İSLAM DEVLETLER HUKUKU ÅERHU' S-SİYERİ'L-KEBÃR' - Serahsi - 1. Sayfa
İSLAM DEVLETLER HUKUKU ÅERHU' S-SİYERİ'L-KEBÃR'
I. İslam Devletler Hukukunun Hukuk Tarihindeki Yeri
A - Muhammed B. El-Hasan EÅŸ-Åeybanı
C - Batı Dillerindeki Kaynaklar :
Es - Siyeru'l-Kebîr'in Te'lif Sebebi:
B- Muhammedb.Ahmedes-Serahsî Biyografisinin Kaynakları
Batı Dillerindeki Kaynaklar :
Es-Siyerul-Kebîr Åerhinin Elyazmaları
Başvurduğumuz Nüshalar Ve Bu Nüshaların Tavsifi
Serahsının Es-Sıyeru'l-Kebır'i Naklederken Dayandığı Sened Zinciri
Ordu Komutanlarına Yapılan Tavsiyeler
Emırlık -Ordu Komutanlığı
Savaşta Dua Ve İslam'a Davet Etmek
Atlardaki Bereket Ve Atların İyileri
Hayvanlara Çıngırak Takmanın Zararları
Savaştan Önce Düello (Mübareze)
SavaÅŸta Kendisini Vuran Kimse
Öldürülenler İçin Ağlamak
Kesilmiş Başları Valilere Taşımak
Daru'l-Harbde İslâm'ı Kabul Edip Dâru'l-İslâm'a Hicret Etmemiş Olanların Durumu
Antlaşmalı Düşmanın Malları
Müşriklerin Camiye Girmeleri
Kadınların Hamama Gitmeleri Ve Hayvana Binmeleri
Müşriklerin Kablarını Kullanmak, Yemeklerini Ve Kestikleri Hayvanların Etlerini Yemek
Kişiler Ne Zaman Müslüman Sayılır?
Emirlerle Birlikte Cihad Etmek
Zekât Ve Humus Kimlere Verilir
İdarecilere İtaatin Sınırı
Kadınların Erkeklerle Birlikte Savaşa Katılmaları
Cihad Ve Yapılması Caiz Ve Yasak Olanlar
Åehitlik Ve Åehide Yapılacak İşlemler
Duşmanla Savaşmak Üzere Orduya Katılanların Namazları
Hür Müslümanın, Çocuğun, Kadının, Köle Ve Zimmînin Eman Vermeleri
Emandan Sonra Müşriklerin Saldırıya Uğraması
Düşmandan Eman Verilen Kişinin Tasdik Edildiği Ve Edilmediği Yerlerr
Müslümanın Darulharpten GetirdiÄŸi Durumu Åüpheli Kadının Hükmü
Eman Sayılan Ve Sayılmayan Åeyler
Düşman Kişinin Eman Almadan Hareme Girmesi
Başkası İçin Eman İstemek
İSLAM DEVLETLER HUKUKU ÅERHU' S-SİYERİ'L-KEBÃR'
Kitap Hakkında
Toplumumuzda İslâm kültürünün öğrenilip yaygınlaÅŸmasında, yapılan çeÂvirilerin etkisi büyük olmuÅŸtur. ÇaÄŸdaÅŸ yazarların eserlerinin yanında, büyük çabalarla İslam kültürünün klasik kaynak eserleri de çevrilip yayınlanmaktadır. Ebû Hanîfe'nin İmameyn adıyla meÅŸhur iki öğrencisinden biri olan İmam Muhammed'in "Siyer-i Kebir" isimli eseri de şüphesiz bu temel klasik kayÂnaklardandır DeÄŸiÅŸik zamanlarda deÄŸiÅŸik kiÅŸiler tarafından ÅŸerhedilmiÅŸ olması, kitabın deÄŸer ve önemini göstermektedir. Bu ÅŸerhler arasında en önemlisi, çevirisini sunduÄŸumuz Serahsî'nin ÅŸerhidir. Serahsî'nin bu ÅŸerhi, Sultan II. Mahmut zamanında Osmanlıca'ya da çevrilmiÅŸtir. Fakat Osmanlıca çeviriden, sayılı kimi uzmanlar dışında, halkın okuyup anlama imkanı bugün için kalmaÂmıştır. İşlediÄŸi konular itibariyla bu sahadaki boÅŸluÄŸu doldurması açısından kitabın günümüz türkçesine çevrilip yayınlanması gereklilik arzetmiÅŸtir.
Kitap, İmam Muhammed zamanına kadar İslâm idaresinin başka devletlerle savaş, barış ve diğer ilişkilerine hakim olan hukukî anlayışı ele almaktadır. Siyer ismi de bunu ifade etmektedir.
Kitaba "İslâm Devletler Hukuku" adının verilmesi, iÅŸlediÄŸi konuların buÂgün Devletler Hukuku disiplini içerisinde incelenmesinden dolayıdır.
BelirtildiÄŸi gibi kitap, yüzyıllar önceki devletin hukuk sistemini, devletÂlerarası hukukî iliÅŸkileri, özellikle savaÅŸ, banÅŸ, ekonomi ve bunlara baÄŸlı baÅŸka konuları ele almaktadır. Åüphesiz asırlar önce yazılmış bir kitabın kimi konuÂlarının çaÄŸdaÅŸ devletler hukuku disiplini sistematiÄŸinde olmayacağı açıktır.
Kitapta belirtilen hukukî hükümlerin büyük çoğunluğu Hanefî mezhebinin görüşleri olan içtihadı hükümlerdir. Bu hükümlerin bir kısmının bugün belki de uygulama alanı kalmamıştır. Ancak genel olarak kitabın içeriği bugün için de geçerliliğini korumakta ve çağdaş bir uluslararası hukuk sistemine temel bir kaynak teşkil edecek niteliktedir. Bu şekilde bir eser ancak çağdaş toplumların ve tercümeler de yapılmıştır ki, îbnü'n- Nedîm (v. 358/995) bunlardan bahseder.[1]
Görüldüğü gibi, İsam hukukunda tedvinin baÅŸladığı II/VIII. asırlardan itibaÂren hukukun diÄŸer ÅŸubeleri yanında devletler hukuku da sistematik olarak[2] inÂcelenmiÅŸtir. Hatta ilk müstakil eserlerin hukukun bu dalında verilmiÅŸ olması, konuya ilk İslam müctehidlerinin verdiÄŸi önemi göstermesi açısmdan da dikkat çekicidir.
Bütün bunlar bize, İslam devletler hukukunun, kaynağını insan ve medeÂniyet ayırımından, Helen-Roma-Hristiyanlık kültüründen alan batılı devletler hukukundan tam sekiz asır önce teÅŸekkül ettiÄŸini, üstelik ilk andan itibaren uluslararası bir özelllik taşıdığını ve İslamın doÄŸup yayılmaya baÅŸlamasından itibaren müslümanların diÄŸer milletlerle iliÅŸkilerini ÅŸahsî, keyfî ve takdire dayah iÅŸlemler yerine hukuka dayandırma gayretini açıkça göstermektedir.
Günümüz Türkiyesi devletler hukuku müellifleri Seha Meray ile MuhamÂmed R. SeviÄŸ'in de belirttiÄŸi gibi Avrupa kavimleri birbirleriyle büyük ölçüde hukuk tanımaz bir düşmanlık iliÅŸkisi içindeyken VII. asrın ilk yansında doÄŸan İslam, ortak İdealleri olmayan yakm doÄŸu milletlerine bu ideali vermiÅŸ; milÂletlerarası münasebetleri bütün ayrıntılarıyla birlikte düzenlemiÅŸ ve savaÅŸ-barış ilkeleri koyarak tüm dünyaya Grotius'lardan çok önceleri devletler hukukunu öğretmiÅŸtir: "Milletlerarası münasebetler tarafından İslam düşüncesi daha geniÅŸ ve daha insanî olduÄŸu için kavimler arasında tatbike elveriÅŸli, ilmî ve insanî göÂrüşlere uygun hukuk kaidelerine mâlik idi. Milletlerarası ticarete elveriÅŸli muaÂmele ve kaideler, (Durkheİm'lerden, Duguit'lerden asırlarca önce) insanlar araÂsında dayanışmanın deÄŸerini belirten hükümler, ahkam-ı fıkhiyyede yer tutmuÅŸ ve insanların kardeÅŸlik ve beÅŸeriyetin bir vücut teÅŸkil ettiÄŸi hakkındaki fikirler, yalnız serdedilmekle kalmayarak zihinlerde de yerleÅŸmiÅŸ bulunuyordu."[3]
devletlerin ilişkilerini yakından bilen İslam alimleri tarafından hazırlanabilir.
İslam Devletler Hukuku adı altında beÅŸ cilt olan Devletler Hukuku kitabı, kendine özgü bir biçimde klasik tarzda yazılmış ve ÅŸerhedilmiÅŸtir. Kitap, yazar ve sarihinin büyük dehasını gösterdiÄŸi gibi, büyük ölçüde kuramcı Hanefî fıkhıÂnın da tipik bir örneÄŸi sayılır.
Tahkik edenlerin de belirttikleri gibi kitapta kullanılan dil, anlaşılması oldukça zor ve akıcı olmayan bir dildir. Cümle yapısı, ifade tarzı ve imla kuralÂları yönünden Arap dilinin beyan ve fesahatmdan uzak bir dil olduÄŸu söylenebilir. Bu nedenle bazı pasajların çevirisinde sıkıntıların yaÅŸandığını ve arzu edilen netliÄŸin belkide yakalanamadığını belirtmeliyiz. Çeviride görülebi le cek bu türden yerler olursa, daha çok kullanılan dilin yapısından kaynaklandığı unutulmamalıdır.
Türkçe'de ilk kez yayınlanan böyle bir eserin büyük ilgiyle karşılanacağını umarız
Çaba bizden, başarı Allah'tandır.
Çevirenler[4]
I. İslam Devletler Hukukunun Hukuk Tarihindeki Yeri
Süjeleri, devlet ve devletlerin kurduÄŸu milletlerarası kurumlar olan ve bu birimlerin kendi aralarındaki iliÅŸkileri düzenleyen devletler hukuku, gerek barış zamanlarında ve gerekse tarafsızlık ve savaÅŸ durumunda, söz konusu bağımsız devletlerin veya uluslararası kuruluÅŸların hak ve yükümlülüklerini konu ediÂnen[5] bir hukuk dalıdır.
Bir tesbite göre M.Ö 3000 - 4000 yılları arasında Mezopotamya ve Nil Vadisinde yaÅŸayan insanlar arasında görülen[6] "uluslararası iliÅŸkiler" diye nite-lendirebilecek ilk temaslardan itibaren insanoÄŸlu, barış dönemi ve savaÅŸ zamanÂlarında ortaya çıkan anlaÅŸmazlıkları çözümlemeye yönelik kurallar belirlemeye çalışmıştır.
Fakat bu, belki de zamanların bir gereÄŸi olarak hukukî olmaktan ziyade siÂyasî bir mahiyet arzetmiÅŸtir. Dolayisıyle devleti temsil eden ÅŸahısların keyif ve takdirine dayalı bir uygulamaya sahip olan ve yaptırım gücünden yoksun bulunan bu kurallara bütün halinde tevletler hukuku demek mümkün deÄŸildir. Nitekim bu alandaki araÅŸtırmalarıyla tanınan Prof. Dr. Antonıo Serra Turuyol da, söz konusu kuralların hukuk deÄŸil, birer tarihî form olduÄŸunu söyler.[7]
Bunun içindirki, İslamm VII. Yüzyılda doğup kendi hukuk sistemini ve özlükle bu hukukun uluslararası ilişkileri düzenleyen siyer bölümünün varlığı ve aynı zamanda milletlerarası özellik taşıyan bir devletler hukuku anlayışından bahsetmek mümkün değildir.[8]
Hakikaten yalnızca devletlerarası iliÅŸkilerin zorunlu kıldığı bazı kurumlarÂdan ibaret basit bir düzen olarak deÄŸil de, bütün kurumları ile oluÅŸmuÅŸ, baÄŸÂlayıcı hükümlere sahip ve bazı müeyyidelere de kavuÅŸmuÅŸ bir hukuk düzeni olarak ele alınırsa, devletler hukukunun tarihini İslam hukukunun teÅŸekkül ve tedviniyle baÅŸlatmak gerekmektedir. Zira devletler hukuku ile ilgili ilk gerçek eserler, İslam hukuku ve medeniyet alanı dışarıda tutulursa, XVI yüzyıl gibi çok geç bir tarihte verilebilmiÅŸtir.[9] İspanyol Francisco Vitoria (1483-1546), FranÂcisco Suarez (1548-1617), İtalyan Alberıco Gentili (1552-1680), Hollandalı Hugo Grotius (1583-1645), Batı hukuk tarihinde devletler hukuku ile ilgili ilk eserleri veren müelliflerdir.[10]
Devletler hukuku tarihinde İslamın yeri ve önemi konusunda dikkatimizi çeken bir diğer husus, Batılı bu ilk müelliflerin, İslam düşüncesinin Endülüs ve Sicilya üzerinden Batıya uzun yıllar ışık tuttuğu bölgeler olan İspanya ve İtalya' dan çıkmış olmasıdır. Üstelik Batılı devletler hukukunun en büyük kurucu üstadı olan Hugo Grotius'un bu alandaki birikim ve yetişmesini, İstanbul'da sürgün hayatı yaşarken incelediği İslam hukuku kaynaklarına borçlu olduğu bilinmektedir.[11]
Hukukçuların kendisine sık sık atıfta bulundukları XIX yüzyılın ünlü yazarı Ernest Nys, devletler hukukunun köklerini ele aldığı eserinde, müslümanların erken tarihlerden itibaren savaÅŸ hukukunu ve onun insanî boyutunu inceledikÂlerini, İspanyolların da kendi savaÅŸ hukuklarını tesbitte onlardan esinlendikleÂrini söyler.[12]
II İlk Kaynaklar
İslamm VII. yüzyılda doÄŸuÅŸu ile birlikte, tarih boyunca müslüman coÄŸrafÂyada iç hukuka paralel olarak uluslararası hukuk da ortaya çıkmış ve konuyla ilgili özel eserler milâdî VIII. yüzyıldan itibaren telif edilmeye baÅŸlanmıştır.
İlk fakihler, İslamın devletlerarası ilişkilerdeki tavrını belirlemeye yönelik içtihatlarını çokça "siyer", bazen de "cihad" başlıklarıyla ortaya koymuşlardır.
Siyer kelimesi; tavır, hareket, davranış, idare ve yol gibi anlamları bulunan "sîret" kelimesinin çoÄŸuludur.[13] İslam hukukçuları, İslam devletinin diÄŸer devletlerle iliÅŸkilerinde takip edeceÄŸi tutum ve siyaseti, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve O'nun RaÅŸit halifelerinin (r.ah.) aynı konuda ortaya koydukları tavır, hareket, davranış ve tuttukları yoldan istinbat ettikleri için, tesbit ettikleri ahkama bu terimi baÅŸlık olarak uygun bulmuÅŸlardır.[14] Konuya bu açıdan bakıldığında siyer terimi; uluslararası iliÅŸkiler, harekete geçip yürümeyi (seyr) ve mesafe almayı gerektirdiÄŸinden[15] aslî anlamını muhafaza etmekle birlikte, bu amaç için hareÂkete geçen kimsenin hak ve sorumluluklarının bulunduÄŸu, savaÅŸ ve barış duÂrumlarının belli bir hukuk anlayışına göre düzenlenmesi gerektiÄŸi, gerçekte ise bunun Hz. Peygamber'in sîretinden çıkarılabileceÄŸi düşünülerek menkul anÂlamda[16] kullanılmıştır. Tabiatıyla, harekete geçen kimse olan mücahidin insanÂlar nazarında güzel bir adı-sanı, hoÅŸ bir sîreti olması gerektiÄŸinden buna bir de ahlakî boyut eklenmiÅŸtir.[17]
Böyle bir seçim aynı zamanda İslam devletler hukuku sahasındaki düzenÂlemelerin Peygamber gibi ideal bir ömeÄŸe, bir baÅŸka ifadeyle vahyin onayladığı bir kaynaÄŸa dayandığını, dolayısıyla takdir ve keyfiliÄŸin deÄŸil hukukîliÄŸin hakim olduÄŸunu da göstermektedir. Siyer terimi bir baÅŸka açıdan, dînî endiÂÅŸeleri olan devlet idarecilerine, uluslararası iliÅŸkilerin tanziminde izleyecekleri yolu İlham etmektedir.
İslam tarihinin klasik siyer yazarlarından İbn Hişâm'ın (V/218-833) bildirÂdiÄŸine göre bu terim, bu anlamda bizzat Allah Rasulü tarafından Abdurrahman b. Avf'a (v. 32/652) hitabederken kullanılmıştır: ".... Sonra Peygamber, sanÂcağı kendisine vermesini Bilal'den istedi; O da verdi. Arkasından Peygamber Allah'a hamd, ve kendisine duadan sonra şöyle buyurdu: 'Ey AvfoÄŸlu, sancağı tut! Topluca Allah yolunda gaza edin ve Allah'ı inkar edenlerle savaşın! Fakat hıyanet etmeyin, ahdi bozmayın, organları keserek iÅŸkence yapmayın ve çocuklarla kadınları Öldürmeyin! İşte bu, Allah'ın emridir ve Peygamberinin sizin aranızdaki sîretidirl tavır ve davranışıdır.[18]
İslam hukuk literatüründe bu ilim dalına neredeyse özel bir isim olarak konmuÅŸ olan siyer teriminin kapsamını, hanefî hukuk âlimi Merğînânî (v. 593 /1197) el-Hidâye isimli meÅŸhur kitabında şöyle belirler: Savaşın keyfiyeti ve savaÅŸ hukuku, barış anlaÅŸması ve hükümleri, eman sistemi ve diplomatik iliÅŸkiÂler, ganimet ve esir hukuku, gayri müslimlerin galibiyeti durumunda uygulaÂnacak hükümler, kanunlar ihtilafı, öşür ve haraç vergileri, cizye ve yabancılar hukuku, dinden dönenlere ait hükümler ve isyancılara yönelik hükümler.[19]
Cihad terimine gelince; sözlükte gayret etmek, istediÄŸinde ısrarlı olmak, bütün gücünü sarfetmek, eziyet ve meÅŸakkat çekmek vb. anlamlara gelen keliÂme[20] fıkıh ıstılahı olarak ise, Allah'ın kullarının yararını gözetmek, adalet ve maslahat esasına dayandırdığı ilahî mesajını insanlara ulaÅŸtırmak ve bu uÄŸurda can, mal, dil, kalem ve diÄŸer bütün araçlarla çaba sarfetmek[21] anlamında kullaÂnılmaktadır.
Evrensel bir mesaj olan İslamin[22] uluslararası ilişkilerde belirleyici olan temel ilkelerinden birisi tebliğdir. İslam idaresi, en başta tebliğ amacıyla diğer devletlerle ilişki kurar. Devletin tebliğ için giriştiği bu çaba cihad olduğu gibi, din tebliğine engel olanlara karşı bütün insanların yararına din ve vicdan hürri-yetini sağlamak amacıyla yaptığı fiilî mücadele de cihaddır. İslam gerçekçi bir din olduğu için, davet ve tebliğ esasına dayalı devletlerarası ilişkilerin barış içinde sürebileceği gibi bazan da düşmanca boyutu kazanabileceğini öngürmüş ve buna ilişkin hükümlerini de vazetmiştir.
Fazlurrahman'in (v. 1989) deyimiyle İslam toplumunun hedef ve gayesi, yeryüzünü ıslah etme ve oradan fesadı söküp kurutmaktır. Toplum bu evrensel görevin başarılabilmesi için "cihad" denilen gerekli bir görevle donatılmıştır. Cihad, Allah yolunda topyekün ve kesiksiz bir mücadele manasına gelir.[23] Ahmed b. Hanbel (v. 241/855) ve Tirmizî'nin (v. 279/892) Mu'az b. Cebel'den (v. 18/639) rivayet ettiği şu hadis bu mücadelenin konumunu çok güzel ortaya koymaktadır: "İşin başı İslam, direği namaz, doruğu da cihaddır."[24]
İşte bazı hukukçular bu savaÅŸ-banÅŸ ahkamını cihad baÅŸlığı altında inceleÂmiÅŸtir. Yoksa bu terim, özellikle İslamî ilimlerle uÄŸraÅŸan Batılı yazarların öteÂden beri yaptığı gibi, adaleti temin etmek ve haksızlığa engel olmak ÅŸeklindeki aktif anlamından soyutlamp[25] dâru'l-îslamm dâru'1-harb aleyhine sürekli geniÅŸÂlemesini saÄŸlayan, tüm dünya müslüman oluncaya, ya da İslam hakimiyetine boyun eÄŸinceye kadar bunun devam etmesini saÄŸlayan bir kutsal savaÅŸ (holy war, heilige krieg) anlamında[26] düşünülmemelidir. Cihad görevini yerine getiÂren "mücahid" de, Goldziher'in (Ö.1921), Hz. Peygamber'in ÅŸahsında "Birtakım siyasî baÅŸarılardan sonra artık, o, yolda yürürken üzerine dayanacağı bir baston ile yetinemezdi. Sözlü diyalog da yeterli deÄŸildi. Artık o, içinde savaşın progÂramlandığı kanlı bir kılıçtı" ÅŸeklinde nitelediÄŸi[27] gibi, gözünü kan bürümüş bir cani deÄŸil, insanları böyle canilerin elinden kurtaracak bir rahmet vesilesidir.
Yine bu noktada İslamın cihad anlayışına yüklenen yanlış anlam ile hıris-tiyanlann Haçlı Seferlerinin mukayesesi de yapılmış ve yanlış neticelere varılÂmıştır. Avrupalılar, Selçukluları Asya'nın barbar ırkı olarak nitelemiÅŸ ve onların ÅŸahsında İslama karşı "kutsal savaÅŸ" ilan etmiÅŸti.[28] Haçlıların kutsal savaşı ile ilgili eserin yazarı Karen Armstong'un da dediÄŸi gibi aslında haçlı seferlerinin ve yahudi giriÅŸimciliÄŸinin niteliÄŸi olan holy war = kutsal savaÅŸ tiplemesi[29] îsla-mın "cihad"ına da aynı İsim verilerek kamufle edilmek istenmiÅŸtir.
Oldukça insaflı ve ilmi düşünceye sahip bir müsteÅŸrik olarak bilinen Mont-gomery Watt bile bu yanlışa düşenlerden biridir: "Cİhad, ahlakî ve manevî faaliyetler için kullanılırken bilhassa kafirlere karşı yapılan savaÅŸlara alem oldu ve o zaman 'mukaddes harb' diye tercüme edildi... İslamın cihad emri ile hristi-yanların 'Haçlı1 mefhumu arasında farklar vardır. Cihad, madem ki bedevilerin yaÄŸmacılığı yüzünden ortaya çıkmıştır, o zaman iÅŸtirakçilerin çoÄŸunun dînî bir maksattan ziyade maddî gayelerle hareket etmiÅŸ olmaları ihtimali vardır... Putperest kabileler, yaÄŸmacı müslüman hücumlarını durdurmanın yolunun konfederasyona katılmak olduÄŸunu anladılar... Bir zamanlar yaÄŸmacılıkla enerÂjisini tatmin eden bedevi kabilelere ÅŸimdi yaÄŸma edecek taze ganimetler gösterÂmek lazımdı. Bu yüzden cihad, Müslümanların galip olduÄŸu zamanlarda hem İslamî Konfederasyon'un devamlı büyümesine, hem de sınırların mütemadiyen geniÅŸlemesine yardım etti..."[30]
Oysa savaÅŸa henüz izin verilmediÄŸi Mekke döneminde, sözkonusu terim bizzat Kur'an tarafından[31] geniÅŸ anlamıyla kullanılmıştır: "O halde, inkarcılara boyun eÄŸme ve bu Kur'an ile onlara karşı olanca gücünle cihad et!"[32] "Ama bizim uÄŸrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriÅŸtireceÄŸiz. Hiç şüpÂhe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir."[33] ayetleri gibi.
Ebu Hanîfe'nin (v. 150/767) Müsned'inde yer verdiği şu hadis rivayeti de cihad kavramının kapsamını göstermesi açısından dikkat çekicidir:"En değerli cihad, zalim bir sultana karşı hakkı söylemektir."[34]
Burada tartışmayı fazla uzatmadan[35] bir üçüncü terime daha deÄŸinmek istiyoruz. Konuyla ilgili olan bu terim "nıegâzî" dir. Fıkıh edebiyatı ürünlerinÂde deÄŸil de daha çok diÄŸer İslamî edebiyat ürünlerinde göze çarpan meğâzî terimi, inkarcılarla mücadele ve gerektiÄŸinde savaÅŸ etmek anlamındaki maÄŸzât masdannın çoÄŸuludur.[36] Söz konusu kelimenin muhtevasına delil, ahkam ve adab girmediÄŸinden İslam hukukçuları, yukarıda bahsettiÄŸimiz iki ıstılahı tercih etmiÅŸlerdir. Çünkü fakihi ilgilendiren ÅŸey olay deÄŸil, onun delaletiyle çıkarıÂlacak olan hüküm ve edeplerdir.[37]
Siyer, cihad veya meÄŸazî, adı ne olusra olsun, nasıl tarif edilirse edilsin, konumuzla ilgisi bakımından bizim için asıl mühim olan nokta, baÅŸka devletÂlerle iliÅŸkilerin İslam fıkhında yerini alması, hukukî esas ve umdelerinin belirÂtilip hükme baÄŸlanmış olmasıdır. "Hukuka baÄŸlı devlet" ideali ve uygulamaÂsının, Batıda ancak XIX ve XX. yüzyıllarda ortaya çıktığı düşünülecek olursa, İslam hukukçularının, salt "hukuk ilmi"nin geliÅŸmesinde sahip oldukları önem kendiliÄŸinden ortaya çıkar.
İşte bu siyer ve cihad başlıklarıyla İslam hukuçuları, Batılı hukçulardan tam sekiz asır önce devletler hukuku alanındaki eserleri vermeye başlamışlardır.
Bilindiği kadarıyla bu alanda sistematik olarak ilk adımı atan fıkıh âlimi, Ebu Hanîfe Nu'man b. Sabit (v. 150/767) olmuştur. Zaten genel olarak fıkıh edebiyatının ilk teşekkül devrinde de Ebu Hanîfe'nin ismi öne çıkmaktadır. O'nun biyografisini işlediği eserinde Süyûtî (v. 911/1505) şunları yazar: Ebu Hanîfe'yi öne çıkaran özelliklerden birisi de, hukuk ilmini ilk olarak tedvin ve bölümlere göre tertip etmesidir. Bu konuda onu, Muvatta'm tertibiyle Mâlik İzlemiştir. Ebu Hanîfe'yi bu alanda geçen yoktur.[38]
O, Kufe'deki ilmî çalışma muhitinde, talebe dostları Ebu Yûsuf (v. 182/ 798), Züfer b. Hüzeyl (v. 158/755), Esed b. Amr (v. 188/804), Hasen b. Ziyad (v. 204/819), Afiye b. Yezid (v. II. yüzyıl h. ), Muhammed el-Vehbî (v. 190/ 806'dan önce) ve Muhammed b. Hasen eÅŸ-Åeybânî (v. 189/805) ile oÄŸlu Ham-mâd'a "Siyer" isimli bir kitap imla ettirmiÅŸ ve burada Hz. Peygamber'in devÂletlerarası iliÅŸkilerde izlediÄŸi yolla ilgili olark Abdullah b. Ömer'in (v. 73/692) (r.a) yaptığı nakilleri biraraya getirmiÅŸtir.[39] Ebu Hanîfe bu bilgileri Åa'bî (v. 103/171) kanalıyla Abdullah b. Ömer'den almıştı.[40]
Ebu Hanîfe'nin siyer kültürünün saÄŸlamlığını göstermesi bakımından Ta-berânî'nin (v. 360/971) tahric ettiÄŸi bir anekdot vardır: "Åa'bî, meğâzî haberleÂrini rivayet eder dururdu. Bir gün yine böyle rivayetler naklederken İbn Ömer ona uÄŸramış ve oturup dinlemiÅŸti. Åa'bî sözlerini tamamladıktan sonra îbn Ömer 'Ben, Rasulullah ile beraber bunları yaÅŸadığım halde Åa'bî benden daha iyi hıfzetmiÅŸ' diyerek takdirlerini bildirmiÅŸti.[41]
Bu konuda mevcut bir başka bilgiye göre, zâhiru'r-rivâye kitapları içinde İmam Muhammed'e nisbet edilen es-Siyeru's-sağir,[42] aslında Ebu Hanîfe'nin devletler hukuku konusunda İmam Muhammed'e yazdırdığı kitabının adıdır.[43] Bu es-Siyeru's-sağir, hanefî alimlerinden Serahsî (v. 483/1090) tarafından el-Mebsât'un X. cildini ağırlıklı olarak teşkil eden "Kitabu's-siyer1' kısmında şerh edilmiştir ki, biz bunu Serahsî'nin bölümün sonunda yer alan "Böylece es-Siye-ru's-sağîr şerhi de sona erdi" anlamındaki ifadesinden[44] hareketle söyleye-biliyoruz.
Ebu Hanîfe'nin görüşlerini yansıtan bu es-Siyeru's-sağîr'i, Süfyan es-Sevrî (v. 161/778) ve Mâlik b. Enes'e de (179/795) hocalık yapmış olan Åam bölgeÂsinin müctehidi Ebu Amr Abdurrahman b. Muhammed el-Evzâ'î (v. 157/774) tenkit etmiÅŸ ve reddiye olarak Kitabu's-Siyeri'l-Evzâ'f'yi yazmıştır.[45] Ebu Yûsuf Muhammed b. îshak da (v. 182/798) bu tenkide "er-Redd ala siyer7-Evzâ 7" adıyla kaleme aldığı bir kitapla cevap vermiÅŸtir. İki müctehit arasındaki tartışmalara sonradan İmam Åafiî'de (v.204/819) katılmış ve her iki tarafın görüşlerini ele alıp kendi yorum ve tercihleriyle Siyeru'l-Evzâ'f yi derlemiÅŸtir. Yine İmam Åafiî'nin el-Ümm isimli genel fıkıh kitabının bir bölümünü teÅŸkil eden (c. VII/333-368) bu derlemede iÅŸte biz, hem Evzâ'î'nin hem de Ebu Yûsuf'un görüşlerini birarada bulabiliyoruz. Ayrıca İbn Cerîr et-Taberî'nin (v. 310/922) J. Schacht tarafından neÅŸredilen İhtilâfu'l-Fukahâ'sı da Evzâ'î'nin görüşlerini takip açısından bize yardımcı olmaktadır. Bu noktada ÅŸunu da belirÂtelim ki, İslam devletler hukuku ile ilgili araÅŸtırmaları bulunan Majid Khadduri'nin, en eski siyer eserinin İmam EvzâTye ait olduÄŸunu ve onun tam olarak günümüze ulaÅŸtığı ÅŸeklindeki mütalaası[46] izaha muhtaç görünmektedir.
Hicrî II. yüzyılın ilk yarısında siyer ile ilgili hukukî görüşlerine rastladıÂğımız bir diÄŸer kiÅŸi de îmam Zeyd b. Ali'dir (v. 120/737). Her ne kadar ona aidiyeti konusundaki tartışmalar hala sürmekte ise de[47] Mecmu'u'l-fıkhi'l-kebîr'de "Kitabu's-siyer" baÅŸlığıyla devletler hukuku alanı incelenmiÅŸtir ki, biz bunu, onun yeni neÅŸirleri yanında, Åerafeddin Hüseyn b. Ahmed'in yaptığı er-Ravdu'n-nadîr isimli ÅŸerhten hareketle söyleyebiliyoruz.
Aynı ÅŸekilde ilk dönemle ilgili  olarak Muhammed b. Abdillah Nefsu'z-Zekiyye (v. 145/762), İmam Mâlik ve el-Vâkıdî'nin (v. 207/823) dahi "KitaÂbu's-siyer" adıyla eserler telif ettiklerini bilmekteyiz. Bunlardan el-Vâkıdî'ye ait olanın İmam Åafiî tarafından yapılan tenkidi el-Ümm içinde "Siyeru'l-Vâkıdî" baÅŸlığı altında (c. IV/260-291) bulunmaktadır. Taberî İhtilafu'l-fukaha' da, İmam Åafiî'nin eman ile ilgili görüşlerine deÄŸinirken bir yerde "Siyeru'l-Vâkıdî diye isimlendirdiÄŸi kitabında şöyle kaydeder" diyerek[48] Siyeru'1-Vâkı-dfyi, Åafiî'nin eseri olarak niteler. Zeydî olan Nefsu'z Zekiyye ile İmam Mâlik'in eseri ise elimize kadar ulaÅŸmam ıştır .[49] Fakat O'nun İslam hukuk tarihinde müellifine nisbeti kesin olan en eski fıkıh hadis mecmuası olan el-Muvatta* isimli eserinde "Kitabu' 1-cihad" baÅŸlığıyla devletlerarası iliÅŸkilere ait hükümlere de yer verdiÄŸi görülmektedir.
Bu arada erken dönemlerle ilgili baÅŸka müstakil eserler de vardır. BunlarÂdan biri Abdullah b. el-Mübarek'e (v. 165/781)ait olan "Kitabu'l-cihad'dır.[50] Bir diÄŸeri ise 786/786 da vefat eden Ebu îshak Fezârî'ye ait olan Kitabu's-siyer'dir.[51] İbn ebi Asım Ebu Bekr Ahmed b. Amr eÅŸ-Åeybânî'nin (v. 287/900) Kitabu'l-cihad'ı[52] da bu kapsamda hatırlanmalıdır.
Sevrî'nin de siyer ile ilgili bir kitap yazdığı bilinmekteyse de kaybolan bu kitabın izlerine ancak San'ânî'nin (v. 211/827) el-Mıtsannefi ile İhtilâfa'7-/«fca/zö'sında rastlanabilmektedir.[53] Taberî'nin az önce deÄŸindiÄŸimiz İhtilâfu'l-Fukahâ isimli mukayeseli fıkıh eserinin "Kitabu'l-cihad, Kitabu'l-cizye ve ahkami'l-muharibin" baÅŸlıklı bölümleri, İslam devletler hukuk alanında adını andığımız alimlerin yanında Åa'bî, Ebu Sevr (v. 240 veya 246/854 veya 860), Hasen Basrî (v. 110/728) ve İbrahim en-Neha'î (v. 96/ 714) baÅŸta olmak üzere o zamana kadar söz söylemiÅŸ hukukçuların görüşlerinin birarada bulunduÄŸu önemli bir kaynaktır.[54]
Devletler hukuku tarihinde en baÅŸta gelen müellif, hiç kuÅŸkusuz İmam Muhammed b. Hasen eÅŸ-Åeybânî'dir. Ebu Hanîfe'nin Kûfe'deki fıkıh muhitinÂde yetiÅŸen bu büyük hukukçunun kaleminden çıkan "es-Siyeru'l-kebir", gerek muhteva ve gerekse konulan ele alış biçimi açısından temel kaynağımız duruÂmundadır. O'nun uluslararası iliÅŸkiler alanındaki önderliÄŸini ve uzmanlığını takÂdir eden Batılı hukukçular, Almanya'nın Göttingen kentinde "Åeybânî Devletler Hukuku Enstitüsü'nü kurarak O'nun konuyla ilgili görüş ve çalÅŸmalarını tanıtmayı amaçlamışlardır.[55]
Åeybânî'nin es-Siyeru'1-Kebîr'i, Karahanlı devrinin büyük hukukçusu Muhammed b. Ahmed es-Serahsî (v.490/1097) tarafından ÅŸerh edilmiÅŸtir. Bizim de temel kaynaklarımızdan olan bu ÅŸerh, Osmanlı âlimlerinden Mehmed Münîb Aymtâbî (v. 1238/1823) tarafından yer yer geniÅŸletilerek Arapça aslından 110 sene önce "Åerhu Siyer-i Kebîr Tercümesi" ismiyle 1241/1825 yılında iki cilt halinde İstanbul'da Osmanlıca olarak yayınlanmıştır.[56]
Serahsî'nin[57] söz konusu ÅŸerhi, devletler hukuku alanındaki ilk kitapların detaylı açıklaması olması dolayısıyla BirleÅŸmiÅŸ Milletler EÄŸitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından Fransizcaya tercüme ettirilmiÅŸ ve Örgüt tarafından yayınlanması planlanmıştır.[58] Fakat Muhammed Hamidullah tarafınÂdan yapılan bu tercüme, ne UNESCO ne de onun havale ettiÄŸi Beyrut'taki bir kurumca[59] deÄŸil, "Le Grand Livre de la Conduiîe de VEtat" ismiyle Türkiye Diyanet Vakfı tarafından dört cilt halinde yayımlanmış bulunmaktadır.[60]
Bu noktada Åeybânî'nin yazdığı en son kitap olan es-Siyeru' l-kebîr'in telifi sebebiyle ilgili olarak Serahsı'nin naklettiÄŸi ÅŸu anekdota da deÄŸinmek istiyoruz: Åeybânî'nin es-Siyeru's-sağîr isimli eserini inceleyen el-Evzâ'î, Kitabı kimin yazdığını sorar. "Iraklı Muhammed" cevabını almca "Iraklılar nerede, siyer konusunda kitap yazmak nerede! Peygamber (s.a.v.) ile ashabının gazveleri, Åam ve Hicaz tarafından gerçekleÅŸmiÅŸtir, Irak tarafından deÄŸil. Nitekim Irak daha sonra fethedilmiÅŸtir..." ÅŸeklinde küçümseyici ifadeler kullanır. Bunu duyan İmam Muhammed de kendisini es-Siyeru'l-kebîfi yazmaya vakfeder. Yazılıp bitirilen bu ikinci kitabı gören Evzâ'î bu defa "EÄŸer kitapta Hadis-i ÅŸerifler bulunmamış, onlara dayanılmamış olsaydı, Muhammed bunu kendi kafasından yazmış derdim. Allah ona görüşlerinde doÄŸruyu bahÅŸetmiÅŸ. 'Her bilenin üstünde daha iyi bilen biri vardır.'[61] buyuran Allah ne doÄŸru söylemiÅŸ" diyerek takdirleÂrini bildirmiÅŸtir.[62]
Es-Siyereru'1-kebîr'in îmam Muhammed'in en son kitabı olması gerçeÄŸi, Ebu Zehra'nın da (v. 1974) dediÄŸi gibi, onu Evzâ'î'nin küçümsemelerine ve tenkidine karşı yazdığı iddiasıyla çeliÅŸmektedir. Gerçekten de bu kitap imam Muhammed'in son kitabıdır. Zira bunu, kitaplarının devamlı ravisi Ebu Hafs el-Kebir Ahmed Hafs (v. 216/831) deÄŸil, Ebu Süleyman el-Cüzcânî (v. 200/815) ile İsmail b. Süvâbe (v. III. asır) nakletmiÅŸtir. Çünkü Ebu Hafs kitap yazıldıÂğında Irak'ta deÄŸildi. Üstelik es-Siyeru'1-kebîr'in, Ebu Yûsuf'un son dönemlerinde İmam Muhammed ile aralarının açıldığı bir zamanda yazıldığı, kaynakÂlarda, bu arada bizzat Serahsî tarafından da bildirilmektedir ki, Ebu Yûsuf'un vefatı 182/798'dir. DiÄŸer taraftan Evzâ'î 151111A yılında vefat ettiÄŸinde İmam Muhammed yirmibeÅŸ yaşında idi. Åeybânî'nin daha telif hayatının başında iken son kitabını yazmış olması ve ömrünün geriye kalan otuziki senesinde hiçbir ÅŸey yazmamış olması gerçeklerle baÄŸdaÅŸmamaktadır.[63]
İslam devletler hukuku ile ilgili bu ilk özel eserlerin yanında, devlet yönetiÂmi, kamu maliyesi ve kısmen ceza hukuku ile ilgili özel eserler olan "Haraç" "EmvaV\ "es-Siyasetü'ÅŸ-ÅŸer'iyye" ve "el-Ahkâmu's-sultâniyye" türü eserlerde de konu bazı boyutlarıyla incelenmiÅŸtir. İslam hukukunun taharetten ferâize bütün konuları kapsayan genel fıkıh kitaplarında da ilk örneklerden itibaren aynı konuya yer verilmiÅŸtir. Hz. Ali'nin (r.a.) torunu Zeyd 'b. Ali'ye (v. 122/740) nisbeti konusunda şüpheler bulunmakla birlikte bilinen en eski fıkıh mecmuası olan[64] el-Mecmû' fi'l-fıkh isimli eserde Kitabu's-siyer bölümünün varlığını bilmekteyiz Aynı ÅŸekilde ilk dönem fıkıh mecmualarından biri olan ve İmam Mâlik'in görüşlerini içeren el-Müdevvene ile İmam Åafiî'nin el-Ümm adlı eserlerinde devletler hukuku bahisleri yer almaktadır.
İslam devletler hukuku, kendi teorisini Hz. Peygamber'in (s.a.v.) meğâzî pratiÄŸine dayandırdığından meğâzi kitapları da kaynaklar arasında sayılmalıdır. Meğâzi alanında ilk müstakil mecmuayı derleyen Üçüncü RaÅŸit Halife Hz. OsÂman'ın oÄŸlu Ebân b. Osman'dan [65] (v. 100/718), bize tam olarak ilk defa ulaÅŸan meğâzî kitabı olan Vâkıdî'nin eserine kadar geçen süredeki müellefatı bu cümÂleden olarak zikretmeliyiz.
Buraya kadar ele aldığımız ilk hukukî ve tarihî eserler yanında, siyasî ve askerî nitelikli kitaplar da erken dönemlerden itibaren yazılmaya başlanmıştır. Bu cümleden olarak Abbasilerin I. dönem halifelerinden Mansur zamanında (136-158) Abdülcebbar b. Adî, "Kitab fi âdâbi'l-hurüb ve sûratu'l-asker" isimli eserini yazmış, bunu el-Herşâmî'nin "Siyâsetü'l-hurûb"u ile Çanakya el-Hin-dî'nin "Kitab fi emri tedbîri'l-harb"ı izlemiştir. Hatta bu alanda Özellikle savaş stratej ileriyi e ilgili olarak diğer dillerden arapçaya.[66]
Tahkik Edenin Önsözü
A - Muhammed B. El-Hasan EÅŸ-Åeybanı
(132-189/749-805)
Biyografisinin Kaynakları:
A- Eski Kaynaklar :
İbn Sa'd (öl. 230); et-Tabakâtu'1-Kübrâ, VII/78
el-Hatîb el-Bağdâdî (öl. 463); Târîhu Bağdad, 11/172-182.
İbn Abdi'1-Berr (öl. 463); el-İntikâ, s. 24.
eÅŸ-Åîrâzî (öl. 476); Tabakâtu'l-Fukahâ, s. 114
İbn Asâkir (Öl. 571); Târîhu Medineti Dımaşk.
İbnu Hallikân (öl. 681); Vefeyâtu'l-A'yan, 1/574
ez-Zehebî (öl. 748); Tarihu'l-İslâm (yazma-Ayasofya)
ez-Zehebi; "Menâkibu Ebî Hânife" ile birlikte basılmış bir bölüm.
el-Kuraşi (öl .775); kasım 11/42.
İbn Kutlûbuğâ (öl. 879); Tâcu't-Terâcim, s. 40
Hacı Halife (öl. 1067); Keşfu'z-Zunûn, 11/1014.
et-Temîmî el-öazzî (öl. 1010); et-Tabakâtu's-Seniyye, et-Teymuriyye
kütüphanesi yazması, IÃI/288.
el-Laknavî (öl. 1304); el-Fevâidü'1-Behiyye, s. 72.
es-Safedi (Öİ.764): el-Vafi bi'1-Vefeyat. 11/332[67]
B- Yeni Kaynaklar:
el-Kevserî, Muhammed Zâhid (öl. H. 1371); Bulûğu'l-Emânî fî Sîreti'l -İmâm Muhammed ibni'l-Hasan eÅŸ-Åeybânî. (Åeybânî ile ilgili olarak söylenenÂlerin büyük bir kısmını ihtiva eden iyi bir hal tercemesidir.)
Schacht; İslâm fıkhı tarihiyle ilgili üç konferans. "EI-Muntekâ Min Dırâsâ-ti'1-Musteşnkîn" isimli kitabımızda[68] yayınlanmıştır, s. 105-106.[69]
C - Batı Dillerindeki Kaynaklar :
Brockelmann; GAL.
Schacht; esquisse d'une histaire du Droit Musulman. Paris - 1952. Schacht; The Origins of Mohammedan Jurisprudence. Oxford - 1950. Schacht; Aus den Bibliotheken von Konstantionopel und Kairo 3 vol, Berlin-1928- 1931.
Hamidullah; Müslim Conduct of State. Lahore - 1954.
İmam Muhammed'in babası Hasan b. Farkad aslen Åam bölgesinin kuzeÂyinde Rabîa diyarındandır. Emeviler devrinde, Åam bölgesinde orduya mensup bir asker idi. DımaÅŸk vadisinde Harasta köyünde ikamet ediyordu. Hasan b. Farkad zengindi. Daha sonra Irak beldelerinden Vasıt'a taşındı.
H. 132 yılında oğlu Muhammed dünyaya geldi. O sırada Emevi hakimiyeti sona ermiş ve Abbasiler başa geçmişti.
Muhammed, Kûfe'ye taşınıp orada yetiÅŸmiÅŸti. O zaman Küfe fıkıh, lisan ve nahiv ilimlerinin merkezlerinden biriydi. Bu arada Basra da edebiyat, lisan ve nahiv ilimlerinin merkezlerindendi. Burası Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf, Sevrî, Kisaî, Ferrâ, Seleme, Sa'leb... gibi büyük fakih, dilci ve nahivcilerin bir araya geldikleri yer idi. Muhammed b. Hasan'm kültürünün oluÅŸmasında bu çevre etkili olmuÅŸ, dil, ÅŸiir ve fıkıhla hadis'e yönelmesine sebeb olmuÅŸtur. Vefat eden babasının kendisine otuzbin altın bırakması, bu ilimleri tahsil etmesini kolaylaÅŸÂtırmış ve parayı bu yolda harcamıştır. Muhammed, birçok hocaya talebelik yaparak onlardan ilim tahsil etmiÅŸtir. Dört sene Ebû Hanîfe'nin yanında okumuÅŸ ve H. 150 senesinde Ebû Hanîfe'nin vefatı üzerine Ebû Yusuf dan fıkıh tahsilini tamamlamıştır. Sonra büyük alimlerin yanma gitmek üzere çeÅŸitli yerlere seyahatleri olmuÅŸtur. Åam halkı alimlerinden Evzâî'nin, Mekke'de Süfyân b. Uyeyn'nin, Horasan'da Abdullah b. Mübarek' in yanına giderek onlardan ilim tahsil etmiÅŸtir. Basra'da birçok ilim ehlinden ders almıştır. Bu seyahatlerinin en önemlisi, Medineye olan seyahatidir ki, burada üç sene İmam Mâlik'in yanında kalmış ve defalarca Muvatta'ı kendisinden dinlemiÅŸtir. Böylece re'y ehli olan istinbat ehlinin metodu ile İmam Mâlik ve Evzâî'nin metodunu birleÅŸtirmiÅŸ oluyordu. Geri döndüğünde şöhreti yayılmış ve her yerden kendisine talebe akını baÅŸlamıştır. Uzak memleketlerden birçok talebe geliyordu. Gelen talebeler arasında iki kiÅŸi çok önemli ÅŸahsiyetlerdi. Bunlardan ilki Sicilya fatihi Esed b. Furât olup daha önce İmam Mâlik'i görmüş ve Muvatta'ım dinlemiÅŸti. Sonra imam Muhammed'e gelip Muvattaı ondan da dinlemiÅŸtir. Esed, Afrika'ya dönÂdüğünde Muhammed b. Hasan'dan etkilenerek Afrika ve MaÄŸrib'de Ebû Hanîfe' nin mezhebini yaymıştır. Yine İmam Muhammed'in kitaplarının ışığı altında "Sahnûn'un el-Mûdevvene'sinin aslı olan "Esediye" isimli kitabını meydana getirmiÅŸtir.
Önemli talebelerinin ikincisi ise, imam Åafiî idi. İmam Åafiî, İmam MuÂhammed'in yanına gelerek ilim tahsil etmiÅŸ ve eserlerini istinsah etmiÅŸti. MuÂhammed b. Hasan ilim ve malını Åâfiîden esirgememiÅŸ, her ikisinden ona bol bol vermiÅŸtir. İmam Åafiî, daha sonra Mısır'a gidip orada mezhebini yaymıştır.
Bu iki talebeye özel ilim meclisi kurulur ve bu mecliste İmam Muham-med'den ilim tahsil ederlerdi.
Gelenler arasında Buhârî'nin, re'y ehlinin fıkhını kendisinden Öğrendiği Ebû Hafs el-Kebîr, Kütüb-i Sittenin kendisi vasıtasıyla yayıldığı Ebû Süleyman el-Cüzcanî, Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm, Yahya b. Eksem, İsmail b. Tevbe gibi başka değerli talebeler de vardı.
İmam Muhammed b. Hasan, halife Harun ReÅŸid'e ulaÅŸma imkanını bulmuÅŸ, Harun ReÅŸid de onu Rakka kadılığına tayin etmiÅŸtir. Ancak Ebu Talip soyundan gelenlere eman verme hususundaki fetvasından dolayı bu görevden alınmıştır. Böylece Harun ReÅŸid'in hışmına uÄŸramış ve acaba Ebu Talip oÄŸullarını isyana teÅŸvik eden bir belge bulunabilir diye kitaplığında arama yapılmıştır. Daha sonra Zübeyde araya girerek onları barıştırmış ve tekrar eski görevine getirilÂmiÅŸtir. Hayatının sonuna doÄŸru İmam Ebû Yusufun vefatından sonra Kâdi'l-kudât (BaÅŸ hakim) makamına getirilmiÅŸti.
Çağında yaygınlaÅŸan problemler hakkında kendisi de düşüncelerini belirtÂmiÅŸtir; Kur'an'ın yaratılışı, teesim ve dört halifenin daha faziletli oluÅŸlarıyla ilgili görüşlerini açıklamıştır.
H. 189 yılında Harun Reşid, Rey şehrine gitmiştir. Beraberinde Muhammed b. Hasan ve Kisai de bulunmuştur. Muhammed b. Hasan'la Kisâî'nin her ikisi, burada vefat etmişlerdir. O zaman Muhammed altmış yaşlanndaydı. Bu iki alimin vefatı üzerine Harun Reşid'in "Fıkıh ve Arapça bir günde gömüldü." dediği rivayet edilir.
Åeybânî'nin kültürü tüm açıklığıyla eserlerinde ortaya çıkmıştır. Arap dilinÂdeki bilgisi, bu dilin inceliklerini kavraması ve fıkıhtaki derinliÄŸi tamamıyla eserlerinde yansımıştır.
Muhammed b. Hasan'ın fıkıhta değeri iki yönde ortaya çıkmaktadır:
Birincisi: Eserlerinin çokluÄŸu. Ebû Hanîfe'nin mezhebinin yayılmasında talebelerinin en büyüğü odur. İkinci Asır fakihleri arasında en çok eser veren odur. Görüşlerinde öyle bir asalet varki, onu özel bir mezhep sahibi haline getirÂmektedir. Kitapları halk arasında okunan ve güvenilen kitaplar olarak gelmiÅŸtir.
İkincisi; el-Müdevvene, el-Esediyye, el-Ümm ve el-Hücce gibi fıkıh kitaplarının yazarları ondan etkilenmiş ve eserlerini onun kitaplarının ışığında yazmışlardır.[70]
Eserleri :
el-Asıl: Kitaplarının en geniÅŸ olup el-Mebut olarak bilinir. Hukuki meseÂleleri Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf un mezhebine göre burada serdetmiÅŸ ve her meselede kendi görüşünü de açıklamıştır.
el-Câmiu'1-Kebîr : Fıkhı meselelerin en önemlilerini ihtiva eden bir kitabı olup onun için: İslâm'da benzeri yazılmamıştır," denilmiştir.
ez-Ziyâdât ve Ziyâdâtu'z-Ziyâdât : Bu kitaplarını el-Câmiu'1-Kebîr kitaÂbından sonra te'lif etmiÅŸ ve bu kitaba almadığı meÅŸeleri bu kitaplarda iÅŸlemiÅŸtir.
el-Câmiu's-Sagîr: Ebû Yusuf'tan duyduÄŸu Ebû Hanîfe'ye ait rivaÂyetlerdir.
es-Siyeru's-Sağîr: Siyer/devletler hukuku ile ilgili olarak Ebû Hanîfe1 den naklettiği rivayetlerden oluşmaktadır.
el-Hucec: Medine ehline karşı delillerle ilgili görüşlerini burada serdeder. Bu kitap, Ebû Hanîfe'nin senedleriyle birlikte Åeybânî'nin çağında ve ondan Önce Irak'taki sünnî mezhebin temelini bize anlatır. Mezhepler arasındaki ihÂtilaflar konusunda te'lif edilen ilk kitap budur. Çünkü Küfe ehli ile Medine ehli arasındaki ihtilaflarla ilgilidir.
Kitabu'1-Asar : Bu kitapta Ebû Hanîfe'den merfû, mevkuf ve mürsel hadisleri rivayet eder ki bunların çoğu İbrahim en-Naha'î kanalıyladır.
el-Mahâric ve'1-Hiyel : Kevserî bu kitabın Åeybânîye ait olmadığı halde kendisine nisbet edildiÄŸini söyler.
er-Rakkıyyât : Rakka'da kadı iken fer'î meselelerle ilgili olarak verdiği hükümleri ihtiva eder.
Bunlar dışında başka kitapları da vardır.
İmam Muhammed, Ebû Hanîfe'nin fıkhı görüşlerini el-Mebsût, el-Câmiu's-Sağîr ve es-Siyeru's-Sağîr isimli kitaplarında rivayet eder. Kendi mezhep ve görüşlerini de diğer eserlerinde ortaya koyar.
Eserlerinin çoğunun birçok şerhleri vardır.
Åeybânî'nin te'lif ettiÄŸi kitapların sonuncusu, es-Siyeru'1-Kebîr kitabıdır. "Siyer" kelimesi ile, meÄŸaziyi (savaÅŸ ve savaÅŸ hukukunu) kastederler.[71]
Es - Siyeru'l-Kebîr'in Te'lif Sebebi:
Irak âlimleriyle Åam âlimleri arasında yaÅŸanan bir tartışma üzerine te'lif edilmiÅŸtir. Serahsî, -ÅŸayet dediÄŸi doÄŸru ise- es-Siyeru's-Sağîr kitabının, Åam ehlinin fakihi ve âlimi Evzâî'nin eline geçtiÄŸini ve bu kitabın müellifinin kim olduÄŸunu sorduÄŸunda: "Iraklı Muhammed'dir." denildiÄŸini, bunun üzerine Evzâî'nin: "Irak ehli nerede, bu konuda eser vermek nerede? Onların Siyer hakkında bilgileri yoktur" dediÄŸini zikreder. Serahsî, Evzâî'nin sözünü açıklayarak, Rasulullah'ın gazvelerinin Irak'ta deÄŸil Hicaz ve Åam taraflarında olduÄŸunu, Hicaz ve Åam ehlinin bu gazveleri daha iyi bildiklerini söyler. Evzâî'nin sözü, Muhammed b. Hasan'a ulaşınca buna öfkelenir ve es-Siyeru'l-Kebîr kitabını te'lif eder. Onu altmış deftere yazarak Harun ReÅŸid'e gönderir.[72]
Kitabın Konusu:
SavaÅŸla ilgili tüm hususları; müşriklerle olan iliÅŸkiler ve bunlarla ilgili hükümleri ihtiva eder. DoÄŸrusu bu kitap savaÅŸla ilgili meseleleri konu edinen müslümaların DEVLETLER HUKUKU'dur. İmam Muhammed b. Hasan müslümanlarla müşriklerden bahsetmiÅŸ ve erkek olsun, kadın olsun veya çocuk olsun, her iki tarafın esirlerinin hükümlerini açıklamış, müşriklerin İslâm'a girmelerini, çeÅŸitli ÅŸekil ve lafızlarıyla eman dilemeyi, eman verilenlerle dâru'l harbten dâru'I-İslâm'a gelen elçileri, elde ettikleri dokunulmazlıkları, ganimetÂleri, antlaÅŸma, fidye, silah, köle ve araç-gereçlerin hükümlerini, ehl-i harbin istila ettiÄŸi toprakları, dâru'l-harbdeki ehl-i îslâmı, antlaÅŸmaları bozmayı, savaÅŸ suçlarını, hern savaÅŸ ve hem de barışta ehl-i harb ile ve müslümanlarla ilgili konularda daha yüzlerce meseleyi anlatır.
Åeybânî, bütün bu hususlarda Kur'ân'a, meydana gelen belli olaylar akaÂbinde Rasulullah'ın gazveleriyle ilgili olarak yapılan rivayetlere ve müslü-manlann savaÅŸ ve fetihleri esnasında verilmiÅŸ hükümelere dayanır. Birçok meselede kıyası kullanarak güzel hükümlere varır.
Böylece devletler hukuku alanında kitabın önemi ortaya çıkmaktadır. Harun ReÅŸid, kitabı gördüğünde gayet beÄŸenmiÅŸ ve kendi hakimiyet günlerinin övünç vesilelerinden biri olarak saymıştır. Ayrıca kitabı ders olarak okumaları için iki oÄŸlunu müellife göndermiÅŸtir. Osmanlı döneminde kitaba verilen deÄŸer daha da artmış ve Sultan Mahmud Han zamanında Osmanlıcaya tercüme edilerek OsÂmanlı mücahidlerinin Avrupa devletleriyle yaptıkları savaÅŸlarda temel olarak alınmıştır.
Yine birçok kimse kitaba deÄŸer vererek ÅŸerhetmiÅŸtir. Bu ÅŸerhler içerisinde en Önemlileri, Serahsî ve Cemal el-Hasîrî'nin (H. 636) ÅŸerhleridir. Åeybânî, devletler hukukuyla ilgili eserleriye Onyedinci asırda yaÅŸayan ve devletler hukukunu ilgilendiren bazı meselelerdeki araÅŸtırmalarından dolayı devletler hukukunun babası olarak bilinen Hollandalı Grotius'dan (M. 1583/1640) ve ondan önce gelen yahut çaÄŸdaşı olan Vitoria, Suarez ve Vasques gibi hıristiyan hukukçuardan Önce gelir.
Devletler hukukuyla ilgilenenler, son senelerde Åeybânî'nin bu alandaki deÄŸerinin farkına varmışlardır.
Almanya'nın Gottingen ÅŸehrinde Devletler Hukuku Enstitüsü kuruldu. ÇeÅŸitli ülkelerden devletler hukuku âHmleriyie bu alanda uÄŸraÅŸanlardan birçok kimse bu enstitüye üye oldu. Mısırlı büyük hukukçu Prof. Abdulhamid Bedevi cemiyete baÅŸkan seçildi. Bizler de baÅŸkan yardımcısı seçildik. Cemiyetin amacı Åeybânî'yi tanıtmak ve bu alandaki görüşlerini ortaya çıkararak konuyla ilgili eserlerini yayınlamaktı.
Salahuddin el-Müneccid[73]
B- Muhammedb.Ahmedes-Serahsî Biyografisinin Kaynakları
Eski Kaynaklar :
el-Kuraşi (öl. 875); el-Cevâhiru'l Mudıyye, 11/29.
Ibn Kutlûbuğâ (öl. 879); Tâcu't-Terâcim, s. 38.
Hacı Halife (öl. 1067); Keşfu'z-Zunûn, 11/1012
et-Temîmî el-Äazzî (Öİ.1010); et-Tabakâtu's-Seniyye fî Terâcimi'1-Hane-
fîyye,III/175.[74]
Batı Dillerindeki Kaynaklar :
Heffening, dans Encycl. de I'Islam, Serahsi maddesi Brockelmann, GAL Schacht'ın eserleri.
Åemsü'l-Eİmme Muhammed b. Ahmed b. Sehl Ebû Bekr es-Serahsî'nin hayatı hakkında pek bilgimiz yoktur. Belki de bu, Mâverâunnehr gibi çok uzak bir yerde yaÅŸaması ve hayatının bir bölümünü hapiste geçirmesi sebebiyledir. BildiÄŸimiz, O'nun, MeÅŸhed ve Merv arasında eski bir ÅŸehir olan Serahs'tan olmasıdır. H. 448 yılında vefat eden Abdülaziz el-Hulvânî'den ders almış ve kitaplarını onun yanında bitirmiÅŸtir. Serahsî fıkıh, kelam, usûl ve münazara ilimlerinde üstün bir seviyedeydi. Yanında okuyan ve kitaplarını bitiren talebeler de vardır. Ebû Bekr el-Husayrî (Muhammed b. İbrahim, öl. H. 500) bunlardan biridir.
Daha sonra Mâverâunnehr'in bir beldesi olup Fergana yakınlarında bulunan Özkent'e gidip Hakan'ın sarayında kaldı. Ama kısa bir müddet sonra, Hakan'ın, azad ettiği cariyesiyle İddeti dolmadan evlenmesinin haram olduğunu söylemesi üzerine H. 466 yılında zindana atıldı. Yaklaşık olarak onbeş yıl Özkent zindanlarında kaldı. İlim talihleri, zindanın kapısının önüne gelir ve ondan fıkıh dersi alırlardı.
OnbeÅŸ ciltlik el-Mebsût isimli kitabım zindanda yazdı. Mebsût'u yazarken, hiçbir kitaba müracaat etmedi. Her bir babı yazdığında, hapiste iken onu yazdığına iÅŸaret etti. H. 477 yılında kitap tamamlandı. Sonra Åeybânî'nin es-Siyeru'l Kebîr'inin ÅŸerhini yazmaya baÅŸladı. Kitabu'ÅŸ-Åurût'a geldiÄŸinde, ki kitap bitmek üzereyken serbest bırakıldı. H. 480 yılının ilk baharında Merginan'a gitti. Bu ÅŸerhini aynı senenin Cemâda'1-ûlâ ayında bitirdi.
Serahsî'nin ölüm tarihi ihtilaflıdır. Kimi H. 483 senesinde vefat ettiğini söylerken, kimi H. 486 senesinde, kimi de H. 490 yılma yakın vefat ettiğini söylemektedir.[75]
C - Es-Siyerü'l-Kebîr Åerhi
es-Siyeru'1-Kebîr'in ÅŸerhine gelince, bunu da üç yıla yakın bir müddet içeÂrisinde bitirmiÅŸtir. Hepsini ezberinden yazmış ve bu arada İmam Muhammed'in kitabına bile müracaat etmemiÅŸtir. Ancak ne yazık ki İmam Muhammed'in kitabının aslı kaybolduÄŸundan, Serahsînin ezberinin sıhhatini tesbit etme imkanımız olmamıştır. Yedinci asırda DımaÅŸk'te yaÅŸayan Cemal el-Hasîrî'nin ÅŸerhi de kayıptır. Böylece hapiste tamamen hafızasına dayanarak onu rivayet eden Serahsî'nin nakli dışında İmam Muhammed'in metninden elimizde hiçbir ÅŸey yoktur. Ancak Serahsî'nin İmam Muhammed'den naklettiÄŸi metin hakkında ÅŸu noktalara dikkatleri çekmek isteriz:
1- Serahsi, İmam Muhammed b. Hasan'm görüşlerini rivayet ederken kullandığı senedi korumamış; onları hazfetmiş ve "Muhammed falandan zikretti ki.." yahut "Muhammed falandan rivayet etti ki.."demekle yetinmiştir.
2- İmam Muhammed'in kendi görüşleri olduğuna inandığı yerlerde "Muhammed dedi ki" ifadesini kullanmıştır.
3- Serahsi, İmam Muhammed'in söylediklerini te'yid eden âyet ve hadisler getirir veya mağâziyle ilgili olaylar nakleder. Bazen görüşlerine muhalefet eder. İmam Muhammed, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve başkalarına muhalefet ettiği yerlerde onların görüşlerini açıklar.
4- Serahsî, metinde İmam Muhammed'in kitabının hepsini rivayet etmez. Hatta bazı bablan bile hazfeder. Mesela: Düşman esirlerin nesebini isbat babı" ile "dâru'l-harbte had cezası babı" arasında bir bab hazfettiğini zikreder ama hazfedilen babın ne olduğunu açıklamaz. Onun İçin nelerin atıldığını kesin olarak bilemiyoruz.[76]
5- İbarede anlatım zayıflığı ve uzunluk göze çarpmakta, bazen kapalılık ve nahiv kaidelerine aykırılık gibi durumlara Taslamaktayız. Bunun sebebi, SeÂrahsî'nin ilk fakihler kadar arapçaya gereken önemi1 vermeyen müteahhir fakihlerden oluÅŸu, Mâveraunnehir'de yaÅŸaması ve yazdıklarını gözden geçirme imkanını bulamamasıdır.
6- Åerhinin mukaddimesinde, İmam Muhammed İle Kadı Ebû Yusuf araÂsındaki çekiÅŸmeyi gerçekten olmuÅŸ gibi rivayet eder. Halbuki böyle bir olay meydana gelmiÅŸ deÄŸildir.[77]
Es-Siyerul-Kebîr Åerhinin Elyazmaları
Osmanlı Devletinin kuruluşundan bu yana es-Siyeru'1-Kebîr şerhi çok yaygınlaştı. Çünkü Osmanlı devletinin mezhebi hanefî idi ve bu kitap devletin, diğer gayri muslini devletlerle savaşlarında başvurulan bir kaynak olmuştur.
Bu nedenle hicrî dokuzuncu asırdan itibaren Osmanlı döneminde bu şerhin elyazmaları pek çoktur. Ancak ne yazık ki, eski temel yazmalar azdır.
Brockelmann [78] 'GAL isimli eserinde Türkiye, Viyana ve DımaÅŸk (Åam) kütüphanelerinde onyediye yakın nüsha sayar. Biz de Brockelmann'ın zikretÂmediÄŸi ÅŸu onbİr nüshayı tesbit ettik:
1- Beyrut Amerikan Üniversitesi Kütüphanesindeki yazma: Bu yazmanın üzerinde, H. 631 yılı sema' kaydı var. Bulunduğu numara : MS. 349. 297.
2- Dâru'l-Kütübi'I-Mısriyye Nüshası: Birinci cüzden bir bölüm olup son tarafı eksiktir. Nüsha "Bâbu'l-mûslim yahrucu min dâri'1-harb" babı ile son bulur. Büyük İhtimalle yedinci asırdan önce yazılmıştır.
3- Leiden Üniversitesi Kütüphanesi Nüshası: H. 800 yılında yazılmış olup OR 373 numarada kayıtlıdır.
4- Paris Milli Kütüphane Nüshası: Hicri 864 yılında yazılmış olup 837-838 mumaralarda kayıtlıdır.
5- İstanbul'da Üçüncü Ahmed Nüshası : Büyük ihtimalle on yahut onbirinci asırda intinsah edilmiştir. No: 149.
6- Mustafa Fazıl (Dârul-Kütübî'l-Mısriyye) Nüshası: H. 1117 yılında yazılmıştır. Hanefî Fıkhı : 65 numaradadır.
7- Åam'da ez-Zâhiriyye Nüshası: İstinsah tarihi H. 1130. Genel No: 5854
8- Dâru'İ-Kütübi'l-Mısriyye Kütüphanesinde, Tal'at Nüshası: İstinsah tarihi Hicri 1131. Hanefî Fıkhı; 887 numarada kayıtlıdır.
9- Tal'at Nüshası: İstinsah tarihi H. 1141. Hanefî Fıkhı; T. 1089 da kayıtlıdır.
10- Mustafa Fazıl (Dâru'l-Kütübi'l-Mısriyye) Nüshası : İstinsah tarihi H. 1158. Hanefî Fıkhı-M, 64 numarada kayıtlıdır.
11- Mustafa Fazıl (Dâru'l-Kütübi'l-Mısriyye Nüshası: Onikinci asrın başlarında istinsah edilmiştir. Hanefî Fıkhı-M: 66 numarada kayıtlıdır.[79]
Başvurduğumuz Nüshalar Ve Bu Nüshaların Tavsifi
Brockelmann'ın zikretmediği Üçüncü Ahmed Nüshası hariç, İstanbul1 daki nüshaları görme imkanımız olmadı. Kitabı hazırlarken tanıttığımız nüshalara müracaat ettik ve aşağıdaki nüshalara da işaret ettik.
1- Paris Nüshası, No : 837
2- Mustafa Fazıl Nüshası, Hanefî Fıkhı-M. No: 66
3- Üçüncü Ahmed Nüshası, No: 1149
4- Tal'at Nüshası (Hanefî Fıkhı, No : 887
5- Haydarabad, Hindistan baskısı Birinci cildi basıldıktan sonra;
6- Beyruttaki Amerikan Üniversitesi Nüshasını elde ettik ve metni bu nüshayla karşılaştırdık. Ancak dipnotlarda buna işaret etmedik.
Not:
1- Yukarıdaki nüshaların tavsiflerini, Türk okuyucuları için pek lüzumlu görmediğimiz için ve kitabın hacmini kabartacağı düşüncesiyle buraya almadık.
2- Yine, kitabın Arapça tahkik metodu ile ilgili açıklamaları ve Arabça yazmalardan örnek fotokopileri de aynı düşünceyle buraya almadık.(Mütercimler)[80]
Åarihin Önsözü
DeÄŸerli imam, zahid, imamlar imamı Ebû Bekr b. Ebî Sehl es-Serahsî Åemsü'l-Eimme (İmamlar GüneÅŸi) dedi ki;
BilmiÅŸ ol ki, es-Siyerü'1-Kebîr, İmam Muhammed'in fıkıhta yazdığı kitapÂların sonuncusudur. Bu sebeple talebelerinden olan Ebû Hafs bu kitabını Mu-hammed'den rivayet etmemiÅŸtir. Çünkü Ebû Hafs Irak'tan ayrıldıktan sonra İmam Muhammed bu kitabı yazmıştır. Ebû Yusufun İsmini de hiç anmamıştır. Çünkü kitap yazıldığı sırada araları açılmıştı. Ebû Yusuf tan bir hadis rivayet etme ihtiyacını duyduÄŸunda onun ismini anmadan: "Güvenilir kiÅŸi bana haber verdi" ifadesini kullanır ki bundan maksat Ebû Yusuf tur.
Aralarının açılmasının temel sebebi: el-Mualla'nin anlattığına göre, kıskançÂlıktır. Mualla şöyle der: İmam Ebû Yusufun meclisinde İmam Muhammed'den bahsedildi ve Ebû Yusuf onu övdü. Ebû Yusufa: "Bazen aleyhinde konuÅŸuÂyorsun bazen de övüyorsun" dedim. 'O, kıskanılan biri'dir." karşılığını verdi.
İbn Semâ'a, İmam Muhammed'den naklen der ki: Ebû Yusuf kadılığa ilk getirildiÄŸi sıralarda hergün bineÄŸine biner, Halifenin meclisine uÄŸrardı. Bu arada öğrencilerle karşılaÅŸtı ve onlardan nereye gittiklerini sordu. Onlar da: "İmam Muhammed'in ilim meclisine gidiyoruz" dediler. Bunun üzerine Ebû Yusuf şöyle dedi: "Muhammed, ilim talebelerinin gidip gelecekleri seviyeye ulaÅŸtı mı? Allah'a yemin ederim ki, ona raÄŸmen BaÄŸdad'm hacamatçısını, bakkalını, onun gibi birer fakih olarak yetiÅŸtireceÄŸim." Bunun için ders ve imla meclisini kurdu. İmam Muhammed ise derslerine devam etti. Ebû Yusuf, son zamanlarında, sabahın erken saatlerinde meÅŸhur fakih ve âlimlerle karşılaşıp onların nereye gittiklerini sordu. "Muhammed'in meclisine gidiyoruz," dedikleÂrinde "Gidin gidin, bizce o, kıskanılan biridir." dedi.
Aralarının açılmasına sebeb olan olay: Rivayet edildiÄŸine göre, Halifenin meclisinde İmam Muhammed'den bahsedildiÄŸinde Halife onu Övdü. Ebû YuÂsuf, İmam Muhammed'i bir kenara çekerek ona: "Mısır Kadısı olmak ister misin?" dedi.
İmam Muhammed: "Ben böyle bir şeye talip değilim, bundan kastınız nedir?" diye sordu.
Ebû Yusuf: -Irak'ta ilmimiz hâkim oldu. Dilerim ki, Mısırda da yayılıp hakim olsun.
Muhammed : -Bakalım, ayrıca ehil olanlarra danışalım, da müşavere edeÂlim, dedi. Danışma sonunda İmam Muhammed'e şöyle dediler.
- Onun gayesi, senin kadı olman deÄŸildir. Seni Halifenin kapısından uzakÂlaÅŸtırmak istiyor.
Sonra Halife, Ebû Yusuf a, Muhammed'i meclisine getirmesini emretti. Ebû Yusuf: "Onun bir hastalığı var. Hastalığı Emirü'l-Mü'minin meclisinde bulunÂmasına engeldir," diyerek onu fikrinden caydırmak istedi. Halife: Hastalığının ne olduÄŸunu sordu. Ebû Yusuf: "Hafif abdestini tutamadığı için uzun müddet oturamaz." dediyse de Halife: "O zaman kalkmasına izin veririz," karşılığını vererek ısrar etti.
Sonra Ebû Yusuf, Muhammedi tenha bir yere çekerek: "Emirü'l-Mü'minin seni çağırıyor. Ancak tahammülsüz bir adamdır.. Yanında fazla oturma. Sana iÅŸaret ettiÄŸim zaman hemen kalkarsın" ÅŸeklinde uyarıda bulunduktan sonra onu alıp Halifeye götürdü. Halife İmam Muhammed'i iyi karşıladı. Çünkü İmam Muhammed, boyubosu yerinde ve konuÅŸmasını bilen bir kiÅŸiydi. Halifeyle güÂzel güzel konuÅŸmaya baÅŸladı. Halife de onu ilgiyle dinliyordu. Tam bu sırada Ebû Yusuf kalkması için iÅŸaret verdi. İmam Muhammed sözünü kesip dışarı çıktı.
Halife: "Bu hastalığı olmasaydı meclisimde ondan istifade ederdik." dedi. İmam Muhammed'e: "Niye o esnada çıktın?" denildiğinde: "O esnada çıkmanın doğru olmadığım biliyordum. Lâkin Yakup (Ebû Yusuf) bir zamanlar benim üstadım idi, ona muhalefet etmekten çekindim." karşılığını verdi. Daha sonra Ebû Yusufun yaptıklarının farkına varınca şöyle beddua etti: "Allah'ım, ölümüne sebep, bana nisbet ettiği hastalık olsun." İmam Muhammed'in duası kabul edildi. Bunun meşhur bir öyküsü vardır.
Ebû Yusuf vefat ettiÄŸi zaman Muhammed cenaze namazına gitmedi. HalkÂtan utandığı için çıkmadığı söylenir. Çünkü İmam Ebû Yusufun cariyeleri Ebû Yusuf için aÄŸlayıp İmam Muhammed'in kapısı önünden geçerken ona dil uzatıyorlardı. Onların şöyle dedikleri rivayet edilir:
Daha Önce bize hased edenler bu gün bize acıyorlar.
Daha önce bize tabi olanlara bugün biz tabi oluyoruz.
Bugün bizler herkese boyun eğiyoruz
Bugün keder ve endişemizi izhar ediyoruz.[81]
Kitabın Yazılış Sebebi:
İmam Muhammed'in es-Siyeru's-Sağîr isimli kitabı, Åam bölgesi âlimlerinÂden İbn Amr el-Evzâî'nin eline geçtiÄŸinde Evzâî kitabın kime ait olduÄŸunu sordu. "Irak'lı Muhammed'indir." dediler. Bunun üzerine Evzâî dedi ki: "Irak ehli nerede, bu konuda kitap yazmak nerede? Onların siyer hakkında bilgileri yoktur. Resulullah (s.a.v.)'le sahabilerinin savaÅŸları Irak deÄŸil, Åam ve Hicaz taraflarında olmuÅŸtur. Irak o zaman henüz yeni fethedilmiÅŸti." Evzâî'nin bu sözleri İmam Muhammed'e ulaşınca, Evzâî'ye kızdı ve bu kitabı hazırlamaya koyuldu. Evzâî bu kitabı gördüğünde: "Åayet içerdiÄŸi hadisler olmasaydı kendi yanından uyduruyor derdim. Allah Teâlâ, ona cevabın doÄŸrusuna isabet etmeyi, ona nasip etmiÅŸtir. Allah ne doÄŸru buyurmuÅŸtur:
"Her bilenin üstünde daha iyi bilen vardır."[82] diyerek takdirini izhar etti.
İmam Muhammed, kitabın altmış deftere yazılmasını ve hemen bir arabaya yükletilerek götürülüp Halifeye takdim edilmesini istedi. Halifeye İmam Muhammed'in bir kitap yazarak onu kendisine takdim etmek üzere getirdiÄŸini haber verdiler. Halife buna çok sevindi. Kitabı çok beÄŸendi ve onu hâkimiyet günlerinin övünç vesilelerinden biri olarak saydı. Kitabı okudukça takdiri daha da arttı. Onu okumaları için çocuklarını Muhammed'in meclisine gönderdi. İsmail b. Tevbe el-Kâzvînî, Halifenin çocuklarının eÄŸiticisi idi. Onları gözetÂlemek için kendisi de derslerde hazır bulunuyordu. Böylece o da, kitabı dinleÂmiÅŸ oldu. Sonra ravilerden sadece İsmail b. Tevbe ve Ebu Süleyman el-Cüzcani kaldı. İşte, kitabı onlardan rivayet eden, bu iki zattır.[83]
Serahsının Es-Sıyeru'l-Kebır'i Naklederken Dayandığı Sened Zinciri
Serahsî, -Allah kendisinden razı olsun- dedi ki:
Åemsü'I-eimme Ebû Muhammed Abdulaziz b. Ahmed el-Hulvânî onun yanında mezkur kitabı kendim okumakla bize haber verdi ki: Kadı el-İmam Ebû Ali el-Huseyn b. el-Hızir b. Muhammed en-Nesefî bize haber verdi ki: İmam Ebû Bekr Muhammed Abdurrahim b. Davud es-Simnani, o da; Muhammed b. Hasen'den rivayet etti.
Serahsî dedi ki:
Hocamız el-Hulvânî, Kadı Ebû Ali'nin şöyle dediğini bize anlattı: Bu kitabı, İmam Ebû Bekr Muhammed b. Fazl'ın yanında okuyorduk. "Eman babları"na ulaştığımız zaman Ebû Bekr vefat etti -Allah rahmet etsin- Bunun üzerine Ali el-Hatip el-Mühellebî'den okumaya başladık. Bu nedenle "Emân Bâbları"na kadarki bölümün rivayetini her İkisinden naklettik. Gerisini de yanlız Ali el-Hatib'den rivayet ettik.
Serahsî dedi ki:
Mezkur kitabı Kadi İmam Ebû'l-Hasen Ali b. Huseyn es-Suğdî'den, kıraetle bize haber verdi. O da dedi ki: Bize Nusayr b. Yahya haber verdi. O da dedi ki: Ebû Süleyman el-Cüzcânî İmam Muhammed'den rivayet etti.
Serahsî dedi ki:
Bize onu, Salih ve güvenilir olan Ebû Hafs Ömer b. Mansur el-Bezzâr kıraetle bize haber verdi: O da dedi ki: Hafız Ebû Abdillah Muhammed b. EÅŸkâb bize haber verdi. O da dedi ki : Ebû Muhammed Abdullah b. Abdul-vahid el-Kazvînî bize anlattı. O da dedi ki: İsmail b. Tevbe el-Kazvînî bize anlattı O da" dedi ki: Bize Muhammed b. Hasen haber verdi, dedi ki: Sevr b. Yezid Halid b. Ma'dân'dan, Halid de, Åurahbil b. es-Sımt'tan haber verdi.[84]
Rıbatın Fazileti
1- Selman-ı Fârisî'nin şöyle dediği rivayet edilir: Kim bir gün Allah yolunda düşmana karşı sınırda nöbet tutarsa bir ay oruç tutmuş ve gece ibadetine kalkmış gibi sevap kazanır. Kim Allah yolunda düşman sınırında nöbet tutarken ölürse kabir fitnesinden kurtulur ve kıyamet gününe kadar amelinin sevabı devam eder.
Bu hadis her ne kadar Selman'mn sözü gibi rivayet ediliyorsa da, Rasulullah (s.a.v.)'e merfu gibidir. Çünkü amellerin mükafatlarının miktarı, re'y ile bilinmez, onları bilmenin yolu, rivayettir.
2- İmam Muhammed ÅŸu hadisi de zikretti: Mekhul'den rivayet edildiÄŸine göre Selman-ı Fârisî, İran topraklarında bir kalede nöbet tutan Åurahbil b. Sınıfa uÄŸradı ve "Bu makamda ikametine yardımcı olması için Resulullah (s.a.v.)' den iÅŸittiÂÄŸim bir hadisi sana haber vereyim mi?" dedi. Åurahbil: "Buyur, haber ver" dedi. O zaman Selman dedi ki: Resulullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduÄŸunu duydum:
"Bir gün düşmana karşı nöbet tutmak, bir ay oruç tutmak ve gecesini ibadetle geçirmekten daha hayırlıdır. Kim nöbet tutarken ölürse kabir azabından kurtulur ve o ameli, en iyi ÅŸekilde yapılÂmış amel gibi çaÄŸaltılıp kıyamet gününe kadar iyilikler defterine yazılır." Buradan anlaşılıyor ki sahabeden birinin hafızasında bir hadis olduÄŸu
zaman bazen hadisi rivayet ediyor, bazen de rivayet etmeden fetva veriyordu ki,
her iki durum da caizdir.
Hadis-i şerifte belirtilen murabıtlık sözünün manası, dini yüceltmek ve
müslümanlan müşriklerin zararından korumak için düşman karşısında bir geçidi
muhafaza etmektir. Kelimenin aslı, atlan bağlamaktan gelir. Yüce Allah :
"Onlara karşı kuvvet ve savaş atları (ribâtu'1-hayl)..." hazırlayın[85] buyurur. Mücahid Müslümanlar, atlarını, düşmanı korkutmak için beklediği sınırda bağlayıp orada yemlendirirler. Düşman da aynı şeyi yapar. Onun için çoğu zaman iki kişi arasında ortaklık manası taşıyan kip bu işe isim olarak verilmiştir. Ayrıca bu sebeple, sahralarda yaşayan halkın hırsızların şerrinden emin olmaları için yaptıkları binalara da, "RIBAT" ismi verilmiştir. Yukarıda geçen hadiste bir günlük murabıtlık, bir ay oruç tutmak ve gecesini ibadetle geçirmek gibi sayılmıştır.
3- İmanı Muhammed bundan sonra da sevabın daha çok olduÄŸunu bildiren hadisi zikrederek şöyle dedi: Mekhul'den rivayete göre bir adam Resulullah (s.a.v.)'e gelerek şöyle dedi: DaÄŸda bir maÄŸara buldum. Ecelim gelinceye kadar orada ibaÂdetle meÅŸgul olmak, namaz kılmak istiyorum. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Sizden bir kimse düşmana karşı Allah yolunda bir miktar nöbet tutması, kendi evinde altmış sene namaz kılmasından daha iyidir."
İlk hadiste bir ay ve bu hadiste de altmış sene zikredilmesi, ya düşmanÂdan emniyet ve korku içinde olmanın farklılığıyla ilgilidir, Çünkü; korku ne kadar çok olursa, sevabı da o kadar çok olur.
Yahut bu nöbet sayesinde müslümanlara saÄŸlanan menfaatin farklılığınÂdan dolayıdır. Bu sevabın aslı, iÅŸlediÄŸinin deÄŸerli olması ve yaptığının müslüÂmanlara faydalı olmasıdır. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "İnsanların hayırÂlısı, insanlara faydalı olandır"
Yahut da bu farklılık, fazilette vakitlerin farklı farklı oluşları sebebiyledir. Bunun izahım Ubey b. Ka'b'ın rivayet ettiği şu hadiste bulmak mümkündür:
Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Sabrederek ve hayrını umarak Ramazan ayı dışındaki bir günde düşman sınırında nöbet tutmak Allah'ın yanında günÂdüzü oruçlu, gecesi ibadetli yüz yıl ibadet etmekten daha faziletlidir. Ramazan ayında sabrederek ve sevabını umarak bir gün muhafızlık yapmak, Allah yolunda gündüzü oruçlu, gecesi ibadetli bin yıl ibadetten daha faziletlidir. Kim mücahid olarak öldürülür yahut murabıt olarak ölürse yeryüzü onun et ve kanını yemez ve anasının kendisini doÄŸurduÄŸu gün gibi günahlarından arınmadikça, cennetteki yerini görmedikçe, hurilerden eÅŸini görmedikçe ve akrabasından yetÂmiÅŸ kiÅŸiye ÅŸefaat etmedikçe dünyadan ayrılmaz. Ayrıca kıyamete kadar murabıtlık sevabı devam eder."
Rasulullah (s.a.v.)'in: "Kabir fitnesinden korunur." sözünde, kabir azaÂbının gerçek olduÄŸu konusunda ehl-İ Sünnet ve'1-Cemaatin lehine delil vardır. "Fitne" burada azap manasınadır. Yüce Allah:
"Tadın azabınızı ."[86] "Åüphesiz erkek ve kadın müminlere imanlarından dolayı iÅŸkence yapanlar, sonra da tevbe etmeyenler için cehennem azabı vardır. Onlar için bir de yanma azabı vardır"[87] sözlerinde de bu anlamda kullanılmıştır.
Fitnenin kelime manası imtihan etmek ve denemektir. Kişi altının ayarını anlamak İçin altını ateşe atınca: "Fetentü'z-Zehebe" "Altını kontrol ettim." der
Yüce Allah'ın: "Kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?"[88] ayeti ile "... Seni türlü türlü ibtilalarla imtihan etmiştik..."[89] Ve :
"Zaten o da senin imtihanından baÅŸka birÅŸey deÄŸildir..."[90] ayetlerinde de "fitne" bu manada kullanılmıştır. Münker ve nekir için: "Kabrin iki sorgulayıÂcısı" denilir. Çünkü onlar kabir sahibini imanından sorgulayarak imtihan ederler.
Ayrıca, kabrin sıkıştırmasından korunmak manasına olduÄŸunu söyleÂyenler de vardır. Allah Teala'nın korudukları hariç herkes kabir fitnesine müb-tela olacaktır. Nitekim rivayet edilir ki: Sa'd b. Muaz (r.a.)'ın kabri üzerine toprak atılıp tesviye edildiÄŸi zaman Rasulullah (s.a.v.)'in yüzünün rengi deÄŸiÅŸti.
Allahu ekber, Allahu ekber! dedi ve tekbir sesinden Baki' mezarlığı yanÂkılandı. Kendisine bunun sebebi sorulduÄŸunda: "Kabir onu sıkıştırdı. Öyle sıkışÂtırdı ki, kaburga kemikleri birbirine girdi. Sonra Allah bu durumu giderip onu rahatlattı. Åayet kabir sıkıştırmasından kurtulan olsaydı, bu salih kul ondan kurÂtulurdu." buyurdu. Ancak Hz. ÂiÅŸe'den rivayet edilen hadiste, kendisinin RasuÂlullah (s.a.v.)'den kabir sıkıştırmasını sorduÄŸu zaman Rasulullah şöyle cevap vermiÅŸtir:
"Mümin ölüyü kabrin sıkıştırması, baş ağrısından annesine şikayet eden sevgili oğlunun başının üstüne annenin elini koyup bastırması gibidir. Münafığı sıkıştırması ise, bir kayanın altında kalan yumurtanın ezilmesi gibidir"
Murabıt olarak ölen hakkındaki bu müjde -AUahu a'lem- hayatta yapti-ğiyla müslümanların emniyetini sağlaması sebebiyledir. Böylece o da kabrinde, korkulan kabir sıkıştırmasından emniyet içerisinde olmakla mükafatlan diril a-caktır.
Yahut hayatta iken dini yüceltmek için korku ve yalnızlık yerini seçtiği için, kabirde, korku ve yalnızlık kendisinden giderilecektir. Tıpkı oruçlular için olduğu gibi. Oruçlular kıyamet günü kabirlerinden çıkarıldıklarında insanlar aç ve susuz iken kendilerine sofralar ikram edilecek ve yiyip içeceklerdir. Çünkü onlar dünya hayatında açlık ve susuzluğu seçmişlerdi. Allah da, ahirette onlara türlü türlü sofralar ikram etmekle mükafatlandıracaktır.
Rasulullah (s.a.v.)'in: "Kıyamet gününe kadar amellerin sevabı devam eder." sözüne gelince, bu, Yüce Allanın kitabında da vardır. Yüce Allah kitabında şöyle buyurur :
"... Kim evinden, Allah'a ve O'nun Peygamberine muhacir olarak çıkıp da sonra kendisine ölüm yetişirse muhakkak ki mükafatı Allah'a aittir..."[91] Rasulullah (s.a.v.)' da şöyle buyuruyor:
"Kim hac yolunda ölürse, Allah ona her sene için makbul bir hac sevabı yazar."
Murabıt olarak ölen her kişi hakkında murad edilen budur. Çünkü dünya hayatının sonu gelinceye kadar, murabıtlık yapıyormuş gibi sevabı devamlı olacaktır.
Yani dünyanın sonuna kadar murabıt olarak kalmaya niyetlenmişse sevabı da niyetine göre olacaktır. Rasulullah (s.a.v.) -."Ameller niyetlere göre karşılık görecektir." buyurur.
4- İmam Muhammed, sahih senedle İbn Ömer'in şöyle deÂdiÄŸini rivayet eder: "Kadir gecesinden daha faziletli bir geceyi size haber vereyim mi? O gece, korku topraklarında Allah yolunda nöbet tutan bir kimsenin geçirdiÄŸi gecedir. Belki de o nöbet tutan kiÅŸi, eÅŸyasına yahut ailesine dönemiyecektir." Hadis, savaÅŸ yerinde askerlerin nöbet tutmasını teÅŸvik etmektedir. AskeÂrin nöbet tuttuÄŸu gecenin bin aydan hayırlı olan kadir gecesinden üstün olduÄŸunu bildirmektedir. Çünkü kadir gecesinde kiÅŸi kendini kurtarmaya çalışırken, nöbet tutan kiÅŸi müslümanların güvenliÄŸini saÄŸlamaÄŸa çalışmaktadır. Bu durum, Ebu Hureyre'nin rivayet ettiÄŸi ÅŸu hadiste belirtilmektedir. "Rasulullah buyurdu: Allah yolunda bir saat nöbet tutmak, Haceri Esved'in yanında kadir gecesini ihya etmekten daha üstündür". Yine şöyle buyurdu: Üç göze cehennem ateÅŸi dokunmaz: Allah yolunda çıkarılan, Allah korkusundan aÄŸlayan ve Allah yolunda nöbet tutan göz".
"Ailesine dönmeyecektir" sözü, Allah yolunda ÅŸehit düşüp ailesine dönÂmeyecektir, anlamındadır. Burada, savaÅŸ bölgesinde nöbetçinin kendini ÅŸehit olmaya adadığını ve Allaha satmış olduÄŸu ÅŸahsını O'na teslim ettiÄŸine iÅŸaret vardır. Nitekim Allah Telâlâ şöyle buyurur:
"Allah, müminlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın alÂmıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler"[92]
5- İmam Muhammed -Allah rahmet etsin- dedi ki: Sevr b. Yezid, Halid b. Ma'dan'ın şöyle dediÄŸini haber verdi: "Kim Allah yolunda bir gün oruç tutarsa Cehennem, ondan, yorulÂmak ve dinlenmek bilmeyen süvarinin alacağı mesafe ile elli yıllık mesafe uzaklaşır."
Hadis, oruçla cihadı biraraya getirmektedir. İbadetlerin hepsi Allah yoÂlundadır. Çünkü onlarla Allah'ın rızası amaçlanmaktadır. Ancak kayıt konÂmadan "Allah yolunda" denildiÄŸinde, ondan cihad anlaşılır. Her ikisi yani cihatÂla orucu bir arada yürütmek, nefis için daha ağırdır ve dolayısıyla daha faziÂletlidir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) den amellerin en faziletlisi sorulduÄŸunda: "En meÅŸakkatli olanıdır" buyurdu.
Yani bedene en zor olanıdır, buyurdu. Bu, kötülüğe sürükleyen (nefs-i emmareyi) yenmede daha etkilidir. Ebû Hanîfe'nin Mekke yolunda giderken oruç tutmayı hoş görmemesi, hacda çekişmeye girmemek içindir. Ebû Hanîfe buna işaretle şöyle demiştir:
"Åayet her ikisini bir arada yaparsa, kendisinde bir huysuzluk olur ve yol arkadaÅŸlarıyla çekiÅŸir. Hacda çekiÅŸmek ise yasaklanmıştır. Ama bundan emin olursa, o zaman oruç tutmak daha faziletlidir.'
Bu hadiste, cehennemin o kimseden elli yıllık mesafe uzaklaştırılacağı belirtilmektedir.
6- Bundan sonra Amr b. Anbese es-Sülemî'den Peygamber (s.a.v.)' in şöyle buyurduğunu zikretti:
"Kim Allah yolunda bir gün oruç tutarsa, cehennemden yüz yıllık mesafe uzaklaştırılır."
Bu lafızla ilgili olarak alimlerin iki görüşü vardır : Bunlardan biri; Sözün zahirine bakarak cehennem maddi olarak ondan uzaklaştırılır, şeklindedir. Yüce Allah'ın şu sözü bunu te'yid etmektedir:
"Åüphesiz yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için iyi ÅŸeyler yazılmış olanlar, iÅŸte onlar cehennemden uzak tutulanlardır. Onlar cehennemin uÄŸultusunu duymazlar ve canlarının istediÄŸi ÅŸeyler içinde temelli kalirlar"[93]
İkinci görüşe göre ise, uzaklaÅŸtırmaktan maksat ondan emin olmaktır. Çünkü kim cehennemden daha uzak olursa, ona karşı daha çok emniyet içeriÂsinde olur.
İki hadis arasındaki mesafe farklılığı, mücahidin niyetindeki farklılığa göredir.
Yahut maksat, hakiki mesafe deÄŸil, cehennemin ondan ne kadar uzak olaÂcağı konusunda bir mübalaÄŸadır. Arap dilinde elli, yetmiÅŸ ve yüz sayılan müÂbalaÄŸa için kullanılır. Yüce Allah'ın:
"Onlar için yetmiş defa da istiğfar etsen, Allah yine kendilerini hiç bağışlamayacaktır"[94] sözü bunu teyid etmektedir.
7- Hazreti Ömer (r.a.) dan rivayet edildiğine göre kendisi Mekke halkına seslenip şöyle diyordu: "Ey Mekke Halkı! Ey beldenin Halkı! Uyanın! Askerleri donatarak ve gönderilen ordularda yer alarak kat kat verilen sevabı isteyin. Başkalarına on kat verilirken, size kat kat sevap vardır.
Bu, halkı cihada teÅŸvik eden seferberlik konuÅŸmasıdır Rasulüllah (s.a.v.) de bazı yerlerde böyle konuÅŸmalar yapmıştır. Nitekim, Yüce Allah şöyle buyuÂrur: "Ey Peygamber! Müminleri savaÅŸmaya teÅŸvik et. EÄŸer içinizden sabır ve seÂbat eden yirmi kiÅŸi olursa, ikiyüz kafiri yenerler. Sizden yüz kiÅŸi olursa, kafirÂlerin binini yener. Çünkü onlar anlamazlar güruhudur."[95] Hazreti Ömer, Mekke halkı cihaddan geri kalınca Peygambere uyarak bu konuÅŸmayı yapmıştır.
Hadiste Mekke civarında bulunmanın meÅŸru olduÄŸuna ve sevaba sebep olacağına delil vardır. Ancak Hazreti Ömer; "Sizin için on kat sevap vardır, ama Allah yolunda cihad etmenin sevabı daha büyüktür" sözüyle buna iÅŸaret etmekÂtedir. Allah, Evinin komÅŸusu ve Hareminin sakinleri olduklarına güvenerek ciÂhaddan geri kalmamaları için derecelerin en yücelerini elde etmeye onları davet etmiÅŸtir. Sevaplarının kat kat arttırılacağını söylerken de Yüce Allah'ın ÅŸu sözüne dayanmaktadır:
"Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohumun durumu gibidir. Allah kime dilerse kat kat verir. Allah, ihsanı bol olan, hakkıyla bilendir."[96]
Malını Allah yolunda harcayana bu şekilde vaadde bulunduğuna göre canını Allah yolunda harcayana bu mükafatın verilmesi daha evladır.
Ebû Hanîfe'den rivayet edilen, hacdan sonra Mekke'den ayrılmayıp orada kalmayı kerih gördüğü meselesine gelince, bu, iki şekilde izah edilir;
Kim Mekke'de kalmayı uzatırsa Beytullahi çok görmekten dolayı bir alışÂkanlık kazanır ve onun gözünde Beytullah'ın basitleÅŸmesine sebep olur.
Yahut bu mukaddes yerde bir günah işlemeğe mübtela olmaması içindir. Çünkü Yüce Allah orada günah işlemekle ilgili olarak şöyle buyuruyor :
"... Kim orada zulüm yaparak haktan sapmaya yellenirse, biz ona pek acıklı bir azab tatdınnz."[97]
8- İmam Muhammed bundan sonra Ömer (r.a.)'ın şöyle dediğini rivayet etti: Bu ümmetin fertleri, İslâmın güzel ve doğru bir yolu -diğer rivayette bir şeriatı- üzere kalacaklardır. Onlar, bunun üzerinde oldukları müddetçe düşmanlarına galib ve üstün geleceklerdir. Ama saçlarını boyayıp kırmızı elbiseler giyer yahut (ziraatle meşgul olup kafirlerden alınan haraç onların toprakları için de alınarak) zillet ve aşağılıkta kâfirlere benzerlerse, işte o zaman düşmanlarının onlardan intikam almasını hak ederler."
Hadiste cihadla meÅŸgul olduÄŸu müddetçe galibiyetin bu ümmete ait olaÂcağı ifade edilmektedir. Yüce Allah :
"Ey iman edenler, siz Ailah'a yardım ederseniz O da (düşmanlarınıza karşı) size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar."[98] buyurur. Ayrıca dünyaya daldıkları ve cihaddan yüz çevirerek lezzet ve ÅŸehvetlere uydukları takdirde düşmanlarının kendilerine galib geleceÄŸi anlamı vardır. "İşte o zaman düşmanÂlarının onlardan intikam almasını hak edenler" sözü, buna layık ve müstahak olurlar anlamındadır.
Saçı boyamak, ÅŸehvetlere tabi olmaktan kinayedir. Bundan maksat, kaÂdınların ilgisini çekmek ve onlara hoÅŸ görünmek için saçı, sakalı boyamaktır. Yoksa boyamanın kendisi kötülenmiÅŸ deÄŸildir. Aksine saçı boyamak, müslü-manların alametlerindendir. Rasulullah (s.a.v.)
"Beyaz olan sakallarınızı değiştirin, olduğu gibi bırakmakla Yahudilere benzemeyin" buyuruyor.
Ravi diyor ki: Ebû Bekir (r.a.)'ı Rasulullah (s.a.v.)'in minberi üzerinde gördüm, sakalı, çabuk yanan ve dumanı çok olan diken aÄŸacı gibiydi. Yani saÂkalı boyanmıştı. Mücahidi erden her kim düşmana heybetli görünmek için sakaÂlını boyarsa, bu iyidir.
Ama bunu, kadınların İlgisini çekmek için yaparsa alimlerin hepsine göre mekruhtur. Bazıları da caiz görmüşlerdir. Rivayete göre Ebû Yusuf şöyle deÂmiÅŸtir. "Nasıl onun, (kadının) benim için süslenmesi hoÅŸuma gidiyorsa, benim de ona karşı süslenmem hoÅŸuna gider."
"Kırmızı elbise giyerler" Sözüne gelince, kırmızı renkte elbise giymenin mekruh olduğuna delildir. İbn Ömer'den nakledilen hadis Rasulullah (s.a.v.)'in kırmızı elbise giymeyi ve rükuda Kur'an okumayı yasakladığını belirtmektedir. Rasulullah (s.a.v.) yine şöyle buyurmuştur.
"Kırmızı elbise giymekten sakının, çünkü o, şeytanın kıyafetidir."
Sa'd, rivayet ettiği bir hadiste şöyle diyor: "Rasulullah (s.a.v.), beni, üze-nmde kırmızı bir şal olduğu halde gördü ve benden yüz çevirdi. Ben de gittim o şalı yaktım. Sonra beni gördü ve: "O şala ne yaptın?" dedi. "Benden yüz çevirdiğinizi gördüm, gidip onu yaktım" dedim. "Neden hanımlarından birine vermedin?" deyip beni azarladı.
Bera b. Azib (r.a.)'m rivayet ettiÄŸi: "Kırmızı elbiseler içinde Rasulul-lahtan daha güzel bir saç sahibi görmedim" hadisine gelince, bu, îslamın baÅŸlangıcında olmuÅŸtur. Daha sonra erkekler için kırmızı elbise giymek mekruh görülmüştür. Åa'bî'nin kırmızı elbise giydiÄŸi rivayeti ise, o, hakim yapılmaması için bunu yapıyordu. Defalarca ona hakimlik teklif ettiler, o da bundan kurtulÂmak için kırmızı elbise giydi, satranç oynadı, çocuklarla birlikte filleri seyretÂmeye gitti. Sonunda bu durumlarım görüp yakasını bıraktılar ve hakim yapmakÂtan vazgeçtiler.
Hadiste geçen: Aşağılıkta kafirlere ortak olurlar, sözü, "toprağa bağlanıp ziraatle uğraşarak cihaddan yüz çevirirler" manasınadır. Ziraatle uğraşmayı mekruh görenler, bu sözün zahirine bakarlar. Başka bir rivayette de Rasulullah (s.a.v.), birinin evinde tarım aletleri gördüğünde şöyle buyurdu :
"Bunlar bir kavmin evlerine girdi mi, o kavim mutlaka zelil olur ve nihayet düşmanları onlara saldırır."
Ancak bunlar, cihaddan yüz çevirdikleri takdirde durum böyledir, ama cihaddan yüz çevirmezlerse, ziraatle meşgul olmanın bir sakıncası yoktur, anlamındadır. Kaldı ki Rasulullah (s.a.v.) Medine'ye yakın "Curf" denilen yerde başkalarına ziraatle meşgul olmalarını emretmiştir. Haraç ödemek ve haraç toprakları işletmenin de, cihaddan yüz çevirilmedikçe, sakıncası yoktur. îbn Mes'ud, Hasan b. Ali ve Ebu Hureyre'fiin Irak bölgesinde haraç ödedikleri topraklan vardı ve bu mübarek zevat haraç ödüyorlardı.
9- İmam Muhammed, bundan sonra Hz. Osman (r.a.)'ın Medine halkı arasında kalkıp şöyle dediÄŸini rivayet eder: "Ey Medineliler! Allah yolunda cihaddan payınızı alın. Åam, Mısır ve Irak halkı kardeÅŸlerinizi görmüyor musunuz? Allah'a yemin ederim ki, sizden biriniz Allah yolunda çalışarak geçirdiÄŸi bir gün, usanmadan gündüzü oruçlu, gecesi ibadetli evinde geçirÂdiÄŸi bin günden daha hayırlıdır."
"Medine halkı arasında kalktı" sözü, konuşmak için kalktı anlamındadır. Bu da Ömer (r.a.)'ın Mekke halkına yaptığı gibi Medine halkı için savaşa teşvik eden bir konuşmadır.
Burada ihtiyacı olmadığı halde doÄŸru söylüyorsa, kiÅŸinin yemin etmeÂsinde bir sakınca olmadığına dair delil vardır. Osman (r.a.) ihtiyacı olmadığı halde Allah yolunda cihad edene verilecek mükafatı zikrederken yemin etmiÅŸtir. Hz. Osman, daha sonra Åam, Mısır ve Irak halkının cihaddan geri kalÂmadıklarını belirterek onları cihada teÅŸvik etmiÅŸtir.
BelirttiÄŸimiz gibi "bir gün, bin günden daha faziletlidir" sözü cihad'ın, dini yüceltmek, müşrikleri yenmek ve onların müslümanlara kötülük yapmalaÂrım engellemek için yapılması sebebiyledir. Medine'de ailesi ile beraber oturanların amellerinde bu ÅŸeyler meydana gelmemektedir.
10- İmam Muhammed bundan sonra Tavus'tan şöyle dediÂÄŸini nakletti: Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Yüce Allah kıyametin kopmasına yakın bir zamanda beni kılıçla gönderdi. Rızkımı da mızrağımın altında yahut mızraÂğımın gölgesinde -ravinin şüphesidir- kıldı. Bana muhalefet edene de zillet ve küçüklük verdi. Her kim kendisini bir kavme benzetirse o onlardandır."
"Beni kılıçla gönderdi" sözünden maksad, beni Allah yolunda cihad etÂmek üzere gönderdi, demektir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur :
İnsanlarla "lailahe illallah" deyinceye kadar savaÅŸmakla emrolundum. Bunu derlerse, ÅŸeriatın öngördüğü ceza dışında, mal ve canlarını benden koruÂmuÅŸ olurlar, hesaplarını da Allah soracaktır"[99] Çünkü diÄŸer peygamberler savaÅŸmakla emrolunmamışlardır. SavaÅŸ sadece Rasulullah'a hastır. Onun TevÂrat'taki vasfı şöyledir: "Düşmana karşı savaÅŸla memur bir Peygamberdir. CesaÂretin ÅŸiddetinden gözleri kırmızıdır." Ümmetinin vasfı ise şöyledir: "Kitapları kalblerinde saklı ve kılıçları omuzlarındadir." Rasulullah da "Kılıçlar, gazilerin elbiseleridir." sözüyle buna iÅŸaret edir...
Süfyan b. Ubeyne, naklettiÄŸi hadiste şöyle dedi: Rasulullah (s.a.v.) dört kılıçla gönderildi: "Biri, müşriklerle savaÅŸ içindir ki, Rasulullah'ın kendisi bizzat bu kılıçla savaÅŸmıştır. Biri, dinden dönenlerle savaÅŸmak içindir." Yüce Allah :"Siz kendileriyle savaşırsınız veya onlar müslüman olurlar''[100] buyurÂmaktadır. Ebû Bekr (r.a.) Hz.Peygamberin vefatından sonra zekatı vemekten kaçınanlarla bu kılıçla savaÅŸtı.
Biri, Ehl-i Kitap ve Mecusilerle savaşmak içindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah'ın Peygamberinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle, zelil ve hakir kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar muharebe edin."[101] Hz. Ömer (r.a.) bu kılıçla savaşmıştır.
Biri de, Haricilerle savaÅŸmak içindir. Nitekim Yüce Allah: ".EÄŸer onÂlardan biri diÄŸerine karşı hala saldırıyorsa siz, o saldıranla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın..."[102] Bununla da Hazreti Ali savaÅŸmıştır.
Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilir: "Dinden çıkanlara, biati bozanlara ve zulmü adet haline getirmiş olanlara karşı savaşmakla emrolundum."
"Saatin önünde" Sözü kıyamete yakın manasınadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur. "Saat yaklaştı"[103]
"Sen onu nereden hatırlayacaksın"[104] ayetinin tefsirinde "Neden kıyametÂten soruluyor ki, senin geliÅŸin bile onun alametlerinden biridir." denilmiÅŸtir.
"Rızkımı mızrağımın altında yahut gölgesinde kıldı." sözüne gelince; bunun islamın baÅŸlangıcında olduÄŸu söylenmiÅŸtir. Åöyle ki; bir gazi akÅŸam vakti bir ailenin evinin önünde mızrağını dikince, onu misafir etmek o aile üzerine vacip olurdu. Onu misafir etmedikleri takdirde, sabahladığında yiyeceklerini zorla onlardan alabilirdi.
