Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ZORLAMA (İKRAH) BAHSİ - 090Ikrah - 4. Sayfa

ZORLAMA   (İKRAH) BAHSİ 2

Bir Fasıl 3


ZORLAMA   (İKRAH) BAHSİ

 

(Zorlama, Padişah veya hırsız gibi yaptığı tehdidi uygulayabilen bir kimse tarafından yapılırsa hükmü sabit olur.) Çünkü zorlama, bir kimsenin başkasına yaptığı rızâyı yok edici ve isteği bozucu işe verilen isimdir. Aynı zamanda, zorlayanın zorlama gücünün devam etmesi gerekir. Zorlama, ancak zorlananın, yapılan tehdidin gerçekleştirilmesin­den korktuğu zaman gerçekleşir. Bunu da ancak güçlü kişi yapa­bilir. Kudretin bulunması hâlinde bu konuda Padişah ile başkası ara­sında fark yoktur.

İmam E b ü Hanif e'nin: Zorlamayı ancak Padişah yapabilir. Çünkü bunun menfaati kendisine âti olur. iktidar ise, men-faatsiz gerçekleşmez, şeklindeki görüşü hakkında Fıkıh âlimleri: Bu, hüccet ve delil ihtilâfı değil, çağ ve zaman ihtilâfıdır. Nitekim onun zamanında güç, sâdece Padişahın elinde iken daha sonra zaman ve insanları değişmiştir. Sonra zorlamanın gerçekleşmesi için zorlaya­nın gücü gibi, zorlananın yapılan tehdidin uygulanmasından kork­ması da şarttır. Şöyle ki, kuvvetli zan ile bunun yapılacağına kanaat getirmesi gibi. Böylece yapması istenen işe zorlanmış olur. (Bir kimse malını satmaya veya bir şey satın almaya veya bir kimse için bin dirhem ikrar etmeye veya evini kiraya vermeye zorlanarak bu maksatla Ölümle veya şiddetli dayak ile veya hapis île tehdit edilir ve bir şey satar veya satın alırsa muhayyerdir. İsterse satışı sürdürür, isterse de satışı feshederek sattığı malı geri çevirir.) Çünkü bu akitlerin sahih oluş şartlarından biri de, karşılıklı rızadır.

Cenâb-ıHak«Ancak, karşılıklı nbâ ile yaptığınız auş-veriş hâriç» ([1]) buyurmuş­tur. Yukarıdaki sebeplerle yapılan zorlama, nzâyı yok ettiğinden akit fasit olur. Tek cop dayağı veya bir günlük hapis veya bir günlük zin­cire vurulma ile zorlanması ise, böyle değildir. Çünkü örfe göre bun­lar dikkate alınmadığından bununla zorlama gerçekleşmez. Ancak zorlanan kişi, kariyer sahibi bir kimse olup bundan zarar göreceği­ni biliyorsa zorlama mevcut olup rızâ ortadan kalktığından akit fa­sittir Aynı şekilde ikrar da, zorlama olmayan durumlarda doğruluk tarafının yalan tarafına tercih edilmesi için delil olur. Zorlama hâ­linde ise, kişi, zararı önlemek için yalan ikrarda bulunabilir. Sonra zorlanan, malım istemeyerek salar ve istemeyerek teslim ederse bi­ze göre mülkiyet sabit olur. İmam Züfer'e göre ise, sabit olmaz. Çünkü bu, kesinleşmesi, satıcının kabulüne bağlı bir satıştır. Nitekim bu kimsenin kabulü hâlinde satış kesinleşir. Bu tür akit ise, kabul edilmeden mülkiyet ifâde etmez.

