İkrar Bahsi - Fıkıh - 085Ikrar - 4. Sayfa
İSTİSNA VE BENZERİ HUSUSLAR BABI
İKRAR BAHSİ
(Hür, ergin ve akıl sahibi bir kimse, bilinen veya bilinmeyen bir hakkı ikrar ederse, ikrarının gereğini yapmak zorundadır.)İkrar, bir hakkın sabit olduğunu haber vermek olup delil teşkil ettiğinden bağlayıcıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallalla-hü Aleyhi ve Sellem) M a i z'i zina ikrarıyla, kadını da itirafıyla recme mahkûm etmiştir. ([1]) Bu arada ikrar, sadece ikrar edeni bağlar. Çünkü kendisi, başkası adına ikrarda bulunamaz. İkrarda erginlik ile akıl şarttır. Çünkü çocuk ile delide sorumluluk ehliyeti bulunmadığından yaptıkları kendilerini bağlamaz. Ancak tasarruf izni verilen çocuk, böyle olmayıp İzin gereğince ergin hükmündedir. İkrar olunan hakkın bilinmemesi, ikrarın sahih oluşuna engel değildir. Çünkü hak, bazen insanı bilinmeyen bir şeyi ödemek zorunda bırakır. Örneğin : Bir kimsenin, kıymeti bilinmeyen bir şeyi heder, etmesi veya diyeti belirsiz yaralamada bulunması ya da bir hesabın, miktarını bilmediği mütebakisine borçlu kalması gibi. İkrar, bir hakkın varlığını haber vermek olduğundan bu hakkın bilinmemesi hâlinde de sahihtir. İkrar edilen kişinin bilinmemesi hâlinde ise durum böyle değildir. Çünkü bilinmeyen kişi, hak sahibi olamaz. (İkrar edene •. «Bilinmeyeni açıkla» denilir.) Çünkü belirsizlik kendisinden kaynaklanmaktadır. (Açıklamadığı takdirde Hâkim, kendisini açıklamak zorunda bırakır.) Çünkü o, ikrarla kendisine lâzım gelen yükümlülükten kurtulmak zorundadır. Bu ise, ancak ikrar olunan hakkı açıklamakla olur. (Bir kimse, falancanın bende bir şeyi vardır, derse kıymeti olan bir şeyi açıklaması gerekir.) Çünkü o, malın zimmetinde vacip olduğunu haber vermiştir. Oysa kıymeti olmayan bir şey zimmette vacip olmaz. Bu nedenle başka bir şey açıklamakla ikrardan dönmüş olur.
(İkrar edilenin, daha fazla iddia etmesi hâlinde söz, yeminiyle birlikte ikrar edenindir.) Çünkü o, fazlalığı inkâr edendir. (Falancanın bende hakkı vardır, demesi hâlinde de) açıkladığımız nedenle (kıymeti olanı açıklaması gerekir.) Kendisinden bir şey gasbet-tim, demesi hâlinde de durum aynıdır. Ancak, âdet gereği halkın, birbirlerine karşı koruduklan bir malı açıklaması gerekir. (Eğer: Falancanın bende malı vardır, derse açıklaması kendisine aittir. Çünkü malı üstü kapalı söyleyen odur. Az veya çok söylesin sözü geçerlidir.) Çünkü varlık olarak azı dâ çoğu da maldır. Ancak bir dirhemden aşağıda doğrulanmaz.) Çünkü bu, örfen mal sayılmaz. (Eğer ı Büyük bir mal. derse ikiyüz dirhemden aşağı da doğrulanmaz.) Çünkü o, vasıflı bir mal ikrar ettiğinden vasfı kaldırmak caiz değildir. Nisap ise büyük maldır. Nitekim nisap sahibi, zengin sayılmakta, zenginlik ise halk nazarında büyüktür. îmam Ebû Hanife' den : Bu kimse, onbir dirhemden aşağıda doğrulanmaz. Bu ise, hırsızlık nisabıdır. Çünkü bu nisap, dokunulmaz olan elin kesilmesine yolacağından büyüktür, dediği rivayet edilmiştir. Ayrıca kendisinden yukarıdaki görüş de rivayet edilmiştir. Şayet ikrar eden, dirhemden bahisle bunu söylerse durum böyledir. Yok eğer dinardan söz ederse bu mal, yirmi dinar, deveden söz etmesi hâlinde de yirmi beş deve olarak takdir edilir. Çünkü bu miktarlar, her türün asgarî nisabıdır. Zekât düşmeyen mallar ise, nisap kıymetiyle takdir edilir. (Eğer büyük mallar ,derse) cem'in en azı itibar edilmek suretiyle (belirttiği her türden üç nisap miktarı takdir edilir. Eğer çok dirhemler, derse on dirhemden aşağı doğrulanmaz.) Bu, imam Ebû H a n i f e' ye göredir. (Diğer iki İmama göre ise ikiyüz dirhemden aşağıda doğrulanmaz.) Çünkü nisap sahibi çok varlıklı kabul ediliı. Nitekim başkasına da yardımcı olmak zorundadır. Nisaptan aşağısı ise böyle değildir.
İmam Ebû Hanife diyor ki: on, çoğul ile açıklanan en büyük sayıdır. Nitekim –Arapçada- on dirhemler denildikten sonra onbir dirhem denildiğinden on. lâfız bakımından daha büyük olur ve dolayısıyla -Çok dirhemler- sözünden bu anlaşılır. (Eğers Dirhemler, derse bu, üç dirhemdir.) Çünkü üç, çoğulun en azıdır. (Ancak daha fazla açıklarsa böyle değildir.) Çünkü ifâde, buna da müsait olup bu takdirde âdet olan tartı miktarı itibar edilir. (Eğer! bende şu kadar, şu kadar dirhemi vardır, derse onbir dirhemden aşağıda doğrulanmaz.) Çünkü o, aralarında atıf harfi olmayan belirsiz iki sayı söylemiştir. Bu durumdaki belirli iki sayı ise, en az onbirdir.
