Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İkrar Bahsi - Fıkıh - 085Ikrar - 4. Sayfa

İKRAR BAHSİ 2

Bir Fasıl 3

İSTİSNA VE BENZERİ HUSUSLAR BABI 4

HASTANIN İKRARI BABI 7

Bir Fasıl 8


İKRAR BAHSİ

 

(Hür, ergin ve akıl sahibi bir kimse, bilinen veya bilinmeyen bir hakkı ikrar ederse, ikrarının gereğini yapmak zorundadır.)İkrar, bir hakkın sabit olduğunu haber vermek olup delil teş­kil ettiğinden bağlayıcıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallalla-hü Aleyhi ve Sellem) M a i z'i zina ikrarıyla, kadını da itirafıy­la recme mahkûm etmiştir. ([1]) Bu arada ikrar, sadece ikrar ede­ni bağlar. Çünkü kendisi, başkası adına ikrarda bulunamaz. İkrar­da erginlik ile akıl şarttır. Çünkü çocuk ile delide sorumluluk ehli­yeti bulunmadığından yaptıkları kendilerini bağlamaz. Ancak tasar­ruf izni verilen çocuk, böyle olmayıp İzin gereğince ergin hükmün­dedir. İkrar olunan hakkın bilinmemesi, ikrarın sahih oluşuna engel değildir. Çünkü hak, bazen insanı bilinmeyen bir şeyi ödemek zorun­da bırakır. Örneğin : Bir kimsenin, kıymeti bilinmeyen bir şeyi he­der, etmesi veya diyeti belirsiz yaralamada bulunması ya da bir he­sabın, miktarını bilmediği mütebakisine borçlu kalması gibi. İkrar, bir hakkın varlığını haber vermek olduğundan bu hakkın bilinme­mesi hâlinde de sahihtir. İkrar edilen kişinin bilinmemesi hâlinde ise durum böyle değildir. Çünkü bilinmeyen kişi, hak sahibi olamaz. (İkrar edene •. «Bilinmeyeni açıkla» denilir.) Çünkü belirsizlik kendi­sinden kaynaklanmaktadır. (Açıklamadığı takdirde Hâkim, kendisi­ni açıklamak zorunda bırakır.) Çünkü o, ikrarla kendisine lâzım ge­len yükümlülükten kurtulmak zorundadır. Bu ise, ancak ikrar olu­nan hakkı açıklamakla olur. (Bir kimse, falancanın bende bir şeyi vardır, derse kıymeti olan bir şeyi açıklaması gerekir.) Çünkü o, malın zimmetinde vacip ol­duğunu haber vermiştir. Oysa kıymeti olmayan bir şey zimmette va­cip olmaz. Bu nedenle başka bir şey açıklamakla ikrardan dönmüş olur.

(İkrar edilenin, daha fazla iddia etmesi hâlinde söz, yeminiyle birlikte ikrar edenindir.) Çünkü o, fazlalığı inkâr edendir. (Falan­canın bende hakkı vardır, demesi hâlinde de) açıkladığımız neden­le (kıymeti olanı açıklaması gerekir.) Kendisinden bir şey gasbet-tim, demesi hâlinde de durum aynıdır. Ancak, âdet gereği halkın, birbirlerine karşı koruduklan bir malı açıklaması gerekir. (Eğer: Falancanın bende malı vardır, derse açıklaması kendisi­ne aittir. Çünkü malı üstü kapalı söyleyen odur. Az veya çok söy­lesin sözü geçerlidir.) Çünkü varlık olarak azı dâ çoğu da maldır. Ancak bir dirhemden aşağıda doğrulanmaz.) Çünkü bu, örfen mal sayılmaz. (Eğer ı Büyük bir mal. derse ikiyüz dirhemden aşağı da doğ­rulanmaz.) Çünkü o, vasıflı bir mal ikrar ettiğinden vasfı kaldırmak caiz değildir. Nisap ise büyük maldır. Nitekim nisap sahibi, zengin sayılmakta, zenginlik ise halk nazarında büyüktür. îmam Ebû Hanife' den : Bu kimse, onbir dirhemden aşağıda doğrulanmaz. Bu ise, hırsızlık nisabıdır. Çünkü bu nisap, do­kunulmaz olan elin kesilmesine yolacağından büyüktür, dediği ri­vayet edilmiştir. Ayrıca kendisinden yukarıdaki görüş de rivayet edil­miştir. Şayet ikrar eden, dirhemden bahisle bunu söylerse durum böyledir. Yok eğer dinardan söz ederse bu mal, yirmi dinar, deve­den söz etmesi hâlinde de yirmi beş deve olarak takdir edilir. Çün­kü bu miktarlar, her türün asgarî nisabıdır. Zekât düşmeyen mallar ise, nisap kıymetiyle takdir edilir. (Eğer büyük mallar ,derse) cem'in en azı itibar edilmek suretiy­le (belirttiği her türden üç nisap miktarı takdir edilir. Eğer çok dir­hemler, derse on dirhemden aşağı doğrulanmaz.) Bu, imam Ebû H a n i f e' ye göredir. (Diğer iki İmama göre ise ikiyüz dirhem­den aşağıda doğrulanmaz.) Çünkü nisap sahibi çok varlıklı kabul ediliı. Nitekim başkasına da yardımcı olmak zorundadır. Nisaptan aşağısı ise böyle değildir.

İmam Ebû Hanife diyor ki: on, çoğul ile açıklanan en büyük sayıdır. Nitekim –Arapçada- on dirhemler denildikten sonra onbir dirhem denildiğinden on. lâfız bakımından daha büyük olur ve dolayısıyla -Çok dirhemler- sözünden bu anlaşılır. (Eğers Dirhemler, derse bu, üç dirhemdir.) Çünkü üç, çoğulun en azıdır. (Ancak daha fazla açıklarsa böyle değildir.) Çünkü ifâde, buna da müsait olup bu takdirde âdet olan tartı miktarı itibar edilir. (Eğer! bende şu kadar, şu kadar dirhemi vardır, derse onbir dirhemden aşa­ğıda doğrulanmaz.) Çünkü o, aralarında atıf harfi olmayan belirsiz iki sayı söylemiştir. Bu durumdaki belirli iki sayı ise, en az onbirdir.