Biz diyoruz ki: Satış, ona ehil olan kişi tarafından kendi mül­künde yapılmıştır. Akdin fasit oluşu ise, karşılıklı rızâ şartının yok­luğundan ötürüdür. Böylece bu akit, diğer fasit akitler gibi olduğun­dan malın teslim alınmasıyla mülkiyet sabit olur. Nitekim satın alan, malı teslim alır ve onda bozulması imkânsız bir tasarrufta bulunur­sa bu, caiz olup diğer fasit satışlarda olduğu gibi kendisine malın kıymeti lâzım gelir. Mal sahibinin, satışa razı olmasıyla da akdi bo­zan zorlama ve rızâsızlık ortadan kalktığından caiz olur. Ancak bu­nunla satıcının, malı geri çevirme hakkı ortadan kalkmaz. Mal, sa­tıcının nzâsı dışında değişik kişilerin tasarrufuna girse bile durum böyledir. Diğer fasit satışlar ise böyle değildir. Çünkü onlardaki fâ-sitlik, dini bir haktan ötürü olup ondan sonraki ikinci satışa ise kul hakkı girmiştir. Kulun hakkı ise, ihtiyacından dolayı önceliklidir. Bu meselede ise, geri çevirme de kul hakkı olup ikisinden biri, öbürü­ne tercih edilemediğinden birincinin hakkı, ikincinin hakkı için ip­tal edilemez. Ben diyorum ki: Satıcının bedeli iade ettiği takdirde malı tekrar geri almak üzere yaptığı caiz ve mutad satışı fasit sayanlar, bunu zorlanan kimsenin yaptığı satış gibi kabul etmişlerdir. Buna göre alıcının, malı başkasına satması geçersizdir. Çünkü fâsitlik rızânın yokluğundan ötürüdür. Kimisi ise, yukardaki satış şeklini rehin say­mıştır. Çünkü tarafların gayesi budur. Kimisi de, saçmalık olduğu gerekçesiyle bu satışı bâtıİ saymıştır. Semerkant fıkıh âlimleri ise, mutad olduğu üzere bu satışı bâzı hükümler ifâde eden caiz bir sa­tış saymışlardır. Çünkü buna ihtiyaç vardır. (Eğer zorlanan kimse, bedeli kendi isteğiyle teslim almışsa sa­tışı kabullenmiş olur.) Çünkü mevkuf -akdi yapanın kabulüne bağ­lı- satışta olduğu gibi burada da bu, satışı kabullenmenin delili olur. Zorlama, vermede değil, sâdece satışta olur ve satıcı, mal! kendi is­teğiyle teslim ederse durum yine böyledir. Çünkü bu, satışı kabullen­menin delilidir. Ancak zorlayıcı, malı teslimden söz etmeden bir kim­seyi hibeye zorlar ve bu kimse, malı hibe ederek teslim ederse du­rum böyle olmayıp hibe bâtıl o]ur. Çünkü zorlayıcının gayesi, bunu sâdece söylemek değil, ondan bir hak elde etmektir. Bu ise, hibede, ancak malı teslim etmekle gerçekleşir. Satışta ise, asıl olduğu üze­re bu, akitle gerçekleşir. Bu nedenle teslim., hibede zorlamaya girer, fakat satışta girmez. (Şayet malı teslim almak zorunda bırakılırsa bu, satışı kabul­lenme olmayacağı gibi henüz elinde ise, malı geri vermesi gerekir.) Çünkü akit fasittir.

(Eğer satılan mal, zorlanmayan alıcının elinde zayi olursa satı­cıya malın kıymetini öder.) Yâni satıcı buna zorlanmışsa durum böy­ledir. Çünkü alıcı, fasit bir akitle buna zamin olmuştur.

(Zorlanan, isterse malı, zorlayıcıdan tazmin edebilir.) Çünkü bu­rada zorlayıcı, malın telef olmasına vesile olduğu için satıcının ma-. hm alıcıya teslim etmiş sayılır. Bu nedenle satıcı, malı istediğinden tazmin edebilir. Tıpkı gaspeden ile ondan gasbeden gibi. Şayet zor­layıcıdan tazmin ederse o, malın kıymetini alıcıdan isteyebilir. Çün­kü kendisi, satıcı yerindedir. Yok eğer alıcıdan tazmin ederse araya giren akitler sahih olur. Çünkü alıcı, zaminlikle bu mala mâlik ol­duğundan yaptığı akillerle kendi malını satmış olur. Tazminden ön­ceki akitleri ise, geçersiz olur. Çünkü burada malın teslim alındığı zamana dayanılır. Ancak zorlanan mal sahibi, bu akitlerden birini kabullenirse ondan öncekiler de sonrakiler de caiz olur. Çünkü o, câizliğe engel olan hakkmı böylece düşürmüş olduğundan bütün akit­ler caize dönerler. Allah (Azze ve Celle), herkesten daha iyi bilir.[2]

