İddet Babı - Fıkıh - 126Iddet - 4. Sayfa
İDDET BABI
(Kadımn kocası onu kesin veya rec'İ talâk ile boşadığı, ya da kan ile koca bir başka yol ile birbirinden aynldüdarı zaman, eğer kadın hür ise iddeti üç kere aybaşı halini görmektir.) Zira Cenâb-ı Hak tAzze ve Celle);
«Boşanan kadınlar üç ay bası hali beklerler» ([1]) diye buyurmuştur. Boşanmadan başka bir yolla ayrılma da boşanma hükmündedir. Çünkü iddet, kocasından ayrılan kadının gebe olup olmadığını öğrenmek için vâcib olmuştur. Bu sebep ise kocasından ayrılan bütün kadınlarda mevcuttur.
Imam-ı Şafiî, yukarıya aldığımız Âyet-i Kerime'de geçen Kuru kelimesini temizlik mânâsına hamlederek: «kocasından ayrılan kadının iddeti üç kere aybaşı halinden temizlenmektir» demiştir. Fakat kuru" kelimesini aybaşı mânâsına hamletmek daha iyidir. Zira her ne kadar bu kelime bu her iki mânâ arasında müşterek ise de, kadının gebe olmayışı, aybaşı halinden temizlenmekle değil, aybaşı haline girmekle anlaşılır. Hem de Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm); - «Cariye olan kadinin iddeti İki kere aybaşı haline girmektir. ([2]) buyurduğuna göre âyetteki «Kuru kelimesinden de murad aybaşı haline girmektir.
(Çocuk, yahut yaşlı olduğu için aybaşı halini göremeyen kadının iddeti de üç aydır.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); «Kadınlarınız içinde ay hâli görmekten kesilenler ile henüz ay hâli görmemiş olanların iddetlerini tâyin edemezsiniz, bilin ki onların iddet beklemesi üç aydır» ([3]) buyurmuştur. (Gebe olan kadının iddeti de doğum yapmasıdır.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
«Gebe olan kadınlar da, doğum yapmakla iddet süreleri biter ([4]) buyurmuştur.
(Eğer kocasından ayrılan kadın câriye olursa iddeti, iki kez aybaşı hâli görmektir.) Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm} «Cariyenin talâk sayısı ikidir. İddeti de iki kez aybaşı halini görmektir» ([5]) buyurmuştur. Şayet kocasından ayrılan câriye çocuk veya yaşlı olduğu için aybaşı halini görmüyorsa, o zaman iddeti bir buçuk aydır. (Kocası ölen kadının, iddeti de, eğer kadın hür olursa dört ay on gündür.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); «İçinizde ölenlerin bıraktıkları eşler, dört ay on gün beklerler» ([6]) buyurmuştur. (Eğer kocası ölen kadın câriye olursa iddeti iki ay beş gündür ve eğer kocası ölen kadm gebe olursa -ister hür, ister câriye olsun- İddeti doğum yapmasıdır.) Zira yukarıda metni geçen bu hüküm ile ilgili âyet-i kerime mutlaktır. Abdulllah îbn-i M e s u d (Radıyallâhü anh) da; -kim isterse gelsin de ben kendisine yemin etmeye hazınm. Kısa olan Nisa sûresi, Bakara süresindeki âyetten sonra inmiştir. Yâni: (Gebe olan kadınlar da doğum yapmakla iddet süreleri biter» mealindeki âyeti içeren Talâk sûresi, Bakara süresindeki «İçinizde ölenlerin bıraktıkları eşler dört ay on gün beklerler» ([7]) mealindeki âyetten sonra nazil olup onu nes-hetmiştir» demiştir. H z. Ömer (Radıyallâhü anh) da: -Eğer kocası ölen kadın, kocası daha teneşir tahtası üzerinde iken bile doğum yaparsa, iddeti biter ve evlenebilir» demiştir. ([8])
îmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre (eğer kocası hasta iken boşanan kadın daha iddeti bitmemişken kocası Ölürse, boşanma iddeti ile ölüm iddetinden hangisi daha uzunsa onu beklemesi gerekir.) îmam Ebû Yûsuf ise: «iddeti üç kere aybaşı halini görmektir» demiştir. Yâni eğer kadın kesin, ya da üç talâk ile boşanmış ise böyledir. Rec'i talâk ile boşanan kadının iddeti ise her üç imamın ittifakıyla ölüm iddetidir.