(Eğer s şu kadar ve şu kadar dirhem derse yirmibirden aşağıda doğrulanmaz.) Çünkü o, aralarında atıf harfi olan iki belirsiz sayı söylemiştir. Bu şekildeki iki belirli sayı ise, en az yirmibir olduğun­dan her şey benzerine kıyâs edilir. (Şayet: Şu kadar dirhem, derse bu, bir dirhemdir.) Çünkü dirhem kelimesi belirsizin açıklamasıdır. Eğer vav'sız olarak üç defa: Şu kadar derse bu, onbirdir.) Çünkü bu sayıdan başka anılan ifâdenin yerine geçecek bir sayı yoktur. (Yok eğer vav ile üç defa : Şu kadar, derse bu, yüz yirmibirdir. Aynı şe­kilde dört defa derse buna bin daha eklenir.) Çünkü kullandığı ifâ­denin yerine geçecek sayı budur (Eğer: Falancanın, üzerimde veya tarafımda bir şeyi vardır, dese borcu ikrar etmiş olur.) Çünkü üze­rimde tâbiri, gereklilik sığyası olduğu gibi tarafımda tâbiri de, ke­falet bahsinde geçtiği üzere zaminlik ifâde eder. (Şayet ikrar eden; o, üzerimde veya tarafımda emânettir, diye sözünü bağlarsa doğrulanır.) Çünkü kullandığı ifade, mecazen bu mânâya da gelebilir. Şöyle ki: Mal, korunması gereken bir nesne ol­duğundan ikrar eden, korunmasını üzerine almış olabilir. Böylece sözüne ara vermemek kaydıyla tasdik edilir. Ben diyorum ki: K u d u r i nüshalarmdaki -Tarafımda- ifa­desi, emâneti ikrar etmek demektir. Çünkü bu kelime, hem borç hem de emânet için kullanılır. Hattâ bir kimse: Falanca tarafında hiç bîr hakkım yoktur, derse onu hem borçtan hem de emânetten kurtarmış olur. Emânet ise ikisinden daha azdır. Ancak-ilk görüş daha sahihtir. (Şayet yanımdadır veya berâberimdedir veya evimdedir veya cüz-dammdadır veya sandığımdadır, derse bu. elindeki bir emâneti ikrar etmek olur.) Çünkü bütün bu ifâdeler, ikrar edilen şeyin elinde bu­lunduğu anlamındadır. Bu ise, ödenmesi gereken borç olabildiği gibi emânet de olabilir. Böylece en azı olan emânet kesinleşir. (Eğer bir kimse, başkasına: Benim sende bin dirhemim vardır, der ve o da t onları tart veya say veya bana mühlet ver veya onları ödemiştim derse bu, ikrar olur.) Çünkü birinci ve ikinci şıktaki zâ-

mir, davacının ileri sürdüğü binden ibarettir. Böylece dâvâlı; bende­ki binini tart, demiş gibi olur. Nitekim, «onları» dememesi halinde ikrar olmaz. Çünkü bu takdirde davacının söylediği bin dirhem kas-dedilmemiş olur. Mühlet istemek de ancak kesinleşmiş bir hak için olduğu gibi ödeme de hakkın kesinleşmesinden sonra meydana gelir. Açıkladığımız nedenle, davalının: vaz geçmiştin, demesi de, ödemiş­tim, demesi gibidir. Aynı şekilde : Onları bana sadaka olarak vermiş­tin veya hibe etmiştin, demesi de ikrardır. Çünkü davacının, bin dir­hemi kendisine verebilmesi için önceden ona sahip olması gerekir. Dâvâlının: Onları alman için seni falancaya havale ettim, demesi de aynı şekilde ikrardır. (Bir kimse, vâ'deli bir borç ikrar eder ve ikrar edilen, onu borç konusunda doğrular, fakat vâ'de hususunda yalanlarsa borcu peşin ödemesi gerekir.) Çünkü o, kendi zimmetindeki bir malı ikrar etmiş ve onda kendine bir hak iddia etmiştir. Böylece bu, elindeki bir atın faskasına ait olduğunu ikrar ederken onu kiraladığını iddia etmesi gibi olur. Siyah dirhemleri ikrar etmesi hâlinde ise beyazları Ödemesi gerekmez. Çünkü siyahlık, dirhemlerin vasfıdır. Nitekim aynı mese­le, Kefillik bahsinde de geçti. (Ancak vâde konusunda, ikrar edilene yemin ettirilir.! Çünkü o, ikrar edenin vâ'de hakkını inkâr etmekte­dir. Yemin ise, inkâr edene lâzım gelir. (Eğer: Onun bende yüz ve bir dirhemi vardır, derse hepsini dir­hem olarak ödemesi gerekir. Şayet: Bende yüz ve bir elbisesi vardır, derse kendisine bir elbise lâzım gelir ve yüzün izahı kendisinden is­tenir.) Birinci şıkta da kıyâs bu olup İmam-ı Şafii de bu gö­rüştedir. Çünkü yüzün ne olduğu bilinmemekte ve dirhem lâfzı da onun izahı değil atıf harfi vav ile ona atfedilmiş bulunmaktadır. Böy­lece ikinci şıkta olduğu gibi burada da yüz, belirsiz kalır. İki şık arasında farklılığı öngören istihsana göre, halk, her sa­yıdan sonra dirhem kelimesini tekrarlamaktan üşendiği İçin iki sa­yıyı da söyledikten sonra dirhemi söylemekle yetinmişlerdir. Bu, çok kullanılan kelimelerde geçerlidir. Çqk kullanma ise, muamelelere çokça konu olmaktan ileri gelir. Bu husus da, dirhem ve dinar ile öl­çü ve tartı mallarında gerçekleşir. Elbise ile ölçü ve tartıyla satılma­yan mallarda ise bu durum bulunmadığından onlar, hakiki mânâla­rında kullanılırlar. Aynı nedenle, (yüz ve iki elbise demesi halinde de durum aynı­dır. Ancak, yüzüç elbise derse değişir.) Çünkü ikrar eden, söylediği iki belirsiz sayıdan sonra onları açıklayan elbise kelimesini de zikretmiştir. Çünkü elbise kelimesi atıfsiz söylendiğinden her iki sayıyla da ilgilidir. Nitekim her iki sayı da aynı miktarda izaha muhtaç ol­duklarından tamamı, elbiseden ibarettir.