 

Bir Fasıl

 

(Bir kimse, hapis, dayak veya zincire vurma ile içki içmeye ve­ya murdar yemeye zorlanırsa bunları yapmak, kendisine helâl olmaz. Ancak hayatının veya organlarından birinin tehlikeye girmesinden korktuğu bir şeyle zorlanırsa isteneni yapması caizdir. Kan içmeye ve domuz eti yemeye zorlanması da böyledir.) Çünkü haram kılınan bu şeyleri kullanmak, tıpkı kıtlıkta olduğu gibi, ancak zaruret hâ­linde caizdir. Nitekim zaruret dışı durumlarda haram kılıcı sebep, mevcuttur. Zaruret ise, ancak hayatın veya organın tehlikeye girmesinden korkulduğu zaman vardır. Nitekim kuvvetli zan ile de bunların teh­likeye girmesinden korkuluyorsa zorlanana, isteneni yapmak mubah olur. (Bu kimse, zorlandığı şeyi yapmamakta direnemez. Şayet kendi­sine işkence yapılıncaya kadar direnir ve anılan şeyleri yemezse gü­nâha girer.) Çünkü bunlan yemek, kendisine mubah kılındığından o, bundan imtina etmekle kendi hayatım tehlikeye atmada başkası­na yardımcı olmuş olur ve dolayısıyla günâha girer. Tıpkı açlık hâlin­de olduğu gibi. İmam Ebû Yüsu f ' dan: Bu kimse, gü­nâha girmez. Çünkü haramhk, aslında var olduğundan bunları ye­mek ruhsattır. Bu nedenle o, bunlan yememekle azimete bağlanmış olur, dediği rivayet edilmiştir. Biz diyoruz ki: Zaruret durumu, âyet­le, haram kılman şeylerden istisna edilmiştir. İstisna ise, kendinden sonra meydana gelen hükmü ifâde etmek demektir. Böylece haram kılıcı unsur kalmadığından bu istisna ruhsatı değil, mübahhğı ifâde etmiş olur. Ancak bu kimse, bunlan yemenin kendisine mubah ol­duğunu bildiği hâlde direnirse o takdirde günahkâr olur. Çünkü ha-ramhğm ortadan kalktığı herkesçe bilinmediğinden bunu bilmemek­le mazur görülür. Tıpkı İslâm'ın başlangıcı ile gayr-ı müslim ülke­de teklifi bilmemenin özür sayılması gibi. (Allah (Azze ve Ceiie) korusun, bir kimse, Allah (Azze ve Cel-le)'ı inkâr etmeye veya Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i tahkir etmeye zincire vurmaya hapis veya dayak ile zorla­nırsa hayatını veya bir organını tehlikeye sokacağından korktuğu bir işkence ile tehdit edilmedikçe zorlanmış sayılmaz.) Çünkü daha önce geçtiği üzere bunlarla zorlamak, içki içmede zorlama sayılma-diğı.ıdan ondan daha haram olan küfürde evleviyetle zorlama sayıl­maz. (Hayatından veya herhangi bir organından korkması hâlinde ise zorlayanların dedirtmek istediklerim söyler, ancak kalbiyle bunun aksine inanır. Şayet bunu söylerken kalbi, imânda kararlı ise günâha giremez.) Çünkü Ammar bin Yaser (Radıyallâhü an-hümâ) bu zorlamaya maruz kaldığında Peygamber Efendimiz (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine«Kalbini nasıl buldun?- ([3]) diye sormuş, kendisi de"İmân­da karar kılmış buldum» deyince, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seliem)-Eğer tekrar söyletmek ister­lerse, sen de tekrar İmânda karar kılarak söyle- ([4]) buyurdular. Nitekim: -Kalbi, imânla mut­main -huzur bulmuş- olduğu hâlde küfre zorlanan hâriç- ([5]) şek­lindeki âyet de bu konuda nazil olmuştur. Hem de bunu söylemekle imân, hakikâtta gitmez. Çünkü tasdik mevcut olduğu gibi söylemek de gerçekten hayatı tehlikeye soktuğundan bu kimse, bunu tercih edebilir. (Şayet öldürülünceye dek direnir ve küfrü izhar etmezse sevap kazanmış olur.) Çünkü H u b e y b (Radıyallâhü anh), asıhnca-ya dek buna dayanmış ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine : Şehitlerin Efendisi, adını vermiş ve: O, benim cennetteki arkadaşımdır, buyurmuştur. ([6])   Bir de bunu söylemenin haramhgı" aslında devam ettiği gibi, dini yüceltmek için ondan imtina etmek de, azimettir. Daha önceki mesele ise, böyle değildir. Çünkü onda istisna vardır. (Eğer hayatını veya bir organını tehlikeye sokacağından kork­tuğu bir tehditle, bir müslümanm malını telef etmeye zorlanırsa bu­nu yapabilir.) Çünkü açlıkta olduğu gibi, zaruret nedeniyle başka­sının malını telef etmek mubahtır ki burada da zaruret gerçekleş­miştir. (Mal sahibi, bunu, zorlayıcıdan tazmin edebilir.) Çünkü zor­lanan, âlet olmaya yaradığı bir hususta zorlayıcıya âlet olmuştur, ki bir şeyi telef etmek de bu kabildendir. (Başkasını öldürmesi için Ölümle tehdit edilirse bunu yapamaz ve öldürülünceye dek direnir. Şayet bu kimseyi Öldürürse günâha girer.) Çünkü müslümanı öldür­mek, hiç bir zaruretle mübâh kılınmadığından bununla da mübâh kılınmaz. (Öldürme kasıtlı ise, kısas, zorlayıcıya uygulanır.)

