Gasp Bahsi - Fıkıh - 056Gasp - 4. Sayfa
Gasp Edenin Ameli İle Değişen Şeyler Hakında Bir Fasıl
Değerlendirilemeyen Eşya Gasbı Hakkında Bir Fasıl
GASP
BAHSİ
Gasbın lügat anlamı: Başkasına âit bir şeyi zor yoluyla almaktır.
Fıkıh İstılahında ise:Alınmaması gereken değerli bir malın sahibinin izni olmaksızın tasarrufundan uzaklaştırmaktır. Şöyle ki, köleyi çalıştırmak ve hayvanın sırtına yük yüklemek gasp sayılır. Ama sergi üzerinde oturmak gasp sayılmaz. Gasbı bu şekilde özetledikten sonra : Eğer mal, bilerek gasb edilirse şer'i hükmü hem günâh kazanmak hem de borçlu duruma düşmektir. Eğer bilmeyerek gas bedilirse şer'i hükmü günâh olmaksızın borçluluktur. Çünkü bu tür gasb hata neticesinde meydana gelmektedir. Oysa hatadan doğan günâhlardan muafiyet vardır. Ancak kul hakkı olan borçluluk durumundan -hata neticesi olsa bile- muafiyet yoktur.
(Tartılabİlen ve ölçülebilen cinslerden misli bulunan bir şeyi gas-beden kişi, elinde telef olduğu takdirde mislini iade etmekle yükümlüdür.) Çünkü: «Size tecâvüz edene ancak size ettiği tecâvüz kadar karşılık verin» ([1])
mealindeki âyet-i kerimeden benzerin iadesinin gerekliliği anlaşılmaktadır. Hem de, gasbedilen şeyin gasbedenin elinde telef olması hâlinde eğer benzeri bulunursa benzerinin geri verilmesi adalete daha uygundur. Zira benzerin geri verilmesinde gasbedilen şeyin hem cins ve hem de maliyeti gözetildiği için onda zararı telâfi etme vasfı daha fazladır. (Eğer gasbedilen malın misline, gasbedenin gücü yetmezse İmam Ebû Hanife'ye göre : mahkeme gününün değerini, İmam Ebû Yûsuf'a göre gasp gününün değerini, İmam Munammed'e göre de: mislin piyasadan kesildiği günün değerini vermekle yükümlüdür.) İmam Ebû Yûsuf, «gasbedilen malın benzeri tükendiği sırada misli bulunmayan mahn hükmüne tabii olur. Bu itibârla sebeb (yâni gasbJin işleniş gününün değeri itibâr edilir. Çünkü hükmü gerektiren sebebin kendisidir, öyleyse gasp gününün değeri bi-Çilmelidir» diyor.
îmam Muhammed de, «mal sahibine verilmesi lâzım olan mislidir. Mahn değerine ancak mislin piyasadan kesilişinde intikal edilir. Bu nedenle mislin tükeniş gününün değeri itibâr edilir» diyor.
İmam Ebû Hanife ise, «sadece mislin tükenmesi ile misilden değere intikal edilmez. İşte bu sebepten dolayı mal sahibi için, sabredebildiği takdirde mal cinsinin bulunma ihtimâli olacağı güne kadar bekleme hakkı tanınmıştır. İntikal ancak hâkimin hükmü ile olabildiği için mahkeme ve karar verme gününün değeri itibâr edilir» diyor.
Misli olmayan mal için bu uygulama değişir. Çünkü bu hususta yükümlü, asıl sebep olan gasp gereğince eylem zamanının takdir edileceği mal değerini alacaklısına teslim etmekle mükelleftir. (Misli bulunmayan malı gasbederse, gasp gününün kıymetini vermekle yükümlüdür.) Yâni: aralarında tef avut bulunan şeylerde aynilik bakımından hak riâyeti güçleşir. Dolayısıyla imkân nisbetinde zararın telâfisi için yalnız maliyet gözetilir. Birbirine yakın olan şeylerde ise; lefavut azlığından -ölçülebilen eşyada olduğu gibi- mislin iadesiyle muamele edilmesi gerekir. Arpayla karıştırılmış buğdayda, misil olmadığı için malın kıymeti verilmelidir. (Gasbeden, gasbettiği malın iadesiyle yükümlüdür.) Yâni:«El aldığım geri vermedikçe yükümlüdür» ([2]) Hadis-î şerif gereğince, gasbediîen mal telef olmadığı müddetçe aynisin geri verilmesi gereklidir. Ve yine Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :Herhangi bir kimse için kardeşinin eşyasını -ister şaka, ister ciddi olarak olsun- zorla almak caiz değildir. Şayet alırsa ona geri versin ([3]) diye buyurmuştur. Çünkü tasarruf arzu edilen bir hak iken, gasbeden kimse onu sahibinden zorla almıştır. Dolayısıyla aynisinin geri iadesi gerekir ki, hak yerini bulsun. Aynca mal kıymetinin geri verilmesi olduğu gibi mal yerini tutamaz. Çünkü hakkın tam ifâsı, ancak maliyet eksilmeden malın bizzat iadesiyle mümkün olur. Kimisi demiştir ki: Asıl verilmesi gereken, mahn kendisi değil, kıymetidir. Malın kendisini vermekle kişi, sâdece sorumluluktan kurtulur. Nitekim bu görüşün doğruluğu bâzı hükümlerden anlaşılır. ([4]) (Mal nerede gasbedilirse orada geri verilmesi gerekir.) Çünkü yer değişikliğinden kıymet ve masraf değişikliği söz konusu olabilir. (Şayet mahn telef olduğunu iddia ederse mahn var olması hâlinde, göstereceğini söylemedikçe, Hâkim onu tutuklu bulunduracak ve bundan sonra mal bedelinin verilmesine dâir hüküm verecektir.) Gaye şudur ki mal mevcut ise malın iadesi gerekir. Malın telef olduğuna dâir iddiası, sonradan ortaya çıkmış olduğundan, buna dâir gasbedenin sözü gerçeğe aykırı olabilme ihtimâlinden dolayı ilk etapta kabul edilmez. Meselâ: Gasbeden. iflâs ettiğini söylerse ve üzerinde bir elbise parası bulunursa söylediğinin doğruluğu anlaşıhncaya dek tutuklu bulundurulacaktır. Malın zayi olduğu kesinleşince iadesinden vazgeçilir. Ve yerinde bedelin ödenmesi gerekir. (Gasp, menkul eşyada gerçekleşir.! Gasbın tarifinden de anlaşıldığı üzere menkul eşyada olur. Gayr-ı menkulde olmaz. Çünkü zil-yedlik, nakil ile ortadan kalkar. (Bir araziyi gasbedip elinde telef olduğunda yükümlü olmaz.) Bu, îmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göredir.