(Eğer s şu kadar ve şu kadar dirhem derse yirmibirden aşağıda doğrulanmaz.) Çünkü o, aralarında atıf harfi olan iki belirsiz sayı söylemiştir. Bu şekildeki iki belirli sayı ise, en az yirmibir olduğundan her şey benzerine kıyâs edilir. (Şayet: Şu kadar dirhem, derse bu, bir dirhemdir.) Çünkü dirhem kelimesi belirsizin açıklamasıdır. Eğer vav'sız olarak üç defa: Şu kadar derse bu, onbirdir.) Çünkü bu sayıdan başka anılan ifâdenin yerine geçecek bir sayı yoktur. (Yok eğer vav ile üç defa : Şu kadar, derse bu, yüz yirmibirdir. Aynı şekilde dört defa derse buna bin daha eklenir.) Çünkü kullandığı ifâdenin yerine geçecek sayı budur (Eğer: Falancanın, üzerimde veya tarafımda bir şeyi vardır, dese borcu ikrar etmiş olur.) Çünkü üzerimde tâbiri, gereklilik sığyası olduğu gibi tarafımda tâbiri de, kefalet bahsinde geçtiği üzere zaminlik ifâde eder. (Şayet ikrar eden; o, üzerimde veya tarafımda emânettir, diye sözünü bağlarsa doğrulanır.) Çünkü kullandığı ifade, mecazen bu mânâya da gelebilir. Şöyle ki: Mal, korunması gereken bir nesne olduğundan ikrar eden, korunmasını üzerine almış olabilir. Böylece sözüne ara vermemek kaydıyla tasdik edilir. Ben diyorum ki: K u d u r i nüshalarmdaki -Tarafımda- ifadesi, emâneti ikrar etmek demektir. Çünkü bu kelime, hem borç hem de emânet için kullanılır. Hattâ bir kimse: Falanca tarafında hiç bîr hakkım yoktur, derse onu hem borçtan hem de emânetten kurtarmış olur. Emânet ise ikisinden daha azdır. Ancak-ilk görüş daha sahihtir. (Şayet yanımdadır veya berâberimdedir veya evimdedir veya cüz-dammdadır veya sandığımdadır, derse bu. elindeki bir emâneti ikrar etmek olur.) Çünkü bütün bu ifâdeler, ikrar edilen şeyin elinde bulunduğu anlamındadır. Bu ise, ödenmesi gereken borç olabildiği gibi emânet de olabilir. Böylece en azı olan emânet kesinleşir. (Eğer bir kimse, başkasına: Benim sende bin dirhemim vardır, der ve o da t onları tart veya say veya bana mühlet ver veya onları ödemiştim derse bu, ikrar olur.) Çünkü birinci ve ikinci şıktaki zâ-
mir, davacının ileri sürdüğü binden ibarettir. Böylece dâvâlı; bendeki binini tart, demiş gibi olur. Nitekim, «onları» dememesi halinde ikrar olmaz. Çünkü bu takdirde davacının söylediği bin dirhem kas-dedilmemiş olur. Mühlet istemek de ancak kesinleşmiş bir hak için olduğu gibi ödeme de hakkın kesinleşmesinden sonra meydana gelir. Açıkladığımız nedenle, davalının: vaz geçmiştin, demesi de, ödemiştim, demesi gibidir. Aynı şekilde : Onları bana sadaka olarak vermiştin veya hibe etmiştin, demesi de ikrardır. Çünkü davacının, bin dirhemi kendisine verebilmesi için önceden ona sahip olması gerekir. Dâvâlının: Onları alman için seni falancaya havale ettim, demesi de aynı şekilde ikrardır. (Bir kimse, vâ'deli bir borç ikrar eder ve ikrar edilen, onu borç konusunda doğrular, fakat vâ'de hususunda yalanlarsa borcu peşin ödemesi gerekir.) Çünkü o, kendi zimmetindeki bir malı ikrar etmiş ve onda kendine bir hak iddia etmiştir. Böylece bu, elindeki bir atın faskasına ait olduğunu ikrar ederken onu kiraladığını iddia etmesi gibi olur. Siyah dirhemleri ikrar etmesi hâlinde ise beyazları Ödemesi gerekmez. Çünkü siyahlık, dirhemlerin vasfıdır. Nitekim aynı mesele, Kefillik bahsinde de geçti. (Ancak vâde konusunda, ikrar edilene yemin ettirilir.! Çünkü o, ikrar edenin vâ'de hakkını inkâr etmektedir. Yemin ise, inkâr edene lâzım gelir. (Eğer: Onun bende yüz ve bir dirhemi vardır, derse hepsini dirhem olarak ödemesi gerekir. Şayet: Bende yüz ve bir elbisesi vardır, derse kendisine bir elbise lâzım gelir ve yüzün izahı kendisinden istenir.) Birinci şıkta da kıyâs bu olup İmam-ı Şafii de bu görüştedir. Çünkü yüzün ne olduğu bilinmemekte ve dirhem lâfzı da onun izahı değil atıf harfi vav ile ona atfedilmiş bulunmaktadır. Böylece ikinci şıkta olduğu gibi burada da yüz, belirsiz kalır. İki şık arasında farklılığı öngören istihsana göre, halk, her sayıdan sonra dirhem kelimesini tekrarlamaktan üşendiği İçin iki sayıyı da söyledikten sonra dirhemi söylemekle yetinmişlerdir. Bu, çok kullanılan kelimelerde geçerlidir. Çqk kullanma ise, muamelelere çokça konu olmaktan ileri gelir. Bu husus da, dirhem ve dinar ile ölçü ve tartı mallarında gerçekleşir. Elbise ile ölçü ve tartıyla satılmayan mallarda ise bu durum bulunmadığından onlar, hakiki mânâlarında kullanılırlar. Aynı nedenle, (yüz ve iki elbise demesi halinde de durum aynıdır. Ancak, yüzüç elbise derse değişir.) Çünkü ikrar eden, söylediği iki belirsiz sayıdan sonra onları açıklayan elbise kelimesini de zikretmiştir. Çünkü elbise kelimesi atıfsiz söylendiğinden her iki sayıyla da ilgilidir. Nitekim her iki sayı da aynı miktarda izaha muhtaç olduklarından tamamı, elbiseden ibarettir.
(Bir kimse, sepetteki hurmayı ikrar ederse kendisine hem hurma hem de sepet lâzım gelir.) İmam Muhammed, el-Asıl adlı eserinde bunu: -Yâni sepetteki hurmayı gasbettim, derse şeklinde izah etmiştir. Çünkü sepet, hurma konulan kap olduğundan kabın içindeki bir şey, kapsız gasbedilemez. Bu yüzden ikisi de lâzım gelir. Gemideki yiyecek ile çuvaldaki buğdayın hükmü de aynıdır. Ancak, hurmayı sepetten gasbettim, derse durum böyle değildir. Çünkü -Min» -den eki- harfi, bir şeyi bir yerden çıkarmayı ifâde ettiğinden bu, çıkarılanın gasbedildiğini ikrar etmek olur. (Ahırdaki hayvanı ikrar eden kimseye yalnız hayvan lâzım gelir.) Çünkü İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre gasp nedeniyle ahır tazmin edilmez. İmam Muhammed'in görüşüne göre ise, ikisi de tazmin edilir. Evdeki yiyeceğin hükmü de aynıdır. (Bir kimse, başkası için yüzük ikrar ederse halkası ve taşı lâzım gelir.) Çünkü ikisine birden yüzük denilir. (Bir kimse, başkasına bir kılıç ikrar etse, kılıcın yüzü. kını ve kabzası onundur.) Çünkü kılıç, tümünü içine alır. (Bir kimse, gerdek ikrar etse direkleri ve bezi ikrar edilenindir.) Çünkü örfen bunların tümüne bu ad verilir. (Eğer: Mendil içinde bir elbise gasbettim, derse ikisi de lâzım gelir.) Çünkü mendil, elbisenin sarıldığı kaptır. (Falancanın, bende, bir elbise içinde bir elbisesi vardır, demesi hâlinde de ikisini öder.) Çünkü ikinci elbise, birincinin kabıdır. Ancak bir dirhemde bir dirhem derse bir dirhem ödemesi gerekir. Çünkü bu, dirhemi dirheme kap yapmak değil, çarpmaktır. (Eğer: On elbise içinde bir elbise der£e, İmam Ebû Yûsuf'a göre sâdece bir elbise ödemesi gerekir. İmam Muhammed ise : onbir elbise lâzım gelir, demiştir.) Çünkü kıymetli elbise, bazen on elbiseyle sarıldığından bu elbiseler, kap kabul edilebilirler İmam Ebû Yûsuf diyor ki: -Fi.de -eki harfi, ara ve orta mânâsında da kullanılabilir. Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle): -Kullarımın içine-yâni arasına-gir- buyurmuştur. Böylece kap mânâsında şüphe meydana gelmiştir. Kaldı ki asıl olan, kişinin zimmetinde bir şey olmaması olduğu gibi elbisenin her biri, kap değii, kaba konulacak türdendir. Böylece, on elbiseyi kap kabul etmek mümkün olmadığından yalnız birinci elbise lâzım gelir (Çarpma ve hesap kasdederek: Falancanın bende beşte beşi vardır, derse beş ödemesi gerekir.) Çünkü çarpma, malın kendisini çoğaltmaz. Hâsen ise: Yirmibeş ödemesi gerekir, demiştir. Biz bu meseleyi Boşanma Bahsinde zikrettik. (Eğer Beşle beraber beş demek istedim, derse on ödemesi gerekir.) Çünkü ifâde bu mânâya gelebilir. (Eğer î Onun bende bir dirhemden on dirheme kadar, veya j Bir dirhemle on dirhem arasında hakkı vardır, derse İmam Ebü Hanİfe'-ye göre dokuz dirhem lâzım gelir. Yâni ilk dirhem ile ondan sonraki dirhemler gerekir ve sonuncu dirhem düşer. Diğer iki imam ise: On dirhemin tamamı lâzım gelir, demişlerdir.) Yâni birinci ve sonuncu dirhemler de dahildir. î m a m Z ü f e r ise : İlk ve son dirhemler dahil olmayıp sekiz dirhem ödemesi gerekir, demiştir. (Eğer: Evimin şu duvardan şu duvara kadar olanı falancanındır, derse iki duvar arası o kimsenin olur. Fakat duvarlarda bir hakkı yoktur.) Bu konudaki fıkhi gerekçeler Boşanma Bahsinde geçti.[2]
Bir Fasıl
(Bir kimse s Falan kadının karnındaki çocuğa bin dirhem borcum vardır, derse bu durumda eğer: Falanca, ona vasiyet etti veya: Babası ölüp ona miras bıraktı, derse ikrar sahihtir.) Çünkü bu takdirde, çocuğa mülkiyeti sabit kılmaya yarayan bir sebebi ikrar etmiş olur. (Sonra kadın, çocuğu, ikrar sırasında var olduğunu gösteren bir süre zarfında doğurursa ikrar eden, söylediğini ödemek zorundadır. Şayet kadın, onu Ölü olarak doğurursa mal, vasiyet edene ve mirasçılar arasında taksim edilmek üzere murisindir.) Çünkü ikrar, gerçek itibariyle onlar için yapılmış olduğundan ana rahmindeki çocuğa ancak doğumdan sonra intikâl eder ki burada ölüm nedeniyle intikâl' etmemiştir. (Eğer kadın, sağ İki çocuk doğurursa mal ikisinindir. Şayet ikrar eden : Ana karnındaki çocuk, bu malı bana satmış veya borç olarak vermiştir, derse kendisine bir şey lâzım gelmez.) Çünkü bu durumda o, imkânsız bir şey açıklamıştır. (Eğer ikrar sebebini açıklamazsa İmam Ebû Yûsuf'a göre bu sahih değildir. İmam Muhammed ise: Sahihtir, demiştir.) Çünkü ikrar, şer'i delillerden olduğundan menşeinin açıklanması gerekir. Bu açıklama ise, ikrarı uygun bir sebebe dayandırmakla mümkündür.
İmam Ebü Yûsuf diyor ki.- Mutlak ikrardan, sebebi ticaret -alış veriş- olan ikrar anlaşılır. Bu nedenledir ki ortaklardan birinin yaptığı ikrar, bu türdendir. O halde burada da ikrar sebebi açıklanmış sayılır.
(Bir kimse, koyunun karnındaki kuzuyu başkası için ikrar ederse ikrarı sahih olup ödemesi gerekir.) Çünkü bu ikrarın sahih gerekçesi vardır. Bu gerekçe, kuzu başkasınca bu kişiye vasiyet edilmiş olabil-mesidir. İşte buradaki ikrar, buna dayandırılmıştır. (Bir kimse, muhayyerlik şartım ikrar ederse şart bozulur.) Çünkü muhayyerlik, feshetmek içindir İkrar ise feshedilemez. (Ve ikrar edene mal lâzım getir.) Çünkü ikraı edeni bağlayan ve bu bozuk şartla yok olmayan ikrar sıygası mevcuttur. Allah daha iyi bilir.[3]
İSTİSNA VE BENZERİ HUSUSLAR BABI
(Bir kimse, ikrara bitişik olarak söylediğinin bir kısmım istisna ederse istisna sahih olup kalanı Ödemesi gerekir.) Çünkü istisna sözün başlangıcıyla birlikte kalandan ibarettir. Ancak istisnanın ikrara bitişik olması gerekir.
(İstisna ettiğinin, az veya çok olması arasında fark yoktur. Şayet tamamını istisna ederse ikrarının gereğini yapar ve istisna bozulur.) Çünkü istisna, bir kısmın çıkarılmasından sonra kalanı kabul etmek dernektir. Oysa bu durumda, kalan olmadığından bu, ikrardan dönmek olur ki bunun gerekçesi. Boşanma Bahsinde geçti.
(Eğer: Onun bende yüz dirhemi var, ancak bir dinar hâriç veya î Bir öiçek buğday hâriç, derse buğday veya dinarın kıymeti hâriç yüz dirhemin kalanım ödemek zorundadır.) Bu. İmam Ebû H anife ile İmam Ebû Yûsuf'a göredir. (Eğers Onun bende yüz dirhemi var, ancak bir elbise hâriç, derse istisna sahih değildir. İmam Muhammed Her iki meselede de istisna sahih değildir, demiştir.) İmam Şafiî ise ; Her ikisinde de istisna sahihtir, demiştir. İmam Muhammed diyor ki: İstisna öyle bir şeydir ki. olmadığı takdirde istisna edilen şey, ikrara dâhil olur. Bu ise. ayrı cinste gerçekleşmez. I m a m -1 Şafiî ise : Mal olmaları bakımından ikrar edilenle istisna edilenin cinsi aynıdır, demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed ise diyorlar ki: Birinci meselede, ikrar ve istisna edilen mallar, değer olmaları bakımından aynı cinstendirler. Bu husus, dinarda açıktır, ölçü ve tartı mallarının ise, vâsıfları değer hükmündedir. Elbise ise, hiç bir şekilde değer ölçüsü değildir Bu nedenle mutlak değiş- tokuş akdinde ödenmesi kesinleşmez. Değer olan mal ise, dirhemlerle takdir edilebildiğinden tutan kadar, ikrar olunca dirhemlerden istisna, edilir. Değer olmayan ise, dirhemlerle takdir edilemediğinden istisna edilen miktar belirsiz kalmakta ve dolayısıyla istisna sahih olmamaktadır (Bir kimse, bir hakkı ikrar ederken) ona (bitişik olarak: İnşâal-lah, derse ikrarı kendisini bağlamaz.) Çünkü inşâallah ile yapılan istisna, yâ ikrarı bozmaktır veya başka bir şeye ta'lik etmektir. Eğer ilki ise, ikrar bozulmuş demektir. İkincisi olması hâlinde yine ikrar bozulmuş sayılır. Çünkü ikrarda şartlı tâ'lik geçersizdir. Geçerli oisa bile Boşanma Bahsinde de söylediğimiz üzere buradaki, meşiet şartını bilmek mümkün değildir. Ancak : Öldüğüm zaman veya ay başı gelince veya oruç bittiğinde falancanın bende yüz dirhemi vardır, demesi hâlinde ise durum böyle değildir. Çünkü bu, süreyi açıklamak demek olduğundan tâ'lik değil erteleme olur. Nitekim ikrar edilen, süre konusunda kendisini yalanlarsa malı peşin ödemesi gerekir.