Sonra bu durum Rasulullah (s.a.v.)'in şu sözleriyle neshedildi:
"Kendisinin gönül hoÅŸnutluÄŸu olmadıkça müslüman bir kiÅŸinin malı helal olmaz." Bundan maksat, ganimetlerin bu ümmet için helal olmasıdır, denilÂmiÅŸtir. Rasulullah (s.a.v.)'in gönderiliÅŸinden önce hiç bir kimse için ganimet helal deÄŸildi. Bunun izahı Yüce Allah'ın :"Artık elde ettiÄŸiniz ganimetlerden helal ve hoÅŸ olarak yeyin..."[105] sözündedir. Rasulullah (s.a.v.)'de: "BeÅŸ ÅŸey bana özeldir." buyurarak bunlar arasında ganimetlerin helal kılınmasını saymıştır. "Gölge" ile, gölgenin kendisini deÄŸil, emniyet kasdedilmiÅŸtir.
"Sultan, Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir." sözünden maksat da, emniÂyettir.[106] Bana muhalefet edene: "Zillet ve küçüklük verdi." sözündeki zilletten maksat ise, ÅŸirk zilletidir.[107] Nitekim Yüce Allah:
"Oysa, izzet Allah'ın, Peygamberinin ve inananlarındır." [108] sözüyle, zilleÂtin müşriklere ait olduÄŸunu beyan ediyor. Yüce Allah'ın:
"Zelil ve hakir kendi eller'iyle cizye verecekleri zamana kadar, muharebe edin."[109] Sözüne dayanılarak da "küçüklükten" maksat, cizye verme küçüklüğü olduğu nakledilir.
"Kim kendisini bir kavme benzetirse,onlardandır." sözüne gelince; bu da mücahidlerle beraber çıkıp bazı ihtiyaçlarında onlara yardımcı olan ve güçlerine güç katarak onlara benzeyen kimse, dünyada ganimet almak ve ahirette sevab kazanmak hususunda onlardan olur manasınadır. Rasulullah (s.a.v.)' in alimler hakkında söylediği:
"Onlar Öyle bir topluluktur ki onlarla oturup kalkan bedbaht olmaz." sözü de buna benzer.
11- İmam Muhammed, sonra Mekhûl'den şöyle dediğini zikretti: İbn Ravaha öldürüldüğü zaman Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Düşmanla savaşta başı çeker, dönerken de en sonda olurdu"
Hadiste, kendisinde bulunan bir vasıftan dolayı ölüyü o vasıfla övmekte bir sakıncanın bulunmadığına dair delil vardır. Ancak sınır aşılıp onda bulunÂmayan ÅŸeyle övülmesi mekruhtur."SavaÅŸta başı çeker" sözü, savaÅŸ için saftan ileri atılma manasınadır.
Dönerken de en sondadır", sözü de, savaştan en son dönen anlamındadır. Rasulullah (s.a.v.) İbn Ravaha'mn cihada olan büyük arzusunu ifade etmiştir ki, bu durum İbn Ravaha'da mevcut idi. Yüce Allah:"Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın?". [110] ve:
"Rabbinizin bağışlamasına ve takva sahipleri için hazırlanmış olan, eni gökler ve yer kadar bulunan bir cennete koşuşun" buyuruyor.[111]
Rasulullah (s.a.v.) en son geri dönenin İbn Ravaha olduğunu söyleyerek savaşta gösterdiği büyük sabrı belirtmiştir. Bu da övgü nitelemesidir. Yüce Allah şöyle buyurur :
"Ey iman edenler, Sabredin, sabırda yarışın, birbirinizle kenetlenin, ve başanrılı olmanız için Allaha karşı gelmekten sakının "[112]
Rasulullah (s.a.v.) daha sonra Abdullah'ın namazını vaktinde kıldığını belirtti. Yani savaÅŸa olan düşkünlüğüyle birlikte namazı vaktinde kılardı. Bu İse, mücahid için en zor durumdur. Bu da bir övgü sıfatıdır. Yüce Allah: NaÂmazlara devam edin..."[113], buyurur. Allah Tealamn: "Allahtan söz almış olanlar dışmda"[114] Sözünün açıklamasında bunun namazları vaktinde kılmak olduÄŸu söylenmiÅŸtir.
Hadis, yolculukta iki namazı bir vakitte kılmayı (cemetmeyi) caiz gören Åafii'nin aleyhine bir delildir. Cihad ise daima yolculuk demektir. Bununla beraber Rasulullah (s.a.v.) Abdullah b. Ravaha'yı cihadda iken bile "NamazÂlarını vaktinde kılardı" diyerek övmektedir.. Åayet iki namazı bir vakitte kılmak caiz olsaydı, bu övme doÄŸru olmazdı.
12- İmam Muhammed bundan sonra Ma'bed'in şöyle dediÂÄŸini rivayet eder: "Bu ümmet çiftçilikle uÄŸraşıp kaldığı zaman Allah'ın yardımı kesilir ve kalblerine korku salıverilir. Daha sonra Muhammed b. Ka'b'dan şöyle rivayet edildi: "Ey iman edenler! kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir topluluÄŸa uyarsanız, sizi topuklarınız üzerinde geri döndüÂrür, kâfir yaparlar"[115] ayetinden maksadın cemaatten ayrılıp bedevileÅŸmek midir? diye Hz. Ali'ye soruldu. Cevabında: HaÂyır, taarrub (bedevileÅŸmek) deÄŸildir. Ziraatle meÅŸgul olmaktır, dedi.
İki hadisin de yorumu birdir. Birincisinin yorumu: Yani bu ümmet ziraate yönelir ve onunla uğraşıp tamamen cihadı terkederse Allah'ın yardımı ve zaferi onlardan alınır. Ama bir kısmı ziraatle meşgul olur, bir kısmı da cihad görevini yerine getirirse, o zaman ziraatla uğraşmanın sakıncası olmaz. Böyle olmalı ki, savaşçı, çiftçinin kazandığıyla güçlensin ve çiftçi de, savaşçının savunmasıyla güvenlik içinde olsun.
Rasulullah (s.a.v.): "Mü'minler bina gibidir; bir kısmı diğer bir kısmını destekler" buyurmuştur. Çünkü hepsi cihadla uğraşıp gelir sağlamaya çalışanlar bulunmazsa, o zaman yiyeceğe ve hayvanlarının yemine muhtaç olurlar. Bunları bulamayınca da cihad yapamazlar. Ziraat hususundaki eksiklik, cihadı da etkiler.
Bazıları da "topuklar üzerinde geri dönmek" ten maksat, sahraya ikamete dönüp cihad niyyetiyle geldikleri Medine'yi terketmek anlamında bedevileşme şeklinde anlamışlardır. Her halde yerinde olmayan bu görüşü ileri sürenler: "Bedevilerin küfür ve nifakları her yönden daha ileridir."[116] âyetinin zahirine bakarak bu kanaate varmışlardır. Çünkü kafirlerin bizden istediği, ziraatin kendisi değil, cihaddan vazgeçmemizdir.
13- Hasan-ı Basrî'den rivayet edildiğine göre bir adam okunun kuburunu yere bırakıp namaza durdu. Biri de gelip kuburu aldı ve gitti. Namaz kılan şahıs namazını bitirdikten sonra kuburunu bulamayınca korktu. Durum Peygamberimiz (s.a.v.)'e intikal edince Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Müslüman kişinin, müslüman kardeşini korkutması caiz olmaz."
Rasulullah (s.a.v.), o kiÅŸinin çalma kasdıyla deÄŸil de ÅŸaka yollu alıp göÂtürdüğünü biliyordu. Ama bununla beraber yukarıdaki hadisi buyurdu. Çünkü namaz kılan ÅŸahıs kuburunu bulamayınca korkmuÅŸtu ve onu korkutan da kuburu alıp gidendi. Onun için Rasulullah (s.a.v.) "Müslüman kiÅŸinin müslüman kardeÂÅŸini korkutması caiz olmaz" buyurmuÅŸtur.
Burada Mü'minin Allah'ın yanındaki deÄŸeri ile Allah yolunda cihad edenÂlere hürmetin büyüklüğü ifade edilmektedir. Bu konuda meÅŸhur pek çok hadis vardır.
Hasan-ı Basri'den rivayete göre; biri, bir adamı korkutmak için kılıç çekmiÅŸti. Durum el-EÅŸ'ari'ye ulaÅŸtığında: "Kılıcını kınına koyuncaya kadar meÂlekler devamlı olarak ona lanet ederler." dedi.
EÅŸ'ârî'den maksat Ebû Mâlik el-EÅŸ'arînin olduÄŸu muhtemeldir. Fakat daha doÄŸru olan, bununla Ebû Musa el-EÅŸ'arî'nin kastedildiÄŸidir. Bu söz, RasuÂlullah (s.a.v.)'e merfu gibidir. Çünkü bu, re'y ile bilinen ÅŸeylerden deÄŸildir. Aynca, vurma kasdı olmazsa bile müslümana silah çekerek onu korkutmanın ne kadar buyuk bir günah olduÄŸuna delildir.
Hadiste: "Kim bir müslümana silah çekerse kendi kanını mubah kılmış olur." denilmektedir. "Melekler ona devamlı lanet eder," sözü buna işaretir. Melekler mü'minin bağışlanması için dua ederler ama sıfatı değişince, artık ona lanet ederler. Hiç şüphesiz meleklerin lanetlemesi, müslümanın öldürülmesini caiz görüp kafir olan yahut imanından dolayı onu öldürmeye çalışan anlamında olmalıdır.
14- İmam Muhammed, Süleyman b. Büreyde'nin şöyle dediğini nakletti:
Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Cilıad'a gidenlerin hanımÂlarının cihada gitmeyenlere haramhğı, annelerinin haramlığı gibidir. Kim mücahidlerden birinin hanımının yanma (birlikte olmak amacıyla) gider-gelirse, kıyamet günü o kimse durduruÂlup mücahid olana : "Bu, hanımın konusunda sana ihanet etti. Hayır amellerinden dilediÄŸin miktarı al" denilir. Zannediyor musunuz ki hayır amellerinden geriye bir ÅŸey kalır?!" Bu hadisi ÅŸerif mücahidlerin kıymetlerinin ne kadar büyük olduÄŸunu gösterir. Çünkü kadınlarının daha fazla hürmete deÄŸer olmaları, kocalarının daha fazla hürmete layık olmalarındandır. Yüce Allah'ın : "O (Peygamber) in eÅŸleri onların anneleridir."[117] ayeti ile: "Sizlerden Allah'a ve Peygamberine boyun eÄŸip yararlı iÅŸ iÅŸleyene ecrini iki kat veririz."[118]  ayetinde buna iÅŸaret edilmiÅŸtir.
Bu cezayı hak etmesinin sebebi: mücahid kişinin cihada giderken eşini, cihada gitmeyen bu adamın ve Allah'ın yanında emanet bırakmış olmasıdır. Adamın eşine göz dikmekle Allah'ın emanetine hıyanet etmiş olur. Çünkü mücahid kişi, başkasının, hanımiyla kendisine hİyanet ettiğini bilirse cihada çıkmayacağı gibi, zaruret olmadıkça çıkması da helal olmaz. Çünkü hanımını koruması farz-i ayndır. Ama cihada çıkması, kendisi için farz-i ayn olmayabilir. Böylece kişiler cihada çıkmayınca cihad kesilmiş olur ve hıyanet eden kişi cihadın son bulmasına ve müşriklerin müslümanlara karşı güçlenmesine sebeb olmuş olur. Bu nedenle : "Kıyamet günü hıyanete uğrayan kişinin hıyanet eden kişinin amellerinden dilediğini almasına karar verilir" denilmiştir.
Sonra, "Siz ne zannediyorsunuz?" buyurdu, Yani o zaman ameline ihtiÂyacı olduÄŸu halde amelinden birÅŸey kalacağını mı sanıyorsunuz?
Bunu Hz. Ali (r.a.)'ın naklettiÄŸi Rasulullahm ÅŸu hadisi açıklamaktadır:" Mücahidlere eziyet etmeyin. Muhakkak ki Allah Teâlâ Peygamberler için gazaba geldiÄŸi gibi onlar için de gazaba gelir. Peygamberlerin dualarına icabet ettiÄŸi gibi onların dualarına da icabet eder. Kim bir mücahidin hanımı hususunÂda ona ihanet ederse, onun yeri cehennemdir ve ancak, o mücahidin ÅŸefaati onu cehennemden çıkarabilir. Tabî mücahid bu yaptıklarından sonra ona ÅŸefaat ederse!"
15- Muaviye b. Kurra'dan rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu
"Her ümmette ruhbanlık vardır, ümmetimin ruhbanlığı da cihaddır."
Ruhbanlığın manası, dünya iÅŸlerini bırakıp sadece ibadetle uÄŸraÅŸmaktır. GeçmiÅŸ milletlerde ruhbanlık, insanlardan ve makamdan uzaklaşıp ibadete çekilmek ÅŸeklindeydi. Onların yanında uzlet, insanlarla oturup kalkmaktan daha faziletliydi. Rasulullah (s.a.v.): "İslâmiyette Ruhbanlık yoktur," sözüyle bunun islamda bulunmadığını söyledi ve bu ümmetin ruhbanlığının cihadda olduÄŸunu belirtti. Çünkü cihad, bîr yandan insanlarla ülfet, bir yandan da diÄŸer dünya iÅŸlerini bırakıp dinin en yüce bir iÅŸiyle uÄŸraÅŸmakdır. Peygamber (s.a.v.) cihadı, dinin "zirvesi" olarak isimlendirmiÅŸtir. Ayrıca bu ümmetin vasfı olan iyiliÄŸi emir ve kötülükten vazgeçirme ile derecelerin en üstünü olan ÅŸehadet merteÂbesine ulaÅŸmak gibi iyi hasletler cihadda mevcuttur.
16- İmam Muhammed bundan sonra, Ebû Katâde'den riÂvayet ederek Rasulullah (s.a.v.)iıı kalkıp halka hitap ettiÄŸini. Allah'a hamdettiÄŸini ve daha sonra farzlar hariç cihaddan daha faziletli bir ÅŸeyin bulunmadığını belirtti.
Farzlardan maksat, farzı ayn olanlardır. Bunlar beş temeldir Cihad da farzdır, ama farz-ı kifayedir. Sevab, farzın güçlülüğü oranındadır. Onun için Rasulullah (s.a.v.) cihadı, hepsinden üstün tuttuğu hususlar arasında farzları istisna etmiştir. Dedi ki: Biri kalkıp: "Ya Rasulullah, ne dersin, Allah yolunda Öldürülenin bu öldürülüşü günahlarını bağışlatır mı? diye sordu. Rasulullah bir müddet sustu. Nihayet kendisine vahiy geldiğini anladık. Sonra şöyle buyurdu :
"Åayet sabrederek, sevabını Allahtan umarak ve düşmandan kaçmayıp onlar Üzerine yürüyerek Öldürülürse, evet, ancak Cebrail'in söylediÄŸine göre borç bundan hariçtir. Çünkü borçlarından dolayı sorguya çekilecektir." Cebrail'in belirttiÄŸine göre bu hadis ÅŸehidlerin derecelerinin yüksekliÄŸini ve ÅŸehadet rütbesinin günahları silmeye sebeb olduÄŸunu ilan etmektedir.
Burada ÅŸehidlerin ve ÅŸehid düşmenin derecelerinin yüksekliÄŸi açıklanÂmaktadır. Çünkü Allah ÅŸehadeti günahlardan temizlemek için bir sebeb kılÂmıştır.
Hadis-i Åerifte Peygamberimizin şöyle buyurduÄŸu rivayet edilir:
"Kim ki Allah yolunda ÅŸehid düşerse, kanından akacak olan ilk kan damÂlası karşılığında günahlarının tamamı bağışlanır. İkinci damlada kendisine "KeÂramet" elbisesi giydirilir. Üçüncü damlada da güzel huri ile evlendirilir" Bu hadis, kılıçla ÅŸehid olmak, borç hariç bütün günahları siler." Hadisiyle aynı manadadır.
Rasulullah (s.a.v.) Uhud savaşında şehidlerin derecelerinin yüksekliğiyle ilgili olarak yine şöyle buyurdu:
"(Ey Ashabım) Allah, kardeÅŸlerinizden ÅŸehid düşenlerin ruhlarını, cenÂnetin nehirlerinden su içen ve meyvelerinden yiyen yeÅŸil kuÅŸların kursaklarına koydu (nehirlerden su içen ve meyvelerden yiyen bu) kuÅŸlar sonra ArÅŸ'in gölÂgesinde kandillere giderler. Yediklerinin ve içtiklerinin hoÅŸ lezzetini aldıktan sonra derler ki: KeÅŸke kardeÅŸlerimiz bizim ne gibi lezzet ve nimette olduÄŸuÂmuzu bilseler de cihada çok önem verseler. O zaman Yüce Allah: "Tarafınızdan ben onlara ulaÅŸtırırım." buyurur."
Bu, Yüce Allah'ın "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma..."[119] sözüÂnün tefsiridir. Åehidin bu dereceye ulaÅŸması ancak ÅŸehadeti arzu etmesiyle olur. Bu iÅŸe hayrını umması, cihad üzere sabretmiÅŸ olması ve cihadda düşmandan kaçmayarak, üzerlerine gitmesiyle gerçekleÅŸir. Hadiste ayrıca, kullara zulmetÂmenin ne kadar büyük günah olduÄŸu ifade edilmektedir. Çünkü ÅŸehidin, bu deÂreceye ulaÅŸmasına raÄŸmen borçtan dolayı sorguya çekileceÄŸi beyan ediliyor. Rasulullah sözüyle de, bu söylediÄŸinin vahiyden olduÄŸunu belirtmiÅŸtir. Ta ki herkes, mutlaka kendisine borçlu olduÄŸu kimsenin gönlünü alması gerektiÄŸini bilsin.
Denildi ki : Bu baÅŸlangıçta idi. O zaman Rasulullah (s.a.v.) aldıkları borcu Ödeyemeyecek kadar fakir oldukları için onları borçlanmaktan sakındır-mıştı. Bu sebeple arkasında, borcunu karşılayacak mal bırakmayan borçlu kimÂsenin cenaze namazım kılmazdı. Daha sonra bu durum Rasulullah (s.a.v.)in:
"Kim ardında bir mal bırakırsa malı mirasçılarınadır ve kim de borç ve çoluk-çocuk bırakırsa (borcunu ödemek ve çoluk-çocuğuna bakmak) bana aittir." sözüyle neshedilmiştir.
Bunun benzeri, hacla ilgili olarak varid olmuÅŸtur. Peygamber (s.a.v.) AraÂfat dağında ümmeti için dua etti. Aralarındaki haksızlıklar hariç, Allah duasını kabul etti. Sonra Müzdelife'de sabaha karşı MeÅŸ'ar-i haramda dua etti. Duası, aralarındaki haksızllıklar hususunda da kabul edildi. Cebrail (A.S.) inerek Allah'ın, bazılarının bazıları üzerindeki haklarım da sonuca baÄŸladığını haber verdi. Buna göre, borçlu ÅŸehidin de affedileceÄŸi ihtimali uzak deÄŸildir.
17- Bundan sonra İmam Muhammed, Ebû Hureyre'den şunu nakletti. Biri Rasulullah (s.a.v.)'e sordu : "Bir adam, Allah yolunda cihad etmek istiyor ama aynı zamanda dünya malını da arzu ediyor." Rasûlüllah (s.a.v.): "Sevabı yoktur." dedi.
Orada bulunanlar durumu garipsediler ve adama: "Git bir daha sor. Herhalde meramını anlatamadın." dediler. Adam tekrar sordu: "Bir adam, Allah yolunda cihad etmek istiyor ama aynı zamanda dünya malım da arzu ediyor?" Rasûlüllah (s.a.v.)" Sevabı yoktur" dedi. Adam üçüncü defa sorusunu tekÂrar etti ve Peygamber (s.a.v.) yine "Sevabı yoktur" buyurdu. Bu hadiste, soru soranın, sorusunu tekrar etmesinde bir sakınca olmaÂdığına ve cevab verenin bundan sıkılmaması gerektiÄŸine delil vardır. Rasulullah (s.a.v.), o kiÅŸinin sorusunu tekrar etmesine kızmamıştır. Sahabe de, Peygam-ber'e son derece deÄŸer vermesine raÄŸmen o adamdan sorusunu tekrar etmesini istemiÅŸlerdir. Buradan anlıyoruz ki, soruyu tekrar etmek saygıya aykırı deÄŸildir. Çünkü sahabe, herhangi bir kimsenin Peygamber'e saygıda kusur iÅŸlemesine fırsat vermiyorlardı.
Bu hadis'iki şekilde yorumlanabilir: Biri, kişinin görünüşte cihad etmek istediğini göstermesi, gerçekte ise amacının mal elde etmek olmasıdır. Bu, o zamanki münafıkların durumuydu. Bu durumda olanın sevabı yoktur.
İkincisi, kişi cihad amacıyla çıkar ama maksadının büyük kısmı, ahiret için sevap kazanmak değil,dünya malı elde etmek olmasıdır. Bu durumdaki insan için Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Kimin hicreti, bir dünyalık elde etmek yahud bir kadınla evlenmek için ise, hicreti o şey içindir" İki dinar karşılığında cihada katılan birine de :
"Dünyada da, ahirette de senin için iki dinar vardır." buyurdu. Ama kiÂÅŸinin maksadından büyük payı cihad ise ve bu arada ganimete de gönlü varsa, o, Allah Teâlâ'mn:
"(Hac mevsiminde ticaretle) Rabbinizden rızık istemenizde bir sakınca yoktur..."104 sözünün kapsamı içerisindedir. Yani hac yolunda ticaret yapan kimse nasıl haccm sevabından mahrum olmuyorsa, bu adam da cihadın sevaÂbından mahrum olmaz.
18- İmam Muhammed. Hayseme'nin şöyle dediÄŸini rivayet eder: Ebu Derda'ya gittim ve: "Bir adam bana vasiyet bıraktı. Bir de, onu nerede harcayacağıma dair sana danışmamı istedi" dedim. Dedi ki: "Ben yerinde olsaydım onu Allah yolunda ciÂhad edenlere harcardım. Oraya vermek, fakir ve miskinlere vermekten daha faziletlidir, kanaatindeyim. Ölüm anında in-fak eden ise, doyduÄŸu zaman artığını dost ve ahbabına hediye eden gibidir."
Burada, bu ÅŸekilde vasiyyette bulunmanın caiz olduÄŸuna delil vardır. Vasiyyet eden kiÅŸi, vasi olarak tayin ettiÄŸi kimseye : "Malımın üçtebirini dileÂdiÄŸin yere yahut falan kimsenin dilediÄŸi yere harca" diyebilir.
Yine, mücahid fakirlere harcamanın, baÅŸkalarına harcamaktan daha faziÂletli olduÄŸuna dair delil vardır. Çünkü bunda sadaka ve malla cihad mefhum-larıyla birlikte müşriklerin eziyetlerine engel olmaya yardımcı olmak ve müslü-manlann hepsine menfaatin ulaÅŸtırılması söz konusudur.
İmam Muhammed daha sonra vasiyet eden kimsenin, ÅŸayet hayattayken kendisi bizzat böyle bir sadaka yapsaydı daha çok sevaba nail olacağını açıkÂladı. Çünkü hayattayken malını infak etmiÅŸ olsaydı, ona ihtiyacı olduÄŸu halde infak etmiÅŸ olurdu. Halbuki ölümüyle ihtiyacı ortadan kalkmış oldu. Bu duruÂmuyla, doyduÄŸu zaman artığını hediye edene benzemektedir. Bunun benzeri, Rasulullah (s.a.v.)'in ÅŸu sözüdür.
"Sadakanın en faziletlisi, saÄŸ salim olup zengin olma ümidi ve fakir düşÂme korkusu taşıyarak malını koruduÄŸun zamanda sadaka vermendir. Yoksa can boÄŸaza dayanıp da; ÅŸu kadar falana, ÅŸu kadar da filana dersen, zaten o zaman demesen bile artık o mal onlarındır.(Senin o malla iliÅŸkin kalmaz ki.)" 104-Bakara: 2/198
19- Mekhûl'dan rivayete göre kendisine ÅŸu haber ulaÅŸÂmıştır: Cihad etmeyen yahut bir mücahide yardım etmeyen veyahut da bir mücahid cephede iken onun çoluk-çocuÄŸuna iyi davranıp onlara yardım etmeyen kimseye kıyamet gününden önce bir bela isabet eder.
Belâ: Kişinin tahammül edemeyeceği ve kendisine engel olamayacağı musibet demektir. Yüce Allah :
"Yaptıkları yüzünden kafirlerin başına bir bela gelmeğe devam edecektir"[120] buyurur.
Burada cihâdın ve mücahide yardım etmenin ne kadar faziletli olduğu, ailesi hususunda kendisine ihanet etmenin ne kadar büyük bir günah olduğu açıklanıyor. Sanki bu üç haslet; yani cihadı terk, mücahidlere yardım etmemek ve hanımı huşunda mücahide ihanet etmek ancak münafık olan şahısta bir arada bulunur. Zikredilen ceza, münafıka layık bir cezadır.
20- Hasan (r.a.)'ın şöyle rivayet ettiği zikredilir: Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Rabbiniz şöyle buyurdu : Kim rızamı arzu ederek benim yolumda cihada çıkarsa ben ona garanti veririm ki -ravinin şüphesi olarak- yahut o benim üzerime garanti olsun ki, onun ruhunu aldığım takdirde onu cennete sokarım. Åayet canlı olarak geri çevirirsem, ecir veya ganimetle geri çeviririm. Bu hadiste Allah'ın, yolunda cihad edenleri dünyada ganimetle ve ahirette cennetle mükafatlandıracağına dair verdiÄŸi söz belirtilmetedir.
Hadiste "garanti verme sözü" ifadede genişlik olsun diye mecaz olarak verileceği belirtilen mükafatı açıklamak içindir. Yoksa hiç kimsenin Allah üzerinde bir hakkı yoktur. Hadisteki bu kullanış, ifadede genişlik gayesiyle bu gibi kullanışların caiz olduğuna delildir. "Allah rızkı kullarına garanti etti (azıklarına kefil oldu)" "Kulların rızkı Allah'ın üzerinedir" gibi sözler Allah, onlara bunu va'detmiştir, manasınadır. Allah ise verdiği va'de muhalefet etmez.
21- Hasan Basrî'nin şöyle dediÄŸi belirtildi: MüslümanÂlardan bir kiÅŸi Rasulullah (s.a.v.)'e gelerek "Cihad edemeÂyecek kadar bünyem zayıfladı. Buna karşılık bir miktar malım var. Bana öyle bir iÅŸ göster ki onu yaptığım zaman murabıt (mücahid) mertebesine eriÅŸeyim. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: İyiliÄŸi emret, kötülükten sakındır, zayıfa yardım et ve müşÂriki irÅŸad et. Bunları yaparsan murabıt mertebesinde olursun."
Hadiste, murabıtın derecesinin yüksekliÄŸi ifade edilmektedir. Adam bunÂdan aciz kalınca, Rasulullah (s.a.v.)'den sevabda, murabıtlık makamının yerine geçecek bir hususu kendisine haber vermesini istemiÅŸti. Rasulullah (s.a.v.)de yukarıdaki hadisiyle kendisine yol göstermiÅŸtir. Çünkü cihad da, iyiliÄŸi emir de, ÅŸirk olan münkerden sakındırma da, müşriklerin eziyetlerini önleyerek müslü-man zayıflara yardım ve müşrike doÄŸru yolu göstermektir. Kim gücünün yettiÄŸi kadar malı veya canıyla bu iÅŸleri yaparsa murabıt mertebesindedir.
22- İyne alışverişiyle alışveriş yapar, sığırların peşine takılır ve cihaddan hoşlanmazsanız, düşmanınız size göz dikecek kadar zelil olursunuz.
İyne,açık olan faizden güya sakınmak için faizci cimrilerin uydurdukları alışveriÅŸ ÅŸekilleridir. Bunun nasıl yapıldığını, "el-Câmiu's-Sağîr"de belirttik. İbn Ömer, cimrilik kokan ve Åeriatın istediÄŸi karşılıksız borç vermeye engel olan bu alışveriÅŸi çirkin görmüştür.
"Sığırların peÅŸine takılırsanız" sözüyle, cihadı büsbütün terkedip çiftÂçilikle uÄŸraÅŸma kastedilmiÅŸtir. Böyle bir durumun düşmanların müslümanlara göz dikmelerine ve onlara saldırıp zelil düşmelerine sebep olacağını beyan etmiÅŸtir.
23- İmam Muhammed bundan sonra Danıra b. Hubeyb'den Peygamber (s.a.v.)'in şöyle dediğini zikretti : "Halktan en büyük ecri alan, onlara hizmet edendir.
Hadis-i Åerifte, mücahidlere hizmet ve hayvanlarına bakmaya teÅŸvik varÂdır. Kİm bunu yaparsa, mücahİdlerin ecri gibi ecre nail olur. Ayrıca dünyada da efendilik vasfını hakkeder. Rasulullah (s.a.v.):
"Kavmin efendisi, onlara hizmet edenleridir." buyurur.
Çünkü mücahid kimsenin kendisini cihada verebilmesi için kendisine yeÂmek piÅŸirecek ve hayvanına bakacak kimselere ihtiyacı vardır. Bunlar olmadığı takdirde bu gibi iÅŸleri kendisi yapmak mecburiyetinde kalacak ve cihad etmekÂten geri duracaktır. Böylece hizmetçi de cihadın yapılmasına sebep olmuÅŸ olmaktadır.
24- Mücahid dedi ki : "Cihada gitmek için yola koyuldum. İbn Ömer, ata binmem için üzengiyi tuttu. Tutmasına engel olmak isteyince, bana dedi ki: Sevab kazanmamı istemiyor musun? Bize ulaştı ki, mücahidlerin hizmetçisinin yeryüzün-dekiler arasındaki mertebesi, Cebrail'in göktekiler arasındaki mertebesi gibidir.
25- Bundan sonra İmam Muhammed, Mücahid'den, o da Tübey'den -bu zat, Ka'b'ın üvey oÄŸludur- O da, Kab'dan riÂvayet etti ki: "KiÅŸi, ayağını gemiye attığı zaman, anasının kenÂdisini doÄŸurduÄŸu günkü gibi günahlarından soyulur. DalgalarÂdan dolayı geminin çalkalanmasıyla dengesini kaybedip sallaÂnan, Allah yolunda kanıyla bulanan gibidir. Suda boÄŸulana, iki ÅŸehid ecri vardır. Sabreden ise, başında taç olan hükümdar gibidir."
İmam Muhammed -Rahîmahullah- dedi ki: Biz de, yukarıÂda anlatılanı kabul eder ve deriz ki: Deniz savaşında bir sakınÂca yoktur. Hatta sevabı karada yapılan savaÅŸtan daha fazladır. Buradan anlıyoruz ki Ka'b'ın maksadı, cihad kasdıyla gemiye binen kimÂsedir. Ka'b, bu söylediÄŸini ya indirilmiÅŸ kitaplardan söylemiÅŸtir ki, ÅŸeriatımızda onu nesheden birÅŸey görünmüyor yahut da Rasûlüliah (s.a.v.)'den kendisine aktarılan bir rivayete dayanarak söylemiÅŸtir.
Ayrıca cihad kasdıyla gemiye binmek daha faziletlidir. Çünkü deniz saÂvaşı diÄŸer savaÅŸlara nazaran daha çetin ve daha korku vericidir. KiÅŸi, kendisini tamamen Allah'ın dileÄŸine teslim etmiÅŸ oluyor. Bununla günahlarından temizÂlenme hususunda ÅŸehid derecesine ulaşır.
Deniz savaşında denize düşüp boÄŸulan ise, iki ÅŸehid sevabı elde eder. Çünkü iki defa canını feda etmiÅŸtir: Gemiye bindiÄŸi zaman ve denizde boÄŸulÂduÄŸu zaman. Bütün bunları, Allah'ın rızasını kazanmak için yapmıştır.
Deniz savaşında sabreden, başında taç taşıyan hükümdar gibidir. Yani, batma tehlikesini gözleriyle gördüğü halde yaptığına piÅŸman olmayan kimse caÂnını, Allah yoluna teslim ettiÄŸi gerçekleÅŸmiÅŸtir. O, cennette hükümdar gibi olaÂcaktır. Sabreden kiÅŸiyi hükümdara benzetmesinin sebebi; Hükümdarın arzularma kavuÅŸmasmdandır. Åehid ise, cennette tüm arzularına kavuÅŸacaktır. Yüce
Allah şöyle buyurur:
"... Canlarının isteyeceği, gözlerin hoşlanacağı ne varsa oradadır. Ve siz içinde ebedi kalıcılarsınız.’’[121]
Cihad için gemiye binmenin caiz olduğu sabit olunca, hacca gitmek için binmenin caiz olması daha evladır. Çünkü haccın farziyeti daha kuvvetlidir. Emniyet ihtimali daha çok olunca ticaret için de gemiye binmek caizdir ve deniz ticaretiyle elde edilen mallardan fitre ve zekat gibi Allanın haklarının verilmesi gerektiğine de engel değildir.[122]
26- Sehl b. Muaz der ki: Abdülmelik b. Mervan, yaz ordularının komutanı iken savaÅŸa katıldım. Sinan kalesini muhasara ettik. Askerler evlerin çok yakınına konaklayıp ev halkının giriÅŸ-çıkışlarma engel oldular. Bir adam bu durumu görünce şöyle dedi: Bir defasında Rasûlüliah (s.a.v.)'le birlikte savaÅŸa katıldım. Askerler bu ÅŸekilde evlerin çok yakınına konaklayıp ev sahiplerinin giriÅŸ ve çıkışlarına engel oldular. Rasûlüliah (s.a.v.) derhal bir münadi gönderip ÅŸunu söylemeÂsini emretti: Her kim evlerin yakınına konaklar ve ev halkının
rahatlıkla girip çıkmalarına engel olursa, onun için cihad yoktur." Evlerin yakınına konaklamaktan maksat, din kardeÅŸinin hayvanım baÄŸlamasına, yemini yedirmesine, yemeÄŸini piÅŸirmeÂsine ve helaya gitmesine engel olacak kadar evlerin yakınında konaklamaktır. Bu, ÅŸer'an haramdır. Çünkü evin dokunulmazÂlığı olduÄŸu gibi eve tabi olan bölümlerin de dokunulmazlığı vardır.
GiriÅŸ ve çıkışlara engel olmak ise, gidiÅŸ-geliÅŸ yollarının üzerinde konakÂlamak ya da gelip geçene eziyet verecek ÅŸekilde yolun yakınında konaklamaktır. Rasûlüliah (s.a.v.), bu gibi hareketlerde bulunmaktan sakındırarak onları yapanlar için cihadın olmadığım söylemiÅŸtir. Yani bunlardan sakınanlar kadar mücahidlik sevabına nail olmaz. Çünkü cihaddan maksat, müslümanlardan eziyeti defetmektir. Halbuki bu hareketlerde bulunmak müslümanlara eziyet vermektir.
27- Muaz b. Cebel'in ashabından Kulâîler kabilesinden bir adamın rivayetine göre; Muaz dedi ki: Åu seriyyelere katılÂmaktan sakınınız. Çünkü onlar düşmandan korkar ve ganimetÂler konusunda birbirlerine ihanet ederler. Mü'minlerin ordulaÂrına ve büyük cemaatlerine katılın.
Seriyye : düşman topraklarına giren az sayıdaki askerlere denir. KendiÂlerine seriyye isminin verilmesi, gece yürüyüp gündüzleri saklanmaları sebebiyÂledir. Muaz b. Cebel onlarla cihada çıkmayı mekruh görüp bunun sebebini açıklamıştır. Çünkü onlar, korku verici bir durumla karşılaÅŸtıkları zaman sayılaÂrının azlığından dolayı korkup kaçarlar. Ellerine birÅŸey geçirdiklerinde de, aralarında itaat etikleri bir komutan bulunmadığı için birbirlerine karşı ölçüsüz davranırlar. Peygamber (s.a.v.) den de bu manada bir rivayet vardır. PeygamÂber (s.a.v.) buyurdu ki:
"Az sayıdaki süvarilerle baskın yapmayınız. Åayet ellerine ganimet geçirirlerse ihanet ederler. SavaÅŸa tutuÅŸurlarsa kaçarlar." Hadiste kastedilen, devlet baÅŸkanının emri olmadan dâru'l-İslâm'dan gizlice düşman topraklarına girenlerdir.
Cİhad edecek kimsenin, seriyyelerle değil, büyük ordularla beraber olması gerekiyor. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) :
"Allah'ın yardım ve inayeti cemaatle beraberdir. Onun için cemaatten ayrılan kimse, cehenneme ayrılmıştır." buyurur.
28- İmam Muhammed bundan sonra Rasulullah (s.a.v.)' den cihada teşvik ve iki saf arasında düelloya çıkan kimsenin mertebesini beyan sadedinde iki hadis rivayet etmektedir.
Bu konuda yeterince nakiller yaptığımız İçin onları buraya almıyoruz.
29- Ebû Hureyre (r.a.) Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurÂduÄŸunu rivayet eder :
"Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunÂda savaşıp öldürülmeyi, sonra dirilip tekrar savaşıp öldürülÂmeyi, sonra dirilip tekrar savaşıp öldürülmeyi dilerim."
Ebû Hureyre (r.a.) diyordu ki : Allah'a şehadet ederim ki bu sözü üç defa tekrar etti.
Bu hadiste şehid düşmenin derecesinin büyüklüğü açıklanmaktadır.
Peygamber (s.a.v.) kendi derecesinin yüceliğiyle birlikte şehid olmayı temenni etmiştir. Ayrıca bu temennisini tekrar etmiştir ki bununla şehidin Allah yanındaki derecelerini açıklasın.
Yukarıda anlatılan mana Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin hadisinde belirtilmekÂtedir. Ebû Ümâme der ki: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu :
"Allah'ın yanında hayır ve sevabı olduÄŸu halde ölüp de, dünya ve içinÂdekiler kendisine verilse bile dünyaya geri dönmek isteyen hiçbir kimse yoktur. Ancak ÅŸehid hariç." Zira O, dönmeyi temenni eder. EriÅŸtiÄŸi derecenin büyükÂlüğünden dolayı, dönüp tekrar ÅŸehid olmak ister.
Câbir (r.a.) da, rivayet ettiÄŸi hadiste dedi ki; Rasulullah (s.a.v.) beni üzüntülü gördü ve : "Neyin var?" dedi. Dedim ki: "Ya Rasulullah, babam ÅŸehid düşüp arkasında borç ve çoluk-çocuk bıraktı." Buyurdu ki: "Seni müjdeleyim mi ya Câbir: Allah Teâlâ direkt babanla konuÅŸup: "Ey Abdullah, benden ne diÂlersen dile" buyurdu. Baban da "Allah yolunda bir daha savaşıp öldürülmek için diriltilmek isterim." dedi. Allah Teâlâ buyurdu ki: "Ölen kimselerin bir daha dünyaya dönmemeleri hususunda daha önce hükmümü verdim. Ama temenni ettiÄŸin ÅŸeyi ne derece için temenni ettiysen, seni o dereceye ulaÅŸtıracağım."
30- Hasan Basrî'den rivayet olunmuÅŸtur ki: Rasulullah (s.a.v.) savaÅŸ için bir ordu hazırladı. İçlerinde Abdullah b. Ravâha (r.a.) da bulunuyordu. Ordu sabaha doÄŸru yola koÂyuldu. Abdullah b. Ravâha namaz için geri kaldı. Peygamber (s.a.v.) namazını bitirdikten sonra Abdullahı gördü ve ona: "Ey Ravâha'nın oÄŸlu, sen orduda deÄŸil miydin?" dedi. O da; "Evet, lakin seninle birlikte namaz kılmak istedim. Ordunun nerede konakladığım biliyorum, gidip onlara varacağım." dedi. Bunun üzerine Rasulullah buyurdu ki: "Muhammed'in cam elinde olan Allah'a yemin ederim ki, yeryüzünde bulunan malın hepsini infak etsen, yine de onların sabaha karşı hareketÂlerinden dolayı elde ettikleri sevaba ulaÅŸamazsın." Hadis-i ÅŸerifte cihada erken çıkmak için teÅŸvik ve cihada çıkmaya azmetÂmiÅŸ olan bir kimsenin namazını cemaatle eda etmek için ordudan geri kalmasıÂnın doÄŸru olmadığı açıklanmaktadır. Görmüyor musunuz? Rasulullah (s.a.v.) İbn Ravâha için ne diyor? kaldı ki Rasulullah'm arkasında cemaatle namaz kılmak, diÄŸer cemaatle namaz kılmalardan daha faziletlidir.
Enes b. Mâlik'in rivayet ettiÄŸi hadiste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuÂruyor: "Allah yolunda bir sabah yahut bir akÅŸam yolculuk yapmak, dünya ve içindekinden daha hayırlıdır." Bu hadis de, söylediÄŸimizi desteklemektedir..
31- Hasan Basrî'den rivayete göre, Hz. Ömer b. Hattâb (r.a.) halka hitap ederken bir adam gelip: "Ey insanların hayırlısı" dedi. Hz. Ömer (r.a.) ne dediğini anlayamadı ve : "Ne diyorsun?" diye sordu. Dinleyiciler Hz. Ömer'e: "Sana insanların hayırlısı diyor" dediler. Hz. Ömer ona: "Yaklaş" dedi. Sonra devam etti: İnsanların hayırlısı değilim. "Sana, insanların hayırlısını haber vereyim mi?" Adam: "Kimdir ey müminlerin emiri?" dedi. Ömer (r.a.) dedi ki : "O, bedevi bir adamdır. Bir sürü deve yahut koyunu vardır. Deve yahut koyunlarını şehirlerden birine götürüp sattı ve parasını Allah yolunda infak etti. Böylece düşmana karşı müslümanlara silah sağladı. İşte insanların hayırlısı odur."
Konuşmada geçen mesleha, düşmanın saldırısı ihtimaline karşı sınırda silahların yerleştirildiği mevzi yahut silah taşıyan kimseye denir. Onun için hükümdarın önünde yürüyen muhafızlara "Mesleha" ismi verilir.
Hz. Ömer'in "Ben insanların hayırlısı deÄŸilim." sözü alçak gönül sahibi olduÄŸunu göstermek içindir. Hz. Ebû Bekir (r.a.)'ın vefatından sonra hilafeti döneminde insanların en hayırlısı oydu. Nitekim Hz. Ebû Bekir de, halife iken şöyle diyordu: "Beni hilafet makamından ayırın. Çünkü ben en hayırlınız deÂÄŸilim." Halbuki, Rasulullah (s.a.v.)'in belirttiÄŸi gibi, Peygamber ve Rasûllerden sonra insanların en hayırlısı, Ebû Bekir'di.
Hz. Ömer (r.a.), böyle bir sürü sahibinin, insanların en hayırlısı olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Çünkü müslümanların menfaati için hem canından hem de maÂlından fedakarlıkta bulunmuÅŸtur. İnsanların hayırlısı, insanlara yaran dokunanÂdır. Rasulullah (s.a.v.) : "İnsanların hayırlısı o kimsedir ki, Allah yolunda atının dizginini tutup daima hazırlıklı olur ve düşmandan korkutucu bir ses duyduÄŸu zaman hemen ö tarafa koÅŸar."
Daha sonra o adam dedi ki: Ey müminlerin emiri, ben badiyeden bir kişiyim ve dini ilimlerde bir çok konuyu bilmiyorum. Rasulullah (s.a.v.)' in sana Öğrettiği ilimlerden bana öğret." Hz. Ömer dedi ki: "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmiyor musun?" Adam: "Ediyorum" dedi. Hz. Ömer (r.a.) dedi ki: "Namazı kılıp, zekatı verip, Ramazan orucunu tutup haccı eda ediyor musun?" Adam: "Evet" dedi. O zaman Hz. Ömer ona şöyle dedi: "Aleniliğe yapış ve gizlilikten sakın. Başkaları farkına vardıklarında seni mahcup etmeyen bir ameli yap ve başkaları farkına vardıkları zaman seni mahcup eden ve kötü duruma düşüren her amelden de sakın."
Adam, dinle ilgili birçok konuyu bilmediÄŸini söylemiÅŸtir. Onun için köy ve sahralarda oturanlara "ehlu'1-cehl" ismi verilmiÅŸtir. Çünkü cehalet yönleri galiptir. Adam ÅŸahadet kelimesini kabul ettiÄŸini ifade ederken Hz. Ömer kenÂdisinin alim olduÄŸunu ve cahil olmadığını belirtmiÅŸtir. Bunu söylerken, herhalÂde Yüce Allah'ın ÅŸu sözüne dayanmıştır:
"Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri ondan baÅŸka tanrı olmadığına ÅŸahitlik etmiÅŸlerdir. Ondan baÅŸka tanrı yoktur. O, güçlüdür, hakimÂdir.[123] Burada ilim sahiplerinden maksat, mü'minlerdir.
"AleniliÄŸe sarıl" sözünün manası ise, iman ve amel konularında, müslü-man cemaatin üzerinde bulunduÄŸu doÄŸru yola sarıl ve batıl mezheblerden sakın demektir. Rasulullah (s.a.v.)'in: "YaÅŸlı kadınların dinine (inancına) sanlın." hadisinin manası budur.[124] "Gizlilikken maksat, Müslüman cemaatin bilmediÄŸi davranıştır. "Gizlilikten sakın" sözünden maksat, ise müslüman cemaatte bulunÂmayan davranış ve İtikatlardır.
Bazı alimler yukarıdaki iki sözün ÅŸu manada olduÄŸunu söylediler: "İnÂsanlarla olan muamelende, onlann aleni davranışlarıyla iktifa et. Onların gizli taraflarını araÅŸtırma."
"BaÅŸkaları farkına vardığı zaman seni utandırmayacak davranışlarda bulun." sözü ise, gizli tarafların aleni davranışlarına muhalif olmasın, halk araÂsında açıkça yapmaktan haya ettiÄŸin ÅŸeyleri, onlann bulunmadığı yerde Allah1 tan haya ederek yapma. Kim böyle davranmazsa, Allah onun sırrım açığa vurarak onu rezil eder, manasınadır.
32- İmam Muhammed (r.a.) bu konuya Ebû Hureyre'nin Rasulullah (s.a.v.)'den rivayet ettiÄŸi ÅŸu hadisle son vermekÂtedir: "Kim sınırda muhafızlık yaparken ölürse, ÅŸehid olarak ölmüştür."
Yani, şehidlik sevabını kazanır. Çünkü Allah'ın rızasını elde etmek için, ölünceye kadar, murabıtîık üzerine sabrederek canını vermiştir. Yardım eden ancak Allah'tır.[125]
Ordu Komutanlarına Yapılan Tavsiyeler
33- İmam-ı Azam Ebû Hanîfe yoluyla Hubeyb b. Büreyde, o da babası Büreyde'den rivayet etti ki: "Peygamber (s.a.v.) bir yere büyük bir ordu yahut bir seriyye gönderdiÄŸi zaman onÂlara: "Allah'ın adıyla savaÅŸa gidin" tavsiyelerinde bulunurdu.
İmam Muhammed "es-Siyerü's-Sağîr" isimli kitabına bu hadisle baÅŸlaÂmaktadır. Hadisten alınacak dersleri orada açıkladık.
Hadisin sonunda Peygamber (s.a.v.)'in şu sözünün anlamım belirttik:
"EÄŸer onlar sizden Allah'ın zimmetini isterselerse, bunu onlara verÂmeyin!.’’[126]
Ona göre hadisteki yasaklama harama değil, İhtiyaç anında Allah'ın ahdini bozmaktan çekinmeyi belirtir ve mekruh şeklinde kabul edilir. Evzâî ise, hadisin zahirine dayanarak, Allah'ın zimmetini vermenin caiz olmayacağım söyler. Ona göre yasaklama mutlaktır ve haramlık ifade eder.
Bu lafız Hz. Ali'nin Ehl-i Beyt tarikiyle rivayet ettiği hadiste de vardır. Buna göre Peygamber (s.a.v.) buyurur ki:
"Onlara ne Allah'ın zimmetini verin ve ne de benim zimmetimi. Çünkü benim zimmetim de Allah'ın zimmetidir."
Bize göre bunun mekruh olması, yasaklanan ÅŸeyden baÅŸkası sebebiyledir. Mekruh görülmesinin sebebi, müslümanların ileride görecekleri bir maslahattan dolayı antlaÅŸmayı bozma ihtiyacını duyabilmeleridir. O zaman kendi verdikleri sözü bozmaları, Allah'ın ve Rasûlünün sözünü bozmalarından daha ehvendir. Hadis-i Åerifin sonunda buna şöyle iÅŸaret etmektedir.
"Çünkü kendi ahdinizi ve atalarınızın ahdini bozmanız, Allah Teâlânm
ahdini bozmanızdan daha iyidir."
Hadis-i Åerifte geçen "Zimmet" sözü ahd (söz) manasınadır. Yüce Allah
şöyle buyurur:
"Onlar bir mü'min hakkında ne bir ahid, ne de bir anlaÅŸma gözetip tanırÂlar. Onlar taÅŸkınların ta kendileridir."[127] İnsan için bunun zimmet olarak isimlendirilmesinin sebebi, verdiÄŸi söze kendisinin bağımlı oluÅŸundan dolayıdır.
Onların zimmetleri ile atalarının zimmetlerinden maksat, cahüiyyette
aralarında yaptıkları anlaşmalardır
Gerektiğinde antlaşmayı bozmakta bir sakınca yoktur. Çünkü  Yüce Allah:
"Bir topluluğun antlaşmaya hıyanet etmesinden korkarsan, sen de onlara
karşı antlaÅŸmayı bozarak aynı ÅŸekilde davran. Åüphesiz Allah hainleri sevÂmez."[128] buyurmaktadır. Bu, müşriklerden anlaÅŸma yaptığınız kiÅŸilere Allah ve Rasulünden bir ültimatomdur."[129] ayeti de buna delalet etmektedir. Rasullulla-
hın şu sözü de bunu desteklemektedir:
"Ben üç kişinin düşmanıyım, kimin düşmanı olursam, işini bitiririm. Bunlar benim adıma söz verip de sözünü çiğneyen, hür bir kimseyi köle diye satıp parasını yiyen ve birini ücretle çalıştırıp ücretim vermeyenlerdir".
Bu da peygamber adına sözvermenin bir sakıncasının bulunmadığı, ancak söz verdikten sonra hiyanet etmenin haram olduğunu gösterir. Ordu komutanları Allah adına eman verirlerdi. Hz. Ebu Bekir bu yaptıklarına karşı çıkmamıştır. Bu da böyle bir şeyde sakıncanın olmadığını gösterir.
34- İmam Muhammed daha sonra İbnu Ömer'in şöyle dediÄŸini rivayet etti: Ebû Bekr es-Sıddık (r.a.) Yezid b. Ebi Süfyan'i bir ordunun başında gönderdi. Kendisi de yürüyerek çıkıp ona tavsiyelerde bulunuyordu. Yezid, ona "Ey Rasûlül-lah'm halifesi! Ben atın üzerinde giderken, sen yürüyorsun!" dedi. Ebû Bekir (rjı.) dedi ki: "Ne ben binerim ve ne de sen inersin. Ben bu adımlarımı Allah yolunda sayıyorum." Hz. Ebû Bekir'in yaptığı gibi, her ne olursa olsun ordu savaÅŸa giderken onu yolcu etmek için bîr miktar yürümenin iyi olduÄŸunu bu rivayet göstermekÂtedir. Hz. Ebû Bekir (r.a.) rivayet ettiÄŸi bir hadiste diyor ki: Rasûlüllah (s.a.v.)'in şöyle buyurduÄŸunu duydum :
"Kimin Allah yolunda ayaklan tozlanırsa, onun için cennet vacib olur." Enes (r.a.)'m rivayet ettiği hadiste de şöyle buyurulur :
"Allah yolundaki toz ile cehennem dumanı bir müslümanm üzerinde bir araya gelmez."
35- Imam Muhammed, Ebû Bekir'in hadisini baÅŸka bir seÂnetle de rivayet etti. Buna göre: Hz. Ebû Bekir (r.a.) binmesi için devesini getirdiklerinde dedi ki: "BinmeyeceÄŸim, aksine yürüyeceÄŸim."Sonra yürümeye devam etti. Devesini de yulaÂrından tutup arkasından yürüttüler. Ayrıca ayaklarının Allah yolunda tozlanması için ayakkabılarım çıkarıp elinde taşıdı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) peygambere uyarak bunu yapmıştır. Nitekim PeyÂgamber (s.a.v.) Muaz'ı Yemen'e yolcu ederken onunla beraber bir yahut iki ya da üç mil yürümüştür.
Bunun benzen, Hasan b. Ali (r.a.)'ın develeri yanında yularlarından çekilip boş götürülürken hac yolunda yaya yürüdüğüyle İlgili rivayettir. Hz. Hasan'a: "Ey Rasûlüllah'ın torunu, neden binmiyorsun? denildiğinde, Rasûlüllah (s.a.v.)'in "Allah yolunda ayakları tozlanan kimsenin ayaklarına cehennem ateşi dokunmaz." Buyurduğunu duydum. Bunun için yürüyorum cevabını verdi.
Hacılar yahut savaşa giden mücahidleri yolcu eden kimse için müstahab olan, Ebû Bekir (r.a.)'m yaptığı gibi yapmaktır.
Sonra, Hz. Ebû Bekir, Yezid'e şöyle dedi : "Sana on vasiyette buluÂnacağım, bunları iyi ezberle :
a- Manastırlarda kendilerini Allah'a ibadete verdiklerini düşünen kimselerle karşılaşacaksın. Onları meşgaleleriyle başbaşa bırak.
Ebû Yusufla Muhammed (r.a.) buna dayanarak manastırlara kapanmış olan kimselerin öldürülmeyeceklerini söylerler. Ebû Hanîfe'den de böyle bir rivayet vardır.
Fakat Ebû Yusuf'tan rivayete göre manastırlara kapanmış kimselerin öldürülmeleri konusunu Ebû Hanîfe'ye sormuş ve Ebû Hanîfe öldürülmelerini normal görmüştür.
Netice olarak, manastıra kapanmış olan kimseler zaman zaman halkın arasına karışıp, halk da onların yanma gidiyor ve halkı savaÅŸa teÅŸik ediyorlarsa, Öldürülürler. Hz. Ebû Bekir'in bu tavsiyesi de, onların, savaşı tamamen terk etmeleri sebebiyledir. Çünkü öldürülmelerini mubah kılan husus, savaÅŸa ortak olarak müslümanlara zarar vermeleridir. Åayet kapıları üzerlerine kapatırlarsa, onlardan gelebilecek kötülük ortadan kalkmış olur. Ama savaÅŸa taraftar iseler ve bu görüşlerini açığa vuruyorlarsa, dolayısıyla, savaÅŸmış olurlar ve bu sebeble de Öldürülürler.
b- Başlarimn ortasını tıraş etmiş kimselerle karşılaşacaksın. Bunların başlarını kılıçla vurun.
Bunlardan maksat, Åemmas'lardır ki, hıristiyanlar arasında bunların duÂrumu, müslümanlar arasında sapık ÅŸia fırkalarının durumu gibidir. Bazı âlimlere göre bunlar Harun (a.s.) 'm soyundandırlar. Hz. Ebû Bekir, baÅŸka bir senedle rivayet edilen bir rivayette buna iÅŸaret eder: "BaÅŸlarının çevresinde çember gibi saç bırakırlar. SavaÅŸ iÅŸlerinde halk onların puanlarına göre hareket eder. Halkı da savaÅŸa teÅŸvik ederler. Onun için onlar, kafirlerin liderleridir. Onlan öldürmek baÅŸkalarını öldürmekten daha evladır."
Bu hadisin baÅŸka bir senedinde Hz. Ebû Bekir buna iÅŸaretle şöyle diyor: TraÅŸ edilmiÅŸ baÅŸların tam ortasını; ÅŸeytanların yuva yaptıkları yeri, kılıçlarla vurun. Allah'a yemin ederim ki onlardan birini öldürmek baÅŸkalarından yetmiÅŸ kiÅŸiyi öldürmekten bana daha sevimli geliyor. Yüce Allah şöyle buyurur: "KüfÂrün Önderlerini öldürün. Çünkü onlar andlan olmayan adamlardır;[130]
Åeytanların yuva yaptıkları yerden maksat, saçlarıdır ki, o da baÅŸların-dadır. Nitekim Hz. Ebû Bekir (r.a.) hadlerin yerine getirilmesiyle ilgili olarak: "Başı vurun, çünkü ÅŸeytan baÅŸtadır." der.
c- Küçük çocukları öldürme.
DoÄŸmuÅŸ olan küçükten maksat, çocuktur. Ona "Mevlûd" denilmesinin sebebi doÄŸumunun yakında olmuÅŸ olmasındandır. Åüphesiz ÅŸayet savaÅŸa katılÂmıyorsa, öldürülmeyecektir. BaÅŸka bir rivayette bunu açıklamış ve: "Aciz, güçÂsüz olan hiçbir çocuÄŸu öldürmemesini söyle!" demiÅŸtir.
d- Kadınları öldürme.
Kastedilen, savaşmayan kadındır. Nitekim rivayete göre Peygamber (s.a.v.) öldürülmüş bir kadınla karşılaştığında :
"Vay! Bu kadın savaşmıyordu. Var Halid'e yetiş ve ona: Çocuk ve ücretli (işçiyi) öldürmemesini söyle," buyurdu.
e- Yaşlıları da öldürme
Bir rivayette ise "Pir-i Fani"yi öldürmeyin denilmiÅŸtir. Yani savaÅŸa katılÂmayan ve savaÅŸ konusunda herhangi bir teÅŸvik ve katkısı bulunmayan yaÅŸlıyı da öldürmeyin. Ama bilfiil savaÅŸa katılmış yahud savaÅŸta rey ve tedbiri var ise elbette öldürülür. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) tavsiyeleriyle yardımcı olduÄŸu için Düreyd b. Sımme'nin öldürülmesini emretmiÅŸtir. Düreyd,[131] müşriklere çocuk ve kadınları kendilerine ait toprakların daÄŸlarına çıkarmalarını ve erkeklerinin de, atlarının sırtında düşmanları olan müslümanlara saldırmalarını öğütlemiÅŸdİ de, görüşünü benimsememiÅŸler ve Arapların adeti üzere çoluk çocuklarını beraÂber savaÅŸa getirmiÅŸlerdi. Bu ise yenilmelerine sebep olmuÅŸtu. Düreyd, bununla ilgili olarak ÅŸu ÅŸiiri söylemiÅŸti.
"Kum vadisinde onlara doÄŸru olanı emretmiÅŸtim. Fakat onlar benim doÄŸÂru emrimi ancak ertesi günün kuÅŸluÄŸunda (yenildikten sonra) anladılar."
"Ben onlardan biri olarak kendi lehlerine düşüncemi söylediÄŸimde dinleÂmediler ve doÄŸruyu bulamadığımı zannettiler."
Savaş hakkında bir takım tavsiye ve görüşleri olduğu için Peygamber (s.a.v.) Düreyd'i öldürtmüştü.
f- Meyveli ağacı, üzüm ve hurma ağaçlarım kesme.
İmam Evzâî bu hadisin zahirine bakarak müslümanların dâru'l-harbde tahribata yönelik hareketlerde bulunmalarının caiz olmadığını söyler. Çünkü tahrib etmek fesaddır ve Allah Teâlâ fesada razı olmaz. Görüşüne şu âyeti de delil getirir:
"O, yeryüzünde iÅŸ başına geçti mi orada fesad çıkarmaya, ekini ve nesli kökünden kurutmaya baÅŸlar. Allah fesadı sevmez." [132] Nitekim Hz. Ali'den riÂvayet edilen hadiste de Peygamber (s.a.v.) bunu, seriyye komutanlarına tavsiye ediyordu.
Ebu'l- Hasan el-Kerhî, hadisin tamamım naklederek şu yorumu yapar: Size zarar veren, yani düşmanla savaşmanıza engel olanlar dışında, ağaçlan kesmeyiniz.
îrnam Evzâî şu hadiste rivayet edilenleri de delil olarak ileri sürer. Hadiste buyuruluyor ki: "Allah Teâlâ Peygamberlerinden birine vahyetti ki: Her kim yeryüzünün ululuk ve saltanatına itibar ederse, Davud hanedanı ile Fars ehlinin mülküne (ululuklarına) baksın. O Peygamber dedi ki: Ya Rab: Davud hanedanına gelince, onlar, kendisiyle yücelttiğin şeye layıktırlar. Ama (Mecusi olan) Fars ehlinin nesi var ki?" Cenab-ı Allah cevabında şöyle buyurdu: Onlar, beldelerimi imar ettiler. Kullarım da o imar edilen yerlerde yaşadılar."
Yeryüzünü mamur etmenin övgüye sebeb olduğu ortaya çıkınca tahribat yapmanın da kötü birşey olduğu anlaşılmış oldum.
Fakat biz deriz ki : İnsanlar, bu eÅŸyadan daha çok hürmete layık iken, müşriklerin gücünü kırmak için insanın öldürülmesi caiz olduÄŸuna göre onlarÂdan daha deÄŸersiz olan binaları yıkmak ve aÄŸaçları kesmek evleviyetle caizdir. Yüce Allah'ın: "...Allah yolunda onlara bir susuzluk, bir yorgunluk ve bir açlıÂğın eriÅŸmesi, kafirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmaları karşılığında kenÂdilerine salih bir amel yazılması içindir..."[133] âyetinde, söylediÄŸimize delil varÂdır. Daha sonra İmam Muhammed, Ebû Bekir hadisini ÅŸu ÅŸekilde te'vil etmiÅŸtir.
Hz. Ebû Bekir, Peygamber (s.a.v.)'in haber vermesiyle Åam'ın feth olunacağım ve müslümanların eline geçeceÄŸini biliyordu. Onun için tahriÂbat yapmaktan ve aÄŸaçlan kesmekten askeri sakındırmiÅŸtır.
Nitekim bundan sonra bunu açıklamıştır. Peygamber (s.a.v.) den rivayet edilen hadisin te'vili de bu şekildedir. Görmüyor musun? Peygamber (s.a.v.)'in kendisi Sakif kalesine mancınık kurmuştur ki mancınığın yapacağı tahribat ortadadır.
g- Yemek amacı dışında, düşmanın sığır, koyun ve diğer hayvanlarını kesme.
Çünkü Rasulullah (s.a.v.)'in yemek kasdı hariç, hayvanın kesilmesini yasakladığı rivayet edilir. Hadis-i Åerifte savaşçıların dâru'l-harbde düşmana ait ÅŸeylerden yemek yemelerinin ve hayvanlanna yem vermelerinin, yemek için hayvanın kesilmesinin caiz olduÄŸuna dair delil vardır. Yemek için hayvanın kesilmesinin caiz olması da bu cümledendir.
İmam Muhammed daha sonra bu hadisi başka bir senedle rivayet ederek sonuna şunları ekledi: "ihanet etme."
İhanet etmenin yasak olduÄŸu beyan edilmektedir. İhanet etmek, savaÅŸÂçının, yemek ve hayvanın yemi dışında kendi kendisine ganimetten birÅŸeyler saklamasıdır, Bu ise, haramdır. Yüce Allah şöyle buyurur:
"... Kim emanete hıyanet ederse kıyamet günü, hainlik ettiÄŸi ÅŸey boynuna asılı olarak gelir..." [134] peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurur: "Äulûl (hiyanet) cehennemin ateÅŸindendir."
h- Korkma
Çünkü Yüce Allah: "(Ey mü'minler), gevÅŸemeyin." [135] buyurmuÅŸtur. Yani savaÅŸta gevÅŸeklik göstermeyin. Gazilerin korktuklarını izhar etmeÂleri onları savaÅŸtan soÄŸutur.
ı - Fesad çıkarma ve isyan etme
Bazı alimler bu söz "sana emrettiÄŸim konuda bana isyan etme demektir" derler. Çünkü tavsiyenin faydası, itaatta kendisini gösterir. Bazıları da: Åayet Allah'tan yardım diliyorsan, O'na isyan etme manasınadır, derler.
36- İmam Muhammed, aynı hadisi üçüncü bir senedle: Ab-durrahman b. Cübeyr b. Nufeyr el-Hadrami rivayetiyle tekrar şöyle nakleder:
Rasûlüllah (s.a.v.)' den sonra Hz. Ebû Bekir askerleri yola çıkmak üzere hazırlayınca- ki bu askerlerin bir bölüğünün başına Åurahbil b. Hasene, bir bölüğüne Yezid b. Ebi Süfyan ve diÄŸer birine de Amr b. As'ı komutan tayin etmiÅŸti- Onlara "Diyarı benî Åurahbil" denilen yerde[136] toplanmak üzere MeÂdine'den ayrılmalarını söyledi. Burası, Medine'ye altı mil uzakÂlıktadır.
Halifenin, bir orduyu savaÅŸa göndermek istediÄŸi zaman askerlere, ÅŸehrin dışında bir karargah kurmalarım emretmesi gerekir. Çünkü karargahta toplanÂdıktan sonra bir arada hareket etmeleri, topluca evlerini terketmelerinden daha kolaydır.
Daha sonra Hz. Ebû Bekir karargâha gelerek anlara öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra ayağa kalkıp Allah'a hamd ve senada bulundu ve şöyle dedi:
"Sizler Åam'a gidiyorsunuz. Orası, Sebi'a bir yerdir. "Sebi'a" kelimesini, orada eziyet verici yırtıcı hayvanların çokluÄŸuyla tefsir ettiler. Lakin yukarıdaki rivayet yanlış olup kelimenin doÄŸrusu ÅŸebia'dır.
Yani orada o kadar çok nimet var ki, kiÅŸi onları seyrederek doyar. Sanki onları Åam'a gitmeye teÅŸvik ederek "siz Medine'de çekilen açlık ve sıkıntıdan sonra öyle bir yere gidiyorsunuz ki, orası çok verimli bir yerdir", demektedir.
Sonra dedi ki: "Allah size yardım ediyor ve kudret veriyor ki, orada mescidler yaparsınız. Oraya sakın arzu ve heveslerinizi tatmin etmek için gitmeyin
Hz. Ebû Bekir (r.a.) bu sözü, Peygamber (s.a.v.) den duyarak söyleÂmiÅŸtir. Çünkü Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edilen meÅŸhur bir hadiste şöyle buyuru 1 maktadır:
"Sizler yakında Kisra ve Kayser'in hazinelerine hakim olacaksınız," BuraÂdan da anlaşılıyor ki, Hz. Ebû Bekir'in onları tahribat yapmaktan ve aÄŸaçları kesmekten alıkoymasının sebebi, buraların müslümanlarm eline geçeceÄŸini bilrnesindendir. Ayrıca heva ve hevesten onları sakındırdı. Çünkü onlar cihad için çıkmışlardır ve cihad, dindendir. Yüce Allah şöyle buyurur :
"Dinlerini bir oyun ve bir eğlence yapan, kendilerini dünya hayatı aldatmış bulunan kimseleri (Öylece haline) bırak..."[137]
Hz. Ebû Bekir, sözüne şöyle devam etti: "Eşr'den sakının! Ama Ka'be'nin Rabbına yemin olsun ki, ona mübtelâ olacaksınız."
Eşr: Zenginleşen kimsede görülen bir nevi azgınlıktır. Yüce Allah şöyle buyurur.
"Çünkü insan kendini müstağni görünce azar"[138] Bu nedenle Hz. Ebû Bekir, Onları bu azgınlıktan sakındırmakla birlikte, buna mübtela olacaklarını da yemin ederek söylemiştir.
Hz. Ebû Bekir'in konuşmasının tamamı İmam Muhammed'in kitabında mevcuttur. Nihayet konuşmasını şöyle bitirdi:
"Ben buradan ayrıldığımda atlarınıza bininiz ve tek sıra olunuz ki teker teker hepinizle görüşeyim."
Halife meydanda orduyu teftiş ederken Hz. Ebû Bekir'in davrandığı gibi davranmalıdır.
Ravi diyor ki: Hz. Ebû Bekir, saffın başından sonuna kadar hepsine baka baka uÄŸradı ve selam vererek şöyle dedi: "Allah'ım! İsrail oÄŸullarının ruhlarını aldığın ÅŸeyle bunların da ruhlarını mızrak darbeleriyle ve taun (veba) hastalığıyla al. Haydi gidiniz. Allah'ın divanında; hepimizin toplaÂnacağı o yerde buluÅŸmak üzere...
Bu sözlerin açıklanmasına gelince, Hz. Ebû Bekir (r.a.) bir daha dönmeÂmek niyetiyle savaÅŸa gitmeye teÅŸvik etmiÅŸtir. Nefsi, Allah'ın rızasına teslim etmek, ancak bu ÅŸekilde gerçekleÅŸir. "Allahım! İsrail oÄŸullarının canlarını aldığın ÅŸeyle onların da canını al." sözü, ÅŸehadete nail olmaları için bir duadır. Bazıları da dedi ki: Kasdı, Rasûlüllah (s.a.v.)'in ÅŸu sözüdür: "Ümmetimin helaki, mızrak vuruÅŸları ve veba hastalığıyladır." Bu da, Åam'da yaygındı. Ebû Bekir (r.a.) ÅŸayet veba hastalığına yakalanacak olurlarsa, ÅŸehadet derecesine nail olmaları için dua etmiÅŸtir.
Burada kişinin, başka birine şehid düşmesi için dua etmesinde bir sakınca olmadığına delil vardır. Çünkü her ne kadar şeklen, ölüm için bir dua ise de, hakikatte hayat için bir duadır.
Hz. Ebû Bekir, bu karşılaşmasının onlarla son karşılaşması olduğunu söylemiştir. Bundan maksat, ya ecelin yaklaştığını haber vermek ya da onların geri dönmeyecekleri ve ancak kıyamet gününde karşılaşacaklarıdır.
Ravî diyor ki: Ordu yola koyulup Åam'a ulaÅŸtı. Bizanslılar onlara karşı çıktılar. Åam bölgesinden büyük bir ordu hazırlanmıştı. Durum Hz. Ebû Bekir'e bildirildiÄŸinde Irakta olan Halid b. Velid'e haber vererek üç-bin atlı ile yardımlarına koÅŸmasını emretti ve şöyle dedi:! Acele edin, acele" Allah'a yemin ederim ki, Åam köylerinden küçük bir köy, Irak'ın büyük bir kentinden bana daha sevimlidir.
Düşmanın İslâm ordusuna karşı büyük bir ordu hazırladığı haberini alınca, devlet baÅŸkanının, Hz. Ebû Bekir gibi hareket ederek takviye kuvvet göndermesi ve takviye kuvvetlerinin acele gitmelerini istemesi gerekir ki, İslâm ordusu yenilmeden savaÅŸ alanına varsınlar ve gidiÅŸlerinin bir anlamı olsun. Åayet İslâm ordusu yenilmiÅŸse artık takviye kuvvetleriyle toparlanması zordur.
Hz. Ebû Bekir'in Åam'ı, Irak'a tercih etmesi burasının Peygamberlerin gönderildiÄŸi mübarek bir bölge oluÅŸu sebebiyledir.
Ravi diyor ki: Hz. Halid, yanındaki yardımcı kuvvetle birlikte Hz. Ebû Bekir'in emrine uyarak sur'atle Åam'a hareket etti. Bizans askerlerini yararak Dumayr ve Zenebe denilen yere vardı. Müslüman askerlerin Cabiye denilen yerde bulunduklarını gördü.
Bizans ülkesine tabi olan Arablar, Halid'in geldiÄŸini duyunca korkuÂya kapıldılar.
Çünkü Halid cesaretiyle meşhurdu. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) ona: Seyfullah (Allah'ın kılıcı) ismini vermişti. Arablardan bir şair bununla ilgili olarak şöyle der:
"Ey içki sunan cariye! Ebû Bekir'in süvarileri gelmeden önce sabah içkiÂlerimizi getir. Belki ölümümüz yakındır da bilemiyoruz."
Bu ÅŸiirin öyküsü meğâzî kitaplarında anlatılır Bu beyti söyleyen kiÅŸi, îslâm dininden dönenlerin büyüklerindendir. Cariyesi ona bir kadeh ÅŸarap getirÂmiÅŸti. O da sırtını duvara dayayıp bu beyti söyledi ve kadehi alıp ÅŸarabı içmeye baÅŸladı. Tam o sırada Halid'in askerlerinden biri duvara tırmanmıştı. Beyti duyÂduÄŸu gibi adamın boynunu vurdu. Adamın kellesi, elindeki kadehin üstüne düştü.
Râvi diyor ki; Hz. Halid geldiÄŸinde daha Önce isimleri geçen komuÂtanlara- Åurahbil b. Hasene, Yezid b. Ebi Süfyan ve Amr b. As'a baÅŸkoÂmutan oldu. Bizans ordusu Antakya, Haleb, Kınnesrin, Hims ve Hama'yı terkederek kaçmaya baÅŸladı. O zaman Bizans Kralı, Heraklius idi. OrduÂsunun uÄŸradığı yenilgiye sinirlenerek Rum topraklarına doÄŸru yola koyulÂdu. Ordu komutanı Bahan, Herminiyye denilen yerde bulunuyordu. O da, beraberindeki askerlerle beraber hareket etti.
Buradan anlaşılıyor ki, Bizans ordusunun tamamı bir araya gelmişti.
İslâm ordusunun komutanları bir çadırda toplanıp savaÅŸ stratejisini görüşmeye baÅŸladılar. Yanlarında Kuzaa isminde biri vardı. Düşmanın duÂrumunu tesbit etmek üzere onu casus olarak gönderdiler. Dönüşünde, gizli bir yerde onunla buluÅŸarak getirdiÄŸi bilgileri deÄŸerlendirdiler.
SavaÅŸlarda ordu konulanlarının casuslar göndererek düşman ordusu hakÂkında bilgi toplamaları gerekir. Casuslar döndükleri zaman da, gizli bir yerde onlarla buluÅŸmalıdırlar ki, onların casus oldukları bilinmesin. Ayrıca ordunun hepsi, düşmanın ne yapacağından haberdar olmamalıdır. Çünkü düşmanın durumunu bilmeleri savaÅŸtan korkmalarına sebep olabilir.
Râvi diyor ki: Tam o sırada Ebû Süfyan bastonuna dayanarak koÂmutanlara doÄŸru geldi ve selam verdi. Komutanlar: "ve aleykesselâm. Ama, bize yaklaÅŸma" dediler.
Ona "yaklaÅŸma" demelerinin sebebi, onun henüz iyi bir müslüman olÂmadığı doÄŸrultusundaki kanaatleri idi.
Ebû Süfyan dedi ki: Hayret! Burada olduÄŸum halde KureyÅŸ'den bir grup aralarında savaÅŸ durumunu görüşüyor, ama beni aralarına almıÂyorlar. Böyle bir ÅŸeyle karşılaÅŸmaktansa ölmeyi tercih ederdim!... Çünkü Ebû Sûfyan, savaÅŸ iÅŸlerini bilmekle meÅŸhur bir kimse idi. Komutanlardan biri: "YaÅŸlınız -Ebû Süfyanın- görüşünü dinlemek ister misiniz? Biliyorsunuz savaÅŸtan anlayan biridir," dedi. DiÄŸerleri: "Dinleyelim" deyip onu aralarına aldılar ve: "Ne yapacağımızı söyle" deÂdiler. Ebû Süfyan: "Sizler komutansınız, siz bilirsiniz" dedi: "Görüşlerine ihtiyacımız var" demeleri üzerine Ebû Süfyan şöyle dedi: "Åu yaylada büyük bir tepe görüyorum." "Evet biz de görüyoruz." dediler. "Benim görüşüm o ki; gidip ÅŸu tepeyi arkanıza alın. İkrime b. Ebi Cehil'i bir mikÂtar askere komutan tayin edin. Orduda ne kadar iyi okçu varsa onları komutasına verin. Onun bu iÅŸten iyi anladığını biliyorum .Bilal, sabah ezaÂnını okuduÄŸu sırada İkrime komutasındakilerle birlikte çıksın. Okçular atlarını saf halinde dizsinler ve önlerinde çöküp nöbet tutsunlar. Åayet gece düşmandan bir baskın olursa Allah'ın izniyle onu püskürtmeye hazır olsunlar.
Åüphesiz bu, iyi bir görüş idi ve Uhud günü de Peygamber fs.a.v.) aynı ÅŸeyi yapmıştı. Åayet ganimet elde etmek arzusuyla okçular emre isyan edip yerÂlerini terketmemiÅŸ olsaydılar müşriklerin yenilmesine sebep olacaklardı. Yüce Allah bu durumu şöyle dile getirir:
"... Nihayet öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığı galibiyeti size gösterÂdikten sonra gevÅŸeyip bu hususta çekiÅŸtiniz ve isyan ettiniz. Kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu."[139]
Râvi diyor ki: Komutanlar Ebû Sûfyan'm bu görüşünü kabul ettiler. Samimi olarak kendilerine öğüt verdiÄŸine inanmışlardı. Tam gece karanlıÂğında Bizans süvarileri baskına geldi. Bu arada deve seslerini iÅŸitip müslü-maıılarin kaçtıklarına kesin kanaat getirdiler. Onun için de tam savaÅŸ düÂzeniyle baskın yapmaya ihtiyaç duymadan dağınık bir ÅŸekilde saldırdılar. Kimi önden, kimi arkadan geliyordu. Ama birden Ikrime'nin okçularıyla karşılaÅŸtılar. Bunu beklemiyorlardı. Okçular onları ok yaÄŸmuruna tuttu. Sabah güneÅŸ çıkmak üzereyken bozguna uÄŸrayıp Vakusa denilen yerin yanındaki konaklama yerlerine kaçtılar. İkrime de yanındaki arkadaÅŸlarıyla birlikte İslâm ordusunun bulunduÄŸu yere geldi. Bu, Åam fethinin baÅŸlangıcı olmuÅŸtu.
Daha sonra da, İslâm ordusuyla düşman ordusu arasında savaÅŸ çıktı. Bizans baÅŸkomutanı Bahan, Halid b. Velid'e haber göndererek kendisiyle konuÅŸmak istediÄŸini bildirdi. Halid görüşme yapmak üzere çıktı. AralaÂrında tercüman vardı. Bahan, Halid'e: "YaklaÅŸ, size bir teklifimiz var. Burayı terk edip gideceksiniz. Buna karşılık biz de ordunuzda yaya olanlaÂrın her birine binek ve hepinize bol bol yiyecek verelim. Ayrıca verimsiz topraklarda yaÅŸadığınızı biliyoruz. Adam başına beÅŸer altın verelim. Zaten buraya bunun için gelmediniz mi?" dedi. Tam bu sırada Hz. Halid söze kaÂrışarak: "Hayır, ülkemizde geçim sıkıntısı çektiÄŸimiz için buraya gelmiÅŸ deÄŸiliz. Lakin çevremizdeki milletlerle savaşıp kanlarını içtik. Sonra duyÂduk ki: Bizanslılar kadar kanı tatlı millet yoktur. Onun için kanlarınızı içÂmeye geldik." O zaman Bizanslılar birbirlerine bakarak şöyle dediler: "AlÂlah'a yemin ederiz ki, onlar hakkında duyduklarımız doÄŸruymuÅŸ. Bu müs-lümanlar böyle ÅŸartlarla çekip gitmezlermiÅŸ; ya dinlerini kabul edeceÄŸiz, ya da onlara tam itaat edip cizye vereceÄŸiz. İstesek de, istemesek de..."
37- İmam Muhammed, bu anlattıklarından sonra dâru'l-harbde hurma aÄŸaçlarının kesilmesi ve evlerin tahrip edilmeÂsinin caiz olduÄŸuna dair: "Herhangi bir hurma aÄŸacını kestiniz, yahut kökleri üstünde dikili bıraktınızsa, hepsi Allah'ın izniy-ledir. Kim Allah'a muhalefet ederse, şüphe yok ki, Allah' in azabı çetindir."[140] ayetini delil olarak getirdi. İmam Zührîye göre "acve" denilen hurmanın en iyi cinsi hariç, diÄŸer hurÂma aÄŸaçlarının hepsi kesilebilir. .
Dahhâk ise, ayette geçen "linetun" iyi meyve veren ağaca denir", demiştir.
Ayetin iniÅŸi NadîroÄŸulları olayında olmuÅŸtur. Peygamber (s.a.v.), MediÂne'ye geldiÄŸinde ne kendisinin lehinde, ne de aleyhinde bulunmayacaklarına dair onlarla antlaÅŸma yapmıştı. Amr b. Ümeyye, yanlışlıkla KUâb kabilesinden iki kiÅŸiyi Öldürmüştü. Peygamber (s.a.v.) beraberinde Ebû Bekir, Ömer ve Ali (r.a.) olmak üzere NadiroÄŸullan kabilesine gitti. (Arablarda adet olduÄŸu için) antlaÅŸmalı olan NadîroÄŸullarından, Kilab kabilesinden öldürülen iki kiÅŸinin diÂyetini ödemek üzere yardım taleb etti. Peygamber (s.a.v.)'e : Ya Ebe'l-Kasım, otur seni ağırlayalım, yemek yedirelim ve ondan sonra istediÄŸin meblağı vereÂlim." dediler. Sonra Huyay b. Ahtab, onları bir tarafa çekerek: "Bugünkü fırsat bir daha ele geçmez. Bugün Muhammed'i öldüremezseniz kolay kolay onu Öldüremezsiniz" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.)'i öldürmeÄŸe kalkıştılar. Cebrail (a.s.) gelip durumu Rasûlüllah'a haber verdi. O da, kalkıp Medine'ye döndü. Cenâb-ı Allah bu konuda şöyle buyurur:
"...Hani bir güruh size saldırmaya kalkmıştı da Allah onlara mani olÂmuÅŸtu"[141] Rasulullah (s.a.v.) asker toplayıp onları muhasara etti ve dedi ki: "Buradan çekip gidin. Her yıl bir defa gelip meyvelerinizi toplarsınız" Ama onlar bunu reddettiler. Rasulullah (s.a.v.) onbeÅŸ gün onları muhasara altında tuttu. Sokakların giriÅŸlerini kapatıp duvarların arkasından müslümanlarla savaşıyorlardı. Cenâb-ı Allah bu konuda şöyle buyurur :
"Onlar surla çevrilmiÅŸ kasabalar içinde yahut duvarlar arasında bulunÂmadan sizinle toplu bir halde vuruÅŸamazlar..."[142]
Müslümanlar, onlarla savaÅŸabilmek için onların evlerini yıkmaya koyulÂdular. Dış taraftan her bir duvar yıkılıp bir gedik açtıklarında onlar da iç taraftan bir duvar yıkıp daha içerdeki evlere sığmıyorlardı. Yüce Allah olayla ilgili olarak şöyle buyurur:
"...Öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem mü'minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı..."[143] Nihayet sıkıştıkça sıkıştılar. Münafıklar, yardımlarına koÅŸaÂcaklarına dair onlara söz vermiÅŸlerdi, ama onlar da yardıma gelmediler. Yüce Allah onlarla ilgili olarak da şöyle buyurur:
"EÄŸer sizinle harbedilirse muhakkak ve muhakkak biz, size yardım edeÂriz." diyen o münafıkları görmedin mi?..."[144] Rasulullah (s.a.v.) hurma aÄŸaçÂlarının kesilmesini emretmiÅŸti. Emrine uyularak aÄŸaçlar kesildi. Halbuki yahu-diler o aÄŸaçların bir dalını, bir köle yahut cariyeye deÄŸiÅŸmezlerdi. Onlar birbirÂlerine: "Hurma aÄŸaçları gittikten sonra artık burada kalmamız anlamsızdır." dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.)'e seslenerek şöyle dediler: "Ya Ebe'l-Kâsım! Hani sen bozgunculuktan sakındırıyordun, o hurma aÄŸaçlarının ne suçu var ki, onları kesip yakıyorsunuz? Canımız, çoluk-çocuÄŸumuz ve silahlarımız hariç develerimizi, taşıyabilecekleri kadar yükleyip burayı terketmemiz husuÂsunda bize güvence verir misin?"dediler. Peygamber (s.a.v.): "Evet" dedi. O zaman kalelerinin kapılarını açtılar. Yapılan antlaÅŸma üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) onları buradan çıkardı.
Bir rivayete göre Rasûlüllah (s.a.v.) Ebû Leylâ el-Mazinî ve Abdullah b. Sellâm'ı aÄŸaçlan kesmek üzere görevlendirdi. Ebû Leylâ, "acve" denilen hurmanın en iyi cinsinin aÄŸaçlarını, Abdullah da "levn" denilen âdi hurma aÄŸaçÂlarını kesiyordu. Ebû Leylâ'ya neden "acve" aÄŸaçlarını kestiÄŸi sorulduÄŸunda: "Çünkü onları kesmek yahudileri daha çok kızdırıyordu" dedi. İbn Sellâm'a da neden "levn" aÄŸaçlarını kestiÄŸi sorulduÄŸunda: "Biliyordum ki, Allah PeygamÂberini galip getirecek ve mallarını ona ganimet bırakacaktır. Bu sebeple mallaÂrının en güzeli olan acvenin kalmasını istedim." cevabım verdi. Bunun üzerine:
Kafir kitap ehlinin yurtlarında "hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allahm izniyledir"[145] âyeti indirildi.
BaÅŸka bir rivayete göre de: Yahudiler, duvarların üstünden şöyle dediler: "Sizler "bizler müslümanız, fesat çıkarmayız" diyordunuz. Halbuki görüyoruz ki hurma aÄŸaçlarını kesiyorsunuz. Allah bunu emretmemiÅŸtir. AÄŸaçlara dokunÂmayın hangi taraf galip gelirse aÄŸaçlar o tarafındır." Müslümanlardan bazısı, "doÄŸru söylüyorlar" dediler. Bazısı da: "Onları tahkir ve kızdırmak için keseÂlim" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah her iki tarafın da sözlerinin kendi rızaÂsına muvafık düştüğünü belirtme sadedinde yukardaki âyeti indirmiÅŸtir.
38- İmam Muhammed, söylediğini ispatlamak için Üsâme bin Zeyd'den rivayet edilen şu hadisi de delil olarak getirdi: "Peygamber (s.a.v.) sabahleyin "Übnâ"[146] denilen yere baskın yapıp orayı yakmamızı emretti.
Bir rivayete göre ismi geçen yer "Übnâ" deÄŸil, "Ebyaf'tır. Üsâme'nin babası Zeyd b. Harise burada Öldürülmüştü. Rasûlüllah (s.a.v.), olaya son derece üzülmüş ve Üsâme'yi üçbin kiÅŸinin basma geçirip oraya gitmesini ve baskın düzenleyip orayı yakmasını emretti. Ordu savaÅŸa gitmeden önce Rasû-lüllah (s.a.v.) vefat edince Hz. Ebû Bekir (r.a.) Rasûlüllah'ın emrini yerine getiÂrerek orduyu aynı yere göndermiÅŸtir.
39- Zûhrî'nin rivayetine göne Peygamber (s.a.v.) Tâif yolunÂda Evtâs'tan geçerken Mâlik b. Avf en-Nasrî'nin köşküyle karşılaÅŸtı ve yakılmasını emretti Bu olayla ilgili olarak Hassan (r.a.) şöyle der:
"Büveyre denilen yerde Luey oğulları üzerine büyük bir yangın ne de rahat yayıldı.
İmam Muhammed der ki: RasûlüIIah (s.a.v.) Tâif kaleleÂrinin muhasarasında ordu komutanı idi. Ancak henüz muhaÂsara olmaksızın Mâlik b. Avf'ın köşkünün yakılmasını emretÂmiÅŸtir. Yakılmasını emretmesi, Mâlik b. Avf ı tahkîr etmek ve üzmek içindir. Buradan da anlıyoruz ki, küfür yurdunda aÄŸaçÂları kesmekte ve evleri yıkmakta bir sakınca yoktur.
40- Râvi diyor ki: RasûlüIIah (s.a.v.) daha sonra Taife varıp bağlarının kesilmesini emretti.
Bu konuda meğâzî kitaplarında bir olay anlatılır. Tâifliler buna ÅŸaÅŸarak şöyle dediler: "Hurma aÄŸacı ancak on yılda meyve veriyor. Onlar kesildikten sonra ne yapacağız? Sonra bazıları kahramanlık gösterisinde bulunarak kale duvarlarının üzerinden şöyle bağırdılar: "AÄŸaçlarımızı kestiyseniz su, toprak ve güneÅŸ onlar yerine bize baÅŸkalarını verecektir." Bazıları böyle diyenlere: "Åayet gizlendiÄŸiniz delikten çıkabilirseniz, tabi" diye cevap verdiler.
RasûlüIIah (s.a.v.) ayrıca Hayber hurmalıklarının da kesilmesini emretÂmiÅŸtir. Hatta Hz. Ömer (r.a.) aÄŸaçlan kesenlerle karşılaşıp, onlara engel olmaÄŸa kalkışınca "RasûlüIIah (s.a.v.)'in emridir." dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer, RasûlüIIah (s.a.v.)'e gelerek: "Hurma aÄŸaçlarının kesilmesini siz mi buyurÂdunuz." dedi. RasûlüIIah (s.a.v.): "Evet" cevabını verince, Hz. Ömer: "Allah Hayber'i sana vadetmedi mi?" dedi. RasûlüIIah (s.a.v.) : "Evet vadetti." dedi. Hz. Ömer : "O halde kendinin ve ashabının hurmalıklarını kesiyorsun, deÂmektir." dedi. Bunun üzerine RasûlüIIah bir münadiye aÄŸaçları kesmeye son vermeleri için emir verdi.
Râvi diyor kî: Bazı kimseler haber verdi ki, onlar Natâh kalesinin hurmaÂlıklarında kılıç izleri görmüşler ve kendilerine bunlar RasûlüIIah (s.a.v.)1 in kesilmesini emrettiÄŸi aÄŸaçlardır denilmiÅŸtir.
Natâh, Hayber kalelerinden birisinin ismidir. Rivayete göre Hayber YaÂhudilerinin altı kaleleri vardı: Åık, Natâh, Kamus, Ketîbe, Sülâlim, Vatîha
41- Ömer b. Hattab (R.A), Åam'daki valisine bir mektup yazarak dedi ki:"Sen yanındakilere emret, bazen ayakkabılı ve bazen de yalınayak dolaÅŸsınlar.
Bazen ayakkabılı ve bazen de yalınayak yürüsünler ki, her iki duruma da alışsınlar.
Hadis-İ Åerifte rivayet edildi ki: "RasûlüIIah (s.a.v.) her iÅŸe saÄŸdan baÅŸÂlamayı severdi. Hatta ayakkabısını giymesinde ve saçını taramasında bile"
Hadis-i Åerifte geçen "teraccele" kelimesi, saçını tarama anlamına geldiÄŸi gibi binekten yere inme anlamına da gelir. Hz. Ömer'in yalın ayak yürümelerini istemesi, onlara ÅŸefkatinden dolayıdır. Åayet küfür yurdunda yalınayak yürümek mecburiyetiyle karşı karşıya gelirlerse zorluk çekmesinler diye.
Hicret sırasındaki maÄŸara olayından sözederek Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle der: "Rasulullah (s.a.v.)'İn ayaklarının tabanına baktım, kan damlıyordu. Çünkü yalınayak yürümeye ahÅŸmamıştı". Onun için fakihler yalın ayak ve uzun meÂsafeli yarışlar yapmayı müstehab saymışlardır.
Hz. Ömer (r.a.) mektubunda izar ve rida[147] giyinmelerini söyledi.
Yani namaza giderken ve halk arasına çıkarken izar ve rida giymeden çıkmasınlar. Her ne kadar tenha bir yerde tek kat elbiseyle namaz kılmabilirse de müstahab olan izar ve rida, giyerek kılmaktır. Hz. Ömer'in Rida giyilmesini emretmesi, bu giysinin Arab giysisi olmasından dolayıdır.
Atları eğitsinler
Maksat atların İhtiyaç anında yumuÅŸak baÅŸlı olmaları için yahut ürkme-mek üzere eÄŸitilmeleridir. Nitekim Hadis-i Åerifte şöyle buyurulur :
"Atlar ürktüğü için dövülür ama sürçtüğü için dövülmez." Çünkü sürçme binicinin dizginleri iyi tutmamasından olabilir. Ama ürkme hayvaÂnın huysuzluÄŸundandır. Onun için ürkme hususunda at eÄŸitilir. Haç teÅŸhir edilerek halka gösterilmesin.
Yani, zimmiler müslüman memleketlerde haçlarını teÅŸhir ederek sokakÂlardan geçmesinler. Çünkü bu, müslümanları hafife almak anlamına gelir. HalÂbuki müslümanları hafife alsınlar diye onlara teminat vermedik.
Domuzlar onların yakınında olmasın.
Yani Müslüman ÅŸehirlerde zımmilerin açıktan açığa içki kullanıp satmaÂları ve domuz besleyip satmalarına engel olsunlar. Çünkü bu bir günahtır ve onu açıktan iÅŸlemelerine imkan verilmez; Ama bunu kendi evlerinde ve üzerinde antlaÅŸma yapılan kiliselerinde yapabilirler. Çünkü bu, ÅŸirk koÅŸmalarından ve Allah'tan baÅŸkasına ibadet etmelerinden daha kötü bir ÅŸey deÄŸildir. Kendi evleÂrinde Allah'tan baÅŸkasına ibadet etmelerine engel olunmazken buna da tabiatıyla engel olunmaz.
İçki içilen sofraya oturmasınlar.
Müslümana yakışan bu gibi sofralara oturmamaktır. Hatta mümkün ise münkerden sakındırma yoluyla içki içenlere engel olmaya çalışır. DeÄŸilse oraÂdan uzak olmalıdır. Çünkü lanet sofrada bulunanların hepsinin üzerine iner. Nitekim, Rasulullah (s.a.v.) kıyametin ÅŸartlarından bahsederken şöyle buyuÂrur: "Sofralarının üzerinde içki kaseleri dolaÅŸtırılır ve Allah'ın laneti üzerlerine iner."
PeÅŸtemal giymeden hamama girmesinler.
Çünkü avret yerlerini örtmek farzdır. Hadis-i Åerifte şöyle buyunılur: "Kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa izarsız (peÅŸtemalsız) hamama girÂmesin ve hanımını hamama sokmasın."
Acemlerin ahlakından sakınınız.
Lüks hayat ve böbürlenme gibi müslümanların ahlakına ters düşen acemÂlerin ahlakından sakınınız. Acemlerden maksat, mecusilerdir. Böylece anlamış oluyoruz ki, müslümanların ahlakından olan hususları yapmakta bir sakınca yoktur. İmam Muhammed daha sonra açıkladığımız ÅŸekilde hadisi açıklayıp sonunda şöyle dedi:
Bunları açıkça işlemek istedikleri zaman müslüman şehirlerden uzak bir yerde yapsınlar.
Mesela köylerde yapabilirler. Çünkü ÅŸehirler dini sembollerin merÂkezleridir. Buralarda bu gibi çirkin ÅŸeylerin yapılması müslümanları hatife almaktır. Bu ise, köyler için söz konusu deÄŸildir. Rasullullah (s.a.v.) köylüler için şöyle buyurur: " Onlar dünyadan habersizdirler" Rasululah (s.a.v.) bu hadisiyle bedevilerin cehaletlerine ve dini emirlere baÄŸlılıklarının gevÅŸekliÄŸine iÅŸaret buyurmuÅŸtur.
İmam Åemsü'l-Eimme -Allah rahmet etsin- şöyle der: "Bana göre doÄŸru olan, İmam Muhammedin bu sözlerle Küfe köylerini kast ettiÄŸidir. Bu köylerde oturanların hepsi zımmi yahut Rafızîlerdir. Ama bizim bulunduÄŸumuz bu diyarda, hem ÅŸehirlerde, hem köylerde bu iÅŸleri yapmaları yasaklanır. Çünkü buralardaki köyler cemaatle namaz kılman mescidlerden ve onlarda va'zeden vaizlerden yoksun deÄŸildir. Bunlar ise, dinin sembolleridir.
42- Ebû Üseyd es-Sâidî'den, Bedir günü Rasulullah (s.a.v.) 'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Size yaklaştıkları zaman onlara ok atın ve yüzyüze gelmeden kılıçları çekmeyin."
"Üzerinize çullanırsa" Sözü, size yaklaşıp hücum etmeleri anlamın Bu ise, stratejik bir davranıştır. İhtiyaç anında ok atarak düşmanı kendilerinden savmalarım emretmiÅŸtir. Bu, onların SavaÅŸmasına izin verilmediÄŸi zaman içinÂdir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) Bedir'de Allaha yalvarmak için Hz. Ebû Bekir' le beraber gölgeliÄŸe çekilip ashabını savaÅŸmaktan sakındırdığı bir sırada bu sözünü söylemiÅŸtir.
"Kılıçları çekmeyin" sözü ise, kılıcı düşmana ulaÅŸmasından emin olunÂcaya kadar gazinin onu kınından çıkarmasının münasib olmayacağını açıklaÂmaktadır. Ancak kılıç çekmede ÅŸer'î bir kerahet yoktur. Bu da düşman için bir oyundur. Kılıçların parlaması, düşmanı korkutur.
Bazı alimler de dedi ki: Düşman yaklaşmadan kılıç çekmek korkaklık alemetidir. Yüce Allah şöyle buyurur:
"... Birbirinizle çekişmeyin. Sonra bozguna uğrarsınız ve heybetiniz gider. Bir de sabr ve sebat edin Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir."[148]
Emırlık -Ordu Komutanlığı
43- Sayıları az veya çok olsun, devlet başkanı bir yere bir seriyye gönderdiği zaman başlarına birini emir tayin etmeden onları yola çıkarmamalıdır.
Rasulullah (s.a.v.)'e uyarak birini komutan tayin etmek vacibtir. Çünkü kendisi seriyyeler göndermiÅŸ ve mutlaka her defasında birini baÅŸlarına komutan tayin etmiÅŸtir. Åayet baÅŸlarına bir komutan tayin etmemek caiz olsaydı, bunun caiz olduÄŸunu belirtmek için ber defa olsun komutansız bir seriyye gönderirdi. Çünkü seriyyede bulunanların bir karar etrafında toplanmaları ÅŸarttır. Bu ise, ancak baÅŸlarında bir komutanın bulunmasını gerektirir ki, onlara bir ÅŸey emrettiÂÄŸinde yerine getirsinler. SavaÅŸta konutanm emrine itaat etmek bazı savaÅŸ usûlleÂrini bilmekten daha yararlıdır. İtaat yoksa komutanlığın anlamı kalmaz. RasuÂlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Bana itaat eden, tayin ettiÄŸim emire itaat etsin. Emirime isyan eden ise, bana isyan etmiÅŸtir."
44- İmam Muhammed, daha sonra söylediklerimize delil olarak bir hadis-i ÅŸerif getirip Peygamber (s.a.v.)in şöyle buÂyurduÄŸunu belirtir:
"Bir yolculukta üç kiÅŸi bir araya geldi mi, en küçükleri bile olsa Kur'anı en iyi bilenlerini baÅŸkan seçsinler.11 Kur'an'ı en iyi bilenin tercih edilmesi, onun diÄŸerlerinden daha faziletli oluÂÅŸundan dolayıdır. Daha sonra şöyle dedi: Onlara İmam olan o kiÅŸi artık onların emiridir ve Rasulullah (s.a.v.)'üı tayin ettiÄŸi emir gibidir.
Bu ve buna benzer hadislerle sahabe, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'ın hilafetine delil getirip dediler ki: Rasulullah'm, din işinizi yürütmek için seçtiği kişiye dünya işiniz için ona nasıl rıza görtermezsiniz?
Yolcu iki kiÅŸi bile olsa efdal olan, birinin diÄŸerine baÅŸkan olmasıdır. ÇünÂkü bu, anlaşıp ihtilaf etmemeleri için daha geçerlidir.
45- İmam Muhammed kitabında Selman[149] b. Amir'in riÂvayet ettiÄŸi ÅŸu hadisi nakletmektedir. Peygamber (s.a.v.) seferÂlerinin birinde gece yola koyuldu. Uyku sersemliÄŸiyle berabeÂrindekiler düzensiz bir ÅŸekilde dağıldılar. Kimi çok ileri giderÂken kimi de geride kaldı. Ebû Bekir ile Ebû Ubeyde (r.a.)'ın develeri yolun bir tarafındaki aÄŸaca yanaşıp ondan otlamaÄŸa baÅŸladılar. Daha sonra Ebû Bekir ve Ebû Ubeyde (r.a.) uyuya-kaldılar. Uyandıklarında gördüler ki Rasulullah ve Sahabe onları bırakıp gitmiÅŸler. Konaklanan yere yaklaşıp sesin ulaÅŸaÂcağı mesafeye geldiklerinde Rasulullah (s.a.v.) onlara seslendi: "Biriniz diÄŸerine emir oldu mu?" "Evet, ya Rasulullah" dediÂler. Rasululah (s.a.v.) "DoÄŸru hareket etmiÅŸsiniz." buyurdu.
Yolcular da, hırsızların baskınından korktukları zaman emirlerine itaat etmek ve çarpışmaya ihtiyaç duyulduÄŸu zaman onun emirlerine göre hareket etmek için birini baÅŸlarına baÅŸÂkan seçsinler. Ama böyle bir korku sözkonusu olmadığı duÂrumlarda baÅŸkan seçmemelerinde bir sakınca yoktur.
İmam Muhammed der ki: Devlet baÅŸkanının savaÅŸtan anlaÂyan birini ordunun başına geçirmesi vacibtir. BaÅŸa geçirilen kiÅŸi de tedbirli olmalı, orduyu ne körü körüne tehlikeler üzeÂrine sürmeli ve ne de ele geçen fırsatları kaçırmalıdir. Devlet baÅŸkanı ordunun da hamiÅŸidir ve bu görevini tam bir ÅŸekilde yerine getirebilmesi için bu konularda denediÄŸi kimseyi baÅŸlaÂrına komutan tayin etmelidir. Åayet onları ele geçen fırsatlarÂdan alıkoyarsa kaçan fırsat bir daha ele geçmeyebilir. Åayet kendi cesaretine güvenerek tehlikelere kendisini atarsa onlar da mecburen ona tabi olacaklardır. Kendisi cesaret ve kuvveÂtiyle canını kurtarabilir ama olabilir ki kendileri bunu beceÂremezler ve helak olurlar.
46- İmam Muhammed söylediklerini teyid etmek için Hz. Ömer'in valilerine yazdığı şu sözü nakleder. Bera b. Mâlik'i müslüman ordulardan hiç birine komutan tayin etmeyin. Çünkü kendisi onları tehlikenin üzerine üzerine götürür.
Berâ, Enes b. Mâlik'in kardeşi olup zühd hususunda Rasulullah (s.a.v.)1 in seçkin ashabından biridir. Mertebesinin yüksekliği konusunda Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Nice pejmürde ve eski elbiseli kimse vardır ki halk onu hakir görüp itibar etmez. Ama Allah'a yemin edip şu şöyle olacaktır derse, Allah sözünü doğru çıkarır. İşte bunlardan biri Bera b. Mâlik'tir."
Rivayet edilir ki, bazı gazvelerde müslümanlar zor duruma düştüler. BuÂnun üzerine Bera' b. Mâlik'e: "Dua etmeyecek misin? Hani Rasulullah (s.a.v.) senin için, o malum sözü söylemiÅŸtir", dediler. "Bera ellerini havaya kaldırıp: Allah'ım düşmanların omuzlarını bize ihsan eyle de kılıçlarımızı onlarla deneÂyelim." ÅŸeklinde dua etti. Onun bu duasından hemen sonra düşman yenilip kaçtı.
Bununla beraber Hz.Ömer (r.a.), tedbirsiz cesaretinden dolayı onun orduya komutan tayin edilmesinden sakındırdı. Çünkü o kadar gözü kara idi ki her tehlikeye hiç aldırmadan yürürdü.
Ebû Müslim'in Merv ÅŸehrinden çıkardığı Bermekilerin ileri geleni Nasr b. Seyyar'in şöyle dediÄŸi anlatılır: Acem büyükleri ittifak etmiÅŸlerdir ki, ordu koÂmutanlığına geçirilecek kimsede hayvan hasletlerinden on tanesi bulunmalıdır: Horozun cesareti, tavuÄŸun ÅŸefkati, domuzun saldırganlığı, köpeÄŸin -yara üzeÂrindeki- sabrı, turnanın hırsı, tilkinin kurnazlığı, karganın uyanıklığı ve çökmek nedir bilmeyen Horasan hayvanlarının gürbüzlüğü.
47- İmam Muhammed der ki: Åayet emir bu konuda bilgi sahibi deÄŸilse, ona yol gösterecek bir vezir seçsin. Yüce Allah şöyle buyurur:[150] "Bana kendi ailemden bir de kardeÅŸim HaÂrun'u vezir ver." Åayet böyle bir vezir seçmemiÅŸse, ordudan bu iÅŸten anlayan birkaç kiÅŸiyi seçer ve onlara danışıp görüşlerinÂden istifade eder. Çünkü Rasulullah (s.a.v.), evinin nafakasına varıncaya kadar her hususta sahabeyle meÅŸveret ederdi. Aynı zamanda bunu yapmakla da emrolunmuÅŸtu. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "... yönetim iÅŸinde onlarla müşavere et..."[151]PeygamÂber (s.a.v.) de: "MeÅŸveretten dolayı hiç bir topluluk helak olÂmamıştır" buyurmaktadır.
İmam Muhammet! der ki: Emir meşverete başvurduktan sonra vardığı sonucu halka emreder. Onlar da ona itaat edip aykırı hareket etmemelidirler. Rasulullah (s.a.v.): "(Emire) isyan eden kimseye cennet helal olmaz," buyurur.
Rivayet olunur ki, Peygamber (s.a.v.) savaÅŸa son verilmeÂsini istediÄŸinde bir münadiye, savaÅŸa son verdiÄŸini ilan etmesini emretti. Daha sonra Peygamber (s.a.v,)'e falan ÅŸehid edildi" denildi. O da : "Ben savaÅŸtan menettikten sonra mı?" diye sorÂdu. "Evet" dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): "(EmiÂre) isyan eden kimseye cennet helal olmaz." buyurdu.
Åehadet derecesiyle birlikte Peygamber (s.a.v.)'in onun hakÂkında böyle buyurması, bile bile emire isyan etmenin hiçbir suÂrette helal olmayacağını göstermek içindir.[152]
        Â
Seriyyeler Gönderme
48- İmam Muhammed, Sahr el-Gâmidî'den naklen PeyÂgamber (s.a.v.)rin şöyle buyurduÄŸunu rivayet etti: "Allahım! Ümmetimin erkencilerine bereket ihsan eyle." Peygamber (s.a.v.) bir yere seriyye göndermek istediÄŸi zaman günün evvelinde gönderirdi.
Burada ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek hususunda erken davranÂmasının gerektiÄŸine delil vardır. Çünkü böyle davrandığı takdirde Rasulullah (s.a.v.)'in duasının bereketiyle ihtiyacını gidermesi daha kolay olur,
Rasulullah (s.a.v.): "Sabah erken davranmak kazançtır yahut[153] amacı elde etmektir." buyurdu.
Bu sebeple ilim tahsili için sabah erkenden çıkmanın müstehap olduğu söylenmiştir. Denildi ki; İlim ancak, karganın sabah çok erkenden uçması gibi erken tahsiline çıkmakla elde edilir.
Burada Devlet Başkam bir seriyye göndermek istediği zaman günün evvelinde göndermesi gerektiğine dair delil vardır.
Denildi ki: Ayrıca PerÅŸembe ve Cumartesi günleri gönderilmelidir. ÇünÂkü Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduÄŸu rivayet edilir "Allahım Cumartesi ve PerÅŸembe günlerinin erkencilerine bereket ihsan eyle."
49- Rivayet edilir ki, Hz. Ömer b. Hattab (r.a.)> devesini baÄŸlamış bekleyen birini gördü. Ona: "Seni burada alıkoyan nedir?" diye sordu. O adam: "Cuma'dır; cuma namazım kılÂmak için bekliyorum." dedi. O zaman Hz. Ömer: "Cuma, yolcuyu alıkoymaz. Kalk yoluna git." dedi.