îmam Muhammed ise: Yükümlü olur, demiştir. Daha önce îmam Ebü Yûsuf da, bu görüşü benimsediği gibi îmam-ı Şafiî de aynı görüştedir. Bu görüşün gerekçesi, gasbedenin tasarrufta bulunabilmesidir. Buna göre ister istemez mal sahibinin tasarrufu yok sayılır. Çünkü aynı anda iki kişi, bir şeyde tasarruf yetkisine sahip olamaz. Bu nedenle menkulde, maldaki el değişikliği, gayr-ı menkulde de bulunur. Böylece, açıklandığı üzere gayr-ı menkuldeki gasp, menkul gasbı ile emânetin inkâr edilmesi gibi olur.îmam Ebû Hanife ile îmam Ebû Yûsuf diyorlar ki: Gasp, mal sahibinin meşru tasarruf gücünün yitirilme-siyle başkasının maldaki fiili tasarruf gücünün gerçekleşmesinden doğmaktadır. Oysa, taşınmaz maldaki gasp, malda değil, belki mal sahibinin şahsında gerçekleşmektedir.Şöyle ki i Bir evin gasbı, sahibini çıkarıp içinde zorla oturmakla olur. Bu ise, evin kendisinde değil, ev sahibinin şahsım ilgilendiren bir iş olmaktadır. Tıpkı hayvan sahibinin hayvanlarından uzaklaştırılması gibi. Taşınır malda ise, nakil olayı, malın kendisinde gerçekleşir. îşte gerçek gasp budur. îmam M u h am m e d' in, gasbı, emânetin inkâr edilmesine benzetmesi ise yerinde değildir. Bu, kabul edilse bile o husustaki yükümlülük, emânetin gerekli olan muhafazasının bırakılmasından doğmaktadır. Nitekim, emanetçi, inkârla korumayı bırakmış sayılır. (Kişi, gasbettiği taşınmaz malda kendi fiili ile veya evde oturması İle meydana getirdiği zararı karşılamaüdir. Bu hususta ittifak vardır.) Çünkü bu, kendiliğinden telef değil, malı zayi etmektir. Taşınmaz zayi etmek ise zaran karşılamayı gerektirir, örneğin: Arazinin toprağını başka yere aktarması ve içinde oturduğu evin yıkılmasına sebep olması gibi. İşte bunlar, malda yapılan birer zarar olduğu için yükümlülüğü gerektirir. (Şayet biri bir evi gasbedip satar ve müşteriye teslim ettikten sonra gasbettiğini söylerse, müşteri de -ev sahibinin şahidi olmadığı için- gasbı inkâr ederse mes'ele, İmamlar arasında gasbdaki ihtilâfa göre çözüm görmektedir.) İmam Ebû Hanife ve îmam Ebû Yûsuf satıcı, mal sahibine karşı yükümlü olmaz, îmam-ı Şafiî ve îmam Muhammed olur diyorlar. (Arazi, ekilen ziraatla değerinden düşerse, gasbeden, değer açığını kapatmak zorundadır,) Çünkü bir kısmını itlaf etmiş olur. Ana malını aldıktan sonra fazla olanı da sadaka vermelidir. (Bu İmam Ebü Hanife ile İmam Muhammed'in görüşüdür. İmam Ebû Yûsuf ise, fazlasını sadaka vermez diyor.) Her iki tarafın görüşlerini daha sonra açıkhyacağız. (Gasbedenin elinde menkul mai, fiilinden veya başka sebepten dolayı telef olursa, gasbeden ödemekle yükümlü o!ur.) K u d û r i' nin birçok nüshalarında «menkul mal» yerine «gasb-edilen mal» diye geçmekte ise de, maksat menkul olan maldır. Zira -daha önce belirtildiği gibi- gasp, ancak menkul malda olur. Çünkü mal, asıl sebep olan gasb ile gasbedenin yükümlülüğüne girmiştir. Onu iade etmekten âciz kaldığında değerini vermesi gerekir. Veya, asıl lâzım gelen değerin kendisidir diyenlerin görüşü üzerine, zâten değerin verilmesi kararlaştırılacaktır. Bu nedenle gasbedilen malın gasp günündeki değeri itibâr edilecektir. (Eğer mal, gasbedenin elinde zarara uğrarsa gasbeden, zarar nisbetiyle yükümlü olur.) Yâni: gasbedilen mal, gasbedenin yükümlülüğüne girer. Ve iadesi mümkün olmayan malın değerinin verilmesi gerekir. Ama malın alındığı yerde piyasada mal fiyatı düşmüşse, düşüşten meydana gelen farkı ödemez. Çünkü bu fark, mala olan rağbetin azalmasından ileri gelmiş, maldaki kusurdan meydana gelmemiştir. Satışlarda da durum budur. Meselâ: Bin dirhemle bir hayvan satılıyor, daha müşteri teslim almadan hayvanın bir gözü kör olursa, satıcı bundan doğan farkı vermekle yükümlü olmaz. Yâni: Gasp tecâvüzdür, satımlar da akittir. Gasbda yükümlülük olur, satılan malda olmaz. Metinde «Elindeki gasbedilen mal zarara uğrarsa zarar nisbetiyle yükümlü olur- denildi, ^ncak bundan gaye: Ribânın girmediği mallarda durum budur. Ribânın girdiği mallarda ise, ana mal ile noksanlık nisbetinin birden İadesi durumunda ribâ sayılır.
(Kazanç sağlamak üzere başkasının kölesini alıp çalıştıran, kalede oluşan noksanlık nisbetînin değeriyle yükümlü olur. Çünkü noksanlığın iadesi mümkün olmadığı için, değerin verilmesi gerekir (ve haksız kazancı sadaka verir.) Bu İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'in görüşüdür.
İmam Ebû Yûsuf'a göre: haksız kazanç tasadduk edilmez. Gasp hususunda imamlar arasındaki görüş ayrılığı gibi, müs-teirin yanında bulunan müstearın ücretle çalıştırılmasında da ayni şekilde görüş ayrılığı vardır.
tmam Ebû Yûsuf diyor ki: söz konusu mal, şahsın yükümlülüğüne ve mülkiyetine geçmiştir. Çünkü ya malın aynısını veya değerini iade etmeye mecburdur. Gasp zamanına dayanılarak iadesi gerekli mal karşılığında ödeme yapıldığında Önce gayrî meşru' olsa bile mülkiyet sağlanabilir. Dolayısıyla kazanç tasadduk edilmez.
tmam Ebû Hanife ile tmam Ebû Yûsuf diyorlar ki, kazanç, bir şeyin başkasınm mülkiyetinde olup kötü sebep olan gasb neticesinde yapılan tasarruftan doğar. Durumu bu olanın çıkar yolu tasadduktur. Çünkü ürün aslının niteliğine göre keyfiyet kazanır. Yükümlülük ve iadeye dayanan mülkiyet, noksan kalır ve onunla pislik temizlenemez. (Gasbettiğî köle, elinde telef olup değerini teslim etmeye teşebbüs ederse, köleyi çalıştırmakla elde ettiği haksız kazancını borç yükümlülüğü karşısında iade edebilir.) Çünkü gasp çirkinliği mal sahibine karşı yapılmıştır. Mal karşılığını vermek bir hakkın ifâsı iken, haksız kazançtan da verilebilir. Dolayısıyla hakkın edasıyla çirkinlik giderilmiş olur. Ama gasb eden,, gasbettiği malı sattıktan sonra müşteri yanında telef olursa, haksız kazancını müşteriye fiat yerine vermesi, yapmış olduğu gasp çirkinliği kirini temizleyemez. Çünkü bu çirkin hareket müşteriye karşı yapılmamıştır. Ancak yanında ondan başka bir şey yoksa o zaman hem kendi ihtiyacı hem de müşteriye karşı ödeme zorunluluğu için kullanabilir. Eğer biri, bir mala rast gelip kullanırsa, zengin ise isabet zamanının değeriyle sadaka verecektir, fakir ise daha önce açıkladığımız üzere bir şey lâzım gelmez. (Kim ki, bin dirhem gasbedip onunla bir câriye satın alırsa ve aldığı cariyeyi de iki bine satarsa ve elde ettiği iki binle tekrar bir câriye satın alırsa ve onu da üç bin dirhem karşılığında satarsa, kazandığı kârın tümünü sadaka verecektir. Bu İmam Ebû Hanife ile imam Muhammed'in görüşüdür.) Yâni; Gasbeden veya emanetçi gasp ve emânet mallarında tasarruf ederek kâr kazandıklarında, adı geçen imamlara göre edinilen kârdan faydalanmaları iyi görülmemiştir. Bu hususta İmam Ebû Yûsuf muhaliftir. İmamların göstermiş oldukları delilleri daha önce açıkladık iki İmamın cevabı emânet mal (Vedia) hususunda daha kolay anlaşılır. Çünkü gasb-ta bulunan yükümlülük sebebi, emânet hususunda yoktur ki, tasarruftan önceki zamana dayanan mülkiyet mal üzerinde gerçekleşe-bilsin. Oysa emânetteki tasarruf, bir mülkiyet tasarrufu değildir. Kârdan faydalanamama durumu -eşya gibi- satılırken gösterilen şeylerde daha zahirdir. Alım-satımlarda gösterilip belirtilmesi âdet olmayan paradaki tasarruf ise, metinde işaret edildiği gibi keyfiyet kazanır. O halde Kudûri' nin «onunla satın alırsa» sözü, gasbeden kişi bir şeyi satın almak istediğinde, yanındaki parayı gösterir ve ondan verirse kânn tasadduk edilmesi lâzım geleceğine işaret olur. Yoksa emânet parayı gösterip başkasından verirse veya başkasını gösterip emânet paradan verirse veya belirsiz şeye işaret edip emânetten verirse, kârdan faydalanması caizdir.