(Bir kimse, bir evi ikrar eder ve binasını kendine istisna ederse ev, binasıyla birlikte ikrar edilenin olur.) Çünkü bina, lâfzen değil, mânâ bakımından ikrara dâhildir. İstisna ise; lâfızda yapılan bir tasarruftur. Yüzükteki taş ile bahçedeki hurma ağacı da evin binası hükmündedirler. Çünkü onlar da lâfzen değil, mânâ bakımında ikrara dâhil olurlar. Ancak : Üçte biri hâriç, veya bir oda dışında derse bunlar istisna edilmiş olurlar. Çünkü bunlar, ikrarın lâfzına dâhildirler. (Eğer: Bu evin binası benim arsası ise falancanındır, derse dediği gibi olur.} Çünkü arsa, binasız sahadan ibarettir. Böylece o, bu evin binası değil, düz toprağı falancanındır, demiş sayılır. Ancak, arsa yerine, toprak dese evin binası da ikrar edilenin olur. Çünkü evi ikrarda olduğu gibi toprağı ikrar etmek de binayı ikrar demektir. (Eğer: Bende falancadan satın alıp teslim almadığım atın bedeli olarak bin dirhem vardır derse bu durumda, eğer şu at, derse ikrar edilene Yâ atı teslim edip bin dirhemini alırsın yâ da hiç bir hak iddia edemezsin, denilir.) Bu meselenin bir kaç şekli vardır.
Birincisi, yukardaki şekildir ki bu durumda ikrar edilen, ikrar edeni doğrulayarak atı teslim eder. Ve geçtiği üzere kendisine: Bin dirhemini al, denilir. Çünkü ikisinin birbirini doğrulamasıyla sabit olan hak, müşahedeyle sabit olan hak gibidir. İkinci şekil ise, ikrar edilenin ikrar edene: Bu at senindir. Ben bunu değil, başka bir atı sana sattım, demesidir. Bu durumda atın tes-limiyle ikrar edene ikrarından ötürü bedel lâzım gelir. Çünkü netice aynı olduktan sonra bu veya şu atın satılmış olması arasmda fark yoktur.
Üçüncüsü, ikrar edilenin ikrar edene: At benimdir ve onu sana satmadım, demesidir. Bu durumda ikrar edene bir şey lâzım gelmez. Çünkü o, atm bedeli olarak parayı ikrar ettiğinden at olmaksızın kendisine bir şey lâzım gelmez Şayet ikrar edilen bu söylediğiyle beraber.- Ben sana başka bir at sattım, derse yeminleşirler. Çünkü ikrar eden, belirttiği atm teslim edilmesini isterken ikrar edilen bunu inkâr etmektedir. Aynı zamanda ikrar edilen, başka bir atın bedeli olarak bin dirhemi isterken ikrar eden, bunu inkâr etmektedir. Yeminleşmeleri hâlinde bedel ödenmez. İkrar eden, atı belirtmişse durum böyledir.
(Şayet; Satın aldığım herhangi bir atın bedeli olarak, derse İmam Ebû Hanife'ye göre bin dirhemi ödemesi gerekir ve: Atı teslim almadım, iddiası ister bitişik isterse de aralıklı söylensin doğrulanmaz.)
Çünkü o; Bende vardır, demekle başkasının kendinde kesin hakkı olduğunu ikrar ettiğinden ! Teslim almadım, demesi, ikrardan dönmek olur. Nitekim belirtilmeyen at konusunda teslim almayı inkâr etmesi, hakkın kesinleşmesine tamamen ters düşer. Çünkü belirsizlik, ister başlangıçta bulunsun isterse de satın alınan malın benzeriyle karışıp unutulması suretiyle sonradan meydana gelsin, onun zayi olmasını gerektirdiğinden bedeli ödemek imkânsız hâle gelir. Böylece ikrar edenin: Teslim almadım, demesi, bitişik de olsa ikrardan dönüş demek olduğundan sahih değildir.
Diğer iki imam ise : Bunu bitişik söylerse doğrulanır ve kendisine bir şey lâzım gelmez. Şayet ikrar eden bunu aralıkla söyler ve ikrar edüen de, paranın, atın bedeli olduğunu inkâr ederse doğrulanmaz. Yok eğer ikrar edilen, ikrar edene bir şey sattığını kabul ederse söz ikrar edenindir, demişlerdir. Çünkü ikrar eden, malı ödemekle yükü m-lü olduğunu ikrar etmiş ve satışı da buna sebep göstermiştir. Bu üu-rumda ikrar edilen, satış konusunda kendisiyle mutabık olsa bile söz, ikrar edenindir. Çünkü teslim alma olmaksızın ikrar edene bir şey lâzım gelmez ki o, bunu inkâr etmektedir. Şayet ikrar edilen, ikrar edeni yalanlarsa bu kez ikrar eden; Malı teslim almadım, demesi, değişikliğe sebep olan bir açıklama olur. Çünkü ifâdesinin başı, kendisini ödeme zorunda bırakırken sonu, malı teslim almadığı gerekçesiyle ödeme mecburiyeti olmadığı ihtimalini doğuruyor. Değişikliğe yol açan ifâde ise, aralıklı değil, bitişik olması hâlinde sahihtir.
(Eğer: Ondan bir şey satın aldım, fakat teslim atmadım, derse söz onundur.) Bu, ittifakla böyledir. Çünkü teslim almak, satışta zorunlu olmadığı halde bedeli ikrarda zorunludur. (İçki veya domuz bedeli demesi hâlinde de durum aynıdır.) Yâni: Falancanın, bende içki veya domuz bedeli olarak bin dirhemi vardır, derse (İmam Ebû Ha-nife'ye göre bitişik veya aralıklı söylesin, içki veya domuz bedeli, şeklindeki izahı geçersiz olup bin dirhem ödemesi gerekir.! Çünkü içki ve domuz bedelini ödemek, vacip olmadığından bu, İkrardan dönmek olur. Oysa sözünün başlangıcı ödemeyi gerektirir. (Diğer iki imam ise : Bunu bitişik söylerse kendisine bir şey lâzım gelmez, demişlerdir.) Çünkü o, sözünün son kısmıyla, maksadının ödemeyi ikrar olmadığını açıklamış olur. Böylece bu. sözün sonunda inşâallah demek gibi olur. Biz diyoruz ki. inşâallah talik, bu ise ikrarı iptal etmektir.
