorsa olabilir. Eğer eşitlik ve benzerlik, ancak bir miktar fazlasıyla, tehlikeyle yahut zarar vermekle gerçekleşebiliyorsa, bu durumda kısas zorunlu olmaz. Diyet gerekir. Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, alt deriye kadar varan baş yarmasmda, kemiğin kırılıp dağılmasında ve içe kadar varan yaralamada kısası kaldırmıştır. İnsanın ölümüne neden olabilecek diğer ağır yaralamalar da böyledir. Boyun, bel, uyluk ve benzeri yerlerin kemiklerini kırma buna örnek olabilir.
Şicac'a gelince: Bunlar yüz ve başta meydana gelen yaralardır ve bunlarda kısas yoktur. Kemiği görülecek kadar varılanlar müstesna, bunlar kasten işlendiğinde kısasa tabidir. Diyetler bölümünde şicac üzerinde duracağız.
Dilde ve kemik kırmada kısas olmaz. Ancak dişler bu hükmün dışındadır. Çünkü burada, hükmü, zulmetmeden uygulamak mümkün değildir.
Kim bir kişiyi içe vuracak şekilde yaralar da adam iyileşir-se, yahut elini pazusunun ortasından keserse ona kısas yoktur. Diğerinin, onun kolunu o yerden kesmeye hakkı yoktur. Ancak bilekten kısas yapabilir. Pazusunun yarısı için de mahkemeye başvurur. Eğer bir adamın dişi dışında bir kemiğini (mesela kaburgasını) kırarsa, yahut sakat bir elini koparır, yahut parmakları olmayan bir ayağını, yahut konuşamayan dilini, yahut görmeyen bir gözünü yahut fazla olan bir parmağım kopanrsa, bunların hepsinde adil bir mahkemeye başvurulur.
47.15.5. Beraber Koparma veya Yaralama
Hanbeliler; bir organın koparılmasında yahut da kısası gerektiren bir yaralama eyleminde birkaç kişi yardımlaştığında, eğer onların fiilleri birbirinden ayırd edilemiyorsa, hepsine kısasın gerektiği kanısındadırlar. Çünkü, Ali kerremallahu vechehü'dan rivayet edildiğine göre; onun yanında iki kişi, bir kişinin hırsızlık yaptığına şahitlik etmişler o da elini kestirmişti. Daha sonra başka bir adam gelmiş, bu sefer şahitlerin ikisi de; işte hırsız budur, birincisinde yanıldık.» demişlerdi. Hz. Ali (r.a.) onların ikinci adam hakkındaki şahitliğini reddetmiş ve onlan birinci adama diyet vermekle borç andırmış tır. Ayrıca :
«Eğer bu işi kasıtlı yaptığınızı bilseydim, ellerinizi keserdim.» demiştir.
Yok eğer beraber hareket edenlerin fiilleri birbirinden ayrı ayrı ise, yahut herbiri adamın bir tarafını koparmışsa, onlara kısas yoktur.
Malik ve Şâfii der ki: Eğer imkânı varsa kısas yapılır ve onların organları kesilir. Yaralama beraber yapıldığında da kısas uygulanır. Tıpkı bir kişiyi öldürmede bir grup yardımlaştığında hepsinin de ona karşılık öldürülmeleri gibi.
Hanefiler ve Zahiriler der ki: «Bir el için iki el kesilmez. Eğer iki adam bir adamın elini kesecek olursa hiç birisine kısas yoktur. Her ikisine de ayrı ayrı diyetin yarısı ödetilir.»
47.15.6. Darbe, Tokat ve Sövmede Kısas
Dövme, tokat atma, göğüse yumruk atma yahut sövmelerde kısas yapılması caizdir. Zira Cenâb-ı Allah buyuruyor ki:
«... Size saldıranlara siz de onların saldırdığı gibi saldırın ve Allah'tan korkun.» (Bakara : 194)
«Bir kötülüğün cezası onun gibi kötülüktür.» (Şûra : 40)
Sünnet-i Seniyye de bu konularda kısasın uygulandığını göstermektedir.
Tokat, göğse yumruk atma, dövme yahut sövmenin; suçu işleyenin tokadı, yumruğu, dövmesi yahut sövmesi kadar olması şarttır. Çünkü bu, kısasın yasa olarak konmasına neden olan adaletin gereğidir.
Aynı zamanda tokatlamada, darbenin göze gelmemiş olması yahut telef olmasından korkulmayan bir yerde olması şarttır.
Söğmede kısasın şartı bu sövmenin haram olan sövmelerden olmamasıdır. Bu nedenle kendisini tekfir edeni tekfir edemez, kendi adma yalan söyleyenin adına yalan söyleyemez, babasına lanet okuyanın babasına lanet okuyamaz, anasına sö-venin, annesine sövemez. Çünkü müslümanı tekfir etmek yahut onun adına yalan söylemek İslâm'da temelden haram kılman şeylerdendir. Sonra onun babası kendisine lanet okumamış ki, ona lanet okusun! Annesi onunla sövüşmemiş ki kendisine sövsün! Fakat kişi kendisine lanet okuyana lanet okuyabilir. Kendisini çirkin şekilde eleştireni, çirkin şekilde eleştirebilir. Sözün bir benzerini söyler ve kısasen ona aynısını geri çevirir.
Kurtubî der ki:
«Kim sana zulmederse zulme uğradığın kadarıyla hakkım ondan al. Kim de seninle sövüşürse sözünü geri çevir. Kim senin namusuna söverse, sen de onun namusuna söv. Fakat taşkınlık yapıp, babasına, oğluna yahut yakınlarına sövme. Senin adına yalan söylemiş olsa bile, onun adına yalan söylemen doğru olmaz. Zira günaha karşılık günahla cevap verilmez..
-Eğer adamın biri sana; 'ey kâfir!' derse, ona; 'kâfir sensin,' demen caizdir. Eğer sana; 'ey zani!' derse, ona; 'ey yalancı, ey yalan üzere şahitlik eden!' demen gerekir. Çünkü bu sözün kısası ancak böyledir. Eğer sen de ona; "ey zanü' demiş olsan yalancı olmuş olursun ve yalan söylemekle günahkâr olursun. Eğer senin borcunu verebilecek imkanı olduğu halde — özürsüz bir şekilde — oyalarsa, ona; 'ey zalim, ey insanların mallarını yiyen!' şeklinde sözlerle karşılık ver. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
«Borcunu Ödeyebileceği halde oyalayanın namusu ve cezalandırılması helâl olur.»
«Onun ırzını daha önce açıklamıştık. Cezası ise hapishanedir. Orada hapsedilir.»[3]
Tokat atma, dövme ve sövmenin kısası konusunda Hulefa-i Raşidin ve diğer sahabe ve tabiinden sabit olan kısas uygulamaları mevcuttur.
Buhâri'nin; Ebû Bekr, Ali, İbn Zübeyr ve Suveyd bin Mukar-ren'den rivayet ettiğine göre; onlar tokat ve benzeri şeylerde kısas uyguluyorlardı.
İbnül-Münzir der ki:
«Kamçı, sopa yahut taş cinsinden kişiyi öldürmeyen darbeler kasten yapıldığında kısasa tabidir. Bu, hadis ehlinden bir grubun da görüşüdür.
Buhâri'de kaydedildiğine göre; H.z. Ömer (r.a.) kamçı ile vurmaya karşı kısas uygulamış, Alî bin Ebî Talib kerremalîahu vec-hehu da üç kamçıdan dolayı kısas uygulamıştır. Kadı Şurayh da bir kamçıdan ve tırmalamadan dolayı kısas yapmıştır.
Bu konuda diğer bölgelerin alimleri ihtilaf etmişlerdir. Bunlara göre bu tür şeylerde kısas yoktur. Çünkü bunlarda genellikle eşitlik hemen hemen uygulanamayacak kadar zordur.
Madem ki bu tür şeylerde kısas uygulanması gerekmiyor, o zaman ta'zirin uygulanması zorunlu oîur.
Şeyhülislâm îbn Teymiyye bu konuda birinci görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir:
«Bu uygulamalarda benzerlik mümkün değildir, diyenlere ise şu şekilde karşılık verilir: Bu suç için ya kısas ya da ta'zir olmak üzere mutlaka bir ceza gerekir. Madem ki türü ve miktarı belli olmayan ta'zir cezası burada caiz görülüyorsa, bu uygulamadan sınırları daha belli olan bir cezayı takdir etmek daha iyi ve daha yerinde olur. Kısasta adil olmak imkan nisbetincedir. Bilindiği gibi kısas için vurulan darbe, vuranın vuruşu gibi yahut ona yakın olduğunda bu uygulama adalet ölçülerine göre kişinin kamçı ile dövülüp ta'zir edilmesinden daha adalete yakındır. Burada zulüm korkusuyla kısasın uygulanmasını mahzurlu görenler; kendisinden kaçtıkları daha büyük bir zulmü mubah görüyorlar. Böylece anlaşılıyor ki, sünnetteki uygulama hem daha adil, hem de daha takdire şayandır.»
47.15.7. Malı Telef Etmede Kısas
Bir kişi, ağaç kesme, ekinini bozma, evini yıkma yahut elbisesini yakma gibi bazı şeylerle bir kişinin malını telef ederse, o kişiye kısas uygulanması, ona yaptığının aynısının yapılması caiz olur mu?...
Alimlerin bu konuda iki görüşü vardır:
1- Bir görüşe göre; bu konuda kısas doğru değildir. Çünkü bu bir taraftan bozgunculuktur, bir taraftan da elbise ve ekin gibi şeyler birbirine denk değildir.
2- Bu görüşe göre; burada kısas yapılabilir. Çünkü kısasın Öldürmede ve organların koparılmasında uygulanması daha da önemlidir. Madem ki oralarda kısas uygulanıyor, onlardan daha aşağıda bulunan mallarda uygulanması daha da doğru olur.
Bu nedenle, harp ehli bizim mallarımızı telef ettiğinde onların mallarını telef etmemiz caiz olur. Meselâ; meyva veren ağaçların kesilmesi gibi.
Bu konuda, «ihtiyaç yoksa kesilmez,» denmişse de bu böyledir.
İbnü'l-Kayyim de bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: «Malın telef edilmesi; eğer dokunulmazlığı olan mallarda olursa, malını telef ettiği gibi telef etmek caiz olmaz. Hayvanlar ve köleler gibi.»
Eğer mal, yırtılan elbise, kırılan çanak cinsinden ise; meşhur olan görüşe göre, onun telef ettiği gibi telef etmez; ya parasını ya da bir benzerini alabilir.
Kısasa göre hüküm; suçlunun telef ettiği gibi onun da telef edebileceğini gösterir. Elbisesini yırttığı gibi onun elbisesini yırtar, sopasını kırdığı gibi onun sopasını kırar. Tabii eğer aralarında eşitlik varsa. Adaletin gereği de budur. Bu konuda onun bu hareketini yasaklayan ne bir nas, ne bir kıyas, ne de bir ic-mâ vardır. Çünkü bu, Allah'ın hakkından doiayı haranı kılınmış değildir. Sonra maim dokunulmazlığı, canın ve organların dokunulmazlığından daha önemli değildir. Madem ki, yasaklayan kişi bir organı telef olduğunda suçlunun organını telef etmeyi ön görüyorsa, burada bu uygulamanın yürürlüğe konması daha uygun ve daha doğru olur.
Kısasın hikmetlerinden biri olan gönül rahatlığı ve öfkenin dindirilmesi de ancak bu uygulama ile gerçekleşebilir.
Sonra kişinin onun malını yahut elbisesini telef etmedeki amacı ona hakaret etmek olabilir. Malının bedelini de öder. Malı çok olduğundan onun bedelini ödemek kendisine zor gelmez. Kendisi bu hareketiyle ondan hıncını aldığı halde kendisine karşı suç işlenen adam aldatmış ve öfkesi dindirilmemiş olur. Malının kıymetini vermek; onun öfkesini dindirmek, içini soğutmak ve suçluya da kendisine karşı suç işlenenin tattığını tattırmak imkanı nasıl sağlasın ki?...
Bu mükemmel, üstün Şeriat'in hikmeti ve kıyas bu tür bir uygulamayı kesinlikle red eder. Cenab-ı Allah buyuruyor ki:
«Onların size saldırdığı gibi siz de ona saldırın.» (Bakara: 194)
«Bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür.» (Şûra: 40)
«Eğer onları cezalandırırsanız, cezalandırıldığınız gibi cezalandırın.» (Nahl: 126)
İşte bu âyetler de sözkonusu uygulamanın caiz olduğunu ifade etmektedir.
Fakihler kâfirlerin ekinlerini yakmayı, ağaçlarını kesmeyi, bize bu tür şeyleri yaptıkları zaman caiz görmüşlerdir. Bu konuda açıkça görüş beyan etmişlerdir. Bu ise sözünü ettiğimiz meselenin aynısıdır.
Cenab-ı Allah, yahudilerin hurmalıklarının sahabe tarafından kesilmesini uygun görmüştür. Çünkü bunda onlarm rezil olması, utanıp mahvolması, suçlunun horlanmasını sevmekte ve bunu yasal görmektedir.
Ganimet malını çalmış olan kişinin malını yakmak caiz olduğuna göre, suçsuz olan bir müslümanm malını yaktığı zaman malının yakılacağına hükmetmek daha doğru ve yerinde olur. Çünkü ganimet malını çalmakla o kimse, müslümanların ortak malı olan bir şeyde kendilerine hıyanet etmiş olur. Burda da durum farklı değildir.
Allah'ın hakkında, cezalandırma yasal olarak görüldüğüne göre, cimri olan kulun hakkında, bu uygulamanın yasal olacağı daha doğru ve yerinde olur. Çünkü Cenb-ı Allah, kendi haklarında, cezalandırmadan daha çok müsamahalı uygulamayı tercih eder.
Cenab-ı Allah, kısası kişileri düşmanlıktan alıkoymak için yasal kılmıştır. Cenab-ı Allah'ın mali yönden zulme uğrayan kimselere diyeti farz kılması mümkündü, fakat onun yürürlüğe koyduğu yasa daha mükemmel ve kullar için daha yararlıdır. Zulme uğrayanın öfkesini dindirmeye canlarını ve mallarım, organlarını korumaya daha elverişlidir. Böyle olmasa bir kişiden öfkesini almak istediğinde onu öldürür, yahut bir organını keser ve bunun diyetini verirdi. Cenab-ı Allah'ın hikmeti, rahmeti ve maslahatı gözetmesi bunu tümden reddetmektedir. Bunların hepsi de mala karşı düşmanlıkta mevcut olan şeylerdir.
Eğer denilse ki; 'bu tür duygular, telef edilen malın aynısını vermekle onarılabilir.'
Cevaben denir ki: Kendisine karşı suç işlenen adam buna razı olduğunda kişinin kopan organına karşı diyete razı olması gibidir. İşte kıyasın gereği de budur. Bu görüşü her iki Ah-med de (Ahmed bin Hanbel ve Ahmed bin Teymiye) tercih etmiştir. Musa bin Said, rivayetinde der ki:
«Eşyanın sahibi, dilerse suçlunun elbisesini yırtar, dilerse bir benzerini ondan alır.»
47.15.8. Aynısının Bedelini Ödemek
Alimler; yenilebilen, içilebilen yahut tartılabilen mallardan birşeyi yok eden yahut bozan bir kimsenin bedelini ödemesi gerektiğinde ittifak etmişlerdir.
Aişe (r.a.) der kî: «Ben Safiye gibi yemek yapan birini görmedim. Rasûlüllah için bir yemek yapmış ve onu Rasûlüîlah sal-lallahu aleyhi ve sellem'e göndermişti. Beni ise bîr kıskançlık duygusu tuttu ve onun kabını tutup kırdım. Ve; «Ya Rasûlal-lah!» dedim, «yaptığımın kefareti nedir?» «Onun kabı gibi bir kab, yemeği gibi bir yemektir.» buyurdu.» (Hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.)
Alimler, yok edilen yahut bozulan mallanıl tartılmayacak ve Ölçülmeyecek cinsten olduğu zaman görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Hanefîler ve Şâfiîler der ki: Malı yok eden yahut bozan adamın onu misliyle ödemesi gerekir. Bir benzer bulunmadığı durumların dışında kıymetinin Ödenmesine gidilmez. Çünkü Cenab-ı Allah:
«Size saîdında bulunanlara size saldırdıkları gibi siz de saldırın.» buyurmuştur.
Bu tüm eşyada geçerli olan bir kuraldır. Yukarıda belirtilen Aişe (r.a) hadisi de bu görüşü desteklemektedir.
Malikiler ise bu durumlarda, kıymetin ödeneceğini, bizzat benzerinin ödenmesi gerekmediğini söylemişlerdir.[4]
47.15.9. Yaralama Yahut Mal Almakla Taşkınlık
Bir insan başkasına karşı yaralamak yahut malını almak şeklinde saldırıda bulunduğu zaman, imkanı varsa bizzat kendisi hakkını alabilir mi?...
