Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Diyetler Bahsi - Fıkıh - 068Diyet - 4. Sayfa

DİYETLER BAHSİ 2

Bir Fasıl 3

Bir Fasıl 5

Yaralamalar Hakkında. 5

Bir Fasıl 6

Bir Fasıl 9


DİYETLER BAHSİ

(Cinayetlerin Mâlî Cezalan)

 

(Bilerek işlenen cinayetin benzerî cinayette katilin akilesine ağır diyet, kendisine de keffaret lâzım gelir.) Nitekim bunu Cinayetler Bahsi'nin başında açıkladık. (Bu suçun keffareti, mümin bir köleyi azad etmektir.) Çünkü Cenâb^ı Hak (Azze ve Celle)«Keffareti mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuştur­maktır» ([1]) buyurmuştur. Aynı âyet gereğince, (Eğer cinayeti iş­leyen kimse köle azatlamaya olanak bulamazsa iki ay ard arda oruç tutması gerekir. Yoksullara yiyecek yardımı bu konuda yeterli gel­mez.) Çünkü bunu bildiren bir nas yoktur. Kefaret de miktan bel­li bir ibâdet olduğu için kıyâs yolu ile öğrenilemez. Kaldı ki, âye­tin «Eğer köle bulamazsa iki ay ard arda oruç tutması gerekir» şek­lindeki ifâde tarzı da, köle bulamayan için oruç tutmaktan başka bir şey yeterli gelmeyeceğini gösterir.Azatlanacak köle emzikte olan bir çocuk da olsa -eğer anne ile babasından biri müslüman ise- yeterli gelir.) Çünkü müslüman, olan anne veya babasına tebean müslüman sayılır veya görünürde herhangi bir sakatlığı da bulunmadığı için zahir şudur ki kusursuz­dur. (Fakat ana rahmindeki cenin yeterli gelmez.) Çünkü ana rah­mindeki ceninin canlı olup olmadığı ve kendisinde bir sakatlığın bulunup bulunmadığı bilinemez. Oysa, yanlışlıkla işlenen öldürme ci­nayetinde kefaret, canlı ve kusursuz bir köleyi azatlamaktır. (İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre bu cinayetin di­yeti, dört yaş gurubundan olmak üzere yüz devedir. Bunların yirmi-beşi İkinci yaşındaki, yirmibeşi üçüncü yaşındaki, yirmibeşi dördün­cü yaşındaki, yirmibeşi de beşinci yaşındaki dişi develerden verilir.) î m a m Muhammed ve İmam-ı Şafii ise: Otu­zu beşinci yaşındaki, otuzu dördüncü yaşındaki, kırkı da tamamının karnında yavrusu bulunan üçüncü yaşındaki develer olmak üzere üç yaş gurubundan verilir, demişlerdir. Çünkü Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)Bilerek öldürme benzeri cinayetle öldürülen kişi, cop ve sopa ile Öl­dürülen kimsedir. Bundaki diyet, kırkının karnında yavrusu olan yüz devedir» ([2])  buyurmuştur. H z. Ömer (Radıyallâhü anh) 'den ise bu diyet, otuzu dör­düncü yaşındaki, otuzu da beşinci yaşındaki develer, şeklinde riva­yet edilmiştir. Hem de bilerek öldürme benzeri cinayetin diyeti da­ha ağırdır. Bu ağırlık ise ancak söylediğimiz şekilde vardır. imam Ebû Hanife ile İmam Ebü Yûsuf da diyorlar ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)«Öldürülen mümin kişinin diyeti, yüz devedir» ([3]) buyurmuştur, imam Muhammed ile Imam-ı Şafiî'nin yaptıkları rivayet ise sabit değildir. Çünkü sahabe, di­yetin ağırlık vasfında ihtilâf etmişlerdir. ([4]) Ibn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) zikrettiğimiz üzere, diyetin dört yaş gurubuyla ağırlaştınlacağını söylemiştir. ([5]) Bu ise, merfu' hadis hükmünde olup İmam Muhammed ile Imam-ı Şafiî'nin görüşlerine karşı bir delil olur. (Diyetin ağırlaştırılması ancak develerde olur.) Çünkü yapılan rivayetler, develerle ilgilidir. Şayet develerden başka bir inalla diyete karar verilirse açıkladığımız nedenle diyet ağırlaşmış olmaz. Da­ha Önce açıkladığımız nedenle (Yanlışlıkla Öldürme cinayeti ile, ka­tilin akrabasına diyet, kendisine de keffâret lâzım gelir. Yanlışlıkla öldürmede diyet, beş çeşitten olmak üzere yüz devedir. Bunların yirmisi ikinci yaşındaki, yirmisi üçüncü yaşındaki dişi, yirmisi ikin­ci yaşındaki erkek, yirmisi dördüncü yaşındaki ve yirmisi de beşin­ci yaşındaki dişi develer olur.) Bu, İ b n - i Mes'ud (Radıyal-lâhü anh) 'un görüşüdür.

Biz ve İmam-ı Şafii, bu görüşü benimsedik. Çünkü Ibn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh), Peygamber Efendimiz (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in, yanlışlıkla öldürülen bir kimse hak­kında, söylediğimiz şekilde beş çeşit deveden diyet verilmesine ka­rar verdiğini rivayet etmiştir. ([6]) Hem de söylediğimiz şekil, da­ha hafif olduğundan yanlışlıkla işlenen cinayete daha uygun olur. Çünkü yanlışlıkla cinayet işleyen kişi mazurdur. Ancak İmam-ı Şafii, ikinci yaşındaki erkek develer yerine üçüncü yaşındaki erkek develerle hükmetmiştir. İmam-ı Şafiî'ye karşı de­lilimiz,   İbn-i   Mes'ud' dan   yaptığımız rivayettir. (Bu diyet, altın olarak bir dinar, gümüş olarak da onbin dirhem­dir.) I m a m -1 Şafiî ise: Gümüş olarak oniki bin dirhem­dir, demiştir. Çünkü İbn-i A b b a s (Radıyallâhü anh), Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in buna hükmetti­ğini rivayet etmiştir. ([7])

Biz de diyoruz ki: H z. Ömer (Radıyallâhü anh), Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir ölünün diyeti olarak onbin dirheme karar verdiğini rivayet etmiştir. ([8]) İbn-i A fo­ba s (Radıyallâhü anh) 'in yaptığı rivayet ise, altı dinar ağırlığın­daki dirhemlerle karar verildiği şeklinde tevil edilmiştir. (İmam Ebû Hanife'ye göre diyet, sadece şu üç çeşitten ödenir. Diğer iki imam ise t Bunların yanisıra sığırdan da iki yüz baş, davardan bin baş, elbiseden her biri iki parça olan ikiyüz takım da verilebilir, demişlerdir.) Çünkü H z. Ömer (Radıyallâhü anh), her malın ehlinden o maldan diyet almıştı. ([9]) îmam Ebû Hanife' nin de dayanağı şudur ki: Diyet ancak değeri bilinen bir şeyle takdir edilebilir. Sığır, davar ve elbi­se ise, değerleri bilinemediğinden onlarla herhangi bir ödenti tak­dir edilemez. Deve de her ne kadar bunlar gibi değeri bilinmeyen bir mal ise de, develerle diyetin takdiri hakkında meşhur rivayetler bulunmaktadır. Bunlarla diyetin takdiri hakkında ise bir rivayet bu­lamıyoruz.

Mebsut'un diyetler bahsinde «Bir kimse, ikiyüz takım elbiseden veya iki yüz baş sığırdan fazlası üzerinde anlaşma yaparsa caiz de­ğildir» diye geçmektedir. Bu ise, diyetin bunlarla takdir edilebilece­ğini gösterir.

Kimisi, Mebsut'da geçen bu sözün her üç İmamın da görüşü ol­duğunu söylemiştir, ki buna göre aradaki görüş ayrılığı ortadan kalk­mış olur. Kimisi de yalnız İki İmam'm görüşü olduğunu söylemiştir.

(Kadın diyeti erkek diyetinin yansı kadardır.) Bu söz, H z . A 1 i (Radıyallâhü anh)'den mevkuf, Peygamber Efendimiz (Sal-lallahü Aleyhi ve Selleml'den de merfu hadis olarak rivayet olun­muştur.

Imam-ı Şafii, Zeyd İbn-i Sâbit'e uyarak: «Tam diyetin üçte birinden az olan diyetler de erkek ile kadın ara­sında fark yoktur- demiş ise de, merfu hadis olduğunu söylediğimiz yukardaki sözün mutlak oluşu, onun bu görüşüne karşı güçlü bir delildir. Kaldı ki erkeğin sosyal yeri kadına göre daha yüksek ve yurt ile topluma hizmeti daha çoktur. Nitekim erkek ile kadın ara­sındaki bu farkın izi, öldürmede erkek diyetinin kadm diyetinin iki katı olması ile kendini gösterir ([10]) Bunun için, diyetin tam veya üçte bir, ya da daha fazla olduğu zaman nasıl kadm diyeti erkek diyetinin yansı kadarsa, bunlara kıyâsen üçte birden az olduğu za­manda kadın diyetinin erkek diyetinin yansı kadar olması lâzım gelir. (Müslümanın diyeti ile gayrı müslimin diyeti aynıdır.) İ m a m -ı Şafiî ise: Yahudi ve Hıristiyanın diyeti, dörtbin dirhem, ateş tapıcısınm diyeti de sekizyüz dirhemdir, demiştir. îmam Ma­lik de : Yahudi ve Hıristiyanın diyeti, altıbin dirhemdir, demiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Gayr-ı müslimin diyeti, müslüman di­yetinin yansı kadardır- ([11]) buyurmuştur. îmam Mâlik'e göre tam diyet onikibin dirhemdir. îmam Şafii diyor ki: Peygamber Efendimiz (Sallalla­hü Aleyhi ve Seilem), Yahudi ve Hıristiyan diyetini dörtbin, ateş ta­pıcısınm diyetini de sekizyüz dirhem olarak koymuştur.