(Eğer: Bir malın bedeli olarak falancanın bende bin dirhemi vardır, veya : Bana bin dirhem borç verdi, dedikten sonra : Dirhemler, düşük ayarlıdır, veya: Çok düşük ayarlıdır, der ve ikrar edilen de : Onlar tam ayarlıdır, derse İmam Ebû Hanİfe'ye göre tam ayarlıyı ödemesi gerekir. Diğer iki imam ise : Eğer İkrar eden, bunu bitişik olarak söylerse doğrulanır, aralıklı söylerse doğrulanmaz, demişlerdir.) Aynı şekilde, dirhemler, daha da düşük ayarlıdır, veya kurşundur, veya: Ancak bu dirhemler düşük ayarlıdır, veya: Bir malın bedeli olarak falancanın bende bin düşük ayarlı dirhemi vardır, demesi hâlinde de aynı ihtilâf mevcuttur.
İki imam diyorlar ki bu, ikrarı değiştirici bir açıklama olduğundan bitişik olması kaydıyla sahihtir. Tıpkı şart ve istisna gibi. Çünkü düşük ayarlıya hakiki mânâda dirhem denildiği gibi, çok düşük ayarlıya da mecazi anlamda dirhem denilmektedir. Ancak mutlak dirhemden, tam ayarlı olanı anlaşılır. Böylece bu bakımdan ikrar edenin son söylediği, değiştirici bir açıklama olup tıpkı: Ancak onlar beş dirhem ağırlığındadır, demesi gibidir.
İmam Ebû Hanife ise diyor ki: Bu, ikrardan dönüş demektir. Çünkü mutlak akit, kusursuzluk vasfını gerektirir. Düşük ayarhhk ise kusur olduğu gibi kusur iddia etmek de akdin bazı gereklerinden dönmek olur. Böylece bu, satıcının alıcıya : Malı sana kusurlu olarak sattım, alıcının da: Sen onu bana kusursuz sattın, de-
meleri gibi olur ki açıkladığımız nedenle burada söz alıcınındır. Çok düşük ayarlılar ise bedel değildirler. Oysa satış bedele dayanır. O halde bu, ikrardan dönüş olur. İkrar edenin:
Ancak dirhemler beş dirhem ağırlığındadır, demesi ise sahih bir istisnadır. Çünkü bu, miktardır. Kalite ise böyle değildir. Çünkü tıpkı evin binasında olduğu gibi vasfı istisna etmek de caiz değildir. Ancak ikrar eden :
Bir atın bedeli olarak bende falancanın yüz ölçek buğdayı vardır, fakat kalitesiz buğdaydır, derse bu sahihtir. Çünkü buğdayda kalitesizlik, kusur değil, çeşit olduğundan mutlak akit, buğdayın bu çeşitten olmamasını gerektirmez İmam Ebü Hanife' den Usûl rivayetleri dışında, borç konusunda: Bitişik söylemesi hâlinde ikrar eden, düşük ayarlı dirhemlerde doğrulanır. Çünkü borç, teslim alınanın benzerini ödemeyi gerektirir. Nitekim tıpkı gaspta olduğu gibi bazen borç olarak teslim alman dirhemler düşük ayarlı olabilir, dediği rivayet edilmiştir. İlk rivayete göre, teamül, tanı ayarlılara alış-veriş şeklinde olduğundan mutlak borçtan da bunlar anlaşılır.
(Eğer ikrar eden, satış ve borçtan söz etmeden : Falancanın bende düşük ayarlı bin dirhemi vardır, derse kimisi :) ittifakla (doğrulanır, demiştir.) Çünkü düşük ayarlıya da dirhem denilir. (Kimisi ise: doğrulanmaz, demiştir.) Çünkü mutlak ikrardan yegâne meşru akitler anlaşılır. Gayr-ı meşru tüketim anlaşılmaz. (Eğer: Falancadan bin dirhem gasbettim, veya : Bana emânet verdi, dedikten sonra: Dirhemler düşük, veya: Çok düşük ayarlıdır, derse bitişik veya aralıklı söylesin, doğrulanır.) Çünkü kişi, gördüğünü gasbeder ve malik olduğunu emânet bırakır. Böylece bu iki hususta tam ayarlı dirhemleri gerektirecek bir durum olmadığı gibi bunlarda böyle bir teamül de bulunmadığından bu söz, aralıklı da söylense dirhem türünü açıklamak olur. Ve dolayısıyla ikrar sahihtir. Bu nedenledir ki gasbedilen malı ve emâneti geri getiren, kusurlu bir mal getirirse söz onundur.
İmam Ebû Yûsuf dan : Borca kıyâsla, gasp konusunda aralıklı söylediği takdirde doğrulanmaz, dediği rivayet edilmiştir. Çünkü gasp İle borçta ödemeyi gerektiren, dirhemleri teslim almaktır. Şayet gasbı veya emâneti ikrar ettikten sonra bitişik olarak : Dirhemler, çok düşük ayarlıdır, veya : Kurşundur, derse doğrulanır. Ara vererek derse doğrulanmaz. Çünkü çok düşük ayarlılar, dirhem cinsinden değildirler. Bunlara mecazen dirhem denilir. O halde bu söz, değiştirici bir açıklama olup bitişik söylenmesi gerekir.
(Eğer bütün bu meselelerde: Bende falanın bin dirhemi vardır, dedikten sonra s Ancak şu kadar noksandır, derse doğrulanmaz. Bitişik söylerse doğrulanır.) Çünkü bu, bir miktara istisna etmek demektir, tstisnâ ise, bitişik olarak sahihtir. Düşük ayarhlık ise, böyle değildir. Çünkü o, vasıftır. Vasıflan istisna ise sahih değildir. Aynı zamanda ikrarın lâfzı, vasıfla değil, miktarla ilgilidir. İstisna da açıkladığımız üzere lâfızla ilgili bir tasarruftur. Eğer verilen ara, konuşmadaki zorunlu bir kesiklik ise, bundan korunmak mümkün olmadığından bitişik sayılır.
(Bir kimse, bir elbise gasbettiğini ikrar ettikten sonra kusurlu bir elbise getirip geri verirse söz onundur.) Çünkü gasb, kusursuz mala mahsus değildir. (Bir kimse, başkasına: Senden emânet olarak bin dirhem aldım ve zayi oldu der ve karşı taraf . Hayır, sen onu zorla almıştın, derse, ikrar edenin ödemesi gerekir. Şayet ikrar eden ; Sen onları bana emânet olarak vermiştin, der ve Öbürü: Hayır, sen onlan benden gasbetmiştin, derse ödemesi gerekmez.) İki mesele arasındaki fark şudur ı Birinci meselede ikrar eden, ödemeyi gerektiren sebep olan almayı ikrar ettikten sonra kendisini ödemeden kurtaracak oian, ikrar edilenin iznini iddia etmektedir, öbür taraf ise, bunu inkâr ettiğinden söz, yeminiyle birlikte onundur." İkinci meselede ise, ikrar eden, teslim işini ikrar edilene yüklemekte, öbürü ise zaminliğin sebebi olan gasbı iddia ettiğinden söz, yeminiyle beraber gasbı inkâr eden ikrarcınmdır. Bu konuda, teslim aldım demekle, aldım demek arasında fark yoktur. Aynı-şekilde, bana teslim ettin, demekle bana verdin, demek de aynıdır.