K e r h i de böyle demiştir. Çünkü işaret, tâ'yini ifâde etmez. Onun için emânetten nakden verilmesi gerekir ki, haksız kazanç ortaya çıkıversin. Ulemamız, bu konudaki faydalanma, -yükümlülükten önce olsun, sonra olsun- hoş karşılanmaz demişler. Benimsenen görüş de budur. Ve Camiussağir ile Câmi-ulKebir'deki ifâde bunu doğrular. (Gasb edilen bin dirhem ile iki câriye değerindeki bir cariyeyi satın alıp hibe ederse veya yiyecek alıp yese bir şeyi tasadduk etmez.) Bu hususta îmamlar görüş birliğindeler. Çünkü kâr ile ana mal aynı cinsten olmalıdır ki kâr durumu belirlenebilsin denilmiştir.[5]
Gasp Edenin Ameli İle Değişen Şeyler Hakında Bir Fasıl
(Gasp edilen mal, ismi değişecek ve menfaati çoğalacak nisbet-te gasp eden tarafından değişikliğe uğratıldığında sahibinin mülkiyetinden çıkar ve gasp eden kişi ödünçle kendi mülkiyetine geçirir. Yalnız malın bedelini ödemedikçe faydalanması helâl olmaz. Meselâ : Bir keçiyi gasp eden, onu boğazlayıp kızartırsa veya pişirirse veya buğday öğütürse ya da demirden bir kılıç yaparsa veya bakırdan bir kab imâl ederse ve benzeri...) Yukarda geçen ifâde biz Ha-nefilere göre benimsenen bir görüştür. İ m a m-ı Şafii ise değişikliğe uğratılan maldan sahibinin hakkı kesilmez demiştir. İmam Ebû Yûsuf dan da böyle bir rivayet vardır. Ancak İmam Ebû Yûsuf buğday misâlinde mal sahibi buğday bedelinde onu kabul ederse eksiğini ödemekle yükümlü olmayacağı görüşündedir.Çünkü ribâya kaçar, der. îmam-ı Şafii, gasb eden kişi eksiği tamamlamak mecburiyetinde olduğu görüşündedir. îmam Ebû Yûsuf un delili şudur: Mal sahibinin mal üzerindeki mülkiyeti kaybolmuştur. Ancak onun alacağına karşılık ona satılabilir. Nitekim gasb edenin ölümünden sonra mal sahibine diğer alacaklılara nazaran öncelik hakkı vardır. İmam-ı Şafiî' nin delili de şudur: Malın kendisi meydandadır. Dolayısıyla mal sahibinin mülkiyeti devam eder. İşleyiş de mülkiyete tabiidir. Tıpkı esen rüzgârla başkasının değirmeni üzerine atılıp öğütülen buğdayın yine sahibi mülkiyetinde kalışı gibi. Çünkü başkasının malında yapılan değişiklik -haram olduğu için- muteber değildir. Nitekim yerinde öğrenildiğine göre haram bir fiil, mülkiyet gibi nimet sayılan şeyler için sebep olamaz. O halde yapılan değişiklik, mülkiyetin intikâline neden teşkil edemez. Tıpkı gasbedi-len koyunun boğazlanmasından sonra derisinin yüzülmesi ve parçalanması gibi. Böylece yapılan değişiklik sanki yapılmamış gibi sayılır. Biz diyoruz ki, malı gasbeden kişi, mal değişikliği hususunda yaptığı tasarrufla mala değer kazandırıp bir bakımdan mal sahibinin hakkmı yok etmektedir. Nitekim yapılan tasarrufla malın ismi değişir. Ve büyük Ölçüde faydalanma amacı kaybolur. Halbuki gasb-edenin malda getirmiş olduğu değişiklik ortada baki kalır ve değişmez. Bu itibârla işlenmiş değişiklik sanatı da bir bakımdan kaybolan asıl temele tercih edilir. Bunu derken, biz, maldaki değişikliği haram olması itibariyle mülkiyetine bir neden olarak göstermeyiz. Belki yeni bir tasarruf ve şekillendirme itibariyle sebep olarak gösteriyoruz.
îmam-ı Şafiî' nin misâl olarak getirdiği boğazlanmış ve yüzülmüş koyun ise öyle değildir. Çünkü koyun ismi, kesimden sonra da yine kesilmiş veya yüzülmüş koyun olarak kalır. Bu gerekçe, ilgili fasıllara teşmil edilebilir. Ve benzerleri de buna kıyaslanabilir. Hatıradan çıkmasın... Metinde geçen -Mal bedelini ödemedikçe faydalanması helâl olmaz.- ifâdesi, bir istihsândır. Kıyâs ise, faydalanabilmesini gerektirir. Hasan b. Ziyâd ile İmam Züf er bu görüştedirler. İmam Ebû Hani f e' nin de bu görüşte olduğu L e y s' den rivayet edilmiştir.
Kıyâsın gerekçesi, tasarruf için mutlak mülkiyetin sübutudur. Nitekim gasbeden kişi, gasp malını hibe ederse veya satarsa caiz olur. İstihsânın gerekçesi de, sahibinin izni olmadan kesilip kızartılmış olan koyun eti hakkındaki Peygamber efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem: «Onu esirlere yedirsin- ([6]) hadisidir. Zira bu emir, mal sahibinin mal üzerindeki mülkiyet kaybım ve rızâ alınmadan gasbedenin maldan faydalanmasının haram oluşunu ifâde etmektedir. Ayrıca faydalanmanın mübâh sayılmasında gasp kapısının açılması tehlikesi söz konusu olur. Bunun için, mal sahibinin rızâsını almadan gasbedenin maldan yararlanması haram olur, ki fesat ve anarşi tehlikesi önlensin. Bununla birlikte -fasit mülkiyette olduğu gibi-malın hibe edilebilmesi ve satılabilmesi gasb-la edinilen mülkiyete dayanır. Gasbeden, malın bedelini teslim ettiğinde maldan faydalanabilir. Çünkü mal sahibinin hakkı, teslim edilen bedel ile karşılanmış olur. Böylece mübadele karşılıklı rızâ ile gerçekleşmiş olur. Keza mal sahibi, gasbedeni aff ettiğine veya hâkim, malın teslimine ya da tazminine dâir hüküm verdiğinde veyahut da mal sahibi, gasbedenin ödeme yükümlülüğüne rızâ gösterdiğinde gasbeden, maldan faydalanabilecektir. Çünkü aff durumunda mal sahibinin hakkı düşer. Hüküm verme durumunda da mahkeme, mal sahibinin isteğiyle davaya bakar. Ve kendisi sonuca rızâ göstereceğine zâten önceden hazırlıklıdır. Eğer biri, buğday gasbedip ekerse veya fidan alıp dikerse yukarda geçen ihtilâfa göre değerlendirilir. Ancak imam Ebû Yûsuf, şu iki misâl hususunda yükümlülük borcu ödenmeden önce dahi faydalanmanın mubah olacağı görüşündedir. Çünkü gasbedilen mal artık her yönüyle değişikliğe uğramıştır. Ama önceki misâllerde mabn kendisi tamamen değişmiş sayılmaz. Binâenaleyh misâller birbirinden ayrı değerlendirilir.
îmam Ebü Yûsuf'a göre ekilen buğdayın artış kısmı sadaka olarak verilmez. Ancak îmam Ebû Hanife ile imam Muhammed'e göre artış sadaka olarak verilmelidir. (Eğer külçe altın veya gümüşü gasbedip Darphanede Dinar veya Dirheme çevirirse, veya ondan bir kah imâl ederse, İmam Ebû Hanife'ye göre : Mal sahibinin mülkiyeti devam eder, kendi malını alır ve işçiliğinden dolayı gasbedene hiç bir şey yoktur. İki İmama göre ise, gasbeden, malın mislini ödemek üzere kendi mülkiyetine alabilir.) Çünkü malda yaptığı değişiklik değer taşımaktadır. Hattâ bir bakımdan mal sahibinin hakkını kaybettirecek niteliktedir. Dikkat edilirse gasbeden kişi, külçeyi bozup ondan beklenen asıl değeri değiştirmiş olduğu görülecektir. Meselâ: külçe altın muzârebe ve şirketlerde mal bedeli olarak kullanılmaya elverişli değilken, darp edilmiş altın ve gümüş bu gibi işlerin asıl vâsıtaları olurlar.
imam Ebû Hanife diyor ki: Asıl mal, yok olmamış. Her bakımdan varlığını koruyor Nitekim külçe her ne kadar darp edilirse de ismi yine altın ve gümüş kalır. Değeri de mal bedeli ve tartılan cinsten olmasıdır. Ayni zamanda dayanıklıdır. Bu özellikleri itibariyle başta faizin girdiği bir maldır. Mal bedeli olabilmesi durumu, işletilmiş vaziyetinin özelliğiyle ilgili bir durumdur. Malın kendisiyle değil. Keza külçe altmı darp etmekle yapılan işçiliği değersiz kalır. Çünkü altınla karşılaştırıldığında yine altın muamelesini görür : ister külçe, ister darp edilmiş olsun. (Başkasının kerestesini gasbedip üzerinde bina kuran olursa, söz konusu ağaç kendi sahibinin mülkiyetinden çıkar. Ve gasbeden, ağaç değerini vermekle yükümlü olur.) İmarn-ı Şafii, mal sahibi kendi malını alabilir diyor. Her iki tarafın da gerekçelerini yukarıda söyledik. Ancak bu konuda bizim için başka bir gerekçe vardır: îmam-ı Şafiî' nin görüşüne göre karşılıksız bina yıkımı ile gasbedene zarar dokunmuş olur. Ama bizim görüşümüze göre böyle telâfisi olmayan bir zarar, hiç bir taraf için söz konusu olmaz. Çünkü mal sahibinin zararı mal kıymetinin verilmesiyle telâfi edilmektedir. Tıpkı gasb ettiği iplikle kölesinin karnına dikiş atanın veya gasbettiği kerestenin kendi gemisinin önemli yerinde kullananın misâli gibi olur. Sunra K e r -h i ve fakih Ebû Ca'fer, eğer bma gasbedüen kerestenin etrafında inşâ edilmişse gasbeden. iyi niyetli bir kimse olup, inşâ ettiği bina yıkılmaz. Eğer tamamen kerestenin üzerinde inşâ edilmişse bina yıkılacaktır demişler. Kudûri' nin «Bina mutlaka yıkılmıyacaktir» sözü, geçen görüşü reddetmektedir. Ve en doğrusu da budur.