îmam Ebû Yûsuf: «Çünkü kocası ile arasındaki nikâh kocasının ölümünden önce kesin boşanma ile ortadan kalkmıştır, ölüm iddeti ise ancak nikâhın Ölüm ile kalkması halinde lâzım gelir. Her ne kadar kocasının ölümünde nikâhın hükmü duruyor İse de ancak miras bakımındandır. Rec'i talâk ise öyle değildir. Çünkü rec'i talâk ile boşanan kadın ile kocası arasındaki nikâh, iddet bitmedikçe her yönden bakidir» demiştir.
imam. Ebû Hanife ile îmam Muhammed ise: «Nikâhın hükmü miras bakımından kalkmadığına göre, ihtiyaten iddet bakımından da kalkmaması lâzım gelir. Bunun için her iki iddeti de beklemek zorunda olur» demişlerdir. Kocasının dinden çıkması ile boşanan ve iddeti daha bitmemişken kocası ölen kadının iddetinde de aynı ihtilâf câridir. Kimisi: «Bu kadının iddeti ic-ma ile üç ay başı halidir. Çünkü bu kadın kocasına mirasçı olma-<dığı için kocası ile arasındaki nikâhın hükmü kocası öldüğü zaman baki değildir. Zira müslüman kimse gayri müslime mirasçı olamaz-demiştir.
(Eğer bir kadın aybaşı halini görmediği için aylarla iddetini beklerken aybaşı halini görürse, aylarla olan iddetînden beklediği günler boşa gidip yeniden aybaşı iddetini beklemesi gerekir.) Yâni eğer gördüğü kan normal aybaşı kanı olursa -sahih olan kavle göre- hüküm böyledir. Çünkü aylarla olan iddetın aybaşı hali iddeti yerine geçmesi kadının aybaşı halinden kesilmesi şartına bağlıdır. Kadının normal olarak aybaşı halini görmesi ise, aybaşı kanından kesilmemiş olduğunu gösterir. Nasıl ki oruç tutamayan kimsenin oruç yerine fidye verebilmesi de, ölüme kadar oruç tutamaması şartına bağlıdır.
(Eğer kadın iki kez aybaşı halini gördükten sonra aybaşı halinden kesilirse aylarla olan iddeti beklemesi gerekir.) Zira asıl ile aslın bedeli bir arada olamaz.
(Fasid nikâh ile evlenen kadın ile, yanlışlıkla kendisiyle cinsel ilişkide bulunulan kadının iddetleri, ayrılmada da, ölümde de aybaşı hali iddetidir.) Çünkü bu iki kadının iddet beklemeleri, meşru olan bir nikâha değer vermek için değil, kadının gebe olup olmadığını öğrenmek içindir. Gebe olmadığı ise ayların geçmesiyle değil, aybaşı kanını görmekle anlaşılır.
imam Ebû Hanife ile îmam Muhammed'e göre (gebe olan kadının kocası çocuk da olsa, öldüğü zaman kadının iddeti doğum yapmasıdır.) imam Ebû Yûsuf İse: «îd-deti dört ay on gündür. Çünkü kocası çocuk olduğu için bu gebelik ondan değildir. Bunun için bu kadın sanki kocası öldükten sonra gebe kalmıştır- demiştir, ki Imam-ı Şafiî de bu görüştedir, îmam Ebû Hanife ile imam Muhammed ise, yukarıda metni geçen «Gebe kadınlar doğum yapmakla iddet süreleri biter» mealindeki âyet-i kerimenin itlakma dayanmışlardır. Hem de kocası ölen kadının iddet beklemesi, gebe olup olmadığını öğrenmek için değil, meşru olan bir kocanın hakkına saygı göstermek içindir. Nitekim aybaşı halini gördüğü halde aylarla iddet beklemesi de bunu göstermektedir. Meşru kocalık vasfı ise -kadının gebeliği ondan değilse de- çocukta da mevcuttur. Kocası öldükten sonra gebe kalan kadın ise öyle değildir. Çünkü bu kadın kocası ölürken gebe olmadığı için iddeti aylarladır. Sonradan gebe kalması iddetini değiştirmez. Bu kadın ise, kocası ölür ölmez iddeti doğum yapmak olmuştur. Bu itibarla ikisi arasında fark vardır.