(Bir kimse, sepetteki hurmayı ikrar ederse kendisine hem hurma hem de sepet lâzım gelir.) İmam Muhammed, el-Asıl adlı eserinde bunu: -Yâni sepetteki hurmayı gasbettim, derse şeklinde izah etmiştir. Çünkü sepet, hurma konulan kap olduğundan kabın içindeki bir şey, kapsız gasbedilemez. Bu yüzden ikisi de lâzım gelir. Gemideki yiyecek ile çuvaldaki buğdayın hükmü de aynıdır. Ancak, hurmayı sepetten gasbettim, derse durum böyle değildir. Çünkü -Min» -den eki- harfi, bir şeyi bir yerden çıkarmayı ifâde ettiğin­den bu, çıkarılanın gasbedildiğini ikrar etmek olur. (Ahırdaki hayvanı ikrar eden kimseye yalnız hayvan lâzım gelir.) Çünkü İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre gasp nedeniyle ahır tazmin edilmez. İmam Muhammed'in görüşüne göre ise, ikisi de tazmin edilir. Evdeki yiyeceğin hükmü de aynıdır. (Bir kimse, başkası için yüzük ikrar ederse halkası ve taşı lâ­zım gelir.) Çünkü ikisine birden yüzük denilir. (Bir kimse, başkasına bir kılıç ikrar etse, kılıcın yüzü. kını ve kabzası onundur.) Çünkü kı­lıç, tümünü içine alır. (Bir kimse, gerdek ikrar etse direkleri ve bezi ikrar edilenindir.) Çünkü örfen bunların tümüne bu ad verilir. (Eğer: Mendil içinde bir elbise gasbettim, derse ikisi de lâzım gelir.) Çünkü mendil, elbisenin sarıldığı kaptır. (Falancanın, bende, bir elbise için­de bir elbisesi vardır, demesi hâlinde de ikisini öder.) Çünkü ikinci el­bise, birincinin kabıdır. Ancak bir dirhemde bir dirhem derse bir dir­hem ödemesi gerekir. Çünkü bu, dirhemi dirheme kap yapmak değil, çarpmaktır. (Eğer: On elbise içinde bir elbise der£e, İmam Ebû Yûsuf'a göre sâdece bir elbise ödemesi gerekir. İmam Muhammed ise : onbir elbise lâzım gelir, demiştir.) Çünkü kıymetli elbise, bazen on elbiseyle sarıl­dığından bu elbiseler, kap kabul edilebilirler İmam Ebû Yûsuf diyor ki: -Fi.de -eki harfi, ara ve orta mânâsında da kullanılabilir. Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle): -Kullarımın içine-yâni arasına-gir-  bu­yurmuştur. Böylece kap mânâsında şüphe meydana gelmiştir. Kaldı ki asıl olan, kişinin zimmetinde bir şey olmaması olduğu gibi elbise­nin her biri, kap değii, kaba konulacak türdendir. Böylece, on elbiseyi kap kabul etmek mümkün olmadığından yalnız birinci elbise lâzım gelir (Çarpma ve hesap kasdederek: Falancanın bende beşte beşi var­dır, derse beş ödemesi gerekir.) Çünkü çarpma, malın kendisini ço­ğaltmaz. Hâsen ise: Yirmibeş ödemesi gerekir, demiştir. Biz bu me­seleyi Boşanma Bahsinde zikrettik. (Eğer  Beşle beraber beş demek istedim, derse on ödemesi gerekir.) Çünkü ifâde bu mânâya gelebilir. (Eğer î Onun bende bir dirhemden on dirheme kadar, veya j Bir dirhemle on dirhem arasında hakkı vardır, derse İmam Ebü Hanİfe'-ye göre dokuz dirhem lâzım gelir. Yâni ilk dirhem ile ondan sonraki dirhemler gerekir ve sonuncu dirhem düşer. Diğer iki imam ise: On dirhemin tamamı lâzım gelir, demişlerdir.) Yâni birinci ve sonuncu dirhemler de dahildir. î m a m Z ü f e r ise : İlk ve son dirhemler dahil olmayıp sekiz dirhem ödemesi gerekir, demiştir. (Eğer: Evimin şu duvardan şu du­vara kadar olanı falancanındır, derse iki duvar arası o kimsenin olur. Fakat duvarlarda bir hakkı yoktur.) Bu konudaki fıkhi gerekçeler Boşanma Bahsinde geçti.[2]

 

Bir Fasıl

 

(Bir kimse s Falan kadının karnındaki çocuğa bin dirhem bor­cum vardır, derse bu durumda eğer: Falanca, ona vasiyet etti veya: Babası ölüp ona miras bıraktı, derse ikrar sahihtir.) Çünkü bu tak­dirde, çocuğa mülkiyeti sabit kılmaya yarayan bir sebebi ikrar etmiş olur. (Sonra kadın, çocuğu, ikrar sırasında var olduğunu gösteren bir süre zarfında doğurursa ikrar eden, söylediğini ödemek zorundadır. Şayet kadın, onu Ölü olarak doğurursa mal, vasiyet edene ve miras­çılar arasında taksim edilmek üzere murisindir.) Çünkü ikrar, gerçek itibariyle onlar için yapılmış olduğundan ana rahmindeki çocuğa an­cak doğumdan sonra intikâl eder ki burada ölüm nedeniyle intikâl' etmemiştir. (Eğer kadın, sağ İki çocuk doğurursa mal ikisinindir. Şa­yet ikrar eden : Ana karnındaki çocuk, bu malı bana satmış veya borç olarak vermiştir, derse kendisine bir şey lâzım gelmez.) Çünkü bu du­rumda o, imkânsız bir şey açıklamıştır. (Eğer ikrar sebebini açıklamazsa İmam Ebû Yûsuf'a göre bu sa­hih değildir. İmam Muhammed ise: Sahihtir, demiştir.) Çünkü ikrar, şer'i delillerden olduğundan menşeinin açıklanması gerekir. Bu açık­lama ise, ikrarı uygun bir sebebe dayandırmakla mümkündür.

İmam Ebü Yûsuf diyor ki.- Mutlak ikrardan, sebebi ti­caret -alış veriş- olan ikrar anlaşılır. Bu nedenledir ki ortaklardan birinin yaptığı ikrar, bu türdendir. O halde burada da ikrar se­bebi açıklanmış sayılır.

(Bir kimse, koyunun karnındaki kuzuyu başkası için ikrar ederse ikrarı sahih olup ödemesi gerekir.) Çünkü bu ikrarın sahih gerekçesi vardır. Bu gerekçe, kuzu başkasınca bu kişiye vasiyet edilmiş olabil-mesidir. İşte buradaki ikrar, buna dayandırılmıştır. (Bir kimse, muhayyerlik şartım ikrar ederse şart bozulur.) Çünkü muhayyerlik, feshetmek içindir İkrar ise feshedilemez. (Ve ikrar ede­ne mal lâzım getir.) Çünkü ikraı edeni bağlayan ve bu bozuk şartla yok olmayan ikrar sıygası mevcuttur. Allah daha iyi bilir.[3]

 

İSTİSNA VE BENZERİ HUSUSLAR BABI

 

(Bir kimse, ikrara bitişik olarak söylediğinin bir kısmım istisna ederse istisna sahih olup kalanı Ödemesi gerekir.) Çünkü istisna sö­zün başlangıcıyla birlikte kalandan ibarettir. Ancak istisnanın ikrara bitişik olması gerekir.

(İstisna ettiğinin, az veya çok olması arasında fark yoktur. Şayet tamamını istisna ederse ikrarının gereğini yapar ve istisna bozulur.) Çünkü istisna, bir kısmın çıkarılmasından sonra kalanı kabul etmek dernektir. Oysa bu durumda, kalan olmadığından bu, ikrardan dön­mek olur ki bunun gerekçesi. Boşanma Bahsinde geçti.

(Eğer: Onun bende yüz dirhemi var, ancak bir dinar hâriç veya î Bir öiçek buğday hâriç, derse buğday veya dinarın kıymeti hâriç yüz dirhemin kalanım ödemek zorundadır.) Bu. İmam Ebû H anife    ile    İmam    Ebû    Yûsuf'a    göredir. (Eğers Onun bende yüz dirhemi var, ancak bir elbise hâriç, der­se istisna sahih değildir. İmam Muhammed  Her iki meselede de is­tisna sahih değildir, demiştir.) İmam Şafiî ise ; Her ikisinde de istisna sahihtir, demiştir. İmam Muhammed diyor ki: İstisna öyle bir şeydir ki. olmadığı takdirde istisna edilen şey, ikrara dâhil olur. Bu ise. ayrı cinste gerçekleşmez. I m a m -1 Şafiî ise : Mal olmaları bakımından ikrar edilen­le istisna edilenin cinsi aynıdır, demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed ise diyorlar ki: Birinci meselede, ikrar ve istisna edilen mallar, değer olmaları bakımından aynı cinstendirler. Bu husus, dinarda açıktır, öl­çü ve tartı mallarının ise, vâsıfları değer hükmündedir. Elbise ise, hiç bir şekilde değer ölçüsü değildir Bu nedenle mutlak değiş- tokuş ak­dinde ödenmesi kesinleşmez. Değer olan mal ise, dirhemlerle takdir edilebildiğinden tutan kadar, ikrar olunca dirhemlerden istisna, edi­lir. Değer olmayan ise, dirhemlerle takdir edilemediğinden istisna edi­len miktar belirsiz kalmakta ve dolayısıyla istisna sahih olmamak­tadır  (Bir kimse, bir hakkı ikrar ederken) ona (bitişik olarak: İnşâal-lah, derse ikrarı kendisini bağlamaz.) Çünkü inşâallah ile yapılan is­tisna, yâ ikrarı bozmaktır veya başka bir şeye ta'lik etmektir. Eğer ilki ise, ikrar bozulmuş demektir. İkincisi olması hâlinde yine ikrar bozulmuş sayılır. Çünkü ikrarda şartlı tâ'lik geçersizdir. Geçerli oisa bile Boşanma Bahsinde de söylediğimiz üzere buradaki, meşiet şar­tını bilmek mümkün değildir. Ancak : Öldüğüm zaman veya ay başı gelince veya oruç bittiğinde falancanın bende yüz dirhemi vardır, de­mesi hâlinde ise durum böyle değildir. Çünkü bu, süreyi açıklamak demek olduğundan tâ'lik değil erteleme olur. Nitekim ikrar edilen, süre konusunda kendisini yalanlarsa malı peşin ödemesi gerekir.