Alimlerin bu konuda bir çok görüşleri vardır. Kurtubi bu konuda caiz olmayı tercih etmiş ve şöyle demiştir:
«...Doğru olan bunun caiz olduğudur. Hırsız sayılmadığı müddetçe hakkını nasıl alabiliyorsa o şekilde alabilir. Bu Şafiî’nin de görüşüdür. Davudi bunu Malik'ten de rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir de bu görüşü benimsemiş, İbnü'l-'Arabî de onu tercih etmiştir. Bu hainlik değil, hakka ulaşmaktan ibarettir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor Ki:
«Kardeşine zalim yahut mazlum olduğu her iki halde de yardım et.»
Zalimden hakkm alınması ise onun için bir yardımdır.
Ebû Süfyan'ın karısı Utbe'nin kızı Hind Nebi aleyhisselam'a; «Ebu Süfyân cimri bir adamdır. Bana ve çocuklarına yetecek nafakamı vermemektedir. Ancak ben ihtiyacımı gidermek için onun haberi olmadan malından alıyorum. Bundan dolayı bana bir günah var mıdır?... » dediğinde, Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem;'
«Sana ve oğluna normal şekilde yetecek kadarını al.» buyurmuştur.
Yani Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem ona mal almasını mubah kılmış ve yetecek miktardan fazlasını almamasını söylemiştir. Bunların hepsi Sahih'de sabittir... Allah Teâlâ buyuruyor ki:
"Kim size saldıracak olursa size saldırdığının aynısı ile ona saldırın.» (Bakara : 194)
İşte bu farklı görüşlerin kökünü kazımaktadır. Alimler zulme uğrayan adamın kendi malının cinsi dışındaki bir malına el koyma imkanı olduğunda bunu yapıp yapamayacağında ihtilaf etmişlerdir.
Bir görüşe göre, bu malını ancak hakimin hükmü ile alabilir, yoksa alamaz.
Şâfi'i'nin bu konuda iki görüşü vardır: En sağlıklı görüşü; «Eğer malının cinsinden bir şeyini bulsaydı onu alırdı,» ilkesine kıyasen başka mallarını da alabilir, şeklindedir.
Şâfii'nin ikinci görüşü İse şöyledir: «Onu alamaz, çünkü bu kendi malının cinsinden değildir.»
Alimlerden bazıları da şöyle derler: «Telef olan malının miktarınca el koyar ve bu miktarını alabilir. İşte, daha önce delilleri ile ortaya koyduğumuzdan dolayı, bu görüş en sağlıklı olan görüştür.»
47.16. Hakimin Kısas Edilmesi
Hakim de ümmetin fertlerinden biridir. Başkasından farklı bir özelliği yoktur. Farklı özelliği, ancak vekil ve vasiyet edilenin farklılığı gibidir. Ümmetin tüm fertlerine uygulanan şeylerin hepsi ona da uygulanır.
Hakim, ümmetin fertlerinden birine karşı taşkınlık yaptığında kısasa müstahak olur. Zira Allah'ın hükümlerinde onunla bir başkasına hiçbir farkı yoktur. Allah'ın hükümleri geneldir. Tüm müslümanları kapsar. Ebu Nadre, Ebû Firas'dan rivayetle der ki:
Ömer bin Hattâb bize yaptığı bir konuşmasında şöyle demişti : «Ey İnsanlar! Allah'a yemin olsun ki, ben valilerimi, size tokat atsınlar, mallarınızı alsınlar diye göndermiyorum. Onları yalnız size dininizi ve peygamberinizin sünnetini öğretsinler diye gönderiyorum. Kim bundan başka bir olaya şahit olursa, bana bildirsin. Allah'a yemin olsun ki, bundan dolayı ona kısas tatbik ederim...»
Amr bin As (r.a.) dedi ki:
-Eğer bir adam, emri altındaki bazı kimseleri te'dlb ederse, onu bundan dolayı kısas mı edersin?»
Dedi ki: «Evet, canımı elinde tutana yemin olsun ki, o zaman ona kısas yaparım. Ben, Rasûlüllah'm bizzat kendi kendisine kısas yaptığını gördüğüm halde, bu adama nasıl kısas yapmayabilirim ki?!»
(Hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiştir.)
Nesâi ve Ebü Dâvüd, Ebû Sa'îd bin Cübeyr hadisinden rivayetle onun şöyle dediğini kaydederler: «Bir ara Rasülüllah sal-lallahu aleyhi ve sellem aramızda bir şeyi paylaştırıyordu. Bu sırada bir adam ona çullandı. Rasûlüliah sallallahu aleyhi ve sellem yanında bulunan bir hurma dalıyla ona dürttü. Adam da bağırdı. Rasûlüliah sallallahu aleyhi ve sellem ona: «Gel de kısas yap!» buyurdu. Adam: «Hayır, ben bağışlıyorum ya Rasû-lallah.» dedi.»
Ebu Bekir es-Sıddik (r.a.)'a şikayete gelen bir adam; bir valinin, kendisinin elini kestiğini haber verdiğinde o şöyle demişti : «Eğer senin doğru söylediğin ortaya çıkarsa, ona kısas uygularım.»
Şâfi'i, Rebi' rivayetinde der ki:
Ömer (r.a.) hadisinde onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Ben, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in bizzat kendisine kısas uyguladığını gördüm. Ebu Bekir de bizzat kendisine kısas uyguluyordu. Ben de kendime kısas uygularım.»
47.17. Koca, Karısını Yaraladığında Kısas Yapılır Mı?
İbn Şihâb der ki: Sünnet'teki uygulamalara göre alışılagelen şey, kocanın, karısını yaraladığında kısas yapılmayacağıdır. O yaranın diyetini verir. Kısas yapılmaz.
Malik bunu açıklayarak der ki:
«Koca kasıtlı olarak karısının gözünü çıkarır, elini kırar, parmağını kopanr yahut benzeri bir şey yaparsa bundan dolayı
kısas yapılır. Fakat adam; kansmı iple yahut kamçı ile döver ve bu esnada istemediği ve kasıt gözetmediği bir yerine gelirse, bu şekilde yaralamalarda diyet uygulanır, kısas yapılmaz.» El-Mesvâ'da der ki: «İlim ehli de bu yoruma taraftardır.»
47.18. Yaralamalarda İyileşmeden Önce Kısas Yapılmaz
Yaralanan adamın yarası iyileşinceye ve başka tarafa sirayet edeceğinden emin oluncaya kadar suçluya kısas uygulanmaz. Eğer yaralama başka taraflara da sirayet ederse, suçlu onların da bedelini öder.
Kısas, çek şiddetli soğuklarda, bunaltıcı sıcaklarda uygulanmaz. Kısas uygulanan adamm ölmesinden endişe edildiğinde ceza ertelenir. Eğer sıcaklıkta yahut soğuk havada yahut körelmiş veya zehirlenmiş bir aletle kısas yapılırsa ve eğer bir telef olmaya neden olursa, diyetin geri kalanını vermek gerekir.
Amir bin Şuayb'ın babasından, onun da dedesinden rivayetine göre, dedesi der ki: «Bir adam boynuzla dizinden yaralanmıştı. Peygambere gelmiş ve "bana kısas yap,» demişti. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Iyileş de gel,» buyurmuştu. Sonra tekrar gelmiş ve; «Bana kısas yap,» demişti. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de ona kısas yaptı. Aradan çok geçmeden adam geldi ve; «Ya Rasûlallah, topal kaldım,» dedi. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ona; «Ben seni alıkoyduğum halde bana isyan ettin. Allah da seni uzaklaştırdı; topal kalışın da boşa gitti.» dedi.
Daha sonra Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem yaralar iyileşmeden kısas yapılmasını yasakladı.
(Hadisi Ahmed ve Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Şâfi'i, bundan, beklemenin mendub olduğunu anlamıştır.
Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem yara iyileşmeden
kısas yapma imkanına sahipti.
Onun dışındaki imamlar ise; «Beklemenin vacip olduğunu» söylemişlerdir. «Kısasa izin vermesi ise, bu uygulamanın zararlı sonuçlara varacağını öğrenmeden önceydi," diyorlar.
Suçlu, Kasıtlı olarak bir parmak koparır ve mazlum adam da onu bağışladıktan sonra, yara ele yahut Ölüme kadar sirayet ederse, eğer bağışlama karşılıksız yapılmışsa bu sirayetin neden olduğu şeyler heder olur. Fakat bir mal karşılığında bağışlamışsa, yaralıya sirayetin neden olduğu aksaklıkların diyeti vardır. Böylece sirayet yoluyla meydana gelen zarardan bağışlanan çıkarılır gerisinin diyeti ödenir.
47.19. Kısasın Ölüme Neden Olması
Kısastan aldığı yara yüzünden Ölen kimsenin durumu hakkında alimlerin bakışları farklı farklı olmuştur.
Alimlerin cumhuru, bu meselede kısas yapanın taşkınlık yapmadığından bir cezası olmadığı görüşündedir. Zira hırsız eli kesildiğinden dolayı ölecek olursa, onun elini kesene hiç bir ceza yoktur. Bu konuda icma vardır. İşte bu da onun gibidir.
Ebü Hanife, Sevrî ve İbn Ebî Leylâ der ki: «... Öldüğü zaman kısas yapanın aksine diyet düşer. Çünkü bu yanlışlıkla öldürmedir.»
47.20. Dîyet
47.20.1. Tanımı
Diyet: Suçtan dolayı kendisine karşı suç işlenen kişiye yahut onun akrabasma verilmesi gereken maldır.
«Vedeytü'I-katil ifadesi; -öldürülenin diyetini verdim,» demektir.
Diyet, hem kısas olan, hem de kısas olmayan suçlardan uygulanabilmektedir. «Diyetü'1-Akl» adı da verilmektedir. Bunun temeli şudur: Katil, bir kişiyi öldürdüğünde, develerden diyeti toplar ve onları götürür, ölünün sahiplerinin bahçesinde bağlar. Yani onları yularlarıyla oraya bağlar ki, onlara teslim etsin.
«Akaltu an-fulan»: Falanın suçunun diyetini borçlandım, demektir.
Diyet nizamı daha önceleri Araplarda mevcuttu. İslâm, bu düzeni kendi halinde bıraktı (değiştirmedi).
Bunun temeli de Yüce Allah'ın şu sözüdür: «Bir mü'min bir mü'minî öldüremez, ancak yanlışlıkla olursa başka. Yanlışlıkla bir mü'mini Öldüren kimsenin, mü'min bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine de bir diyet vermesi gerekir. Eğer bağışlarlarsa o başka. Mü'min, düşmanınız olan bir topluluktan ise mü'min bir köle azad etmek gerekir. Ve eğer sizinle kendileri arasında andlaşma bulunan bir topluluktan ise verilecek bir diyet ve mü'min bir köle azad etmek lazımdır. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay ardı ardına oruç tutması gerekir. Allah bilendir, hikmet sahibidir.» (Nisa: 94)
Ebû Davud'un Amr bin Şuayb'dan onun babasından, onun da dedesinden rıvayetme göre, o der ki:
«Rasûlüllah. sallallahu aleyhi ve sellem döneminde diyetin değeri sekiz yüz dinar, yahut sekiz bin dirhemdi. O gün ehli kitabın diyeti ise, müslümanlann diyetlerinin yansıydı. Bu uygulama, Ömer (r.a.) halife seçilinceye kadar böylece devam etti. Halife seçilince bir konuşma yaptı ve; «Dikkat edin, artık develer pahalanmış tır» dedi.
Der ki; «Ömer, altın sahiplerine bin dinar, gümüş sahiplerine[5] ise oniki bin, sığır sahiplerine ikiyüz sığır, koyun sahiplerine iki bin koyun, giysi sahiplerine ikiyüz takım elbiseyi diyet olarak vermelerini belirledi.»
Şâfi'i, Mısır'da dedi ki:
«Altın ve gümüş sahiplerinden develerin kıymeti dışında hiç bir şey kabul edilmez. Ne kadar pahalı olursa olsun.»
Tercihe şayan görüş ise şudur: Kuşku yoktur ki, Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem'in diyeti, develerin dışında başka şeylerle takdir ettiği sabit.olmamıştır. Buna göre, Ömer (r.a.) diyetin cinslerini çoğaltmış olmaktadır. Bu da, böyle uygulamasını gerektiren ve zorunlu hale getiren bir sebepten kaynaklanmaktaydı.»
47.20.2. Hikmeti
Diyetten amaç, insanları o işden alıkoymak ve onları-yıldırmaktır. Can güvenliğini korumaktır.
Onun içindir ki, mükelleflerin onu vermelerinin çok zor olması ve bundan sıkıntıya, üzüntüye ve meşakkatlere maruz kalmaları esas alınmıştır. Mükelleflerin bu üzüntü ve sıkıntıyı görüp duymaları, onun bilincine varmaları ancak diyetin büyük bir mal olması, onların mallarını azaltması, onu ödemekle, suçluya yahut varislerine vermekle sıkıntıya düşmeleriyle anlaşılabilir. Yani diyet hem ceza, hem de bedeldir.[6]
47.20.3. Miktarı
Diyeti Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem vacib kılmış ve miktarını belirlemiştir. Hür ve müslüman erkeğin diyeti, deve sahiplerine göre iki yüz devedir. Sığır sahiplerine göre ikiyüz sığırdır, koyun sahiplerine göre iki bin koyundur. Altın sahiplerine göre bin dinardır. Gümüş sahiplerine göre oniki bin dirhemdir. Elbise sahiplerine iki yüz elbisedir. Diyet vermekle mükellef olan biri bunlardan hangisini getirirse, ölü sahibi onu kabul etmek zorundadır. Artık ölü sahibinin hangi gruptan olduğuna bakılmaz. Zira kişi vermekle mükellef olduğu şeylerin aslından birini getirmiş bulunmaktadır.[7]
47.20.4. Diyeti Zorunlu Kılan Öldürme
Alimler arasında ittifakla kabul edilen odur ki; yanlışlıkla öldürme, kasten öldürmeye benzer cinayetlerde, küçüklük ve delilik gibi teklifin şartlarından birini taşımayan birisinin neden olduğu öldürmelerde diyet zorunludur.[8]
Öldürülen kişinin dokunulmazlığı, Öldüren kişinin dokunulmazlığından eksik olduğu hallerde de diyet gerekir. Mesela hür bir kimsenin köle bir kişiyi öldürmesi gibi.
Uykusunda, dönerken başkasını öldüren, başkasının üzerine düşerek onu öldüren, kalabalık yüzünden öldürülen ve bir çukur kazıp başkasının oraya düşüp ölmesine neden olan kimselerin de diyet ödemesi gerekir.
Bu konuda Haneş bin Mu'temir'den Ali (r.a.)'dan gelen habere göre o şöyle demiştir:
«Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem beni Yemen'e gönderdi. Aslan için tuzak kuran bir topluluğa rastladık. Onlar bununla uğraşırken ve birbirleriyle itişip kakışırken bir adam düştü. Başkasına tutundu. O da başkasına tutundu. Böylece dört kişi içeri düştü. Aslan onları yaraladı. Bir adam kargısıyla aslanı Öldürdü.. Adamların hepsi de bu yaralarından dolayı öldüler. İlk kişinin akrabası başkasının akrabasından davacı oldu. Savaşmak için silahlarını çektiler. Tam bu sırada Ali (r.a.) onların yanma vardı ve şöyle dedi:
«Allah'ın Rasûlü aranızda sağ olduğu halde savaşmak istiyorsunuz! Ben aranızda hüküm vereceğim. Eğer razı olursanız hüküm odur. Yoksa birbirinizden davacı olarak Peygamber aleyhisselam'a gidersiniz. O sizin aranızda hüküm veren olur. Bundan başkasını isteyene başka hak yoktur. Kuyuyu kazan kabilelerden : 1/4 divet, 1/3 diyet 1/2 diyet ve bir de tam diyet toplayın.
«Birincisine; diyetin dörtte birini verin. Çünkü o üç kişinin helakına neden oldu.
«ikincisine; üçte bir diyeti verin.
«Üçüncüsüne yüzde elli diyeti verin.
«Dördüncüsüne; tam diyeti verin.
«Onlar bu hükmü kabul etmeyip ille de Peygamber aleyhisselam'a gitmekte ısrar ettiler. Peygamber aleyhisselam'ı Makam-ı İbrahim yanında buldular. Olayı kendisine naklettiler. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onun hükmünü uygun gördü.»
(Bunu Ahmed rivayet etmiştir. Başka bir lafızla da rivayet etmiştir. Burada iso birbiriyle boğuşan kabilelere diyeti yüklediği kaydedilmektedir.)
Ali bin Rebah el-Lahmi'den rivayet edildiğine göre, Ömer bin Hattab'ın hilafeti döneminde âmâ bir adam hacda şöyle diyordu : «Ey insanlar! Nahoş bir şey gördüm, Âmâ olan sağlıklı, basiretli adama akıl verir mi?
Beraber yürüdülerse, ikisi de kırılırlar.-
Âmâya gözleri gören bir adam kılavuzluk ediyordu, İkisi de bir kuyuya düştüler. Âmâ olan, gözleri görenin üzerine düştü. Gözleri gören öldü. Ömer (r.a.) gözleri görenin diyetini âmâya yükledi.