Ben diyorum ki: Bu, İm am Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e   göredir.   İmam   Züfer:   Kısas, zorla-

nana lâzım gelir, derken İmam Ebû Yûsuf: Hiçbirisine de lâzım gelmez, demiştir. îmam-ı Şafiî ise: İkisine de lâ­zım gelir, demiştir. İmam Züfer diyor ki: Öldürme işini hem hakikatte hem de görünürde zorlanan yapmış ve din, onun hakkındaki günâha gir­me hükmünü vermiştir. Başkasının malını telef etmeye zorlanmak ise, böyle değildir. Çünkü bu suçun günâha girme hükmü kalktı­ğından zorlayıcıya yüklenir ki îmam-ı Şafiî de, buna da­yanarak zorlananı sorumlu tutmaktadır. Aynca öldürmeye sebebi­yet verdiği için zorlayıcıyı da sorumlu tutmaktadır. Nitekim O'na gö-ra, bu konuda sebebiyet, suçu bizzat işlemek gibidir. Tıpkı kısas şa­hitlerinde olduğu gibi.

İma m Ebû Yûsuf ise: Günâha girmesi bakımından öldürme,'zorlanan üzerinde kalmıştır. Sebebiyet verme bakımından ise, zorlayıcıya izafe edilmiştir. Böylece her iki tarafa da şüphe gir­miş olur, demiştir.

İmam Ebû Hanife ile tmam Muhammed ise diyorlar ki; Bu kimse, kendi isteğiyle olan bir Öldürmeye sürük­lenmiştir. Çünkü o, kendi hayatını tercih etmiştir. Böylece o, âlet ol-maya yaradığı öldürmede zorlayıcıya âlet olmuştur. Nitekim zorla­yıcı, kendisini öbürünün üzerine savurabilir. Dinine halel getirmede ise, zorlayıcıya âlet olmaya yaramadığından günâha girmek bakı­mından suç, sâdece kendisine âit olur. Mecüsî –ateşperest- bir kim­senin başkasının koyununu kesmeye zorlanması hâlinde malın telef edilmesi suçu, zorlayıcıya intikâl ettiği hâlde kesim, intikâl etme­diğinden bu koyunun etini yemek haramdır, ki burada da durum aynıdır. (Eğer bir kimse, eşini boşamaya zorlanır ve o da bunu yapar­sa bize göre eşi boşanmış olur.) İmam-ı Şafii'ye göre ise, boşanmamış olur ki bu, boşama bahsinde geçti. (Bu kimse, cinsî münâsebette bulunmamışsa kadının mehrinin yansını geri alır. Me-hir belirtilmemişse cinsi münâsebetten kendisine lâzım gelen mehr-i misli zorlayıcıdan alır.) Çünkü kocaya [âzım gelen mehir, kadının ayrılma talebinde bulunmasıyla her an için düşebilir. Ancak bura­da boşama ile, pekiştiğinden bu boşama, malı telef etmek olur ve dolayısıyla bu telef etme suçu, zorlayıcıya intikâl eder. Zorlananın münâsebette bulunması hâlinde ise, durum böyle değildir. Çünkü bu takdirde mehir, boşama ile değil, cinsî münâsebet ile pekişmiş olur.