(Bir kimse, bir evi ikrar eder ve binasını kendine istisna ederse ev, binasıyla birlikte ikrar edilenin olur.) Çünkü bina, lâfzen değil, mânâ bakımından ikrara dâhildir. İstisna ise; lâfızda yapılan bir ta­sarruftur. Yüzükteki taş ile bahçedeki hurma ağacı da evin binası hükmündedirler. Çünkü onlar da lâfzen değil, mânâ bakımında ik­rara dâhil olurlar. Ancak : Üçte biri hâriç, veya bir oda dışında derse bunlar istisna edilmiş olurlar. Çünkü bunlar, ikrarın lâfzına dâhildir­ler. (Eğer: Bu evin binası benim arsası ise falancanındır, derse dediği gibi olur.} Çünkü arsa, binasız sahadan ibarettir. Böylece o, bu evin binası değil, düz toprağı falancanındır, demiş sayılır. Ancak, arsa ye­rine, toprak dese evin binası da ikrar edilenin olur. Çünkü evi ikrar­da olduğu gibi toprağı ikrar etmek de binayı ikrar demektir. (Eğer: Bende falancadan satın alıp teslim almadığım atın bedeli olarak bin dirhem vardır derse bu durumda, eğer şu at, derse ikrar edilene Yâ atı teslim edip bin dirhemini alırsın yâ da hiç bir hak id­dia edemezsin, denilir.) Bu meselenin bir kaç şekli vardır.

Birincisi, yukardaki şekildir ki bu durumda ikrar edilen, ikrar edeni doğrulayarak atı teslim eder. Ve geçtiği üzere kendisine: Bin dirhemini al, denilir. Çünkü ikisinin birbirini doğrulamasıyla sabit olan hak, müşahedeyle sabit olan hak gibidir. İkinci şekil ise, ikrar edilenin ikrar edene: Bu at senindir. Ben bunu değil, başka bir atı sana sattım, demesidir. Bu durumda atın tes-limiyle ikrar edene ikrarından ötürü bedel lâzım gelir. Çünkü netice aynı olduktan sonra bu veya şu atın satılmış olması arasmda fark yoktur.

Üçüncüsü, ikrar edilenin ikrar edene: At benimdir ve onu sana satmadım, demesidir. Bu durumda ikrar edene bir şey lâzım gelmez. Çünkü o, atm bedeli olarak parayı ikrar ettiğinden at olmaksızın kendisine bir şey lâzım gelmez Şayet ikrar edilen bu söylediğiyle beraber.- Ben sana başka bir at sattım, derse yeminleşirler. Çünkü ikrar eden, belirttiği atm teslim edilmesini isterken ikrar edilen bu­nu inkâr etmektedir. Aynı zamanda ikrar edilen, başka bir atın be­deli olarak bin dirhemi isterken ikrar eden, bunu inkâr etmektedir. Yeminleşmeleri hâlinde bedel ödenmez. İkrar eden, atı belirtmişse du­rum böyledir.

(Şayet; Satın aldığım herhangi bir atın bedeli olarak, derse İmam Ebû Hanife'ye göre bin dirhemi ödemesi gerekir ve: Atı teslim alma­dım, iddiası ister bitişik isterse de aralıklı söylensin doğrulanmaz.)

Çünkü o; Bende vardır, demekle başkasının kendinde kesin hakkı ol­duğunu ikrar ettiğinden ! Teslim almadım, demesi, ikrardan dönmek olur. Nitekim belirtilmeyen at konusunda teslim almayı inkâr etme­si, hakkın kesinleşmesine tamamen ters düşer. Çünkü belirsizlik, is­ter başlangıçta bulunsun isterse de satın alınan malın benzeriyle ka­rışıp unutulması suretiyle sonradan meydana gelsin, onun zayi olma­sını gerektirdiğinden bedeli ödemek imkânsız hâle gelir. Böylece ik­rar edenin: Teslim almadım, demesi, bitişik de olsa ikrardan dönüş demek olduğundan sahih değildir.

Diğer iki imam ise : Bunu bitişik söylerse doğrulanır ve kendisine bir şey lâzım gelmez. Şayet ikrar eden bunu aralıkla söyler ve ikrar edüen de, paranın, atın bedeli olduğunu inkâr ederse doğrulanmaz. Yok eğer ikrar edilen, ikrar edene bir şey sattığını kabul ederse söz ikrar edenindir, demişlerdir. Çünkü ikrar eden, malı ödemekle yükü m-lü olduğunu ikrar etmiş ve satışı da buna sebep göstermiştir. Bu üu-rumda ikrar edilen, satış konusunda kendisiyle mutabık olsa bile söz, ikrar edenindir. Çünkü teslim alma olmaksızın ikrar edene bir şey lâzım gelmez ki o, bunu inkâr etmektedir. Şayet ikrar edilen, ikrar edeni yalanlarsa bu kez ikrar eden; Malı teslim almadım, demesi, değişikliğe sebep olan bir açıklama olur. Çünkü ifâdesinin başı, kendi­sini ödeme zorunda bırakırken sonu, malı teslim almadığı gerekçe­siyle ödeme mecburiyeti olmadığı ihtimalini doğuruyor. Değişikliğe yol açan ifâde ise, aralıklı değil, bitişik olması hâlinde sahihtir.

(Eğer: Ondan bir şey satın aldım, fakat teslim atmadım, derse söz onundur.) Bu, ittifakla böyledir. Çünkü teslim almak, satışta zo­runlu olmadığı halde bedeli ikrarda zorunludur. (İçki veya domuz be­deli demesi hâlinde de durum aynıdır.) Yâni: Falancanın, bende içki veya domuz bedeli olarak bin dirhemi vardır, derse (İmam Ebû Ha-nife'ye göre bitişik veya aralıklı söylesin, içki veya domuz bedeli, şek­lindeki izahı geçersiz olup bin dirhem ödemesi gerekir.! Çünkü içki ve domuz bedelini ödemek, vacip olmadığından bu, İkrardan dönmek olur. Oysa sözünün başlangıcı ödemeyi gerektirir. (Diğer iki imam ise : Bunu bitişik söylerse kendisine bir şey lâzım gelmez, demişler­dir.) Çünkü o, sözünün son kısmıyla, maksadının ödemeyi ikrar ol­madığını açıklamış olur. Böylece bu. sözün sonunda inşâallah demek gibi olur. Biz diyoruz ki. inşâallah talik, bu ise ikrarı iptal etmektir.