(Hadisi Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Yine bir başka hadis şöyledir: «Bir adam birtakım evleri olan bir topluluğa gitti. Onlardan su istedi. Kişi orada ölünceye kadar kimse ona su vermedi. Ömer (r.a.) onların hepsine diyeti yükledi.»
(Ahmed; îbn Mansur'un rivayetinde bunu hikaye edip, «ben de bu görüşteyim» der.)
Kim bir kişiyi aniden bağırarak korkutsa ve adam bu bağırmasından dolayı Ölecek olsa, diyetini ödemesi gerekir. Sesini değiştirip bir çocuğu korkutsa, çocuk da bundan ötürü de-lirse, onun (diyetini) borçlanır.
47.20.5. Ağır ve Hafif Diyet
Diyet, «muğallaza» (ağır) da olur, «muhaffafa» (hafif) da. Muhaffafa olan diyet yanlışlıkla Öldürmede olur. Muğallaza da kasten öldürmeye benzer durumlarda olur.
Kasten öldürme olayında, kanın sahibi eğer bağışlayacak olursa, Şâfi'î ve Hanbelilere göre bu durumda diyet-i muğallaza gerekir.
Ebû Hanife ise kasten öldürmede belli bir diyet olmadığı kanısındadır. Burada Önemli olan her iki tarafın üzerinde anlattığı miktardır. Onların üzerinde anlaştığı şey, belli ve te'hir edilmiş bir şey değildir.
Diyet-i muğallaza, yüz devedir. Bunlardan kırkının karnında yavrusunu taşıyan deve olması gerekir.
Zira Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî ve îbn Mâce; Ukbe bin Evs'-ten sahabeden bir adam aracılığıyla aldıklara hadiste Peygamber saüallahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini kaydederler:
«Dikkat edin! Hata sonucu meydana gelen ile kasıtlı kamçı, sopa ve taşlarla sebep olunan öldürmede diyet-i muğallaza vardır: Yüz deve; bunların içinden kırkının tamamı gebe olmalı, altıncı yaşıyla dokuzuncu yaşı arasında olmalıdır.»
Muğallaza kavramı, ancak develere has olan diyetlerde olur. Çünkü Sâri' böyle emretmiştir. Burada durulur ve dinlenir. Başka görüş belirtilmez. Çünkü bunlar kesin olan sınır lamalardır.
Diyetin haram ayda. Haram Belde'de ve yakınlara karşı işlenen suçlarda muğallazaya dönüşmesi:
Şafi'î ve başkası der ki: «Diyet, haram beldede, haram ayda, adam öldürme ve yaralamalarda, nikah düşmeyen yakın akrabaya karşı işlenen suçlarda muğallazaya dönüşür. Zira Şeriat, bu kutsal şeylere çok değer vermiştir. Suç büyük olunca diyeti de büyük olur.»
Ömer (r.a.), Kasım bin Muhammed ve îbn Şihâb'dan rivayet edildiğine göre; bu tür diyetlerde üçte biri kadar arttırılır.
Ebû Hanife ve Mâlik der ki: «Diyet bu tür sebeplerden dolayı muğallazaya dönüşmez. Zira bunlarda muğallazaya ait bir delil yoktur. Çünkü diyetlerde Şari'den gelen şeylerle sınırlı kalınır. Yanlışlıkla meydana gelen olaylarda muğallazadan bahsetmek Şeriat'ın temel ilkelerinden çok uzaktır.»
47.20.6. Diyet Kime Vacibtir?
Katile vacıb olan diyet ıkı çeşittir:
a- Birincisinde; suçlu onu malından ödemek durumundadır. (Kadın, erkek olması farketmez.) Bu da kasten öldürmelerde kısas düştüğü zamanlarda olur.
İbn Abbas der ki:
«Ne kasten öldürmelerde, ne itiraflarda ne de kasten öldür-melerdeki antlaşmalarda yakın akrabaya diyet düşer.»
Sahabe içinde ona muhalefet eden çıkmamıştır. Mâlik, İbn Şihâb'dan rivayetle şöyle dediğini kaydeder: «Sünnetteki uygulamalara göre kasten öldürmelerde, katilin sahipleri bağışlayacak olursa, diyetin yalnız katilin malından verileceği anlaşılmaktadır. Ancak yakın akrabası kendi istekleriyle ona yardım ederlerse o başka.
Şu üç kişiden biri akraba olduğu halde diyet vermez: Kasten Öldürmede, ikrarda ve anlaşmada akrabanın diyet ödemesi gerekmez. Çünkü kasten Öldürme cezayı gerektirir. Artık akrabasının onun yerine diyet vermesiyle yükünü hafifletmelerine müstahak değildir. O ikrarda da akrabanın diyete
katılması gerekmez. Çünkü diyet, öldürmek ile değil, öldürmeyi ikrar etmekle vacib olmaktadır. İkrar ise kesin olan bir delildir. Yani yalnız ikrarda bulunan için bir delildir. Yakın akrabasına geçmez.
Anlaşmayı ikrar etmiş kimseye de, akile1 (asabe: yakın akraba) nm diyete ortak olması gerekmez. Zira anlaşma bedeli öldürme ile zorunlu olmadı. Aksine anlaşma akdi ile vacip oldu. Ayrıca suçlu suçunun sorumluluğunu yüklenir. Bir şeyi telef edene telef ettiği şeyin bedeli ödetilir.
b- Bir çeşit diyet de vardır ki, katilin ödemesi gerekir. Yalnız yakın akrabası onu yüklenir. Eğer yakın akrabası varsa, yardım yoluyla onu öderler. Bu da kasten öldürmeye benzer öldürme ve yanlışlıkla Öldürmedir.[9]
Katil de yakın akraba fertlerinden biri gibidir. Çünkü katil olan odur. Onu burada dışarda bırakmanın hiçbir anlamı yoktur. Şâfii der ki: «Katile, diyetten hiçbir şey düşmez. Çünkü ma'zurdur.»
Âkile : Akl'dan alınmıştır. Çünkü o kanları bağlar. Yani akmasını önler, durdurur. «Akale'î-beire aklen» denir ki: Yani «deveyi bağladı, akıl da ondandır.» demektir. Çünkü o da kişiyi çirkinliklere bulaşmaktan alıkoyar:
Âkile : Akl, yani diyeti toplu halde ödeyen topluluktur. «Akal-tu'I-katil» denir ki, «Ölünün diyetini verdim,» demektir. «Akal-tuani'l-katil» de denir ki, «Katile lazım olan diyeti Ödedim,» demektir.
Âkile: Adamın asabesi yani ergenlik çağma gelen — baba tarafındaki— erkek akrabasıdır.[10] Bunların hali vakti yerinde olması, akıllı olması da şarttır. Bunlara; âmâ olanlar, müzmin hastalar ve pîr-i faniler de zengin olurlarsa girerler. Âki-leye kadınlar, fakirler, küçükler, deliler ve suçlunun dinine aykırı bir dine inananlar girmez. Zira bu işte asıl, yardımlaşma ve dayanışmadır. Halbuki belirtilen kimseler bu işe ehliyetli değildir.
Diyetin âkile üzerinde vacib olmasının kaynağı şudur. Huzeyl kabilesinden iki kadın birbiri ile dövüşür. Biri diğerine bir taş atarak kadını ve karnındaki çocuğunu öldürür. Durum Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e arzedildiğinde kadının diyetinin âkile üzerinde olduğuna hükmeder.
Olayı Buhâri ve Müslim, Ebü Hüreyre (r.a.) hadisinden tahric eder:
Âkile; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında suç işleyenin kabilesiydi. Bu durum Hz. Ömer (r.a.) dönemine kadar böyle devam etti. Disiplinli ordular kurup divanlar teşkil edildiğinde Âkileyi divan sahiplerine yükledi. Bu uygulama Peygamber aleyhisselam'm dönemindekine muhalifti.
Serahsi, Ömer (r.a.)'m bu uygulaması hakkında şu açıklamada bulunur: «Eğer denilse ki; »Sahabe RasülüHah sallallahu aleyhi ve sellem'in uygulamasına aykırı bir şey üzerinde nasıl icma edebilir?...»
Deriz ki: «Bu, uygulamanın Rasûlüllah aleyhisselam'm hükmüne uygun olduğunu gösteren bir icma'dir. Zira onlar Rasûlüllah sallallahu raleyhi ve sellem'in yardımlaşmayı esas alarak kişinin aşiretine yüklediğini biliyorlardı. O zamanlar kişinin gücü ve desteği aşiretinden kaynaklanıyordu.
Ömer (r.a.) onlardan divanlar oluşturunca artık güç ve kuvvet divanın eline geçti. Kişi bundan böyle divanı üzerine kabilesi ile savaşa- duruma gelmişti."
Hanefîîer bu hükme razı olurken, Malikiler ve Şafiîler ise onu reddetmişlerdir. Zira Rasûlüllah'tan sonra nesh mümkün değildir ve hiç kimse Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde mevcut olan bir şeyi değiştirme hakkına sahip değildir.
Âkile'nin ödemesi gereken diyet üç sene boyunca ödenebilir.[11] Bu konuda alimler ittifak etmişlerdir.
Katilin ödemesi gereken diyete gelince; Şâfi'î'ye göre onun hemen ödenmesi gerekir. Çünkü paraya bir mühlet tanınması akilede işi hafifletmek içindir. Bu hafifletme apaçık kasıtlı Öldürmeyi kapsamaz.
Hanefîler onun da hata: ile öldürmede olduğu gibi üç sene zarfında ödenebileceği görüşündedir.
Kasten öldürmeye benzer öldürmelerde ve yanlışlıkla öldür-melerdeki diyetin akileye yüklenmesi, İslâm'ın genel ilkesi olan şu kuralın bir istisnasıdır:
însan kendi kendisinden sorumludur ve yalnız yaptıklarına karşı hesaba çekilir. Zira Cenab-ı Allah buyuruyor ki:
«Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.»
Yine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: «Kişi ne babasının ne de kardeşinin suçu ile cezalandırılmaz.» (Hadisi Nesâî, İbn Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet etmiştir.)
İslâm'ın diyetin bu durumda akileye ortaklaşa dağıtılmasını önermesi, ancak suçluyu kollamasından ve kendi isteği dışında meydana gelmiş olan bir suçundan dolayı çarpıldığı cezada ona yardımcı olmasından kaynaklanmaktadır.
Bu da daha önce Araplar arasında yaygın olan bir düzenlemenin kabul edilmesidir. O zamanlar kabileler arasındaki yardımlaşma, dayanışma ve birlikte hareket etmenin gerektirdiği bir uygulamadır.
Bunda da apaçık bir hikmet vardır. Zira kabile diyette kendisinin de sorumlu tutulacağını bildiğinde bir taraftan kendisine mensub olan bireyleri suç işlemekten alıkoyarken Öbür taraftan onları sağlıklı bir yaşama yönlendirecek ve onları hataya düşmekten alıkoymaya çalışacaktır.
Fakihlerin cumhuru yanlışlıkla işlenmiş olan bir cinayette akilenin ancak diyetin üçte birini aşan kısmını yüklenebileceğini, üçte birinin ise suçlunun malından verilmesi gerektiği kanısındadır.[12]
Malik ve Ahmed derler ki: Asabeden olan kimselerin hiç birisine diyetin belli bir miktarı zorunlu değildir. Hakim bu konuda herkese gücünün yetebileceği miktarı yüklemekte ictihad eder. Ve en yakından başlayarak daha az yakma doğru gider.
Şâfii ise der ki: Zenginlerin bir dinar fakirin ise yanm dinar vermesi gerekir. Ona göre diyet yakınlık oranına göre düzenlenmiştir. Önce babasının oğullarından en yakınlardan başlanır, sonra dedesinin çocuklarına geçilir, sonra babasının oğullarının oğullarına geçilir. Eğer katilin ne soy ne de dostluk yönünden asabe akrabası yoksa diyeti beytü'l-mâl'den ödenir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: «Ben kimsesi olmayanın velisiyim...»
Eğer kendisi fakir ve akilesi de fakir olup diyeti yüklenecek güçte değilse onun diyeti de beytü'l-mâl'dan verilir.
Eğer müslümanlar savaş esnasında bir adamı kâfir zannederek öldürdükten sonra o adamm müslüman olduğu ortaya çıkarsa onun diyeti de beytü'l-mâl'den ödenir.
Şafii ve başkası Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in — Huzeyfe'nin babası— Yemân'm diyetinin verilmesine hükmettiğini rivayet eder. Yeman Uhud günü müslümanlar tarafından öldürülmüştü. Zira tanınmıyordu...
Aynı şekilde kalabalıkta ölen kimsenin diyeti de beytü'l-mâl'den Ödenir. Zira o müslüman bir kimsedir. Müslüman bir topluluğun fiili ile Ölmüştür. Diyetinin Beytü'l-mâl'den Ödenmesi gerekir.
Müsedded rivayet eder ki; Cuma günü bir adam kalabalıkta sıkışıp ölmüştü. Ali kerremallahu vechehu, müslümanlanıı beytü'ül-mâl'indan onun diyetini ödedi.
Hanefilerin sözlerinden anlaşıldığına göre, bu durumlarda diyet suçlunun malından ödenir.
«Dürrü'l-Muhtar» kitabında deniyor ki:
«Bu konuda yardımlaşmak temel ilkedir. Eğer böyle birşey varsa akile de vardır. Yoksa yoktur...»
Eğer ne kabile ne de yardımlaşma sözkonusu değilse diyet beytü'l-mâl'den ödenir. Eğer beytü'l-mâl'da yoksa yahut düzenli değilse diyet suçlunun malından ödenir.
îbn Teymiye der ki; -Yanlışlıkla öldürme olayında eğer akile yok ise diyet alimlerin bu konudaki iki görüşünden en sağlıklı olanına göre suçlunun maundan alınır.»
47.20.7. Organların Diyeti
insanda Öyle organlar vardır ki, burun, dil ve zeka gibi tektir. Yine insanda öyle organlar var ki göz, kulak, dudak, yanak, el, ayak, husya, kadın memesi, erkek memesi, but ve kadınlık organının yanı gibi çifttir.
Bazı organları ise daha çoktur.
Eğer bir insan başka bir insanın tek olan bir organını yahut çift olan organların her ikisini telef edecek olursa, tam diyet gerekir, ikili organların birini telef ederse, diyetin yansı gerekir.
Yani burunda tam diyet gerekir. Burunun yaran koku almada ve bunun beyine kadar yükselmesindedir. Bu da burunun yumuşak kısmını koparmakla engellenir.
Dilin kesilmesinde de diyet gerekir. Çünkü konuşma kaabi-liyeti ile insan, konuşamayan hayvanlardan ayrılır. Konuşma önemli bir özelliktir. Engellendiğinde insanın pek çok maslahatları engellenir. Başkasına isteklerini açıklayamaz, maksatlarını izah edemez.
Eğer az bir kısmı kesildiği halde kişi yine konuşmaktan aciz kalıyorsa, bu durumda diyet gerekir.
Eğer harfleri çıkarabiliyor, bazılarını çıkaramıyorsa o zaman diyet harflerin sayısına bölünür.
Ali kerremallahu vechehû'dan rivayet edilmiştir ki; o, diyeti harflere bölüştürmüş çıkarabildiklerinin diyetini düşürmüş, çıkaramadıklarının diyetini emretmiştir.
Zekerin koparılmasında da diyet gerekir. İsterse sadece sünnet yerine kadar kopmuş olsun. Çünkü cinsel ilişkide yaran olan orası, sidik tutan yine o kısımdır.
Kişinin beline vurup yürümekten aciz hale sokulduğunda diyet gerekir. Her iki gözde tam diyet, tek gözde yarım diyet, iki göz kapağında da bir göz kadar, bir gözün iki kapağında yarım, bir kapağında çeyrek diyet vardır. İki kulakta tam diyet, birisinde yarım diyet, iki dudakta tam diyet, birisinde yarını diyet vardır. Alt dudak, üst dudak arasında fark yoktur. İki elde tam diyet, tek elde yarım diyet, iki ayakta tam diyet, bir ayakta yarım diyet, iki el - iki ayağın tüm parmaklarında tam diyet, her bir parmakta on deve vardır ve tüm parmaklar aynıdır. Yüzük parmağı ile baş parmak arasında fark yoktur, el -ayak parmaklarının her bir ucunda diyetin otuzda biri vardır. Her permakta üç eklem vardır. Başparmakta iki eklem vardır. Her eklemde diyetin yirmide biri vardır. Her iki husyede tam
diyet, birisinde yannı diyet vardır. Butlarda da hüküm aynıdır. Kadınlık organının her iki yanında, her iki memesinde erkeğin her iki memesinde tam diyet vardır. Birisinde yansı vardır. Dişlerde tam diyet, her bir dişte beş deve vardır. Ûn ve azı dişleri hariç diğer dişler arasmda fark yoktur. Bir diş kırılır, ya da siyahlaşıp çekilmesine neden olunursa diyeti gerekir.
