Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 2. Sayfa - 103Evlilikhukuku

10.BÖLÜM.. 3

EVLİLİK HUKUKU.. 3

10.1.  Karı Koca Arasında Müşterek Olan Haklar 3

10.2.  Kadının Kocası Üzerindeki Hakları 3

10.2.1. Mehir 3

10.2.1.1. Mehrin Miktarı 4

10.2.1.2.  Mehirde Aşırı Gitmenin Mekruh Olduğu. 5

10.2.1.3. Mehrin Hemen Verilmesi ve Sonraya Bırakılması 5

10.2.1.4.  «Mehr-i Müsemmâ»nın Hepsi Ne Zaman Vacib Olur?. 6

10.2.1.5.  Fasid Evlenmede, Hakiki Birleşme île Mehr-i Müsemmâ'nın Vacib Olması 6

10.2.1.6. Mehir Zikretmeden Evlenmek. 6

10.2.1.7.  Zifafla veya Zifaftan önce Ölmekle Mehr-i Misi'in Vâcib Olması 7

10.2.1.8.   Mehr-i Misil Nedir?. 7

10.2.1.9.   Küçük Kızın Mehr-i Misü'den Az Mehirle Evlendirilmesi 7

10.2.1.10.  Mehrin Yansını Vermek. 7

10.2.1.11.  Boşanan Kadına Eşyc vb. Vermenin Vacib Olduğu. 7

10.2.1.12.  Mehrin Düşmesi 8

10.2.1.13.  Akidden Sonra Mehri Artırmak. 8

10.2.1.14.    Gizli ve Açık Mehir 8

10.2.1.15.  Mehri Almak. 8

10.2.2.  Çehiz. 8

10.2.3.  Nafaka. 9

10.2.3.1.  Nafakanıın Vacib Olmasının Sebebi 10

10.2.3.2.  Nafakayı Hak Etmenin Şartlan. 10

10.2.3.3.  Kâfir Kocayla Evlendikten Sonra Kadının Müslüman Olması Halinde Nafaka  11

10.2.3.4.  Kocanın Mürted Olması Nafakayı Düşürmez. 11

10.2.3.5.  Nafakayı Hak Etmenin Sebepleri Konusunda Zahiri Mezhebinin Görüsü  11

10.2.3.6.  Nafakarıın Takdiri ve Esası 11

10.2.3.7.  Nafakanın Takdiri Hakkında Hanefîlerin Görüşü. 12

10.2.3.8.  Nafaka Takdiri Hakkında Şafiilerin Görüşü. 12

10.2.3.9.  Nafakanın Para veya Eşya Olarak Takdiri 13

10.2.3.10. Fiatların Değişmesi veya Kocanın Malî Durumunun Değişmesi 13

10.2.3.11.  Nafakarıın Takdirinde Hata Etmek. 13

10.2.3.12.  Borç Olan Nafaka, Kocanın Zimmetinde Sahih Borç Olarak Saydır 13

10.2.3.13.  Nafaka Borcundan Kurtulmak ve Bunu Başka Borçla Takas Etmek. 13

10.2.3.14.  Nafakayı Hemen Verdikten Sonra Nafakayı Hak Etmeye Mani Bir Durumun Ortaya Çıkması 14

10.2.3.15.  İddet Bekleyen Kadının Nafakası 14

10.3. Maddî Olmayan Haklar 14

10.3.1. Hanımla Güzel Geçinmek. 15

1032.  Kadının Korunması 15

10.3.3.  Kişinin Hanımıylayla Birleşmesi 16

10.3.3.1.  Cima Esnasında Tesettür 17

10.3.3.2.  Cima Esnasında Besmele Çekmek. 17

10.3.3.3.  İlişki Esnasında Karı Koca Arasında Geçenleri Anlatmanın Haram Olduğu  17

10.3.3.4.  Erkeğin Kadına Başka Yoldan Gelmesi 18

1O.3.3.5.   Azl ve Nesli Sınırlandırmak. 18

10.3.3.6.  Çocuk Düşürmenin Hükmü. 19

10.4.  İ'lâ (Kadına Yaklaşmamaya Yemtn Etmek) 19

10.4.1.  Tarifi 19

10.4.2.  İ'lânın Müddeti 19

10.4.3.  İ'lânın Hükmü. 19

10.4.4.  İ'lâ İle Vaki Olan Talak. 19

10.4.5.  İ'lâ Yoluyla Boşanan Kadının İddeti 20

10.5.  Kocanın Karısı Üzerindeki  Hakları 20

10.5.1.  Kocasının Hoşlanmadığı Kimseyi Eve Sokmaması 21

10.5.2.  Kadının Kocasına Hizmet Etmesi 21

10.53.  Karı-Koca Arasında Doğruluk Sınırının Aşılması 22

10.5.4.  Kadını Evliliğin Gerçekleştiği Evde Tutmak. 22

10.53.   Hanımı  Başka Yere Nakletmek. 22

103.6.  Kadının Evinden Çıkmamasının Şart Koşulması 23

10.5.7.  Kadını Çalışmaktan Men Etmek. 23

10.5.10.  Kadının Kocasına Karşı Süslenmesi 23

10.5.11.  Teberrüc (Kadının Süsünü Göstermesi) 24

10.5.11.1.  Manası: 24

10.5.11.2.  Kur’an’da  Teberrüc. 24

10.5.11.3. Teberrücün Dine ve Medeniyete Zıt Olması 24

10.5.11.4. Bu Sapmanın Sebebi 25

10.5.11.5.  Bu Sapmanın Sonucu. 25

10.5.12. Erkeğin Karısı İçin Süslenmesi 25

10.6.  Nikahtan Önce Dua (Hutbe) Okumak. 27

10.6.1. Duanın Hikmeti 27

10.6.2.  Akdden Sonra Dua Etmek. 28

10.7.  Nikahı İlan Etmek. 28

10.8.  Düğünde Şenlik Yapmak. 28

10.9.  Kadına Tavsiyede Bulunmak. 29

10.9.1.  Kadına Tavsiyede Bulunmanın Müstehap Olduğu. 29

10.9.2. Evlenme Esnasında Babanın Kızına Tavsiyesi 29

10.9.3.  Kocanın Karısına Tavsiyesi 29

10.9.4. Evlenirken Annesinin Kızına Tavsiyesi 29

10.10.  Velime (Düğün Ziyafeti) 29

10.10.1. Tarifi 29

10.10.2.  Hükmü. 30

10.10.3.  Ziyafetin Vakti 30

10.10.4.  Davete İcabet 30

10.10.5.   Davete İcabetin Vacib Olmasının Şartlan. 30

10.10.6.  Zenginleri Çağırıp Fakirleri Çağırmamanın Mekruh Olduğu. 31

10.11. İslam'a Girmeden Önce Evli Olanların İslam'a Girdikten Sonra Durumları 31

10.11.1. İslâm'a Giren Gayri Müslim Çiftlerin Durumları Hakkında Umumî Kaide  31

10.11.2.  Nikâhında İki Kızkardeş Olduğu Halde Müslüman Olan Kişi Birisini Bırakıp Diğerini Tutmakta. 31

Muhayyerdir 31

10.11.3. Nikâhında Dört Kadından Daha Fazla Olduğu Halde Müslüman Olan Kişi İçlerinden Dört 31

Tanesini Seçer 31

10.11.4.  Karı Kocadan Sadece Birisinin Müslüman Olması 31


10.BÖLÜM

 

EVLİLİK HUKUKU

 

Nikâh akdi sahih olarak gerçekleştiğinde, bu nikâh üzerine gereği lâzım gelir. Nikâhın gerektirdiği bu hususlarla evlilik huku­ku gerçekleşir. Bu haklar üç kısımdır :

1- Kadının kocası üzerine vacib olan hakları.

2- Kocanın karısı üzerine vacib olan hakları.

3- Aralarında müşterek olan haklar.

Eşlerden her birinin üzerine düşen görevi yerine getirmesi, iç huzur ve sükûnet sebeplerini çoğaltacak sorumluluklara eğilmeleri gerekir. Ancak bununla evlilik saadeti sağlanmış olur. Aşağıda bu haklardan bazılarının açıklaması yapılmıştır.

 

10.1.  Karı Koca Arasında Müşterek Olan Haklar

 

1- Evlilik beraberliğinin ve taraflardan herbirinin diğerin­den faydalanmasının helâl olması. Bu helâllik ikisi arasında müş­terek olup, kadın tarafından kocaya helâl olanlar, koca tarafından da kadına helâl olur. Karı-koca için bir hak olan bu faydalanma, ancak karı-koca beraberce bulundukları   zaman   meydana   gelir. Çünkü taraflardan birinin tek başına faydalanması mümkün değil­dir.

2- Sıhriyet haramlığı. Yani erkek, kadının annelerine, kızları­na, kızlarının kızlarına haram olduğu gibi, kadın da erkeğin baba­larına, dedelerine ve çocuklarına haram olur.

3- Nikâh akdi tamamlandığı andan itibaren, karı-koca ara­sında verasetin sabit olması. Akd tamamlandıktan sonra zifaf vâki olmasa bile karı-koca birbirine vâris olurlar.

4- Çocuğun nesebinin, yatak sahibi sıfatıyla kocaya ait olması.

5- İyi geçinmek. Karı-kocadan herbirinin bir diğeriyle iyi ge­çinmesi gerekir. Neticede bu anlaşma onların şereflerini artırır ve böylece selâmet içinde yaşarlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Kadınlarla iyi geçininiz.» (Nisa; 19).

 

10.2.  Kadının Kocası Üzerindeki Hakları

 

Kadının kocası üzerindeki haklarından bazıları şunlardır :

1-  Malî haklar: Mehir ve nafaka.

2-  Mal dışındaki haklar.

Eğer koca birden çok kadınla evli ise, kocanın eşleri arasında adaleti sağlaması ve kadına zarar vermemesi de kadının hakların­dandır. Gelecek konularda bunları açıklayacağız.

 

10.2.1. Mehir

 

İslâm'ın kadına verdiği Önemin ve ona gösterdiği hürmetin' en güzel örneklerinden birisi de mülk edinme hususunda ona hakkını vermesidir. Kadın, cahiliyet döneminde hakkı elinden alınmış, kolu-karıadı kırılmış bir vaziyetteydi. Hatta velisi .kadının öz malını istediği gibi tasarruf eder, ona mülk edinme fırsatı vermez, kadının tasarrufu da mümkün olmazdı, tslâm ise bu yükü ondan kaldırmış, ona mehir ayırarak kocaya mehir Ödemeyi kadın için bir hak olarak koymuştur. Velisinin ve yakın akrabalarının, kadının rızası ve ken­di isteği dışında mehrinden birşey alma haklan yoktur.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Kadınlara raehirlerini cö­mertçe verin. Eğer onlar gönül hoşluğu ile size birşey bağışlarlarsa onu afiyetle yiyin.» (Nisa; 4). Yani «Kadınlara mehirlerini karşılık beklemeden ayrılmış bir pay olarak verin. Eğer onlar mehre mâlik olduktan sonra, onu aldatmadan ve zorlamadan veya mehri almak­tan haya etmesi gibi bir durum bulunmadan sizlere mehirlerinden birşey bağışlarlarsa onu gönül rahatlığı ile kederlenmeden alın, bunda bir günah yoktur», demektir. Eğer kadm utanarak, korka­rak veya aldatılarak, kocasına malından birşey verirse, kocasının bunu alması helâl olmaz.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bir eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz, birincisine bir yük altın vermiş olsanız bile ondan birşey almayın. İftira ederek ve apaçık günaha girerek ona verdiği­nizi geri alır mısınız?» (Nisa: 20-21)

Kadın için farz kılınan bu mehir, yukardaki manayı tahakkuk ettirip, kadının gönlünü hoş tutar ve kocanın kendisine olan idare­ciliğine rıza gösterir.

Allahu Teâlâ «Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından Ötürü ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadın* lar üzerine hakimdirler.» (Nisa: 34) buyurmuştur. Böylece kadınla koca arasındaki bağlar kuvvetlenmekte, sevgi ve muhabbet sebep­leri artmaktadır.

 

10.2.1.1. Mehrin Miktarı

 

İslâm, mehrin azlığı veya çokluğu için bir hudut koymamıştır. Çünkü insanlar zenginlikte ve fakirlikte değişik oldukları gibi sı­kıntı ve rahatlıkta da farklıdırlar. Her bölgenin âdet ve taklidleri vardır. Onun için herkes gücü nisbetinde duruma göre ve devam eden âdetlerine göre mehir versin diye sınır konmamıştır. Bütün deliller, mehirde belli bir şartın bulunmadığına, ancak az veya ço­ğa itibar etmeden değer taşıyan herhangi bir şeyle olabileceğine işa­ret etmiştir. Bu durumda demirden bir yüzük, bir Ölçek hurma, Al­lah'ın kitabını öğretme ve buna benzer şeyler, taraflar razı oldukla­rı zaman mehir olarak caiz olur.

Âmir bin Rabîa (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Benî Feza-re kabilesinden bir kadın mehir olarak bir çift ayakkabı karşılı­ğında evlendi. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ona; «Mehir olarak bir çift ayakkabıya kendini evlendirmeye razı geldin Öyle mi?» deyince, kadın; «evet», dedi.Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) onun bu nikâhına cevaz verdi. (Hadisi Ahmed, İbn Mâce, Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî sahihlemiştir).

Sehl bin Sa'd (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; bir kadın Ne­bi aleyhisselam'a gelerek şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasûlü, evlenmek için kendimi sana takdim ettim.» Bunun üzerine Rasûlüllah uzun­ca bir müddet durdu. Daha sonra Rasûlüllah'ın ashabından birisi kalkıp «Ya Rasûlallah, bu kadınla evlenmek istemiyorsan, onu be­nimle evlendir,» dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Ona mehir olarak verecek yanında bir şeyin var mı?» diye sordu. Adam; «Vallahi bu gömleğimden başka yanımda bir şe­yim yok,» dedi. Nebî aleyhisselam; «Eğer gömleğini ona verirsen sen gömleksiz kalırsın, başka birşey araştır,» dedi. Adam; Bir şey bu­lamadım,» deyince; «Demirden bir yüzük de olsa araştır, bak,» de­di. Adam bakmdı, yine birşey bulamadı. Bunun üzerine Nebî aley­hisselam «Kur'ân'dan ezbere birşey okumasını biliyor musun?», di.

ye sordu. Adam; «Evet» dedi ve filan filan sûreleri isimleriyle bera­ber zikretti. Bunun üzerine Nebi aleyhisselâm «Bildiğin Kur'ân karşılığında o kadını sana nikahladım,» buyurdu. (Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir. Bazı sahih rivayetinde ise Nebî aleyhis­selâm raehir miktarını yirmi ayet olarak takdir etti.)

Enes (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Ebû Talha, Ümmü Süleym'Ie evlenmek istedi. Bunun üzerine Umü Süleym şöyle dedi: «Vallahi senin gibisi reddolunmaz. Fakat sen kâfirsin, ben müslümanım. Benim seninle evlenmem helâl değildir. Eğer müslüman olursan, bu benimle mehrin olur ve senden başka bir şey istemem.» îşte Ebû Talha'nın müslüman olması,  kadının mehri  sayılmıştır.

Bu hadisler mehrin az birşey olması ve menfaati mehir olarak kabul etmenin ve Kur'an öğrenmenin menfaatten sayılması gibi du­rumların caiz olduğuna delâlet etmektedir.

Hanefiler mehrin en azını, on dirhem olarak takdir etmiş, Malikîler ise üç dirhem kabul etmişlerdir.. Bu ölçü güvenilir bir delile dayanmayıp, hakkında geçerli olacak bir hüccet de yoktur.

Hafız şöyle demiştir: «Mehrin en azı hakkında hadisler varid olmuş olup, bunlardan hiç birisi sahih çıkmamıştır.»

İbn Kayyım yukarda geçen hadislere tâliken şöyle demiştir : «Bu hadis Ümmü .Süleym'in müslüman olması durumunda kendi­siyle evleneceğini ve onun müsîüman olmasıyla faydalanmayı seç­tiğini göstermektedir. Bu ise, Ümmü Süleym'e kocanın vereceği maldan daha kıymetlidir. Aslında mehir, kadının faydalanması için bir hak olarak meşru kılınmıştır. Kadın ilme, dine, kocanın müslü­man olmasına ve Kur'ân okumasına razı gelirse, bu mehrin en fa­ziletlisi, en faydalısı ve en üstünü olmuş olur. Böylece akd mehir-siz yapılmamış sayılır. Durum bu olup, mehir yukarda anlattığımız şekilde açık delil ve kıyasla sahih olduğuna göre, mehrin en azmi üç dirhem veya on dirhem olarak takdir etmek nasıl oluyor? Bu tip mehirle evlenme, kendini Nebî aleyhisselam'a hibe eden kadının evlenmesiyle eş tutulamaz. Çünkü hibe yolu sadece Nebî aleyhisse­lam'a mahsus olup, müminlere has değildir. Şüphesiz bu kadın, velisiz ve mehirsiz olarak kendisini Rasûlüllah'a hibe etmiştir. Hal­buki bizim konu ettiğimiz kadm, veli ile ve mal olmasa bile mehir­le nikâh yapmaktadır. Şüphesiz kadın, Ebû Talhamn müslüman ol­masını mal yerine mehir olarak kabul etmiştir. Çünkü kadına men­faat bu şekilde geçmiş, kendini hibe etmemiştir. Rasûlüllah'a ken­dini hibe eden kadının durumu İse bunun hilâfınadır.»

Bu hadislerin gerektirdiği mana budur. Bazıları bu manaya muhalefet ederek: «Mehir, ancak mal olup başka bir menfaat, ilim öğretmek mehir sayılmaz,» demişlerdir. Ebû Hanife ile bir rivaye­te göre Ahmed bu görüştedir. Bazıları îmam Mâlik gibi, «mehir, üç dirhemden az olamaz,» bazıları Ebû Hanife gibi, «on dirhemden az olamaz,» demişlerdir.

Bu konuda şâz (güvenilir ravilerin rivayetlerine muhalif) olan başka görüşler de bulunup bu görüşlerin kitap, sünnet, icma, kıyas ve sahabî sözünden hiçbir delili yoktur.

Yukarda zikrettiğimiz hadislerin Nebî aleyhisselam'a mahsus olup, nesh edildiklerini veya Medine ahalisinin bunların hilafıyla amel ettiklerini iddia eden kişinin iddiası delilsiz bir davadır ve doğru olan bu iddianın reddedilmesidir.

Tabiînden Medine ehlinin efendisi Sa'îd bin Müseyyeb, kızım iki dirheme evlendirmiş ve kimse bunu yadırgamamışım Bilakis bu olay, Sa'îd bin Müseyyeb'in fazilet ve menkıbelerinden sayılmış­tır.

Abdurrahman bin Afv (r.a.) beş dirhem mehirle evlendi ve Nebî aleyhisselâm bu evliliği kabul etti.

Mehrin miktarının tcsbitinde Şeriat sahibinin koyacağı ölçü muteberdir.

Mehrin çok olmasına gelince; bunun için bir hudud yoktur.

Ömer (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, o minberde hutbe okurken mehrin dört yüz dirhemi aşmasını nehy etti. Sonra min­berden indi. Kureyş'li bir kadm Ömer'e itiraz ederek «Allahu Teâlâ' nın 'Birincisine bir yük altın vermiş olsanız..' (Nisa: 20) ayetini işit­medin mi?» dedi. Bunun üzerine Ömer: «Affet Allah'ım, bütün in­sanlar Ömer'den daha fakîh» dedi. Sonra dönüp minbere çıktı : «Ben sizlerin mehir konusunda dört yüz dirhemi aşmanızı nehy et­miştim. Dileyen dilediği kadar malından verebilir.» dedi. (Hadisi Said bin Mansûr ve iyi bir senetle Ebû Ya'Iâ rivayet etmişlerdir.)

Abdullah bin Mus'ab'dan rivayet olunduğuna göre Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Kadınların mehirlerinde gümüşten kırk ukıyeyi[1] aşmayın. Her kim bu miktarı aşarsa, fazlalığı beyt-ül mâl'e koya­rım.» Bunun üzerine bir kadın, «Bunun sebebi nedir?» diye sorun­ca, Ömer; «Bilmem,» dedi. Bu sefer kadm; «Allahu Teâlâ 'Birinci­sine bir yük altın vermiş olsanız...' (Nisa: 20) buyurmuştur,» deyin­ce, Ömer «Kadın doğruyu söyledi, adam (ben) ise hata etti.» dedi.

 

10.2.1.2.  Mehirde Aşırı Gitmenin Mekruh Olduğu

 

Her ne olursa olsun, İslamiyet, mümkün olan en çok sayıda erkek ve kadının, temiz olan helâl yoldan birbirlerinden faydalan­maları için, evlenme fırsatının kendilerine verilmesini şiddetle ar­zu eder. Bu da ancak evlenme yolunun kolay, evlenme vasıtalarının basit olmasıyla mümkündür. Böyle olunca, çok mal sarfetmek zo­runda bırakılan fakirler de evlenebilir. Çünkü, özellikle fakirler, bu yüzden zor durumda kalmaktadırlar.

İslâm mehirde aşın gitmeyi mekruh sayarak, mehir ne kadar az olursa, evliliğin de o kadar mübarek olacağını ve mehrin az ol­masının kadının uğur ve bereketinden sayıldığını haber vermiştir.

Âişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselâm; «Be­reket bakımından nikâhın en büyüğü, zahmet bakımından en kolay olanıdır.» buyurmuştur. Yine Nebî aleyhisselâm «Kadının uğur ve bereketi; mehrinin azlığı, nikahının kolaylığı ve ahlakının güzelli­ğinde; kadının uğursuzluğu ve bereketsizliği ise; mehrinin aşırılığı, nikâhının zorluğu ve ahlâkının kötülüğündedir.» buyurmuştur.

İnsanlardan çoğu İslâm'ın bu öğretisini bilmemekte, bu hudu­du aşarak mehirde ileri gitmek hususunda cahiliyet adetlerine uy­maktadır. Yine çok kişiler, karşı tarafı güç duruma sokacak ve onu sıkıntıya düşürecek şekilde büyük bir miktar ödemediği takdirde evlendirme işini terk etmektedirler. Bu durumda sanki kadın, üze­rinde pazarlık yapılan bir mal ve ticaret eşyası gibi olmaktadır. Bu durum birçok şikâyetlere, kadın ve erkeği eşit bir şekilde zarara so­karı evlilik krizlerinin insanlar arasında yayılmasına neden olur: Netice olarak pek çok kötülük ve bozgunculuk ortaya çıkar. Evli­lik borsası revaçtan düşer ve helâl, ulaşılması haramdan daha zor olan bir durum haline gelir.

 

10.2.1.3. Mehrin Hemen Verilmesi ve Sonraya Bırakılması

 

Mehrin hemen verilmesi ve sonraya bırakılması veya kadınla­rın adetleri ve Örflerine göre bir kısmının hemen, bir kısmının ise sonraya bırakılması caizdir.

Mehrin bir kısmını hemen vermek caizdir. Çünkü İbn Abbas'ın rivayet ettiğine göre; Nebî aleyhisselâm, Ali (r.a.)'ı mehirden bir şey verinceye kadar Fatıma (r.a.) ile zifaftan men etti. Bunun üze­rine Ali (r.a.) «yanımda bir şey yok», dedi. Nebî aleyhisselâm «Hu-tamiye zırhın nerde?» dîye sordu. AH (r.a.) da bu zırhı Fatıma'ya mehir olarak verdi. (Hadisi Ebû Dâvûd, Nesâî ve Hâkim rivayet ederek, Hakim sahihlemiştir.)

Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'nin Âişe'den rivayet ettiklerine göre Aişe (r.a.) şöyle demiştir: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bana bir kadının, kocası kendisine birşey vermeden önce yanma girmesini emretti.»