(Her iki surette de çocuk kadının kocasına verilemez.) Yâni gebelik -ister kadının kocası sağ iken, ister öldükten sonra kadında görülsün- kocasının değildir. Çünkü çocuğun suyu bulunmadığı için gebeliğin ondan olması düşünülemez, ki nikâh onun yerine kaim olsun.
(Eğer kişi karısını aybaşı halinde boşarsa, kadının, içinde bulunduğu aybaşı hali iddetinden sayılmaz.) Zira iddet üç kez tam aybaşı halini görmektir, kadının, içinde bulunduğu aybaşı hali ise -bir kısmı daha önce geçtiği için- tam değildir.
(Eğer iddetini beklemekte olan bir kadınla, yanlışlıkla cinsel ilişkide bulunulursa kadına bir İddet daha lâzım gelir ve iki iddet birbirine girerler. Kadının gördüğü aybaşı hali de her iki iddetten de sayılır. Birinci iddet bittiği zaman eğer ikinci iddet bitmezse kadının o iddeti de tamamlaması gerekir.) îmam-ı Şafii: «İki iddet birbirine girmezler. Çünkü iddet beklemek, kadının bir zaman için evlenmemesi ve evinden dışarı çıkmaması ibadetidir. Bunun için, iki günün orucu nasıl bir günde tutulamıyorsa, iki iddet de bir arada beklenemez» demiştir.
Biz diyoruz ki: iddetten gaye kadının gebe olup olmadığını öğrenmektir: Bu ise bir iddeti beklemekle de hasıl olur. îddetin ibadet olması ise ikinci derecede gelir. Nitekim kadın iddet beklemenin ibâ-
det olduğunu bilmediği halde beklerse iddet sayılır, ibâdet İse niyetsiz geçerli olamaz.
(ölüm iddetinî bekleyen kadın eğer kendisiyle yanlışlıkla cinsel ilişkide bulunulursa, aylarla olan iddeti bekler ve) iddetlerin birbirine girmelerini -mümkün olduğu kadar- gerçekleştirmek için (gördüğü aybaşı hallerini aylar iddetinûen sayar.) (Boşanan kadının iddeti boşanma tarihinden, kocası ölen kadının iddeti de ölüm tarihinden itibaren başlar. Kadın, iddet süresi geçinceye kadar boşandığım, yahut kocasının Öldüğünü bilmese de iddeti bitmiş olur.) Zira iddeti gerektiren sebep ya boşanma, ya ölümdür. Bunun için boşanma ile ölüm hangi tarihte vuku bulursa iddet o tarihten itibaren başlamış olur.
Bizim Buhara Ulemamız (Allah hepsine rahmet eylesin) gizli anlaşma şüphesine mahal bırakmamak için «boşanma iddeti boşanmanın ikrar edildiği tarihten itibaren başlar- diye fetva vermişlerdir.
(Fasid olan nikâhta iddet, ya kan ile kocanın biribirinden ayrılmaları tarihinden, ya da kocanın kan ile cinsel ilişkide bulunmamaya karar verdiği tarihten İtibaren başljar.) İmam Züfer: «îddet gerektiren sebep cinsel ilişki olduğu için iddetin başlangıcı, kan ile kocanın bulundukları en son cinsel ilişkidir- demiştir.
Biz diyoruz ki: Fasid olan nikâhta vuku bulan bütün cinsel ilişkiler -bir akdin hükmüne dayandıkları için- bir cinsel ilişkinin hükmündedirler. Bunun içindir ki hepsi !için bir mehir lâzım gelir. Bunun için kan ile koca birbirlerini terk etmedikçe, yahut cinsel ilişkide bulunmamaya karar vermedikçe iddet başlamaz. Çünkü en son cinsel ilişkiden sonra dahi bir daha cinsel ilişkide bulunacakları ihtimali vardır.
(Eğer kadın: «Benim iddetim bitmiştir», kocası da -bitmemiştir» dese, söz kadının yeminli sözüdür.) Zira kadın sözünde emindir. Ancak kendisinden şüphe edildiği için ona yemin verilir. Nasıl ki yanına bir şey emanet bırakılan kimse de emin olduğu halde, emaneti geri verdiğini söylediği zaman ona yemin verilir.