47.20.7.1. Organların Yararlarının Diyeti
Bir kişi bir kişiye vurarak aklını oynatmasına neden olursa tam diyet vardır. Zira insanı hayvandan ayıran özelliklerden biri de akıldır. Duyu organlarından birini «görme», «duyma», «koklama», «tad alma» yahut «bütünüyle konuşma»smı çalışamaz hale sokarsa bunda da tam diyet vardır. Çünkü bu duyu organlarından her biri kendisine has bir işe yaramaktadır. Kişinin güzelliği ve tamam bir hayata sahip olması bunlara bağlıdır. Ömer (r.a) bir adama vurup duyma, görme duygularını, cinsel gücünü ve aklını sakatlayan bir adam hakkında dört diyet ile hükmetmişti. Halbuki adam daha yaşıyordu.
İki gözden birinin görmesi, iki kulaktan birinin işitmesi engellenirse bunda yarım diyet vardır. İster diğeri sağlam olsun ister olmasın farketmez.
Kadının her iki memesinin tümünde kadın diyeti vardır. Birisinde yansı vardır. Kadınlık organın her iki tarafında diyeti vardn-. Yansında yansı vardır.
Sağlıklı olan tek göz çikanldığmda tam diyet vardır. Ömer, Osman ,Ali, İfan Ömer (r. anhüm) bu konuda böyle hükmetmişlerdir. Sahabeden onlara aykırı görüşte olan kimse bilinmiyor. Zira tek olan gözün gitmesi görmenin tümden gitmesi demektir. Çünkü adam onunla iki gözle yapılan işi görmektir.
Aşağıda belirtilen dört kıldan dolayı da tam diyet gerekir:
1- Saç,
2- Sakal,
3- Kaşlar,
4- Kirpikler.
Bir kaşta yarını diyet vardır.
Bir kirpikte dörtte biri vardır.
Bıyıkta ise iş, hakimin takdirine bırakılmıştır.
47.20.7.2. Şicâc'ın Diyeti
Şicâc: Baş ve yüzdeki yaralardır.
On çeşidi vardır: Bunların hepsinde de kısas yoktur. Ancak kemik görünecek kadar olan yaralama eğer kasten yapılmışsa o başka. Zira bunlarda benzer bir yara açma olnağı yoktur.
Şicâc'ı şu şekilde bölümlere yırabiliriz:
1- Hârisa: Bu, cildi hafif yarmakla gerçekleşir.
2- Bâdia: Ciltten sonraki eti yaran yaralardır.
3- Dâmiye veya Dâmiğa: Kanayan yaralardır.
4- Mâtelâhime; Oldukça etin içine geçen yaralardır.
5- Simhâk: Kemik ile arasında ince bir zar kalan yara-
6- Müdiha: Kemik görünecek kadar yarılan yaralardır.
7- Hâşime: Kemiğin kırıldığı, ufalandığı yaralardır.
8- Munkile: Kemiği görünen, kemikleri ufalanan ve kemiklerin yer değişecek kadar dağıldığı yaralardır.
9- Me'nûme veya Âme: Başın derisine kadar varan yaralar.
10- Câife: içe kadar varan yaralardır.
Bu yaraların Mûdiha dışında kalanlarında adil bir mahkeme gerekir. Bîr görüşe göre ise doktorun ücreti gerekir. Eğer yara mûdiha olursa o zaman daha önce de belirttiğimiz gibi, kısas gerekir. Yanlışlıkla olmuşsa, diyetin yirmide biri gerekir. İster küçük olsun ister büyük farketmez. Diyetin yirmide biri de beş devedir. Zaten bu, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in Amr bin Hazm'e gönderdiği yazıda açıkça sabit olmuştur.
Eğer değişik bir kaç mûdiha varsa, her birinde beş deve vardır. Baş ve yüz dışındaki mûdihalarda (adil) bir mahkemeye başvurmak gerekir.
Hâşime'de diyetin onda biri vardır. Bu da on deve eder. O da Zeyd bin Sabit'ten rivayet edilmiştir. Ve sahabeden hiçbiri ona muhalefet etmemiştir.
Munkile'de ise diyetin onda biri ve onda birin yansı vardır. Yani onbeş deve.
Ame'de: Diyetin üçte biri olduğunda icma vardır.
Caife'de diyetin üçte biri olduğunda icma vardır. Eğer bir taraftan girip öbür taraftan çıkarsa bu iki câife sayılır ve bunda diyetin üçte ikisi vardır. .
47.20.8. Kadının Diyeti
Kadın yanlışlıkla öldürüldüğünde, erkeğin diyetinin yansı vardır. Organlarının kopması da öyledir. Yaralanmaları, erkeğin yaralanmalarının gerektirdiği diyetin yansını gerektirir. İlim ehlinin ekseriyeti bu görüştedir.
Ömer, Ali, îbn Mes'üd ve Zeyd bin Sabit (r. Anhüml)'den rivayet edilmiştir; Onlar kadının diyeti hususunda: «Onun diyeti, erkeğin diyetinin yansı kadardır,» derler. Ve onlara hiç kimsenin karşı görüş belirttiği de nakledilmemiştir. Böylece bu görüş icma olmaktadır. Aynca kadının mirasta ve şahitlikte erkeğin yansı kabul edildiği de bilinmektedir.
Bir görüşe göre ise diyetin üçte birine kadar kadın - erkek eşit kabul edilir. Geriye kalan kısımda yarı yarıyadır.
Nesâî ve Dârekutni, Amr bin Şuayb'dan, o da dedesinden Peygamberin şöyle dediğini tahric etmişler, İbn Huzeyme de bu hadisi sahih saymıştır:
«Kadının diyeti, diyetinin üçte birine ulaşıncaya kadar, erkeğin diyeti kadardır.»
Malik, Muvatta'da, Beyhakî de Rebia bin Abdurrahman'dan tahric ederek onun şöyle dediğini kaydeder:
«Said bin Müseyyeb'e sordum : «Kadının parmağında ne kadar var?...» «On deve,» dedi. «İki parmağında kaç tane?...» dedim. «Yirmi deve!» dedi. «Üçte kaç tane?...» dedim. «Otuz deve...» dedi. «Dörtte kaç var?...» dedim. «Yirmi deve» dedi... «Yarası büyüyüp daha fazla belaya uğrayınca diyeti küçülüyor.» dedim?... Sa'id: «Sen Iraklı mısın?» diye sordu. «Hayır, bilgisini sağlamlaştırmaya çalışan bir alim veya öğrenmek isteyen bir cahilim.» dedim. Said: «Sünnet olan budur ey kardeşimin oğlu,» dedi.»
İmam Şâfiî bu sünnet kavramını eleştirmiş ve «sünnet» ten maksadın, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti değil, Zeyd bin Sabit'in bu şekilde görüşünü belirleyen sünneti olduğunu açıklamıştır.
Şâfii der ki:
«Sünnet kavramı mutlak olarak kullanıldığında bundan maksat Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetidir. Sa-habilerin büyüklerinin bunun zıddına fetva verdikleri rivayet edilmiştir. Eğer bu Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti olsaydı ona muhalefet etmezlerdi... (Said'in) Sünnet kavramını kullanması, Zeyd bin Sabit'in sünnetini kastettiğine yorumlanır. Zira bu görüş ancak onun sözü olarak rivayet edilmiştir. Ayrıca bu imkansız olan bir şeye neden olmaktadır. Çünkü bu görüşe göre kadının acısı fazlalaşıp belası ağniaştıkça diyeti azalmaktadır ve bunun kaynağı olarak da Şari'in hikmeti gösterilmektedir!
Bu görüşü Sari'e nisbet etmek caiz olmaz. Zira bir suçun şer'an hiçbir şeyi gerektirmeyeceğini düşünmek imkansızdır. Başkasıyla vacip olan şeyi düşürmesi daha çirkindir.
47.20.9. Ehl-i Kitabın Diyeti
Ehl-i kitabın diyeti (ister zımmî olsunlar, ister kendilerine güvence verilen sözleşmeli kimseler olsun) yanlışlıkla Öldürüldüklerinde müslümanm diyetinin yarısıdır. Onlann erkeklerinin diyeti müslüman erkeğin diyetinin yansıdır. Kadınlarının diyeti müslüman kadının diyetinin yansıdır. Zira Amr bin Şuayb'ın, babasından, onun da dedesinden rivayetle; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ehl-i kitabm diyeti konusunda müslümanın diyetinin yansıyla hükmetmiştir.
Ahmed rivayet etmiştir.
Öldürmede diyetleri, müslümanm diyetinin yansı olduğu gibi yaralamalarda diyet yan yarıyadır.
Malik ve Ömer bin Abdülaziz de bu görüştedir.
Ebû Hanife, Sevri ise onlann diyetlerinin müslümanm diyeti kadar olduğu görüşündedir. Ömer, Osman ve İbn Mes'ud'-dan rivayet edilen görüş de budur. Zira Cenab-ı Allah buyuruyor ki:
«Ve eğer sizinle kendileri arasında andlaşma bulunan bir topluluktan İse ailesine verilecek bir diyet ve mü'min bir köle azâd etmek gerekir.» (Nisa: 92)
Zühri der ki:
Yahudi, hiristiyan ve zimminin diyeti müslümanın diyeti gibidir.
Der ki:Rasulüllah sallallahu aleyi ve sellem Ebu Bekir, Osman ve Ali (r.anhüm) dönemlerinde uygulama böyleydi.Muaviye’ye gelince ,o diyetin yarısını beytü’l-mal’e koydu, yarısını da ölüye verdi.
Sonra Ömer bin Abdülaziz diyetin yarısına hükmetti ve Muaviye'nin beytü'l-mal'e koyduğu yarısını kaldırdı.»
Zühri der ki :
«Fırsatım olmadı ki; bunu Ömer bin Abdülaziz'e hatırlatayım ve zimmet ehli için diyetin tam olduğunu haber vereyim.»
Şafi'i onlann diyetlerinin müslümanm diyetinin üçte biri olduğu görüşündedir. Putperestlerin, anlaşmalı ve güvence verilen mecusilerin diyeti ise müslümanm diyetinin onda birinin üçte ikisidir (yani otuzda ikisi).
Onlann bu konudaki delilleri ise, bu konuda ileri sürülen en az görüşün bu olmasıdır. Zimmet ise kişiden uzaktır, ancak kesin bilgi veya delil ile sabit olur.
Hesaplandığında bu 12.000 (oniki bin) dirhemden, (800) sekiz yüz dirhem eder.
(2/3 X 1/10 = 2/30 = 12.000 : 30 = 400 = 400 X 2 = 800) Ömer, Osman ve İbn Mes'üd'dan rivayet edildiğine göre onların kadınları da yan yanya hükmüne tabidir.
Zimmi ve anlaşmalı birinin öldürülmesinde diyetle beraber keffaret de gerekiyor mu acaba?
İbn Abbas, Şâ'bî, Nehâi ve Şâfii’ye göre gerekir. Taberi de bunu tercih etmiştir.
47.20.10. Ceninin Diyeti
Annesine karşı kasten veya yanlışlıkla işlenen bir suçtan dolayı cenin ölür de annesi ölmezse, bu suçtan dolayı Curra (Gur-ra, herşeyin en güzeline denir) gerekir. Cenin ister anasından doğduğunda ölü olarak dünyaya gelsin, isterse karnında ölsün, ister kız, isterse erkek olsun farketmez.
Eğer sağ olarak doğar da sonra ölürse onda diyet vardır. Erkek ise yüz deve gerekir. Kız olursa elli deve lazım gelir. Sağ olmak; aksınna, nefes alma, ağlama, bağırma, kıpırdama ve saire ile bilinir.
Şafii', ceninin herhangi bir şekilde annesinin karnında ölmesinde bu hükmün geçerli olabilmesi için onun bir yaratılışa kavuşmuş olmasını ve ruhun ona geçmesini şart koşmuş ve bunu da «Ceninin insan şekline girmesi, el ve parmaklarının belli olmasıyla» açıklamıştır.
Mâlik ise bunu şart koşmamış ve şöyle demiştir: «Kadının düşük yaptığı ister et parçası halinde olsun, ister
kan pıhtısı halinde olsun doğum olduğu bilinen herşeyde gurra vardır.»
Şafiî'nin görüşü tercihe şayandır. Yani asıl olan beraeti zimme'dir ve gurranın vacib olmamasıdır. Eğer ceninin hilkatına kavuştuğu bilinmiyorsa o zaman bir şey gerekmez.[13]
47.20.10.1. Gurra Miktarı
Gurra Şa'bî ve Hanefilerin belirttiği gibi beşyüz dirhemdir. Ya da Ebû Dâvûd ve Nesâi tarafından tahric edilen Ebû Bu-reyde hadisinde olduğu gibi yüz koyundur. Bir söylentiye göre ise beş devedir.
Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet edilen hadiste deniyor ki: «Rasûlüilah sallallahu aleyhi ve sellem kız olsun erkek olsun ceninin diyeti hususunda ğurra'ya hükmetmiştir.
Mâlik, İbn Şihab'dan, Said bin Müseyib'den rivayet ederek anasının karnında öldürülen cenin hakkında Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in gurra üe hükmettiğini bunun erkek yahut kız olması arasında fark olmadığını belirtmiştir. Kendisine karşı bu hüküm verilen adanı: Yemeyen, içmeyen, konuşmayan ve hareket etmeyen bir şey için nasıl ben borçlanayım, demişti. Bunun gibileri heder olunur.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Bu adam kahinlerin kardeşierindendir.»
Bu müslüman kadının cenini için böyledir. Zımmi kadının cenini ise bidayetü'l-müctehid'in sahibinin belirttiğine göre Mâlik, Şafiî ve Ebû Hanife anasının diyetinin onda biri vardır, demişlerdir. Fakat Ebû Hanife burada da asıl düşüncesine göre hareket eder ve zımnimin diyeti ile müslümamn diyeti arasında fark görmez.
Şafiî de kendi aslına göre hareket eder, ona göre de, zımmi-nin diyeti müslümamn diyetinin üçte biridir.
Mâlik de kendi aslına göre hareket eder ve zimminin diyetini müslümamn diyetinin yarısı olarak görür.
47.20.10.2. Gurra Kime Vacibtir?
Malik ve arkadaşları ile Hasan el-Basrî ve Basralılara göre; gurra suçlunun malından ödenil".
Hanefiler, Şafi'İler ve Kûfeliler: Ğurra'nın, âkile tarafından ödenmesi gerektiği görüşündedirler. Çünkü bu yanlışlıkla işlenen bir suçtur.[14] Dolayısıyla âkilenin ödemesi gerekir.
Cabir (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselam ceninin öldürülmesine ğurra takdir etmiş ve bunu vuranın âkilesine yüklemiştir. Kadının kocası ve çocuğundan başlamıştır.
Malik ve Hasan ise vurmanın kasten yapıldığı zamanı kasten vurma diyetine benzetmişlerdir. Fakat birinci görüş daha doğrudur.
47.20.10.3. Gurra Kime Verilir?
Malikiler, Şafiiler ve başkalan ceninin diyetinin onun varislerine verileceğini ve onu şer'î varislerinin vermesi gerektiğini, hükmünün de diyet hükmü gibi olduğunu, mirasla başkasına geçebileceğini belirtmişlerdir. Bir görüşe göre ise ceninin diyeti annesine aittir. Çünkü cenin onun organlarından biridir. Diyeti de yalnız ona mahsustur.
47.20.10.4. Keffaretin Gerekliliği
Alimler ceninin sağ olduğu halde doğup sonradan ölmesi halinde diyetle beraber kefareti de gerektirdiğinde ittifak etmişlerdir.
Cenin sağ değil de Ölü olarak doğduğunda gurra ile beraber keffaret gerekir mi? Yoksa gerekmez mi?
Şafii ve başkası der ki; «keffaret de gerekir.» Zira Şafii'ye göre hem kasten hem de yanlışlıkla işlenen suçlarda keffaret gereklidir.
Ebû Hanife der ki; «keffaret gerekmez. Çünkü o bu durumda kasten öldürme hükmüne tabidir.» Ebû Hanife'ye göre kasten öldürmelerde keffaret yoktur.
Mâlik'e göre keffaret verilirse iyi olur. Zira Malik bu öldürmenin kasıtlı mı yoksa yanlışlıkla mı işlendiği hususunda kesin bir kanıya varamamıştır.
47.20.11. İyileşmeden Önce Diyet Verilmez
Malik der ki: Bize göre yanlışlıkla işlenen suçlarda yaralı iyileşmeden diyeti ödenmez. Bu konuda görüş birliğine varılmıştır. İnsanın el yahut ayak gibi kemiklerinden biri yanlışlıkla kırılacak olursa tekrar iyileşip eski halini aldığında onda diyet yoktur.[15] Eğer eksilir yahut da eksik diyeti varsa o zaman hesaba göre eksilenin diyeti vardır.
Malik devamla der ki: Eğer bu kırılan kemik hakkında peygamberlerden belirlenmiş bir diyet varsa o zaman Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in belirlediği ölçüde belirli bir diyete tabi tutulur. Eğer bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve seliem'den belirlenmiş bir diyet yoksa sünnette bir uygulanmasına ve belirli bir diyetine rastlanmıyorsa bu konuda ictihad yapılır.