Bu hadis, kadının, kocası kendisine mehirden birşey vermeden önce yanma girmesinin caiz olduğuna delildir. Yukarıda geçen îbn Abbas hadisinde, mehir vermeden önce Fâtıına'nın Ali'nin yanına girmesinin men edilmesi, mendub olduğunu göstermektedir.

Evzâi'ye göre; kadına mehirden bir şey verinceye kadar yanma girilmemesini ashab iyi görmüştür.

Zührî şöyledemiştîr: «Sünnet olarak bize ulaştığına göre, na­faka veya giyeceği elbiseyi vermeden kadının yanma girilmemesi gerekir. Müslümanlar bu şekilde amel etmişlerdir.»

Kocanın, karısının yanına girme hakkı olduğu gibi kadının da kendisini ona teslim etmesi gerekir. Hatta hemen vermesini şart koştukları hüküm altına alınmış mehirini vermemiş olsa bile ka­dın, kocasmı, yanına girmekten men edemez.

İbn Hazm şöyle demiştir: «Mehir ister isimlendirilsin, isterse isimlendirilmesin, nikâh akdi yapan kişinin, istese de istemese de kadınla zifafa girme hakkı vardır. Mehirden dolayı zifaftan men olunamaz. Fakat erkeğin hemen kadınla zifafa girmesi ve yanında bulunan mehirden mümkün olduğu kadar kadına vermesine hük­medilir. Şayet kadın için mehir olarak bir şey isimlendirilmemişse, mehr-i misil vermesi hüküm altına alınır. Ancak tarafların, mehrin az veya çoğuna razı olmaları hali müstesnadır.»

Ebû Hanîfe şöyle demiştir: «Eğer kadının mehri, müeccel (da­ha sonra verilmesi gereken) olursa, istesin veya istemesin erkeğin onunla zifafa girmesi hakkı vardır. Çünkü kadın mehrin müeccel obuasına razı gelmiştir ki, bu, erkeğin zifaf hakkını düşünnez. Şa­yet mehrin hepsi veya bir kısmı muaccel (hemen verilmesi gere­ken) olursa, hemen verilmesi şart koşulan mehir ödenmediği müd­detçe erkeğin zifafa girmesi caiz değildir. Kadının, üzerinde anlaş­tıkları muaccel mehri almadan erkeği zifafa girmekten men hakkı vardır.»

Îbn'ül-Münzir şöyle demiştir: «İlim ehlinden, bilgilerine baş vurulan âlimler, kadının, kendisine mehri verilinceye kadar koca­sını zifaftan men edebileceğine icmâ etmişlerdir.»

Muhallâ sahibi îbn Hazm bu görüşü araştırarak şöyle demiş­tir: «Müslümanlar arasında ihtilaf edilmeyen bir konudur ki, nikâhin akdedildiği andan itibaren evlilik bağı kurulmuş, kadın erkeğe, erkek de kadına helâl olmuştur. Her kira, mehrini veya başka bir şeyi verinceye kadar bu helâlliğe mâni olursa Allah ve Rasûlünden gelen bir delile dayanmadan kadınla erkek arasım ayırmış olur. Gerçek bizim söylediğimîzdir.»

Erkeğin, kadında bulunan hakkına mâni olunamayacağı gibi kadının da mehirden olan hakkına mâni olunamaz. Kadın istesin veya istemesin erkeğin onunla zifafa girmesi hakkı vardır. Yine er­kek istesin veya istemesin yanında bulunan mehir kendisinden alı­nır. Nebî aleyhisselâm'dan sahih olarak gelen «Her hak sahibine hakkını ver.» hadisi bu görüşe en güzel delildir.

 

10.2.1.4.  «Mehr-i Müsemmâ»nın Hepsi Ne Zaman Vacib Olur?

 

Aşağıdaki üç durumdan birisinin meydana gelmesi halinde mehri müsemmâ vacib olur.

a- Hakiki zifaf vaki olduğu zaman.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bir eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz, birincisine bir yük altın vermiş olsanız bile ondan birşey almayın. İftira ederek ve apaçık günaha girerek ona verdi­ğinizi geri alır mısınız? Nasıl alırsınız ki? Siz birbirinize katılmıştı­nız ve onlar sizden sağlam teminat almışlardı.» (Nisa; 30-31).

b-  Karı-kocadan birisi zifaftan önce ölürse. Bu konu üzerin­de icmâ edilmiştir.

c- Ebû Hanife şu görüşe varmıştır: «Tam bir halvetle karı-koca yalnız kalırlarsa kadın mehri hak eder. Tam halvet, karı ko­canın kimsenin görmeyeceğinden emin oldukları bir yerde yalnız kalmalanyla gerçekleşir. Bu durumda birisinin farz olan orucu tut­ması veya kadının hayızh olması veya tarafların hakiki zifafa güç yetiremeyecek bir hastalığı bulunması gibi hissi bir engel veya yan­larında üçüncü bir kimsenin bulunması gibi tabii bir engel bulun­maması gerekir.»

Ebû Hanife bu görüşüne Ebû Ubeyde'nin Zaide bin Ebî Evfâ'-dan rivayetini delil getirmiştir: Ebû Evfâ, «Hidayete ermiş râşid halifeler; 'kapı kapandığı ve perdeler örtüldüğü zaman mehir vacib olur' diye hükmetmişlerdir.» demiştir.

Vekî'in Nâfi' bin Cübeyr'den rivayetine göre Nâfi' şöyle demiş­tir: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabı; 'Kapı kapandı­ğı ve perde örtüldüğü zaman mehir vacib olur,' demişlerdir.»

Mehir hakkını almayı gerektirecek    teslimiyet kadın tarafından vâki olup.bununla kendini teslim etmenin bedeli olan mehir tahakkuk eder.

Şafii, Mâlik ve Dâvûd bu konuda muhalefet ederek şöyle de­mişlerdir: «Mehrin tamamı ancak cinsel birleşmeden sonra vâki olur. Gerçek bir halvet sözkonusu ise, ancak mehrin yansı vacib olur. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Eğer onlara mehir biçer de el sürmeden onları bağışlarsanız, kendileri veya nikâh ak­di elinde olan erkeğin bağışlaması hali müstesna, biçtiğinizin yan­sını verin.» (Bakara; 237) Yani hakiki birleşme olan cinsî münase­betten Önce talak vâki olursa mehir olarak aynlan payın yansı ge­rekir. Cinsel münasebet bulunmayan halvet durumunda ise mehrin tamamı vacib olmaz.»

Şürayh şöyle demiştir: «Allah'ın kitabında kapı ve örtüyü zik­rettiğini duymadım. Kişinin hakiki birleşmede bulunmadığını iddia etmesi durumunda kadına mehrin yarısını vermek gerekir.»

Sa'îd bin Mansur'un rivayet ettiğine göre; İbn Abbas, zifafa girdiği karısına el sürmeden onu boşadığını söyleyen bir adam hak­kında; «Mehrin yansını vermesi gerekir.» demiştir.

Abdurrezzak'ın rivayet ettiğine göre îbn Abbas; «Kadınla cima edinceye kadar mehir tam olarak vacib olmaz.» demiştir.

 

10.2.1.5.  Fasid Evlenmede, Hakiki Birleşme île Mehr-i Müsemmâ'nın Vacib Olması

 

Erkek, kadınla nikâh akdi yapıp zifafa girdikten sonra, herhan­gi bir sebeple evliliğin fasid olduğu ortaya çıkarsa, mehr-i müsemmâ'nın tamamı vacib olur.

Ebû Davud'un rivayet ettiğine göre; Basra bin Eksem, bakire olduğunu söyleyen bir kadınla evlendi. Zifafa girdiğinde hamile ol­duğunu anlayınca, durumu Nebî aleyhisselâm'a anlattı. Bunun üze­rine Nebî aleyhisselâm «Kendisiyle münasebette bulunmuş olman dolayısıyla mehrini vermen gerekir,» buyurdu ve aralannı ayırdı.

Bu hadis, kadınla evlenip de onu, zinadan hamile bulduğu za­man nikâhın batıl ve fâsid olmasını ifade ettiği gibi, fâsid nikâhda mehr-î müsemmâ 'mn vacib olduğunu da ifade etmektedir.

 

10.2.1.6. Mehir Zikretmeden Evlenmek

 

Mehir zikretmeden evlenmeye «Tefvîd evliliği» denir, bütün âlimlerin görüşlerine göre bu sahihtir. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kadınlara el sürmeden ve mehirlerini biçmeden on­ları boşarsanız size sorumluluk yoktur.» (Bakara; 236).

Bu âyetin manası; «hanımına el sürmeden ve mehir tayin et­meden Önce onu boşayan kimseye bir günah yoktur.» Mehri zikret­meden evlenir ve mehir vermemeyi şart koşarsa, dendi ki; 'bu ev­lilik sahih değildir'.

Malikîler ve İbn Hazm bu görüşe varmışlardır. İbn Hazm şöyle demiştir: «Nikâhta mehir vermeyeceğini şart koşarsa nikâh fesh olmuş olur. Çünkü RasûlüIIah sallallahu aleyhi ve sellem «Al­lah'ın kitabmda bulunmayan her şart batıldır.» buyurmuştur. Mehrin verilmemesi şartı Allah'ın kitabında bulunmadığı gibi, bilakis batıl olduğu sabit olan bir şarttır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kadınlara mehirlerini cömertçe verin.» (Nisa; 4). Bu takdirde ni­kâh batıldır. Mehir vermemek şartıyla yapılan nikâh, mehir verme şartı konuncaya kadar sahih olarak gerçekleşmeyip, sahih olmayan nikâh kısmına girer.»

Hanefîler ise, caiz olduğu görüşünü kabul etmişlerdir. Çünkü onlara göre, mehir, evlilik akdinde şart ve rükün değildir.

 

10.2.1.7.  Zifafla veya Zifaftan önce Ölmekle Mehr-i Misi'in Vâcib Olması

 

Erkek kadınla zifafa girdiği veya zifaftan önce bu halde öldü­ğü zaman kadının mehr-i misil ve miras hakkı vardır.

Ebû Dâyud'un Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre ibn Mes'ûd bu mesele hakkında şöyle demiştir: «Bu konu hak­kında görüşüm şudur, —eğer isabet etmişsem Allah'tan, hata eder­sem bendendir.Yakınlarından diğer kadınlara verilen mehir ka­dar ne eksik ne de fazla, zulüm yapmadan bu kadına verilir. Ayrıca iddet beklemesi gerektiği gibi, miras hakkı da vardır.» Bunun üze­rine Ma'kil bin Yesâr ayağa kalkarak; «Şahidlik ederim ki Rasûlül-lah'ın Berva' binti Vâşık hakkında verdiği hükmü verdin.» dedi.

Ebû Hanîfe, Ahmed ve Dâvûd ile Şafii'nin iki görüşünden en sahih olanı bu yöndedir.

 

10.2.1.8.   Mehr-i Misil Nedir?

 

Mehr-i misil; kadının akid zamanında yaş, güzellik, mal, akıl, din, bekarlık, dulluk, belde, çocuğun bulunması ve bulunmaması gibi mehrin değişmesine sebeb olacak bütün durumlarda benzeri olan kadının mehri kadar hakettiği mehre denir. Çünkü kadın için mehrin kıymeti bu saydığımız sıfatların değişmesiyle âdeten değiş­mektedir. Benzerlikte muteber olan, kadının kız kardeşi, halası ve amcasının kızları gibi asabe yoluyla yakınlarıdır.

Ahmed şöyle demiştir: «Benzerlik, asabeden yakınları ve ze-vilerhamdan (aynı rahimden gelenlerden) diğerlerine göre itibar edilir. Eğer baba tarafından olan yakınlarından mehr-i misil tak­dir etmek istediğimiz kadının vasıflarını taşıyan bir kadın bulun­mazsa ailesine benzeyen başka bir aileden bir kadının mehrine iti­bar edilir.»

 

10.2.1.9.   Küçük Kızın Mehr-i Misü'den Az Mehirle Evlendirilmesi

 

Şafii, Dâvûd, İbn Hazm ve Hanefîlerden Ebû Yusuf ile Mu-hammed, babanın küçük kızını mehr-i misilden daha az mehirle evlendirmesinin caiz olmadığı görüşündedirler: Küçük kızın mehri konusunda babasının verdiği hüküm geçerli olmaz. Kız, mehr-i misli ne ise onu alır. Mehr-i misil onun için elbette gereklidir. Çün­kü mehir kadının hakkıdır. Kızın mehrinde babasının hükmü ge­çerli olmaz.

Ebû Hanife ise şöyle demiştir: «Babası küçük kızını mehr-i misilden daha az bir mehirle evlendirirse bu onun için caizdir. Fa­kat babası ve dedesinin dışındaki veliler eksik mehirle evlendirir-lerse bu caiz olmaz.»

 

10.2.1.10.  Mehrin Yansını Vermek

 

Koca, mehir miktarını tayin ederek evlendiği karısını zifaftan Önce boşarsa, üzerine mehrin yarısını vermesi vacib olur. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

«Eğer onlara mehir biçer de el sürmeden onları boşarsanız, kendileri veya nikâh akdi elinde olan erkeğin bağışlaması hali müs­tesna, biçtiğinizin yansını verin. Bağışlamanız Allah'tan sakınmaya daha uygundur. Aranızdaki iyiliği unutmayın. Allah şüphesiz işle-diklerlnizini görür.» (Bakara: 237).

 

10.2.1.11.  Boşanan Kadına Eşyc vb. Vermenin Vacib Olduğu

 

Koca, kendisine mehir biçilmeyen karısını zifaftan önce boşar­sa, mehre karşılık kadına eşya vb. vermesi, üzerine vacibdir. Böy­le davranmak, kadını iyi bir şekilde salmanın ve onu iyi bir şekilde boşamanın çeşitlerindendir. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuş­tur:

«Boşanma iki defadır. Ondan sonra ya iyilikle tutmak, ya da güzellikle bırakmak vardır.» (Bakara: 229).

Âlimler, mehir biçilmeyen ve zifaftan önce boşanan kadına eş­ya vb. dışında bir şey verilmeyeceğine dair icmâ' etmişlerdir. Veri­lecek eşya ve benzerleri kişinin servetine göre değişir. Bu eşya için belli bir sınır yoktur.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

«Kadınlara el sürmeden ve mehirlerini biçmeden onları boşar-sanız, size bir sorumluluk yoktur. Onları, zengin kendi çapına, fa­kir de kendi çapına uygun bir şekilde faydalandırsın. Bu iyi dav­rananların şanına yakışır bir borçtur.» (Bakara: 236).

 

10.2.1.12.  Mehrin Düşmesi

 

islâm'dan dönmek, fakir olmak, ayıplı oîmak veya küçükken evlendirilip de bulûğa erince evliliği kabul etmemek veya bir kusur sebebiyle nikâhın fesh olması gibi durumlarda, zifaftan önce kadın tarafından ayrılık vaki olursa mehrin tamamı düşer ve kocanın ka­dına birşey vermesi gerekmez. Ayrılmadan dolayı vermesi gereken eşya ve benzerini de vermesi icab etmez. Çünkü bu hal, satılan ma­lın sahibine tesliminden Önce telef olması durumu gibidir. Mehir karşıbğında almış olduğu kadın herhangi bir sebeple aynhrsa, kar­şılığı olan mehrin tamamı düşmüş olur.

Yine bunun gibi, zifaftan önce kadın kocasını mehirden kur­tarır veya mehrini ona bağışlarsa, mehir düşer. Mehir kadının özel hakkı olduğu için bu davranışıyla kocasında bulunan özel hakkını düşürmüş sayılır.

 

10.2.1.13.  Akidden Sonra Mehri Artırmak

 

Ebû Hanife şöyle demiştir: «Eğer kadınla zifaf vâki olmuş ve­ya koca ölmüşse, akidden sonra mehrin artırılabileceği sabit olmuş­tur. Şayet zifaftan önce kadını boşarsa, mehri artırmak sabit olma­dığı gibi, belirlenen mehrin de sadece yansım vermek gerekir.

imam Mâlik ise şöyle demiştir: «Zifaf vâki olursa, artırmak sa­bit olur. Şayet zifaftan önce kadını boşarsa, belirlenen mehrin ya­rısı ile artırılan miktarın yarısını vermesi gerekir. Eğer erkek, ka­dınla zifafa girmeden ve kadın da parayı almadan önce ölürse, ar­tırım batıl olup, akidle belirlenen mehir kadının hakkı olur.»

Şafi'î; «Artırmak, baştan verilen bir hibedir. Eğer kadın onu alırsa caizdir. Şayet almazsa artırım batıl olur,» demiş, Ahmed de «Artırımın hükmü asim hükmü gibidir,» demiştir.

 

10.2.1.14.    Gizli ve Açık Mehir

 

Karı-koca, gizli olarak mehirde anlaşıp, sonra açık olarak da­ha fazlasıyla nikâh akdini yaptıkları halde daha sonra aralarında anlaşmazlık çıkar da mahkemeye başvururlarsa, hâkim nasıl hü­küm verecektir?

Ebû Yusuf bu konuda şöyle demiştir; «Yaptıkları gizli anlaş­maya göre hâkim hüküm verir. Çünkü gizli anlaşma karı-kocanın maksadı olan hakiki iradeyi temsil eder.»

«Hâkim, yaptıkları açık anlaşmaya göre hüküm verir» de den­miştir. Çünkü akidde zikredilen, açık olanıdır. Gizli yapılanı ise Al­lah'ın ilminde olup, hüküm verirken zahire tâbi olunur. Bu görüş Ebû Hanife ve Muhammed ile Esrem'in rivayetine göre Ahmed'in zahir olan görüşü olup ayrıca, Şâ'bî, Ibn Ebî Leylâ ve Ebû Ubeyd'in de görüşleridir.

 

10.2.1.15.  Mehri Almak

 

Küçük olan kızın mehrini babası alabilir. Çünkü malın velisi odur. Babasının mehir parasım alması sattığı malın parasını alma­sı gibidir. Şayet babası ve dedesi yoksa, malî açıdan velîsi olan kişi küçük kızın mehrini alır ve o mehri bu tip paralan saklayan mah­kemeye verir. Bu özel mahkemenin izni olmadan o parayı velisi ta­sarruf edemez.

Rüşt çağına ermiş yaşlı dul kadının mehrine gelince; bu kadı­nın izm' olmadan velîsi mehrini alamaz. Çünkü dul kadının kendi malında tasarruf hakkı vardır. Dul kadının babası, kadının mehri­ni huzurunda alır da kadın da sükût ederse, bu, kadından mehrini almasına bir izin sayılır ve kocasının zimmetinden mehir düşmüş olur. Çünkü kadının mehrini babasının almasına izin vermesi, sat­tığı malın parasını almasına benzer.

Akıllı, bulûğ çağına ermiş bekâr kıza gelince; şayet dul kadın gibi reşîd ise, izni olmadan babası mehrini alamaz. «Babası, kızın izni olmadan mehrini alabilir» de denmiştir. Çünkü babanın mehri alması bir adettir. Akıllı, bulûğ çağına ermiş olan bekâr kız da kü­çük kıza benzemektedir.

 

10.2.2.  Çehiz

 

Çehiz, kadın ve ailesinin kocasıyla zifafa gireceği zaman, evde kendisiyle beraber bulunsun diye hazırladığı ev eşyasıdır.   Kadın ve ailesinin çehiz hazırlaması ve evi donatmaya çalışması geçerli olan bir âdettir. Çehiz hazırlamak zifaf münasebetiyle kadına bir çeşit sevinç ve neşe vermektir.

Nesâî'nin Alî (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Fâtıma'ya çehiz olarak bir kadife, bir kırba ve astan izhir'den bir yastık verdi.

Çehiz, insanların devam edegeldikleri bir âdettir. Şer'an, tvin hazırlanması ve ev eşyalarından yatak ve diğer malzemeler gibi ih­tiyaç duyulan şeyleri teçhiz etmekten mesul olan kocadır. Kadın, mehri ne olursa olsun bu hususların hiçbirisinden sorumlu değil­dir. Hatta ev eşyası hazırlaması için mehrin çok takdir edilmesi du­rumu da aynıdır. Çünkü kadın, mehri, evin çehizini hazırlamak için değil, kendisinden faydalanma karşılığı hak etmiştir. Mehir, sade­ce kadına has bir hak olup babasının, kocasının ve başka bir kim­senin mehirde bir hakkı yoktur.

Malikiler şu görüştedir: «Mehir sadece kadına mahsus bir hak değildir. Bunun için, kadının bizzat kendisinin mehirden infak et­mesi caiz olmayıp, üzerindeki borcu da mehirle ödeyemez. Şayet, mehirden infak etmeye ihtiyacı varsa, belli az bir miktar mehrin-den alabilir. Mehirden az olan borcu öder, çünkü mehri çok oldu­ğu zaman para gibidir.»

Yukarıda evin hazırlanması konusunda zikrettiklerimizden ka­dının yapacağı birşey yoktur. Çünkü kadın, mehri peşin konuşul-muşsa, zifaftan Önce aldığı ile veya mehir müeccel ise, eline geçen miktar ile, diğer kadınların kocaları için hazırladıkları adet üzere, kocası için çehiz hazırlamak zorundadır. Müeccel mehri, zifaftan Önce vermek helâldir. Şayet kadın, mehirden bir şey almayıp, ko­casıyla zifaftan sonraya mehrini tehir ederse, şart koşulmadığı müd­detçe daha sonra eline geçen mehirle çehiz hazırlaması gerekmez. Ancak şart koşulması veya adetin böyle cereyan etmesi durumları müstesnadir.[2]

Kadının kendi malıyla satın aldığı çehizle, babasının kendisi için satın aldığı çehiz kendi öz malı olup, kocasının veya başkasının bunda bir hakkı yoktur. Kadın, bu çehizinden, başkasını faydalan­dırmaktan men etme hakkı olduğu gibi,   kocasını ve misafirlerini kendi öz çehizinden faydalandırabilir. Şayet böyle yapmazsa, ka­dın başkasını faydalandırmaya zorlanamaz.

îmam Malik şöyle demiştir: «Kocanın, adetin geçerli olduğu şekilde karısının çehizinden faydalanması caizdir.»

 

10.2.3.  Nafaka

 

Burada nafakadan maksat zengin bile olsa kadına yemek, ev, hizmet ve İlaç gibi ihtiyaç duyduğu maddeleri temin etmektir. Na­faka kitab, sünnet ve icmâ ile sabittir.

Kur'ân'dan deliller şunlardır:

«Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde (ma'rûf) sağ­lamak çocuk kendisinin olan (mevlûdün leh) babaya borçtur.» (Bakara: 233)

Ayette geçen «mevlûdün leh», baba demek olup, bu hükümde­ki «nzık» yeterli yiyecek ve elbisedir. «Ma'rûf» ise, aşırıya kaçma­dan ve eksik yapmadan şer'an belli olan ölçü demektir.

«Boşadığıniz fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbe-tinde kendi oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak İçin zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler doğurmalarına kadar nafakalarını verin.» (Talak: 6).

«Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin. Rızkı an­cak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah kimseye verdiği nzkı aşan bir yük yük-Iemez.» (Talak: 7).

Nafaka'nın sünnetten delillerine gelince:

Müslim'in rivayet ettiğine göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem veda haccında şöyle buyurmuştur: «Allah'ın sözleriyle onla­rı kendinize helâl kılmışsınız. Kadınlar hakkında Allah'tan korkun. Arzu etmediğiniz kişileri evlerinize almamaları sizin onlar üzerine olan hakkınızdır. Bunu yaparlarsa hafifçe onları dövebilirsiniz. On­ların da sizin üzerinizde uygun ve makul bir şekilde nafaka ve gi­yim haklan vardır.»

Buharî ve Müslim'in, Âişe (r.a.)'dan rivayet ettiklerine göre Ut-be'nin kızı Hind şöyle dedi: «Yâ Rasûlallah, Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek kadar vermiyor. Ancak habe­ri olmadan kendisinden aldığım müstesna.» Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Sana ve çocuğuna yetecek kadar alabilirsin.» bu­yurdu.