Bu, her ne kadar, cumadan kaçma şüphesi taşıdığı için bu günde yola çıkmanın mekruh olduÄŸunu söyleyen dar görüşlüler varsa da, cuma günü savaÅŸ, hac yahut baÅŸka herhangi bir maksatla yola çıkmakta ÅŸer'i bir sakınca olmaÂdığına delildir. Onların bu anlayışına karşılık biz deriz ki:
DiÄŸer günlerde yolculuk mekruh olmadığına ve bu günlerde çıkan bir kimseye, sen namazların yarısından kaçıyorsun, denilmiyeceÄŸine göre, cuma günü yolculuÄŸa çıkmak da mekruh olmaz. Ramazanda da yola çıkmak caizdir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Ramazandan iki gün geçtikten sonra Medine'den Mekke'ye hareket etmiÅŸtir. Burada da orucu eda etmekten kaçma şüphesi yokÂtur. Ayrıca zevalden sonra yola çıkacak kimseye zevalden önce cuma vacib deÂÄŸildir ki, yola çıkması vacibten kaçış olsun? Bize göre zevalden önce yola çıkÂmasında bir sakınca olmadığı gibi zevalden sonra çıkmasında da sakınca yoktur. İmam Åafii -Allah rahmet etsin- ise, vakte baÄŸlı ibadetlerin eda edilmesinin vacib oluÅŸunda, vaktin evveline itibar eder. Ona göre vaktin baÅŸlangıcında muÂkim olan bir kimse, yolcu olmakla cumanın vücubiyeti üzerinden sakıt olmaz. DiÄŸer günlerde yola çıkacak kimse de, Öğle namazını mukim olarak kılar.
Bize göre ise, ibadetin vucubiyetinde vaktin sonuna itibar edilir. Onun için diğer günlerde vaktin sonunda yola çıkacak olan kimseye o vakit için yolcu namazı kılması gerekir. Cuma günü öğle vakti çıkmadan önce şehrin imar sınırını geçecek olan bir kimseye cuma namazı vacib olmaz. İster zevalden önce şehri terketsin, ister zevalden sonra terketsin, farketmez. Ama Öğle vakti son buluncaya kadar şehrin İmar sınırından dışarı çıkmayacağını biliyorsa o zaman cumayı kılması gerekiyor. Cumayı eda etmeden çıkamaz.
el-Kitâb' da İmam Muhammed der ki: "Çünkü cumayı eda etmek onun üzerine bir farzdır." Bu açıklama, İmam Muhammed'in temel yaklaşımına daÂyanmaktadır. Zira Ona göre mukim için aslolan, cuma namazının farz oluÅŸuÂdur. Namaz bölümünde bu konudaki ihtilafı belirtmiÅŸtik.
İmam Zafer ise, vaktin sonuna İtibar etmez. Ona göre ancak cumayı kılaÂbileceÄŸi miktar kadar vaktin daralmasına itibar olunur. Bu hükümde o da, kendi kuralına dayanır. Çünkü ona göre vucubiyetin sebebi, artık daha fazla geciktiÂrildiÄŸi zaman o farzı yerine getirecek vaktin kalmayacağı sınırında ortaya çıkar. Onun için der ki: O sınırdan sonra aybaşı kanı gören bir kadın o vaktin namaz sorumluluÄŸundan kurtulmuÅŸ olmaz.
Vakit darlığı ortaya çıkıncaya kadar şehri terketmeyecek kimsenin de cumada hazır bulunması gerekir.
Serahsî dedi ki: Hocamız İmam Åemsu'l-Eimme el-Hulvânî der ki: Bu mesele bana şüpheli geliyor. Çünkü vaktin sonuna itibar edilmesi ferdi olarak kıhnabilen namazlarda sözkonusudur. Oysa cuma namazını kiÅŸi, yanlız başına kılamaz. Onu, ancak imam ve cemaatle birlikte kılabilir. Bundan dolayı yolcu, ÅŸayet halk namazını eda edinceye kadar ÅŸehri terk etmeyecekse, cumayı onlarla birlikte kılması gerekiyor.
Bu şüphe, İmam Züfer'in kuralına göre çözüme bağlanır. Çünkü ona göre, kılma imkanına itibar edilir. Daha fazla geciktirildiği takdirde namazı kılma imkanı bulunmayan son vakit vucubiyetin sebebidir. Bize göre ise vucubiyete sebeb, vaktin son bölümüdür.
50- İbn Abbas (r.a.) Rasulullah (s.a.v,)'in şöyle buyurduÂÄŸunu rivayet eder:
"Ashabın hayırlısı dörttür. Seriyyelerin hayırlısı dörtyüz-dür. Ordunun hayırlısı ise, dörtbindir. On ikibinlik bir orduÂnun sözü bir olursa, sayı azlığından dolayı asla yenilmez." Denildi ki: "Ashabın hayırlısı dörttür." sözünden maksat, sahabüerimin hayırlısı dörttür demektir ve bununla RaÅŸid Halifeler kastedilmiÅŸtir.
Ayrıca denildi ki: Bununla, sözün zahiri kastedilmiştir. Bu söz, Ebû Ha-nîfe ile İmam Muhammed'in, cuma namazının imam hariç üç kişilik cemaatle kılınabileceğine delildir. Çünkü ashabın (arkadaşların) hayırlıları, yardımlaş-malarıyia farz eda edilenlerdir.
Hadiste serİyyenin, ordudan daha az olduÄŸuna delil vardır. Seriyyeye bu ismin verilmesi, gece yola devam edip sayısının azlığından dolayı gündüz pusuya giren küçük birlik oluÅŸundandır. Büyük birliÄŸe ordu denilmesinin sebebi ise, sayısının çokluÄŸundan dolayı askerlerin dalga dalga bir görüntü arzetmesİn-den ve bir coÅŸku havasını estirmesinden dolayıdır. Bundan kasıt, dötyüzden az sayıdaki birliÄŸin seriyye olamayacağı deÄŸil, sayıları dörtyüze ulaşınca, muraÂdına ermeden dâru'l-harbten dönmeyeceÄŸidir.
"Onikibin kiÅŸilik bir ordu, sayısının azlığından dolayı yenilmez." sözü ise, bu sayıya ulaÅŸan İslâm ordusunun, sayısı daha çok olsa bile, düşman orduÂsuna yenilmesinin beklenmediÄŸi anlamındadır. Çünkü yenilmeyen galibtir. Lakin galib gelebilmesi için askerlerin sözlerinin bir olması gerekiyor. Huneyn günü, müslümanların sayısı onikibin olduÄŸu halde yenilmiÅŸlerdir. Nitekim Yüce Allah:
"...Yeryüzü, o genişliğine rağmen, size dar gelmişdi. Nihayet bozularak gerisin geri dönüp gitmiştiniz."[154] buyurur.
Ama aralarında münafıklar ve henüz îslamını güzelleştirmemiş; daha yeni müslüman olmuş Mekke halkından kimseler bulunduğu için sözleri bir olmamıştır.
Böyle bir orduda birlik varsa kaçmaları caiz değildir. Çünkü o zaman üç kolordu durumundadırlar. En iyileri olan dörtbini sağ kanatta, dörtbini sol kanatta ve dörtbini de merkezde. Üzerinde ittifak olunan çoğulun asgari sınırı, şer'i hüküm itibariyle sayıca daha çok olan çoğul gibidir.
51- Rasûhıllah (s.a.v.)'in şöyle buyurduÄŸu rivayet ediÂlir: "Seriyye komutanlarının hayırlısı Zeyd b. Harise'dir. GaniÂmetleri eÅŸit paylaÅŸtırır ve halk arasında adil davranır."
Zeyd, Hz. Haticenin kölesi idi. Onu, Rasulullah (s.a.v.)'e hediye etmişti. Evlat sayma neshedilinceye kadar bu durum böyle devam etti. Yüce Allah onun hakkında şöyle bururur :
"Hatırla o zamanı ki, Allah'ın kendisine mi'met verdiği ve senin de yine kendisine lutufta bulunduğun zata sen: "zevceni uhdende tut. Allah'tan kork... demiştin."[155]
Rasûlüllah (s.a.v.), onu sekiz ayrı seriyyeye komutan tayin etmiÅŸti. NiÂhayet Mu'te'de öldürüldü. Rasulullah (s.a.v.), komutanların en hayırlısı olduÂÄŸunu söyliyerek onu övdü. Hayırlılık vasfını haiz oluÅŸunu da bu iki haslete baÄŸÂladı. Çünkü seriyye komutanı bu iki haslete muhtaçtır. Bunlar, yukarıda geçtiÄŸi gibi, ganimetleri eÅŸit bir ÅŸekilde taksim etmek ve askerler arasında çıkacak anÂlaÅŸmazlıkların çözüme baÄŸlanmasında adil davranmaktır.
Bazıları, İmam Muhammed'in rivayeti bu ÅŸekilde nakletmesini ayıplamışÂlar ve rivayet: "Aksemühüm bi'sseviyyeti ve a'deluhum bi'rra'ıyyeti" ÅŸeklinde olmalıydı demiÅŸlerdi Buna karşılık deriz ki: îmam Muhammed hadisi bu lafızla rivayet ettiÄŸine göre, naklettiÄŸi ÅŸekilde kullanılması da sahihtir.
52- İmam Muhammed der ki: Devlet baÅŸkanının, baÅŸarabiÂleceÄŸi takdirde bir yahut iki veya üç kiÅŸiyi seriyye olarak gönÂdermesinde bir sakınca yoktur. Çünkü Peygamber (s.a.v.)'in Hendek savaşı günlerinde Huzeyfe b. el-Yeman'ı yalnız başına gönderdiÄŸi rivayet edilmiÅŸtir. Ayrıca Abdullah b. Üneys ile Dıhye el-Kelbi'yi ayn ayrı yalnız baÅŸlarına, İbn Mes'ud ve Habbâb'ı da beraber gönderdiÄŸi rivayet edilmektedir.
Peygamber (s.a.v.)'in, üç kişiden az seriyye göndermeyi yasaklayan hadisinin izahı vardır:
Ya üçten az göndermek dinde mekruh olmadığı halde RasuÂlullah (s.a.v.) müslümanlara olan ÅŸefkatinden böyle buyurÂmuÅŸtur.
Ya da efdal olanı belirttmek için böyle buyurmuştur. Yani efdal olan, üçten az olmamasıdır. Ta ki düzeni bozmadan biri Önde ikisi arkada saf bağlayıp cemaatle namaz kılabilsinler. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edilen: "Yola tek başına çıkan süvari, şeytandır. İkisi, iki şeytandır. Üç ise cemaattir." hadisinin manası budur.
Deriz ki: Seriyye göndermekten maksat, sadece savaÅŸ deÄŸildir. Bazen düşmanın durumunu teftiÅŸ edip gizli durumları hakkında haber almak için gönÂderilir. Bu gibi iÅŸlerde bir kiÅŸinin düşman tarafına sızması üç kiÅŸinin sızmaÂsından daha kolaydır. Olabilir ki, iki kiÅŸi sızarlar da, bunlardan biri haber getirir, diÄŸeri ise bu arada yeni haberler toplar. Bu durumda iki kiÅŸi olmaları daha yararlıdır. Bazen de hedef, savaÅŸmak yahut düşmanın ileri gelenlerini gizlice öldürmektir. Bu durumda da üç ve daha fazla kiÅŸinin bu iÅŸi gerçekleÅŸtirmeleri daha uygundur. Bunlara karar vermek, emire aittir.[156]
Bayrak, Sancaklar Ve Parola
53- Sancakların beyaz ve bayrakların siyah olması daha uygundur. Çünkü hadisler bu şekildedir.
RaÅŸid b. Sa'd (r.a.)'ın şöyle dediÄŸi rivayet edilir: "RasuÂlullah (s.a.v.)'in bayrağı siyah ve sancağı beyazdı."
Urve b. Zübeyr (r.a.) dedi ki: Rasulullah (s.a.v.)'in bayrağı siyah olup Hz. Aişe'nin hırkasından yapılmıştı ve ismi Ukâb idi.
"Ukab", Peygamber (s.a.v.)'in bayrağının ismiydi. Nitekim baÅŸka eÅŸyaÂlarının da ismi vardı: Sarığının ismi es-Sehab, atının ismi es-Sekb ve katırının ismi de Düldül'dür. Sancak, sultana ait olan ve onun önünde çekilen bez parçaÂsına denir. Bayrak ise, her komutan ve askerin altında toplandığı bez parçasıdır.
54- Peygamber (s.a.v.)'in ilk olarak ne zaman bayrak kullanÂdığı hususunda ihtilaf vardır. İmam Zührî der ki: Hayber saÂvaşına kadar bayrak yoktu, sancaklar vardı.
BaÅŸkaları, Bedir günü Rasulullah (s.a.v.)'in bayrağının renÂgi siyahtı, derler.
Buradan anlaşılıyor ki,Hayber'den önce bayrak vardı. Bayrakların siyah olmasının hoÅŸ karşılanması, savaşçıların siyah rengi seçmelerindendir. Her topluluk kendi bayrağının etrafında savaşır. SavaÅŸta dağılırlarsa, tekrar kendi bayrakları çevresinde toplanırlar. Siyah renk ise, güÂnün aydınlığında iyi görünür. Hele tozlu ve dumanlı zamanlarda baÅŸka renklerÂden daha iyi seçilir. Onun için siyah renk seçilmiÅŸtir.
Åer'î yönden ise, bayrakların beyaz, san yahut kırmızı olmalarında bir saÂkınca yoktur. Sancaklarda beyazın seçilmesi ise, Rasulullah (s.a.v.)'in: "Allah'ın yanında elbisenin en sevimlisi, beyaz olanıdır, Canlılarınız beyaz giysin. Ölülerinizi de onunla kefenleyin." ÅŸeklinde hadisi vardır.
Her orduda ancak bir sancak bulunur. Askerler ihtiyaç duydukları zaman durumlarını arzetmek üzere sancaÄŸa gelirler. Çünkü baÅŸ komutan burada buluÂnur. Sancak için beyaz rengin seçilmesi, komutanlara ait olan siyah bayraklar
arasında rahatlıkla seçilebilmesi içindir.
55- Seleme b. el-Ekva1 (r.a.) dedi ki: Allah'a yemin ederim ki, Hayber günü bir baktım kendimi Hz. Ali (r.a.)'m peÅŸinde koÅŸar buldum. Ancak ona varmadan kendisi Hayber kalesine girdi. Hemen sonra tarlalarda çalışacak olan yahudi işçiler çıkÂtı. Bir rivayette ise, savaşçı yahudiler çıktı, denilmektedir. Müslümanlardan taraf olan kale kapısını açtılar. Bu Natât deÂnilen kale idi ve yahudiler korkularından içten üç duvar daha örmüşlerdi. Düşman atlarının içeri girmesi mümkün deÄŸildi. Yahudiler, müslümanlarla açık alanda savaÅŸmak sevdasıyla o duvarların ve kalelerin dışına; açık alana çıktılar. Bahadırları Mirhab ismindeki zat, ÅŸu beyitleri okuyarak dışarı fırladı: Hayber halkı bilir ki, ben Mirhab'im Pür silah denenmiÅŸ bir bahadırım. Bazen vurur, bazen vurulurum.
Ben hazır olursam, hazır bulunmayanlara ihtiyaç bırakmam. Mirhab ismindeki bu ÅŸairi Hz. Ali öldürmüştür. Olay Meğâzî kitaplarında etraflıca anlatılır. İmam Muhammed'in bu hadisi zikretmesinden maksat, sonunÂda geçen Peygamber (s.a.v.)'in, askeri birliklere bayraklar dağıttığını belirtÂmektir.
Daha önce sancaklar vardı. O gün bayraklar da kullanılmaya başlandı.
56- İmam Muhammed dedi ki: SavaÅŸa çıkan her gurup paÂrola kullanmalı ki kaybolan kiÅŸi, gurubunu bulmak için o paÂrolayı kullansın. Her sancaÄŸa mensub olanların da bir parolası olmalıdır. Ta ki mensub bulunduÄŸu birliÄŸi kaybeden kiÅŸi, soraÂrak onu bulabilsin. Aslında bu, dince vacib olan bir ÅŸey deÄŸilÂdir. Dolayısıyla bir parola tesbit etmeseler günahkar olmazlar.
Ancak savaÅŸta bu daha iyi ve daha geçerlidir. Üstelik rivayetÂlere uygun olan da budur. Nitekim Sinan b. Vebra el-Cühenî Åu haberi vermektedir: "Biz Müreysî yani Benî Mustalık gazÂvesinde Rasulullah (s.a.v.)'Ie beraberdik. Parolamız: "Ey galip öldür" idi
Yani düşmana galip geldin, onlardan dilediğini öldür. Peygamber (s.a.v.)' in Bedir günü parolası da buydu. Uhud gününde ise: "Öldür! Öldür!" idi.
57- Hz. AiÅŸe (r.a.) dedi ki: Rasulullah (s.a.v.) Muhacirlerin parolasını: "Ey Abdurrahman oÄŸulları!" Hazrec kabilesinin-kini de: "Ey Abdullah oÄŸulları!" Evs'inkini de: "Ey Ubeydul-lah oÄŸulları" ÅŸeklinde tesbit etmiÅŸti, Ahzab savaşının bir geceÂsinde de şöyle dedi: Åayet bu gece düşman saldırısına uÄŸrarsaÂnız, "Ha Mim, Galip gelmezler" parolanızdır. Bu, düşmanın zafere eriÅŸemeyeceÄŸine dair kesin bir yemindir.
58- Huneyn günü Müslümanların parolaları: "Ey Bakara suresinin sahipleri." idi. Müslümanlar yenilip dağılınca RasuÂlullah onları bu parola ile çağırıp: "Ey Bakara suresinin sahipÂleri. Yanıma gelin, şüphesiz ben, Allah'ın kulu ve Rasulü-yüm." dedi ve düşmana doÄŸru saldırdı. Sesini duyan müslü-manlar hemen etrafında toplanmaya baÅŸladılar.
Müslümanlar, Peygamber (s.a.v.)'in etrafında toplanınca müşrikler kaçmaya başladılar. O zaman Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: " Yasin'e yemin ederim ki yenildiler." Rasulullah (s.a.v.)'in bu sözü, düşmanın yenilgi haberini vurgulayan bir yemindir.
Netice olarak parola, bir alamettir. Müslümanların devlet baÅŸkam, dileÂdiÄŸi parolayı seçer. Ancak müslümanın galip geleceÄŸine delalet eden kelimeleri seçmesi, uÄŸurluluk getirir, umuduyla daha evladır. Rasulullah (s.a.v.)1 de iyiye yormaktan hoÅŸlanırdı.[157]
Savaşta Dua Ve İslam'a Davet Etmek
59- Abdullah b. Ebi Evfa (r.a.)'ın rivayetine göre Rasu-lullah (s.a.v.) düşmanla karşılaştığı zaman Savaştan önce şöyle dua ederdi
"Allah'ım! Bizler de senin kullarınız, düşmanlar da senin
kullarındır. Başlarımız da, onların başlan da senin Kudretinin
elindedir. Allah'ım onları mağlub et, bizi de onlara galib kıl. Bu hadis-i şerifte, savaşa giden her müslümanın Peygamber
(s.a.v.)re uyarak savaştan önce dua etmesinin gerekli olduğuna
dair delil vardır.
Çünkü dua ile mü'mine rızık ve yardım gelir, çeşitli bela ve düşmanın şerri bertaraf olur. Yüce Allah bize dua etmemizi emrediyor:
"... Artık onlar da davetimi kabul edip bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar."[158] "Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarırı. Doğrusu O aşırı gidenleri sevmez."[159] Önceki Peygamberlerin de düşmana beddua ettikleri haber verilmektedir. Nuh (A.S.) şöyle demiştir :
"Rabbim! Yeryüzünde hiçbir kafir bırakma!"[160] Hz. Musa (A.S.), Hz. Harun (A.S.)'m da düşmana bedduada bulundukları nakledilmektedir.
60- Müslümanlar savaÅŸ için müşrik bir kavimle karşı karÂşıya geldikleri zaman ÅŸayet o kavim İslam'ı duymamış ise saÂvaÅŸtan önce onları İslam'a davet etmelidirler.
Çünkü Yüce Allah:".,. Biz Peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz."[161] buyurmuÅŸ; Peygamber (s.a.v.) de ordu komutanlarına bunu emretÂmiÅŸ ve: "Onları, Allahtan baÅŸka ilah bulunmadığına ÅŸehadet etmeye çağırın" buÂyurmuÅŸtur. DeÄŸilse, kendileriyle yapılan savaşın, mallarını elde etmek ve çoluk çocuklarını esir almak amacıyla yapıldığını sanabilirler.. Halbuki din için kendileriyle savaÅŸtığımızı bilseler, savaÅŸa ihtiyaç kalmadan çaÄŸrımızı kabul edeÂbilirler.
Önce, İslâm'] kabullenmeye çağırılmaları, hikmet ve iyi öğütle Allah'ın yoluna bir çağrıdır ki, onunla başlamak vacibdir.
İslâmı duymuÅŸlarsa, onlardan cizyeyi kabul edip etmeyeceÄŸimizi bilÂmeyebilirler. Onun için savaÅŸa baÅŸlamadan onları cizye vermeye davet edeÂriz. Rasulullah (s.a.v.) ordu komutanlarına bunu da emretmiÅŸtir. Åayet ondan sonra savaşılacaksa, savaşın sona erdirilmesi de cizye vermeyi kabul etmeleriyle gerçekleÅŸir. Yüce Allah: "... Boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar onlarla savaşın."[162] buyurmaktadır.
Cizye vermeyi kabul ettikleri takdirde müslümanlarm bazı hükümlerine baÄŸlanmış ve muamelatta onlara iaat etmiÅŸ olurlar. Bu nedenle ÅŸayet cizye verÂme diye bir ÅŸey bilmiyorlarsa, bunun onlara teklif edilmesi gerekiyor.
Ancak mürted yahut Arap putperestleri gibi kendilerinden cizyenin kabul edilmeyeceği bir topululuk iseler, o zaman ya İslamı ya da savaşı kabul ederler.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bedevilerden geri kalmış olanlara deki: Güçlü kuvvetli bir millete karşı, onlar müslüman olana kadar savaşmaya çağrılacaksınız, eğer itaat ederseniz Allah size güzel ecir verir, ama daha Önce döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız, sizi can yakan bîr azaba uğratır."[163]
Åayet İslâmı kabul etmezlerse, cizye vermeleri teklif edilmeden onÂlarla savaÅŸa baÅŸlanır. EÄŸer İslâmı kabullenmeleri için çaÄŸrı yapılmadan onlarla savaşılır ve öldürülürlerse, müslümanlar üzerine ne diyet, ne de keffaret gerekir.
Çünkü diyet veya keffaretin gerekmesi için onları koruyacak bir durumun (dokunulmazlık) olması gerekir Dokunulmazlığın da alimler arasındaki farklı görüşlere göre ya dâru'I-İslâmda olmaları yahut İslâmı kabullenmeleridir. OnÂların dokunulmazlığını saÄŸlayacak bir durum bulunmadan mücerred olarak ölÂdürülmelerinin yasaklanması diyet yahut keffareti gerektirmez. Nitekim harb ehlinin kadın ve çocuklarının öldürülmeleri yasaklandığı halde öldürüldükleri takdirde diyet ve keffaret gerekmiyor. Çünkü burada yasaklama sadece öldürÂmeyi Önlemek içindir.
61- Åayet İslâm daveti daha Önce kendilerine ulaÅŸmışsa, müslümanlar dilerlerse gelecekte mazeretlerini ortadan kaldırÂmak ve uyarmak için davet ederler. Dilerlerse, onlara çaÄŸrı yapılmadan savaşırlar. Çünkü onlar, ne için onlarla savaşıldı-ğını biliyorlar. Bazen düşmana böyle bir çaÄŸrıda bulunmak müslümanlara zarar verebilir. O zaman çaÄŸrı yapılmadan sa-vaşılmasmda bir sakınca yoktur.
İbn Abbas (r.a.) den gelen bir rivayette: "Rasulullah (s.a.v.) çaÄŸrıda bulunmadan hiçbir kimseyle savaÅŸmamıştır." sözü ile Hz. Talha'dan rivayet edilen "Rasulullah (s.a.v.) çaÄŸrıda buÂlunmadan müşriklerle savaÅŸmazdı" sözüne gelince; Bunun te'vili, İmam Muhammed'in de kitabında belirttiÄŸi gibi, şöyledir
62- O zaman onlara İslâmı ilk tebliğ eden kişi Peygamber (s.a.v.) idi: Onlardan çoğu Peygamber (s.a.v.)'in onları neye davet ettiğini bilmiyordu. Onun için Peygamber (s.a.v.) onları İslama davet etmeden savaşa başlamazdı. İmam İbrahim Ne-haî'den de aynı görüş nakledilmiştir. Hatta kendisine Deylem halkına çağrı yapılıp yapılmaması hususunda sorulduğunda dedi ki: "Onlar, neye çağırıldıklarını biliyorlar." Yani savaştan Önce İslama çağın İmaların a gerek yoktur.
Demek istiyor ki bu meselede Peygamber (s.a.v.)'in durumu ile duruÂmumuz bir deÄŸildir. Yahut Rasulullah (s.a.v.), belki tevbe ederler diye onları yumuÅŸatmak için böyle yapıyordu. Yoksa bunun vacip oluÅŸundan dolayı deÄŸil. Rasulullah (s.a.v.), vakti geldiÄŸinde savaşı bırakıp ashabiyla birlikte namaz kılar ve namazdan sonra savaÅŸ alanındaki yerine döndüğünde tekrar onları İslamı kabul etmeye davet ederdi.
63- Ata' b. Yesâr'm rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali'yi bir yere gönderdi ve ona şöyle söyledi: Haydi arkana bakmadan git. -Yani sana ne emrettiysem hepsini yap.- Hz. Ali "Ya Rasulallah onlara nasıl davranayım?" dedi. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Onların bulunduÄŸu alana vardığında onlar seninle savaÅŸmadan onlarla savaÅŸma. Åayet seninle savaÅŸÂmaya baÅŸlarlarsa, senin taraftan birini öldürünceye kadar sen savaÅŸa baÅŸlama. Bir de senin taraftan Öldürdükleri kimseyi onlara göstermedikçe de onlarla savaÅŸa girme. Onlara o öldüÂrüleni gösterdikten sonra şöyle de: "Hala, La ilahe illallah demiyecek misiniz?" Åayet söylemeyi kabul ederlerse onlara de ki: "Namaz kılacak mısınız?" Åayet "Evet" derlerse, onlara de ki: "Mallarınızdan zekat verecek misiniz?" Bunu da kabul ederlerse, artık onlardan baÅŸka birÅŸey isteme. Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın senin vasıtanla birini hidayete kavuÅŸturÂması, senin için güneÅŸin üzerine doÄŸup battığı herÅŸeyden daha hayırlıdır."
Hiç şüphesiz bu zikredilenlerin hepsi, böyle davranmak vacip olduğu için değil, onlarla uzlaşma yollarını araştırma kabilindendir.
64- Abdurrahman b. Âiz'in rivayetine göre: Rasulullah (s.a.v.) bir yere bir ordu gönderdiği zaman onlara şöyle derdi:
"İnsanların gönlünü kazanmaya çalışın ve onlara ihtimam gösterin. Onları İslama davet etmeden üzerlerine saldırmayın. Yeryüzünde bulunan inanların her çeşitini; yerleşik olanını, göçebe olanını İslama kazandırmanız, erkeklerini öldürüp çocuk ve kadınlarını getirmenizden bana daha sevimlidir."
Ebû Osman en-Nehdî diyor ki: Davet ettiğimiz de olurdu, etmediğimiz de.
Yani bazen davetimizi yapardık, bazen de yapmadan hüÂcum ederdik. Bu da gösteriyor ki, her iki durum da caizdir. ÅaÂyet inanmaları ümit ediliyorsa, davet defalarca tekrar edilir. Ama böyle bir ümit yoksa, davet yapmadan saldırmakta bir sakınca yoktur.
Bunun delili, Rasulullah (s.a.v.)'in Ebû Katade b. Rib'ıyy'ı ondört kişiyle birlikte Gatafan kabilesinin üzerine gönderişini anlatan rivayettir. Bu rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) onlara şöyle demiştir:
"Onlara baskın yapın, ama kadın ve çocukları öldürmeyin."
Ravi, daha sonra Ebû Katâde'nin yerinde olan tedbirini zikrederek der ki: Onlardan büyük bir semte geceleyin saldırdığımızda Ebû Katâde bize ÅŸunu tavÂsiye etti: "Tekbir getirdiÄŸim zaman siz de tekbir getirin. Saldırdığım zaman siz de saldırın. Ama ganimet elde etmek için içerilere kadar sokulmayın". Ayrıca bizi ikiÅŸer kiÅŸilik guruplara ayırarak dedi ki: Sizden hiç biriniz, öldürülünceye yahut haberini bana getirme ihtiyacını duyuncaya kadar arkadaşından ayrılmaÂsın. Döndüğü zaman, kendisine arkadaşından haber sorduÄŸunda, "Ondan habeÂrim yok" diyecek olan sakın bana gelmesin."
Ravi diyor ki: O semti kuÅŸattığımız zaman birisinin: "Ey yeÅŸil!" [164] diye seslendiÄŸini duydum. Kendi kendime bunu hayra yorumladım ve hayırla karşıÂlaÅŸacağım dedim. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) de buna benzer yorumlar yapardı. Mesela Hz. Ebû Bekir'le birlikte maÄŸaradan çıkıp Medine'ye hicret etmek üzere yola koyulduÄŸunda yolda Büreyde el-Eslemi ile karşılaÅŸtı. Ebû Bekir'den onun ismini sormasını istedi. "Büreyde" karşılığını verdiÄŸinde, Peygamber (s.a.v.) "İşimiz serinledi, iÅŸimiz kolay oldu" buyurdu. Büreyde, EÅŸlem kabilesinden olduÄŸunu söyleyince de, Peygamber (s.a.v.) : "Kurtulduk; selamete erdik" buyurdu.
Buradan anlıyoruz ki, buna benzer hayra yormada bir sakınca yoktur.
İslam ordusu Ceyhun nehrini geçince bir adamın oğlunu: "Zafer" diye çağırdığını duydular ve bunun üzerine: "Zafere erdik" dediler. Başka biri de oğlunu : "Alvân" diye çağırıyordu. Bunun için de : "Yükseldik" dediler.
Zeyd b. Harise (r.a.) den de, kendisinin komutan olduÄŸu bir müfrezenin buna benzer ÅŸekilde davrandığı rivayet edilir. Ayrıca der ki: Sabahın alaca kaÂranlığında kabilenin bulunduÄŸu yere vardık. Rasulullah (s.a.v.), Müstalik OÄŸulÂlarına aniden saldırdı. Onların bundan haberleri yoktu. Hayvanları da su başınÂdaydı. Karşı koyanları öldürüp geri kalanları esir etti. Esirler arasında Hâris'in kızı Cüveyriye de vardı. Üsâme (r.a.) a, Übnâ kabilesine[165] saldırmasını ve evlerini ateÅŸe vermesini emretti. Davet yapılmadan baskın yapılmıştı.
65- Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediği rivayet edilir: Rumlar (Bizanslılar) için davet yoktur. Çünkü onlar çok öncelerden davet edilmişlerdi.
Yani zamanımızdan önce onlara davet ulaşmıştır. Yahut bu sözünden
maksadı, Hz. İsa'nın onlara, Muhammed (s.a.v.)'le müjdelemiÅŸ olduÄŸu ve gönÂderildiÄŸi zaman ona inanmalarını emrettiÄŸidir. Yüce Allah Hz. İsa'nın bu müjÂdesini söz konusu ederek şöyle buyurur :
"...Benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeÂleyen, Allah'ın size gönderilmiÅŸ bir peygamberiyim, demiÅŸti..."[166]
Başarı Allah'tandır.[167]
Atlardaki Bereket Ve Atların İyileri
66- İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Atlar öyle hayvanlardır ki, kıyamete kadar alınlarında hayır vardır."
Yani atlar cihad ve düşmanı korkutma iÅŸinde kullanıldıkları için sahipÂlerine sevap kazandırırlar. Yüce Allah:
"Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz herşey size haksızlık yapılmadan ödenecektir."[168] buyuruyor.
Hadiste geçen "hayır" dan maksat, atlar sebebiyle ganimetten bir pay haketmektir. Yüce Allah: "Birinize ölüm geldiÄŸi zaman, eÄŸer mal bırakıyorsa, ana babaya, yakınlara, uygun bir tarzda vasiyet etmesi -Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir borç olarak- size farz kılındı."[169] ayetinde malı hayır ile isimÂlendirmiÅŸtir. Ganimet de bir hayırdır. Çünkü mal, elde etme yolîannm en yüce-siyle elde edilmiÅŸtir ve ona "hayır" ismi verilir.
67- Salih b. Keysân'm rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu :
"Atların hayırlısı, yelesi ve kuyruğu kızıl olandır."
Bu vasıf, atların yeleleriyle kuyruklarına bakılarak anlaşılır.
68- Abdullah b. Ebî Nüceyh es-Sekafi der ki: Peygamber (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu duydum :
"Bereket alnı sakar, yağız, üst dudağında beyazlık bulunan
üç ayağı sekili ve sağ ayağı başka renk olan* atlardadır. Bu
atlar yoksa siyah at bu vasfı taşır."
"Alnında bir dirhem yahut daha küçük miktarda beyazlık olan ata Akrah denir. Åayet beyazlık daha çok ise ona AÄŸar denir. Siyah ata Edhem denir. Üst dudağında ve burun deliklerinin üzerinde beyazlık bulunana Ersem denir.
Sağ ayağı dışında üç ayağı beyaz olan ata Muhaccel denir.
Erce! de beyazlık sadece sağ ayağında bulunan attır ki, uğursuzluğa yorumlanır. Sağ ayağı dışında üç ayağında aklık bulunan ise iyiye yorumlanır. Cahiliyette Arapların atlarla ilgili yargıları buydu. Peygamber (s.a.v.) de bunu değiştirmemiştir.
69- Ömer b. Hattab (r.a.) Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.)'a bir mektup yazarak şöyle dedi! Hiçbir atı iğdiş etme ve hiçbirini üst üste iki milden fazla koşturma.
Kimi yukarıdaki sözün zahirini alarak atın iÄŸdiÅŸ edilmesini mekruh saymıştır. Nitekim rivayet edilir ki, Hz. Ali, Rasulullah (s.a.v.) den atların iÄŸdiÅŸ edilmesini sormuÅŸ, o da: "Kim bunu yaparsa, ahirette nasibi yoktur" buyurÂmuÅŸtur. Yüce Allah'ın: hikaye ettiÄŸi ÅŸeytanın "... Allah'ın yarattığını deÄŸiÅŸtirÂmelerini emredeceÄŸim..."[170] sözünü de buna uygun olarak te'vil etmiÅŸler ve bu deÄŸiÅŸtirmeden maksat hayvanların iÄŸdiÅŸ edilmesidir, demiÅŸlerdir.
Bizim görüşümüze göre ise, atın iÄŸdiÅŸ edilmesinde bir sakınca yoktur. Rasulullah (s.a.v,)'in zamanından bugüne kadar bu iÅŸ yapıldığı halde karşı çıkan olmamıştır. İğdiÅŸ edilmiÅŸ atı satın almak ve ona binmekte bir sakıncanın olmaÂdığı hususunda ittifak vardır. Rasulullah (s.a.v.) in de iÄŸdiÅŸ edilmiÅŸ bir atı vardı. Åayet iÄŸdiÅŸ etmek mekruh olsaydı, satın alınması ve binilmesi de mekruh olurdu ki, halkın bu iÅŸi yapmalarım engelemek için bir tedbir alınırdı.
Ömer (r.a.) dan nakledilen yasaklama sözünü, İmam Muhammed kitaÂbında şöyle te'vil eder:
70- Atın kişnemesi düşmanı korkutur. Oysa iğdiş etme, atın kişnemesini giderir.
İğdiÅŸin hoÅŸ karşılanmaması dince haram oluÅŸundan deÄŸil, bu sebebten dolayıdır. Atın, üst üste iki milden fazla koÅŸturulmasının yasaklanması ise, taşıÂyamayacağı bir iÅŸin ona yükletilmemesidir. Ama onları eÄŸitmek için atlarla yarış yapılırsa bunda bir sakınca yoktur.
71- Amir eÅŸ-Åa'bî'nin rivayetine göre Hz. Ömer (r.a.) hem at koÅŸturmuÅŸ ve hem de yarışlara katılmıştır.
Dayanamayacakları derecede olmaması şartıyla atları yarıştırmakta bir sakınca yoktur. Rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) le Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.) yarışmışlardır. Rasulİullah (s.a.v.) birinci gelmiş, Hz. Ebû Bekir bir at boyuyla ikinci, Hz. Ömer de üçüncü olmuştur.
72- Mücahid'den yapılan rivayete göre Resûlullah (SA.V) şöyle buyurmuştur. " Ok atma ve at yarışlarından başka bir eğlencede melekler hazır bulunmaz."
73- Ebû Hureyre'den rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. " At, deve ve ok atmanın dışında yarış yoktur."
74- Rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) in Adbâ isminde bir devesi vardı ki, her yarışta birinci gelirdi. Bedevi bir Arap gencecik devesiyle Adbâ'yı geçti. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): " Allah'ın bu dünyada yükselttiği hiç bir şey yoktur ki, bir gün onu düşürmesin." buyurdu.
Atletizm yarışlarında da bir sakınca yoktur. Zührîderki: Rasûlullah'm Ashabı arasında yarışlar, atlarla, develerle ve ayaklarla yapılırdı. Çünkü gaziler, hayvanlara binme ve onları koşturma eğitimine muhtaç
oldukları gibi yeri geldikçe bineksiz koşmaya da muhtaçtırlar ve bu konuda da
kendilerini eÄŸitmelidirler.
75- Yarışma için mükafat konursa bakılır, şayet mükafat taraftarlardan biri tarafından konmuş ve "beni geçersen sana şu mükafatı veririm, ama ben geçersem senden birşey almam" şeklinde ise bu istihsan yoluyla caizdir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.): şöyle buyurmuştur:
" Mü'minler koÅŸtukları ÅŸarta baÄŸlı kalırlar Oysa kıyasa göre, malı heba etmek anlamına geleceÄŸinden caiz olmaması gerekirdi. Ama her iki taraf mükafat koyarsa caiz olmaz. ÇünÂkü bu, kumarın ta kendisidir. Kumar ise haramdır. Ancak araÂlarında bunu helal kılacak biri bulunursa, o baÅŸka. Helal kılınÂmasına sebeb olacak ÅŸahıs, üçüncü ÅŸahıstır. Bu da, üçüncü ÅŸahÂsın ortaya bir mükafat koymaması ve ÅŸayet kendisi onları geÂçerse, mükafatları her ikisinden alması ve kendileri onu geçtikÂleri takdirde ondan birÅŸey almamaları ÅŸartıyla caizdir. Böylece üçüncü ÅŸahıs araya girmiÅŸ olur ve diÄŸer ikisinden her kim biÂrinci gelirse diÄŸerinden mükafatı alır. Bu, caizdir.
Bu üçüncü kiÅŸi meselesi, Said b. Müseyyib'den mervidir. Ancak üçüncü ÅŸahsın, birinci gelme ihtimali bulunan bir hayvana binmiÅŸ olması gerekir. Åayet böyle bir ihtimal yoksa, aralarına katılması anlamsızdır. Onun için de mesele, kumar olmaktan kurtulmaz.
Serahsî der ki: Üstadımız Åemsü'l-Eimme buna kıyasla talebeler arasında böyle mükafath yarışmaların caiz olduÄŸuna dair fetva verirdi. Bir meselede iki talebe arasında ihtilaf olur ve onlardan biri, hocaya soralım, ÅŸayet senin dediÄŸin çıkarsa senden birÅŸey almam derse, bu, caizdir.
Ama her iki taraf ortaya mükafat koyarsa o zaman kumar olur.
At yarışlarında bu mükafatın caiz olması, cihada yardımcı olmasından dolayıdır. Burada da ilim tahsiline yardımcı olacağı için caizdir.
76- Safvan b. Amr es-Seksekî'nin rivayetine göre, Ömer b. Abdülaziz Seksek halkına bir mektup yazarak onların atları koşturmalarını yasaklamıştır.
Bundan maksat, hayvan satıcılarıdır. İhtiyaç olmadığı halde atı koşturup yormaktan onları yasaklamıştır. Yahut hayvanı zorlayan koşudan sakındirmıştır. Çünkü bu, müşteriyi aldatmaktır ve aldatmak da haramdır.
Ayrıca gayesiz; sırf eğlenceden ibaret olan koşu kastedilmiş olabilir. Çünkü atlara iyi davranmamız emredilmektedir. Onlar, düşmanı korkutma ve savaş işlerinde kullanılan değerli hayvanlardır. Sırf eğlence için onları koşturup yormak caiz değildir.
77- Safvân, devam ederek dedi ki: Ömer b. Abdülaziz, kıpçasmın ucuna demir takıp onunla atı dürten kimsenin ata binmesini de yasakladı.
Bazı kimselerin yaptığı gibi hayvanı koşturmak için başka hiçbir sebeb yokken yaralayıcı bir demirle onu dürtmek caiz değildir. Nitekim Araplar, ayakkabılarının altına bir demir çakarak atlarını koşturduklarında bu demirlerle onları dürterlerdi. Daha önce belirttiğimiz gibi bu, caiz değildir. Ömer bin Abdülaziz, cihad yahut başka bir maksat olmaksızın sırf eğlenmek için atın koşturulmasını yasaklamıştır[171].
Hayvanlara Çıngırak Takmanın Zararları
78- Ka'b dedi ki: SavaÅŸa giden hiç bir İslâm ordusu yoktur ki Allah hayvanları hakkında şöyle bağıran bir melek gönderÂmesin: "Allahım çıngıraklı olanları hariç, bineklerini saÄŸlam ve ayaklarını demirden kıl"
79- Halid b. Mâdan rivayetine göre Peygamber çıngıraklı bir binek gördü ve "Bu, şeytanın bineğidir dedi.
80- Ümmü Habibe'nin rivayetine göre Peygamber şöyle buÂyurmuÅŸtur: "Çıngırak bulunan kervana melekler yanaÅŸmaz"
Bazı alimler, bu rivayetlerin zahirine bakarak, savaÅŸta olsun, baÅŸka huÂsuslarda olsun bineÄŸe çıngırak takmayı mekruh görmüşlerdir.
Hz. AiÅŸe'den yapılan bir rivayete dayanarak küçük çocuÄŸun ayağına çınÂgırak takmayı da mekruh görmüşlerdir. Bu rivayete göre Hz. ÂiÅŸe bir kadının yanında ayağına çıngırak takılmış bir çocuk görmüş ve o kadına: "meleklerin nefret ettiÄŸi ÅŸu ÅŸeyi ondan uzaklaÅŸtır" demiÅŸtir.
Bizce bu rivayetlerin izahı, dâru'l-harb'te gaziler için çıngırak takmanın mekruh olduÄŸudur. Åayet düşmana gece bir baskın yapmak isteseler, düşman hemen onların farkına varır. Åayet düşman topraklarına sızan bir seriyye olsalar, düşman hemen onları bulup öldürür. Bu durumlarda müşriklere yardımcı oldukÂları için çıngırak kullanmak mekruhtur. Ama dâru'l-îslâm'da hayvanın sahibine faydası dokünacaksa, çıngırak kullanmakta bir sakınca yoktur.
Mesela çıngırağın sesi yolcuların uykusunu kaçırtıp yola devam etmeleÂrine yardımcı olur. Kervanın arkasında kalıp gece yolunu ÅŸaşıran kimseler, çıngırak sesleri yardımıyla kervanlarım bulurlar. Kimi hayvan, bu sesten zevk duyarak daha süratli yürür. Åayet hırsız ve eÅŸkiya tehlikesi yoksa ve çıngırak takmak faydalı olacaksa, o takdirde kullanılmasında sakınca yoktur. O da deÂvelerin sur'atli ve düzenli yürümelerini saÄŸlamak için söylenen ÅŸarkılara benzer. Nitekim Rasulullah (s.a.v.)in gece yolculuÄŸunda kendisinin hazır bulunduÄŸu bir sırada bu ÅŸarkılar söylenmiÅŸ, kendisi de buna izin vermiÅŸtir. Çocukların ayaklarına takılan çıngıraklara gelince; bunlar gayet sırf eÄŸlence için takılıyor ve baÅŸka bir faydası yoksa hoÅŸ karşılanmaz. Ama faydası varsa sakınca yoktur.[172]
Savaşta Bağırmak
81- İmam Muhammed dedi ki: Dînî yönden mekruh olÂmamakla beraber korkaklık ve yenilginin alameti olduÄŸu için savaÅŸta bağırmak hoÅŸ deÄŸildir. Ama müslümanları savaÅŸa teÅŸvik ediyor ve bir yarar saÄŸlıyorsa, hiçbir sakıncası yoktur.
Yani savaÅŸta meydana atılanlar yüksek sesten güç ve hareketlilik kazaÂnabilirler yahut onunla düşman korkutulabilir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Ebû
Dücâne için:
11 Savaş zamanında Ebû Dücâne'nin sesi, bir takım asker mesabesindedir"
buyurur.
Ama bir faydası yoksa, korku ve gevÅŸekliÄŸin alameti sayılır. Bazen orÂdunun yerini düşmana haber vermeye sebep olabilir. Bundan dolayı hoÅŸ karşıÂlanmaz.
82- Hasan-ı Basrî'den rivayete göre Rasûlulah üç yerde yüksek sesle konuşmayı hoş karşılamamıştır: Kur'an-ı Kerim okunduğu yerde, cenazelerin yakınında ve savaşta.
83- Kays b. Ubâde'nin rivayetine göre Rasulullah (s-a.v.)' in ashabı üç yerde yüksek sesten hoşlanmazlardı: Cenazelerin yanında, savaşta ve zikir anında.
Zikirden maksat, vaazdır. Her iki hadiste de Kur'an okunduÄŸu ve vaaz verildiÄŸi yerde sesi yükseltmenin mekruh olduÄŸu bildirilmektedir. Buradan anÂlaşılıyor ki, vecd ve aÅŸka geldiklerini söyleyip bağırıp çağıranların bu yaptıkÂlarının dinde yeri yoktur. Yine bundan anlaşılıyor ki, tasavvufçulann sema' anında bağırarak konuÅŸma ve elbiseleri yırtma gibi adetlerine engel olunmalıdır. Kur'an'm okunduÄŸu ve vaaz verildiÄŸi yerde yüksek sesle konuÅŸmak dince mekÂruh ise, sema' naÄŸmeleri arasında bunun hükmünün ne olacağını sanıyorsunuz? Cenazelerin yanında sesli konuÅŸmaktan maksat, ölü için bağırıp çağırmak, elbiseleri yırtmak ve yüzü başı yolmaktır. Bu ise haramdır. Cahiliye döneminde olduÄŸu gibi cenazenin yanında ölüyü aşırı ÅŸekilde methetmek de buna girer. Cahiliye döneminde cenaze sahibini öyle överlerdi ki, yapılması imkansız ÅŸeyleri ona yakiÅŸtırırlardı. Bu konuda Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Cahiliyye ağıtı gibi ağıt yakan (veya taziye yapan) kiÅŸilere hiç kinaÂye yapmadan babasının zekerini ısırmasını söyleyin."
Yani cahiliye taziyesi gibi cenaze sahiplerini taziye edip teselli ettirmeye çalışanı bundan sakındırın ve ölüyü kötülükle de anmayın.[173]
Savaşta Sarık Giymek
84- İmam Muhammed dedi ki: SavaÅŸta ve diÄŸer zamanÂlarda sarık giymek müslümanlarm hasletlerinden iyi bir hasletÂtir. Çünkü sarıklar Arabların taçlarıdır. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu. "Başınıza sarık giyin ki yumuÅŸak huyunuz
artsın"
Mekke fethedildiği gün Rasûlullah siyah bir sarık giydiği halde Mekke'ye girdi. Buradan anlıyoruz ki siyah sarık giymek iyi bir davranıştır.
85- İbn Ömer (RA) dedi ki: Rasûlullah, Abdurrahman b. Avf ı çağırarak: "Hazırlan, seni bir seriyyeyle göndereceğim" dedi. - İbnu Ömer, hadisin tamamım rivayet ettikten sonra-dedi ki: Abdurrahman'm başında bir sarık vardı. Peygamber (s.a.v.), onu çağırıp önünde oturttu. Mübarek elleriyle sarığını başından çıkarttı ve başına siyah bir sarık sararak ucundan bir miktarını iki omuzunun arasına sarkıttı. Sonra şöyle buyurdu: "Avfın oğlu! Sarığı böyle giy." Peygamber (s.a.v.) 'in, bizzat sarığını bağlaması ona değer vermesindendir. Bu hadiste, Rasûlullah (s.a.v.)'in yaptığı gibi, sangın bir ucunun iki omuz
arasında sarkıtılmasının müstehab olduğuna delil vardır. Alimlerden bir kısmı,
sarkıtılan miktann bir karış olması gerektiğini söylerken, kimi, belin ortasına
kadar, kimi de oturma yerine kadar olacağını söylemektedir.
Yine burada, sarığın sargılarını yenileyecek kimsenin, sangını birden
bozması değil de, bağladığı şekilde çözmesinin sünnet olduğuna delil vardır.
Çünkü Rasûlullah (s.a.v.), İbn Avfın sangını çözerken böyle davranmıştı.[174]
Haram Aylarda SavaÅŸ
86- İmam Muhammed dedi ki: rivayet edilir ki Süleyman b. Yesâr'a, müslümaniann haram aylarda kafirlerle savaÅŸmalaÂrının caiz olup olmadığı soruldu. O da "Caizdir" dedi. Biz de aynı görüşteyiz.
87- Atâ' ise şöyle dedi: Haram aylarda savaÅŸ caiz deÄŸildir. Çünkü Yüce Allah: "Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduÄŸuÂnuz yerde Öldürün..."[175] buyuruyor.
Ancak buna cevaben deriz ki: Bu, "... Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..."[176] sözüyle neshedilmiştir. Çünkü burada her zaman ve her yerde onlarla savaşmanın mubah olduğu ifade edilmektedir.
Yüce Allah'ın: "Haram aylar çıkınca..."[177] sözünden maksat, bazı müşriklerle yapılmış olan antlaşmaların bittiğine işaret etmektir. Yoksa, haram aylarda savaşın yasaklanması değildir. Ayrıca sahih rivayetlerde Muharrem ayından altı gün geçtikten sonra Rasulullah'ın Taife savaş açtığı ve mancınıklar kurduğu, Safer ayında da burayı fethettiği rivayet edilmektedir.[178]
Bedevi Arapların Hicreti
88- Hasan-ı Basrî (r.a.) demiÅŸtir ki: A'rabın (bedevi Arab-ların) hicreti, ancak mücahidler defterine isimlerini yazdırÂmakla olur.
Başlangıçta hicret farz idi. Yüce Allah şöyle buyuruyor : 11... İnanıp hicrat etmeyenlerle, hicret edene kadar sizin dostluğunuz yoktur..."[179]
89- Rasulullah (s.a.v.) bir gurup bedevi Araba sahabilerini göndererek buyurdu ki:
"Sonra onları hicret edenlerin yurduna hicret etmeye davet edin. Åayet hicretten imtina ederlerse onlara haber verin ki, onların durumu, diÄŸer müslüman bedevi Arapların durumu gibidir. Sair müslümanlar için cari olan hüküm onlar için de caridir ve ne fey'de,[180] ne de ganimette paylan vardır." Hasan-ı Basrî'nin görüşüne göre, bu hüküm nesh edilmiÅŸtir ve Arab bedeÂvilerden İslam'a giren kiÅŸi, muhacir sayılabilmek için ismini gaziler defterine kaydetmelidir. Zira o günlerde hicretten maksat savaÅŸ idi. Alimlerin çoÄŸuna göre Mekke fethinden sonra hicretin farziyeti nesholunmuÅŸtur. Çünkü RasuÂlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor :
"Mekke fethinden sonra hicret yoktur, artık o, ancak cihad ve niyettir." Yine şöyle buyurur:
"Ümmetimden muhacir, kötülükten uzaklaşandır, veya başka bir rivayete göre Allah'ın yasakladığından uzaklaşandır."
90- İmam Muhammed buna iÅŸaret ederek şöyle demekteÂdir: Bedevi Arablardan biri, müslüman ÅŸehirlerden birine gelip yerleÅŸirse, ismini gaziler defterine kaydettirsin veya ettirmesin bedevilikten çıkıp ÅŸehir halkından sayılır.
Bir ÅŸehre yerleÅŸme ÅŸartı, dini ilmihal bilgileri öğrenmesi içindir. Åayet kabilesi arasında bu bilgileri öğrenme imkanını bulursa, bir ÅŸehre gelmesine lüÂzum yoktur. Muhtaç olduÄŸu ilimleri öğrendiÄŸi an, bedevi arap olmaktan kurÂtulur ve Allah'ın onları tavsif etiÄŸi ÅŸu vasfın kapsamı dışında kalır. Yüce Allah (A'rab) hakkında şöyle buyurur :
"... Allah'ın Peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemek, onlara daha çok yakışır..."[181]
Müşriklere İyilik Yapmak
91- Ebû Mervan el-Huzâîden rivayete göre İmam Müca-hid'e şöyle soruldu: "Aramızda akrabalık bulunan müşrik birinden alacağım var. Alacağımı ona hibe edebilir miyim?". O da: "Evet, ayrıca ona iyi davran." dedi.
Biz de deriz ki: Akraba olsun veya olmasın, düşman olsun yahut zimmî olsun müslümanın müşriÄŸe ikramda bulunmasında bir sakınca yoktur. Seleme b. el-Ekvâ' der ki: Sabah namazını Rasulullah (s.a.v.) 'la birlikte kıldım. NamazÂdan sonra omuzuma dokundu. Dönüp baktım ki Rasulullah (s.a.v.) dir. "Ümmu Kirfe'nin kızını bana hibe eder misin?" buyurdu. "Evet" dedim ve onu kenÂdisine hibe ettim. O da, müşrik olan bu kızı yine müşrik olan dayısı Hazn b. Ebi
Vehb'e gönderdi.
Mekke'de kıtlık çıkınca Rasulullah (s.a.v.) Mekke fakirlerine dağıtılmak üzere buraya beşyüz dinar göndermiş, Ebû Süfyan ile Ebû Safvan bunu kabul etmiş ama: "Muhammed mutlaka bununla gençlerimizi kandırmak istiyor"
demiÅŸlerdi.
Akrabaya iyilikte bulunmak, her akl-ı selime göre ve her dinde makbul bir şeydir. Başkasına hediye vermek ise, ahlakın iyisindendir. Rasulullah (s.a.v.)de •
"Güzel Ahlakı tamamlamak için gönderildim" buyurur. Anlıyoruz ki bu, hem müslüman hakkında, hem de müşrik hakkında iyi bir şeydir.
92- Ka'b b. Mâlik'in rivayetine göre, Ebûl-Bera1 Amir b. Mâlik, Medine"ye gelip Peygamber (s.a.v.)'e iki at ve iki takım elbise hediye etti. Peygamber (s.a.v.) ise: "Bir müşrikin hediÂyesini kabul etmem" buyurdu.
Bununla beraber Peygamber (s.a.v.)'m, müşriklerin hediyelerini kabul ettiği de nakledilmiştir. Rivayet olunur ki Peygamber (s.a.v.) Amr b. Ümeyye ile birlikte Ebû Süfyan'a "Acve" denilen hurmadan hediye göndermiş, Ebû Süfyan da hediyeyi kabul ederek karşılığında Peygamber (s.a.v.)'e bir sahtiyan hediye etmiştir. Hıristiyan biri de, Rasulullah (s.a.v.) e, parlak bir ipek hediye etmiş ve o da hediyesini kabul etmiştir. Başka bir rivayette ise, Iyaz b. Hımar el-Mücâşi'î, Rasulullah (s.a.v.)'e bir hediye vermiş Rasulullah (s.a.v.) 'de kendisine îslamı kabul edip etmediğini sormuştur. İyaz'ın olumsuz cevabını alınca da şöyle buyurmuştur:
"Allah Teala, müşriklerin hediyelerini kabul etmekten beni sakındırdı."
Zührî'ye göre de Rasulullah (s.a.v.) müşriklerin hediyelerini kabul etmeyi yasaklamıştır.
Müşriklerin hediyelerini kabul etmemekle ilgili rivayetlerin birkaç yönden te'vili vardır.
a- Rasulullah (s.a.v.), hediyesini reddettiği takdirde imana geleceğini umduğu müşriklerin hediyelerini red ederdi. Bu da hediyelerini Rasulullahın kabul etmesi için o kişilerin imana gelmelerini teşvik ederdi.
b- Hediye veren müşriklerden bazıları, hediyelerine karşılık bekliyor ve benzeri bir karşılığa da rıza göstermiyorlardı. Rasulullah (s.a.v.)1 in ÅŸu sözü bunu açıklamaktadır:"Bedevilerin hediyelerni kabul etmek istemiyorum". Bir baÅŸka rivayette "Ve KureyÅŸli ile Sakîfli'den baÅŸka birinden hediye kabul etmeÂyeceÄŸim." buyurulmaktadır. AÅŸağıdaki rivayet de bunu destekler mahiyettedir. Bu rivayete göre Amir b. Mâlik Rasulullah'a iki at hediye etmiÅŸti. Bunlardan biri, Rasulullah (s.a.v.) 'in olup bir savaÅŸta kafirlerin eline düşmüştü. PeygamÂber (s.a.v.), Amir b. Mâlik'e hediyesinden daha fazla karşılık verdiÄŸi halde o, hala daha fazlasını istiyordu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) bir konuÅŸma yaparak şöyle buyurdu.
"O kavme ne oluyor ki, bizim olduğunu bildiğimiz malımızı bize hediye ederler de benzeri mükafata kanaat göstermezler."
c- Peygamber (s.a.v.), Âmir'in hediyesini kabul etmemiÅŸti. Çünkü bu adamın babası, Rasulullah (s.a.v.) in bir gurup sahabesinin güvenliÄŸini üstlenÂdiÄŸi halde kabilesi bunları öldürmüştü. Bu öldürülenler, Bi'r-i Maûnede öldüÂrülmüşlerdi. Olayla ilgili geniÅŸ bilgiler siyer kitablarmda nakledilir. Rasulullah (s.a.v.) , bu zatın hediyesini bunun için reddetmiÅŸti.
93- Daha sonra İmam Muhammed dedi ki: Ordu komutaÂnının, müşriklerin hediyelerim kabul etmesi mekruhtur. Åayet kabul edecek olursa, bu hediyeleri müslümanlara fey' olarak alsın.
Buradaki hüküm hakkında çeÅŸitli görüşler ileri sürülmüştür. Kimi, buraÂdaki mekruhluktan maksat, tahrîmî kerahet (harama yakın mekruhluk deÄŸil, ten-zîhî (helala yakın) kerahettir demiÅŸtir. Çünkü hediyelerini kabul ederse, onlara yakınlık hisseder. Nitekim hadiste "Hediye, kalbdeki kin ve düşmanlığı giderir."
buyurulur.
Oysa ki, müşriklere karşı katı olmakla emrolunmuşuz. Yüce Allah şöyle buyuruyor:"... Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar..."[182]
Bazıları da der ki : Bundan maksat, hediyeleri kendi ÅŸahsına kabul etmeÂmesidir. Müslümanların ganimetlerine bir ek olarak alması caizdir. Çünkü onu güçlü buldukları için kendisine hediye veriyorlar. Halbuki bu gücü kendi ÅŸahsından gelmiyor, onda tüm müslümanlann payı vardır.
Rasulullah (s.a.v.)'e gelince, hediye kendisinindir. Çünkü onun üstünlük ve güçlülüğü, müs lü m anlardan dolayı değildir. Yüce Allah onun hakkında :"...Allah seni insanlardan korur..."[183] buyuruyor.
Ayrıca hediye aldığı takdirde kalbinde onlara karşı br meyil olması söz-konusu değildir. Bundan dolayı bazı zamanlar hediyelerini kabul etmiştir.
Sahabe ve onlardan sonra gelenler, zalimlerin hediyesinin caiz olup olmaÂdığı hususunda ihtilaf etmiÅŸlerdir. îbn Abbas ve îbn Ömer (r.a.) halk tarafından kabul gören idarecinin hediyesini kabul ederlerdi. İbrahim en-Naha'î1 den de aynı ÅŸey nakledilmiÅŸtir. Ancak Ebûzer ile Ebû'd-Derda' (r.a.) bunu caiz görÂmezlerdi. Hatta rivayete göre emirlerden biri, Ebûzer're yüz dinar hediye etmiÅŸti de, Ebûzer: "Her müslümana bunun kadar hediye edildi mi? ÅŸeklindeki sorusuna "Hayır" cevabını alınca, yüz dinarı reddetmiÅŸ ve: Hayır! o cehennem alevlenen bir ateÅŸtir. Derileri kavurup soyar."[184] ayetini okumuÅŸtu.
Rivayete göre Ali b. Ebi Talib şöyle demiÅŸtir: "Sultan, helaldan ve haÂramdan mal biriktirir. Sana malından birÅŸey verdiÄŸi zaman onu al. Çünkü onun verdiÄŸi, sana helaldir."
Netice olarak mezhebimizin görüşü ÅŸudur ki; Malının çoÄŸu rüşvet ve haram yolla elde edilmiÅŸse, verdiÄŸi hediyenin helal kazancından olduÄŸu bilinÂmedikçe onu almak caiz olmaz. Ama ticaret yahut ekin sahibi ise ve malının çoÄŸu bu gelirinden ise ve verdiÄŸi hediyeyi haram yollardan kazandığı bilinÂmiyorsa onu almakta bir sakınca yoktur.
Rasulullah (s.a.v.)'in bazı müşriklerden hediyeyi kabul etmesi buna delildir.
Basan Allah'tandır.[185]
Savaştan Önce Düello (Mübareze)
94- Enes b. Mâlik (r.a.), bir defasında hasta yatağında yaÂtan kardeÅŸi Bera' b. Mâlik'in yanına girdiÄŸinde onun kendi kendisine ÅŸarkı söylediÄŸini gördü ve ona: "Åarkı mı söylüyorÂsun?" dedi. O da: "Müslümanlarla ortaklaÅŸa öldürdüğümüz dışında, kendi elimle yetmiÅŸyedi müşrik öldürdüm. Åimdi de, ÅŸehadet mertebesine ermeden yatağımda ölmekten korkuyoÂrum. (Bu düşünce ve yalnızlığımı unutmak için söylüyorum)"dedi.
Burada, yalnızlığı unutmak için insanın yalnız kaldığı zaman kendi kenÂdisine ÅŸarkı söylemesinde bir sakınca olmadığına delil vardır. Bera1, sahabenin zahidlerindendi. Rasulullah (s.a.v.) onun için: "Åayet birÅŸeyin olacağını yeminle söylese Allah onu doÄŸru çıkartır" buyurmuÅŸtur.
Bununla beraber hastalığı sırasında yalnız kaldığı zaman ÅŸarkı söylüyorÂdu. Enes'in bunu garipsemesi üzerine, eÄŸlenmek için deÄŸil, kalbinden endiÅŸeleri silmek için ÅŸarkı söylediÄŸini belirtmiÅŸti. Çünkü kendisinin isteÄŸi, ÅŸehid olmaktı. Yatağında ölmekten korkuyordu. Bu düşünceden dolayı yalnızlık ve sıkıntı duymuÅŸ ve bunu gidermek için de ÅŸarkı söylemiÅŸtir. Mekruh olan, lehviyat için (yani eÄŸlenmek için söylemektir). Nitekim Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur :
"Sizi iki ahmak ve facir sesten sakındırırım : Biri, şarkı söyleyen sestir ki o, şeytanm zurnasıdır. Diğeri ise, yüzleri tırmalamak ve elbiseleri parçalamaktır ki bu, şeytanın çığlığıdır." Bu sonuncusundan maksat, musibet anında koparılan ahü figanlardır.
Daha sanra Bera (r.a.), hastalığından şifa bulmuş ve çok arzuladığı gibi
ÅŸehit olarak can vermiÅŸtir.[186]
SavaÅŸta Kendisini Vuran Kimse
95- İmam Mekhûl'den rivayet edilir ki, Rasûiullah'ın ashaÂbından birisi, düşmana vurayım derken yanlışlıkla kendi ayaÂğını yaraladı ve ölünceye kadar kanı durmadı. Rasûlullah (s.a.v.)> bu kiÅŸinin cenaze namazını kıldırdı. Sahabe (r.a.): "Åehid midir?" diye sordular. Rasûlullah (s.a.v.), "Evet ÅŸeÂhiddir. Ben de buna ÅŸahidim" buyurdu.
Hadisin manası, ahirette sevaba nail olma yönüyle ÅŸehiddir, demektir. Dünyada ise, yıkanır, kefenlenir ve namazı kılınır. Çünkü cenazesi yıkanılmaÂyan ÅŸehid, düşmanın vurmasıyla öldürülen kiÅŸidir. Bu adam ise, kendi vurma-sıyla ölmüştür. Haliyle kendisi mazurdur. Çünkü kasdı düşmana vurmaktı. Bundan dolayı ahiret açısından ÅŸehiddir ama dünyada kendisine diÄŸer ölülere davranıldığı gibi davramlır.
Bu, Rasûlullah (s.a.v.)'in §u sözüne benzer:
"İshaldan ölen ÅŸehiddir, doÄŸum yaparken ölen kadın ÅŸehiddir. Hamile olarak ölen kadın yahut henüz bakire olup hayız kanı görmeden ölen kız ÅŸehidÂdir." Bu durumda ölen kimseler ÅŸehiddirler. Ancak ahiret hükümleri açısından ÅŸehiddirler. Dünyada ise, diÄŸer ölüler gibi muamele görürler.
Alimlerimiz, silahla bile büe kendisini öldüren (intihar eden)in namazının kılınıp kılınmaması hususunda ihtilaf etmiÅŸlerdir. Kimi, namazının kılınmayaÂcağım söyler. Yanlışlıkla kendisini öldüren hakkında nakledilen hadis buna delildir. Özellikle Ebû Hüreyre'den nakledilen ÅŸu hadis bunu te'yid ediyor; Peygamber (s.a.v.) buyurmaktadır:
"Kim kendisini bir demir parçasıyla öldürürse, cehennem ateÅŸinde o demir parçasıyla sonsuza kadar kendisini döğüp yaralar ve cezalandırır. Kim yüksek bir yerden atlayarak intihar ederse, cehennem ateÅŸinde ebediyyen buÂnunla cezalandırılır. Kim de, zehir içerek intihar ederse, cehennem ateÅŸinde ebediyyen zehir içmekle cezalandırılır."
tmam Serahsî der ki: Åeyhimiz İmam Hulvânî şöyle derdi: Bana göre doÄŸrusu, namazının kılınacağı ve o zaman tevbe etmiÅŸse, tevbesinin kabul
edileceğidir. Çünkü Yüce Allah :
"...Bundan başkasını dilediğine bağışlar..."[187] buyuruyor.
Yukardaki hadis, kendi kendini öldürmesinin helal olduğuna inanan kişi ile ilgilidir, şeklinde te'vil edilir. Nitekim :"Müslümana sövmek fasıklık, onunla döğüşmek küfürdür" Hadisi de bunları helal sayan, bu durumdadır şeklinde te'vil edilmektedir.
Åemsü'l-Eimme şöyle devam etmektedir: Kadı İmam Ali es-SuÄŸdî'nin şöyle dediÄŸini duydum: Bana göre doÄŸrusu, namazının kılınmayacağıdır. Bu hüküm, Tevbesi kabul edilmeyeceÄŸinden deÄŸil, belki kendini Öldürmesinden dolayıdır. Zira baÄŸi kimse üzerine namaz kılınmaz.
 96- Seleme b. el-Ekvâ'dan şöyle dediği rivayet edilir: Amir
b. Sinan (r.a.) bir yahudiyi vurarak kılıcıyla ayağını kesti.
Ancak kılıç yahudinin ayağını kestikten sonra Âmir'in ayağını
da yaraladı ve Âmir bu yaradan öldü. Dedim ki: Ya Rasûlullah
Useyd b. Hudayr, Amir b. Sinan b. el-Ekva için : Ameli boşa
gitti, diyor. Ne dersiniz? Buyurdu ki:
"Ameli boşa gitti diyen, yalan söylemiştir. Aksine, onun için
iki kat sevap vardır. Çünkü hem sabretmiştir ve hem de müca-
hiddir, O, kurbağa yavrusunun suda yüzmesi gibi cennette
yüzecektir."
Biz de aynı görüşteyiz ve başına gelenden dolayı sevap alacağı kanaatın-dayız. Çünkü kafirlerle cihadda o kadar hızlıydı ki, kafirin ayağını kesen kılıç sıyrılarak kendi ayağını da yaralamıştır. Ölünceye kadar da sabırla buna tahamÂmül etmiÅŸtir. Böylece O, hem mücahid hem de sabırlı bir kiÅŸidir.
"...Allah'ın yarattığı yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, ecirleri sonsuz olarak ödenecektir."[188] Rasulullah'ın (s.a.v.): "Onun için kat kat ecir vardır." sözünün manası işte budur.
97- Müslümanlardan iki müfreze gece karşılaşır ve her biri, diÄŸerinin müşrik olduÄŸunu sanarak döğüşür ve birbirlerinden adam öldürürlerse, her iki taraf üzerine ne diyet ne de keffaret gerekir.Çünkü müfrezelerden her biri, mubah olan bir savunmaya (meÅŸru müda-faya) giriÅŸmiÅŸtir. DiÄŸerinden adam öldürmüşse, kendisini savunmak için öldürÂmüştür. Åer'an bununla görevli olduÄŸundan ona ne diyet ne de keffaret ödemek
gerekir.
98- Bu konuda delil, Câbir b. Abdullah'tan yapılan ÅŸu rivaÂyettir: Câbir der ki: Rasûlullah (s.a.v.)'in iki öncü birliÄŸi gece hendeÄŸin dışına çıktılar. Karanlıkta bir birleriyle karşılaÅŸtıklaÂrında taraflardan her biri, diÄŸerinin düşman olduÄŸunu sanarak döğüşe tutuÅŸtular. Aralarından ölen ve yaralananlar oldu. Bu arada biri parolayı söyleyince her iki tarafın müslüman olduÄŸu anlaşıldı. O zaman her iki taraf da döğüşe son verdi. Durumu Rasûlullah (s-a.v.)'e duyurduklarında şöyle buyurdu:
"Yaralarınız Allah yolundadır, onlardan dolayı sevap kazaÂnacaksınız. Öldürülenleriniz ise, ÅŸehiddir." .
99- Ama müslümanlardan bir gurup müşriklerle savaşırken bir müslümanm, müşrik olduğu zannıyla yahut müşriğe attığı bir okun isabet etmesiyle bir müslümanı öldürmesinden dolayı ona hem diyet ve hem de keffaret gerekir.
Çünkü bu, yanlışlıkla öldürmenin ÅŸekillerinden biridir ve yanlışlıkla ölÂdürmekten dolayı diyet ve keffaretin gerekliliÄŸi ayetlerle sabittir.
100- Bunun delili, Huzeyfe'nin babası Yemân'ın, müşriklerÂden olduÄŸu zannıyla Uhud Savaşında müslümanların kılıç darbeleriyle öldürülüşünü söz konusu eden rivayettir. Bu rivaÂyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) onu Öldürenlere diyet yüklemiÅŸti. Ebû Huzeyfe de bu diyeti onlara hibe etmiÅŸti.
Bu mesele ile önceki mesele arasındaki fark, burada öldürülen kiÅŸinin, kendisini öldüreni öldürme kasdı taşımamış olmasıdır. Bundan dolayı can dokuÂnulmazlığı hakkı devam etmektedir. Bu sebeble akıtılmış kanı için diyet vacipÂtir. Birinci durumda ise, öldürülmüş olan kiÅŸi, meÅŸru müdafa amacıyla kendisini öldüreni öldürmeye kendisi de niyet etmiÅŸtir. Bu sebeble de, can dokunulmazÂlığı hakkı ortadan kalkmış olmaktadır.[189]
Savaşta Akrabayı Öldürmek
101- İmam Muhammed dedi ki: Mü si liman m düşmandan olan akrabasını öldürmesinde ve müşrik akrabası kendisine saldırmadan önce saldırıyı başlatmasında bir sakınca yoktur. Ancak müşrik olan babası bunun dışındadır. Babası ona saldırmadan kendisinin ona saldırması mekruhtur. Baba yahut ana tarafından yakın veya uzak dedeleri de bu durumdadır. Ama kendileri ona saldırır da onları öldürme mecburiyetinde kalırsa, o başka.
Çünkü Yüce Allah: "... Dünyada anne babanla güzel geçin..."[190] buyurÂmaktadır. Burada kasıt, müşrik olan ebeveyndir. Delil ise Yüce Allah'ın: "... Ana, baba, seni körü körüne bana ortak koÅŸman için zorlarlarsa, onlara itaat etme..."[191] sözüdür. Saldırıyı baÅŸlatmak, onlara iyi davranmakla baÄŸdaÅŸmaz. Ama kendisini mecbur bırakırlarsa, onları öldürmesi kendini savunma olur ki, önce kendi nefsine iyilikte bulunmak ve ölüm tehlikesini kendisinden savmakla mükelleftir. Ayrıca çocuÄŸun dünyaya gelmesine baba sebep olmuÅŸtur. ÇocuÂÄŸun, babasını öldürme kasdıyla ölümüne sebeb olması caiz olmaz. Ama baba onu buna zorlamışsa, o baÅŸka. O zaman sebep, babanın kendisidir. Kendi caÂnına karşı cinayet İşlemiÅŸtir. Mecbur bırakılan kiÅŸi, onu mecbur edene nisbetle öldürmede kullanılan alet gibidir.
Daha sonra İmam Muhammed, aşağıdaki rivayeti buna delil olarak getirdi:
102- Hanzala b. Ebi Âmir ve Abdullah b. Abdullah b. Ü-beyy b. Selûl (r.a.), Rasulullah (s.a.v.) den babalarını ÖldürÂmek için izin istemiÅŸlerdi, ama Rasûlallah (s.a.v.) onları bundan sakındırdı.
Umeyr b. Malik'ten yapılan bir rivayete göre, şöyle demiÅŸÂtir: Bir adam: Ya Rasulullah, düşman arasında babamla karşıÂlaÅŸtım. Sana kötü sözler söyleyince onu öldürdüm, dedi.
Buna karşı Rasulullah (s.a.v.) hiçbir şey söylemeden sustu. Burada, kişinin babasını öldürdüğü takdirde ona birşey gerekmediğine delil vardır. Çünkü Rasulullah (s.a.v.), o kişiye hiçbir şey emretmeden susmuştur. Bir şeyi açıkiama ihtiyacı ortaya çıktıktan sonra Peygamberin onu açıklamaması caiz değildir.
En iyisi, kiÅŸinin müşrik olan babasını öldürmemesi ve kaçmasına fırsat vermeden baÅŸkasının gelip onu öldürmesini beklemesidir. Yazar Kitâb'ta buÂnunla ilgili bir hadis de rivayet etmekte ve şöyle demektedir :
Bu şekilde davranmak, bizce daha iyidir. Baba ve çocuklar dışında kalan müşrik akrabanın öldürülmesinin caiz oluğuna gelince, bunu el-Câmiu's-Sağîr isimli kitapta açıkladık.
Başarı Allah'tandır.[192]
Öldürülenler İçin Ağlamak
103- Rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) Abdul'l-EÅŸhel oÄŸulÂlarına (evlerine) uÄŸradı. Uhud günü öldürülen ÅŸehidlerine aÄŸlıÂyorlardı. Peygamber (s.a.v.) üzüldü ve: "Ama Hamza'mn aÄŸlaÂyanları yok!" buyurdu.
Hadisi rivayet eden hanım dedi ki: Hemen oradan çıktık ve Rasulullah (s.a.v.) in hanelerine varıp orada Hz. Hamza (r.a.) için aÄŸladık. Rasulullah (s.a.v.) evde idi ve evin içinden hıçkıÂrıklarını duyduk. Daha sonra: "İsabet ettiniz, iyi ettiniz, yetiÂÅŸir," diye haber gönderdi.
Rasulullah (s.a.v,)'in, Hz. Hamza için bu ÅŸekilde buyurÂmasının sebebi ÅŸudur: O gün Hz. Hamza ÅŸehidlerin büyüğü idi. Fakat Medine'de garipti. Onun için aÄŸlayacak kimsesi yoktu. Rasulullah (s.a.v.) bu sözüyle onu andı.
Meğâzî kitaplarındaki rivayete göre Sa'd b. Muâz (r.a.), Rasulullah (s.a.v.)'in bu sözünü duyunca akrabası bulunan hanımları topladı. Sa'd b. Ubâde ve Muâz b. Cebel de aynı şekilde davrandılar. Her gurup, Rasulullah (s.a.v.) in evinin önüne gelerek Hz. Hamza'nm iyiliklerini söylemeğe ve üzerine ağlamağa başladı. Rasulullah (s.a.v.), ağlamalanyla teselli bulup sonra uyudu..
Bu olaydan sonra Medine'de ne zaman biri ölür de onun için ağlarlarsa, önce Hz. Hamza için ağlamakla başlarlardı. Erkekler de Rasulullah (s.a.v.)'ın ölümünden sonra, birbirlerine ta'ziye ederken: "Rasulullah (s.a.v.) de vefat etti" deyip birbirlerini teselli eder ve teselli için başka birşey söylemezlerdi.
104- İmam Muhammed, yukarıdaki hadisin İbn Ömer (ra.) yolu ile olan rivayetini de naklederek sonuna ÅŸunu da ekledi: Rasulullah (gfr.Y.) uyandığında onlar hala aÄŸlıyorlardı. RasuÂlullah (sa.v.) buyurdu ki:
"Eyvah o kadınlara! Geri dönsünler ve bugünden sonra ölen bir kimse için ağlamasınlar."
Alimlerden bazısı, hadisin zahirini alarak şöyle dedi: O zaman ölü için ağlamağa şer'î ruhsat verilmişti, ama hadisin sonunda geçen ifadelerle bu ruhsat kaldırıldı. Ancak alimlerin çoğu, neshedilen ve ruhsat verilmeyen ağlamanın yüksek sesle ağlama ve bağırıp çağırma olduğunu söylerler. Nitekim Rasulullah (s.a.v.)' in şöyle buyurduğu rivayet edilir :
"Ölü için ağlayarak bağırıp çağıran kadın ve onu dinleyenler üzerine Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti olsun!..."
Ama yüksek sesle ağlamamak kaydıyla ağlamakta bir sakınca yoktur. Çünkü rivayete göre oğlu İbrahim öldüğü zaman Peygamber (s.a.v,)'in gözleri yaşarmıştı. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf (r.a.), Ona: "Bizi ağlamaktan sakındırmamış miydin?" diye sormuş .Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyürmuştu:r:
"Ben size ahmak ve facir iki sesi yasakladım. Ama bu gördüğün, Allah'ın rahmet sahibi kimselerin kalbine koyduğu merhametten başka birşey değildir. Göz yaşarır. Kalb mahzun olur. Fakat Rabbin razı olmadığı sözü söylemeyiz."
Ayrıca, Hz. Ömer (r.a.) den rivayet edildiğine göre bir kadın, Peygamber (s.a.v.)'in huzurunda, ölen oğluna ağladığını görürken kendisi ona engel olmak istedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu :
"Karışma ya Ömer! Çünkü kalb, mahzundur. Nefs, musibete uğramıştır. Çocuğunun ölümü üzerinden de henüz uzun müddet geçmemiştir."
Ama bununla beraber, sabretmek daha efdaldir. Yüce Allah şöyle buyuÂruyor :
"Onlara bir musibet geldiÄŸinde: 'Biz Allah'a aidiz ve elbette O'na döneÂceÄŸiz1 derler "[193]
KesilmiÅŸ BaÅŸları Valilere Taşımak  Â
105- Ukbe b. Âmir el-Cühenî (r.a.) den rivayete göre kendisi Patrik Yenak'ın kafasını Hz. Ebû Bekir'e getirmiÅŸti de Ebû Bekir (r.a.) bu iÅŸi yadırgamıştı. Orada hazır bulunanlar: "Ey Rasulullah'ın halifesi! Ama onlar bunu bize yapıyorlar?" deÂdiklerinde, şöyle cevap verdi: "Fars ve Rumun yaptıklarına mı uyacaksınız? Bana hiç kimsenin başını getirmeyin. Bana bir mektup yazmanız ve haber göndermeniz yeter."
Başka bir rivayete göre, onlara: "Haddinizi aştınız" diyerek
bu davranışlarım kınamıştı.
DiÄŸer bir rivayete göre de Åam'daki valilerine haber gönÂderen Hz. Ebu Bekr" bana kimsenin başım göndermeyin. MekÂtup ve haber gönderin yeter," demiÅŸtir.
Bazı alimler, hadisin zahirine dayanarak, kesik baÅŸları valilere taşımak caiz deÄŸildir, çünkü o baÅŸlar, birer cife (kokuÅŸmuÅŸ ölü)den ibaret olup, insanları rahatsız eden birÅŸeydir, bu yüzden onun gümülüp yok edilmesinden baÅŸka bir yol yoktur, derler. Ayrıca ÅŸunu da eklerler: Başı vücuttan ayırmak, (Kulak ve burnun kesilmesi, gözün çıkarılması gibi) organ kesmektir. Rasulullah (s.a.v.), kuduz köpeÄŸe bile bunun yapılmasını yasaklamıştır. Hz. Ebû Bekir (r.a.), buÂnun, cahiliye halkının adetlerinden olduÄŸunu belirterek onlara benzemekten bizi
sakındırmıştır.
Ancak alimlerimizin çoÄŸu, ÅŸayet baÅŸlarını kesip getirmekte müşrikleri moral bozukluÄŸuna uÄŸratıp tahkir etmek yahut müslümanlann gönlünü hoÅŸ etÂmek söz konusu ise, mesela müşriklerin komutan yahut büyük kahramanlarının başını getirmek gibi, bunda bir sakınca yoktur, görüşündedirler.
Nitekim Abdullah b. Mes'ud (r.a.), Bedir günü Ebû Cehl'in başını RaÂsulullah (s.a.v.)'e getirip orta yere atmış ve: "îşte bu, düşmanın olan Ebû Cehl'in başıdır," demiÅŸti. Rasulullah (s.a.v.) de şöyle buyurmuÅŸtu :
AUahu Ekber! Bu, benim ve ümmetimin Firavunudur. Bunun bana ve ümmetime kötülük ve zararı, Firavunun Musa ve ümmetine kötülük ve zaraÂrından daha çoktu."
Böyle davranmak caiz olmasaydı, Rasulullah (s.a.v.) bunu yasaklardı.
106- İmam Zührî'nin naklettiği şu sözün manası da yu-kardaki gibidir: Peygamber (s.a.v.) e sadece Bedir günü kesik baş getirildi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) a getirildiğinde ise bunu hoş görmeyip reddetti. İlk olarak kendisine kesik başlar getirilen kimse İbnü'z-Zübeyr (r.a.) dır.
Rasulullah (s.a.v.), Abdullah b. Üneys'i Süfyan b. Abdullah'ın üzerine göndermişti. Abdullah der ki: "Onun boynunu vurdum ve başını alıp kaçtım. Bir dağa tırmanıp orada saklandım. Nihayet beni aramaya gelenler geri dönünce gizlendiğim yerden çıkıp başını Rasulullah (s.a.v.) e getirdim."
Rasulullah (s.a.v.), Muhmmed b. Mesleme (r.a.) ı Ka'b b. EÅŸrefi öldürÂmek üzere gönderdiÄŸinde, Ka'b'm başını getirmiÅŸti ve Rasulullah (s.a.v.) bunu kmamamiÅŸtı.
Bu rivayetler, bunda bir sakınca olmadığım gösteriyor. Başarı Allah'tandır.[194]
Silah Ve Binicilik
107- Utbe b. Ebî Hakîm (r.a.)'den rivayet edildiÄŸine göre Rasulullah (s.a.v.)1 in huzurunda yaydan bahsedildi. BuyurÂdular ki: "Hayır hususunda ondan ileri bir silah yoktur." Yani, savaÅŸ aletlerinin en güçlüsü odur.
Burada gazileri, ok atmayı Öğrenmeye teÅŸvik vardır. Bu konuda baÅŸka hadisler de mevcuttur. Bunlardan biri, Ukbe b. Amir (r.a.)'in hadisidir ki, buna göre Rasulullah (s.a.v.), Yüce Allah'ın "Ey İnananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiÄŸi kadar Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında AlÂlah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaÅŸ atlan hazırÂlayın..."[195] sözünü tefsir ederken: "Åüphesiz kuvvet, ok atmaktır." buyurdu ve bu sözünü üç defa tekrar etti. Ukbe'nin hadisinde ÅŸu sözler de vardır :
"Allah Teala bir okun bereketiyle üç kiÅŸiyi cennete sokar: Biri, sevabını umarak Allah yolunda kullanılsın diye onu imal edendir. Biri onu yaya yerÂleÅŸtirendir. DiÄŸeri de, onu kafirlere atandır."
Rasulullah (s.a.v.) yine şöyle buyurur :
"Adem oğlunun üç oyun ve eğlencesi dışında her oyun ve eğlencesi batıldır: Atını tımar etmesi, hammıyla oynaşması ve ok atması."
Rasulullah (s.a.v.), Sa'd b. Ebî Vakkas dışında hiç kimse için ana-baba-nın her ikisini bir arada zikrederek sana feda olsunlar, demedi. Uhud günü Sa'd için: "Ok at! Anam ve babam sana feda olsun." buyurdu.
108- Rivayet edildiÄŸine göre  Ömer b. Hattab (r.a.), bazı yerlere: "Düşman topraklarında tırnakları uzatın. Çünkü onÂlar silahtır" ÅŸeklinde mektuplar yazmıştır. Her ne kadar tırnak kesmek fıtrattan ise de mücahidlerin dârui-harp'te tırnaklaÂrını kesmemeleri menduptur.
Çünkü, şayet silah elinden düşer de düşman ona yaklaşırsa, olabilir ki, tırnaklarıyla onu defedebilir. Bu, bıyıklan kesmeye benzer. Diğer zamanlarda bıyık kesmek sünnet olduğu halde dârü'l-harb'te savaşçının, düşman gözünde daha heybetli görünmek için bıyığını uzatması menduptur.
109- Hz. Ömer (r.a.)' in şöyle dediÄŸi rivayet edildi : "ÇoÂcuklarınıza yüzmeyi, ata binmeyi öğretiniz ve yarışmak için koÂnan iÅŸaretler arasında yalınayak koÅŸmalarım emrediniz."
Bu şeyler Rasulullah (s-a.v.)m hadisinde şöyle ifade edil-mistir :
"Çocuklarınıza yüzmeyi ve ok atmayı, kızlara da örgü ÖrÂmeyi öğretiniz."
Yine şöyle buyurur: "Ata bininiz, Ama ok atmanız, ata binÂmenizden bana daha sevimlidir."
Netice olarak, savaşçının savaşta lazım olacak her şeyi öğrenmesi men-dubtur. Çünkü bu, dini yüceltmeye ve müşrikleri yenmeye yardımcıdır.
110- Ubeyd b. Umeyr (r.a.)'m rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) Mekke fethi günü şöyle buyurmuştur :
"Oruçlarınızı bozunuz. Çünkü bugün savaş günüdür."
Bu hadiste Mekke'nin, savaÅŸla ve kuvvet yolu ile fethedildiÄŸine delil varÂdır. Gazinin, Ramazan ayında savaşırken orucunu bozması daha iyidir. Olabilir ki oruç, onun savaÅŸ gücünü zayıflatır. Onun için gelebilecek zararı baÅŸka zaman telafi etmek de mümkün deÄŸildir. Halbuki orucunu baÅŸka bir zaman kaza etmesi mümkündür. Bundan dolayı hasta ve yolcunun oruç tutması ağırına gidiyorsa, tutmaması efdaldir. Oruç bozmak yolcu için efdal olduÄŸuna göre, savaşçı için haliyle daha efdal olur.
111- Avn b. Ebî Cuhayfe'den, O da, babası (r.a.) dan rivaÂyet ederek dedi ki: Rasulullah (s.a.v.)'i sahtiyandan bir cübbe-nin içinde gördüm. -Yani Mekke'nin fethi günü- BHal'inde abdest alması için ona su götürürken gördüm. Sonra o suyu dökmek üzere dışarı çıktı. Orada bulunanlar etrafına üşüştüÂler. Eline sudan birÅŸey geçiren, (teberrüken) onunla sürünüÂyordu. Su bulamayan ise, ellerini o suyla ıslatmış olanın ıslak ellerine sürtüyor ve ıslanan elleriyle sürünüyordu.
İmam Muhammed, kullanılmış suyun temizliÄŸine bunu delil olarak getiÂrir. Çünkü kullanılmış olan bu suyu teberrüken kendilerine sürüyorlardı. Oysa ki necis olan bir ÅŸey teberrüken kullanılmaz. Åayet o su necis olsaydı, RasululÂlah (s.a.v.) onları bundan sakındınrdı. Ebû Hanife ise, böyle yaptıklarının Peygambere ulaÅŸtırilmadığım, ulaÅŸtırıldığı taktirde bunu tasvip etseydi, onu delil olarak getirmek doÄŸru olurdu, demektedir.
Yine Ebû Cuhayfe (r.a.) dedi ki : Sonra Bilal ri gördüm ki bir aneze (kısa mızrak) çıkarıp dikti. Rasulullah (s.a.v.) de, kolları sıvamış olarak ve kırmızı bir elbise giydiğini gördüm. Rasulullah (s.a.v.), önünde o mızrak dikili olduğu halde orada bulunanlarla cemaat halinde iki rekat namaz kıldırdı. Önlerinden bir çok kimse ve birçok hayvan gelip geçiyordu.
Aneze, kargıya benzer bir demirdir. Namaz kıldıklarında Rasulullah (s.a.v.)'in önüne dikmek için seferlerde onu beraberlerinde taşırlardı. Komutanların önlerinde silah taşınması adeti buradan gelir. Bu hadiste, kırmızı elbise giymekte bir sakınca bulunmadığına, açık bir meydanda namaz kılan kimsenin, önüne sütre koyması gerektiÄŸine ve sadece imamın önüne konulduÄŸunda bunun yeterli olduÄŸuna delil vardır. Cemaatın hepsinin önünde ayrı ayrı sütre koymaya gerek yoktur. Çünkü imamın kendisi, ön safta bulunanlar için, birinci safta bulunanlar da ikinci saftakiler için bir sütredir ve sütrenin önünden geçecek bir kimseye engel olunmaz. Çünkü o, naÂmaz kılan ile oradan geçen arasında duvar mesabesinde bir engeldir.
Sütreden maksat, uzaktan gelen bir kimsenin, o kişinin namaz kıldığını bilmesi ve sütre ile namaz kılan arasından geçmesini önlemek içindir. Sütrenin ilerisinden geçene engel olunmaz. Uzaktan gelen bir kimsenin, o dikilenin sütre olduğunu bilmesi için, sütre olarak dikilen şeyin uzun ve kalın olması gerekir. Denildi ki: Uzunluğunun bir arşın ve kalınlığının da parmak kalınlığında olması gerekir. Çünkü bir rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) : "Ok, sütre yerine geçer buyurmuştur."
Yardım Allah'tandır.[196]
Savaşa Hazırlık
112- Muhammed b. İbrahim b. Hâris'in şöyle dediÄŸi rivayet edilir: Geceden bir miktar geçtikten sonra Malik b. Avf, askerÂlerinin yanına gelerek onları Huneyn vadisine yerleÅŸtirdi. Bu vadi çukur olup kollara ve darboÄŸazlara ayrılır. Askerlerini taksim edip bu kol ve boÄŸazlara yerleÅŸtirmiÅŸ ve Muhammed ile ashabı geldiklerinde birden üzerlerine saldırın diye talimat vermiÅŸti.
Adı geçen Mâlik, Huneyn günü ordu komutanı idi. AskerÂlere, dinleri için savaşını yacaklarsa, onlar için savaÅŸmalarını saÄŸlamak amacıyla mal ve çoluk-çocuklarını beraber getirmeÂlerini emretmiÅŸti. Düreyd b. Sımme, bu görüşünü hatalı bulÂmuÅŸ ve şöyle demiÅŸti: "Koyun çobanı savaÅŸtan ne anlar? YenilÂmiÅŸ bir askeri birÅŸey geri çevirebilir mi? Beraberinize aldığınız mal ve çoluk-çocuklarınızm hepsini Muhammed ve askerine ganimet olarak götürüyorsunuz." Kendisine: "Peki, neyi tavsiÂye edersin?" denildiÄŸinde, şöyle dedi:" Mallarınızla çoluk-ço-cuklarımzi kendi topraklannızdaki daÄŸların başına götürün. Erkekler de, kılıçlarını kuÅŸanıp atlarının sırtında düşmanÂlarını karşılasınlar." Malik: "VerdiÄŸim kararı deÄŸiÅŸtirmem" deyince, orada bulunanlar Düreyd'e baÅŸka bir teklifinin olup almadığını sordular. O zaman şöyle dedi: "Orduyu saÄŸ kanat ve sol kanat olmak üzere ikiye bölün ve ÅŸu vadinin kollarıyla boÄŸazlarına yerleÅŸtirin. Düşman ordusu vadiye girince her iki gurup saÄŸdan ve soldan bir anda üzerlerine saldırsın," Bu tekÂlifi, Malik kabul etti. Ravi diyor ki: Rasulullah (s.a.v.) de, seher vaktinde ordusunu düzene soktu. Sancak sahiplerine sancaklaÂrını teslim etti.
Ravi, hadisi tüm uzunluÄŸuyla naklettikten sonra sonunda şöyle diyor: Rasulullah (s.a.v.), Düldül ismindeki beyaz katırına binmiÅŸ olduÄŸu halde eÄŸilimli olan vadiden aÅŸağıyı indi. İslâm ordusunun saflarının önünÂden geçerek samimi ve sabırlı oldukları takdirde muzaffer olacaklarını müjdeliyerek moral verdi.
Korkulu yerlerde ve gecelerde düşmana yakın bulunan durumlarda komuÂtanın böyle davranarak askere moral vermesi gerekir.
Ravi diyor ki: Sabahın erken saatlerinde, henüz karanlık kalkmadan müslümanlar vadiden aÅŸağıya doÄŸru ilerlemeye baÅŸladılar. Ancak o vadiÂnin sağındaki ve solundaki kollarıyla boÄŸazlardan düşman ordusu beklenÂmedik bir anda saldırıya geçti. İslâm ordusunun ilk safında Benu Süleym süvarileri vardı ki, hemen bozguna uÄŸrayıp döndüler. İkinci safta bulunan Mekkeliler de bozguna uÄŸrayıp kaçtı. Onları, diÄŸerleri takip etti, ardına bakmadan kaçan kaçana...
Meğâzî kitaplarında anlatıldığına göre, lanetlenmiÅŸ İblis: "Åüphesiz Mu-hammed öldürüldü. Herkes eski dinine dönsün." ÅŸeklinde nida etmiÅŸ ve bunun için müslümanlar bozguna uÄŸramışlardı. Yüce Allah, müslümanlarm bozgunuÂnu:"... Bozularak arkanıza döndüğünüz Huneyn gününde Allah yardım etmiÅŸti."[197] ayetiyle ifade eder. Bazı müslümanlar, o kadar çok uzaklara kaçmıştı ki Mekke'ye kadar varmışlardı.
Bu hengamede Safvan b, Uyeyne münafıklardan birinin: "Muhammed öldürüldü ve halk da ondan kurtuldu," sözünü duymuştu. O zaman Safvan henüz müşrikti ve münafığın bu sözüne karşılık şöyle demişti: "Ağzı kırılasıca! Edendim olacaksa, Hevâzin kabilesinden olacağına Kureyş'ten olması benim için daha sevimlidir." Ravi diyor ki: Rasulullah (s.a.v.) hayvanını ileriye doğru sürüp müslümanlarm kaçıştıklarını görünce kılıcını sıyırıp kınını yere fırlattı ve düşmana doğru ilerliyerek şöyle bağırdı : "Ey Hudeybiye'de ağacın altında biat edenler! Allah'tan korkun! Gelin! Peygamberinizin çevresinde toplanın!"
Meğâzî kitaplarında anlatıldığına göre Rasulullah (s.a.v.) in sağında amcası Abbas (r.a.) ve solunda da, amcazadesi Süfyan b. el-Hâris b. Abdülmut-talib'ten baÅŸka kimse kalmamıştı. Süfyan, her ne kadar Mekke fethinde İslâmı kabul etmiÅŸ idiyse de o zamandan bu yana Rasululiah (s.a.v.) onunla tek bir keÂlime konuÅŸmamıştı. Sebeb ise, daha Önce hicviyeleriyle Peygamber (s.a.v.) e eziyet etmeseydi. Ancak Rasulullah (s.a.v.), onun bu samimiyet ve baÄŸlılığını görünce onunla konuÅŸup kucaklaÅŸtı. Allah Teala, Rasulullah (s.a.v.) in yukarıda söz konusu ettiÄŸimiz çaÄŸrısını Muhacirlere ve Ensar'a duyurdu. Hepsi birden tekbir getirerek geri döndüler. Birlikte düşmana saldırıp bozguna uÄŸrattılar. Henüz mızrak darbesi ve kılıç yarası almadan düşman kaçmaya baÅŸladı. NiteÂkim Yüce Allah şöyle buyuruyor:
".. .Görmediğiniz askerler indirdi, inkar edenleri azaba uğrattı..."[198]
SavaÅŸ Hiledir
113- Said b. Zı Huddân'dan rivayete göre, birisi kendisine Hz. Ali'den aşağıdaki hadisi rivayet etmiştir. Bu hadise göre Rasulullah (s,a.v.) şöyle buyurmaktadır: "Savaş hiledir."
Burada mücahidin savaş anında kendisiyle savaştığı kimseyi aldatabile-ceğine ve bunun hıyanet olmadığına delil vardır.
Bazı alimler, bu sözün zahirini alarak savaÅŸ durumunda yalana izin verilÂdiÄŸini söylemiÅŸler ve Rasulullah (s.a.v.)in, Ebû Hüreyre'den nakledilen :
"Yalan ancak üç yerde caiz olur: İki kişinin arasını bulmakta, savaşta ve bir kimsenin kendi hanımının gönlünü almasında" hadisini de buna delil olarak
göstermişlerdir.
Ancak bize göre hadis-i ÅŸerifte kastedilen, düpedüz yalan deÄŸil, tevriye yapmak ve üstü kapalı söz söylemektir. Bunun benzeri, İbrahim (A.S.) in üç yaÂlan söylediÄŸim belirten hadistir. Bundan maksat, onun üç yerde üstü kapalı söz söylediÄŸidir. Çünkü Peygamberler, düpedüz yalan söylemekten ma'sunulurlar. Hz. Ömer (r.a.): Üstü kapalı söz söylemede (tevriye yapmada), yalandan
kurtuluş vardır, demiştir.
İmam Muhammed (Rahimehullah), el-Kitâb'da bu sözü şöyle açıklar: KiÅŸinin, kendisiyle savaÅŸtığı kimseye, gerçekte Öyle olmadığı halde zahirin tersine birÅŸey söylemesidir ki, Tıpkı Hendek Savaşında Hz. Ali'nin düello yaptığı Amr b. Abdivüd'de söylediÄŸi gibi. Hz. Ali (r.a.) ona: "Hani, kimsenin sana yardım etmeyeceÄŸine dair bana garanti vermiÅŸtin? Peki, saÂna ÅŸu yardıma gelenler kimlerdir?" demiÅŸti. Amr, kendisine bu söylenenÂleri garipser gibi arkasına bakınca, Hz. Ali, birden iki ayağına vurup
ikisini de kesmiÅŸti.
SavaÅŸan askerin, arkadaÅŸlarıyla konuÅŸtuÄŸunda kendilerinin zafere ulaÅŸtığını yahut daha güçlü olduklarım vehmettirmesi de bir hiledir.. Hakikat kendisinin söylediÄŸi ÅŸekilde olmadığı halde, sözün zahirine göre yalancı duruma düşmeyecek ÅŸekilde konuÅŸur. Nitekim rivayet edilir ki, Hz. Ali (r.a.), katıldığı savaÅŸlarda başım önüne eÄŸerek bir yere ve sonra yukarı kaldırıp bir göğe bakıyor ve şöyle diyordu: "Ne sen yalan söyledin ve ne de ben." Bu davranışıyla, çevresinde bulunanlara, sanki Rasulullah (s.a.v.) kendisine bu durumu haber vermiÅŸ ve ashabına da bunu emretmiÅŸ intibaıÂnı veriyordu. Halbuki onun meydana gelmesi mümkün olduÄŸu gibi olmaÂması da mümkündür. Bu ve buna benzer söz ve davranışlarda bir sakınca yoktur.
Rasulullah (s.a.v.)in: "Cennete yaÅŸlılar girmez" buyurduÄŸu, bunu duyan yaÅŸlı bir kadının aÄŸlamaÄŸa baÅŸladığı ve nihayet Rasulullah (s.a.v.) in o yaÅŸlı kadına, cennete girecek kimselerin vasıflarını (yani gençleÅŸerek gireÂceklerini) açıkladığı rivayet edilmiÅŸtir. Bunun baÅŸka bir çeÅŸidi de, kiÅŸinin sözünü kesin söylemeyip" ümit edilir" ve "umulur" sözcükleriyle sınırÂlandır maşıdır. Böylece söz, kesinlik ifade etme çerçevesinden çıkmış olur.
İmam Muhammed der ki: Bize ulaÅŸtı ki, Hendek günü biri[199] RasuÂlullah (s.a.v.)'e gelerek: "Ya Rasulallah! Beni Kurayza (yahudileri) size ihanet etti. AntlaÅŸmayı bozarak Ebû Süfyan tarafına katıldı" dedi. RasuÂlullah (s.a.v.): "Belki de biz onlara bunu emretmiÅŸizdir" buyurdu. Adam, Ebû Süfyana gidip: "Beni Kurayza'nın sana tabi olmalarını Muhammed istemiÅŸ" dedi. Ebû Süfyan: "Bunu kendi kulaklarınla mı duydun?" diye sordu. Adam: "Evet" deyince, Ebû Süfyan: "Allaha yemin ederim ki, MuÂhammed yalan söylememiÅŸtir" dedi.
Söz konusu olay Meğazi kitaplarında iki şekilde anlatılır :
Birincisi : Beni Kurayza Yahudileri, müşriklerden oluÅŸan düşman ordusu gelinceye kadar Rasulullah (s.a.v.)'le antlaÅŸma halindeydiler. Beni Nadir kabileÂsinin reisi Huyay b. Ahtab da düşman ordusuyla beraberdi. Bu zatın çabalarıyla Beni Kurayza reisi Ka'b b. EÅŸref ve kabilesi, Rasulullah (s.a.v.) le yaptıkları antlaÅŸmayı bozup Ebû Süfyan'la birlik oldular. Bu antlaÅŸmaya göre düşman orÂdusu Rasulullah (s.a.v.) le savaşırken onlar da arkadan Medine'ye saldıracaklarÂdı. Müslümanlar zor duruma düşmüşlerdi. Yüce Allah bunu şöyle dile getirmekÂtedir :"Onlar size yukarınızdan ve aÅŸağınızdan gelmiÅŸlerdi..."[200]
Nuaym b. Mesud, o zaman henüz müşrik olduÄŸu halde gelip Beni KurayÂza ile müşrik düşman ordusu arasında yapılan antlaÅŸmayı RasuluUaha haber verdi. Rasulullah (s.a.v.), Nuaym'a: "Belki de onlara böyle davranmalarını biz emretmiÅŸiz" dedi. Rasulullah (s.a.v.), bu sözüyle, sanki bu aramızda olan antÂlaÅŸmanın gereÄŸidir. Böylece düşman ordusunu her taraftan kuÅŸatacağız, demek
istiyordu.
Nuaym çıkıp gittiÄŸinde Hz. Ömer: "Ya Rasulallah! Beni Kurayza'nın iÅŸini halletmek, senin hakkında yayacakları bir ÅŸeyden (yalan söylüyor deyip tutturÂmalarından) daha kolaydır," dedi. O zaman Rasulullah (s.a.v.):"SavaÅŸ, hiledir ya
Ömer!" buyurdu.
Rasulullah (s.a.v.) in Nuaym'a bu sözü söylemesi, aralarında birliğin
bozulmasına ve tefrikaya düşüp yenilmelerine sebep olmuştu.
İkincisi:  Ebû Süfyan'la anlaÅŸtıktan sonra Huyay b. Ahtab'a dediler ki: "Korkuyoruz ki, iÅŸ uzar ve ahzab (müşrik ordusu) galip gelmeden çekip gider de Muhammed'le baÅŸbaÅŸa kalırız. O zaman Muhammed seni memleketinden çıkarÂdığı gibi bizi de buradan çıkarır." O zaman Huyay b. Ahtab onlara şöyle teminat vermiÅŸti. "Åimdi ahzaba gidip büyüklerinden yetmiÅŸ kiÅŸiyi size rehin vermeÂlerini söyleyeceÄŸim." dedi. Böylece ahzab çekip gitmeyecek ve onları yalnız bırakmayacaktı. Bu konuÅŸma yapılırken Nuaym b. Mes'ud oradaydı, kendisi de onları bunu kabul etmeÄŸe teÅŸvik etti. Onlar da aynı kanaata vardılar. Nuaym bu olaya tanık olduktan sonra Rasulullah (s.a.v.) e durumu haber verdi. Rasulullah (s.a.v.): "Olabilir ki, bunu biz onlara söylemiÅŸizdir" buyurdu. Nuaym, oradan çıkıp Ebû Süfyan'ın yanına gitti. Huyay b. Ahtab, Ebû Süfyan' dan rehineleri istiyordu. Nuaym, Ebû Süfyan'a dedi ki: "Sen Muhammed'in hiç yalan söylemeÂdiÄŸine kani deÄŸil misin?" Ebû Süfyan : "Evet" dedi. Nuaym : "O halde ben az önce onun yanındaydım ve o bana şöyle şöyle dedi. Bu, Beni Kurayza ile yapÂtığı antlaÅŸmanın bir gereÄŸi imiÅŸ. Sizden yetmiÅŸ kiÅŸi alacaklar ve onları Muham-med'e teslim edecekler. Muhammed de bunları öldürecek ve buna karşılık, onların diÄŸer bir kolu olan Beni Nadir kabilesinin kendi yurtlarına dönmelerine-müsaade edecek" deyince müşrikler: "Lat ve Uzza'ya yemin ederiz ki, doÄŸru söylüyorsun" dediler. Olay, cuma günü cereyan etmiÅŸti. Ebû Süfyan, Beni Ku-rayza'ya haber göndererek iÅŸin uzadığını, aralarındaki antlaÅŸma gereÄŸince çıkıp Medine'ye saldırmalarını istedi. Beni Kurayza ÅŸu cevabı verdi: Yarın cumartesidir. Cumartesi gününün kudsiyetini bozup çıkmayız. Zaten rehineleri vermeÂdikçe de çıkacak deÄŸiliz." O zaman Ebû Süfyan: "Nuaym'ın dediÄŸi doÄŸruymuÅŸ" dedi.
Allah kalblerine korku saldı. Yenilgiye uÄŸrayarak çekip gittiler. MüslüÂmanları da , savaÅŸa girmeye muhtaç bırakmadı.
İmam Muhammed dedi ki : Bu ve buna benzer savaş hilelerinde bir sakınca yoktur.[201]
Savaştan Kaçmak
114- İmam Muhammed dedi ki: Gücü yerinde bir müslü-manin iki müşrikten kaçmasını caiz görmem. Çünkü Yüce AlÂlah şöyle buyuruyor: "Tekrar savaÅŸmak için bir tarafa çekilÂmek veya bir baÅŸka topluluÄŸa katılmak maksadı dışında o gün arkasını düşmana dönen kimse Allah'tan bir gazaba uÄŸramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir dönüşÂtür."[202] O gün düşmana sırtını çevirip kaçan, muhakkak ki, Allah'ın gazabına uÄŸramıştır. Onun varacağı yer cehennemdir. O, ne kötü dönüştür. Ancak tekrar savaÅŸmak yahut baÅŸka bir alanda savaÅŸmak gayesiyle baÅŸka bir müslüman müfrezeye katılmak için kaçanlar bundan hariçtir.