47.20.12. Birbirleri İle Arbede içinde Bulunan Topluluk Arasında Ölü Bir Kimsenin Bulunması
Bir topluluk arbedeye girip aralarından biri ölü olarak bulunur ve katili de bilinmezse, bu konuda kimse de şahitlik etmeyip durumu açığa çıkmazsa onda diyet vardır.
Ebû Davud'un rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«Kim karşılıklı oklaşmalarda yahut atışmalarda öldürülürse bu yanlışlıkla öldürmedir. Diyeti yanlışlıkla öldürme diyetidir. Atışmanın taşla, sopayla yada kamçı ile olmuş olması arasında fark yoktur. Kim kasten öldürürse bunda kısas vardır. Kim kısasa engel olursa Allah'ın laneti ve gazabı onun üzerinedir. Onun ne bir farzını ne de bir nafilesini kabul etmez.»
Alimler bu adamın diyetini ödeyecek kimseler konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Ebu Hanife der ki: Eğer ölünün sahipleri başkalarından davacı olmazsa diyeti kabile akilesi yüklenir.
Malik der ki:
«Onun diyeti kendisiyle münakaşa edenlerin üzerinedir.» Şafi'i der ki:
«Eğer belli bir adamdan yahut belli bir gruptan davacı olurlarsa orada kasame vardır. Yoksa ne diyet ne de kısas olur.
Ahmed der ki: «Bu diyet öbür taraf in akileleri üzerinedir. Ancak belli bir adamdan davacı olurlarsa o zaman kasame gerekir.»
îbn Ebi Leyla ve Ebû Yusuf der ki: «Onun diyeti birbiri ile savaşan iki grubun da üzerinedir.»
Evzâ'i der ki: «Onun diyeti her iki gruba da yüklenir. Ancak eğer iki grup dışında kalan bir kimsenin öldüğüne bir delil varsa o başka. Eğer bu kimsenin Öldürdüğü ortaya çıkarsa ona hem kısas hem diyet gerekir.»
47.20.13. Diyet Aldıktan Sonra Öldürme
Kan sahibi diyeti aldıktan sonra artık katili öldüremez. Bu onun için haram olur.
Ebû Dâvûd der ki: Hasan'dan, Câbir bin Abdullah'tan Ra-sülüJlah'ın sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu kaydedilmiştir :
«Diyet aldıktan sonra öldürenin malı çoğalmasın.»
Dârekutni, Ebû Şurayh el-Huzai'den rivayetle onun Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seliem'den şöyle duyduğunu kaydeder:
«Kime bir kan yahut yara isabet ederse, o şu üç şeyden birini tercih etmekte serbesttir: Eğer adam bunların dördüncü-
sünü arayacak olursa ona engel olunur. Bu üç seçenek: Kısas, bağışlama yahut diyet almadır. Eğer bunlardan birini kabul ettikten sonra haddi aşarsa ona ateş vardır. Orada ebedi olarak kalacaktır.»
Eğer buna rağmen öldürecek olursa alimlerden bir kısmına göre:
«O, suçsuz bir kimseyi öldürmüş gibidir. Kan sahibi dilerse onu Öldürür. Dilerse bağışlar. Ayrıca ahirette de cezaya çarptırılacaktır.»
Bazı alimler de derler ki: «Mutlaka Öldürülür. Hakim kan sahibinin bağışlamasına imkan tanımaz.»
Bir söze göre ise; «Onun durumu imanım isteğine kalmıştır. Hangisini uygun görürse onu uygular.»
47.20.14. İki Süvarinin Çarpışması
Ebû Hanife ve Mâlik der ki: «Eğer iki süvari çarpışır ve her ikisi de ölecek olursa her birisinin diğerinin diyetini ödemesi gerekir. Bu diyetlerini akile yüklenir.»
Şâfi'î der ki: «Her birisine arkadaşının yan diyeti vardır. Zira herbiri hem kendisinin hem de arkadaşının hareketiyle ölmüştür.»
47.20.15. Hayvan Sahibinin Zaran Ödemesi
Hayvan ön ayağı yahut arka ayağı veya ağzıyla bir yaralamaya neden olduğunda sahibi zararı öder. Bu Şâfi'i, İbıı Ebî Leyla ve Şibrime'nin görüşüdür.
Malik, Leys ve Evzâ'i der ki: «Eğer sürücüsü, binicisi yahut kılavuzu tarafından vurma ve cimdikleme gibi sebeplerden dolayı değil de kendi tabii hareketi ile suça neden olmuşsa sahibi zararını ödemez. Eğer bir sebep varsa o zaman sahibine telef olan şeyin zarannı ödemesi gerekir. Mesela: Bir şey yaptırmak ister, hayvan da kıracak olursa durum böyledir. Eğer işlenen suç kısası gerektiriyorsa ve sahibi de hayvana o işi kasten yaptırıyorsa bunda kısas vardır. Zira hayvan bu durumlarda bir vasıta, bir alet konumundadır.
«Eğer hayvana bu işi yaptırmada kasıt yoksa o zaman akilenin diyet ödemesi gerekir. Eğer talep olunan şey mal ise o zaman suçu işleyen zararını yüklenir.»
Ebû Hanife der ki: «Eğer bir kimsenin binmiş olduğu hayvanı başka bir kimseyi teperse eğer tepme olayı hayvanın arka ayağı ile gerçekleşmişse adamın kanı heder olur. Eğer ön ayakları ile vurmuşsa o zarannı Öder. Zira kişi hayvanın ön tarafına hakim olur. Fakat arka ayağına hakim olamaz.
«Eğer bir hayvanı sürerken eğeri veya gem'i düşer, yahut yüklediği herhangi bir şey düşüp bir adama değerse onun sürücüsü bundan kaynaklanan suçun zararını öder.
«Eğer bir hayvan parlar, bir mal yahut insana zarar verirse sahibi onun zararını ödemez. Çünkü kişi bunu kasıtlı yapmış değildir. Parlama işinin gündüz yahut gece olması arasında fark yoktur.
«Eğer bir adam bir hayvana biner başka biri de onu döver yada sopa ile dürtükledikten sonra bir insanı ezer, yahut ön ayaklan ile vurur, yahut kaçıp birisine çarpar ve ölümüne neden olursa, bu durumda hayvana binen değil onu dürtükleyen cezayı öder.
«Eğer dürtükleyeni tepelerse kanı heder olur. Çünkü sebep kendisidir.
«Eğer zıplar da binicisini düşürür ve ölümüne neden olursa, diyeti onu dürtükleyenindir, akileyi öder.
«Hayvan yolda pisler yahut da bevlederse bundan herhangi bir kimse ölür, bozulur, kırılır yada kızarsa kişi bunun zararını çekmekle mükellef değildir. Kişi hayvanını bu tür ihtiyaçlarını gidermek için durdurmuş olsa da hüküm aynıdır.»
47. 20.16. Sürücü, Binici ve Kılavuzun Zararı Ödemesi:
Hayvanın bir sürücüsü, binicisi yada kılavuzu olduğu halde bir şey olursa yahut kendisine bir zarar gelirse, hayvana isabet eden zararı ödemesi gerekir. Ömer fr.a.) atını sürüp başkasını ezen birisi hakkında diyetle hükmetmiştir.
Zahir ehline göre bu üç grubun hiçbirine zaran ödemek düşmez. Zira Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
«Konuşmayan hayvanın yaralaması heder olur. Kuyununki de öyle, madeninki de öyle. Hazinelerde ise humus vardır.»
Zahiriye'nin kendisi ile delil getirdiği hüküm hayvanın ne sürücüsü, ne binicisi ne de kılavuzu olmadığı zamanlara mahsustur. Zira buna benzer durumlarda hayvanın zarar verdiği şeylerde ceza çekmenin olmadığında icma' vardır.
47.20.17. Duran Hayvan
Duran bir hayvan herhangi bir suç işleyecek olursa Ebû Hanife'ye göre işlediği suçun cezasını sahibi çeker. Burada hayvan sahibinin, hayvanını bağlaması caiz olan bir yerde bağlamış olması, onu zararı ödemekten kurtaramaz.
Nu'man bin Beşir'den rivayet edildiğine göre Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«Kim hayvanım müslümanların yollarından birinde yahut çarşılarından bir çarşıda durdurur, hayvan da Ön yahut arka ayaklarıyla birini ezecek olursa, kişi zararını öder.»
(Hadisi Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Şâfiî der ki: Eğer hayvanını durdurması gereken yerde dur-durursa zararını ödemez. Eğer durdurması caiz olmayan yerde durdurursa o zaman zararını öder.
47.20.18. Hayvanların Yok Ettiği Ekin, Meyve ve Benzerlerinin Ödenmesi
Alimlerin cumhuru — ki bunların içinden Mâlik, Şâfi'i ve Hicaz fakihlerinüı ekseriyetini sayabiliriz — hayvanların gündüz telef ettiği başkasına ait can ve mallarda sahibine kıymetini ödemesi zorunlu olmadığı görüşündedir. Zira halkın örfünde bellidir ki bostan ve bahçe sahipleri gündüzleri korularını kollamakta ve hayvan sahipleri de hayvanlarını gündüz serbest bırakmaktadır. Geceleri ise onları ağıllarına çekmektedir. Bu genel adete muhalefet eden muhafaza sınırlarını aşmış zayii olmanın sınırına dahil olmuştur.
Bu mal sahibinin beraberinde bulunmadığı zamanlarda böyledir. Eğer sahibi beraber ise o zaman telef ettiklerinin zararını öder. Sahibi bu esnada hayvanın binicisi sürücüsü, kılavuz yada yanında durmuş olsun farketmediği gibi hayvanın onu ön yada arka ayaklarıyla veyahut ağzı ile yok etmesi arasında da fark yoktur.
Cumhur, bu görüşlerine Malik'in İbn Şihab'dan, Haram bin Sa'd bin el-Muhayyisa'dan aldığı rivayeti delil getirmiştir. Buna göre Berâ bin Azib'in devesi bir adamın bostanına girmiş ve onu bozmuştu. Rasûlülîah sallallahü aleyhi ve sellem bu konuda şöyle hüküm verdi: «Bostan sahipleri gündüzleri bahçelerini korumalıdır. Hayvanların geceleyin buralarda yaptığı tahribatı ise sahipleri Ödemelidir.»
Ebû Ömer bin Abdilberr der ki: «Bu hadis mürsel de olsa meşhur bir hadistir. İmamlar onu mürsel olarak rivayet etmiştir. Güvenilir kimseler onu rivayet etmişlerdir. Hicaz fakihleri de onu kullanmış ve kabul etmişlerdir. Medine'de uygulama da böyledir. Medine ehlinin ve diğer hicaz halkının bu hadisle amel etmiş olması bile yeterlidir.
— Malikilerden— Sahnûn, bu hadisin bahçeleri korulu bulunan şehirler için ancak geçerli olabileceğini söylemiş, ekinleri şehire bitişik olan, koru altında bulunmayan ve bostanları da öyle olan şehirlerin durumlarının değişik olduğunu ve bu durumlarda hem gece hem gündüz hayvanların telef ettiklerinin zararını hayvan sahiplerinin çekmesi gerektiği kanısındadır.
Hanefiler der ki: -Eğer sahibi yanında bulunmuyorsa zararını çekmez. Gece ve gündüz farkı da yoktur. Zira Rasûlülîah sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
«Hayvanların yaralamaları heder olur.»
Yani Hanefiler hayvanların bütün yaptıkları şeyleri onların yaralamalarına kıyas etmektedirler.
Eğer sahibi kendisi ile beraberse ve onu sürüyorsa her durumda onun telef ettiğini ödemek zorundadır. Eğer ona binmiş halde ise yahut ona kılavuzluk ediyorsa ağzı ile yahut ön ayakları ile telef ettiği şeylerin zararını öder. Arka ayaklarıyla telef ettiklerininkini değil.
Cumhur şöyle cevap verir: «Hanefilerin bu konuda kullandığı hadis geneldir. Berâ hadisi ise onu tahsis etmiştir.»
Bu ekin ve meyvelerle ilgili olan hükümlerde böyledir. Diğerleriyle ilgili hükümleri İbn Kudâme'nin <<el-Muğnî»de belirttiklerinden nakledelim:
«Eğer bir hayvan ekin dışındaki bir şeyi telef edecek olursa sahibi onun telef ettiklerini eli hayvanın üzerinde olmadığı müddetçe gündüz olsun gece olsun Ödemek durumunda değildir.
Şurayh'den hikaye edildiğine göre o geceleyin bir bahçeye girmiş olan koyun hakkında sahibinin zararı ödemesi ile hükmetmiştir.
Şurayh, hükmüne şu ayeti delil olarak göstermiştir: «Toplumun davarının yayıldığı bîr ekin hakkında hükmediyorlardı. » (Enbiya 78)
Şurayh der ki: «Ayette geçen «nefes- kavramı ancak geceleyin gerçekleşebilir.»
Sevrî der ki: «Gündüz de olsa onun zararını öder. Çünkü o hayvanını serbest bırakmakla ifrata düşmüştür. Bizim lehimize ise Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in sözü vardır:
«Konuşmayan varlıkların (hayvanların) yaralaması heder olmuştur.»
(Bu hadis Buhâri ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.) Ayete gelince; «nefes» gece hayvan yayma anlamına gelir. Bu da hayvanların yayılmakla tabii olarak bozduğu ekinlerdir. Başkası ise böyle değildir. Dolayısıyla başkasını ona kıyas etmek sağlıklı olmaz.
47.20.19. Kuşların Telef Ettiği Şeylerin Zararı
Bazı alimlere göre bal anları, güvercinler, kazlar, tavuklar ve kuşlar da diğer hayvanlar gibidir. Eğer kişi onları gündüz serbest bırakır, onlar da başkasının tanelerini, ekinlerini toplayacak olurlarsa sahibi zararını ödemez. Zira adet olan onların serbest bırakılmasıdır.
Diğer bazı alimler ise, bunda zararı ödemek gerektiği kanısındadır. Kim onları serbest bırakır ve bir şeyi telef etmelerine neden olursa zararını Öder.
Eğer kişinin doğan, şahin gibi yırtıcı kuşları olur ve bunlar başkasının kuşlarına, hayvanlarına zarar verirse, zararını öder.
Doğru olan görüş de budur.
47. 20.20. Köpek veya Kedinin Yaraladığı Şeyin Zararı
«EI-Muğnî»de şöyle denir:
«Kim kuduz (veya ısırgan) bir köpek besler ve onu serbest bırakırsa, bir insanı ya da hayvanı gece veya gündüz ısırdığında, ya da bir kişinin elbisesini parçaladığında sahibinin zararını ödemesi gerekir. Zira o bunu beslemekle aşırılığa kaçmış olmaktadır. Ancak bir kişi kendisinin izni dışında evine girerse, onda zararı ödeme yoktur. Zira kendisi oraya girmekle haddi aşmış, taşkınlığa neden olmuş ve köpeğin kendisini ısırmasına sebep olmuştur. Eğer köpek ısırma dışında bir şeyi telef ederse onu besleyen zararını ödemez. Başkasının kabına ağzını bulaştırması veya pislemesi gibi. Zira bu kuduz köpeğin kendisine has özellikleri değildir.»
Kadı der ki:
«Eğer bir kişi başkasının civcivlerini yiyen bir kedi besleyecek olursa, kuduz köpeğin telef ettiklerinin zararını ödediği gibi bunun da zararım Öder. Gece ile gündüz arasında fark yoktur.
«Eğer kedinin böyle bir alışkanlığı yoksa, onun cezasını sahibinin çekmesi gerekmez. Köpek kuduz olmadığı zaman da durum böyle olduğu gibi. Eğer kuduz köpek yada yabani kedi, kendi isteği ve sahipleriyle değil de kendi kendine birisinin yanına gelip bazı şeyleri dağıtacak olursa, zararını ödemez. Zira bu zarara kendisi neden olmuştur.»
47. 20.21. Öldürülebilen ve Öldürülmeyen Hayvanlar
Hayvanlar içinden, Rasûlülîah sallallahü aleyhi ve sellem.in öldürülmesini emrettikleri dışında, hiçbiri öldürülmez. Onlar da şunlardır:
«Karga, delice (dölengeç) kuşu, fare, yılan, akrep, kuduz köpek, zehirli keler.»
Zararda bunlara benzeyenler de onlara ilave edilir. Acı veren eşek arısı, panter, pars, aslan gibi. Bunlar kimseye saldırmamış olsalar dahi öldürülebilir.
Aişe radiyallahu anhâ der ki:
«Rasûlüllah sallalahü aleyhi ve sellem hem Harem'de hem de Harem dışında beş fâsıkın öldürülmesini emretti: «Karga, delice kuşu, akrep, fare ve kuduz köpek.»
(Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir.)
Sahihayn'da yer alan Ümmü Şeriyl hadisinde Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem zehirli kelerin öldürülmesini emretmiş ve ona «Fuveysika» adını vermiştir.