(Başkasının koyununu kesen olursa, koyun sahibi, isterse onu koyun kıymetini ödemekle yükümlü kılıp koyunu kendisine bırakır, isterse koyunu alıp kendisini eksiğiyle yükümlü kılar. Sığırlar için de durum aynidir.) Zahir olan rivayete göre (hayvanın el ve ayaklarını kesmek de onu boğazlamak gibidir.) Gerekçesi de şudur: Bu, Teammüden malı telef etme olayıdır. Çünkü maldan beklenen gebelik, süt ve nesil gibi bâzı değerlerin yok olmasına neden olmaktadır. Diğer taraftan da et gibi kısmi değer de baki kalmaktadır. Böylece fahiş şekilde yırtılan elbise misâline benzemiş olur. Şayet ayağını kestiği hayvan eti yeyilmeyen cinsten olursa -mal her bakımdan yararsız hâle getirilmiş olduğundan- mal sahibi, gasbedeni hayvanın tüm değeriyle yükümlü kılabilir. Ama kölenin bir tarafını keserse, köle sahibi kölesini alır ve noksanlık nisbetini tazmin eder. Çünkü, insanlardan bir taraf kesilse dahi yine yararlı olabilirler. (Başkasının elbisesini yırtan, vermiş olduğu zararın nisbetiyle yükümlü olur. Ve elbise, sahibine kalır.) Zira elbise, her bakımdan yine elbise kalır. Ancak bir kusur söz konusu olmuştur, yırtan onu ödiyecektir. (Şayet genel faydasını yok edecek şekilde çok miktarda yırtarsa, elbise sahibi, yutan kişiyi elbise değerinin tümüyle yükümlü kılabilir.) Çünkü bu, yok etme çabasıdır. Sanki elbisenin tümünü yakmış gibi değerlendirilir. Ben diyorum ki, geçen sözün mânâsı, elbise, yırtan kişiye bırakılır. Şayet sahibi, almasını isterse alabilir. Ve noksanlık nisbetini yırtana ödetir. Çünkü elbise, baki kalmakta, dolayısıyla bir bakımdan kusurlu sayılmaktadır. Keza faydalı tarafı da mevcut kalmaktadır. Sonra Cami-us-sağir, fahiş tâ'biri genel menfaati yok edici mânâsını ifâde ettiğine işaret etmektedir. Yalnız sahih olan şudur: Fahiş tâ'biri, malın bir kısmı ile menfaatin cinsi yok olup malın bir kısmı ile menfaatin bir kısmı baki kalma mânâsında kullanılır. Az da, menfaatin kaybolmadığı, ancak kusurun söz konusu olduğu duramlar için kullanılır. Çünkü îmam Muhammed, elbisenin yırtılmasını fahiş noksanlardan addeder, onunla yok olan sâdece menfaatlardan bir kısmıdır der. (Bir arsayı gasbedip içinde fidan dikerse, veya bina yaparsa, ona fidanlarını sök. Binayı yık. Ve arsayı sahibine geri ver, denilecektir.) Çünkü Peygamber efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);-Zâlim kişinin zulmen attığı temel için hak iddiası yoktur- ([7]) buyurmuştur. Aynca arsa telef edilmemiş olduğundan, sahibinin mülkiyeti kesilmez. Ve onda gasp hükmü gerçekleşmez. Fakat kurulan mülkiyet için, çıkar bir yol olacak ki, işgal eden, çekilmekle emredilebilsin. Tıpkr başkasının kabını yiyeceğiyle işgal edişi gibi...
(Eğer arsa, bina veya fidanların sökülmesiyle zarar görürse, arsa sahibi soktürmeyebilir. Ancak bunların sökük vaziyetteki değerleriyle yükümlü olacak ve onlan kendi mülkiyetine alacaktır.) Zira bu şekilde her iki tarafın hakkı gözetilmiş olur. Ve onlardan zarar deffedilir. Sökük vaziyetteki değer denildi. Yâni: Sökül m edikleri hâlde taşıyacakları değer, göz önüne alınacak. Bir defa binasız veya fi-dansız arsaya değer biçilecek. İkinci defa da binalı veya fidanlı olarak değer biçilecektir. İşte arsa sahibi, işgalciyi bunların sökülmesine zorlayabilir. Bu zorlamayı yaptığında, her iki değer arasındaki farkı ödemelidir. (Başkasının elbisesini gasbedip kırmızıya boyatırsa veya kavut alıp yağ ile kanştınrsa, mal sahibi, isterse gasbedeni bir boyasız elbise değeriyle veya kavutun misliyle yükümlü kıbp malım kendisine bırakır. İsterse de, malını ahr. Boya ile yağm mala kattıkları değer nisbetiyle gasbedene yükümlü olur. îmam-ı Şafii, boyatılan elbise hakkında diyor ki: Elbise sahibi, kendi elbisesini alabilir. Ve yapılan boyanın elbiseden giderilmesini gasbedenden ister. Çünkü boyanın elbiseden giderilmesi mümkündür. Ama yağın kavuttan ayınlması zordur.
Biz diyoruz ki: Bu hususta her iki tarafın hakkı gözetilmelidir. Ancak elbise sahibi aslın sahibi olduğu için, elbisenin kimde kalacağını kendisi tâ'yin edecektir. Ama içinde .bina yapılan arsa hususunda durum değişir. Çünkü sökülmekten sonra sökük eşya gasbedene mal olur. Elbisedeki boya ise, yok olur. Dolayısıyla bir tarafın, hakkı da yok olur. Yalnız elbise, gasbedenin fiiliyle değil, esen rüzgârla boyanırsa durum değişir. Çünkü boya sahibinin tecâvüzü söz konusu değildir ki, elbise sahibine karşı yükümlü olsun. Ve elbise sahibi, boyayı kendi mülkiyetine geçirebilsin. Ebû U s m e, gasbedilen elbisenin boyanması hakkında demiştir ki: Elbise sahibi, isterse elbiseyi satar. Kendi hissesine boyasız elbise değerini alır. Boya ile artan değeri de gasbedene verir. Çünkü gasbeden, mücerret boya değerini kabul etmeyebilir. Kabul etmediği takdirde, her iki tarafın hakkı gözetilecek. Ve boya sahibine elbiseye kattığı değer nisbeti verilecektir. Ebû U s m e' nin ifâdesi, elbisenin rüzgâr vasıtasıyla boyandığı surette de geçerlidir. Böylece boyanan elbise hakkındaki ifâdemizle kavut hususundaki durum da belirlenmiş oldu. Yalnız kavut, benzeri olan cinslerden olup benzer ile yükümlülüğü gerektirir. Elbise ise, değer takdiri yapılan cinslerden olup değer ile yükümlülüğü gerektirir.
K u d û r i demiştir ki: Kavut kavurmakla misli (Benzeri bulunan) eşya cinsinden çıkar. Çünkü değişik kavurmalarla tefavut, söz konusu olabilir. Onun için değerle yükümlülüğü gerektirir. Kimisi demiştir ki: Aslında değer (Kıymet) ten gaye benzer (mi-silîdir. Gasbedilen mal telef olduğunda, benzerin mal yerine geçebileceğinden, değere benzer ismi verildi. Renklerin şansı da kırmızısı gibidir. îmam Ebû Hanife'ye göre: «Elbise siyaha boya-nirsa değer bakımından düşer. îki imam, artar demişler. Kimi de bu, zamana göre değişir derken, kimi de, daha önce bilindiği üzere : Siyah renk elbisenin özelliğini bozarsa, değeri düşer, özelliğini artınrsa, kırmızı gibi değer kazanır demişler. Şayet gasbeden kişi, elbisenin değerini düşürecek biçimde kırmızıya boyarsa diyelim ki,boyanmadan önce elbisenin değeri otuz dirhem idi. Boyandıktan sonra değeri yirmiye düştü. İmam Muhammed'e göre duruma bakılacak : Kırmızıya boyanıp değeri artan elbise ile karşılaştınlacak. Değer artışı, beş dirhem ise, elbise sahibi, elbisesiyle birlikte fazladan beş dirhem alacaktır. Çünkü iki beşlikten biri boya karşılığından ötürü almmıyacaktır.[8]
Bir Fasıl
(Her hangi biri, başkasının malını gasbedip sahibinden gizlerse, mal sahibi de onu malın kıymetiyle yükümlü kılarsa, artık söz konusu mah kendi mülkiyetine alabilecektir.) Bu, bize göredir. İmam-ı Şafii ise. gasbeden, gasbettiği malı kendi mülkiyetine alamaz. Çünkü yaptığı iş tecâvüzdür. Ve tecâvüz mülk edinmeye neden olamaz. Tıpkı azatlığı şarta bağlanan kölede olduğu gibi. Biz diyoruz ki: Mal sahibi, eksiksiz mal bedelini almış olur. Ve gasbedilen malın mülkiyetten mülkiyete intikâli mümkündür. Biânen-aleyh gasbeden, zararı defetmek için malı mülkiyetine alabilir. Şartlı kölede durum başkadır. Çünkü hürriyetine kavuşması söz konusu iken, intikâle kabil olamaz. Evet: Bazen şart azatlısı köle ile yapılan sözleşme, mahkeme karan ile bozulabilir. Ama mahkeme kararından sonraki satım, artık şartlılığına değil, belki sâde kölelik niteliğine isabet etmektedir. Bu itibârla gasp konusundaki nakle kabil olmama durumu söz konusu olamaz. (Gasbedilen malın kıymetinin belirlenmesindeki söz hakkı, yeminle birlikte gasbedene aittir.) Çünkü mal sahibi, kıymetin daha fazla olduğunu iddia ederken gasbeden inkâr ediyor. Oysa yeminiyle birlikte söz hakkı inkâr edenindir.