Muaviye el-Kuşeyrî'den rivayet olunduğuna göre, bu zât Rasû* lüllah'a şöyle dedi: «Ya Rasûlallah, hanımlarımızın üzerimizde olan hakkı nedir?» Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «Yediğinden ona yedirmen, giydiğinden ona giydirmen, yüzüne vurmaktan sakın­man, onu kötülememen ve gerekirse ancak onu evinde tutmandır.»

buyurdu.

Nafaka hakkında icmâ vardır.

îbn Kudâme şöyle demiştir: «Âlimler, akil baliğ olan kocalara, kadınlar itaatkâr oldukları takdirde onların nafakasını temin et­melerinin vâcib olduğunda ittifak etmişlerdir.»

Bu görüşü İbn'ül-Münzir ve diğerleri de rivayet etmiştir. Îbn' ül-Münzir şöyle demiştir: «Burada bir ibret dersi var. Kadın, ka­zanmak ve harcamaktan men edilmesi yönüyle erkek tarafından hapsedilmiş sayılır. Bunun için kocanm kadına nafaka vermesi el­bette gerekli olmuştur.»

 

10.2.3.1.  Nafakanıın Vacib Olmasının Sebebi

 

Allahu Teâlâ, kadının nafakasını kocasma vacib kılmıştır. Çün­kü kadın, sahih olarak yapılan evlilik akdi gereği kocasının evinde oturup çalışmamaktadır. Kendisinden faydalanmanın devamlı ol­ması için kocasının hakkını muhafaza etmek, kocasına itaat etmek, evinde durmak, ev işlerine bakmak ve çocukların terbiyesiyle ilgi­lenmek kadının görevidir. Kocaya da, bu görevlerin benzeri olarak kadının ihtiyaçlarına bakması ve ona infak etmesi, aralarında ev­lilik bağı bulunduğu sürece gerekir. Bu durumda, aralarında itaat­sizliğin veya umumî prensiple amel ederek nafakayı men edecek bir sebebin bulunmaması icabeder. O prensip şudur: «Başkasının hakkı ve menfaati için kendini tutsak eden herkesin nafakası bağ­landığı kişiye aittir.»

 

10.2.3.2.  Nafakayı Hak Etmenin Şartlan

 

Nafakayı hak etmek için aşağıdaki şartlar gerekir:

1- Evlilik akdinin sahih olması.

2- Kadının kendisini kocasına teslim etmesi.

3- Kocasının kendisinden faydalanmasına imkarı tanıması.

4- Kocasının istediği yere gitmesine mâni olmaması.

5- Karı-kocanın birbirlerinden faydalanmaya ehil olmaları.

Bu şartlardan birisi yerine gelmezse, nafaka vacib olmaz. Me­selâ nikâh akdi sahih olmayıp, fasid olursa, aradaki fesadı gider­mek için taraflar üzerine ayrılmak vacib olur. Yine bunun gibi, ka­dın kendini kocasına teslim etmezse veya   kocasının kendisinden faydalanmasına izin vermezse veya kocanın istediği yere gitmek­ten kaçınırsa bu durumlarda nafaka vacib olmaz. Çünkü, nafaka vermenin sebebi olan tutsak olma, tahakkuk etmemiş olur. Bu, sa­tıcının, malını teslim etmekten veya bir yerde teslim edip başka yerde teslim etmekten kaçınması durumunda, alıcının parayı öde-meşinin vacib olmadığı konusuna benzemektedir.

Nebi aleyhisselâm Aişe (r.a.) ile evlendikten iki sene sonra zifaf vâki oldu. Zifaftan önce ona nafaka vermedi ve geçen yıllar için na­faka vermeyi de gerekli kılmadı.

Kadın, cima yapamayacak kadar küçük olduğu halde kendini kocasına teslim ederse; Malikilere ve Şafii mezhebinden sahih olan görüşe göre nafaka vacib olmaz. Çünkü bu durumda tam faydalan­ma mümkün olmamış, kadın nafaka olarak alacağı karşılığı hak et­memiş sayıhr. Kadın büyük olup erkek küçük olursa; sahih olan, nafakarıın vacib olduğudur. Her ne kadar erkeğin kadından istifa­de etmesi mümkün olmasa bile kadının erkekten faydalanma duru­mu mevcuttur. Bu durum, kadının kendini kocaya teslim etmesi halinde, koca büyük olduğu halde ondan kaçması durumuna ben­zemektedir.

Hanefilerce fetva verilen görüşe göre; koca, küçük kızı evinde tutar ve alıştırmak için onu evinde banndınrsa, bu noksan tutma durumuna erkek razı geldiği için kadına nafaka vermesi vacib olur. Şayet evinde tutmazsa, nafaka vermesi gerekmez.

Kadın, kocasıyla cinsî münasebet yapmaya mâni olacak bir hastalığı olduğa halde kendisini teslim ederse nafaka vacib olur. Hastalığın kadına vacib olan nafakayı düşürmesi, evliliğin güzel adabından ve Allah'ın emrettiği iyiliklerden değildir. Yine bunun gibi koca iktidarsız, organı kesik veya hadım ise, ya da kadınlarla mübaşereti men eden bir hastalığa yakalanmış veya işlemiş olduğu bir suçtan dolayı haps olmuşsa, kocadan nafaka düşmez. Çünkü, kocanın kadından faydalanma durumu kadın açısından mümkün-1 dür. özür ise erkek tarafından meydana gelmiştir. Bu ise hakkında ihmalkâr davranılmasi uygun düşmeyen bir sebepdir. Şüphesiz ka­dından faydalanma hakkını kaçıran bizzat kocadır.

Kadın, kocasının evinden, izni olmadan ve şer'î bir mazeret bulunmadan başka bir eve taşınır, kocasının izni olmadan sefere çıkar veya izinsiz hac için ihrama girerse, kendisine nafaka vacip olmaz. Şayet kocasının izniyle yolculuğa çıkar, ihrama girer veya kocası onunla beraber olduğu halde sefere çıkarsa, üzerinden nafa­ka kalkmaz. Çünkü bu durumda kadın kocasına itaatten ve onun eli­nin altında bulunmaktan çıkmış sayılmaz. Yine bunun gibi kadın beraber oturdukları evde kocasının yanına girmesine mâni olursa, kocasından başka eve taşınmasını isteyip de kocasının ondan ka­çınması söz konusu değilse kadına nafaka vermek lazım gelmez. Şayet kadın kocasından başka bir eve taşınmayı ister de kocası ondan kaçınır ve bunun üzerine kadın da yanına girmesine mâni olursa nafaka kalkmaz. Yine bunun gibi, kadın bir suç veya bîr borç­tan dolayı veya zorla hapsedilmişse, nafaka vacip olmaz; ancak ka­dının, daha önce kocasına olan borcundan dolayı evlendikten son­ra hapse girmesi durumu müstesnadır. Çünkü koca bu hakkını ka­çırmış sayılır. Bunun gibi kadını birisi gasb ederek kocasıyla ara­sını engellerse, kadın gasb müddetince nafakayı hak etmiş sayıl­maz. Yine meslek sahibi bir kadın, mesleği icabı dışarıya çıktığı zaman kocası ona mani olur, fakat kadm yine devam ederse nafa­kayı hak kazanamaz. Kadının nafile oruç veya nafile itikaf ile ken­dine kocasını yaklaştırmaması durumu da aynıdır.

Bütün bu durumlarda kadın nafakayı hak kazanamaz; çünkü şer'i bir mazeret olmaksızın kocanın kadından faydalanma hakkı kaybolmuştur. Şayet evin şer'î olmaması veya kadının can ve mal emniyeti açısından kocanın güvenilir olmaması sebebiyle, kadın kocasına itaattan çıkarsa, nafaka düşmez yani geçerlidir.

10.2.3.3.  Kâfir Kocayla Evlendikten Sonra Kadının Müslüman Olması Halinde Nafaka

Kafir olarak evlenen karı-kocadan, sadece kadın müslüman olursa, kadının nafakası düşmez. Çünkü kadından faydalanma er­kek tarafından Özürlü hâle gelmiştir. Erkek, müslüman olmakla bu özrü gidermeye kadirdir. Onun için karısından uzak düşen müs­lüman gibi sayılarak kadının nafakası üzerinden düşmez.

 

10.2.3.4.  Kocanın Mürted Olması Nafakayı Düşürmez

 

Zifaftan sonra koca mürted olursa kadının nafakası kocanın üzerinden düşmez. Çünkü cinsel ilişkinin olumsuz hale gelmesi er­kek tarafından vuku bulan bir sebeple olmuştur. Halbuki erkek tek­rar İslâm'a dönmekle bu sebebi gidermeye kadirdir.

Kadının dinden dönmesi ise, bunun hilafınadır. Çünkü kadın, işlediği bir günahla kocasının kendisinden faydalanmasına mâni ol­muştur. Bu durumda bu kadm, kocasına itaat etmeyen kadm gibi sayılır.

 

10.2.3.5.  Nafakayı Hak Etmenin Sebepleri Konusunda Zahiri Mezhebinin Görüsü

 

Zahirilere göre nafakarıın vacib olmasının sebebi hakkında baş­ka bir görüş vardır ki; o da kadının kendisidir. Kadının bulunduğu yerde nafaka da vacib olur. Bu görüşleriyle, kadının küçük olması, geçimsiz olması gibi diğer fakihlerin koydukları şartlan koymaksınız nafakanın vacib olduğunu belirtmişlerdir.

Ibn Hazm; «Kadın ister zengin, ister fakir, ister bekâr, ister dul, ister geçimli, ister geçimsiz, ister yetim olsun, ister babası bu­lunsun, ister cariye olsun, isterse beşikte çocuğu bulunsun, nikâh akdi yapıldığı andan itibaren kocaya nafaka gerekir.» demiştir, İbn Hazm, devamla şöyle demiştir: «Ebû Süleyman ve arkadaşları ile Süfyân Sevrî şöyle demişlerdir: 'Nafaka üzerine akd yapıldığı an­dan itibaren, küçük kızlar için nafaka vacibdir.' Hakem bin Uteybe; 'Kocasının evinden kızgın olarak çıkarı kadına nafaka var mıdır?' sorusuna 'evet' demiştir.» îbn Hazm şöyle devam etmiştir: «Ge­çimsiz kadına nafaka verilmeyeceği sahabenin hiçbirisinden işitil-memiştir. Bu ancak, Neha'î, Şa'bî, Hammâd bin Ebî Süleyman, Ha­san ve Zührî'den rivayet olunmuştur ki onların bu konuda delilleri olduğunu bilmiyoruz. Ancak onlar derler ki: 'Nafaka, cimanın karşılığıdır. Kadın cimayı men ettiği zaman, nafaka da men olmuş olur.'»

 

10.2.3.6.  Nafakarıın Takdiri ve Esası

 

Kadın, kocasıyla beraber oturduğu zaman kocası ona infak et­meyecek kadar cimri olursa veya karısını nafakasız ve bir hak ver­meden terkederse, kadının yemek, giymek ve mesken olarak nafaka payım isteme hakkı vardır. Hakim, nafaka konusunda kadının le­hine hüküm verir. Kadının iddiasının sıhhati sabit olduğu zaman, kocanın nafaka vermesi gerekli olur. Bu, kocasının haberi olmadan belli bir ölçüde yetecek kadar kadının onun malından almasına benzemektedir. Çünkü erkek, kadının hak etmiş olduğu infak göre­vini yapmamış olduğundan, hak sahibi, gücü yettiği zaman kendi eliyle hakkını alabilir.

Bu görüşün dayandığı delil, Buharı, Müslim, Ahmed, Ebû Dâ-vûd ve Nesâî'nin Âişe (r.a.)'dan rivayet ettikleri hadistir: «Hind şöy­le dedi; 'Ya Rasûlallah, Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çch cuğuma yetecek kadar nafaka vermiyor. Ancak haberi obuadan al­dığım müstesnadır.' Bunun üzerine Rasûlüllah, sallallahu aleyhi ve sellem; 'Örfe göre sana ve çocuğuna yetecek kadar al,' buyurdular.»

Bu hadisle, nafakarıın, «örfe göre» kaydıyla, kadına yetecek şe­kilde takdir edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Yani, her yerin hak­kı arasında belli olan, geçinecek bir mikdar olabilir. Bu ölçü zaman, mekarı, durum ve şahıslara göre değişebilir.

Ravdatu'n-Neddiyye kitabının yazarı şöyle demiştir: «Yemek açısından yeterli nafaka, kadının ihtiyaç duyduğu bütün yiyecekle­ri içine alır. Hatta meyveler bile buna dahildir. Bayramlarda mutad olan harcamalarla alışılagelmiş, yapılmadığı takdirde kadına zarar, sıkıntı veya keder gelebilecek, devamlı kullanılan sair eşyalar na­fakaya dahildir.» Yazar, devamla demiştir ki: «İlaç ve benzerleri de bu kısma girer. Allahu Teâlâ bu konuya işaret ederek şöyle bu­yurmuştur: «Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağ­lamak, çocuk kendisine ait olan babaya borçtur.» (Bakara: 233) Bu ifade, nafakarıın çeşitlerinden bir çeşidi için delildir. Rizık, yukar­da zikrettiklerimizi içine alır.»

Sonra yazar, bazı fakihlerin ilaç parası ve doktor ücretinin va-cib olmadığı görüşünü zikretti: «Çünkü evin yıkılan kısmının ona­rım ücreti kiracıya ait olmadığı gibi, bunlarla da vücudun korun­ması kasdedilmektedir,» demişlerdir. Yazar ise ilacın nafakaya da­hil olup, vacib olduğu görüşünü tercih ederek şöyle demiştir : «Gays kitabında dendiğine göre 'Bunun delili, ilaç vücudu iyileştir­diği için, dolayısıyla ruhu da koruduğundan nafakaya benzemek­tedir.' Bu görüş haktır. Çünkü Rasûlüllah'm 'Sana yetecek kadar,' ifadesinin umumî manasıyla, Allahu Teâlâ'nın 'Onların nzıklan' ifadesinin kapsamına girmektedir. Birinci sîğa muaf; masdar olup bu da umumî sığalardandır. Bu sîğanm nafakarıın bir kısmına mah­sus kılınması, diğer ihtiyaç maddelerini içermesine mâni değildir.»

Devamla demiştir ki : «Zikrettiklerimizin toplamından şunu anlamış oldun: Üzerine nafaka vacib olan kimsenin, nafaka vere­ceği kişiye örfen belli olan yeterli miktarı vermesi gerekir. Yoksa bizden istenen, işi nafaka alacak kişiye bırakmak değildir. Bazı du­rumlarda, israf korkusundan, nafaka isteyenin getirdiği şartlar red-dolsun diye nafakayı kadının bizzat kendisinin alması da söz konu­su değildir. Bilakis maksad, geçim durumlarından haberi olan ki­şilerin haber vermesi ve tecrübeli kişilerin tecrübesine dayanarak israfa kaçmadan yeterli miktarı kadına vermektir. Rasûlüllah'm 'ma'rûf sözü bunu ifade etmekte olup, israf ve az verme gibi ma­ruf olmayan şekilde nafaka vermeyi ise reddetmektedir. Evet, na­faka alacak olan rüşd ehlinden olduğu halde, kocası nafakayı ken­disine vermezse, yeterli miktar alması için kendisine izin vermemiz caizdir.   Eğer kadın müsrif ve ölçüsüz harcayanlardan ise, durum

böyle değildir. Bu durumda nafaka vermekle yükümlü olanın na­fakayı sahibine vermesi caiz değildir. Çünkü Allahu Teâlâ «Malları­nızı sefihlere vermeyiniz.» (Nisa: 5) buyurmuştur.»

Yazar devamla şöyle demiştir: «Üzerine nafaka vacib olan is­yankâr olup, nafaka alacak olan da reşid değilse, nafaka almaya reşid olmayanın velisine veya adaletli bir kişiye nafakayı bırakmamız gerekir.»

Kadının tarak, sabun, yağ vesâir temizlik aletlerinden ihtiyaç duyduğu nafakayı vermek de kocaya aittir.

Şâfiîler şöyle demişlerdir: «Şayet kadın güzel kokuyla, kötü kokuların giderilmesini kasd ediyorsa, kocanın güzel koku alması gerekir. Çünkü bununla temizlik kasd edilmektedir. Şayet hoş ko­kusundan istifade etmeyi kasd ederse kocanın böyle bir kokuyu alması lazım gelmez. Çünkü bu, kocanın hakkıdır. Almaya zorlana­maz.»

 

10.2.3.7.  Nafakanın Takdiri Hakkında Hanefîlerin Görüşü

 

Nafaka Şer'i Şerif tarafından takdir edilmiş değildir. Yemek, katık, et, yeşillik, meyve, zeytin yağı, yağ ve belli olduğu üzere ya­şamak için lâzım gelenlerden yeterli miktarda kocanın karısına vermesi gerekir. Bu miktar yazlık ve kışlık elbise gibi zaman, me­kân ve duruma göre değişir.

Hanefiler, kadının durumu ne olursa olsun, nafakayı takdir ederken, kocanın zengin veya fakir olma durumunu dikkate alırlar. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

«Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin. Rızkı an­cak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah kimseye verdiği rızkı aşan yük yüklemez. Allah güçlükten sonra kolaylık verir.» (Talak: 7).

«Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde oturtun.» (Talak: 6).

 

10.2.3.8.  Nafaka Takdiri Hakkında Şafiilerin Görüşü

 

Şâfiiler, kocanın varlıklı veya varlıksız olması durumuna iti­bar etmekte her ne kadar Hanefîlerle ittifak halinde iseler de, na­fakarıın takdirini, yeterli mikdara bırakmayıp şer'î bir ölçü koyarak şöyle demişlerdir:

Maddi durumu ve kazancı nafaka vermeye yetecek durumda olanın vereceği nafaka her gün iki müd[3] olarak takdir edilir. Maddî durumu ve kazancı nafaka vermeye yeterli olmayan varlıksız kişi­ye hergün bir müd takdir edilir, Orta halli kişinin de bir buçuk müd nafaka vermesi gerekir. Bu görüşlerine şu âyet-i kerime ile delil ge­tirmişlerdir:

«Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin. Rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse Allah'ın kendisine ver­diğinden versin.» (Talak: 7).

Şafiiler dediler ki: «Ayette varlıklı ile varlıksız ayrılmış ve her birerlerine dınamuna göre nafaka vermesi gerekli görülmüştür. Miktar açıklanmadığına göre nafakarıın takdiri içtihada kalmıştır. Nafakarıın kıyas edildiği benzer hususlar şunlardır: Meselâ keffaret için yemek yedirmek gibi. Keffaret yemeği, açlığı gidermek için şer'an vacib olmuştur. Eza fidyesinde, fakirlere verilmesi gerekej nİn en çoğu iki müd'dür. Ramazan'da cima keffaretinde en az ve­rilecek miktar ise bir müd'dür. Şayet orta halli ise, bir buçuk müd verir. Çünkü zenginden düşük olduğu için bu kimse zengin sayıl­maz. Fakirden yüksek olduğu için de fakir saymak mümkün değil­dir. Bunun için birbuçuk müd olarak takdir edilir».

Şafiiİer devamla dediler ki: «Kadın için yeterli olacak nafakarıın dışındaki nafaka kapısını açık bırakırsak, münakaşaya yol açı­lır ve bir sonuca varılamaz. Bu ölçünün tayininde ma'rûf olanı seç­mek uygundur. Ancak, yemek, katık, et ve meyvelerden mecburî olanlar bu hükmün hilafmadir. Kocanın varlıklı ve varlıksız olma-1 sı durumu göz önüne alınırsa kadına elbise gerekir. Durumu iyi olan kadına o beldede âdeten giyilen değerli elbise giymesi, çok fa­kir kadına pamuk, keten ve benzeri kumaşlar, orta halli kadına ise ikisi arası bir elbise almak icab eder. Yine haline yaraşır bir şekil­de varlıklı, orta halli ve fakirlik durumuna göre kadına ev almak gerekir.»

Devamla dediler ki: «Koca, darda olduğu zaman, yemek ve ka­tıktan ma'rûf olan yeterli miktarın en azını, elbiseden de yazlık ve kışlık olarak yeterli miktarın en azını alması gerekir. Şayet orta hal­li ise, yiyecek ve katık olarak fakirlik durumundan daha fazlasını, elbise olarak da daha yükseğini alması icab eder. Hepsi ma'rûf bir şekilde verilir. Şüphesiz nafaka, ma'rûf olarak verilecektir. Çünkü kadının zarara uğramasını defetmek vacibdir. Bu da ancak normal bir şekilde yeterli miktar vermekle olur. îşte ma'rûfun tefsiri bu­dur.»[4]

10.2.3.9.  Nafakanın Para veya Eşya Olarak Takdiri

 

Kadının ihtiyacı olan şeyleri alması için nafakarıın kıymetini para olarak ayırmak sahih olduğu gibi, ekmek, katık, elbise gibi mu­ayyen sınıflardan nafakayı vermek de sahihtir. Nafakanın kocaya kolaylık olması hasebiyle, yıllık, aylık, haftalık ve günlük olarak takdir edilmesi de sahihtir.[5]

Bazı hakimler, kocanın zengin ve fakir olması durumunu hesaba katıp, kadına yiyecek, giyim ve ev için yeterli miktan ayırmayı gözeterek, tafsilata girmeden bu üç neviden nafakayı aylık meblâğ olarak tâyin ederler.

 

10.2.3.10. Fiatların Değişmesi veya Kocanın Malî Durumunun Değişmesi

 

Nafaka takdir edildiği andan itibaren Hatların artması veya eksilmesi veya kocanın mali durumunun iyi olması veya kötüye git­mesi durumlarına gelince: Bütün bu durumların dikkate alınması icab eder. Eğer fiatlar, nafaka ayrıldığı andan itibaren artmişsa, kadının nafakarıın artan kısmını taleb etmesi hakkı vardır. Şayet, fiyatlar eksilmişse, kocanın da nafakayı azaltma hakkı vardır. Eğer nafaka takdir edilirken malî durumu iyi olmayan kocanın durumu daha sonra iyileşirse, kadının fazla nafaka isteme hakkı olduğu gi­bi, kocanın mâlî durumu kötüleşirse, kocanın nafakarıın aşağı dü­şürülmesini isteme hakkı vardır.

 

10.2.3.11.  Nafakarıın Takdirinde Hata Etmek

 

Nafakanın takdirinden sonra, zengin ve fakir olma yönünden kocanın durumunu tâyinde hata yapıldığı ortaya çıkarsa, kadının nafakarıın takdirine tekrar bakılmasını isteme hakkı olduğu gibi, hâkimin, kocanın gerçek durumuna göre kadına yiyecek ve elbise için yeterli nafakayı takdir etmesi gerekir.

 

10.2.3.12.  Borç Olan Nafaka, Kocanın Zimmetinde Sahih Borç Olarak Saydır

 

Biz deriz ki; kadının nafakası daha önce zikri geçen şartlar oluş­tuğu zaman kocanın üzerine vacibdir. Kadının nafakası, sebepler mevcut olduğu ve şartlar bulunduğu zaman kocaya vacip olup, son­ra nafakayı ödemesi mümkün olmazsa, zimmetinde borç olarak ka­lır. Bu tür nafakanın durumu ancak Ödemekle veya ondan kurtul­makla düşen diğer borçların durumu gibidir. Şafiiler bu görüşte­dir.[6]

 

10.2.3.13.  Nafaka Borcundan Kurtulmak ve Bunu Başka Borçla Takas Etmek

 

Nafaka, kocanın şer'î bîr sebep olmadan ödemekten kaçındığı takdirde, onun zimmetinde borç olarak kabul edilen kadına ait' bir hak olunca, kadm bu hakkın bir kısmını veya tümünü kocasma ba­ğışlayabilir.