Eğer denilse ki: Mal, ancak teslim alınmakla teslim edilmiş ve verilmiş olur. Biz deriz ki: Teslim etme ve verme, bazen boşaltma veya malı kişinin önüne koymak suretiyle de olur. Şayet teslim etme ve verme, teslim almayı gerektirse bile, bu bir zorunluluk olduğundan ödeme için yeterli sebep teşkil etmez. İkrar eden:
Ben dirhemleri senden emânet olarak aldım, ikrar edilen ise: Hayır sen onlan borç olarak aldın, derse durum böyle olmayıp aldığını ikrar etmiş olsa bile söz ikrar edenindir. Çünkü bu taktirde ikisi de, dirhemlerin sahibinin rızasıyla alındığını kabul etmektedir. Ancak ikrar edilen, ödemeye sebep olacak borcu iddia ederken ikrar eden. bunu inkâr etmekte ve dolayısıyla gasp iddiasıyla borç iddiası birbirinden ayrılmaktadır.
(Eğer bir kimse % Şu bin dirhemi falancaya emânet olarak vermiştim ve ondan aldım, der ve Öbürü de : O dirhemler benimdir, derse onları alır.) Çünkü ikrar eden, öbürünün dirhemlerdeki zilyedli-ğini ikrar ederek onun aleyhine bunların kendisine ait olduğunu iddia etmiştir, öbürü ise bunu inkâr etmektedir. Geçerli olan da inkâr edenin sözüdür. (Bir kuuse : Ben şu hayvanımı falana kiralattım. O da, bindikten sonra onu geri verdi, veya -. Şu elbisemi falancaya kiraya verdim. O da, giydi ve geri verdi der ve Öbürü : Yalan söylüyorsun, hayvan da elbise de benimdir, derse söz ikrar edenindir.) Bu İmam Ebû H a n i f e ' ye göredir. (Diğer iki imam ise : söz, kendisinden hayvan ile elbiseyi alanındır, demişlerdir.) Kıyâs da budur. Ödünç ve evde oturtma konularında da aynı ihtilâf vardır. (Bir kimse s Şu elbisemi, falanca yanm dirheme diktikten sonra teslim aldım ve öbürü : Elbise benimdir, derse sahih olan görüşe göre aynı ihtilâf vardır.l Kıyâsın gerekçesini emânet meselesinde açıkladık. Emânet meselesiyle bu meseleler arasında fark bulunduğunu öngören istihsâna göre, kira ve ödünç meselelerindeki zilyedlik, akit konusu menfâatin tahsili için zorunlu olup zorunluluk bulunmayan meselelerde ise yok kabul edildiğinden ikrar edenin bu konulardaki söyledikleri, ikrar edilenin züyedliği için mutlak ikrar olmaz. Emânet ise, böyle değildir. Çünkü onda zilyedlik gaye olduğu gibi bir malı emânet bırakmak da doğrudan doğruya züyedliği ortaya koyduğundan bu konudaki ikrar, emanetçi için züyedliği itiraf etmek demektir. Hem de kiralama, ödünç ve iskân -evde oturtma- da ikrar eden, kendisinin sağladığı bir zilyedlik ikrar ettiğinden bu zilyedliğin keyfiyeti konusunda söz onundur. Emânet meselesinde ise durum böyle değildir. Çünkü ikrar eden, emânette: O dirhemlerim, falancada emânetti, demiştir. Emânet ise; bazen sahibinin, katkısı dışında meydana gelir. Hattâ ikrar eden : Ben onları emânet olarak verdim, dese bile aynı ihtilâf mevcuttur. Bu arada emânet meselesiyle diğer meseleler arasındaki fark, emânette, almadan söz edilmesi, diğerlerinde ise bundan söz edilmemesi değildir. Çünkü îmam Muhammed, İkrar Bahsinde, diğer meselelerde -kiralama, ödünç, oturtma- de almadan söz etmiştir. Ancak ikrar eden: Falancadaki bin dirhem alacağımı aldım, veya: Ben ona bin dirhemi borç verdikten sonra kendisinden aldım, der ve ikrar edilen, bunu inkâr ederse söz inkâr edenindir. Çünkü borçlar benzerleriyle ödenirler. Bu tür ödeme ise, ancak zâmin olunan bir malı teslim almakla mümkündür. Bu sebeple ikrar eden, dirhemleri teslim aldığını ikrar etmekle zâminliğin sebebini ikrar etmiş ve daha sonra bunu, karşı taraftaki alacağı karşılığında aldığını söylemekle dirhemlere mâlik olduğunu iddia etmiştir. Öbürü ise, bunu inkâr etmektedir. Adı geçen diğer üç meselede ise, teslim alman mal, kira, Ödünç ve iskâna konu olan malın kendisi olduğundan borç meselesinden ayrılırlar. Eğer ikrar eden, falancanın şu toprağı ektiğini veya şu binayı yaptığını veya şu bağı diktiğini söylerken bunlar kendi zilyedliğinde olup şahıs, bunları dava eder ve ikrar eden:
Hayır, bunların tamamı benimdir. Seni yardıma çağırdığım için bu işleri gördün, veya : Bu işleri ücretle yaptın, derse söz, ikrar edenindir. Çünkü ikrar eden, öbürünün zilyedliğini değil, sâdece yaptığı işi ikrar etmiştir. İş ise, bazen ikrar edenin elindeki bir malda olur. Bu, tıpkı ikrar edenin : Terzi şu gömleğimi yarım dirheme dikti, derken : Gömleği kendisinden teslim atdım, dememesi gibi olur ki burada terzi için zilyed-lik ikrar edilmiş olmaz. Ve söz ikrar edenin olur. Çünkü o, sâdece terzinin yaptığı İşi ikrar etmiştir. Dikme işi ise. bazen ikrar edenin elindeki bir kumaşta da gerçekleşebilir. İşte yukarıdaki mesele de aynen böyledir.[4]
HASTANIN İKRARI BABI
(Bir kimse, zimmetinde hastalık Öncesi borçlarla hastalık döneminin sebepleri belli borçlar olduğu halde hastalığında diğer bâzı borçlar ikrar ederse ilk iki borca öncelik verilir.) î m a m -1 Ç â f i i ise: ikisinin de sebebi, akıl ve dini duygudan kaynaklanan ikrar olduğundan hastalıktaki borç ile sağlıktaki borç aynıdır. Aynı zamanda hakların taallûk ettiği yer, kişinin zimmeti olduğundan hastalıktaki borç ikrarı, hastalıktaki satış ve nikâh akdi gibi olur, demiştir. Biz diyoruz ki: Başkasının hakkını ortadan kaldıran ikrar, delil kabul edilmez. Hastanın ikrarı da böyledir. Çünkü sağlık dönemi alacaklılarının hakkı, tahsii edilmek üzere hastanın malına girmiştir. Bu nedenledir ki hasta, malının üçte birinden fazlasını teberru edemez ve başkası için harcayamaz Nikâh ise böyle değildir. Çünkü o, zorunlu ihtiyaçlardan olduğu gibi aynı zamanda mehr-i misi karşılı-ğındadir. Kıymetinin benzeriyle yapılan mal satışı da böyle değildir. Çünkü alacaklıların hakkı, malın çeşidiyle değil, mal oluşuyla ilgilidir. Sağlık hâlinde ise, bu hak belli bir mala taallûk etmez. Çünkü o, bu durumda çalışacak güçte olduğundan malını çoğaltabilir.