Biz de diyoruz ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :Ahdinde duran her ahit sahibinin diyeti bin dinardır- ([12]) buyur­muştur. Hz. Ebû Bekir ile Hz.   Ömer    (Radıyallâhü anh) de bu şekilde hükmetmişlerdir. ([13]) î m a m -1 Şa­fii' nin yaptığı rivayet ise ravisi bilinmediği gibi hadis kitapların­da da zikredilmemiştir. ([14]) Bizim yaptığımız rivayet de, İ m a m M â 1 i k' in yaptığı rivayetten daha meşhurdur. Çünkü sahabe­nin bununla amel ettikleri görülür.[15]

 

Bir Fasıl

(Öldürme Dışındaki Cinayetlerin Diyeti)

 

Daha önce de söylediğimiz üzere (Öldürme cinayetinde tam di­yet lâzım geldiği gibi, burun yumuşağı, dil ve erkeklik organında da diyet lâzım gelir.) Bunun delili, Said bin Müseyyeb'in Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi'den yaptığı şu rivayettir:

-Öldürmede diyet vardır. Dilde diyet vardır. Burun yumuşağında di­yet vardır.» ([16]) Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'in. Amr bin Hazm (Radıyallâhü anh)'e yazdığı mek­tupta da aynı hüküm yer almıştır. ([17]) Organ diyetlerindeki fıkhi kural ise şudur: Eğer işlenen cinayet, organın menfaatini tamamen yok eder veya insanda aranan estetiği tümüyle giderirse tam diyet lâzım gelir. Çünkü bu, bir bakıma kişiyi öldürmek demek olduğun­dan tam öldürme hükmünde kabul edilmiştir. Bu kuralın dayanağı, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin, dil ve burun konusunda tam diyetle hükmetmesidir. Bu kuraldan aynı zamanda pek çok fer'i hükümler doğmaktadır. Binâenaleyh biz diyoruz ki: Burunda tam diyet vardır. Çünkü burnun kesilmesi, aranan güzelliği tümüyle götürmüş olur. Açıkla­dığımız nedenle burun yumuşağı ile kenarının kesilmesi hâlinde de durum aynıdır. Şayet burun yumuşağı kemiğiyle beraber kesilirse yalnız bir diyet alınır. Çünkü ikisi bir organdır. Dil de böyledir. Çün­kü onun kesilmesiyle de insanda aranan konuşma gücü yok olur. Konuşmaya engel olması hâlinde dilin bir kısmının kesilmesi de böy­ledir. Çünkü bu durumda dilin bâzısı kalsa da aranan menfaat yok olmuştur. Bâzı harfleri söyleyebilmesi hâlinde kimisi: Diyet, harf sayısına taksim edilir, derken kimisi de: Bu diyet, dille ilgili harf­lere taksim edilir, demiştir. Böylece konuşamadığı harfler kadar di­yet lâzım gelir. Kimisi ise ; Harflerin çoğunu söyleyebiliyorsa meydana gelen de­ğer ve randıman farkı lâzım gelir. Çünkü bu durumda bozuk bir an­latma şekli vardır. Harflerin çoğunu söyleyemiyorsa diyetin tama­mı lâzım gelir, demiştir. Çünkü bu takdirde konuşma menfaati mey­dana gelmez. Erkeklik organı da böyledir. Çünkü bu orgamn kesil­mesiyle de cinsî münâsebet, çocuk yapmak, idrarı tutmak, onu ya­parken uzağa atmak, meniyi fışkırtmak ve organla spermi kadın rahmine yerleştirmek gibi menfaatler kaybolur. Sünnet yerinin ke­silmesi hâlinde de tam diyet lâzım gelir. Çünkü sünnet yeri, cinsi münâsebet ve meni fışkırtmada asıl olup organın diğer kısmı ona tâbidir. (Dayakla kaybolan akılda da diyet vardır.) Çünkü böylece an­lama menfaati yok olur. Çünkü kişi, ondan faydalanarak kendini dünyasına ve âhiretine hazırlar. (İşitme, görme, koklama ve tatma İlişlerinin gitmesi halinde de diyet vardır.) Çünkü bunların her biri, aranan birer menfaattir. Ni­tekim akıl, konuşma, işitme ve görmenin, yok olmasına yol açan tek bir darbe için H z. Ömer (Radıyallâhü anh)'in, dört diyet ödet­tiği rivayet edilir. (Kesildikten sonra tekrar çıkmayan sakalda da diyet vardır.} Çünkü bununla güzellik menfaati yok olur. Aynı nedenle (Saçta da diyet vardır.) İmam Mâlik ise, tıpkı Imam-ı Şafii'-nin dediği gibi, sakal ve saçta değer farkı, lâzım gelir, demiştir. Çûn-( kü, kıl insanda bir fazlalıktır. Bu yüzdendir ki, saçın tamamı, sa­kalın da bâzısı bâzı memleketlerde kesilir. Böylece bunlar da göğüs ve bacaktaki kıllar gibi olur.

Biz de diyoruz ki: Sakal çıktıktan sonra bir güzelliktir. Onu kesmek ise. bu güzelliği yok ettiğinden diyet lâzım gelir. "Bpkı her iki kulakta olduğu gibi. Saç da aynı şekilde bir güzelliktir. Nitekim doğuştan saçsız olanlar, bunu gizlemeye çalışırlar. Göğüs ve bacak kılları ise böyle değildir. Çünkü onlarda bir güzellik yoktur.

(En doğru görüşe göre bıyıkta değer farkı lâzım gelir.) Çünkü bıyık, sakala tâbi olduğundan onun bir parçası sayılır. (Çenesinde sayılı bir kaç kıl bulunan kösenin sakalını kesmekle bir şey lâzım gelmez.) Çünkü bu sakalın varlığı, sahibini süsleme-diği gibi çirkinleştirir. (Şayet kösenin sakalı, bundan fazla olup hem çenede hem de yanaklarda bulunur fakat bunlar, birleşmemişse kesilmesiyle değer farkı lâzım gelir.)  Çünkü bunda da bir nevi güzellik vardır. (Şayet birleşmişlerse tam diyet lâzım gelir.) Çünkü bu takdir­de bu kimse, köse olmayıp sakalında güzellik vardır. Bütün bu du­rumlarda kıl köklerinin bozulması hâlinde diyet lâzım gelir. Yok eğer bunlar, eski şekillerini alacak kadar çıkarlarsa bir şey lâzım gel­mez. Çünkü cinayet izi kalmamış olur. Ancak cani, haram bir fiil işlediğinden, terbiye edilir. İmam Ebû Hanif e' den: Kılın beyaz çıkması hâlin­de bir şey lâzım gelmez, dediği rivayet edilmiştir. Çünkü beyaz kıl, kişinin güzelliğini arttırır. Diğer iki imama göre ise, kılın beyaz çık­ması hâlinde değer farkı lâzım gelir. Çünkü zamansız beyaz kıl, ki­şiyi güzelleştirmez, çirkinleştirir. Bu konuda kasıt ile yanlışlık ara­sında fark olmadığı hususunda ittifak vardır. (Kaşların ikisinde diyet, birisinde ise diyetin yarısı lâzım gelir.) Sakal konusunda geçtiği üzere İmam Mâlik ile İ m a m-ı Ş â f i i' ye    göre burada da değer farkı lâzım gelir. (Her iki göz, her iki el, her iki ayak, her iki dudak, her iki ku­lak her iki husyede tam diyet lâzım gelir.) Said bin M ü -s e y y e b ' in Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-den rivayet ettiği hadiste böyle denilmiştir. ([18]) (Bunların birer ta­nesinde ise, diyetin yansı lâzım gelir.) Peygamber Efendimiz (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem), Amr bin Hazm (Radıyallâhü anh)'e yazdığı mektupta:

-Her iki gözde tam diyet, gözlerin birinde ise, diyetin yansı vardır ([19]) denilmiştir. Hem de bunların ikisini yok etmek, ya men­faatin veya güzelliğin tamamen yok olmasına yol açtığından diyetin tamamı lâzım gelir. Birinin yok edilmesi ise, ya menfaatin veya gü­zelliğinin yansını götürdüğünden diyetin yarısı lâzım gelir. Menfaa­tin tümünü yok ettiği için (Kadının her iki memesinde tam diyet lâzım gelir. Birisinde ise) açıkladığımız nedenle (diyetin yansı lâ­zım gelir.) Erkek memeleri ise öyle olmayıp onlarda değer farkı lâ­zım gelir. Çünkü erkek memelerinin kesilmesi menfaat ve güzelli­ğinin tamamını yok etmez.(Kadının her iki meme uçlarında da tam diyet vardır.) Çünkü bunların kesilmesi, çocuk emzirme ve sütü memede tutma menfaat­lerini giderir.