Bunlar öldürüldüğünde, öldürüldüklerinden dolayı zararı ödenmez. Diğer yırtıcı hayvan ve haşereler de böyledir. Bunlar evcilleştirilmiş de olsa durum değişmez. Bunda icma vardır. Kedi hariç. Kedi öldürülürse kıymeti ödenir. Ancak bir saldırı sözkonusu olmuşsa o başka. Ne çavuş kuşu ne karınca, ne balansı, ne kırlangıç, ne göçeğen kuş ne de kurbağa Öldürülür. Çünkü bunlar zararlı hayvanlar değildir.
Nesâi, İbn Amr'dan, Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu kaydeder:
«Kim bir serçe kuşunu ve ondan büyüğünü haksız yere öldürürse, Allah onu kıyamet günü hesaba çeker. Ey Allah'ın Ra-sûlü haklı yere de Öldürülür mü? denildi. Buyurdu ki: Hakkı onu güzelce kesip yemek, başını koparıp atmamaktır.»
Eğer onları öldürecek olursa, Allah'a tevbe etmesi gerekir. Zararını ödemesi gerekmez.
îbn Abbas'tan rivayete göre; o dedi ki:
Rasûlüllah sallallahü Aleyhi ve sellem dört hayvanı Öldürmeyi yasakladı:
«Karınca, bal ansı, çavuş kuşu ve göçegen kuşu.» 47.20.22. Zararı Ödenmesi Gerekmeyenler
Eğer suç zalim ve azgın bir zalimin haksız hareketi nedeniyle işlenmişse, kanı heder olur. Yani bunda ne kısas ne de diyet vardır.
Bazı örnekler verelim:
47.20.22.1. Isıran Adamın Dişlerinin Kırılması veya Dökülmesi
Bir kişi başkasını ısırdığında, ışınlan adam, ısıran adamın ağzından ısırdığı şeyi çekerken dişleri sökülürse, yahut çenesi çıkarsa suçu işleyen sorumlu değildir. Zira adam haddini aşmış değildir.
Buharı, Müslim, îmran b. Husayıı'dan rivayet ederler ki Bir adam bir adamın elini ısırdı. Adam elini ağzından çekince ön dişlerinden ikisi söküldü. Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e başvurdular. Buyurdu ki:
«Biriniz, kardeşinin elini erkek deve gibi ısırıyor! Sana diyet yoktur.»
Malik der ki: Zararını öder. Bu hadis ise, onun aleyhine delil olmaktadır.
47.20.22.2. İzni Olmadan Başkasının Evine Bakma
Kim başkasının evine bir delikten kapı aralığından, ya da başka bir yerden bakacak olursa, eğer kasıtlı bakmıyorsa zararı yoktur.
Müslim rivayet eder ki: Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e ani bakışlardan soruldu? Buyurdu ki:
«Gözünü başka tarafa çevir.»
Ebû Dâvûd ve Tirmizi rivayet eder ki: Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem Ali'ye buyurdu ki:
-Arka arkaya bakma. Birincisi senin ise de ikincisi senin değildir.»
Eğer ev sahibinin izni olmadan kasıtlı olarak bakacak olursa, ev sahibi onun gözünü çıkarabilir; zararını ödemesi de gerekmez.
Ahmed ve Nesâi, Ebü Hüreyre'den tahric ederler ki; Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«Kim bir topluluğun izni olmadan evine bakarken onlar onun gözünü çıkarırsa ne diyeti ne de kısası vardır.»
Buhâri ve Müslim yine Ebû Hüreyre'den rivayet ederler ki: Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve seîîem şöyle buyurmuştur:
«Eğer biri, senin iznin olmadığı halde, haline vakıf olmaya çalışırsa, sen de ona bir çakıl atıp gözünü çıkarırsan, sana bir günah yoktur.»
Sehl bin Sa'd'dan: Bir adam Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in kapısının deliğinden ona bakmaya çalışıyordu. Rasûlüllah saiiallahü aleyhi ve sellem'in yanında saçını taradığı bir kemik vardı. Ona dedi ki:
«Senin baktığını bilseydim, onu gözüne sokardım. Zira izin alma, bakma için (meşru) kılınmıştır.»
Şafi'iler ve HanbelHer bununla amel eder.
Hanefiler ve Malikiler ise muhalefet ederek derler ki:
«Kim ev sahibinin izni olmadan bakar o da bir çakıl atar ya da gözüne çöp batırırsa, kişi sorumludur. Çünkü bir kişi eve girer, evin içine bakar, ev sahibinin kansmı (cinsel organı dışında) görüşe, onun gözünü çıkarmak caiz değildir. Onun başına büyük bir felaket getirmesi de doğru olmaz. Zira bu tür günahları işlemek buna benzer cezalara denk değildir.»
Bu ise daha önce kaydedilen sahih hadislere aykındır.
İbnü'l-Kayyım da birinci görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir :
«...Bu sünnetler, şeriatın aslına aykırı görülerek reddedilmiştir. Zira Allah gözün çıkarılmasını ancak göz çıkarılmasıyla mubah kılmıştır. Bakma suçu ile değil. Bu nedenle eğer kişi diliyle günah işlerse, dili kesilmez. Eğer kulağıyla onları dinlese, kulağı kesilmez. Bunlara denir ki: Bu sünnetler, şeriatın asıllarının en büyükleridir. Bunlara aykırı olanlar, asılların da hilafmadır. Sizin:
«Allah gözün alınmasını ancak gözün alınmasıyla helal kılmıştır.» şeklindeki sözünüz kısas hakkında doğrudur. Ama suç işleyen organ ise buna dahil değildir. Onun zararı ve düşmanlığı ancak çakıl atmakla bertaraf edilebilir. Bu konuda ayet ne müsbet ne menfi bir şeyi kapsar. Sünet Kur'an'm sözetmediği bir konuda yeni bir hüküm beyan etmiş olmaktadır. Bu Kur'an'ın hükmüne aykırı değildir. Bu ise kısasta gözlün çıkarılmasından başka bir meseledir. Başkaldıranın gücünün bertaraf edilmesi de değildir ki kolayın kolayı tercih edilsin. Zira burada amaç gücünün zararını bertaraf etmektir. Eğer sopa ile savılabilirse, kılıçla savılmaz. Fakat bu harama bakmakla haddini aşan ve kendisinden korunma imkanı olmayan adam ise ancak gizlenmek ve pusuya düşürülmekle yakalanabilir. Bu başka bir meseledir. O suç işleyen olmadığı gibi düşmanlığı gerçekleşmemiş isyancı da değildir. Bu iş genellikle gizli şekilde ve başkasının göremeyeceği durumlarda tahakkuk eder. Kendisine bakılan adamın delil getirmesi şart koşulursa, kişi bunun altından kalkamaz. Eğer en zararsız ve kolay yolla savılması emredilirse, kendisine ve mahremine karşı İşlenen bakma şeklindeki suç cezasız kalır.
«Mükemmel olan bir yasa hem bunu hem de onu kabul etmez. O zaman bize de suçluya da en uygun ve en sağlıklı olan hiçbir şekilde reddedilmeyecek olan sünnetin hükmüdür.
«Burada çakıl atmanın hiçbiri sünnetin sıhhatma gölge düşüremez. Eğer ortada adiy bir bakış yoksa çakılların atılması önemli değildir. Eğer adiv bir bakış varsa, o da kendisinden başkasını kötülemeye kalkmasın. Zira sahibini felakete sürükleyen bu bakış olmuştur, Helake yaklaştıncı unsur budur. Çakıl fırlatan ona zulüm etmiş değildir. Bakan ise hain bir zalimdir. Şeriat, mahremi çiğnemiş bu adamın delilini getirdikten sonra suçluyu ta'zir ile cezalandırmak suretiyle yardımına (!)
koşmaktan çok mükemmel ve yücedir. Gerçek Alah'ın hükmüdür. O bunu elçisine bildirmiştir. Gerçekten inanmış bir topluluğa başka kim daha güzel hüküm koyabilir?»
47.20.22.3. Canını, Malını, Namusunu Savunma İçin öldürme
Kim bir insanı ya da bir hayvanı, kendi canını veya başkasının canını kendi malını veya başkasının malını yahut namusunu korumak ve savunmak için Öldürürse, ona bir ceza yoktur. Zira canı ve malı korumak bir görevdir. Eğer bu öldürme dışında başka bir yolla gerçekleştirilemiyorsa, onu öldürebilir. Katile bir şey de gerekmez.
Müslim, Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet eder ki; o şöyle demiştir:
«Bir adam Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e geldi ve ona:
«Ey Allah'ın elçisi!... Bir adanı gelse, malımı almak istese ne yapmamı buyurursunuz?...
Buyurdu ki: «Ona malını verme.»
Adam-. «Eğer benimle dövüşürse, ne dersiniz?...» dedi,
«Onunla savaş,» buyurdu.
«O beni öldürürse ne olur acaba?..." diye sordu.
Buyurdu ki: «Sen şehid olursun.-
Adam : «Ben onu Öldürürsem ne olur?...» dedi.
«O cehennemdedir,» buyurdu.
Ibn Hazm der ki:
«Eğer bir hırsız ya da başkası bir kişinin malını zulmen almak isterse, eğer başından savıp ona vermeyebiliyorsa, onu öldürmesi doğru olmaz. Bu halde öldürecek olsa kısas gerekir. Eğer hırsızın en küçük bir ihtimalle karşı saldırıya geçeceğini bekliyorsa öldürsün. Ona bir şey de gerekmez. Çünkü o kendi kendisini savunmaktadır.»
47.20.22.4. Savunma İle Öldürme İddiası
Eğer katil, öldürdüğü adamı, canını, namusunu veya malını savunmak için öldürürse, iddiasına delil getirebilirse sözü kabul edilir, kısas ve diyet de düşer. Yok iddiasına delil getiremezse, sözü kabul edilmez, işi kan sahibine havale edilir. Dilerse bağışlar, dilerse kısas yapar. Zira asıl olan suç sabit olana kadar suçsuz olmaktır.
İmam Ali'ye (r.aJ : Karısıyla beraber bir adam yakalayan ve ikisini öldüren adamın durumu soruldu. Dedi ki: «Eğer dört şahid getiremezse, başını versin.»[16]
Eğer katil delil getiremez fakat kan sahibi öldürmenin savunma olduğunu itiraf edecek olursa, katilden sorumluluk kalkar ve hem kısas hem de diyet düşer.
Sa'id bin Mansûr, Sünen'inde Ömer (r.a.)'dan rivayet eder ki: «Ömer bir gün kahvaltı yapıyordu. Bir adam koşa koşa geldi. Elinde kana bulanmış bir kılıç vardı. Ardında kendisini kovalayan bir topluluk bulunuyordu. Adam geldi. Ömer'le beraber oturdu. Diğerleri de geldiler.
Dediler ki:
— Ey Mü'minlerin Emiri! Bu adam arkadaşımızı öldürdü. Ömer (r.a.) ona dedi ki:
— Ne diyorlar? Dedi ki:
— Ey Mü'minlerin Emiri! Ben karımın iki bacağına vurdum. Eğer iki bacağı arasında bir adam varsa, onu Öldürmüşümdür.
Ömer (r.a.) dedi ki:
— Ne diyor?... Dediler ki:
— Ey Mü'minlerin Emiri! O kılıçla vurmuş, adamın ortasına kadının bacaklarına gelmiş.
Ömer (r.a.) adamın kılıcını aldı, şöyle bir salladı, sonra ona
verdi.
Ve:
— Eğer onlar tekrar ederlerse sen de tekrar et, dedi.= Zübeyr'den rivayet edilmiştir: «O, bir gün savaştan geri
kalmıştı. Yanında bir cariyesi de vardı, iki adam yanma geldiler ve:
— «Bize bir şey ver,» dediler.
Yanında bulunan bir yemeği onlara verdi.
Dediler ki:
— «Cariyeyi bize bırak!»
Kılıcıyla onlara saldırdı. Bir tek darbe ile onları parçaladım
İbn Teymiye der ki:
«Eğer katil, Ölenin kendisine silah çektiğini iddia etse ve ölünün sahipleri bunu reddetse, bu durumda eğer ölü iyilikle bilinen bir adamsa ve kuşku yaratmayan bir yerde öldürülmüş-se, katilin sözü kabul edilmez.
«Eğer ölen kötülükle tanınan bir adamsa, öldüren de iyilikle bilinen bir adamsa, söz yeminle beraber katilin sözüdür, özellikle bundan önce kendisine sataşmasıyla biliniyorsa.»
47.20.22.5. Ateşin Yaktığı Şeylerin Zararı
Kim kendi evinde normaldeki haliyle bir ateş yakar da rüzgar eser, bir kıvılcım uçurup bir canı ya da malı yakacak olursa bunda zararı ödemesi gerekmez.
Vekî', Abdülaziz bin Husayn'dan, Yahya bin Yahya el-Gassani'den kaydederek der ki:
« Bir adam kendisi için bir ateş yaktı. Ateşten bir kıvılcım fırlayıp komşusunun bir şeyini yaktı.» Der ki: «Adam Abdülaziz bin Husayn'a durumunu yazdı. O da cevaben yazdı ki: Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«Sessiz şeyler tin neden olduğu suçlar) in cezası yoktur.» «Ben de ateşin neden olduğu şeyin cezası olmayacağı kanısındayım.»
47.20.22.6. Başkasının Ekinini Bozma
Eğer başkasına ait bir ekini normalden fazla bir şekilde sular ve ekin de bozulursa, zararını öder. Eğer ona haberi olmadan su sızacak olursa, zararını ödemez; zira bu iş kasıtlı bir şekilde ondan kaynaklanmamıştır.
47.20.22.7. Gemi Batması
Bir gemisi bulunan adam, onunla insanları ve hayvanları taşıyorsa, eğer doğrudan kendisinden kaynaklanan bir sebep olmadan batacak olursa, geminin batmasıyla telef olan malların ve canların zarannı çekmez.
Eğer kendisi batmasına neden olursa, o zaman zararı öder.
47.20.22.8. Doktor Zarar Öder mi?
Alimler, tıp konusunda bir yetkinliği olmayanın bir hastayı tedavi ederken herhangi bir felakete neden olduğunda işlediği suçtan sorumlu olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Buna göre adam neden olduğu kadarıyla zararı öder. Zira o, bu hareketi ile haddini aşmış sayılır. Zararı kendi malından öder.
Zira Amr bin Şuayb, babasından, o da dedesinden Rasûlul-lan sallallahü aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini rivayet eder:
«Kim doktorluğa soyunursa ve ondan Önce tabib olduğu hakkında bir malumat yoksa, o zararı öder.»
(Hadisi Ebû Dâvûd, Nesâi ve İbn Mâce rivayet etmiştir.)
Abdülaziz bin Ömer bin Abdülaziz der ki: «Babamın huzuruna geîen elçilerden bazıları bana haber verdiler ki: Rasû-lüllah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur;
«Kim bir topluluğa doktorluk yapmaya soyunursa, eğer bundan önce doktorluk yaptığı bilinmiyorsa, hastaya zarar verdiğinde zararını öder.»
(Hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.)
Fakat doktor, tıp konusunda uzman olduğu halde hata ederse, fakihlere göre ona diyet gerekir. Fakihlerin çoğunluğuna göre diyeti de akilesi öder.[17]
Bir söylentiye göre, diyeti malından ödenir.
Zararı ödemenin hüküm olarak konmuş olması, canları korumak, doktorların görevlerine dikkatle yönelmelerini sağlamak, onların insan hayatı ile ilgili çalışmalarında gerekli olan ihtiyat tedbirlerini almaktan kaynaklanmaktadır.
Malik'ten rivayet edildiğine göre: Bu durumda doktora bir şey gerekmez.
47.20.22.9. Eğinin Perdesini Yırtan Adam
Kişi hanımı ile cinsel ilişkide perdesini yırtarsa, eğer eşi cinsel ilişki yapılabilecek kadar büyükse zararı ödemek zorunda değildir[18]. Eğer cinsel ilişkiye girilemeyecek kadar küçük olursa, diyet vermesi gerekir.
-Perdeyi yırtma» olarak verilen «ifzâ» kavramı «feza» kökünden gelmektedir ki, geniş yer anlamına gelir. Cinsel ilişki anlamına geldiği de olur. Bu anlamlardan biri şu ayette geçmektedir :
«Nasıl onu geri alıyorsunuz? Halbuki siz birbirinizle cinsel ilişkide bulundunuz."
Dokunmak anlamına da gelir. Bu anlamına şu hadiste rastlıyoruz
«Biriniz eliyle zekerine dokunduğu zaman abdest alsın.»
Burada ifza'dan kasıt: Ön cinsel organ ile dübür arasındaki perdeyi yırtmaktır.
47.20.22.10. Duvarın Yıkılıp Adam Öldürmesi
Duvar yola ya da başkasının mülküne doğru eğilir, sonra da bir adamın üzerine yıkılıp öldürürse, eğer daha önce sahibinden onu düzeltmesi istenmiş ve o da düzeltme imkanına sahip olduğu halde düzeltmemişse, yıkılışı ile sebep olduğu zararı öder, yoksa ödemez.[19]
Eşheb'in Malik'ten rivayeti ise : Zarara neden olacağından kesin emin olunmadığı kadar endişe verici hale gelirse, onunla telef olan şeyin zararını öder. İster daha önce yapmış olsun, ister olmasın. İster görmüş olsun isterse görmesin farketmez.