(Eğer bir kimse kesin bir talâk ile boşadığı karısıyla, iddeti daha bitmemişken bir daha evlenir ve fakat onunla cinsel ilişkide bulunmadan bir daha boşarsa -İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a gör-kadına bir mehir daha düşer ve bir iddet daha lâzım gelir. İmam Muhammed ise) : «Kadınla ikinci evlenmede cinsel ilişkide bulunmadan onu boşadığı için (kadına yarım mehir düşer ve
yeni bir iddet lâzım gelmez.) Birinci iddet de birinci talâk ile vacip olmuştur. Ancak daha bitmeden eski kocasıyla bir daha evlendiği için hükmü ortadan kalkmış ve fakat bir daha boşanınca tekrar avdet etmiştir» (demiştir.) İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf da.- «Her ne kadar ikinci evlenmede kadınla cinsel ilişkide bulunmamış ise de birincide bulunduğu için onun eseri olan iddet daha bitmemişken kocasıyla bir daha evlendiği için bir daha kendisiyle cinsel ilişkide bulunmuş gibi olur. Nasıl ki bir kimse bir malı gasp ettiği zaman eğer o malı sahibine geri vermeden satın alırsa, o kimsenin o malı satın alması malı yeniden teslim alması yerine geçer» demişlerdir. İmam Züfer de: -Bu kadına hiç iddet lâzım gelmez. Çünkü birinci iddet daha tamamlanmadan kadın eski kocası ile evlendiği için iddet sakıt olmuş, ikinci evlenişte de kocası kendisiyle cinsel ilişkide bulunmadan onu boşadığı için bu boşanma ile de ona iddet lâzım gelmemiştir- demiştir.
(Eğer İslâm idaresi altında olan bir gayrimüslim, gayrimüslim olan karısını boşarsa kadına iddet lâzım gelmez. İslâm idaresi altında olmayan gayrimüslim kadınlara da, eğer müslüman olup İslâm ülkesine göç ederlerse iddet lâzım gelmez ve eğer gebe değillerse evlenebilirler. Ancak gebe oldukları zaman doğum yapmadan evlenmeleri caiz değildir. Bu da İmam Ebû Hanife'ye göredir. Diğer iki İmam ise: «Her iki kadına da iddet lâzım gelir» demişlerdir.) Bu ihtilâf da, gayrimüslim olan kimsenin, kendileriyle evlenmesi caiz olmayan yakın akrabalarıyla evlenmesi hakkındaki ihtilâf gibidir, ki biz bu ihtilâfı evlenme bahsinde anlattık. îmam Ebû Hani-f e' nin bu görüşü de, gayrimüslim olan kadının iddeti vucubuna inanmaması haline mahsustur. Eğer kadının dininde de iddet vâcib ise, İmam Ebû Hanife'ye göre de kadana iddet lâzım gelir. İki İmam, müslüman olup İslâm ülkesine göç eden kadın hakkında : «çünkü başka bir nedenle kocasından ayrılması halinde ona iddet lâzım geldiğine göre, müslümanlığı kabul edip İslâm ülkesine göç etmesi halinde de ona iddet lâzım gelmesi gerekir. Fakat eğer kocası müslüman olup İslâm ülkesine göç eder de, kendisi Dar-ül Harb'ta kalırsa o zaman -İslâm ahkâmma muhatab olmadığı için- ona iddet lâzım gelmez» demişlerdir. İmam Ebû Hanife de: «Müslümanlığı kabul edip yanınıza göç eden kadınlarla evlenmenizde sîzin için bir engel yoktur» ([9]) âyet-i kerîmesine dayanmistir. Hem de iddet nerede lâzım gelirse bir kul hakkı için lâzım gelir. İslâm idaresi altında olmayan gayrimüslimin ise bir hakkı yoktur. Ancak eğer kadın gebe olursa -karnında soyu belli olan çocuk bulunduğu için- doğum yapmadıkça onunla evlenilemez. î m a m Ebû Hanife' den -gebe de olsa, onunla evlenilebilir. Ancak -zinadan gebe olan kadın gibi- doğum yapmadıkça onunla cinsel ilişkide bulunulamaz» diye söylediği de rivayet olunmuştur. Fakat birinci rivayet daha doğrudur.[10]
Bir Fasıl