(Bir memenin ucu ise) açıkladığımız nedenle (diyetin yarısını gerektirir. Her iki gözün kapak kenarlarında tam diyet, bir kapak kenarında ise, diyetin dörtte biri lâzım gelir.) Ben diyorum ki: İmam Muhammed'in de el-Asıl'da zikrettiği gibi burada kapak kenanndan, mecazen kirpikler kasdedilmiş olabilir. Çünkü aralarında yakınlık vardır. Tıpkı devenin ta­şıdığı su kabına deve isimlerinden olan Raviye adı verilmesi gibi. Bu diyetin lâzım gelmesi, bunlann kesilmesinin, güzelliği ve gözle­ri kirden tozdan koruma menfaatim yok ettiği içindir. Çünkü kir toz kirpiklerle Önlenir. Sonra, dört tane olan kapak kenarlarının tamamında tam diyet lâzım geldiğinden, bunların dörtte biri olan birinde de diyetin dörtte biri lâzım gelir. Üçünde de dörtte üçü ge­rekir. Aynı zamanda bu kenarlardan maksat, kirpiklerin çıkış yeri de olabilir, ki onda da hüküm aynıdır.

(Bir kimse, başkasının göz kapaklarım kirpiklerle birlikte keser­se tek diyet lâzım gelir.) Çünkü bunun hepsi, tek şey hükmünde­dir. Böylece bu, burun kemiğiyle beraber tek organ hükmünde olan burun yumuşağı gibi olur.

El ve ayak parmaklarının her birinde diyetin onda biri vardır.) Çünkü Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "Her parmakta on deve lâzım gelir.» ([20]) buyurmuştur. Hem de tüm parmakların kesilmesi, menfaati tamamen ortadan kaldırdığı hâlde bir tam diyeti gerektirir. Parmaklar ise, on tane olduklarından bu diyet, onlara bölünür. (Bu konuda bütün parmaklar aynıdır.) Çünkü bu konudaki hadis mut­laktır. Hem de parmaklar, menfaatin aslında birbirinden farksız ol­duğundan, aralarında değer farkı yapılmaz. Tıpkı sağ organın sol­la aynı durumda olması gibi. Ayak parmakları da böyledir. Çünkü hepsinin kesilmesi, yürüme menfaatini yok ettiğinden tam diyet lâ­zım gelir. Sonra her iki ayakta toplam on parmak bulunduğundan diyet bunlar arasında ona bölünür.

(Üç mafsalh parmakların her mafsalı için parmak diyetinin üç­te biri, iki mafsalh parmakların her mafsalı için de parmak diyeti­nin yarısı lâzım gelir.) Bu da, tıpkı. el diyetinin parmaklara bölün­mesi gibidir. (Her diş için beş deve lâzım gelir.) Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Musa el-Eş'-a r î    (Radıyallâhü anh) 'nin rivayet ettiği hadîste« «Her diş için beş deve lâzım ge­lir» ([21]) buyurmuştur. Ön ve arka dişler arasında bu konuda fark yoktur. Çünkü rivayet ettiğimiz hadis, mutlak olduğu gibi bâzı rivâyetlerde de: -Bütün dişler aynıdır» ([22]) denilmiştir. Hem de dişlerin tamamı, menfaatin aslında aynı oldu­ğundan aralanndaki farklılığa itibar edilmez. Tıpkı eller ve parmak­larda olduğu gibi. Cinayet, yalmşhkla işlenmişse durum böyledir. Yok eğer kasden işlenmişse cinâyetlef bahsinde geçtiği üzere kısa­sı gerektirir. (Bir kimse, vurduğu organı tamamen menfaatsiz kılarsa tam di­yet lâzım gelir. Örneğin: Elin çolaklaşmasi ve gözün, ışığının git­mesi gibi.) Çünkü diyeti gerektiren, organın görünüşü değil, men­faatinin yok edilmesidir.

(Bir kimse, başkasının beline vurup vurulanın bu yüzden meni­si kesilirse tam diyet lâzım gelir.) Çünkü menfaat yok edilmiş olur. (Onu kambur bırakması hâlinde de durum böyledir.) Çünkü kam­burluk boy güzelliğini tamamen yok eder. (Şayet kamburluk gider­se bir şey lâzım gelmez.) Çünkü kamburluk, iz bırakmadan kaybol­muştur.[23]

 

Bir Fasıl

Yaralamalar Hakkında

 

(Yaralama on çeşit olup birincisinde deri sâdece tırmalanır.) De­ri sıyrılır, fakat kanamaz,

(İkincisinde kan çıkar.) Fakat kan, göz yaşı damlaları gibi ya­ranın üzerinde durup akmaz.

(Üçüncüsünde kan akar. Dördüncüsünde deri kopar. Beşincisinde yara ete işler.) Yâni et yarılır.

(Altıncısında yara, kafa kemiğiyle et arasında bulunan ince za­ra kadar iner. Yedincisinde kemik görünür. Sekizincisinde kemik kı-nhr.)  Kemik çatlar. Fakat yerinde durur.

(Dokuzuncusunda kemik yerinden oynar. Onuncusunda yara be­yine kadar iner. Kemiğin göründüğü yaralamada -eğer bilerek İş­lenmiş ise- kısas lâzım gelir.) Zira rivayet olunmaktadır ki Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kemiğin göründü­ğü yaralamada kısas ile hükmetmiştir.- ([24]) Hem de bıçağın kemi­ğe dayandırılması mümkün olduğu için bu yaralamada misilleme gerçekleştirilebilir. (Diğer yaralamalarda ise kısas yoktur.) Çünkü diğer yaralamalarda bıçağın varacağı bir sınır olmadığı için onlar­da misillemeyi gözetmek olanaksızdır. Hem de son üç çeşit yarala­mada kırık vardır. Kırıklarda ise kısas yoktur. Bu, İmam Ebû Hanifs'-den gelen bir rivayettir, İmam Muhammed ise, Mabsut da: «Kemik göründüğü yaralamadan önceki yaralamalarda da kt-sas vardır» demiştir, ki zahir olan rivayet de budur. Çünkü bu ya­ralamaların hiç birinde kırık bulunmadığı için hem misillemeyi gö­zetmek mümkündür, hem de bu kısasta çoğunlukla ölüm tehlikesi yoktur. Yaranın derinliği de bir mil ile ölçülüp aynı uzunlukta de­mirden bir âlet yapılır ve onunla cinayeti işleyenin vücudundan ay­nı yerde ve aynı derinlikte bir yara açılır.

(Kemik görünen yaralamadan daha hafif olanlarda ise değer farkı gerekir.) Çünkü bunlarda belirtilmiş bir diyet yoktur. Ci­nayeti cezasız bırakmak da mümkün değildir. Bunun için ona âdil bir kimse tarafından değer takdir edilir. Nitekim bu hüküm, N a -hai   ve   Ömer   b.   Abdulaziz' den   de rivayet edilmiştir.

(Kemik görünen yaralamada, yanlışlıkla işlendiği zaman tam di­yetin yirmide biri, kemiğin kırılıp yerinden oynadığı yaralamada on­da biri, beyin kemiğine kadar işleyen yaralamada üçte biri, vücut­taki herhangi bîr boşluğa kadar işleyen yaralamada keza üçte biri lâzım gelir. Eğer boşluğa kadar işleyen âlet diğer taraftan çıkarsa, o zaman iki yaralama sayılır ve dolayısıyla tam diyetin üçte ikisi lâzım gelir. Çünkü Ömer b. Hazm'in mektubunda Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: «Kemik göründüğü yaralamada'beş deve, kemik çatladığı yaralama­da on deve, kemik kırılıp yerinden çıktığı yaralamada on beş de­ve, beyin kemiğine varan yaralamada da diyetin üçte biri lâzım ge­lir- ([25])  buyurduğu rivayet olunmuştur. Aynca Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Boşluğu işleyen yaralamada diyetin üçte biri vardır» ([26]) buyurmuş­tur. Hz. Ebû Beki r'den de, diğer taraftan çıkan derin yara için diyetin üçte ikisine hükmettiği rivayet edilmiştir. ([27]) Hem de yara, vücudu delmekle biri karın, diğeri de sırt tarafında olmak üzere iki yara hükmünü alır. Yaraların her birinde ise, diyetin üçtebiri lâzım gelir. Bu nedenledir ki diğer taraftan çıkan yarada di­yetin üçte ikisi lâzım gelir. imam Muhammed' den . Ete işleyen yarayı deriyi yırtan yaradan önce söylediği ve, «Bu, içinde kanın pıhtılaşıp siyah-laştığı yaradır,» dediği rivayet edilmiştir. Faslın başında zikrettiği­miz sıra İse, îmam Ebû Yûsuf dan rivayet edilmiştir. Aslında her iki imam arasındaki bu ihtilâf, lâfızla ilgili olup haki­kati ve hükmü etkilememektedir. Bunlar dışında bir yaralama çe­şidi daha vardır ki buna beyine varan yaralama adı verilir. Bundan söz edilmemesinin sebebi, çoğunlukla ölüme yol açması ve dolayı­sıyla, kendine has hükmü olan müstakil bir cinayet olmamasıdır. Sonra bu yaralamalar yüz ve başa mahsusturlar. Baş ve yüz dışın­daki yaralamaların hükmü ayrıdır. Sahih görüşe göre adı geçen di­yetler, söz konusu yaralamalar içindir. Nitekim bu yaralamalar, el ve ayak gibi başka bir organda meydana gelse bunun, miktarı be­lirtilmiş diyeti olmayıp değer farkı lâzım gelir. Çünkü diyetin mik­tarı, nassa dayanır. Nass ise, sâdece baş ve yüzdeki yaralamalar hakkında varit ol­muştur. Hem de bunlar için diyetin bulunması, iz bırakarak kişide kusur meydana getirmelerinden ötürüdür. Kusur ise ,en çok açıktaki organlarla meydana gelir ki bu or­ganlar el ve yüzdür. Çene kemikleri için kimisi: Yüzden değildir, demiştir ki bu, İmam Mâlik'in görüşüdür. Nitekim onlar­da belli diyet gerektiren bir yarık bulunması hâlinde bu muayyen diyet lâzım gelmez. Çünkü yüz, yüzleşmekten gelir ki karşıdan ba­kan bir kimse, bu kemiklerle yüzleşmiş olmaz. Ancak bize göre yüz­dendir. Çünkü fasılasız yüze bitişik oldukları gibi bazen onlarda yüz­leşme de gerçekleşir. Derler ki: Boşluğa işlenen yara, karın ve baş gibi içi bulunan organların içine varan yaradır. Bu arada, T a h a v i' nin dedi­ğine göre değer farkı cezası şu şekilde uygulanır: önce yarasız bir köleye kıymet biçildikten sonra onun yaralı hâldeki değeri tesbit edilir. Sonra iki değer arasmdaki farka bakılır. Eğer bu fark, tam kıymetin yirmide biri ise, diyetin yirmide biri, kırkta biri ise bu kez diyetin kırkta biri lâzım gelir. K e r h i ise: Değer farkı cezası­nı gerektiren yara, kemiği görünen yarayla karşılaştırılarak onun kaçta kaçı olduğuna bakılır. Böylece yaranın tesbit edilen büyüklü­ğü nisbetinde diyetin yirmide birinden değer farkı alınır. Çünkü hak­kında nass bulunmayan hususlara, hakkında nass bulunan hususla­rın hükmü uygulanır, demiştir.[28]