Müfessirler, bu ayeün tefsirinde ihtilafa düşmüşlerdir. Katâde ve Dahhâk, savaÅŸtan kaçmak, sadece Bedir savaşına hastır. Çünkü müslümanların, kendisiÂne sığınacakları kimse olarak sadece Rasulullah vardı. Ve bu savaÅŸta o da onlarÂla beraberdi, derler. Müfessirlerin çoÄŸu ise, bu hükmün Bedir'le sınırlı olmayıp bütün savaÅŸlar için geçerli olduÄŸunu söylerler.
Savaştan kaçmak, büyük günahlardandır Rasulullah (s.a.v.) : "Beş şey kebairdendir" buyurmuş ve bunlar arasında savaştan kaçmayı da saymıştır. Rasulullah (s.a.v.): yine şöyle buyuruyor :
"Allah'a ortak koşmak, yetimin malını yemek, savaştan kaçmak ve iffetli kadınlara zina isnad etmek, günahların en büyüklerindendir."
Ayrıca müslümanların sayısı, müşriklerin sayısının yarısı kadar olunca, müslümanlar için kaçmak caiz deÄŸildir. BaÅŸlangıçta müslümanların sayısı düşÂmanın onda biri kadar iken kaçmak caiz deÄŸildi. Yüce Allah şöyle buyuruyor : "...Sizin sabırlı yirmi kiÅŸiniz onlardan ikiyüz kiÅŸiyi yener."[203] Allah'ın, yenileceÄŸini haber verdiÄŸi sayıdan kaçmak caiz deÄŸildir. Daha sonra Yüce Allah müslümanlarabunu hafifleterek şöyle buyurdu : "Åimdi Allah yükünüzü hafifletti. Zira içinizde zayıflık bulunduÄŸunu biliyordu. Sizin sabırlı yüz kiÅŸiniz onlardan ikiyüz kiÅŸiyi yener..."[204]
Ancak kaçmamak, silahlı olan kimse için sözkonusudur. Silahlan bulunÂmayanların silahlı kimselerden kaçmalarında bir sakınca yoktur.
Görmüyor musun, düşmanların çıkış yolu olan kale kapısından kaçmak ve mancınığın hedef alanı olan yerden uzaklaÅŸmak caizdir. Çünkü bu gibi yerlerde durmak mümkün deÄŸildir. Buna göre, bir kiÅŸinin üç kiÅŸiden kaçması caizdir. Ama İslam ordusunun sayısı onikibine ulaşır ve aralarında ittifak var ise, düşman ordusunun sayısı ne kadar çok olursa olsun kaçmalan caiz deÄŸildir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuÅŸtur: "Onikibin kiÅŸilik bir ordu, azlıÂğından dolayı yenilmez." Galip gelebilecek olanın kaçması, caiz deÄŸildir.
115- İbn Ömer (r.a.) in şöyle dediÄŸi rivayet edildi: RasuÂlullah (s.a.v.), Necd tarafına bir seriyye gönderdi. Ben de se-riyyede idim. Müslümanlar, düşman karşısında yenilgiye uÄŸÂradı. Medineye vardığımızda: "Bizler savaÅŸtan kaçanlarız" dedik. Rasulullah (s.a.v.)  şöyle buyurdu: "Aksine, siz, tekrar Ailah yolunda savaÅŸa gitmek için geri dönenlersiniz. Tekrar Allah yolunda savaÅŸmaya gitmek için bana döndünüz. Ben size güç ve kuvvet vereceÄŸim."
Hadiste geçen Akkâr Kelimesi, Allah yolunda savaÅŸmak için geri dönen kimse manasınadır. Yani, sizin bu davranışınız, bana gelmek içindir. Çünkü ben sizin için kuvvet kaynağıyım. Sizi güçlendirdikten sonra tekrar savaÅŸa döneÂceksiniz.
116- İmam Muhammed dedi ki: Ebû'I-Muhtar'ın babası olan Ebû Ubeyd es-Sekafî, Kussu'n-Nâtıf isimli yerde öldüÂrüldü. Kendisi, kaçmayı reddetmiÅŸ ve ölünceye kadar düşÂmanla savaÅŸarak sebat etmiÅŸti. Öldürülüşü üzerine Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi: "Allah Ebû Ubeyd'e rahmet etsin. Åayet bana geri dönseydi ona kuvvet olurdum."
Buradan anlıyoruz ki, düşman güç getirilemeyecek kadar güçlü ise müs-lümanların ondan geri çekilmesinde bir sakınca olmadığı gibi, "Sebat etmek ve döğüşe devam etmek kendini tehlikeye atmaktır" diyenlerin hilafına, sebat edip savaÅŸa devam etmekte de bir sakınca yoktur. Aksine, bunda kendini Allah için feda etme vardır. Sahabeden bunu yapanlar olmuÅŸtur. Anların koruduÄŸu Asım b. Sabit bunlardandı ve Rasulullah (s.a.v.) onlan övmüştür. Buradan da anlıyoÂruz ki, bundu bir sakınca yoktur.
Başarı Allah'tandır.[205]
Daru'l-Harbde İslâm'ı Kabul Edip Dâru'l-İslâm'a Hicret Etmemiş Olanların Durumu
117- İmam Muhammed dedi ki: Bir kimse dârü'l-harbte müslüman olur da henüz dârü'l-İslama geçmeden bir müslü-man onu yanlışlıkla öldürürse, bu müslüman üzerinde diyet değil, Keffaret vardır.
118- Fakat imla yoluyla Ebû Hanife'den yapılan rivayete göre, ona keffaret de yoktur.
Halbuki keffaretin vucubiyetine delil, Yüce Allah'ın şu sözüdür : "...Eğer o mü'min, size düşman bir topluluktan ise, mü'min bir köleyi
azad etmek gerekir...[206]
Atâ' ve Mücâhid'den yapılan rivayete göre bu ayette kasdedüen, İslama girmiÅŸ ama henüz müslümanlara gelip katılmamış olan kimsenin öldürülÂmesidir.
Ayrıca denildi ki: Bu ayet, Mirdâs isminde bir adam hakkında indirilmiÅŸÂtir. Bu zat, İslamı kabul etmiÅŸ ve henüz dârü'l-İslama hicret etmemiÅŸti. Üsâme b. Zeyd, İslamı kabul ettiÄŸini bilmeden onu öldürmüştü. Allah bu ayeti indireÂrek diyetin gerekmediÄŸini ve fakat keffaretin gerektiÄŸini bildirmektedir.
Buna diÄŸer bir delil de, diyetin, Allah'ın hakkı olarak vacib olmasıdır. DiÂni kabul edip onun himayesine girmekle Allah'ın hakkı sabit olur. Ama dârü'l-îslama geçip onun himayesine girmekle ancak kulların hakkı olan tazminat sabit olur. Bunu, "es-Siyerü's-SaÄŸir" de anlattık. BaÅŸarı ve yardım Allah'tandır.[207]
Yarayı Tedavi Etmek
119- Ebû Ümâme b. Sehl b. Huneyf'ten yapılan rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) Uhud günü yüzünü çürümüş bir keÂmikle tedavi etmiÅŸtir.
120- Uhud savaşında Peygamber (s.a.v.)'in yüzünün yaraÂlandığı ve kanının aktığı sahih rivayetlerle sabittir. O zaman Peygamber (s.a.v.):
"Peygamberlerin yüzünü kanıyla boyayan bir kavim nasıl felah bulur?." buyurmuş ve bunun üzerine şu ayet inmişti:
"O konuda senin yapacağın bir ÅŸey yoktur . Allah, ya tevbe-lerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olduklarından doÂlayı onlara azabeder."[208]
Rivayete göre Peygamber (s.a.v.), bir hasır parçasını yaÂkarak onunla yüzünü tedavi etmiÅŸtir.
Başka bir rivayette ise, çürümüş bir kemikle tedavi etmiş ve bir sargıyla bağlamıştı. Günlerce de bu sargının üzerine mes-hetmişti.
Burada, yaraları tedavi etmekle meşgul olmanın caiz olduğuna delil vardır.
121- Yasaklayıcı bazı rivayetlerden dolayı insanlardan bir kısmı tedaviyi kerih görmüşlerdir. Bunlardan biri, Rasulullah (s.a.v.) 'den yapılan şu rivayettir :
"Ümmetimden yetmiÅŸbin kiÅŸi hesap görmeden cennete gireÂceklerdir." "Onlar kimlerdir Ya Rasulallah?" denildi. BuyurÂdu ki: "Bunlar, daÄŸlanmaz, efsunla uÄŸraÅŸmaz ve kuÅŸların uçuÅŸÂlarını şöyle veya böyleye yorumlamaz; Rablarma tevekkül
ederler."
122- Biz Tedavinin caiz olduğunu söylerken Rasulullah (s.a.v.) den rivayet edilen şu hadise dayanıyoruz:
"Tedavi olunuz ey Allah'ın kulları! Muhakkak ki Allah, yaşlılık ve ölüm dışında, yarattığı her hastalık için mutlaka bir ilaç da yaratmıştır.
Tedavinin yasak olduÄŸunu söyliyenlerin rivayet ettikleri haÂber, mensuhtur. Çünkü Peygamber (s.a.v.), Hendek günü ucu uzunca bir okla elinin damarı kopan Sa'd b. Muaz'ı daÄŸlaÂyarak tedavi etmiÅŸtir. Es'ad b. Zürâre (r.a.)'ı da daÄŸlayarak tedavi ettiÄŸi rivayet edilmiÅŸtir.
İmam Muhammed, daha sonra (mensuh olduğunu söylediği hadisin men-suh olmadığını farzedip) her iki rivayetin arasını uzlaştirarak şöyle dedi:
Åayet hastaya ÅŸifa verenin, ilacın kendisi olduÄŸuna inanılırsa, o zaÂman tedavi ile uÄŸraÅŸmak caiz deÄŸildir.
Burada, çürümüş kemikle tedavi olmanın caiz olduÄŸuna delil vardır. KeÂmikte hayat olmadığı için kuralımıza göre ölümle necis olmaz. Ama insan yahut domuz kemiÄŸi ise onunla tedavi olmak mekruhtur. Çünkü domuz bizatihi necis-tir. Eti gibi kemiÄŸi de necis olup hangi ÅŸekilde olursa olsun ondan yararlanmak caiz deÄŸildir. İnsan vücudu, hayatta olduÄŸu gibi ölümünden sonra da hürmete layıktır. Bu nedenle, onunla tedavi olmak da caiz deÄŸildir. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Ölünün kemiğini kırmak, canlının kemiğini kırmak gibidir."
123- İmam Zührinin şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah, kafirin, müslümanı köle edinemeyeceğine hükmetmiştir.
İmam Muhammed der ki: Biz de bu görüşteyiz. Hatta Kafir
bir kimsenin kölesi îslamı kabul ederse, köleliğinin devamına
müsaade edilmez ve bu köleyi satmaya zorlanır.
Hadis, kölede mülkiyetin devamını ve köleyi çalıştırmayı ifade eder. Çünkü kölelik devam etmektedir ve devamlılık, devam eden hususta yeni başlamış gibidir.
Ayrıca denildi ki: Burada kastedilen hür olan bir müslümanın köle edinilÂmesidir. Kafir bir kimse bir müslümanı esir edip onu köle edinse, o müslümanın köleliÄŸi, kafir kimseye sabit olmaz. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) : "îslam daima üstündür ve ondan üstünü olamaz." buyurmuÅŸtur. Bu haÂdisten kasıt, İslamın güzelliÄŸini haber vermek deÄŸil, İslamın hükmünü belirtÂmektir. Bu, mutlaka gerçekleÅŸecektir. Rasulullah'm haber verdiÄŸine muhalefet etmek caiz deÄŸildir.
Ayrıca kafirin, müslümanı zelil kılması, ÅŸer'an caiz deÄŸildir. Halbuki kafir kiÅŸi malik, müslüman da onun mülkü olursa, bunda müslümanı zelil kılma varÂdır. İslama sonradan giren bir kölenin, kafir yanında köle olarak devam etmeÂsinde de zillet vardır. O halde kafir, müslüman kölesini satmak mecburiyetinÂdedir. Ancak azad etmesi için zorlanamaz. Çünkü zimmî olmayı kabul etmekle artık malı elinden alınamaz. Ayrıca kölenin İslamı kabul etmesi ve efendinin kafir olması, efendinin kölesine iyilik yapması için etkili bir durum deÄŸildir. Bu sebeple azad etmesi diye birÅŸey yoktur. Ancak bir kimse kendi akrabasına köle olarak malik ise, o zaman köle karşılıksız olarak hürriyetine kavuÅŸur. Çünkü akrabalık, iyilik ve ihsanda bulunmak için etkilidir.
124- İmam Muhammed dedi ki: İslama giren müşrik kimÂsenin cünüblükten yıkanması gerekir. Çünkü müşrikler, cü-nüplükten dolayı yıkanmazlar ve bunun için nasıl yıkanılacaÂğım da bilmezler.
Buradan anlaşılıyor ki, cünüplüğe sebep olan bir durum olduğunda kafir için de bu sıfat geçerlidir. Lakin alimlerimiz, ne zaman yıkanması gerektiği hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Kimilerine göre kafirler, şeriatlarla muhatabtır ve kafir iken yıkanmak üzerlerine vaciptir. Bu sebeble kafir iken yıkanmış olması geçerli olur.
Kimilerine göre ise müşrikler ÅŸeriatlarla muhatap deÄŸildirler. İslama girÂdikten sonra yıkanmaları gerekir. Çünkü cünüblük vasfı kalıcıdır. Devamlı olÂması sanki, sebebi yeni meydana gelmiÅŸ gibi bir sonuç doÄŸurur. İslama girÂmezden önce yıkanmasının sahih olması ise yıkanma sebebinin mevcut olmaÂsındandır.
Bunun içindir ki, hayızh bir kadın kanı kesildikten sonra İslama girerse, ondan dolayı yıkanması gerekmez. Çünkü ona yıkanmanın vacip olması, kanın kesilmesidir. Kanın kesilmesi ise, devamlılık ifade etmez. İslama girdikten sonra hakikaten ve hükmen sebeb meydana gelmediyse, yıkanması gerekmez.İmam Muhammed, onlar yıkanmanın nasıl yapıldığını bilmezler, sözüyle, cünüplükten yıkanırken ağzı ve burnu yıkamadıklarını kastetmektedir. Halbuki ğusulde bunların ikisi de farzdır. Onun için bir kafir İslamı kabul ettiği zaman cünüplükten yıkanması ona emredilir.
125- Ebû Hüreyre'nin naklettiği hadisi de buna delil olarak getirmiştir. Bu rivayete göre Sümame b. Esâl el-Hanefi İslam'a girdiği zaman Rasulullah (s.a.v.) yıkanmasını emretmiştir.
İbn Ömer (r.a.) der ki: Yıkandıktan sonra iki rekat namaz kıldı. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) :
"Arkadışınizın İslamı güzel oldu." buyurdu.
Küleyb'ten yapılan rivayete göre de, Rasulullah (s.a.v.) e gelip ona biat edince Rasulullah (s.a.v.) ona: "Başından küfür saçını tıraş et" demiş ve o da gidip tıraş olmuştur.
126- İmam Muhammed dedi ki: Saç kesmenin vacip olduğu kanaatında değiliz. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) bunu sahabenin çoğuna emretmemiştir. Belki de, Küleyb saçlarıyla övündüğü için, saçını kesmesini emretmiştir. Yahut, kafir olduğu zaman bitmiş olan saçlarını keserek ziyadesiyle temizlenmesini hoş karşılamıştır. Ama yıkanmak bundan farklıdır.[209]
Altın Burun Protezi Takmak
127- Arfece b. Es'ad'dan rivayete göre, cahiliye döneminde meydana gelen Kilâb savaşında burnu kesilmiÅŸ ve bu sebeble gümüşten bir burun protezi taktır mıştı. Ancak sonradan takÂtığı bu burun kokmaya baÅŸlayınca Rasulullah (s.a.v.) altından burun protezi taktırmasını emretti.
İmam Muhammed bu olaya bakarak şöyle diyor :
128- Altın taktırmada bir sakınca yoktur. Aynen bunun giÂbi, bir kimsenin diÅŸi düşse, onun yerine altın bir diÅŸ taktırmaÂsında yahut diÅŸini altınla kaplatmasında bir sakınca yoktur. Bu görüş, İbrahim en-Nehai'den rivayet edilmiÅŸtir.
Ebû Hanife ise, altından diş taktırma yahut kaplatmayı
mekruh sayardı. Çünkü yararlanma maksadı ile erkekler için
altın kullanmak caiz değildir. Gümüş kullanmak ise caizdir.
Gümüş yüzük kullanmanın caiz oluşu buna delildir.
İmam-ı A'zama göre, yukanda rivayet edilen hadis, Arfece'ye mahsustur.
Ayrıca İmam Ebû Hanife'nin metoduna göre, üzerinde ittifak edilen genel durum (âmm), Özel duruma (hâss) olana tercih olunur. Ebu Hanife'nin öne sürÂdüğü meÅŸhur bir hadise göre Rasulullah (s.a.v.), altını sağına, ipeÄŸi de soluna alarak şöyle buyurmuÅŸtur:
"Åu ikisi (altın ve ipek), ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helaldir."
En doÄŸrusunu Allah bilir.[210]
Antlaşmalı Düşmanın Malları
129- Müslümanlar, müşriklerden bir toplulukla antlaÅŸma yapsalar, onlar kendi istekleriyle vermedikçe, onların mallarını almak müslümanlara caiz olmaz. Çünkü bu antlaÅŸma sebebiyle artık onların mal ve canları, müslumanların mal ve canları meÂsabesindedir. Nasıl, gönül rızasıyla vermeleri dışında müslü-manların mallarını almak caiz deÄŸilse, antlaÅŸmalı müşriklerin mallarını almak da caiz deÄŸildir. Çünkü gönül nzalan dışında mallanm almak, ihanet ve ahde vefasızlıktır.
Oysa ki Rasulullah (s.a.v.) :
"Ahidlere vefalı olmak gerekir, Antlaşmayı çiğnemek caiz değildir."
buyurur.
130- Ayrıca Ebû Sa'lebe hadisi ile delil getirildi ki, Hayber savaşında, antlaÅŸma yapıldıktan sonra yahudilerden bir cemaat gelip dediler ki: "Bizim bahçelerimiz var. Senin arkadaÅŸlaÂrından bu bahçelere girip bakla yahut sarımsak alanlar oldu. Rasulullah (s.a.v.), Abdurrahman b. Avf (r.a.)'a müslümanlar arasında "Haksız yere antlaÅŸmalılarin mallarını size helal görmem." ÅŸeklinde seslenmesini emretti.[211]
Müşriklerin Camiye Girmeleri
131- İmam Zührî'den rivayete göre, Ebû Süfyan b. Harb, antlaÅŸma döneminde, kafir olduÄŸu halde mescide girerdi. AnÂcak kafir bir kimsenin Mescid-i Haram'a girmesi caiz deÄŸildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor :
"Ey inananlar! şüphesiz puta tapanlar pistirler, bu sebeble, bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız, bilin ki Allah dilerse sizi bol nimetiyle zenginleştirecektir. Allah şüphesiz bilendir, hakimdir."[212] Antlaşmadan maksat, Rasulullah (s.a.v.) le Mekke müşrikleri arasında Hüdeybiye'de yapılan antlaşmadır.
Müşrikler, antlaşmayı bozmuş ve Rasulullah (s.a.v.) in kendilerine savaş açacağından korkuyorlardı. Ebû Süfyan, antlaşmayı yenilemek için Medine1 ye gelmiş ve mescide girmişti.
İmam Zührî'den yapılan bu rivayet, İmam Malik'e karşı bizim lehimize delildir. İmam Malik: "Müşrikin herhangi bir mescide girmesine müsaade ediÂlemez." der.
Bizim lehimize baÅŸka bir delil de ÅŸudur: Sakîf kabilesinin elçileri geldikÂlerinde, Rasulullah kendileri için Mescid-i Nebevide bir çadır kurmalarını emir buyurmuÅŸtur. "Onlar necis kimselerdir." denildiÄŸinde de, şöyle buyurmuÅŸtur: "Yere, necasetlerden birÅŸey düşmez."
İmam Åafiî, Zührî'den rivayet edilen hadisi alarak ayette geçen Mescid-i Haram dışında diÄŸer mescidlere girebileceklerini söyler.
Bize göre ise, diÄŸer mescidlere girdikleri gibi Mescid-i Haram'a girmekÂten alıkonmaziar. Bu hususta düşman ile zimmî arasında da fark yoktur.
Ayetin anlamına gelince: Cahiliye döneminde müşrikler, adetleri üzere çıplak olarak Ka'be'yi tavaf ediyorlardı. Ayet, bu şekilde girmelerini yasaklamaktadır. Ayette geçen yaklaşmaktan maksat ise, Mescid-i Haram'ın işlerini tanzim etmek ve onun onarımı ile İlgilenmektir ki, biz de çıplak olarak Mescid-i Haram'a giremeyeceklerine, ne onun tanzimi ve ne de onarımıyla uğraşamaya-caklarma inanıyoruz. Bu durumlardan hiçbiri için onlara müsaade edilemez.[213]
Kadınların Hamama Gitmeleri Ve Hayvana Binmeleri
132- Rivayete göre, Ömer b. Abdülaziz, valilerine genelge göndererek nifaslı ve hasta kadın dışında kadınların hamama girmemelerini istemiştir.
Kadınların hamama gitmelerinin mekruh olduÄŸunu söyleyenler buna daÂyanırlar. Ayrıca Rasulullah (s.a.v.) in ÅŸu hadisini de buna delil sayarlar :
"Hangi kadın, kocasının evinden baÅŸka bir yerde cilbabını (elbise - başörÂtüsü) çıkarırsa Allah'ın, cümle meleklerin ve insanların lanetleri onun üzerine
olsun."
Humus kadınları Hz. Aişe (r.a.) nın yanına girdikleri zaman onlara: "Siz hamamlara gidenlerden değil misiniz?" diye sormuştu. Onlar: "Evet" deyince de, evden çıkmalarını ve oturdukları yerin yıkanmasını emretmiştir.
Mezhebimize göre ise, iffetli bir ÅŸekilde gider ve peÅŸtemal kullanırlarsa kadınların hamama gitmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü hamama gitmek, zi-net (süslenme) anlamındadır ve bu, erkeklerden çok kadınlara yakışır. Yahut da, yıkanma ihtiyacı için hamama gidilir ki, bu durumda kadının temizlenmesini gerektirecek sabebler daha çok olduÄŸu için, kadının ihtiyacı daha çoktur. ErÂkek, havuz ve nehirlerde yıkanabilir. Halbuki kadının buna imkanı yoktur.
Hadisin teViline gelince, kadının, kocasının izni olmadan dışarı çıkması mekruh görülmüştür. Çünkü asıl olan kadınların evlerinde oturmalarıdır. Onlar, bununla emrolunmuşiardır. Ayette peygamberin eşleri için, "Evlerinizde oturun;"[214] buyurulmaktadır.
Ömer b. Abdülaziz, söz konusu genelgesinde ÅŸunu da yazmıştı: "HiçÂbir müslüman kadın eÄŸere binmesin." Çünkü Rasulullah (s.a.v.) "EÄŸerÂlere binen kadınlara Allah lanet etsin". buyuruyor.
Bununla, eÄŸlenmek yahut süslenip püslenip kendisini erkeklere gösterÂmek isteyen kadın kastedilmiÅŸtir. Ama cihad için yahut kocasıyla birlikte hacca gitmek gibi bir ihtiyaçtan dolayı biner, gereÄŸi ÅŸekilde örtünürse, binmesinde bir sakınca yoktur.
Ömer b. Abdülaziz, aynı genelgesinde yine şöyle yazdı: Ehli Kitabın eğerlere binmelerine müsaade olunmasın. Onlar, palana (semere) binsinler Ayrıca, tanınmaları için kuşak bağlasınlar.
Yani, elbiselerinin üzerine zünnar baÄŸlasınlar ve semere benzeyen eÄŸere binsinler. Bu önü yüksekçe olan bir eÄŸerdir. Onlara bunun emredilmesinin seÂbebi; izzet sahibi olma konusunda müslümanlarla yarışmalarının önlenmeÂsidir .Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır.
"Kitap Ehlini hakir ve zelil görünüz, ama onlara zulmetmeyiniz."
Hz. Ömer b. Hattab (r.a.), zimmîlerle, zünnar baÄŸlamaları ÅŸartı üzere anÂlaÅŸmıştı. Valilerine gönderdiÄŸi bir genelgede de: "Zimmîlere, boyunlarına kurÂÅŸundan kolye takmalarını, kemer baÄŸlamalarını ve müslümanlara benzemeÂmelerini emretmelerini yazmıştır."
Bu meselenin açıklaması ileride gelecektir.[215]
Para İle Cıhad Etmek
133- Ebû Hanife (r.a.) der ki: Müslümanlar güçlü oldukları müddetçe cihad için ücret almaları ve vermeleri mekruhtur. Ama güçlü deÄŸillerse, birbirlerini mal ile takviye etmeleri caizÂdir. Yüce Allah :"AHah yolunda hakkıyla cihad edin...’’[216] buÂyurmaktadır.
Hakkıyla cihad etmek, mal ve canla cihad etmektir. Cihada çıkan kiÅŸi zengin ise, hem mal ve hem de canıyla cihad etmeli ve cihadından dolayı kimseden ücret almamalıdır. Ama fakir ise baÅŸkalarından gönül rızalarıyla, cihada güç getirecek ÅŸekilÂde mal almasında bir sakınca yoktur. Böylece biri canıyla, diÄŸeri de malıyla cihad etmiÅŸ olur.
134- Nitekim Hz. Ömer (r.a.), bekar kimseyi, evli kimsenin parasıyla silahlandırıp onu savaÅŸa gönderirdi. SavaÅŸa gitmeyeÂnin de, atını alır ve savaÅŸa gidene verirdi.
135- Rivayete göre, İbn Abbas'a ücret alma konusu sorulÂduÄŸunda ÅŸu cevabı vermiÅŸtir: KiÅŸinin aldığı malı cihadda kullaÂnacağı hayvan ve silaha vermesinde bir sakınca yoktur.
Çünkü mal sahibi, cihad güçlü yapılsın diye mücahide malım vermekte, kendisi de malı ile cihad etmiş olmaktadır. Bu nedenle mücahid kişinin o malı cihad yolunda değil de, kendi şahsı için harcaması mekruhtur.
136- Nitekim rivayete göre, Abdullah b. Yezid el-Ensârî (r.a.) dan cihad için kendisine mal verilen bir kimsenin duÂrumu soruldu. Bu adam kendisine verilenden daha azını cihad yolunda harcıyordu. Abdullah dedi ki: Åayet artırdığı miktarı kendi ÅŸahsına harcamayacaksa, bunda bir sakınca yoktur.
Yani maksadı, ayırdığı miktarı daha sonra kendi ihtiyaçlarına harcamak deÄŸilse, bunda bir sakınca yoktur. SavaÅŸtan döndüğü vakit bu artırdığını götürüp kendisine veren kiÅŸiye iade eder. Bu tıpkı baÅŸkası yerine hacca giden kimse giÂbidir. BaÅŸkası yerine hacca giden kimse, döndüğü vakit arta kalan paraları sahiÂbine iade eder. Çünkü arta kalanı iade etmediÄŸi takdirde, amelinden dolayı ücret almış gibi olur. Cihad için ücret almak ise batıldır.
137- Buna göre, devlet başkanı bir ordu hazırlamak istediği zaman şayet beytülmal (devlet hazinesi) müsait ise, orduyu buradan donatması ve kimseden birşey almaması gerekir. Ama devlet hazinesinin durumu yeterli değilse, halktan kendilerine düşeni zorla alma imkanına sahiptir.
Çünkü devlet başkanı, halkı gözetme konumundadır. Bu ise halkı tam manasıyla gözetmenin gereklerindendir. Rivayet olunur ki, Muaviye (r.a.) Küfe halkına bir miktar askeri teçhiz etmelerini emretti. Bu arada Cerîr b. Abdillah ve oğluna acıyarak onlardan birşey alınmamasını istedi. Ama onlar buna itiraz ederek biz de gazilerin teçhizi işine malımızla katılmak istiyoruz, dediler.
138- Cübeyr b. Nüfeyr'den rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur.
"Ümmetimden düşmanla savaşan ve güçlenmek amacıyla bunun için ücret alanlar Hz. Musa'nın annesine benzerler. Hz. Musa'nın annesi çocuğunu emziriyor ve bundan dolayı ücret alıyordu." Yani gazilerin savaşa katılmaları, kendi şahısları içindir. Yüce Allah şöyle buyuruyor :
"İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, o da kendinizedir..."[217]
Düşmana karşı güçlenmek için gazilerin mü'min kardeÅŸleÂrinden para almaları helaldir. Nitekim Hz. Musa'nın annesi kendi çocuÄŸuna süt emzirirken kendi kendisine iÅŸ yapmış oluÂyordu ve süt emzirmeye güç yetirmek için Firavun'un verdiÄŸi ücreti alıyordu. Bu ona helaldi.
139- İmam Muhammed dedi ki: Bir müslüman, İslamı kaÂbul etmesi kaydıyla bir müşrike bir miktar para verse ve o da bu mal karşısında İslamı kabul etse, o kiÅŸi müslüman olur. Çünkü İslamın gerçekleÅŸmesi için gerekli olan tasdik ve ikrar tahakkuk etmiÅŸ olur.
Ona para verilmesi ÅŸartı, ikrar ve tasdiki bozmaz. Bu nedenle müslüman-lığma hükmolunur. İster o para ona verilmiÅŸ olsun, isterse verilmesin farketmez. Çünkü kendisine bu para verilmediÄŸi takdirde nihayet buna rızası olmayacaktır ki bu da müslüman sayılmasına engel deÄŸildir. Nitekim İslanu kabullenmek için zorlanan kimsenin zorlanmış olması, İslama girmesine engel deÄŸildir. Para verÂmeyi ÅŸart koÅŸan kiÅŸi ise, bu parayı vereceÄŸi gibi, vermeye de bilir. Ancak verÂmesi daha iyidir. Çünkü bunu vermeyi va'detmiÅŸti. Ahde vefa mü'minlerin ahlaÂkından, vefasızlık ise, münafıkların ahlakındandır.
Ancak İslama giren ÅŸahıs açısından düşündüğümüzde, bu durum kendiÂsine yarar saÄŸlamıştır. Bundan dolayı baÅŸkasından bir ücret alma hakkı yoktur. O parayı haketmesİ için, o kimseye bir İş yapmış olması gerekir. Para İslamın karşılığı olamaz. O kimseye bir iÅŸ yapmamıştır ki bunun karşılığında bir ücret hak etsin. Ona vadedilen para ya rüşvettir ya da İslama.raÄŸbetini arttırsın diye bir vasıtadır. Bunların her ikisi de para teslim edilmeden önce, kiÅŸiyi o paraya sahip kılamaz. Bu sebeple kendisine o para verilmediÄŸi takdirde İslamdan vazgeçerse mürted olur. Tekrar İslama dönmediÄŸi takdirde boynu vurulur. Rasulullah (s.a.v.) :
"Dinini deÄŸiÅŸtireni (İslamdan döneni) öldürün!" buyurmaktadır.[218] Ama İslamı kabul etmesi için zorlanan kimse daha sonra îslamdan döneÂcek olursa, öldürülmez. Çünkü tehdit karşısında İslamı kabul ettim demesi, o-nun bu sözü İnanmadan söylediÄŸni gösterir. En azından bu bir şüphedir ve ölü-mü üzerinden defetmeye yeterlidir. Ama ÅŸart koÅŸulan belli bir para karşılığında İslamı kabullenen için ÅŸart koÅŸulan bu para, onun inanmadan İslamı kabul ettiÂÄŸine bir delil deÄŸildir. îslamı kabulü tamamlanmıştır ve bunda bir şüphe yoktur. Bu sebeple de, İslamdan döndüğü takdirde öldürülür.
140- Äalib b. HutâFtan yapılan rivayette şöyle demektedir: Hz. Hasan R-A.'m evinin Önünde oturuyorduk. YaÅŸlı bir adam gelip bize selam verdi, sonra da şöyle dedi: Babam dedemden naklederek Rasulullah (s.a.v.) in şöyle buyurduÄŸunu bana haber verdi:
"Bir topluluğa selam veren kişi, onun selamını alsalar bile, mutlaka onlardan on iyilik fazla kazanır.
Bu hadiste, selama baÅŸlamanın daha faziletli olduÄŸuna delil vardır. SeÂlama baÅŸlayanın sevabı daha çoktur. Çünkü cevaba sebeb olan, selamı baÅŸlatan kimsedir. Dolayısıyla iyiliÄŸi baÅŸlatan ve ona sebeb olan, kendisidir. Tabii ki, cevap veren de sevap kazanır.
YaÅŸlı adam, daha sonra şöyle dedi; Babam dedemden bahsederek, bana ÅŸunu haber verdi: Babam, kabilesine ÅŸart koÅŸmuÅŸtu. İslamı kabul ettikleri takdirde onlara yüz deve verecekti. Onlar da İslamı kabul ettiler. Bunun üzerine babam, Rasulullah (s.a.v.)e bu durumu haber vermek ve onu kabilesinin reisi olarak kabul buyurmasını istemek üzere beni RasuÂlullah (s.a.v.)e gönderdi. Ben de Rasulullah (s.a.v.) e giderek: Babamın sana selamları var, dedim." "Selam, ona ve sana." buyurdu.
Biri, orada hazır bulunmayan bir kimsenin selamını getirip tebliÄŸ ettiÄŸi zaman, hem selamı getirene ve hem de selamı gönderene selam vermek gerekir. Çünkü orada hazır bulunmayan ve selam gönderen kiÅŸi selamı göndermekle, elçi de onu iletmekle ona iyilikte bulunmuÅŸtur. O halde kendisinin de, selamÂlarına cevap vermekle her ikisini de mükafatlandırması gerekir.
Babamın yaptığını Rasulullah (s.a.v.)'e şöyle anlattım: Babam, aÅŸiÂretine ÅŸart koÅŸtu. İslama girdikleri takdirde kendilerine yüz deve vereceÂÄŸini söyledi. Onlar da İslamı kabul ettiler. Åu anda İslama baÄŸlılıkları da samimi. Onlara söz verdiÄŸi yüz deveyi vermekten vazgeçebilir mi? RasuÂlullah (s.a.v.): "Dilerse vazgeçebilir. Åayet İslam üzere sebat gösterirlerse ne güzel. Ama vazgeçerlerse üzerlerine asker göndeririz," buyurdu.
Bu da gösteriyor ki, ÅŸart koÅŸulan para, iÅŸin başında verilen bir bağıştır. Bağışlayan kimse ise, karşılığını vermeden bağıştan vazgeçebilir. Bu yolla kiÅŸiÂnin baÅŸkasını İslama teÅŸvik etmesinde bir sakınca yoktur. Görmüyor musun, müellefe-i kulûb'un zekâttan alacakları pay ayetle sabittir. Bazı müfessirler, İslam üzere sebat göstermeleri için kendilerine bu pay verilir demektedir. Ama bazıları da İslama gireceklerine söz verdikten sonra, İslama girmeleri için bir teÅŸvik olarak bu payın onlara verildiÄŸini söylemektedir.
Ayrıca yukarıdaki hadiste, bir şart üzerine İslama girenlerin İslamdan vazgeçtikleri takdirde öldürüleceklerine dair de delil vardır. Çünkü Rasulullah (s.a.v.)' in "Üzerlerine asker göndeririz," buyurmasından maksat budur.
Babam, ayrıca senden, kavminin baÅŸkanı olarak kendisinin atanÂmasını rica ediyor, dedim. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Dilerse olsun.
Lakin reisler ateÅŸtedir."
Yani isteğine mani olmam. Lakin ona haber ver ki, istediği şeyde hayır
yoktur.
İrafet: başkanlık manasındadır, Arîfü'1-kavm dendiği zaman o topluluğun idarecisi ve işlerini düzenliyen kişi manasınadır. Rasulullah (s.a.v.):
"İnsanlar için bir idareci gereklidir, (lakin) İdareci ateştedir." demiştir.
Yani çoÄŸu zaman halkın başına geçen kiÅŸi onlara zulmeder. Onlara karşı tekebbüre kapılır. Zalim ve mütekebbirlerin varacağı yer ise cehennemdir, deÂmek istemektedir.
Bu hadiste, idarecilik istemekten kaçınmanın daha iyi ve emniyetli
olduğuna delil vardır.
141- İmam Muhammed derki: Åayet müslüman bir ÅŸahıs düşman bir kafiri öldürmek ÅŸartıyla baÅŸka bir müslümana bir ücret va'detse ve o müslüman kiÅŸi gidip o düşman kafiri öldürÂse, her ikisi için bunda ÅŸer'i bir sakınca yoktur. Bana göre kenÂdisine va'dettiÄŸi ücreti vermesi daha iyi olmakla birlikte, ödeÂmesi için zorlanamaz.
Çünkü düşman kafiri öldürmek cihaddır. Kİrn bu iÅŸi yaparsa, ya kendi nefsi için yahut dini yüceltmekle Allah rızası için yahut da düşman olan kimseÂnin fitnesini bertaraf etmekle İslam toplumu için bir harekette bulunmuÅŸtur.Bundan dolayı kendisine va'dedilen ücreti hak etmez. Çünkü bu hareket, kenÂdisine vaadde bulunan kimsenin özel bir iÅŸi deÄŸildir. Lakin kendisine verdiÄŸi sözü yerine getirmesi efdaldir.[219]
Ama vadeden kişi o ücreti vermek istemediği takdirde zorlanamaz,
142- Rivayete göre Yâmîn bin Vehb İslamı kabul ettikten sonra Rasulullah (s.a.v.) kendisine şöyle dedi:
"Ey yâmîn! AmcaoÄŸlunun beni öldürmeÄŸe kalkıştığını görmedin mi?" O zaman Yâmîn: "Ben onun hakkından geliÂrim ya Rasulullah" dedi. Sonra Araplardan birine, amcasının oÄŸlunu öldürmek üzere on dinar vererek onu bu iÅŸle görevlenÂdirdi.
Bir rivayette ise: Onu öldürmesi için beş vaşak vermiştir.
Kiralanan o ÅŸahıs da gidip yâmîn'in amca oÄŸlunu öldürmüşÂtür. Öldürülen kiÅŸi Amr b. Cahhâş idi.
Burada, böyle bir harekette bir sakınca olmadığına delil vardır. Çünkü mutlaka Rasulullah (s.a.v.) bu olaydan haberdar olmuştu.
143- Ancak devlet baÅŸkanı, böyle bir iÅŸ için birine, beytü'l-malden bir ücret vermeye söz verirse, sözünü yerine getirmek mecburiyetindedir. Çünkü beytü'1-mal müslümanların ihtiyaçÂları içindir. Gidip kafir düşmanı öldüren kiÅŸi ise, bir bakıma bütün müslümanların işçisi durumundadır. Bu nedenle devlet baÅŸkanı kendisine va'dettiÄŸini vermek mecburiyetindedir.[220]
Müşriklerin Kablarını Kullanmak, Yemeklerini Ve Kestikleri Hayvanların Etlerini Yemek
144- Yeme ve içmede müşriklerin kab kaçağını kullanmada her ne kadar bir sakınca yoksa da, kullanılmadan önce yıkanÂmaları daha iyidir.
Çünkü küfrün kirliliÄŸi kaplara bulaÅŸmaz. Onlara ancak maddî bir kirlilik dokunabilir ki, bu da yıkamakla giderilir. Bu hususta müslümanların kaplanyla müşriklerin kaplan arasında bir fark yoktur. Ancak müşrikler kaplarının temizÂliÄŸine gereken önemi vermedikleri ve onlara güven olmadığı için kaplarının tekrar yıkanılması gerekir.
Ama kiÅŸi, dış görünüşlerine bakıp yıkamazsa, bunda bir sakınca yoktur. Çünkü kaplarda aslolan, temiz olmalarıdır. Ancak yıkanırlarsa daha ihtiyatlı davramlmış olur. Nitekim Ebû Sa'Iebe ei-HuÅŸanî'nin rivayetine göre, kendisi Rasulullah (s.a.v.) e: "Ya Rasulallah! Müşriklerin topraklarına gidiyoruz. KapÂlarında yemek yiyelim mi?" diye sormuÅŸ, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuÅŸtur:
"Başka bir çare bulamadığınız takdirde onları yıkayın, sonra onlarla yeyin."
Hadisin tamamını Av bölümünde belirttik. Hasan-ı Basrî'den, mecûsîle-rin kase ve çömleklerinin durumu soruldu: Onlarda yemek pişirilip yenebilir mi? Soran kişiye şöyle cevap verdi: "Önce onu yıkayıp temizle. Sonra da yemeğini pişir ve ye."
İbn Åîrînden rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) in ashabı müşriklere galib geldiklerinde kaplarından yemek yeyip içiyorlardı.
Huzeyfe (r.a.)' den rivayete göre kendisine, içinde içki içilen bir sürahiyi getirdiler. Huzeyfe, onun yıkanmasını emretti ve sonra onunla su içti. Yapılan bu rivayetler, söylediğimizin doğruluğuna delildir.
145- Yahudi ve hristianların, gerek kestikleri hayvanların etleri olsun, gerek diÄŸer yemekleri olsun, yenmesinde bir saÂkınca yoktur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "...Kitap verilenleÂrin yemeÄŸi size helal, sizin yemeÄŸiniz de onlara helaldir..."[221]
Mecûsîlere gelince; kestikleri hayvanın eti hariç, diÄŸer yiyeÂceklerinin hepsinde bir sakınca yoktur. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: Ehli kitaba davrandığınız gibi mecûsîÂlere de davranınız. Ancak kadınlarını nikahlamayın ve kestikÂleri hayvanların etini yemeyin."
Çünkü onlar iki ilaha inanırlar. Kestiklerinde Allah'ın adını samimi bir ÅŸekilde anmak onlar için söz konusu deÄŸildir. Halbuki kesilen hayvanlar üzeÂrinde Allah'ın adını anmak ÅŸarttır. Kitab ehli, her ne kadar tevhidlerinde ÅŸirk gizli ise de açıkta Allah'ı tevhid ederler.
146- Hz. Ali b. Ebi Talib (r.a.)'m şöyle dediği rivayet edildi: "Kestikleri hayvanın eti hariç, mecûsîlerin yiyeceğinde bir sakınca yoktur."
Selmân-ı Fârisî'nin kölesi Süveyd'in de şöyle dediÄŸi rivayet edilir: Allahu Teala Parsları maÄŸlub ettiÄŸi gün, bir sepet bulÂduk ki içinde ekmek, peynir ve bıçak vardı. O sepeti alıp Sel-man (r.a.)'a götürdüm. Sehnan, arkadaÅŸlarına ekmeÄŸi ve peyÂniri verdi ve oturup yemeye baÅŸladılar. O zaman Farslar me-cûsî idiler. Buradan da anlıyoruz ki, kestikleri hayvanın eti hariç diÄŸer yemeklerinin yenmesinde bir sakınca yoktur. Burada ganimet sahiplerinin, henüz ganimetlerin taksimi yapılmadan onÂdan yemelerinin caiz olduÄŸuna delil vardır.
147- Sâid b. Cübeyr'e mecûsîlerin süzme yoÄŸurt ve tarhaÂnaları soruldu. O da: "Bir sakıncası yoktur" cevabını verdi.
Çünkü bu yiyeceklerde kestikleri hayvanın eti yoktur. Mecûsîler de, kesÂtikleri hayvan dışındaki diÄŸer yiyeceklerinde müslümanlar gibi temiz yemek
yaparlar.
148- İmam Åa'bî'den, mırıldanarak [222] yemek yiyen bir me-cûsî ile beraber yemek yenilip yenilemeyeceÄŸi soruldu. O da: "mecûsîlerin yemeÄŸinden ye" karşılığını verdi.
İmam Åa'bî burada kendisinden sorulan mırıldanma meselesine deÄŸinmemistir.Böyle davranması, Hz. Ömer (r.a.) in, valilerine mektup yazarak mecûÂsîlerin yemek esnasında mırıldanmalarına engel olmalarını istediÄŸi ÅŸeklindeki rivayet sebebiyledir. Oysa ki bu rivayet ÅŸazdır.
Çünkü zimmîliÄŸi kabul etmelerinden dolayı, bundan daha büyük olan içki içmelerine ve domuz eti yemelerine müsaade ediyoruz. Onun için İmam Åa'bî bu yöne dokunmamış ve kestikleri hayvanın eti dışında kalan yemeklerinden yenebileceÄŸine fetva vermiÅŸtir.
149- İbrahimden rivayete göre ordularımız Irak toprakÂlarını fethettikleri zaman müşriklerin ekmeklerinden yediler.
Vakıdî, Meğâzî'de zikreder ki: Müslüman askerler Kisranın mutfağını ele geçirdiklerinde kazanlarda yemek vardı. Müslüman askerler bu rengarenk yeÂmekleri boya zannedip denemek için sakallarına sürdüler. Sonra bunların yemek oldukları söylenince yemekler kendilerine dokununcaya kadar yediler.
Gerçekte Kisra'nm yemekleri etsiz olmazdı. Bu nedenle bu ÅŸekilde davraÂnan akerler, orduda bulunan bedevi Araplar olmalı ki, bunlar ÅŸer'î hükümleri pek bilmezlerdi. Onların davranışları muteber deÄŸildir.
150- Kitabın müellifi İmam Muhammed, daha sonra Ali b. Ebi Talib (r.a.)'a düşman hıristiyanların kestikleri hayvanÂların etlerinin yenilip yenilmeyeceÄŸi sorulduÄŸu ve kendisinin bunda bir beis görmediÄŸini, ancak kadınlarıyla evlenmenin mekruh olduÄŸunu söylediÄŸini nakleder.
Bunu çirkin görmesi, müslüman kiÅŸinin dârü'l-harbde kalÂmasından korkulduÄŸu içindir. Yoksa, onlarla evlenmenin haÂram olduÄŸunu söylemek istememiÅŸtir.
151- Hz. Ali (r.a.)nı rivayet etiÄŸi hadis buna delil olarak getirilir. Buna göre: Rasulullah(s.a.v.),Hecer [223] mecûsîlerine mektup yazarak onları İslama davet etti. Onlardan kim Islamı seçerse, bu seçiminin kabul edileceÄŸini, kabul etmeyenlerin de cizye vereceklerini, kestikleri hayvanların etlerinin yenmeyeceÂÄŸini ve kadınlarının nikahlanamayacağını da mektubunda belirtti.
Öyle zannediyorum ki müleilif, Rasulullah (s.a.v.) in, mecûsîleri özelÂlikle zikretmesinin ehl-i kitabın kadınlarının caiz olduÄŸu anlamına geldiÄŸi için bu hadisi burada delil olarak getirmiÅŸtir. Yeri geldiÄŸinde bu meseleyi etraflıca anlatacağız.
152- İmam Muhammet!, müslümanın hür veya cariye olaÂrak mecusi bir kadınla cinsel iliÅŸki kurmasının caiz olmadığını, bunun ancak nikahla mümkün olabileceÄŸini belirtmektedir. Müslümanın hür veya cariye mecusi kadınla evlenmesi ise, caiz deÄŸildir.
Sabitlere gelince; Ebû Hanife'ye göre, kestikleri hayvanların eti yendiği gibi, kadınları da nikahlanır ve bu mekruh da değildir. Ama İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, ne kestikleri hayvanın etinin yenmesi ve ne de kadınlarının nİkahlanması caizdir.
Ancak aralarındaki bu ihtilaf, sabitlerin kim oldukları hakkındaki ihtilafÂtan kaynaklanmaktadır. Ebû Yusufla Muhammed'e göre Sabitler, yıldızlara tapanlar ve yıldızların tanrılar olduklarına inananlardır. Gizledikleri temel inançları budur. Ancak bunu açığa vurmaları, onlar için caiz deÄŸildir. Ebû Ha-nife ise, dış görünüşlerine bakarak hükmünü vermiÅŸtir. İki İmam, hükümlerini belirtirken, gizledikleri inançlarını göz önünde bulundurarak vermiÅŸlerdir ki, sabitler bu halleriyle mecûsîler gibidirler. Hatta onlardan da daha kötüdürler. BaÅŸarı Allah'tandır.[224]
Kişiler Ne Zaman Müslüman Sayılır?
153- Hasan-ı Basrî (r.a.) dan Rasulullah (s.a.v.) in şöyle buyurduÄŸu rivayet edilir: "Müşrikler, "Lâ İlahe illallah" deÂyinceye deÄŸin onlarla savaÅŸmakla emrolundum. Bu sözü söyleÂdikleri zaman ÅŸeriata göre hak ettikleri cezalar dışında can ve mallarım benden korumuÅŸ olurlar. Hesaplarını da Allaha vereÂceklerdir.
Kitabın müellifi İmam Muhammed der ki: Rasulullah (s.a.v.) Allah'ı birlemeyen putperestlerle savaşıyordu. OnlarÂdan kim "Lâ İlahe İllallah" dediyse, bu sözünü İslam ı kabul ettiÄŸine delil sayardı.
Netice olarak bir kimse malum olan ÅŸirk inancının zıddı olan tevhidi ikrar ettiÄŸi zaman İslama girdiÄŸi kabul edilir. Çünkü gerçek inancını tesbit etme imkanımız yoktur. Neyi ikrar ettiÄŸini duyarsak, o inançta olduÄŸuna hükmederiz. Åayet daha önce belirttiÄŸi inancından farklı bir söz söylerse bunu, inancını deÄŸiÅŸtirdiÄŸine delil sayarız. Aslında putperestler Allah'ın varlığını kabul ediyorÂlardı. Allahu Teala şöyle buyurur :
"And olsun ki,onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan: Allah derler. Öyleyken nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar?"[225]
Fakat Allah'ın birliğini kabul etmiyorlardı. Yüce Allah onların bu durumu ile ilgili olarak da şöyle buyuruyor : "Onlara: "Allahtan başka tanrı yoktur" denildiği zaman, şüphesiz büyüklenirler."[226]
Yine onların bu konuyla ilgili sözlerini şöyle haber veriyor : "İnkarcılar; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir, demişlerdi."[227]
Onlardan her kim, "Lâ İlahe İllallah (Allah'tan başka ilah yoktur)." derse, daha Önce üzerinde bulunduğu inancın tersini ikrar etmiş olur. Onun için de bu, imanına delil sayılmış ve Rasulullah (s.a.v.):
"Lâ İlahe İllallah" deyinceye değin müşriklerle savaşmakla emrolun-düm." buyurmuştur.
154- Mani dinine mensup olanlarla iki ilah olduğunu iddia edenler (Seneviyye) de bu durumdadır. Bunlardan biri "Lâ İlahe İllallah" derse, bu, onun İslamı kabul ettiğine delildir.
Ama yahudilerle hıristiyanların durumu böyle deÄŸildir. OnÂların "Lâ İlahe İllallah" demeleri, İslama girmiÅŸ olmalarına delil sayılamaz. Onlar RasuIuUah (s.a.v.) döneminde onun peyÂgamberliÄŸine inanmıyorlardı. Bundan dolayı " Muhammedün Rasulullah" demeleri de gerekiyor. Nitekim, rivayete göre Ra-sulullah (s.a.v.) hasta olan yahudi komÅŸusunu ziyarete gitti ve o yahudiye telkin sadedinde: "Åehadet ederim ki, Allah'tan baÅŸÂka ilah yoktur ve ben Allah'ın rasulüyüm." buyurdu.
Hasta yahudi, babasına baktı. (Åehadeti getirmek için müÂsaade istiyordu.) Babası da ona: "Ebû'I-Kasim'a cevap ver" dedi. Hasta, ÅŸehadeti getirdi ve sonra da ruhunu teslim etti. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Sayemde bir kiÅŸiyi cehennem ateÅŸinden kurtaran Allah'a şükürler olsun." Daha sonra ashabına dönerek: "Din kardeÅŸinizin cenaze iÅŸlemÂlerini yapın diye" emretti.
155- İmam Muhammed dedi ki: Bugün ise Irak topraklaÂrında yaÅŸayan ehl-i kitabtan bazıları var ki, "Lâ İlahe İllallah, Muhammed rasulullah" derler ama onun, Arapların peygamÂberi olduÄŸunu, İsrail oÄŸullarına gönderilmediÄŸini ileri sürerler. Bu konuda Yüce Allah'ın "Ümmiler arasından, kendilerine ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreÂten bir Peygamber gönderen de O'dur..."[228] sözünün zahirini de kendilerine delil gösterirler. Onlardan her kim, bu inançla Muhammed'in PeygamberliÄŸini kabul ederse yine İslamı kabul etmemiÅŸ sayılır. İslama girebilmesi için kendi dininden tamaÂmen uzaklaÅŸması gerekiyor. Hatta yahudi yahut hıristiyan olan bir kimse : "Ben müslümanım yahut müslüman oldum" derse yine İslamı kabul ettiÄŸine hükmolunmaz. Çünkü batıl dinlerine İslam ismini verirler. Müslüman, Hakka teslim olan kimsedir.
Biz de Hakka teslim olmuÅŸ kimseleriz, derler. Bu nedenle saÂdece bu sözü söylemeleri, onları müslüman kabul etmemizi geÂrektirmez. Mutlaka, tabi oldukları dini de terketmeleri gereÂkiyor.
Yine onlardan biri : "Ben yahudilikten beriyim" der, ama bununla birlikte "İslama girdim" demezse, İslamına hükmoÂlunmaz. Olabilir ki yahudilikten çıkıp hır isti yanlığa girmiÅŸtir. Ama "Yahudilikten çıktım" dedikten sonra "İslama girdim" derse, o zaman hır is tiy anlığa girmiÅŸ olması ihtimali ortadan
kalkar.
Alimlerimizden bazısı der ki: Åayet "İslama girdim" derse, daha önce inanmakta bulunduÄŸu dinden beri olduÄŸunu söylemese de, İslamı kabul ettiÄŸine hükmolunur. Çünkü söylediÄŸi sözde, İslama yeni girdiÄŸi anlaşılmaktadır ki bu, daha önce inanmakta olduÄŸu dinin dışındadır ve bu söz eski dininden teberriyi
de içine alır.
Åayet mecûsî "Müslüman oldum yahut ben müslümanım" derse, İslamına hükmolunur. Çünkü onlar kendileri için İslam vasfını kabul etmezler, hatta İsÂlam lafzını sövmek İçin kullanırlar. Onlardan birinin çocuÄŸu huysuzluk yaptıÂğında ona "Müslüman" kelimesini söyliyerek azarlarlar. Bu nedenle yukarıdaki sözleri söyleyen mecûsînin İslamına hükmolunur.
156- Rivayet olunur ki biri, Hasan-i Basrî'ye gelerek: "Ya Eba Said, Hind'den bir gemi geldi. Gemiden, esir edilmiÅŸ kafir bir kız satın aldım. Onu alıp eve getirdim. Ancak evde öldü. Åimdi ona ne yapayım? Tutup atayım mı? Yoksa yıkatıp üzeÂrine namaz mı kılayım?" diye sordu. Hasan-ı Basrî: "Sübha-nallah! Hayır. Aksine, onu yıkayıp kefenle, sonra da üzerine namaz kıl. Çünkü o, İslama girmiÅŸtir" karşılığını verdi. Hasan-ı Basrî'nin bu sözünün izahı şöyledir: Bu, küçük kız hakkındadır. Åayet esir edilir ve anne-babasmdan hiçbiri yanında bulumazsa, dârü'l-İslama getirildikten sonra müslümanlığına hükmolunur. Büyümüş için böyle bir durum sözkonusu deÄŸildir. İslamı kabul ettiÄŸini belirtmeden önce ölürse, üzerine naÂmaz kılınmaz. Çünkü Ölü üzerine namaz kılmak, imanından dolayı müslümanın müslüman üzerindeki hakkıdır. Ama namaz dışında kalan yıkama, kefenleme ve gömme iÅŸlemleri yerine getirilir. Çünkü bu iÅŸlemler ademoÄŸlundan her Ölen için uygulanan adetlerdir.
157- Rivayete göre biri, İbn Abbas'a gelerek: "Hıristiyan olan annem öldü, cenazesi ile ilgileneyim mi?" diye sordu. İbni Abbas " Cenazeişlerini yerine getir. Onu göm. Sadece üzerine namaz kılma" cevabını verdi.
Biz de aynı kanaattayız. Åayet cenazesinin defni ile ilgileÂnecek kafir bir oÄŸlu yoksa, müslüman oÄŸlunun bu görevi yerine getirmesi ve onu yırtıcı hayvanlara terketmemesi gerekir. ÇünÂkü müslüman kimse, müşrik bile olsalar, anne ve babasına iyi davranmakla emrolunmuÅŸtur. Yüce Allah şöyle buyurur: "... Dünya iÅŸlerinde onlarla (anne babanla) güzel geçin..."[229]
Onları yırtıcı hayvanlara yem olarak terketmesi, onlara iyi davranmak değildir.
Ama bu görevi yerine getirecek müşrik akrabaları varsa, iyisi, müslümanın bu işi onlara bırakmasıdır. Ama dilerse, cenazesinin peşinden gidebilir.
Rivayete göre, Haris b. Ebî Rabîa'nın hıristiyan olan annesi öldüğünde sahabeden birkaç kiÅŸiyle cenazesinin peÅŸinden gitÂmiÅŸtir. Ancak cenazeyle birlikte, cenazenin dinine mensup o-lanlar da bulunuyorsa, müslümanın onlara karışarak deÄŸil, ayrı bir ÅŸekilde yürümesi yahut cenazenin önünde gitmesi gereÂkir ki, müşriklerin topluluÄŸunu çoÄŸaltmamış olsun.
158- Rivayete göre İbrahim en-Nehaî'ye, İslamı kabul ettiÂÄŸini belirtip henüz hiç namaz kılmamış olan esirin cenaze naÂmazının kılınıp kılınmayacağı soruldu. O da, üzerine namaz kılınacağını söyledi.
Biz de aynı kanaattayız. Çünkü namaz kılmadan önce Is-lamı tamamlanmıştır. Namaz, sadece İslamî emirlerdendir. İslamm kendisi değildir.
Seleme'den rivayete göre, kendisi Åa'bî'den esirlerin durumunu sormuÅŸ, o da: "Namaz kılmışsa, üzerine namaz kılın" demiÅŸtir.
Seleme'den yapılan bu rivayetin izahı şöyledir: Åayet İslamı kabul ettiÂÄŸine dair esir müşrikten birÅŸey duyulmaz, ama cemaat olup müslümanlarla birÂlikte namaz kılarsa, müslümanhÄŸma hükmolunur. Çünkü müşrikler, müslüman-lann cemaatle namaz kıldıkları ÅŸekilde cemaatle namaz kılmazlar. MüslümanÂlara has olan bir fiili yapmak, onlara has olan bir sözü söylemek makamındadır. Onun için müslümanlara has olan bir fiili yapan kiÅŸi, müslüman olur ve o kiÅŸi erkek olup da İslamdan dönerse boynu vurulur.
Åayet yalnız başına namaz kılarsa, müslümanhÄŸma hükmolunmaz. Ancak Davud b. ReÅŸid'in İmam Muhammed'den bir rivayetine göre, müslümanların kıblesine yönelip kılarsa müslümanliğına hükmolunur. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor :"Kim, namazında kıblemize yönelir ve kestiÄŸimiz hayvanın etini yerse, bizim lehimize olan, onun da lehinedir ve aleyhimize olan, onunda aleyhinedir."
Rivayetin zahirine göre oruç tutar, zekatını verir yahut hacca giderse, bu hareketleri müslüman sayılması için yeterli deÄŸildir. Ancak Davud b. ReÅŸid'in, İmam Muhammed'den rivayetine göre, ÅŸayet müslümanların haccettikleri ÅŸekilÂde Beyti haccederse, müslümanlığına hükmolunur. Çünkü müslümanlara has olan bir hareketi yapmıştır ve bu, onun müslümanhÄŸma delildir.
Åüphesiz Allah en iyi bilendir.[230]
Emirlerle Birlikte Cihad Etmek
159- Rivayete göre Mekhûl, ölümle neticelenen hastalığı sırasında arkadaşlarını etrafına toplayıp şöyle dedi: sizden gizlediğim bir hadis vardır. Allah'ın emri (ölüm) gelmeseydi size yine söylemiyecektim.
Yani ÅŸayet ilmi gizlemenin cezasından korkmasaydım, bu hadisi söyleÂmeyecektim. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor :
"Kim faydalı bir ilim gizlerse, kıyamet günü ateşten bir gem ile gemlenir."
Yüce Allah da şöyle buyurur: "Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz diye söz almıştı. Onlar ise, onu arkaÂlarına atıp az bir deÄŸere deÄŸiÅŸtiler. Alış veriÅŸleri ne kötüdür."[231]
Mekhul, sözüne devam ederek Rasulullahın şöyle dediğini belitti: "Büyük günah işleseler bile müslümanlan tekfir etmeyiniz, her imamın arkasında namaz kılınız, her ölünün cenaze namazını kılınız, her emir ile beraber cihad ediniz"[232]
Burada, kebâiri işleyenin tekfir edilmeyeceğine, dinden çıkmadığına dair ehl-i sünnetin lehine delil vardır.
"...Ey inananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah'ın hükmüne dönün."[233]
Hiç şüphesiz kebairi iÅŸleyen kiÅŸi de, bu ayet-i kerimede tevbe etmeÄŸe çaÂğırılanlar cümlesindendir ve bu ayette tevbeye çaÄŸrılanlar "mü'minler" olarak nitelendirilmiÅŸtir. Yine bu hadiste, fasık imam peÅŸinde namaz kılmanın caiz olduÄŸuna dair İmam Malik'in aleyhine ve bizim lehimize delil vardır. Çünkü hadiste geçen "her imam" sözü, ister fasık olsun, ister adil olsun anlamındadır. Nitekim baÅŸka bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır:
"Her salİh ve facir imamın arkasında namaz kılınız."
Yine, fasık olsun, adaletli olsun, mü'min olup meşru nizama karşı isyancı olmadığı müddetçe ölünün üzerine namaz kılınacağı hadiste belirtilmektedir.
Ayrıca hadiste geçen, "Her emirle birlikte cihada gidin" sözü, emir adil olsun yahut zalim olsun gazinin onunla cihada gitmesi gerektiğine de delildir. Emir zalim diye gazinin cihaddan geri kalması doğru olmaz. Bir de, emirin zalim olması, gazilerin galip gelme şevklerini kırmamalıdtr. İbn Mes'ud'dan bir kere mevkuf ve bir kere merfu olarak yapılan rivayette şöyle buyurulmaktadır:
"Allah, facir kişiyle de bu dini güçlendirir."
Mekhûl sözüne devam ederek: Rasulullah (s.a.v.) den duymadığım ve kendi re'yim olan iki hasleti de size tavsiye ederim: Ali b. Ebi Talib ve Osman b. Affân'ı ancak iyilikle anın.
"Onlar geçmiş birer ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz."[234]
Sahabe hakkında hayırlı sözden baÅŸkasının söylenmemesini isteyen meÅŸÂhur bir hadis vardır. Rasulullah (s.a.v.) bu hadisinde şöyle buyurur :
"Ashabım hakkında Allah'tan korkun! Allah'tan korkun! Onlan hedef edinmeyin. Kim onlan severse, muhakkak beni de sevmiş olur ve kim onlara eziyet ederse bana da eziyet etmiştir."
Mekhûl, Rasulullah (s.a.v.) in iki damadını Özellikle zikretmiÅŸtir. Çünkü Åam halkının bazılarından onlar hakkında nahoÅŸ sözler söyleyenleri görmüş ve onun için ikisini tavsiye etmiÅŸti.
Ayrıca Hz. Ali'nin ismini önce anmıştır. Nuh b. Ebi Meryem'in Ebû Ha-nife'den rivayeti de bu şekildedir. Nuh der ki: Ebû Hanife'den, ehl-i sünnet mezhebinin ayırıcı niteliklerini sordum. Dedi ki: "Ebû Bekir ile Ömer'i üstün tutman ve Ali ile Osmanı sevmen, mest üzerine meshetmeğe inanman[235], ehl-i kıbleden kimseyi tekfir etmemen, kadere İnanman ve Allah'ın zatı hakkında ileri-geri konuşmam and ir."
Kimi de.der ki : Hilafetten önce Hz. AH (r.a.), Hz. Osman (r.a.) dan önce gelirdi. Ama hilafetten sonra Hz. Osman (r.a.) ondan mukaddem oldu.
Mezhebimize göre ise, hilafetten önce de, sonra da, Hz. Osman (r.a.), Hz. Ali (r.a.) dan öndedir. Nitekim Cabir (r.a.) dan yapılan rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Ebû Bekir, benden sonra ümmetim üzerine halifemdir. Ömer, dostumÂdur. Osman, bendendir. Ali ise, kardeÅŸim ve sancaktarımdır."[236]
Bİz de, aralarında fazilet derecelendirmesini, Rasulullah (s.a.v.) in onlan sıralama sırasına göre yaparız.
Ebû Hanife -Allah rahmet etsin- Hz. Ali'yi Hz. Osmandan önce zikretÂmekle, Hz. Ali'nin daha üstün olduÄŸunu kasdetmiyor, onun söylemek istediÄŸi; her ikisini sevmenin, ehl-i Sünnet mezhebinin bir gereÄŸi olduÄŸunu ifade etmekÂtir. Çünkü onun dil anlayışında "vav" harfi sıra ifade etmez. Mekhûl'ün Hz. Ali (r.a.)' ı Önce zikretmesi ise, Åam ehlinin daha çok Hz. Ali'ye dil uzatmalarından ve kendisinin de Åam'ın imamı olması hasebiyle onları bundan ÅŸiddetle sakınÂdırmak istemesindendir.
160- İmam Mücahid'in şöyle dediÄŸi rivayet edilir : İbn Ö-mer (r.a.) a sordum: Cihad hakkında ne dersin. Ümeyye oÄŸulÂlan emirlerinin ne yaptıklarını görüyor musun? Bana göre, onlarla gazaya katılmalısın çünkü sen, onların yaptıklarından sorumlu deÄŸilsin, dedi.
Yani, yaptıklarından hoÅŸuna gitmeyen hususlardan sorumlu deÄŸilsin. RiÂvayet olunmuÅŸtur ki, Zeyd b. Muaviye baÅŸa geçtiÄŸi zaman İbn Ömer şöyle deÂmiÅŸtir : Åayet iyi olursa, şükrederiz. Ama bir bela olursa, sabrederiz. Sonra da ÅŸu ayeti okudu:
"...Eğer yüz çevirirseniz, bilinki o peygamber kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz..."[237]
Sahabeden bir topluluktan yapılan rivayete göre, onlar şöyle demişlerdir: "Sultan adil davrandığı zaman halka düşen şükretmektir. Sultan da, ecrini alır. Ama zulmederse, halkın yapacağı şey, sabretmektir. Ancak sultana yaptığının karşılığında günah yazılır."
Bütün bunları, emirler zalim diye, gazinin cihadı terketmemesi gerektiÂÄŸini belirtmek için naklettik.[238]
İbn Ömer dedi ki: Gazaya gitmek istediÄŸin zaman, bana uÄŸra. Ben de[239] gazaya gitmek istediÄŸimde Medine'ye uÄŸrayarak yanma gittim. Bana : "Bu cihadında sana yardımcı olmak için malımdan bir miktarını vermek istiyorum." dedi. Ben de : "Bana uÄŸra, demen bunun için ise, benim malım çok, Allah bana bol bol vermiÅŸtir. Senin malını almam" dedim. Dedi ki : "Senin malın, senindir. Ben diliyorum ki, malımın bir kısmı bu yolda harÂcansın." Sonra gidip borç para aramaÄŸa koyuldu. Kendisine borç veren çıkmayınca çevresindekilere: "Size ödemeyeceÄŸimden mi korkuyorsunuz." dedi. Daha sonra, Samdaki iÅŸlerine bakan bir vekiline mektup yazarak, cihad iÅŸinde kullanılmak üzere bana bir miktar para vermesini istedi.
Burada, gazi kendisine para verenin, verdiÄŸi paranın helal yoldan kazaÂnıldığını ve mal ile cihad isteÄŸiyle verildiÄŸini bildiÄŸi takdirde, zengin bile olsa o parayı alması gerektiÄŸine delil vardır. Çünkü onu almayı kabul etmemek bir nevi ibadet olan bir ÅŸeye engel olmak olur. Bu da caiz deÄŸildir.
Mücahid diyor ki : Gittim, bir adada birkaç yıl murabitlık yaptım. Sonra mü'minlerin emirlerinden biri o adayı baÅŸaltmaÄŸa ve orada buluÂnanları çıkarmaÄŸa karar verdi. Allah'a yemin ederim ki, orayı terkedip çoluk çocuÄŸuma dönmem, esir olarak getiriliyormuÅŸum gibi geldi bana.
Bu durum İmam Mücahid'e ağır geliyordu. Çünkü geri döndüğü için murabıtlık sevabından uzaklaşmış bulunuyordu.
Mü'min sevab kazanmaktan uzaklaÅŸtığı zaman iÅŸte böyle mahzun olmaÂlıdır.
161- Ayrıca, emirlerin zulmünden dolayı cihadın terkedil-meyeceÄŸine delil olarak Peygamber (s.a.v.) in ÅŸu hadisi de zikÂredilmiÅŸtir.
"Allah beni peygamber olarak gönderdiÄŸi günden, ümmeÂtimden son bir cemaat Deccalle savaÅŸmcaya kadar cihad sürek* lidir. Ne zalimin zulmü ve ne de adilin adli ona engel olamaÂyacaktır."
Süleyman b. Kays'ın naklettiÄŸi ÅŸu hadis de buna delildir. Süleyman diyor ki : Cabir'e sordum: "Başımda zalim bir devÂlet baÅŸkanı bulunduÄŸu zaman sapıklık ve ÅŸirk ehliyle savaÅŸayım
mı, ne dersiniz?" Cabir (r.a.) şöyle cevap verdi:
"Evet. O, kendisine yükletilenden, siz de kendinize yükletiÂlenden sorumlusunuz. EÄŸer ona itaat ederseniz doÄŸru yolu bulursunuz..."[240]
Buna diÄŸer bir delil ise, Enes b. Malik'in rivayet ettiÄŸi haÂdistir. Enes (r.a.), Peygamber (s.a.v.) 'in şöyle buyurduÄŸunu nakleder: "İslam'ın temeli üçtür:
a) Lâ İlahe İllallah, diyen kimseyi herhangi bir günahından dolayı tekfir etmekten sakınmak ve şu kötü amelinden dolayı İslam'dan çıktı dememek.
b) Allah beni peygamber olarak gönderdiÄŸi günden ümmeÂtimden son bir cemaat Deccalla savaşıncaya kadar cihadın sürekli olduÄŸuna inanmak ve bunun bilincinde olmak.
c) Tüm kaza ve kaderlere inanmak."
Yani meşhur hadis-i şerifte Cebrail (A.S.) 'in Rasulullah (s.a.v.) 'den, "İman nedir?" diye sorup cevapta "Kadere; hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak" cümlesine kadar geçen hususların hepsine inanmaktır.
Amr b. Åuayb'ın babasından ve babasının da kendi babasından naklettiÄŸi hadiste şöyle deniyor: "Rasulullah (s.a.v.) 'in yanında oturuyorduk. Bir baktık, Ebû Bekir ile Ömer (r.a.) çıkageldiler. Her biriyle birlikte birkaç kiÅŸi vardı. Rasulullah (s.a.v.) 'e selam verdiler. Rasulullah (s.a.v.) de, selamlarına cevap verdi. Gelenlerden biri: "Ya Rasulallah, Ebû Bekir'le Ömer kader hususunda tartıştılar. Ebû Bekir (r.a.): "İyilikler Allah'tandır, kötülükler de bizdendir" dedi. Orada bulunanların bir kısmı Ebû Bekir'in, bir kısmı da Ömer'in tarafını tuttu." dedi. Rasulullah (s.a.v,) buyurdu ki:
"İsrafil'in, Cebrail ile Mikaii arasında hüküm verdiÄŸi gibi aranızda hüküm vereceÄŸim: Ya Ömer! Cebrail, senin söylediÄŸin gibi söylemiÅŸti. Ya Eba Bekr! Mikaii de senin söylediÄŸini söylemiÅŸtir. Sonra: "Biz ihtilaf edersek, gök ehli ihtilaf eder. Gök ehli ihtilaf edince, yeryüzündekiler de ihtilaf ederler. Varalım, İsrafil'i aramızda hakem tayin edelim" dediler. İsrafil: "Hayır da, ÅŸer de Allah' tandır" deyip aralarında hüküm verdi. Ya Eba Bekr! Aranızda benim vereceÄŸim hüküm de budur. Åayet Allah, kendisine isyan edecek kimselerin bulunmamaÂsını isteseydi, iblis'i yaratmazdı."
Ehl-i Sünnetin kaza ve kadere iman hususunda dayandığı temel, bu hadis-i ÅŸeriftir. Kötülüklerin de Allah tarafından yaratıldığını söyleyen Mikail (A.S.) ile Hz. Ebû Bekir (r.a.) hakkında bu düşüncelerinden dolayı suizan beslen-memelidir. Çünkü onlar doÄŸruyu aramışlar ve kesin bir hükme varmadan önce gerektiÄŸi ÅŸekilde gayret sarfederek daha iyi bilene müracaat etmeyi ihmaî etmeÂmiÅŸlerdir.[241]
Zekât Ve Humus[242] Kimlere Verilir
162- Ata'dan Rasulullah (s.a.v.) 'in şöyle buyurduÄŸu rivaÂyet edilir: Zenginlerden ancak ÅŸu beÅŸ sınıfın zekat alması helaldir.
1- Allah yolunda savaÅŸan gaziler
2- Zekatı toplamakla görevli olanlar.
3- Borçlular.
4- Fakire verilen zekatı ondan satın alanlar.
5- Zekatı alan miskinin hediye ettiği zengin komşular. Medine alimleri, hadisin zahirine bakarak, zengin
olsalar bile cihad edenlere ve dargınların arasını bulmak için
borçlanmış olan borçlulara zekatın verilebileceğini söylerler.
Ama bize göre hadisin izahı şöyledir: Cihad eden kimsenin alabilmesi için kendi memleketinde zengin iken cihad ettiği yerde birşeyinin bulunmaması gerekir. İşte bu durumdaki mücahide zekat verilebilir.
Borçlunun durumu da bu ÅŸekildedir. Åayet borçlu olan zenginin malı yanında yoksa yahut alacaklı olup borçlularından parasını almaktan aciz ise, kendisine zekat vermek caizdir.
Gerek mücahid ve gerekse borçlu kimse bu halleriyle yolcu durumunÂdadırlar. Ama malı eli altında olan ve borcunu ödedikten sonra nisab miktarı artan mala sahip bulunan kimsenin zekat alması caiz deÄŸildir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.): "Zekât, zengine helal deÄŸildir." buyurmaktadır.
Zekât toplama iÅŸinde çalışan kiÅŸi ise, o çalışmasının karşılığını almakÂtadır. ZenginliÄŸi, emeÄŸinin karşılığını almasına engel deÄŸildir. Zekatı fakirden satın alan kimse de, malının karşılığını almaktadır.
Miskinin kendisine hediye ettiği zekatı alan zengine gelince; o da bunu zakat olarak değil, hediye olarak almaktadır. Nitekim Rasulullah {s.a.v.) Berîre hadisinde: "O, kendisi için zekat, bizim için hediyedir." buyurmaktadır.
163- Berâ b. Âzib'den rivayet edildiÄŸine göre biri gelip kenÂdisini tehlikeye atan kimsenin kim olduÄŸunu, İki ordu karşılaÂşıp, öldürülünceye kadar çarpışmaya devam eden kimseye kenÂdisini tehlikeye atıyor denir mi? diye sordu. Bera : Hayır, güÂnah iÅŸleyip sonra tevbe etmeyen kimse kendisini tehlikeye atıyor, karşılığını verdi.
Yüce Allah'ın:"...Kendinizi, kendi elinizle tehlikeye atÂmayın. "[243] sözünden maksat budur.
Soru soran kişi, yalnız başına birkaç düşmana saldıran kimsenin kendisini tehlikeye atan kişi olduğunu sanarak bu soruyu sormuştur. Bera' b. Azib ise, kendi kendisini tehlikeye atan kimsenin, günah işleyip sonra da tevbe etmeyen kimse olduğunu belirtmiştir. Ama düşmana saldıran kişi, dini yüceltmek için gayret etmekte ve ebedi hayatı kazanmak için şehadet mertebesine ulaşmayı hedef edinmektedir. Böyle bir insan için nasıl kendisini tehlikeye atıyor deni-
lebilir?
164- İmam Muhammed daha sonra mezhebin görüşünü ÅŸu ÅŸekilde açıkladı: KiÅŸi ÅŸayet kafirlere birÅŸeyler yapacağına, ölÂdüreceÄŸine veya yaralayacağına yahut onları yeneceÄŸine inanıÂyorsa, öldürülebileceÄŸini düşünse bile düşmana saldırmasında bir sakınca yoktur.
Uhud savaşında sahabeden birkaç kiÅŸi Rasulullah (s.a.v.) 'in gözü önünÂde bunu yapmış ve onun övgüsüne nail olmuÅŸlardı.
Ebû Hüreyre'ye "Görmedin mi, Sa'd b. Hişam iki ordu karşılaştığı zaman hemen saldırıya geçti. Öldürülünceye kad^r çarpıştı ve kendisini kendi eliyle tehlikeye attı! denilince, Ebû Hüreyre: Asla, O, Yüce Allah'ın:
"İnsanlar arasında, Allah'ın rızasını kazanmak için canını verenler varÂdır..."[244] ayetini düşünerek onun kapsamına girmek istedi." karşılığını verdi.
Ama kafirlere zarar veremeyeceğini biliyorsa, o zaman saldırması caiz olmaz.
Çünkü bu saldırısıyla dinin yücelmesi için bir hizmet yapamamaktadır. Saldırısıyla sadece öldürülmesi közkonusudur. Oysa ki Allah Teala : "... CanıÂnızı öldürmeyin..."[245] buyurmaktadır.
Ancak kötü ÅŸeyleri yasaklamak böyle deÄŸildir. Bir kimse, müslüman fa-sıkları kötülükten alıkoymak için, kendisini öldüreceklerini ve kendisini öldüreÂcekleri halde o kötülükten vazgeçmeyeceklerini bilse bile, üzerlerine yürümesi caizdir. Her ne kadar bu durumda susması caiz ise de, üzerlerine yürümesi aziÂmettir. Çünkü o müslümanlar, kendilerine emrettiÄŸi iyiliÄŸe inanıyorlar. Olabilir ki bu davranışı onları etkiler ve kötülükten vazgeçerler. Ama kafirler, kendiÂsinin onları davet ettiÄŸi ÅŸeye inanmıyorlar. Onun için onlara saldırmasının caiz olması, onlara bir zarar vermesiyle olur. Åayet onlara zarar vermeyecekse, salÂdırmasının bir faydası olmaz. Onun için de saldırması caiz deÄŸildir.
Başarı Allah'tandır.[246]
İdarecilere İtaatin Sınırı
165- İmam Muhammed dedi ki: Allah'ın izni ile asker dâ-rü'1-harb topraklarına girip komutanları onlara savaşla ilgili bir emirde bulunsa, bakılır; şayet kendilerine emrettiği hususta menfaatleri varsa, itaat etmeleri gerekir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor :
"Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden buyruk sahibi
olanlara itaat edin..."[247]
Bazı müfessirlere göre "ulu'1-emir" den maksat idarecilerdir. Kimine göre de, idareciler değil, alimlerdir. Alimlere itaat vaciptir. Çünkü onlar, halka, dinleri için faydalı olanı emrederler.
Kendi faydalarına olup olmadığını bilmedikleri bir ÅŸeyi kendilerine em-retseler, yine itaat etmeleri gerekir. Çünkü itaatin vacipliÄŸi, kesin nass ile sabitÂtir. Kendilerine emredilenin faydalı mı, zararlı mı olduÄŸu hakkındaki tereddütÂleri, kesin nassm hükmünü kaldıracak derecede deÄŸildir.
166- Bazen olur ki, savaÅŸtan vazgeçme hususunda komuÂtanın emrine itaat etmek, savaşı devam ettirmekten daha yaÂrarlıdır. Bazen de olur ki, askerlerden bir kısmı bir iÅŸin zahiÂrine bakıp bir neticeye varırlar. Komutanın görüşü ise bunun zıddmadır. Ve bu görüşünü herkese ilan etmeyi doÄŸru bulmaÂyabilir. Bu nedenle, helak olma korkusunu ihtiva eden emir hariç, diÄŸer emirlerine uymak mecburiyetindedirler. Ancak o iÅŸte helak olma korkusunun varlığı, çoÄŸunluÄŸun görüşüyle tes-bit edilir. Durum böyle ise, ona itaat etmeleri gerekmez.
Nitekim Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur : "Allah'a isyan konusunda bir insana itaat edilmez." Hz. Ali (r.a.)'in rivayet ettiÄŸi hadiste ise, Rasulullah (s.a.v.) bir seriyye gönderip baÅŸlarına birini komutan tayin etti. BaÅŸlarına tayin edilen bu komutan, onlara kızıp bir ateÅŸ yaktırdı ve daha sonra: "Bana itaat etmekle emrolundunuz. Åimdi size emrediyorum, kendinizi bu ateÅŸe atınız," dedi. Askerlerden kimi kenÂdimizi ateÅŸe atalım, derken diÄŸerleri kendimizi atmayız, zaten ateÅŸten kaçtığımız için İslamı kabul ettik, dediler. Geri dönüp durumu Peygamber (s.a.v.)'e bildirÂdiklerinde, Rasulullah şöyle buyurdu :
"Åayet kendilerini ateÅŸe atsaydılar, ebediyyen ondan çıkmayacaklardı. İtaat, ma'rufa uygun emirleredir. Münkerde itaat yoktur."
"Ondan çıkmayacaklardı" sözünden maksat, ÅŸayet kendilerini atacak olÂsaydılar, cehenneme gireceklerdi demektir.
Hakikatına vakıf olmanın kesin olmadığı durumlarda çoÄŸunluÄŸun görüÂşüne uyulur.
167- Åayet komutanlarına itaat ettiklerinde helak olacakÂlarını bilseler, kendilerine verilen bu emir, onları helak etmek yahut hafife almaktır ki, Yüce Allah bu tür itaati kınamıştır:
"Fir'avun, milletini horladı, ama onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir."[248]
168- Verilen emir hakkında asker arasında ihtilaf varsa; bir kısmı o emirde helak olmanın bulunduÄŸunu söyleyecek olÂsa, o zaman komutanın emrine itaat edilir.
Çünkü ictihad, nassa karşı dayanak olamaz. Ayrıca itaat etmemek, kına-yıcıların kendilerine dil uzatmaları için kapıyı açmaktır. Halbuki itaat etseler, kmayıcılarm ağızlarını kapatmış olurlar. Bundan dolayı komutanlanna itaat etmeleri gereklidir.
169- Ancak helak olmakla sonuçlanacağı hiç kimseye kapalı olmayacak derecede apaçık ise, yahut onlara bir günahı emÂredecek olsa, o zaman itaat etmezler. Ancak sabredip komuÂtanlarına karşı ayaklanmamaları gerekir.
Nitekim İbn Abbas'in rivayet ettiÄŸi hadiste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kim, komutanından hoÅŸuna gitmeyen bir ÅŸeyle karşılaşırsa, buna sabÂretsin. Çünkü müslümanlara bir karış boyu bile muhalefet eden ve sonra da ölen, cahiliye ölümüyle ölmüş olur."
170- Bu durumda itaat etmemenin gerekli olduÄŸuna delil olarak ÅŸu hadis de zikredilmiÅŸtir: Rasulullah (s.a.v.) Mekke'yi fethettiÄŸi zaman CezîmeoÄŸullarıyla savaÅŸmak üzere Halid'i gönderdi. Halid, okudukları ezanı duyduÄŸu ve silahı bıraktıkÂları halde üzerlerine saldırdı. Askerlere, onları esir etmelerini emretti. Sonra, herkesin elindeki esiri öldürmesini emretti. Süleym'e mensub askerler, ellerindeki esirleri Öldürdüler. MuÂhacirler ve Ensar ise, öldürmediler. Bu durum Peygamber (s.a.v,)'e ulaÅŸtırıldığında, üç defa :
"Allah'ım! Halid'in yaptığından sana sığınırım." buyuÂrarak, Halid'in yaptığının kötü bir davranış olduÄŸunu belirtti. Daha sonra Hz. Ali (r.a.)'ı göndererek Halid' in küçük-büyük onlara ne zarar vermiÅŸse, diyet ve tazminatlarını onlara ulaÅŸÂtırmıştır.
Ayrıca Rasulullah (s.a.v.), muhacirlerle Ensari, esirlerini öldürmedikleri için övmüştür.
Buradan anlıyoruz ki, günah içeren ve hatalı olduÄŸu apaçık olan emirlere itaat edilmez. Ama bunun dışındaki emirlerde askerlerin komutanlanna uymaÂları gerekir ki dağılıp birbirleriyle çekiÅŸmeye girmesinler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
"... Çekişmeyin, yoksa korkar, başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider..."[249]
171- imam Muhammed dedi ki : Devlet başkanı, akıllı, faziletli, savaştan anlayan ve müslümanlara şefkat besleyen kimseyi komutan tayin etmelidir.
Daha önce bunu açıklamıştık. Ancak burada ÅŸunu söylüyoruz: Bu vasıfÂları taşıyan kiÅŸi, ister Arab olsun, ister baÅŸka bir milletten olsun komutan olmaÂya layıktır. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"Münkeri emretmedikçe başınıza tayin edilen komutanı dinlemeniz ve ona itaat etmeniz gerekir. Ama münkeri emrederse, sözüne ne kulak verilir ve ne de itaat edilir."
172- İmam Muhammed dedi ki: Komutan, falan komutan ve askerleri sağda, filan ve askerleri Önde, falan ve askerleri de solda yerlerini alsın, emrini verince, hiç kimse kendisine tayin edilen yeri terketmemelidir.
Çünkü bu, savaş için iyi bir tedbirdir ve ona itaat edildiğinde yararı görülür.
173- Åayet biri komutana isyan ederse, komutanın onu tehdit ve kınamakla yetinmesi gerekir.
Yani, ilk hatada onu cezalandırmamahdır. Çünkü bu onun bir hata ve kusuru kabul edilir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) :
"Kötülükle ve bir şekilden başka bir şekle bürünmekle meşhur olmayan şahsiyetli kimselerin kusurlarını affedin" buyuruyor.
Ama biri hata iÅŸledi mi, komutan, erbaÅŸ ve erlerin hepsine, bir daha emirÂlerine muhalefet edildiÄŸi takdirde, emrine muhalefet edeni cezalandıracağını söyleyerek tehdit eder. Rasulullah (s.a.v.) yine şöyle buyurur :
"Peşin olarak uyaran, mazeret beyanına yolu kapamıştır."
Bunun izahı, Kur'an-ı Kerim'de de vardır. Yüce Allah şöyle buyurur :
"Benim katımda çekişmeyin, size bunu önceden bildirmiştim..."[250] Bununla beraber yine biri ona isyan ederse o zaman cezayı haketmiş olur. Hem ona engel olmak ve hem de başkasına ibret olsun diye cezalandırılır. İnsanlar, haramdan uzaklaşma hususunda Allah'tan daha çok dünyevî cezalardan korkarlar. (Hz. Osman'a ait olan) bir sahabî sözü şöyle der:
"Allah, Kur'an ile caydırdığı gibi ondan daha çok sultan ile caydırır/ meneder."
174- Åayet bir mazeret ileri sürer ve yemin ederse, komutan onu cezalandıramaz. Çünkü doÄŸruluk ihtimali olan bir maÂzeret ileri sürmüş ve bunu yeminle pekiÅŸtirmiÅŸtir. Bu durumda komutanın onu cezalandırmaması gerekir. Çünkü burada o-nunla çekiÅŸen bir hasmı yoktur. ÇekiÅŸmeli hususlarda yemin etmek, iddia sahibine ait deÄŸildir. Çünkü
karşı taraf bu hususta onu reddetmektedir. Åeriat, inkar edenin yemin etmesi
gerektiğini söyler, iddia edenin değil.
175- Åayet emir, bir münadî vasıtasıyla mesela, "yarın Küfe halkı askerî sevkiyata hazırlansınlar" diye ilan etse, resmen asker olsun yahut ismi resmî evraklarda kayıtlı bulunmayan halktan herhangi bir kimse olsun, herkes savaÅŸa hazırlanmak mecburiyetindedir. Çünkü hepsi onun sancağı altında savaÅŸa katıldıkları zaman onun halkı arasındadırlar ve ona itaat etmeÂleri gerekir. Ama böyle durumlarda sadece resmî kayıtlarda ismi geçen, resmen asker olan kimselerin hazırlanması bir örf haline gelmiÅŸ ise, "örfle sabit olan nasla sabit olan gibidir" kai-desince o zaman sadece resmen asker olanlar hazırlanırlar.
Ama biri kûfeli olduÄŸu halde Basra halkının resmî evrakÂları arasında kayıtlı ise, o, Basralılara tabidir.
Çünkü burada söz konusu olan cihaddır ve cihadda önemli olan şehir değil, bağlı olunan askerî birliktir. Verilen emirden maksat da yardımlaşmadır ki, öncelikle aynı birliğe mensup olanlar birbirlerinin yardımına koşarlar.
176- Åayet münadî, "yarın at sahipleri sevkedilecek" diye nida etse, durum yukarıda söylediÄŸimiz gibidir. Beygir sahipÂleri de safkan at sahipleri gibi hazır olmalıdırlar.
Çünkü hepsi de, at cinsine girer. Yüce Allah:
"Sizin için atlan, katırları ve merkepleri binek olarak yaratmıştır..."[251] buyuruyor. Yine şöyle buyuruyor: "...Kuvvet ve savaş atları hazırlayın..."[252]
Said b. Müseyyib'den beygirlerde zekat olup olmadığı sorulduğunda: "Haylde sadaka var mı ki?" diyerek beygirleri de hayl (at) sınıfına sokmuştur.
Ama örfe göre bu şekilde nida edildiğinde sadece at sahipleri kast ediliyorsa, o başka. Çünkü örf ile sabit olan, nasla sabit olan gibidir.
177- Åayet münadî: Yarın Mıssîsa halkı saÄŸ kolda  buluÂnacak, diye nida etse, aslen Kûfeli olup Missîsa'da yerleÅŸmiÅŸ olan kimse, burayı vatan edinmiÅŸse, kendisi de Mıssîsa halkı gibi saÄŸ kanatta yer alacaktır. Çünkü Rasulullah (s.a.v.): "Kim bir yere yerleÅŸirse artık oranın halkindandır." buyurmakÂtadır.
Bir yere yerleÅŸmiÅŸ olan, artık oranın halkından sayılır. GörÂmüyor musun? Küfe fakihlerini saydığımız zaman Nehaî, Åa'bî ve Ebû Hanife'yi de aralarında zikrediyoruz. Halbuki bu alimÂler aslen buralı olmayıp sonradan buraya gelip yerleÅŸmiÅŸÂlerdir.
Åayet burayı mesken edinmemiÅŸse, o zaman çaÄŸrının kapsaÂmına girmez. Ama askerî sicillerde buraya kayıtlı ise, o baÅŸka. Çünkü kendisi buranın siciline kayıtlıdır.
178- Åayet düşman ortada bulunan birliÄŸe saldırıp onları zor durumda biraksa, saÄŸ ve sol kolda bulunanların onlara yardımcı olmaları gerekir.
Çünkü müşriklerle savaÅŸmak için bir araya toplandıkları zaman yardımÂlaÅŸmak üzere anlaÅŸmışlardır. BaÅŸkasına yardım etmeyen, ihtiyaç anında kendisi de yardım görmez. Ayrıca yardımlaÅŸmamak, düşmanın galip gelmesine yarÂdımcı olmaktır.
Åayet düşman ortada bulunan birliÄŸe galip gelirse, sıra, saÄŸ ve sol kolda bulunanlara gelmiÅŸ olur. Onun için arkadaÅŸlarına yardım etmekle aynı zamanda kendi kendilerine yardımcı olmuÅŸ olurlar.
179- İmam Muhammed dedi ki: Åayet yerlerini terkettikleri takdirde, o taraf zayıflayıp zarar görecekse, yerlerini terketme-melidirler.
Çünkü harekat komutanı, onları o yeri korumakla görevlendirmiÅŸtir. ÖnÂcelikle orasını korumaları gerekir. Orasını terkedip baÅŸkalarının muhafazasına verilmiÅŸ olan yerlerle meÅŸgul olmaları haramdır.
180- Åayet baÅŸkan, yerlerini terketmemelerini ve birbirleriÂnin yardımına koÅŸmamalarını emrederse, kendi taraflarından emin olup baÅŸka bir birlik zor duruma girse bile, yerlerini terkedip emre isyan etmemelidirler.
Çünkü devlet baÅŸkanına itaatin farz oluÅŸu kesin delil ile sabittir. Halbuki diÄŸer birlikler için taşıdıkları korku bir vehimdir. GerçekleÅŸebilir de, gerçekleÅŸÂmeyebilir de. "Her korkulan baÅŸa gelmez" diye bir söz vardır.
181- Bu konuda delil, Peygamber (s.a.v.) 'in Uhud günü okçulara yerlerini terketmemelerini emretmesidir. Okçular, müşriklerin yenildiklerini görüp ganimet toplamak için yerleÂrini terketmiÅŸlerdi ve o yüzden müslümanların yenilmesine sebep olmuÅŸlardı.
Nitekim Yüce Allah bununla ilgili olarak şöyle buyurur : "Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz..."[253]
182- İmam Muhammed dedi ki: Åayet müşriklerden biri düello için öne atılsa, herhangi bir müslüman asker, komuÂtandan izin almadan düello için çıkabilir.
Çünkü düello için çıkma izni verilmÅŸ gibidir. Zaten iki ordunun savaÅŸ düÂzenine girmesi, savaÅŸmak içindir ve bu, düello için izin anlamındadır. Ama komutan böyle birÅŸeyi yasaklamış ise, o zaman uyulur.
Çünkü açık olan hüküm karşısında delalete dayanan hüküm geçersiz olur. Bu, sofrayı serip, yemek yemeyi yasaklamak gibidir.
Rasulullah (s.a.v.)'in Hayber savaşının bazı günlerinde savaşı yasaklaÂmakla ilgili hadisini daha önce rivayet etmiÅŸtik. İşte bu günlerin birinde, biri döğüşmüş ve öldürülmüştü. Rasulullah (s.a.v.) de:
"Cennet, emre isyan eden kiÅŸiye helal olmaz." buyurmuÅŸtur.
183- Komutan, birine bu iÅŸi yasaklamışsa, o kimsenin düÂelloya çıkmaması gerekir. BaÅŸkaları ise, çıkabilirler. Çünkü genel izin onlar için saklıdır.
Bu konuda delil ÅŸu haberdir: Müşriklerden Utbe b. Rabîa, Åeybe b. Rabîa ve Velid b. Utbe düello meydanına çıkıp karşıÂlarına müslümanlardan adam istediler. Müslümanlar safından Ensar'dan üç genç karşılarına çıktı. Düellocu müşrikler Sizleri tanımıyoruz. Kimlerdensiniz? Nesebinizi söyleyin? dediklerinÂde müslüman gençler, neseblerini söylediler. Bunun üzerine müşrik düellocular şöyle dediler: Her ne kadar sizler deÄŸerli bir kavimden iseniz de, bize denk KureyÅŸlilerden karşımıza adam isteriz. Gidin Muhammed'e söyleyin, bize denk adam çıkarsın karşımıza...
Olay, tarih kitaplarında bu şekilde anlatılır.
Burada, devlet başkanı düelloya çıkmayı yasaklamadan önce, ondan izin almadan çıkmanın caiz olduğuna dair delil vardır. Çünkü Peygamber (s.a.v ) 0 gençlere neden çıktınız? dememiştir.
İmam Muhammed, olayı başka bir şekilde rivayet ederek şöyle dedi:
184- Rasulullah (s.a.v.) ileriye atılan üç genci geri çekip savaşın Ehl-i Beytinden kiÅŸilerle olmasını istedi. Bunun için de Hamza b. Âbdülmuttalib, Ali b. Ebi Talib ve Übeyde b. el-Ha-ris'in düelloya çıkmalarını emretti. Onlar da düelloya çıktılar. Bunun üzerine ÅŸu ayet-i kerime inmiÅŸtir : "İşte Rablan hakkınÂda tartışmaya giren iki taraf..."[254]
185- Müslüman ile müşrik düelloya çıktıklarında, imkan buldukları takdirde müslümanların arkadaÅŸlarına yardım etÂmelerinde bir sakınca yoktur.
Çünkü o müşrik imkan bulduÄŸu takdirde hem kendilerini ve hem de arkaÂdaÅŸlarını öldürmeyi kastetmektedir. Onun zararını önleme hakkına sahiptirler. Yahut onları öldürmeyi kastetmese bile, savaşçı düşman müşriklerden olduÄŸu için onu öldürebilirler.
Bedir günü düalloya çıkanların öyküsü anlatılırken Hz. Ali'nin Veli-di, Hz. Hamza'nın Utbe'yi öldürdüğü rivayet edilir. Bu arada Hz. Ubeyde ile Åeybe henüz döğüşüyorlardi. Hz. Hamza Hz. Ubeyde'nin yardımına koÅŸup yardımlaÅŸarak Åeybe'yi öldürdüler.
Buradan anlıyoruz ki, düelloya çıkmış olana yardım etmekte sakınca yoktur.
186- Hayvanlarının yemi bulunmayanlar, komutandan izin alma ihtiyacını duymadan hayvanlarını otlağa götürür yahut otlaktan hayvanlarına yem getirebilirler.
Çünkü iznin varlığına işaret eden durumlar vardır. Devlet başkam onların yeme ihtiyaç duyacaklarını, dârü'l-İslamdan buraya yem getirmelerinin zor olacağını ve dârü'l-harpte yem satın alma imkanını bulamayacaklarını bildiği halde oraya gitmelerini emretmiştir. Ayrıca düşmanı kızdırmağa ve onlara zarar vermeye izin vermiştir ve düşmanın yemini getirip hayvanlarına yedirmeleri, düşmanı kızdırmak ve zarar vermektir.
Ancak güçleri olmadığı takdirde bunu yapamıyacakları için, güçlü olup kendilerini düşmandan koruyabildikleri takdirde otlağa girmelerinde bir sakınca yoktur. Ayrıca, birbirlerine yardım edebilmeleri için otlakta birbirlerinden uzaklaşmamaları ve toplu halde bulunmaları gerekir.
Çünkü yardım ihtiyacı duyulduÄŸu anda birbirlerinin yardımına koÅŸamaÂyacak kadar dağıhrlarsa, mal için canlarını tehlikeye atmış olurlar. Olabilir ki yalnız başına otlakta dolaÅŸan birine birkaç düşman rastlar ve onu öldürebilirler.
187- Bir yahut iki kiÅŸi yalnız baÅŸlarına gidemezler. Çünkü düşmanla karşılaÅŸabilirler. Ama otlak karargaha yakın ve ihtiÂyaç anında karargahtan yardım istemek mümkün ise, o baÅŸka.
Gurup halinde gidilse bile otlakta birbirlerinin yardımına koşamayacak kadar dağılmamaları gerekir.
188- Ama komutan yem için kimsenin karargahı terketme-mesini emrederse, o zaman hiç kimsenin ayrılması caiz olmaz.
Çünkü apaçık yasaklama ile izin durumu ortadan kalkar.
Ancak komutanın bu iş için bir gurup görevlendirmesi gerekir.
189- Gönderilen bu gurubun başına da birini tayin etmeli ki, aralarında ihtilaf çıkmasın ve düşmanla karşılaÅŸtıkları zaÂman söz birliÄŸi içinde olabilsinler.
190- komutandan izin almadan dağınık bir ÅŸekilde kararÂgahı terkedenler bile düşman saldırısıyla karşılaÅŸtıkları zaman hemen bir arada toplanıp karargaha gelinceye kadar aralarınÂda birini komutan tayin etmeli ve savaÅŸa baÅŸlamalıdırlar.
Çünkü asker mutlaka komutana muhtaçtır. Nitekim daha önce naklettiÄŸiÂmiz bir hadiste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur :
"Peygamber (s.a.v.) : Birini başınıza emir tayin ettiniz mi? diye sordu. Evet, dediler. İsabet etmişsiniz, buyurdu."
Daha önce yolcuların da birini baÅŸkan tayin etmeleri gerektiÄŸini belirtÂmiÅŸtik. Artık savaşçıların baÅŸlarına bir komutan tayin etmeleri daha çok mecbuÂridir.
191- Åayet komutan otlaÄŸa gitmeyi yasakladıktan sonra otlaÄŸa gitme zarureti hasıl olur ve askerler kendi canlan yahut hayvanları tehlikeye girer ve yem satın alma imkanları bulunÂmazsa, o zaman yem temini için çıkmalarında bir sakınca yoktur.
Çünkü zaruret hasıl olduğunda emre uyma ortadan kalkar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur :"... Darda kalmanız dışında ..."[255]
192- Åayet komutan: Falanın sancağının altından baÅŸka hiç kimse yem için çıkmasın, diye emrederse, askerin bu ÅŸarta riayet etmesi gerekir. Tayin edilen komutanın sancağı altında çıkar ama yaylalara geldiklerinde, ihtiyaç anında ve düşman saldırısı olduÄŸunda sancak sahibinin bulunduÄŸu yerde toplaÂnabilecek ÅŸekilde dağılmalarında bir sakınca yoktur. Åayet sanÂcak komutanı yoksa hemen bir komutan tayin edip düşmana karşı kendilerini savunurlar.
Netice itibariyle, mümkün mertebe canlarını tehlikeye atmaktan çekinsin-ler. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmaÂyın..."[256]
193- Çıktıktan sonra da, sancaktan uzaklaşmaları doğru olmaz. Ancak yardım ihtiyacı anında hemen toplanabilecek şekilde uzaklaşabilirler.
Çünkü biliyoruz ki, komutan "Ancak falanın sancağı altında çıkabilirÂsiniz" demesinden maksat, sırf karargahı terketmek deÄŸildir. Onun söylemek istediÄŸi, "onun sancağının himayesinde gidip gelin" demektir. Bu hususta emÂrine itaat edilen kiÅŸinin emrinin uygulanış ÅŸekline de riayet edilir.
194- Åayet komutan: Yem almaya gitmek isteyen, falanın sancağının gölgesinde gitsin derse ve baÅŸka herhangi bir emir yahut yasaklama belirtmezse, bu baÅŸka bir sekile çıkmanın yasak olduÄŸuna delalet eder.
Daha önce es-Siyerü'î-Kebir kitabında mefhumu muhalifinin[257] ddü olarak alındığını belirtmiÅŸtik. Halbuki mezhebimizde mefhumu muhalif delil deÄŸildir. Bu meselede sıfat mefhumu ile ÅŸart mefhumu da farketmez. Fakat İmam Mu-hammed meğâzî hususunda halkın çoÄŸunluÄŸunun anladığına itibar ederek mefÂhumu muhalifi delil saymıştır. Çünkü gazilerin çoÄŸunluÄŸu halk tabakasındandır ve ilimlerin hakikatına vâkıf deÄŸildirler. Ayrıca komutanları bu sözü söylerken, baÅŸka bir sancağın altında çıkmamalarım kasdetmektedir. Sözün delaletdinden anlaşılan yasağı sanki söylenmiÅŸ gibi kabul etmiÅŸtir. Bu meselenin uzun açıklaÂması, usul-u fıkıh kitaplarında mevcuttur, (dileyen oraya müracaat etsin.)
195- İmam Muhammed dedi ki: Köylere vardıklarında köye dağınık bir ÅŸekilde girmelerini uygun görmüyorum. Olabilir ki köyde gizlenmiÅŸ düşman askerleri bulunur ve onlara pusu kurup öldürebilir. Onun için onlardan bir kısmı döğüşe hazır bir ÅŸekilde köye girerler. Åayet köyde pusu kurmuÅŸ düşman varsa arkadaÅŸlarına haber verirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
"Ey inananlar! tedbirinizi alın, bölük bölük veya hep birÂden savaÅŸa gidin."[258]
196- Åayet müslümanların komutam onlara aÄŸaçları kesmeÂmelerini ve binaları yakmamalarını emrederse, ona isyan etmeleri caiz deÄŸildir.
Çünkü bu yasaklamada müslümanların menfaati düşünülmüş olabilir. Ayrıca bu yasaklama, savaÅŸla ilgili bir husustur. Onları savaÅŸtan menetse bile, bir zaruret yahut Allaha bir itaatsizlik sözkonusu olmadıkça ona isyan edeÂmezler. Onun için bu gibi meselelerde de ona isyan etmeleri caiz deÄŸildir.
197- Åayet komutan, birinin sancağını açıp: "Bununla anÂcak üçyüz kiÅŸi gitsin" derse, ona itaat etmeliler ve sadece üçyüz kiÅŸi gitmelidir.
Çünkü istisna edatından sonra belirtilen sayı ne ise, ondan fazlası sayı yasaklanmış anlamındadır.
198- Åayet mutlak yasaklamayı açık yaparsa, ona isyan etmeleri caiz olmaz.
Burada da, durum aynıdır.
199- Åayet komutan üçyüz dediÄŸi halde dörtyüz kiÅŸi giderse, yine de ganimetten mahrum edilmezler.
Her ne kadar hata iÅŸlemiÅŸlerse de ganimetten mahrum edilmezler. Çünkü onlar mücahiddirler ve Allah'ın sözünün Üstün olması ve dinin aziz olması gaÂyesiyle gitmiÅŸlerdir. Komutanın emrine muhalefet etmeleri, Allah'ın emrine muhalefet etmekten daha büyük birÅŸey deÄŸildir. Nasıl ki helal olmayan bir iÅŸ yapan kiÅŸi, mü'min olmaktan çıkmıyorsa, komutanın emrine muhalefet etmiÅŸ olmaları, onları gazi olmaktan çıkarmaz. Kaldı ki bu yasaklama, yapılan iÅŸin kendisinden ileri gelmemektedir, dolaylı mahzurlar nedeniyle yapılmıştır. ÇünÂkü komutan onlara bunu yasaklarken bu yasaklamayı sırf savaÅŸa gitmemeleri yahut savaÅŸmamaları veya ganimet elde etmemeleri için deÄŸil, onları esirgeÂdiÄŸinden dolayı yapmıştır.
200- Åayet devlet baÅŸkanı beÅŸtebir (humus) payı çıkardıktan sonra onlara dörtte birini ganimet tahsisi olarak vermiÅŸse baÂkılır; gitmelerini emrettiÄŸi üçyüz kiÅŸi isimleriyle belirlenmiÅŸ iseler, ganimetin dörtte üçü ayrılır ve kendilerine tahsisleri bundan verilir.
Bazı nüshalarda dağıtım bu ÅŸekilde yapılmıştır. Oya bu yanlıştır. DoÄŸruÂsu, bazı nüshalarda ÅŸu ÅŸekilde belirtilmektedir:Äanimetin dörtte üçü ayrılır ve kalan dörttebir'den tahsislerini verir. Çünkü beÅŸte bir payı ayrıldıktan sonra
alacakları ganimetten onlara bu şekilde vereceğini şart koşmuştur .Aldıkları da dörtte üç miktardır.