Hastalık ise; güçsüzlük hâli olduğu gibi kısıtlılığa yol açtığı için de başlangıcı ile sonu aynıdır. Sağlık ve hastalık halleri ise farklıdırlar. Çünkü birincisi, mutlak tasarruf durumu iken öbürü güçsüzlük durumu olduğundan birbirinden ayrılırlar. Sebepleri belli borçlara Öncelik verilmesinin nedeni, kesin oluşlarında şüphe olmamasıdır. Çünkü müşahede ile sabit olan şey, iptal edilemez. Örneğin: borçlunun, mâlik olduğu veya tükettiği ve onun ikran dışındaki bir delille kesinleştiği bilinen bir malın bed.eli ile kadının nikâhına esas olan mehr-İ misi gibi. Açıkladığımız nedenle bu borç, sağlıktaki borç gibi olup biri, öbürüne karşı öncelikli olmaz. Şayet hasta, başkası için elindeki bir malı ikrar ederse bu, sağlık hâlindeki alacaklılar yönünden sahih degiidir. Çünkü bunların o malda hakkı vardır. Aynı zamanda hastanın, bâzı alacaklıların borcunu ödeyip diğerlerinkini ödememesi caiz değildir. Çünkü bâzılarını tercih etmek, diğerlerinin haklarının kaybolmasına yol açar. Bu bakımdan, sağlık hâlindeki alacaklılarla hastalık hâlindeki alacaklılar arasında fark yoktur. Ancak delil ile sabit olan hastalık hâlindeki borç ile satın aldığı malın bedelini ödemesi caizdir. (öncelikli borçlar ödendikten sonra bir şey artarsa hastalık hâlinde ikrar ettiği borçlara verilir.) Çünkü ikrar, mâhiyeti itibariyle sahih olup sadece sağlık hâlindeki alacaklılar yönünden geçersiz olduğundan bunların hakkı ödenince sıhhati geçerli olur.
(Eğer zimmetinde sağlık dönemine âit borçlar yoksa ikran caizdir.) Çünkü bu ikrar, başkasının hakkını ortadan kaldırmaz. (Bu durumda, ikrar edilen, vârislerden önce gelir.) Çünkü H z. Ömer (Radıyaliâhü anh) ;
«Hasta bir kimse, bir borç ikrar ettiğinde bu ikrar, terekesinin tamamı için caizdir- ([5]) demiştir. Hem de borcu ödemek, zorunlu ihtiyaçlardan iken vârislerin, boş olması kaydıyla terekede hakkı vardır. Bu sebepledir ki. ölünün tekfin giderleri öne alınır. (Diğer vârisler, tasdik etmedikçe hastanın, bir vâris için borç ikrar etmesi sahih değildir.) I m a m -1 Şafii ise iki görüşünden birinde i Sahihtir, çünkü bu, sabit olan bir hakkı ortaya koymaktır. Zira burada doğruluk tarafı daha güçlüdür. Böylece bu ikrar, hastanın bir yabana için ikrarda bulunması veya falancanın da onun vârisi olduğunu ya da bir vârisi için zayi ettiği bir emânet ikrar etmesi gibi olur, demiştir.
Biz diyoruz ki; Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Vâris için ne vasiyet yapılır ne de borç ikrar edilir- ([6]) buyurmuştur. Hem de hastalığı esnasında malına vârislerin hakkı girmiştir. Bu nedenle vârislerden birine bağışta bulunması caiz değildir. Zira malı bâzılarına tahsis etmekle diğerlerinin hakkı ortadan kaldırılmış olur. Hem de hastalık, malla ilginin kesildiği bir durum olduğu gibi akrabalık bağı da vârislerin, hastanın malıyla ilgilenmelerine sebep olur. Ancak vârislerin bu ilgisi, yabancı kimsenin hakkı bakımından geçersizdir. Çünkü insan, sağlığında alış-veriş ilişkisine muhtaçtır. Nitekim hastalıkla, ikrardan alıkonulması hâlinde halk. onunla alış-verişte bulunmaktan kaçınacaktır. Vârisle alış-verişte bulunmak ise, az vâki olur. Vârislerin, akrabalık bağı hastanın, falancanın da kendi vârisi olduğuna dâir ikrarı bakımından da geçersizdir. Çünkü insanın buna da ihtiyacı vardır. Sonra akrabaların, hastanın malıyla olan ilgisi, tüm vârislerin hakkı olduğundan hastanın herhangi bir vâris için ettiği ikrarı doğrulamaları hâlinde bu hakkı ortadan kaldırmış olacaklarından ikrar sahih olur. Açıkladığımız nedenle (Malının tamamını bile içine alsa hastanın yabana bir kimse için İkrarda bulunması caizdir.) Kıyâs ise, ancak malının üçtebirinde caiz olduğu şeklindedir. Çünkü din, hastanın tasarrufunu bununla sınırlamıştır. Ancak biz diyoruz ki Malın üçtebirinde tasarrufu sahih olunca bundan sonra kalanın üçtebirinde de tasarrufu caizdir. Çünkü borç ödendikten sonraki üç-tebir budur. Böylece bütün malı kapsaymcaya kadar buna devam edilir. (Bir kimse, bir yabana için, ikrarda bulunduktan sonra ı O, be-nim oğlumdur, derse onun oğlu olduğu sabit olur ve ikrarı bozulur. Şayet yabancı bir kadın için ikrarda bulunduktan sonra onunla evlenirse kendisi için ettiği ikrar bozulmaz.) Aradaki fark şudur: Nesep davası, çocuğun ana kanımda oluşma zamanına dayandığından kendisinin, çocuğu için ikrarda bulunduğu ortaya çıkar ve dolayısıyla sahih değildir. Karılık ise ancak evlenme zamanında meydana geldiğinden böyle değildir. Böylece koca, bir yabancıya ikrarda bulunmuş olur. (Bir kimse, karısını üç talâkla boşadıktan sonra kendisi İçin bir borç ikrar ederse kadın, borç ve mirastan hangisi az ise onu alır.) Çünkü İddet mevcut olduğundan eşler, bu ikrarda töhmet altında oldukları gibi vârisler için ikrar kapısı da kapalıdır. Nitekim koca, kadını, kendisine miras payından daha fazla ikrarda bulunmak maksadıyla boşamış olabilir. Bu arada, töhmet konusu olmadığı için ikisinin az olanı sabit olur.[7]
Bir Fasıl