(Eğer: Bir malın bedeli olarak falancanın bende bin dirhemi var­dır, veya : Bana bin dirhem borç verdi, dedikten sonra : Dirhemler, dü­şük ayarlıdır, veya: Çok düşük ayarlıdır, der ve ikrar edilen de : On­lar tam ayarlıdır, derse İmam Ebû Hanİfe'ye göre tam ayarlıyı öde­mesi gerekir. Diğer iki imam ise : Eğer İkrar eden, bunu bitişik ola­rak söylerse doğrulanır, aralıklı söylerse doğrulanmaz, demişlerdir.) Aynı şekilde, dirhemler, daha da düşük ayarlıdır, veya kurşundur, veya: Ancak bu dirhemler düşük ayarlıdır, veya: Bir malın bedeli olarak falancanın bende bin düşük ayarlı dirhemi vardır, demesi hâ­linde de aynı ihtilâf mevcuttur.

İki imam diyorlar ki bu, ikrarı değiştirici bir açıklama olduğun­dan bitişik olması kaydıyla sahihtir. Tıpkı şart ve istisna gibi. Çünkü düşük ayarlıya hakiki mânâda dirhem denildiği gibi, çok düşük ayar­lıya da mecazi anlamda dirhem denilmektedir. Ancak mutlak dirhem­den, tam ayarlı olanı anlaşılır. Böylece bu bakımdan ikrar edenin son söylediği, değiştirici bir açıklama olup tıpkı: Ancak onlar beş dirhem ağırlığındadır, demesi gibidir.

İmam Ebû Hanife ise diyor ki: Bu, ikrardan dönüş de­mektir. Çünkü mutlak akit, kusursuzluk vasfını gerektirir. Düşük ayarhhk ise kusur olduğu gibi kusur iddia etmek de akdin bazı ge­reklerinden dönmek olur. Böylece bu, satıcının alıcıya : Malı sana ku­surlu olarak sattım, alıcının da: Sen onu bana kusursuz sattın, de-

meleri gibi olur ki açıkladığımız nedenle burada söz alıcınındır. Çok düşük ayarlılar ise bedel değildirler. Oysa satış bedele dayanır. O hal­de bu, ikrardan dönüş olur. İkrar edenin:

Ancak dirhemler beş dirhem ağırlığındadır, demesi ise sahih bir istisnadır. Çünkü bu, miktardır. Kalite ise böyle değildir. Çünkü tıpkı evin binasında olduğu gibi vasfı istisna etmek de caiz değildir. Ancak ikrar eden :

Bir atın bedeli olarak bende falancanın yüz ölçek buğdayı var­dır, fakat kalitesiz buğdaydır, derse bu sahihtir. Çünkü buğdayda kalitesizlik, kusur değil, çeşit olduğundan mutlak akit, buğdayın bu çeşitten olmamasını gerektirmez İmam Ebü Hanife' den Usûl rivayetleri dışında, borç konusunda: Bitişik söylemesi hâlinde ikrar eden, düşük ayarlı dir­hemlerde doğrulanır. Çünkü borç, teslim alınanın benzerini ödemeyi gerektirir. Nitekim tıpkı gaspta olduğu gibi bazen borç olarak teslim alman dirhemler düşük ayarlı olabilir, dediği rivayet edilmiştir. İlk rivayete göre, teamül, tanı ayarlılara alış-veriş şeklinde olduğundan mutlak borçtan da bunlar anlaşılır.

(Eğer ikrar eden, satış ve borçtan söz etmeden : Falancanın ben­de düşük ayarlı bin dirhemi vardır, derse kimisi :) ittifakla (doğrula­nır, demiştir.) Çünkü düşük ayarlıya da dirhem denilir. (Kimisi ise: doğrulanmaz, demiştir.) Çünkü mutlak ikrardan yegâne meşru akit­ler anlaşılır. Gayr-ı meşru tüketim anlaşılmaz. (Eğer: Falancadan bin dirhem gasbettim, veya : Bana emânet verdi, dedikten sonra: Dirhem­ler düşük, veya: Çok düşük ayarlıdır, derse bitişik veya aralıklı söy­lesin, doğrulanır.) Çünkü kişi, gördüğünü gasbeder ve malik olduğu­nu emânet bırakır. Böylece bu iki hususta tam ayarlı dirhemleri ge­rektirecek bir durum olmadığı gibi bunlarda böyle bir teamül de bu­lunmadığından bu söz, aralıklı da söylense dirhem türünü açıklamak olur. Ve dolayısıyla ikrar sahihtir. Bu nedenledir ki gasbedilen malı ve emâneti geri getiren, kusurlu bir mal getirirse söz onundur.

İmam Ebû Yûsuf dan : Borca kıyâsla, gasp konusunda aralıklı söylediği takdirde doğrulanmaz, dediği rivayet edilmiştir. Çünkü gasp İle borçta ödemeyi gerektiren, dirhemleri teslim almak­tır. Şayet gasbı veya emâneti ikrar ettikten sonra bitişik olarak : Dir­hemler, çok düşük ayarlıdır, veya : Kurşundur, derse doğrulanır. Ara vererek derse doğrulanmaz. Çünkü çok düşük ayarlılar, dirhem cin­sinden değildirler. Bunlara mecazen dirhem denilir. O halde bu söz, değiştirici bir açıklama olup bitişik söylenmesi gerekir.

(Eğer bütün bu meselelerde: Bende falanın bin dirhemi vardır, dedikten sonra s Ancak şu kadar noksandır, derse doğrulanmaz. Biti­şik söylerse doğrulanır.) Çünkü bu, bir miktara istisna etmek demek­tir, tstisnâ ise, bitişik olarak sahihtir. Düşük ayarhlık ise, böyle değil­dir. Çünkü o, vasıftır. Vasıflan istisna ise sahih değildir. Aynı zaman­da ikrarın lâfzı, vasıfla değil, miktarla ilgilidir. İstisna da açıkladığı­mız üzere lâfızla ilgili bir tasarruftur. Eğer verilen ara, konuşmadaki zorunlu bir kesiklik ise, bundan korunmak mümkün olmadığından bitişik sayılır.

(Bir kimse, bir elbise gasbettiğini ikrar ettikten sonra kusurlu bir elbise getirip geri verirse söz onundur.) Çünkü gasb, kusursuz mala mahsus değildir. (Bir kimse, başkasına: Senden emânet olarak bin dirhem aldım ve zayi oldu der ve karşı taraf . Hayır, sen onu zorla al­mıştın, derse, ikrar edenin ödemesi gerekir. Şayet ikrar eden ; Sen on­ları bana emânet olarak vermiştin, der ve Öbürü: Hayır, sen onlan benden gasbetmiştin, derse ödemesi gerekmez.) İki mesele arasındaki fark şudur ı Birinci meselede ikrar eden, ödemeyi gerektiren sebep olan almayı ikrar ettikten sonra kendisini ödemeden kurtaracak oian, ikrar edilenin iznini iddia etmektedir, öbür taraf ise, bunu inkâr et­tiğinden söz, yeminiyle birlikte onundur." İkinci meselede ise, ikrar eden, teslim işini ikrar edilene yükle­mekte, öbürü ise zaminliğin sebebi olan gasbı iddia ettiğinden söz, ye­miniyle beraber gasbı inkâr eden ikrarcınmdır. Bu konuda, teslim al­dım demekle, aldım demek arasında fark yoktur. Aynı-şekilde, bana teslim ettin, demekle bana verdin, demek de aynıdır.