201- İmam Muhammed bundan sonra ÅŸu meseleyi belirteÂrek şöyle demektedir:
Getirdikleri ganimetler, atlarla kişiler hesaba katılarak paylaştırılır. Daha sonra üçyüz kişinin getirdikleri ganimetlere bakılır, onlardan humus beştebir (humus) çıkarıldıktan sonra geri kalan kendilerine verilir.
Bu mesele ile yukarıdaki mesele ÅŸekilde uzlaÅŸtırılır: YukarıÂdaki meselede askerlerin bir kısmı atlı ve bir kısmı piyade olaÂrak düşünülmüştür. Burada ise hepsi süvari yahut hepsi piyaÂde olarak düşünülmektedir. Onun için onlara üç tane dörtte bir ayrılır, demiÅŸtir.
İmam Muhammed başka bir yerde şöyle der: Elde edilen ganimetlerin hepsinden beştebir alındıktan sonra ganimetin dörtte üçünden belirtilen tahsis payları verilir.
Netice olarak İmam Muhammed bu meseleyi bu kitabın dört yerinde zikretmiÅŸ ve her birinde baÅŸka türlü cevap vermiÅŸtir. Yeri geldikçe hangi cevaÂbın doÄŸru ve hangisinin yanlış olduÄŸunu Allah'ın izniyle belirteceÄŸiz.
İmam Muhammed devam ederek der ki: Sonra geri kalan dörtebire bakar ve humusunu ayırdıktan sonra ondan geri kalan ile dörtte üçten kalan bir araya getirilir.
Bu miktarı tüm askerin ganimetlerine ekleyip ganimetin taksim edildiği şekilde bu yekunu aralarında taksim eder. Başka nüshalarda ise şöyle belirtilir: Bu dörttebirin humusu çıkarılmaz.
Zannediyorum bu hükmünü verirken, dârü'l-harbe girmiÅŸ olan yüz kiÅŸiyi hırsız mesabesinde saymış ve bundan dolayı da, bu dörttebirin humusu çıkarılÂmaz demiÅŸtir ki, bu yanlıştır. Çünkü kuvvet sahibi olmadıkları zaman hırsızların elde ettiklerinin humusu çıkarılmaz. Ama bunlar üçyüze eklenmekle kuvvet sahibi olmuÅŸlardır. Bu sebeple elde ettiklerinden beÅŸtebir alınır.
202- Åayet üçyüz kiÅŸi isim olarak belirtilmemiÅŸse ve mesele yukarıda anlattığımız ÅŸekilde cereyan etmiÅŸse, devlet baÅŸkanı ganimetin dörtte üçünden humusu çıkarır ve sonra da geri kalan dörtte biri ganimet olarak dörtyüz kiÅŸi arasında eÅŸit bir ÅŸekilde taksim eder.
Çünkü ganimeti hakketme üçyiizü için sabit olur. Onların bir kısmı da diÄŸerinden daha mukaddem deÄŸildir. Çünkü onu hakketmeÄŸe sebeb olma bakıÂmından aralarında bir fark yoktur. Daha sonra geri kalan dörttebirden humus çıkarılıp geri kalanı, daha önce dörtte üçten geri kalana eklenir, aralarında tüm askerlerle atlan gözönünde bulundurularak taksim edilir.
203- Åayet emre itaatsizlik ederek savaÅŸa girmiÅŸ olan o yüz kiÅŸi ismen biliniyor ise ve komutan bu hareketlerinden dolayı onları elde ettikleri ganimetten mahrum etmeÄŸe ve geri kalanı o üçyüz ile asker arasında paylaÅŸtırmaya karar verir de yerine baÅŸka bir komutan gelirse, birincisinin haksızlık yaptığına kani olsa da, onun hükmünü uygular.
Çünkü ilk komutan fakihler arasında ihtilaflı olan bu meseÂlede ictihad etmiÅŸtir. Bazı fakihler bu âsilere paylarının veril-memesi gerektiÄŸini söylerler. Onlara payları verilmemeli ki, bîr daha böyle birÅŸey yapmasınlar. Bunu söyleyen fakihler, bu meÂseleyi, mirasçısı olduÄŸu kimseyi öldürdüğü için onun mirasınÂdan mahrum bırakılan katile benzetirler. Mesele, ilerde yeri geldiÄŸinde ele alınacaktır. İctihad konusu olan hususlarda haÂkimin hükmü uygulanır ve o hüküm bozulmaz. Onun için İ-mam Muhammed, birincisinin uygulamasını ikincisi bozamaz demiÅŸtir.
204- İmam Muhammed dedi ki: KiÅŸinin anne ve babası varÂsa, onlardan izin almadan cihada gidemez.
Çünkü onlara iyi davranması vacibtir ve isyan etmemesi ise farz-ı ayındır. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "(Ebeveynin) haklarına riayet eden dilediğini yapsın, cehenneme girmeyecek ve onların haklarına riayet etmeyen dilediğini yapsın, cennete girmeyecektir."
Yine şöyle buyurur:
"Her kim anne ve babası kendisinden razı oldukları halde sabahlarsa, kendisi için cennete iki açık kapı vardır."
Cihada çıkacak olan kişi, onların iznini almadan çıkmakla bu kapıları kendisine kapamamahdır. Kaldı ki, bu çıkışından faydalanıp faydalanmayacağı kendisince meçhuldür.
205- İbn Abbas b. Mirdas "Ya Rasulallah cihada çıkmak istiyorum" demiÅŸti. Rasulullah (s.a.v.) : "Annen var mı?" diye sormuÅŸ ve o da: "Evet" deyince Rasulullah: "Annenden ayrılÂma, cennet onun durduÄŸu yerdedir." buyurmuÅŸtur.
Bu meseleyle ilgili teferruat bundan sonraki konuda iÅŸlenecektir.
206- İbnu'z-Zübeyr'in şöyle dediÄŸi rivayet edilir: Cabir'den, efendisinin izni olmadan kölenin savaşıp savaÅŸmayacağını sorÂdum. SavaÅŸamaz, dedi.
Biz de, aynı görüşteyiz.
Çünkü kölenin çalışması, efendisinin mülküdür. Onun için savaÅŸla uÄŸraÂÅŸarak buna engel olması caiz deÄŸildir. Ancak müslümanlar onun savaÅŸmasına zaruret duyarlarsa, o baÅŸka. Mesela, genel bir seferberlik ilan edilmiÅŸse, o zaÂman savaÅŸa gitmesinde bir sakınca yoktur. Daha önce de belirttiÄŸimiz gibi zaÂruret, ÅŸer'î itaatin dışındadır. Efendi bu gibi durumlarda ona engel olamaz. AkÂsine, kendisinin bu durumda can ve malıyla savaÅŸa katılması farzdır. Onun için efendi, köleye savaÅŸa gitme dese bile, kölenin ona itaat etmesi gerekmez.
Bu gibi durumlarda ebeveynin oğullarım savaştan alıkoymaları da aynı şekilde geçersizdir.[259]
Başarı Allah'tandır.[260]
Kadınların Erkeklerle Birlikte Savaşa Katılmaları
207- İmam Muhammed dedi ki : Kadınların erkeklerle beraber savaşa katılmalarını uygun görmem.
Çünkü kadının yapısı savaÅŸmaya müsait deÄŸildir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) buna iÅŸaretle şöyle buyurur : "Bu kadın savaÅŸacak deÄŸildi." Kadınların savaÅŸa katılmalarıyla müslümanlarm namuslarının teÅŸhiri söz konusu olup müşÂriklerin buna sevinmelerine sebeb olabilir. Ayrıca müşrikler: Müslümanlar, saÂvaÅŸabilmek için kadınlarına muhtaç kaldılar, deyip bunu müslümanlarm güçÂsüzlüğüne yorumlayabilirler. Bu sebeple kadınları savaÅŸa götürmekten kaçınÂmak gerekir. Onların direkt olarak savaÅŸa katılmaları bunun için hoÅŸ karşılanÂmamıştır.
Ama müslümanlar buna mecbur kalırlarsa, o başka...
Zaruret anında müşriklerin saldırısını önlemek, her müslüman için gücü oranında vacibdir.
Huneyn olayı buna delil olarak getirilebilir. Bunu daha önce açıklamıştık. Bu olayın Öyküsünün sonu şöyledir :
Milhan kızı Ümmü Süleym, karnı üzerine bir elbise baÄŸlamış olarak savaşıyordu. Ümmü Süleym, Rasulullah (s.a.v.)'e: Ya Rasulallah! Åu saÂvaÅŸtan kaçıp seni düşman arasında yardımsız bırakanları gördün mü? Åayet Allah sana imkan verirse, onları affetme! "dedi. Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi:
"Ya Ümmü Süleym! Allah'ın koruması daha geniÅŸtir. "Ümmü SüÂleym üç defa tekrar etti. Üçünde de Rasulullah (s.a.v.) :
"Allah'ın koruması daha geniştir." buyurdu.
Meğâzî kitaplarında Ümmü Süleym'in şöyle dediği rivayet edilir: "Ya Rasulullah! Müşriklerle döğüştüğümüz gibi şu kaçanlarla da savaşıp onları öldürmeyecek miyiz?" Rasulullah (s.a.v.): "Allah'ın koruması daha geniştir." buyurmuştur.
Müslüman askerlerin Rasulullah (s.a.v.) 'i düşman arasında bırakıp kaçtıkları bu savaştan daha açık kadınların savaşa katılmalarına ihtiyaç duyulur mu?
Burada zaruret anında kadınların savaÅŸa katılmalarının caiz olduÄŸuna delil vardır. Çünkü Rasulullah (s.a.v,) o durumda Ümmü Süleym'in savaÅŸa kaÂtılmasına engel olmamıştır. Bu durumun dışında kadınların savaÅŸa katılmalarına izin verdiÄŸi de rivayet edilmemiÅŸtir.
208- İmam Muhammed dedi ki: YaÅŸlı kadınların savaÅŸta hazır bulunup yaralıları tedavi etmeleri, askerlere su dağıtÂmaları ve ihtiyaç anında yemek piÅŸirmeleri caizdir. Abdullah b. Kurt el-Ezdt der ki: Halid b. Velid ve arkadaÅŸları Bizansla savaşırken hanımları devamlı olarak mücahidlere su taşıyıp ÅŸiir söylüyorlardı.
Burada söz konusu edilen kadınlar, yaşlı kadınlardır. Fitne korkusundan dolayı genç kadınlar bundan menedilirler. Ayrıca yaşlı kadınların bu görevi yapmalarıyla ihtiyaç da ortadan kalkmaktadır.
209- Hayber savaşında Peygamber (s.a.v.)'Ie birlikte hazır bulunan Ümmü Muta'ın şöyle dediÄŸi rivayet edilir : "Ashab Rasulullah'a çektikleri zorlukları anlattıkları bir sırada EÅŸlem (r.a.)'ı gördüm. Peygamber onları cihada teÅŸvik etti. Hemen yerlerinden fırlayıp savaÅŸa koyuldular. Kaleye ilk ulaÅŸan kiÅŸi, EÅŸlem (r.a.) idi. O gün güneÅŸ batmadan Allah bize fethi müÂyesser kıldı. Sa*b b. Muaz kalesi fethedildi.
Buradan anlıyoruz kî, Ümmü Muta' Rasulullah (s.a.v.) 'Ie birlikte savaÅŸa katılmış ve Rasulullah (s.a.v.) ona engel olmamıştır. Yine anlıyoruz ki, kendiÂsine uygun iÅŸleri görmek üzere yaÅŸlı kadının savaÅŸa katılması caizdir. BaÅŸarı Allah'tandır.[261]
Cihad Ve Yapılması Caiz Ve Yasak Olanlar
210- Ebû Hanife -Allah rahmet etsin- dedi ki: "Cihad etmek müslümanlara farzdır. Ancak ihtiyaç anına kadar beklerler. İmam Sevrî ise şöyle der: "Kendileri savaşı başlatmadıkça, müşriklere savaş açmak farz değildir. Onlar savaş açarlarsa, o zaman savunmak için savaşmak farz olur. Buna delil olarak da şu ayetleri getirir:
‘’... Onlar sizinle savaşırlarsa onları öldürün..[262]
‘’... Topyekün sizinle savaşan putperestlerle siz de topyekün savaşın..."[263]
Ancak biz, müşriklerle savaşı bizim baÅŸlatmamız gerektiÂÄŸine inanıyor ve delil olarak da aÅŸağıdaki ayetleri getiriyoruz: "Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın..."[264]
"Allah yolunda savaşın..."[265] "...Allah'a iman etmeyenlerle savaşın..."[266] "Allah uğrunda gereği gibi cihad edin..." [267]
Netice olarak cihad ve savaÅŸ emri tedrici olarak gelmiÅŸtir. BaÅŸlangıçta Peygamber (s.a.v.), İslamı tebliÄŸ ve müşriklere alÂdırış etmemekle emrolunmuÅŸtu. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Ey Muhammed! Artık sana emredilenleri açıkça ortaya koy, müşriklere aldırış etme."[268]...o halde yumuşak ve iyi davran..."[269]
Daha sonra iyi bir şekildfe tartışma emrolundu. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurur :
"Ey Muhammedi Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış..."[270]
"Kitap ehli ile en güzel şekilde mücadele edin..."[271]
Daha sonra savaÅŸa izin verildi:
"Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir ..."[272]
Sonra, gelen ayetlerle, müşrikler savaşı başlatınca onlara karşı savaşma emredildi.
Bundan sonra da Haram aylar geçtikten sonra savaşılması emredildi. Bu meseleyle ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyuÂruyor:
"Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduÄŸunuz yerde ölÂdürün..."[273]
Daha sonra da mutlak savaş emrolundu: "Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah işitir ve bilir."[274]
Son ayetle mesele bir sonuca bağlandı. Emrin mutlak oluşu, her halükarda ona uymayı gerekli kılmaktadır. Ancak savaşın farz oluşu, dini yüceltmek ve müşrikleri susturmak içindir.
Åayet istenen iÅŸ, mü si umanların bir kısmı ile yerine getirile-biliyorsa, farz diÄŸerlerinden düşer. Tıpkı ölünün yıkanması, tekfini ve üzerinde namaz kılınması gibi. Çünkü her müslüman bizzat bu görevleri yapmakla emrolunsaydi, bu iÅŸler belli bir zamana baÄŸlı olmadığı için kazanç temini ve ilim tahsili gibi iÅŸler aksardı. Ayrıca diÄŸer iÅŸler yapılmadan cihadın yerine getirilmesi de mümkün deÄŸildir. Onun için cihad, farz-ı ayn deÄŸil, farz-ı kifayedir.
211- Hepsi cihadı terkedecek olsa, hepsi günaha ortak olurlar. Ama istenen, bir kısmıyla yerine getiriliyorsa, diÄŸerleri de bu mesuliyetten kurtulur. Bu gibi durumlarda devlet baÅŸkaÂnının müslüman lan gözetmesi gerekir. Çünkü müslumanIarın tamamı namına bu makama getirilmiÅŸtir. Bu sebeple düşmanÂdan saldırı gelebilecek yerlere adam yerleÅŸtirip koruması, dinî daveti saÄŸlaması ve müslümanları cihada teÅŸvik etmesi onun görevidir.
Ayrıca müslümanları bu gibi görevlerle görevlendirdiÄŸi zaÂman onların da ona isyan etmemeleri gerekir.
212- Düşman, Arablardan puta tapanlar yahut mürtedler-den olup kendilerinden cizye kabul edilmeyenlerden ise, müslü-manlar onları İslama davet ederler. Reddederlerse tek bir yol kalıyor ki, o da savaştır.
Ama Arab olmayan mecûsî ve puta tapanlara gelince, mezhebimize göre onlar cizye verme konusunda kitap ehli durumundadırlar. Onun için müslü-manlar onları, ya İslamı kabul etmeÄŸe ya da cizye vermeÄŸe davet ederler. Bu tekliflerden birine evet derlerse, onlarla savaÅŸtan vazgeçilir. Ancak her iki tekÂlifi de kabul etmezlerse, o zaman onlara savaÅŸ açılır.
Ehl-i kitab olan Arablarla Arab olmayanlar arasında fark yoktur. Yüce Allah şöyle buyurur :
"Kitab verilenlerden, Allah'a, ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve PeyÂgamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın."[275]
Bu konuda her müslüman
Rasulullah (s.a.v.)'in h
213- İmam Muhammed dedi ki: Åayet düşman, müslüman-lara, "Bizi bırakın, ne biz sizinle savaÅŸalım, ne de siz bizimle savaşın" derlerse, müslümanların bu teklifi kabul edip savaÅŸÂmamaları caiz deÄŸildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurur :
"GevÅŸemeyin, üzülmeyin. İnanmışsanız, mutlaka en üstünÂsünüz."[276]
Çünkü cihad bir farzdır. Müslümanların farz olan birÅŸeyi terketmeleri düÂşünülemez. Nasıl ki oruç tutmamamızı, namaz kılmamamızı isterlerse, bu istekÂlerini kabul etmeyeceksek, cihadla ilgili bu tekliflerini de kabul edemeyiz.
Ama düşman çok güçlü ise ve müslümanlar onlara karşı koyama-yacaksa, o başka.
O zaman müslümanlann güçleninceye kadar tekliflerini kabul etmeleri ve güçlendiklerinde antlaşmalarını bozduklarını bildirmeleri caizdir. Yüce Allah şöyle buyurur:
"Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven."[277]
Rasulullah (s.a.v.) Hudeybiye yılı Mekkelilerle on yıl savaşmamak üzere antlaşma yapmıştı.
Çünkü cihadın hakikati, öncelikle müslümanların kendi güçlerini koruÂmaları ve ikinci planda müşrikleri yenmek ve güçlerini kırmaktır. Åayet müslüÂmanlar, müşriklerin güçlerini kırmaktan aciz iseler, güçleninceye kadar ateÅŸkesi kabul ederek kendi güçlerini korumaya bakarlar. Güçlendikleri zaman ateÅŸkesi bozar ve saldırıya geçerler. Bu, darda olan borçluya eli geniÅŸleyinceye kadar mühlet verilmesine benzer. Yüce Allah şöyle buyurur Borçlu darda ise, eli geniÅŸleyinceye kadar ona mühlet verin.â€[278]
214- Yine ÅŸayet müslümanlara: "Ahkamınızdan bize birÅŸey tatbik etmemek ÅŸartıyla yılda size ÅŸu kadar mal verelim" tekÂlifinde bulunsalar, böyle bir antlaÅŸma yapılamaz. Çünkü zim-
milikle ilgili ÅŸer'î hükümlerimizi kabul etmeyi reddediyorlar. SavaÅŸ, zimmîlik antlaÅŸmasıyla biter. Bu da muamelât husuÂsunda İslamın hükümlerine boyun eÄŸmeleriyle gerçekleÅŸir. Onlar yenilgiyi kabullenirler ve biz de onların İslam yurdunda kalmalarına rıza gösteririz.
Temel olarak savaşı sona erdirmemiz ancak bu ÅŸekilde gerçekleÅŸir. HalÂbuki onların isteklerinde bu temel yoktur. Åayet bu teklifleri kabul edilirse, bizim mal elde etmek için savaÅŸtığımızı sanabilirler. Hatta sanmanın ötesinde böyle olduÄŸuna kesin kanaat getirebilirler. Oysa müslümanların mal elde etÂmek (sömürmek) için savaÅŸmaları yahut bunu izhar etmeleri asla caiz deÄŸildir.
215- Ancak güçlü iseler o zaman onlardan mal alınmazsa bile, onlarla anlaÅŸmak caiz olur. Ama bununla beraber onlarÂdan bir miktar mal alınırsa, evleviyetle caiz olur. Alınan bu mal, ateÅŸkes antlaÅŸmasının karşılığı olarak deÄŸil, malları bizim için mubah olduÄŸu için alınır.
Mallarının bizim için mubah oluşu gözönünde bulundurularak verecekleri mal kabul edilir.
216- İmam Muhammed dedi ki: Cihada gitmek isteyen bir kimsenin ebeveyni var ise her ikisinin iznini almadan gitmesi caiz değildir.
Çünkü onlara iyilik etmek, onlara gelecek zarar ve zorluklara engel olÂmak kiÅŸi üzerine farz-ı ayndır. Cihad ise genel seferberlik ilan edilmedikçe farz-ı kifayedir.
Daha kuvvetli olan farz-ı aynı, farz-ı kifayeden önde tutmak gerekir. Mücahidin sağ olarak dönüp dönmeyeceği kesin değildir ve öldüğü takdirde onların zorluk ve meşakkatlerle başbaşa kalacakları kesindir.
217- Åayet kendisine izin verirlerse cihada gitsin. Ama biri izin verir de,
diğeri vermediği takdirde yine, izin vermeyenin hakkını gözeterek cihada
çıkmamalıdır. Her ikisi izin vermiÂyorsa, h
Bu konuda delil, şu rivayettir: Biri Rasulullah (s.a.v.) 'e gelerek : "Ana babamı ağlar halde bırakarak seninle cihada çıkmağa geldim" dedi. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Git onları ağlattığın gibi, güldür."
Cihadın en faziletlisi Rasulullah (s.a.v.) 'le birlikte yapılan cihad olmaÂsına raÄŸmen Rasulullah (s.a.v.) ana babanın izni olmadığı için o zatı geri çevirmiÅŸtir.
Rasulullah (s.a.v.)'e amellerin en faziletlisinin hangisi olduÄŸu sorulÂduÄŸunda :Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â \
"Vaktinde kılınan namazdır. Sonra,anne-babaya iyi davranmaktır. Sonra da, Allah yolunda cihaddır." buyurmuşlardır.
Bu, anne ve babaya iyi davranmanın cihaddan önce geldiğine delildir. Anne-baba şiddetli bir zorluğa maruz kalacaklarsa, oğullarının cihada gitmesine izin vermeyebilirler. Bu, onlar için caizdir. Çünkü o kişi için daha güçlü bir farz olan kendilerine iyi davranmasına vesile oluyorlar.
Buradan da anlaşılıyor ki, onların iznini almadan kişinin cihada gitmesi caiz değildir. Çünkü gitmesi caiz olsaydı, ona mani olduklarında günah işlemiş olmaları gerekirdi.Ona engel olmakla günah işlemiş olsalardı, onların günaha girmelerine engel olmak için onun cihada gitmesi de caiz olurdu.
218- Biri ölmüş ve diğeri hayatta ise de durum aynıdır.
Çünkü onlardan hayatta olanın haklarına riayet için gerekli sebeb mevcuttur.
219- Åayet anne-babasının ikisi kafir yahut biri kafir ve diÄŸeri müslüman olur da cihada çıkmasını istemezlerse veya kafir olan gitmesini istemiyorsa, bakılır; EÄŸer bu istememe ebeveynin yahut kafir olan birinin kendi ÅŸahısları için korkmaÂlarından, hayatta karşılaÅŸacağı zorluklar endiÅŸesinden kaynak-lanıyora yine kiÅŸinin cihada çıkması caiz olmaz.
Çünkü anne babanın haklarına riayet hususunda müslüman ile kafir anne baba arasında fark yoktur. Yüce Allah:"Dünya işlerinde onlarla güzel geçin..."[279] buyurmuştur.
Bu ayette kastedilen, müşrik olan anne-babadır. Bu konuda delilimiz, aynı ayetin baştarafıdır. Burada Yüce Allah:
"Ey insanoğlu! Ana-baba, seni körü körüne bana ortak koşman için zorlarsa..."[280] buyurmaktadır.
220- Ama, kendi dinine mensub olanlarla savaşmasın diye izin vermiyorsa, o zaman ona itaat etmez ve cihada gider.
Çünkü izin vermemesine sebeb, oğula duyulan şefkat değil, müşrikliktir.
Åirk etkisiyle verdiÄŸi kararın uygulanması hususunda oÄŸlu üzerinde bir hakkı
yoktur. Niyetin şöyle mi, böyle mi olduğu, zann-i ğ
Ama anne babadan biri için perişanlık sözkonusu ise, oğul cihada gidemez.
Çünkü anne baba fakir ve hiz
221- İmam Muhammed dedi ki: Åayet ana ve babası ona izin verir de, iki dede ve iki ninesi izin vermezse, cihada gitmesi caizdir.
Çünkü anne ve baba mevcut iken, dedelerle nineler yabancı durumunÂdadırlar. Görmüyor musun, çocuÄŸa bakım, velilik ve miras konularında durumÂları, yabancıların durumu gibidir. Cihada gitme hususunda da durum aynıdır. Ana-baba hayatta kaldıkları müddetçe onların izin vermeme yetkileri yoktur.
222- Åayet ana ve baba ölmüş ve henüz hayatta olan baba tarafından dede ve ana tarafından nine ona izin verirken, ana tarafından olan dede ve baba tarafından olan nine izin vermezÂlerse, onların izin vermemeleri geçersiz olup kiÅŸinin cihada gitmesi caizdir.
Çünkü babanın yokluğunda velayet, babanın babasınındır. Ana olmadığı takdirde de, ananın annesi onun makamındadır. Çünkü çocuğun bakımı ona verilir, Bunlar hayatta oldukları takdirde, diğerleri yabancı durumundadır.
223- Åayet diÄŸerleri ona izin verir de, bunlar ona izin verÂmezlerse, cihada gidemez.
224- Åayet anne tarafından ninesi ve baba tarafından dedesi olmayıp diÄŸerlerinden izin isterse ve diÄŸerlerinin her ikisi yaÂhut biri ona izin vermezse, müstahab olan, cihada gitmeme-sidir.
Çünkü annenin annesi olmadığında bakıcılık baba tarafından olan nineye aittir. Zira o, anne durumundadır. Anne tarafından olan dede ise her ne kadar velayet hususunda baba gibi deÄŸilse de, kısas lehinde ÅŸahidlik ve ona zekat veÂrilmeme gibi hükümlerde baba durumundadır. Daha yakın bir dede bulunmaÂdığı takdirde, cihada izin vermeme hususunda baba yerine geçer.
225- Åayet annesi ile baba babası hayatta olup bunlardan biri izin verir ve diÄŸeri vermezse, yine gitmesi caiz deÄŸildir.
Çünkü babası olmadığı takdirde babasının babası, onun için baba duruÂmundadır. Bu kiÅŸinin durumu ile, babası ve annesi hayatta olan kiÅŸinin durumu aynıdır.
226- Åayet anası hayatta deÄŸilse ve ana tarafından ninesi ile baba tarafından ninesi hayatta ise, izin verme hakkı anne tarafından olan ninenindir.
Görmüyor musun çocuk bakımında öncelik hakkı onundur. Baba tarafınÂdan olan nine ise, baba yerine kaim olamaz. Çünkü babanın yokluÄŸu durumunÂda velayet hakkı dedeye geçtiÄŸi ÅŸekilde nineye verilmemektedir.
227- Ama anne hayatta ise, her iki ninenin izin hakkı yoktur.
Babanın hayatta oluşuyla da, dedelerin her ikisinin izin hakkı yoktur.
228- Åayet babası ile babasının annesi hayatta ise, her ikiÂsinin iznini almadan çıkmamalıdır.
Çünkü babanın annesinden başka anneler hayatta değilse, o, anne maka-mmdadır. Görmüyor musun, bakıcılık hakkı onundur?
İmam Muhammed kitabın metninde bu meselede farklı düşünen birinin
bulunduğunu söyler, ama bunun kim olduğunu belirtmez. Sanırım muhalefet eden
kişi, babanın annesi, babaya tabidir; baba henüz hayatta iken babanın babasının
izin hakkı sözkonusu değilken babanın annesinin izin hakkı h
Halbuki bu doÄŸru deÄŸildir. Çünkü ÅŸayet kiÅŸinin annesi ile babasının anneÂsi hayatta ise, izin hakkı sadece annenindir.
229- İmam Muhammed dedi ki: Ticaret, hac, umre vs. gibi diğer yolculuklara anne ve baba izin vermez ve kişinin canı hususunda bir korkusu yoksa yolculuğa çıkması caizdir.
Çünkü bu gibi yolculuklarda genellikle emniyet hakimdir. Ayrıca anne ve baba bunlardan dolayı pek zorluk da çekmezler. Oğullarının yokluğundan dolayı üzüntüleri, dönüşü umuduyla hafifler.
Ancak deniz seyahati gibi can tehlikesi bulunan yolculuklar olursa [281], bunun hükmü cihadın hükmü gibidir.
Çünkü burada helak olma tehlikesi daha çok muhtemeldir.
230- İlim tahsili için çıkılan yolculuklarda yol emniyetli ve ilim tahsil edilecek yer güvenlikli ise, bu yolculuk, ticaret için yapılan yolculuktan daha az önemli değildir.
Aksine, ilim yolculuÄŸu ondan daha önemlidir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Her topluluktan bir grubun dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaÂları gerekmez mi?"[282]
Ana babası istemezse bile, helak olmalarından korkmadığı takdirde ilim yolculuğuna çıkmasında bir sakınca yoktur. Çünkü bu yolculukta genellikle emniyet hakimdir. Bu yolculuk ile, dârü'l-İslam'dan herhangi bir şehre gitmek arasında bir fark yoktur.
232- Åayet yaz ordusu gibi büyük bir İslam ordusu ile dâ-rü'1-Harbe ticaret yolculuÄŸuna çıkacak olursa ebeveyni isteÂmeseler de çıkması caizdir.
Burada da büyük ihtimal emniyettir. Çünkü kendisi savaÅŸla meÅŸgul olÂmayacak ve büyük ordu düşmandan kendisine gelecek tehlikeyi defedecektir.
233- Ama seriyye yahut ona benzer az sayıdaki orduyla çıkacak olsa izinlerini almadan çıkması caiz değildir.
Çünkü kendisini koruyamıyacak durumda olan askerî birliklerle çıkmaÂsında
can tehlikesi ihtim
234- Cihada çıkması çocuklarının, kardeşlerinin, amca ve halalarının yahut hanımlarının hoşuna gitmese bile, onlar için helak olma korkusu yok ise ve sadece onların kendisi hakkında helak olmasından endişeleri sözkonusu ise, cihada çıkmasında bir sakınca yoktur.
Çünkü ebeveyni ile diÄŸer akrabalarının onun üzerindeki haklan aynı seÂviyede deÄŸildir. O halde cihada gitmesine izin verme huusunda da durumları bir olmamalıdır. Ancak onlardan birinin helak olmasından korkuyorsa, cihada çıkıp kendilerinin nafakasının temini ile mükellef olduÄŸu kimseleri bu tehlikeye sokması caiz deÄŸildir. Çünkü onların nafakasnı temin etmek, bizzat kendisine düşen bir görevdir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur :
"Kişinin nafakasını sağlamakla yükümlü olduğu kimselerin yok olmasına yol açması, günah olarak kendisine yeterlidir."
Küçük erkek çocukları ile, küçük olsun, büyük olsun kız çocuklarının ve bir de başka bakacak yakın akrabası bulunmayan nafakasını teminden aciz akrabalarıyla hanımlarının hükmü budur. Çünkü nafakalarını temin etmesi şer'an ona aittir.
235- Ama yetiÅŸkin ve saÄŸlıklı erkek çocukları ile özürlü/ sakat olmayan kardeÅŸleri hakkında helak olma tehlikesi buÂlunsa bile, cihada çıkması caizdir.
Çünkü hazır bulunduÄŸu takdirde, ölseler bile nafakaları ÅŸer'an ondan isÂtenmez, Onun için ölmeleri sözkonusu olsa bile, bundan dolayı cihada gitmesi engellenemez. Bu söylediÄŸimiz durumların hepsi, genel seferberlik olmadığı takdirde sözkonusudur.
236- Ama düşmanın genel bir saldırısıyla karşılaşılır ve bir ÅŸehir halkına: İşte düşman geliyor, sizi, çoluk-çocuÄŸunuzu ÖlÂdürmek veya mallarınızı gasbetmek istiyor, denilse ana baÂbanın izni alınmadan çıkmakta bir sakınca yoktur.
Çünkü böyle durumlarda savaşa katılmak, herkes için farzı ayndır. Yüce Allah :
"İsteyen-, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın, Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edin..."[283] buyurmaktadır.
Çünkü savaÅŸa çıkmadığı takdirde bir daha bu görevini yerine getirme etme imkanını bulamaz. Halbuki anne babasının iznini almadan çıkmakla kaÂçırdığı görevini daha sonra yerine getirebilir. Cihada gitmekle daha önemli olan görevini yerine getirmiÅŸ olur. Çünkü cihada gitmemekle sebeb olacağı zarar, daha geneldir; Bunun zararı hem kendisine, hem anne babasına ve hem de diÄŸer müslümanlara ulaşır.
Ayrıca anne babanın bu durumda ona izin vermemeleri de onlar için caiz deÄŸildir. Cihada çıkmakla onlara gelecek olan günahı da bertaraf etmiÅŸ olacakÂtır. Kaldiki, isyan sözkonusu olan emirlere itaat edilmez. Görmüyor musun? Åayet biri, bir adamın malını gasbetmek yahut onu öldürmek yahut bir kadına tecavüz etmek istese, anne babasının izni olmazsa bile kiÅŸi buna engel olabilirÂse, engel olması farzdır. Anne babası istemezlerse bile onlara itaati caiz olmaÂdığı gibi kendilerinin ona engel olmaları da onlar için caiz deÄŸildir. Çünkü bu durumda savaÅŸması, kendisi için farzı ayındır, Yapmak ve yapmamak arasında muhayyer olduÄŸu hususlarda anne babaya itaat edilir. Ama direkt olarak kendisi için farzı ayn olan hususlarda anne babası ona engel olamazlar. İmam Muham-med, bu durumda anne babanın ona engel olmalarının çirkin olduÄŸunu açıklaÂyarak şöyle der:
Åayet, anne babadan biri, kendisi için farzı ayn durumunda olan bir göreÂvini yerine getirmek için oÄŸlundan yardım istese ve ebeveynden diÄŸeri de oÄŸluÂna ÅŸefkatinden dolayı ona yardım etmemesini söylerse, ona itaat edip diÄŸerini yüzüstü terketmesi doÄŸru mudur?
237- İmam Muhammed dedi ki : Efendisinin izni olmadan kölenin savaşa çıkması caiz değildir. Ancak genel seferberlik ilan edilmişse, o zaman çıkabilir ve efendisi ona engel olamaz.
Çünkü genel bir seferberlik ilan edildiÄŸi vakit savaÅŸa katılmak, oruç, naÂmaz farziyeti gibi bir farzdır. Bu farzlar ise, efendinin hakları dışındadır.
Köle hakkında durum bu olunca, kiÅŸinin anne babasıyla aralarındaki duÂrumun da böyle olması daha evladır.
238- Genel seferberlikde savaşabilecek durumda bulunan kadınların da durumu budur.
Huneyn'de Ümmü Süleym'in yaptıklarını daha önce anlatmıştık. Uhud'da Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu :
"Ka'b'm kızı Nesibe'nin savaştaki durumu, falan ve filanın durumundan daha hayırlıdır."
Rasulullah (s.a.v.) bu hadiste savaÅŸtan kaçan erkekleri ismen zikrederek Nesİbe'nİn onlardan üstün olduÄŸunu belirtmiÅŸtir. O zaman genel seferberlik ilan edilmiÅŸti. Rasulullah (s.a.v.) böylece kadınların bu durumda savaÅŸa katılmaÂlarını hoÅŸ karşılamış ve savaÅŸa katılanları övmüştür.
Ama genel seferberlik yoksa kadınların savaşa katılmaları uygun değildir.
239- Gerek büyük ordularda ve gerekse seriyyelerde genç kadınların savaşa katılmaları uygun değildir.
Çünkü evlerinde kalmaları, fitneyi defetmeğe daha yakındır. Yaşlı kadınlara gelince,yaralıları tedavi etmek için büyük ordularla birlikte çıkmalarında bir sakınca yoktur.
Ümmü Atiyye'den rivayete göre, şöyle demiÅŸtir: Rasulullah (s.a.v.) le yeÂdi gazveye katıldım. Onlara yemek piÅŸiriyor, yaralıları tedavi ediyor ve askerÂlere su dağıtıyordum.
240- Bizzat savaÅŸmalarını ise pek uygun görmüyorum. Bu iÅŸi erkekler yaparlar. Zaruret olmadıkça kadınlar bununla uÄŸÂraÅŸmamalıdır. Ama zaruret hasıl olur ve genel seferberlik ilan edilirse o zaman kadın, velisinin ve kocasının izni olmadan saÂvaÅŸa katılabilir.
Bildiğimize göre Abdülmutt
Buradan da anlıyoruz ki, zaruret anında kadınların savaÅŸÂmasında bir sakınca yoktur.
241- SavaÅŸabilecek durumda bulunan çocukların da duruÂmu aynıdır. Yani
genel seferberlik ilanı h
Bunun dışındaki durumlarda onların gönlünü almadan savaşa katılmaları uygun değildir.
242- İmam Muhammed dedi ki: Bize ulaştığına göre Ali Bin Ebi T
Hz. Ali (r.a.) in kaç yaşında İslama girdiÄŸi hususu ihtilaflıdır. İmam MuÂhammed, bu kitapta dokuz veya on yaÅŸlarını bitirdiÄŸini söylemektedir.
Bir rivayete göre yedi yaşındaydı.
Diğer bir rivayette ise, beş yaşındaydı.
Bu konudaki ihtilaf, öldürüldüğü zaman kaç yaşında olduğu hususundaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır.
Ca'ferb. Muhammed, ellisekizinde öldürüldüğünü söylemektedir
Cahız, altmış yaşında olduğunu belirtmektedir.
Utbî ise, altmişüç yaşında olduğunu söylemektedir.
Ancak Rasulullah (s.a.v.)'e peygamberliğin gelişinin ilk yılında îslamı kabul ettiği hususunda ihtilaf yoktur.
Peygamber (s.a.v.), kendisine peygamberlik geldikten sonra onüç sene Mekkede kalmış ve Medine'ye hicret ettikten on sene sonra da vefat etmiştir. Hz. Ali'nin öldürülmesiyle son bulan hilafet müddeti ise otuz yıldır ve bu yılların toplamı elliüç yıl etmektedir.
Åayet öldürüldüğü zaman yaşı Ca'fer b. Muhammed'in dediÄŸi yaÅŸ ise, beÅŸ yaşında İslama girmiÅŸtir. Åayet Cahız'ın dediÄŸi doÄŸruysa, yedi yaşında İslamı kabul etmiÅŸtir. Ama Utbî'nin dediÄŸi doÄŸruysa, on yaşında müslüman olmuÅŸtur.
İslamı kabul ettiği zaman henüz ergenlik çağına ulaşmadığında ihtilaf yoktur. Nitekim kendisi şöyle demektedir:
"Sizden Önce İslamı kabul ettim ve henüz o zaman ergenlik çağına ermemiş bir çocuktum."
Bu meseleyi uzun uzadıya tahkik etmemizin sebebi, mezhebimiz
243- İmam Muhammed dedi ki: Ordu savaÅŸa çıktığında askerlerin sırf onlarla yatıp kalkmak ve hizmet etmeleri için hanımlarını beraber götürmeleri uygun deÄŸildir. Çünkü böyle durumlarda kadınların düşmanın eline geçmelerinden korÂkulur.
Çünkü kadınlar sofraya konmuş et gibidir. Korunmadıkça herkes ona elini uzatır. Savaşa çıkan kişi, olabilir ki kendi derdine düşer ve namusunu koruma imkanını kaybeder. Hanımıyla yatıp kalkması ise, temel ihtiyaçlarından değildir. Bunun için namusunu tehlikeye atması doğru olmaz. Hatta hanımıyla meşgul olup savaştan geri kalma korkusu bile, kadınları savaşa götürmemek İçin yeterli bir sebebtir.
Åayet kadınların savaÅŸa katılmaları mutlaka gerekiyorsa, hür olanlar deÄŸil de, cariyeler katılırlar.
Çünkü kadınların erkeklerle karışması hakkındaki hüküm, cariyeler için daha hafiftir. Nitekim cariyelere bakma ve dokunma hususunda herkes onlar için mahrem gibidir. Mahrem bulunmadığı halde yalnız yolculuk yapabilirler. Halbuki hür kadın, kocası ve mahremlerinden biri olmadan yolculuk edemez. Yatıp kalkma ve hizmet gibi ihtiyaçları cariyeler de yerine getirebilir.[284]
244- Ancak bununla birlikte, mü si uman lar yenilgiye uÄŸraÂdıkları takdirde ya kendi gücüyle yahut yanındaki hizmetçi-lerin yardımıyla onları dârü'l-İslama kaçırabilecek durumda ise, hür kadınları ve cariyeleri beraberinde götürmesinde bir sakınca yoktur.
Nitekim Rasulullah (s.a.v.) bir savaşa çıktığı zaman hanımları arasında kur'a atar ve kurası çıkanı beraberinde götürürdü. Hz. Aişe (r.a.) dedi ki ; İfk meselesi çıktığı ve bana iftiraların yapıldığı savaşta benim kur'am çıkmıştı. Bu savaş, Huzaa kabilesinde Mustahkoğullarma karşı yapılan Müreysî1 gazvesidir.
Malumdur ki, Rasulullah (s.a.v.) hanımlarını beraberinde götürürken müsiümanlara güveniyordu ve onlara herhangi bir tehlikenin ulaÅŸmamasından emindi. Bu durumda olan kimselerin beraberlerinde hanımlarını da götürmelerinde bir sakınca yoktur. Ama müslümanlar yenildiÄŸi takdirde kendi dertlerine düşüp hanımlarını tehlikeye maruz bırakma tehlikesi olduÄŸundan, onları beÂraberlerinde savaÅŸa götürmeleri mekruhtur. Zaten bu gibi tenliklere maruz bırakıp kaçmak ise, haramdır.
245- Åayet ordu az olup seriyye kadar bir ÅŸey ise o zaman yaralıları tedavi ve hizmet düşüncesiyle yaÅŸlı kadınları götürÂmek de caiz deÄŸildir.
Çünkü onlar az sayıda askerlerdir ve zor durumda kaldıkları zaman kendi
dertlerine düşerler, Kadınları savunamazlar. Bu kadınlar da kendilerini savunÂmaktan
acizdirler. Ama zann-ı g
Netice olarak; işin hakikati kestirilemediğinde hüküm zahire göre verilir.
246- Böyle büyük ordularla gidildiğinde okumak için Kur'-an-ı Kerim'in düşman topraklarına sokulmasında bir sakınca yoktur.
Ama bir müfrezeyle birlikte gidildiğinde Kur'an-ı Kerim'in
beraber götürülmesi uygun değildir.
Çünkü gazi, ezbere Kur'an okumayı beceremiyorsa yüzünden Kur'an o-kumak
isteyebilir. Yahut teberrüken veya yardımını ummak için taşıyabilir. Çünkü o,
Allah'ın saÄŸlam ipidir. Kim ona sarılırsa. kurtuluÅŸa erer. Fakat düşÂmanın onu
hafife almasına fırsat verilmemelidir. Onun için zimmî bir kimse Kur'an satın
aldığında (horlama endişesi varsa), satması için zorlanır. Zahire göre, büyük
bir ordu ile beraber olduğunda Kur'an'a bir zarar gelmeyeceği düşünüldüğünde
düşman topraklarına sokulmasında bir sakınca yoktur. Ama küçük bir müfrezede
tehlike ihtim
Peygamber (s.a.v.) in, Kur'an'm düşman topraklarına sokulmasını yaÂsakladığını belirten rivayetin izahına gelince; bundan maksat, güçlü olmayan bir atlı gurubuyla birlikte sokulmasıdır. İmam Muhammed de, böyle demektedir.
Tahâvî'nin beyanına göre, bu yasaklama o zaman içindi. Çünkü müslü-manlann ellerindeki Kur'an nüshaları azdı. Bu nüshalar düşman eline geçerse ona zarar vereceklerinden korkuluyordu. Halbuki günümüzde Kur'an nüshaları çoğaldığı gibi onu ezbere bilenler de çoğalmıştır.
Tahâvî, ayrıca şöyle demektedir: Hem ellerine geçtiği zaman onu hafife almazlar. Çünkü her ne kadar onun Allah kelamı olduğuna inanmasalar bile edebiyat ve belagatın zirvesinde olduğunu kabul ediyorlar. Onun için, diğer kitapları hafife almadıkları gibi onu da hafife almazlar.
İmam Muhammed'in söylediği daha doğrudur. Çünkü sırf müslümanlan
kızdırmak için onu hafife alabilirler. Nitekim Karmatiler, Mekke'de g
Fıkıh kitapları da, bu hüküm açısından Kur'an gibidir. Åiir kitaplarına gelince, bunların düşman topraklarına sokulmasında bir sakınca yoktur. Ayrıca bir kafirin bu tür kitapları varsa onları satması için zorlanamaz.
247- Bir müslüman eman dileyerek düşman topraklarına giriyorsa ve o düşmanlar da, sözlerinde vefalı insanlar ise beraÂberlerinde Kur'an götürmesinde bir sakınca yoktur.
Çünkü zahire göre, düşmanın saldırısından emin bir durumdadır. , Ama sözlerinde vefalı olmayacakları tahmin ediliyorsa, eman dileyeÂrek topraklarına girilse bile, Kur'an'm götürülmesi doÄŸru olmaz.
248- Åayet düşman yahut zimmî bir kimse, bir müslüman-dan kendisine Kur'an öğretmesini istese, ona Öğretmekte bir sakınca yoktur. Ayrıca ona dini konularda bilgiler de verir. Olabilir ki Allah onu hidayete kavuÅŸturur.
Görmüyor musun, Peygamber (s.a.v.) müşriklere Kur'an'ı okuyordu. Hatta bununla emredilmişti. Yüce Allah şöyle buyuruyor :
"Rabbından sana indirileni tebliğ et..."[285] Yine:"Rabbımn yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et..."[286]buyurmaktadır.
BilindiÄŸi gibi ki bu nitelik Kur'an'da ve ondan çıkarılmış bulunan fıkıhÂtadır. Hikmet de fıkıhtır. Nitekim Yüce Allah:
"Kime hikmet verilirse, ona çok hayır verilmiÅŸtir". [287]buyurmaktadır. Müfessirler burada geçen "hikmet" sözünü, fıkıh ile tefsir etmiÅŸlerdir. Åayet müslüman olmayan kiÅŸiye dini ilimleri anlatır ve öğretirse, onu Allah'ın dinine davet etmiÅŸ olur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.
"Ey Muhammedi Müşriklerden biri sana sığınırsa, onu güvene al. BöyÂlece Allah'ın sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaÅŸtır. ÇünÂkü onlar bilgisiz bir topluluktur."[288] Yani dinleyip anlamasına fırsat ver. Belki ÅŸeriatın güzelliklerine vakıf olunca iman etmeyi arzu edecektir.
Hz. Osman (r.a.) iri rivayet ettiği hadiste Peygamber (s.a.v.) :"İnsanların hayırlısı, Kur'anı Öğrenen ve öğretendir" buyurmaktadır.
Rasulullah (s.a.v.) bunu buyururken müslümanlara öğretme ile kafire öğretmeyi birbirinden ayırmamıştır.
Kendisiyle amel etmeleri için müslümanlara Kuran'ı okuyup öğretmesi kiÅŸinin görevi ise, okuyup müslüman olmalarını umarak müslüman olmayanÂlara okuyup öğretmesi öncelikle bir görevdir.
249- Åayet müşrikler İslam yurduna girip mal, çocuk ve kaÂdınları kaçırır, sonra düşmana güç yetirebilen müslüman bir cemaat bunu farkederse, İslam yurdunun sınırlarının dışına çıkıncaya kadar onları takip etmeleri farzdır. Bunu yapmak mecburiyetindedirler.
Çünkü dâru'l-İslamda bulundukları müddetçe yardım görme imkanları
mevcuttur. Åayet yardımlaÅŸmazlarsa, düşman onlara g
Düşmanın bu davranışları çirkin bir kötülüktür. Münkerden sakındırmak ise, müslümanlara farzdır. Düşman saldırısına maruz kalanlar mazlum duruma düşmüşlerdir; Mazlumu zulümden kurtarmak müslümanlarm üzerine farzdır.
250- Åayet dâru'l-harbe girinceye kadara onları yakalamazÂlarsa, o zaman bakılır; eÄŸer ellerinde kaçırdıkları müslüman çocukları ise ve onları takip ettikleri takdirde onlara güç getiÂrip kaçırdıklarını geri alabilmeleri ihtimal dahilindeyse, onlar kalelerine ulaşıncaya kadar Darul-Harbte de takibe devam ederler.
Dâru'l-harbte de kaçırdıklarım geri alma ihtim
251- Ama kalelerine ulaşıp girerlerse, ÅŸayet müslümanlar onlarla savaÅŸmayı göze alıp ellerindekileri kurtarmaya çalıÂşırlarsa ne ala. Ama vazgeçip geri dönerlerse, sanıyorum böyle davranmalarına ruhsat vardır.
Çünkü kalelerine girdikten sonra ellerindeki çocukların geri alınması güçleÅŸmektedir. Bu uÄŸurda sıkıntılara katlanmak, can ve mal fedakarlığında buÂlunmak gerekir. Åayet bunu yaparlarsa, bu azimettir. Ama bu zorluklara katlanÂmak istemeyip vazgeçerlerse, onlar için ruhsat vardır. Görmüyor musun? Bizans ve Hindistan'da kafirlerin ellerinde bulunan bazı müslünıan esirleri kurtarmak için her birimizin çıkıp onlarla savaÅŸmamız farz deÄŸildir.
252- Ama düşmanın kaçırdığı sadece mal ise ve düşman dâru'l-harbe girecek olursa, bu durumda onları takip etmek daha iyi ise de, takipten vazgeçme ruhsatı vardır.
Çünkü bu mallan, kendi ülkelerine kaçırmakla kurtarmış ve ona m
253- Åayet savaÅŸ yurduna mensup kimseler zimmîlerin çoÂcuklarını yahut mallarını kaçırirlarsa, hüküm yine yukarıda zikrettiÄŸimiz ÅŸekildedir.
Çünkü müslümanlar onlara zimmîliği tanıyınca, onlara gelecek zararı önlemekle yükümlü olurlar. Artık onlar da islam yurdunun bireyleri sayılırlar.
Görmüyor musun, mal ve can için zimmet akdiyle elde edilen dokunulmazlık garanti verme mahiyetindedir. Bundan sonra onlara karşı iÅŸlenecek suç, müs-lümana karşı iÅŸlenen suç gibidir, dâru'l-harbe girdikten sonra mal ile çocuklar arasındaki fark ÅŸudur: Åayet onlar İslamı kabul edecek olsalar, kaçırdıkları malÂlar onlara teslim edilir, ama çocukları geri vermeÄŸe zorlanırlar. Ama dâru'1-İs-lamda iken İslam'a girecek olsalar hem mallan ve hem de çocukları geri verirler.
254- Åayet müslümanlar, İslam ülkesine giren düşmanı koÂvalarken kaçırdıkları çocuklar için kalelerine varıncaya ve mallar için de dâru'l-harbe girinceye kadar onları yakalayamaÂyacaklarına daha çok inanıyorlarsa, onları takip etmekten vazÂgeçmeleri hususunda muhayyer olacaklarını umuyorum.
Çünkü bu gibi durumlarda zahire göre hüküm vermek caizdir. Zahire göre
de, onları takip etmekle boş yere kendilerini yormuş olacaklardır. Kaçırma
olayını duyan herkesin onları takip ile mükellef olması için, takibe koyulduğu
takdirde onlara ulaÅŸacağına ve ulaÅŸtığı takdirde müslümanlarm yardımıyla onÂlara
g
255- İmam Muhammed dedi ki: Stratejik öneme sahip sınır boylarında yaÅŸayan müslümanlarm, düşman topraklarıyla araÂlarında bir mesafe bulunmazsa bile, kadınlarını ve çocuklarını yanlarına almalarında bir sakınca yoktur.
Çünkü onlar bu stratejik noktalarda ikamet etmek üzere görevlendirilÂmiÅŸlerdir.
Åayet hanımlarıyla çocuklarını buraya getirirlerse tam yerleÅŸme imkanına sahip
olurlar. Çünkü kadınlar, erkekler için huzur vericidirler. Ayrıca kadın ve
çocuklarıyla orada ikamet edecek olurlarsa zamanla çoğalacaklar ve orası
müslümanlarm şehirlerinden biri h
Ancak bu, düşmandan bir atlı gurubun saldırısına maruz kalındığı takdirde onların şerrini defetme ve kadınlarla çocukları İslam yurdunun içlerine doğru kaçırma imkanına sahip iseler, geçerli olur.
256- Ama bu durumda deÄŸilseler, yani sayıları az olup düşÂman saldırısına karşı koyamaz ve kadınlarla çocukları kurtarÂma imkanına sahip bulunmuyorlarsa, o zaman kadınları yanÂlarına almaları doÄŸru deÄŸildir.
Çünkü zahire göre bu gibi yerlerde kaybederler. Halbuki birinci durumda kaybetmekten emin idiler. Bu, tıpkı daha önce anlattığımız kadınların büyük orÂdu ve küçük olan seriyyelerle çıkması arasındaki ayırım gibidir. Ancak sırf onÂlarla yatıp-kalkmak için büyük ordularla beraber kadınların götürülmesi mekruh olduÄŸu halde stratejik yerlerde ikamet edenlerin sayısı çok ise hanımlarını yanÂlarına almaları mekruh deÄŸildir. Çünkü zahire göre ordu düşman topraklarında uzun müddet kalmayacak ve o derece kadına ihtiyaç duymayacaktır. Oysa straÂtejik yerlerde bulunanlar uzun müddet burada ikamet edeceklerdir. Hatta buraÂlardan ayrılmamaları onlardan istenir. Åayet bekar iseler buna zorlanırlar da. Onun için hanımlarıyla çocuklarını yanlarına götürme lerinde bîr sakınca yoktur.
257- Åayet stratejik noktalarda bulunanlar düşman saldır-dığı takdirde yalnız başımıza onlara güç getiremeyiz, ama müs-lümanlardan yardım isteriz ve gelecek yardımla onları defedeÂriz derse, bu durumda kadınlarla çocukları yanlarına götüreÂmezler.
Çünkü kendileri yalnız baÅŸlarına düşmana engel olamıyorlar. Onlara yardım gelmesi ise, bir ihtimaldir. Özellikle ihtiyatla davranmanın vacib olduÄŸu durumlarda ihtimal üzere hüküm vermek doÄŸru deÄŸildir. Müslümanların araÂsında bir fitnenin doÄŸması ve onların kendi aralarında çekiÅŸmeÄŸe girip buralara yardım göndermemeleri de bir ihtimaldir. Bu durumda o stratejik noktalarda bulunan kadın ve çocukları kaybetmek sözkonusu olmaktadır. Onun için geleÂcek yardıma güvenerek kadın ve çocukları bu gibi yerlere götürmek doÄŸru olÂmaz. Orada bulunanlar kendi güçlerine güvenmeliler ki kadınlarla çocukları oraya götürebilsinler.
258- Åa'bî'den yapılan rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuÅŸtur: "Kim bir hayvanı helak olmaÄŸa terkederse, o hayvan onu kurtarana aittir."
Bazı
olur.
Biz bu görüşte değiliz. Çünkü bu salıverme, cahiliye halkının adetidir ve şeriat bunu yasaklamıştır. Yüce Allah şöyle buyuruyor :
"Allah, kulağı çentilen, salıverilen... hayvanların adanmasını emretme-miştir."[289]
Salıverilen hayvanlar azad edilen köleler durumunda deÄŸildir. Azad etmeÂde
mal olma sıfatı bozulur; mülkiyet son bulur. Halbuki hayvanların
salıveril-meleriyle m
259- Åa'bi'nin şöyle dediÄŸi zikredilir: O hayvanı sahibi alır ve onu kurtaran kiÅŸinin ona verdiÄŸi yemlerin karşılığı da kenÂdisine verilmez. Bu da gösteriyor ki önceki hadis bir vehimdir. (Böyle bir hadis yoktur.) Çünkü bu hadisi Åa'bi'nin rivayet ettiÄŸi söylenmektedir. Halbuki o böyle bir hadis rivayet etmiÅŸ olsaydı, ona muhalefet etmezdi. Ayrıca böyle ÅŸaz bir hadisle
amel edilmez.
Çünkü bu hadis temel ilkelere muh
hasıl olan Rasulullah (s.a.v.) in şu hadisine dönmek gerekir :
"Gönül rızası olmadıkça müslüman bir kimsenin malı helal olmaz." Rasulullah (s.a.v.) yine şöyle buyuruyor :"Kim kendi malını bulursa o,
başkasından daha çok hak sahibidir." Bu hadis de, sözkonusu ettiğimiz husus
için bir delildir.
Ömer b. Abdülaziz (Allah rahmet etsin) şöyle diyordu: Sahibi hayvanı alır ve onu kurtaran kişiye yaptığı masrafları öder.
Åa'bî şöyle dedi: Åayet sahibinin izni olmadan bir harcamada bulunursa, harcadığının karşılığını alamaz. Biz de Åa'bî'nin bu görüşüne katılıyoruz. Çünkü iznini almadan baÅŸka birinin malına kendiliÄŸinden hayır iÅŸleyerek harcamada bulunmuÅŸtur. Kendi yaptığı hayırdan dolayı baÅŸkasını ilzam edemez.
Ömer b. Abdülaziz ise şöyle diyordu: Zahire göre o hayvana harcamada bulunmak için sahibinden izin almış gibidir. Çünkü o hayvanı kurtarabilme imkanına sahip olsaydı kendisi ona yemini verecekti. Kendisi buna güç yeti-remediğine göre buna güç yetirecek kimseden yardım istemiş ve malından ona harcamada bulunmasına rıza göstermiş oluyor. Burada izin vermeğe delalet sarahaten izin verme gibidir. Lakin biz deriz ki : Bu yardım dileme ve rıza gösterme, hayvanı kurtaranın kendi hayrına bunu yapması istenebileceği gibi, harcamasının karşılığını bilahare ödeme şeklinde de olabilir. Böyle ihtimalli durumlarda kişiye bunu ödeyeceksin, şeklinde bir zorlamada bulunulamaz.
Başarı Allah'tandır. [290]
Artçı
260- Dâru'l-harbe girdikten ve ondan çıkmak için yola koÂyulduktan sonra komutanın birini artçı olarak görevlendirÂmesi iyi olur.     Â
Çünkü bu, müslümanlann yararına bir uygulamadır. Olabilir ki ordudan uykusuzluğa dayanamayıp uyuyan yahut yolunu kaybedip o korku verici yerde ne yapacağına karar veremeyip bekleyenler bulunabilir.
261- Artçı tayin edilen kiÅŸi böyle kimselerin orduya ulaÅŸÂtırılmasını saÄŸlar.
262- Artçı, hayvanı inat edip yürümeyen biriyle karşılaÂşırsa, ona hayvanım terketmesi ve orduya ulaÅŸmasını emreder ki, kendisi helak olmasın. Bu ÅŸekilde o kiÅŸiyi alıp orduya yetiÅŸ-tirse ve hayvanını helake terketse, o hayvanın bedelini kendiÂsine ödemez.
Çünkü kendisi hayvanına zarar vermiÅŸ deÄŸildir. Aksine artçı onu orduya ulaÅŸtırmakla kendisine İyilik etmiÅŸtir. Hayvanın sahibini alıkoyduÄŸu ve hayvanı kaybolduÄŸu için adam zarar görecek olsa, onun karşılığında bir ÅŸey Ödemez. Aksine, kendisini kurtardığı için, atı kaybolan adamın ona teÅŸekkür etmesi geÂrekir. Çünkü o ÅŸahıs iki bela ile karşı karşıya gelmiÅŸtir; Ya hayvanını yitirecekÂtir, ya da onunla kalıp canından olacaktır. İki kötülükten birini iÅŸlemek mecbuÂriyetinde kalan kiÅŸi, ehvenini iÅŸlemek mecburiyetindedir. Burada ehven olan, atını terketmesidir. Artçı kendisine hayvanı bırakmasını emretmiÅŸse, yapması gerekenini emretmiÅŸ ve iyilikte bulunmuÅŸtur, iyilik yapanlar ise, sorumlu deÄŸildir.
263- Ama atını elinden alıp onu kendisinden uzaklaştırmış ve sonra da atını almasına engel olmuşsa, bu durumda bedelini ödemek mecburiyetindedir.
Çünkü hayvanı kendisinden uzaklaÅŸtırarak onun yitirilmesine sebep olÂmuÅŸtur. Aslında bu bir gasbtır. Önce hayvanım elinden almış ve sonra onu orduya ulaÅŸtırmıştır. Halbuki onu orduya ulaÅŸtırmak için hayvanını orada bıÂrakmasını emretmek ÅŸart deÄŸildir. Onun için o hayvanın bedelini ona ödemek mecburiyetindedir. Yine artçı hayvanı keser yahut vurup öldürürse bedeli ondan alınır. Bu görüş daha kuvvetlidir.
264- Åayet at sahibi hayvanın yularını tutar ve artçı kiÅŸi de onun elini çözüp kendisini orduya yetiÅŸtirir ve atını orada bırakırsa, bedelini ödemez.
Çünkü artçının yaptığı, onun elini yulardan çözmektir, hayvanın kenÂdisine birÅŸey yapmış deÄŸildir.
Bu, gasbten dolayı tazminatın gerekli olabilmesi için gasbedilen malı
saÂhibinin gerektiÄŸi ÅŸekilde kullanmasını engelleyen bir tasarrufun olması konuÂsunda
Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf lehine bir delildir. Bunun için de, hayvanın yularını
alıp onu uzaklaştırmışsa, onun tazminatını öder. Ama sahibinin elini yulardan
çözüp uzaklaştırmışsa bedelini ödemez. İki halde hayvanın telef olmasının
sebebi aynıdır. Ancak imam Muhammed bu esası, nakil ihtim
265- Yine kişi atının sırtında olup onu zorla indirir ve or-
duya ulaştırırsa, telef olan atının bedelini ödemez.
Çünkü atın kendisine herhangi bir müdahalesi olmamış, onun sahibine müdahale etmiştir.
266- Åayet artçı, kiÅŸiyi alıp orduya ulaÅŸtırır ve hayvanım orada terkeder de arkadan bir müfreze o hayvana rastlar ve ona yem verip orduya ulaÅŸtıracak olursa, sonra da sahibi hazır olursa, o hayvan üzerinde adam daha çok hak sahibidir.
Çünkü malının aynını bulmuÅŸtur ve o malında daha çok hak sahibidir. AyÂrıca hayvana verdikleri yemin karşılığını da almazlar. Çünkü kendisi onlara, ona yem verin diye emretmemiÅŸtir. Bu meseleyi daha Önce anlatmıştık.
Anlatıldığına göre Zübeyr b. Avvâm'ın uzun bir mızrağı vardı. Taşıması kendisine ağır geldiğinden onu yola atıp yürüdü. Ordunun gerilerinde bulunan bir bedevi, Zübeyr'in böyle bir adetinin olduğunu bilmeden mızrağı alıp eve getirdi. Zübeyr de gelip: "Mızrağımı taşıdığın için Allah ecrini versin" dedi ve mızrağını aldı. Bu olay bir kaç defa daha tekrar etti.
267- Åayet hayvanı orduya ulaÅŸtırır ve komutana haber veÂrip komutan da yem verilmesini emreder ve daha sonra o hayÂvanın sahibi çıkar gelirse, komutanın emrinden sonra verilen yemin karşılığını öder, ama daha önce verilenin karşılığım ödemez.
Çünkü bu emirde o hayvan ihya edilip korunarak sahibi gözetilmektedir. Hayvan da yemsiz yaÅŸayamaz. Herkes baÅŸkasının malının korunması için hayır iÅŸlemek mecburiyetinde deÄŸildir. Komutan ise, asker arasında kendisini koruÂmaktan aciz olanları koruma velayetine sahiptir. Böylece onun bu emri, hayÂvan sahibinin emri mesabesindedir.
268- Emir verildikten sonra" ÅŸu kadar harcadık" derlerse ve bu da normal bir harcama olduÄŸu halde sahibi bunu reddeÂderse, onun söylediÄŸi kabul edilir.
Çünkü kendi lehlerine onu borçlu yapmak istiyorlar ve o da bunu inkar ediyor. Sözünü yemin ile destekledikten sonra onun sözü geçerli olur. Çünkü bu, onların hayvana yem vermeleri işine yemin etmesi olur.
269- Åayet iddialarını ispat için iki ÅŸahid getirir yahut hayÂvana yedirdikleri yemden komutan haberdar ise, karşılığı hayÂvan sahibinden alınır.
İddialarının ispatlanmasından dolayı onun inkarına aldırış edilmez.
270- Åayet hayvanı komutana getirdiklerinde onu buldukÂlarına dair ÅŸahid getirirler ve kime ait olduÄŸunu bilmezlerse, komutan dilerse o hayvanı satar. Bu, caizdir.
Çünkü bu, komutanın hayvan sahibini gözetmesidir. Olabilir ki yapılacak
harcama o hayvanın m
Sahibi geldiğinde satışı iptal edemez. Değerini alır.
271- Åayet yem vermeleri için emirde bulunur, bir müddet sonra da satacak olur ve sahibi gelmeden önce ne kadar harcaÂmada bulunduklarına dair delil getirip bedelini isteyecek olurÂlarsa, yem verilmesi için verdiÄŸi emirden satışına kadarki harÂcamaları kendilerine verilir.
Çünkü hayvanın m
Bu konuda, delillerle isbatlan, hayvanın sahibi gelmeden önce de geçerÂlidir. Çünkü o gelinceye kadar komutan onun yerine taraftardır. İşin baÅŸlangıÂcında harcama hususunda getirecekleri deliller de kabul edilir. Åayet komutana: "Bu hayvanı bulduk ama sahibini bilmiyoruz" derlerse, komutan, bu konuda ÅŸahid getirmelerini ister. Harcamada bulunmaları için de getirecekleri delilleri kabul eder.
272- Åayet ÅŸahidler getiremezlerse ve komutan da o hayvana yem vermelerini uygun görürse şöyle diyebilir : Yem vermeleri için onlara emrediyorum. Åayet iddia ettikleri doÄŸru ise bunun karşılığını sahibinden alırlar. Ama dedikleri doÄŸru çıkmazsa ben onlara böyle bir emirde bulunmuÅŸ deÄŸilim. Ayrıca bu sözÂlerine de ÅŸahit tutar. Yahut şöyle diyebilir: Åayet söyledikleri doÄŸru deÄŸilse onlara herhangi bir emirde bulunmuÅŸ deÄŸilim.
Çünkü bu ÅŸekilde davranmak, hayvanın sahibini gözetmektir. Åayet doÄŸru söylüyorsa onun mülkünün telef olmamasını saÄŸlamış olur. Ama o hayvanı gasbetmiÅŸlerse satış caiz olmaz.
273- Åayet sahibi çıkar gelir ve komutanın "sat" ÅŸeklindeki emrinden sonra hayvanı bulan kiÅŸi onu satıp bedeli onun elin-deyken helak olmuÅŸsa, bakılır; eÄŸer hayvan sahibi komutana verilen bilgilerin doÄŸruluÄŸunu kabul ederse o zaman deÄŸerini ödemez.
Çünkü o zaman satışın sahih bir izin ile yapılmış olduğu ortaya çıkmış olur.
274- Åayet hayvan sahibi, komutana verilen haberleri redÂdederse, satıcı, söylediklerini delillerle isbat etmedikçe hayvaÂnın deÄŸerini ödemek mecburiyetindedir. Åayet davasını delilÂlerle ispatlarsa, delil ile sabit olan, iki tarafın ittifakıyle ispat olunan gibidir.
275- Åayet hayvan sahibi hayvanını müşterinin elinde bulur ve o hayvanın kendisine ait olduÄŸunu delillerle ispatlarsa, onu geri alabilir.
276- Åayet müşteri, o hayvanı bulan kiÅŸinin söylediklerini ve komutanın emrini delillerle ispatlarsa, satın aldığı kendisine ait olur.
Çünkü o hayvanın m
277- Åayet müşteri delillerini getiremezse, hayvan sahibi hayvanım geri alır. Müşteri de gidip kendisine o hayvanı satan kimseden parasını alır.
278- Åayet satıcı, iddialarını delillerle ispatlayarak o hayÂvanı kaybolduÄŸu halde bulduÄŸunu ve satması için komutanın emri bulunduÄŸunu belirtirse, karşılığını ödemek mecburiyeÂtinden kurtulmuÅŸ olur.[291]
Åükur Secdesi
279- Komutanın iyi bir haber alıp Allah'a şükrünü ifade etmek istediği zaman kıbleye yönelip tekbir getirerek secdeye kapanmasında ve Allah'a şükredip teşbih ettikten sonra bir tekbir getirerek kalkmasında bir sakınca yoktur. Bu, şükür secdesidir.
Bu secde İmam Muhammed"e göre sünnettir. Ebû Yusuf tan yapılan rivaÂyet de aynı ÅŸekildedir. Onun da bu görüşte olduÄŸunu İbn Semaa rivayet etmiÅŸÂtir. Ebû Hanife ise, bunun sünnet olmadığı görüşündedir. Ya da ona göre bu, tam şükrü ifade etmez. Tam şükrü ifade, iki rekat namaz kılmakla olur. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Mekke fethedildiÄŸi gün iki rekat namaz kılmıştır.
İbrahim en-Naha'î'nin bu secdenin mekruh olduÄŸunu söylediÄŸi rivayet ediÂlir. İbn. Semaa bu görüşü Ebû Yusuf kanalıyla Ebû Hanife'den de nakletmekÂtedir. Çünkü komutan bunu yaptığı zaman onu gören kiÅŸi, bu secdenin, nimetÂlere kavuÅŸulduÄŸu zaman vacip yahut sünnet bir hareket olduÄŸunu zannedebilir. O zaman dinden olmayan bir hareket dine sokulmuÅŸ olur. Oysa Rasulullah (s.a.v.):
"Kim dinimizde olmayan bir şeyi dine sokarsa, o yaptığı şey kabul olmaz " buyurmaktadır.
Ayrıca sıhhat vs. gibi Allah'ın ni
280- Bu rivayetlerden biri, Peygamber (s.a.v.) e hoÅŸuna giÂden bir müjde verildiÄŸi zaman Allah'a secdeye kapandığını bildiren rivayettir.
Yine bir rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) özürlü bir adama uÄŸradı ve onunla karşılaşınca secdeye kapandı. Hz. Ebû Bekir ile Ömer de aynı kiÅŸiye uÄŸramış ve aynı ÅŸekilde davranmışÂlardır.
Hadis kitaplarındaki bir rivayette ise Rasulullah (s.a.v.) gelişmemiş bir cüceyle karşılaşınca secdeye kapanmıştır.
Rivayet edilir ki Hz. Bekir (r.a.)'a Yemâme'nin fethedüdiği haberi geldiği zaman secdeye kapanmıştır.
Yine Ebû Musa el-EÅŸ'ari'den yapılan bir rivayete göre o şöyle demiÅŸtir: Nehrevan'da Hz. Ali (r.a.)'Ia beraberdik. Hz. Ali: MemeciÄŸi[292] olanı arayın, dedi. Onu aradılar ama bulaÂmadılar.
Bunun üzerine Hz. Ali'nin alnı terledi ve: Åimdiye kadar ne yalan söyledim ve ne de yalandandım, demeÄŸe baÅŸladı. Nihayet bir kanalda yahut bir çukurda o ÅŸahsı buldular. O zaman Hz. Ali (r.a.) secdeye kapandı.
Yukarıda anlatılan rivayetin aslı ÅŸudur: Hz. Alî (r.a.) Harûriyye de isyanÂcılarla savaşınca şöyle dedi: Bakın, aralarında memelerinden biri kadın meÂmesine benzeyen biri vardır. Allah'ın Peygamberi bunu bana anlatmıştı. ÖldüÂrülenleri evirip çevirdiler, fakat ona rastlayamadılar. Onlara arayın bulun, Allah'a yemin ederim ki ÅŸimdiye kadar ne yalan söyledim ve ne de yalanlandım dedi. Hurma aÄŸaçlarının altında yedi cesed var, henüz onlara bakmadık, dediler. Hemen onlara da bakmalarını istedi.
Ravi diyor ki : O kişiyi bulup ayağından bir iple bağlayarak Hz. Ali'nin huzuruna getirdiler. Hz. AH, Allah'a secdeye kapandı.
Hz. Ali secdeye kapandı, çünkü Rasulullah (s.a.v.), bu niteliği taşıyan bir topluluğun bulunduğunu ve bu topluluğun sapıklık üzere olduğunu, Hz. Ali ile savaşacaklarını buyurmuş ve Hz. Ali de bunu askerlerine haber vermişti. O adamı bulmaları büyük bir nimet idi. Yardım ve başarı Allah'tandır.[293]
Korku Namazı
281- İmam Muhamnıed dedi ki: Korku namazı konusunda
Namaz bölümünde bu konudaki farklı rivayetleri ve
282- İmanı Muhammed burada İbn Ömer'in hadisine göre İmamın her gurupla bir secde kılacağını zikretti.
Secdeden kasıt, bir rekattır. Bu, Hicaz dilinde meÅŸhur bir kullanıştır. OnÂlar: "Falan bir secde etti" derken bir rekat namaz kıldığını kastederler.
 283- Yine İbn Ömer'in hadisinde ÅŸunu da nakleder: Åayet
daha fazla korku verici bir durum sözkonusu ise yaya olarak ayakta yahut bineklerinin üstünde kıbleye yönelmiş olsunlar veya olmasınlar namazlarını kılarlar. Ayakta olmalarından maksat, yürümemeleri ve durmalarıdır. Çünkü yürümek bir harekettir ve onunla namaz caiz olmaz. Denizde yüzmek ve savaşta kılıç sallamak da böyledir.
284- Muhammed b. Yahya'dan yapılan rivayete göre PeyÂgamber (s.a.v.) yolculuk esnasında bir yere konaklarken iki rekat namaz kılmadan oturmazdı.
Hadis ehli bu hadisi diÄŸerinden daha sahih görürler. Çünkü her konaklaÂmada namaz kılacak yeri tayin edip önce iki rekat namaz kılar, sonra otururdu. Her yolcunun böyle davranması gerekir. Çünkü konaklama istirahat etmek içindir ve bu bedenin payıdır. Din iÅŸinin bundan önce yapılması daha uygun olur.
Rivayet olunur ki Peygamber (s.a.v.) evinde namaz kılar ve ev işlerinde
hanımlarına yardım ederdi. Üm
Bazı
"Gözümün nuru (neşem) namazdadır." Üm
evladır.
285- İmam Muhammed dedi ki: Bir müslüman eli kolu baÄŸÂlanarak öldürülme ile karşı karşıya geldiÄŸinde iki rekat namaz kılması ve ondan sonra günahlarının affı için Allah'a yalvarÂması müstehabtır.
Böylece son iÅŸi, namaz ve istiÄŸfar olur. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuÂruyor : "Kim amel defterine taatla son verirse, önceki günahları affedilir."
Yine İbn Abbas'm rivayet ettiği bir hadiste ise Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
"îşler son şekilleiyle değerlendirilir."
"Kimin ilk ve son sözü "Lâ İlahe İllallah" olursa aradaki günahları affoluÂnur." Onun için konuÅŸmaÄŸa güç yetirİr yetirmez çocuÄŸa Kelime-i Tevhi'din
telkin edilmesi ölüm esnasında da aynı şeyin yapılması tavsiye edilmiştir.
286- Bu konuda temel, Hubeyb'in hadisidir. Hubeyb esir edilip Mekke'de satıldığında onu Öldürmek için HH'Ie[294] çıÂkardılar. O da: Bırakın iki rekat namaz kılayım, dedi. Kılmasına müsaade ettiler. İki rekat namaz kıldıktan sonra şöyle deÂdi: Åayet Ölüm korkusundan namazımı uzattığım zannına ka-pılmasaydımz namazı uzatırdım. Bir rivayette: Bu iki rekatı kısa kıldı denilmekte ve şöyle dediÄŸi belirtilmektedir: Åayet ölümden korkup da namazını uzattı demelerinden çekinmesey-dinı namazı uzatırdım, dedi. Sonra müşriklerin yüzüne baktı. Kiminin suratı ekÅŸi, kimi sövüyordu. Kimi de elinde taÅŸ yahut sopa hazır duruyordu. O zaman da şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki düşman yüzünden baÅŸka bir yüz göremiyorum! Allahım! Burada, selamımı Peygamberine iletecek bir kimse yoktur. Selamımı Rasülüne ve onun ashabına sen ilet.
Rivayet edilir ki Peygamber (S.A.V.) Medine'de minberin üzerinde iken selamım almış ve şöyle buyurmuştur. "Allahım, kaç kişi iseler hepsini say ve tesbit et. Her birine ayrı ayrı yahut toptan lanet et. Onlardan bir fert bile geri bırakma."
Hadis kitaplarında buna ek olarak şöyle denilmektedir: Yüzünü Kıbleye çevirtip secdeye kapanmış vaziyette kendisini öldürmelerini istedi. Ama onlar onun bu teklifini reddettiler. O zaman Hubeyb şöyle dedi : "İslam için öldürüldükten sonra hangi taraf üzere, Allah için öldürülsem aldırış etmem."
Kafirler, Hubeybi öldürdükten sonra arkası Kıbleye gelecek şekilde astılar.
Rasulullah (S.A.V.), Hubeyb'in öldürülmeden önce iki rekat namaz kılmasını hoÅŸ karşılamış ve kendisini Seyyidü'ÅŸ-Åüheda "Åehidlerin Efendisi" diye isimlendirerek onun için: "O, cenÂnette benimle beraberdir" buyurmuÅŸtur. O zamandan bu yana öldürülmeden önce iki rekat namaz kılmak sünnet olmuÅŸtur.
287- imam Muhammed dedi ki : Korku namazı, düşmana karşı dururken kılınabilir. Ama kılıç sallarken ve mızrak dürÂterken namaz kılınmaz. Çünkü bunlar birer harekettir ve namaz kendisinden olmayan hareketlerle birlikte kılınmaz. Bu durumda düşmanla savaÅŸ bitiminden sonraya bırakılır. Çünkü namazı erteledikleri takdirde tekrar namaz kılma imkanına sahip olurlar, ama savaşı kaçırdıkları takdirde bunu telafi edemezler.
288- Bu konuda delil, Ebû Said el-Hudrî hadisidir. Ebû Said dedi ki: Hendek günü gecenin geç saatlerine kadar namaz kılamadık. Nihayet savaÅŸ durup namaz kılma imkanını bulduÂÄŸumuz zaman ancak kılabildik. Nitekim yüce Allah şöyle buÂyurmaktadır: "SavaÅŸta Allah müminlere elverdi."[295] o zaman Rasulullah (s.a.v.) Bilal'ı çağırdı. Bilal namaz için kamet getirdi. Kalkıp öğle namazını vaktinde kılman ÅŸekliyle kıldılar. Sonra ikindi namazı için kamet getirildi ve onu da aynı ÅŸekilde kıldılar. Daha sonra akÅŸam namazını ve ardından da yatsı naÂmazını kıldılar. Bu olay, korku namazı hakkında inen ÅŸu ayetÂten önce meydana gelmiÅŸtir: "Fakat korkuyorsanız,  hakkın divanına tam huÅŸu' ve taatle durmak imkanını bulamazsanız o halde (namazı) yürüyerek, yahut süvari olarak (Kıbleye veya her hangi bir semte karşı) kılın."[296]
289- İbn Mes'ud'un rivayetine göre Rasulullah (S.A.V.) Bilal'e emretti. O da kalkıp birinci namazdan önce hem ezanı okudu hem de kamet getirdi. Daha sonraki namazlarda ise saÂdece kamet getirmekle yetindi.
Yine İbn Mesud'dan yapılan bir rivayette ise Bilal'in her namaz için ezan okuduğu ve kamet getirdiği belirtilmektedir. Bunlardan hangisine uyulursa, iyidir.
Burada savaÅŸla meÅŸgul olmaktan dolayı namazı geciktirmenin caiz olduÂÄŸuna delil vardır. Ayrıca vaktinde kılmamayıp kaçırılan namazların Rasulullah (S.A.V.) in yaptığı gibi cemaatle kılınması da müstehabtır. EÄŸer fiilen savaÅŸ-mayıp ayakta yahut süvari iseler ima (iÅŸaret)le namazlarını kılarlar ve bu duÂrumda namazlarını ertelemeleri caiz deÄŸildir. Çünkü rüku ve sucudun yapılma imkanı bulunmadığı zamanlarda farz namaz ima yoluyla kılınır. Burada askerlerin rüku ve sücuddan aciz oldukları ortadadır.
290- İbn Abbas'tan yapılan bir rivayete göre Ahzab (HenÂdek) savaşında Rasulullah (s.a.v.) ikindi namazını kılmayı unutmuÅŸ ve ancak akÅŸam namazını kıldıktan sonra ikindiyi kılmadığını hatırlamıştır. Hatırladıktan sonra da kalkıp ikindiÂyi kılmıştır.
Burada unutmaktan dolayı vakitlerde sıranın düştüğüne delil vardır. Bunu namaz konusunda açıkladık.
Ahzab savaşı ile Hendek savaşı aynı savaÅŸtır. Birinci hadiste Rasulüllah'ın dört namazı, bu hadiste ise ikindi namazını kılÂmadığı söylenmektedir. Bunların her ikisi de sahihtir. Rivayet olunur ki Rasulullah (S.A.V.) :
"Bizi vusta (ikindi) namazından alıkoydular. Allah kabirleÂrini ve evlerini ateÅŸ doldursun." buyurmuÅŸtur.
Yukarıdaki iki hadisin arasını şöylece bulmak mümkünÂdür: Olaylar ayrı günlerde meydana gelmiÅŸtir. Çünkü müslü-manlar onyedi gün Hendekte kaldılar ve bu günlerin çoÄŸunu gece-gündüz savaÅŸmakla geçirdiler. BaÅŸarı Allah'tandır.[297]
Åehitlik Ve Åehide Yapılacak İşlemler
291- İmam Muhammed dedi ki: Åehid savaÅŸta öldürülmüş-se, yıkanmaz ve Irak
ile Åam
Medine
Bilelim ki İmam Muhammed (rahimahullah)m tercih konusunda bu kitaÂbında
metodu, diÄŸer kitaplarındaki metodundan farklıdır. Bu kitapta Irak, Åam ve
Hicaz
"... İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayılan da ne kadar azdır!"[298] Yine şöyle buyurur :
"... Fakat insanların çoğu bilmezler."[299]
"...Sen ne kadar yürekten istersen iste, insanların çoğu
inanmazlar."[300]
Ancak burada müellifin (İmam Muhammed'in) böyle bir metod izlemeÂsinin ve böyle
bir metodun doÄŸru kabul edilmesinin sebebi ÅŸudur: Alimler araÂsında bu
konulardaki ihtilaf, gazvelerde Rasulullah (s.a.v.) in nasıl davrandıÂğını
bildiren rivayetlerdeki karışıklıktan kaynaklanmaktadır. Bu konudaki ihtiÂlafların
bundan kaynaklandığı apaçıktır. Bu meselede de olduÄŸu gibi bir guruÂbun yanlış
görüşte olma ihtim
292- Câbir'in rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) Uhud ÅŸehidleri üzerine namaz kılmamış tır. Sahabenin çoÄŸu ise, namaz kıldığınım rivayet etmektedir. Hatta rivayete göre RaÂsulullah (s.a.v.) Hz. Hamza'nın üzerine yetmiÅŸ defa namaz kılmıştır; Hz. Hamza'nm cesedi Rasulullah (S.Â.V.) in önünde bulunuyordu ve her gelenle birlikte tekrar tekrar üzerine namaz kıldı.
Câbir (r.a.)'m ise o gün hem babası ve hem de dayısı öldüÂrülmüştü. Câbir onlarla meÅŸgul olduÄŸu için Rasulullah (s.a.v.) in ÅŸehidler üzerine namaz kıldığını görmemiÅŸ olabilir. Kaldı ki rivayete göre Câbir (r.a.) babasının ve dayısının cesedlerini Medine'ye götürmüş ve Rasulullah (s.a.v.)'in münadisinin "ölÂdürülenleri, öldürüldükleri yerde gömünüz" çaÄŸrısını duyunca onları öldürüldükleri yere geri getirmiÅŸtir.
Hiç şüphesiz Câbir'in rivayetinin bir yanlışlığı beraberinde getirme
ihtiÂm
293- Ayrıca Medine
Bu iddialarına karşı deriz ki: Ölü üzerine namaz kılmak müslümanın müs-lümana deÄŸer vermesi açısından müslümanın diÄŸer müslümanlar üzerindeki hakkıdır. Åehid ise, deÄŸer verilmeye daha layıktır. Ayrıca ÅŸehidin derecesinin, geçmiÅŸ ve gelecek günahları affedilmiÅŸ bulunan Rasulullah (s.a.v.) in dereceÂsinden geride olduÄŸu, bununla beraber ashab Rasulullah (s.a.v.) üzerine namaz kılmışlardır. Yine namazda "Muhammed'e ve aile fertlerine rahmet et" denilÂmektedir. Buradan da anlıyoruz ki ÅŸehidin derecesi, mü'minlerin istiÄŸfarından ve rahmet dualarından ÅŸehidi müstaÄŸni kılmaz.
Åehid, ayette [301] bildirildiÄŸine göre yaÅŸamaktadır ve yaÅŸayan üzerine naÂmaz kılınmaz, diyenlerin görüşü de zayıftır. Çünkü o, ahiret hükümlerine göre yaÅŸamaktadır. Dünya hükümleri itibariyle, yani bizim açımızdan ölüdür. Mirası taksim edilir ye iddeti bittikten sonra hanımı baÅŸkasıyla evlenebilir. Ölü üzerine namaz kılmak da dünyevî bir hükümdür. Ancak ÅŸehidin üzerinde bulunan kan vs. nİn kıyamet günü hasmına karşı ÅŸahidlik yapması için yıkanmaz.
294- Rasulullah (s.a.v.) Uhud şehidleriyle ilgili olarak şöyle buyurur:
"Onları kanlarıyla sarıp gömünüz ki kıyamet günü diril-diklerinde boyun damarlarından (bir çeÅŸit) kan akar. Onun rengi (her ne kadar) kan rengi (ise de) kokusu misk kokuÂsudur." Onun için de üzerindeki elbiselerin hepsiyle gömülür. Nitekim rivayete göre Hz. Hamza (r.a.) üzerindeki abasıyla birÂlikte kefenlenmiÅŸtir. Ancak üzerindeki silahlar çıkarılır. Çünkü onu düşmanın saldırısını defetmek için taşıyordu ve bundan sonra onun için böyle bir durum söz konusu deÄŸildir. Ayrıca öldürülenleri silahlarıyla birlikte gömmek cahiliye ehlinin adet-lerindendir ve cahiliye dönemindeki insanlara benzememiz yasaklanmıştır. KeÂfen cinsinden olmayan ÅŸalvar, takke, kemer, yüzük ve ayakkabı gibi ÅŸeyler de üzerinden alınır. Tabiînin ileri gelenlerinden bir cemaat bu meseleyi böyle belirtmektedir. Åehidin akrabaları, ÅŸehidin üzerindeki elbiselerinin dışında diledikleri miktar kefen eklemeleri caizdir. Bu sözden, erkeklerin kefenlerinin üç yahut iki parça olmasının ÅŸart olmadığı anlaşılmaktadır.
295- SavaÅŸta ağır yaralanıp sonra ölen kimse, ahiret hüÂkümlerinde ÅŸehid olur ama yıkama ve kefenleme gibi diÄŸer ölüÂlere yapılan muamele kendisi için de yapılır.
296- Åayet kiÅŸi yaralı düştüğü yerden canlı olarak alınır ve taşındığı sırada ölür yahut çadırına alınıp ağırlaÅŸarak ölürse, o da sadece ahiret hükümlerince ÅŸehiddir.
Çünkü ne de olsa bir rahatlık görmüş olur.
Ama atların ayakları altında çiğnenmesin diye ayaklarından tutulup çekilmiş, orada can vermişse yıkanmaz.
Çünkü yaralının düştüğü yerden baÅŸka yere alınması kendisine rahatlık saÄŸlamamıştır. Åayet yiyip içmiÅŸse yıkanır. Çünkü böylece rahata kavuÅŸmuÅŸtur.
297- İmam Muhammed dedi ki: Zeyd b. Savhân'ın şöyle vasiyette bulunduÄŸu rivayet edilir: Ayakkabılar hariç üzerimÂden hiçbir elbise çıkarmayın, üzerimdeki kanı yıkamayın ve hemen gömün. Çünkü bunlar benim delillerimdir ve kıyamet günü beni öldürene karşı delil getireceÄŸim.
Burada kefen cinsinden olmayanlar dışında ÅŸehidin üzerindeki elbiselerÂden birÅŸey çıkarılmayacağına delil vardır. Kıyamet gününde ÅŸehid için ÅŸahitlik etsin diye üzerindeki kan da yıkanilmamaktadır.
298- Said b. Ubeyd'in Kâdisiye'de halka konuÅŸma yaparak şöyle dediÄŸi rivayet edilir: Yarın düşmanla karşılaşıp ÅŸehid düÂÅŸecek olsak kanımızı yıkamayın ve üzerimizde bulunan elbiseÂler dışında bir kefenle kefenlemeyin.
Bu söz de söylediÄŸimize delildir. Sanki o, kefeninde süs olarak algılanaÂbilecek bir ÅŸeyi çirkin görmüştür. Yoksa, baÅŸka kefen kullanmanın haram olacaÂğını kastediyor deÄŸildir.
299- Zührî'den yapılan rivayete göre Peygamber (s.a.v.) Uhud savaşında şöyle buyurmuştur :
"Bu (Uhud savaşında şehid) düşenlerin iyi amelleri ve iyi bir hal üzere şehid olduklarına dair kıyamet günü ben şahidim. Hem onları elbiseleriyle sarıp gömün!" Daha sonra Rasulullah (s.a.v.) hangisinin daha çok Kur'an'la meşgul olduğunu sormuş ve onu aynı mezara gömülenler arasında en öne koymuştur: Her mezara ikişer üçer kişi gömülüyordu.
Burada zaruret anında birkaç kiÅŸinin bir mezara konulup gömülmelerinde bir sakınca bulunmadığına dair delil vardır. O zaman Ensar savaÅŸta aldıklan yaralardan ve aşırı yorgunluktan ÅŸikayet ederek Rasulullah (s.a.v.) : "Her ferde ayrı ayrı mezar kazmamız ağır gelecek" dediler. Rasulullah (s.a.v.) de bu istekÂleri karşısında şöyle buyurmuÅŸtur:
"Mezarları derin ve geniş kazıp ikişer-üçer kişi h
300- Fakat ihtiyaç anında her iki ölü arasına topraktan bir engel yapılmalı ki mezar, iki mezar hükmünde olsun.
Bu ÅŸekilde bir engel ile bir kadınla erkeÄŸi bile tek mezara gömmek caizdir. Nitekim kitabın müellifi bunu, İbrahim en-Naha'î'den rivayet etmiÅŸtir. Bu duÂrumda erkek kıble tarafına konur.
Åayet ikisi erkek iseler, Rasulullah (s.a.v.) in buyurduÄŸu gibi faziÂletlisi kıble tarafına konur. O zaman Uhud ÅŸehitleri arasında en faziletlileri Kur'an'la meÅŸgul olanları olduÄŸundan Rasulullah (s.a.v.) "En çok Kur'Âan'la meÅŸgul olanları Öne alın" buyurmuÅŸtur.
Çünkü onlar Kur'an-ı Kerim'i hükümleriyle birlikte öğreniyorlardı.
301- Müellif (İmam Muhammed) bundan sonra Rasulullah (s.a.v.)'in münadisinin "öldürülenleri, öldürüldükleri yerde gömün" diye nida ettiğini bildiren câbir hadisini nakleder.
Bu ise, müstehab olup vacib deÄŸildir .Rasulullah (s.a.v.), savaÅŸta gördükÂleri eziyetle birlikte cesedleri taşıma meÅŸakkatiyle karşılaÅŸmasınlar diye böyle nida edilmesini emretmiÅŸtir.
302- İmam Muhammed, Muhammed b. Sîrîn'den rivayet ederek şöyle dedi: Muaviye'nin oÄŸlu Yezid bir ordunun başına getirildi. Ebû Eyyub el-Ensari onunla birlikte çıkmak istemeÂdi. Ama daha sonra çıkmadığına çok piÅŸman oldu ve bundan sonra o da onun komutasında savaÅŸa katıldı. Ebû Eyyub saÂvaÅŸta hastalanıp ölüm döşeÄŸine düştü. Yezid onu ziyaret edeÂrek: "Bir ihtiyacın var mı?" diye sordu. Ebû Eyyub: "Evet. ÅaÂyet ölecek olursam beni yıkayıp kefenleyin ve müslümanlara zahmet olmazsa cesedimi kafirlerin topraklarına ulaÅŸtırıp oraÂda gömün" karşılığını verdi.
Bu da, vacib birşey değildir. Ebû Eyyub'un böyle yapılmasını arzu etmesi, ya düşmana yakın olup murabıt olarak ölen kimsenin sevabına nail olmak istemesinden ya da müslümanların kabrini çok ziyaret etmeleriyle şöhretten uzak olmayı arzu etmiş olmasındandır. Nitekim Rasulullah (s.a.v.):
"Benden sonra kabrimi tapınak edinmeyin" buyurmaktadır.
Başka bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır :
"Allah yahudileri kahretsin. Peygamberlerinin kabirlerini tapmak yaptılar"
Meğâzî kitaplarında zikredikliÄŸine göre vasiyyetini yerine getirerek geceÂleyin onu düşman topraklarına götürüp gömdüler. Kabrinden bir nur göğe yükÂseldi. Oraya yakın bulunan müşrikler bu nuru gördüler ve ertesi gün bir elçi gönderdiler. Elçileri sordu: "Oraya gömdüğünüz ölü kimdi?" Müslümanlar: "Peygamberimizin ashabından biriydi" karşılığını verdiler. Bunun üzerine de o müşrikler İslama girmiÅŸlerdir.
303- İbn Ebî Müleyke'nin şöyle dediği rivayet edilir: Ab-durrahman b. Ebi Bekir, Hubşiy denilen yerde vefat etti ve cesedi buradan alınarak Mekke'ye götürülüp orada defnedildi.
Hz. Aişe, hac veya umre için Mekke'ye geldiğinde onun kabrini ziyaret etti ve şöyle dedi;
"Biz bir zamanlar Cezime isimli hükümdarın iki nedimi gibiydik.
Hatta bizim için birbirlerinden kopmazlar, denilÂmiÅŸti. Ama ayrı düştüğümüzde o
uzun beraberliÄŸimize raÄŸÂmen, sanki Ben ve M
Hz. AiÅŸe daha sonra şöyle dedi: "KardeÅŸim Abdurrah-man! Åayet ölümünden önce yanında hazır bulunsaydım Allah'a yemin ederim ki kabrini ziyarete gelmezdim. Ayrıca seni ancak Öldüğün yerde defnederdim."
Hz. AiÅŸe'nin yukardaki beyitlerle sözleri söylemesinin seÂbebi, gurbette ölmesine duyduÄŸu üzüntülerini açığa vurmak ve kabrini ziyaret etmede mazeretini belirtmek içindir. Çünkü:
"Kabirleri ziyaret eden kadınlara Allah lanet etsin"[302] hadisinin açık anlamı, kadınların kabirleri ziyaretlerini yasakÂlamaktadır. Hadis her ne kadar te'vil edilmiÅŸse de Hz. AiÅŸe korku ve hayasından dolayı bu sözleri söylemiÅŸtir. Burada öldürülen yahut kendiliÄŸinden ölen kimsenin, öldüğü yerin mezarÂlığında gömülmesinin daha iyi olduÄŸuna delil vardır. Görmüyor musun? PeyÂgamber (S.A.V.) Hz. AiÅŸe'nin odasında vefat ettiÄŸi için oracıkta gömülmüştür.
304- İmam Muhammed dedi ki: Cenazenin bir veya iki mil ya da bu civarda bir mesafelik taşınmasında bir sakınca yoktur.
Burada cenazenin bir beldeden başka birine taşınmasının mekruh olduğu ifade edilmektedir. Çünkü mekruh olmayan mesafe bir veya iki mil ile takdir edilmiştir. Bunun sebebi ise, böyle bir taşımanın faydasız olduğundandır. Çünkü yeryüzünün hepsi insanlar için bir toplantı yeridir.
Yüce Allah : "Biz, yeri bir toplantı yeri yapmadık mı? Dirilere de ölülere de."[303]  buyurmaktadır. Ancak diri olan kiÅŸi bir maksat için yeryüzünde bir yerden baÅŸka bir yere gider. Halbuki bu ölü için sözkonusu deÄŸildir. Bir belÂdeden baÅŸka bir yere taşınması, gömülüşünü birkaç gün geciktirir ki, mekruh sayılması için bu durum yeterlidir.
305- Hasan Basrî'nin şöyle dediÄŸi rivayet edilir. ÖldürüÂlenin, göğüs altından başına kadar cesedi bulunsa, yıkanıp üzeÂrine namaz kılınır. Yani cesedin çoÄŸu yahut baÅŸla birlikte yaÂrısı bulunsa bu iÅŸleme tabi tutulur. Biz de aynı görüşteyiz.
Çünkü bir ölü üzerine namaz iki defa kılınmaz. Åayet cesedin yansı yahut daha azı üzerine namaz kilınırsa, diÄŸer yarısının bulunmasıyla tek ölü üzerine İkinci namazın kılınmasına sebep olur. Bunun olmaması için ancak baÅŸla birlikÂte cesedin yarısından çoÄŸu yahut yarısı bulunduÄŸu takdirde üzerinde namaz kılınır.
306- Öldürülmüş olan kiÅŸi ÅŸayet Allah yolunda öldürüldüÂğü bilinirse yıkanmaz. Ama bilinmiyorsa yıkanır.
Çünkü yıkama, insan ölülerine uygulanan bir yoldur. Ancak belirttiğimiz
sebeple şehit yıkanmaz.
Åehit olduÄŸu bilinmeyen cesedin yıkanması, diÄŸer ölülerin yıkanması gibi vacibtir.
307- Rivayet olundu ki, Ebû Berze el-Eslemi, atının yularını tuttuÄŸu halde iki rekat namaz kıldı. Sonra atın yuları elinden düştü ve atı Kıbleye doÄŸru gitti. Ebû Berze atının ardından giderek yularından yakaladı ve yönünü Kıbleden ayırmadan geri geldi ve namazından geri kalanı tamamladı. Onun bu duÂrumunu görenlerden cahil bir kiÅŸi: Bu zat ne yapıyor, Allah onu şöyle etsin, böyle etsin, diyerek ona dil uzattı. Ebû Berze namazını bitirdikten sonra : Hey! "Az önce bana dil uzatan! Biz din iÅŸlerinde Peygamber'in gösterdiÄŸi kolaylığı görmüş kimseleriz. Åayet atımı bırakıp namazım tamamladıktan sonra peÅŸine düşseydim atım uzaklaÅŸmış olacaktı ve bu benim için zor olacaktı" dedi. Orada bulunanlar, o dil uzatan ÅŸahsa: "Be kötü adam! kötülüğün sana yetmez miydi ki Rasulullah'ın ashabından birine kalktın dil uzattın" diyerek azarladılar.
Burada gazinin namaz kılarken atının yularını tutmasında bir sakınca buÂlunmadığına delil vardır. Çünkü burada at bakıcısı bulunmadığından mücahidin kendisi bakmak mecburiyetindedir. Yine ihtiyaç anında yönünü kıbleden çeÂvirmeden bir miktar yürüyecek olursa namazı bozulmaz. Görmüyor musun? Hz. Ebû Bekir (r.a.) mescidin kapısında tekbir getirerek rukua gitmiÅŸ ve rükuda olduÄŸu halde saffa ulaşıncaya kadar yavaÅŸ yavaÅŸ yürümüştür. Ama yürüdüğü zaman sırtını kıbleye çevirecek olursa, yürüdüğünden dolayı deÄŸil, sırtını kıbÂleye döndüğü için namazı bozulur. Çünkü namazın caiz olabilmesi için kıbleye yönelmek ÅŸarttır. O adam, Ebû Berze'nin kim olduÄŸunu bilmiyordu ve namazda yürüyüşünü garipsediÄŸi için ona dil uzatmıştı. Daha sonra Ebû Berze, kendiÂsinin Rasulullah (s.a.v.) 'in sahabisi olduÄŸunu ve Rasulullah!ın din hususlarında göstermiÅŸ olduÄŸu kolaylığı bizzat müşahede ettiÄŸini belirtmiÅŸti. Böylece Ebû Berze, Rasulullah (s.a.v.) in : "Dininizin hayırlısı, kolaylıktır" şümulüne giren insanlar için fiil ve söz olarak gösterilen kolaylığa iÅŸaret etmiÅŸtir. Ayrıca bu mübarek sahabi mazeretini beyan etmekle yetinmiÅŸ ve kendisine dil uzatan kiÅŸiye karşılık vermemiÅŸtir. Orada bulunanlar kendisi namına ona cevap vermiÅŸlerdir. KiÅŸinin kendisine yapılan bu tür saldırıları bu ÅŸekilde karşılaması, adab ve muaÅŸerette iyi bir davranıştır.
308- İmam Muhammed dedi ki: Gazilerle diÄŸer yolcuların nafile namazlarını bineklerinin sırtında oldukları halde yönleri hangi tarafa bulunursa bulunsun ima ile kalmalarında bir saÂkınca yoktur.
Çünkü nafile namaz bir vakitle sınırlı değildir. Her zaman için kihnabilir. Yolcunun da her zaman bineğinden inip Kıbleye yönelmesinin güç birşey olacağı ortadadır. Nafile namazı devam ettirmek istediği takdirde kendisi için bu ruhsatın sabit olması mazerete benzer.
Bunun delili ise, İbn Ömer (r.a.) dan nakledilen hadistir. Bu hadisinde İbn Ömer şöyle diyor: Rasulullah (s.a.v.) bir eşek üzerinde ve yönü Hayber'e doğru olduğu halde namaz kıldığını gördüm." İbn Ömer (r.a.) de aynı şeyi yapıyordu.
Câbir (r.a.) dan yapılan bir rivayette de, Rasulullah (s.a.v.) in Ebva' gazveÂsinde bineÄŸi üzerinde ve yönü doÄŸuya karşı olduÄŸu halde namaz kıldığım yine Hayber'e yolculuÄŸunda da bazen Kıbleye yönelik ve bazende sırtı Kıbleye karşı olduÄŸu halde namaz kıldığını gördüğünü haber vermektedir.
Bu hadislerden de anlıyoruz ki bunda bir sakınca yoktur.
309- İmam Muhammed daha sonra Örtünecek elbisesi buÂlunmayan gazilerin mümkün mertebe örtünmeye çalışıp otuÂrarak ve yalnız baÅŸlarına namaz kılmaları gerektiÄŸini zikreder.
Bu da İbn Abbas ve İbn Ömer (r.a.) dan rivayet edilmiştir.
310- İmam Muhammed dedi ki: Böyle kiÅŸilerin Cemaatle namaz kılmalarını hoÅŸ görmüyoruz. Ama kılacak olsalar, imaÂmın avret yerlerine gözleri iliÅŸmesin diye imam safin ortasında oturur. Nitekim kadınların kendi aralarında cemaatle namaz kıldıklarında böyle davranmaları sünnettir.
311- İmam Muhammed daha sonra gazalarda ve diÄŸer yolÂculuklarda vakit olarak deÄŸil, fiil olarak iki namazı  cem'et-mekten bahsetti. Åöyle ki:
İlk namazı vaktin sonuna tehir edip son vakitte bineÄŸinden inerek kıldıktan sonra bir an bekleyip ikinci namazın vaktinin girmesini bekler ve o namazı da vaktinin evvelinde kılar.[304] Nitekim İbn Ömer (r.a.) da böyle davranmış ve yol yorgunluÂÄŸu olduÄŸu zaman Peygamber (s.a.v.) in de aynı ÅŸekilde hareket ettiÄŸi rivayet edilmiÅŸtir.
Bu konulan Namaz Bölümünde etraflıca anlatmıştık.
Başarı Allah'tandır.[305]
Duşmanla Savaşmak Üzere Orduya Katılanların Namazları
312- İmanı Muhammed dedi ki: Müslümanların iki şehri bulunup bunlardan biri
düşman topraklarına daha yakın ve iki şehir arasındaki mesafe bir günlük
olursa, bir de düşman topÂrağına yakın tarafta bulunan ÅŸehrin v
Çünkü gidecekleri mesafenin üç günlük olacağından emindirler. Her iki şehrin arası bir gün, düşman topraklarına yakın olan şehir ile düşman taprakları arasındaki mesafede iki gün olunca ve ordu düşman topraklarına gireceğine göre aradaki toplam mesafe üç günlüktür.
313- Ama düşman topraklarına yakın bulunan ÅŸehir ile düş-man toprakları arasındaki mesafe iki günden az ise, namazÂlarını tam olarak kılarlar.
Çünkü v
314- Åayet v
Åayet gidilecek yerle kendi ÅŸehirleri arasında üç günlük ve daha fazla bir mesafe var ise namazlarını kısaltarak kılarlar. DeÄŸilse, tam olarak kılarlar.
315- Düşmana yakın bulunan şehrin v
Çünkü onlar artık misafir sayılırlar. Vardıkları yerde ikamet etmeğe yahut onbeş günlük orada kalmağa karar vermedikçe misafirlikleri devam eder.
Görmüyor musun, Peygamber (s.a.v.) Tebûk'te yirmi gün kalmış ve namaÂzını kısaltarak kılmıştır.. İbn Ömer (r.a.) ise altı ay Azerbeycan'da kalmış ve bu müddet boyunca namazını kısaltarak kılmıştır.
316- Ama düşmana yakın olan şehrin halkı, v
SavaÅŸa çıkmak üzere kışlaya gelip komutanın çıkmasını bekleyecek olsalar, geri dönme kararım vermemiÅŸ olanlar bunÂdan böyle aylarca bekieseler bile namazlarım kısaltarak kılarlar.
Çünkü sefer niyetiyle ÅŸehrin imar sınırını geçtikten sonra kiÅŸi artık misaÂfirdir.
Ama hergün ihtiyaçlarım gidermek üzere bir saat bile evine dönmeğe karar verirse, namazını tam olarak kılar.
Çünkü asıl vatanına dönme azmi, avlusundayken içindeymiÅŸ mesabesinÂdedir. SavaÅŸmadan evine dönmeye niyet etmeden ÅŸehirden çıkıp ordugaha döÂnerek ÅŸehirden çıkıncaya kadar namazını tam olarak kılar. Ama bir daha dönÂmemek üzere ayrıldığı an namazını kısaltarak kılmaya baÅŸlar. Çünkü bundan böyle artık misafir sayılır. Åayet ordugahta onbeÅŸ gün kalmaÄŸa karar verseler, namazını tam olarak kılarlar. Çünkü arada ikamete niyet etmiÅŸlerdir.
317- Åayet uzak ÅŸehirden gelenler, yardım isteyen ÅŸehrin vaÂlisine
geldiklerinde v
Çünkü onlar misafir idiler ve v
Ama bu haberi duyduktan sonra namazlarını tam olarak kılmaya başlarlar.
Çünkü artık aslî vatanlarına dönmeğe karar vermişlerdir ve asli vatanla-nyla aralarındaki mesafe bir günlüktür. Bundan böyle mukim hükmündedirler.
318- Åayet bir kısmı haberi duyar da bir kısmı henüz duy-mamışsa, haberi duyanlar namazlarını tam olarak kılmaya baÅŸlarlar. Duymayanlar ise, duyuncaya kadar kısaltarak naÂmazlarını kılmaya devam ederler ve bu namazları da sahihtir. İade etmelerine gerek yoktur.
Çünkü duymaÄŸa baÄŸlı olan bir hususun muhatap açısından hükmü, onu duyduktan sonra geçerlilik kazanır. Çünkü muhatabın hîtabla mükellef olması, onu duyduktan sonra baÅŸlar. Sefer kararlarının bozulmasının sebebini duymaÂdıkça misafir sayılırlar.