(Ancak mal sahibi, kıymetin belirtilen nisbetten daha fazla olduğuna dâir şahit gösterirse söz hakkı ona geçer.) Çünkü iddiasını bağlayıcı delil ile isbat etmiş olur. (Şayet gasbedilen mal açığa çıkıp belirlenen yükümlülük nisbe-tinden daha fazla kıymet taşıyorsa ve ayn zamanda mal mukabilinde biçilen kıymet de mal sahibinin veya gösterdiği şahitlerin sözü ile belirtilmiş ise veya gasbedenin yeminden çekilmesi neticesinde biçilmiş ise, mal sahibi için muhayyerlik hakkı yoktur. Ve gasbedilen mal, gasb edenin olur.) Çünkü mal sahibi, kendi rızasıyla iddia ettiği miktar üzerine kıymet bağlamıştır. Bununla da gasbedenin mal üzerindeki mülk edinme hakkı gerçekleşir. (Eğer gasbeden, yeminiyle birlikte mal kıymetini belirtmiş ise, mal sahibi, isterse gasbedenin yükümlülüğünü geçerli kılar, isterse kendi malını alır. Ve aldığı bedeli geri verir.) Çünkü daha fazla kıymet biçilmesini düşünürken, nzâsı olmaksızın gasbedenin biçtiği kıymeti almaya mecbur bırakılmış ve başka tutunacağı bulunmadığından az miktarla yetinmiştir. Eğer gasbedilen mal, meydana çıkarsa ve gerçek kıymeti, malın gıyabında kararlaştırılan miktar veya daha azı kadar olursa, gasbedenin kıymet biçmesi hâlinde olduğu gibi, zahir rivayete göre: Mal sahibi, isterse malını geri alır. isterse kıymetini alır. Ve esah olan da budur. Yalnız K e r h i, mal sahibi için seçme hakkı yoktur, demiştir. Halbuki mal sahibinin rızâsı tamamlanmamış. Çünkü iddia ettiği miktar kendisine verilmemiştir. Oysa seçme hakkı rızânın ta marnlan m ayışından kaynaklanır.
(Kim ki bir köleyi gasbedip satarsa, sonra kölenin efendisine karşı kıymetiyle yükümlü kılınırsa satış akti geçerli sayılır. Şayet azat ettikten sonra kıymetiyle yükümlü kılınırsa azat edişi geçerli olmaz.)
Çünkü gasbedenin köle üzerindeki mülkiyeti, gasp zamanı veya gasbtan doğan zorunluluğa dayanmaktadır, onun için eksiktir. Bu eksikliği nedeniyle gasbeden kölenin kesbini mülk edinebilir. Ama doğacak çocuğuna sahip olamaz. Elhâsıl: eksik mülkiyet satım için geçerlidir. Azatlamak için geçersizdir. Tıpkı hürriyetine kavuşmak üzere belirli bir meblağ üzerine efendisiyle anlaşılan kölenin mülkiyeti gibi...(Cariyenin çocuğu ile diğer artışları ve bostanın meyveleri, gasbedenin elinde bir emânettirler. Telef olduklarında gasbeden yükümlü olmaz. Ancak ihmalkârlığı olursa veya sahibi isteyip de geri vermezse yükümlü olur.
İ m a m -1 Şafii, gasbeden kişi, malm ürününden sorumludur. Artık söz konusu ürün mal ile bitişik olsun ayrı olsun fark etmez. Çünkü ortada gasp vardır. Yâni kişinin nzâsı olmaksızın malım kapma eylemi vardır, örneğin Haremi şeriften çıkanlan ceylân, çıkaranın elinde doğurduğunda, yavrusu için yükümlülük icra edileceği gibi, bu hususta da icra edilir. Biz diyoruz ki: Daha önce belirtildiği gibi, gasp, başkasına âit olan mala el koyarak, sahibinin elinden çıkarmaktır. Halbuki malın ürün, mal sahibinin eli altmda değilmiş ki, gasbeden elinden çıkarmış olsun. Şayet mal sahibinin ceylân yavrusu üzerinde mülkiyet hakkı itibâr edilirse, o zaman gasbeden, ceylân yavrusunu sahibinin elinden almış değildir. Zira gasbeden, mal sahibini yavruyu almaktan zahiren alıkoymuyor. Şayet talepten sonra alıkoyma cihetine giderse, veya telefine sebebiyet verirse, metinde belirtildiği gibi, kıymetini ödemekle yükümlü olur. Yâni: itlaf ettiğinde, veya kesip yediğinde, veya satıp müşteriye teslim ettiğinde, kıymetini ödemekle yükümlü kılınır. Halbuki haremi şeriften çıkarılan ceylân yavrusunun serbest bırakılıp daha haremde karar bulmadan önce telef olması konusunda, alıkoyma söz konusu olmaz. Dolayısıyla yükümlülük de doğmaz. Ancak hak sahibi kabul edilen Şer'i hüküm, tebliğ edildiği hâlde alıkoyma durumu söz konusu olursa, yükümlülük doğar. Ulemamızın çoğu bu görüştedirler. Şayet serbest bırakıldıktan sonra, haremde karar bulduktan önce veya sonra, mutlaka yükümlülük doğar denilirse, o zaman gasp yükümlülüğü değil, cinayet yükümlülüğü olur. Ve bu nedenle Haremi şeriften her bir çıkarış, ayrıca bir ceza yükümlülüğünü gerektirir. Ceza yükümlülüğü, işaret yapmak ve yardım yapmakla da gerçekleşir. O hâlde emniyete müstahak olan bir şey için ceza yükümlülüğünün gerekliliği daha evlâdır, (Gasbedenin yükümlülüğünde câriye, doğurmakla kendi özelliğini yitirirse ve yitirilen özellik, doğan çocuk nisbetinde değer taşıyorsa, cariyede oluşan noksanlık giderilmiş olur. Ve gasbedenin yükümlülüğü sakıt olur.)İmam-ı Şafiî ve İmam Züfer, cariyede doğumla oluşan noksanlık çocukla giderilmez diyorlar. Çünkü çocuk, câriye efendisinindir. Malmdaki açıklık yine kendi malıyla kapatılamaz. Tıpkı ceylân yavrusu ve aşağıdaki misâllerde olduğu gibi... Meselâ : Çocuk, geri verilmeden önce telef olursa, veya çocuk annesinin yitirilen özelliğiyle eş değerde olduğu hâlde annesi ölürse, veya başkasına âit koyunun kılını kırpıp yerine yenisi uzarsa, veya ağacm kökünü kesip yeniden filizlenirse, veya başkasının kölesini iğdiş edip değeri artarsa, veya köleye sanat öğretip kıymeti artarsa, misâllerin tümünde bir taraftan oluşan noksanlık, diğer kârlı tarafla kapatılamaz. Biz diyoruz ki: Cariyede oluşan değer artışı ile noksanlığın sebebi birdir. O da doğum veya hamileliktir. İşte bu sırada meydana gelen noksanlık, bir fazlalıkla meydana geldiği için noksanlık sayılmaz. Ve yükümlülüğü gerektirmez. Tıpkı gasbedilen dolgun bir cariyenin zayıflaması ve sonra eski hâline dönüşmesi veya ön dişlerinin düşmesi ve yeniden çıkması gibi. Veya elinde, gasbedilen kölenin eli kesilirse mukabilinde diyeti alıp köle- iie birlikte efendisine geri vermesi gibi... Bu hususlarda oluşan eksiklikler, diğer taraftan oluşan fazlalıklarla giderilmektedir. Ceylân yavrusu konusunda ileri sürülen görüş ise, bizce kabul edilmez. Keza doğuran cariyenin ölümü de. Çünkü çoğu zamanlarda doğum, annelerin ölümüne neden olmaz. Çocuğun geri verilmeyişinden önce ölümü ise, ayn bir konudur. Çünkü ilk önce çocuğu annesiyle birlikte, geri vermesi gerekir. Nitekim konumuz, annenin noksanlığı çocuğun fazladan oluşu ile giderilir veya giderilmez hususudur. Oysa verilmeden önce durum ayn bir konudur. Kölenin iğdiş edilmesi ise, kölenin varlığından fazla bir şey değildir. Ancak bu durum, bâzı ölçüsüzler için istek olabilir. Bunlardan başka diğer misâllerde zâten sebep birliği yoktur. Çünkü ağaç ve koyun noksanlığı hususundaki sebep, kesmektir. Artışlarında da yeniden gelişip artmaktır. Sanat öğretmekteki noksanlık sebebi öğretimdir. Değer artışı sebebi de maharettir. îmam Ebû Hanife'ye göre (Kimisi bir cariyeyi gasb