Eğer denilse ki: Mal, ancak teslim alınmakla teslim edilmiş ve verilmiş olur. Biz deriz ki: Teslim etme ve verme, bazen boşaltma ve­ya malı kişinin önüne koymak suretiyle de olur. Şayet teslim etme ve verme, teslim almayı gerektirse bile, bu bir zorunluluk olduğundan ödeme için yeterli sebep teşkil etmez. İkrar eden:

Ben dirhemleri senden emânet olarak aldım, ikrar edilen ise: Hayır sen onlan borç olarak aldın, derse durum böyle olmayıp aldığını ikrar etmiş olsa bile söz ikrar edenindir. Çünkü bu taktirde ikisi de, dirhemlerin sahibinin rızasıyla alındığını kabul etmektedir. Ancak ikrar edilen, ödemeye sebep olacak borcu iddia ederken ikrar eden. bunu inkâr etmekte ve dolayısıyla gasp iddiasıyla borç iddiası birbirinden ayrılmaktadır.

(Eğer bir kimse % Şu bin dirhemi falancaya emânet olarak ver­miştim ve ondan aldım, der ve Öbürü de : O dirhemler benimdir, derse onları alır.) Çünkü ikrar eden, öbürünün dirhemlerdeki zilyedli-ğini ikrar ederek onun aleyhine bunların kendisine ait olduğunu id­dia etmiştir, öbürü ise bunu inkâr etmektedir. Geçerli olan da inkâr edenin sözüdür. (Bir kuuse : Ben şu hayvanımı falana kiralattım. O da, bindikten sonra onu geri verdi, veya -. Şu elbisemi falancaya kiraya verdim. O da, giydi ve geri verdi der ve Öbürü : Yalan söylüyorsun, hayvan da elbise de benimdir, derse söz ikrar edenindir.) Bu İmam Ebû H a n i f e ' ye göredir. (Diğer iki imam ise : söz, kendisinden hay­van ile elbiseyi alanındır, demişlerdir.) Kıyâs da budur. Ödünç ve ev­de oturtma konularında da aynı ihtilâf vardır. (Bir kimse s Şu elbisemi, falanca yanm dirheme diktikten sonra teslim aldım ve öbürü : Elbise benimdir, derse sahih olan görüşe göre aynı ihtilâf vardır.l Kıyâsın gerekçesini emânet meselesinde açıkla­dık. Emânet meselesiyle bu meseleler arasında fark bulunduğunu ön­gören istihsâna göre, kira ve ödünç meselelerindeki zilyedlik, akit ko­nusu menfâatin tahsili için zorunlu olup zorunluluk bulunmayan me­selelerde ise yok kabul edildiğinden ikrar edenin bu konulardaki söy­ledikleri, ikrar edilenin züyedliği için mutlak ikrar olmaz. Emânet ise, böyle değildir. Çünkü onda zilyedlik gaye olduğu gibi bir malı emânet bırakmak da doğrudan doğruya züyedliği ortaya koyduğun­dan bu konudaki ikrar, emanetçi için züyedliği itiraf etmek demek­tir. Hem de kiralama, ödünç ve iskân -evde oturtma- da ikrar eden, kendisinin sağladığı bir zilyedlik ikrar ettiğinden bu zilyedliğin key­fiyeti konusunda söz onundur. Emânet meselesinde ise durum böyle değildir. Çünkü ikrar eden, emânette: O dirhemlerim, falancada emânetti, demiştir. Emânet ise; bazen sahibinin, katkısı dışında meydana gelir. Hattâ ikrar eden : Ben onları emânet olarak verdim, dese bile aynı ihtilâf mevcuttur. Bu ara­da emânet meselesiyle diğer meseleler arasındaki fark, emânette, al­madan söz edilmesi, diğerlerinde ise bundan söz edilmemesi değildir. Çünkü îmam Muhammed, İkrar Bahsinde, diğer mesele­lerde -kiralama, ödünç, oturtma- de almadan söz etmiştir. Ancak ikrar eden: Falancadaki bin dirhem alacağımı aldım, veya: Ben ona bin dir­hemi borç verdikten sonra kendisinden aldım, der ve ikrar edilen, bu­nu inkâr ederse söz inkâr edenindir. Çünkü borçlar benzerleriyle öde­nirler. Bu tür ödeme ise, ancak zâmin olunan bir malı teslim almakla mümkündür. Bu sebeple ikrar eden, dirhemleri teslim aldığını ikrar etmekle zâminliğin sebebini ikrar etmiş ve daha sonra bunu, karşı taraftaki alacağı karşılığında aldığını söylemekle dirhemlere mâlik olduğunu iddia etmiştir. Öbürü ise, bunu inkâr etmektedir. Adı ge­çen diğer üç meselede ise, teslim alman mal, kira, Ödünç ve iskâna konu olan malın kendisi olduğundan borç meselesinden ayrılırlar. Eğer ikrar eden, falancanın şu toprağı ektiğini veya şu binayı yaptığını veya şu bağı diktiğini söylerken bunlar kendi zilyedliğinde olup şahıs, bunları dava eder ve ikrar eden:

Hayır, bunların tamamı benimdir. Seni yardıma çağırdığım için bu işleri gördün, veya : Bu işleri ücretle yaptın, derse söz, ikrar ede­nindir. Çünkü ikrar eden, öbürünün zilyedliğini değil, sâdece yaptığı işi ikrar etmiştir. İş ise, bazen ikrar edenin elindeki bir malda olur. Bu, tıpkı ikrar edenin : Terzi şu gömleğimi yarım dirheme dikti, derken : Gömleği ken­disinden teslim atdım, dememesi gibi olur ki burada terzi için zilyed-lik ikrar edilmiş olmaz. Ve söz ikrar edenin olur. Çünkü o, sâdece ter­zinin yaptığı İşi ikrar etmiştir. Dikme işi ise. bazen ikrar edenin elin­deki bir kumaşta da gerçekleşebilir. İşte yukarıdaki mesele de aynen böyledir.[4]

 

HASTANIN İKRARI BABI

 

(Bir kimse, zimmetinde hastalık Öncesi borçlarla hastalık döne­minin sebepleri belli borçlar olduğu halde hastalığında diğer bâzı borçlar ikrar ederse ilk iki borca öncelik verilir.) î m a m -1 Ç â f i i ise: ikisinin de sebebi, akıl ve dini duygudan kaynaklanan ikrar ol­duğundan hastalıktaki borç ile sağlıktaki borç aynıdır. Aynı zaman­da hakların taallûk ettiği yer, kişinin zimmeti olduğundan hastalık­taki borç ikrarı, hastalıktaki satış ve nikâh akdi gibi olur, demiştir. Biz diyoruz ki: Başkasının hakkını ortadan kaldıran ikrar, delil kabul edilmez. Hastanın ikrarı da böyledir. Çünkü sağlık dönemi ala­caklılarının hakkı, tahsii edilmek üzere hastanın malına girmiştir. Bu nedenledir ki hasta, malının üçte birinden fazlasını teberru ede­mez ve başkası için harcayamaz Nikâh ise böyle değildir. Çünkü o, zorunlu ihtiyaçlardan olduğu gibi aynı zamanda mehr-i misi karşılı-ğındadir. Kıymetinin benzeriyle yapılan mal satışı da böyle değildir. Çünkü alacaklıların hakkı, malın çeşidiyle değil, mal oluşuyla ilgi­lidir. Sağlık hâlinde ise, bu hak belli bir mala taallûk etmez. Çünkü o, bu durumda çalışacak güçte olduğundan malını çoğaltabilir.