319- Åayet düşmana yakın olan ÅŸehrin v
Çünkü sefer müddetinden daha az bir mesafedeki yere gitmeyi kasdetmiş oluyorlar. Belki de devlet başkanının görüşü, onları orada tutmak ve oradan kendileri dışındaki kimselerden seriyyeler düzenleyerek onları göndermektir. Orada kaldıkları müddet içinde de namazlarını tam olarak kılarlar. Çünkü o yere gitmekten dolayı misafir sayılmadıklanna göre orada beklemekten dolayı da misafir sayılmazlar.
320- Oraya vardıktan sonra v
Çünkü oraya vardıklarında hala mukim sayılırlar. Oradan ayrılmadıkça sırf sefere niyyet etmekten dolayı misafir sayılmazlar. Onların durumu, sefere niy-yet edip henüz şehri terketmemiş olan kimsenin durumu gibidir.
321- Ama oradan ayilmadıkça namazı kısaltarak kılacak olsalar, namazları iade etmeleri gerekir.
Çünkü farzı tamamlamadan oradan çıkmışlardır.
322- Namazın vakti çıkmadan ve onu iade etmeden önce çıkacak olsalar, onu iki rekat olarak kılarlar. Ama o namazın vakti çıktıktan sonra orayı terkedecek olsalar, dört rekat olaÂrak iade ederler.
Çünkü namazın vucubiyeti, vaktin sonunda tahakkuk eder.
323- Åayet misafir iken vakit çıkacak olursa, sefer namazı (yani iki rekat olarak) kılarlar. Ama vakit çıktığında mukim iseler, mukim namazı kılmaları gerekir. Bu hüküm, kıldıkla-rıyla deÄŸiÅŸmez.
Çünkü mukim oldukları halde iki rekatta bir selam vermekle kıldıkları namaz fasittir. Onu hiç kılmamış kabul edilirler.
324- Åayet uzak ÅŸehirden gelenler, çaÄŸrıyı yapan v
Açıkladığımız sebep nedeniyle.
325- Ama o yer üç günlük mesafede ise, bir ay veya daha fazla orada bekleyecek olsalar bile namazlarını kısaltarak kıÂlarlar.
Çünkü oraya gitmek üzere yola koyulmalarıyla artık misafir sayılırlar.
Onbeş gün kalmağa karar vermedikçe misafirlikleri devam eder. Halbuki onbeş gün
kalmaÄŸa karar vermeden v
326- Orada namazlarını kısaltarak kılmağa devam ederken v
Çünkü kendileriyle memleketleri arasındaki mesafe, misafir sayılmaları için yeterli bir mesafedir. Kendi memleketlerine varıncaya kadar mukim sayılÂmazlar.
327- İmam Muhammed dedi ki: Åayet müslümanlar savaÅŸ yurduna girecek olsalar ve komutan, burayı fethedemedikleri takdirde muhasaranın bir ay devam edeceÄŸini belirtecek olsa, yine kısaltarak namaz kılarlar.
Onbeş gün geçmeden önce fethin gerçekleşme ihtim
328- Åayet komutan burayı fethetseniz de, etmeseniz de buÂrada bir ay kalınacaktır derse, yine namazlarını kısaltarak kılarlar.
Çünkü onlar savaş yurdunda düşmanlarıyla savaş h
329- Åayet savaÅŸ yurdunda ikameti uzatır ve bu arada kar yağıp yerlerini terkedemez duruma düşer, o sene karlar eriyinÂceye kadar orada kalmaÄŸa azmetseler, orada düşmanlarından emin deÄŸillerse yine kısaltarak namaz kılarlar.
Çünkü düşmandan emin değillerdir. Olabilir ki düşman saldırısına maruz kalır ve orayı terketmek mecburiyetinde kalırlar.
İmam Züfer'den yapılan rivayete göre, ÅŸayet zahire göre güçlü olup düşÂmanın onlara yapacağı saldırıyı savacaklarını tahmin ediyorlarsa, ikametleri sahih olur.
Ebû Yusuf a göre ise: Åayet çadır ve sığınaklarda iseler ikametleri sahih olmaz. Ama binalarda olup güçlü iseler ikametleri sahih olur.
En doğrusu, İmam Muhammedin görüşüdür. Çünkü ikamet yeri, daha önce de belirttiğimiz gibi kişinin niyyet ettiği kadar ikamet edebiîeceği yerdir.
330- İmam Mulıammed bu görüşüne delil olarak Zaide b. Umeyr'in şu hadisini nakleder:
Dedi ki: İbn Abbas (r.a.) a sordum: Düşman topraklarında uzun müddet kalıyoruz. Namaza nasıl niyyet getireyim? "Evine dönünceye kadar iki rekat olarak namaz kıl/1 dedi. Azil [306] konusunda ne dersin? dedim. "Åayet bu konuda Rasuhıllah (s.a.v.) birÅŸey söylemiÅŸse onun söylediÄŸi gibidir. Ama birÅŸey söylememiÅŸse, ben ÅŸunu derim: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediÄŸiniz gibi, gelin...[307] Dileyen azil yaÂpar, dileyen yapmaz."
Burada azlin caiz olduğuna delil vardır. Bu söz ayrıca İbn Ömer (r.a.)' dan da rivayet edilmiştir. Yahudiler bundan hoşlanmıyorlardı ve buna, çocukları diri diri gömmenin gizli ve küçük bir şeklidir, derlerdi. Ayet-i Kerime, onlara cevap olarak gelmiştir.
İbn Mes'uda da azlin sorulduÄŸu ve kendisinin şöyle cevap verdiÄŸi rivayet edilir: Åayet Allah Teala bir erkeÄŸin sulbundan bir insan çıkarmaÄŸa karar ver-miÅŸse, o bunu mutlaka yaratır. O kiÅŸi menisini bir kayanın üzerine akıtsa bile... Dilerseniz azledersiniz, dilerseniz bunu terkedersiniz.
Ebû Said el-Hudrî meseleyi Peygamber (s.a.v.) den de bu şekilde nakleder. Ancak hür bir kadınla münasebette bulunurken onun rızasını almadıkça azil helal olmaz. Ama bunun için cariyeden izne gerek yoktur.
331- İmam Muhammed dedi ki: Åayet bir müslüman eman ile düşman yurduna girer ve burada onbeÅŸ gün kalmaÄŸa niyyet ederse, namazım tam olarak kılar.
Çünkü onlarla savaş h
332- Åayet düşman yurdundan biri İslama girer ve onu esir etmezlerse, yahut İslamını gizleyecek olursa, evinde kaldığı müddetçe namazını tam olarak kılar.
Çünkü kendisi burada mukim idi ve oradan göç etmedikçe misafir olmaz.
333- Åayet üç günlük mesafede yola çıkarsa, namazını kas-reder. Gitmek istediÄŸi yere ulaşır ve düşman yurdunda onbeÅŸ gün kalmaÄŸa niyyet ederse, burada kaldığı müddetçe namazını tam olarak kılar.
Çünkü düşman yurdunda bulunanlar kendisine saldırmadıkça orada kalma
imkanına sahiptir ve onlarla savaş h
334- İmam Muhammed dedi ki: Åayet müslüman ellerinde esir olarak bulunuyor ve bir yerde onu onbeÅŸ gün tutmak istiÂyorlarsa, namazını tam olarak kılmalıdır. EÄŸer kendisi onlarla ikamet etmek istemiyor ve her zaman için fırsat kollayıp elleÂrinden kurtulup kaçmak istiyorsa bile namazını tam olarak kılar. Çünkü sefer yahut ikamette onun niyyeti deÄŸil, kendileÂrinin niyyeti geçerlidir. Onun durumu, İslam yurdunda kiÅŸinin kölesi ve hanımı durumundadır.
Sefer ve ikamette onların niyyeti deÄŸil, efendi ve kocanın niyyeti geçerÂlidir.
H
335- Åayet müslüman esir ellerinden kurtulur ve misafir olduÄŸu halde bir maÄŸara yahut baÅŸka bir yerde bir ay sakÂlanmaÄŸa karar verirse, namazını kısaltarak kılar.
Çünkü onlarla savaş h
336- SavaÅŸ yurdunda İslami kabul eden bir kimse onu yaÂkalamak istediklerinde üç günlük mesafede bir yere kaçmak istese ve orada bir ay yahut daha çok gizlenmek istese bile naÂmazını kısaltarak kılar.
Çünkü öldürmek için kendisini yakalamağa kalkıştıkları andan itibaren
artık onlarla savaş h
337- Verdikleri sözü tutmayarak öldürmek için yakalamağa kalkıştıkları eman altındaki kişinin durumu da böyledir.
Çünkü o da artık onlarla savaş h
338- İmam Muhammed dedi ki : İslama giren bir kimse şayet düşman kendisini öldürmek için yakalamağa kalksa ve kendisi de aynı şekilde saklanacak, olsa namazını tam olarak kılar.
Çünkü bu şehirde mukim idi ve onu terketmedikçe misafir sayılmaz.
339- Åayet bir veya iki günlük mesafedeki bir yere gitmek istese de durum deÄŸiÅŸmez.
Çünkü mukîm olan bir kimse, misafirlik mesafesinden daha az mesafedeÂki bir yere gitmekle misafir olmaz. Bu, kendi bölgesinde bulunan köylerden birine gitmek isteyen kimse durumundadır.
340- Bu gibi kimseler, bulundukları yerden darulharpteki bir günlük mesafedeki bir yere gitmek isteyen ve düşmanla karşılaşıp savaÅŸanlar durumundadırlar. Bunlar da, savaÅŸ yurÂdunda ne kadar kalırlarsa kalsınlar namazlarını tam olarak kılarlar
Çünkü savaş yurdunda misafir değildiler ve sırf savaşmaktan dolayı da misafir olmazlar.
341- Görmüyor musun, şayet düşman yurdundan bir şehir halkı İslamı kabul edecek olsa ve şehirlerinde ikamet ettikleri halde düşman yurdu ehliyle savaşacak olsalar namazlarını tam olarak kılarlar.
Yine düşman yurdu ehli onlara g
Ama üç günlük mesafedeki bir yere gitmek üzere ÅŸehirÂlerini terkedecek olsalar, misafir sayılırlar ve namazlarını kıÂsaltarak kılarlar.
Åayet bu niyyetle çıkıp ÅŸehirlerine yakın bir yerde ikamet edecek
olsalar yine kasrederek namazlarım kılarlar. Çünkü savaş h
342- Åayet kendi ÅŸehirlerine döner ve müşriklerin saldıÂrısına uÄŸramazlarsa, ÅŸehirlerine döndükten sonra namazı tam olarak kılarlar.
Çünkü İslamı kabul ettikleri zaman ÅŸehirleri İslam yurdu olmuÅŸtu. KenÂdilerinin ikamet ettikleri bir yerdi. Düşman buraya saldırıp onları buradan çıÂkarmadıkça, burası onlar için aslî vatandır. Ona vardıklarında namazlarını tam olarak kılarlar.
343- Åayet müşrikler g
Çünkü müşrikler buraya g
344- Åayet orayı yurt edinmek istemez ama orada bir ay kaldıktan sonra çekip İslam yurduna gideceklerse namazlarını kısaltarak kılarlar.
Çünkü burası savaÅŸ yurdu cümlesindendir ve onlar da savaÅŸ yurdu halÂkıyla
savaÅŸ h
345- Müslümanlardan bir ordunun savaÅŸ yurduna girip bir ÅŸehir fethetmeleri durumunda da hüküm budur. Åayet orasını yurt edinirlerse, artık orası İslam yurdudur ve namazlarını tam olarak kılarlar. Ama orasını yurt edinmez ve bir ay yahut daha çok bir müddet orada ikamet etmek isterlerse, namazlaÂrını kısaltarak kılarlar.
Çünkü orası savaş yurdudur ve kendileri de savaş durumundadırlar.
Bu hüküm, İmam Muhammed ile Ebû Yusuf un görüşüne göredir. Çünkü
onların içtihadlarına göre, bir düşman halk savaşta bir yere g
Müellif, bu konudan sonra "Åehidlerden Yıkanacak Olanlar" ile
"Tehlike H
Hür Müslümanın, Çocuğun, Kadının, Köle Ve Zimmînin Eman Vermeleri
Serahsî -Allah ondan razı olsun- şöyle dedi: Bilelim ki bu kitabın en ince ve zevkli meseleleri "eman" konularıdır. Nahiv ilminin ve usûl-i fıkhın inceÂlikleri burada anlatılmıştır. İmam Muhammed bu konulan yazarken teyzesinin oÄŸlu olan ve nahiv ilminde ileri bir mevkide bulunan Ali b. Hamza el-Kisâî'ye danışmıştır. Denilir ki, bizim rivayet hafızlarını imtihan etmek isteyen kiÅŸi, Kitâbu's-Salât'ın Ezan bölümünden sorsun. Fıkıhta ve nahivde derinleÅŸmiÅŸ kimseleri imtihan etmek isteyen ise Kitabus-Siyer'in eman bölümünden imtihan etsin.
346- İmam Muhammed dedi ki: - Adaletli veya fasik hür ve müslüman bir erkeğin müşriklere verdiği eman, bütün müslü-manlar adına caiz olup hepsini bağlar. Çünkü Rasulullah (s.a.v.):
"Müslümanların kanları kısas ve diyette eÅŸittir. Onlar, kenÂdileri dışında kalan herkese karşı tek bir el gibidir. (Biribir-lerine yardım ederler.) En yetkisiz kiÅŸileri bile onlar adına söz verebilir ve sözü geçerlidir."
Burada zimmetten maksat söz vermekdir. Bu söz muvakÂkat olsun, ebedî olsun farketmez. O, bir eman ve zimmet ak-didir.
Åayet hadiste geçen "Ednarf sözü, Yüce Allah'ın: "Bundan daha az, daha çok..."[309] sözünde olduÄŸu gibi çoÄŸun karşılığı olan az manasına alınırsa, yukarıdaki hadis bir kiÅŸinin vereceÄŸi emanın sahih olduÄŸuna delildir.
Åayet Yüce Allah'ın: "İki yay kadar yahut daha yakın olÂdu..."[310] sözünde olduÄŸu gibi, yakınlık manasında ise, sınırda düşmana en yakın bulunan müslümanın verdiÄŸi emanın sihha-tına delildir.[311]
Åayet aÅŸağılık anlamındaki denaetten müştak ise, fasıkın entarimin da sahih olduÄŸuna delil olur. Çünkü "denaet" sıfatı, müslümanlardan ancak fasik kimseye yakışır.
Netice olarak emanda yardım manası vardır. "Biz hakikat sana apaçık bir fetih takdir ettik"[312] ayet-i kerimesi Hudeybiye antlaÅŸmasıyla ilgili olarak inmiÅŸtir. Yüce Allah bu ayette Hudeybiye antlaÅŸmasını apaçık bir fetih ve deÂÄŸerli bir yardım olarak isimlendirmektedir. Her müslüman dine yardım etmeÄŸe ehildir. Böylece o müslüman burada İslam cemaati yerine kaim olur.
Nitekim bir müslüman müşriklerle savaşıp zararlarını defedecek olursa, onlarla savaÅŸma farziyeti diÄŸer müslümanlardan düşmüş olur. Aynen bu ÅŸeÂkilde eman ve antlaÅŸma akdiyle müslümanlar o müslümn eliyle zafer kazanırsa, bütün müslümanlar kazanmış gibi olur.
347- Hür ve müslüman kadının verdiÄŸi eman da geçerlidir. Çünkü kendisi de destek olanlardandır. Ancak kadın, direkt bizzat savaÅŸacak bir bünyeye sahip deÄŸildir. Eman, söz ile yarÂdımdır ve kadının bünyesi buna müsaittir. Nitekim o, malıyla cihad edebilmektedir.
Çünkü erkeğin malının cihadda kullanılabildiği gibi kadının malı da cihad-da kullandır.
348- Kadının verdiÄŸi emanın sahih olduÄŸuna dair delilimiz. Rasulullah (s.a.v.) in kızı Zeyneb"in İslama henüz girmemiÅŸ olan kocası Ebû'l-As b. er-Rabî'i koruyup eman vermesi ve Rasulullah (s.a.v.)'in onun verdiÄŸi bu emanı geçerli kabul etÂmesidir.
Um mü Hâni'den gelen bir rivayette de şöyle demiştir: "(Mekke
fethi günü) kocamın akrabalarından iki müşrike e-man verip onları evime aldım.
Ali b. Ebi T
Q sırada Rasulullah (s.a.v.) çıkageldi. Henüz üzerinde yolculuk izleri vardı. "Merhaba ya Ümmü Hâni" diyerek gönÂlümü aldı. Ona dedim ki: "Ya Rasulallah! Annemin oÄŸlu karÂdeÅŸim Ali'den neler çektim! Elinden zor kurtuldum. Kocamın akrabalarından iki müşriki koruyup eve aldım. Bir baktım Ali içeri girdi ve onları Öldürmek için üzerlerine saldırdı." RasuÂlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ali'nin buna hakkı yoktu. Senin koruduklarını biz de korumuÅŸ ve eman verdiÄŸin kimselere biz de eman vermÅŸ oluruz."
Daha sonra Fatıma (r.a.)'a söyleyerek su getirmesini istedi. Yıkandıktan sonra da bir tarafı sağına, diÄŸer tarafı soluna atılÂmış tek bir elbise içinde sekiz rekat namaz kıldı. Bu olay, MekÂke fethi günü kuÅŸluk vaktinde oldu.
Rasulullah (s.a.v.), Ümmü Hâni'nin verdiÄŸi emanı sahih kabul etmiÅŸ ve kendisi eman verdikten sonra Hz. Ali'nin onlara saldırma hakkına sahip olmaÂdığını belirtmiÅŸtir.
Sözü edilen sekiz rekat hakkında da şöyle denilmiştir: İki rekatı, Mekke' nin fethi için şükür namazıdır. İki rekatı, îmare b. Ruveybe'nin rivayet ettiğine göre Rasulullah'm kuşluk namazından önce kıldığı iki rekattır. Dört rekat ise, İbn Mes'ud'un rivayetine göre adeti üzere kıldığı kuşluk namazıdır. Tek bir elbise ile ve elbisenin bir ucu sağ omuzdan sarkıtılmış ve diğer ucu da sol o-muzdan sarkıtıldığını bildiren sözler işe tek bir elbise ile ve bu şekilde namaz kılınmasında bir sakınca bulunmadığına delildir.
Hz. Ömer (r.a.) m şöyle dediği rivayet edilir. Kadının müslümanlara karşı müşriklere eman vermesi caizdir. Bir rivayette de: antlaşma yapması ve eman vermeğe söz vermesi caizdir Hz. Aişe de aynı görüştedir.[313]
349- Savaşçı değilse, Müslüman kölenin eman verme yetkisi yoktur.
Bu görüş, Ebû Hanife'nin görüşüdür. Ebû Yusuf tan bu konuda rivayet ediÂlen iki görüşten biri de budur. Ebû Yusuf tan diÄŸer revayete göre ise, ki bu da Muhammed'in görüşüdür: Savaşçı olsun veya olmasın verdiÄŸi eman geçerlidir. Çünkü o da, elindeki imkanlar oranında dine yardım eden bir müslümandır. Eman da, söz ile yardımdır ve köle buna sahiptir. Direkt olarak savaÅŸma salaÂhiyeti ise elinde olan bir iÅŸ deÄŸildir. Direkt olarak bizzat kendisi savaÅŸa kaÂtılamaz. Efendisinin ona izin vermesi gerekir. Ayrıca köle kafirlerin can ve malÂları hususunda, onlara eman verince, onlara saldırma yasağı önce kendisini ve daha sonra sirayet yoluyla baÅŸkalarını ilzam eder.
Bu konuda köle de hür gibidir. Bu konuda delil, Ramazan hil
350- imam Muhammed dedi ki: Bu konuda cariye de köle gibidir. İmam Muhammed, Abdullah b. Ömer'den rivayet edilen şu haberi delil olarak getirir :
"Kadın, köle ve çocuğun emân vermesi caizdir."
Ebû Hanife, hadisi "savaşan köle" şeklinde anlamaktadır.
351- Fazl er-Rakkâşî'nin naklettiği haberi de delil olarak zikreder. Bu zat diyor ki: Bir kalenin önüne geldik. Bir köle, kendilerine eman verildiğini bir oka yazarak onlara fırlattı. Durumu Ömer b. Hattab (r.a.)'a bildirdik. Cevabında şöyle yazdı: O, müslümanlardan bir kişidir ve emanı caizdir.
Hz. Ömer (r.a.) o kölenin verdiği emanm sahih olduğuna, savaşçı oluşunu değil, müslüman oluşunu sebep göstermiştir. Ancak Ebû Hanîfe meseleyi şöyle izah eder: Bu köle savaşçı idi. Çünkü ok atmak, savaşçıların işidir. Hz. Ömer, savaşçının emanının sahih olması için müslüman olması gerektiğini belirtmiştir.
Meğâzî kitapları bu kölenin okuna Farsça olarak "korkmayın" yazdığını söylerler.
352- Müslümanların emriyle düşmana karşı savaşıyor olsa bile, zimminin verdiği eman geçersizdir.
Çünkü kendisi de aynı inançta olduÄŸu için onlara bir meyli vardır. Normal olarak onlara eman verirken hedefi müslümanları gözetmek deÄŸildir. Ayrıca o, İslama yardım ehlinden de deÄŸildir. SavaÅŸta ihtiyaç anında yardımlarını isteÂmek, köpeklerin yardımını istemek gibidir. Yahut aynı inancı paylaÅŸtıkları kimÂselere karşı onları savaÅŸtırmak, kendilerini son derece hakir düşürmek içindir. Onun için de verecekleri eman sahih olmaz.
353- İmam Muhammed dedi ki: Müslümanlardan ergenÂliÄŸe yaklaÅŸmış bir çocuÄŸun veya kafirlerden henüz İslama girÂmiÅŸ olup İslamm ne olduÄŸunu bilen bir kimsenin verdiÄŸi eman ise, caizdir.
Ebû Hanife'ye göre caiz olmayıp müslümanları bağlamaz. İmam Muham-medin buna caiz demesinin sebebi şudur: Çünkü bu kişi akıl sahibi ise, İslamı sahihtir. İmanı sahih olanın ise, iman ettikten sonra verdiği eman da sahih olur. Çünkü eman vermek, söz ile dine yardım etmektir. Böyle bir kimsenin sözü, dinin aslında muteber olduğuna göre, dine yardım hususunda da muteberdir.
Ebû Hanife'ye göre ise, durum şudur: Eman verebilecek olan müslüman-ların yararları ve bunların gözetilmesi işi kapalı bir şeydir. Bu yararları gözetme işi. meşeleri yerinde değerlendirebilen kimsenin işidir.[314]
Emandan Sonra Müşriklerin Saldırıya Uğraması
354- İmam Muhammed şöyle dedi : Bir müslüman bazı müşriklere eman verse müslümanlardan baÅŸka bir grup onlaÂra saldırsa ve erkekleri öldürüp kadınları ve malı aralarında paylaÅŸsa, kadınlarla evlenip çocukları dünyaya geldikten sonra kadınlara daha önce eman verildiÄŸini öğrenseler, bu durumda öldürülenlerin diyetlerini ödemeleri lazımdır.
Müslümanlardan bir kiÅŸinin verdiÄŸi eman bütün müslümanlar için baÄŸÂlayıcıdır. Bu emana göre eman verilmiÅŸ olanların malı ve canı emniyet altında olur. Öldürenlerin emanmdan haberdar ise kasden, haberleri yoksa yanlışlıkla katil sayılırlar. Ancak kendileriyle savaşılmadığından Cenabı Hakkm ÅŸu hükmü ile diyet vacip olur:
"Åayet aranızda anlaÅŸma olan bir kavİmdense, ailesine diyet ödemek ve mü'min bir köle azad etmek gerekir." [315]
Kadın ve mallar sahiplerine geri verilir. "Bulundukları yer eman alÂtında olan bir yer ise köleleÅŸtirme olmaz", kuralına göre kölelik de geçersiz olur. Kadınları almalarına mukabil kendilerine mehir ödenir. Çünkü şüpÂhe altında (yani kadınların durumlarını tam bilmeden) onlarla evlendiler. Kendi mülkiyetleri altında olmayan kadınlarla münasebet kurdukları açıktır. Olayda şüphe bulunduÄŸundan onlara zina cezası gerekmez. Mehir vacip olur, çocuklar da hür olur.
Hür kişilerin çocukları oldukları için kendileri de bedelsiz hür olurlar. Babalarına teslim edilirler. Çünkü evlad anne babadan dince üstün olan hangisi ise, ona tabi olur.
355- Mühelleb b. Ebi Sufra'nın bu konuda ÅŸu hadisi zikreÂdilmektedir: Hz. Ömer (R.A.) devrinde Ehvaz bölgesinde bir ÅŸehri kuÅŸattık ve fethettik. Daha önce Hz. Ömer'le bir antIaÅŸmalari varmış. Onlardan aldığımız kadınlarla beraber olÂduk. Mesele Hz. Ömer'e ulaşınca bize şöyle yazdı: ÇocuklarıÂnızı alınız ve kadınları kendilerine geri veriniz.
Atâ da rivayet ederek şöyle demektedir: Tuster şehri savaş yapılmadan fethedildi. Sonra halkı kafir olunca muhacirler onlarla savaştılar ve yağmaladılar. Müslümanlar kadınlarıyla evlendiler ve çocukları dünyaya geldi. Bunu duyan Hz. Ömer kadınların hür bırakılmalarını ve evlendikleri kadınlardan ayrılmalarını emretti.
Bunun açıklaması şudur: Bunlar küfre dönerken o yere elkoymadılar ve şirk hükümlerini orda uygulamadılar. Orası darulharp da olmadı. Bunun için Ömer onlara bu şekilde davrandı.
Åüveys de şöyle naklediyor: Misan beldesinde sulbümden kızlar ve erkekÂlerin bulunmasından korktum. Bu ne demektir? diye sorulunca; şöyle dedi: Bir zamanlar bir cariye almış ve onunla evlenmiÅŸtim. Ömer'in mektubu gelince halkla beraber ben de onu bıraktım.
Korkmasının sebebi şudur: Yanında hayız görmeden onu bırakmıştı, oysa Üç hayız görmeden onu bırakmaması gerekirdi, çünkü hür idi.
Onunla şüphe altında evlendiÄŸi için üç hayız müddeti iddet beklemesi geÂrekirdi. Gebe olup olmadığını anlayıncaya kadar onu bırakması doÄŸru deÄŸildir.
356- Ebû Cafer Muhammed b. Ali şöyle rivayet etmekÂtedir: H
Bundan anlaşılıyor ki müslümanlar eman veya ahid altında olan yerlerden
mal ve kişi cinsinden aldıkları bütün şeyler sahiplerine iade edilir. H
Yine bu rivayet, malum mal ile meçhul haklar üzerinde anlaşmanın caiz olduğunu gösteren bir delildir. Çünkü Ali şöyle diyor: Bu mal sizin ve onun bilmediği şeyler karşılığıdır. Rasulullah da onun bu uygulamasını benimsedi.
357- Åöyle der: Müslümanlar bir kaleyi veya ÅŸehri muhaÂsara ederken oranın
halkından müslüman olmaları h
Müslüman olanların eÅŸi ve büyük çocukları İslama girmeÂdikleri takdirde fey' sayılırlar. Çünkü küçük çocukları babaÂlarına tabi olarak müslüman olmuÅŸ sayılırken, eÅŸi ve büyük çoÂcukları onun İslama girmesiyle İslama girmiÅŸ olmazlar. Bunlar harp ehli olarak kalırlar.
358- Buna delil olarak Zühri'nin rivayet ettiği şu hadis zikredilmektedir: "Sa'ye'nin çocukları Sa'lebe ve Üseyyid ile Üseyyid  bin Ubeyd Rasulullahın kuşatması altında bulunan Benu Kureyza'ya şöyle dediler: Ey Benu Kureyza halkı! İslama giriniz, kanlarınız ve mallarınız kurtulur. Allah'a yemin ederiz ki Heyyibân oğulları bunu daha önce size haber vermişlerdir." deyince: "Hayır, olmaz!" cevabını verdiler."
Heyyibân hikayesi meğâzî kitaplarında şöyle anlatılmakÂtadır: Åam papazlarından biri Rasulullahin PeygamberliÄŸinÂden önce Medine yahudilerinin yanına gelmiÅŸti. ÖleceÄŸi sırada onları topladı ve şöyle dedi: Åam bölgesini kastederek: İçki ve bolluk yerini bırakıp kıtlık ve zorluk yeri olan buraya geliÅŸimin sebebini biliyor musunuz? Hayır, dediler. Åöyle dedi: Zamanı yaklaÅŸan bir Peygamber için geldim. Burası da hicret edeceÄŸi yerdir. Ona yetiÅŸmeyi çok isterdim. Sizden kim ona ulaşırsa benden selam söylesin ve ona iman etsin.O peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin en hayırhsıdir.
Devamla şöyle dedi: Rasulullah'm hükmüne boyun eÄŸdikÂleri günün akÅŸamı Sa'ye'nin çocukları ve Ubeyd oÄŸlu R as ulu I -laha gelerek müslüman oldular ve kanları ile mallarını kurtarÂdılar.
Bu da gösteriyor ki kuşatma altında olmayan kişinin İslama girmesiyle emniyete kavuştuğu gibi kuşatma altındakinin de müslüman olmasiyle herşeyi emin olur.
359- Hz. Ömer'in şöyle buyurduğu rivayet edilir : "Müslümanlardan birisi düşmandan bir adama parmakla işaret edip "Gelirsen öldürürüm" diye söylese ve o da gelse, e-min olur. Onu öldüremez."
Bundan sonra diyoruz ki, işaretiyle onu gösterse ve kafir de bunu anlamazsa, yine emniyettedir.
Çünkü iÅŸaretle onu kendine çağırmıştır. Bu ÅŸekilde korkan deÄŸil, ancak emin olan kimse çaÄŸrılır. "Gelirsen Öldürürüm" sözünü kafirin araÅŸtırmadan anlaması mümkün deÄŸildir. Bunu da ancak kendisine yaklaÅŸmakla gerçekleÅŸÂtirebilir. Onun için iÅŸaretin zahiri ile emanın varlığını kabul etmek ve hıyaneti önlemek için bunun dışındaki ihtimalleri unutmak gerekir. Çünkü iÅŸaretin zahiri onun için bir emandır. Bu emanı kaldırıyorum manasında söylediÄŸi "gelirsen Öldürürüm" sözü, kafir bunu bilmediÄŸi sürece, bir ÅŸey ifade etmez; o kiÅŸi hala güvencede sayılır. Çünkü Cenab-ı Hak buyuruyor :
"...Sen de onlarla yapılan anlaÅŸmayı aynı ÅŸekilde boz... " 178. Yani hem siz hem onlar emanın bozulduÄŸunu açıkça bilmesi gerekir. "[318] Bu manaya iÅŸaret ederek şöyle buyuruyor: "Åüphesiz Allah hainleri sevmez."[319]
Eman sözün ihtim
360- Hürmüzan hadisinde bu olay şöyle anlatılmaktadır. Ömer onu getirtip konuÅŸturunca şöyle dedi : Diri sözü mü yokÂsa ölü sözü mü söyliyeyim? Diri sözü, deyince şöyle dedi: Biz de siz de cahiliye hayatı yaşıyorduk, iki tarafın da dini yoktu. Siz Arapları köpekler mesabesinde tutardık. Allah sizi dinle desÂtekleyip aranızdan Peygamber gönderdi diye biz size boyun eÄŸemeyiz. Ömer: Sen elimizde esir olduÄŸun halde mi bunu söyÂlüyorsun? Öldürün bunu, dedi. Hürmüzan cevap verdi: Esire eman verdikten sonra öldürmeyi Peygamberiniz mi öğretti size? Ömer: Ne zaman eman verdim, diye sorunca şöyle dedi: Diri sözü söylememi istedin. Kendinden korkan kimse diri olmaz. Bunun üzerine Ömer: Allah belasını versin. Ben farkınÂda olmadan herif eman almış, dedi. Bu da eman konusunda geniÅŸliÄŸin esas olduÄŸuna delildir. Devlet baÅŸkanı bir kavme eman verdikten sonra onu bozmak isterse, bozabilir. Çünkü Cenabı Hak şöyle buyuruyor: "Sen de onlara karşı anlaÅŸÂmayı bozarak aynı ÅŸekilde davran."[320]
Eman, müslümanların kendi kuvvetlerini korumaları açısından o zaman Önemli sayılıyordu. Bu da belirli vakitlere mahsustur. Bu vakitler dışında müslümanlar eman anlaÅŸmasını koruma veya bozmada serbesttirÂler. Çünkü güçlendikten sonra kafirlerle savaÅŸma imkanına sahip bulunÂmaktadırlar.
362- Emanın kaldırılması, kaldırıldığının onlara duyurulÂması ve önceki vaziyetlerine iade edilmeleriyle gerçekleÅŸir. HeÂnüz kaleleri içinde olsalar bile emanın bittiÄŸini duyurduktan sonra kendilerine savaÅŸ açmanın bir sakıncası yoktur.
Çünkü sığmakları içinde önceki durumlarını hala korumaktadırlar.
363- Åayet sığmaklarından çıkıp müslüinanların karargaÂhına gelmiÅŸlerse, eski yerlerine dönünceye kadar emin olup kendilerine dokunulmaz.
Çünkü eman dolayısıyla meydana çıkmışlardı. Eski yerlerine dönmeden emanları kaldırılacak olursa hıyanet olur. Halbuki Allah hainleri sevmez.
364- Cenabı Hakkın ÅŸu hükmü buna delalet etmektedir: "Müşriklerden biri sana sığınırsa, Allah'ın sözünü dinlemesi için onu güvene al. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaÅŸÂtır..."[321] Muaviye ile ilgili hadis de buna delil gösterilmiÅŸtir. Åöyle ki, kendisi ile Rumlar arasında bir ahid vardı. "Ahdi yeÂrine getirir sonra kendilerine saldırırız." der gibi onların yurÂdunu gösteriyordu.
Yani ahid belirli bir müddete kadardı. Müddetin sonuna doÄŸru onlara yakÂlaÅŸmak
ve bitiminde saldırmak İçin ülkeleri istika
O esnada yaşlının biri: Allahu Ekber! Hıyanet değil, ahde vefa! diye sesleniyordu. Bu yaşlı Amr b. Anbese es-Sülemi idi.
Sözlerinden anlaşıldığına göre Muaviye'nin davranışında ahde vefasızlık olduğu anlaşılmıştır. Çünkü kendilerine saldırmak niyyetiyle ülkelerine doğru yürüdüğünden onların haberi yoktu. Aksine eman için kendilerine yaklaştığını zannetmişlerdir.
Bunun üzerine Muaviye: Hıyanet deÄŸil, ahde vefa, demekle neyi kasteÂdiyorsun? diye sorunca; şöyle dedi: Rasulullah'ın şöyle buyurduÄŸunu iÅŸittim: "Kendisi ile bir kavim arasında ahid bulunan kimse, ahdin süresi dolmadan, bozduÄŸunu kendilerine duyurmadan ve kendi başına ne bir düğüm çözsün, ne de baÄŸlasın."
Åeklen ve manen ahde hıyanete benzer herÅŸeyden sakınmanın vacib olduÂÄŸuna bu bir delildir.[322]
Eman Sayılmayan Åeyler
365- İmam Muhammed dedi ki: Bir müslüman eman almaÂdan dârulharbe girip de müşrikler onu yakaladıklarında, kenÂdilerine: Ben sizdenim. Yahut sizinle müslümanlara karşı çarÂpışmak için geldim, derse bile, müşriklerden herhangi birini öldürmesinde ve malından dilediÄŸini almasında bir sakınca yoktur.
Çünkü bu sözleriyle onlara eman vermiş sayılmaz. Yaptığı, kelimelerin zıt anlamlarını kastederek aldatmaktan başka bir şey değildir. Sözleriyle demek istediği şudur :
Ben sizdenim, derken sizin gibi ben de insanım demek istiyor. Sizinle müslümanlara karşı çarpışmak için geldim, sözü müslüman 1 ardan ayaklanan ve isyan edenlere karşı sizinle beraber çarpışacağım, yahut burada müslümanları size karşı savunarak döğüşmek için geldim. Niyetini gizlemiş de bu sözü söylemiş demektir.[323]
Bu sözleriyle onlara eman verecek olursa bu eman geçerli değildir. Çünkü kendisi onların elinde esirdir. Onlara nasıl eman verebilir? Aksine kendisi onlardan eman istemek durumundadır. Bu sözleriyle eman istediğini gösteren bir şey de yoktur.
366- Sonra bunu nasslarla destekleyerek şöyle dedi: Rasu-lullah, Abdullah
b. Üneys'i yalnız başına seriyye olarak Nahle1 de yahut Urane de bulunan H
Ebû Yusuf bunu delil göstererek mağlub kimse yürürken ima ile namazı kılar, sonra iade eder, demektedir.
Onun hayvanlarını güden bir cariyenin yanma vardım. Kimin çobanıÂsın? diye sorunca, İbn Süfyan'ın olduÄŸunu söyledi. Nerede olduÄŸunu soÂrunca, ÅŸimdi yanına gelir, dedi. Az sonra bir bastona dayanarak geldi. GöÂrünce korkudan her tarafım diken oldu. Durdu, selam verdi. Nesebimi sordu. Huzaa'dan olduÄŸumu söyledim. BaÅŸka bir rivayyette, Cüheyne'den olduÄŸumu söyledim. Sonra kendisine: Seninle beraber olmak, seni destekÂlemek için geldim, dedim.
Sözlerinin manası şudur: İslama davet ederek ve kötülük işlemekten -O
da Rasuîullalıa karşı çarpışmaktır- alıkoyarak sana yardım ediyorum. Çünkü
Ra-sulullah şöyle buyuruyor: Z
Cariyenin biraz süt saÄŸmasını istedi. Sütü saÄŸdı ve bana verdi. BiraÂzını içtim. Sonra adama verdim. Devenin saldırısı gibi sütü aldı ve kafaÂsına dikti. Burnu köpüğün içine battığını görünce ben de kabı daha da diktim, cariyeye ses çıkarma yoksa seni öldürürüm, dedim.
Åöyle devam etti: Onunla biraz yürüdüm. Sözlerim hoÅŸuna gitti. Sonra dikenlere bastığımı ve ayağıma dikenlerin battığını ona gösterir gibi yaptım. Ey Cüheyneli yetiÅŸ, dedi. Ben geriledikçe o benim ilerlememi söyledi. Sırtı bana dönük iken kendisine yetiÅŸtim. Boynunu vurdum ve kaÂfasını aldım. Sonra hızla daÄŸa tırmandım. MaÄŸaraya girdim. Ondan sonra aramalar baÅŸladı. BaÅŸka bir rivayette, aramak için her tarafa süvariler gönderildi.
Ben de dağda yerimde duruyordum. Bir elinde ayakkabısı, diğer elinde su tulumu bulunan bir adam bana yaklaştı. Ben de yalınayaktım. Abdest bozmak için oturdu ve ellerindeki eşyayı kenara bıraktı. O esnada örümcek mağaranın kapısında ağ ördü, yahut güvercin çıktı, dedi. Bunu gören adam arkadaşlarına, kimsenin bulunmadığını söyledi. Sonra indi ve ayakkabı ile su tulumunu bıraktı. Ben de çıktım, ayakkabıyı giydim ve tulumu yanıma aldım. Gündüz saklanır, gece yürürdüm.
Medine'ye vardım, Rasulullahi mescidde buldum. Beni görünce bu yüz aÄŸarmıştır, dedi... Araplar bu sözü amacına ulaşıp muzaffer olan kimse için kullanırlar. Ben de esas baÅŸarı sizindir, dedim ve meseleyi anlatÂtım. Elime bir deÄŸnek verdi ve şöyle buyurdu: "Ey Üneys oÄŸlu, bunu tut ve Cennette ona dayanarak yürü. Çünkü bastona dayanarak yürüyen azdır."
Deniliyor ki, bu sözün anlamı şudur: Kral ve sultanlar buna dayandığı gibi sen de Cennette buna dayan. Başka bir te'vile göre manası şöyledir: İkimizin arasında kıyamet günü bu alemet olsun. Ta ki bu yaptığına mükafat olarak Cennette derecenin yükseltilmesini isteyeyim. Sen, Rasulullahla aralarında bir alamet bulunup da yaptıklarından dolayı mükafatlandıracağı kimselerden birisin.
Rivayete göre bu bastonu vefatına kadar İbn Uneys sakladı. Vefat edeceği zaman kendisi ile birlikte kefene konulmasını ailesine vasiyet etti.
Bu olayı nakletmesinden maksat, "Yanında kalmak ve seni desteklemek için geldim" sözünün eman sayılmayacağını göstermek içindir.
367- Yezid b. Ravman'ın hadisini zikrederek şöyle demekÂtedir: Ka'b b. EÅŸrefin geldiÄŸi ve ÅŸiirler söyliyerek çarpışmak istediÄŸi haberi Rasulullah'a ulaÅŸtı. Ka'b Medine'nin ileri gelen yahudilerindendi. Cenabı Hakkın: "Onlar taÄŸutun önünde muhakeme olunmalarını isterler" buyurduÄŸu [324]ayetindeki
taÄŸut[325] odur.
Bedir harbinde öldürülen müşriklerin ölülerine mersiyeler söyler, Rasulullahı ÅŸiirlerinde hicveder ve müşrikleri intikama teÅŸvik ederdi. Åu sözlerle baÅŸhyan kasidesi bunun örneklerinÂdendir:
Bedir harbi deÄŸirmen gibi ezdi geçti. Bedir gibi helak etÂmek için feryad etmek ve göz yaşı dökmek gerekir.
Medine'ye dönünce Rasulullah: İbnü'l-EÅŸref bana eziyet etti. Onun hakkından kim gelecek? diye sordu. Bunun üzerine Muhammed b. Mesleme: Ben, ya Rasulallah, ben onu öldüreceÄŸim, dedi. O da, öldür, dedi. İbn Mesleme günlerce yemeÂden içmeden bekledi. Rasulullah onu çağırıp yeme içmeyi niye bıraktığını sorduÄŸunda şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü! Sana bir söz verdim. Bilmiyorum onu yerine getirebilir miyim, getiÂremez miyim? dedi. Rasulullah: Gayret et, dedi
Bundan anlaşıldığına göre Rasulullah'a verdiği sözü gerçekleştirinceye kadar İbn Mesleme lezzetli şeyleri bırakmıştır. Hayırlı bir işe girişen kimsenin o işi lezzetli şeylere tercih etmesi gerekir. Bununla beraber Rasulullah vücudun ancak yeme içme ile güçleneceğini kendisine ifade etmiştir. Nitekim Cenabı Hak şöyle buyuruyor:
"Biz onları yemek yemez bir cesed kılmadık."[326]Ona, verdiği sözü yerine getirmesi için gayret etmesi düşer.
Sonra öldürmek için Muhammed ve Evs'ten Ubade b. BiÅŸr b. VakÅŸ, Ebû Naile Silkan b. Selman b. VakÅŸ, Haris b. Evs ve Ebû Abs b. Cebr bir araya gelerek onu öldüreceklerini Rasulullaha bildirdiler. Müsaade edin o-nunla istediÄŸimiz gibi konuÅŸalım ve öldürelim, onu mutlaka Öldürmemiz gerekir, dediler. Yani sizin aleyhinizde bazı ÅŸeyler söyliyerek lafızların zahiri ile onu aldatalım, dediler. Serbestsiniz, buyurdu. Bunun üzerine süt kardeÅŸi olan Ebû Naile adama gitti, sohbet etti ve beraberce ÅŸiirler okudu. Sözü denk getirerek Ebû Naile: Bu adam (Rasulullah) in geliÅŸi bize uÄŸurÂsuzluk (bela) getirdi dedi.
Adamdan maksat Rasulullahtır. Beladan maksat nimettir. Çünkü bela ÅŸiddet anlamında kullanıldığı gibi nimet manasında da kullanılır. Her iki manada da kullanılır. Nitekim ashab şöyle buyurmuÅŸlardır : "Åiddete mübtela olunca sabrettik. Nimete mübtela olunca sabredemedik." Cenabı Hakkın :
"Bu Rabbinizin büyük bir belası (imtihanı) idi." ayetinin açıklamasında : Sizi Firavun ve kavminden kurtarmasında büyük nimet vardır, denilmiştir. Yine, çocuklarınızı kesmesi, eşlerinizi diri bırakması sizin için büyük bir mihnettir, diye açıklanmıştır.
Sözlerine devamla şöyle dedi: Araplar bize savaş açtı. Hepsi birden üzerimize saldırdı, perişan olduk. Canımız helak oldu. Malımız telef oldu. Bir sadakaya muhtaç olduk. Yiyecek bir şey de bulamıyoruz.
Ka'b şöyle dedi : Ey Selame'nin oğlu! Neticenin bu şekilde olacağını ben daha önce sana söylemiştim.
Silkan araya girdi ve şöyle dedi: Beraberimde baÅŸka ÅŸahıslar da var, onlar da benim gibi düşünüyorlar. Bize hurma ve yiyecek satman, bu koÂnuda bize iyilik etmen üzere kendilerini de sana getirmek istiyorum. BunÂları satarsan biz de sana güveneceÄŸin bîr rehin bırakırız.
Ka'b dedi ki: Raflarım hurmalarla dolup taÅŸmaktadır. Ama ne hurÂmalar! DiÅŸin köküne kadar batacağı cinsten hurmalar!
Rifaf rafın çoğuludur. Hurmanın toplandığı yer demektir. Bu raflar hurmanın çokluğundan çatırdayıp duruyor.
Devam etti: Ey Ebû Naile! Allah'a yemin ederim ki sizi bir kıtlık içinÂde, yani ÅŸiddet içinde görmek istemezdim. Senin deÄŸerin yanımda büyükÂtür. Ne rehin vereceksiniz? Acaba kadın ve çocuklarınızı rehin bırakır mısınız?
Ne yapıyorsun? Bizi teÅŸhir edip rezil mi etmek istiyorsun? Sana memnun kalacağın silahlardan rehin bırakalım, dedi. Åüphesiz silahta vefa vardır, cevabını verdi.
Silkan, kendisinden silah istemeğe geldikleri zaman geri çevirmesin diye böyle söyledi.
Ebû Naile tekrar geri dönmek üzere arkadaşlarının yanına geldi. Akşam saatlerinde kendisine gitmeyi kararlaştırdılar. Sonra yatsı vakti Rasulullaha gelerek meseleyi haber verdiler. O da Baki mezarlığına kadar beraber çıktı. Sonra uğurlayarak: "Allah'ı anınız ve yardımını isteyerek gidiniz" buyurdu. Kendilerine dua etti. Bu iş, gün gibi aydınlık mehtaplı bir gecede oluyordu.
Gittiler ve adama vardılar. Kaldığı yerin yakınından Ebû Naile kenÂdisine seslendi. İbnü'l-EÅŸref henüz yeni evlenmiÅŸti. Sesi duyunca hemen atÂladı. Ancak karısı eteÄŸinden yakalayarak: Nereye gidiyorsun? Senin düşÂmanların var. Bu saatte senin gibiler dışarı çıkmaz, diyerek alıkoymak istedi. Ama kendisi: KardeÅŸim Ebû Naile'dir, beni uykuda görse bile uyanÂdırmak istemez, diyerek ısrar etti. Sonra eli ile çırptı ve ÅŸu sözleri tekrar-lıyarak çıktı: "YiÄŸit ölüme bile çaÄŸrılsa icabet eder." Karşılamaya gitti ve hoÅŸgeldiniz dedi. Sonra kendilerine açılınca; Yazıklar olsun sana! GecemiÂzin geri kalan kısmında daha iyi sohbet etmek için Åercu'I-Acuz[327] denilen yere kadar yürüyelim mi? dediler. Yürüyerek çıktılar. Åerç denilen yere doÄŸru ilerlerken Ebû Naile eli ile Ka'bın başını okÅŸayarak: Vay be! Ne güÂzel koku! dedi. Sonra bir müddet yürüdü ve aynı ÅŸeyi tekrar etti. Nihayet iyice fırsatını bulunca kafasını yakaladı ve arkadaÅŸlarına: Vurun Allah'ın düşmanına, diye seslendi. Onlar da kılıçları ile vurmaya baÅŸladılar. Ama yeterli olmadı. Kılıçlar birbirine çarpıyordu.
Muhammed b. Mesleme der ki: Kılıcımın yanında hançere benzer bir şeyin olduğunu hatırladım. Çıkardığım gibi karnına sapladım. Sonra biraz daha yüklendim ve sapma kadar hatırdım. Allah'ın düşmanı bir çığlık attı. Bu ses üzerine yahudilerin bütün burç ve köşkleri üzerinde ateşler yakıldı. Korku anında geceleri ateş yakmak yahudilerin adetidir.
Beni Haris yahudüerinden olan İbn Süneyne şöyle diyordu: Medine' de akıtılan kan kokusunu duyuyorum.
Meğâzî kitaplarında belirtildiğine göre kendisi ile Ka'b'm öldürüldüğü yer arasında bir fersah kadar mesafe vardı.
Ka'b'e vururken o arada Haris bin Evs de ayağından yaralanmıştı. Onu tamamen öldürünce geri gitmek için yola çıktılar. Beni Ümeyye, Beni Kureyza ve Buas üzerinden geçtiler. Harratu'1-Ariz denilen yere gelince Haris'in aÄŸrısı arttı. Yaradan çok kan kaybetti. Ona acıyarak aralarında taşıdılar. Rasulullaha geldiler. Baki mezarlığına gelince tekbir getirdiler. O geceyi Rasulullah ihya etmiÅŸti. Tekbir seslerini duyunca onu öldürdükleÂrini anladı. Sonra Haris b. Evs'i Rasulullah'a getirdiler. Yarasına tükürün-ce aÄŸrı kesildi. Allah'ın düşmanına yaptıklarını anlattılar. Sonra evlerine dağıldılar. Sabah olunca Rasulullah: Yahudi erkeklerden kimi görürseniz öldürün,buyurdu.
Bir araya gelerek bu olayı görüşüp herhangi bir harekette bulunmalarını önlemek ve tedbir almak için böyle söyledi.
Yahudiler korktular, ileri gelenlerinden kimse dışarı çıkmadı. BirÅŸey de konuÅŸmadılar. İbnü'l-EÅŸref'in başına gelenin kendilerinin de başına gelÂmesinden korktular. Benu Harise'nin yahudüerinden olan İbn Süneyne, Huvaysa b. Mes'ud'un antlaÅŸman arkadaşı idi. Onun kardeÅŸi Muhaysa IsÂlama girmiÅŸti. Muhaysa, İbn Süneyne'yi öldürdü. Bunun üzerine Huvaysa, Muhaysa'yı dövmeye baÅŸladı. Ondan büyüktü. Ey Allah'ın düşmanı! AdaÂmı öldürdün. Allah'a yemin ederim ki ÅŸimdiye kadar onun malı ile besleniÂyordum. Çünkü ikisine de yardım ediyordu. Bunun üzerine Muhaysa şöyle dedi: Onu öldürmemi isteyen seni de öldürmemi isteseydi, seni de öldüÂrürdüm. Humaysa ÅŸaÅŸkınlık içinde sordu: Muhammed beni öldürmeni söyleseydi öldürürdün ha? Evet, dedi. Muhaysa tekrar: Vallahi, seni bu derece etkileyen bir din elbette büyük bir dindir. O gün Huvaysa da müslüman oldu. Bundan sonra Muhaysa ÅŸu ÅŸiiri okudu :
KardeÅŸim, " istenirse seni öldürürüm", sözümü yadırgamaktadır. HalÂbuki böyle bir istek olursa kulaklarının kökünden kafasını uçururum. Kılıcım tuz gibi beyaz ve iyi de cilalıdır. Ne tarafa sallarsam boÅŸa gitmez. Rasulullah'ın emrine itaat ederek seni öldürürsem Yemen1 den Åam'a kadar olan mesafenin benim olmasından daha çok sevinirim.
Müellif, bu hadisi Câbir b. Abdillah'ın rivayeti ile de tekrar ederek şöyle nakleti:
368- Muhammed b. Mesleme kendisi İbn'l-EÅŸref'e gelerek şöyle dedi: Ey Ka'b, sana bir ÅŸey için geldim. Buyur, söyle, dedi. Senden biraz hurma borç almak istiyorum deyince, hurÂmayı ne yapacaksınız? diye sordu. Cahiliyye döneminde bin ölÂçek hurma devÅŸirdiklerini bildiÄŸi için İbnü'l-EÅŸref bu talebi yaÂdırgadı ve sordu. Muhammed cevap verdi: Bu adam (RasululÂlah) ve arkadaÅŸları yanımızda bir ÅŸey koymadılar. Yani cahiliyye ÅŸeylerinden bizde zararlı hiçbir ÅŸey bırakmadı. Yahut ÅŸirkÂten birÅŸey bırakmadı. Yahut din ve dünya iÅŸlerinde muhtaç olduÄŸumuz her ÅŸeyi verdi ve hidayet etti, demek istedi.
Bunun üzerine Ka'b şöyle dedi: Hele şükür, aklın başına gelmiÅŸ, hemen ihÂtiyacını görmeÄŸe bak. Yalnız bana bir rehin bırakman lazım.
Zırhımı rehin bırakırım, deyince her halde babandan kalan ZaÄŸba isimli zırhdır? diye sordu: Evet, dedi. O halde dilediÄŸin kimselerle gel, ihtiÂyacını gör, dedi. Ben de gece karanlığında geliriz, dedim.
Senden bir ÅŸey isterken yahut bir ihtiyaç için gelirken halkın görmeÂsini istemiyorum, dedim, Muhammed'le beraber çıktı. Biraz sohbet ve iltiÂfattan sonra Muhammed elini başına götürdü. Saçları kıvırcıktı. Ne güzel kokuyorsun, dedi. Dilersen sana da veririm, dedi. Aynı ÅŸeyi tekrar yaptı. Bunun üzerine: Ya Muhammed! İşte böyle. Sen ve arkadaÅŸların bunu (kokuyu) terkettiniz, dedi. Bir eli ile saçından iyi yakalayınca diÄŸer eli ile hançeri karnına sapladı... ilh.
Kendisinden hurma borçlanmak istediğini söyledi ve adamı öldürdü. Bu ondan bir haksızlık yahut ahde vefasızlık değildir. Böylece anlaşıldı ki böyle şeyleri yapmanın bir sakıncası yoktur.[328]
Åartlı Eman
369- Müslümanlar kendilerine rehberlik etmek ve hiyanet etmemek üzere birine eman verseler, sonra adam hiyanet etse, müslümanların onu öldürmesi caizdir. Rehberlik için evinden yahut kalesinden çıktıktan ve müslümanlara katıldıktan sonra hainlik ederse veya rehberlik etmeyerek hiyaneti açığa çıkarsa, müslümanların kendisine verdiği emanı kaybeder. Akibeti imama (devlet başkanına) kalmıştır. Dilerse öldürür, dilerse fey (ganimet) sayar.
Çünkü aralarında ÅŸart böyle koÅŸulmuÅŸtur. Rasulullah buyuruyor: "MüsÂlümanlar ÅŸartlarına baÄŸlı kalırlar." Hz. Ömer de şöyle demektedir. "Åarta baÄŸlı kalmak lazımdır."
Zaten adam, kanının dökülmesi helal olan bir kimsedir. Rehberlik etmek ve hıyanet yapmamak ÅŸartı ile kanının dökülmesi haram kılınmıştır. Haramın sebeplerini ÅŸarta baÄŸlamak, talak ve köle azad etmede olduÄŸu gibi, caiz ve saÂhihtir. Åan ortadan kalkarsa tekrar kanının dökülmesi caiz olur.
Emandan sonra ahdi bozmak ve emin olacağı yere götürmek hiyanetten saÂkınmak İçindir. Åartı açık koÅŸmakla Musa bin Cubeyr'in hadisini buna delil olarak gösterÂmekte ve şöyle demektedir: Rasulullah (s.a.v.) Hayber'in son kalesini ondört gün muhasara etti. Helak olacaklarını anlaÂyınca Rasulullah'a barış teklif ettiler. İbn Ebi'l hiyanet anlamı da kendiliÄŸinden kalkmış olmaktadır.
370- Hukayk'e: AÅŸaÂğıya gel de konuÅŸalım, diye haber yolladı. Olur, dedi. Hayberi terketmeleri ve kendilerine dokunulmamasi ÅŸartı ile anlaÅŸtılar. Böylece arazi ve mallarını, hurmalıklarını ve baÄŸlarını, herkeÂsin giydiÄŸi elbisesi dışında servetlerini Rasulullah'a bırakmak üzere sulh yaptılar. Sonra şöyle dedi: Bunlardan birini inkar ederseniz. Allanın ahdini (emanı) kaybedersiniz. Bu ÅŸekilde onunla sulh yaptılar.
Sonra İbnu Ebi'l-Hukayk gümüş kapları ve birçok malın varlığım inkar edip gizledi. Bunlar Mesku'l-Cemel denilen yerÂde İbn Ebi'l-Hukayk'ın oÄŸlu Kinâne'de bulunuyordu. Bunlar da Mekkelilere Ödünç verdikleri bazı süs eÅŸyaları idi. ÇoÄŸu zaÂman Mekke'den bir adam gelir ve yapılacak düğünde kullaÂnılmak üzere ödünç alırdı. Bu durum Ebû'l-Hukayk ailesinde teselsül edip geliyordu. Hatta meğâzî kitaplarında bir defasınÂda bunlardan bazı ÅŸeyler kaybolmuÅŸ ve kaybeden kiÅŸiye on bin dinar bedeli ödettirilmiÅŸtir, denilmektedir.
Rasulullah adamdan sordu: Medine'den çıkarken yanınızÂda aldığınız mal ve kablan ne yaptınız? E Ebu'l- Kasım, hepsi savaÅŸta gitti. Zaten böyle bir gün için hazırlamıştık, dediler. Allah'a yemin ederiz fci onlardan hiçbir ÅŸey yanımızda kalmaÂdı, diyerek kalmadığına dair bir de yemin ettiler.
Yakaladığım takdirde sizi öldürmemi kabul ediyor musuÂnuz? diye
sorunca; Evet, dediler. Başka bir rivayette Ebûl-Hu-kayk'in oğullarından Kinane
ve Rabia'ya şöyle dedi: Bu eÅŸyaÂlar yanınızda çıkarsa Allanın Rasululünün zim
İbn Ebi'l-Hukayk onu azarladı. Sonra yahudi uzaklaÅŸarak yerine oturdu. Sonra Rasulullah Zubeyr bin el-Avvâm'a kenÂdilerine iÅŸkence etmesini ve üzerlerinde bulunan eÅŸyayı çıkarÂmasını söyledi. Kinane'yi yaralaymcaya kadar döğmesine raÄŸÂmen bir itirafta bulunmadı.
Bu iÅŸin, Rasulullah'ın organ kesme ve vucudda iz bırakacak ÅŸekilde eziyet etmeyi yasaklamasından önce olması muhtemeldir. Yasaktan sonra olması haÂlinde bile bu iÅŸi, durumu açığa çıkarmak ve baÅŸkalarını da benzer hileden alıkoymak için taktik olarak iÅŸlediÄŸi de muhtemeldir.
Rabia bin Ebi'l-Hukayk itirafta bulunarak şöyle dedi: Kinâne'nin her sabah bu harabeye uÄŸradığını gördüm. Rasulullah Zubeyr'e orayı kazÂmasını söyledi. Zubeyr kazdı ve hazinesini çıkardı.
DiÄŸer bir rivayette Rasulullah, İbn Ebi'l-Hukaykı aklî dengesi biraz bozuk olan Salebe b. Sellam'dan soruÅŸturunca, bilmiyorum, ama Kinâne' nin bu harebeye her sabah uÄŸradığını görüyordum, dedi. Orada gömdüğü bir ÅŸey varsa ordadır. Rasulullah o harabenin kazılması için adam gönderÂdi. Kazıldı ve hazine çıkarıldı. Bunun üzerine Kinane b. Ebi'l-Hukayk1 i öldürülen kardeÅŸine karşılık olarak öldürmesi için Muhammed bin Mesle-me' yi gönderdi. Çünkü kardeÅŸi Mahmud b. Mesleme'nin üzerine büyük bir taÅŸ indirerek öldürmüştü.
Kanlarının dökülmesi ve çoluk çocuklarının ganimet olarak alınması şart koşulduğu için kendilerine bu uygulama yapılmıştır. Rasulullah (s.a.v.) Huyey bin Ahtab'ın kızı Safiyye'yi ganimet olarak aldı. Kinane ile evli idi. Yanında amcasının kızı da vardı. Hayber halkından bu ikisi dışında kimseyi de almadı.
Dıhyetu-1-Kelbî'ye Hayber ganimetlerinden vereceÄŸini vadetmiÅŸti. Dıhye, Safiyye'yi kendisine vermesini isteyince, ona Safiyye'nin amcasının kızını verdi ve Safiyye'yi kendisine alıkoydu. Henüz yeni gelin olmuÅŸ fakat zifaf olmamıştı. Meğâzî kitaplarında belirtildiÄŸine göre Safiyye birkaç gün önce ayın gökÂten kucağına düştüğünü rüyasında görmüş ve uyandıktan sonra rüyasını Kinâne' ye anlatmıştır. Bunun üzerine yüzüne bir tokat atarak, Muhammed'in karısı mı olmak istiyorsun? diye azarlamıştır.
Sonra Rasulullah onu çadırına götürmesi için Bilal'e emir verdi. O da ölÂdürülenlerin arasından geçirerek götürdü. Rasulullah bunu görünce hoÅŸlanmadı ve şöyle dedi: Henüz genç bir cariyeyi cenazelerin arasına mı götürdün? Sende rahmet kalmamış. Bilal özür diledi ve şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü! Onu saÂdece kavminin ölülerini görsün diye oradan geçirdim. Bunu tavsib etmediÄŸinizi
bilmiyordum.
Yine Meğâzî kitaplarında zikredildiÄŸine göre Rasulullah onu azad ettikten sonra kendisi ile evlenmiÅŸtir. Kendisi ile evlenmek için Ümmü Eymen'in onu hazırlamasını söyledi. Medine'ye varmadan önce konaklama yerinde onunla zifafa girdi. Rasulullah'm yanında itibarı büyüktü. Hatta rivayete göre zifafa girdikten sonra binmesi için kendisine deve getirildiÄŸinde Rasulullah ayağını dizine koyarak binmesini söylediyse de kendisi Rasulullah'ın dizine sadece dizini koyarak bindi. Kendisi istemiÅŸ olsa bile ayağını Rasulullah'ın dizine basmayı hoÅŸ görmemiÅŸtir. Bu davranışı Rasulullah'm hoÅŸuna gitti. Medine'ye vardıktan sonra Hz. AiÅŸe kendisini görmek amacı ile bir yabancı gibi yanma vardı. Rasulullah'm ve onun aÅŸiretinden bazı kadınların yanında oturduklarını gördü. RasuluIIah içeri giren kadınlar arasından Hz. AiÅŸe'yi tanıdı. Tekrar odasına dönünceye kadar bu konuda ona bir ÅŸey söylemedi. Sonra RasuluIIah yanına vardı ve kendisine şöyle dedi: Safiyye'yi- nasıl gördün? Åu cevabı verdi: Yahudi kadınları arasında bir yahudi kızdan baÅŸka bir ÅŸey görmedim. Ancak onu sevdiÄŸim duydum. Bunun üzerine Hz. Peygamber: Öyle deme ya AiÅŸe. Kendisine İslâmı arzederken yüzünde bir nefret alameti bile görmedim, buÂyurdu. Yine rivayete göre Rasulullah'ın diÄŸer hanımları onunla bir araya geldikÂlerinde: Ey yahudinin kızı! diye kendisine hitabetmelerinden hoÅŸlanmıyarak durumu Rasulullah'a ÅŸikayet etmiÅŸ, bunun üzerine RasuluIIah da şöyle buyurÂmuÅŸtur.
Bir daha sana böyle derlerse, sen de onlara: Hanginiz benim gibidir? BaÂbam nebi, amcam nebi ve kocam nebidir.
Kendisi Harun (a.s.) soyundandır. Kendilerine bu şekilde karşılık verince Hz. Aişe ona: Ey yahudinin kızı, bunu kendinden söylemiyorsun, demişti.
Ganimet olarak alındıktan sonra nafile olarak baÅŸkalarına bağışlanmasını caiz görenler, Rasulullahm Dıhye'ye Safiyye'nin amcasının kızım- bağışlamaÂsını delil olarak göstermektedir. Ancak bunun gerçek tevili îmam Muham-med'in söylediÄŸi gibi ÅŸu ÅŸekildedir: Ketibe kalesi Rasulullaha mülk olarak geçmiÅŸti. Onun için cariyeyi ona bağışladı.
Yine bu ÅŸekilde muamelenin caiz olduÄŸunu kabul eden fakihler bazı yolÂlardan rivayet edilen bu hadisle istidlal etmiÅŸlerdir. Rivayete göre yahudiler şöyle demiÅŸlerdir: Ya Muhammed! Malların sahibi biziz, Onları herkesten çok kendimiz biliyoruz. Bizi buradan çıkarma, ortak olmak üzere onları bize bırak. Bu ÅŸekildeki izah Ebû Hanife'nindir. Onu da Müzâra'a Bölümünde belirttik.[329]
Eman Lafızları
372- imam Muhammed şöyle der: Müslümanlar gayri müs-limlere sesli olarak eman verdiklerini hangi dille olursa olsun ilan etseler ve onlar da seslerini işitseler, hepsi eman altında olurlar.
Bu dilin Arapça, Farsça, Rumca ve Kıptice olması aynıdır.
Bununla ilgili Hz. Ömer'den gelen şöyle bir haber var: Irakta bulunan askerlerine şöyle yazdı: Bir kimseye; Korkma, ürkme, telaÅŸlanma, dediÄŸiÂniz zaman o adam eman altında olur. Çünkü Cenabı Hak dilleri ve kasteÂdilen ÅŸeyleri bilir. Eman, öldürerek yahut yaÄŸmalayarak onlara zarar vermemektir. Bu da Allah'ın bir hakkıdır. Cenabı Hakkın ilminden zerre kadar bir ÅŸey kaybolmaz. O her gizliliÄŸi bilir.
Bu mukaddimeden de anlaşıldığı gibi muamelatla ilgili iÅŸlerde tek başına bir dilin kendisi sözkonusu olmayıp anlaşılan mana önemlidir. İmam MuhamÂmed ve Ebû Yusuf ibadetlerde Arapça dil ÅŸartını koÅŸmuÅŸlardır. Çünkü tekbir ve namaz kıraatini Farsça okumayı bu ikisi caiz görmemektedir. Zira İslam, dinsel metnin hem lafzına, hem manasına baÄŸlı kalmayı gerektirir. Bunu gözetmek gerekir.
Muammelatta ise bu ÅŸart deÄŸildir. Tasdik ve ikrar olan iman hangi dille olursa olsun sahih olunca, eman öncelikle sahih olur. Kurban keserken de okuÂnan besmele, maksat hasıl olduktan sonra hangi dille olursa olsun sahihtir. Emanda İse bunların hepsinden daha çok geniÅŸlik vardır.
373- Düşmanın bilmediÄŸi bir dille müslümanlar eman altınÂda olduklarını kendilerine duyursalar, yine emin olurlar.[330]
Kendilerine eman verildiğini tam manasiyle bilmeleri zordur. Çünkü bunu bilmeleri batini bir iştir. Hükmü ona bağlamak mümkün değildir.
Hüküm kendisine delalet eden açık sebebe taalluk eder. O da "eman" sözüÂnü kendilerine duyurmaktır. Bu da fıkıhta büyük bir esastır. Bunun için duy-
mayı ÅŸart koÅŸtuk. Çünkü duyamayacakları kadar uzak bir mesafeden seslenecek olurlarsa, eman olmaz. Zira bunu duyup duymadıklarını anlamak mümÂkündür. Yine aralarında bir tercüman bulunup da kendilerine müslümanlann bu sözlerinin manasını anlatabilir. Bununla eman gerçekleÅŸmiyecek olursa, bu müslümanlann onlara hainlik etmeleri sözkonusu olur. Oysa hiyanetten sakınmak vaciptir.
Anlaşılıyor ki onlar anlamasalar bile müslümanlar kendilerine bilmedikleri bir dille seslendikleri için anlam olarak eman vermiş sayılırlar. Bundan dolayı sesi anlamamaları eman altında olduklarına dair hükmü iptal etmez.
374- Müslümanların seslerini işitmiyecek uzaklıkta iseler, eman hükmü sabit olmaz.
Çünkü müslümanlann seslerini kendileri anlıyacak durumda değildirler. Zira aradaki mesafe büyüktür.
375- Müslümanlar düşman bir kimseye: eman altındasın, korkma, sana zarar gelmez, dediklerinde o kimse tamamen e-man altına girmiş olur.
Çünkü bu nevi sözlerle ancak korku içinde olan kiÅŸinin korkusunu giderÂmek için hitabedilir. Eman'ın gerçekleÅŸmesiyle kendisinden korku gider. Her müslüman eman verme yetkisine sahip olduÄŸundan bu sözlerden birini söyleÂdiÄŸinde eman vermiÅŸ sayılır.
Mesela, kölesine, "azad ettim, sen hürsün" demesiyle kölenin hürriyetine kavuşması gibi.
376- Müellif, aklî dengesi bozuk olanın verdiÄŸi emana deÂÄŸinerek şöyle demektedir: Aklî dengesi bozuk olan kimse İsla-mı tavsif edip akledebiliyorsa, verdiÄŸi eman geçerlidir. Bu kiÅŸi iman konusunda akıllı sabi (çocuk) gibidir. ÇocuÄŸun emanı böÂlümünde belirttiÄŸimiz ihtilaf bunda da sözkonusudur.
377- İslamı akledip anlamıyorsa, emanı geçerli değildir.
Çünkü O, akledemiyen çocuk hükmündedir. Ancak geçimini temin konuÂsunda
aklı yeterli olduğu halde b
378- Komutan, zimmîlerden birine, muhariplere eman verÂmesini emretse, yahut müslümanlardan biri zimmîye böyle bir ÅŸey emretse ve zımmî de yerine getirse, bu eman caizdir.
Çünkü komutan eman yetkisini bizzat kendisi elinde bulundurmaktadır.
Emir verdikten sonra zimmi de bu yetkiye sahip olur. Zimmînin, inancı sebeÂbiyle
düşman tarafa meyil duyacağı mülahazasiyle emanı sahih olmamakla beÂraber
müslümanın ona emretmesi h
Ama çarpışmasını emrederse, durum değişir. Sadece bu emirle emanı muteber olmaz. Çünkü müslümanın zimmîye çarpışma emrini vermesiyle eman yetkisini de verdiği manası çıkmaz. Böyle bir şey olsa kafirin kendisi eman vermiş sayılır. Halbuki kafir bu konuda yetkili değildir.
Ancak müslüman kiÅŸi, ona eman vermeÄŸi emrederse bu emirde eman verÂme serbestisi manası da vardır. Çünkü bu eman müslümanın reyi ile çıkmıştır. Bunda töhmet de sözkonusu deÄŸildir.
Bu emir iki ÅŸekilde olmaktadır: Ya zimmînin doÄŸrudan doÄŸruya: "Size e-man verdim" yahut "Falan müslüman size eman verdi" demesiyle olur. MüsÂlüman ona: "Åunlara eman ver" dediÄŸinde zimmînin, "Size eman verdim, yahut falan size eman "verdi" demesi arasında fark yoktur. Onlar da eman altında olurlar. Çünkü bu emirle eman verme yetkisine sahip olur. Bu konuda herhangi bir müslüman hükmüne girer. Müslümanın onlara: "Size eman verdim yahut falanca size eman verdi" demesi müsavidir. Her iki ÅŸekilde de eman altında olurlar. Çünkü emanm yetkili kiÅŸi tarafından verildiÄŸini belirtmektedir.
Müslüman kiÅŸi, zimmiye: "Falan size eman veriyor" demesni emretse ve zımmi de bu ÅŸekilde söylerse, onlar eman altında olurlar. Çünkü zımmiyi kenÂdilerine elçi göndermiÅŸ gibidir. O da bu görevini yerine getirmiÅŸ olur. Bu da, kendilerine eman verdiÄŸini bildiren bir mektup yazması ve zımmi ile gönderÂmesi gibidir. Bu mektup kendilerine ulaşınca, eman altında olurlar.
Kendisi onlara: "Size eman verdim" derse, bu eman geçerli olmaz. Çünkü kendisine verilen emre muhalefet etmiÅŸ olur. Onun görevi mektubu kendilerine ulaÅŸtırmaktı. Bu da eman verme yetkisini içine almaz. Yine: "Size eman verÂdim" demesi mektubu ulaÅŸtırması demek deÄŸildir. Sadece kendi kendine ek olaÂrak yaptığı bir akiddir. Akid yapmaÄŸa da yetkili olmadığından bu akdi geçersizdir.
379- İmanı Muhammed şöyle der: Düşmana esir düşenin verdiği eman, kendisinden başka müslümanları bağlamaz.
Çünkü verdiÄŸi eman sırf kendi adına olup diÄŸer müslümanlara ÅŸamil deÂÄŸildir. Nitekim esir kendi canından korkmaktadır. Halbuki eman verenin kendi canından emin olması lazımdır. Sonra dârulharpteki kafirler zaten esirden emindir. Çünkü esirin bütün imkanları elinden alınmıştır. Düşman yurdunda hemen hemen herzaman bir müslüman esir bulunduÄŸundan onun vereceÄŸi eman baÅŸkasını baÄŸlamaz. Aksi halde düşmanla savaÅŸ kapısı sürekli kapanmış olur. Çünkü korkuya her kapıldıklarında esiri zorlayarak ondan eman alabilirler. Bundan dolayı esirin verdiÄŸi eman diÄŸer müslümanları baÄŸlamaz.
Ancak kendisi için düşmanla yaptığı eman akdine iki tarafın da baÄŸlı kalÂması gerekir. Mallarından bir ÅŸey çalmaması lazımdır. Çünkü kendisi için bir töhmet vaki deÄŸildir. Zira daha önce onların yurtlarında eman altında olarak kalmak için ahde vefayı kendine ÅŸart koÅŸmuÅŸtur.
380- Düşmanın elinde gördüğü müslüman köle veya müslüÂman cariyeyi kurtarmak niyetiyle de olsa, müslümanın eman ahdini bozması caiz deÄŸildir.
Çünkü bu esnada dârulharp kafirleri İslama girecek olsalar müslüman
esir ve cariye yine s
381- Ancak kafirlerin elinde hür bir müslüman veya zınımi veya sözleşmeli köle ya da ümmü'I-veled yahut bir müslünıana veya zımmiye borçlu olan kimselerden birini görürse bunları ellerinden kurtarmağa çalışabilir.
Çünkü bunlar ganimet olmazlar. Nitekim onun vasıtasıyla onlar müslüÂman olsa kendisi onların olmaz. Zaten sayılan kiÅŸileri haksız yere tutuyorlar.
Nitekim onlara eman verirken haksızlıklarını tekeffül etmiş değildir. Onun için hırsızlıkla veya gaspederek o kişileri çıkarıp kurtarma hakkma sahiptir. Ancak hakkında ahid vermek caiz olan şeylerde ahde riayet etmesi gerekir. Onları kafirlerden kurtardıktan sonra tekrar ellerine vermek üzere eman akdi yapması caiz değildir.
382- İslam ordusu karargahında eman verilen kimseleri, komutan düşmanla yaptığı anlaÅŸmayı bozmak isterse, önce onÂları emin bir yere ulaÅŸtırması gerekir. Ancak bunlar, "esir alıÂnan kadın ve çocuklarımızdan ayrılmak istemiyoruz" diyerek çıkmayı kabul etmezlerse, komutan kendilerine zarar vermeÂmek ve emin oldukları yere götürmek için düşmana saldırıyı geciktirir. Böylece kendilerini ihtar ederek özür kabul etmiye-ceÄŸini de bildirir. "Åu saate kadar çıkıp gitmezseniz sizi zimmi sayar, haraca baÄŸlarız ve emin olmayacağımız yere de salmaÂyız." diyerek ihtar eder. Bu müddet içinde çıkıp gitmezlerse kendileri zımmi olmayı kabul etmiÅŸ sayılırlar. Böylece uzun müddet İslam yurdunda kalırlarsa eman altında yaşıyan zım-miler gibi zimmet akdini zımnen kabullenmiÅŸ sayılırlar.
383- Komutan, düşman askerinin İslam ordusuna saldırÂmasından ve müslümanları gece Öldürmelerinden endiÅŸe ediÂyorsa onları emin olacakları yere çıkmaya zorlayabilir ve bir süre tayin edebilir. Bu konuda müslümanları gözetmesi gereÂkir. Her gece eman verdiÄŸi kiÅŸileri bir yere toplar ve baÅŸlarına nöbetçi diker.
Çünkü onların çıkmaya ve çocukları ile eşlerinden belirli bir süre içinde ayrılmaya zorlanmaları sonucu tehlikeleri daha da artmış olur. Onları gözettiği gibi müslümanları da gözetmesi lazımdır. Gözetme yolu da budur.
Belirtilen süre içinde çıkmayıp zımmi olmayı kabul ederlerse, hergün bir yere toplanır ve İslam yurduna çıkıncaya kadar başlarına her gece bekçiler dikilir.
Çünkü sürenin geçmesi ile zımmi de olsalar kendilerinden tamamen emin olmak doÄŸru deÄŸildir. Aksine cizye vermekle mükellef tutulmaları onların tehlikesini daha da artırmıştır. Yine korkuları gece daha çok artmaktadır. Bu sebepÂten her gece baÅŸlarına nöbetçi diker. Sabah olunca nöbetçiler onları eÅŸ ve
çocukları ile başbaşa bırakır.
384- Yine İslam ordusu düşmanla yüz yüze geldiÄŸinde bunÂlar bir yere toplanır ve baÅŸlarına nöbetçiler dikilir.
Çünkü iki ordu karşılaştığında tehlike ihtim
Onları ücretsiz beklemek imkanı yoksa, yönetici ganimet malından ücret vererek başlarına bekçiler dikebilir.
Çünkü ücretle görevli tutmada ganimeti toplıyan mücahidlerin yaran vardır. Bu ödeme, ganimet mallarını yahut ganimeti toplayan erlerin menfaatini korumak için verilecek ücret gibidir.
Bu koruma da cihad kapsamındadır, halbuki cihad ücretle nasıl caiz olur? diye akla bir soru gelebilir. Hemen belirteyim ki, durum böyle deÄŸildir. Çünkü beklenen kimseler muharip deÄŸil, zımmidirler. Bunları beklemek de cihad saÂyılmaz. Bu bekleme müslümanlara yahut onların eÅŸyasına saldırma endiÅŸeÂsinden dolayıdır. Ganimetleri korumak için ücretle bekçi tutup bunları bekÂlemek, ganimetleri almak ve müslümanları öldürmelerini önlemek için ücretle nöbetçi dikmek arasında fark yoktur.
385- Müslüman askerlerden biri, kaledeki veya siperdeki müşriklerden birine: "Gel" anlamında bir işaret yapsa veya kaledekilere, "Kapıyı açın" şeklinde işaret etse yahut göğe işaret yapsa ve müşrikler de bunu eman sanarak istenen bu şeyleri yerine getirseler, yapılan bu şeylerin müslümanlarla düşman taraf arasında eman ifade edip etmediği önceden bilinsin veya bilinmesin eman sayılır ve "Size eman verdim" hükmündedir.
Çünkü eman iÅŸinde çerçeveyi geniÅŸ tutmak esastır. Hıyanete benzer ÅŸeyÂlerden sakınmak da vaciptir. Aralarında daha önce biliniyorsa zaten mesele yoktur. Çünkü örfle sabit olan, nasla sabit olmuÅŸ gibidir. Böyle bir ÅŸey eman
sayılmıyacak olursa, hıyanet olur. Daha önce bilinmiyorsa onu örf
mesabesine, hatta daha üstün seviyeye çıkaran h
386- Sonra Hz. Ömer'in şu hadisini delil göstermektedir: "Müslümanlardan biri düşman askerlerinden birine "Buraya gel" derse ve "gelirsen öldürürüm" diyerek bildirse ve adam gelse eman altında olur.
"Gelirsen öldürürüm" sözünü anlamaz veya itiÅŸmezse hüküm böyle olur. Ama bunu anlar ve duyar da yine gelirse, fey olur. Çünkü vaziyetin ve örfün delaleti aksini iddia etse bile sözünün itibarını düşünür. "Erkeksen gel", "kavga istiyorsan gel", "gel de görürsün" gibi sözler söylediÄŸinde bunun açıkça tehdit olduÄŸu ve eman ifade etmediÄŸi açıktır. Ama mutlak olarak "gel" demesi, muvaÂfakat ifadesidir. Yine parmağı ile göğe iÅŸaret etmesi, "Seni Allah adına temin ederim" yahut "Allah'a yemin ederim ki sen emniyettesin" anlamında olup sana eman verdim, demektir.
387- Müslüman askerler düşman yurdunda savaşçı bir a-damı yahut kadını görür ve bu düşman savaşçı: ben eman alÂmak için geldim, derse ve kendilerinin bundan daha önce haÂberleri yoksa, sözüne itibar edilmez ve fey sayılır.
Çünkü zahir durum onu yalanlamaktadır. Kendisine saldmlıncaya kadar o kişi gizlenmişti. Onun durumu da eman istiyene değil, saldırmak istiyen kişiye benzemektedir. Açıkçası tuzağa düşdükten sonra bir hile yolunu aramaktadır.
388- Müslüman askerlerin ulaÅŸamıyacağı, fakat sesini duÂyabildiÄŸi bir yerde ise ve müslümanlar da öldürmek istedikleÂrinde sesini keserek müslümanlara teslim olursa fey' olur. YöÂnetici dilerse, "Eman almak için geldim" sözünü dinlemeyip Öldürebilir.
Çünkü müslümanlar kendisini öldürmek istediklerinde onların eman verip vermiyeceğini seslenerek öğrenebilirdi. Sonra emin bir yerde de bulunuyordu.
Seslenerek eman istemeyi terkedince, elinde imkan olduğu halde böyle bir şey düşünmemiş demektir. Açıkçası müslümanlara karşı koymak istemiş, ancak imkan bulamayınca hile yoluna başvurmuştur.
389- Müslümanlar onu Öldürmek yahut esir etmek için haÂrekete geçmeden önce onlara gelse ve eman dilese, emin sayılır.
Çünkü onlara doÄŸru gelmesi teslim olduÄŸunun delilidir. Bu da eman dileÂmek için seslenmek gibidir. Halbuki birinci durum böyle deÄŸildi. MüslümanÂların harekete geçmesinden sonra davranması onlara karşı koymak istediÄŸini gösterir. Lakin müslümanların davranmasından önce geliÅŸi teslim olma isteÄŸini ifade eder. Onların tüccarları da eman istemeden müsliimanların yurduna girdiklerinde durum aynı olur.
390- Bir siperde bulunup da müslümanlar onun sesini duy-
mayacak durumda iseler ve tek başına hiçbir silah da taşıÂmadan çıkıp yanlarına gelse ve müslümanlara sesini duyuracak seviyede yaklaşınca eman isteÄŸinde bulunsa, eman altında sayılır.
Çünkü kendi isteÄŸiyle sığınağından çıkmış ve müslümanların duyacağı yere gelince eman talebinde bulunmuÅŸ ve silahını bırakmıştır. Bundan da anlaşılıyor ki eman istemek için gelmiÅŸtir. Eman verseler de vermeseler de o adam eman altındadır. Çünkü Åeriat onları eman altında saymıştır. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Müşriklerden biri sana sığınırsa, ona eman ver!"."[331]
"Eğer onlar barışa yanaşırsa, sen de yanaş..."[332]
391- Yine üzerinde silah taşısa bile savaşma pozisyonunda olmadığı sabitse, eman altında sayılır.
Çünkü silahı müslümanlara satmak yahut yerinde bırakırsa kaybolur endiÂÅŸesiyle silahı muhafaza etmek niyetiyle yanma almış olabilir.
392- Kılıcını çekmiÅŸ ve mızrağını hazırlamış olarak müslüÂmanların hakimiyet alanına girdikten sonra eman talebinde bulunsa, fey' sayılır.
Çünkü bu durumu onun savaşmak için geldiğini gösteriyor.
Netice olarak hakikatine vakıf olunması mümkün olmayan şeyde zahire
göre hükmetmek caizdir. Hakikati bilinmiyen şeylerde kan dökmenin mübah-lığına
götürse bile, g
Simaya bakıp hüküm vermenin caiz olduÄŸunu ÅŸu ayeti kerime gösterÂmektedir.
"Suçlular simalarından tanınır."[333]
Duruma bakarak hüküm vermenin caiz olduÄŸunu da bu ayet göstermekÂtedir :
"Eğer savaşa çıkmak isteselerdi bir hazırlık yaparlardı."[334]
393- Asker geceleyin düşman yurduna indiğinde karşıdan bir müşrik gelerek müslümanların hakimiyet alanına girse ve ilk karşılaştığı silahlı kişilerden eman dilese, bu kişi emin olur.
Çünkü kendi iradesiyle çıkıp gelmiÅŸtir.. Ayrıca müslümanlara sesini duÂyuracak yere geldiÄŸinde onların etki alanı dışında sayılmaz. Zaten müslüÂmanlara sesini duyurmiyacak mesafeden bağırıp eman dilemek bir ÅŸey ifade etmez. Eman almak için bir ÅŸey ÅŸart koÅŸması da bu durumda bir anlam ifade etmez
Meğâzî kitaplarında zikredildiğine göre Muhammed bin Mesleme, Beni Kureyza muhasarasında bir gece müslümanların başında bulunuyordu. Ansızın iki kişi kendisine doğru çıkıp geldi. Yanına varınca kendilerine sordu: Niçin geldiniz? Eman için geldik, deyince salıverdi ve ekledi: Allahım! İyi kişilerin hatalarını bağışlama faziletinden beni mahrum etme. Sonra onları bir daha gömıedi. Durumu Rasulullah'a bildirdiğinde kendisini kınamadı.
394- Askerin ardından, sağından veya solundan güçlükler çıkardığını gördükleri biri eman dilerse, kendisine eman verilÂmez ve fey' sayılır. BaÅŸkan dilerse onu Öldürür.
Çünkü durumu casusluk için geldiÄŸini yahut bazı müslümanlara gece basÂkın
yapmayı tasarladığını göstermektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi böyle
durumlarda g
395- Durumu anlaşılmayip eman için yahut baÅŸka bir ÅŸey için geldiÄŸi kestirilemezse baÅŸkan onu alıp İslam yurduna gönÂderir ve onu zımmi olarak tutabilir.
Çünkü iki ihtim
Ömür boyu İslam diyarında tutulur. Müslüman olursa hür olur ve ona birşey düşmez, müslüman olmazsa haraca bağlanır.
İslam diyarına girmek isteyip de eman dilemek için seslerini ancak muslümanlann etki alanına girdikten sonra duyurabiliyorsa ve bu yere geldiklerinde eman isterlerse, emin olurlar.
Çünkü kendi iradeleriyle gelerek gerekli yollara başvurmuş sayılırlar.
396- Müslümanlardan emin ve etki alanı dışında oldukları halde gelip eman dilerlerse, müslümanlar onlara isterse eman verir, isterse vermez.
Çünkü düşmandan emniyet içinde olanlar yurdumuza geldiklerinde dârul-harpte yahut kalelerinde bulunuyorlardı.
397- Daha önce eman almış olduÄŸu halde kalelerinde olan muhariplerin emanlarmı muslümanlann geri almaları caiz i-ken, kalelerinde yeni eman taleb edenlerin talebini müslümanÂlar evleviyetle red edebilirler.
Ama emniyet içinde olmayıp daha önce eman almış olanÂların emanını emin olacakları yere ulaÅŸtırıncaya kadar bozmak caiz deÄŸildir.
Yine muslümanlann etki alanına girinceye kadar eman isteğiyle
gelirlerse istekleri red edilmez. Ama devlet başkanının o bölge halkına daha
önce eman vermiyeceğİni
bildirmesi, onların da bunu bilmesi h
Netice olarak eman talebi için emniyet yerinden ayrılan (kale, siper, mevzi gibi yerleri terkeden) ler teamül olarak emin sayılırlar. Aksine bir sarahat bulunmadıkça teamül hüküm gibi kabul edilir. Ama aksini belirten bir sarahat varsa teamüle (adete) itibar edilmez. Önüne yemek sofrası konulan kimseye ev sahibinin : "yeme" demesi gibi. Teamüle göre sofra yemek için gelir. Ama ev sahibi yememeyi sarahatle ifade edince bu teamül geçersiz olur.
398- Müslümanlar İslam ülkesinde savaşçı düşman bîrini gördüğünde,  "eman ile girdim"  dese bile sözüne itibar etmezler.
Çünkü İslam yurduna girmesi yasak olduÄŸundan bu adam zorla yakalanan kimse hükmüne geçer. Eman iddiası ile de töhmet altına girmiÅŸ olur. Töhmet altında olan adam hüccet olamaz. Nitekim bir müslüman onu yakalayıp köleÂleÅŸtirmek İsterse, onun "eman ile buraya girdim" sözüne itibar etmez.
399- Bir müslüman çıkıp kendisinin ona eman verdiğini söylese, sözü tasdik edilmez.
Çünkü yetkisi dışındaki bir ÅŸeyi bildirmiÅŸ olur. Zira köle edinme yahut harbe geri gönderme hakkı müslüman topluma intikal etmiÅŸtir. Müslüman topÂlumla sabit olanı bir kiÅŸinin ifadesi iptal edemez.
400- Eman verdiğini söyleyen müslaman fert dışında iki müslüman daha buna şahitlik ederse, o adam eınan altında olur.
Çünkü delil ile sabit olan, görme ile sabit olmuş gibidir. Kendisinin eman verdiğini söyliyen kişinin bu meselede şahitliği geçerli değildir. Çünkü kendi yaptığı işi söylemektedir. Onun şahitliği, şahitlik değil, dava olur. Gayri müs-Kmlerin şahitliği de muteber değildir. Müslüman kitle ile sabit olan hak, bir kişinin söylemesi ile iptal olmaz.
401- Yîne: "Ben kralın h
Çünkü bu söz, eman altında olduÄŸunu iddia etmesi demektir. Elçiler her iki taraftan da eman altındadır. Cahiliyette de, İslamda da teamül budur. Barış veya savaÅŸ meselesi ancak elçilerle anlaşılır. Görevini (haberleÅŸmeyi) yerine getireÂbilmesi için elçinin eman altında olması lazımdır. Bir toplumun elçisi Rasulul-lah'ın (s.a.v.) huzurunda söylememesi gereken sözleri söyleyince Rasulullah ona: "elçi olmasaydın seni öldürürdüm" buyurdu. Bundan da anlaşılıyor ki elçi eman altındadır. Onun için sırf iddia etmesiyle elçi olduÄŸu tasdik edilmez.
402- Kralın yazdığına benzer bir mektubu çıkarır ve bunu kral yazdı,
diyerek elçi olduğunu iddia ederse, g
Mektup uydurma olabilir. Ancak dârulharpte kendisinin elçi olduğuna şahitlik yapacak iki müslüman şahit bulamayacağından bu kadarla kendisinden iktifa edilir. Daha önceki şeylerde de durum böyledir.
Ebû Hanife'ye göre yanında bir mektup yahut bir delili yoksa ve müslü-manlardan biri onu dârulİslamda yakalarsa fey1 olur. Çünkü müslümanların kuvveti sayesinde onu yakalayabilmiÅŸtir. Dârulharpte müslüman askerler araÂsında bulunan kiÅŸiyi birinin yakalaması gibidir. Ancak bu durumda kendisinden beÅŸte bir pay (hms) vermek gerekir. Bu konuda rivayet tektir.
Beşte birin vacip olduğuna dair Ebû Hânife'den iki rivayet vardır. îmam Muhammed'e göre bu adam, onu yakalayan müslüman için fey'dir. Çünkü islam diyarında bu adam mubahtır. Onu kim önce yakalarsa kendi mülkiyeti olur. Avı yakalayan ve otu toplayan kimse gibidir. Beşte birin vacip olduğuna dair İmam Muhammed'den de iki rivayet vardır.
Netice olarak İmam Ebû Hanife'ye göre bu adamın İslam yurduna girişi yasak olduğundan, girdikten sonra yakalanınca yenik düşmüş hükmünde olur ve yakalanmadan önce İslama girse bile fey1 sayılır. Daha önce yakalanan ve devlet başkanı tarafından henüz köleleştirilmeden müslüman olan esir gibidir.
İmam Muhammed'e göre ise, bir müslüman yakalamadıkça o adam İslam diyarında yakalanmış gibi olmaz. Müslüman olursa hür olur. Çünkü ele geçirmek esasında yurtla değil, elle olur. Bunun için yakalanmadan önce tekrar eski yurduna dönerse hür olur. Biri ele geçirirse sadece kendisi ele geçirdiği İçin onun mülkü olur.
"Yakalamadan önce kendisine eman verdim" derse İmam Muhammed'e göre emin olur. Çünkü zahirde onun kölesidir. Hür olduğunu da itiraf etmiştir. İtirafından dolayı da töhmet altına girmez.
Ebû Hanife'nin kıyasına göre bu sözünde tasdik edilmiÅŸ olmaması lazımÂdır. Çünkü müslüman cemaatin hakkı onda sabit olmuÅŸtur. Haklarını iptal etmeÂde zaten tasdik edilmiÅŸ deÄŸildir. İslam yurdunda müslüman olduktan sonra yakalanmadan dârulharbe dönerse hür olur ve ona bir ÅŸey de gerekmez.
İmam Muhammed'e göre bu meselede bir kapalılık yoktur. Çünkü yurduna
dönse de dönmese de hürdür. Ebû Hanife'ye göre bu adam devlet baÅŸkanı taraÂfından
köleleÅŸtirilmedikçe yakalanmış olsa bile köle olmaz. Dârul harbe dönerÂse
köleliği kalkar. İslama girmesi h
403- İslam ordusu düşmana ait ÅŸehirlerden birine uÄŸradıkÂtan sonra baÅŸka bir tarafa geçeceÄŸi zaman ÅŸehir halkı onlara: "Sizden kimseyi öldürmemek ÅŸartı ile bu yoldan deÄŸil de baÅŸka yoldan gidebilirsiniz" diye teklif ederse ve müslümanların da ÅŸehrin sahibi düşmana gücü yetmiyorsa, her ne kadar daha uzak ve zor ise de onların yararına olursa bu teklifi kabul edebilirler.
Çünkü düşmanın orduyu takibederek arkadan birer ikiÅŸer müslümanları öldürmesinden emin deÄŸildir. Halbuki bu anlaÅŸma onları bu tehlikeden kurtarÂmaktadır. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Hudeybiye'de bundan daha ağır ÅŸartlan kabul etmiÅŸtir. Mekkeliler müslüman olup Medine'ye gelen herkesi kendilerine iade etmesini ÅŸart koÅŸtular. Bu ÅŸart yürürlükten kalkıncaya kadar Rasulullah (s.a.v.) ona baÄŸlı kaldı. Zira Mekkelilerle Hayber ehli arasındaki anlaÅŸmaya göre taraflardan kim saldırıya uÄŸrarsa diÄŸeri onu koruyacaktı. Bu da müslüÂmanları ilgilendirirdi. Böylece Rasulullah (s.a.v.) Hayber'e yürüdüğü zaman Mekkelilerden emin olmak için kendileriyle anlaÅŸma yaptı. Bundan da anlıyoÂruz ki müslümanlara yararlı olduÄŸu sürece bu nevi ÅŸartı kabul etmede bir sakınca yoktur.
404- Bu ÅŸartı kabul ettikten sonra aynı yoldan geçmeÄŸe tekrar karar verirlerse bu ahdi bozar ve durumu onlara bilÂdirirler.
Çünkü bu, eman ve saldırmazlık ahdi mesabesindedir. Buna riayet etmek ve kendileri bozuncaya kadar bozmamak gerekir.
405- Müslümanlar: "Bu yoldan geçmemiz kendilerine zarar vermez" diye ısrar ederse, kendilerine şöyle denebilir: "Bu yol üzerinde herhalde onların ekinleri, hurmalıkları ve meraları olabilir. Bunlar kendilerine lazım olur. Onları kullanmanızı ve hayvanlarınızı otlatmanızı da istemiyorlar. Yahut hayvanları vardır. Onların olduğu yerden geçmenizi istemiyorlar.
"Hayır, bu en kolay yoldur. Geçerken hiç dokunmayacaÂğız" derlerse, kendilerine şöyle denilir: Hiçbir ÅŸey olmazsa bile mümkün deÄŸildir. Çünkü adamlar herhalde kalelerini ve hayÂvanlarını görmenizi, yolunu bellemenizi istemiyorlar. Sonra baÅŸka sefer gelirsiniz ve zarar verirsiniz. Yahut burada onların açık bir tarafım görür ve gelir saldırırsınız. Onun için yapacaÂğınız bir tek ÅŸey var; O da Cenabı Hakkın ÅŸu kavline göre ya sözünüzü tutarsınız yahut ahdi bozduÄŸunuzu bildirisiniz. O, şöyle buyuruyor: "Sen de onlara karşı anlaÅŸmayı bozarak aynı ÅŸekilde davran"[336]
406- Åehir halkı "nehrimizin suyundan içmemek üzere bize söz vezin, der ve biz de kabul edersek, nehirden içmemizin kenÂdilerine zararı olsun veya olmasın sözümüzü tutmamız lazımÂdır. Ama kendilerine zarar dokunmıyacağını kesin olarak biliÂyorsak, onların haberi olmadan da içmemizin ve hayvanlara su vermemizin bir sakıncası yoktur.
Çünkü şartın faydası varsa gözetilmesi gerekir. Fayda getirmiyen yahut zararı önlemeyen şartı koşmak İnadçılıktır. Bu işin kendilerine zarar vermiye-ceğini bildiğimiz anda bu şart yararsız ve geçersiz olur. Eğer kendilerine zarar veriyorsa bu şarta riayet etmek lazımdır. Fayda veya zarar belli değilse, zahire ,göre hükmedilir. O da bir menfaat sağlamadan yahut bir zararı önlemeden böyle şartı koş m ıyac aklarıdır. Çünkü aklı olan faydasız boş şeylerle uğraşmaz. Aksi sabit olmadıkça zahire göre hüküm vermek vaciptir.
407- Müslümanlar kendileri ve hayvanları o suya muhtaç iseler ahidlerini bozar ve kendilerine sudan faydalandıklarını bildirirler. Sonra sudan faydalanırlar. Mera için de durum aynıdır.
Çünkü kendi mülkiyetleri değildir. Rasulullah (s.a.v.) halkın su ve otlakta ortak olduklarını belirtmiştir. Böyle bir şartın kendilerine yararı olmadığını anlayınca bu ortaklık haklarını kullanırlar.
408- Ama ekine, bağlara ve meyvelere zarar vermemek üzere söz almışlarsa, kendilerine zararı olsun veya olmasın bunlardan bir şey almak yahut zarar vermek caiz değildir.
Çünkü bu onların mülkiyetidir. İnsanın tasarruf hakkı menfaat veya
zarar açısından değil, m
409- Ekin ve meralarını yakmamak üzere bizden söz almış iseler, yakmak dışında müslümanlar hayvanlarıyla beraber bu şeylerden faydalanabilirler.
Çünkü ahde baÄŸlılık ÅŸart koÅŸtuÄŸumuz kadariyle bizi baÄŸlar. O da yakmakÂtır. Ondan yemenin, yakma ile iliÅŸkisi yoktur. Ayrıca insanın kendi mülkünden yemesi helal olduÄŸu halde yakması caiz deÄŸildir.
Yine Åam
410- Köylerini yıkmamak üzere bizden söz alsalar bile oraÂlarda bulunan yiyecek, ot ve bina dışındaki ÅŸeylerden faydaÂlanmada bir sakınca yoktur.
Çünkü yıkmak binalarda olur. Yiyecek ve benzeri ÅŸeyleri almak ise saklı ÅŸeylerde olur. Zaten yıkmadaki bozgunculuÄŸu bildikleri için bu ÅŸartı koÅŸmuÅŸ olabilirler. Yiyecek ve benzeri ÅŸeylerden faydalanmak caiz ise de kereste ve benzeri ÅŸeyleri almak caiz deÄŸildir. Ancak bina dışındaki keresteleri almak ve onunla ateÅŸ yakmakta bir sakınca yoktur. Çünkü bu yıkmak deÄŸil, faydalanÂmaktır. Bu ÅŸarta göre yıkarak veya yakarak evlerine zarar vermek yahut tahrip etmek helal olmaz. Çünkü bu tahripten de ötedir. Åartın hükmü bunda önÂcelikle sabit olur.
Kilitli bir kapı bulup da açamazsak ahitlerini bozduÄŸumuzu kendilerine bildirmeden önce onu kırmamız doÄŸru olmaz. Ama açabilirsek bir sakıncası yoktur. Çünkü kapıyı açmak yıkmak demek deÄŸildir. Kilidini kırmadan açÂmamız mümkün deÄŸilse kırmak caiz deÄŸildir. Çünkü bu tahriptir. Åartın metÂninde kabul ettiÄŸimiz ÅŸeylerin azı da, çoÄŸu da aynıdır.
411- Ekinlerinden ve hayvanlarının yeminden faydalanmaÂmamızı ÅŸart koÅŸmuÅŸlarsa, bunlardan herhangi bir ÅŸey yakÂmamız caiz deÄŸildir.
Çünkü yakmak, ÅŸart koÅŸtukları yememekten de öte bir zarardır. Evle-viyetle hükmün kapsamına girmektedir. Mesela anne babaya "üf' demek yasak ise, sövmek evleviyetle yasak olur. Bunda durum yakmamayi ÅŸart koÅŸmaÂlarının aksinedir. Çünkü yemek zarar bakımından yakmaktan daha hafiftir. Yakmak malın kendisini telef etmektir. Yemek ise kendisinden faydalanmaktır. Yememeyi ÅŸart koÅŸmalarından maksat malın kendilerine kalmasıdır. Bu mal yeme ile yok olacağı gibi yakmakla da yok olur. Ama yakılmamasını ÅŸart koÅŸmaları, mallarının bozulmaması demektir. Yemede ise bozmak yoktur. -
412- Ekinlerini yakmamayı şart koşmuşlarsa, yakmamız da caiz değildir.
Çünkü bu her yönden şartın metnine dahil olmuş gibidir. Çünkü her ikisi de ifsad etmektir.
413- Yine suya batırarak telef etmemeyi şart koşmuşlarsa, su ile telef etmek de caiz değildir.
414- Aynı şekilde gemilerini yakmamayı ve batırmamayı şart koşmuşlarsa, onları alıp götürmemiz de caiz değildir.
Çünkü bu ÅŸarttan maksat kendilerinden faydalanmaları için bizzat gemiÂlerinin
s
Nitekim evlerini yakmamayı ve yıkmamayı ÅŸart koÅŸtuklarında evleÂrini yıkıp kerestesini ve kapılarını alıp götürmek de caiz deÄŸildir.
Bundan maksatları adı geçen şeylerini telef etmemektir. Ancak hepsini şartın metnine dahil edememişlerdir. Telef etmenin açık sebeplerinden sadece yakma ve yıkmayı zikretmişlerdir.
415- Kendilerinden esir aldığımız kimseleri Öldürmemeyi ÅŸart koÅŸmuÅŸlarsa, yakaladığımız esirleri Öldürmeyip fey' sayÂmada bir sakınca yoktur.
Çünkü esir etmek, ÅŸart koÅŸtukları ÅŸekilde öldürmek demek deÄŸildir. ÖlÂdürmek bünyeyi yok etmektir. Nitekim düşmanın kadın ve çocuklarını esir almak caiz olduÄŸu halde öldürmek caiz deÄŸildir.
416- Kendilerinden kimseyi esir etmemeyi ÅŸart koÅŸmuÅŸÂlarsa, esir almak yahut öldürmek bizim için caiz deÄŸildir.
Çünkü öldürmek esir almaktan daha kötüdür. Koştukları bu şart hem esir almak hem de öldürmek için geçerlidir.
Ancak kendileri de müslümanlardan kimseyi esir etmemek ve öldürÂmemek üzere verdikleri söze riayet etmiyerek hainlik ederlerse anlaÅŸmayı bozmuÅŸ sayılırlar. Artık önceden olduÄŸu gibi kendilerinden esir almamız yahut esirlerini öldürmemiz caiz olur.
Nitekim Mekkeliler Rasulullah'la anlaÅŸmalı olan Huzaa oÄŸulları aleyÂhine Bekr oÄŸullarına yardım edince Rasulullah (S.A.V.) anlaÅŸmayı bozduÂÄŸunu kendilerine duyurmadan üzerlerine yürümüş ve aniden bastırmak için iÅŸi gizli tutmuÅŸtur. EÄŸer içlerinden bir kiÅŸi bu fiili iÅŸlerse bu onların hepsinin ahdi bozdukları anlamına gelmez.
Çünkü bir kişinin bunu işlemesi aralarında yaygınlık kazanması demek değildir. Sonra, toplum adına bir kişinin anlaşmayı bozma yetkisi de yoktur. Nitekim bir müslümanın dinen haram olan bir şeyi işlemesi imanını bozması demek değildir. Yine bir zımmi bu şekilde davranırsa eman ahdini bozmuş demek değildir.
Åayet onlardan bir cemaat yahut baÅŸkanları veya bir ferd savaÅŸmak amacıyla bunu iÅŸler de kendileri de bunu bildikleri halde deÄŸiÅŸtirmezse, o zaman bu davranış anlaÅŸmayı bozmak sayılır.
Çünkü başkanın işlediği aralarında hemen yayılır. Aralarında biri işleyip de kendileri karşı çıkmazsa sanki kendileri ona emretmiş gibi olurlar. Nitekim, beyinsiz birinin yaptıklarına karşı çıkılmadığı zaman emredilmiş gibi sayılır. Bu işin aleni olarak işlenmesi iki taraf arasındaki anlaşmanın bozulması gibidir.
417- Her iki taraf esirleri öldürmemek üzere anlaÅŸtıklaÂrında bizden esir aldıklarını öldürmedikleri takdirde bizim de onlardan esir aldığımız esirleri öldürmemiz caiz deÄŸildir.
Çünkü bu davranış onların anlaÅŸmayı bozması demek deÄŸildir. Çünkü onÂlar esir etmeme ÅŸartını deÄŸil, esirleri öldürmeme ÅŸartını kabullenmiÅŸlerdir. Åarta baÄŸlı kaldıkları sürece aynı muamele ile biz de kendilerine karşı anlaÅŸmaya baÄŸlı kalırız.
418- Düşman taraftan biri eman ile islam yurduna girdikÂten sonra kasten veya yanlışlıkla bir müslümanı Öldürse veya yolkesenlik yapsa veya müslümanlar hakkında bilgi toplayıp düşmana vererek casusluk yapsa veya müslüman yahut zımmi bir kadınla zorla zina etse veya hırsızlık yapsa, bunlardan hiçÂbiri ile iki taraf arasındaki ahdi bozmuÅŸ sayılmaz.
Ancak İmam M
Görüşümüze göre müslüman, bu fiillerden birini iÅŸlediÄŸi zaman nasıl ki liÂman ahdi bozulmuyorsa, muharip de iÅŸlediÄŸi zaman eman ahdini bozmuÅŸ olmaz.
419- Bu konuda delil, Hâtıb b. Ebi Belte'a hadisidir: "Mu-hammed üzerinize yürüyor, tedbirinizi alın" diye Mekkelilere: mektup yazdı. Bunun hikayesi uzundur. Cenabı Hakkın ÅŸu ayeti onun hakkında nazil oldu: "Ey inananlar! Benim de düşÂmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin"[337] CeÂnabı Hak yine de onu mümin olarak vasıflandırmıştır.
Yine Ebû Lübâbe b. Abdilmunzir'e Beni Kureyza: Rasu-lullah'm hükmüne uyarsak bize nasıl davranır? diye danıştıkÂlarında elini boÄŸazına götürerek kafalarını vuracağını haber vermiÅŸtir. Cenabı Hak bu ayeti onun hakkında indirmiÅŸtir:
"Ey inananlar! AUaha ve Peygambere karşı hainlik etÂmeyin"[338]
Bunları iÅŸlemekle mümin imandan çıkmadığı gibi eman altında olan kimsenin iÅŸlemesiyle de eman ahdini bozmuÅŸ sayılÂmaz. Ancak kasten bir mümin öldürürse kısas olarak o da ölÂdürülür. Çünkü muamelat iÅŸlerinde kulların haklarına riayet edeceÄŸini kabullenmiÅŸ demektir.