(Eğer bir kimse, eşini boşaması için veki! tutmaya zorlanır ve ve-kU, kadını boşarsa, istihsânen kadın boşanmış olur.) Çünkü zorlama, akdi bozmada etkili olduğu gibi vekillik de. fasit şartlarla bozulmaz. Bu durumda, zorianan, istihsânen zorlayıcıdan hak taleb eder. Çün­kü zorlayıcının gayesi, vekilin boşamasiyla zorlananın nikâh hakkı­nı ortadan kaldırmaktır. Feshe kabil olmadığından adak yemininde zorlama geçersiz olup zorlanan, bu yeminden ötürü kendisine lâzım geleni zorlayıcıdan isteyemez. Çünkü bu dünyada bunu kendisinden isteyen olmadığından o da bunu başkasından isteyemez. Yemin ve ziharda da zorlama geçersizdir. Çünkü feshedilemezler.Talâktan geri dönmek, eşe dokunmama yemini –ilâ- ve diliy­le bu yemini bozmaya zorlanmak da böyledir. Çünkü bunlar, ciddi söylenmeyen sözle de sahih olurlar. Koca tarafından kaynaklanan hul', boşama veya yemin hükmünde olup onda zorlama geçersizdir. Şayet sâdece koca, hul'a zorlanırsa kadına hul'un bedeli lâzım ge­lir. Çünkü o. boşanmasına karşılık, bedeli üstlenmeye razı olmuştur. (Eğer bir kimse, zinaya zorlanır ve bunu yaparsa İmam Ebü Ha-nife'ye göre kendisine had lâzım gelir. Ancak Devlet reisi, kendisini zorlamışsa durum böyle değildir. Diğer iki İmam ise : Zorlanana had -şer'î ceza- lâzım gelmez, demişlerdir.l Nitekim biz", bunu had-lar bahsinde zikrettik. (Şayet bir kimse, onu mürted olmaya zorlarsa eşi boşanmaz.) Çünkü mürtedlik, inanca bağlıdır. Nitekim bu kimsenin kalbi imân­da kararlı ise dinden çıkmaz. Kaldı ki, onun küfre inanması şüphe­lidir. Şüphe ise, kesin boşamaya yol açmaz. Eğer kadın, kocasına: Ben, senden boşandım, der ve koca : Ben, bunu söyledimse de kal­bim, imânda kararlıdır, derse istihsânen söz. onundur. Çünkü koca­nın kullandığı söz. boşama anlamında değildir. Nitekim boşanma, inancın değişmesiyle meydana gelir. Zorlama ile birlikte ise, bu söz, inanç değişikliğini göstermediğinden söz. kocanın olur. Müslümanlığa zorlanması hâlinde ise bunu ikrar etmekle müs-lüman olur. Çünkü bu ikrar, kişinin inancına uygun da, aykırı da olabileceğinden biz her iki durumda da zorlananın müslümanlığını tercih ettik. Çünkü müslümanhk, yükselir, fakat başka bir şey, on­dan üstün tutulamaz. Ancak bu, hükmün açık tarafıdır. Kendi ile Allah (Azze ve Celle) arasında ise, İslâmiyete inanmamışsa müslü-man değildir. Eğer bir kimse, İslâmiyetine karar verilinceye dek müslümanlı-ğa zorlanır ve daha sonra bundan dönerse öldürülmez. Çünkü daha önceki müslümanlığında şüphe vardır. Şüphe ise, öldürülmeyi önler. Şayet küfre götürücü söz söylemeye zorlanan kişi: Yapmadığım, geç­miş bir şeyden söz ettim, derse karısının boşandığına karar verilir, ancak gerçekte boşanmamış olur. Çünkü o, bu ifadesiyle söylemeye zorlanmadığı bir şeyi kendi isteğiyle söylediğini ikrar etmiş olur. Böy­le biri hakkındaki hüküm ise, açıkladığımız gibidir. Eğer bu kimse: Benden isteneni kasdettim, ama geçmişten söz etmek de aklıma gel­di, derse hem hakikâtte hem de açık hüküm bakımından karısı bo­şanmış olur. Çünkü o, yeni bir küfre götürücü sözü ciddiye alma­dan söylediğini ikrar etmiştir. Oysa o, başka bir şeyi kasdetmekle kendini kurtarma yolunu da bilmiştir. Binâenaleyh, Hacca namaz kılmaya ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'i tahkir etmeye zorlanan bir kimse, bunları yaparak : Ben, bu nama­zı Allah (Azze ve Celle) için kılmaya niyet ettim ve Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'den başka bir Muhammed'i tah­kir etmek istedim, kansı, hakikât itibariyle değil, zahiri hüküm ba-kımmdan kendisinden boşanır. Şayet hacca namaz kılarken ve Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'i tahkir ederken  namaz kılmak ile Peygamber Efendi­miz (SaUallahu Aleyhi ve SellemJ'den başka birisini tahkir etmek gelmlşse açıkladıgznnz nedenle karısı, hem hakikatte hem de  hukum bakımından kendisinden boşanmış olur. Nitekim biz  bu koiz  bu ko daha fazia açütIamış Olunuyoruz. M-lah (Azze ve Ceile), herkesten daha iyi bilir.[7]