edip onunla zina yaptıktan sonra hâmile bırakırsa ve efendisine geri verilerek loğusa devresinde câriye Ölürse gasb eden, cariyenin hâmile kaldığı gününün kiymetiyle yükümlü olur. Hür kadın için ise yükümlülük söz konusu olmaz. İki İmam, gasb eden, câriye hususunda dahi yükümlü olmaz demiştir.) İki İmamın görüşüne göre gasb edilen câriye, sahibine iade edildikten sonra ve sahibinin elinde doğumdan dolayı telef olmaktadır. O halde gasb eden kişi, kıymetini ödemekle yükümlü olmaz. Tıpkı câriye, gasb edenin elinde iken sıtmaya yakalanır ve ondan sonra geri verilir ve telef olursa veya elinde iken zina eder ve geri verildikten sonra ona dayak cezası uygulanır ve ondan dolayı telef olursa veya bir cariyeyi satın alırken cariyenin daha satıcısında iken gebe kalması ile alıcısı yanmda doğurması ve loğusalık döneminde Ölmesi hâlinde alıcı, satıcıdan câriye karşılığında verdiği parayı alamiyacağı gibi, gasb eden de cariyenin kıymeti ile yükümlü olmaz. îmam Ebû Hanife de şu şekilde görüş belirtiyor : Gasb eden kişi cariyeyi alırken onda ölümüne neden olacak herhangi bir şey olmadığı hâlde almış olur ve geri verdiğinde ölüm nedeni var olmaktadır. O hâlde cariyeyi almış gibi geri vermeyişinden dolayı verme işi sahih sayılmaz. Tıpkı câriye, gasb edenin elinde cinayet işlerse ve sahibine geri verildikten sonra kısasla idam edilirse veya cinayeti hatâen işlemiş olup onunla uzaklaştırılırsa câriye sahibi cariyenin tüm kıymetini gasb edenden almaya hakkı olması gibi... Hür kadın için ise durum değişir. Çünkü gasb edilmesi yükümlülüğü gerektirmez ki, geri iadenin fesadı hâlinde, gasb yükümlülüğü baki kalsın. Satın alma konusunda ileri sürülen iddia da evvelâ onda lâzım gelen satılan malın müşteriye teslimidir. Halbuki bizim dediğimiz gasb edilen malın geri iadesinin sahih olabilmesi için bir şarttır. Zina da acı verici dayak vurulmasına sebeptir. Yaralayıcı veya öldürücü değilken, gasb edenin elinde yaralama veya öldürmenin sebebi bulunmamış demektir. (Gasb eden kişi, gasb ettiği malın menfaatlanna karşı borç yükümlüsü olmaz. Ancak kullanması ile meydana gelen noksanlığa karşı borçlu olur.) îmam-ı Şafiî, gasb eden kişi, malın menfaatlanna karşı ücret-i misil ile yükümlüdür demiştir.
Hanefî mezhebi ile Şafiî mezhebi, malın, kullanılması ve kullanılmaması arasında bir fark gözetmezler. İmam-ı Mâlik de «eğer kullanırsa ecr-i misil düşer. Kullanmazsa bir şey düşmez» demiştir. İmam-ı Şafii, görüşlerini şöyle ifâde ediyor : Menfaatlar değer taşıyan mallardır ki akitlerde bile sorumluluk ve yükümlülüğü gerektirir. Gasb olaylarında da aynıdır. Biz de diyoruz ki: gasb edilen malın menfaati gasb edenin mülkiyeti de kendi çabası ile oluşmuştur. Sahibinin elinde iken değil. Çünkü menfaat, varlığı başka şeye dayalı dayanıksız bir değerdir. Gasb eden, kendi ihtiyacını gidermek için menfaati kendisi yaratır ve ona sahip olur. Durum bundan ibaret iken insan kendi mülkiyetine karşı nasıl yükümlü olsun? Şayet bu menfaat mal sahibinin mülkiyeti üzerinde doğmuştur diye iddia edilirse, o zaman gasbede-nin, menfaati gasb ve itlaf etmesi gerçekleşmez. Çünkü menfaat dayanıklı mal cinsinden değildir. Ve acele yok olmasından dolayı dayanıklı malın eş ve benzeri sayılamaz. Biz, menfaati haddi zâtında değerlendirilebilen cinsten olduğunu kabul etmiypruz. Ancak karşılıklı rızâ göstermekle söz konusu olan bir akit meselesinde zorunluluk görüldüğünde değerlendirilebileceğini kabul ediyoruz. Halbuki münazaan işte akit yok ki... Yalnız kullanma ile eksilmiş oian gasp malının eksik nisbetinin değeriyle yükümlülüğün olacağı bilinmelidir.[9]
Değerlendirilemeyen Eşya Gasbı Hakkında Bir Fasıl
(Bîr müslüman, zimmîye ait olan şarap ve domuzu telef ettiğinde, kıymetleriyle yükümlü olur. Bunlar bir müslümana âit olursa, yükümlü olmaz.) îmam-ı Şafiî, domuzla şarap zimmîye âit olsa bile, yine telef eden yükümlü kılınmaz diyor. İmam-ı Şafii ile aramızdaki bu ihtilâf, bir zimminin bir diğer zimmiye âit olan domuz veya şarabı telef etmesi ve bir zimminin bir diğer zimmiye satması hâlinde de câridir. îmam-ı Şafii' nin görüşüne göre : Domuzla şarap haram olduklarından, müslümana âit oldukları takdirde değerlendirilemezler. Zimmiler de yasal hüküm bakımından müslümanlara tabii oldukları için, ayni muameleye tabii tutulurlar. O halde bunların yok edilmesiyle yükümlülük gerekmez. Biz de diyoruz ki: Zimmiler için değerlendirilirler. Çünkü onlarca domuz ile şarabın durumu, bizdeki koyunla sirkenin durumu gibidir. Aynı zamanda Biz, onları kendi Dinî inançlarında serbest bırakmakla emredilmişken ve muahede ile kılıçlar indirilmişken onlara müdahaleye hakkımız yoktur. Bu itibarla malları değerlendirilir. O hâide zimminin domuz ve şarabı telef edildiğinde, değer taşıyan normal bir malın telefinde olduğu gibi, ödeme yükümlülüğü gerekli görülür. Ama murdar hayvan ile kanın durumu değişir. Çünkü bu gibi şeyler, hiç bir Din mensubu için hoş görülüp mal edinilemez. Yalnız şarap meselesinde her ne kadar şarap, benzeri bulunan şeylerden ise de sâdece değerle yükümlülüğü gerektirir. Benzeri değil Çünkü müslümanlar, zimminin şarabı mukabilinde yine şarabı verseler, ona izzet vermiş olurlar. Zira şarap îslâmiyette yasaktır. Ancak alış veriş, iki zimmi arasında olursa, şarabı birbirine verebilirler. Ribânın durumu bundan değişiktir. Çünkü toplumu ilgilendirir. Binâenaleyh zimmilerin birbiriyle yapabilecekleri akitlerden müstesna tutulmuştur. Aynca İslâm Dininden dönen köleye karşı suskun durulmaz. Çünkü durulduğu takdirde. Dini basit gösterme endişesi söz konusu olur. Dolayısıyla müslümanlar, onu serbest bırakmakla teahhut etmiş değiller. Üzerinde amden besmele çekilmeyen ve ayni zamanda bunu helâl gören kişinin malı telef edildiğinde yükümlülük gerekmez, delili bulunanın tasarrufuna karışılmaz. 'Eğer mir müslüman, şarabı gasbedip sirkeye dönüştürürse, ye-yâ bir murdarın derisini alıp tabaklarsa, şarap sahibi, sâdece sirkeyi alabilir. Ama deri sahibi, deriyi alır ve tabakın artırdığı farkı gasb-edene verecektir.) Şarabın sirkeye dönüşmesinden gaye, şarabı güneşten gölgeye, veya gölgeden güneşe masrafsız dönüştürme'lıâfidir. Tabaktan ise, Pelit meyvesi gibi maliyeti az olan bir şeyle tabaklamaktır. Bu itibârla şarabı sirkeleştlnne olayı, necasetli elbisenin yıkanması gibi paklanmasıdır. Onunla maliyet sorun olmadığı İçin, asıl sahibinin mülkiyetinde kalır. Tabaklama ise, tıpkı elbisedeki boya gibi maliyeti olan bir şeyin gasbeden tarafından harcanması demektir. Bunun için şarap yerine yalnız sirke alınır.