420- Bir müslümana iftira etse kendisine iftira cezası uyguÂlanır.
Çünkü bunda da kulların hakkını çiÄŸnemiÅŸ olur. Bu ceza kulların haysiÂyetini
korumak için konulmuştur. Onun için ceza uygulanacağı zaman iftiraya uğrayanın
ifadesine başvurulur. Zarar gönen kişinin görüşü alındıktan sonra yerine
getirilir. Ancak zina ve hırsızlık gibi cezayı gerektiren suçlardan birini
işlediğinde Ebû Yusuf a muh
421- İmam Muhammed görüşünün sıhhatini şöyle delillen-dirir: Zımmîlere bu
cezaların uygulanıp uygulanmıyacağı koÂnusunda Müslümanlar ihtilaf etmiÅŸlerdir.
Medine
Çünkü zımmi muamelat iÅŸlerinde İslam ahkamına riayetle mükelleftir. ZiÂra ülkenin vatandaşıdır. İçki içme cezası dışında bütün cezalar kendisine tatbik edilir. Çünkü içkinin haram olduÄŸuna kendisi inanmıyor. Haram olduÄŸuna İnanmadan ceza sebebi meydana gelmez. Ama eman altındaki kiÅŸi vatandaÅŸ deÄŸildir. Hükümlerimizi de kabullenmiÅŸ deÄŸildir. Sadece ihtiyacını gidermek için yurdumuza gelmiÅŸ, sonra yurduna dönecektir. Kendi yurduna dönüşten alıkonulmaz.
422- Eman altındaki kiÅŸiyi bir müslüman veya zımmi ölÂdürse, kısas gerekmez.
Bunun için sırf Allah'ın hakkı olan cezalar kendisine uygulanmaz.
Ancak yine bir zimmî, eman altındaki kişilerin malından aldığı şeyleri iade etmekle emrolunur. Tükettiği şeyler için tazminat öder. İliştiği kadına mehir öder.
Çünkü mülkiyetinde olmıyan bir kadına ilişmeğe ya ceza yahut mehirden biri mutlaka terettüb eder. Ceza vacip değilse, mehir vaciptir. Çünkü bu, kadının hakkıdır.
Yaptığına karşı ceza olarak dayak atılır ve devlet başkanının uygun göreceği kadar hapsedilir.
Tazir edilir. Çünkü tazirde temizleme ve tazim manası vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor : "Ona yardım etmeni, Ona saygı göstermeniz için"[339] Kafir ise buna ehil değildir. Bunun için "Edebe aykırı davrandığı için dayak atılır" dedi.[340]
Düşmandan Eman Verilen Kişinin Tasdik Edildiği Ve Edilmediği Yerlerr
423- Müslüman ordusu bir sığmağa yahut kaleye uğrar ve yanında dururken orada bulunan savaşçılar: Malımız ve aile efradımız için bize eman verirseniz size kapıları açarız, derse ve kendileri de eman verdikten sonra kapıları açarsa, her ne kadar kendilerini belirtmemiş de olsalar, eman altında olurlar.
Çünkü "bize" anlamındaki zamir, konuşan kimsenin konuşacağı şeyleri kendi nefsine ilave etmekten kinayedir. "Ala" sözü de şart içindir. Nitekim Cenab-i Hak şöyle buyuruyor: "Allaha ortak koşmamak şartiyle sana biat etmek üzere geldikleri zaman..."[341]yine buyuruyor : "Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek gerekir"[342]Yani bu şartla. Böylece anlıyoruz ki bize eman verin, derken kendilerini de dahil etmişlerdir. Müslümanlar da eman verdikten sonra onlar emin olurlar.
424- Sığınakta bulunanlar eman aldıktan sonra dışarı çıkar ve müslümanlara : İşte bunlar bizim yiyeceklerimiz, bunlar da ailemiz ve akrabalarımızdır, derse adaletli iki müslüman ÅŸahiÂdin ifadesiyle beraber delil bulunmadıkça tasdik edilmezler.
Çünkü mahzende bulunan bütün ÅŸeylerde sebebin zuhura ile haklan da sabit olmuÅŸtur. Onlar, müslümanların hakkı sabit olduktan sonra hak iddia e-diyorlar. Delil olmadan sözleri tasdik edilmez. Adil müslümanların ÅŸahitliÄŸi dıÂşında müslümanlan bir hüccet baÄŸlamaz. Mesela alış veriÅŸte taraflardan birisi ÅŸart muhayyerliÄŸi[343] olduÄŸunu iddia etse, bu iddiası ancak delil ile geçerli olur.
425- İmam Muhammed der ki; Bu konuda kıyasla amel etmek mümkün değildir.
Çünkü kapıları açmadan Önce mahÂzende mal ve yakınları için ÅŸahit gösterecek
adalet sahibi iki müslüman
ÅŸahit bulamazlar. Erkeklerin mutt
Bir şey üzerinde birbirlerini tasdik ederlerse, ona itibar etmemiz lazımdır.
Çünkü aralarında bulunan ÅŸeyin hakikatine nüfuz etmek elimizde olmaÂdığından kendi tasdiklerinin zahirine bakılarak hüküm verilir. Söylediklerini yalanlarlarsa, fey1 olurlar.
Çünkü yalanlama h
426- Bunlar kendilerini yalanladığı zaman başka kimselerin yakınları olduklarını iddia etseler, sözleri tasdik edilmez.
Çünkü sözleri çelişmektedir. Sözü çelişkili olana itibar edilmez.
Yine biz sözlerini tasdik ederken istihsan kabilinden kabul ediyoruz. Bu da böyle batıl birşeyde birbirini tasdik etmeğe cesaret edemiyeceği kanaatinin hasıl olmasıdır. Bu ise iddia anında kaybolmaktadır. Onun için mahzendekilerin hepsi fey' olur. Ancak eman altında olanlar ve başlangıçta yakınları olduklarına dair kendilerini tasdik edenler müstesnadır.
427- Onlardan bir kiÅŸi, mahzenden çıkanların bir kısmı benim ehlimdir, baÅŸka bir kiÅŸi de, benim ehlimdir, diye iddia etseler ve çıkanlar da bunlardan birini tasdik etse onun ehlinÂden sayılır ve eman altında olur. İkisini de tasdik etmezse fey1 olurlar.
Çünkü eman için gerekli sebep iki taraf arasında sabit olmamıştır.
428- Ehli demek; büyük küçük, kadın erkek, oğlu ve eşi gibi şahıslardır.
Kıyasta ise ehli sadece eşidir. Çünkü örfe göre evli olan kimseye müte-ehhil denir. Evli olmıyana da müteehhil olmıyan denir. Bir cemaat bu görüşte ise de İmam Muhammed şöyle demektedir :
Ehil sözü, erkeğin evinde barındırdığı ve geçimini sağladığı herkese şamildir.
Nitekim Hz. Nuh kıssasında çocuÄŸun ehilden olduÄŸu belirtilmektedir. "Åüphesiz oÄŸlum ehlimdendir."[344] Hz. Lut kıssasında da Cenabı Hak eÅŸi ehil-den istisna etmiÅŸtir: " EÅŸi hariç onu ve ehlini kurtardık"[345] Nuh kıssasında yine şöyle denilmektedir: "Her cinsten birer çifti ve aleyhinde hüküm verilmiÅŸ olanın (yani eÅŸinin) dışında kalan çoluk çocuÄŸunu ve inananları gemiye bindir, dedik"[346] Böylece anlıyoruz ki ehil sözü kadın eÅŸ dışındaki aile fertlerini kapsıÂyor. Bir kaç kiÅŸiye baktığı zaman: falancanın ehli çoktur, denilir. Bu durum, örfe göre ehil ve eÅŸ sözü eÅŸit ÅŸekilde kullanıldığından ileri gelmektedir-
429- Kendisinden ayrılmış büyük oÄŸlu ehlinden sayılmaz. Yine evli olup da kocasının evinde olan kızları da ehlin dışınÂdadır.
Çünkü nafakası ona ait deÄŸildir. Ehil ise akrabası olsun veya olmasın evinÂde barındırdığı ve geçimini saÄŸladığı kimselerdir.
430- Bu konuda birbirlerini tasdik ederlerse emin olurlar. Taraflardan biri iddia eder, karşı taraf onu yalanlarsa, iddia eden taraf fey1 sayılır. Yalanlıyan taraf "ben yanildım" der ve sözünden dönerse, artık tasdik edilmez.
Çünkü sözünde çeliÅŸki bulunmakta ve yalanlamasiyle müslümanların hakÂkı daha önce sabit olmuÅŸ bulunmaktadır. Sözünden dönerek diÄŸer tarafı tasdik etmesiyle bu hak batıl olmaz.
431- Ailelerimiz için bize eman verin derlerse ve mesele aynı ise, onlardan her şahsın ailesi, ülkelerinde baba tarafından kendilerine nisbet edilen akrabalarıdır. Nitekim ülkemizde müminlerin emirinin ehli, Abbas oğulları, Hz. Ali soyundan ve Talha ile Zübeyr soyundan gelenlerdir.
Evden maksat, oturulan ev değildir. Ondan maksat soydur, aile nesebidir. İnsan babasının kavmine mensubdur.
Böylece anlıyoruz ki ehli, nesebini teşkil eden aile zinciridir. Kendisi ile tanındıkları babalarının ehli olmaktadırlar.
432- Eman altında olan kimsenin annesi, eÅŸi, anne bir karÂdeÅŸleri, teyzeleri ve dayıları, evinde olsalar bile ehlinden sayılÂmazlar.
Çünkü kendisinin mensub olduÄŸu kimseye deÄŸil, baÅŸka birine mensupÂturlar.
Nitekim h
433- Yine âl'imiz için eman verin diyebilir. Ehli va âli, sözleri örfe göre aynıdır, cinsim için eman verin derse, yine durum aynıdır.
Çünkü insan anasının kavmi cinsinden değil, babasının kavmi cinsin-dendir. Nitekim Rasulullah (S.A.V.)'in oğlu İbrahim, annesi kıptî olmasına rağmen kendisi Kureyş'tendir. Yine İsmail annesi Hacer'in kavmi cinsinden değil, babası Hz. İbrahim'in kavmindendir.
434- Akrabalarım, yakınlarım veya nesebime bağlı olanlar için eman verin diye taleb ederse;
Ebû Hanife'nin kıyasına göre bu bütün yakınları için geçerlidir. Bu koÂnuyu "ez-Ziyâdât" kitabında "vasiyetler" bölümünde açıklamıştık. Ancak bu konu ile vasiyyet konusu arasında iki açıdan fark vardır :
a- Ebû Hanife'ye göre vasiyyet en yakın akrabadan baÅŸlar ve geriye doÄŸru gider. Burda ise yakını da uzağı da bütün akrabalar eman altına girer. AraÂlarında fark yoktur. Çünkü bu sıla yolu ile gerekli olan bir ÅŸeydir. Sılada ise insan- yakın ile uzak arasında tercih yapar, yakından uzaÄŸa doÄŸru tasnif eder. Ama can kurtarma durumunda insan yakın veya uzak akraba aynmı yapmaz.
Birinci durumda (yani vasiyette) uzağı ve yakını eşit tutmak yakına zarar getirir. Hakkını azaltır. Uzak olanı ortak yapılırsa, yakına zarar gelmez. Çünkü uzak olana eman verilse de, verilmese de kendisi eman atına girer.
b- Yakına yapılan vasiyette oğlu veya babası dahil olmaz. Herhangi bir sebepten dolayı ona varis olmasalar bile durum değişmez. Emanda ise istihsan yolu ile oğlu da babası da dahildir. İkisinde de kıyas aynıdır. Çünkü akrabalık sözü herhangi bir vasıta ile başkasına akraba olan kimseyi de içine almaktadır. Ama vasıtasız olarak başkasına yakın olan akrabalıkla mensub olandan daha yakındır. Cenabı Hakkın şu ayette akrabaları ebeveyne atfetmesi de bunu desteklemektedir.
"Ana babaya, yakınlara uygun bir tarzda vasiyet etmesi"[347], Ancak isÂtihsan yolu ile şöyle demektedir :
435- Akrabaları için eman taleb etmesi onlara acıdığından onları kurtarmak içindir. Babasına ve oÄŸluna olan ÅŸefkati diÄŸer akrabalara ÅŸefkatinden daha büyüktür. Bu açık olduÄŸundan onları da emana dahil ettik. Dahil etmeseydik kiÅŸinin babasına akrabamdır, demesi hakaret olurdu. Eman iÅŸlerinde de onu dıÂÅŸarıda bırakmak yahut baÅŸkasına eman isteyip onu kurtarÂmamak insafsızlıktır. Burada onları da dahil edersek ilgisizlik ve ebeveyne itaatsizlik sözkonusu olmayıp iyiliÄŸe daha yakın olur. Bunun için emana dahil edilmiÅŸlerdir.
436- Yiyecekleri için eman verildikten sonra daha k
Çünkü anlıyoruz ki mal adamın elinde olduÄŸu sürece onun sayılır. Nitekim kendi ÅŸahsı hakkında da sözü geçerlidir. BelirttiÄŸimiz gibi bu iÅŸ esasında iddia eden kiÅŸiyi tasdik etme meselesine racidir. Yiyeceklerde de durum aynıdır. Daha önce elinde olan kimsenin tasdikine baÄŸlı olur. Åu anda elinden çıkmıştır, denemez. Çünkü elinden çıkmasının sebebi ganimet olarak almmasıdu; Eman ile sabit olan, bu sıfata dahil olan mesabesinde olmaz. Yine bu mana nefislerde mevcuddur. Hükmen ganimet yolu ile alınmış gibi olmuÅŸtur. Bununla beraber onları bu konuda tasdik etmek esas ilkeye itibar edilmesi sebebiyledir.
437- Bu yalanlamadan sonra başka bir yiyecek iddiasında bulunsalar, tasdik edilmezler.
Çünkü ilk iddialarından anlaşılmıştır ki mahzende olduğunu iddia ettikleri yiyeceklerden başka şeyleri olmamıştır. Kitapta tercih ettiğimiz mefhum yolu ile de bu iş sabit olmuştur. Sonra ikinci iddialarında çelişkiye düşmüşlerdir.
438- Yiyecek elinde olan kimse onları yalanlıyarak bu ÅŸeyler benimdir, dedikten sonra tekrar onları tasdik ederse bu sözüne itibar edilmez. Çünkü bunda çeliÅŸki vardır. Yalanlama ile ganiÂmet mah olma gerçekleÅŸmiÅŸtir. Bu ÅŸeyler artık fey' olur.
439- Yiyecekleri eman altındakilerin elinde görürsek ve onÂlar da: Bunlar, bize eman verdiÄŸiniz yiyeceklerimizdir, derlerÂse sözleri muteberdir.
Çünkü sahip olma hakkı onlarındır. Zahire göre bu onlar için bir şahittir. Aksi ortaya çıkmadıkça hüküm ona göre verilir.
440- Sözü muteber kabul edilen herkese devlet başkanı yemin ettirir.
Çünkü haber verdiği şeylerde genel olarak doğru kabul edilir. Yemin de edecek olursa artık sözü tam geçerli olur. Ayrıca yeminle beraber, şer'an yalan töhmeti de kalkmış olur.
Sadece Allah adına yemin ettirilirler.
Çünkü Rasulullah (S.A.V.) : "Sizden kim yemin edecek olursa Allah'a yemin etsin, değilse yemin etmesin" byurmuştur. Ama eman altındaki kafir ise mukaddes şeyler üzerine ciddi bir şekilde yemin ettirilir.
Hristiyan ise: "İncili Hz. İsa'ya indiren Allah'a" Yahudi ise "Tevratı Hz. Musa'ya indiren Allah'a" şeklinde yemin ettirilir.
Çünkü bu ziyadelik h
Mecûsîise : "Ateşi yaratan Allah'a" yemin ettirilir.
Bu da aynı amaçla yapılmaktadır. Ancak birçok
Halbuki ateş diğer yaratılmış varlıklardan farklı değildir, görüşündedirler. Ama hıristiyan ve yahudiye ettirilen yeminde durum böyle değildir. Her iki yemin şeklinde de iki Peygamber ve iki kitaba ta'zim vardır. Bu da doğrudur.
441- Yakınları için eman aldıktan sonra adam: Bu benim ehlimden değildir derse ve esir alınan da tasdik ederse, sonra adam; hayır, ehlimdendir, diye kendi iddiasını yalanlarsa, sözüne itibar edilmeyip esirin dediği geçerlidir.
Çünkü ilk iddiasiyle esir eman sahibi olmuştur. İkinci sözü (kendini yalanlaması) ile bu emanı iptal etmeğe çalışmaktadır.
442- Sözünde çelişki olmadığında bile tasdik edilmezken, bunda nasıl tasdik edilebilir. İddai eden değil de, ehlimdendir diye iddia edilen kişi sözünden dönerse, bu kişi fey' olur.
Çünkü müsümanlann kölesi olduğunu kendi diliyle söylemiştir. Söz-konusu kişi eman verilenin ehlinden olsa da artık kendi ikrarı önem kazanır.
Ama idia eden kişi onun kölesi veya cariyesi olduğunu iddi etse ve iddia edilen kişi de onu tasdik ettikten sonra, ben köle değilim, derse, artık sözükabl edilmez ve köle olur.
Çünkü tasdik etmesiyle onun ölesi olmuÅŸtur. Bundan sonra onun mülÂkünü iptal etmede sözü geçerli olmaz. KiÅŸinin mülkü kendi ehlinden olduÄŸu için ona masraf eder ve eman kapsamında olur.
443- İddia jsahibi: Bu ehlimden değildir, kölem de değildir, derse ve hakkında iddia varid olan kimse onu yalanlarsa, o zaman fey' olur.
Çünkü iddia sahibi mülkünde ganimet sahiplerinin hakkı olduğunu itiraf etmiştir. Bu da onun bizzat kendi aleyhinde itirafıdır.
Ancak devlet başkanı onu öldüremez.
Çünkü baÅŸlangıçta ikisinin de köle olduÄŸunu kabul etmeleriyle bu adam eman altına girmiÅŸ olur. Bundan sonra öldürülmesi mubah olursa iddia sahibiÂnin iddiası ile ancak öldürülmüş olur. Halbuki kanının dökülmesinin cevazında onun sözü hüccet deÄŸildir.
444- Kısasa müstehak olduÄŸunu itiraf etmesi gibi sözünde çeliÅŸki olmadığı hallerde durum böyle olunca, çeliÅŸki olduÄŸunÂda sözü hiç muteber olmaz. Åayet iki taraf da mülkü olmadığını itiraf ve birbirlerini tasdik ederse o zaman devlet baÅŸkam erÂkek olanı öldürebilir. Kadın ise öldüremez.
Çünkü iddia edenin itirafı ve iddia edilenin tasdiki ile onun mülkü olmaÂdığı sabit olmuÅŸ ve eman kapsamına girmediÄŸi anlaşılmıştır. Kanının mubah olduÄŸuna dair itirafından dolayı da töhmet altına girmiÅŸ olmaz.
445- Nitekim kendi aleyhinde kısasla itirafta bulunsa ikrarı sahih olur. İster hür, ister köle olsun fark etmez.
İddia sahibi: Bu ehlim arasında bulunan oğlumdur" derse ve erkek olan esir onu tasdik etse ve devlet başkanı ikisinden de şüphelense, sadece iddiaya konu olana yemin ettirir. Yemin ederse hür olur, etmezse fey' sayılır.
Ganimet toplıyanların malı olduğunu kendisi itiraf etmiş olur. Çünkü caymak ikrar etmek mesabesindedir.
Ancak öldürülmez.
Çünkü karşılıklı tasdikleriyle eman altına girmiştir.
Bundan sonra ölürülmesi caiz olrs, inkar ettiği için caiz olur. İnkar
etÂmek, öldürmenin mubah olması için delil olmaya elveriÅŸli deÄŸildir. Delili
de, kısas cezasını hak ettiÄŸi idia edilen kiÅŸinin yemin etmeyi kabul etmemeÂsi
h
İsa bin Ebn bunun yanlış oldğunu söledi. Çükü brada ödürmenin mubah olması, inkar itibarile değil,aslın mubah olmasıladir.Kişininkanım dökülmesi mubahtı ve iar etmesiyle ödürülmesine engel olan eman da ortadan kalkmış olur. Bu da katilin, organını velisinin kestiğini iddia etmesi ve velisinin bunu inkar edip yemin etmesi mesabesinde olur. Bu durumda kısas uygulanır ve bu yemin ile öldürme sayılmaz.
Fakat kitapta söylenen, daha doÄŸrudur. Çünkü temelde var olan mübah-lık, adamın iddia eden kiÅŸinin ehlinden olduÄŸuna dair karşılıklı birbirlerini tsdik etmesiyle ortadan kalkmıştır. Bundan sonra ödürülmesi caiz, olrusa, inkar ettiÄŸi için caiz olur. Halbuki inkarda şüphe ve ihtimal olduÄŸundan o da caiz olmaz. Yalan yeminden kaçınmak sebebiyle olabileceÄŸi gibi, doÄŸru yemine yanaÅŸmamak sebebiyle de olabilir İddia eden kiÅŸiye yemin ettirilmez. Çünkü yemin ettirmekten amaç gerçekleÅŸmemiÅŸtir. Çünkü köleliÄŸin hak edilmesi ve ÖldürÂmenin mubah olması ile ilgili ÅŸeylerde oÄŸlu hakkında sözü geçerli deÄŸildir. YeÂmin ettirmekten maksat da odur.
446- Yiyecek ÅŸeyleri için eman verilen kimse henüz kimsenin mülkiyetine geçmiyen eÅŸya için: Bunlar da benimdir, derÂse ve o ÅŸeyler de söylemeden Önce müslümanların eline geçmiÅŸÂse, ancak müslümanlardan getireceÄŸi adaletli bir delil ile sözü tasdik edilir. DeÄŸilse edilmez.
Daha önce kimsenin malı olduğu bilinmediğine göre zahire bakarak o anda kimin elinde ise ona ait kabul edilir. Buna göre onda hak müslüinanlarındır. İddia sahibi bu iddiası ile müslümanların ona sahip olmalarını gerektiren zahir bir sebebi iptal etmektedir. Sözü de bunun için hüccet olmaz. Müslümanlardan adaletli bir delil getirmesi lazımdır.
447- Mal müslümanların eline geçmeden önce bunu söyleÂseydi yemin ettirildikten sonra sözü geçerli olurdu.
Çünkü mahzende olan ÅŸeyler orada olduÄŸu sürece kendisi onlara müslüÂmanlardan daha yakındı. Bu iddiada bulunduÄŸu zaman sanki o ÅŸeyler onun mülkiyetinde idi.
448- Her iki tarafın elinde ve ikisi de kendi malları olduÂÄŸunu iddia ettikleri halde devlet baÅŸkanının yanma varırlarsa, yemin ettirildikten sonra mal eman altında olan kimsenin olur.
Çünkü asıl itibariyle onun mala yakınlığı müslümanlardan önce idi. BiliÂyoruz ki müslümanlar sonradan ona ulaÅŸtılar. Asıl baki oldukça müslümanların ulaÅŸması muteber deÄŸildir.
Nitekim onu eman altındaki birinden aldıklarını bildiÄŸimizde bu mal hakÂkında onun sözü geceli olursa, burada evleviyetle geçerli olur.
449- Ancak mahzen sahiplerinden bir gurup ve müslümanÂlardan bir gurup ona tutunmuÅŸ olarak devlet baÅŸkanına gittikÂlerinde mahzen sahipleri onun eman atında bulunan kiÅŸiye ait olduÄŸunu ikrar ederlerse, onların sözü kabul edilir.
Çünkü temelde onların elinde di. Onun için müslümanlarm elinde olmaÂsına İtibar edilmez.
450- Ama onlar emirin yanına varırken mal sadece müslü-manlarm elinde ise, ona itibar edilir.
En baÅŸta elinde bulunduranın hakkı yok olmuÅŸtur. Gerçekten müslüÂmanlarm mı, tasdik edenlerin mi, yoksa baÅŸkalarının mı olduÄŸu bilinmez.
Onun için buna itibar edilmez.
Ancak o anda kimin elinde ise ona itibar edilir. O anda d müslümanlarm elindedir. Adil müslümanlarm getirecekleri delil olmadan bunu izale etmek caiz değildir.
451- Müslümanlardan bir zümre malı eman altmdaki-
lerden aldıklarına dair ÅŸahitlik yapar; yahut malı elinde tutanÂlar onu eman altındakilerden aldıklarını itiraf ederlerse veya mahzendekilerden aldıklarını söylerlerse, onlar da bu malın e-man altındaki kiÅŸilere ait olduÄŸunu söylerlerse veya onu mahÂzende olanlardan aldıklarına dair ÅŸahitler ÅŸahidlik yaparsa ve onlar da malın eman altındaki kimselere ait olduÄŸunu söyler-lerse, mal onlarındır.
Çünkü delil ile sabit olan, görme ile sabit olmuş gibidir. İtiraf ile
sabit o-lan da görme ile sabit olmuş gibidir. Müslümanlara aidiyeti de ellerine
geçme şekli itibariyle sabit olmayıp eman altındaki şahıslara iadesi vaciptir.
MüslüÂmanların onlardan aldığı kimseler malın eman altındaki kimselere ait
olduğunu aldıktan sonra da itiraf etseler yine onlarındır. Almadan önce itiraf
etseler h
452- Müslümanlar eÅŸyayı paylaÅŸtıktan yahut eÅŸya satıldıkÂtan sonra eman altındakiler eÅŸyanın kendilerine ait olduÄŸunu iddia ederlerse, kendilerine yahut krala yakın kimselere ait o-lup onlardan alındığına dair delil olmadıkça sözleri tasdik edilmez.
Çünkü maldan pay alanlar veya satın alanların m
453- Malı alan müslümanlar onu eman altındakilerden yaÂhut eman altındakilere ait olduÄŸunu itiraf eden kimselerden aldıklarını itiraf ederlerse, sözleri tasdik olunmaz.
Çünkü malda ne hakları ne de m
Ancak itiraf eden müslümana bu maldan pay düşmüşse, kendi payı için sözü tasdik edilir ve elinden alınarak eman altındakilere iade edilir.
Çünkü kendi mülkü hakkındaki itirafı onun için bir delil gibidir. Hatta delilden de üstündür,
Ancak bedeli ödenmez.
Çünkü istihkak kendi itirafı ile olmuştur. İtirafı ise diğer ganimet alanlar için geçerli değildir. Kendisi onlar yerine payını itlaf etmiş sayılır. Onun için ganimetten bedel almağa müstahak değildir.
454- Ganimet alınanlar ise dârulharpte olsun yahut oradan çıkarılmış olsun paylaşılmamış veya satılmamış iseler, müsÂlümanlarm eline düşmüş olsalar bile eman altında olduklarına dair tasdik edilirler.
Çünkü kendileri hakkında sözleri ve tasarrufları, köleleÅŸtirilmedikçe muÂteber sayılır. KöleleÅŸmeleri de ihraz etmeksizin paylaÅŸmak yahut satmakla gerÂçekleÅŸir. Nitekim ihraz ettikten sonra devlet baÅŸkanı onları öldüremez. Yine dilerse bir ihsanda bulunup onları zımmi sayabilir. Bunu yaparsa emniyet altma girmiÅŸ olurlar.
455- Ama paylaşılmış yahut satılmışlarsa artık sözleri tasdik edilmez.
Çünkü onlar için kölelik gerçekleşmiştir. Bundan sonra sözleri muteber değildir. Kendileri hakkında da tasarruf yetkileri yoktur.
Ancak satılma ve paylaÅŸmadan önce eman altındakilerin ehlinden oldukları konusunda eman altındakilerle karşılıklı birbirlerini tasdik ettikÂlerine dair müslümanlar ÅŸahitlik yaparsa, artık kendilerine dokunulmaz.
Çünkü delil ile sabit olmak, görme ile sabit olmak, gibidir.
456- EÅŸya hakkında da durum aynıdır. Ellerinden alınmaÂdan önce karşılıklı birbirlerini tasdik ettiklerine dair bir delil varsa ona da dokunulmaz.
Malın ellerinden alınması, taksim ve satışla köleleÅŸtirilmeieri gibi sayılÂmıştır. Ancak bu, önceden kimin mülkiyetinde olduÄŸu bilinmiyen mallar için geçerlidir.
457- Ama delil ile istihkak bu ÅŸekilde sabit olduktan sonra satılanları, satın alanlar ücret karşılığında iade eder. GanimetÂten kendisine pay düşen gazilerden ise bütün ganimetler payÂlaşılmış olsa bile beytulmaldan bedeli ödenerek iade edilir.
Çünkü onların payı gerçekleşmiştir. Ganimet sahiplerine bedel ödenerek verdikleri karşılanır.
458- Zahire göre dağıldıkları için iade edilmesi zordur. Onun için bu müslümanlarm uğradıkları bir zarar olarak kabul edilir ve beytulmaldan telafi edilir.
Nitekim ganimetten artakalan cevher ve benzeri şeyler varsa dağıtılmayip betulmale terkedilir. Yine satış akdi tamamlandığı halde Ödenmiyen bir şey varsa o da beytulmale verilir. Çünkü külfet nimet karşılığıdır.
459- Buna ÅŸahitlik yapanlar satın alan- yahut kendilerine maldan pay düşenler ise ikrarları sebebiyle kendileri hakkınÂdaki sözleri tasdik edilir. Beytulmal iÅŸin sözleri tasdik edilmez. Bedel veya ücretle iade haklarına sahip olamazlar. Ellerindeki ÅŸeyler alınır ve eman altındakilere iade edilir. Silah, at ve köleÂler dışında bütün bu ÅŸeylerle düşman yurduna çıkmalarına müsaade edilir. Çünkü at, silah ve köleler İslam diyarında alıkonmuÅŸ ve paylaÅŸmak yahut satmak için bekletilmiÅŸtir. Bu alıkoyma da ÅŸeriatın ve müslümanlarm hakkına riayet, yani düşmanın güçlenmemesi için yapılmıştır. Müslümanların hakÂkını iptal konusunda bu malların sahiplerinin sözlerine itibar edilmez.
Bu şeyleri, eman altındakilere satmış veya bağışlamış mesabesinde olur. Onun için düşman yurduna bu şeyleri götürmelerine müsaade edilmez. Ama müslümanlar tarafından bir delil ile sabit olmuşsa durum değişir. Çünkü delil burada müslümanlarm aleyhinedir.
460- Ehli ve eşyaları hakkında eman almış olanlar: Mahzen-dekiler hepsi ehlimiz ve eşyamızdır, biz de onların sahibiyiz, derse ve mahzenden çıkanlar da tasdik ederse sözleri kabul edilir.
Çünkü bazılarını iddia etmeleri h
Aneak bu, aksi bilinmediği sürece böyle kabul edilir.
Mahzendekilerin ileri gelenleri olduğu bilinen bir topluluk ise durum böyledir.
Ama bunun aksi biliniyorsa sözleri tasdik edilmez.
Çünkü burada tasdik bir nevi zahire itibardan dolayıdır. Yalan olduğuna dair delil açığa çıkınca zahire itibar edilmez.
461- Para, külçe altın, kadın süs eÅŸyası ve mücevherler eÅŸÂyaya dahil deÄŸildir.
Çünkü meta' esasta kendisinden faydalanılan ÅŸeyin ismi ise de altın, güÂmüş ve süs eÅŸyası baÅŸka isimle meÅŸhur olmuÅŸtur. O da ayn yahut cevherdir. Bu da mutlak meta1 (eÅŸya) isminin kapsamına girmesini engeller. Sonra, meta' kendisinden faydalanmakla tükenebilen ve yaygın olan ÅŸeydir. Halbuki altm ve benzeri ÅŸeyler çok deÄŸerli olduklarından bu özellikte deÄŸildirler.
Meta' ismine elbise, yatak, örtü ve bütün ev eÅŸyası dahildir. Buna kıÂyas ederek kapları dahil etmemek lazımdır.
Çünkü örfteki kullanışa göre kaplar eÅŸyaya atfedilir. Halbuki aynı ÅŸey kenÂdine atıf yapılmaz. Atıf da gösteriyor ki kablar meta'dan ayrı ÅŸeylerdir.
Ama istihsana göre evde yararlanılan kaplar meta' sınıfına dahildir.
Çünkü halk arasında meta' isminden maksat evlerde kendisinden faydaÂlanılan ve yaÅŸmaa imkan saÄŸlayan ÅŸeylerdir. Bu Özellik kaplarda da vardır. Bunun için atlar, silah ve eÄŸerler buna dahil deÄŸildir.
Çünkü evde bunlardan faydalanma olmamaktadır. Bunlardan evde deÄŸil, harpte faydalanılır. Evin bir bölümü de deÄŸildir. Meta' kelimesinin genel kapÂsamı içine de girmez. Nitekim para, mücevher ve benzeri ÅŸeyler de buna dahil deÄŸildir.
462- Herşeyimiz için bize eman verin, diyecek olurlarsa bütün mallan dahil olur. Çünkü şey kelimesine mevcut bütün varlıklar girer. Yine sahip olduğumuz şeylere yahut mala eman verin, diye talebte bulunursa bütün malları buna dahil olur.
Çünkü mal kelimesi mülkiyete geçme ve kendisinden yararlanma itibariyle hepsini kapsar. Nitekim adam malının üçte birini başkasına vasiyet etse bütün malının üçtebiri buna dahil olur. Eman konusunda da durum aynıdır.
Ancak istihsan kabilinden sadakanın üçte biri adak olarak ayrıldığında bu mal zekat malı olarak anlaşılır. Bu da Cenabı Hakkın kendisine vacip kıldığı şeyi kendi şahsına vacip kılmasına itibar etmektir. Emanda ise bu yoktur. Daha doğrusu bu vasiyetin karşılığıdır. Çünkü vasiyet mirasın kardeşidir. Varislik her çeşit malda sabit olduğu gibi vasiyet de sabit olur.
Burada da mal için eman vermek, malı ganimet almanın karşılığıdır. Ganimet almak her mal için geçerli olduğu gibi eman hükmü de genel lafzı ile verildiği zaman her çeşit mal için geçerli olur.
463- Ehlimiz için eman veriniz, diye müslümanlardan isterlerse ve onlar da; olur, eman verdik, diye cevap verirlerse, onların kendisi fey' olur, ama ehilleri eman altında sayılır.
Çünkü emanı kendileri için değil, ehilleri için taleb ettiler. Sarahat, kinaye ve delalet yolu ile kendilerini zikretmediler. İnsan kendi şahsının ehlinden olmaz. Çünkü ehli başkalarıdır. Zira "ehlimiz" dediği zaman ortaya çıkan tamlayan ve tamlanan birbirinden ayrı şeylerdir.
Onlar bu sözlerle kendilerini iki yönden kastetmişlerdir, deyip şöyle itiraz edilebilir:
a- Onlar akrabalarına acıdıkları için onlara eman taleb etmişlerdir. Halbuki kendilerine olan şefkatleri yakınlarına olan şefkatten daha fazladır.
b- Yine bununla yakınların d doknulmamasını kastetmiÅŸlerdir. KorunÂmaları da onlara bakan ve infak eden kimselerin bekası ile olur. Bunlar da kendileridir.
Cevap olarak diyoruz ki; evet bunu kastettiler. Ancak Cenabı Hak kenÂdilerini yardımsız bırakıp da kendi ÅŸahıslarını unutunca, bu kastettikleri ÅŸeyÂlerden mahrum kaldılar. Daha doÄŸrusu, müslümanların onlara eman vermesiyle kendileri mahrum oldular. Çünkü müslümanlar: Size eman verdik, demeyip onlara eman verdik, dediler.
Muaviye zamanında buna benzer bir olayın meydana geldiÄŸi rivayet ediÂlir. Bir zümre için eman almaÄŸa çalışan kimse müslümanlara çokça eziyet etÂmiÅŸti. Muaviye şöyle dua etti. Allahım, Onu unuttur. Yakınları ve kavmi için eman taleb etti, ama kendisini hiçbir ÅŸekilde zikretmedi. Onun için yakalandı ve öldürüldü.
Sonra, insan böyle durumlarda kendi ÅŸahsını kastetmeksizin ehil ve yaÂkınlarını kurtarmaÄŸa çalışır. Bu da ya eman almaktan ümidini kesmesi yahut fazla sıkıntı ve bedbinlikten hayattan bıkması ÅŸeklinde olur. Maksat itibariyle delil müşterektir. Ama lafız itibariyle kendisi zikredilmemektedir.
Yine kendileri elele verelim de kadın ve çocuklarımıza eman verin derse ve müslümanlar kabul ederse, kendileri emana dahil olmazlar. Çünkü sözleÂrinin manası ÅŸudur: Size elimizi verelim hakkımızda dilediÄŸiniz gibi davranın. Daha önce geçen mesele de bunun gibidir.
Ehlimiz için eman almak kastiyle sizinle anlaÅŸmak üzere yanınıza gelelim, derlerse ve müslümanlar da geliniz, diye kabul ederse ve onlar da gelip yakınÂları için eman alırsa, kendileri de eman altında olurlar. Bu da yakınlarına eman verdikleri için deÄŸil, çıkmalarını istedikleri için eman sayılır. Çünkü müslüÂmanlar çıkış için emir verdikleri zaman zımmen eman vermiÅŸ sayılırlar.
Nitekim eman İçin aralarında bir anlaşma sağlanamazsa onları güven içinde olacakları yere iade etmeleri ve dokunmamaları gerekmektedir.
Bu da birinci durumun aksinedir. Çünkü onlar bunu söylerken henüz mahÂzenden: ehlimize eman verin diyordu, Akrabalarına eman verdik ama bu eman onları kapsamaz. Sonra eman talebinden baÅŸka bir ÅŸey için çıktıklarında fey' olurlar.
464- Zürriyetimizden olanlara eman istiyoruz, deseler ve müslümanlar kendilerine eman verseler, kendileri de dahil bütün çocuk ve torunları emin olur.
Çünkü zürriyet kelimesi bütün bunları içine alır. KiÅŸinin zürriyeti kendiÂsinden doÄŸduÄŸu soyudur. Bu da zürriyetin aslıdır. Nitekim bütün insanlar Hz. Adem ile Hz. Nuh zürriyetinden gelmiÅŸlerdir. "İşte onlar Adem'in ve Nuh'la beraber taşıdıklarımızın soyundan..."[348]
465- Kızların çocukları buna dahil değildir.[349]İmam Mu-hammed burada böyle söyledi.
Gerekçe olarak kızların çocukları annenin zürriyetinden değil, babanın
zürriyetindendirler. Nitekim h
466- Bundan sonra kızların çocuklarının da bunlara dahil olduğunu söyledi.
Çünkü yukarıda belirttiÄŸimiz gibi zürriyet asıldan doÄŸan fer'in adıdır. Baba da anne de çocuÄŸun iki aslıdır. Anne de zaten kendi babasının zürriyetindendir. Ondan doÄŸanlar zürrüyetinden olurlar. Hatta asliyyet ve tevellüd manası annede daha açıktır. Çünkü erkeÄŸin erlik suyu onun rahminde hayat kazanır. Yani çoÂcuk babanın erlik suyu vasıtasiyle anadan doÄŸmuÅŸ olur. Torun, babanın babasıÂnın zürriyetinden olduÄŸu gibi aynı zamanda anne babasının da zürriyetinÂdendir.
Bu mesele ile ilgili olarak Yahya b. Ya'mer'den şöyle bir hikaye nakÂledilir: Günün birinde Haccac onu öldürmek kasdiyle yanma girer ve ölÂdürmek için bir bahane olsun diye ona gücü üstünde ÅŸu teklifte bulunur. Ya alevilerin Rasulullah'ın zürriyetinden olduÄŸunu gösteren Kur'an'dan bir ayet okursun, yahut seni öldürürüm. Okuyacağın ayet "Çocuklarımızı ve sizin de çocuklarınızı çağıralım"[350]ayetinden baÅŸka olsun.
Bunun üzerine şu ayeti okudu: "Ve onun zürriyetinden Davud'u,
467- Çocuklarımız için eman verin derlerse, bu emana sulblerinden olan çocukları ve erkekler tarafından olan torunÂları dahildir. Kızlardan olan çocuklar ise onların çocukları deÄŸildir.
Burada böyle denilmektedir.
Hassâf bunların da emana dahil olduklarını İmam Muhammed'den rivayet etmektedir. Çünkü "çocuklar" kelimesi az önce belirttiğimiz gibi onları da kapsamaktadır. Rasulullah'ın Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i tutarken buyurduğu "Çocuklarımız ciğerparem izdir" sözü bunu desteklemektedir:
Bu hadis mecaz olarak kabul edilmektedir. Delili de Cenabı Hakkın şu ayeti kerimesidir: "Muhammed sizin adamlarınızdan hiç birinin babası değildir."[352]
Gerçekten oÄŸlun olan kimsenin sen de gerçekten babasısın, demektir. Yahut özel olarak bu babalık Hz. Fatıma'nın çocukları içindir. Nitekim PeyÂgamber efendimizin şöyle buyurduÄŸu rivayet edilmektedir.
"Bütün çocuklar babalarına nisbet edilir. Ancak Fatıma'nın çocukları bana nisbet edilir. Onların babası benim."
468- Torunları için eman isteyince kızların çocukları da buna dahil olur.
Çünkü oÄŸlun oÄŸlu (torun) ismi hakikaten onu doÄŸuranın oÄŸludur. O da oÄŸlu ve kızının oÄŸludur. Kızından doÄŸan çocuklar aynı zamanda hakikaten oÄŸÂlunun oÄŸludur. Halbuki birincide durum böyle deÄŸildi. Orada çocuklarını zikÂretmiÅŸtir. Halbuki onlar hakikatte kendisinin çocuklarıdır. Hükmen de doÄŸumÂdan ona mensub olanlardır. Bunlar da kızların çocukları deÄŸil, erkeklerin çoÂcuklarıdır.
469- Mevâlinıiz için eman verin, derlerse ve onların mevâlisi ve mevâlilerin de mevâlisi varsa, istihsan yolu ile hepsi eman altında olurlar.[353]
Kıyasta ise mevâlinin mevâlisi buna dahil olmaz. Çünkü bu isim hakikaÂten
kendi mevâlisi içindir. Mevâlinin mevâlisi için ise mecaz olarak kullanılır.
Nitekim, onlar mevâlisinden değildir, diye inkar ederse, bu inkâr sahih olur.
Bunun için mev
470- Mevâlilerin mevâlileri mevâli olmakla ve vela ile ona mensup olurlar. Onlar çocuklarla beraber çocukların çocukÂları (torunları) mesabesindedir.
Vasiyette mevâlisi yoksa mevâlilerin mevâlileri dahil olur. Ama iki taraf var ise dahil değildir. Muzaheme (darlık yapma) yi kabul edersek mevâlinin payı düşer. Daha uzak olanın sıkıştırmasiyle yakın olanın payını azaltmak caiz değildir. Emanda da bu yoktur. Mevâlilerin mevâlisi dahil olsun veya olmasın mevâlisi bir suretle emana dahil olur. Anlaşıldığına göre bundan maksat her iki tarafı da kurtarmaktır.
Sonra, hakikatle mecazın birleÅŸtirilmesini de söylemiyoruz. Ancak mevaÂliye verilen bu isim hakikattir. Mevâlilerin mevâlisi için de hakikat ve suret vardır. Bu suret itibariyle haklarında şüphe meydana gelmektedir. Ancak emanda vus'at esastır. Nitekim enin, suret olarak mücerred iÅŸaretle sabit olur. Böyle olduÄŸu için bu lafızla evleviyetle sabit olur. Vasiyet de bundan dolayı
farklı olur.
471- Kardeşlerimiz için eman verin, derlerse bütün erkek ve kizkardeşleri emin olurlar.
Çünkü kardeşlik ismi erkek ve kızları içine alır. Cenabı Hak buyuruyor :
"Eğer mirasçılar erkek ve kadın kardeşlerse..."[354]
Hakikatte bu kip erkekler için kullanılır. Ancak Araplar arasında erkekÂlerle kadınlar bir arada zikredildiÄŸi zaman taÄŸlib yolu ile erkekler için kullanıÂlan kip kullanılır. Bu kip ile kullanılanlar hakikat mesabesinde olur.
Diyoruz ki; Erkek kardeş bulunmayıp sadece kız kardeşler varsa, onlar emana dahil olmazlar. Çünkü erkekler için kullanılan kip, tekil dişileri içine almaz.
Yüce Allahm"Kardeşleri varsa, altıda biri annesinindir"[355]avet itiraz için delil gösterilir ve tek kız kardeşler, annenin payını üçte birden altıda bire indirir, deyip itiraz edilirse, deriz ki;
Azaltma bu ayetle deÄŸil, sahabenin ittifakı ve hacb (engelleme) manasına itibar edilmesiyle meydana gelmiÅŸtir. Bunu da feraiz kısmında belirtmiÅŸtik. Bununla beraber serî nasslarda bu manayı var saymak-caizdir. Ama kulların lafızlarında ÅŸahsi yorum yapmadan bizzat lafza riayet edilir. "KardeÅŸler" keliÂmesi de tekil diÅŸi lafızları ne hakikaten, ne laf zan kapsar.
472- Çocuklarımız için eman verin, derlerse ve onların da kız ve erkek çocukları varsa hepsi eman altında olurlar.
Sebebini "kardeşler" konusunda açıkladık. Hanefi mezhebi imamlarından bazılarının İfadesine göre kardeş ve çocuklarla ilgili cevap iki imam ile Ebû Hanife'nin ilk kavline göredir. Ama ikinci kavline göre vasiyette falanın çocukları denildiğinde sadece erkek çocuklar ve falanın kardeşleri denildiğinde de sadece erkek kardeşleri anlaşılır.
Ancak en doğrusuna göre hepsi de bu görüştedirler. Çünkü eman bahsinde vasiyyet bahsinden daha çok genişlik vardır. Ebû Hanife vasiyette sadece hakikate itibar etmektedir. Emanda ise hakikati de ve kullanış şekliyle hakikate benziyenleri de kabul etmektedir.
473- Åayet aralarında erkek bulunmayıp hepsi de kız iseler tamamen fey' sayılırlar.
Çünkü bu kip tamlananın kabile reisi olması durumu dışında tekil diÅŸileri kapsamamaktadır. Vasiyyetler bölümünde de belirttiÄŸimiz gibi falanca oÄŸullaÂrına vasiyyette bulunulsa ve o da kabilenin reisi ise bu vasiyyetten maksat kabiÂlenin kendisidir. Bu nisbette tekil diÅŸiler de erkekler gibidir. Ama mezkur kiÅŸiÂnin sadece erkek çocukları varsa durum deÄŸiÅŸir.
Alimlerden bazıları ÅŸu görüştedir: Bu kızlardan veya kız kardeÅŸlerden baÅŸka kimsem yoktur, diyerek onlara eman talebini gösteren bir ifade kullanÂmışsa, o zaman maksadının diÅŸilere eman almak olduÄŸu ve bunların emin buÂlunduÄŸu sabit olur.
474- Çocuklarımız için eman verin, derlerse buna bütün kız ve erkek çocukları dahil olur.
Çünkü çocuklar kelimesi iki tarafı da içine alır. Cenabı Hak buyuruyor : "Allah çocuklarınız hakkında size tavsiye ediyor..."[356]yine buyuruyor; "Allah size çocuklarınızın alacağı miras hakkında erkeğe kadının iki mislini tavsiye eder..."[357]Çocuklar kelimesi tekil dişilerle tefsir edilmiştir.
475- Kızlarımız ve kız kardeÅŸlerimiz için eman verin, derÂlerse bundan sadece diÅŸiler kastedilmiÅŸ sayılır.
Çünkü talebte kullanılan kip, sadece diÅŸiler İçindir. Ne hakikatte ne de kulÂlanışta erkekler buna dahil olmaz. Sonra, savaÅŸta fonksiyon itibariyle kadın kısÂmı erkeklere göre zayıf olduÄŸundan yalnızca onlar için eman istenmiÅŸ olabilir. Yine erkeklerin müsİÜmanlara zararlar verdiÄŸini bildiÄŸi için eman talebinde bulunsa bile kendilerine eman verilmiyeceÄŸini anladığından sadece kadınlara eman istemiÅŸ olabilir.
476- Çocuklarımız için eman verin, derlerse, içlerinden saÂdece bir kiÅŸinin bir tane erkek çocuÄŸu varsa hepsi de emin olur.
Çünkü bir kelime ile hepsi için eman istediler. Bu kelime de karışık
olmaÂları h
477- Herkesin oÄŸullarına ayrı ayrı eman verin diyerek erÂkek kipini kullansalar ve meseleye baÅŸka açıklık getirmeseler, bütün kız çocukları fey1 olur. Ancak erkek çocuÄŸu olan adamın çocukları eman altında sayılır.
Çünkü "küll= hepsi" lafzı tekilleri içine alması için kullanılmıştır. Nitekim Cenabı Hak şöyle buyuruyor: "(Küllü nefsin) her bir nefis ölümü tadacaktır."[358]
Her biri için lafız münferid olması itibariyle bu söz birinci meselenin hilafına sadece erkek çocuÄŸu olan kimseyi ifade eder. Çünkü birinci meselede çocuklarımız için eman verin, derken toplu ifade etme kabilinden söz ihata için kullanılmıştır. Bu meselede erkek ve kız kardeÅŸler oÄŸul ve kız çocuklar mesabeÂsindedir.
478- Babalarımız için eman verin, derlerse ve anne ile baÂbaları varsa hepsi eman altında olurlar.
Çünkü "babalar" sözü hem anaları hem de babalan kapsar. Nitekim ikisine
ebeveyn denilmektedir. Cenabı Hak buyuruyor :
"Ana babadan her birine yaptığı vasiyyetten altıda biri"[359]
İçlerinden sadece bir kişinin babası olsa bile hepsi de eman altında olurlar.
Çünkü hakikatte bu isim hepsi içindir. Kullanışta da karışık oldukları zaman
kullanılır.
479- OÄŸullarımız için eman verin, derlerse ve onların oÄŸulÂları ve torunları varsa, istihsan yolu ile hepsi  eman altında olurlar. Halbuki kıyas yolu ile olsaydı sadece oÄŸulları eman altına girmiÅŸ olurdu.
Çünkü isim hakikatte çocuklar için, mecaz olarak da torunlar hakkında kullanılmaktadır. Hakikat ile mecaz bir kelimede birleştirilmez. Bu lafza bakarak Ebû Hanife vasiyyeti oğullara tahsis etmektedir.
Ama oÄŸulları yoksa torunları da vasiyyet altına girer. Çünkü hakikat orÂtada olmayınca lafzı mecaz olarak anlamak vacip olur. Ancak imam Muham-med şöyle demektedir:
480- Eman, çocuğu bulunup kendisine mensub olan ve şekil itbarıyle oğlu sayılan kimse için taleb edilmektedir. Bu vasıf torunlarda da vardır. Bu da emin olmaları için lehlerinde bir şüphedir. Halbuki vasiyyete şüphe île veya suretle müstehak olamazlar. Sonra, vasiyyette hakikat İle mecaz bir arada otursa oğulların paylarında bir azalma meydana gelmektedir. Eman da ise böyle bir şey sözkonusu değildir.
Bu, yakınlarım için, deyip eman isteme meselesine benzemektedir. Çünkü bu lafızla eman taleb etmek, oğul olarak kendisine mensup olanlara duyduğu şefkati belirtmek içindir. Bu şefkat bazan torunlarında daha çoktur. Nitekim, torun kişiye kendi sulbünden daha sevimlidir. Bu şekilde bazılarının kendi oğullan varsa, bazılarının da torunları varsa hepsi eman altında sayılırlar.
481- Oğullarımız[360] için eman verin, derlerse ve dedeleri olduğu halde
babaları yoksa, dedeler bu emana dahil olmaz.
Bu mesele çok girifttir. Bir kere baba adı hakikat olarak dede adını kapÂsamaz ki baÅŸkalarının ona nisbetini nefyetmek caiz olsun. Mesela, O dededir, ama baba deÄŸildir, denir.
Ancak mecaz yolu ile babalık özelliÄŸini de taşımaktadır. Nitekim îbn Ab-bas'ın bir adama şöyle dediÄŸi rivayet edilmektedir: Hangi baban daha büyükÂtür? Adam soruyu anliyamadı. Bunun üzerine İbn Abbas, "Ey Adem oÄŸlu!" ayetini okudu ve şöyle dedi: Kimin oÄŸlu isen baban odur, bilmiyormusun? dedi.
Bu, mecaz yahut suret kabul edilerek torunlar konusunda belirttiğimiz gibi, bunların da eman altında olmaları gerekir. Ancak başka bir mana sebebiyle iki tarafı ayrı mütalaa etmekte ve şöyle demektedir:
482- Mecaz hakikate tabidir. Bunu da torunlar için kabul etmek mümkündür. Çünkü bunlar da çocuklardan meydana gelmişlerdir. Onların tabileridir. Ama dedelerde durum böyle değildir. Çünkü onlar babaların aslıdır. Belirli isimleri vardır. Kendilerinden sonra gelenlere tabi kılarak babalar ismi onları kapsayamaz.
Mesela, annem için eman verin, derse ve annesi deÄŸil de ninesi varsa, bu eman onu kapsamaz. Nineye de anne ismi verildiÄŸi için onu da kapsar, diÂyenlerin görüşü geçerli deÄŸildir. Çünkü Cenabı Hak teyzeye de anne ismini vermiÅŸtir. Åöyle buyuruyor: "O, anasını ve babasını baÄŸrına bastı"[361] Yani baÂbasını ve teyzesini. Yine amcaya baba ismi verilmiÅŸtir. "Senin ve babaların İbÂrahim, İsmail ve İshak'ın ilahına ibadet ederiz, dediler"[362] İsmail baba deÄŸil, amca idi.
Sonra, amca ve teyzenin babalar için alman emana dahil olduÄŸunu kimse iddia edemez. Çünkü her birinin adı diÄŸerinden deÄŸiÅŸiktir. O isimle bilinmekÂtedir. Dede ve nine de böyledir.
Ama torunlar böyle değildir. Oğullar adı ile ona nisbet edilirler. Ancak bu nisbet oğlu vasıtasiyledir. Onun için eman bu isimle onları da kapsamaktadır. Arap dilinde" böyle ifade edilmiştir. Her kavmin dilinde dede, baba gibi, torun da oğul gibi olup o da emana dahildir. Farsçada da böyledir. Dedeye babanın babası denilir. Toruna da oğlun oğlu adı verilir. Başarı Allahtandır.[363]
Müslümanın Darulharpten GetirdiÄŸi Durumu Åüpheli Kadının Hükmü
483- Müslüman askerler düşman yurduna girdikten sonra düşmana esir düşmüş veya düşmandan eman almış yahut müs-lüman olup islam ordusuna katılmış olan bir müslümanin yaÂnında getirdiÄŸi bir kadın. "Ben size eman almış olarak geldim" derse, bu müslüman da "Hayır, onu zorla getirdim" derse, kaÂdının geldiÄŸi andaki durumuna bakılır. Silahlı müslümanların semtine yakın olanlara varıncaya kadar serbest ve elleri baÄŸÂlanmadan gelmiÅŸse, eman için seslensin veya seslenmesin ÅŸer'an eman altındadır.
Çünkü durum bunu göstermektedir .Eman isteyen kadınlar gibi gelmiştir.
484- Bu şekilde yalnız başına gelirse, eman altında olur. Yolda bir müslüman ona refakat etse yine emin olur.
Sırf bu refakat sebebiyle ona ait oluşu sabit olmaz. Kadın kendi başına
sayılır. İnsanın aklına gelen şey eman almak için o müslümanla refakati kabul
etmesidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir şeyin hakikatine vakıf olmak
mümkün değilse, zahire göre ve g
485- Adam bağlıyarak zorla getirmişse, eman için seslensin veya seslenmesin fey' sayılır;
Çünkü zahirden anlaşıldığına göre adamın kendisi onu esir edip getirÂmiÅŸtir. Ona sahip oluÅŸu da zor ve ÅŸiddet yoluÜe meydana gelmiÅŸtir. Bu da ona sahip olması için bir sebeptir. Çünkü kadın emanı bulunmayan düşman tara-fmdandır.
Ancak adam müslüman askerlerin gücü sayesinde onu alabildiÄŸi için büÂtün asker o kadının mülkiyetinde ortaktır. Çünkü düşman yurdundan yakaÂlanması hepsinin emeÄŸi ile meydana gelmiÅŸtir.
Müslüman askerlerin yanına deÄŸilde, dârul İslama çıkarırsa, durum yine deÄŸiÅŸmez. Ancak baskı ve zorlama ile dârulİslâma yalnız başına çıkaÂrırsa, tek başına ona sahip olur.
Çünkü dârulİslamda yalnız başına ele geçirmiÅŸtir. BeÅŸte bir vergi de düşÂmez. Çünkü onu alışı Allahın sözünün üstün olması yolu ile deÄŸil, hırsızlık yapan kiÅŸinin dârulîslamda alıp mülkiyetine geçirmesi ÅŸeklinde olmuÅŸtur.
486- Kadın, onunla evlendim de çıktım derse ve adam, yaÂlan söylüyor, onu zorla alıp getirdim, diyerek yalanlarsa yahut satın aldığını veya kendisine hediye edilen bir cariye olduÄŸunu söylerse ve kadın eli kolu açık beraberinde çıkıp gelmiÅŸse, adam söylediklerinde tasdik edilmez.
Çünkü kendi başına serbesttir. Kendisi ile evlendiÄŸini itiraf etmesi bile bağımsızlığını düşürmemektedir. Bunun için eman altında sayılır. Ancak adam zorla ahp getirmiÅŸse ve bu zorlaması dârulİslamda sabit ise o zaman onun sözü geçerli olur. Çünkü yerinde zorlaması sabit olduÄŸundan kadın kendi bağımsızÂlığını yitirmiÅŸ sayılır.
487- Yine yanına aldığı bazı ÅŸahısların kendi köleleri olduÂÄŸunu iddia etse ve onlar da köle deÄŸil, hür olduklarını söyleÂseler ve elleri açık olarak serbestçe onun yanında gelmiÅŸ iseler, müslümanların bölgesine girdiklerinde eman için ister seslenÂmiÅŸ olsunlar ister seslenmesinler, onların sözü geçerlidir.
Çünkü kendileri yalnız baÅŸlarına bu ÅŸekilde gelmiÅŸ olsalardı emin olurÂlardı. Kendisi ile beraber geldiklerinde de durum aynıdır.
488- Zorla esir aldığına dair müslümanlardan veya zimmî-lerden yahut eman altındakilerden adaletli kimselerden şahit gösterip iddiasını ispat derse, delili kabul edilir ve onlar da kölesi sayılırlar.
Çünkü delille sabit olan, hasmın itirafı ile sabit olmuş gibidir.
489- Dârulharpte zorla kendilerini aldığını itiraf etseler yahut bunu kendimiz yerinde tesbit etsek yine onun köleleri olurlar. Eman altındaki düşman savaşçıların ÅŸahadeti ile de bu durum sabit olur. Çünkü eman altındaki düşmanın baÅŸka bir eman altındaki düşman hakkındaki ÅŸahitliÄŸi makbuldür. BuÂnun için hepsinin ÅŸahitliÄŸi kabul edilmiÅŸtir.
490- Müslümanların bulunduğu bölgeye girdiğinde onları zorla getirmemişse ve kendi hakimiyeti altında olduklarını da bilmiyorsa, onlar da gerekli yerde eman talebinde bulunsun veya bulunmasınlar, emin sayılırlar.
Yine hepsi de erkek olup beraberlerinde müslüman buÂlunmadan yalnız baÅŸlarına çıkıp gelseler ve eman talebinde bu-lunmasalar eman talebi için geldiklerini gösteren üzerlerinde bir alamet yoksa ve müslümanm onları zorla getirdiÄŸi belli deÂÄŸilse ülkemize eman almadan gelen düşman savaşçı sayılırlar. Böylelerin hükmünü yukarıda belirtmiÅŸtik. Netice olarak onları fiilen elinde yakalamamışsa hakikaten ve hükmen
bağımsız sayılırlar. İster onunla çıksınlar ister tek başlarına gelmiş olsunlar,
durum aynıdır.
491- Müslüman adam, eman almamış bir kadınla çıkıp gelse ve müslümanlar da fey1 olması için onu elinden almak isteseler ve o anda kendisinin karısı olduÄŸunu iddia etse ve kadın kenÂdisini tasdik etse, onun karısı sayılır. Çünkü baÅŸka kimsenin hakkı onda sabit olmadığı bir anda nikah üzerinde birbirini tasdik etmektedirler. Nikah sabit olunca artık o kadın zimmî hür karısı olur.
Çünkü aralarındaki nikaha dayanarak onu İslam yurduna getirdiğinde kendisi ona eman vermiş sayılır. Düşmanın baskısından kurtulduktan sonra müslümanlardan birinin verdiği eman hepsinin verdiği eman gibidir.
Sonra, kadın müslümanm nikahında eman altındadır. Bu durumda müslümanla yahut zimmi ile evlense ülkemizde eman altındaki zimmî kadın gibi sayılır.
Çünkü konumda kadın kocasına tabidir. Kocası vatandaşımız olduÄŸunÂdan kendisi de ona tabi olarak vatandaşımız sayılır.
492- Yine ganimet aldığı kimseler için bunlar köle ve cariye-lerimdir, derse ve kendileri de bunu doğrulasa, onun sayılırlar.
Çünkü baÅŸkasının hakkı kendileri üzerinde sabit olmadan önce bu konuÂda birbirlerini tasdik etmiÅŸlerdir. Burada İhtiyaç ve zaruret manası gerçekleÅŸ-
493- Biz düşmanın köle ve cariyeleriyiz. Eman almak için geldik, bu adamla bir ilişkimiz yoktur, derlerse, bakılır; Eğer^ zor ve şiddetle çıkardığı belli olursa, onun sayılırlar.
Çünkü köle olduklarını kendileri itiraf etmiÅŸlerdir. Bu da bağımsızlıklaÂrını gidermektedir. Onun eli altında oldukları bilinmiyorsa bile alırken zorluk çektiÄŸi sabit olmasıyla hak sahibi olduÄŸunun sebebi ortaya çıkmış olmaktadır.
494- Müslümanların bölgesine yaklaştıklarında eman için seslenmişlerse, artık emin olurlar.
Çünkü zorla eli altında tuttuÄŸu sabit olmadığından hak sahibi olduÄŸunu gösteren sebep de mevcut deÄŸildir, demektir. Sonra yerinde eman için seslenÂmiÅŸlerdir. Zahire göre sözlerinde doÄŸrudurlar ve eman için gelmiÅŸlerdir.
495- Bu şekilde yalnız başlarına gelmiş olsalar, yukarıda belirttiğimiz gibi emin sayılırlar. Çünkü eman istemek için bundan başka yol yoktur. Onunla çıkıp gelmiş olsalardı yine aynı yola başvuracaklardı.
496- Aynı şekilde müslümanlar sesleri işitmiyecek kadar uzak, yüksekçe bir yerden bunları görse ve eman talebi için geldikleri-düşüncesi zihinlerinde doğsa, sonra seslerini işitecek kadar yaklaştıklarında eman için seslenseler veya seslenme-seler, emin sayılırlar.
Çünkü boyun eğerek gelmeleri, eman istemek için geldiklerine dair bir delildir. Böyle bir yerde delil, sarih gibidir.
497- Düşmanın köleleri olduklarını iddia etseler, söyleÂdikleri gibi kabul edilirler.
Eman hükmünde olduğu gibi sahipleri yanma dönmelerine müsaade
edilir.
498- Sahiplerinin istememelerine rağmen müslüman olmak yahut zimmî kalmak için kaçıp geldiklerini ifade etseler, hür sayılırlar ve sahipleriyle ilişkileri kalmaz.
Eman için de gelseler ve bunu delille ispat etseler, durumÂları yine bu ÅŸekildedir.
Çünkü yurdumuza girmekle sahiplerine karşı kendilerini korumuÅŸ saÂyılırlar. Hatta ülkemizde sahiplerini zorla yakalayıp getirseler kendi mülkiyetÂlerine almış olurlar. Aynı ÅŸekilde kendilerini koruduklarında bağımsız sayıÂlırlar.
Kendine sahip olan, azat edilmiÅŸ sayılır. Hiç bir kimsenin velayetinÂde de kalmaz. Çünkü kendine sahip olmakla azat olmuÅŸ sayılır.
Bu konuda delil, Rasulullahın (s.a.v.) Taif günü buyurduğu rivayet
edilen ÅŸu hadisidir:
"Hangi köle yanımıza çıkıp gelirse hür olur." Yedi köle çıktı geldi ve hür oldular. Onlara Allah'ın azatlıları ismi veriliyordu.
Müslüman veya zimmî olarak gelmeleri farketmez. Çünkü vatandışımız olan
zimmî, vatandaşlıkta müslüman gibidir. Her iki şekilde de kendilerine m
499- Sahipleri gelerek ticaret için İslam yurduna çıkışlaÂrına izin verdiklerini iddia etseler, onların sözü kabul edilir.
Çünkü onların kölesi olduklarını kendileri daha Önce söylediler. Sonra sahiplerinin kendileri üzerinde hakları kalmadığını iddia ettiler. Bu da bir kızÂgınlığın neticesi meydana gelmiÅŸtir. Bu konuda delil göstermedikçe sözlerine itibar edilmez. Sahibinin kendisini azad ettiÄŸini iddia eden köle durumunÂdadırlar. Sahipleri asıl normal olan duruma tutunmaktadırlar. Asıl olan da köleÂnin tek taraflı çekip gitmemesidir. Yeminle beraber asla tutunanın sözü muteÂberdir.
Devlet baÅŸkanı, köleler İstediÄŸi takdirde, sahiplerine Allah adına yeÂmin ettirir. Köleleri olduÄŸuna dair yemin ederlerse ve köleler müslüman olmuÅŸsa, onları satmaÄŸa mecbur edilirler.
Çünkü müslüman köle zimmînin eline terkedilmediÄŸi gibi, düşman yurÂduna iade etmek için düşman savaşçı olana da verilmez. Satmaya mecbur etmek ise kafirlerin hakaretinden kurtarmak açısından onun haklarına riayetin geÂreÄŸidir.
500- Eman istiyen de, zimnıî gibi bu muameleye tabi tutuÂlur. Onlardan zimmî olmayı kabul edenler ve İslama girmi-yenler ise sahîpleine terkedilir, dilediÄŸi yere götürebilir.
Çünkü köle efendisine tabidir. Efendisinden habersiz tek başına zim-mîlik talebi geçerli deÄŸildir. Nitekim ülkemizde eman altında olan savaşçı düşÂmanın yanında bir köle varsa ve tek başına zimmî olmak istiyorsa, bu talebi bizce makbul deÄŸildir. Devlet baÅŸkam daha önce kendisinden haraç almışsa onu efendisine iade eder. Çünkü kölesinin kazancıdır. Efendisi gelmeden önce devlet baÅŸkanının haracı ondan almasında bir sakınca yoktur. Çünkü hüküm zahire göre verilir. Onu yalanlıyan çıkmadıkça söylediÄŸi sözünde tasdik edilÂmiÅŸtir.
501- Bütün bunlar ikrarı dışında baÅŸka bir delille bilindiÄŸi takdirde söz konusudur. Ama bunlar kölenin sadece ikrarı ile biliniyorsa, eman için seslendiÄŸinde yahut müslümanlar onu gördüğünde köle olup efendisinin rızası ile geldiÄŸini itiraf etÂmiÅŸse, sözü tasdik edilir ve efendisine teslim edilir. Çünkü vatandaşımız olmadan ve üzerine müslümanların bir hakkı terettüb etmeden önce kendisi itiraf etmiÅŸtir. Böylece ikrannda töhmet sözkonusu
deÄŸildir.
502- Zimmî olup kendisinden haraç alındıktan sonra bu itirafta bulunursa, sonra eman altında biri çıkıp da onu eman ile ticaret için İslam yurduna gönderdiÄŸini iddia ederse ve zimÂmî de onu tasdik ederse, devlet baÅŸkanı, söylediÄŸinin doÄŸru olmadığını göstermek çin aldığı haracı geri verme ve düşman yurduna iade etmeye bakmayıp kendi ikrarına bakar ve bu ikÂrar ile onu kölesi yapar.
Çünkü ikrar doğru ve
yanlış ihtim
Ama düşman yurduna
iadesinde töhmet ortaya çıkmaktadır. Çünkü vaÂtandaşımız olmakla düşman yurduna
dönüşü yasaklanmış olmaktadır. Zira ülÂkemizden hoÅŸlanmama ihtim
Sonra, onun kölesi
olmak düşman yurduna geri götürmesini gerektirmez. Nitekim yurdumuzda zimmî
veya İslama girmiş bir köleyi satın alması h
503- Ama düşman savaşçı, iddiasını doÄŸrulamak için müslü-manlardan bir delil getirirse, köleyi düşman yurduna götürÂmesine izin verilir ve alman haraç kendisine iade edilir.
Çünkü müslümanlara karşı delil olan bir ÅŸeyle hakkını ispat etmiÅŸ buÂlunmaktadır.
504- Ancak eman altında bulunan düşmandan bir grup ona şahitlik ederse, sözlerine itibar edilmez. Kendisi köle olduğunu itiraf etmemişse, köle de yapılmaz.
Çünkü zimmîdir. Savaşçı düşmanın şahitliği ise zimmî hakkında delil
olmaz.
505- Zimmet ehlinden bir cemaat aleyhine ÅŸahitlik ederse,
onun kölesi yapılır.
Çünkü bu hükümde
şahitlik aleyhine olmaktadır. Ehli zim
Kendisinden alınan haracın kendisine iade edilmesi ve düşman yurÂduna iadesi konusunda ÅŸahidlikleri kabul edilmez.
Çünkü bu hükümde delil
müslümanlarm aleyhinedir. Ehli zim
506- Eğer müslüman olmuşsa onun hakkında sadece müslü-manların şahitliği geçerli olabilir. Müslümanların şahidliği o-lursa, eman altındaki adamın kölesi olmakla beraber onu satmağa mecbur edilir.
Kölenin bunu itiraf
etmesi h
507- İmam Muhammed der ki: Düşman savaşçı, müslü-manlardan eman ister ve müslümanlar da eman verdikten sonÂra yanında bir kadın ve küçük çocuklarla çıkıp gelerek ÅŸu eÅŸim, bunlar da çocuklarımdır, derse ve eman talebinde isimlerini zikretmeiiıiÅŸse kıyasa göre bunlar fey'idir.
Çünkü emanı sadece kendisi için istemiÅŸtir. Eman hükmü ise kendisinÂden ayrı olanları içine almaz. Yine bunlar için eman talebinde bulunduÄŸuna dair bir iÅŸaret yoktur.
Ama bu nahoş bir şeydir. Onun için istihsan yolu ile hepsi eman atında olurlar.
Çünkü kendisinin daha iyi bildiği bir sebepten dolayı düşmandan kaçıp bize sığınmakta yahut mümkün olduğu kadariyle ülkemizde ticaret yapmak için ülkemize gelmektedir. Eşini ve küçük çocuklarını yanında bu maksatla getirmiş olabilir.
KiÅŸi aile efradı ile beraberdir, kuralına göre bu, onlar için eman talebi ifade eder, zaten kendilerini koruması ve geçindirmesi bakımından ona tabiÂdirler, asıl zikredilince, aykırı br örf olmadıkça, ona tabi olan da zikredilmiÅŸ olur, halbuki geçerli olan örf bunu engellenıeip desteklemektedir. Nitekim zimmî ülkemizde cizye verirken eÅŸi ve çocukları ile diÄŸer tabileri için bir ÅŸey vermemektedir. Bütün bunlar eman altında olduklarını göstermez mi? dîye itiraz edilebiir.
508- Yine, ganimet aldığı birçok kiÅŸi ile çıkar gelir ve bunlar kölemdir derse, onlar da kendisini tasdik ederse, veya kendileÂrinin ne olduÄŸunu ifade edemiyecek kadar küçük iseler yahut yanında bulundurduÄŸu yüklü hayvanları güden kiÅŸileri gösteÂrerek bunlar çocuklarımdır der ve kendileri de onu tasdik ederse, edeceÄŸi yeminle beraber sözü muteberdir.
Çünkü görünürdeki durum ona ÅŸahidlik etmektedir. İster ticaret için gelmiÅŸ olsun, İster düşman yurdundan kaçmış olsun malını bereberinde getiÂrebilir. Yalnız başına hazırlıksız ve azıksız çıkıp gelirse ülkemizde açlıktan ö-lür. Zaten ülkemizde bir müddet kalabilmek için eman talebinde bulunmuÅŸtur. Böylece kendisine tabi olarak malı da emana dahildir.
Ancak yalan töh
Çünkü onu yal anlamasıyla kölelik durumu sabit olmaz. Emanda tabi oluş da bunun üzerine bina edilmektedir. Yalanhyan kişi ülkemizde hür düşman olup emandan yoksun olur. Eşyalariyle birlikte fey' olur.
509- Ne hayvanlar, ne de güdenler benim değildir, sadece eşya benimdir, bana yardım etsinler diye ücretle tuttum deyip kendileri de bunu tastık ederlerse, kıyasa göre hayvanlarıyle beraber fey' olurlar.
Çünkü kendisi veya onlar kendileri için delalet veya iÅŸaretle eman taÂlebinde bulunmamışlardır.
Ama istihsana göre hayvanları ile beraber eman altında olurlar.
Çünkü eman alan kimsenin ticaret yapmak için malı ülkemize kadar sırÂtında getirmesi mümkün deÄŸildir. Böyle durumlarda personel veya vasıta olÂduÄŸu ve amacının gerçekleÅŸmesini saÄŸlıyan birÅŸey olduÄŸu ortadadır. Bu yoldan işçi kiralamak zaten iÅŸadamlarının adetidir. Kendileri için eman istemiÅŸ gibi nasıl eÅŸi ve çocuÄŸu da eman kapsamına giriyorsa, ihtiyaçtan dolayı bu işçiler de eman kapsamındadır.
510- Beraberinde bulunan adamlar için; Bunlar çocuklaÂrımdır, derse onlar fey1 sayılır.
Çünkü onlar buluÄŸ çağına ermekle ona baÄŸlılıktan çıkmışlardır. Tabî deÄŸil, asıl olmuÅŸlardır. Eman hükmü dışında kalırlar. Zımmî olmak yahut IslaÂma girmek meselesinde de ona tabî deÄŸildirler. Kendileri için ayrıca eman taleÂbinde bulunmaları gerekir. Eman almadıkları için fey1 olurlar.
511- Meramlarını ifade edecek yaÅŸta küçük iseler ve bunlar benim çocuklarımdır, dediÄŸinde onu tasdik etseler eman altınÂda olurlar.
Çünkü erginlik çağma gelmedikçe ona tabidirler. Nitekim meramlarını ifade etseler bile İslama girmede veya zimmî olmada ona tâbîdirler. Emanda da durum aynıdır.
Yalanlıyacak olurlarsa, müslümanlara fey1 olurlar.
Çünkü meramlarını ifade ederek onu yalanladıkları takdirde onun neseÂbinden olmadıkları sabit olur. Emansız girdiklerinde zaten fey' olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu konuda meramını ifade edenlerin sözü küçük de olsalar geçerÂlidir. Durumu belli olmıyan kimsenin falancanın kölesi olduÄŸunu itiraf etmesi ve o ÅŸahsın da bunu tasdik etmesi durumunda da netice aynıdır.
512- Yanında meramını ifade edemiyecek kadar küçük çocuklar varsa ve bunları düşman yurdundan çalıp çıkardıÂğını veya ailesinde yetim çocuklar olup yanına aldığını ifade e-derse, onlara bir ÅŸey düşmez ve kendisinin olurlar.
Çünkü meramlarını
ifade edemiyecek durumda iseler zaten onun zimÂ
513- Erginlik çağına gelen kızlarla yurdumuza gelerek, bunlar kızlarımdır derse ve onlar da kendisini tasdik ederse, kıyasa göre fey1 sayılırlar.
Çünkü erginlik çağına
ermekle ona tabi oluşları son bulmuştur. Hatta kendisinin İslama girmesi h
Ama istihsana göre kızlar da eman altında olurlar.
Çünkü aile fertleri arasında ve nafakası altındadırlar. Evlenmedikçe onun nafakası ile geçinmektedirler. Bu hüküm zahire bakılarak verilmektedir. Adet olarak kadınlar tek baÅŸlarına kendileri için eman istemezler. Erkek çocukların hilafına babalan yahut kocaları ile beraber olurlar. Çünkü erkek çocukları savaÅŸacak yaÅŸa geldikten sona bizzat kendileri için eman istemedikçe emin saÂyılmazlar. Kadınlar ise öldürülmekten emindirler. Eman taleb etmeleri köle-teÅŸtirilmemeleri içindir. Eman hükmünde babalarına tabi olmakla eman hükmü kapsamına alınabilirler.
514- Buna göre yanında bulunan nine, hala, teyze, anne ve kızkardeÅŸ gibi kadınlar hepsi eman altında olurlar. Baba ve dedelerin durumu ise bunun aksidir. Kölesi ve ücretli hizmetÂçisi ancak istihsan yolu ile ona emanda tabi olabilir. Ta ki ticaÂret için yahut eÅŸyasını onlar vasıtasiyle taşıyabilmek için yanıÂna aldığı kimselerden maksat ihtiyacı yerine gelsin.
Eman hükmüne tabi olarak emin olanların tümü için biliÂyoruz ki iddia ettiÄŸi ÅŸeylerde kendileri de onu tasdik ederlerse hepsi emin olurlar. Çünkü üzerinde müslümanların hakkı sabit olmadan önce bu konuda birbirlerini tasdik etmektedirler. Önce yalanlar, sonra tasdik ederlerse, fey' olurlar. Çünkü onu yalanlamakla üzerinde müslümanların hakkı sabit olmuÅŸtur. Bundan sonra tasdik etmesi müslümanların haklarını iptal etmektedir. Dolayi-siyle bu konuda çeliÅŸkiye düşmektedir.
Önce tasdik eder, sonra yalanlarsa yine fey' olur. Köle olduÄŸunu kendisi önce itiraf etmiÅŸ bulunmaktadır. Kendi hakkınÂdaki bu itirafı da geçerlidir.
Ama kölesi ve meramını ifade edebilen küçük çocukları bundan müstesnadır.
Köleleri müstesnadır. Çünkü tasdik etmeleriyle onun kölesi oldukları sabit olmuştur. Mülkiyetini iptal konusunda artık sözleri muteber değildir.
Çocukları da nesebçe ona bağlılıkları ve eman hükmüne dahil olmaları sebebiyle müstesnadırlar. Kendilerinin köle olduklarına dair söyliyecekleri sözler muteber değildir. Nitekim nesebi belli ve aslen hür olan ve meramını ifade edebilen küçük çocuk kendisinin köle olduğunu söylerse sözü geçerli.
olmaz.
Ama kızı, eÅŸi, kızkardeÅŸi ve halası onu tasdik ettikten sonra tekrar yalanÂlarsa hepsi fey1 olurlar. Çünkü köle (cariye) olduklarını daha önce ifade ve itiraf etmiÅŸlerdir.
Onu tasdik edince kızının nesebi sabit olmuştur, diyerek itiraz edilebilir.
Cevap olarak diyoruz ki; Öyledir ama nesebinin sabit oluşu kendisinin köle olduğunu itiraf etmesinin hükmünü iptal etmez. Erginlik çağma gelenin kendi aleyhine ikrarı muteberdir. Ama meramını ifade edebilen küçüğün durumu böyle değildir. Onun sözü sadece yararına olan şeylerde muteberdir. Zararına olan şeylerde muteber değildir. Kendi tasdiki ile hürriyeti sabit olduktan sonra tekrar köle olduğunu ikrar etmesiyle köleliği sabit olmaz.
Durumu meçhul olan küçük çocuk bir adamın elinde olsa ve onun kölesi olduğunu ikrar etse, kölesi sayıldığı halde bu diğerinde durum neden farklı olmaktadır? diye sorulabilir.
Deriz ki, öyledir ama kendi ikrarı ile değil, o adamın iddiasıyla sabit olmaktadır. Ancak meramını ifade edebilen başkasının hakimiyeti altında değildir. Hür olduğunu iddia ettiği takdirde hür olur. Ama ben onun kölesiyim, deyince o adamın hakimiyeti altına girmiş olur. Dolayısiyle hakim olanın ifadesiyle ve hakimiyet hakkiyle onun köleliği sabit olur. Tıpkı meramını ifade edemiyenin durumunda olduğu gibi. Ama sadece kendi ikrarı ile köleliği sabit olmaz. Çünkü fayda ve zarar arasında tereddüt eden küçük çocuğun-Jkrarı geçerli olmadığı halde zararına olan şey hakkındaki ikrarı nasıl sahih olsun?
515- Müslümanlar bir kaleyi kuşattıklarında kaleden bir adam çıkıp yanlarına gelmek üzere eman isteğinde bulunsa ve kendisine eman verdikten sonra eşi, küçük çocukları, kölesi ve eşyası ile çıkıp gelse bütün bunlar fey1 olurlar.
Çünkü bu adam kendisi için korkuya kapılmış ve mecbur olmuştur. Canını kurtarmak için eman talebinde bulunmuştur. Bu amacına ulaşmak için diğer şeyleri de yanına alması şart değildir.
Birincinin durumu böyle değildi. Çünkü o evinde ve emniyet içinde idi. Eman istemesi, ülkemizde barınmak ve ticaret yapmak İçindir. Diğerlerini de yanına almadan bu amacı gerçekleşmez.
Halbuki burada, kalede
bulunanların hepsinde müslümanları hakkı sabit olmuştur.Çükü kuşatma altına
alman kişi, ele geçmiş gibidir. Onun için tasarrufları geçersiz olur. Sabit
olduktan sonra müslümaların onlardaki hakkının ipt
Ülkemize gelmek için eman taleb eden kimsenin yanında aldığı kişilerde müslümanlann hakkı sabit olmuş değildir. Bunların da muhtaç oldukları şey, köle olmadıklarını ispat etmektir. Bu da durumun delaleti ile sabit olur ve bu delalet yeterlidir.
Ama kalede kuÅŸatılan kimse halkın kuÅŸandığı gibi atı üstünde silahı ve kendisine yetecek kadar parası ile çıktığı zaman, istihsan yolu ile hepsi onunÂdur. Çünkü çıplak ve herÅŸeyden soyutlanarak çıkması mümkün deÄŸildir. NiteÂkim çıplak çıkacak olursa kendimiz ayıplarız. ArkadaÅŸlarına savaÅŸmak için çıktığını göstermek yahut çıkarken kendisine silah kullanacak olurlarsa karşılık vermek için silahını yanma almaÄŸa da muhtaçtır. Yine yaya çıkıp müslümanlara gelmesi de mümkün olmıyabileceÄŸinden atını yanma alması da bir ihtiyaçtır. Müslümanlann karargahında kendisine yiyecek verilip verilmeyeceÄŸini bilmeÂdiÄŸinden nafakasını da yanına almaya muhtaçtır. Çünkü müslümanlardan sadeÂce canını kurtarması bile onun için yeterlidir. Yanına nafakasını almıyacak olurÂsa açlıktan ölebilir ve canını kurtarmak amacı da gerçekleÅŸmemiÅŸ olur.
Bütün bunları gözönünde bulundurarak yanına alacağı bu ÅŸeyler diÄŸer ÅŸeylerden müstesnadır ve kendisinin olurlar. Yine görüşme yapan taraflardan herkesin diÄŸerinden satın alacağı yiyecek ve giyecekler ortaklık hükmünden haÂriç olur. Çünkü istihsan yolu ile bu gibi ÅŸeylere ihtiyaç olduÄŸunu biliyoruz.
516- Sonra muhasara altında olan ile ülkemize gelmek için eman almaya gelen arasındaki farkı belirterek şöyle demekÂtedir:
Muhasara altında bulunan^ adam eman için seslense ve ema-na sahip olmadan Önce müslümanlann yanına çıkıp gelse, fey1 olur. Ancak müslümanlann en yakın hakimiyet bölgesine yakÂlaÅŸan birisi müslümanlara eman için seslense ve müslümanlar ses çıkarmasa eman altında olur.
Bu şekilde anlaşılıyor ki burada delalet kafi geldiği halde, muhasara altında olan için kafi değildir.
517- Müslümanlar kalede kuÅŸatılan birine eman verse ve adam mü si uman lar a ÅŸu veya bu ÅŸekilde yararlı olmak için çıkıÂşını belirtmezse canı, malı ve küçük çocukları eman altında olur.
Çünkü bulunduÄŸu yerde kalmak üzere kendisine eman verdiler. Orada kalabilmek için bunların yanında bulunması zaruridir ve emanda kendisine tâ-bîdirler. Ama kaleden dışarı çıkan adam sadece canını kurtarmak için çıkmakÂtadır.
518- Müslüman ordusu düşmana yaklaÅŸtığında "ticaret amacı ile ülkemize yahut askerin karargahına yalnız başına gelenler emin olur" diye duyursa, geleler emin olurlar. Fakat onlardan müslümanlara açıklamadan yanlarında getirdikleri bütün ÅŸeyleri ellerinden alınır ve müslümanlara fey' olur. AnÂcak kaleden çıkan kimsenin yanına aldığı ÅŸeyler istihsan yolu ile kendisinin olur.
Çünkü getirecekleri ÅŸeyler için eman vermiyeceklerini daha önce kenÂdilerine bildirmiÅŸlerdir. Eman verdikten sonra tekrar bozmak eman hükmünü bozar. BaÅŸka ÅŸeyler için eman vermiyeceklerini bildirmeleri de onlar için hükmü aynı ÅŸekilde iptal etmektedir. Biz ona delalet yolu ile kendi hakkı olan ÅŸeyler için eman verdik. Aksi belirtildiÄŸi zaman delalet yolu ile de kendisine bir ÅŸey sabit olmaz. Nitekim eman talebi için gelenlere müslümanlar eman verÂmiyeceklerini bildirmelerine raÄŸmen eman için çıkıp gelenler emin olmazlar. Ancak müslümanlar yeniden kendilerine eman verirlerse emin olurlar. Bu red cevabından sonra onların durumunun kalede mahsur olanın durumu gibi olduÄŸu anlaşılmaktadır.
519- Bir müslüman yanında eman talebinde bulunan düşman bir kiÅŸi ile çıkıp gelse ve yanlarında her ikisinin tuttuÂÄŸu veya hayvan üzerinde bulunan bir mal varsa ve müslüman, bu mal benimdir, bu da kölemdir, derse ve düşman kiÅŸi hayır, mal benimdir, ben de eman almak için geldim, diye hak iddia ederse, düşman kiÅŸi zorla yakalanıp baÄŸlanmışsa, müslümanın sözü geçerlidir.
Çünkü onu zorla alınca kendisinin kölesi olur. Mal konusunda da efenÂdisine muhalefet yetkisi yoktur.
Zorlanmamışsa, hür ve eman altında olur.
İkisi de yetki sahibidir. Mülk ve hayvan ikisi arasında yarıya paylaşılır.
Çünkü görünürdeki durum ona şahitlik etmektedir. Sonra, mal üzerinde her ikisi de yetki sahibidir. Mal ve hayvan ikisi arasında yarıya paylaşılır.
520- Biri havana bindiği halde diğeri yandan tutup hayvanı çekiyorsa, hak sadece binmiş olanındır.
Çünkü binit, binen için yararlanma aracıdır. Binitin yükü de binite sahip
olanındır.
521- EÅŸya bir entari ise ve onu biri giymiÅŸ ve diÄŸeri de elinde tutmuÅŸsa, entari giyen kiÅŸinindir.
522- Aynı şekilde mülkiyet güdenin değil, binmiş olanın ve binek hayvanım yönlendirenindir. Mat kimin elinde ise sahibi kim olursa olsun, onun olur. Biri hayvanı çekiyor, diğeri de güdüyorsa, hayvan ve mal çekenindir.
Çünkü hayvanın yularım elinde tutmakla, hayvanla beraber yüklendiği
eÅŸyada onundur.
523- Düşman yurdundan ordugahımıza sevkedilen bir mal olup eman altındaki kişinin kendisine ait olduğunu söylese ve müslüman da onu yalanlıyarak "o mal benimdir, düşman yurdunda halk bana bağışladı yahut zorla onlardan aldım" derse ve kendisi de daha Önce ellerinde esir ise, malı da her ikisi elinde tutuyorsa, yarısı elinde tuttuğu için onundur. Diğer yarısı da müslümanlara ait fey1 olur. Çünkü diğer yarısı esirin elindedir. Onu askerin gücü ile ele geçirmiştir.
Kendisine bağışladıklarını iddia etmekle musiüman askerlerin ortaklık paylarım
iptal etmeğe çalışmaktadır.
524- Müslümanlardan bir delil getirmedikçe bu konuda sözü tasdik edilmez, zimmîlerden veya eman altındakilerden delil gösterirse eman istiyenin aleyhine bütün mal ona verilir.
Çünkü ortaya koyduğu delil eman altında olanın aleyhinedir. Bu malın tümü kendisinin de dahil olduğu müslüman askerlere fey' olur.
Çünkü ortaya koyduÄŸu delil müslümanların hakkını iptal etmede hüccet deÄŸildir. İddia ettiÄŸi hibe ve sadaka sözleri de müslümanların hakkını iptal etÂmede kesin deÄŸildir.
Müslümanlardan bir cemaat ona şahitlik ederse, mal kendisinin olur.
Çünkü iddiasını müslümanlar hakkında geçerli delil ile ispat etmiştir. Bu da gözle görülmüş gibi sabit kabul edilir.
525- Mal sadece eman altındakinin elinde ise ve müslüman bir cemaat, malın esire sadaka verildiÄŸine ve onu eman altında-kine emanet ettiÄŸine dair ÅŸahitlik ederek malı ona müslümanÂların hakim olduÄŸu bir yerde emanet bıraktığını ifade ederÂlerse, mal ona teslim edilir.
Çünkü delille sabit olan, görme ile sabit olmuÅŸ gibidir. Malı düşmanın hakim olduÄŸu bir yerde eman altmdakine bıraktığıÂna dair ÅŸahitlik ederlerse, eman altındaki kiÅŸiden bir ÅŸey alınmaz ve kendisine verilmez.
Çünkü bu, düşman yurdunda aralarında anlaÅŸtıkları bir sebepti. Eman altındaki kiÅŸi bizim hükümlerimize tabi olmayıp ülkemizde ticaretini yaptıktan sonra tekrar yurduna dönmek üzere gelmiÅŸtir. Böylece düşman yurdunda araÂlarında geçen ÅŸeyler üzerinde hakim davalarına bakmaz. Nitekim bir müslü-manla eman altındaki bir kiÅŸi İslam yurduna girdikten sonra biri diÄŸerine islam yurdunda borç verdiÄŸini yahut bir emanet bıraktığını iddia etse ve iki müslü-manı da ÅŸahit gösterse, hakim bunların davasına bakmaz. Eman altındaki kiÅŸi Islama girerse yahut zimmî olursa, o takdirde her iki tarafın da karşılıklı davaÂlarına bakar. Çünkü eman altındaki kiÅŸi artık vatandaşımız olmuÅŸ ve yasaÂlarımıza muhatap olmuÅŸtur.
526- Aynı şekilde eman altında olan iki kişi ülkemizde biri diğerine borç verdiğini yahut emanet bıraktığını iddia etse ve muamele ülkemizde meydana gelmişse, hakim davalarına bakar.
Çünkü hakim yurdumuzda kaldıkları sürece aralarındaki davalara bakÂmaya ve kendilerine insaf ile davranmaÄŸa memurdur.
527- Ama muamele ülkemiz dışında  cereyan etmiÅŸse, bu-nunla ilgili davaya hakim bakmaz. Ancak Islama girmek yaÂhut zimmî olmakla davalarına bakabilir. Yine düşman yurdunÂda birinin diÄŸerinden bir ÅŸeyler gaspettiÄŸini iddia etse ve dava açsa, hakim bu davaya da bakmaz.
Çünkü düşman yurdu yağmacılık yeridir. Borç ve emanet dışında burada bir şey alan ve sonra İslama giren yahut zimmî olan kimse o şeyin sahibi olur. Zira borç ve emanet karşılıklı hoşnutlukla aralarında geçen bir işlemdir. Vatandaşlığımıza geçtikten sonra bunlarla ilgili davalarına bakılır.
528- Müslüman ile eman altındaki kişi birlikte çıkarken biri diğerinden bir şey gasbetse ve o gasbedilen şey mevcut olsa, sonra eman altındaki kişi İslama girse, hakim bunların da davasına bakmaz.
Çünkü müslüman gaspetmiÅŸse mubah bir malı almış demektir. Gasp e-den düşman ise almakla mal kendisinin olmuÅŸtur. Ama borç ve emanette duÂrum deÄŸiÅŸiktir. Onda istila ve ele geçirme sözkonusu olmadığından bunlarla
ilgili davaya bakılır.
529- Müslümanla eman altındaki kiÅŸi birlikte çıkıp ikisi de mal yüklü bir katırı tutarak, bu hem elimde hem de malımdır, diye iddia etse ve taraflardan biri müslümanlardan delil getirÂse, hakim onun lehine karar verir.
Çünkü davasını delille ispat etmiştir. Bu mesele ile bazı imamlarımızın şu şekildeki sözlerinde yanıldıklarını anlamaktayız:
Taraflardan herbiri,
bu elimdeki malımdır derse, hakim bu davaya bakÂmaz ve şöyle der: M
Halbuki
Malın birinin elinde olması durumunda olduÄŸu gibi, bu mesele de aynı ÅŸekilde baÄŸlanamaz mıydı? diye sorulabilir. Nitekim orada davaya bakılmıÂyordu. Ama burada her birinin elinde malın yansı bulunmaktadır. Eman alÂtındaki kiÅŸi ülkemizin vatandaşı olmadıkça davaya bakılmaması gerekmez mi?
Cevap olarak deriz ki; Burada herbiri îslam yurdunda malı elinde tuttuÂÄŸunu iddia etmektedir. Onun için aralarındaki davaya bakmak lazımdır. Yani mesele, İslam ülkesinde her iki tarafın malı kendisinden diÄŸer tarafın aldığını iddia etmesine benzemektedir. Åahitler derse ki gaspeden kiÅŸi düşman yurdunda düşmanın gücünden faydalanarak ve eman almadan önce atladığı gibi katıra sahibi ile beraber sarıldı, o zaman hakim yine bu davaya bakar ve mal sahibi lehine hüküm verir. Çünkü sahibinin eli ona asılı oldukça gaspeden kiÅŸi onu ne eline geçirebilmiÅŸ ne mal sahibinin elinden çıkmış demektir. Ama düşmanın hakimiyeti altında malı sahibinin elinden alırsa o zaman kendisinin olur. Çünkü düşmanın gücü ile malı eline geçirmiÅŸ demektir. Mal sahibi İslama girse bile artık ondan alacağı kalmaz.
530- Düşmanın yurdunda esir olan müslüman, bu katır da mal da eman altındaki kimsenindir, düşman yurdunda yahut çıktıktan sonra ondan aldım derse, eman altındaki kimse de; hayır, katır da yükü de benimdir, kendisi yalan söylüyor derse, katırı da her ikisi tutuyorsa, kıyasa göre tutması itibariyle yarıyarıya orada olanlarındır.
Çünkü esir bu ikrarı ile askerlerin sabit olan haklarını iptal etmeÄŸe çaÂlışmaktadır. Halbuki onlar hakkında sözü geçerli deÄŸildir. Istihsana göre malın tümü eman altında olanındır. Çünkü askerin hakkı esirin eli altındaki miktar itibariyle sabit olmaktadır. Bu malda hakkı olduÄŸunu ispat konusunda söylediÄŸi sözleri kabul etmek zaruridir. Bu da, mal eman altındaki kiÅŸinindir, demesiyle sabit olmuÅŸtur. Bu adamın eli mala sahip kaldıkça esirin elinde bir ÅŸey yok demektir. Bunun için mal eman altındaki ÅŸahsındır. îslam yurduna yahut asker karargahına çıkmaları müsavidir.
531- Mal tamamen esirin elinde olup mesele de anlatıldığı ÅŸekilde ise ve eman altındaki kiÅŸi de düşman yurdunda kendiÂsinden aldığına dair itirafta bulunursa, artık mal tümü ile onun olur ve eman altmdakinin hakkı kalmaz.
Çünkü eman altındaki adamın eli maldan tamamen kesilince müslüman onu tümü ile eline almış demektir.
Asker karargahına çıkarırsa hepsi fey1 olur. Ama islam yurduna çıkarırsa hepsi onundur.
Hırsızlık yapanın çıkardığı mal gibidir. Beşte bir vergi de ona düşmez.
532- EÄŸer eman altındaki kiÅŸi "onu müslümanların haÂkimiyet bölgesinde iken benden aldı", derse sözü geçerlidir.
Çünkü malın aslının eman altındaki kiÅŸiye ait olduÄŸunu ikisi de tasdik etÂmiÅŸ durumdadır. Eman alması ile malı da özel ve dokunulmaz ama gasp edilmiÅŸ mal olmaktadır. Esir, mala temellük sebebini iddia etmektedir. Allah'a yemin ettiÄŸi takdirde sözü muteberdir. Sonra, eman altındaki kiÅŸiden onu alması sonradan olan bir ÅŸeydir. Yeni olduÄŸu için en yakın zamana göre çözümlenir. O da îslam yurdunda bulunmalarından sonradır. Nitekim daha Önceki bir tarihte aldığını iddia edenin sözü ancak delille kabul edilir.[364]
Eman Sayılan Ve Sayılmayan Åeyler
533- Müslümanlar düşman yurdunda bir kaleyi muhasara ederken müslüınanlardan biri içindekilere, siz eman altındaÂsınız, diye seslenirse ve onlar da sesini iÅŸitmiyecek yerde iseler, bu sesleniÅŸi eman sayılmaz.
Çünkü seslenmekten maksat, muhataba duyurmaktır. Sesini duymıya-caklarım bildiÄŸi halde seslenirse lüzumsuzluk yapmış olur ve sesleniÅŸi eman saÂyılmaz. Böyle bir ÅŸey olsaydı her müslüman oturduÄŸu yerden Rumlara, Tüklere ve Hintlilere eman verir ve kendilerine haber vermeden onlarla savaÅŸmazlar. Herkes biliyor ki böyle bir ÅŸey makul ve makbul deÄŸildir.
Eman, had cezasını düşürür yahut öldürmeyi ve köleleştirmeyi yasaklar, bu da talak ve köle azad etmeğe benzer şeylerde konuşanın bizzat ifadesiyle meydana geldiği halde bu seslenme neden eman sayılmasın? denilebilir.
Biz de diyoruz ki, böyle deÄŸildir. Aksine burada bir sözle onlar için eman özelliÄŸi meydana gelmiÅŸ olur. Nitekim verdiÄŸi emanı red etseler emin sayılmazÂlar. Yine sesini iÅŸitmiyecekleri bir yerden kendilerine seslenmesiyle onlar için eman hasıl olmaz.
534- Kendileri uykuda olmaları yahut savaÅŸla meÅŸgul olÂmaları sebebiyle seslendiÄŸinde iÅŸitmiyeceklerini sanarak eman verdiÄŸini belirtmek için seslenirse, bu eman sayılır. Aradaki eman ahdini bozduÄŸunu kendilerine bildirmeden onlara savaÅŸ açmak caiz olmaz.
Çünkü iÅŸitmelerinin hakikatine nüfuz etmek güç bir iÅŸtir. Böyle durumÂlarda hüküm ona delalet eden zahiri sebebe baÄŸlı olur.
O da sesini iÅŸitebilecekleri bir mesafeden kendilerine seslenmiÅŸ olmaÂsıdır. Zahir sebep gizli mana yerine kaim olunca, hüküm de ispat veya nefiyde onunla birlikte kaim olur.
Sonra, aldatmaktan
sakınmak vaciptir. Kendilerine seslenilen kimseler sesi işitecek mesafede
olduÄŸu halde seslenmesinde de aldatma ihtim
Bu da seslenen kişinin sesini duyrmyacakîarı bir mesafede olduğu takdirde ancak tahakkuk eder.
535- İmam Muhammed der ki, mesela müslümanlardan biri onlardan uyuyan yahut sağırlığından dolayı sesi duymıyan birinin yanına gidip eman verdiğini bildirse, bu onun için eman sayılır.
Ebu Hanife'nin prensiplerine göre bu daha açıktır. Çünkü İmam, halvet ve uyuyanın yanma gelip düşen av meselesinde dediğine göre uyuyan kişiyi uyanık gibi telakki etmektedir.
Yeminler bölümünde de şöyle demektedir: Falan kişi ile konuşmıya-cağım, diye yemin eden kişi o kişiye seslenir yahut uykudan uyandırırsa, yeminini bozmuş sayılır. Bazı nüshalarda ise ona seslenip uyandırırsa, şeklinde geçmektedir.
Bundan da anlaşılıyor ki ona seslendiÄŸinde ister uyandırsın ister uyanÂdırmasın durum deÄŸiÅŸmez. Sesini iÅŸitecek yakınlıkta ise kendisi İle konuÅŸmuÅŸ gibi sayılır.
536- Bir mektup yazarak eman verdiğini bildirirse, onlar da mektuba bakarak kalelerinden çıkar gelirlerse, eman altında olurlar.
Çünkü mektup iki ifade ÅŸeklinden biridir. Açıklama ve anlatımda konuÂÅŸarak anlatmak gibidir. Nitekim risaleti tebliÄŸ etmekle görevli olan Rasalullah etrafa mektuplar göndererek de tebliÄŸ görevini yerine getirmiÅŸtir.
Adamlar mektubu aldıktan sonra dışarı çıkmışlardır. Bu eman sayılma-dığı takdirde bir bakıma aldatma olmuş olur. Hz. Ömer'in bu konudaki hadisini daha önce zikretmiştik.
537- İçinde eman verildiğini belirten bir mektup bulsalar ve atan belli değilse, eman olmaz.
Çünkü mektup cansız bir ÅŸeydir. Eman vermesi söz konusu deÄŸildir. BiÂlakis eman mektubu yazan kimseden olur. Meçhul olan kimseden eman meyÂdana gelmez. Sonra mektup sahte veya eman vermesi caiz olmayan zimmet ehÂlinden biri tarafından verilmiÅŸ olabilir. Onun için mektubun bir müslüman taÂrafından atıldığına dair yine müslümanlardan delil getirilmedikçe eman meydana gelmiÅŸ olmaz. Çünkü onların köleleÅŸtirilmesinde müslümanlarm hakları sabit olmuÅŸtur. Bu delil, mezkûr hakkı iptal etmek için gösterilmektedir.
538- Müslümanlar onları ele geçirmeden önce bir müslüÂman çıkıp da mektubu kendisinin attığını söylerse, sözü geçerlidir.
Çünkü yapabileceÄŸi bir iÅŸi haber vermektedir. Hakkında şüphe de sözko-nusu deÄŸildir. Sonra, onlarda müslümanlarm hakları henüz gerçekleÅŸmiÅŸ deÄŸilÂdir ki sözü müslümanlarm onlarda hakkını iptal etmiÅŸ olsun. Kendisi de müslüÂmanlardan biri olarak bunu yapma yetkisine sahiptir.
539- Müslümanlara teslim olduktan sonra bunu söylerse sözü tasdik edilmez. Mektubu kendilerine attığına dair müslüÂmanlardan iki ÅŸahit getirmedikçe sözü, muteber deÄŸildir.
Çünkü elinde olmıyan bir ÅŸeyi bildirmektedir. Bu bildirmesiyle müsÂlümanlarm sabit olmuÅŸ haklarını iptal etmeÄŸe çalışmaktadır. Bu konuda ne sözü ne ÅŸahitliÄŸi muteberdir. Çünkü kendisinin yaptığı bir ÅŸeye ÅŸahitlik etmektedir. Bu da ÅŸahitlik deÄŸil, iddia olur,
540- Ondan ayrı iki müslüman ÅŸahitlik yaparsa eman gerÂçekleÅŸir ve onlar emin olacakları yere tekrar iade edilirler.
Delil getiremezse ve onlar paylaşılıp kendisine de pay düşÂmüşse, payına düşenlerin hür olduÄŸunu ve eman altında bulunÂduÄŸunu itiraf ettiÄŸi için onlar hürdür. Zira Kendi mülkü için yapacağı ikrar zaten geçerlidir. Ancak bunların tekrar düşman yurduna dönmelerine müsaade edilmez. Çünkü yurdumuzda sürekli tutmak müslümanlarm hakkıdır. Bu konuda müslümanlar aleyhinde ÅŸahitliÄŸi de geçerli deÄŸildir.
İslama girmeyi kabul etmezlerse, zimmî sayılırlar.
Çünkü yurdumuzda müebbed tutulanlardan cizye vergisi alınır. Durumu ileride de belirtileceği üzere, zimmînin durumu gibidir,
541- Devlet başkanı bunların satılmasını öngörürse ve emin olduklarını söyliyen adam satın alırsa, ücretlerini kendisi öder.
Çünkü zahire göre bunlar köledirler. Kendisi alınca hür sayılırlar. Hür olduÄŸunu ikrar ettiÄŸi köleyi satın alan mesabesindedir. BelirttiÄŸimiz sebepÂlerden dolayı dârulharbe dönmelerine izin verilmez.
542- Muhasara altında olanlara devlet baÅŸkanının eman verdiÄŸini bir müslüman yalandan bildirse ve onlar da kaleleÂrini açıverirlerse, emin olurlar.
Çünkü kendisinin verebileceği sahih bir emani onlara bildirmiştir. Bu bildirmesi kendisinin önceden kararlaştırdığı bir emanı bildirmek gibidir. Böyle birşeyi kararlaştırmamışsa bile yeniden eman vermiş sayılır. Ebu Hanife'nin prensibine göre hakimin akidlerdeki hükmü mesabesindedir. Sonra, "devlet başkanı size eman verdi, kapıyı açın" demesiyle bu iş gerçekleşmiş olmaktadır.
543- Bunu kendilerine açıkça söylese, kendisinin vermiÅŸ olduÄŸu eman ile emin olurlar. Sözünün iktizasiyîe (dolaylı olaÂrak) sabit olduÄŸunda da sonuç aynıdır. Bunu kendilerine bildiÂren zimmî ve eman altındaki biri ise hepsi fey' sayılır.
Çünkü haber verilen şey yalan ise, mücerred haber verilmesi ile doğru olmaz. Kendi açısından da sözünün iktizasiyîe eman sayılmaz. Çünkü eman verme yetkisine sahip değildir.
544- Devlet başkanı etrafındakilere onlara eman verdiğini söylese ve kendilerine bunun bildirilmemesini isterse, onun sözünü duyan müslümanlardan biri gidip onlara bunu duyur-sa, eman altında olurlar.
Çünkü verdiÄŸi haberde yalancı olsa bile yukarıda da belirttiÄŸimiz gibi kendi açısından eman altında olurlar. Devlet baÅŸkanının bildirmesini yasaklaÂmasına raÄŸmen verdiÄŸi haber doÄŸru ise öncelikle eman altında olurlar.
545- Bunu kendilerine bildiren zimmî ise devlet başkanının
sözlerinden sadece birinci şıkkı duymuşsa, onlar yine eman altında olurlar.
Çünkü devlet başkanının cemaat içinde bunu söylemesi, delaleten tebliğ etmelerini istemesi demektir. Delaletle sabit olan, açık ifade ile sabit olmuş gibidir. Duyanlar bildirmeyi yasaklıyan ikinci şıkkı da duymadıkça bildirme hakkına sahiptirler. Vekili azletmek ve yetki verilen köleyi hacr altına almak (tasarruf yetkisini elinden almak) gibi şeylerde haber kendilerine ulaşmadıkça onlar hakkında sabit olmaz. Dolayısıyla bu adam devlet başkanının sözünü yine onun emri ile kendilerine tebliğ etmiş olur. Bu konuda elçinin sözü onu gönderenin sözü gibi muteberdir.