Şayet kadm, gelecekte hak edeceği nafakayı kocasına bağışlar­sa, bu sahih olmaz. Çünkü bağışladığı nafaka, henüz zimmetinde borç olmuş değildir. Bağış, ancak fiilen sabit olmuş bir borç için olur. Ancak, nafaka aylık ve yıllık olarak taksim edilmiş ise, o za­man gelecek bir aylık veya bir senelik nafaka bağışlanabilir.

Nafaka, ödemek veya bağışlamaktan başka bir şekilde düşme­yen sağlam bir borç sayıldığına göre, kocanın kadından alacağı var­sa ve eşlerden birisi borçlarının takas edilmesini isterse, derece ba­kımından borçları eşit olduğu için bu isteği yerine getirilir.

Takas konusunda Hanbelîlerin görüşleri şöyledir:

Zengin kadın ile fakir kadının takas konusundaki durumu fark­lıdır. Eğer kadın zengin ise, nafakası karşılığında kocasına olan borcu hesap edilerek düşürülür. Çünkü herhangi bir kimse, borcu­nu dilediği malından ödeyebilir. Nitekim, nafaka kadının malı sayılmaktadır. Şayet kadın fakir ise, kocanın, alacağım nafaka karşı­lığında alması hakkı yoktur. Çünkü borç ödemek, kişinin mal gü­cünün fazladan sayılan kısmında vacib olur. Karısının kendisine ödeyeceği borç ise, malında fazladan olarak bulunmamaktadır. Al-lahu Teâlâ fakir borçluya mühlet verilmesini emrederek şöyle bu­yurmaktadır:

«Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin.» (Bakara: 280).

öyleyse, bu ayeti kerime gereğince, kadına borcunu ödemesi için mühlet vermek gerekir.

 

10.2.3.14.  Nafakayı Hemen Verdikten Sonra Nafakayı Hak Etmeye Mani Bir Durumun Ortaya Çıkması

 

Koca bir ay veya bir yıl gibi gelecek bir zaman için karısının nafakasını hemen verir, sonra bu müddet zarfında taraflardan bi­rinin ölmesi veya kadının kocasma itaat etmemesi gibi sebeplerle nafakayı hak edememesi durumu ortaya çıkarsa, kocanın, nafaka­yı hak etmediği müddet için peşinen vermiş olduğu nafakayı kadın­dan geri isteme hakkı vardır. Çünkü kadın, bu nafakayı kocasının hakkını evde koruma karşılığında almıştı. Ölüm veya itaatsizlik se­bebiyle kocasının evinde kalması ortadan kalkınca, kalan müddet için peşinen almış olduğu nafakayı geri vermesi gerekir.

îmam Şafii ile Muhammed bin Hasan bu görüşe varmışlardır.

 

10.2.3.15.  İddet Bekleyen Kadının Nafakası

 

Ric'î talakla boşanan kadm ile hamile olarak boşanan kadının nafaka hakkı vardır. Çünkü Allahu Teâlâ ric'î talakla boşanan ka­dınlar hakkında; «Boşadığınız fakat iddeti dolmamış kadınları gü­cünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde oturtun.» (Talak: 6) bu­yurmuştur. Yine hamile kadınlar hakkında; «Eğer hamile iseler doğurmalarına kadar nafakalarını verin.» (Talak: 6) buyurmuştur.

Bu âyet; ister ric'î talak, ister bâin talak dolayısıyla, isterse de vefattan dolayı iddet beklemiş olsun, hamile kadınlara nafakarıın vacib olduğuna delâlet etmeketdir.

Bâin talak ile boşanan kadına gelince; fakihler nafakarıın vacib olması konusunda ihtilaf etmişlerdir. Eğer bu kadm hamile değil ise, üç görüş vardır:

1) Hamile olmayan, bâin talakla boşanan kadına ev gerekir, nafaka gerekmez, Bu görüş îmam Mâlik ve Şafii'nin görüşü olup;

«Boşandığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetlnde kendi oturduğunuz yerde oturtun.» (Talak: 6) âyeti ile delil getir­mişlerdir.

2)  Bâin talakla boşanan hamile olmayan kadının hem nafaka hem de ev hakkı vardır. Bu görüş Ömer bin Hattab, Ömer bin Abdülaziz, Sevri ve Hanefilerin görüşü olup; «Boşadığınız fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisfaetinde kendi oturduğunuz yerde oturtun.» (Talak: 6) âyetinin umumî manası ile görüşlerine delil ge­tirmişlerdir. Bu âyet ev konusunda bir nasdır. Ric'î talakla boşanan kadın ile hamile olarak boşanan kadına, bizzat evlilikte, nafaka eve tabî olduğundan, şer1 an evin vacib olduğu yerde   nafaka da vacib olur.

Ömer ve Âişe (r.a.), Fatma binti Kays'm rivayet ettiği hadisi tenkid ettiler. Ömer (r.a.) bu rivayet hakkında şöyle dedi: «Biz Al­lah'ın kitabım ve Nebimizin sünnetini bir kadının sözü için terk edemeyiz. Bilmiyoruz, belki bu hadisi yanlış ezberlemiş veya unut­muş olabilir.» Bu söz Fatma (r.a.)'nın kulağına gidince «Benimle onların arasında Allah'ın kitabı vardır.» dedi.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Ey Nebî, kadınları boşadı-ğınızda onlan iddetlerini gözeterek boşaym ve iddeti sayın. Rabbi-niz olan Allah'tan sakının. Onları apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasmlar. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa şüphesiz kendi­ne yazık etmiş olur. Bilmezsin, olur ki Allah bunun ardından gön­lünüzde sevgi gibi bir hal meydana getirir.» (Talak: 1).

3) Ne nafaka ne de ev gerekir. Bu görüş Ahmed,' Dâvûd, Ebû Sevr, İshak, rivayete göre Ali, İbn Abbas, Câbir, Hasan, 'Atâ, Şâ'bî, İbn Ebi Leylâ, Evzâ'î, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'in sö­züdür. Bunlar Buharı ve Müslim'in Fatma binti Kays'tan rivayet et­tikleri şu hadisi delil getirmişlerdir: Fatma binti Kays (r.a.) şöyle demiştir: «Rasûlüllah zamanında kocam beni üç talakla boşadı. Fa­kat bana nafaka ve ev vermedi.»

Bazı rivayetlerde Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «Nafa­ka ve ev, ric'î talak ile boşanan kadın içindir.» buyurmuştur.

Müslim, Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesâî'nin rivayetine göre Ra­sûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem o kadına; «Sana hamile olman dışında nafaka yoktur.» buyurmuştur.[7]

 

10.3. Maddî Olmayan Haklar

 

Daha önce karının kocası üzerindeki maddî olan hakları geçti. Bunlar mehir ve nafakadır. Bu haklardan bazıları da maddî olma­yan haklardır ki bunları aşağıda zikrediyoruz:

 

10.3.1. Hanımla Güzel Geçinmek

 

Kocanın karısı üzerindeki görevlerinden ilki, karısını iyi ka­bul etmesi, onunla güzel geçinmesi ve ona iyi muamele etmesidir. Kadın tarafından gelecek yanlış durumlara tahammül ve sabırdan öte, onun kalbini kazanması ve verilmesi gereken şeyleri vermesi gerekir.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Onlarla güzel geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız sabredin. Hoşlandığuıız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir.» (Nisa: 19)         

Ahlâkın olgunluğunun görüntüsü ve imanın artmasının belir­tisi kişinin ailesine karşı yumuşak davranmasıdır.

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Mü'minlerin imanca en kâmili, ahlakça en güzel olanlarıdır. Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en hayırlı olanınızdır.»

Kişinin ikram sahibi olması olgun şahsiyetli olduğuna delildir. Kişinin ihaneti de onun kötü olduğuna delildir.

Rasûîüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ka­dınlara ancak kerîm olanlar ikram eder ve onlara ancak hâin olan­lar kötülük eder.»

Kadınlara ikramda bulunmaktan birisi onlarla şakalaşmak ve oynaşmaktır. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Âişe (r.a.) ile şakalaşir ve onunla müsabaka yapardı. Aişe (r.a.) şöyle demiştir : «Rasûlüllah ile müsabaka yaptım ve onu bir adım boyu geçtim. Daha sonra şişmanlığımda cnunla yarışınca bu sefer Rasûlüllah ya­rışı kazanarak; 'İşte bu şişmanlık sebebiyle kesildin kadın, bir sen geçtin bir de ben.' dedi.» (Hadisi Ahmed ve Ebû Dâvûd rivayet et­mişlerdir.)                                                  

Nesâî, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed'in rivayetleri­ne göre Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Adem oğlunun oy­nadığı her oyun batıldır. Ancak üç şey müstesna. Yayından ok at­ması, atım tımar etmesi ve ailesiyle oynaması, tşte bu üç oyun bâ­tıl değildir..

Kocanın karısına olan ikramından birisi de onu yüksek sevi­yeye çıkarmak ve ona eziyet etmekten, hatta uygun düşmeyen bir kelime söylemekten kaçınmaktır.

Muaviye bin Hayde (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ya Rasûlallah, hanımlarımızın bize olan hakkı nedir?» Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Yediğinden yedirmen, giydiğinden giydirmen, yüzüne vurmaman, onu kötüle­memen ve evden başka bir yerde onu tutmamandır.»

Kadının tam mükemmel olması düşünülemez. Kişinin kadını olduğu hal üzere kabul etmesi gerekir.

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ka­dınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz. Kadın eğri kabur­ga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğrisi en üstte olanıdır. Eğer onu düzeltmeye çalışırsanız kırarsınız. Şayet kendi halinde bırakırsanız eğri olmaya devam eder.» (Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir.)

Bu hadiste kadının ahlâkında tabiî bir eğrilik olduğuna işaret vardır ve onu düzeltmeye çalışmak mümkün değildir. Bu eğrilik düzeltmeyi kabul etmeyen eğri kaburga kemiği gibidir. Bununla beraber, kadınlarla bulunduğu hal üzere yaşamak ve olabilecek en güzel muameleyle onlara muamele etmek gerekir. Bu durum her­hangi bir konuda yanlış yaptıkları zaman onları doğruya irşad et­meye ve terbiye etmeye mâni değildir. Bazan erkek, karısının bir­çok meziyet ve üstünlüklerine gözünü kapatır. Sadece ondaki bazı kötü hasletleri gözünde büyütür. Bunun için islâm, kadınm iyilik-leriyle kötülükleri arasında bir denge kurmayı nasihat eder. Eğer kadında hoşlanmayacağı bir hal görmüşse, hoşlanacağı bir durum da görebilir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş­tur: «Mü'mİn, mü'mine buğz etmesin. Eğer onda hoşlanmayacağı bir ahlâk görürse, muhakkak hoşlanacağı bir ahlâk da görebilir.»

 

1032.  Kadının Korunması

 

Kocanın karısını muhafaza etmesi ve onun şerefini zedeleye­cek, ırzını zayıflatacak, değerini düşürecek hareketlerden ve hak­kında kötü konuşulacak şekilde ismini duyurmaktan sakındırması gerekir.                                             

Buharî'nin Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Rasû­lüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Allahu Teâlâ gazab eder. Mü'min de kıskançlık gösterir. Allah haram işleyen bir mü'minin işi karşısında gazaba gelir.»

Buharî'nin îbn Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Nebî aley­hisselâm şöyle buyurmuştur: «Allah'tan daha gayretli kimse yok­tur. Allah'ın gayreti, kulunun gizli ve açık yaptığı haramlar konu­sundadır. Allah'a, kimse Allah'ı övenden daha sevimli olamaz. Bun­dan dolayı O kendi nefsini övmüştür. Yine Allah'tan özür dileyen­den başka kimse ona daha sevimli olamaz. Bunun İçin de Rasûlleri müjdeci ve korkutucu olarak gönderdi.»

Buharî'nin Sa'd bin Ubâde (r.a.) den rivayet ettiğine göre Sa'd şöyle demiştir: «Bir adamı zevcemle beraber görsem kılıcın keskin tarafı ile kafasını uçururum.» Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Sa'd'ın kıskarıçlığına şaşıyor mu­sunuz? Ben ondan daha kıskançım. Allah ise bu hususta ve bu iş karşısında benden daha şiddetli davranır. Bunun için Allah fuh­şun açık ve gizli olanlarını yasaklamıştır.»

İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Üç kimse cennete giremez: Anne-babasına âsi olanlar, deyyustuk yapanlar ve erkekleşen ka­dınlar.» (Hadisi Nesâî, Cezzâr ve Hâkîm rivayet etmiş ve Hâkim 'is­nadı sahihtir,' demiştir.)

Ammar bin Yasir (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlül­lah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Üç kişi asla cennete giremez: Deyyus, erkeklesen kadınlar, devamlı içki içen.» Ashab; «Yâ Rasûlallah, devamlı içki içen belli, deyyus kimdir?» diye sorunca, Rasûlüllah: «Ailesinin yanma girene aldırmayan kim­sedir,» buyurdu. Ashab, «Peki erkeklesen kadınlar kimlerdir?» di­ye sorunca, Rasûlüllah; «Erketelere benzemeye çalışan kadınlardır,» buyurdu. (Hadisi Taberânî rivayet etmiştir. Münzirî «Hadisin ravilerinde cerh edilmiş râvi yoktur,» demiştir.)

Kişinin karısına karşı kıskarıç olması istendiği gibi, bu kıs­karıçlığın mutedil olması da istenmektedir. Karısına aşın derecede kötü zan beslemesi, bütün hareket ve durumlarını derinlemesine incelemesi ve bütün ayıplarını tek tek sayması doğru değildir. Çün­kü bu hareketler evlilik bağlarını koparır, Allah'ın birleştirmesini emrettiği evlilik bağlarını keser.

Ebû Dâvûd, Nesâî ve ibn Hibbân'm Câbir bin 'Anbere'den ri' vayet ettiklerine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:    «Bazı kıskançlıkları Allahu Teâlâ sever, bazılarını da sevmez. Kendini beğenip kibirlenmek de aynıdır. Bundan da Allahu Teâlâ'nın sevdiği vardır, sevmediği vardır. Sevdiği kıskançlık bir şüphe neticesinde olan kıskançlıktır. Sevmediği kıskançlık ise, ortada şüphelenecek bir şey yokken yapılan kıskançlıktır. Allah'ın kibirden sevdiği, düşman karşısında kendini beğenmek, ilk sadme­de sabır ve direnme göstermek şeklindekidir. Sevmediği kibir ise; başkasına karşı yapılan kibirdir. Aldatma ise batılda yapılan aldat­madır.»

 

10.3.3.  Kişinin Hanımıylayla Birleşmesi

 

İbn Hazm şöyle demiştir: «Kişinin, hanımı olan kadınla cima etmesi farzdır. Bunun en azı, eğer gücü varsa bir

temizlik müdde­tinde yapılandır. Şayet böyle yapmazsa Allah'a asi olmuş olur. Bu­nun delili Allah'ın şu ayetidir: «Temizlendikleri zaman Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın.» (Bakara; 222)

Cumhur ulema, özrü olmayan kişi hakkında İbn Hazm'm dedi­ğinin doğru olduğu görüşüne varmışlardır.

Şafii; «Erkeğe her temizlikte karısıyla birleşmesi vacib olmaz. Çünkü cima erkeğin bir hakkı olup, diğer haklar gibi mutlaka bu hakkını kullanması gerekmez.» demiştir.

İmam Ahmed, cimanm vaktini dört ay olarak takdir etmiştir. Ahmed; «Çünkü Allahu Teâlâ i'lâ yapan kişi hakkında cimâyı bu müddetle takdir etmiştir. Başkası hakkında da aynı hüküm geçerlidir.» diyerek delil getirmiştir .Eğer koca, karısından ayrılıp yol­culuğa çıkarsa ve dönmesine mâni bir özrü de yoksa, İmam Ahmed bu durumu altı ayla vakitlemiştir. Kendisine «Bir adam karısından ne kadar uzak kalabilir?» diye sorulduğunda, «Altı ay» diye cevap vermiştir. «Altı ay sonra kocaya durum yazılır. Şayet dönmekten kaçınırsa hâkim aralarını ayırır.» Ahmed'in delili Ebû Hafs'm, Zeyd bin Eslem'den yaptığı isnadla şu rivayetidir: Zeyd bin Eşlem şöyle demiştir: «Ömer bin Hattab, gece Medine sokaklarım teftiş eder­ken evinde şöyle diyen bir kadına uğradı: 'Bu gece uzadı ve bir ta­rafı siyah oldu. Kendisiyle oynaşacağım bir dostum olmadığından gece benim için uzun oldu. Vallahi Allah'tan korkmasaydım, bu di­vanın iki yanını hareket ettirirdim. Fakat Rabbime olan imanım ve hayam bana mâni oluyor.'   Ömer (r.a.) o kadın hakkında sorunca, kendisine 'O kadın, kocası Allah yolunda cihada çıkmış filancadır.' denildi. Bunun üzerine Ömer kadına, kocasıyla beraber bulunması haberini gönderdi, kocasına geri dönmesini bildirdi. Sonra Hafsa'nın yanına giderek; «Ey kızcağızım, kadın kocasından ne kadar ayrı durabilir?» diye sordu. Hafsa cevaben; 'Sübhanallah, senin gibi birisi bu konuda bana soruyor, öyle mi?' dedi. Bunun üzerine Ömer; 'Eğer müslümanlann işlerine bakmamış olsaydım, bunu sana sor­mazdım.' dedi. Bunun üzerine Hafsa: 'Beş-altı ay' diye cevab verdi. İnsanlara gazaya çıktıklarında altı ay zaman tanınmıştır. Bir ay gi­derler, dört ay kalırlar, sonra bir ayda da geri dönerler.»

Şafii ulemasından imam Gazali şöyle demiştir: «Kadınla her dört gecede bir defa birleşmek gerekir. Bu en adaletli yoldur. Çün­kü taaddüdü zevcat dörttür. Bu hududa kadar çımayı tehir etmek caizdir. Kadının iffetini korumak hususunda ihtiyaca göre artırı­lır veya durama göre eksiltilir. Çünkü karısının iffetini korumak erkeğin üzerine vacibdir.»

Muhammed bin Ma'n el-Gifârı'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Bir kadın Ömer bin Hattab'a gelerek şöyle dedi : 'Ey Mü'minlerin Emiri, benim kocam gündüz oruç tutar, gece de namaz kılar .Allah'a taatte bulunduğu için onu şikayet etmekten çekmiyorum.' Bunun üzerine Ömer (r.a.) kadına; 'Kocanız ne iyi kocadır.' dedi. Kadın durumunu tekrar anlattıkça Ömer (r.a.) da ay­nı cevabı tekrarlıyordu. Bunun üzerine Ka'b el-Esedî; 'Yâ Emir el-Mü'minîn, bu kadın, kocasının yatağından ayrı durduğundan şika­yet ediyor.' deyince, Ömer (r.a.) 'Madem kadının dediğini anladın, aralarında bîr hüküm ver.' dedi.

Kadının kocası Ka'b'm yanına getirilince Ka'b şöyle dedi: 'Ey adam, bu kadının senin üzerinde hakkı vardır. Düşünen kimse için kadının dört günde bir nöbeti vardır. Bu hakkını ona ver. Böylece sen de illetten kurtulmuş ol.' Sonra Ka'b devamla dedi ki: 'Şüphe­siz Allahu Teâlâ kadınlardan iki, üç, dörde kadar almanı helâl kıldı. Sana Rabbine ibadet edebileceğin üç gün üç gece kalıyor.' Bunun üzerine Ömer: 'Vallahi bilmiyorum, iki işinden hangisine şaşayım? Onların durumlarını anlamana mı, yoksa aralarında hüküm ver­mene mi? Git, seni Basra'ya vali tayin ettim.' dedi.»

Hadiste sabit olduğuna göre; kişinin hanımıyla cima etmesi, sevap kazanacağı sadakalardandır.

Müslim'in rivayetine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle buyurdu: «Hanımınla cima etmende sana mükafat var­dır.» Ashab; «Ya Rasûlallah, bizden birimiz şehvetini tatmin ediyor, bunda da mı mükafat var?» dediler. Rasûlüllah: «Ne dersiniz, nef­sini haramla tatmin etseydi, ona günah yazılmayacak mıydı? İşte bundan dolayı, helâl yoldan nefsini tatmin ettiği için ona mükafat vardır.» buyurdular. Hanımıyla şakalaşmak, oynaşmak, latife yap­mak, öpüşmek ve    kadının ihtiyacını giderinceye kadar beklemek

miistehabdır. Ebû Ya'Iâ'mn Enes bin Malik (r.a.) ten rivayet ettiği­ne göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Siz­den biriniz ailesiyle cima ettiği zaman onu tam yapsın. Kadın ihti­yacım giderinceye kadar beklesin, acele etmesin.» Daha önce; «Be­kâr kadınla evlenseydin de, sen onunla, o da seninle oynaşsaydınız ya.» hadisi geçmişti.

 

10.3.3.1.  Cima Esnasında Tesettür

 

îslâm dini, açılması gerekli olan yerler dışında her durumda avret yerini örtmeyi emretmiştir.

Behz bin Hakîm'in babasından, onun da dedesinden rivayet ettiğine göre, dedesi şöyle demiştir: «Rasûlüllah'a dedim ki 'Avret yerlerimizden açabileceğimiz ve açamayacağımız kısımlar nelerdir?» Şöyle cevap verdi: 'Avret yerlerini, hanımın ve elinin altındaki ca­riyen dışındakilerden muhafaza et.' Ben, 'Ya Rasûlallah, topluluk birbiri arasına girmiş bir vaziyette ise ne olacak?' dedim. Rasûlül­lah sallallahu aleyhi ve sellem: 'Birbirlerinin avret yerlerini görme­meye, güçleri yeterse, birbirlerine bakmasınlar.' buyurdu. Ben, 'Birimiz yalnız başına bir yerde ise durum ne olur?' diye sordum, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bana 'Allah, insanlardan da­ha çok utanilmaya lâyıktır.' buyurdu.» (Hadisi Tirmizî rivayet et­miş ve 'hadis hasendir' demiştir.)

Bu hadiste cima esnasında avret yerlerinin açılmasının caiz ol­duğuna delil vardır. Fakat bununla beraber karı kocanın tam ola­rak soyunmaları gerekmez.

'Utbe bin Abd es-Selîmî'den rivayet olunduğuna göre Rasûlül­lah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Sizden biriniz aile­siyle cima edeceği zaman örtünsün. Hayvanlar gibi soyunmasınlar.» (Hadisi İbn Mâce rivayet etmiştir.)

îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, Nebî aleyhisselâm şöy­le buyurmuştur: «Çıplaklıktan sakının; şüphesiz sizden ayrılmayan melekler, tuvalete girerken ve cima haliniz dışında sizinle beraber­dirler. Onlardan haya edin ve örtünerek onlara İkramda bulunun.» (Hadisi Tirmizî rivayet ederek, 'garip hadistir' demiştir.)

Aişe (r.a.) «Rasûlüllah benim, ben de onun avretini görmedim.» demiştir.

 

10.3.3.2.  Cima Esnasında Besmele Çekmek

 

Cima esnasında kişinin eûzü besmele çekmesi sünnettir. Buharî, Müslim ve diğerlerinin îbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Siz­den biriniz ehline geldiği zaman;

'Bismillah!, Allah'ım bizi şeytandan, şeytanı da bize verdiğin rızıklardan uzaklaştır.' derse, eğer bu esnada bir çocuk olması tak­dir edilmişse, bu çocuğa şeytan ebediyyen asla zarar veremez.»

 

10.3.3.3.  İlişki Esnasında Karı Koca Arasında Geçenleri Anlatmanın Haram Olduğu

 

Cimayı zikretmek ve cimayla ilgili konuşmak kişiliğe aykırı olup, bir fayda ve ihtiyacı olmayan boş sözlerdendir. Kişinin cima esnasında olanları anlatmayı gerektirecek bir durum olmadığı müd­detçe o konuda konuşmaktan kaçınması gerekir.

Sahih hadiste «Kişinin boş sözleri terk etmesi, iyi müslüman olmasındandır.» geçmektedir.