(Kesin olarak boşanan kadın ile kocası ölen kadına -eğer erginlik çağına ermiş ve müslüman iseler- yas tutmak vâcibtir.) Kocası ölen kadına yas tutmanın vâcib olması, çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Allah'a ve âhiret gününa İnanan hiç bir kadına her hangi bir ölü için üç günden fazla yas tutmak caiz değildir. Kadın ancak ölen için dört ay on gün yas tutar- ([11]) diye buyurmuştur. Kesin olarak boşanan kadına yas tutmanm vâcib olması ise bizim mezhebimizdir. Imam-ı Şafiî: «Boşanan kadına yas tutmak vâcib değildir. Çünkü yas tutmak Kadının, ölünceye kadar kendisine iyi davranan kocasını yitirmekten duyduğu üzüntüyü göstermek içindir. Boşanan kadın ise, kocası onu boşamakla kötülük ettiği için kocasını yitirmekten üzüntü duymaz, ki onun için yas tutsun» demiştir. Biz ise, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in;
«Kına güzel kokudur» diyerek iddetini beklemekte olan boşanmış kadını kına ile boyanmaktan nehyettiğine dair hadise ([12]) dayanıyoruz. Hem de yas tutmak duyulan üzüntüyü göstermek olduğuna göre, boşanan kadının üzüntüsü, kocası ölen kadının üzüntüsünden daha çoktur. Zira kadın boşanma ile ölümden daha çok kocasından uzaklaşmış olur. Nitekim kadın ölen kocasını yıkayabilir de kendisini boşayan kocasını yıkayamaz.
(Kadının yas tutması, iddetini beklemekte iken güzel koku kullanmaması, süslenmemesi ve eğer bir zorunluğu yoksa gözlerine sürme çekmemesi, saçına yüzüne -kokulu olsun olmasın- yağ sür-memesidir. El-Cami-ülSağir'de «ancak eğer kadının gözleri ağrıyorsa, o zaman gözlerine sürme çekebilir» diye geçmektedir.) Yas tutmakta olan kadının bunları yapamamasının iki nedeni vardır: biri -yukarıda söylediğimiz üzere- üzüntüsünü göstermektir. Eiri de, bunları yapan kadına karşı erkeklerde istek uyanır. İddetini beklemekte olan kadın ise, evlenmekten men edildiği için eğer bunları yaparsa haram bir iş yapmak tehlikesine düşmüş olur. Sabit olmuştur ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleytii ve Sellem) iddetini beklemekte olan bir kadmı gözlerine sürme çekmekten alıkoymuştur. ([13]) Yağda da çoğunlukla güzel koku bulunduğu gibi, yağlanma saç için bir süstür. Bunun içindir ki ihramda olan kimse kendine yağ sürmekten men edilmiştir. (Ancak eğer kadının mazereti bulunursa o zaman yağlanabilir ve gözlerine sürme çekebilir.) Çünkü o zaman onlar kendisi için bir zorunluk olur. Eğer kadın gözlerine' sürme çekmeyi âdet haline getirdiği için göz ağrısından kaygı duyarsa ve duyduğu kaygı da kuvvetle muhtemel ise, o zaman .yine gözlerine sürme çekebilir. Bunun gibi ipekli elbise giymek de, eğer kadın mazur olduğu için ona muhtaç olursa caizdir. Aym sebebe binâen (kadın kına ile de boyanamaz, safran veya aspur ile boyanmış elbiseleri giyemez.) Çünkü safran ile aspur güzel kokulardandır.
(Gayrimüslim olan kadına yas tutmak vâcib değildir.) Çünkü gayrimüslim, Şeriat ahkâmına muhatab değildir. (Yaşı küçük olan kadına da yas tutmak vâcib değildir.) Zira erginlik çağında olmayan kimse de Şeriat ahkâmına muhatab değildir. (Fasid olan nikâhın İddetinde yas tutmak yoktur.) Zira nikâhı fasid olan kadın, kocasının onu boşaması veyahut ölümü ile bir şey yitirmiş olmuyor ki, duyduğu üzüntüyü yas tutmakla göstersin. fîddetim beklemekte olan kadına açık olarak evlenmek teklifinde bulunulamaz. Fakat kapalı bir şekilde teklif etmenin sakıncası yoktur.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); «İddette olan kadınlara kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya içinizde onlarla evlenmeye karar vermenizde size bir sorumluluk yoktur. Allah onlardan söz edeceğinizi bilir. Sakın -meşru sözler dışında- onlarla gizlice sözleşmeyin- ([14]) buyurmuştur. Abdullah İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh) : «Kadına kapalı bir şekilde evlenme teklifini yapmak, ona -evlenmek istiyorum» gibi bir şey söylemektir» demiştir.