 



[1] Nisa süresi Âyet :  29

[2] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/433-435.

[3] Hâkim'in Muhammed b. Ammar b. Yâser'den rivayetine göre bu ha­dis şöyledir :

«Müşrikler Ammar b. Yâser'i yakalayıp dövmeye başladılar. Ammar, Pey­gamber efendimize (S.A.V.) sövmedikçe ve müşriklerin putlarını övmedikçe onu bırakmadılar. Ammar Peygamber efendimizin (S.A.V.) yanma çeldiği zaman Pey­gamber efendimiz (S.A.V ) ona :

,Ne haber. Yâ Ammar, diye sordu. Ammar :

-Çok kötü bir haber var yâ Resulallah, Beni Sana sövdürtmedikçe ve put­larım övdürfmedikçe bırakmadılar, dedi. Peygamber efendimiz  (S.A.V.) :

  Kalbini nasıl buluyorsun? diye sordu. Ammar :

- îmân ile dolu olarak buluyorum, dedi. Peygamber efendimiz (SAV.) :

- öyle ise, bir daha yaparlarsa bir daha aynı şeyi yapabilirsin.»

[4] Nah! sûresi Âyet:  106

[5] Süre:  en-Nahl âyet :  106

[6] Buhari'nin birkaç yerde kaydettiği bu hadiste Hubeyb'in asıldınndan ve Peygamber efendimizin (S.A.V.) onun hakkında «Şehitlerin efendisidir «Cen­nette benim arkadaşımdır» diye söylediğinden söz edilmemektedir; Ebû H ureyre-den rivayet o!unan"bu hadisin tamamı şöyledir :