Ahmed'ten gelen rivayetlerin en meşhuruna, Şafiilerden gelen en güzel yaklaşımlara göre kişi onun zararını ödemez.
47.20.22.11. Kuyu Kazanın Zararı Çekmesi
Bir kimse bir kuyu kazar, başka biri de gelip kuyuya düşerse, eğer sahip olduğu mülkünde kazmışsa ya da sahip olmadığı bir yerde kazmış fakat sahibinden zararını çekmeyeceğine dair izin almışsa (zararını çekmez). Eğer sahip olmadığı yerde kazar, yer sahibinden izin almazsa zararım öder. Eğer kendi emrinde bulunan yahut sahibinin izin verdiği yada ekilip biçilmeyen bir yerde kazmışsa aşağıda gelen hadise göre zararını ödemez. RasûJüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki :
«Kuyu (nun neden olduğu suçlar) heder olur.»
Yani bu durumlarda biri kuyuya düşerse kanı heder olur. Diyeti olmaz.
Malik der ki:
-Eğer normal herkesin kazdığı bir yerde kazmışsa, zararını ödemez. Eğer bunun dışında bir biçimde kazacak olursa, zararını çeker.
«Eğer biri mükellef olan bir kişiye kuyuya inmesi yada bir ağaca çıkmasını isteyecek olursa, adam da kuyuya inmekle yada ağaca çıkmakla ölecek olursa, emreden zararını ödemez. Zira onu bu işe zorlamış değildir.
«Hakim de bu iş için bir adam tutar adam da ölecek olursa, zararını ödemesi gerekmez, zira burada suçlu ve taşkınlık sözkonusu değildir.
«Eğer bir kimse kendisini yada çocuğunu güzel yüzme bilen birine teslim edecek olursa, boğulduğunda yüzücüye zararı ödemesi gerekmez.»
47.20.22.12. Yemek Vesaire Alırken izin Alma
Cumhur ulemaya göre hiç kimse başkasına ait bir hayvanı onun izni olmadan sağamaz. Eğer kişi zor durumda kalır ve sahibi de orada değilse, o zaman sağabilir. Sütünü içebilir, sahibine zararını öden
Diğer yiyecekler ve ağaçlarda asılı bulunan meyveler de böyledir. Zira darda kalma başkasının hakkını hükümsüz kılmaz.
Malik, Nafi'den, îbn Ömer'den, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
«Kimse kimsenin hayvanını onun izni olmadan sağmasın. Biriniz başkasının odasında (meşrübe)[20] saklı bulunan eşyanıza gelip eşyasını sakladığı kabı kırarak yiyeceğinizi alıp götürmesini hoş karşılar mısınız Onlara da hayvanları yiyeceklerini depo etmektedir. Kimse kimsenin hayvanını onun izni olmadan sağmasın.»
Şafii der ki: Zararını ödemez. Zira darda kalmakla sorumluluk düşer. Çünkü burada Şari'nin izni vardır. îzin ile zararı ödeme bir arada olmaz.
47.21. Kasâme
47.21.1. Kasâme Nedir?
İyilik ve güzellik anlamında kullanılır. Burada Kasâme'den maksat yeminlerdir. Bu kavram: «Akseme, yuksimu, iksâmen ve kasameten» fiilinden alınmıştır.
Yani bu kavram kasemden türemiş bir mastardır. Nasıl ki cemaat kavramı da cem' kökünden türemiştir.
Kasâme'nin uygulama biçimi: Ortada katili bilinmeyen bir ölü vardır. Bu durumda içlerinden birinin katil olduğunda kuşku olmayan bir topluluk tümden kasameye tabi tutulur. Yalnız ortada apaçık bir alamet, işaret, iz, belirti bulunmalıdır. Mesela : ölü, düşmanlardan bir topluluk arasında bulunur ve onlardan başkası da onlara karışmamış olur. Ya da bir grup insan bir evde yada çölde toplanır ve arkalarında bir ölü bırakır yada bir bölgede ölü biri bulunur ve orada onun kanına bulaşmış biri görülür.
Bu durumda eğer ölü, bir beldede yada yollarından birinde yada ona yakın bir yerde bulunursa kasâme o belde halkına uygulanır.
ölünün cesedi iki belde arasında bulunursa, ölünün cesedine en yakın olan belde halkına kasâme uygulanır.
Kasâmenin uygulama şekli: ölünün sahibi belde halkından elli adam seçer. Onlar onu öldürmediklerine ve katilini bilmediklerine dair Allah'ın adına yemin ederler.
Eğer bunlar yemin edecek olursa, onlardan diyet düşer. Yemin etmezlerse, belde halkı ortaklaşa diyeti verir.
Eğer iş karışırsa, ölünün diyeti beytu'l-mâl'den ödenir.
47.21.2. İslâm'ın Kabul Ettiği Arap Uygulaması
Kasâme, cahiliye döneminde yürürlükte olan bir düzendi. İslâm onu olduğu gibi bıraktı.
İslâm'ın bu düzeni iptal etmemiş olmasının hikmeti, bu düzenin canları koruma ortamlarından birini hazırlamış olmasi-dır. Bu uygulamanın ölünün kanının heder olmasını sağlamasıdır.
«Buharı ve Nesâî, İbn Abbâs'dan tahric ederek der ki. Cahiliye döneminde uygulanan ilk kasâme şudur : «Haşimoğullarından birini Kureyş'in diğer boylarından bir adam işçi olarak tutmuştu. Develeriyle birlikte onu (çöle) götürmüştü. Orada Haşimoğullarından biri yanından geçmiş çuvalın ağzını bağladığı ipi kopmuştu. Bana devenin bağlandığı bir ip ver de onunla çuvalımın ağzını bağlayayım, develer kaçmasın, demiş, o da ona bir ip vermiş adam da çuvalının ağzını bağlayıp gitmişti.
Bir yere konakladıklarında develeri teker teker bağladı. Onu işçi olarak tutan adam dedi ki:
— Develer arasında bu deve neden bağlanmamış?
— Onun ipi yok, dedi işçisi.
Adam; «öyleyse ipi nerde?...» dedi. Sopasını ona fırlattı. Bu darbe onu sonradan ölümüne neden olacak şekilde yaraladı. Bu sırada Yemen halkından biri işçinin yanından geçti. İşçi:
— Hacca mı gidiyorsun?... diye sordu.
— Hacca gitmiyorum. Ama belki de bidebilirim, dedi.
— Ne zaman olursa olsun benden bir mesaj iletir misin?... dedi.
Adam : «Evet,» dedi.
«Oraya vardığın zaman : «Ey Kureyş!» diye bağır. Onlar yanma geldiğinde bu sefer: "Ey Haşimoğulları!» diye bağır. Eğer onlar sana karşılık verirlerse, Ebü Talib'i sor ve ona falanın beni bir ip için öldürecek şekilde yaraladığını haber ver,» dedi.
Sonra işçi orada vefat etti.
Onu işçi olarak tutan adam geri gelince; Ebû Tâlib ona giderek :
— Arkadaşımız nerede?... diye soruşturdu.
Adam: «O hastalandı. Ona güzelce baktım, sonra da gömdüm,- dedi.
Ebû Talib : «Zaten ona öyle davranman gerekiyordu (!)» dedi.
Bir süre bekledi, sonra ölünün vasiyet ettiği adam sözünde durdu. Hacca gelip mesaimi iletmeye çalıştı.
— Ey Kureyş! dîye bağırdı.
— Kureyş burda. dediler.
— Ey Haşimoğullan! dedi.
— Haşimoğullan burada, dediler.
— Ebû Taîib nerde?,.. diye sordu.
— Işıe Ebü Talib, dediler.
— Falan adam, sana bir mesaj iletmemi söyledi: «Falan adam onu bir ip için ağır yaralamış-... dedi. Ve onun öldüğünü bildirdi.
Ebû Talib adama gidip: «Bizden üç seçenekten birini seç: İstersen yüz deveyi diyet olarak ver. Çünkü arkadaşımızı öldürmüşsün. İstersen kavminden elli kişiye onu öldürmediğine yemin ettir. Eğer bunu da reddedersen onun yerine seni de öldürürüz," dedi.
Adam yakınlarına gidip durumu haber verdi.
— Yemin ederiz, dediler.
Onlardan biri ile evli olan ve ondan bir çocuğu olan kadın Ebû Talib'e geldi ve dedi ki:
— Ey Ebû Talib! Ben şu oğlumu elli adamdan biri saymamanı ve başka bir adamı yerine kabul etmeni ve onun yeminini, yeminlerin toplandığı zamana bırakmanı istiyorum.
Ebû Talib de öyle yaptı; onlardan bir adam yanma geldi: -Elli adamdan yüz deve yerme yemin etmelerini istedin. Her adama iki deve düşmekledir. îşte iki deve. Onları benden kabul et. Yeminlerin toplandığı her nerede olursa olsun yeminimi isteme.- dedi.
Ebü Talib ikisinin de İsteğini kabul etti. Kırk sekiz kişi ise gelip yemin etti. İbn Abbâs (r.a.) der ki'-.
«Allah'a yemin olsun ki, daha sene geçmeden bu kırksekiz kişiden hayata gözlerini kapamayan kimse kalmadı.»
47. 21.3. Kasâme Hükmünde İhtilaf
Alimler, kasâme ile hükmetmenin gerekliliğinde ihtilaf etmişlerdir.
Fakihlerin cumhuruna göre, kasâme ile hükmetmek gereklidir.
Alimlerden bir grup ise; kasâme ile hükmetmek caiz değildir, demektedir.
İbıı Rüşd, «Bidâyetü'l-MüctehicUte der ki:
«Her zaman onunla hükmetmek gerekir görüşünde olanlar Cumhur fukaha'dır. Bunlar; Mâlik, Şâfi-i, Ebû Hanife, Ahmed, Süfyân, Dâvûd ve arkadaşları ile başka beldelerin fakihleridir.
Alimlerden bir grup ise; kasâme ile hükmetmek caiz değildir, der : Salim bin Abdullah, Ebû Kılâbe, Ömer bin Abdülazîz ve İbnu Uleyye bunlar arasındadır.
Cumhurun delili, Rgsülüllah sallaîlahu aleyhi ve seîlem'den sabit Huyayyisa ve Muhayyisa hadisidir ki, hadis alimleri onun sahihliğinde ittifak etmişler, yalnız lafızlarında ihtilaf etmişlerdir.
İkinci grubun, «kasâme ile hükmetmek caiz değildir,- görüşünün delili ise :
Zira kasâme şeriatın, sağlamlığında ihtilaf edilmeyen temellerine aykırı düşmektedir. Bunlardan biri:
Şeriat'ta asıl olan hiç kimsenin kesin olarak bilmediği ve bizzat müşahade etmediği konularda yemin etmemesidir. Eğer burada da durum aynıysa o zaman kan sahipleri ölüyü görmedikleri halde yemin edebilirler. Halbuki onlar bir beldede, öldürme ise başka bir yerde meydana gelmiştir.
Bu nedenle : Buharı, Ebû Kilâbe'den tahric eder ki: «Ömer bin Abdülaziz bir tahtını dışarı çıkardı ve halkın yanma gelmesi için izin verdi ve onlara :
'Kasâme hakkında ne diyorsunuz?- dedi. Haîk hiddetlenip dediler ki: «Biz şöyle diyoruz :
Kasâme ile kısas yapılır. Bu doğru bir iştir. Halifeler de onunla kısas yapmışlardır.
Ömer». «Ey Ebû Kılâbe! Sen ne diyorsun?» diye sordu. Ve beni halkın karşısına çıkardı.
Ben : «Ey Mü'minlerin Emiri! Katında araplarm İleri gelenleri, ordu komutanları var. Eğer onlardan elli kişi, bir kişinin
Şam'da zina ettiğini iddia eder ve onu görmediklerine şahidlik ederse sen o adamı recmeder misin?» dedim.
«Hayır.» karşılığını verdi.
Ben dedim ki: «Yanında bulunan elli adam bir kişinin Hu-mus'ia hırsızlık yaptığına şahitlik eder ve onu görmediklerini söylerse onun elini keser misin?»
«Hayır.» dedi.
Bazı rivayetlerde ise :
Ona dedim ki: «Öyleyse, nasıl oluyor da, onlar senin yanında oldukları halde, bir adamın falan yerde öldürdüğüne şahitlik ediyorlar, sen de onların şahitliğiyle adama kısas uyguluyorsun?:»
Ebü Kılâbe der ki: «Ömer bin Abdülaziz, kasâme ile ilgili şunları yazdı: 'Eğer onlar iki adil şahit getirip; falan adamın onu öldürdüğüne tanıklık ederlerse ona kısas uygula. Fakat adam, yemin eden elli kişinin şahidliği ile öldürülmez.»
Dediler ki: «Şeriat'ın temellerinden biri de şudur: Yeminlerin, kan dökülmesinde bir etkisi yoktur.»
Şeriat'm temellerinden bir diğeri de şudur: -İddia sahibine delil, inkâr edene de yemin vardır.»
Onların delillerinden biri de şudur: Orîîara göre bu hadislerde Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in kasâme ile hükmettiğine dair bir uygulama yoktur. Bu ancak bir cahiliye hükmüdür. Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem nazik davranarak bununla nasıl hükmetmek gerekmediğini göstermiştir. Zira İslâmi temellere balğı kalınarak bu hüküm uygulanamaz. Bu nedenle onlara: «Siz —yani kan sahiplerine ki bunlar Ensar'dır— elli yemin eder misiniz?!» diye sormuş.
Onlar da: «Görmeden nasıl yemin edelim ki?!» demişler. Bu sefer o : «Yahudiler size yemin eder.» der. Onlar ise : «Biz kâfir bir topluluğun yeminlerini nasıl kabul edebiliriz?» derler.»
Derler ki: «Eğer görmeden yemin etmek sünnet olsaydı, Rasülüllah sallallahu aleyhi ve seilem onlara; -Sünnet olan budur.» derdi.
Denir ki: Eğer bu rivayetler kasâme ile hükmetmede nass değilse, te'vîl de götürüyorsa, onları te'vil ile asıllara uydurmak daha yerinde olur.
Kasâmeyi kabul edenlere göre ise; bunlar arasında özellikle Malik'e göre; kasâme sünneti, başlıbaşma bir sünnettir. Şe-riat'ın diğer asıllarını tahsis etmiştir. Bu da tahsis eden sair sünnetler gibidir. Malik burada illetin kanlan korumak için ihtiyat olduğunu zannetmiştir. Şöyle ki : Öldürme çoğaldığından katil de öldürme eylemi için kimsenin olmadığı yerleri seçmekle şahid bulma imkanı da azaldığından bu sünnet kanlan korumak için kabul edilmiştir.
Fakat bu iilet yol kesiciler ve hırsızlar hakkında onun aleyhine döner. Zira hırsıza tanıklık etmek de zordur. Yol kesicinin durumu da böyledir.
Bu nedenle Mâlik, malları soyulan adamların soyguncular aleyhindeki sahiciliğini — şeriatın asıllarına aykırı olmasına rağmen — caiz görmüştür. Halbuki malları soyulanlar, soyulmalarında iddia sahibi konumundadırlar.» inteha.
47.22. Ta’zîr
47.22.1. Tanımı
Ta'zir; ta'zim ve yardım anlamına gelir. Allah Sübhanehü ve Teâlâ'nm şu sözü bu anlamdadır:
“Allah'a ve Rasûlüne iman etmeniz, O'na yardım etmeniz için." (Fetih : 9)
Yani ona ta'zimde bulunup yardım etmeniz için...
Ta'zir, horlama anlamına da gelir. Azzere falanın falanen denir ki: Kendisinden bir suç sadır olduğunda azarlama ve eğitme amacıyla horladı demektir.
Şeriafta (hukukta) ta'zirden maksat: Ne had ne keffaret düşmeyen günahlara karşı eğitme amacıyla uygulanan ceza demektir.
Ta'zir'cezası, hakimin[21] bir cinayet[22] yada günahtan dolayı takdir ettiği bir cezadır. Şeriat bu konuda herhangi bir ceza tayin etmemiş yada belli bir cezayı tayin ettiği haîde cezayı tatbik etmek için gereken şartlar gerçekleşmemiş olabilir, ön taraf dışında başka bir yolla ilişkide bulunma, el kesme cezasının uygulanmayacağı bir hırsızlık yapma, kısas bulunmayan bir cinayet işleme, kadın kadına cinsel ilişki, zina dışında bir suçla iftirada bulunma vesaire gibi suçlar ta'zirlik suçlardandır.
Çünkü günahlar üç bölümdür :
1- Had cezası olup keffaret cezası olmayan suçlar: Bun-iar daha önce kaydettiğimiz hadlerdir.
2- Keffaret cezası olan fakat had cezası olmayan günahlar: Ramazan gündüzünde cinsel ilişki, ihramdayken cinsel ilişki gibi.
3- Ne had cezası ne de keffaret cezası gerekmeyen günahlar: Bu da daha önce sözü edilen günahlar gibidir. Bunlarda ta'zir gerekir.