 

Bir Fasıl

 

(Bir elin parmaklarında diyetin yansı lâzım gelir.) Çünkü riva­yet ettiğimiz üzere her parmakta diyetin onda biri lâzım geldiğine göre beş parmakta diyetin yansı gerekir. Hem de parmakların ke­silmesi, iş yapma menfaatini yok eder. Diyeti gerektiren de -yuka­rıda geçtiği üzere- budur.(Elle birlikte kesilirse yine diyetin yansı lâzım gelir.) Çünkü Pey­gamber Efendimiz   (Saüallahü Aleyhi ve Sellem) i -Her iki elde tam diyet, bir elde ise diyetin yansı vardır» ([29]) bu­yurmuştur. Hem de avuç, parmaklara tâbidir. Çünkü iş parmaklar­la görülür. (Şayet bir kimse, eli ve parmakları pazının yansıyla birlikte ke­serse parmaklar ve el için diyetin yansı, fazlalık için de değer far­kı lâzım gelir.) Bu, İmam Ebû Yûsuf dan yapılan bir rivayettir, imam Ebû Yûsuf dan aynca şunu da söyle­diği rivayet olunmuştur: El ve ayağın parmaklar dışında olan kıs­mı, omuz ve oyluğa kadar parmaklara tabidirler. Zira şeriat bir el için diyetin yansını vacip kılmıştır. El de omuza kadar uzanan bu organın adı olduğundan, şeriatın belirttiği miktardan fazla alınamaz. îmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed de diyorlar ki: El iş gören bir organdır. îş de kolla değil, avuç ve parmaklarla görülür. Bunun için, tazminat konusunda kol avuç ve parmaklara tâbi kılınamaz. Kaldı ki, kol ile parmaklar arasında tam bir organ bulunduğundan kolun parmaklara tâbi olmasının bîr ge­rekçesi yoktur. Kolun avuca da tâbi olması imkânsızdır. Çünkü avu-cun kendisi parmaklara tâbi olduğu için tabiin tabii olamaz.(Bir kimse tek parmaklı bir eli bilekten keserse diyetin onda bi­ri, el iki parmaklı ise diyetin beşte biri lâzım gelir ve avuç için bir şey gerekmez.) Bu, îmam Ebü Hanife'ye göredir. Di­ğer iki imam ise: avuç ve parmağın diyetleri ayrı ayn tesbit edile­rek daha çok olan tahsil edilir ve az olan da buna dâhil olmuş olur. İki diyeti birleştirmenin ise gerekçesi yoktur. Çünkü avuçla parmak tek organ hükmündedir. İkisinden birini heder etmek de mümkün değildir. Çünkü bunların her biri bir bakımdan asıldır. Bu nedenle biz, ikisinden birini diyet fazlalığına göre tercih ettik.îmam Ebü Hanife de diyor ki: Hem hakikat itiba­riyle hem de seran parmaklar asıl olup avuç parmaklara tâbidir. Zira iş parmaklarla görülür. Nitekim şeriat bir parmak için on de­ve diyet koymuştur. Kaldı kî bir şeyi özü ve hükmü bakımından tercih etmek, lâzım gelen diyet miktan bakımından tercih etmek­ten iyidir.(Kesilen elde üç parmak olması hâlinde İse ittifakla parmakla­rın diyeti lâzım gelir ve avuç için bir şey gerekmez.) Çünkü değer­lenmede parmaklar asıl oldukları gibi çoğunluğa tümün hükmü ve­rildiğinden, avuç onlara tâbi kılınır. Tıpkı tüm parmakların varlı­ğı durumunda olduğu gibi. Kişinin onurunu korumak için (fazlalık olan parmakta değer farkı lâzım gelir.) Çünkü bu parmak da eli­nin bir parçasıdır. Ancak onda güzellik ve menfaat yoktur. Aynı nedenle (fazlalık diş de böyledir. Çocuğun sağlıklı olup olmadığı bi- • Iinmeyen göz, erkeklik organı ve dilinde değer farkı lâzım gelir.) îmam-ı Şafii: Bunlarda tam diyet lâzım gelir, demiş­tir. Çünkü bunlar çoğunlukla sağlam olduklarından kesilmeleri, bu­run yumuşağı ile kulağm kesilmesi hükmünde olur. Biz de diyoruz ki: Bu organlardan gaye menfaattir. Sağlıklı ol­dukları bilinmedikçe şüphe ile tam diyet lâzım gelmez. Zahir ise, diyeti gerektiren yeterli delil olmaz. Burun yumuşağı ile kulak ise böyle değildir. Çünkü onlardan maksat güzellik olup bu, kesilmek­le tamamen yok olur.

(Çocuk doğarken ağlasa da durum aynıdır.) Çünkü ağlamak, ko­nuşma olmayıp sâdece bir sestir. Oysa dilin sağlamlığı, konuşma ile, erkeklik organının hareketle, gözün de baktığını gösterip emarelerle bilinir. Bundan sonra çocuğa bilerek veya yanlışlıkla yapılan cina­yetin hükmü büyüğün diyeti gibi olur. (Bir kimse, başkasının başını yaralar ve bununla o kimse, ak­lım veya saçını yitirirse yaranın diyeti bunların diyetine dâhil olur.)

Çünkü aklın kaybolması, onunla büfön organlann menfaati durdu­ğundan, yaralanan kimsenin ölmesi gibi olur. Yaranm diyeti de saç­tan bir kısmın gitmesi nedeniyle lâzım gelir. Hattâ eğer g»den saç bir daha biterse diyet düşer. Tam diyet de sacın tamamı gittiği za­man lâzım gelir. O hâlde her iki diyetin de sebebi aynı şey oldu-

ğundan yaranın diyeti tam diyetin bir cüz'üdür. Cüz ise külle dâ­hildir. Tıpkı bir parmağı kesilen kimsenin elinin çolaklaşması gibi. îmam Züfer ise: «Yaranın diyeti de lâzım gelir. Zira her biri öldürme dışında birer cinayet olduğundan, diğer cinayetler gibi birbirlerine girmezler- demiştir. Onun cevâbı ise yukarıda söy­lediğimiz şekildedir. (Başı yanlanın işitme, görme ve konuşma kabiliyetleri kaybo­lursa suçluya tam diyetle birlikte yaranın diyeti de lâzım gelir.) De­mişlerdir ki; Bu, İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'un görüşüdür. Ayrıca İmam Ebû Yûsuf dan: Yara diyeti, işitme ve konuşma diyetine dâhil olur, fakat görme di­yetine dâhil olmaz, dediği rivayet edilmiştir. Birinci görüşe göre yu­karıdaki cinayetlerin her biri, müstakil birer cinayet olup yitirilen kabiliyetlerin her birinin de kendine has menfaati bulunduğundan ayrı ayrı organlar sayılırlar. Akıl ise böyle değildir. Çünkü açıkla­dığımız üzere onun menfaati bütün organları ilgilendirir. İkinci gö­rüşe göre ise, işitme ve konuşma kabiliyetleri gizli olup akla kıyas­lanırlar. Görme ise, açık olduğundan akla kıyaslanmaz.