«Peygamber efendimiz, (S.A.V.) Asîm b. Sabit kumandasında bir askeri bir­liği sözcü olarak yola çıkarttı. Bunlar gidip tâ ki Asfan ile Mekke arasına va­rınca Huzeyl kabilesinden birkaç kişi bunlardan haberdar olup arkalarına düştü­ler. Bir yerde hurma çekirdeklerini görünce «Bunlar Medine'nin hurmalarıdır» de yip izlerini takip ederek tâ ki onlara ulaştılar. Asım ile arkadaşları kendilerini onlara yakalatmamak için Fedfed adında bir tepeye çıktüarsa da Müşrikler on-lan çember içine aldılar : «Size güvence veriyoruz : inip bize neslim olursanız biç bîrinizi öldürmiyeceğiz» dediler. Asım : «Ben kendim hiç bir kâfirin güvencesine girmem. Allah (C.C.)'ım, Peygamberini bizden haberdar et» dedi ve onlarla sa­vaşmaya girdi. Kâfirler onları ok yağmuruna tutup tâ ki oklarla Asım ile yedi ar­kadaşlarım öldürdüler. Onlardan sadece Hubeyb, Zeyd b. Desne ve bir başkası sağ kalmıştı. Kâfirler onlara güvence verdiler bunun üzerine onlar da tepeden inip onlara teslim oldular. Kâfirler ise onlan teslim alır almaz yaylarının kayış­larını söküp onlan bağladılar. Beraberlerinde olan üçüncü adam : «İşte bu söz­de durmamanın ilk gösterisidir» diyerek kâfirlerle beraber gitmek istemedi. Kâ­firler onu yerde çekerek götürmek istedilerse de kendisi karsı koydu bunun üze­rine onu öldürdüler ve Hubeyb ile Zeyd'i götürüp Mekke'de sattılar. Hubeyb'i Arar oğlu Haris'in çocukları satın aldılar. Hubeyb BcJir savaşında Haris'i öldür-miiştii. Hubeyb onların evinde birkaç gün esir kaldıktan sonra onu öldürmeye karar verdiler. Onu daha Öldürmeden bir gün Hubeyb kendini temizlemek için Haris'in bir kızından emânet olarak bir ustura istedi. Haris'in kızı ona ustura­yı verdikten sonra bîr ara baktı ki çocuğunu dizine oturtmuş ve ustura da elin­dedir. Kadın manzarayı görünce çok korktu. Hubeyb kadına : «Çocuğunu öldür meniden korkuyor musun? Korkma bunu hiçbir zaman yapmam, dedi. Kadın de­miştir ki ben Hubeyb kadar iyi bir esir göremedim. Yemin ederim ki bir gün ben onun önünde bir sepet üzüm gördüm, yiyiyordu. Oysa o sırada üzüm şöyle dur­sun, Mekke'de hurma bile yoktu. Kaldı ki zincirlerle bağlı olduğu için yerinden kıpırdayamiyordu. Bu ancak Cenâb-ı Allah (C.C.)'ın kendisine gönderdiği bir n-zıktı. Nihayet bir gün onu öldürmek için Mekke'nin dışına çıkarttılar. O da on­lara «bırakın ben iki rekât namaz kılayım» dedi ve namaz kıldıktan sonra on­lara dönüp: «Eğer benim için «ölümden korkuyor» diyeceğinizden korkmasaydım nama-zum daha da uzatacaktım» dedi. Bundan sonra Haris oğlu Ukbe kalkıp ona iş­kence ile öldürdü.

Bir rivayete göre Hubeyb namaz kıldıktan sonra onu bir ağaca çıkardılar ve iyice bağladıktan sonra ona :

- Müslümanlıktan dön, dediler. Hubeyb :

- Hayır. Vallahi bütün yeryüzü benim olsa ben bunu yapmam, dedi İse de onlar onu dininden döndermek için çok uğraştılar. O ise, hep:

-Vallahi asla ben bunu yapmayacağım, diyordu. Nihayet ona :

- Lat ve Uzza"ya yemin ederiz ki dediğimizi yapmazsan seni öldüreceğiz, de­diler. Hubeyb:

- Benim Allah (C.C.) yolunda öldürülmem birşey değildir, dedikten sonra:

- Allah'ım (C.C.) ben hangi tarafa bakıyorsam hep düşmanların yüzünü gö­rüyorum. Burada benim selâmımı Peygamberine iletecek kimse yoktur. Bari sen benim selâmımı O'na ilet, diye duâ etti.

Usâme b. Zeyd demiştir ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ashabı arasında otururken bir de gördük ki Ve aleyhisselâm ve rahmctullah, dedi. Peygamber efen­dimize : «Bu ne idi diye sordular. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) :

-Cebrail aleyhisselâm bana Hubeyb'den selam getirdi, buyurdu. Bundan sonra Mekkeliler Bedir savasında öldürülen kimselerin çocuklarından kırk gen­ci çağırıp :  «îşte babalarınızı öldüren budur, dediler ve gençler Hubeyb'i Öîdü-rflnceye kadar mızrakları ile vurmaya başladılar. Haris oğla Ukbe demiştir ki: «Ben Hubeyb'i öldürmedim. O gün ben küçük bir çocuktum. Fakat Abdüddar oğul-lanndan Ebû Meysere isminde birisi elimdeki mızrağı tutup Hubeyb'e şehit dü­şünceye kadar vurdu. Buhar! (Cih&d) C. 1 S. 222, Meğazl C. 2 S. 568, El Müstedrek C. 3 S. 192

 

[7] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/436-442.