(Bir kimse, kendisinden olması mümkün olan, nesebi meçhul bir çocuğun, oğlu olduğunu ikrar eder ve çocuk kendisini doğrularsa ikrar eden, hasta bile olsa çocuğun kendisinden nesebi sabit olur.) Çünkü nesep, sadece ikrar edene lâzım gelen hususlardan olduğundan kişinin onu ikrar etmesi sahihtir. Çocuğun, kendisinden olabilmesinin şart koşulmasının sebebi, görünürde yalancı çıkmasını önlemektir. Nesebinin meçhul olmasının şart koşulması ile, bilinen nesebin, çocuğun başkasından olmasına engel olması nedeniyledir. Ayrıca çocuğun ikrar edeni doğrulamasının şart olmasının nedeni, tasarruf yetkisinin kendisine âit olmasıdır. Çünkü söz konusu olan, kendini anlatabilen çocuktur. Daha önce de geçtiği üzere küçük çocuk ise böyle değildir. Bu arada nesep, zorunlu ihtiyaçlardan olduğundan hastalıkla engellenmez. (Bu çocuk, mirasta vârislere ortak olur.) Çünkü nesebinin, ikrar edenden sabit olmasıyla çocuk, bilinen vâris gibi olduğundan ikrer edenin vârislerine ortak olur. (Erkeğin, ana, baba, çocuk ve karısını ikrar etmesi caizdir.) Çünkü bu kimse, kendisine lâzım geleni ikrar ettiği gibi bu ikrar, nesebin başkasına yük-letilmesine de yol açmaz. Açıkladığımız nedenle (Kadının, ana, baba ve kocasını ikrar etmesi geçerli, çocuğu ikrar etmesi ise geçersizdir.) Çünkü bu ikrar, nesebin başkasına –kocaya-yükletilmesine yol açar. Çünkü nesep hakkı kendisine aittir. (Aynı şekilde ebenin, çocuğun bu kadından doğduğuna şahitlik etmesi hâlinde de ikrar geçerlidir.) Çünkü boşama bahsinde de geçtiği üzere ebenin bu konudaki sözü geçerlidir. Aynı zamanda biz. Dava Bahsi'nde kadın ikrarıyla ilgili bir açıklamayı zikrettik. Adı geçenlerin, ikrar edeni doğrulaması gerekir. Bu arada ikrar edenin ölümünden sonra nesep konusunda onu doğrulamak sahihtir.' Çünkü nesep, ölüm sonrasına da kalmaktadır. Nikâhın hükmü, ölümden sonra da kaldığından karının tasdiki de böyledir. Kocanın, karısını ölümünden sonra doğrulaması da böyledir. Çünkü miras, nikâhın hükümleri arasındadır. İmam Eb û Hanife'ye' göre ise bu, sahih değildir. Çünkü nikâh bağı, ölümle kopmuştur. Bu sebepledir ki, bize göre koca, karısının Ölüsünü yıkıyamaz. Mirası nazara almak suretiyle de kocanın karısını ölümden sonra doğrulaması sahih değildir. Çünkü miras, ikrar sırasında mevcut olmayıp ölümden sonra meydana gelmektedir. Doğrulama ise ikrarın başlangıcına dayanmaktadır.
(Bir kimse, ana, baba ve çocuk nesebi dışında kardeş ve amca nesebi gibi bir nesep ikrar ederse bu konudaki ikran geçersizdir.) Çünkü bu ikrar, nesebin başkasına yükletilmesine yol açar. (Şayet ikrar edenin, bunlar dışında bilinen yakın veya uzak mirasçısı varsa mirası almada ikrar edilenden evlâdır.) Çünkü ikrar edenle ilgili nesebi kesinleşmeyen ikrar edüen mirasçı, bilinen- mirasçıyla çe-kişemez. (Yok eğer mirasçısı yoksa ikrar edilen, mirası almaya hak kazanır.) Çünkü mirasçı olmadığı takdirde kişi, malında tasarruf yetkisine sahiptir. Nitekim bu durumda malının tümüyle vasiyet edebildiğinden ikrar nesebin başkasına>yükletilmesine yol açar, diye ikrar edilenin, kendisinden nesebi sabit olmasa bile malın tamamını almaya hak kazanır. Kaldı ki bu, gerçek bîr vasiyet değildir. Şöyle kî, bir kimse bir kardeş ikrar ettikten sonra malının tümünü başkasına vasiyet ederse kendisine vasiyet edilen, sadece malın üçtebi-rini alır. Oysa buradaki ikrar, gerçek vasiyet olsaydı herbirinin, malın yarısını alması gerekirdi. Ancak bu ikrar vasiyet yerine geçer. Örneğin : Bir kimse, hastalığında bir kardeş ikrar eder ve ikrar edilen de kendisini doğruladıktan sonra o, ikrar edilenin mirâsçılığını inkâr ederek daha sonra malının tümünü başkasına vasiyet ederse malı, kendisine vasiyet edilenin olur. Şayet hiç kimseye vasiyet etmezse mal hazinenin olur. Çünkü nesep, sabit olmadığından ikrardan dönmesi sahihtir. Dolayısıyla ikrar bozulmuş olur. (Bir kimse, babası öldükten sonra bir kardeş ikrar ederse) açıkladığımı/, nedenle (kardeşinin nesebi sabit olmaz, ancak mirasta kendisine ortak olur.) Çünkü adı geçenin ikrarı, iki hüküm ifâde eder. Birincisi, nesebi başkasına yükletmektir ki ikrar edenin buna yetkisi yoktur.
İkincisi ise, başkasına malında ortaklık sağlamaktır ki buna yetkili olduğundan bu kesinîeşir. Tıpkı alıcının, satın aldığı malın, satıcı tarafından başkasına hibe edildiğini ikrar etmesi gibi. Bu ikrar, satıcıya göre geçersiz olup alıcı, bedeli kendisinden isteyemez. Alıcı -ikrar eder- yönünden ise geçerli olup mal hibe edilmiş sayılır.
(Yüz dirhem alacaklı bir kimse, ölüp de kendinden iki oğul bırakır ve oğullardan biri, babasının elli dirhem teslim aldığını ikrar ederse İkrar edene bu yüzv dirhemden bir şey verilmez. Diğeri ise elli dirhem alır.) Çünkü bu, ölünün elli dirhem borcu olduğunu ikrar etmek demektir. Nitekim borç, ancak karşı taraftan ödenmesi gereken bir şey teslim alınmışsa ödenir. Böylece kardeşinin, kendisini yalanlamasıyla borç, ikrar edenin payının tamamını içine almış olur Nitekim bizde asıl olan görüş de budur. Kısacası her iki oğul da tahsil edilen borcun aralarında müşterek olduğu hususunda mutabık kalmakla beraber ikrar edenin, elliyi teslim alan kardeşinden bir şey istemesi hâlinde kardeşi de borçludan kalan elliyi isteyeceğinden borçlu da ikrar edenden talepte bulunacak ve böylece bu meselede kısır döngüye yol açar.[8]
[1] Bu hadis Şer'î cezalar bahsinde de geçmiştir.
[2] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/313-318.
[3] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/318-319.
[4] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/319-326.
[5] Gariptir. Nasburraye C. 4 S, 111
[6] Darâkutni'nin (Vasiyetler) C. 1 S. 489'da kaydettiği bu hadisi rivayet eden Nuh b. Derrac hakkında Ebû Dâvûd: «Hadis uyduruyordu» diye söylemiştir. Nasburraye C. 4 S. 111
[7] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/326-329.
[8] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/329-331.
İslami Okul Okulların En Önemlisi