(Cami'us-Sağir'de:) îmam Ebû Hanife'ye göre (Bir kimse, başkasının başında kemiği görünecek şekilde bir yarık açar ve adamın gözleri giderse kısas lâzım gelmez, denilmiştir.) Demiş­lerdir ki: İkisi için de diyet lâzım gelmesi gerekir.(Diğer iki imam ise: Söz konusu yarıkta kısas vardır, demiş­lerdir.) Demişlerdir ki: Gözlerde de diyet lâzım gelmesi gerekir. (Bir kimsenin parmağı üst mafsaldan kesilir ve bu yüzden par­mağın kalan kısmı veya bütün el çolaklaşırsa bunların hiç biri için kısas lâzım gelmez.) Üst mafsal için diyet, diğerleri için de değer farkı lâzım gelmesi gerekir.(Bir kimsenin kırılan dişinin geri kalanı siyahlaşırsa durum yi­ne aynıdır. Hak sahibi: Ben suçlunun parmak mafsalmı kesip çolaklaşan yere dokunmam veya: Dişimin kırığı kadar dişini kırar, ka­lanına kanşmam, derse bu isteği kabul olunmaz.) Çünkü bu suçun kendisi kısası gerektirmez. Böylece bu, bir kimsenin, kemiği yerin­den çıkaran yarığa karşılık: Ben suçlunun başında kemiği açığa çı­karacak yangı açar, fazlasından vazgeçerim, demesi gibi olur. Yu­karıdaki ihtilaflı meselede iki imam diyorlar ki: Cinayet, iki organ­da görüldüğünden bu, müstakil iki cinayet gibi olup bunların birin­deki şüphe, diğerine bulaşmaz. Tıpkı bir kimsenin, birisine attığı okun onu delip ikinci bir kişiye daha isabet ederek onu da öldür­mesi hâlinde birinci için kısas, ikinci için de diyet lâzım gelmesi gibi. İmam Ebû Hanife ise diyor ki: Söz konusu mese­lede yara, gözlerin gitmesine yol açmıştır. Ceza ise suçun aynısı ol­malıdır. Oysa ceza olarak açılacak yangın da gözlerin gitmesine yol açması, hak sahibinin yapabileceği bir iş olmadığından diyet lâzım gelir. Hem de fiil, gerçekte caninin yaptığı tek bir harekettir. Aynı şekilde cinayetten zarar gören yer de bir bakıma tektir. Çünkü or­ganlardan biri, öbürüne bağlıdır. Böylece cinayet, neticesi itibariyle başlangıçta yanlışlık olduğu şüphesine yol açmıştır. İki kişinin öldü­rülmesi ise, böyle değildir. Çünkü birinin ölümü diğerinin ölümün­den ötürü değildir. Bir parmak kesilirken bıçağın diğer parmağı da kesmesi de böyle değildir. Zira, gözlerin gitmesi kasdedilmiş bir fiil değildir.

(Kesilen bir parmağın yanındaki parmak da çolaklaşırsa hiç bi­rinde kısas lâzım gelmez.) Bu, İmam Ebû Hanife'ye göredir. Diğer iki imam, İmam Züfer ve Hasan ise: Birinci parmakta kısas, ikincide ise diyet vardır, demişlerdir ki her iki görüşün delillerini zikrettik. İ b n - i S ü m a a, gözleri gö­türen yarıkla ilgili ilk ihtilaflı mesele konusunda İmam M u h a m m e d ' den ı Hem yarık hem de gözler için kısas lâzım gelir, de­diğini rivayet etmiştir. Çünkü bulaşmayla meydana gelen cinayet, doğrudan doğruya işlenmiş sayılır. Tıpkı öldürmede olduğu gibi. Göz­de ise kısas vardır. İhtilaflı son meselede ise durum böyle değildir. Çünkü çolaklıkta kısas yoktur. Böylece bu rivayete göre İmam Muhammed'in bu konudaki kuralı şu olmuştur: Kısas icab-eden bir yara, kısasın mümkün olduğu başka bir cinayete yol açar­sa her ikisinde de kısası gerektirir. Tıpkı cinayetin ölüme yol açma­sı durumunda olduğu gibi. Kaldı ki, birinci cinayet, haksızlıkla ya­pılmıştır. Bu konudaki meşhur görüşün gerekçesi ise, gözün dolay­lı olarak gitmesidir. Nitekim yarık, kendine mahsus bir ceza gerek­tirmiştir. Aynı zamanda dolaylı cinayette kısas yoktur. Yarığın ölü­me yol açması hâiinde ise durum böyle değildir. Çünkü bu takdir­de birinci cinayetin hükmü kalmadığından ikincisi doğrudan doğru­ya yapılmış olur. (Bir kısmı kınlan diş, düşerse kısas lâzım gelmez.) Ancak î b n - i Suma a'nın rivayetine göre lâzım gelir. (Başta kemiği açığa çıkaran iki yank açılır ve bunlar birleşirse bunda da yukarıdaki iki görüş vardır. Bir kimsenin çekilen dişi yerine başkası çıkarsa imam Ehû Hanife'ye göre diyet düşer. Diğer iki imam ise: Suçluya tam diyet lâzım gelir, demişlerdir.) Çünkü bu durumda cinayet gerçek­leşmiştir. Yeni çıkan diş ise, Allah (Azze ve Celle) tarafından ve­rilen bir nimettir.

İmam Ebû Hanife de diyor ki: Bu durumda cina­yet, hükmen yok olduğundan bu, çocuğun çekilen dişi yerine yeni bir dişin çıkmasıyla diyetin ittifaka düşmesi gibi olur. Çünkü bu takdirde diş sahibi, ne bir menfaat ve ne de bir güzellik kaybet­miş değildir. (imam Ebû Yûsuf dan : Bu durumda değer farkı gerekir, dediği rivayet edilmiştir.) Çünkü bundan duyulan acı, hükmen mevcuttur.

(Bir kimsenin çektiği dişi, sahibi tekrar yerine koyar ve eti ge­lişip tutarsa dişi çekene tam diyet lâzım gelir.) Çünkü dişin tekrar yerine konulması, nazara alınmayan hususlardandır. Zira dişin si­nirleri, geri dönmez.

(Kesilen kulağın, yerine yapıştırılarak tutması hâlinde de durum aynıdır.) Çünkü bu kulak, eski şeklini almaz.

(Bir kimse, dişini çekenin dişini çektikten sonra kendi dişi çı­karsa karşı tarafa beşyüz dirhem ödemesi gerekir.) Çünkü diyeti ge­rektiren, diş yatağının bozulması olduğundan dişin tekrar çıkmasıy­la bu kimsenin haksız yere karşı tarafın dişini çektiği ortaya çıkmış­tır. Nitekim dişin yatağı bozulmadığmdan yeni bir diş çıkmış ve do­layısıyla cinayet yok olmuştur. Bu nedenledir ki kısas, ittifakla bir yıl ertelenir. Aslında kısas için dişin çıkmasından umut kesilinceye dek beklemek gerekirdi. Fakat bu, hukukun kaybolmasına yol aç­tığından bir yılla yetindik. Çünkü asıl olan, dişin bu süre zarfında çıkmasıdır. Bu durumda bir yıl geçtiği hâlde yeni diş çıkmazsa kı­sasa karar veririz. Bundan sonra çıkınca da kararda hataya düştü­ğümüz ve kısasın haksız yere yapıldığı ortaya çıkar. Ancak bu tak­dirde şüphe nedeniyle karşı tarafa kısas uygulanamayacağından di­yet lâzım gelir.

(Bir kimse, başkasının dişine vurur ve bu diş sallanırsa) darbe etkisinin ortaya çıkması için (kısas bir yıl geciktirilir. Şayet Hâkim, kısası bir yıl geciktirdikten sonra vurulan, dişi düşmüş olarak ge­lir ve sene bitiminden önce vurularak düşen diş konusunda vuran­la ihtilâfa düşerlerse) geciktirmenin amacına ulaşması için (söz, vu­rulanındır.) Başında, kemiği açığa çıkaran yarık açılan kimse, da­ha sonra yarık kemiği yerinden çıkmış olarak gelir ve vuranla ihtilâfa düşerlerse durum böyle olmayıp söz vuranın olur. Çünkü yu­karıdaki birinci yarık, ikincisine yol açmaz. Dişin sallanması ise, düşmesini etkilediğinden iki mesele birbirinden ayrılır.

(Br yıl bittikten sonra ihtilâfa düşmeleri hâlinde ise söz, vura­nın olur.) Çünkü o, yaptığının izini inkâr ettiği gibi Hâkimin bu izin ortaya çıkması için tâyin ettiği süre de sona erdiğinden söz, inkâr edenin olur.

(Şayet diş düşmezse vurana bir şey lâzım gelmez.) İmam.Ebû Yûsuf dan: Acı için kıymet lâzım gelir, dediği riva­yet edilmiştir. Allah (Azze ve Celle) izin verirse biz biraz sonra her iki görüşün delillerini de açıklayacağız.

(Şayet diş düşmez, fakat siyahlaşırsa bu takdirde hatalı cina­yette diyet akrabaya, kasıtlıda ise caninin kendi malından ödetilir ve kısas lâzım gelmez.) Çünkü hak sahibi, dişi sâdece siyahlaştıracak vurma imkânına sahip değildir. Açikladığımız nedenle (Dişin bir kıs­mı kırılır, kalanı da siyahlaşırsa) yine kısas lâzım gelmez.