Hastalık ise; güçsüzlük hâli olduğu gibi kısıtlılığa yol açtığı için de başlangıcı ile sonu aynıdır. Sağlık ve hastalık halleri ise farklıdır­lar. Çünkü birincisi, mutlak tasarruf durumu iken öbürü güçsüzlük durumu olduğundan birbirinden ayrılırlar. Sebepleri belli borçlara Öncelik verilmesinin nedeni, kesin oluşlarında şüphe olmamasıdır. Çünkü müşahede ile sabit olan şey, iptal edilemez. Örneğin: borçlu­nun, mâlik olduğu veya tükettiği ve onun ikran dışındaki bir delille kesinleştiği bilinen bir malın bed.eli ile kadının nikâhına esas olan mehr-İ misi gibi. Açıkladığımız nedenle bu borç, sağlıktaki borç gi­bi olup biri, öbürüne karşı öncelikli olmaz. Şayet hasta, başkası için elindeki bir malı ikrar ederse bu, sağlık hâlindeki alacaklılar yö­nünden sahih degiidir. Çünkü bunların o malda hakkı vardır. Aynı zamanda hastanın, bâzı alacaklıların borcunu ödeyip diğerlerinkini ödememesi caiz değildir. Çünkü bâzılarını tercih etmek, diğerlerinin haklarının kaybolmasına yol açar. Bu bakımdan, sağlık hâlindeki ala­caklılarla hastalık hâlindeki alacaklılar arasında fark yoktur. Ancak delil ile sabit olan hastalık hâlindeki borç ile satın aldığı malın be­delini ödemesi caizdir. (öncelikli borçlar ödendikten sonra bir şey artarsa hastalık hâ­linde ikrar ettiği borçlara verilir.) Çünkü ikrar, mâhiyeti itibariyle sahih olup sadece sağlık hâlindeki alacaklılar yönünden geçersiz ol­duğundan bunların hakkı ödenince sıhhati geçerli olur.

(Eğer zimmetinde sağlık dönemine âit borçlar yoksa ikran caiz­dir.) Çünkü bu ikrar, başkasının hakkını ortadan kaldırmaz. (Bu du­rumda, ikrar edilen, vârislerden önce gelir.) Çünkü H z. Ömer (Radıyaliâhü anh) ;

«Hasta bir kimse, bir borç ikrar ettiğinde bu ikrar, terekesinin ta­mamı için caizdir- ([5]) demiştir. Hem de borcu ödemek, zorunlu ihtiyaçlardan iken vârislerin, boş olması kaydıyla terekede hakkı var­dır. Bu sebepledir ki. ölünün tekfin giderleri öne alınır. (Diğer vâ­risler, tasdik etmedikçe hastanın, bir vâris için borç ikrar etmesi sahih değildir.) I m a m -1 Şafii ise iki görüşünden birinde i Sa­hihtir, çünkü bu, sabit olan bir hakkı ortaya koymaktır. Zira bura­da doğruluk tarafı daha güçlüdür. Böylece bu ikrar, hastanın bir ya­bana için ikrarda bulunması veya falancanın da onun vârisi oldu­ğunu ya da bir vârisi için zayi ettiği bir emânet ikrar etmesi gibi olur, demiştir.

Biz diyoruz ki; Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Vâris için ne vasiyet yapılır ne de borç ikrar edilir- ([6]) buyurmuştur. Hem de hasta­lığı esnasında malına vârislerin hakkı girmiştir. Bu nedenle vâris­lerden birine bağışta bulunması caiz değildir. Zira malı bâzılarına tahsis etmekle diğerlerinin hakkı ortadan kaldırılmış olur. Hem de hastalık, malla ilginin kesildiği bir durum olduğu gibi akrabalık ba­ğı da vârislerin, hastanın malıyla ilgilenmelerine sebep olur. Ancak vârislerin bu ilgisi, yabancı kimsenin hakkı bakımından geçersizdir. Çünkü insan, sağlığında alış-veriş ilişkisine muhtaçtır. Nitekim has­talıkla, ikrardan alıkonulması hâlinde halk. onunla alış-verişte bu­lunmaktan kaçınacaktır. Vârisle alış-verişte bulunmak ise, az vâki olur. Vârislerin, akrabalık bağı hastanın, falancanın da kendi vâ­risi olduğuna dâir ikrarı bakımından da geçersizdir. Çünkü insanın buna da ihtiyacı vardır. Sonra akrabaların, hastanın malıyla olan ilgisi, tüm vârislerin hakkı olduğundan hastanın herhangi bir vâris için ettiği ikrarı doğrulamaları hâlinde bu hakkı ortadan kaldırmış olacaklarından ikrar sahih olur. Açıkladığımız nedenle (Malının tamamını bile içine alsa hasta­nın yabana bir kimse için İkrarda bulunması caizdir.) Kıyâs ise, ancak malının üçtebirinde caiz olduğu şeklindedir. Çünkü din, hastanın tasarrufunu bununla sınırlamıştır. Ancak biz diyoruz ki  Malın üçtebirinde tasarrufu sahih olunca bundan sonra kalanın üçtebirinde de tasarrufu caizdir. Çünkü borç ödendikten sonraki üç-tebir budur. Böylece bütün malı kapsaymcaya kadar buna devam edilir. (Bir kimse, bir yabana için, ikrarda bulunduktan sonra ı O, be-nim oğlumdur, derse onun oğlu olduğu sabit olur ve ikrarı bozulur. Şayet yabancı bir kadın için ikrarda bulunduktan sonra onunla ev­lenirse kendisi için ettiği ikrar bozulmaz.) Aradaki fark şudur: Ne­sep davası, çocuğun ana kanımda oluşma zamanına dayandığından kendisinin, çocuğu için ikrarda bulunduğu ortaya çıkar ve dolayı­sıyla sahih değildir. Karılık ise ancak evlenme zamanında meyda­na geldiğinden böyle değildir. Böylece koca, bir yabancıya ikrarda bulunmuş olur. (Bir kimse, karısını üç talâkla boşadıktan sonra kendisi İçin bir borç ikrar ederse kadın, borç ve mirastan hangisi az ise onu alır.) Çünkü İddet mevcut olduğundan eşler, bu ikrarda töhmet altında oldukları gibi vârisler için ikrar kapısı da kapalıdır. Nitekim koca, kadını, kendisine miras payından daha fazla ikrarda bulunmak mak­sadıyla boşamış olabilir. Bu arada, töhmet konusu olmadığı için iki­sinin az olanı sabit olur.[7]

 

Bir Fasıl

 