(Boşanan kadın -ister rec'i, ister kesin olarak boşanmış olsun- iddeti bitmedikçe ne gece ve ne de gündüz evinden dışan çıkamaz. Kocası ölen kadın ise, gündüzleri her zaman, gecenin de bir kısmında dışan çıkabilir. Fakat kendi evinden başka bir yerde yatamaz.) Boşanan kadının evinden dışan çıkamaması; Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); «Boşadığıniz kadınları-apaçık bir hayasızlık yapmadıkça- evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasmlar» ([15]) diye buyurmuştur. Kocası ölen kadına gelince: ona kocasının terekesinden nafaka düşmediği için gündüzleri dışan çıkıp geçimini sağlamak zorunda olur ve bazen dişanda kalması gece karanlığı basıncaya kadar uzar. Boşanan kadın ise ona kocasının malından nafaka düştüğü için kocası ölen kadın gibi değildir. Ancak eğer nafakadan vaz geçmesi şartıyla kendisiyle hulü' edilirse, o zaman kimisi: «Gündüzleri dışan çıkabilir», kimisi: «yine çıkamaz. Çünkü nafakasının sakıt olmasına kendisi razı olduğu için kendisine vâcib olan bir hak sakıt olmaz demiştir. (îddetini beklemekte olan kadın, kocası öldüğü veyahut onu bo-şadığı zaman nerede kalıyor idiyse orada iddetini beklemek zorunda olur.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
•Onlan evlerinden çıkarmayın- buyurmuştur. Evleri ise oturduklan yerdir. Bunun içindir ki eğer kadın babası evine gittiği sırada kocası onu boşarsa, oturduğu eve dönüp orada iddetini beklemek zorunda olur. Peygamber Efendimiz tSallallahü Aleyhi ve Sellem), kocası öldürülen kadına; İddetinin süresi bitinceye kadar evinde otur» ([16]) buyurmuştur. (Eğer kadına kocasının evinden düşen miktar kâfi gelmediği için diğer mirasçılar onu oturduğu yerden çıkarırlarsa, o zaman başka yerlere taşınabilir.) Çünkü bu taşınma mazeretten dolayıdır. Mazeret ise ibâdetlerde etki yapar. Nitekim, eşyasının çalınmasından, yahut altında oturduğu damın, üstüne yıkılmasından kaygı duyduğu veyahut oturduğu yerde kira ile oturduğu için kira vermeye gücü yetmediği hallerde de başka yerlere taşınabilir. (Sonra, eğer kadın kesin veyahut üç talâk ile boşanmış ise, kocası ile arasında perde gerilmesi gerekir. Eğer aralarında perde bulunursa bir arada kalmalan sakmcalı değildir.) Ancak eğer kadın, kocasının fâsık olup kendisine sarkıntılık yapacağından kaygı duyarsa, o zaman mazur olduğu için başka yere taşınır. Fakat taşındığı yerden dışan çıkamaz. Bununla beraber, kocasının çıkıp da onu evde bırakması daha iyidir. (Eğer yanlanna, güvenilir ve birbirlerine yaklaşmalarına engel olabilecek bir kadım alırlarsa iyi olur. Eğer ev kadına dar gelirse kadın çıksın. Fakat erke^n çıkması daha İyidir.) (Eğer kadın kocası ile birlikte Mekke'ye giderken kocası yolda ölür, yahut onu boşar ve kadının bulunduğu yer ile oturduğu yer arasındaki uzaklık üç günden az olursa, kadın oturduğu yere döner.)