(Kızarması veya morarması hâlinde de durum aynıdır.) Sarar­ması konusunda ise iki rivayet vardır. (Bir kimsenin, başkasının ba­şında açtığı yarık kapanır, kendisinden hiç bir iz kalmaz ve yerin­de saç biterse) İmam Ebû Hanife'ye göre, diyeti ge­rektiren kusur kalmadığından (diyet düşer.) îmam Ebû Yû­suf ise: Suçluya acı diyeti lâzım gelir, demiştir ki bu, değer far­kıdır. Çünkü kusur yok olmuş olsa bile meydana gelen acı yok ol­madığından bunun değerlendirilmesi gerekir.

İmam Muhammed ise: Suçluya doktor ücreti lâzım gelir, demiştir. Çünkü yaralı, suçlunun yaptığı yüzünden doktora başvurmak ve ilâç parası vermek zorunda kaldığından suçlu, bunu onun malından almış sayılır. Ancak İmam Ebû Hanife diyor ki: Bizim kuralımıza göre menfaatler, ya bir akitle ve şüphe ile değerlenirler. Bu cani hakkında ise böyle bir durum bulunmadı­ğından vurulana bir şey ile borçlu kalmaz. (Bir kimse, başkasına yüp cop vurup onu yaralar ve yara iyileşirse kendisine vurma diyeti lâzım gelir.) Yâni darbe izi kalmış­sa durum böyledir. İz kalmadığı takdirde ise bu konuda, kapanan yara konusundaki ihtilâf vardır. (Bir kimsenin elini yanlışlıkla kestikten sonra el, iyileşmeden onu yine yanlışlıkla öldürürse kendisine tam diyet lâzım gelir ve elin di­yeti düşer.) Çünkü buradaki cinayetler, aynı türden olduğu gibi gerektirdikleri cezalar da diyettir. Hem de bu diyet, bütün organlan içine alan bedenin diyeti olduğundan organ da buna dâhil olur ve dolayısıyla bu kişi, yaralanmadan öldürülmüş sayılır. (Yaralanan kimsenin yarası iyileşmeden yaralayandan kısas alınmaz.) lmam-ı Şafiî ise.Öldürme kısasını dikkate alarak: Bu kimseden kısas alı­nır, demiştir. Çünkü kısas alma hakkı gerçekleştiğinden durduru­lamaz. Biz de diyoruz ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : Yaralarda ceza, bir yıl ge­ciktirilir- ([30]) buyurmuştur. Hem de yaralarda mevcut durum de­ğil, netice nazara alınır. Çünkü hâh-hazırdaki durumları belli olma­yıp sonradan ölüme yol açabilirler. Böylece cinayetin öldürme oldu­ğu ortaya çıkar. Hâh-hazırdaki ceza ise, ancak yaranın iyileşmesiy-Ie kesinleşir.(Kısasın, şüphe gerekçesiyle düştüğü her kasıtlı cinayetteki di­yet ile anlaşmayla lâzım gelen her diyet, katilin malından ödenir.) Çünkü Peygamber Efendimiz   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : -Akrabalar, kasıth cinayetin diyetini ödemezler- ([31])  buyurmuştur. Bu da kasıtlı cinayettir. Ancak birincisinde diyetin üç sene zarfında ödenmesi gerekir. Çünkü bu diyet, doğrudan doğruya öldürme ile lâzım geldiğinden kasıtlı benzeri cinayetin diyetine benzemiş olur. ikincisinde ise, diyetin hemen Ödenmesi gerekir. Çünkü bu diyet, akit-le lâzım geldiğinden satıştaki bedele benzemiş olur. Baba, oğlunu bilerek öldürürse diyet, üç sene zarfında kendi ma­lından ödenir.) lmam-ı Şafii ise: Diyetin hemen ödenme­si gerekir. Çünkü asıl olan, telef etme ile lâzım gelen diyetin hemen ödenmesi olup erteleme de, yanlışlıkla cinayet işleyenin cezasını ha­fifletmek içindir. Hem de diyet, hak sahibinin hakkını karşılamak için olup bu hak, özü bakımından peşin olduğundan vadeli ile kar­şılanmış olmaz, demiştir.

Biz de diyoruz ki: Bu diyet, katil ile lâzım gelen bir diyet oldu­ğundan tıpkı hatalı ve kasıtlı benzeri cinayetlerin diyeti gibi vade­li olur. Çünkü aralarında benzerlik bulunmadığından insanm mal ile değerlendirilmesine kıyâs mânidir. Kaldı ki değerlendirme, şer'i kuralla peşin değil, vadeli olarak sabit olduğundan bu kural, özel­likle fazlalıkh şekilde değiştirilemez. O hâlde kasıtlılık gerekçesiyle ceza, miktarca ağırl aştırıl amaymca vasıfça da ağırlaştırılması caiz değildir. (Caninin itiraf ettiği her cinayetin diyeti,) yaptığımız rivayet ne­deniyle (kendi malından ödenir, akrabasına şâmil olmaz.) Hem de ikrar eden, başkası adına ikrarda bulunamadığından bu ikrar ken­disini aşmaz ve dolayısıyla akraba hakkında geçerli olmaz. (Çocuk ve delinin kasıtlı cinayeti, hatalı cinayet olup diyeti, ak­rabaya lâzım gelir. Diyeti beşyüz dirhem ve daha fazla olan tüm cinayetlerde  durum  böyledir.  Bu konuda bunak  da  deli  gibidir.) lmam-ı Şafiî ise: Bunların kasıtlı cinayetleri kasıth hük­mündedir. Hattâ bunda kendi mallarından ödenecek peşin diyet lâ­zım gelir. Çünkü bu, gerçek kasıtlı cinayettir. Ancak bunun gerek­lerinden biri olan kısas uygulanmaz. Bu cinayetin, diyetin caninin malından ödenmesi şeklindeki ikinci hükmü ise bunlara uygulanır, (lemistir. Bu nedenle de îmam-ı Şafii' nin kuralına göre Katille, bunlara keffâret lâzım gelir ve mirastan mahrum bırakılır­lar. Çünkü bu iki ceza katille ilgilidir. Biz de diyoruz ki: H z. Ali (Radıyallâhü anhl'nin, delinin diyetini akrabasına Ödettiği ve: «Delinin kasıtlı ve hatalı cinayeti aynıdır» dediği rivayet edilmiştir. ([32])-Hem de çocuk, acınacak ki­şiliktedir. Kaldı ki, yanlışlıkla cinayet işleyen akıl sahibi dahi ceza­sının hafifletilmesine hak kazandığından daha çok mazur olan ço­cuk buna daha lâyıktır. Bunun yamsıra biz, kasıthhğın gerçekleşti­ğini de teslim etmiyoruz. Çünkü kasıtlıhk bilgiye, bilgi ise akla da­yanır. Oysa deli, akılsız, çocuğun ise aklı yetersizdir. Hâl böyle olun­ca bunlardan nasıl kasıt meydana gelir. O hâlde bunlar, uykudaki kimse gibidirler. Bu arada, mirastan mahrum bırakılmak, bir ceza­dır. Bunlar ise, ceza ehlinden değildirler. Keffâret de, -isminden de anlaşılacağı üzere- günâh örtüşüdür. Oysa bunlara günâh ya­zılmadığından örtülecek günâhları yoktur.[33]

Bir Fasıl

(Cenin Hakkında)

 

(Karnına vurulan kadın, ölü cenin düşürürse bunda diyetin yir­mide biri lâzım gelir.)

Ben diyorum ki  Yâni erkek diyetinin yirmide biri lâzım gelir ki bu, erkek cenin için böyledir. Kız cenin için ise, kadın diyetinin ondabiri lâzım gelir ki ikisi de beşyüz dirhemdir. Kıyâs ise, hiç bir şeyin lâzım gelmemesini gerektirir. Çünkü ceninin canlandığı kesin olarak bilinmemektedir. Zahir ise, diyeti hak etmek için delil olmaz. İstihsânm delili, Peygamber Efendimiz (Sallalİahü Aleyhi ve Sellem)'-den rivayet edilen: «Ceninin diyeti, değeri beşyüz dirhem olan iyi bir köle veya câriye­dir» ([34])  şeklindeki hadistir. Hadis olunca da biz, kıyâsı bıraktık.

Aynı zamanda bu hadis, İmam Mâlik ile Imam-ı Ş â -f i i gibi, cenin diyetini altıyüz dirhem olarak takdir edenlerin aley­hine bir delildir. Bize göre (Bu diyet,) beşyüz dirhem olduğu vakit (akrabaya lâzım gelir.) İmam Mâlik ise: Diyet, caninin malından lâzım gelir. Çünkü bu, insan parçasının diyetidir, 'demiştir.