(Bir kimse, kendisinden olması mümkün olan, nesebi meçhul bir çocuğun, oğlu olduğunu ikrar eder ve çocuk kendisini doğrularsa ik­rar eden, hasta bile olsa çocuğun kendisinden nesebi sabit olur.) Çünkü nesep, sadece ikrar edene lâzım gelen hususlardan olduğun­dan kişinin onu ikrar etmesi sahihtir. Çocuğun, kendisinden olabil­mesinin şart koşulmasının sebebi, görünürde yalancı çıkmasını ön­lemektir. Nesebinin meçhul olmasının şart koşulması ile, bilinen ne­sebin, çocuğun başkasından olmasına engel olması nedeniyledir. Ay­rıca çocuğun ikrar edeni doğrulamasının şart olmasının nedeni, ta­sarruf yetkisinin kendisine âit olmasıdır. Çünkü söz konusu olan, ken­dini anlatabilen çocuktur. Daha önce de geçtiği üzere küçük çocuk ise böyle değildir. Bu arada nesep, zorunlu ihtiyaçlardan olduğun­dan hastalıkla engellenmez. (Bu çocuk, mirasta vârislere ortak olur.) Çünkü nesebinin, ikrar edenden sabit olmasıyla çocuk, bilinen vâris gibi olduğundan ikrer edenin vârislerine ortak olur. (Erkeğin, ana, baba, çocuk ve karısını ikrar etmesi caizdir.) Çünkü bu kimse, ken­disine lâzım geleni ikrar ettiği gibi bu ikrar, nesebin başkasına yük-letilmesine de yol açmaz. Açıkladığımız nedenle (Kadının, ana, baba ve kocasını ikrar et­mesi geçerli, çocuğu ikrar etmesi ise geçersizdir.) Çünkü bu ikrar, nesebin başkasına –kocaya-yükletilmesine yol açar. Çünkü nesep hakkı kendisine aittir. (Aynı şekilde ebenin, çocuğun bu kadından doğduğuna şahitlik etmesi hâlinde de ikrar geçerlidir.) Çünkü boşa­ma bahsinde de geçtiği üzere ebenin bu konudaki sözü geçerlidir. Aynı zamanda biz. Dava Bahsi'nde kadın ikrarıyla ilgili bir açıkla­mayı zikrettik. Adı geçenlerin, ikrar edeni doğrulaması gerekir. Bu arada ikrar edenin ölümünden sonra nesep konusunda onu doğru­lamak sahihtir.' Çünkü nesep, ölüm sonrasına da kalmaktadır. Ni­kâhın hükmü, ölümden sonra da kaldığından karının tasdiki de böy­ledir. Kocanın, karısını ölümünden sonra doğrulaması da böyledir. Çünkü miras, nikâhın hükümleri arasındadır. İmam Eb û Hanife'ye' göre ise bu, sahih değildir. Çünkü nikâh bağı, ölümle kopmuştur. Bu sebepledir ki, bize göre koca, karısının Ölüsünü yıkıyamaz. Mirası nazara almak suretiyle de kocanın karısını ölümden sonra doğrulaması sahih değildir. Çün­kü miras, ikrar sırasında mevcut olmayıp ölümden sonra meydana gelmektedir. Doğrulama ise ikrarın başlangıcına dayanmaktadır.

(Bir kimse, ana, baba ve çocuk nesebi dışında kardeş ve amca nesebi gibi bir nesep ikrar ederse bu konudaki ikran geçersizdir.) Çünkü bu ikrar, nesebin başkasına yükletilmesine yol açar. (Şayet ikrar edenin, bunlar dışında bilinen yakın veya uzak mirasçısı var­sa mirası almada ikrar edilenden evlâdır.) Çünkü ikrar edenle ilgi­li nesebi kesinleşmeyen ikrar edüen mirasçı, bilinen- mirasçıyla çe-kişemez. (Yok eğer mirasçısı yoksa ikrar edilen, mirası almaya hak kazanır.) Çünkü mirasçı olmadığı takdirde kişi, malında tasarruf yet­kisine sahiptir. Nitekim bu durumda malının tümüyle vasiyet ede­bildiğinden ikrar nesebin başkasına>yükletilmesine yol açar, diye ik­rar edilenin, kendisinden nesebi sabit olmasa bile malın tamamını almaya hak kazanır. Kaldı ki bu, gerçek bîr vasiyet değildir. Şöy­le kî, bir kimse bir kardeş ikrar ettikten sonra malının tümünü baş­kasına vasiyet ederse kendisine vasiyet edilen, sadece malın üçtebi-rini alır. Oysa buradaki ikrar, gerçek vasiyet olsaydı herbirinin, ma­lın yarısını alması gerekirdi. Ancak bu ikrar vasiyet yerine geçer. Örneğin : Bir kimse, hastalığında bir kardeş ikrar eder ve ikrar edi­len de kendisini doğruladıktan sonra o, ikrar edilenin mirâsçılığını inkâr ederek daha sonra malının tümünü başkasına vasiyet ederse malı, kendisine vasiyet edilenin olur. Şayet hiç kimseye vasiyet et­mezse mal hazinenin olur. Çünkü nesep, sabit olmadığından ikrar­dan dönmesi sahihtir. Dolayısıyla ikrar bozulmuş olur. (Bir kimse, babası öldükten sonra bir kardeş ikrar ederse) açık­ladığımı/, nedenle (kardeşinin nesebi sabit olmaz, ancak mirasta ken­disine ortak olur.) Çünkü adı geçenin ikrarı, iki hüküm ifâde eder. Birincisi, nesebi başkasına yükletmektir ki ikrar edenin buna yet­kisi yoktur.

İkincisi ise, başkasına malında ortaklık sağlamaktır ki buna yet­kili olduğundan bu kesinîeşir. Tıpkı alıcının, satın aldığı malın, sa­tıcı tarafından başkasına hibe edildiğini ikrar etmesi gibi. Bu ikrar, satıcıya göre geçersiz olup alıcı, bedeli kendisinden isteyemez. Alı­cı -ikrar eder- yönünden ise geçerli olup mal hibe edilmiş sayılır.

(Yüz dirhem alacaklı bir kimse, ölüp de kendinden iki oğul bı­rakır ve oğullardan biri, babasının elli dirhem teslim aldığını ikrar ederse İkrar edene bu yüzv dirhemden bir şey verilmez. Diğeri ise el­li dirhem alır.) Çünkü bu, ölünün elli dirhem borcu olduğunu ikrar etmek demektir. Nitekim borç, ancak karşı taraftan ödenmesi gere­ken bir şey teslim alınmışsa ödenir. Böylece kardeşinin, kendisini yalanlamasıyla borç, ikrar edenin payının tamamını içine almış olur Nitekim bizde asıl olan görüş de budur. Kısacası her iki oğul da tah­sil edilen borcun aralarında müşterek olduğu hususunda mutabık kalmakla beraber ikrar edenin, elliyi teslim alan kardeşinden bir şey istemesi hâlinde kardeşi de borçludan kalan elliyi isteyeceğinden borçlu da ikrar edenden talepte bulunacak ve böylece bu meselede kısır döngüye yol açar.[8]

 



[1] Bu hadis Şer'î cezalar bahsinde de geçmiştir.

[2] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/313-318.

[3] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/318-319.

[4] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/319-326.

[5] Gariptir.   Nasburraye C. 4 S, 111

[6] Darâkutni'nin (Vasiyetler) C. 1 S. 489'da kaydettiği bu hadisi rivayet eden Nuh b. Derrac hakkında Ebû Dâvûd: «Hadis uyduruyordu» diye söylemiş­tir.   Nasburraye C. 4 S. 111

[7] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/326-329.

[8] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/329-331.