47.22.2. Ta'zirin Meşruluğu
Ta'zirin meşru olduğunu gösteren seri temel Ebû Dâvud, Tirmizi, Nesâi ve Beyhaki'nin Behz bin Hâkim'den, onun babasından, onun ria dedesinden tahric ettiği hadistir. Buna göre : «Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem töhmet altında bulundurulan kimseyi hapsetmiştir.'- (Hakim bu hadisi sahih saymıştır.)
Bu hapsetme cezası ihtiyaten alınmış bir karardı. Kişi gerçek ortaya çıkıncaya kadar hapsedilmişti.
Buhâri, Müslim ve Ebü Dâvüd da Hani' bin Neyyar'dan tahric ettikleri hadiste Hani; Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem'-den şunları duymuştur :
«On kamçıdan fazla dayak atmayın. Ancak Allah'ın belirlediği hadlerden biri sözkonusuysa o başka.»
Ömer bin Hattab'm (r.a.) da başını tıraş etme, sürgün etme ve dövme ile ta'zir ve uslandırmada bulunduğa sabittir. Ömer (r.a.)'ın içki dükkanlarını ve içinde içki satılan köyleri yakması gibi. Sa'd bin Ebi Vakkas'm Küfe'deki sarayını, onu halktan koparınca yakmıştı.
Ayrıca bir kamçı yaptırmış, onunla dövmeyi hak edenleri dövmüş, hapis olarak kullanılmak amacıyla bir ev yaptırmış,
saçları görününceye kadar ölüye bağırıp çağırarak ağlayan kadınlar: dövmüştür.[23]
Üç imama göre ta'zir cezası vacibtir.[24]
Şafii der ki: Ta'zir uygulamak vacib değildir.
47.22.3. Ta'zirin Hikmeti ve Hadlerden Farklı Tarafları
İslâm Dini isyankârları ve düzene karşı koyanları cezalandırmak amacıyla ta'ziri yasal bir cezalandırma olarak görmüştür. Bunun hikmeti de daha önce yeri geldikçe sözü edilen şer'î hadlerin hikmeti gibidir. Yalnız ta'zir cezası üç yönden hadlerden aynlr.
1- Hadlerde tüm insanlar eşit kabul edilir. Fakat ta'zir de onların durumlarına göre cezaları farklılık gösterebilir.
İyi ahlaklı bir adam bir hata ettiğinde bu hatasının ceza-landırıîmayıp affedilmesi caizdir. Eğer cezalandınlacaksa onun cezalandırılması şersf ve mevki yönünden ondan daha aşağıda bulunan bir kimsenin cezasından daha hafif olması mümkündür.
Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Beyhaki Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunr tahric ederler:
«İyi insanların hatalarını hoşgörün. Allah'ın belirlediği hadler müstesna.»
Yani kötülük iie tanınmayan bir kimse bir hata işlediğinde yahut küçük günahlardan birine bulaştığında, yahut kişi itaatli olduğu halde ilk defa hataya düşüyorsa onu hemen cezalandırmayın.
Eğer ille de cezalandırılması gerekiyorsa o zaman daha hafif bir şekilde cezalandırılsın.
2- Allah'ın belirlediği hadler hakime havale edildikten sonra onlarda şefaatte bulunmak caiz değildir. Bunun yanında ta'zir suçlarında şefaatte bulunmak caizdir.
3- Ta'zir cezası ile öldürülen bir kimsenin zararını ödemek gerekir.Zira Ömer b. Hattab (r.a.)bir kadını korkutmuş o da düşük yaparak ölü bir cenin doğurmuştu. Ömer de cenininin diyetini ödemişti.[25]
47.22.4. Ta'zirin Şekli
Ta'zir kınama, azarlama, tehdit etme, vaaz gibi sözlü bir şekilde yapıldığı gibi durma göre dövme, hapsetme, bağlama, sürgün etme, uzaklaştırma, azletme gibi bilfiil müdahalelerle de gerçekleşebilir.
Ebü Davud'un tahric ettiğine göre; Peygamber sallallahu aleyhi ve seîlem'e muhannes (kadın gibi davranan) bir adam getirilmişti. Adam ellerine ve ayaklarına kına yakmıştı.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seliem buyurdu ki: «Bu neden böyle yapmış?»
«Kadınlara özeniyor,» dediler. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seliem, onun Bekî'e sürülmesini emretti.
«Ey Allah'ın. Rasûlü, öldürelim mi?» dediler. Rasûlüllah sallalahu aleyhi ve seliem buyurdu ki .-«Benim, namaz kılanları öldürmem yasaklandı.»
Ta'zir sakalı tıraş etmekle, evi yıkmakla, bostanları, ekinleri, meyveleri ve ağaçlan tahrib etmek şeklinde uygulanmaz.
Yine burun koparmakla, kulak, dudak veya parmak uçlarını kesmek şeklinde de uygulanmaz. Zira bu tür bir uygulama sahabilerin hiçbiri tarafından uygulanmamıştır.
47.22.5. Ta'zirde On Kamçıyı Aşmak
Daha önce Hani' bin Neyyar hadisinde kaydedildiğine göre ta'zirin on kamçıdan fazla olması yasaklanmıştır.
Ahmed, Leys, İshak ve Şafi'ilerden bir grup bu görüşe katılmış ve hadisi aynen benimsemişler, Sâri' tarafından belirlenen on kamçıdan daha fazlasıyla ta'zirde bulunmak caiz değildir, demişlerdir.
Mâlik, Şafi'i, Zeyd bin Âli ve başkaları ise ta'zirin ondan daha fazla olmasını caiz görmüşlerdir. Yalnız bu fazlalık en küçük haddin miktarına ulaşmamalıdır.
Bir grup ise, herhangi bir günahın ta'ziri onun haddi seviyesine ulaşmamalıdır, demişlerdir.
Korunmamış bir yerden çalman malın ta'zir cezası, el kesme haddine ulaşmamalı, zina dışındaki bir sövmenin cezasında zina iftirasında bulunma cezasına ulaşmamalıdır.
Bir görüşe göre ise, idareciler bu konuda içtihad eder, cezayı maslahatın gereği ve suçun durumuna göre belirler.
47.22.6. Öldürme ile Ta'zir
Öldürme yolu ile ta'zirde bulunmayı bazı alimler caiz görmüş diğer bazıları ise yasaklamıştır.
İbn Abidin, Hafız İbn Teymiyye'den yaptığı nakilde diyor ki • «Hanefîîerin usûl kurallarından biri şudur ki; ağır bir şeyle öldürme, erkekler arası fuhuş vs. gibi öldürme cezası olmayan suçlar tekrarlandığında imamın bu tür fiilleri yapanları öldürme yetkisi vardır. Yine bu konuda maslahat görüyorsa, belirlenen haddin daha fazlasını vurdurabilir.»
47.22.7. Mal Alma ile Ta'zir
Mal alma ile ta'zirde bulunmak caizdir. Bu Ebü Yûsuf'un görüşüdür. Malik de bu görüşü kabul etmiştir.
«Mu'înüT-Hükkâm» sahibi der ki:
«Mal ile cezalandırma nesh edilmiştir, diyenler imamların mezheplerini yanlış göstermiş olurlar. Bu hem nakil hem de istidlal yönünden böyledir. Bu konuda nesh iddiasında bulunmak kolay değildir. Zira onların iddialarını sağladığını gösterecek ne bir sünnet ne de icma sözkonusudur. Neshi gösteren bir delil yoktur,
«Ancak onlar diyebilirler ki: «Bizim arkadaşların görüşüne göre caiz değildir.»
Îbnü'l-Kayyim der ki.Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, ganimetten payına düşeni vermemek suretiyle bazılarını ta'zir etmiştir. Zekâtını vermeyenin malının yarısının alınmasıyla ta'zire çarptırılacağını haber vermiştir. Ahmed, Ebû Dâ-vûd ve Nesâi'nin tahric ettiğine göre Peygamber saliallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«Kim sevap almak niyetiyle zekâtını verirse ona mükafaatı vardır. Kim de onu vermezse biz onu ve malının yansını Rab-bımızin emirlerinden biri olarak alırız.»
47.22.8. Ta'zir Hakimin Hakkıdır
Ta'zir işini hakim yerine getirir. Zira onun tüm müslüman-lar üzerinde genel velayeti vardır.
«Sübülü's-Selâm»'da deniyor ki:
-İmamdan başkasının ta'zirde bulunma yetkisi yoktur. Üç kişi hariç :
1- Baba:Babanın küçük olan çocuğuna eğitim öğretim amacı ile ve kötü ahlaktan sakmdîrmak için ta'zirde bulunması caizdir. Zahir olan görüşe göre anne de çocukluk zamanlarında ve babasının himayesinde bu hakka sahiptir. Namaz kılması hususunda ve bu konuda dövmek suretiyle ta'zirde bulunabilir. Bulûğ çağma ermiş bir çocuk kötü yolda bile olsa babasının onu ta'zire hakkı yoktur.
2- Efendi:Kendi hakkında ve Allah'ın haklarından biri hususunda efendi kölelerini ta'zirde bulunabilir. Doğru olan görüş budur.
3- Koca:Kendisine karşı itaatsizlikte bulunan karısını ta'zirde bulunabilir. Kur'an'da bu konu açıkça belirtilmiştir. Namazı ve benzeri şeyleri terkettiğinde onu dövebilir mi? Zahir olan görüşe göre eğer bu konuda azarlama ve tehdit yeterli gelmiyorsa dövebilir. Çünkü bu kötülüğü reddetme konularına girer. Koca da kötülüğü eli yahut dili yada kalbi ile reddetmekle mükellef olan kimselerdendir. Burada kastedilen, ilk ikisidir.
Öğretmenin de çocukları uslandırmak için dövmesi caizdir.
47.22.9. Ta'zirde Zararı Ödeme
Baba oğlunu, eğitmek amacı ile dövdüğünde zararını ödemez.
Koca karısını, yine eğitmek amacı ile dövdüğünde o da zararı ödemez.
Hakim de suçluyu uslandırmak amacı ile dövdüğünde aşırı kaçmamak şartı ile zararı ödemez. Burada hepsi de amacı gerçekleştiren miktarla yetinmek durumundadır.
Eğer bunlardan biri uslandırmada başvurdukları çarelerde aşırılığa kaçacak olurlarsa taşkınlık yapmış sayılırlar ve taşkınlıkları nedeniyle telef ettikleri şeylerin zararını Öderler.
[1] îbnu'I BeylemânI, kendisiyle delil getirilebilecek biri değildir. Bu hadisi ayrısa mürseldir. Ebû Abdülkâsım bin Sellâm der ki: «Bu hadis müsned değildir. Onun gibileri kendisiyle kan dökülen imam kılınamaz.»
[2] Eğer öldürülenin varisi yoksa, katile yapılacak muamele hakime kalır. Müslümanların maslahatına hangisi uygunsa onu tercih eder. îster kısas yapar, İsterse diyet alarak onu bağışlar. Diyet almadan bağışlama yetkisi yoktur. Çünkü bu onun hakkı değil, müsiümanların hakkıdır.
[3] Kurtubi, il, 360.
[4] Kurtubi, II, 259.
[5] Altın sahipleri/Ehlü'z-Seheb: Şam ve Mısır halkıdır. Gümüş sahipleri/Ehlü'l-Verik : Irak halkıdır. Muvatta'da böyle kaydedilmiştir. II. Cild.
[6] Tarihu'l-Fıkh; s. 82.
[7] Ebû Hanife ve kendisinden gelen İki rivayetten birinde Ahmed der ki :
«Kasten Öldürme diyeti dört parçadır :
«Yirmi beş tanesi iki yaşında deve, yirmi beş tanesi üç yaşında deve, yirmibeş tanesi dört yaşında deve, yirmibeş tanesi de tam olgunlaşmış devedir.»
Kasten öldürmeye benzer cinayetlerde de her iki imama göre durum budur. Şaf j'I başka bir rivayette der ki: «Diyet, otuzu dört yaşındaki deve, otuzu olgunlaşmış deve, kırkı da yavruîannı karınlarında taşıyan gebe devedir. Hata ile öldürme diyeti ise beş bölümdür: Yirmisi olgunlaşmış deve. yirmisi dört yaşındaki deve, üç yaşında dişi deve, yirmisi iki yaşında erkek deve, yirmisi de iki yaşında dişi deve. Malik ve Şafii de iki yaşındaki deve yerine üç yaşındaki develeri koymuştur.
[8] Cinayeti işleyen küçük ya da deli olursa; Ebû Hanife ve Malik'e göre diyeti yakın akrabasına düşer. Şâfii der ki: «Küçüğün kasten öldürme diyeti onun malından verilir.»
[9] Aynı şekilde küçük ve delinin kasten öldürme diyeti de akile (yakın akraba)ya yüklenir. Katâde, Ebû Sevr, Ibn Ebî Şeybe ve îbn Şİbrime der ki: «Kasten Öldürmeye benzer suçlarda diyet suçluya düşer. Bu görüş zayıftır.»
[10] Malik, Ebû Hanife, imam Ahmed'den gelen iki rivayetin en açığına göre asabeye; baba da, oğul da girer...
[11] Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu akile diyetini gönülleri birbirine ısındırmak ve kişilerin arasını düzeltmek amacıyla onu bir defada veriyordu. İslâm tam egemen olduğu zaman bu süreyi sahabe yukarıda belirtilen şekilde belirlediler, İmanı diyetin peşin ödenmesinde bir yarar görürse öyle yapabilir.
[12] Şâfi'i der ki : «Yanlışlıkla işlenen suçun diyeti akilenin boynunda-dır. Suç az olsun çok olsun farfeetmez. Zira çok olana borçlanan adam azı da borçlanır. Nasıl ki kasten Öldürmesinin diyeti suçlunun malından verilir. Diyet az olsun çok olsun farketmez.»
[13] Alimler, anne ölüp cenini karnında kaldığı ve cenini çıkarılmadığı zamanlarda bir şeyin gerekmeyeceği konusunda sözbirliği etmişlerdir. Karnına vurulan bir darbeyle Ölüp, Ölümünden sonra cenini Ölü olarak çıkarıldığı durumlarda ise ihtilaf etmişlerdir. Cumhur'u Fukaha bunda da bir şey olmadığına kanaat getirmiş, Leys b. Sa'd ve Davud İse onda Ğurra olduğunu belirtmiştir. Zira burada önemli olan darbe anında annesinin sağ olmasıdır. Başka hiçbir şey değil.
[14] Ceninin düşürülmesi sırf ona karşı kasten işlenen bir suç değildir. Annesine karşı kasten işlenen bir suçtur. Cenin hakkında ise yanlışlıkla işlenen bir suç olarak kabul edilir.
[15] Ebu Hanife de bu görüştedir. Zira kendisine karşı suç işlenen adam acıdan başka bir şeye maruz kalmamıştır. Sırf acısının ise bir değeri yoktur. Bu bir kişiye sövmekle, hakaret etmekle kalbini kıran adamın dununu gibidir. Onun zararını ödemek diye bir şey yoktur. Her ne kadar söven kimse sövmesinin sorumluluğundan kurtulamaz tazir yoluyla cezalandırılır, yahut ona karşılık kısas yapılırsa da durum değişmez. Sövme ile ilgili farklı görüşler kitabımızın ilgili yerinde açıklanmıştır. Ebu Yusuf ise der ki: Suçlu verdiği acının diyetini öder. Bunu adil bir mahkeme belirler. Muhammed der ki: «Suçluya doktorun ücretini ödemesi ve ilaç parası vermesi düşer.»
[16] İki şahid de yeter denilmiştir. «Başını versin» yani başını Ölünün sahiplerine teslim etsin ki onu öldürsünler.
[17] Hasta öldüğünde, doktora kısas gerekmez. Diyet lazım gelir. Zira tedavi hastanın İzni ile gerçekleşmiştir.
[18] Bu Ahmed ve Ebû Hanife'nin görüşüdür. Şâfi'î ve bir rivayetinde Mâlik der ki : Diyet vermesi gerekir. Mâlik'in meşhur görüşüne göre ise hüküm mahkeme kararına bırakılır.
[19] Bu Hanefîlerin görüşüdür.
[20] Meşrübe: Oda gibi bir yerdir. îçine eşya konur. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem hayvanların memelerini sütü muhafaza açısından, insanın eşyasını sakladığı odaya benzetmiştir. Hadisten kıyasın kullanılabileceği ve bir şeyi benzeri İle muhakeme etmenin doğru olduğu anlaşılmaktadır.
[21] Hakim : İslâm'ın hükümlerini uygulayan, hadleri infaz eden ve temel ilkelerine bağlı kalan kimsedir.
[22] Cinayet : Hukuk literatüründe : «Cezası, idam, hapis ya da ağır işlerde çalışma olan suçlardır.»
[23] Bu konuda daha geniş bilgi için İbn Kayyim el-Cevziyye’nin setü'I-Lehfân» isimli eserine bakılabilir.
[24] Yani ta'zir uygulaması gereken yerde ta'zir vacibdir.
[25] Bir görüşe göre diyet beytü'lmal'den ödenir. Başka bir görüşe göre ise idarecilerin aknesi öder.
İslami Okul Okulların En Önemlisi