Deri misâlinde ise, deri alınır. Tabaklamayla artan değer hisbe-ti gasbedene verilir. Yâni: Derinin tabaklamadan önceki ve sonraki değeri belirtilir. Ve tabaklamanın kattığı nisbet gasbedene verilir. Satılan eşyada olduğu gibi, gasbeden, kendi hakkım alıncaya dek gasbettiği malı yanında tutabilir. (İmam Ebû Hanife'ye göre: Gasbeden, deri ve şarabın mahvolmasına sebebiyet verirse, sirkeyi vermekle yükümlü olur. Deri İçin yükümlü olmaz. İki İmam ise, tabaklanmış deri ile yükümlü olur. Ancak mal sahibi, tabaklanmanın artırdığı değeri gasbedene verecektir demişler.) Şayet gasbedenin elinden mahv oluverirse, imamlarımızın itti-fakiyle yükümlü olmaz. Sirke, asıl sahibinin mülkiyeti altında devamlılığını koruduğu için, telef edildiğinde gasbeden, benzerini vermekle yükümlü olur. Çünkü benzeri bulunan cinslerdendir. Deri ise, İmam Ebû Yûsuf ile tmam Muham-m e d' e göre: asıl sahibinin mülkiyetinden çıkmış değildir. Hattâ sahibi tarafından alınabilir. Ve değerlendirilebilen cinstendir. Bu nedenle gasbeden, tabaklanmış bir deri ile yükümlü olur. Ancak deri sahibi de, tabakın artırdığı nisbeti gasbedene verecektir. Tıpkı gasbeden tarafından boyanmış elbisede olduğu gibi, elbise mahvında gasbeden, elbise ile yükümlüdür. Sahip de, boyanın artırdığı nisbeti gasbedene vermelidir. Ayrıca deri sağlam duruyorsa bizzat iadesi gerekir. Ancak mahvetmekle iade fırsatını kaçırmışsa o zaman yerinde değerini vermelidir. Bununla mahvolma mahvetmekten belirlenmiş olur. İki imamın «Mal sahibi, tabaklamanın deride artırdığı nisbeti gasbedene verecektir.» şeklindeki ifâdeleri, deri ile tabaklanma değerlendirilemezken, -ayni parayla olmadığı hâlde- mal sahibi tüm değeri alacak ve tabaklama nisbetini geri vereceğine işarettir. Yoksa ayni cins parayla değerlendirme yapılmışsa tabaklama nisbeti tüm değerden düşürüldükten sonra gerisini haliyle mal sahibi alacaktır. Çünkü tüm değerin gasb edenden alınması ve daha sonra tabaklama nisbetinin geri verilmesinde bir fayda yoktur. îmam Ebû Hanife diyor ki -. Değerlendirme, gasbedenin tabaklama sanatı neticesinde söz konusu oluyor. Yoksa murdarın derisi değerlendirilebilen cinsten değildir. Halbuki tabaklama işi, deriye uygulandığında derinin de değerlendirilmesine sebep oluyor. Bunun için gasbedene bir hak olan tabaklama karşılığını yâni deride artırdığı nisbeti alıncaya dek deriyi yanında tutup sahibine vermeyebilir. Bu meyânda deri, değerlendirilmede sanata tâbi olur. Sonra asıl durumunda olan sanat, yükümlülüğü gerektirmez. Dolayısıyla asla tâbi olan deri de gerektirmez. O zaman sanki sanat uygulanmaksızın mahvolmuş olur. Yalnız malın baki kalması hâlinde iadesinin gerekliliği konusu ayrı bir durum arz eder. Çünkü mülkiyete tâbidir. Deri ise, mülkiyet bakımından sanata tâbi değildir. Ve deri her ne kadar sanat tatbikinden önce değersiz ise de yine sanattan önce var idi. Boğazlanmış hayvan derisi ile elbisenin durumu, murdar hayvanın derisi durumundan değişiktir. Çünkü bunlar, tabaksız ve boyasız da değer taşıdıkları bilinmektedir. Dolayısıyla sanata tabii değiller. Eğer deri sağlam duruyorsa, sahibi de onu gasbedene bırakıp karşılığında değerini almak isterse ve tabaklama da malın değerini artırmışsa, kimisi, mal sahibi, bu konuda bunu yapmaya hakkı yoktur demiştir. Çünkü deri, tabaklama ile değer kazanmıştır. Elbise ise, boyadan önce de değer taşıdığı için, durumu değişik olur. Kimisi de, îmam Ebû Hanife'ye göre deri sahibi derisini gasbedene bırakamaz demiştir. İki İmam'a göre ise deri sahibi için b ı hak vardır. Çünkü deri sahibi deriyi gasbedende bırakıp onu yükümlü kıldığında gasbeden -malın telefi suretinde olduğu gibi- geri vermekten âciz kalır. Belirtildiği üzere bu konudaki ihtilâf, malın telefi suretindeki ihtilâf gibidir. Sonra kimisi demiştir ki: gasbeden, deri sahibine tabaklanmış bir deri ile yükümlü olur. Ancak deri sahibi, tabaklanmanın kattığı değer nisbetini gasbeden vermelidir. Kimisi de, îmam Ebû Hanife'ye göre deri sahibi derisini gasbedene bırakamaz demiştir îki îmam'a göre ise deri sahibi İçin bu Eğer gasbeden, deriyi toprak ve güneş gibi masrafı olmayan şeylerle tabaklamışsa o zaman -elbise yıkamasında olduğu gibi- deri tamamen sahibine kalır. Ve tabaklama işi için gasbedene bir şey verilmez. Eğer gasbeden, deriyi mahvetmiş ise tabaklanmış bir deri değerini vermekle yükümlü olur. Kimisi de: «Tabaksız ve tahir bir derinin kıymetiyie yükümlü olur» demiştir. Çünkü tabaklamayı, gasbeden kişi yapmış olduğu için onu ödemekle yükümlü olmaz. Ulemadan çoğunun kail olduğu birinci görüşün delili: Tabaklama vasfı deri içindir, ondan ayn düşü-
nülemez. O halde asıl olan deriden sorumluluk ve yükümlülük söz konusu ise, aslın vasfı olan tabaklanma da aynı durumu kazanır. Eşer şarap, içine tuz atmakla sirkeye dönüştürülürse -İmam Ebû Hanife'ye göre- sirke gasbedenin olur ve şarap sahibine karşı yükümlü olmaz. Diğer iki İmama göre ise asıl mal sahibi sirkeyi alır ve tuzun katilmasiyle artan değer farkım gasbedene öder. Deri tabaklamasında olduğu gibi... Yâni katılan tuzun ağırlığı kadar sirke verecektir. Şayet mal sahibi sirkeyi gasbedene bırakıp karşılığında değerini almak isterse, biraz önce deri konusunda belirtilen ihtilâf burda da câri olur. Eğer başkasına âit şarabı yok ederse imam Ebû Hanife'ye göre gasbeden ödemek zorunda olmaz. Diğer iki tmama göre ise bu konuda da yükümlü olur.
Şayet şarabı, içine sirke katmakla sirkeye dönüştürürse î m a m Muhammed'e göre saati içerisinde sirkeye dönüşürse gasbedene mal olur ve şarap sahibine bir şey vermek zorunda olmaz. Çünkü bu eylem değeri bulunmayan bir malı heder etme işidir. Eğer saati içerisinde değil de, karıştırılan sirkenin azlığından ancak bir zaman sonra dönüşmüşse, o zaman sirke, aralarında hisseleri ölçüsünde paylaşılacaktır. Çünkü îmam Muhammed'in dayandığı ilkeye göre: Gasbedenin hareketi değersiz şeyi yok etmeye "yönelik bir hareket sayılmaz. İmam Ebû Hanife'ye göre ise, şarap, -sirkeyi karıştırma saati içerisinde olsun veya bir zaman sonra olsun- sirkeye dönüştüğü hâlde gasbedene mal olur. Ve yükümlü olmaz. Çünkü sirkenin karıştırılması, bizzat yok etme hareketi sayılır. Ve yok etmede yükümlülük yoktur. Zira kendi mülkiyetini itlaf etmiş ölür.