Biz de diyoruz ki: Peygamber Efendimiz (Sallalİahü Aleyhi ve Sellem), bu diyeti akrabaya ait kılmıştır. Hem de bu, can diyetidir. Bu nedenledir ki Peygamber Efendimiz (Sallalİahü Aleyhi ve Sel­lem), buna diyet adını vererek «Onun diyetini ödeyin-buyurunca vuranın velileri:«Bağırıp ağlamayan bir çocuğun diyetini de mi vermemiz lâzım?» ([35]) dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallalİahü Aleyhi ve Sellem) :-Kalkın diyetini ödeyin-  buyurdu.  Ancak akrabalar, beşyüz dirhemden az olan diyeti ödemezler. (Bu diyet, bir se­nede ödenir.)    İ m a m- Şafii   ise : Bu diyet, can bedeli olduğu için üç senede ödenir. Bu nedenledir ki bu diyet, çocuğun vâ­rislerine miras olur, demiştir. Biz de diyoruz ki: İmam M u h a m m e d' den şöyle dediği rivayet edilmiştir: -Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in, bir senede ödenmek üzere, bu diyeti akrabaya âit kıldığını haber aldık.» ([36]) Hem de bu diyet, çocuğun müstakil kişi olması bakımından da or­gan diyetidir. Bu nedenle biz, miras konusunda birinci yönü, bir se­nelik süre konusunda da ikinci yönü nazara aldık. Çünkü organ be­deli, diyetin üçtebiri veya bundan az, fakat yirmide birden fazla olur­sa bir senede ödenmesi gerekir. Diyetin parçalan ise böyle değildir. Çünkü bu parçaların her biri, kime lâzım gelirse bunu üç sene zar­fında ödemesi gerekir.

Yaptığımız rivayet, mutlak olduğundan (Bu diyet konusunda er­kek ve dişi cenin arasında fark yoktur.) Hem de normal insanların erkek ve dişisi arasındaki fark, bunların sahip olduğu yetkiler ba­kımından ortaya çıkar. Ceninde ise böyle bir fark bulunmadığından ikisi için de aynı miktarda olmak üzere beşyüz dirhem diyet tak­dir edilir.(Şayet cenin, düşürüldükten sonra ölürse tam diyet lâzım gelir.) Çünkü bu durumda cani, cenini biraz önceki darbe ile telef etmiş olur. (Eğer anne, cenini Ölü olarak düşürdükten sonra Ölürse caniye, annenin ölümüyle tam diyet, cenini düşürmesiyle de beşyüz dirhem lâzım gelir.) Nitekim sahih rivayetle, Peygamber Efendimiz fSallal-lah Aleyhi ve SellemJ'in, bu meselede tam diyet ve cenin diyetiyle hükmettiği sabit olmuştur. ([37]) (Eğer anne darbeden Öldükten sonra cenin sağ olarak çıkar ve daha sonra ölürse caniye, bir diyet anne için bir diyet de cenin için lâzım gelir.) Çünkü o, iki Kişiyi öldürmüştür. (Eğer anne, öldükten sonra çocuğu Ölü olarak düşürürse caniye anne için diyet lâzım ge­lip cenin için bir şey gerekmez.)

I m a m -1 Şafii ise: Cenin için beşyüz dirhem lâzım ge­lir. Çünkü asıl olan, ceninin darbeden öldüğüdür. Böylece bu, anne­nin sağ iken cenini ölü düşürmesi gibi olur, demiştir. Biz de diyoruz ki: Annenin ölümü, ceninin iki, ölüm sebebinden bindir. Çünkü cenin, annenin soluk almasıyla soluk aldığından ölü­müyle boğulur ve dolayısıyla meydana gelen şek yüzünden zamin-lik lâzım gelmez. (Cenin için lâzım gelen diyet, kendisinden miras kalır.) Çünkü bu diyet, canının bedeli olduğundan vârisleri, bunu miras alırlar. (Ancak vuran, bunu miras olarak almaz. Şöyle ki: Bir kimse, ka­rısının karnına vurur ve kadın, onun oğlunu Ölü olarak düşürürse babanın akrabasma diyet lâzım gelir ve Kendisi buna vâris olamaz.) Çünkü burada baba, haksız yere ve doğrudan doğruya katil olmuş­tur. Katile ise miras verilmez. (Ceninde keffâret yoktur.) İ m a m-ı Ş â f i î' ye göre ise, bu cinayet, bir bakıma öldürme olduğundan ihtiyaten keffâret lâzım gelir. Biz de diyoruz ki: Keffâret, ceza anlamını taşır; Bu ise, mutlak öldürmelerde söz konusu olduğundan onların dışına çıkmaz. Bu ne­denledir ki, bedelin tamamı lâzım gelmez. Demişlerdir ki! Ancak suçlu isterse" keffâreti yerine getirebilir. Çünkü o, bir günâh işledi­ğinden keffâret yoluyla sevap kazanmak isterse bu kendisi için da­ha faziletli olur. Bu arada, işlediği suçun bağışlanması için duâ eder. (Vücudunun bir kısmı tamamlanan cenin, bütün bu hükümler­de tam cenin gibidir.) Çünkü, yaptığımız rivayet mutlaktır. Hem de bu, ,Jdet bitimi, nifas v.b. hükümler bakımından çocuk hükmünde olduğundan bu hükümde de böyledir. Ayrıca cenin bu kadarla da kan pıhtısı ve sâde kan olmaktan çıktığından vücut sayılır. Allah (Azze ve Celle) daha iyi bilir.[38]

 



[1] Nisa Sûresi âyet 82

[2] Ebû Dâvûd, Nesâi ve tbn-İ Mâce'nin Abdullah b. Amr (RA.)'dan ri­vayet ettikleri bu hadis «Cinayetler Bahsimde de geçmiştir.

[3] Îbn-İ Hibban'ın «Sahih»inde kaydettiği bu hadis «Zekât Bahsi» Amr b. Hazm (RA.)'ın mektubu İçinde geçmiştir

[4] Ebû Dâvûd (Diyetler) C. 2 S. 270

[5] Ebû Dâvûd (Diyetler) C. 2 S. 270

[6] Ebû Dâvûd (Diyetler) C. 2 S. 269, Tirmizİ (Diyetler) C. 2 S. 219, Nesâl (Kısas) C. 2 S. 247, Eeyhâkl (Sünen) C. 8 S. 75

[7] Ebû Dâvûd (Diyetler) C. 2 S. 269, Tirmizl (Diyetler) C. 1 S. 1, Nesâl (Kısas) C. 1 S. 247

[8] Gariptir. Ancak İmam Muhammed (Kitab-Ül'asar»da İmam Ebü Ha-nîte'den, Îbn-I Ebl Şeybe üe Beyhâki de ŞaTîl'den Hz. Ömer'in altını olanlara bin dinftr, gümüşü olanlara on iki bin dirhem, devesi olanlara yüz deve, sığın olan­lara iki yüz bas sığır, davan olanlara «d bin baş koyun, kumaşı olanlara da yüz takım elbise diyet vermelerini emrettiğini nakletmişlerdir.   Nasb-Ürraye C. 4 S. 362

[9] Daha önceki notta da geçtiği üzere Hz. Ömer'in bu tasarrufunu Ebû Davüd, Amr İbn-i Şuayb tariki ile Amr'ın dedesinden naklen şu şekilde kaydet­miştir :

«Peygamber Efendimiz (C.A.V.) zamanında diyetin değeri sekiz yüz dinar, ya da sekiz bin dirhem idi ve hep böyle idi tâ ki Hz. Ömer (R.A.) halife oldu da minbere çıktı ve : Ey nas, develer pahaldaşmıştir. Bundan böyle altını olanlar bin dinar, gümüşü olanlar onifci bin dirhem, sığın olanlar iki yüz baş sığır, davan olanlar iki bin koyun, kumaşı olanlar da iki yüz takım elbise diyet versinler, dedi. Râvî demiştir ki Hz. Ömer <R.A.) diyetlerde bu tasarrufu yaparken gayn müs-Umlerin diyetlerine dokunmayıp eskisi gibi bıraktı.»

Ebû Dâvûd (Di yetler) C. 2 S. 200

[10] îmam-ı Şafiî'nin bu görüşünden, erkek ile kadm arasındaki bu farka. kendisinin kail olmadığı anlaşılır, ki onun bu görüşü bu günkü modem anlayışa daha uygundur. Zira erkeğin toplum içinde" nasıl sosyal bir yeri vardır. Kadının yurt ve topluma hizmeti de erkeğinkinden az değildir. Hattâ insan nevinin beka­sı yolunda kadının hizmeti daha çoktur. Peygamber Efendimiz (S-A.V.)'in an­nenin hakkını babanın hakkından önde tutması da bundan kaynaklanmaktadır. Nitekim bir kadını bilerek öldüren erkeğe kısas lâzım gelmesi de. İslâm dininin erkek İle kadın arasında bir fark gözetmediğini göstermektedir. lmam-ı Şafii'nin, yanlışlıkla bir kadını öldüren kimseye yarım diyetin lâzım geldiği görüşüne ka­tılması ise, nassın bulunduğu yerde kıyâsın işlemezliği kuralına dayanır.

[11] Ebû Dâvûd (Diyetler) C. 2 S. 274, Tirmizî C. 1 S. 182, Nesâİ (Kısas) C. 2 S. 247, İbn-i Mâce (Diyetler) C. 1 S. 164

[12] Ebû Davud'un mürsel hadisler arasında kaydettiği bu hadis hakkın­da «Cevher» sahibi: «Sahih olan iki mürsel hadîs ve müsned olan birçok hadis­lerle güçlenmektedirn demiştir.   Cevher C. 8 S. 103

[13] Beyhâkî C. 8 S. 102

[14] Müellif her ne kadar böyle söylüyorsa da îmam-ı Şafii'nin dayandığı hadis, 135 No.'lu notta da gösterildiği vecihle «Sünen-i Arbaa» denilen dört sahih hadis kitaplarında yer almıştır.

[15] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/285-290.