Çünkü bu durumda kadın, kocası onu boşadığı veya öldüğü zaman kendi evinde imiş gibi sayılır. (Eğer aradaki uzaklık üç günden çok olursa -kadının beraberinde bir kimsesi bulunsun, bulunmasın- isterse oturduğu yere döner, isterse yoluna devam eder.) Yâni eğer gitmek istediği yer ile bulunduğu yer arasındaki uzaklık üç gün olursa öyledir. Zira bu durumda kendisi için bulunduğu yerde durmak, yola çıkmaktan daha tehlikelidir. Ancak iddetini kocasının, evinde beklemesi için dönmesi daha iyidir.
(Eğer kocası onu bir şehirde boşar veyahut ölürse, o zaman kadın îddeti bitinceye kadar yerinden ayrılmaz. İddeti bittikten sonra eğer beraberinde bir kimsesi bulunursa ayrılır.) imam E b û H a n i f e ' ye göre böyledir. (İki İmam ise: -Eğer beraberinde velisi bulunursa, iddeti bitmeden de ayrılmasında sakınca yoktur.) Çünkü yabana yerde kalmak güç olduğu için mazurdur. Yola çıkması da, ancak beraberinde bir kimsesi bulunmadığı zaman haramdır» (demişlerdir.) imam Ebû Hanife de: «Kadının, iddetini beklerken evinden dışarı çıkması, yalnız olarak yola çıkmasından daha haramdır. Nitekim yolculuğu, namazın kısaltılması caiz olan uzaklıktan az olduğu zaman yalnız olarak yola çıkabildiği halde, iddetini beklerken mazeretsiz olarak evinin kapısından dışarı adım bile atamaz. Kadına, yalnız olarak yola çıkmak haram olduğuna göre, iddetini beklerken yola çıkmasının haram olması evlevlyetle lâzım gelir» demiştir.[17]
[1] Bakara: 227
[2] Ebû Dâvud (Talâk) 6, Ttrmizl (Talâk) 7, tbn-i Mâce (Talâk) 30, Darı-mi (Talâk) 17
[3] Talâk sûresi âyet 4
[4] Talâk sûresi âyet 4
[5] Yukarıda geçen «Cariyenin iddeti iki kez aybaşı hali görmektir» mealindeki hadisin tamamıdır.
[6] Bakara süresi âyet 234
[7] Buhâri (Bakara sûresinin tefsiri) C. 2 S. 650 ve (Talâk sûresinin tefsiri) C. 2 S. 729, Ebû Dâvud (Talâk-Gebe Kadının tddeti) C. 1 S. 316, İbn-i Mâce (Kocası ölen Gebe Kadın Doğum Yapınca Evlenebilir Babı) S. 147, Nesai (Kocası ölen Gebe Kadının îddeti) C. 2 S. 115
[8] el-Muvatta' (Kocası Ölen Kadının Gebe Olduğu Zaman İddeti) S. 216
[9] Mümtahine sûresi, ayet 10
[10] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/135-142.
[11] Bu hadis Ümmi Atlyye, Ümmi Hatibe, Zeyneb fainti Cahş, Hz. Hafsa ve Hz. Alşe (R..A)'dan rivayet olunmuştur. Buh&ri (Cenâİz) 31, (Hayz) 12, (Talâk) 46-İ9, Müslim (Emzirme) 125, 129, 123, Ebû Dâvud (Talâk) 43, 46, Timizi (Talâk) 18. Nfisai (Talâk) 58. 59. İbn-I Mâee (Talâk) 35, Danml (Talâk) 12, 13. Muvatta' (Talâfc) 101, 102, İmam Ahmed'ln MÜsned'i 6/27, 184, 249, 281, 288
[12] EbûDâvudfİddetteoIankadınm sakınması gereken şeyler babı) C. 1 S. 315
[13] Eünme-İ Sitte"nln rivayet ettikleri bu hadisi Buhari (Yas tutmakta olan kadının gözlerine sürme çekmesi) C. 2 S. 804, Müslim (Yas tutmanın vûcubu babı) C. 1 S. 487'de kaydetmişlerdir.
[14] Baköara sûresi, âyet 235
[15] Talâk sûresi, âyet 1
[16] SÜnen-İ Erbaa'nın rivayet ettikleri bu hadis, Ebû Dâvud (Kocası ölen kadının meskeni babı) C. 1 S. 314 ve Tirmizl (Kocası ölen kadının nerede kalması gerekir? babı) C. 1 S. 156'da kayıtlıdır.
[17] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/142-146.
İslami Okul Okulların En Önemlisi