İmam Muhammed'e göre şarap, saati içerisinde sirkeye dönüşürse, gasbedenin hareketi yok etme hareketi sayılır. Bununla yükümlü sayılmaz. Eğer saati içerisinde değil de bir zaman sonra dönüşürse, o zaman yükümlülük söz konusu olur. Çünkü başkasına âit olan malı itlaf etmiş olur. Bâzı ulemamız, Cami-üs-Sağir'-deki ifâdeyi mal sahibinin bütün durumlarda şaraptan oluşan sirkeyi karşılıksız almaya hakkı olduğuna teşmil etmişlerdir. Çünkü şarabın içine katılan şey, şarap gibi değersizleşip, özelliğini kaybeder. Bu konuda ulema, kendi görüşlerini belirtmişler. Bunları Kifa-yetülmüntehi adlı eserde zikretmişimdir. «İmam Ebû Hanife'ye göre: Davul, Kaval veya bir Tefi kıran olursa. Veya serhoşluk veren hurma şırasını döken olursa mal sahibine karşı yükümlü olur. Bunların satımı da caizdir.) İmam Ebû Yûsuf ile imam Muhammed'e göre ise; Bunların satımı caiz olmadığı gibi, yükümlülük de söz konusu olmaz. Kimisi demiştir ki: İmamlar arasındaki ihtilâf, oyun için kullanılan tef ve davul hakkında söz konusu olur. Gaziler için vurulan Davul ve düğünlerde çalınması caiz olan tef hakkında câri değildir. Çünkü bunların telefi hâlinde yükümlülüğünde imamlar müttefiktirler. Kimisi de demiştir ki: Bunların, yükümlülük getirdiğine dâir olan fetva, yalnız iki İmamın görüşüne göredir. Bu itibârla bunda da aynı ihtilâf câridir. İki İmamın gerekçesi şudur: Bu gibi şeyler mâsi-yet için hazırlanan şeylerdir. Bunun için bunlar da şarap gibi değeri bulunmayan eşya cinsinden sayılırlar. Aynı zamanda bunlan telef eden kimse de emr-i bilmâruf görevini yerine getirmiş olur ve dolayısıyla Devletin izniyle yapmış sayılır. îmam Ebü Hanife' nin dayanağı da şudur: Bu gibi şeyler, her ne kadar mâsiyette kullanmıyorlarsa da helâl olan bir takım yararlan da bulunduğu için helâl olan mal sayılır ve dolayısiy-Ia şarkıcı cariyeler hükmünde olurlar. Zira bunlardaki sakıncalı taraf, irâdesinde serbest kişinin fiiliyle meydana gelir. O hâlde sakıncalı tarafları onları değer taşıyıcılık vasfından düşüremezler. Satım ve tazmin konularındaki cevaz durumları da maliyet ve değer taşıyıcılık vasıflarına binâendir. Emr-i bilmârufun yerine getirilmesi hususu ise, -el ve dil ile olmak üzere- iki şekilde olur. Birinci şekli -buna güçleri yettiği için- emir sahiplerine bırakılmıştır. Sıradan olan kimseler ise ancak dilleriyle bu görevi yerine getirmekle yükümlüdürler. Bunun için bu yetkilerinden fazla bir şey yapamaz ve yaptıkları zaman zamin olurlar. Bu itibârla adı geçen âletlerin oyun için elverişli olmayan yanları itibarıyla değerlendirilmeleri gerekir. Tıpkı şarkıcı câriye de, saldırıcı koç ta, uğursuz güvercinin, döğüşen horozda ve erkekliği giderilmiş kölede olduğu gibi. Hurma şırasını telef ettiğinde değerin verilmesi gerekir. Çünkü Müslüman kişi -her ne kadar caiz ise de- kendi mülkiyetine almaktan sakmdınlmıştır. Ama bir müslüman, bir hıristiyana âit olan haçı telef ederse, haç değerini haç olarak vermekle yükümlüdür. Çünkü haç hırıstiyanın nazarında değer taşımaktadır. îmam Ebû Yûsuf'a göre: (Kim ki Ümmülveled olan veya azâd edilmesi şarta bağlanan cariyeyi gasbederse, ve elinde Ölürse şartlı cariyenin değeriyle yükümlü oîur. Ümmülveled'in değeriyle yükümlü olmaz.) İki îmam ise; ikisinin değeriyle yükümlü olur demişler. Yâni: İmamlar arasındaki ihtilâf, değere dayanmaktadır. İmamlar, şartlı cariyenin maliyeti değerlendirilebilen cinsten olduğu için yükümlülüğü gerektirir demişler.
Ümmülveled hususunda îmam Ebü Hanife, maliyeti değerlendirilmez, iki İmam ise, değerlendirilir demişler. Delillerini bu kitabın ilk bahsinde zikretmişiz. Doğruyu en iyi bilen ALLAH (Azze ve Celle)tir.[10]
[1] Bakara,194
[2] ibn-İ Ebl Şeybe (Alım-satımlar), el-Müstedrek (Alım-satımlar), Ebü Dâ-rûd (Alım-satımlar) C. 2 S. 145, Tİrmirf (Alım-satımlar) C. I S. 164, îbn-i Mâce (el-ahkâın Ariye babı) C. I S. 175
[3] Yezld b. Sâib İle Abdullah İbn-i Ömer tarafından rivayet olunan bu hadisin Abdullah îbn-i Ömer'in rivayeti şu mealdedir : «Hendek savaşında bir gece Zeyd b. Sâbiî'in gözlerine uyku bastı. İmâre Ö. Hazm da şaka olsun diye gelip onun silâbını aldı. Peygamber Efendimiz (S.A.V.), Zeyd b. Sâbit'e : «Delikanlı, uyudun tâ ki silâhın gitti» dedi ve ondan : «Bu gencin silâhından kimin haberi var?» diye sordu. İmâra b. Hazm : «Ben aldım» dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.Y.) Geri ver» dedikten sonra miislüman kişiyi korkutmaktan ve onun herhangi bîr şeyini -şaka olsun, ciddî olarak olsan- almaktan iiehyetti»Ebü Dâvûd (el-edeb) C. 1 S. 327, Tfrmizl (el-fiten) C. 2 S. 41
[4] Bu hükümlerden biri şudur ki: gasbedilen malın Kendisi duruyorsa bile, onu gasbeden kimsenin zimmetine giren bir borç olduğu için eğer o kimsenin zekât nisabı kadar bir malı da olsa -borçlu olduğu İçin- mâlik olduğu o nisaba zekat düşmez. Oysa eğer gasbedilen şeyin kendisini geri vermek vacip olsaydı, kişinin zimmetine herhangi bir borç taallûk etmez ve dolayısiyle mâlik olduğu nisaba zekât düşecekti. Bundan başka bu görüşü teyit eden bir tajam hükümler daha varsa da konuyu fa2İa uzatmamak için getirdiğimiz bu misâl ile yetiniyoruz.
[5] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/6-11.
[6] Ensârdan bir adam ile Ebû Musa el-Eş'arî (H.A.) tarafından rivayet olunan ve Taberâni ile Ebû Dâvüd kaydettikleri bu hadîsin Ebû Musa'dan gelen rivayet şekli şöyledir : «Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ensârdan bir aileyi evlerinde ziyaret etti. Onlar da Peygamber Erendimiz (S.A.V.)'e bir koyun kesip yemek hazırladılar. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) sofradan bir lokma et alıp ağzına koydu ve bir süre çiğneyip bir türlü yutamadı. Bunun üzerine :
-Bu ne ettir? diye sordu. Ona :
- Falancanın koyunudur. Kestik. Gelince rızâsını alacağız, dediler. Peygamber Efendimiz (S.A.V.):
- Onu esirlere yedirin, buyurdu.»
Ebû Davûd (Alım-satimlar - şüpheli şeylerden sakınma babı) C. 2 S, 116
îmam-ı Şafiî de, Darekutni'nin (Alım-satımlar bahsinde) Amr b. Yesribi'den
«Veda haccında Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in beraberinde bulunuyordum Mina'da «Hiç bir müslümamn malı nzâsı olmadan helâl olamaz» diye buyurduğunu kulağımla duydum» mealindeki hadisi ile ihtiyaç etmiştir. Nasbürraye C. 4 S. 169
[7] Said b. Zeyd, Hz.-Âişe. Ubâde b. Sâmit. Abdullah b. Amr b. As ve Amr b. Avf el-Müzenî (R.A.) tarafından rivayet olunan bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâİ ve Tayalısi kaydetmişlerdir. Ebû Davud'un rivayetine göre hadîsin tamamı şöyledir : «Bir tarla hakkında iki adam anlaşmazlığa düşüp Peygamber Efendimiz (S. A.V.Ve başvurdular. Tarla birinindi, diğeri de onda hurma fidanlarını dikmişti. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) tarlayı sahibine verdi. Ağaçların sahibine de ağaçlarını sökmesini emretti ve : «Kim ki sahipsiz bir araziyi ekilmeye elverişli bir duruma getirirse o arazi onun olur. Başkasına âit bir arazide haksız yere kök diken kimse İse bir hale İddia edemez» buyurdu. Hadisi rivayet eden sahabi demiştir ki: «Ertesi gün hurma ağaçlan köklerinin kazmalarla söküldüğünü gördüm» Ebû Dâvûd (Harac-mevat araziyi ihya bât») C. 2 S. 81-82, Tirmizİ (Ahkâm-
Mevat araziyi ihya babı) C. 1 S. 78
[8] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/11-18.
[9] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/18-22.
[10] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/22-28.
İslami Okul Okulların En Önemlisi