Allahu Teâlâ; «Onlar, boş sözlerden yüz çevirirler.» (Müminûn: 11) buyurarak, boş sözlerden yüz çevirenleri övmüştür.

Eğer konuşmayı gerektirecek bir durum olur ve konuşmaya ihtiyaç duyulursa bunda bir beis yoktur. Nitekim bir kadın, koca­sının kendisiyle cinsel münasebette bulunamadığım iddia edince, kocası, «Ya Rasûlallah, kilim silker gibi onu silkiyorum.» dedi.

Şayet, kadın ve erkek, cinsel münasebeti açık bir şekilde zik­retmekten ve aralarında geçen söz ve hareketleri yaymaktan çekinmezlerse haram işlemiş olurlar.

Ebû Sa'îd (r.a.) den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Kıyamet günü Allah katmda yer bakımından insanların en kötüsü karısının kendisine, kendisinin de karısına söylediği gizli sırları sonra açığa vuran kişidir.»

Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet olunduğuna göre; Nebî aleyhis­selâm, selâm verince cemaate dönerek: «Ey erkekler topluluğu, içi­nizde, ailesinin yanına girerek, kapıyı kapayıp, perdeyi örttükten sonra, dışarı çıkıp, 'ailemle şöyle yaptım; böyle yaptım' diye anla­tan var mı?» diye sordu. Ashab sustular. Bunun üzerine kadınlara dönerek «Sizden böyle yapan kadınlar var mı?» diye sordu. Bunun üzerine Ka'b'm kızı diz çökmüş vaziyette iken parmak uçlarının üzerine dikilerek —Rasûlüllah onu görüp sözünü işitsin diye ileri uzanarak— şöyle dedi: «Evet, vallahi erkekler de konuşuyor, kadın­lar da konuşuyor.» dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aley­hi ve sellem «Böyle yapanların ne gibi olduklarını biliyor musu­nuz? Aralarındaki gizli sırlarını ifşa eden erkek ve kadm, erkek ve dişi şeytan gibidir. O şeytanlardan biri eşiyle sokakta karşılaştığı

zaman insanlar kendisine baktığı halde onunla ihtiyacını giderir.» buyurdular.

 

10.3.3.4.  Erkeğin Kadına Başka Yoldan Gelmesi

 

İnsan fıtratının nefret ettiği, insan tabiatının kabul etmediği ve Allah'ın haram kıldığı yasaklardan birisi de kişinin hanımına ar­ka taraftan gelmesidir.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kadınlarınız sizin tarlaniz-dır. Tarlanıza istediğiniz gibi gelin.» (Bakara: 223)

Ayette geçen «hars» kelimesi ziraatın ve ekimin yapılacağı yer demektir. Buradaki hars, çocuğun yeridir ki çocuğun ekildiği yer de rahimdir.

Sa'leb şöyle demiştir: «Rahimler bizim için ekin ekilecek tar­lalardır. Tohum atmak bize, bitirmek ise Allah'a aittir.» Bu söz «Ka­dınlarınıza istediğiniz gibi gelin» ayetine uygun düşmektedir.

Bu ayetin iniş sebebi Buharı ve Müslim'in rivayet ettiği şu ha­distir: «Yahudiler, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem zamanın­da, kişi ailesine arka taraftan önüne gelerek cima ederse çocuğun şaşı doğacağını zannederlerdi. Ensar da bu konuda yahudiler gibi yapmaktaydılar. Bunun üzerine Allahu Teâlâ «Kadınlarınız sizin tarlanizdır. Tarlanıza istediğiniz gibi gelin.» ayetini inzal buyurdu.» Yani, «kadınlara fercinden yaklaştığınız ve çocuk kasdettiğiniz müd­detçe herhangi bir keyfiyette gelmenizde günah yoktur.»

Kadınlara arka taraftan gelmenin haramhğı konusunda açık hadisler gelmiştir.

j\hmed, Tirmizî ve îbn Mâce'nin rivayet ettiğine göre Nebi aley-hisselam şöyle buyurmuştur: «Kadınlara arka taraftan gelmeyiniz.» (Hadisin ravileri sikadır.)

Amr bin Şuayb'm babasından, onun da dedesinden rivayet et­tiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, karısına arka ta­raftan gelen kişi hakkında; «O küçük livatacıdır.» buyurdu.

Ahmed, Tirmizî, Nesaî, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'nin Ebû Hü-reyre'den rivayetlerine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Karısına arkasından gelen mel'undur.» buyurmuştur.

îbn Teymiyye şöyle demiştir: «Karısına arkadan gelenle, bu işe alıştırdığı karışma beraberce tazir cezası verilir. Şayet devam ederlerse, fâcir ile facir olmasına sebebiyet verdiği kişinin aralan ayrıldığı gibi bunların da aralan ayrılır.»

 

1O.3.3.5.   Azl ve Nesli Sınırlandırmak

 

islâm'ın, neslin çoğalmasını teşvik ettiği konusu daha önce geç­ti. Çünkü neslin çokluğu, diğer ümmet ve milletlere karşı kuvvet ve üstünlük unsurudur. Nitekim «Kuvvet çokluktadır,» denmiştir. Hatta Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem çocuk doğurmayı ev­lenmenin meşru olmasının sebeblerinden kılmıştır: «Çocuk doğu­ran ve kocasına sevgi besleyen kadınlarla evleniniz. Şüphesiz kıya­met günü diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm.»

Ancak tslâm bununla beraber, hususî durumlarda hamileliği men edici ilaçlarla veya herhangi yararlı bir vasıta ile nesli tah­dide mâni olmaz. Kişi, çok çocuğa sahip olduğunda onların terbi­yelerini sağlam bir şekilde yapmayacaksa, tahdid onun için mubah olur. Kadının zayıf olması, çocukların arka arkaya olması veya adaj mm fakir olması durumu da bunun gibidir. Bu durumlarda nesli sınırlandırmak mubah olup, bilakis bazı âlimler bu gibi durumlar­da sınırlamayı mendub bile saymışlardır. İmam Gazali bu durum­lara, kadının güzelliğinin bozulmasından korkması durumunu da ilave etmiştir. İşte bu hallerde, karı-kocamn neslin çoğalmasına mâ­ni olmaları hakları vardır. Nesli sınırlandırmanın mutlak olarak mubah olduğunu söyleyen bazı âlimler görüşlerine aşağıdaki riva­yetleri delil getirmişlerdir:

Buharı ve Müslim'in Câbir'den rivayet ettikleri hadiste, Câbir (r.a.) şöyle demiştir: «Biz Rasûlüllah devrinde azif yapardık. Bu durum Rasûlullah'a ulaştığı halde bizi nehyetmedi.»

Şafii şöyle demiştir: «Sahabe'nin birçoklarından rivayet olun­duğuna göre onlar azl konusunda ruhsat verir ve bu işte bir beis görmezlerdi.»

Beyhakî demiştir ki: «Bu konuda, Sa'd bin Ebî Vakkas, Eyyüb el-Ensarî, Zeyd bin Sabit, İbn Abbas ve diğerlerinden bize ruhsat rivayet olunmuştur. İmam Malik ve ŞâfiTnin mezhebi de böyledir. Ömer ve Ali (r.a.) 'Cenin ana rahminde yedi safha geçirinceye ka­dar azil yapmak, çocuk katili olmak anlamına gelmez.' demişler­dir.»

Kâdî'nin, Ebû Ya'lâ ve diğerlerinden, Abdullah bin Rufâ'a'nın babasından yaptığı isnadla rivayet ettiğine göre babası şöyle de­miştir: «Rasûlüllah'ın ashabından bir grup içinde, Ali, Zübeyr ve Sa'd, Ömer'in yanına oturarak azl konusunu konuşmaya başladılar.

Hepsi de; 'bunda bir beis yoktur', dediler. Bunun üzerine Ömer (r. a.) 'Doğru söyledin, Allah ömrünü uzun kılsın', dedi.»

Zahir ehli, hamileliği önlemeyi haram sayarak, Cüzzâme binti Vehb'in rivayet ettiği hadisi delil getirmişlerdir: İnsanlar Rasûlüllah'a azil hakkında sordular. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Azil, gizli çocuk öldürmedir.» diye cevap verdi.

İmam Gazali bu görüşe cevab vererek şöyle demiştir: «Sahih rivayetlerde azlin mubah olduğuna dair sahih haberler gelmiştir. «Azil gizli çocuk öldürmedir,» sözüne gelince, bu söz gizli şirk ifa­desine benzemektedir ki bu da azlin mekruh olduğunu gösterir, haram olduğunu değil. Kerahatten maksat evlâ olmayanı yapmak­tır. Meselâ zikir veya namazla meşgul olmadan camide boş olarak oturmanın mekruh olduğu gibi.»

Hanefîler gibi bazı imamlar ise; «kadın izin verirse azil mu­bah, izin vermezse mekruh olur» demişlerdir.

 

10.3.3.6.  Çocuk Düşürmenin Hükmü

 

Nutfe (meni) rahme yerleşip, yüzyirmi gün geçtikten sonra ce­nini düşürmek helâl değildir. Bu durumda, dünya ve ahiret ikabı-nın üzerine gerekli olduğu bir cana tecavüz vardır. Ama bu müd­detten önce cenini düşürmeye veya erkeklik tohumunu ifsad etme­ye gelince; eğer gerektirecek bir sebep mevcutsa mubah olur. Şayet hakiki bir sebep mevcut değilse mekruh olur.

Sübül'üs-Selâm kitabının sahibi şöyle demiştir: «Kadının, ceni­ne ruh üflenmeden Önce nutfeyi düşürmek için ilaç kullanması, azil konusundaki ihtilafa göre caiz olur veya olmaz. Azli caiz görenler, ilaçla nutfeyi düşürmeyi de caiz görmüşlerdir. Azli haram sayanlar ise, nutfeyi düşürmeyi de evlâ yoluyla haram saymışlardır. Kadı-nın parmak salarak cenini yerinden koparması da bu hükme dahil­dir.»

İmam Gazali şöyle der: «Zira bunlar ortada mevcut olan bir varlığa karşı bir cinayettir. Hatta bunun da dereceleri vardır. Mev­cudiyetin ilk kademesi, meninin ana rahminde kadın suyu ile bir­leşip, hayatı kabul edecek bir vaziyete gelmesidir. Henüz bu vaziyet­te iken yuvayı bozmak bir cinayettir. Donmuş karı ve et parçasına intikal ettikten sonra onu düşürmek biraz daha büyük, hilkati ta­mamlandıktan sonra düşürmek ise daha büyük ve en büyük cina­yet de canlı olarak dünyaya geldikten sonra onu öldürmektir.»

 

10.4.  İ'lâ (Kadına Yaklaşmamaya Yemtn Etmek)

 

10.4.1.  Tarifi

 

İ'lâ; lügatte yemin ederek bir şeyden kaçınmak demektir. Şer'î şerifte ise; hanımı ile cinsi münasebet yapmayacağına dair yemin et­mektir. Bu konuda Allah'a yemin, oruç, sadaka, hacc veya talak mü­savidir.

Kişi cahiliyet döneminde karısına bir sene, iki sene dokunma­yacağına yemin ederdi. Çoğunlukla ondan maksat kadına zarar ve­rip, muallakta bırakarak, ne karası olarak kabul eder, ne de boşardı. Bunun üzerine Allahu Teâlâ bu zararlı iş için bir sınır koydu ve i'lâyı dört ay gibi bir müddetle sınırlandırdı. Böylece bu müddet zarfında belki akıllanır düşüncesiyle koca bekler. Şayet bu müddet zarfında veya müddetin sonunda yeminini bozarak ve hanımına yaklaşarak ve yeminin kefaretini vererek dönerse ne âlâ, eğer böyle yapmazsa karısı boş olur.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay bekleyebilirler. Eğer yeminlerinden döner­lerse bilsinler ki Allah bağışlar ve merhamet eder. Şayet boşanma­ya kararlı iseler Allah şüphesiz işitir ve bilir.» (Bakara: 220)

 

10.4.2.  İ'lânın Müddeti

 

Fakihler, hanımına dört aydan fazla yaklaşmamaya yemin eden kimsenin i'lâ yapmış olduğu konusunda ittifak etmişler, dört ay yaklaşmayacağına dair yemin eden hakkında ise ihtilaf etmişlerdir.

Ebû Hanife ve arkadaşları; «Bu kimse için i'lâ hükmü sabit olur» demişlerdir. İçlerinde üç imamın da bulunduğu cumhur ule­ma; «Bu kimse için i'lâ hükmü sabit olmaz. Çünkü Allahu Teâlâ dört ay müddet tanımıştır. Bu müddet bittikten sonra ya karısına dön­mesi veya boşaması sözkonusudur.» demişlerdir.

 

10.4.3.  İ'lânın Hükmü

 

Bir kimse hanımına yaklaşmayacağına dair yemin etse, sonra dört ay zarfında hanımına yaklaşsa, i'lâ sona erip kendisine yemin kefareti gerekir. Müddet bittiği zaman cima etmezse, cumhur ule­maya göre, kadının kocasından ya cima etmesini ya da boşamasını isteme hakkı vardır. Şayet bunlardan kaçınırsa İmam Malik'e göre hakimin kadına dokunacak zaran defetmek için boşama hükmünü verme hakkı vardır, İmam Ahmed, Şafii ve zahir ulemasına göre hakim kadın için boşama hükmü vermez, yalnız kocasını sıkıştırır ve karısını bizzat kendisi boşaymcaya kadar kocayı hapseder. Hanefilere gelince: Müddet bittikten sonra eğer kadına yaklaşmazsa, ka­dın sırf müddetin geçmiş olmasıyla bâin talakla boşanmış sayılaca­ğı görüşündedirler. Kocanın kadına müracaat hakkı yoktur. Çünkü koca özürsüz çımadan kaçındığı için hakkını kötüye kullanmış ve böylece hanımının hakkını kaçırmış ve ona bu hareketiyle zulüm yapmıştır, tmam Malik'e göre yemin durumunda vaki olduğu gibi bu halde de zarar vaki olduğu için cima yapmayacağına yemin et­mese bile cimayı terketmekle kadına zarar vermeyi kastettiği za­man bu kişiye i'lâ hükmü lâzım gelir.

 

10.4.4.  İ'lâ İle Vaki Olan Talak

 

İ'lâ ile vaki olan talak, bâin talaktır. Eğer.ric'î talak olsaydı, kocanın karısını ricâte zorlaması mümkün olurdu; çünkü ric'at ko­canın bir hakkıdır. Bununla kadının maslahatı tahakkuk etmemiş ve ondan zarar gitmemiş olur. Bu görüş Ebû Hanife'nindir. imam Mâlik, Şafii, Sa'îd bin Müseyyeb; «i'lâ ile ric'î talak vaki olur, çün­kü bâin olduğuna dair delil yoktur» demişlerdir. Çünkü i'lâ, karşı­lık vermeden ve mehir olarak aldığını kadın geri çevirmeden zifâf-da bulunduğu hanımı boşamaktır.

 

10.4.5.  İ'lâ Yoluyla Boşanan Kadının İddeti

 

Cumhur ulemaya göre; i'lâ yapılarak boşanan kadın, boşanan kadınlar gibi iddet bekler. Çünkü bu kadın boş olmuştur. Câbir bin Zeyd (r.a.) şöyle demiştir: «Bu kadın, eğer dört ay zarfında üç ha­yız geçirmişse iddet beklemesi gerekmez.»

Ibn Rüşd demiştir ki: «Câbir'in bu görüşünü bir grup naklet­miş olup, bu söz, îbn Abbas'tan rivayet olunmuştur. Delili ise şudur: İddet müddeti, rahmin temizlenmesi için konmuştur. Halbuki i'lâ yapılan kadın için rahmin temizliği zaten hasıl olmuştur.»

 

10.5.  Kocanın Karısı Üzerindeki  Hakları

 

Kocanın karısı üzerindeki haklarından bazıları, kadının koca­sın? masiyet dışında itaat etmesi, kendi nefsini ve kocasının malı­nı koruması, kocasının canını sıkacak, yüzünü ekşitecek herhan­gi bir şeyle onu kötülemekten kaçınması ve hoşlanmayacağı bir şekilde ona görünmemesidir.

Hakim'in Âişe (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, Âişe şöyle demiş­tir: «Rasûlüllah'a 'Kadının üzerinde en çok hakkı bulunan kimdir?' dedim. Rasûllüllah; 'Kocasıdır' buyurdular. 'Kişinin üzerinde en çok hakkı bulunan kimdir? diye sordum; 'Annesidir' buyurdular.

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bu hakkı vurgulayarak şöyle buyurmuştur: «Bir kimsenin başka birine secde etmesini emretseydim, kadının kocasına, ona olan büyük hakkından dolayı sec­de etmesini emrederdim.» (Hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce ve Ibn Hibbân rivayet etmişlerdir.)

Allahu Teâlâ, saliha kadınları vasfederek şöyle buyurmuştur: «İyi kadınlar gönülden boyun eğerler ve Allah'ın korunmasını em­rettiğini kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır.» (Nisa; 34)

Ayette geçen «el-Kânitât» kelimesi, itaat eden kadınlar, demek­tir. «el-Hâfizâtü li'1-ğayb» ifadesi İse, kocasının gizli durumlarını muhafaza eden, kendi nefsi ve malı hakkında kocasına hiyanet et­meyen kadındır. Böyle yapması kadının durumunu yüceltir. Bunun­la evlilik hayatı devam eder ve mes'ud olunur.

Rasûlüîlah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ka­dınların en hayırlısı baktığın zaman seni sevindiren, emrettiğin za­man sana itaat eden, ondan uzak olduğun zaman kendi nefsini ve senin malını koruyandır.»

Kadının ahlakını muhafaza etmesi, Allah yolunda cihad etme­si gibi sayılmıştır.

Ibn Abbas'm rivayetine göre: Bir kadın Nebî aleyhisselam'a ge­lerek; «Ya Rasûlallah, ben kadınların temsilcisi olarak sana gel­dim. Cihadı Allah erkeklere farz kıldı, yara alırlarsa ecir alırlar, şa­yet öldürülürlerse Rableri katında diri olup rızıklamrlar. Biz kadın­lar topluluğu ise'onlara hizmet ediyor, onların haklannı ifaya çalı­şıyoruz. Bize bu cihaddan sevap yok mudur?» dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Karşılaştığın kadınlara teb­liğ et. Kocaya itaat ve onun hakkını kabullenmek cihada denktir. Ancak kadınlardan çok azı bunu yapar.»

İslâm'ın, kocaya itaati, dinî farzları yerine getirmek ve Allah'a itaat ile beraber getirmesi bu hakkın büyüklüğünü göstermektedir.

Abdurrahman bin Avf (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Rasû­lüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kadın beş vaktini kılar, orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat eder­se, kendisine, 'cennetin kapılarından dilediğinden gir', denilir.» (Ha­disi Ahmed ve Taberânî rivayet etmiştir.)

Ümmü Seleme'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Kocası kendisinden razı olarak Ölen kaduı cennete girer,» buyurmuştur.

Kadını cehenneme sokarı sebeplerin en çoğu, kocasına İsyan et­mesi ve ona yaptığı iyilikleri inkâr etmesidir. îbn Abbas'tan riva­yet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurmuştur: «Cehennem bana gösterildi. Oradakilerin çoğunun ka­dınlar olduğunu gördüm. Kocalarına nankörlük ederler. Şayet ka­dınlardan birisine uzun zaman iyilik etsen, sonra senden bir kötü' lük görse, 'senden hiçbir zaman bir iyilik görmedim', der.» (Hadisi Buharî rivayet etmiştir.)

Ebû Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah. sallalla­hu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Erkek, karısını yatağa da­vet ettiği zaman, kadın gelmekten kaçınır da erkek kızgın olarak geceyi geçirirse sabah oluncaya kadar melekler o kadına lanet eder­ler.» (Hadisi Buharî, Müslim ve Ahmed rivayet etmiştir.)

Kadının kocasına itaati, ma'rûf bir şekilde olan'dır. Yoksa Al­lah'a isyan sadedinde olan herhangi bir konuda mahluka itaat yok­tur. Kadının kocasına itaatinden bazısı da onun İzni olmadan na­file oruç tutmamak, izni olmadan nafile hacc yapmamak ve izni ol­madan evden çıkmamaktır.

Ebû Dâvûd Tayalisî'nin Abdullah bin Ömer (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Kocanın karısı üzerindeki hakkı; devenin sırtında bile olsa koca­sının isteğinden kaçınmaması, izni olmadan farz oruç dışında bir gün dahi oruç tutmamasidır. Şayet böyle yaparsa günahkâr olup, orucu kabul olunmaz. Kocasının izni olmadan evinden bir şey ver­memesidir. Şayet verirse kocasına mükafat, kadına ise günah var­dır. İzni olmadan kocasının evinden dışarıya çıkmaması. Eğer izin­siz bir yere giderse, kocası zâlim bile olsa, Allah ve melekleri tevbe edinceye kadar o kadına lanet ederler.»

 

10.5.1.  Kocasının Hoşlanmadığı Kimseyi Eve Sokmaması

 

Kocanın karısı üzerindeki haklarından birisi kocasının İzni ol­madan hoşlanmadığı kimseyi evine sokmamasıdır. Amr bin Ahvas el-Cuşemî'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aley­hi ve sellem veda haccında «Allah'a hamd ve sena ederek onun emirlerini hatırlatıp öğüt verdikten sonra şöyle devam etti: «Dikkat, kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye edin. Hanımlarınız eli­nizin altında bulunmaktadırlar. Açık bir fuhuşla gelmeleri müstesna, bunun dışında onlara hiç bir hakkında mâlik değilsiniz. Eğer fuhuş yaparlarsa onları yataklarında yalnız bırakırsınız ve hafifçe dövebilirsiniz. Eğer itaat ederlerse onlara karşı haddi aşmanıza yol yoktur. Dikkat edin, sizin kadınlarınız üzerinde, kadınlarınızın da sizin üzerinizde haklan vardır. Sizin onların üzerindeki hakkınız hoşlanmadığınız kistleri evinize sokmamalarıdır. Dikkat, onların si-'ze olan hakkı ise, yiyecek ve giyeceklerini iyi bir şekilde karşılama­nızda.» (Hadisi İbn Mâce ve Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî 'hadis, hasen sahihtir', demiştir.)

 

10.5.2.  Kadının Kocasına Hizmet Etmesi

 

Karı-koca arasındaki alakarıın esası, hak ve görevlerde arala­rında eşitliğin bulunmasıdır. Bunun delili Allahu Teâlâ'mn şu aye­tidir:

«Kadınların hakları, örfe uygun bir şekilde vazifelerine denk­tir.» (Bakara, 228)

Bu ayet, erkeğin kadın üzerinde olan hakların aynısını kadına vermektedir. Her ne zaman kadından bir şeyin yapılması istenmiş-se, erkekten de aynı görevin yapılması istenmiştir. Karı-koca ara­sındaki teamül ve aralarındaki hayatın düzeni için İslam'ın koydu­ğu esas, tabiidir, fıtrîdir. Erkek, evin dışında çalışıp kazanmak ve gayret göstermeye daha güçlüdür. Kadın da ev işlerini düzenleme­ye, çocukları terbiye etmeye, evde rahat yaşayabilmenin sebepleri­ni kolaylaştırmaya, evde huzuru sağlamaya daha güçlüdür. Bunun için erkek kendisine münasip olan şeyle, kadın da tabiatında mev­cut olan görevlerle mükellef kılınmıştır.

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Ali bin Ebî Talib ile ha­nımı Fatıma (r.a.) arasında hükmederek ev hizmetini Fatıma'ya, çalışıp kazanmayı da Ali (r.a.)'a verdi. Buharî ve Müslim'in rivayet ettiğine göre; Fatıma (r.a.) elindeki bir değirmenle Nebî aleyhis-selam'a gelerek şikayette bulundu ve bir hizmetçi istedi. Bunun üze­rine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «Sizi, istediğinizden da­ha hayırlı bir şeye sevk edeyim mi? Yatağınıza geldiğiniz zaman otuzüç defa teşbih, otuzüç defa tahmid, otuzdört defa tekbir geti­rin. Bu sizin için hizmetçiden daha hayırlıdır.»