[16] Said b. Müseyyeb'in bu hadisi rivayet etmesi garip olur hiç bir yer­de rastlamadım. Hadisi içeren Amr b. Hazm'ın mektubu ise bundan sonraki dip notta adlan yazılı kitaplarda kayıtlı bulunmaktadır.   Nasb-ürraye C. 4 S. 30

[17] Nesâİ (Kısas) C. 2 S. 251, el-Müstedrek (Zekât) C. 1 S. 397, Darekut-nl (Hudud) S. 376

[18] Yukarıda da geçtiği üzere bu hadisin Said b. Müseyyeb'den rivayeti gariptir.    Nasb-urraye C. 4 S. 371

[19] Yukarıda geçmiştir

[20][20] Ebü Musa el-Eş'ari Abdullah İbn-İ Abbas ve Hz. Ömer (R.A.)'dan ri­vayet olunan bu hadisi Ebû Dâvûd ile Nesai, Ebû Musa (R.A.)'dan: «Parmakların hepsi birdir. Onlarda onar onar deve lâzım gelir.» Tirmizİ de Abdullah İbn-i Abbas (B.A.)'dan:

«El ve ayak parmaklarının hepsi aynıdır. Her bir parmak için on deve lâzım gelir» seklinde nakletmişlerdir.

Ebû Dâvûd (Diyetler) C. 2 S. 270, Nesai (Kısas) C. 2 S. 250, Tirmizi (Diyet­ler) C.  1 S. 179

[21] Ebû Musa el-Eş'ari (R.A.)'nin hadisinde bu ifade yoktur. Ancak Ebû Dâvûd ile îbn-i Mâce Abdullah tbn-i Abbas (R.A.)'dan «Dişlerin hepsi birdir. Ke­sici dişle öğütücü diş aynıdır. Bu ile bunun arasında fark yoktur» mealinde bir hadis naklederlerken, tbn-i Mâce bir rivayetinde «Peygamber Efendimiz (S.A.V.) dişte beş deve ile hükmetti» ilâvesini de kavdetmiştir.

tbn-i Mâce (Dişlerin diyeti) C. 1 S. 194

[22] Ebü Dâvûd ile îbn-i Mâce'nin Abdullah îbn-İ Abbas (B.A.)'tan «Par­maklarla dişlerin hepsi birdir» mealinde naklettikleri hadis yukarıda geçti. Ebû Dâvûcl (Organların diyeti) C. 2 S. 271, tbn-i Mâce (Dişlerin diyeti) C. 1 S. 194

[23] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/290-295.

[24] Gariptir. Ancak Beyhâki, Tavus'tan Peygamber Efendimiz (S.A.V.)"in «Nikahlamadan önce boşama olamaz. Yaralamalardan da, kemiğin göründüğü ya­ralama dıışnda kısas yoktur» diye buyurduğunu rivayet etmiştir Beyhâki (Büyük Sünen) C. 8 S. 83

[25] Amr b. Hazm'ın mektubu yukarıda geçmiştir.

[26] Bu da Amr b. Hazm'ın mektubunda geçmiştir.

[27] Seyhaki (Sünen) C. 8 S. 85

[28] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/295-297.

[29] Yukarıda geçen Amr b. Hazm'ın mektubunda geçmiştir.Nasb-ürraye C. 4 S. 376

[30] Darekutni'nin Câbir (R.-A)'dan naklen kaydettiği bu hadisin tamamı meâlen şöyledir :

«Yaralar ölçüldükten sonra bir yıl beklenir. Ondan sonra haklarında, vardıkla­rı sonuca göre hükmedilir.»

Darekutnl (Hudud) S. 326, Beyhaki (Sünen) C. 8 S. 67

îmam Ahmed ile Darekutni şunu da kaydetmişlerdir :

«Adamın biri bir başkasının diz kapağına bir boynuzla vurmuştu. Adam gelip :

- Yâ Resûlülah, kısas hakkımı talep ediyorum, dedi. Peygamber  Efendimiz (SAV.) :

-  Bekle yaran iyileşsin, ondan sonra... buyurdu. Adam razı olmadı ve Pey­gamber Efendimiz (S.A.V.)  gerekeni yaptı. Ondan  sonra adam sakat kaldı. Diğe­ri ise iyileşti. Bunun üzerine adam Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'e gelerek:

- Yâ Resûlüllah ben topal kaldım. Adamım ise iyileşti, dedi. Peygamber Efen­dimiz  (S.A.V.) :

- Ben sana :  «Yaran iyileşinceye kadar ondan kısas alma» dedim. Beni din­lemedin, dedi ve sonra «Kim yaralanırsa, yarası iyileşinceye dek kısas almasın. An­cak yarası iyileşince kısas alsın» diye dellal çağırttı.»   Darekutni (Hudud) S.325

[31] Merfu olarak gariptir. Beyhakî bu nu Hz. Ömer (RA.)'in sözü ola­rak kaydetmiştir. Beyhakî «Sünen» C. 8 S. 104

 

[32] Beyhaki bunu şu şekilde kaydetmiştir:

«Rivayet olunmaktadır ki delinin biri bir adama doğru koşup onu kılıçla vurmuş ve dava Hz. Ali (R.A.)'ye götürüldüğünde Hz. Ali : «Deli ile çocuğun bi­lerek işledikleri cinayet, yanlışlıkla işlenmiş cinayetin hükmündedir» (bir riva­yete göre) «Delinin bilerek veya yanlışlıkla işlediği cinayetlerin İkisi birdir» di­yerek diyetin akilesi tarafından ödenmesine karar vermiştir.»

Beyhaki «Sünen» C. 8 S. 104

[33] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/298-306.

[34] Taberani'nn bunu Ebü Melih el-Hüzeli'nirt babasından rivayeti şu şe­kildedir :

«Bizde Himil b. Mâlik adında bir adam vardı. Adamın -biri Hüzely, bîri de Amir kabilesinden olmak üzere- iki kansı vardı. Hüzeyl kabilesinden olan, ça» dınn direğiyle Amir kabilesinden olanın kamına vurdu. O da ölü bir çocuk öü. sürdü. Kocaları vuranı Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in yanına götürdü. Kadı­nın, kendisine İmran Uveymir denilen kardeşi de beraberinde idi. Olayı Peygam­ber Efendimiz  <S.A.V.)'e anlattıklarında Peygamber Efendimiz   CS.A.V.) :

-  Diyetini verin,  buyurdu. imran:

-  Hiç yememiş içmemiş ve bağırıp ağlamamış bir düşüğün diyetini mi ve­receğiz? dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) :

-  Sen çöl Arapları  gibi kafiyeli konuşmayı  bırak. Bunda bîr köle veya câriyenin deceri, ya beşyüz  dirhem, ya bir at, ya da yüz yirmi koyun lâzım gelir, bnyurdu.  İmran :

-  Yâ Resûlülah, kadının iki tane oğlu vardır. Obanın büyüğüdürler. Anne­lerinin ceremesini benden çok onlar çekmelidir, dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.):

-  Hayır, kw kardeşinin ceremesini çocuklarından çok, sen çekmelisin, bu­yurdu, tmran :

-  Benim verebilecek bir sevim yoktur, dedi. Bunun üzerine Peyzamber Efen­dimiz (S.A.V.) kadınların kocası ve öldürülen bebeğin babası olan HimU b. Mâ-Hkle döndü. Himil o zaman Müzeyil kabilesinin zekâtlarını toplamakla görevli îdi. Ve ona:

- Ey Himil, sen çocuğunun diyetini, elin altındaki Hüzevil kabilesinin ze­kâtlarından yüz yirmi koyun alarak tahsil et, buyurdu ve Himil de öyle yaptı.»

Mecme-üzzevaid C. 6 S. 300

[35] Yukarıda geçen hadîsin bu kısmını Ebû Dâvûd, Nesaî, Buhar! ve Müs­lim de kaydetmişlerdir :

Ebn Dâvûd (Cenin diyeti) C. 2 S 272. Nesal C. 2 S. 249, Buharf (Diyetler) C. 2 S. 1020, Müslim (Cenin diyeti) C. 2 S .62

[36] Ben diyorum ki : Gariptir.   Nasb-ürraye C. 4 S. 383

[37] Nesai dışında bütün Kütüb-i Sitte'yi inceledim. Hiç birinde Peygam­ber Efendimiz (S.A.V.)'in gebe kadının döğüimesİ neticesinde ölü bir cenin dü­şürdükten .sonra kendisinin de ölmesi halinde cenin için beşyüz dirhem, annesi için de bir tam diyetle hükmettiğine dâir bir hadîse rastlamadım. Kütüb-i Sit-te'de Ebû Hüreyre (RA.)'dan naklen kayıtlı bulunan hadis şöyledir:

«Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Lahyanoğullan kabilesinden bir icadının dü­şürdüğü cenin için bir köye veya cariyenin değeriyle hükmettikten sonra kadın da öldü. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) be sefer kadından kalan mirasın kadının çocuklan İle kocasına kaldığna, diyetinin de kendisini öldüren kadının asebesi ta­rafından ödenmesine hükmetti.» Buharî (Diyetler - cenin babı) C. 2 S. 1020, Müs­lim (Cenin diyeti babı) C. 2 S. 272, Nesaİ (Cenin diyeti babı) C. 2 S. 248 Nasb-ürraye C. 4 S. 383

[38] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/306-309.