Esma binti Ebû Bekir'den rivayet olunduğuna göre Esma (r.a.) şöyle demiştir: «Ben bütün ev işlerinde Zübeyr'e hizmet ederdim. Onun bir atı vardı. Onu terbiye eder, ona ot verir ve ona bakar­dım.» (Esma atı yemler, suyunu verir, ona hamur yapar, üçte iki fersahlık yoldan ona başının üzerinde tohum taşırdı.)

Bu iki hadisten, erkeğin kadına infak etmesi görevi ile kadı­nın da evin hizmetinde bulunmasının gereği anlaşılmaktadır. Fatıma (r.a.) kendisine yüklenen ev hizmetinden şikayetçi olunca, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Ali (r.a.)'a «Ev hizmeti sana ait, Fatıma'ya ait değildir.» diye söylemedi. Bilakis ona hizmet et­mesi gerektiğini vurguladı. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı da kadınlar arasında hizmetten hoşlanan ve hoşlanmayan ol­duğunu bildikleri halde, kadınlarının hizmet etmesini kabul etmiş­lerdir.

İbn'ül-Kayyım şöyle demiştir: «Kadının ev hizmeti şüphe ol­mayan bir konudur. Bu konuda zengin, fakir, asil ve asil olmayan kadınlar arasını ayırmak sahih değildir. Fatıma (r.a.) bütün kadın­ların en şereflisi olduğu halde kocasına hizmet etmiş, Rasûlüllah'a yaptığı hizmet konusunda şikayete geldiği halde, Rasûlüllah sallal­lahu aleyhi ve sellem onun şikayetini dinlememiştir.»

Maliki âlimlerinden bazıları şöyle demişlerdir: «Evin hizmeti­ne bakmak kadının üzerine bir görevdir. Eğer kadın, babasının zen­gin veya bolluk içinde olması sebebiyle üstün bir mevkiye sahipse kadına evin düzeni ve hizmetçiye emretmek düşer. Eğer orta halli ise, yatak sermesi ve benzeri işleri yapması gerekir. Şayet daha dü­şük bir durumdaysa, evin işlerine bakmak, yemek pişirmek ve ça­maşır yıkamak görevlerini yapar. Şayet geri kalmış bir mıntıka­dan ise o muhitin kadınlarının yaptıkları işlerle mükellef tutulur. Bunun sebebi Allahu Teâlâ'mn şöyle buyurmasıdır:

«Kadınların hakları örfe uygun bir şekilde vazifelerine denk­tir.» (Bakara: 228)

Bu zikrettiğimiz husus eski ve yeni nesilde müslümanların bel­delerinde cereyan eden bir âdettir. Görüyorsunuz ki Nebî aleyhis-selam ve ashabının hanımları un yapmak, ekmek ve yemek pişir­mek, yatak sermek ve benzeri görevlerle mükellef kılınmışlardır. Hiçbir kadının bu görevden kaçındığını bilmiyoruz. Zaten kaçınma­sı da caiz olmaz. Bu konuda eksiklik yapan kadınları kocaları zorla­yarak onlardan bu hizmetleri isterlerdi. Şayet bu görevler kadınla­rın hakkı olmasaydı, kocaların bu görevleri onlardan isteme haklan olmazdı. Bu görüş, tmam Malik, Ebû Hanife ve Şafiî'nin, «kadı­nın kocasına hizmet etmesinin vacib olmadığı» hakkındaki görüşle­rinin hilafına olup, sahih olan görüştür.

Malik, Ebû Hanİfe ve Şafii şöyle dediler: «Evlilik akdi, kadı­nın kendisinden faydalanmayı gerektiren bir akd olup, bu akd ka­dının kocasına hizmet etmesini ve erkeğe menfaat sağlamasını ge­rektiren bir akd değildir. Yukarda bu konuda geçen hadisler, kadının kocasına hizmet etmesinin nafile bir görev ve güzel ahlaktan bir parça olduğunu gösterir.»

 

10.53.  Karı-Koca Arasında Doğruluk Sınırının Aşılması

 

Evde birliği sağlamak ve aile bağlannı kuvvetlendirmek, ge­rektiğinde yalan söylemeyi bile mubah kılan gayelerden bir gayedir.

Ibn Ebî Uzre ed-Düelî'nin rivayet ettiğine göre, Ömer'in hali­feliği günlerinde Düelî evlenmiş olduğu kadınları boşadı. Bundan dolayı kadınlar hakkında hoşlanmayacağı bir haber etrafta dolaş­maya başladı. Durumu Öğrenince Abdullah bin Erkam'ın elini tu­tarak onu evine götürdü. Sonra karısına şöyle dedi: «Allah için sana soruyorum. Bana buğz ediyor musun?» Kadın; «Beni Allah'a salma.» dedi. Ebû Uzre tekrar; «Allah hakkı için sana soruyorum.» deyince, kadın; «Evet» dedi. Bunun üzerine, Ibn Erkam'a «Duydun mu?» dedi. Sonra Ömer (r.a.)'ın huzuruna geldi ve şöyle dedi: «Siz­ler, benim hakkımda kadınlara zulüm yaptığımı ve onları boşadı-ğımı söylüyorsunuz. İbn'ül-Erkam'a sorun bakalım.» Ömer (r.a.) İbn'ül-Erkam'a sordu, o da durumu haber verdi. Bunun üzerine Ebû Uzre'nin karışma haber saldı, o da halasıyla beraber geldi. Ömer (r.a.) «Kocana buğz ettiğini söyleyen sen misin?» diye sordu. Ka­dın şöyle dedi: «Şu anda tevbe ettim ve Allah'ın emrine döndüm. Çünkü Ebû Uzre beni Allah'a saldı, bana da yalan söylemek zor geldi. Yoksa yalan mı söyleyeyim, ey Mü'minlerin Emîri?» Ömer «Evet, yalan söyle. Şayet kadınlardan birisi kocasını sevmezse, bu­nu ona söylemesin. Şüphesiz sevgi üzerine kurulan çok az ev var­dır. Lâkin insanlar eşlerinin müslüman olmasını ve soylu kişiler ol-tnasmı yeterli bularak geçinip giderler.»

Buharı ve Müslim'in Ümmü Gülsüm'den rivayet ettiklerine gö­re o Rasûlüllah'ın şöyle dediğini işitmiştir: «İnsanların arasını dü­zeltmek için yalan söyleyen yalancı sayılmaz.»

Ummü Gülsüm, demiştir ki: «Rasûlüllah'dan üç şeyin dışında insanların yalan konuşmasına izin verdiğini işitmedim. Harbde, in­sanların arasını düzeltmek için, kocanın karısıyla ve karının da ko­casıyla iyi geçinmesi için.»

Bu hadis maslahat için bazı yerde yalan konuşmanın mubah olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

10.5.4.  Kadını Evliliğin Gerçekleştiği Evde Tutmak

 

Karısını evlendikleri evde tutması ve izni olmadan yabancı yer­lere gitmesine mâni olması kocanın haklarındandır. Ancak evin kadına lâyık, evlilik hayatının istikrarını gerçekleştirecek şekilde ol­ması şarttır, tşte bu eve şer'i ev denir. Ancak ev kadına uygun ol­mayıp, evliliğin doğurduğu haklardan istifade etmeye imkân ver­meyecek dununda ise bu halde- kadının o evde kalması lâzım gel­mez. Çünkü ev şer'i bir ev değildir. Bunun gibi evde, evlilik ha­yatının sağlıklı yürümesine mâni olacak kendisiyle beraber başka­ları mevcutsa veya kadına bir zarar gelirse veya eşyalarına bir za­rar geleceğinden korkarsa o evde kalması da gerekmez. Yine evin zarurî ihtiyaçlar olan lavabo ve tuvaletten mahrum olması veya ka­dının eve ahşamaması veya komşularının kötü komşu olması du­rumu da aynıdır.

 

10.53.   Hanımı  Başka Yere Nakletmek

 

Hanımım dilediği yere nakletmesi kocanın hakkmdandır, Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Boşadığınız fakat iddeti dol­mamış kadınları gücünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde otur­tun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın.» (Ta­lak: 6) Ayette geçen, kadına zarar vermekten nehiy ile hanıma za­rar vermek kasdiyle onun başka yere nakledilmemesi murad edil­miştir. Şayet,, hanımı naklederken, mehrin bir kısmını kendisine hibe etmesi, kadına vermesi vacib olan nafakadan bir kısmını ver­memesi veya ona güvenmemesi gibi kadına tazyik etmek ve ona zarar vermek kasd ederse, kadın gitmekten kaçınabileceği gibi, hâkimin kadının gitmemesi yolunda hüküm vermesi hakkı vardır. Yine fakihler kocanın bu hakkı kullanmasını, nakil yaparken, yo­lun emniyetli olması, tahammül edilemiyecek bir zorlukla kadının karşılaşmaması, gidilen yerde düşman tehlikesinin bulunmaması gi­bi kadının herhangi bir zarara uğratılmamasıyla kayıtlamışlardır. Eğer kadın bu gibi durumlardan korkarsa başka yere nakilden ka­çınması hakkı vardır.[8]

 

103.6.  Kadının Evinden Çıkmamasının Şart Koşulması

 

Kadınla evlenirken onu evinden çıkarmayacağını veya bulun­duğu yerden başka yere taşınmayacağını şart koşanın bu şarta ve­fa göstermesi gerekir. Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «ödenmesi gereken şartların en uygunu kadınları kendinize onun­la helâl kıldığınız şartlardır.» buyurmuştur. (Bu hadisi Buharî, Müs­lim ve diğerleri Ukbe bin Âmir'den rivayet etmişlerdir.) Ahmed, îs-hak bin Râhûye ve Evzaî'nin mezhebi budur. Bunların dışmdaki fakihler ise «Bu şarta vefa etmesi gerekmez» demişlerdir. Erkeğin karısını başka yere nakletme hakkı vardır. Bu hadis hakkında şöy­le dediler: «Hadiste geçen vefa edilmesi gereken şart mehir konu­suna mahsustur. Evlilik hukuku, akdin gereklerinden olup, akdin gerektirmediği konular bu hukuka dahil değildir.» Daha önce evlen­mede akdin şartları ve bu konudaki âlimlerin ihtilafı tafsilatlı bir şekilde geçmiştir.

 

10.5.7.  Kadını Çalışmaktan Men Etmek

 

Âlimler, kocanın hakkını tam ifa edememek, onu zarara sok­mak suretiyle kadının evinden çıkmasını gerektirecek bir çalışma ile kendisinde zarar olmayan çalışmanın arasım ayırmışlar, birinci­sini men, ikincisini caiz görmüşlerdir.

Hanefî fukahasından îbn Abidin şöyle demiştir: «Düzeltilmesi gereken şudur ki, kocanın hakkını noksanlaştırmaya, onu zarara sokmaya veya kadını evinden çıkarmaya sevk eden her türlü çalış­manın men edilmesidir. Fakat kendisinde zarar olmayan çalışma­yı ise men etmeye bir sebep yoktur. Yine bunun gibi, ebelik gibi kadına mahsus farzı kifaye olan bir işte çalışıp para kazanması durumunda evden çıkması men edilemez.»

57

10.5.8.    İlim Taleb Etmek İçin Kadının Dışarı Çıkması

Eğer öğreneceği ilim, kadına farz olan ilimlerden ise, kocanın —şayet biliyorsa— karısına öğretmesi gerekir. Eğer böyle yapmaz--sa, kocasının izni olmadan bile olsa ilim meclislerine ve âlimlerin bulundukları yere dininin hükümlerini Öğrenmek için gidebilir. Ancak koca, Allah'ın kadına farz kıldığı hükümleri bildiği ve din­de fakih olduğu halde karısına da bunları öğretiyorsa, kocasının izni olmadan kadının ilim Öğrenmeye gitmesi hakkı yoktur.

10.5.9.    Serkeşlik Eden Kadınları Terbiye Etmek

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Serkeşlik etmelerinden en­dişelendiğiniz kadınlara öğüt verin. Yataklarında onları yanlız bı­rakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol arama­yın.» (Nisa; 34)

Kadının serkeş olması demek, kocasına isyan etmesi, ona itaat etmemesi, yatağına girmekten kaçınması veya izinsiz olarak koca­sının evinden çıkmasıdır. Ayetteki «Öğüt verin» ifadesi, ona Al­lah'ın emrini hatırlatmak, Allah'ın emrine karşı geldiği için korkut­mak, ona gerekli olanın kocasına itaat etmek olduğunu, kocasına itaatin lüzumlu olduğunu tenbih etmek, kocasına karşı gelmek ve isyan etmekle kazanacağı günaha, nafaka ve elbise»yönünden kay­bedeceği haklara dikkat çekmek demektir. «Yataklarında onları yalnız bırakın.» ifadesine gelince; «hicr» kelimesi, konuşmak konu­sunda, üç günden fazlası için caiz değildir. Çünkü Ebû Hureyre' nin rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselam: «Müslümanın, üç gün­den fazla mü'min kardeşiyle küs durması helâl değildir.» demiştir.

îlk itaatsızhğmda kadın dövülmez. Bu ayette şöyle gizli bir ifa­de vardır. «Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin. Şayet itaat etmeyip isyan ederse, onları yataklarında yalnız bırakın. Eğer ısrar ederlerse onları dövün.» Yani Öğüt ve yatağın­da yalnız bırakmakla terbiye olmazsa dövme hakkı vardır.

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sİ-zin kadınlarınız üzerine olan hakkınız, hoşlanmadığınız kişileri ya­tağınıza almamalarıdır. Şayet böyle yaparlarsa, hafif olarak şidde­te başvurmadan dövebilirsiniz. Döverken yüzden ve tehlikeli yerle­rine vurmaktan sakınmak gerekir. Çünkü maksat terbiye etmek olup, telef etmek değildir.»

Ebû Davud'un Hakîm bin Muaviye el-Kuşeyrî'den, onun da ba­basından rivayet ettiğine göre, babası şöyle demiştir: «Rasûlullah'a dedim: 'Hanımlarımızın bize olan hakkı nedir?' Rasûlüllah: 'Ye­diğinden ona yedirmen, giydiğinden giydirmen, yüzüne vurmaman, kötülememen ve evden başka bir yerde onu yalnız bırakmamandır.'».

 

10.5.10.  Kadının Kocasına Karşı Süslenmesi

 

Kadının kocasına karşı kına, güzel koku ve benzeri süs eşya­larıyla süslenmesi hoş karşılanmıştır.

Ahmed'in, Kerîme binti Hemmâm'dan rivayet ettiğine göre Ke­rîme, Aişe'ye: «Ey Mü'minlerin annesi, kına hakkında ne dersin?» diye sordu. Bunun üzerine Aişe (r.a.) şöyle dedi: «Sevgilim Rasû­lüllah sallallahu aleyhi ve sellem, kınanın renginden hoşlanır, ko­kusunu ise sevmezdi. Kınayı her iki hayz arasında veya her hayz-da kullanmanız size haram değildir.»

 

10.5.11.  Teberrüc (Kadının Süsünü Göstermesi)

 

10.5.11.1.  Manası:

 

«Teberrüc»; gizlenmesi gereken şeyleri açığa çıkarmaya çalış­maktır. Teberrüc'ün aslı, burc'dan çıkmak demek olup, «burç» da köşk manasına gelir. Sonra bu kelime kadının utanma duygusunu yırtarak fitne yerlerini açığa vurması ve güzellikleri göstermesi ma­nasında kullanılmıştır.

 

10.5.11.2.  Kur’an’da  Teberrüc

 

Kur'ân-i Kerîm'de «Teberrüc» iki yerde geçmektedir: Birincisi Nûr suresinde şu şekilde geçmektedir: «Evlenme ümi­di kalmayan, ihtiyarlayıp oturmuş kadınlara süslerini açığa vurma­mak şartıyla dış esvablarını çıkarmaktan ötürü sorumluluk yok­tur. Ama sakınmaları kendileri için daha iyi olur. Allah işitir ve bilir.» (Nûr; 60)

İkincisi; Ahzab sûresinde teberrücün kötülüğü ve onun hakkın­da nehiy olarak varid olmuştur: «Evlerinizde oturun. Eski cahiliy-yede olduğu gibi açılıp saçılmayın.» (Ahzab; 33)

 

10.5.11.3. Teberrücün Dine ve Medeniyete Zıt Olması

 

insanı hayvandan ayıran en önemli husus, insanın elbise giy­mesi ve süs eşyaları kullanmasıdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuş­tur:

«Ey insanoğullan,ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsle­yecek elbiseler gönderdik. Takva örtüsü ise bunlardan daha hayır­lıdır. Allah'ın bu ayetleri öğüt almanız içindir.» (A'râf; 26)

Elbise ve süs, medeniyet ve kültürün tezahürlerinden iki teza­hür olup, bunlardan uzaklaşmak ise hayvani bir yaşantıya düşüş ve iptidaî bir hayata dönüş demektir.

Hayat tabii seyrine devam etmektedir. Onu geriye çevirmek mümkün değildir. Ancak o hayatın tabii seyri değiştirilerek, haya­tın görüş ve fikirleri bozulursa ve insanlığın kaydettiği ilerleme ve kazandığı medeniyet unutulursa hayatı tekrar geriye çevrilmiş olur. Elbise giymek medeniyette ilerlemiş insanın gereklerinden bir ge­rek olunca, kadın için giyinme daha da lüzumlu demektir. Çünkü elbise giymek, dîni, şerefi, iffeti ve hayayı korur. Kadın ise bu sı­fatları taşımaya daha lâyıktır. Bu sebepten utanma duygusu kadı­na daha uygun ve daha gerekli bir sıfattır. Kadının sahip olduğu sıfatların en üstünü şeref, haya ve iffettir. Bu faziletleri muhafa­za etmek, kadın cinsini yüceltmek ve kadının insanlığını muhafa­za etmektir. Kadım örtüsünden ve temiz hayattan uzaklaştırmak, kadının ve cemiyetin iyiliğinden değildir. Özellikle cinsel saikler şüphesiz ki, duyguların, sahibini en çok zorlayanı ve en şiddetlisi-dir. Çıplaklık cinsel arzuların bağını çözerek o arzuların taşma­sına neden olur. Bu arzuların önüne sınır ve kayıtlar koymak, set çekmek onların keskinliğini hafifletmek ve hararetini söndürmek insana ve kerametine lâyık bir edeple  onu terbiye etmektir.

Bu sebepten İslâm, hususî olarak kadının elbisesine önem ver­miş, hatta Kur'ân-ı Kerîm cüz'i meseleleri tafsilatlı bir şekilde içer­mediği halde Örtünme konusunun sınırlarını açık bir şekilde çiz­miştir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle denmektedir:

«Ey Nebi, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dışa­rı çıkarken üstlerine Örtü almalarını söyle. Bu onların hür ve na­muslu bilinmelerini ve bundan dolayı İncitilmemelerini daha iyi sağlar.» (Ahzâb; 59)

Buradaki hitabın Nebî aleyhisselam'm hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına yönelik olması, isterse Nebî aleyhisse­lam'm kızları ve hanımlarının temizliğinde olmuş olsun, kadınlar­dan hiç birisi istisna edilmeyerek hayız çağına geldiklerinde bu em­rin bütün kadınlar için geçerli olduğuna delildir.

Kur'ân bu emre tam bir önem atfederek, meseleyi açık bir şe­kilde ortaya koyar ve açılması helâl olan yerle örtülmesi gerekli olan yerleri beyan ederek şöyle der:

«Mü'min kadınlara da söyle gözlerini bakılması yasak olanlar­dan çevirsinler. İffetlerini korusunlar, süslerini, kendiliğinden görü­nenler müstesna, açmasınlar. Baş Örtülerini yakalaruun üzerine sal­sınlar. Süslerini kocaları hariç göstermesinler.» (Nur: 31)

Hatta Allahu Teâlâ ihtiyar olup kendisine rağbet edilecek bir durum olmayan bir kadın hakkında şöyle buyurmuştur:

«Evlenme ümidi kalmayan, ihtiyarlayıp oturmuş kadmlara süs­lerini açığa vurmamak şartıyla, dış esvaplarını çıkarmaktan ötürü sorumluluk yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha iyi olur.» (Nur; 60)

tslâm bu hükme önem vererek, kadının utanma ve ar duygu­larının belireceği çağı şöyle sınırlandırmıştır: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Ey Esma, kadm hayız görmeye başladığı zaman —eliyle yüzünü ve ellerini işaret ederek— şurası ve şurasmdan başka yerinin görülmesi caiz olmaz.»

Kadın bir fitne olup, erkekler için ondan daha zararlı bir fit­ne düşünülemez. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurmuştur: «Kadın geldiği zaman, beraberinde şeytan olduğu hal­de gelir. Geri döndüğü zaman yine beraberinde şeytan olduğu halde döner.»

Kadının elbisesini soyması, fitne yerlerini açığa vurması, onun haya ve şereften olan hususiyetlerini çekip alır. Ve onu insanlık se­viyesinden aşağı düşürür. Ona bulaşan kir ve lekeyi cehennemden başka birşey temizlemez. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöy­le buyurmuştur: «İki sınıf kimse vardır ki cehennemliktir. Ve bun­lar zamanımda yaşamadıkları için onları görmüş değilim. Birinci­si ellerinde inek kuyruğuna benzeyen kamçı taşıyan ve bunlarla hal­kı döven zalim kimselerdir. İkincisi de sözde giyinik olmasına rağ­men çıplaklardan farkı olmayan kadınlardır ki, bunlar erkekleri baştan çıkardıkları gibi kendileri de yoldan çıkmış sapıklardır. Baş­lan, eğik deve hörgücüne benzer. Bunlar cennete giremeyecekleri gibi kokusunu bile alamıyacaklardır. Halbuki, cennetin kokusu çok uzaklardan bile duyulur.»

Asr-ı Saadet'te, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, süsle­rini gösteren bazı kadınları gördüğünde, bunun günah olduğuna di­ğer kadınların dikkatini çeker, onlan doğru yoldan yürümeye sevk eder, velilere ve kocalara İslam'ın getirdiği bu değişmeye kadınla­rı uydurmaları görevini yükler ve onlan Allah'ın azabıyla korku­turdu.

Musa bin Yesâr'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ebû Hureyre'nin yanma, çok koku sürünmüş bir kadm uğradı. Bunun üzerine Ebü Hüreyre; 'Ey Cebbar olan Allah'ın kulu, nereye gidiyorsun?' diye sorunca, kadm 'Mescide' diye cevap verdi. Ebû Hüreyre 'Koku süründün, öyle mi?' Kadın, 'Evet,' deyince, Ebû Hü­reyre, 'Dön ve yıkarı, çünkü ben Rasûlüllah'ın «Allahu Teâlâ güzel koku sürünüp mescide çıkarı kadının, dönüp yıkamncaya kadar na­mazını kabul etmez» buyurduğunu işittim.' demiştir.

Ebû Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: Rasûlüllah şöyle buyurdu: «Tütsü kokulanan herhangi bir kadm son namaza kavuşamasın.» (Hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiş­tir.)

Aişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: «Rasûlüllah mescidde otururken Müzeyne kabilesinden bir kadın süslen­miş olarak ve kibirli bir şekilde yürüyerek mescide girdi. Bunun üzerine Rasûlüllah : 'Ey insanlar, hanımlarının mescide gelirken gü­zel koku sürünmek ve süs eşyalarım giymekten men edin. Şüphesiz İsrail oğullan, kadınları süslerini gösterdikleri ve mescidlerde güzel koku kullandıkları için lanetlendiler.'» (Hadisi İbn Mâce rivayet et­miştir.)

Ömer (r.a.) bu sel gibi gelen fitneden korkar; «Korunmak ilaç­tan daha hayırlıdır.» kaidesince fitne vâki olmadan önce tedavisini yapardı. Kendisinden rivayet olunduğuna göre Ömer bir gece dola­şırken bir kadının şöyle dediğini işitti:

«îçki bulup da içki içmeme bir yol var mı?

Yoksa Nasr bin Haccac'ı bulmaya bir yol var mı?»

Bunun üzerine Ömer:«Ömer'in devri hilafetinde hayır.» dedi. Sabah olunca, Ömer (r.a.), Nasr bin Haccac'ı çağırdı. Onun yüz ba­kımından insanlann en güzellerinden olduğunu görünce saçlarının kesilmesini emretti. Bunun üzerine adamın güzelliği daha da artınca onu Şam'a sürdü.

 

10.5.11.4. Bu Sapmanın Sebebi

 

Cehalet ve kör taklit doğru yoldan sapmaya sebep oldu. Arka­sından sömürücüler gelerek kendi kültürlerini benimsetmek sure­tiyle gayelerine eriştiler. Bunun sonucu olarak müslüman kadının, fitne yerlerini açarak ve süslenerek sakınmadan dışarıya çıkması, boğazını, göğsünü, sırtını, kol ve bacaklarım açarak dolaşması nor­mal hale geldi. Saçlarım kısaltmakta herhangi bir sakınca görme­diler; bilakis saçlarım boyamayı, tamamen kazımayı ve güzel ko­kular sürünmeyi, güzellik elbiseleri giymeyi zaruret sayar oldular, övünerek  ve yaltaklanarak fisku fücur yerlerinde, dans ve oyun yuvalarında, sinema, tiyatro, kulüp ve kahvelerde dolaşmaya başla­dılar. Hatta kadın, sonunda plaj ve yazlık kamplara kadar düştü. Erkeklerin önüne çıkarak güzellik müsabakaları yapmak, vü­cudunun bütün azalarım gözler Önüne sermek ve jüri önünde be­denini yarışma aracı haline getirmek normal hale geldi. Gazeteler ve diğer basın bu adi durumu benimsetmek için tantanalı reklamlar yapmaya başladılar. Böylece kadını düşük ve hayvani bir seviyeye indirerek onu karıdırdılar.

 

10.5.11.5.  Bu Sapmanın Sonucu

 

Bu sapmanın sonucu olarak fısk çoğaldı, zina yayıldı, aile ya­pısı yıkıldı, dinî görevler terkedildi ve çocuk bakımı bırakıldı. Ev­lilik krizleri şiddetlenerek haram, helâlden daha kolay meydana gelir oldu. Hasılı bu rezillik ahlâkın çözülmesine, bütün din ve mez­heplerin mensubu olan insanların üzerinde anlaştıkları edebin dü-mûre uğramasına sebeb oldu.

Bu sapma, müslümanın aklına gelmeyecek bir sınıra ulaştı. Modacılar yeni fenler çıkardılar. Güzellik ve süslenme için metodlar ortaya koydular ve bunlar için prensipler oluşturdular. Bu işler için enstitüler kurdular.

 

10.5.12. Erkeğin Karısı İçin Süslenmesi

 

Erkeğin karısı için süslenmesi müstehab yayılmıştır. İbn Abbas şöyle demiştir: «Şüphesiz karım benim için süslendiği gibi, ben de onun için süslenirim. Karımın bende olan hakkını almasını istedi­ğim gibi, benim de onda olan bütün hakkımı almayı isterim, çün­kü Allah-u Teâlâ «Kadınların hakları örfe uygun bir şekilde vazife­lerine denktir.» (Bakara : 228) buyurmuştur.»

İbn Abbas'm bu sözü hakkında Kurtubî şöyle dedi: «Âlimler şöyle demişlerdir: «Erkeklerin süsü onların durumlarına göre deği­şir. Erkekler bu hususu uygun ve kendilerine lâyık olan bir şekilde yerine getirirler, çok kerre bir vakitte uygun düşen süs, diğer za­manda uygun düşmez. Gence uygun olan süs, ihtiyara, ihtiyara uy­gun düşen süs de gence uymaz.»

Kurtubî devamla şöyle demiştir. «Elbisenin durumu da bu­nun gibidir. Bunların hepsinde haklara riayet esastır. Şüphesiz er­kek, uygun olanı yapmakla, karısının yanında, onun hoşnut olaca­ğı ve başka erkeklere imrenmeyeceği süs içinde bulunmuş olur. Güzel koku sürünmek, misvak kullanmak, kirleri temizlemek, kıl-

larra fazlasını almak, temizlenmek ve tırnaklan kesmek, herkes için uygun bir harekettir. Kına ihtiyarlar için, yüzük de genç ve ihtiyar için bir süstür. Sonra erkek, karısının ihtiyaç vaktini gözetmeli ve onun cima hakkım yerine getirmelidir. Şayet erkek, karısının yatak hakkını ifadan kendisini aciz görürse, karısının iffetini koruyacak şekilde-şehvetini artıracak ilâç kullanması caizdir.

Aişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir:

«On bir kadın bir araya gelerek oturmuşlar ve hepsi kocaları­na ait şeyleri gizlemeden söyleyeceklerine dair sözleşmişlerdi.

Kadınlardan ilki şöyle dedi: «Kocam deri ile kemikten ibaret, dağ tepesinde kalmış bir deve gibidir. Ne dağ çıkılması kolay bir dağdır ki dağdan indirilebilesin. Ne de devenin o kadar kuvveti var­dır ki, dağdan indirilebilesin.»

(Kadın kocasını çıkılması mümkün olmayan çetin bir dağın üs­tünde bitkin bir deveye benzetiyor. Bu suretle dağ geçit vermeyen sarp bir dağ olduğundan, yukarıya çıkıp ona ulaşmak imkânı olma­dığını ve devenin bitkin olup, rağbete değer eti bulunmadığını söy­lüyor. Bununla kocasının cimri, kötü huylu, kendisinden hayır bek­lenmeyen bir adam olduğunu ifade etmek istiyor.)

İkincisi: «Kocam hakkında birşey söyleyemem. O, o kadar kö­tüdür ki, kendisinden söz etsem, ancak açık ve gizli kötülüklerini anlatabilirim.»

(Yani onun kötülükten başka söylenecek bir tarafı yoktur.)

Üçüncüsü: «Kocam öyle kötü bir adamdır ki, ayıplarını açığa vursam beni boşar, sussam muallaka olarak bırakır.»

(Yani ne benimle münasebetini devam ettirir; ki bu suretle ken­disinden faydalanayım, ne de büsbütün boşar, ki başkasına vara­bileyim.)

Dördüncüsü: «Kocam Mekke ikliminin gecesi gibidir. Ne sıcak, ne de soğuktur, mutedildir. Kendisinden ne korkulur ne de usanı­lır. İyi huylu, hoş geçimli bir adamdır.»

Beşincisi: «Kocam eve girince pars gibidir. Çıkınca arslanlaşır. Evde hiç bir hususî isteği yoktur.»

(Bu İfadesinde kadın kocasını çok uyuyan ve çok atlayan pars adındaki hayvana benzetiyor. Demek istiyor ki kocası eve gelince çok uyur, eksiklikleri görmez. Cinsî münasebete de çok düşkündür. Dışarıya çıktığı zaman da düşmanlarına karşı arslan gibidir.)

Altıncısı: «Kocam yediği zaman sahanda ne varsa siler süpü­rür, tçtiği zaman da son damlasına kadar içer. Yattığı zaman elbi­sesine bürünür ve bana dokunmak için elini bile çıkarmaz.»

 (Bu ifadeyle kadın, kocasının obur, cimri, kötü huylu ve karısı ile münasebette bulunmak arzusundan mahrum olduğunu anlatı­yor. Kadın, kocasını bu meziyetlerden mahrum bir erkek olarak ye­riyor.)

Yedincisi: «Kocam bir zavallı, yahut cimâdan aciz, ahmaklığın­dan herşeye uyan, her hastalığı üzerinde toplamış, ya başını yara­layan ya vücudunu veya her ikisini birden yaralayan bir zavallıdır.»

Sekizincisi: «Kocam, yumuşaklığı tavşan tüyü, kokusu da saf­ran kokusudur.»

(Bu ifade ile kadın, kocasının derisinin yumuşaklığını ve daima güzel kokular sürünmesi yüzünden herkes tarafından sevilen bir kimse olduğunu belirtmek istemiştir.)

Dokuzuncusu: «Kocamın evinin dikmesi yüksek, kılıcının kı­lıfları uzun, külü çok, evi de halk meclisine yakındır.»

(Evinin dikmesi uzun ve kılıcının kınları uzun demek suretiy­le boyunun uzun olduğu, külü çok tabiriyle misafirperver, evi halk meclisine yakın demekle de daima meclis tarafından kendisine mü­racaat edilir, dirayetli ve şerefli bir kimse olduğu ifade edilmiştir.)

Onuncusu: «Kocam çok zengindir. Ondan hayırlısı yoktur. (Ya­ni methedilenlerin en hayırlısıdır.) Develeri, ağıllan çoktur. Otlağa sık sık çıkarlar. Çalgı sesini işittiler mi boğazlanacaklarını kesin olarak hissederler.»

Onbiricinsi: «Kocam Ebû Zer'dir ve Ebû Zer muazzam bir adamdır. Kulaklarımı ziynetle doldurdu. Kollarımı şişmanlattı. Ba­na hürmet ve itibar gösterdi. Bu yüzden içim ferahlıdır. Beni kü­çük bir yerde bütün varlığı bir kaç koyundan ibaret olan bir aile­nin yanında bulmuştu. Sonra beni at seslerinin, deve seslerinin bu­lunduğu ve zahiresi harmanda dövülen ekin sahibi bir ailenin ara­sına getirdi. Huzurunda ne söylesem kabul olunur. Sabaha kadar uyurum, kimse beni uyandırmaz. Bol süt içer ve süte doyarım. Ebû Zer'in anası bilseniz ne kadındır. Onun zahire anbarları, eşyasını koyduğu hararları çok büyüktür. Evi de geniştir. Ebû Zer'in oğlu da iyi bir delikarılıdır. Yattığı yer kılıcı çekilmiş kın gibidir. Yani boylu poslu, vücud hatları düzgün bir gençtir. Dişi keçinin kol ta­rafı ile doyar. Obur değildir. Ebû Zer'in kızı ne terbiyeli kızdır. Ba­basına karşı mûtîdir. Anasına da itaatlidir. Vücudu elbisesini doldu­rur, güzelliği ve terbiyesi akran ve emsalinin haset ve kinini uyan­dırır. Ebû Zer'in cariyesi ne sadakatli bir cariyedir. Aile esrarımızı dışarıya çıkarmaz. Evimizin yemeklerini bozmaz. Güzel yemekler pişirir, israf etmez ve evimizi daima temiz tutar.»

Ümmü Zer sözüne devam ederek der ki: «Bir gün Ebû Zer ev­den çıktı. Yağ çıkarılmak için süt tulumları çalkalanıyordu. Yolda bir kadına rastladı. Kadının pars gibi iki çocuğu vardı. Koltuğunun altında annesinin memeleri ile eğleniyorlardı. Bu kadını gören ko­cam benden vazgeçti ve onunla evlendi. Ben de ondan sonra şeref sahibi bir adamla evlendim. Bu adam da güzel yürür ve en güzel ata binerdi. Hâttâ kendisinin yaptığı mızrağım alır, akşam üzeri deve ve sığır nevinden bir çok hayvanı önüne katarak bana gelirdi. Getirdiklerinin hepsinden bana bir çift verirdi. Ve bana 'Ey Üramü Zer, dilediğin gibi ye, iç ve akrabana ikramda bulun.' derdi. Ümmü Zer der ki 'Bununla beraber bunun bana verdiklerinin hepsini toplasam Ebû Zer'in en küçük kabını dolduramaz.»

Aişe (r.a.) der ki: Rasûlüllah bana: «Ben senin için Ümmü Zer'in Ebû Zer'i gibiyim. Bir farkla ki o Ümmü Zer'i bırakmış, ben ise se­ninle yaşıyorum ve yaşayacağım.» buyurdu.

(Hadisi Buharî, Müslim ve Nesâî rivayet etmişlerdir.)

 

10.6.  Nikahtan Önce Dua (Hutbe) Okumak

 

Nikah kıyanın veya başkasının ,akidden önce dua okuması müs-tehabdır. Okunacak duanın en azı, Allah'a hamd ve Rasûlüne salavat getirmektir.

Ebû Hûreyre'den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Allah'ın birliği ve Muhammed aleyhisselam'in Rasûl olduğuna şehadeti ihtiva etmeyen her dua (hutbe) cüzzamlı el gibidir.»

Ebû Hûreyre'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah şöyle bu­yurmuştur: «Allah'a hamd ile başlanmayan herhangi bir iş kesiktir. —Bereketsiz, uğursuzdur—.» (Hadisi Ebû Dâvûd ve Ibn Mâce riva­yet etmişlerdir.)

Yani önem verilen ve sahibini önem vermeye sevk eden her iş Allah'a hamd ile başlamazsa, bereketten kesilmiştir. Buradaki hamd ile başlamak demek, mutlak olarak Allah'ı zikirle başlamak demek­tir. Böylece bu konudaki diğer rivayetlerle ittifak sağlanmış olur.

Efdal olan nikahtan önce hacet duasını okumaktır. Abdullah bin Mes'ûd'dan rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Hayır ke­limelerini toplayan özlü sözler ve hayrın anahtarları Rasûlüllah'a verildi. O da bize namaz duasmı ve hacet duasını öğretti.»

Namaz duası şudur:

«Dil ile, beden ve mal ile olan bütün ibadetler yalnız Allahu Teâlâ'yadır. Ey mertebesi yüksek olan Nebî, selâm ile Allah'ın rah­met ve bereketleri senin üzerine olsun. Selâm, bizim ve Allah'ın sa-lih kullarının üzerine olsun. Şehadet ederim ki Allah'tan başka iba­dete lâyık hiç bir ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed onun Rasûlü ve kuludur.»

Hacet duası ise şöyledir :

«Ey Allah'ım, senden yardım, günahlarımızı mağfiret etmeni ni­yaz ederiz. Ve kalplerimizdeki serlerden sana sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse, onu saptıran olmaz. Kimi yoldan saptırırsa onu da kimse hidayete erdiremez. Allah'tan başka ilah olmadığına, Mu­hammed aleyhisselam'ın Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet ederim.» der ve sonra Allah'ın kitabından şu üç ayeti ilave edersin.

«Ey insanlar, Allah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının. Siz­ler ancak müslüman olarak can verin.» (Al-i îmrân: 102)

«Ey insanlar, Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakmm. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulun­duğunuz Allah'ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.» (Nisa: 1)

«Ey inananlar, Allah'tan sakının, dürüst söz söyleyin de Allah işlerinizi kendinize yararlı kılsın ve günahlarınızı size bağışlasın. Kim Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtulu­şa ermiş olur.» (Ahzab; 71)

(Hadisi Nesâî, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce rivayet etmiş olup, bu lafız îbn Mâce'nindir.)

Şayet nikâhtan önce dua okunmazsa nikâh sahihtir.

Beni Süleym kabilesinden bir adamdan rivayet olunduğuna gö­re adam şöyle demiştir: «Evlendirmesi için kendisini Rasûlüllah'a arz eden bir kadının[9] Nebî aleyhisselâm'dan istedim. Bunun üze­rine Rasûlüllah adama «Kur'an'dan ezberlediğine karşılık bu kadı­nı sana nikahladım» dedi ve nikâhını kıyarak dua (hutbe) okumadı.»

 

10.6.1. Duanın Hikmeti

 

Hüccetüllah'il-Bâliğa kitabının yazarı şöyle demiştir: «İslâm'dan önce cahiliyyet toplumu kendi milletini övme ve benzeri, uygun gördükleri sözleri akidden önce okurlardı. Bu dua­yı yüksek sesle okuyarak maksud olan zikre vesile kılarlar ve bu hareketle işin resmiyet kazanmasını maslahat olarak görürlerdi. Şüphesiz hutbe bir şeyi herkesin duyacağı ve göreceği şekilde du­yurmak ve o şeyi teşhir etmek üzere konmuştur.

«Yine hutbe, ancak mühim işlerde okunur. Nikaha önem ver­mek ve onu insanlar arasında büyük bir iş kılmak maksatların en büyüklerindendir. Nebî aleyhisselam, hutbenin aslını bıraktı fakat vasfım değiştirdi. Nikahtan önce okunan hutbeye başka bir mas­lahat daha ilave etti, o da her konuşmanın yanında Allah'ın zikrini getirmektir ki, böylece her işte Allah'ın ismini yüceltmek, hak di­nin alâmet ve bayrağını dikmek, şiar ve emarelerini ortaya çıkar­mak mümkün olmuş olur.

«Nikahtan önce Nebî aleyhisselam, hamd, istiane, istiğfar, te-awuz, tevekkül, teşehhüd ve Kur'ân'dan ayetler okumak gibi zik­rin herhangi bir çeşidini okumayı sünnet kılmış ve bu maslahata «Allah'ın birliği ile Muhammed aleyhisselam'm Rasûl olduğuna şehadeti ihtiva etmeyen her dua (Hutbe) cüzzamın el gibidir.» «Allah'a hamd ile başlanmayan her söz cüzzamlıdır.» sözleriyle işaret et­miştir.

Yine Rasûlüllah «Helâl olan evlenme ile haram olanın arasını nikahta def çalmak ve şenlik yapmak ayırır.» buyurmuştur.

 

10.6.2.  Akdden Sonra Dua Etmek

 

Taraflardan herbirerleri için Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen dualarla dua etmek müstehaptır.

Ebû Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselam evlenen bir kimseyi tebrik ettiği zaman ona şöyle derdi:

«Allah mübarek kılsın ve bereket ihsan eylesin. İkinizi de ha­yırda birleştirsin.»

Aişe'den rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: «Nebi aley­hisselam ile evlendiğim zaman, annem beni alıp Nebî aleyhisselam' jn evine götürmüştü. İçeri girince, evde ensar'dan bir takım kadın­lar vardı. Hepsi de bize 'Hayır ve bereketle, en mes'ud bir nasib ile hoş geldiniz.' dediler.» (Hadisi Buhari ve Ebû Dâvûd rivayet etmiş­lerdir.)

Hasan'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ebû Ta-lib'in oğlu Akil, Cüşem oğullarından bir kadınla evlenmişti. Tebrik edenler kendisine 'Güle güle sevgi ve anlaşma içinde çoluk çocuğa kavuşmanızı dilerim.' demişlerdi. Akıl de; 'Rasûlüllah'ın: «Allah mübarek kılsın, bereketini ihsan etsin» dediği gibi deyin.' dedi.»

 

10.7.  Nikahı İlan Etmek

 

Nikahı ilân etmek, nehyedilen gizli nikahtan ayrılması ve Al­lah'ın güzel şeylerden helâl kıldığı sevinç ve neşeyi izhar etmek için şer'an güzel görülmüştür. Nikâhı ilân etmek, genel olarak yakın ol­sun, uzak olsun herkesin bilmesi, bekârlığı evlenmeye tercih eden­lerin evlenmeye teşvik edilmesi ve evlilik kurumunun canlı tutulma­sı açısından önemli bir iştir.

Nikahın ilânı, içki içilmemesi, erkek ve kadınların birbirine ka­rışmaması ve benzeri Allah'ın nehyettiği yasakların bulunmaması şartıyla, her toplumun Örf ve âdetlerinde geçerli olduğu şekilde ya­pılır.

Aişe (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Şu nikahı ilân edin ve onu mescidlerde kıyın, nİ-kahda def de çalın.» (Hadisi Ahmed ve Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî sahihlemîştir.)

Şüphe yok kî nikahı mescidde kıymak, duyurmak ve ilân et­mek bakımından en geçerli yoldur. Çünkü mescidler herkesin top­landığı yerlerdir. Özellikle ilk asırlarda mescidler umum halkı bîr araya toplayıcı mahiyetteydi.

Tirmizi'nin hasen olarak, Hakîm'in ise sahih olarak, Yahya bin Süleym'den rivayet etikleri hadiste Yahya şöyle demiştir: «Muham-med bin Hatib'e 'îki defa evlendim, fakat düğünlerimin hiçbirisin­de def çalınmadı.' dedim. Bunun üzerine Muhammed dedi ki: 'Ra-sûlüllah; «Helâl olan evlenme ile haram olan evlenme arasındaki fark def çalmak ve şenlik yapmaktır,» buyurmuştur.»

 

10.8.  Düğünde Şenlik Yapmak

 

îslam'ın mubah kılarak sevdirdiği hususlardan birisi de ne­fisleri rahatlatmak ve iyi oyunlarla dinç tutmak için düğünlerde şenlik yapmaktır. Ancak yapılan oyunun hayasızca ve ahlâksızca davranışlardan, ahmakça hareketlerden, kötü söz ve fahiş ifade­lerden uzak olması gerekir.

Âmir bin Sa'd'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Bir düğünde, Kureza bin Ka'b ile Ensâr'dan Ebû Mes'ud'un yanma geldim. Bir de ne göreyim, onların da bulunduğu bu düğünde bir takım cariyeler şarkı söylüyorlardı. Bunun üzerine dedim ki: 'Siz ikiniz de Rasûlüllahm ashabından ve Bedir'e katılanlardansınız. Si­zin huzurunuzda böyle şey yapılır mı?' İkisi de bir ağızdan: 'ister otur, sen de bizimle beraber dinle, istersen git. Bize düğünde eğ­lenceye izin verilmiştir.' dedi.» (Hadisi Nesâi ve Hakim rivayet et­miş. Hakim sahih olduğunu söylemiştir.)

Aişe' (r.a.) yanında yetim olarak bulunan Es'ad'ın kızı el-Fâria vardı. Onu ensâr'dan Cabir'in oğlu ile evlendirdi. Zifaf gecesi Aişe (r.a.) yetim kızla beraber kocasının evine gitti. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam: «Ya Aişe, orada ne gibi eğlence vardır? Ensar eğlen­ceden hoşlanır.» buyurdular. (Hadisi Buharı, Ahmed ve diğerleri rivayet etmiştir.)

Bu hadisin bazı rivayetlerinde Nebî aleyhisselam şöyle buyur­muştur: «Onunla beraber def çalıp şarkı söyleyecek bir cariye gön­derdin mi?» Aişe (r.a.) «Ne söyleyecekler, ya Rasûlüilah?» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve selîcm şöyle desin buyurdu:

«Size geldik, size geldik. Bizi selâmlayın, biz de sizi selâmlayalım.

Şayet kırmızı altın olmasaydı, sizin kızlarınız helâl olmazdı.

Şayet esmer buğday olmasaydı sizin bekârlarınız semirmezdi.»

Rubeyyî' binti Muavviz'den rivayet olunduğuna göre o şöyle de­miştir: «Nebî aleyhisselam geldi ve evlendiğim gün yanıma girip, şu senin oturduğun gibi yatağımın üstünde oturdu. Küçük cariyeleri­miz de def çalmaya ve Bedir'de ölmüş olan babalarımızı methetme­ye başladılar. Bu arada içlerinden biri: 'Aramızda yarını bilen Nebî aleyhisselam vardır.' deyince, Nebî aleyhisselam 'Bu sözü bırak da, bundan önce söylediklerini söylemeye devam et.' buyurdular.» (Ha­disi Buharî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir.)

 

10.9.  Kadına Tavsiyede Bulunmak

 

10.9.1.  Kadına Tavsiyede Bulunmanın Müstehap Olduğu

 

Enes şöyle demiştir: Rasûlüllah'ın ashabı, bir kadım kocasıyla zifafa soktuklarında, ona kocasına hizmet etmesini ve onun hak­kına riayet etmesini tavsiye ederdi.

 

10.9.2. Evlenme Esnasında Babanın Kızına Tavsiyesi

 

Abdullah bin Ca'fer bin Ebî Talib kızma tavsiyede bulunarak şöyle demiştir:

«Kıskançlık yapmaktan sakın. Şüphesiz boşanmanın anahtarı kıskançlıktır. Kocana çıkışmaktan sakın. Çünkü bu hareket onun kızmasını sağlar. Sürme kullanmak gerekir. Çünkü sürme süsle­rin en iyisidir. En iyi temizlik aracı da su'dur.»

 

10.9.3.  Kocanın Karısına Tavsiyesi

 

Ebû Derdâ karışma şöyle dedi: «Benim kızdığımı gördün mü, beni Öylece kabul et. Ben de senin kızdığım gördüm mü ses çıkar­mam.»

Adamlardan birisi karısına şöyle dedi, «Beni affet ki sevgimiz devam etsin. Kızdığım zaman, o halimde benimîe konuşma. Def gi­bi beni çalmaya kalkma. Bilmezsin gelecek nasıl olacak. Şikâyeti çoğaltma kuvvetin gider. Şikâyeti çoğaltırsan kalbim sana buğz-eder. Çünkü kalbler dönektir. Ben gördüm ki kalbde hem sevgi hem de ezâ bulunabilir. İkisi bir araya gelince, sevgi devam etmeyip gi­der.»

 

10.9.4. Evlenirken Annesinin Kızına Tavsiyesi

 

Amr bin Hucr Melik Künde, Ümmü Iyâs binti Avf bin Muhal-lim eş-Şeybânî'ye talib oldu. Zifaf vakti yaklaşınca, annesi Ümame bint'Ül-Haris onunla başbaşa kalarak, mutlu bir evlilik hayatı kur­ması için kocasına yapması gereken görevleri açıklayıcı mahiyette vasiyyette bulundu ve şöyle dedi:

«Ey kızcağızım, eğer bu tavsiyeler edepten dolayı terkedilseydi, elbette ben de bunları sana söylemezdim. Fakat nasihat gafillere bir hatırlatma ve akıllı insanlara yardımcı olmaktır. Kadınların, anne babasının zengin olması veya anne babasının kendisine ihti­yaçları olması sebebiyle kocaya ihtiyacı olmamak bakımından en uygunu bendim. Fakat kadınlar erkekler için, erkekler de kadınlar için yaratılmışlardır. Ey kızcağızım! Şüphesiz dünyaya geldiğin or­tamdan ayrılıyorsun. İçinde yavaş yavaş büyüdüğün yuvayı bıraka­rak, tanımadığın bir yuvaya, alışmadığın dostlara gidiyorsun. Gide­ceğin yerde senin üzerine gözetleyici ve hükümranlık yapan bulu­nacaktır. Sen ona cariye olursan o da sana köle olur. Kocan için on hususa dikkat et ki senin için bunlar bir hazine olur. Birinci ve ikincisi: Kocana karşı karıaat göstererek, sesini alçalt, onu güzelce dinle ve ona itaat et. Üçüncü ve dördüncüsü: Kocanın göreceği ve koku alacağı yerler hakkında dikkatli ol. Gözleri senden kötü bir şey görmesin ve senden güzel kokudan başka birşey koklamasın. Beşincisi ve altıncısı: Kocanın uyuma ve yemek vakitlerini kolla. Arka arkaya aç kalması onu kızdırır ve uykusunu tam alamaması da onu gazaba getirir. Yedi ve sekizincisi: Kocanın malını korumak, hizmetine, çoluk çocuğuna riayet etmek, öz malı hakkında hüsnü takdirle ve çocukları konusunda hüsnü tedbirle davranmak. Doku­zuncu ve onuncusu: Emrine karşı gelmemek, sırrını ifşa etmemek­tir. Eğer emrine muhalefet eder, kalbini derinlemesine inceler ve sırrını ifşa edersen, sana gadretmesinden emin olamazsın. Sonra, şa­yet kocan üzgün ise onun yanında sevinçli olmaktan, eğer sevinçli ise yanında üzgün durmaktan sakın.»

 

10.10.  Velime (Düğün Ziyafeti)

 

10.10.1. Tarifi

 

«Velime»; velm kökünden alınmış olup, toplanmak manasına gelir. Çünkü velime'de taraflar bir araya geliyorlar, istilanda İse bu kelime hususî olarak düğünde yemek vermek manasına kulla­nılmıştır. Kâmûs'da «velîme»; düğün yemeği veya davet için baş­ka şey için yapılmış yemek, demektir. «Evleme» kelimesi, yemek yaptı demektir.

 

10.10.2.  Hükmü

 

Cumhur ulema velîme'nin sünneti müekkede olduğunu söyle­mişlerdir.

Çünkü Rasûlüllah, Abdurrahman bin Avf'a «Bir koyunla bile olsa ziyafet ver.» buyurmuştur.

Enes (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Rasûlüllah'ın evlendiği kadınların hiçbirinde Zeyneb ile evlendiği za­man verdiği ziyafet gibi bir ziyafet görmedim. Zeyneb'in düğünün­de bîr koyunu kestirip ziyafet olarak vermişti.» (Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir.)

Bureyde (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ali (r.a.), Fatıma'yı isteyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem ona: «Düğün için mutlaka bir ziyafet gerekir.» demiştir.» (Ha­disi Ahmed, Hafız'in dediği gibi kendisinde beis olmayan bir senet­le rivayet etmiştir.)

Enes (r.a.) şöyle demiştir: «Rasûlüllah evlendiği kadınların hiçbirinde Zeynep ile evlendiği zaman verdiği ziyafet gibi bir ziya­fet vermedi. İnsanları ziyafete davet etmek için beni göndermişti. Gelen misafirlere doyuncaya kadar ekmek ve et ikram buyurdular».

Buharî'nin rivayet ettiğine göre «Rasûlüllah hanımlarından bi­risinin düğün ziyafetinde iki müd arpa ziyafet olarak verdi.»

Rasûlüllah'ın ziyafetindeki bu ihtilafın sebebi, hanımlarını bir­birine tercih ettiği için değil, Rasûlüllah'ın o zamanlardaki zengin ve fakir olma durumuna göredir. .

 

10.10.3.  Ziyafetin Vakti

 

Ziyafetin vakti, akd zamanı veya akdın sonunda, zifaf zama­nı veya zifaftan sonradır. Bu, örf ve adete göre yapılabilecek bir iş­tir. Buharî'ye göre, Nebî aleyhisselam, Zeynep'le zifafa girdikten sonra insanlan davet etti.

 

10.10.4.  Davete İcabet

 

Düğün yemeğine yapılan davete icabet, çağırılan kişiye vacibdir. Çünkü bu davetlere icabette düğünlere önem vermek, düğün sa­hibini sevindirip, nefsini hoş etmek vardır.

îbn Ömer (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallal­lahu aleyhi ve sellem «Sizden biriniz bir ziyafete çağırıldığınız za­man ona gitsin.» buyurmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sal­lallahu aleyhi ve sellem «Daveti terkeden Allah'a ve Rasûlü'ne asi olmuştur.» buyurmuştur.

Yine Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayeten Nebî aleyhisselam «Bir parça yemeğine çağrılsam elbette giderim ve hayvanın ön bacakla­rı bana hediye edilse onu elbette kabul ederim.» buyurmuştur. (Bu hadisleri Buharı rivayet etmiştir.)

Eğer davet muayyen bir şahsa değil de umuma veya topluma yapılırsa, mesela ey insanlar —belli kişileri kasdetmeden— filan yemeğe geliniz ve karşılaştığınız kişileri çağırınız derse icabet et­mek vacip olmayıp, müstehap da değildir. Nebi aleyhisselam bir ke­resinde böyle yapmıştır.

Enes demiştir ki: «Rasûlüllah evlenerek ailesinin yanma girdi. Bu münasebetle annem Ummü Süleym hurma karıştırması yapa­rak onu bir çanağa koydu ve bana: 'Ya Enes, bunu Rasûlüllah'a gö­tür.' dedi, Ben de götürdüm. Rasûlüllah bana: 'Bırak onu buyurdu. 'Sonra git bana filanı, filanı ve rast geldiklerini çağır.' diyerek bir takım adamlann isimlerini verdi. Ben de isimlerini verdiği kişilere rastladıklarımı çağırdım.» (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.)

Denildi ki davete icabet farz-ı kifayedir. Yine denildi ki müste-habdır. Birinci görüş evlâdır. Çünkü Allah'a asî olmak ifadesi an­cak vacibin terkinde kullanılır. Bu hüküm, düğün ziyafetine nisbet-ledir. Nikâhın dışındaki davetlere İcabet ise cumhur ulemaya gö­re müstehab olup, vacib değildir.

Şafiîlerden bazıları, davete icabetin mutlak olarak vacib oldu­ğu görüşündedirler.

îbn Hazm, bu görüşün sahabe ve tabiinin sözü olduğu karıaati­ne vararak,; «çünkü hadisler, İster düğün daveti, isterse başka da­vetler olsun her davete icabet etmek gerektiğini hissettirmektedir,» demiştir.

 

10.10.5.   Davete İcabetin Vacib Olmasının Şartlan

 

Hafız, Fetih kitabında şöyle demiştir: «Davete icabet için şu şartlar gerekir:

1- Davet edenin, mükellef, hür ve reşid olması.

2- Sadece zenginler çağınlmayıp,  fakirlerin de çağırılması.

3- Sahih olan görüşe göre çağıranın müslüman olması.

4- Korktuğu veya yanma çekmeyi arzuladığı bir kişiye yak­laşmak niyetinde olmaması.

5- Meşhur görüşe göre davetin ilk güne mahsus olması.

6- Daha önce  başka birisi tarafından çağırılmaması. Eğer daha önce çağırılmışsa, ilk davet edene icabet etmesi gerekir, ikin­cisine değil.

7- Davet edilen yerde  münker ve benzeri gibi gidince ra­hatsız olacağı bir şeyin bulunmaması.

8- Bir özrü olmaması.»

Beğavl şöyle demiştir: «Bir kimsenin Özür sebebiyle veya yol uzak olduğu için zahmet çekeceği düşüncesiyle davete gitmemesin­de bir beis yoktur.»

 

10.10.6.  Zenginleri Çağırıp Fakirleri Çağırmamanın Mekruh Olduğu

 

Düğün ziyafetine zenginlerin çağınlıp, fakirlerin çağınlmaması mekruhtur.

Ebû Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallalla-hu leyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Yemeğin en kötüsü gele­cek olana verilmeyen fakat gelmeyecek kimsenin çağırıldığı düğün yemeğidir. Her kim davete icabet etmezse Allah ve Rasûlü'ne is­yan etmiştir.» (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.)

Buharî'nin rivayetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: «Ye­meğin en kötüsü, zenginlerin çağınlıp, fakirlerin çağırılmadığı ye­mektir.»

 

10.11. İslam'a Girmeden Önce Evli Olanların İslam'a Girdikten Sonra Durumları

 

10.11.1. İslâm'a Giren Gayri Müslim Çiftlerin Durumları Hakkında Umumî Kaide

 

«Müslüman oldukları zaman Şer'i Şerife muvafık olan hususla­rı kabul etmeleridir.»

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, kâfirlerin nikahlarının İslâm'a girmeden önce nasıl yapıldığı, islam'da muteber olan şart­lara uyup uymadığı ve nikahlarının sahih mi yoksa batıl mı olduğu konusuna değinmemiştir.

Ancak Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, kocanın müslü­man olması durumuna itibar ederek, eğer karısıyla beraber kalma­sı caiz olanlardan ise, nikâhları veli, şahit ve diğer şartlar bulun­madığı halde cahiliyet döneminde kıyılmış olsa bile onların nikahı­nı kabul ederdi. Şayet karısıyla beraber kalmaları caiz olmayacak durumda ise, meselâ mahremiyle, iki kız kardeş veya daha fazla­sıyla evli iken müslüman olursa, onun nikahını kabul etmezdi. Bu hüküm Rasûlüllah'ın sünnetinin ortaya koyduğu bir esastır. Bu hükme karşı gelenin sözüne itibar edilmez.

 

10.11.2.  Nikâhında İki Kızkardeş Olduğu Halde Müslüman Olan Kişi Birisini Bırakıp Diğerini Tutmakta

 

Muhayyerdir

 

Dahhâk bin Fîrûz'dan, onun da babasından rivayet ettiğine gö­re, babası şöyle demiştir: «Nikahım altında iki kızkardeş varken müslüman oldum. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam, bir tanesini boşamamı bana emretti.» (Hadisi Ahmed, Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâ-vûd, Ibn Mâce, Şafii ve Dârekutnî rivayet etmiş, Tirmizî hasen sa­yarak, îbn Hibban sahihlemiştir.)

 

10.11.3. Nikâhında Dört Kadından Daha Fazla Olduğu Halde Müslüman Olan Kişi İçlerinden Dört

 

Tanesini Seçer

 

îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Gey-lânu's Sekafî, cahiliyyet döneminde nikahında dört kadından fazla varken müslüman oldu. Hanımları da onunla beraber müslüman ol­dular. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam içlerinden dört tanesini seçmesini ona emretti.» (Hadisi Ahmed, Tirmizî, îbn Mâce ve Şafii rivayet etmişlerdir. Îbn Hibban ve Hâkim ise sahihlemişlerdir.)

 

10.11.4.  Karı Kocadan Sadece Birisinin Müslüman Olması

 

Müslüman olmadan önce taraflar arasında akd yapıldıktan sonra ikisi de müslüman olursa, eğer yaptıkları akd, İslâm'da sa­hih olduğu şekilde gerçekleşmişse daha Önce geçtiği üzere bunun hükmü açıktır. Şayet karı kocadan birisi müslüman olup diğeri­nin olmaması durumuna gelince. Eğer kadın müslüman olursa ni­kah akdi fesh olunup kadının iddet beklemesi gerekir. Kadın id-det beklerken kocası da müslüman olursa, karısını almaya en lâ­yık kendisidir.

Sabit olduğuna göre Velid bin Muğire'nin kızı Âtike, kocası Safvan bin Ümeyye'den yaklaşık bir ay önce müslüman oldu. Son­ra kocası da müslüman olunca, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onların nikahını kabul etti.

İbn Şihâb şöyle demiştir: Bize ulaşan habere göre kocası kâ­fir olup, küfür diyarında mukim olduğu halde Rasûlüllah'a hicret eden kadının hicreti kocasıyla kendi arasını ayırır. Ancak kadının iddeti bitmeden önce kocasının da hicret ederek gelmesi müstesna­dır. Yine kadın iddet beklerken, kocası hicret edip geldiği halde ka­rısıyla aralarının ayrıldığı haberi bize gelmemiştir. Kadın, iddeti

bittikten sonra başka bir kocayla evlenmediği müddetçe kocasının müslüman olması durumunda zaman uzamış olsa bile istediklerin­de ilk nikahlarını devam ettirmeleri hususu da bunun gibidir. Nebî aleyhisselam, kızı Zeyneb'in kocası Ebû'l As'la olan ilk nikahını iki sene geçtikten sonra yeni bir akd yapmadan ve mehir tayin etme­den devam ettirmiştir.» (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizî ri­vayet etmiş, Tirmizî hadis hasen olup, senedinde bir beis yoktur, demiş, Hakim ise hadisi sahihlemiştir. Bu hadis İbn Abbas'm ri­vayetidir.)

Îbn'ül-Kayyım şöyle demiştir: «Rasûlüllah müslüman olan ki­şiyle müslüman olmayan karısının arasını ayırmazdı. Bilakis erkek müslüman olduğu zaman kadının başka biriyle evlenmediği müd­detçe nikahlan olduğu gibi devam ederdi. iBlinen sünnet budur.

İmam Şafii şöyle demiştir: «Ebû Süfyân bin Harb, Huzâ'a va­disi olan Merr'uz-Zehrân'da müslüman oldu. Huzâ'a kabilesi fetih­ten önce İslâm diyarında müslüman olmuşlardı. Ebû Süfyan Mek­ke'ye döndüğünde Utbe'nin kızı Hind müslüman olmayan bir yer­de ikamet etmekteydi. Hind, Ebû Süfyan'ın sakalından tutarak, «bu sapık ihtiyarı Öldürün,» dedi. Günlerce sonra Ebû Süfyan'ın îslam'a girmesinden sonra Hind de müslüman oldu. Halbuki Hind, küfür diyarında kâfir olarak bulunmaktaydı. Ebû Süfyan, orada müslü­man, Hind ise kâfir idi. Sonra iddet bittikten sonra Hind müslü­man olunca, Ebû Süfyan ile olan evlilikleri devam etti.»

Hakim bin Hüzam'm müslüman olması da bunun gibidir. Saf-vân bin Umeyye'nin karısıyla, İkrime bin Ebû Cehl'in karısı Mek­ke'de müslüman oldular. Mekke, dâr'ül-Islâm oldu, Rasûlüllah sal­lallahu aleyhi ve sellem, Mekke'yi alınca, İkrime dârü'Mıarb olan Yemen'e kaçtı. Safvan da daru'I-harb olan Yemen'e gitmek istiyor­du. Sonra Safvan dârü'I-İslâm olan Mekke'ye döndü. Kafirler tara­fında Huneyn savaşında bulundu. Sonra İslam'a girince, ilk yap­tıkları nikahla evlilikleri devam etti. Ancak karısını alması iddeti dolmadan vâki olmuştu.

İlim ehlinin gazalardan öğrendiklerine göre ensar'dan bir ka­dın, Mekke'de kocasının yanında bulunuyordu. Kadın müslüman olup, Medine'ye gitti. Bunun üzerine kadının iddet müddetinde ko­cası da Medine'ye geldi ve nikahlan eski hal üzere devam etti.

Ravdat'un-Neddiyye kitabının yazan bu rivayeti naklettikten sonra şöyle demiştir: «Ben derim ki: Kocası kâfir olduğu halde ka­dının müslüman olması, boşandıkları anlamına alınamaz. Çünkü eğer böyle olsaydı, kocanın akdi yenilemekle beraber kadının rıza­sı dışında iddet bittikten sonra kocanın almasına yol olmazdı.»

Hasılı; müslüman kadın, İslam'a girdikten sonra hayız olup, sonra temizlendiğinde dilediği kimseyle evlenme hakkı vardır. Bu hakkını kullanıp başkasıyla evlenirse, ilk kocası müslüman oldu­ğu zaman kadının üzerine herhangi bir yol kalmamış olur. Şayet evlenmezse, ilk kocasıyla olan evliliği devam eder, yeni bir akd ve rıza şartları aranmaz.

İnsanların sözlerine muhalif olsa bile delillerin gerektirdiği hü­küm budur. Karı-kocadan birisinin mürted olması durumunda da hüküm aynıdır. Eğer mürted İslam'a dönerse bunun hükmü, küfür üzere kalmış kişinin müslüman olmasının hükmüdür.

 



[1] Bir ukıye 40 dirhemdir.

[2] Mısır'da «Ahvâl-ı Şahsiyye» karıununu çıkaranlar, tmam Malik'ln )u konudaki görüşünden hareketle, altmıgaltıncı maddede gu fıkrayı vaz etmişlerdir: «Kadın, başka şekilde anlaşmadıkları müddetçe, zifaftan ö^ce aldığı mehirle uygun bir şekilde kendini teçhiz etmek zorundadır. Şayet mehirden önce eline bir şey geçmezse, anlaşmanın ve adetin dışında çe­hiz hazırlaması gerekmez.

[3] 1 Müd : 832 gr.

[4] Şu Anda Mısır Mahkemelerindeki Tatbikat Şöyledir :

Şafiiler ve bazı Hanefilerin, «nafaka payı ayrılırken mâli yönden kocanın durumunu göz önünde bulundurmak» yönündeki görüşleri, şu an­da 1929 yılı 25 sayılı karıunun, 16. maddesinde ifadesini bulan bükümle tatbik edilmektedir. Karıun maddesi şöyledir: «Kadının durumu ne olursa ol­sun, nafaka, kocanın varlıklı ve varlıksız olma durumları dikkate alınarak socaya takdir edilir.» İşte bu ifadede adalet vardır. Çünkü geçen iki ayetle uyuşmaktadir.

[5] Şu anda Mısır mahkemelerinde geçerli olan şudur: Kadının yi­yeceğinin bedeli aylık olarak, elbise becieli ise yazlık ve kışlık elbisesi dik­kate alınarak altı ayda bir verilmektedir.

[6] 1920 senesi 25 sayılı kanunun yürürlüğe girdiğinden beri Mısır'da iununla amel edilmektedir. Bu karıununun maddeleri şöyledir:

Madde: 1 — Kendini kocasına hükmen dahi olsa teslim eden kadının lafakası hakimin hükmü veya aralarındaki karşılıklı rıza şartı koşulmadan, tocanın üzerine vacip olan infaktan kaçınması zamanından itibaren, ko­lanın zimmetinde bir borç olarak kabul edilir. Kadının bu alacağı ancak ödemekle veya ibra ile düşer.

Madde 2 — Boşanan kadın nafakayı naketmiş olup, nafakası - öncekl maddede geçtiği gibi— boşanma tarihinden itibaren borç olarak tesbit edi­lir.

[7] Gaib Kadının Nafakası

1920 senesinde çıkarılan 25 sayılı karıunun 5. maddesi aynen şöyledir:

«Şayet koca, yakın bir yerde evinden uzakta ise, eğer kendisinin görü nürde malı varsa, malından nafakarıın ayrılması yönünde hüküm verilir, jayet görünürde malı yoksa, hakim belli yollarla mazeret gösterir ve onun çin bir müddet tayin eder. Eğer koca karısının kendisine harcayacağı na-akayı göndermezse. hakim müddet bittikten sonra kadını boşar. Eğer koca kendisine kolay ulaşılamayacak şekilde uzak bir yerde ise, karısına infak idecek bir malı da yoksa, «yeri belli olmayan kaybolmuş kişi» sayılacagın-ian hakim karısını boşar.”

[8] Mısır'daki mahkeme hükümlerine ait esbabı mucibenin üirisin. .e aşağıdaki hususlar geçmektedir: «Eşlerin başka yere taşınmaları veya taşınmamaları hususundaki maslahata bir sınır çizilemeyip, zapt altına alınamayınca, hakimin zekâsı, adaleti ve ileri görüsüne dayanarak başka yere nakil şeklini belli etmeden serbest bırakılmıştır. Şüphesiz açıktır si, kocanın kendi şahsında, karısına güvenmiş olması onu başka yere naketmeye zorlaması konusunda maslahatın gerçekleşmesi için kâfi değildir. Bilakis, karı koca arasındaki durumlara ve bulunduğu yerle gideceği yer ırasında başka durumlara da dikkat etmesi gerekir. Meselâ, bulunduğu yer. ien başka yere gitmesini gerektirecek, başka yere gitmediği takdirde az air ihtimal de olsa maslahatına  uygun düşmeyecek bir durumun buluması ve kocanın zannı gahb ile karısının nafakasını temine kadir olması eya ticaret yaptığı takdirde çoluk çocuğunu geçindirecek kadar fazla parası ve mesleki bir sanatı olması gerekir, tki yer arasındaki yolun can, .nal ve ırz emniyeti açısından güvenli olması, kadının bulunduğu yerden locasının naklini istediği yere giderken meydana gelecek yolculuk zorluk-arına karşı dayanıklı olması, naklini istediği yerde humma, veba ve sal-jın hastalıkların bulunmaması, iki yer arasında sıcaklık ve soğukluk açı­sından insan vücudunun ve mizaçlarının tahammül edemeyeceği farklılık ılmaması, kadının bulunduğu yerdeki şeref ve haysiyetinin gideceği yer­le de muhafaza edilmesi gerektiği gibi başka yere nakli sebebiyle kadını sem maddî hem öe manevî zarara uğratmamak, hem de zaman, mekân ve satanın değişmesini dikkate alarak daha pek çok hususu düşünmek ge­rekir. Anlayışlı hakime bu gibi durumlar gizli kalmaz. Bu mevzuda açık. anacakların en hayırlısı budur.»

[9] Bu kadın Abdül Muttalib'in kızı Ümame olup, adam da Ubbad bin Seybân'dır.