Devlet başkanının sözünün iki şıkkını duyduğu halde onlara bildir-mişse hepsi fey' olur.
Çünkü bildirmeme emri kendisine ulaşınca bildirme yetkisi kalkar ve hakkında o emrin hükmü sakıt olur.
Sonra, bildirmemelerini istemesi o emanı tekrar geri alması mesabeÂsindedir. Ancak eman haberi kendilerine ulaÅŸtıktan sonra tekrar bozulÂması, onlara emanın kaldırıldığı haberinin ulaÅŸması ile mümkündür. Ama eman haberi kendilerine ulaÅŸmadığı sürece onu kendilerine duyurmadan geri almak da sahih olur.
Nitekim pazar halkı arasında kölesine tasarruf yetkisini tanıdıktan sonra evinde bu yetkiyi İptal ederse, çarşı halkı bunu duymadıkça onun tasarrufları geçerli olur. Ama pazar halkı duymadan önce evinde yetkilerini elinden alırsa, pazardaki bütün tasarrufları geçersiz olur.
546- Yine devlet baÅŸkanı bir zimmîye "git, kendilerine e-man verdiÄŸimi söyle" dedikten sonra sözünü geri alır ve "vazÂgeç, onlara bildirme" derse yahut zimmî olan katibine; "onlara eman verdiÄŸimi kendilerine yaz" dedikten sonra yine sözünü geri alır ve yazma, demesine raÄŸmen katib eman verildiÄŸini kendilerine yazar ve bildirirse, kendileri de bu yazı ve habere göre kalellerini terkederlerse fey' olurlar. Katibe yahut elçiye bunu yasaklamazsa yahut yasağı kendilerine bildirdikten sonra duyarsa ve onlar da kalelerinden çıkarlarsa, emin olurlar.
Her iki durumda da delil, aldatmaktan sakınmaktır.
547- Bir müslüman yanındaki adamı göstererek kale içinÂdekilere "bu adam size eman verdi", derse ve onlar da inince gösterilen adamın zimmî veya eman altında biri olduÄŸunu görünce", adam doÄŸru veya yalan söylesin, hepsi fey' olurlar.
Çünkü kendilerine geçersiz bir emanı haber verdiği halde kendisi de sahih bir eman vermiş değildir. Kendilerini de aldatmış sayılmaz.
Konuşanı veya kendilerine gösterdiği kişiyi tetkik edip işin gerçeğini araştırmadıklarından kendi kendilerini aldatmış sayılırlar.
548- Kendilerine müslüman bir erkek veya kadını gösteÂrerek onların eman verdiÄŸini söylese, bu sözünde doÄŸru veya yalancı olsun, hepsi eman altında olurlar.
Çünkü kendilerine sahih bir emanı haber vermektedir. Eman yetkisine sahip birine izafe edince onlara eman vermiş olur.
549- Bir müslümanın kendilerine eman verdiğini bildiren kişi zimmî ise ve sözünde doğru olduğu kesinse, eman altında olurlar. Yalan söylediği yahut doğru veya yalanı belli değilse, fey' olurlar.
Çünkü kendi başına eman verme yetkisine sahip deÄŸildir. Onlar da kenÂdinden eman verme yetkisine sahip olmayan kimseye güvenince aldatılmış deÂÄŸil, kendi kendilerini aldatmış olurlar.
550- Kendisinden söz edilen kimse kendisi söylerse, sözü tasdik edilir. Kendileri emniyette iken bunu söylemesi üzerine kalelerinden inerlerse, eman altında olurlar.
Çünkü kendilerine eman verme yetkisine sahip olan ve haber veren kiÅŸiÂyi tasdik etmiÅŸ olur. Tasdik ettiÄŸi için de töhmet altına girmez.
551- Kalelerinden indikten ve elimize geçtikten sonra bilÂdirirse, sözü tasdik edilmez.
Çünkü bu tasdikte töhmet altındadır. Kendilerine eman veremeyecek duÂruma gelmiÅŸtir. Sonra, bu tasdikle müslümanların onları köle edinme haklarını iptal etmeye çalışmaktadır.
Ancak devlet baÅŸkanı onları paylaÅŸtırır ve bir kısmı ikrar edenin paÂyına yahut zimmînin hissesine düşerse, ikisi de âzâd ederler.
552- Yine devlet baÅŸkanı onları satarken haber veren zimmî yahut tasdik eden müslttman satın alırsa, birbirlerini tasdik ettikleri için hepsi azad olurlar. Çünkü hür ve eman altınÂdadırlar. Bu hüküm onlardan ikisinin de mülkiyetine geçen ÅŸeyler hakkında caridir. Ancak düşman yurduna dönmelerine izin verilmez.
Çünkü başkan onları paylaştırıp sattığında müslümanların ülkemizde tutma hakları vardır. Müslümanların haklarım ilgilendiren meselelerde ikisi de tasdik edilmezler.[365]
Düşman Kişinin Eman Almadan Hareme Girmesi
.
553- Eman almadan bir düşman Harem'e girse, üzerine hücum edilip esir edilmez veya öldürülmez.
Alimlerimizin prensibine göre kanının akıtılması mubah olan bir insan Harem'i Åerife girse, eman altında olur.
Cenabı Hak şöyle buyuruyor :
"Emin bir harem kıldığımızı görmediler mi?"[366] "Ona giren kimse emin olur."[367]
Mekke fethi gününde Rasulullah (s.a.v.) yaptığı konuşmada şöyle buyurdu:
"Benden önce orası kimseye helal olmamıştır. Benden sonra da kimÂseye helal olmayacaktır. Bana da ancak günün bir saatinde helal olmuÅŸÂtur: Bundan sonra kıyamete kadar haram olacaktır "
Rasulullah (s.a.v.) müşriklerden savaşmayan bazı kimseleri öldürttüğü için o gün böyle buyurdu. Eğer savaşa katılan savaşçı kimseler olsalardı yaptığı konuşma ile sınırlandırmasının bir faydası olmazdı. Çünkü haremi helal kılan, onun belirttiği şekilde bir anını helal kılar.
İbn Ömer (r.a.) şöyle buyuruyor: Babam Ömer'i öldüren kimseyi haremde görsem ona saldırmam. İbn Abbas da aynı şeyi söyledi. Ancak "babası" lafzını demedi.
Bunu haremde kimseyi öldürmeye kalkışmayı yasaklamak kabilinden mübalağalı olarak söyledi. Öldürülmediği gibi esir ve köle de edilmez. Çünkü hürriyet hayat, kölelik de helaktir.
Haremin haramlığı hükmü buna engel olmaktadır. Nitekim av haremde
öldürülmediği gibi, kimsenin mülkiyetine de geçmez.
554- Haremden çıkmadan Önce müslüman olursa hür olur ve kendisine hiç bir şey yapılmaz.
Çünkü haremde bulunduÄŸu müddetçe emin ve hürdür. İslamiyete girÂmesi ile de hürriyeti garantilenmiÅŸtir.
Zimmî olmak isterse arzumuza bağlıdır. Dilersek bu hakkı kendisine veririz. Dilersek vermeyiz.
Çünkü helak olmak üzere ve ele geçmiÅŸ durumdadır. Zahire göre yasaÂlarımıza uyarak kendi isteÄŸiyle bunu istemiÅŸ olmayıp mecbur kaldığından bu yola baÅŸvurmaktadır. Bununla kaçıp kurtulmak için bir yol aramaktadır. Devlet baÅŸkanı onun hakkında dilediÄŸi gibi karar verir. KöleleÅŸtirilmeden önce esir alınan kimsenin zimmî olmak istemesi gibi.
555- İslama girmeyi reddedip haremde saÄŸa sola kıvranÂmaya baÅŸlayınca oradan çıkmaya mecbur kalması için ne ye-dirilir, ne anlaÅŸma yapılır ve ne de yanında kimse oturur.
Çünkü hareme sığınması ile emin olduÄŸundan ona zarar vermemiz mümÂkün deÄŸildir. Ancak kendisine ihsanda bulunmamız da gerekmez. Ona iyilik etÂmememiz de kötülük manasına gelmez. Bunun için zimmî olmak istediÄŸini kabul etmemek de kendisine kötülük demek deÄŸildir. Çünkü talebini kabul etÂmek kendisine iyilik etmek demektir.
Ancak halkın yararlandığı su ve otlardan faydalanmaktan alıko-namaz.
Çünkü bu onun hakkıdır. Rasulululah (s.a.v.) şu sözleriyle herkesin bunlarda ortak olduğunu ispat etmiştir:
"İnsanlar üç ÅŸeyde ortaktırlar: Ot, su ve ateÅŸ." Hakkı olan bir ÅŸeyden alıÂkoymak ona kötülük etmektir. O ÅŸu sözünün manasım ifade etmektedir:
Sudan alıkoymak mümkün olsaydı öldürmek de caiz olurdu.
556- Devlet baÅŸkanı, onu esir etmeyeceÄŸim ama hapsedeceÂÄŸim derse, bunu yapmaya hakkı yoktur.
Çünkü hapsetmek bir nevi cezalandırmaktır.
Yine, haremden çıkaracağım derse bunu da yapamaz.
Çünkü harem ile sabit olan emniyet, ona kötülük etmeyi yahut oradan çıÂkarmayı yasaklamaktadır. Nitekim av hayvanının durumu da böyledir.
557- SavaÅŸmak için hareme girenler bir cemaat ise müslü-manların onları öldürmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü CeÂnabı Hak şöyle buyuruyor:
"Mescidi Haramda size savaş açmadıkça siz de onlarla döğüşmeyin."
İbn Abbas (r.a.), haremin tümü mescidi haramdır buyurmaktadır. Yani her tarafı hüküm İtibariyle mescidi haram gibidir. Haremin hürmt eziyeti onlardan gidermemizi gerektirmediği gibi, av hayvanından eziyeti gid mek de bize şart değildir. Hatta haremde bir canavar, bir insana saldırırsa o öldürmek caizdir.
558- Müslüman onlara hamle yaparak yenerse ve kendileÂrinden esir alırsa, onları Öldürmesinde bir sakınca yoktur.
Çünkü haremin hür
Avın durumu ise böyle değildir. Üzerine saldırdıktan sonra kaçaı öldürülmesi caiz değildir.
Çünkü av hayvanının aklı yoktur. Ancak içgüdüsüyle zarar vermek is diğinde eziyeti def edilir. Bu da kaçmasıyla gerçekleşmiş olmaktadır.
Ama insanın aklı vardır. Zararını önlemek için öldürerek bırakm caizdir.
Bunun için kısas,
hayat vermek manasında emredilmiştir. Zararları örı mek ve haremin hür
559- Yine savaşarak hareme girseler ve yanlarında çoluk çocukları varsa, yenilip esir alındıktan sonra kadınları da esir alınabilir.
Çünkü savaşanlara
tabidirler. Haremin hür
560- Harem dışında müslümanlarla döğüşüp onlardan bazıÂlarını öldürdükten sonra kaçarak kadınlarıyla beraber oraya sığınsalar ve orada savunmasız dursalar, kendilerine veya eÅŸleÂrine dokunulmaz.
Çünkü onun hür
561- Ama onları koruyanlar haremde toplanıp kendileri de eşleriyle beraber haremde onlara sığınırsa, hem kendilerini hem de eşlerini öldürmek ve esir etmek caizdir.
Çünkü bir zümreye sığınan kimse muharip olup savaşı terk etmiş demek değildir.
Nitekim ayaklananlar takip edilir ve koruyan zümre varsa yine öldüÂrülürler. Burada da durum aynıdır.
562- Düşman kiÅŸiler hakkında bütün söylediklerimiz, isyan eden ve ayaklananlar için de geçerlidir. Ancak eÅŸleri ve çocukÂları yaÄŸma edilmez.
Çünkü vatandaşımız ve müslümandırlar. Müslüman oldukları için hürÂdürler ve mallan yaÄŸma edilmez.
Ama bunun dışında öldürülmelerinin helal veya haram olduğu yerlerde düşman kişiler gibidirler.
Basan Allah'tandır.[368]
Åüpheli Olan Eman
563- Müslümanlar düşmanın kalelerinden birini kuÅŸatır ve kuÅŸatılanlardan dört kiÅŸi; "Sizinle antlaÅŸma yapmamız için dıÂÅŸarı çıkmamıza eınan verin" der ve eman vermeleri üzerine yirmi kiÅŸi dışarı çıkarlarsa, eman isteyen dört kiÅŸiyi tesbit edeÂbilirsek o dört kiÅŸi emniyet içerisinde olur. Gerisi ise müslü-manlar için feyr olurlar. Müslümanlar dilerlerse onları öldüÂrürler, dilerlerse fey1 olarak alırlar.
Çünkü kendilerine eman verilmeden elimize geçmiÅŸlerdir. KuÅŸatma altınÂda bulunan kiÅŸi sırf dışarı çıkmakla emandan istifade edemez. Emandan istifade edebilmesi için sözle kendisine eman verilmiÅŸ olması gerekir. Zaten dışarı çıkarılması için kuÅŸatılmış iken emandan nasıl yararlanabilir ki! Kendilerine eman verilen dört kiÅŸi İle diÄŸerleri arasında tabî olma yoluyla onlara da eman verilmiÅŸ olmasını gerektiren bir sebep de yoktur. O dört kiÅŸiye uygulanacak hükme gelince :
564- Müslümanlarla aralarında antlaÅŸma yapılmadığı takÂdirde kendilerine verilen eman gereÄŸince geri iade edilirler. Kaleye dönmek istemedikleri takdirde müslümanlar onları buna zorlayamazlar.
Çünkü onlara eman vermiÅŸiz. Onları hapsetme yahut esir etme hakkına da sahip deÄŸiliz. Ama onlara, dilerseniz darulharbe gidin, denilir. Emniyet içeÂrisinde düşman topraklarında uzaklaşıncaya kadar da onlara bir zarar veremeÂyiz. Çünkü verilen söze vefa göstermek ve ihanet etmemek vaciptir.
565- Karargâhınızı terketmeyiz, derlerse komutan uygun göreceÄŸi müddete kadar onları orada alıkoyar ve o müddet dol-duktan sonra zimmî olarak kendilerini islam yurduna götüreÂceÄŸini haber verir.
Bu meselenin izahı daha Önce geçmiştir.
Komutanın onlara; Åu zamana kadar giderseniz gidin, deÄŸilse sizi köle yapar yahut öldürürüz, demeÄŸe hakkı yoktur.
Çünkü onlar aramızda emniyet içerisindedirler. Kendilerine verdiÄŸimiz bu emanın gereÄŸi olarak onları ne köle edinebiliriz ve ne de öldürebiliriz. OnÂlara bu hükümleri uygulamamız doÄŸru olmadığı gibi, aradan zaman geçmesiyle de uygu I ay amayız.
Ama onları zimmî yapmamız böyle deÄŸildir. Çünkü onları zimmî kabul etmemiz, verdiÄŸimiz emana ters deÄŸildir. Aksine, verilen emanın gereÄŸi olur. Ayrıca bir kafirin darulislamda uzun müddet kalıp cizye vermemesi ve muaÂmelat konusunda hükümlerimize uymaması, müslümanlan hafife almak anlaÂmına gelir.
566-
Müslümanlar dört kişiye: "Antlaşma pazarlığı yapmak üzere size eman
verdik, dışarı çıkın" derlerse ve aralarında o dört kişinin bulunduğu
yirmi kişi dışarı çıkar ve kendilerine eman verdiğimiz dört kişiyi şahsen
tanımıyorsak, yirmi kişiden herbiri de: "Eman isteyen benim" derse,
hepsi emniyet içeriÂsinde olurlar. Onlardan hiçbirini Öldürenleyiz ve esir
edemeyiz. Çünkü onlardan herbirinin durumu şüphelidir. Bu kişi, kanı korunarak
eman verilmiş biri midir, yoksa kanı helal mıdır, belli değildir. Rasulüllah
(s.a.v.) İn aşağıdaki hadisi gereğince masum olması yönü ağır basmaktadır :
"Bir ÅŸeyde helal ile haram bir arada bulunursa, helal harama g
Ayrıca müslümanların o dört kiÅŸiyi diÄŸerlerinden ayıracak bir alamete saÂhip olmamaları ve dolayısıyla onları diÄŸerlerinden ayırtedıp tesbit edememeleri, onlardan herbiri için muhtemel olan emanı iptal etmede etkili olamaz.
Ancak hepsine eman verilmiş gibi emniyet içinde olacakları yere
kadar ulaştırılırlar.
567- Åayet komutan kale halkından dört kiÅŸiye ÅŸahsen eman verir ve kaleden çıkmalarını emretmez, sonra da kale fetheÂdilir, bir de kalede bulunanların herbiri ben o dört kiÅŸiden biriyim derse, bakılır; ÅŸayet kendilerine;eman verilenler ÅŸahsen tesbit ediliÅŸe, onlar eman içerisinde olur. Ama tesbit edilemez-lerse kaledekilerhı tamamı fey' olurlar.
Çünkü bunlar düşmanın hakimiyet sınırları içerisinde bulunuyorlardı. Düşmanın hakimiyet sınırlan dahilinde bulunanlar, bir engel bulunmadığı müdÂdetçe müslümanlar için fey' olurlar. Fey1 olmalarına engel olacak husus hiçbiri için kesin deÄŸildir.
Yukarıda anlatılanların durumu bunlannkinden farklıdır. Oradaki dört kiÅŸi, müslümanların hakimiyet sınırları içerisinde emniyete kavuÅŸmuÅŸ durumÂdaydılar. Müslümanların hakimiyet alanında bulunanlarsa halleri itibariyle muharip sayılmazlar. Asıl itibariyle muharip olduÄŸu bilinmeyen kimse emana dahil olmasa da ona ceza vermek caiz deÄŸildir.
Görmüyor musun, şayet kalede bulundukları zaman dört kişi İslâmı kabul eder ve müslümanlar onlara kaleden çıkmalannı söyleyip yirmi kişi dışan çıkar ve onların herbiri kaledeyken kendisinin kabul ettiğini iddia ederse, onlardan hiçbirini esir etmek caiz olmaz. Ancak hepsine eman verilmiş gibi tümü emin olacakları yere ulaştırılırlar.
568- Åayet kaledeyken dört kiÅŸi İslamı kabul eder ve müsÂlümanlar kaleyi fethedinceye kadar dışarı çıkmazlarsa, kale fethedildikten sonra da kalede bulunanların her biri kendisinin İslamiyeti kabul edenlerden biri olduÄŸunu iddia ederse, o zaÂman hepsi fey' olur. Ancak İslamı kabul eden ÅŸahsen biliniyorÂsa, o zaman kendisi ile küçük çocukları hür sayılırlar ve malı kendisine teslim edilir.
Çünkü müslüman olmakla malının ganimet olmasına engel olmuÅŸtur. Ama büyük çocukları, İslama girmesinde ona tabî olamayacaklarınÂdan hepsi fey1 olurlar. Ancak devlet baÅŸkanı burada onlardan hiçbirini öldüreni ez.
Çünkü onlardan herbiri İslamı kabullenmeye hazır hale gelmiÅŸtir veya İslam olmayı arzu etmektedir. Esir kimsenin İslamı kabul etmesi onu öldürülÂmekten korur ama köle olmaktan kurtaramaz.
569- İmam Muhammed dedi ki: Åayet bunları esir alma-yacaksam, aralarında ÅŸahsen tanımadığım bir nıüslüman veya zimmî bulunan Konstantiniyye halkının hepsini esir alamam demektir. Fey1 olması için bir engel bulunmadıkça darulhapte ele geçirilen herkes fey'dir.
Aradaki farklılık aşağıdaki şu sözlerle ortaya çıkmaktadır.
Düşman yurdundan bir topluluk kendilerine eman verilmediği halde zimmet ehli olan bir köye girecek olsa ve müslümanlar onları yakalamak için köye girseler, köydeküerin hepsi emniyet içerisinde olurlar.
Çünkü emniyet ve dokunulmazlık içindedirler. Düşmandan olduÄŸu bilinÂmedikçe hiçbirine ceza verilemez.
570- Zimmîlerden bir topluluk müslümanların gözleri önünde düşmana ait kalelerden birine girecek olsa ve sonra da o kaleyi fethedecek olsak, zimmî olduğu şahsen bilmen hariç, geri kalanların hepsi fey'dir.
Çünkü ganimet alman ve koruma bulunmayan yerde bulunmuÅŸlardır ve dolayısıyla fey'dirler. Ancak onlardan bazısının fey' olmasına engel bir durum varsa, onlar fey' olmazlar. Bu gibi durumlarda mekana bakarak ona göre hüÂküm vermek esastır. Nitekim bir ÅŸahsı daru'l-harpte görüp, durumunu bilmeÂyen, yani müslüman veya zimmî olup olmadığım bilmeyen kiÅŸi, onu vurabilir, Ama onu daru'l-İslamda görecek olsa, harb ehlinden olduÄŸunu bilmedikçe onu vuramaz.
571- Zimmî bir ÅŸahıs onların kalelerinden birine girdikten hemen sonra o kale fethedilir ve kalelerdekilerin hepsi esir ediÂlerek o zimmînin aralarında olduÄŸu bilinip ÅŸahsen bilinemi-yorsa, devlet baÅŸkanının o kale halkından kimseyi öldürmesi uygun olmaz.
Çünkü öldürülme hususunda onlardan hiçbiri diÄŸerinden farklı bir duÂrumda deÄŸildir. Åayet hepsini öldürecek olsa, öldürülmesi caiz olmayan bir kiÅŸiÂyi de öldürmüş olacağı kesindir. Haramdan sakınmak için hepsini öldürmekten vazgeçmekten baÅŸka bir yol yoktur. Çünkü zimmîyi öldürmekten sakınmak farzdır. Esir edilen düşman bir kimseyi öldürmek ise mubahtır. Mubah ile farz arasında da bir zıtlık yoktur. Zıtlık sözkonusu olduÄŸu yerde haram, helala tercih edilir. İşte burada haram hükmü geçerlidir.[369]
572- Kaledekilerin bir kısmı öldürülmüş veya ölmüş ya da yaralanmış ve zimmî olan kimsenin aralarında olup olmadığı kesin olarak bilinemiyorsa, kaledeki erkeklerin hepsinin öldüÂrülmesinde bir sakınca yoktur.
Çünkü düşmana ait bir
yerde bulunuyordular. Öldürülmelerine engel de aralarında zimmînin
bulunmasıydı. Bu durumda zimmînin aralarında mevcuÂdiyeti kesin deÄŸildir. Çünkü
zimmî, Öldürülen yahut kaleyi terkedenler arasında olabilir. Zahire göre de
onlardan herbiri savaşçı düşman olup kanını akıtmak mubahtır. Hakikatına vakıf
olmanın mümkün olmadığı meselelerde hüküm zaÂhire göredir. Zahire itibar
etmemek için ona muh
573- Åayet
devlet başkanı zann-i g
Çünkü zann-ı g
574- Ama zahire itibar edip onları öldürmesi caizdir. Bu konuda temel, Rasulüllah (s.a.v.) m Vabisa b. Ma'bed'e söyleÂdiÄŸi ÅŸu sözüdür.
"Elini göğsüne koy ve kalbine danış. İçinde bir şüphe varÂsa, insanlar sana fetva vermiÅŸ olsa bile, o iÅŸi yapmayı bırak"
Her ne kadar onlar hakkında bir tercihi yoksa da, zahire itibar edip onları öldürmesinde bir sakınca yoktur. Åayet araÂlarından iki veya üç kiÅŸiden şüpheleniyorsa, geri kalanları ölÂdürmesinde bir sakınca yoktur.
575- Åayet düşmandan biri kalenin üzerine çıkıp kale dedikÂlerin zayıf tarafını bize bildirir ve komutan ona eman verirse ve o anda da kale fethedilirse, bu kimsenin durumu, zimmînin durumu gibidir.
Çünkü kendisine eman verdiğimiz kişi öldürülmekten korunmuştur. E-man verilen kişinin de, zimmî gibi öldürülmesi haramdır.
576- Müslümanlarla kaledekiler arasında antlaşma için bir müzakere varsa ve müslümanlar kaledekilere: "Müzakereye katılmak üzere aranızdan dört kişi gönderin, onlar emniyette olacaklar", deseler ve onlardan da yirmi kişi beraber çıkacak olsa, hepsi emniyet içerisindedir.
Çünkü yirmiden dördü, müslümanların onlara eman vermesiyle eman içerisindedir. Ayrıca meçhul olan kimselere eman vennek de sahihtir.
Nitekim bir kısmına eman verildiği halde hepsi karargahımıza gelecek olsa, eman hepsi için sabit olur. Çünkü onlardan bir kısmı diğerlerinden daha mukaddem değildir.
Onlardan hiçbirine zarar verilemez. Çünkü durumu şüphelidir. Acaba o kimse kendisine eman verilen bir kişi olup canı korunmuş bir kimse midir, yoksa eman verilmemiş olup öldürülmesi caiz olan biri midir, belli değildir.
Görmüyor musun, ÅŸayet müslümanlar: "Aranızdan biri gelsin, o eman içerisindedir", deseler, kapı açıldığında onlardan herbiri çıkabilir ve emniyet içerisinde olabilir. Åayet on kiÅŸi birden çıkacak olsa, onlardan herbiri, müslüÂmanların kendisine çıkma izni verdiÄŸi kimse durumundadır. Çünkü çıkan yalnız kendisi olsaydı emniyet içerisinde olurdu.
Başkasının kendisiyle birlikte çıkmış olması, müslümanların ona vermiş oldukları eman. bozmaz.
Nitekim .müslümanlar kendilerine: "Sizden biriniz kapıyı açarsa, o kişi emniyettedir", deseler ve bunun üzerine on kişi birden sıçrayıp beraberce kapıyı açacak olsalar hepsi de eman içerisinde olur.
Çünkü onlardan herbiri yalnız başına kapıyı açmış olsaydı eman içerisinÂde oLurdu. BaÅŸkalarının kendisiyle birlikte kapıyı açmaları ise, bu emana engel teÅŸkil etmez.
577- Müslüman komutan: "AntlaÅŸma görüşmelerinde buÂlunmak üzere birini bize gönderin, o eman içerisindedir" der ve biri çıktıktan sonra ikinci biri onun ardından, daha sonra baÅŸka birisi bunun ardından çıkıp gelse, ÅŸayet birinci çıkan kiÅŸi, ikinci ve üçüncü ÅŸahıslar dışarı çıkmadan önce hakimiyet sahamıza girmiÅŸse, ikinci ve üçüncü ÅŸahıslar feyr olurlar. Çünkü ilk çıkan ÅŸahıs hakimiyet sahamıza girdikten sonra kendisine e-man verilen ÅŸahıs belirlenmiÅŸ olur. Daha sonra çıkan ikinci ve üçüncü ÅŸahıslar emansız çıkmış sayılırlar. Çünkü belirsizlik, ispat olmadığında geçerlidir, ama birincisi belirlendikten sonra bu geçerliliÄŸini kaybeder. Onun için de ikinci ve üçüncü ÅŸahıslar eman kapsamına giremezler.
Åayet birinci ÅŸahıs hakimiyet sahamıza girmeden ikinci ve üçüncü ÅŸahıslar çıkıp ona ulaÅŸacak olsalar, üçü de beraber çıkmış kabul edilirler.
Çünkü söylenen, bizim bulunduÄŸumuz yere gelmesidir. Bu hükmün taÂmamlanması, gelen ÅŸahsın hakimiyetimiz altında bulunan sahaya girmiÅŸ olmaÂsıyla gerçekleÅŸir. Bu gerçekleÅŸmeden Önce birincisi için eman gerçekleÅŸmez. Bu sebeple de kendisiyle diÄŸerlerinin çıkışları beraberce yapılmış sayılır.
Görmüyor musun, ÅŸayet birinci ÅŸahıs hakimiyet sahamıza girmeden önce geri dönecek olur ve ikincisi çıkıp hakimiyet sahamıza ulaşırsa, eman içerisinÂde olur. Ama birinci ÅŸahıs hakimiyetimiz altında bulunan sınırı geçer ve sonra ölür yahut geri döner de ikincisi çıkagelirse, ikinci ÅŸahıs müslümanlar için fey' durumundadır. Nitekim birinci ÅŸahıs müşriklerin hakimiyet sahasından çıkmaÂdan önce ikinci ÅŸahıs acele edip hakimiyet sahamıza ulaÅŸacak olsa, emniyet içerisinde olmaz mıydı?
O, hakimiyet sahamıza ulaÅŸan ilk kiÅŸidir. Daha önce de belirttiÄŸimiz gibi muteber olan, hakimiyet sahamıza ulaÅŸmaktır. İkisi birlikte sahamıza girdikÂlerine göre her ikisi beraber çıkmış gibidirler ve her ikisi de emniyet içeriÂsindedir.
Åöyle denilse: Åayet birlikte çıkmışlarsa eman verme nasıl sabit olmuÅŸ olur ki, ispat hususunda belirsizlik genellik ifade etmez?
Cevap olarak deriz ki: Bu belirsizlik genel bir sıfatla nitelendirilmiÅŸtir ve bu sıfat, çıkıp bize gelmeleridir. Bu gibi belirsizler (nekreler) genellik ifade e-der. KiÅŸinin: Alim kiÅŸiden baÅŸka kimseyle konuÅŸmam, demesi gibi. Fakat diÄŸerÂleri çıkmadan önce birinin bize ulaÅŸmasıyla eman ÅŸartı son bulur. Ama hep birÂlikte çıkmışlarsa, bu sebeple hepsi emniyet içerisindedir.
578- Kapıyı açtığınız takdirde sizden on kiÅŸi emniyettedir, der ve onlar da kapıyı açarlarsa, onlardan on kiÅŸiye eman veÂrilmiÅŸ olur. Kimlerin bu on kiÅŸiye gireceÄŸi ise, devlet baÅŸkanıÂnın seçimine bırakılmıştır.
Çünkü kendilerine eman verildiğinde bu eman bizzat kapıyı açacaklara verilmemiş olup belirsiz on kişiye verilmiştir.
Eman, onlardan sadece on kiÅŸi için geçerlidir; aileleri ve malları buÂna girmez. Ancak istihsan yolu ile üzerlerindeki elbiseler ve silahlar emana girerler.
Çünkü emanın onlar
için sabit olması, kapının açılması ve müslümanlann onlara g
579- Åayet onlar: Size kapı açılacak ama bunun karşılıÂğında kale halkımızdan on kiÅŸiye eman vereceksiniz, deseler ve imam(devlet baÅŸkanı veya onun adına ordu komutanı): "Olur" karşılığını verirse, seçim hakkı kendisine aittir. Dilerse bu on kiÅŸiyi kadınlarından, dilerse çocuklarından ve dilerse erkekÂlerinden seçer.
Çünkü eman istemek için kullanılan kelime hepsini içine almaktadır. Hepsi de kale halkındandır. Bir önceki maddede hitap erkeklere olduğu için, onlardan on erkeğe eman sabit oluyordu.
580- Bu konuda devlet başkanı müslümanlar için ihtiyatlı davranarak seçimi iyi yapmalıdır. Müslümanlara yararı daha az olan kimseleri seçmemelidir. Çünkü onun görevi müslümaıı-ları korumaktır.
Bu durum, daha önce sözünü ettiğimiz "dört kişi çıkıp bize gelsin" ı "sizden biriniz çıkıp gelsin" durumlarından farklıdır. Çünkü orada hakimiyet s hamıza ulaşmakla kendileri için eman sabit oluyordu. Onlardan her biri yaln başına çıkıp gelmiş olsa bile emanı hakkediyordu. Başkasının ona ulaşmasıy eman batıl olmaz.
Burada verilen eman ise, kalede oldukları halde o kale fethedildikte sonra onlardan on kişiye verilmiştir.
Buradaki farkın aslı şudur; burada belirsiz isim nitelenmemiştir. Öncel durumda ise çıkıp bize gelmekle nitelendiriyordu Görmüyor musun, saye "Sizden biriniz kaçıp bize gelecek olursa eman içerisindedir" diyecek olsa ve o kişi birlikte kaçacak olsa, hepsi eman içerisinde olur. Çünkü burada belirsizi niteliği belirtilmiştir. Onlardan her biri kaçıp gelse eman içerisinde oluı Başkasının ona eklenmiş olması, onun bu hakkını ibtal etmez.
581- "AntlaÅŸma görüşmelerinde bulunmak üzere dört kiÅŸi çıksın" der ve onlar da çıkacak olurlarsa, emniyet içerisinde olurlar. Eman içerisinde olacaklarını belirtmiÅŸ olsun veya olÂmasın farketmez.
Çünkü barış ve antlaşma için onları davet etmiştir. Antlaşma için muza kere yapabilmek, ancak kişinin kendi durumundan emin olmasıyla olabilir. Bu emniyet içerisinde olacağına bir delildir.
Ama dört kişiye: "Dışarı çıkın" der ve onlar da çıkarlarsa, buradj onları öldürme hakkına sahiptir.
Çünkü bu sözde kendilerine eman verdiğine yahut antlaşma görüşmeler için çıkmalarını istediğine dair bir alamet yoktur. Bu, doğrudan doğruya çar pışmak için yapılmış bir çağrıdır. Sanki onlara: "Erkekseniz çıkın döğüşelim1 demiş gibidir.
582- "Çıkın, gelin alış veriÅŸ yapın" derse o zaman kendileÂrine eman verilmiÅŸ sayılır.
Çünkü bu sözde kendilerine eman verildiÄŸine ve görüşme isteÄŸinde buluÂnulduÄŸuna dair delil vardır. Zira ticaret ancak karşılıklı rıza ile olur. Bu ise ancak emniyet içerisinde olan kiÅŸi tarafından yapılabilir.
583- "Görüşmelerde bulunmak üzere şu dört kişi çıksın" der ve başka dört kişi çıkacak olursa, bu dört kişi müslümanlar için fey1 durumundadır.
Çünkü kendilerine eman verilenler özellikle belirlendikten sonra bu eman sadece onları kapsar.
584- Åayet dört kiÅŸinin bizzat kendilerine: "Size eman verÂdim" der ve baÅŸkaları çıkacak olursa, bu çıkanlar müslümanÂlar için fey olur.
585- Åayet müslümanlar şüpheye düşer ve kendilerine eman verilen kimselerin bu dört kiÅŸi olup olmadığını bilmezlerse, komutan bunu kendilerine sorar. Åayet baÅŸkaları olduklarını ileri sürerlerse, kendi aleyhlerine ifade verdikleri için fey' olurlar. Ama o dört kiÅŸinin kendileri olduklarını ileri sürecek olurlarsa, söylediklerine uyulur.
Çünkü zahirî durum onların lehinedir. Kesin bir kanaat sahibi olmadan zahir terkedilmez.
Onlardan şüphelenirse, bu hususta onlara Allah'a yemin ettirir, yemin etmekten kaçındıkları takdirde fey' sayılırlar, ama öldürülemezler.
Çünkü kaçınmaları, ikrar sayılır. Lakin yine de şüphe ve ihtimalden uzak değildir. Onun için de öldürülemezler. Bu husus daha önce izah edilmiştir.
586- Åayet yirmi kiÅŸi hep birlikte çıkar ve onlardan her biri: Ben o dört kiÅŸidenim, der ve bu hususta da yemin ederse, hepsi eman içerisinde olur.
Çünkü her dört kiÅŸi yalnız baÅŸlarına çıkıp yemin edecek olsalardı, onların söylediklerine"göre hüküm verilirdi. BaÅŸkalarının çıkmış olması, haklarındaki eman hükmünü ibtal etmez. Ya da eman verilen ile eman verilmeyen kiÅŸiler haÂkimiyet sahamızda birbirine kanÅŸmış sayılır. Bu gibi durumlarda ihtiyaten hepsi için eman geçerlidir, komutanın onları emniyet içerisinde muhafaza etmesi gerekir.
En doÄŸrusunu Allah bilir.[371]
Eman Konusunda Muhayyerlik
587- İmam Muhammed dedi ki:  Müslümanlar bir kaleyi kuÅŸatır ve kale komutanı: Kaleyi size açmam için bana on ki-siye eman verin, der ve müslümanlar da: DediÄŸin olsun, karşıÂlığını verir ve o da kaleyi açarsa, onunla birlikte on kiÅŸiye eman verilir.
Çünkü bana eman verin, demekle kendisini, "on kişi" kelimesi de koşulan şart olup kendisiyle birlikte ayrıca belirsiz on kişiyi kasdetmiş sayılır. Buradan da anlıyoruz ki, bu on kişi kendisinin dışındadır.
Bu on kiÅŸinin arasına kimlerin alınacağını ise, eman isteyen kale komuÂtanı tayin eder.
588- Kale halkından on kişiye eman verin, derse, dilediği on kişiyi seçme hakkına sahiptir. Kendisinin yanında dokuz kişi daha seçebilir. Ama kendisi dışında on kişiyi seçerse dışarıda kalacağından, kendisi fey olur.
Çünkü eman isterken bizzat kendisini zikretmemiş, belirsiz on kişi için eman istemiştir. Lakin "bana, on kişi için eman verin" demekle kendi şahsını da şart koşmuş olur ve kendisine bir pay ayırmış olur. Ama direkt olarak on kişi için eman istemişse, kendisi pay sahibi değildir. Ondan, kendisini de içine alan bir talepte bulunsaydı o zaman pay sahibi olurdu. Ama kendisini ifadesine katmamışsa kendi şahsı için eman meydana gelmez.
589- On kişi içinde kendini de tayin etmişse, eman altında olur.
Tıpkı kendisiyle beraber belirlediği diğer dokuz kişi gibi.
590- Åayet kendisi dışında belirli on kiÅŸi için eman talebinde bulunmuÅŸsa, o on kiÅŸiye eman verilmiÅŸ olur ve kendisi bu ema-nin dışında kalarak fey1 olur.
Tıpkı eman dışında kalan diğer kale halkı gibi.
Sözünden, "On kişiye eman verin ve bana da bu on kişiyi tayin yetkisini tanıyın" anlamı çıkmaktadır.
İmam Muhammed dedi ki: Nucayr günü el-Eş'as b. Kays'tan buna benzer bir söz bize nakledildi.
Hadis ehlinden de buna benzer bir rivayet Muaviye den nakledilmiÅŸtir.
Başta kalenin üstünden "on kişiyi emanım altında tutmak karşılığında kapıyı size açıyorum" veya "kale içindekilerden on kişi emanım altında olsun" şeklinde deseydi, durum aynı şekilde olurdu. Her iki halde de bu ve bir önceki durum aynıdır.
591- "Kale içindekilerden on kişiye eman vermemi kabul ederseniz" yahut "on kişi içinde bende eman altında olayım" karşılığında size kapıyı açayım, derse durum aynıdır. Her iki durumda da eman altında olup dokuz kişi de beraberinde eman altında olur.
Çünkü Arapça'da "fi" harfi zarfiyet içindir. Kendini de emin olmalarını istediği on kişi içinde saymıştır. Bu da onunla beraber sadece dokuz kişiyi kapsar. Çünkü ondan başka on kişiyi içine alsaydı kendisi onbir kişi içinde olmuş olurdu. Halbuki birinci durum böyle değildir. Çünkü orada kendini on kişi içinde saymamıştır.
Burada "on kişi" lafzını kendisi için zarf yapmıştır. Zarf ise mazruftan ayrıdır, diye itiraz edilse, deriz ki;
Zarfın kelimelerinde bu böyledir. Sayılarda ise bu ancak belirttiğimiz yolla tahakkuk eder. O da kendisinin on kişiden biri olması ve sözünün "beni de eman vereceğiniz on kişi içinde sayınız" şeklinde anlaşilmasıdır.
Hakiki zarf anlamında kabul edilmezse "maa" anlamında sayılması geÂrekir. Åu ayette olduÄŸu gibi: "Kullarımla beraber gir"[372] Yahut "Alâ" anlamında kabul edilmesi gerekir. Åu ayette olduÄŸu gibi: "Kesinlikle hurma dallarında sizi asacağım."[373] Her iki ÅŸekle itibar edilmesi durumunda da kendisinden ayn on kiÅŸiye eman sabit olur, diye itiraz edilse, deriz ki;
Kelime hakikaten zarf içindir ve mümkün olduÄŸu kadar böyle anlaşılÂmalıdır. O da kendisinin on kiÅŸi içinde kabul edilmesidir. Onun için bu zarfı mecaza saymıyoruz.
Burada onunla beraber diğer dokuz kişiyi seçme yetkisi devlet baş-kanımndır. Bu yetki kaledeki düşman komutanının değildir.
Çünkü kendini de on kiÅŸiden biri saymıştır. DiÄŸer dokuz kiÅŸiyi tayin etme yetkisi olmadığı gibi kendinin de yetkisi yoktur. On kiÅŸiden kendine pay ayırÂması, sadece onlara verilen emanm kapsamı içinde kendisinin de sayılmasınÂdan ibarettir. Yoksa kendisinin onları tayin etmesi demek deÄŸildir. İstediÄŸi de yerine gelmiÅŸtir. Geri kalan dokuz kiÅŸinin emanım devlet baÅŸkanı verecek ve onları eçecektir.
592- Bana ve on kişiye eman verin, yahut bana ve on kişiye eman verirseniz size kapıyı açarım, derse kendisiyle beraber on kişi daha eman kazanmış olur.
Çünkü bu ifadede kullandığı "vav" harfi atıf içindir. Kurala göre bir şey yine kendisi üzerine değil, başkasına atfedilir. Sözünde on kişinin kendisinden ayrı olduğu açıkça belirtilmiştir.
Kalede ancak o kadar veya daha az sayıda kişi varsa hepsi eman altında olurlar.
Çünkü sayı belirtilerek verilen eman, ÅŸahıslar ayrı ayrı gösterilerek veriÂlen eman gibidir.
Kaledekiler çok ise aralarından seçme yetkisi devlet başkanınındır,
Çünkü konuşan adam on kişi içinde kendine pay ayırmamıştır. Sadece emanlarmi kendi emanına atfetmiştir. Onlara emanı verecek devlet başkanının kendisi olduğu için seçecek de odur.
Devlet başkanı bu on kişiyi kadın ve çocuklardan seçebilir.
Çünkü onlar da kalededirler. Ama konuÅŸan adam bunların sadece erkekÂlerden seçilmesini ÅŸart koÅŸmuÅŸsa, o zaman sadece erkeklerden seçilir.
593- Bana kaledekilerden on kişi ile eman verin, der ve "be" harfiyle söylerse, hükmü yukarıdakinin aynısıdır.
Çünkü "be" harfi beraberlik içindir. On kiÅŸinin emanım kendi emanına bitiÅŸtirmiÅŸtir. Bu da ancak on kiÅŸinin kendisinden ayrı olduÄŸu zaman gerçekÂleÅŸir. Ancak metnin ibaresinde bir yanlışlık vardır ve yazar yanlışlıkla "be" harfini yazmıştır.
Halbuki "fe" harfi atıf harflerinden olup birlikteliÄŸi ve arada boÅŸluÄŸun olmamasını gerektirir. Onun için 592. maddedeki ifadeye atfı doÄŸru olur. "Be" harfi ise beraberinde ivaz (bedel)leri gerektirir, "be" harfini kullanarak "Bana on kiÅŸi karşılığında eman verin" demersi, "Kale halkından size vereceÄŸim on kiÅŸi karşılığında bana eman verin" demek olur. Bunun ise, bu "bölümdeki meseleÂlerle ilgisi yoktur. Bundan da anlıyoruz ki, ibarenin doÄŸrusu "fe" harfi ile olan ÅŸeklidir.
594- Bana, sonra da on kişiye eman verin der ve "sümme" harfini kullanırsa, hükmü önceki durumla aynı olur ve on kişi kendisi dışındadır.
Çünkü "sümme" kelimesi aralıklı sıralama ifade eder. Bundan da anlaÂşılıyor ki, daha önceki ifade "fe" harfiyledir. Çünkü müellif mutlak atıf ifade edenle baÅŸladı, sonra aralıksız atıf ifade edenle devam etti, sonra aralıklı atıf ifade eden "sümme" ile devam etti.
595- Bana on kiÅŸiye eman verin, derse bunları devlet baÅŸkaÂnı seçer.
Çünkü konuÅŸan adam kendini on kiÅŸi arasında saymamış, sadece belirsiz on kiÅŸi ile eman almaÄŸa çalışmıştır. Sanki devlet baÅŸkanı onlara "Kapıyı açarÂsanız sizden on kiÅŸiye eman vereceÄŸim" demiÅŸ gibidir. Onun için bu on kiÅŸiyi seçme hakkı devlet baÅŸkamnmdır.
Dilerse konuşan adamı onlardan sayar, dilerse onlardan saymaz.
596- On kiÅŸi ile beraber bana eman verin, der ve "maa" söÂzünü kullanırsa, on kiÅŸi onun dışında olur.
Çünkü "maa" kelimesi ilave ve beraberlik belirtir. Bir ÅŸey de ancak baÅŸÂkası ile beraber olur ve baÅŸkasına ilave edilir. Böylece anlıyoruz ki, on kiÅŸi onun dışındadır.
Bunları yine devlet başkanı seçer.
Çünkü kendisi kabul etmiştir. Konuşan on kişinin emanmdan kendine pay ayırmamıştır.
597- Kaledekilerden on kişi içinde bana eman verin, sözü de önceki sözünün aynısıdır. Ona ve devlet başkanının seçeceği dokuz kişiye eman verilir.
Kale, kelimesine kendini izafe etmekle kendini belirli yapmıştır. On sözü ise belirsizdir. Belirlinin belirsize dahil olmaması gerekmez mi? denilse,
Deriz-ki; "Bana eman verin" diyerek adam kale sözünü izafe edip belirÂlilik kazanmadan önce eman sözüne muzaf olmuÅŸ ve belirlilik kazanmıştır. Burada açıklanması gereken sadece "fi" harfinin anlamıdır.
Daha önce belirttiÄŸimiz gibi "fi" zarfiyet içindir. Bu mana da ancak adaÂmın on kiÅŸi içinde olmasiyle gerçekleÅŸir. Burada hakiki anlamıyla amel etmek mümkündür. Çünkü baÅŸkaları gibi o da kale halkındandır.
598- Yine "evimin halkından" veya "babamın oÄŸullarınÂdan" on kiÅŸi içinde bana eman verin, derse, o ve dokuz kiÅŸi enıan altında olur.
Çünkü o, evi halkı cümlesindendir. Evden maksat nesebinin evidir. Aynı şekilde babası oğullan cümlesindendir. Burada zarfiyetin hakiki anlamıyla amel mümkündür. Onun için kendisi on kişiden biri sayılır ve diğer dokuz kişiyi devlet başkam seçer.
599- Kardeşlerimden on kişi içinde derse, kendisi ve ayrı on
kişi eman altında olur.
Çünkü zarfın hakiki nıanasiyle burada amel etmek mümkün deÄŸildir. KiÅŸi kardeÅŸlerinden bir parça olmaz. Onun için burada "fi" harfinin "maa" manaÂsında alınması gerekir. Nitekim kurala göre lafzın hakikî anlamıyla amel mümÂkün olmadığında ve mecazî anlamı meÅŸhur ise, bu mecazî anlama yorumlanır ve söz doÄŸru anlaşılır.
600- Yine, çocuklarımdan on kişi içinde derse, sonuç
aynıdır.
Çünkü kendi çocuklarından bir parça olması mümkün değildir. Onun için on kişinin dışında sayılması gerekir. Buna göre "Benim de aralarında olduğum kardeşlerimden on kişiye" yahut "Benim de onlardan olduğum çocuklarımdan on kişiye eman verin" derse, kendisi on kişinin dışında olur.
601- Benim de aralarında olacağım evimin halkından on kiÂÅŸiye veya aralarında olacağım kalemizin halkından on kiÅŸiye e-man verin, derse kendisi on kiÅŸiden biri olur ve onunla beraÂber dokuz kiÅŸi daha eman kazanır.
602- Çocuklarımdan on kişi içinde, der ve "fi" harfi ile kullanırsa, kendisinden ayrı on kişi daha eıtıan kazanmış olur. Ancak bunları devlet başkanı seçer.
Çünkü onların emanından kendine pay ayırmış değildir.
603- Hepsi erkek veya kadın-erkek karışık iseler, devlet baÅŸkanı erkek veya kadınlardan on kiÅŸi seçer. Aralarında erÂkek yoksa, eman verilen erkek dışında hepsi fey1 olur.
Çünkü adam oğulları için eman aldı. Belirttiğimiz gibi bu isim de tekil dişileri içine almaz.
Bunlar kadın erkek karışık olsaydı devlet başkanı kadınlardan dilerse on kişi seçerdi. Oğullarım, sözü onları içine almıyorsa, devlet başkam onları nasıl seçebilir? denilse;
Deriz ki; Çünkü oÄŸullan olan on kiÅŸiye deÄŸil, oÄŸullarından olan on kiÅŸiye eman vermiÅŸtir. Karışık olmaları durumunda on kız, oÄŸullarından olan on kızÂdır. Onun için devlet baÅŸkanı onları seçebilir. Ama karışık deÄŸillerse tekil diÅŸiÂler onun oÄŸullarından deÄŸildir ve eman onlan kapsamaz.
604- Kızlar, oğlanlar ve torunlar karışık olsalar onlardan on kişi seçebilir .Dilerse oğullarından, dilerse torunlardan seçer.
Belirttiğimiz gibi bu isim emanda sadece torunları içine alır, istihsanda ise oğullan da kapsar.
Kitapta kızların oÄŸulları zikredilmiÅŸtir. Ashabımızdan bazısı bunun katiÂbin bir hatası olduÄŸunu ve doÄŸrusunun "oÄŸulların kızları" ÅŸeklinde olduÄŸunu söylemektedir. DoÄŸru olduÄŸu da söyleniyor. Bu da "oÄŸullar" adının hem erkek, hem kız çocukların oÄŸullarına isim olarak verilmesinin rivayetlerden birinde zikredilmesine göredir. Buna göre erkek ve kız kardeÅŸler, oÄŸullar ve kızlar lafzı mesabesindedir. Ama adamın tek tek kız kardeÅŸleri ve yeÄŸenleri olduÄŸu halde "KardeÅŸlerimden on kiÅŸi içinde eman verin" derse, kız kardeÅŸler ve yeÄŸenlerin hepsi fey' olurlar. Çünkü kardeÅŸler sözü bunları ne hakikaten ne mecazen kapÂsamaktadır. Torunlar münferid kızlarla karışık olduklarından oÄŸullar sözü hepÂsini mecazen kapsamaktadır.
605- "fi" harfini kullanarak "On arkadaşıma ve bana eman verin" derse, on kişi ondan ayrı olur.
Çünkü arkadaşları ondan başkadır. Burada "fi" harfini zarfıyet için almak mümkün değildir.
606- Yine
"Kölelerimden veya mev
607- Devlet başkanı, düşman süvarilerinden birine bakıp "süvarilerinizden on kişi içinde sen de eman altındasın" derse, o süvari dokuz kişi ile beraber eman altında olur.
Çünkü burada "fi" harfi zarfiyyet içindir. Devlet başkanının eman verdiği on kişi cinsinden olduğu için onlardan biri sayılabilir.
608- On piyade içinde sen de eman altındasın derse, on piyade ondan ayrıdır.
Çünkü on kişi türünden ayn olup kendisi süvaridir. Böylece anlıyoruz ki, buradaki "fi" harfi "maa" anlamındadır.
Bunun aksi de olsa aynıdır. Hükme delil olarak da halkın kullanış ve anlayışı alınır.
Yani bu ifade kullanılırken halk neyi anlıyorsa ona itibar edilir.
609- Çocukları olduğu halde sadece "Kızlarımdan on kişi ile eman verin" derse, sadece kızları eman kazanır.
Çünkü kızlar sözü erkekleri içine almaz.
610- Torun kızlar da olsa yine ancak kızlar eman altında olur.
Çünkü kızlar sözü mecaz olarak da onları kapsamaz. Adamın sadece kız torunları varsa, bunlar eman kapsamına girÂmezler.
Bu hüküm iki
rivayetten en güçlüsüne göredir. Buna göre kızlann çocukÂları annelerinin
babasına (dedelerine) değil, kendi babalarına nisbet edilirler. Ama daha önce
"Kız torunlarım var, anneleri ölmüş, kızlarımla bana eman verin"
şeklinde bir izah yapılmış ise, o taktirde bu izahla kız torunları için eman
istediği anlaşılır. Sözden maksadın ne olduğunu anlamak için h
611- Bana mevtalarımla eman verin derse ve mevlalarımn da mevlalan varsa, istihsan yolu ile hepsi eman altında olurlar.
Çünkü bu isim, azat etmekle hükmen ihya ettiÄŸi için azad eden hakkında hakikattir. Yahut onu azad edeni azad eden için mecazidir. Çünkü azad edilenÂleri azad edilmelerine ehil kılmakla onların azad edilmelerinin sebebi olmuÅŸ gibidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi emanı geniş tutmak esastır. Sadece lafzın şekli, bir tedbir olarak kanların akmasını önleme gereğinin sübutu için kafidir. Ancak bir yerde hakikat ve mecaz birlikte alınmaz. Ama ayrı yerlerde olursa, cinsin hakikat sahibine katılmasında mecaz hakikatle çelişmiyecek şekilde birlikte alınması caizdir. Emanda böyle bir çelişki meydana gelmez. Ama va-siyyette böyle değildir. Bu da yüce Allah'ın "Anneleriniz size haram kılındı"[374]sözünün benzeridir. Çünkü bu anneyi ve nineleri kapsamaktadır.
612- Bana m
e v
Çünkü Kendisini azad eden için eman istemesi kendisine yaptığı iyiliÄŸe bir karşılıktır, kendisinin azad ettiÄŸine eman istemesi ise ona acımak ve daha fazla iyilik etmek içindir. Her iki mana da birbirinden farklıdır. Ortak ismin umumiliÄŸi de şözkonuÅŸu deÄŸildir. Yani farklı iki mananın bir tek kelimede topÂlanması gerçekleÅŸmez. Onun için eman ancak iki taraftan biri için olur. Vasiy-yetteki gibi. Ancak meçhul kiÅŸiye vasiyyet sahih olmaz. Bu lafızla olursa geçerÂsiz olur. Ama meçhul için eman sahihdir.
Bu da onlara eman istiyenin niyyetine göre olur. Bu konuda sözü tasdik edilir.
Çünkü bunun gerçeği ancak onun tarafından bilinir.
Adam bir şey niyyet etmedim, derse, istihsana göre hepsi eman altında olurlar.
Eman altında sayılmaları müşterek lafzın hepsini kapsaması itibariyle deÂÄŸildir. Çünkü müşterek lafzın umumilik ifade etmesi yoktur. Lakin emanın her iki tarafı da içine alması ve hangi tarafın kastedildiÄŸinin bilinmemesi itibariyÂledir. Eman altında olan ve olmıyanlar karıştığında ihtiyatî olarak hepsi eman altında olurlar.Seçme hakkı devlet baÅŸkanının olması gerekirdi. BaÅŸta bir ÅŸey niyyet etÂmezse bile bu hak onundu. Çünkü meçhul için eman tahakkuk etmiÅŸ, bunu tayin hakkı da devlet baÅŸkammndır, diye itiraz edilirse;
Deriz ki: Böyle deÄŸildir. Çünkü müşterek, mücmelden ayrıdır. Burada emanı gerektiren lafız mücmel deÄŸildir ki, beyanda mücmele baÅŸvurulsun. Lafız sadece müşterektir. Yani ayrı ayrı diÄŸer taraf yokmuÅŸ gibi iki tarafı da kapsaÂmaktadır. Böyle bir durumda gerektiren ÅŸeyin beyanı yoktur. Bu beyan ancak sözün ÅŸeklinde aranır. Beyana vakıf olmak imkansız olursa, ÅŸahısların tümü e-man altında olurlar. Çünkü eman altında olanlarla olmıyanlar birbirine karışÂmıştır, Sonra, müşterekin beyanı birlikte olan ÅŸeylerledir. Sonradan ortaya çıkan bir ÅŸeyde ise, mutlaka nesh olur. AÅŸağıdaki iki dereceyi yahut yukardaki iki dereceyi niyyet ettim, derse bu sahih olur. Çünkü kelamla birlikte yapılan bir beyandır. Ama ÅŸimdi tercih ediyorum, derse bu beyan olmaz. Sadece nesh (deÄŸiÅŸtirme) anlamında olur ki bu yetkiye kendisi sahip deÄŸildir.
613- KonuÅŸan adam "Ben iki aÅŸağı dereceyi niyet ettim", devlet baÅŸkanı ise "iki yukarı dereceyi niyet ettim" derse, devÂlet baÅŸkanının dediÄŸi olur.
Çünkü müşterek kipin gerektirdiği budur. Mesela; akrabam Abbas bin Ömer için bana eman ver, derse ve devlet başkanı "sana eman verdim der, sonra aynı isimle adamın iki akrabası olduğu anlaşılırsa ve devlet başkanı bunlardan biri için "Ben bunu kastettim", adam da "Ben de diğerini kast ettim" derse, devlet başkanının dediği olur.
Kumandan "Bizzat kimseyi kast etmedim" der ve eman istiyen adam da aynı ÅŸekilde söylerse, adamın ikisi de eman altında olur. Çünkü bunlardan hanÂgisinin eman kazandığını tayin etmek mümkün deÄŸildir.
Eman istiyen adam "ÅŸunu kastettim", kumandan ise "Bizzat kimseyi kast etmedim. Sadece isteÄŸini kabul ettim" derse, eman istiyen kimsenin kast ettiÄŸi adam emanı kazanır. Çünkü devlet baÅŸkanı onun sözüne göre eman vermeÄŸi kaÂbul etti. Burada eman istiyen kiÅŸinin isteÄŸiyle olanlardan biri tayin edildi. DevÂlet baÅŸkanı tayin etmiÅŸ gibi bu adama eman verilir.
614- Aşağı taraftaki mevtalarından on kişiye eman verin, derse, bunları seçme hakkı eman istiyen adamındır. Tıpkı "kalemin ehlinden on kişiye eman verin" demiş gibidir.
Çünkü emanlarından kendine pay ayırmıştır. Zira şahsının emanından sonra şart sözünü zikretmiştir.
615- Yine amcam oÄŸlu Ali'ye eman verin, der ve aynı isimÂde iki amca oÄŸlu varsa, dilediÄŸini seçer.
Amcam oğlu Ali ile Zeyd bin Amr der ve bu isimde iki amca oğlu varsa ve eman istiyen adam ile kendisi için eman istediği kişi aralarından kimseyi tayin etmediklerinde ittifak ederlerse, ikisi de emanı kazanırlar.
Çünkü isim ve neseble tarif etmek, iÅŸaretle tarif etmek gibidir. Bu lafızla aslında onlardan biri eman kazanmış, ama onu tanımadığımız için emanı kaÂzanan ile kazanmiyan birbirine karışmıştır. Birincide emanı belirsiz bir kiÅŸi için gerektirmiÅŸti. Onun için onlardan dilediÄŸini tayin hakkı vardı. Nitekim köleleÂrinden belirli birini azad etse, sonra aralarından seçilemiyecek ÅŸekilde diÄŸer köleler arasına karışsa, onlardan dilediÄŸini seçme hakkı olmaz. Ama kimseyi tayin etmeden iki kölesinden birini azad etse durum aksi olur.
616- OÄŸullarımdan on kiÅŸi ile bana eman verin, der ve "fi" harfi ile söylerse, daha önce hükmü geçtiÄŸi gibidir. Ancak buÂrada devlet baÅŸkanının içlerinde erkek bulunmıyan kızlarından on tanesini seçme hakkı yoktur.
Çünkü emanı oğullarından olan on kişiye gerekli kılmıştır. Bu da daha önceki durumun aksine, tek başına içine almaz. Birinci durumda ise bunun aksi idi. Orada oğullarından on kişiye emanı gerekli kılmıştı ve erkek oğlu da varsa kızlar da oğulları sayılırlar.
617- Kadın
mevahİerım için eman verin, der ve aralarında erkek ınev
Ama kıyasa göre bu ve yukarıdaki kardeÅŸlerle çocuklar durumu tek baÂşına olduklarında kadınları kapsamaması bakımından aynıdır. Ancak istihsan yolu ile şöyle demektedir.
618- Dil
bilginleri mev
Onun için bu lafız eman ve vasiyette sadece tek başlarına kadınları içine almaktadır. Halbuki kardeşler ve oğullar sözü bunun aksidir. En doğrusunu Allah bilir.[375]
Başkası İçin Eman İstemek
619- İmam Muhammed dedi ki: Kalede mahsur kalanlarÂdan biri müslümanlara: Kale komutanı falan için bana eman verirseniz kaleyi size açarım, der ve müslümanlar da evet dedikten sonra kale kapısını onlara açacak olursa, hem kendisi, hem de kale komutanı eman içerisinde olur.
Çünkü kale kapısını açması için hem kendisi, hem de kale komutanı için açıkça eman istemiştir. Kinaye yoluyla kendisi için, açıkça da kale komutanı için eman talebinde bulunmuş ve kapıyı ancak bu şartla açacağını belirtmiştir.
620- Kale komutanı falan için emin olursam, kapıyı açarım, der ve müslümanlar da evet derlerse, yine ikisi eman altında olur.
Çünkü "evet" kelimesi yalnız başına anlamsızdır. Ama cevap verme karÂşılığında evet denildiÄŸi zaman hitap ona dahil olur. Åöyle ki, burada müslümanÂlar ona şöyle cevap vermiÅŸ kabul edilirler: Kapıyı açman karşılığında kale koÂmutam için sana eman verdik. Dolayısıyla burada her ikisine emanı kabul etme vardır.
Bu, şöyle demelerine benzer: Kale kapısını açman karşılığında sana, ailene ve çocuklarına ya da ailene ve malına eman vereceÄŸiz. Åayet: Bana falan kiÅŸi için eman sözü verin, demiÅŸ olsaydı yine ikisi emana dahil olurdu.
621- Yine falan için bana eman verin, derse hüküm aynı olur.
Çünkü kendisi ve falan için eman ÅŸartını açıkça belirtmiÅŸtir. Daha önceki meselede söylediÄŸi "Bana on kiÅŸilik eman verin" sözünden bu farklıdır. O duÂrumda kendisi eman kapsamı dışında kalıyordu. Çünkü orada sözünden amaç "Benim sebebiyle onlara eman verin" ÅŸeklindedir. Böylece emanı kendine izafe etmiÅŸ olmazdı. Sadece belirsiz on kiÅŸi için aracı olup eman istemiÅŸ olmaktadır. Nice ÅŸefaatçılar (aracılar) var ki ÅŸefaat ettikleri ÅŸeyden nasipleri yoktur.
Burada ise bu mana gerçekleÅŸmiyor. Bana eman yerin, sözü emanı ÅŸahÂsına izafe ettiÄŸini açıkça belirtiyor. Sonra "ala" harfini kullanarak falan için söyÂlemiÅŸtir. Sözünün sadece baÅŸkasına aracılık için olduÄŸunu kabul edersek, kulÂlandığı "ala" harfinin bir anlamı kalmaz. O zaman sözü sadece benim ÅŸefaatim ve aracılığımla falana eman verin, anlamından baÅŸka bir ÅŸey olmaz. Halbuki "ala" sözü ÅŸart içindir. Açıkça söylendiÄŸi zaman mutlaka anlamını gözetmek lazımdır. Bu da hem kendisi için eman aramış olması, hem falanın da kendiÂsiyle beraber eman altında olmasını istemiÅŸ olması ÅŸeklinde anlaşılır. Daha önceki meselede "ala" harfini söylemiÅŸ deÄŸildir. Sadece "Bana on kiÅŸilik eman verin" demiÅŸtir.
622- Kaledeki lider eman altında olmak üzere benimle akid yapın, derse, lider eman altında olduğu halde kendisi fey1 olur.
Çünkü emanı zikretmeden sadece akdi ÅŸahsına izafe etmiÅŸtir. Akdi yapan nice kiÅŸiler varki akidle kastedilen ÅŸeyden nasibi olmaz. Özellikle hakların akidle deÄŸil, ancak akdin kendisi için yapıldığı kiÅŸiye akdin izafesiyle gerçekÂleÅŸtiÄŸi böyle yerlerde akdin ÅŸahsa izafeti zorunludur.
Nitekim müslümanlar ona "Kapıyı açman karşılığında seninle lider için eman akdi yaptık" derlerse, yine sadece lider eman kazanmış olur. Çünkü "Muâkade" sözü "müfaale" vaznindedir. Bu vezinle akid şahsına izafe edilmiş olur, ama akdin kapsadığı şey olan eman lider için gerçekleşmiş olur. Çünkü ona eman verilmesi için akid yapılmış olur.
623- Sonra, sadece liderin kendisi eman altında olur. Aile fertleri ve köleleri bu iki maddede belirtilen eman kapsamına girmez.
Çünkü eman kale kapısının açılmasından ve düşmanın yenilmesinden sonra meydana gelir. Böyle bir durumda ancak o elbiseyi giyinen kişi eman kapsamına girer.
624- Falana benimle eman akdi yapın veya bana eman yazın, der müslümanlar da "Evet" derlerse, sadece kendisi için eman istediği kişi eman kazanır. Emanı isteyen ise kazanamaz.
Çünkü falana eman yazmalarını istemiÅŸ, eline yazı verilen kiÅŸi de yazıÂdaki ÅŸeyden nasibi olmyabİlir. Bu sözü İle "Benimle akid yapın" sözü aynıdır.
Bazı nüshalarda "falan için bana eman yazın" ÅŸeklinde ibare yanlış yazılÂmıştır. Çünkü "Bana eman yazın" sözü "Bana eman verin" sözü gibidir. Çünkü yazılan emanın ÅŸahsına izafe edildiÄŸi açıkça belirtilmektedir. Onun için anlıÂyoruz ki, ibarenin doÄŸrusu "ila" harfiyle "Bana yazın" ÅŸeklindedir.
625- Ailem için yahut oğlum veya malım veya akrabalarım için benimle yahut bana eman akdi yapın derse, kendisi ve e-man altında olmasını istedikleri hepsi eman altında olur.
Bana eman akdi yapın sözünde bir kapalılık yoktur. Ama "Benimle akid yapın" dediÄŸi ve müfaale kipiyle getirdiÄŸi ibareyle kıyasa göre, birinci durumÂda olduÄŸu gibi, kendisi eman kapsamına girmez. Çünkü eman dışında sadece akdi ÅŸahsına izafe etmiÅŸtir. Ancak iki sebepen istihsan yolu ile eman kapsaÂmına atamıştır:
Birincisi: Sözünde ÅŸahsı için emanı ÅŸart koÅŸtuÄŸuna delalet vardır. Çünkü oÄŸlu ve ailesi için emanı ÅŸart koÅŸmuÅŸtur. Tâbîi ki bundan maksat saÄŸ kalmaÂlarıdır. SaÄŸ kalmaları da geçimlerini kendisi saÄŸladığı için onun saÄŸ kalmasına baÄŸlıdır. Bu da ancak kendisinin de eman kapsamına girmesiyle gerçekleÅŸir Zira öldürülür veya köleleÅŸtİrilirse artık geçimlerini s aÄŸlayanı ıyac aktır.
İkincisi: "Malım için" sözünde bu daha açıktır. Çünkü malı için eman istemesinden yegane maksadı malının kendisine kalması ve kendisinin malı başında kalmasıdır. Onu ihtiyaçları için kullanmak istemesidir. Bu da ancak kendisinin de eman altında olmasiyle gerçekleşir. Sonra, bu akidde kendisi elçi değildir, Malı için akid yapan kimse kendisi için çalışmış olup başkası yerine elçi olmaz.
Çocuk ve aile için istemesi de böyledir. Çünkü bunları kurtarmaÄŸa çalışÂması kendisine hizmet etmeleri için ihtiyaç duyması yahut onlara acıdığı içinÂdir. Åahsı için bu ihtiyaç yahut acıma daha açıktır. Bundan da anlıyoruz ki daha önceki durumun aksine, emanı ÅŸahsı için de istemiÅŸtir,
626- Falanın ailesi veya oğlu için benimle eman akdi yapın, derse, kendisi eman altında olmaz.
Çünkü ÅŸahsı için eman istediÄŸini sözünde gösteren bir delil yoktur. FalaÂnın ailesinin kalışı onun kalışına baÄŸlı deÄŸildir. Kendisinin kalışı da onların kendisine hizmet etmelerine baÄŸlı deÄŸildir. Bu sözü ile "Kale lideri için" sözü aynıdır.
Çocuk ve ailenin baÄŸlı olduÄŸu falan kiÅŸinin bu eman kapsamına girip gir-miyeceÄŸi zikredilmemiÅŸtir. îstihsanm iki ÅŸeklinden birine göre eman kapsaÂmına girmesi gerekir. Çünkü falanın ailesinin kalışı falanın da kalışına baÄŸlıÂdır, istihsanm diÄŸer ÅŸekline göre ise eman kapsamına girmez. Çünkü eman is-tiyen adam sadece falan aile ve çocuÄŸuna ÅŸefkat etmiÅŸtir. Bu da falanın kenÂdisine ÅŸefkat ettiÄŸine delil olmaz. İmam bunu sonra şöyle açıklamaktadır:
627- Kaledeki lider, ülkemin halkı veya evim için benimle eman akdi yapın derse, bu Iafizla herkes biliyorki liderin amacı ülkedeki yönetiminin devamı ve kendisinin iÅŸbaşında bırakılÂmasıdır. Bu da ancak eman sabit olduktan sonra gerçekleÅŸir.
628- Size kaleyi açmamın karşılığında kaledeki halk için bana eman akdi verin derse, kendisi ve kalede ne kadar insan varsa eman altında olur. Ama mallar, silah, at ve eşyanın tümü fey1 olur.
Çünkü eman ancak kapı açıldıktan sonra sabit olur. Böyle bir durumda mallar insanlara tabî olarak eman kapsamına girmez. Zaten kapıyı açması karÂşılığında lidere eman vereceklerini ÅŸart koÅŸmuÅŸlardır.
629- Eman kapsamına kaledeki insanlarla beraber mallar da girerse, müslümanlara kapının açılmasından bir fayda saÄŸÂlanmış olmaz.
Bundan da anlaşılıyor
ki, kapıyı açması karşılığında ona eman vermeleri kaledeki malları ganimet
olarak almaya imkan bulmaları içindir. Kapının açılÂmasını ÅŸart koÅŸmaları
ayrıca eman kapsamına giren kişilerin kalede ikamet etmelerinin de kabul
edilmediğini göstermektedir. Malların eman kapsamına girmesi ika
630- Size falan yerin yolunu göstermem karşılığında bütün kale halkının adına bana eman akdi yapın der, onlar da kabul ettikten sonra adam kalenin kapısını açarsa, kaledeki insan ve malların tümü eman altında olur.
Çünkü burada eman kapıyı açmak karşılığı deÄŸil, rehberlik etmek karÂşılığı ÅŸart koÅŸulmuÅŸtur. İfadesi kale halkı ile beraber daha önceki durumlarında kalmak ve devam etmek için rehberlik yapacağını göstermektedir. Bu gibi emanlarda mallar da dahil olur.
631- Kaleye girmeniz ve orada namaz kılmanız karşılığınÂda kalenin halkı için bana eman sözü verin, derse, müslüman-lar kaleye girdiklerinde mal ve ÅŸahıslardan birÅŸey alamazlar.
Çünkü sözünde kapıyı açmanın sağlıyacağı yarar açıkça belirtilmiştir. O da halkı rahatsız etmeden girip namaz kılmaktır. Müslümanlar burada ibadet etmek istiyebilirler. Çünkü falan kalede müslümanlar cemaatle namaz kıldılar, haberinin yayılmasını ve müşriklerin kalbine böylece korkunun girmesini istemiş olabilirler. Yahut daha önce halkının Allah'a ibadet etmediği bir yerde Allah'a ibadeti düşünebilirler. Çünkü rivayet edildiği gibi ibadet yeri mümine kıyamet günü şahitlik yapar.
632- Kaleye girmeniz karşılığında kale halkı için bana eman verin, sözünden baÅŸka birÅŸey söylemezse, bu eman sadece inÂsanları kapsar.
Çünkü kaleye girmenin faydası ganimet almaktır. Açık olan budur. BuÂnun dışındaki ÅŸeyler ise muhtemeldir. Ne varki muhtemel zahire tekabül etmez. Muhtemel yönün tasrihi yapılmamışsa, sözü açık anlamı ile kabul edilir. Bu sözü ile imam ona iÅŸaret etmektedir.
Bunun bazısı diğerine yakındır. Ancak bu kelamın manalarının kapsamına göredir.
633- Kalemin halkı arasında veya kalemin halkı ile beraber yahut kalemin halkıyla bana eman vermeniz karşılığında kaÂleyi size açıyorum, derse, bu ifadelerin hiçbiriyle mallar eman kapsamına girmez.
Çünkü onlara şart koşulan eman sadece kapıyı açmanın karşılığıdır.
634- Eman ile beraber bin dirhem verirseniz, size kapıyı açayım, derse, kendisi eman altında olurken, bütün malı ise fey' olur. Sadece devlet başkanı ona dilediği yerden bin dirhem verir.
Çünkü ÅŸahsının emanı ile beraber mutlak olarak kapıyı açma karşılığında sadece bin dirhem verilmesini ÅŸart koÅŸmuÅŸtur. Bu türlü emanlarda malı kapsaÂma girmez. Ancak kapıyı açması karşılığında ÅŸart koÅŸtuÄŸu bin dirhem eman kapsamına girer.
Kapıyı açarsa şart koştuğu bedel ona verilir.
635- Kaleyi açmamın karşılığında bin dirhem için bana eman verin, derse sonuç aynı olur.
Çünkü burada
kullandığı "vav" harfi hâl ifade etmektedir. Yani bin dirhem için
bana eman vermeniz h
636- Bana yahut malımdan bin dirheme eman verirseniz, kaleyi size açarım, derse malından sadece bin dirhem ona ait olur, gerisi fey1 olur. Malı bin dirhem çıkmazsa üzeri tamamÂlanmaz.
Çünkü biliyoruz ki bin dirhemi şahsına bedel yapmamıştır. Malımdan, diyerek bini şahsına izafe etmiş, yani kendi malından şartını koşmuştur. Kapıyı açmanın karşılığında malı ona teslim edilmez. Belki şahsına eman verildiği gibi malına da eman verildiği için ona teslim edilir. Eman yolu ile malından fazla bir şey teslim edilmez.
Birinci durum ise bundan farklıdır. Orada "bin" ismini müminlere sunaÂcağı yarar karşılığında mutlak olarak zikretmiÅŸtir. Bu da bedel olur. Tıpkı ücÂretli işçinin "Bu iÅŸi sana bir dirheme yaparım" demesi gibi. "Malımdan bir dirÂheme bu iÅŸi sana yaparım" derse bu ücretle yapmak olmaz.
Malı dirhem olarak deÄŸil de eÅŸya ÅŸeklinde ise ondan kendisine bin dir-hemlik verilir. Çünkü "malımdan" demiÅŸtir. Emanin karşılığında ÅŸart koÅŸulan ÅŸey onun malındandır. Mal sıfatı itibariyle bütün mallar aynı cinstir. Ama dirÂhemlerimden bin dirhem deseydi durum deÄŸiÅŸirdi. Çünkü eman karşılığında ÅŸart
koşulan şey dirhemlerinden bir parçadır. Adamın dirhemleri olmazsa bu eman yerini bulmaz ve geçersiz olur. Bunun benzeri kişinin "malımdan falana bin dirhem vasiyyet ettim" demesi olayıdır. Bu durumda dirhemleri olmazsa da malından bin dirhem adama verilir. Ama "dirhemlerimden" der ve dirhemleri yoksa adama birşey verilmez. Bir soru ile imam muhtemel bir soruyu şöyle cevaplandırmaktadır.
637- Malımdan bin karşılığında, dediÄŸinde bu bin miktarı neden ÅŸahsına verilecek eman karşılığında müslümanlara veriÂlen bir ÅŸey sayılmasın? Sanki adam emanına karşılık olarak bin dirhemi ve kalenin açılmasını ÅŸart koÅŸmuÅŸ olmaz mı?
Deriz ki; Çünkü böyle birşey bu şartı ilga etmektir. Zira bu
fazlalığı zikretmeden kapıyı açarsa, malı fey1 olur.
Böylece anlıyoruz ki
"malımdan bine eman verirsiniz" sözünden maksaÂdı, malından bu binin
müslümanlara olması değildir. Ancak maksadı, eman yolu ile malından binin s
638- On köle veya on at için eman verin deseydi, bu miktar bedel olurdu. Tıpkı mutlak şekilde "Bin dirhem için" sözü gibi.
Çünkü dirhem gibi eşya (mal) olmıyan şeylere köle bedel olabilir ve bu yol ile kapı açılabilir. Bu durumda müslümanlar istedikleri yerden ona on köleyi verirler.
Ama kölem veya atım derse, durum değişir.
639- Kalenin açılmasını ÅŸart koÅŸmayip sadece "Bin dirhem karşılığında bana eman verin, yanınıza ineyim" yahut "malımÂdan bin dirheme" der ve müslümanlar ona eman verirlerse, her iki durumda da bin dirhem borçludur.
Çünkü istediÄŸi eman karşılığında müslümanlara bir yarar ÅŸart koÅŸma-mıştır. Böylece anlıyoruz ki bini zikretmesi ona verecekleri eman karşılığında müslümanlara bedel olması içindir. Bunu ister mutlak söylesin, ister malımdan desin aynıdır. Zaten müslümanlar onun inmesiyle kaledeki malına da ulaÅŸmakÂtadırlar. Bu da malından bu miktar ile eman aradığına delalet etmektedir. BeÂdelin ÅŸart koÅŸulması ÅŸeklinde bunu anlarsak, daha öncekinin aksine müslü-manlara yararlı olur.
640- Yine on köle veya kölelerimden on kişi karşılığında derse, bu bedel olur. Bununla şahsını kurtarmış olur. Bunu müslümanlar a vermesi gerekir.
641- Ehlim veya malım yahut oğlum karşılığında derse, kendisi de bu söyledikleriyle beraber eman altında olur ve ona birşey gerekmez.
Çünkü ehli ve oğlu mal değildir. Kişinin bunları şahsı karşılığında bedel verdiği uygulamada yoktur. Belki onları şahsı ile korur. Böylece anlıyoruz ki hem şahsı hem bunlar için eman istemiştir. Malı mutlak olarak zikrettiğinde de durum aynıdır. Çünkü bu durumda malın türü, niteliği ve miktarı belirsizdir. Fidye olmaya elverişli değildir. Sonra, normal olarak şahsının fidyesi olarak bütün malını vermez. Aksi halde açlıktan ölür.
642- İnmem karşılığında köleme eman verin, derse, kendisi de kölesi de eman altında olur. Kölemin yarısı için derse, bu fidye olur.
Mananın hakikati itibariyle aralarındaki fark açığa çıkmaz. Ama halkın örfü itibariyle kişi geriye kalan miktar ile yaşaması için elindekinin bazısiyle şahsını kurtarır (kurtuluşu için malının bir kısmını fidye verir) Yoksa herşeyini feda etmez. Malın yarısını veya malın cinsinden yarıyı zikrettiğinde genellikle amacı şahsı için malı fidye vermektir. Ama malın tümünü veya köle gibi malın cinsinin tamamını zikrettiğinde genellikle amacı şahsı ile beraber o cins için eman istemektir.
Oğlu ve eşi gibi mal olmıyan şeyleri zikrederse, genellikle onları feda etmek için değil, kendilerine eman almak içindir. Hepsini veya onlardan belirli sayıdaki kişileri zikretmesi aynıdır. Bu sözleriyle sanki benimle beraber falan kişiye de eman verin, demiş gibidir. Böylece o kişiyi şahsına feda etmek değil, eman altında olmasını sağlamayı istemiş olmaktadır.
643- Kölelerimden on kişiye eman verin ki yanınıza ineyim, derse bu feda etmektir. Eşi ve malı ile inecek olursa, hepsi fey' olur.
Çünkü belirttiÄŸimiz gibi inecek adamın sadece üzerindeki elbisesi emana dahil olur. Nitekim feda etmenin bulunmadığı emana mal ve aile fertleri girÂmez. Feda etmenin bulunduÄŸu emanda da durum aynıdır.
644- Ancak feda etmesinde şart koştuğunun benzeri ile iner ve "Üzerime şart koştuğunuz feda etme için onu getirdim" derse, kıyasa göre getirdiği şey fey1 olur ve başka bir şeyi fidye olarak vermesi gerekir.
Çünkü ona verilen eman iniÅŸinden sonra gerçekleÅŸiyor. Bu da beraberinÂdeki malı kapsamıyor. Böylece mal müslümanlara fey' olur. Halbuki adamın üzerine aldığı fidyeyi müslümanlara ait olan fey'den verme yetkisi yoktur. Ancak istihsan yolu ile imam şöyle demektedir :
Fakat bu onun için fidye sayılır.
Çünkü müslümanların yanına inerken üzerine aldığını malından Ödeme imkanı vardır. Zaten müslümanların yanında malı yoktur. Beraberinde bu mikÂtarda malı getirmezse kendini fidye ile kurtaramamış olur. Üzerinde fidyenin ÅŸart koÅŸulması onu getirmesi için kendisine yetki vermek olur. Tıpkı mükatebe ile (antlaÅŸma ile ücret mukabili azad olacak köleye) kitabet bedelinin ÅŸart koÅŸulÂmasının kendisine kazanma yetkisinin verilmesi ve kazandığının onun mülkü ve kazancı sayılmasının kabul edilmiÅŸ olması gibi.
645- Ona ÅŸart koÅŸulan on kiÅŸi olduÄŸu halde kendisi onbir kiÅŸi getirirse, onunu fidye, diÄŸer kiÅŸiyi de fey1 olarak alabiliriz.
Çünkü istihsan, fidye için muhtaç olduğu miktardadır. Bundan fazlası ise kıyasla alınır.
646- Yine "satmanız için getirdim" diyerek yirmi kiÅŸi geÂtirirse, hepsi ondan alınır.
Belirttiğimiz gibi bu da kıyas itibariyledir.
647- Köle dışında baÅŸka bir sınıf getirir ve "Bunları satıp paranızı vermek istiyorum" derse, istihsan yolu ile yemin ettiÂrildikten sonra bu kendisinden kabul edilir.
Çünkü mal sayılmıyan bir şeyin karşılığında köle, değer ile malın kendisi arasında bir miktarla sabit olur. (Yani köle nakid ile mal arasında değişen bir bedel olup ivaz olarak verilebilir). Onun için ikisinden (bedel veya maldan) hangisini getirirse kabul edilir. Böylece vereceği fidye ile getirdiği şeyler arasındaki cins benzerliği sabit olmuş olur. Onun için bu konuda sözü tasdik edilir.
648- Bu durum "on köle karşılığı" deyişine göredir. Ama "Kölelerimden on kişi" der ve köle yerine dirhemler getirirse, bu para fey1 olur ve üzerine aldığı şeyi getirmeğe mecburdur.
Çünkü köleyi şahsına izafe etmekle onları bizzat tayin etmiş olur. Sanki şahıslarını göstererek belirlemiş gibidir. Böyle durumda malın yerine kıymeti
alınmaz.
649- Kale halkı onları size getirmeme müsaade etmediği için parasını getirdim, derse sözü tasdik edilmez.
Çünkü getirdiÄŸi dirhemler müslümanlara ganimet olmuÅŸtur. Bunu müslü-manlara ÅŸahsı karşılığında fidye saymaÄŸa iliÅŸkin sözü tasdik edilmez. Çünkü inmeden önce kale halkının köleleri getirmesini engelliyeceÄŸini ve köle yerine parayı getirmesi için müs lü mani ardan izin istediÄŸini müslümanlara bildirebilirÂdi. Bunu bildirmediÄŸi ve para getirmek için mü slü m an lar dan izin istemediÄŸi için kusur onundur. Müslümanlara durumu bildirir ve para için İzin istedikten sonra parayı getirirse, bu onun için fidye kabul edilir ve ona baÅŸka bir ÅŸey gerekmez.
650- Kale sahibi "size açmamın karşılığında kalem veya ÅŸehrim için eman verin" derse ve "FethettiÄŸinizde kalemi yıkÂmanızdan veya ÅŸehrimi bozmanızdan korkuyorum" diyerek maksadının bizzat kalenin veya ÅŸehrin kendisini korumak olduÄŸu açık ise, müslümanlar da "Kalene veya ÅŸehrine eman verdik" derse, bu eman kale veya ÅŸehirdeki malları kapsama-yıp sadece kalenin veya ÅŸehrin kendisini kapsar.
Çünkü sözün mutlaklığı
daha önceki h
Ama tahsisin yapıldığına delil olacak bir söz geçmemişse, kıyasa göre hüküm yine böyledir.
Çünkü belirttiÄŸimiz gibi kapıyı açmaktan maksat ganimet ve köle kazanÂmaktır. Sonra kale veya ÅŸehir kelimelerinde içindekilerin i ve ehlini ifade edeÂcek birÅŸey yoktur. Muhtemelen bu adamm kale veya ÅŸehir için bu ÅŸekilde eman istemesinin sebebi, kalenin yıkılmasını ve ÅŸehrin yakılıp tahrip edilmesini önlemektir. Çünkü doÄŸum yeri ve atalarının yurdudur. Onun için istediÄŸi eman ile sadece kalenin veya ÅŸehrin kendisini kurtarmak istemiÅŸ, içindekilerini kastetmemiÅŸtir.
Ama istihsana göre bu kale ve şehrin hem kendisi hem içindeki bütün insan ve eşya için emandır. Çünkü örfün delaleti böyledir.
Çünkü burası mamur bir
kale veya ÅŸehirdir, denildiÄŸinde mamurluÄŸu du-varlariyle deÄŸil, ehlinin
çokluÄŸuyla bilinir. Nitekim kaleyi size açmamın karÂşılığında memleketime eman
verin, deseydi bundan memleketindeki bütün mal ve İnsanlar anlaşılırdı. Sonra,
adamm amacı kalesinin veya şehrinin eskiden olduğu gibi kendisine s
651- Kale halkından biri çıkıp da "malımdan bin dirheme
eman verirseniz size kale kapısını açarım" derse, bedel yolu ile
değil, eman yolu ile malından bin dirhem için ona eman vardır.
Tıpkı "malımdan bin dirhem için eman vermeniz karşılığında"
demesi gibidir.
Burada takdim ve tehir, mananın farklı olmasını gerektirmez.
"Bin dirhem için "deyip "ala" harfi ile kullansaydi, yine durum aynı olurdu.
Kapıyı açmasının karşılığı olarak şart koştuğu bin dirhem sözünü şahsın sözünden önce veya sonra getirmesinde fark yoktur.
652- "Bin dirhemle kapıyı size açarım, der ve "be" harfini kullanırsa, sadece şahsı eman altında olur ve kazanıp ödeyeceği bin dirhem de borçlu olur.
Çünkü "bin dirhemle" desin veya demesin kapıyı açmasiyle bütün malı fey' olur. Çünkü "be" harfi beraberinde karşılığı da ifade eder. "Be" harfi ile ÅŸahsının emanını bir arada söylediÄŸinde bu, söylediÄŸi binin ÅŸahsının emanına karşılık olduÄŸunu açıkça ifade etmiÅŸ sayılır. Åahsı da eman kazanmış olur. Bir de onun borcu olur. Tıpkı "ÅŸu cariyeni bana yüz dinara satmak karşılığında bu malı sana bağışladım" deyince, yüz dinarın cariyeye karşılık kabul edilmesi gibi.
653- "Size kapıyı açayım, bana bin dirhemle eman verirÂsiniz" der ve "be harfini kullanırsa, durum yine aynıdır.
654- Malımdan bin dirhem karşılığında bana eman verirÂseniz size kapıyı açarım derse, bin dirhem yine ÅŸahsının emaÂnına karşılık olur. Ancak malı varsa bin dirhemlik miktar alıÂnır. Birinci durumun aksine, emanına karşılık borcu yerine alınır.
Çünkü burada üzerine aldığı borç için belirli bir yer tayin etmiÅŸtir. O da elindeki malıdır. Buna göre de ona eman vermiÅŸizdir. Onun için bu miktarı kenÂdisinden ganimet almak yolu ile deÄŸil, fidye yolu ile almamız lazımdır. Birinci durumda ona bir yer tayin etmeksizin bedel vermeyi üzerine almıştır. Onun için malı, maÄŸlubiyetini tamamlama ÅŸeklinde kapıyı açmanın gereÄŸi olarak fey' kalır.
Müslümanlar malını göremezlerse, onlara ödeyeceği bin dirhem borcu olur.
Çünkü emanı yerine gelmiş olup karşılığında bedel Ödemesi gerekir. Malı olduğunda bubedeli malından veriyordu. Malı yoksa kazanıvereceği malı kast
ettiğini anlarız.
655- Kapıyı açmayı zikretmeyip sadece "malımdan bin dirhem ile size inmem karşılığında veya malımdan bin dirheme bana eman verin" derse, bu, şahsı karşılığında verdiği bir fidye
sayılır.
Çünkü burada "be" harfi karşılıkların olduğunu ifade eder. Adam emanı ancak karşılıkla istemiştir. İndiğinde de bu emanı aldığı için üzerine aldığı bin dirhemi vermesi lazımdır.
Burada "be" harfi yerine "ala" harfini de kullanmış olsa durum aynıdır.
Çünkü şahsı karşılığında müslümanlara bir yarar şart koşmamiştır ki bin dirhemi zikretmesi şahsı karşılığında müslümaniar üzerine koştuğu bir şarta karşılık sayılsın. İki halde de bin dirhem, emanı karşılığında bedel olur.
656- Ehlime ve bin dirheme yahut ehlim ve bin dirhem için bana eman verirseniz kapıyı size açarım derse, her iki ifade ÅŸeklinin sonucu da aynı olup ehliyle beraber malından bin dirÂheme eman verilir, malının gerisi fey1 olur.
Çünkü ehil (aile fertleri) mal değildir. Bin sözünü zikretmesi alacağı emana bedel olarak anlaşılamaz. Bunu "be" veya "ala" harfiyle zikretmesi far-ketmez. Malından bin dirhem yanında ehlini de zikretmesi sadece onlara da eman istediğini ifade eder. Sonra "vav" harfi atıf içindir. Atfedilenin hükmü de üzerine atfedilenin hükmüdür. Üzerine atfedilen şey eman istemekse, atfedilen şey de eman istemek olur.
657- Maldan baÅŸlayıp "Bin dirheme, ehlime ve çocuÄŸuma eman verirseniz size kapıyı açarım" derse, ehli, oÄŸlu ve kendiÂsine verilecek bin dirhem için eman almış olur. DiÄŸer malları fey' olur.
Çünkü bütün bunları kapıyı açmanın karşılığı olarak zikretmiştir. Bedel olarak sayılabilecek bin dirhemi ona verirler. Aile fertlerini ve çocuğu da şahsı gibi eman altında olurlar. Çünkü kapıyı açmasının karşılığında onların da eman altında olmalarını şart koşmuştur.
658- Ehlim ve çocuğumla bin dirhem karşılığında bana eman verirseniz size kapıyı açayım, derse bin dirhem borçlu olup ehli ve çocuğu hepsi fey' olur.
Çünkü "be" harfi karşılıklarda kullanılır. Bin ile beraber söylemesi emaÂnına karşılık olduÄŸunu ifade eder. Sonra ehil ve çocuÄŸunu da birlikte zikrederek yine bedele atfetmiÅŸtir. Bu da hepsinin ÅŸahsî emanına ivaz olduklarını ifade eder. (Yani bedel olacak bin dirhemi "be" harfi ile getirmiÅŸ, ehli ve çocuÄŸu da yine "be" harfiyle getirerek ona atfetmiÅŸ, hepsi de aynı hükmü almıştır.)
659- Ehlinden başlayıp "Ehlim ve bin dirhem karşılığında bana eman verirseniz" derse, kıyasa göre hüküm yine aynıdır. Ama istihsana göre değişir. Çünkü ehil, mal değil ki bedel olabilsin.
Bundan da anlıyoruz ki kapıyı açmanın karşılığında eman istemesi, ehline eman alması içindir. Bin kelimesini de ehl'e atfetmiÅŸtir. Bu da fey' olaÂcak bütün mallarından bin dirhemi istisna etmek olur. Nitekim "Bütün akraÂbalarımla ve bütün ehlimle ve çocuÄŸumla ve bin dirhemle bana eman verirseniz size kapıyı açarım" deseydi, herkesin ilk anda aklına gelen bütün bunların fidye deÄŸil, fidye verilecek ÅŸeylerden istisna edilmesidir.
660- "Ehlim üzerine ve bin dirhemle" yahut ehlimle ve bin dirhemle beraber bana eman verirseniz, sözleri arasında fark yoktur. "Ala" veya "be" harflerinden hangisini kullansa deÄŸiÅŸÂmez. Ehli ile verdiÄŸi malından bin dirhem eman altında olur. Bunun dışında kalan malları fey1 olur.
Çünkü bini ehil üzerine atfetmiştir. Ehil için istediği de onları fidye vermek değil, eman altında sayılmalarını sağlamaktır. Ehil üzerine atfedilen şeyin hükmü de bu olur.
661- "Bin dirhem ve ehlimle" deyip "be" harfiyle kullaÂnırsa, bu durumda ehil ve bin dirhem fidye olur. Ehlini ve bin dirhemi müslümanlara ÅŸahsına karşılık fidye vermesi gerekir. Çünkü "be" harfiyle zikredilince bin dirhem bedel olur ve ona atfedilen
de onun hükmünü alır. Bu da ikisinin fidye verildiğini ifade eder.
Bunlar aslında
birbirine yakın meselelerdir. Ancak her bölüm ve meselede halkın konuşmasındaki
anlamlardan g
Çünkü her sözün bu iki
manadan birine ihtim
662- Malımdan onbin dirheme eman vermeniz karşılığında size kapıyı açayım ve yüz dinar vereyim, derse, kapıyı açtıktan sonra müslümanlara yüz dinar vermesi ve ÅŸahsına ayırdığı onÂbin dirhemi müslümanların malından ona vermeleri gerekir. Bu mal da fidye olmaz.
Çünkü yüz dinarı belirtmeseydi malından onbin dinara eman istemiÅŸ saÂyılırdı. Kapıyı açmak karşılığında müslümanlara vereceÄŸini üzerine aldığı yüz dinarı zikretmesi durumunda da hüküm aynıdır. Yani ÅŸahsı ve onbin dirhem eman altında olurken, müslümantara yüz dinarı verir.
663- Bin dirhem ile bana eman verirseniz size kapıyı açar ve yüz dinar veririm, derse yüz dinar ve bin dirhem borcu olur.
Çünkü "be"
harfiyle zikredince bin sayısının emanına karşılık olacağını açıklamış sayılır.
Müslümanlara vereceğini şart koştuğu dinarları da zaten şahsi emanına karşılık
olarak vereceğini açıklamıştır. Ama "Alacağım bin dirhem "yahut"
vereceğiniz bin dirhem" şeklinde tasrih etmiş ise, o zaman şahsına
karşılık müslümanlardan bin dirhemi aîmayı şart koşmuş sayılır, imamın
"Bin dirhem sözünün iki manaya ihtim
En doÄŸrusunu Allah bilir.[376]
[1] İbnü'n-Nedîm, el-Fihrist, s. 436-437; ÅeÅŸen Ramazan, "İslam Dünyasındaki ilk Tercüme Faaliyetlerine Umumi bir Bakış", İTED, VII/3-4 (1979)
[2] "Hanefî fıkıh eserlerinde gayri müslimlere ilişkin kurallar sistematik olarak incelenme-miştir." diyen Alman müsteşrik Hans Kruse, bu hatalı yorumunu kitabının ikinci yayımında da sürdürmüştür, bkz.: Islamische Völkerrechtslehre, s. 16
[3] SeviÄŸ, age, s. 12
[4] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/12Â
[5] Berki Åakir, Devletler Umumî Hukuku, s.l; Hamiduilah Muhammed, Devletler Hukukunun Yüzüncü Yıldönümü Nedeniyle" s. 147.
[6] Meray S. L. , Devletler Hukukuna GiriÅŸ, 1/5-6
[7] İsam K. Salem, İslam und Völkerrecht, s. 93
[8] Hallâf Abdiilvehhab, es-Siyâsetüş-Åer'iyye, s. 71; Marcel Boısard, "The Conduct ofHostilities and The Protection of The Vicüms of Armed Conflicts in islam", s. 3,4
[9] Crozat Charles, Devletler Umumî Hukuku, 1/204; Mansur Ali, eÅŸ-Åerîatü'l-İslamiyye ve'l- kân&nu'd - deyliyyii'l-âmm, s. 29; Meray, Devletler Hukukuna GiriÅŸ, 1/24 vd.
[10] Akipek Ömer, Devletler Hukuku Başlangıcı, s. 92; Pazarcı Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri, 1/45
[11] Wilson G. Grafton, "Grotius: Law ofWar and Peace", s. 205; Aliye Semir, îlmu'I-kanûn, s. 220
[12] Nys. E. , Les Origines du Droit International, s. 201 - 210'dan naklen Guneymî Taî'at,
Kânunu's-Selâm fi'l-îslam, s. 57
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/3-4
[13] İbn M3.nzûr,LisânWI-Arab, "s-y-r", IV/389-390; Nesefî Necmeddin, Tübetü't-Talebe, s. 79
[14] Feyyûmî, el-Misbâhu'I-Münîr, s. 114; Cürcânî, et-Ta'rîfât, s. 122; Konevî k. Enîsü'l-fukahâ,
s. 181 - 182; Tehânevî, KeÅŸÅŸaf Istılâhâti'l-fünûn, 1/663; İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V/435; Ahmed b. Yahya, Åerhu'l-ezhâr, IV/518; Sayâğî Hüseyin b. Ahmed, er-Ravdu'n-nadîr, Iv/294; Hamidullah, age, s. 45; Khadduri, The isletme Law ofNations Shaybani's Siyar, s. 39; Kruse, İslamische Völkerrechtslehre, s. 30 vd.
[15] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V/435
[16] Kelimelerin menkul anlamlan için bkz. Cürcânî, Ta'rîfât, s. 233 - 234
[17] Åahhâte M. Å.,Risaletü'l-cihad,s. 12-13
[18] ibn Hişâm, es-Sfratü'n-Nebeviyye, III - IV/632; Hamidullah, îslamda Devlet İdaresi
[19] Merğînânî, el-Hidâye, 11/135 - 170. Son iki konuyu teşkil eden mürted ve bağîlere uygulanacak hükümler de görüldüğü gibi "siyer" kavramının kapsamı içine alınmıştır. Bu bakımdan siyeri, Hans Kruse gibi, (bkz. İslamsche Völkerrechtslehre, s. 9) sadece ve sadece gayri müslimlerle ilişkilerin incelendiği bir hukuk dalı olarak düşünmek hatalıdır.
[20] tbn Manzûr, Lisânü 'l-Arab, "c-h-d", III 1\ 33 - 135; Feyyûmî, el-Mısbâhu 'l-Munîr, "c-h-d", s.
43 - 44; Fîrûzâbâdî, el-Kâmûsu'l-muhît, "el-cehd", s. 351; Nesefî, Tılbeîü't Talebe, s. 79; Mv. F, ■■el-Cihad".
[21] Nesefî, age.,s. 79; Konevî, Enîsü'[-fukahâ,sl81; Tehânevî, age., 1/197; Kâsânî, Bedâ'i-u's-sartâ'i, VII/97; İbn Âbidîn, Raddü'l-muhtâr, IV/119; Yazır Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, 11/863,865; Özel, age., 58
[22] A'râf 76158; Sebe'34/28
[23] Fazlurrahman, "islam ve Siyasî'Hareket", Islami Araştırmalar, VII/2 (1994), s. 194
[24] Müsncd, V/231 , 238; Tirmizî, "İman" 8
[25] Boisard, "The Conduct ofHostilities and The Victım of Armed Conflict m Islam"s. 6
[26] Schacht J., An întroduetian to Islamic Law, s. 130; Von Vloten G., Emevi Devrinde Arap Hakimiyeti, Åia ve Mesih Akideleri Üzerine Araşıtırmalar, s. 13 -14; Bosquet-Schacht, Seilected Works of C. Snouck Hurgronje, s. 72 - 73; Khadduri, The War and Peace on The Law of islam, s. 45, 52, 53, 144, 202; Kruse, "agm." , 57, 65, 79; a. mlf., Isiamische Völkcrrechtsİehre, s. 96
[27] Goldziher I., el-Akîde ve'ÅŸ-Åerî'a, s. 27 - 28
[28] Kruse, Isiamische Völkerrechtslehre, s. 62-69
[29] Armstorng K. Holy War: The Crusades and Their Impact on Today's World, s. 1, 147 vd.,
275 vd. Hristiyanlıktaki kutsal savaş fikri hakkında şu kitaba da işaret etmeliyiz: Noth, Heiliger Krieg und Heiliger Kampf in islam und Christentum, Bonnl966. Kadduri'nin mukayese .sadedindeki şu yorumu nisbeten daha insaflıdır: "Batı hukuk geleneğinde 'hak savaşı" yahut 'hakedilmiş savaş' yani bellum justum, tek geçerli savaş türüdür. Cihad da İsiamın hakedilmiş savaşı idi." İslamda Adalet Kavramı, s. 224
[30] Watt, islamın Avrupa'ya Tesiri, s. 15
[31] Kur'an-ı Kerim'deki cihad ayetlerinin birarada topluca bir değerlendirmesi için bkz. Daks Kamil Seiâme,Âyâtü'l-Cihadfı'l-Kur'âni'l-Kerîm, Kuveyt 1392/1972
[32] Furkân 25/52
[33] Ankebût 29/69
[34] Aliyyü'l-Kârî,£W7î Müsned Ebî Hanîfe, s. 370
[35] Cihad kavramıyla iligili bazı yaklaşımların değerlendirilmesi ve çağdaş bir cihad yorumu için şu çalışmaya işaret edilebilir: Bûtî Saîd Ramazan, el- Cihad fi'1-Islam keyfe nefhemuh ve keyfe Numârisuh, Dımeşk 1993
[36] İbn Manzîr, Lisânü'l Arab, "ğ-z-v", XV /123 125; Feyyûmî, el-Mısbâhu't-munîr, "ğ-z-v",s.
170; Cevheri, es-Sıhâh, "ğ-z-v", VI/2446; Fîrûzâbâdî, ei-Kâmûsü'l-muhît, "ğ-z-v", s. 1698; Nescfi, Tılbetü't -Talebe, s. 79;
[37] Åehhâte, Risaletü'l-cihad, s. 11-12; krs., Guneymî, Kânunu's-selâm, s. 58. İmam Åafiî ise
konuyla ilgili görüşlerini, her üç terimin de dışında "Kitabu'l-Cizye" başlığı altında vermiştir
[38] Süyûtî, Tebytdu''s-sahîfe fîmenâkıbi Ebî Hanîfe, s. 36
[39] Hamidullah, "Serahsî'nin Devletler Umumi Hukukundaki Hissesi", s. 17 (İbn Hacer, Ta- vâli'ut-te'sîs, s. 78); Kruse, "agm.", s. 63; Efgânî Ebu'1-Vefa, er-Red ala siyeri'I-Evzâi mukaddimesi, s. 2-3; Åafak Ali, İslam Hukukunun Tedvini, s 86; Nu'mani Muhmmed A., "Kitabu'l-âsâr mukaddimesi", SAÜİFD.,sy: 1 (1996), s., 247
[40] Kesveri Zahid, Husnü'î-tekâdîfi sîrati'l- İmam Ebî Yusuf el-kâdî, s. 42
[41] Efganî, er-Red ala siyeri 'l-Evzâ 'î mukaddimesi, s. 3
[42] İbn Abidîn, "ukûd resmi'l-müftî", s. 16; Ebu Zehra, Ebu Hanîfe,s. 240-241; Muhammed î. Ahmed, el-Mezheb inde'l-Hanefiyye, s. 147;
[43] Kevserî, Hüsnü 'l-tekâdffî sîrati'l-İmam EM Yusuf, s. 43; Öğüt, Safim, "Ebu Yûsuf, DİA. X/264; Krş, Ebu Zehra, age, s. 241; Khadduri, The Islamic Law of Nations, s. 41
[44] Serahsî, Mebsût, X/144
[45] İbn Âbidin, "ukûd resmi'l-müftf, s. 19; Kevserî, age., s. 43; Brockelmann C, GAL, Suppl 1/308; Schacht, "aI-Awza'i", El. (ing), 1/773; Öğüt, "Ebu Yûsuf, DİA., X/264;bkz: Öğüt, "£i'zâf',DİA.,XI/546-548
[46] Khadduri, The Islamic Law of Nations, s. 24
[47] Bu konuda bkz: Ebu Zehra, Târîhu'l-Mezâhibi'l-fıkhiyye, s. 510 vd. ; Musa M. Yusuf,
Târîhu'l-fıkhi'l-İslamî, s. 194 vd.; Åafak AH, Mam Hukukunun Tedvini,$. 58; Åener Abdülkadir, "ei-Müsned", AÜİFD. XVII (1969), s. 339; Yaman Ahmet, "İslam Hukuk Edebiyatı'nın Ortaya Çıkışı, GeliÅŸmesi ve İslam Kamu Hukuku edebiyatına İliÅŸkin Arapça bir Bibliyografya Denemesi".Diyanet İlmi Dergi,XXXl/3 (1995), s. 111-112
[48] İhtilâfıı'l-fukahâ,$.31
[49] Hamidullah. "Serahsî'nin Devletler Umumi Hukukundaki Hissesi", s. 18; Özel age., s. 21
[50] Abdullah b. Mübarek, Kitabu'1-cihad, thk: Nezih Hammad, Beyrut 1971; Tunis 1972
[51] Favik Hamâde'nin tahkikiyle 1987'de Beyrut'la neşredilen eserden ancak tanıtım yazısı kadarıyla haberdar olabildik. Bu tanıtım yazısı için bkz. Seyyid Rıdvan, "Kitabu's-siyer li'l-Fezân', el-Ebhâs sene: 35 (1987) Beyrut s. 67-72; Eserlerle ilgili daha önce yazılmış bir başka tanıtım ve değerlendirme yazısı için bkz: Muranyi Miklos, Das Kitab al-Siyar von Abu Jshaq Fazari, JSAİ-Vi (1985). s. 63-97; ayrıca bkz.: Khadduri, age. , s. 26
[52] İbn Ebi Asım, Kitabu'l-cihad, c. I-II, thk: Ebu Abdirrahman Müsaid b. Süleyman, Medine 1989
[53] Seyyid Rıdvan, ag. tanıtım, s. 68; Khadduri, age., s. 40
[54] Taberî'nin İslam hukukunun geneliyle ilgili görüşlerinin topluca bir özeti için bkz: Kal'acî M. Ravvâs (haz.), Mevsû'a fıkıh Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Beyrut 1994
[55] Åafak Ali, age. , s. 93;Hans Kruse'nin eserinin mukaddimesinde adını vermeden andığı
"Enstitü" de muhtemelen bu enstitü olmalıdır, bkz: Islamische Völkerrechtsiehre, s. XIV
[56] Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, 11/34-35. (Bursalı M. Tahİr, eserin baskı tarihini yaniışhkla 1244/1828 olarak verir); İsmail PaÅŸa, Hediyyetü'l-ârifîn, 11/359-360; Ebu Zehra "Temhîd" s. 35.. Ayıntâbî'nin ayrrca Åerhu'' s-siyeri'l-kebîr''deki sadece muÄŸlak ve çetrefil ibareleri açıklamaya matuf "Teysiru'l-mesir fi ÅŸerhi's-siyeri'l-kebir" isimli Arapça bir eseri daha vardır: İÜ., Yıldız Sarayı Kütüphanesi Arapça Yazmaları Bölümü No: 5867.
Söz konusu tercüme ve mütercimi Aymtâbî için bkz.: Okiç M. Tayyib, "Åemsü'l-eimme es-Serahsî'nin 'Åarhu's-siyafi'l-kabîr'inin Türkçe Tercümesi ve Mütercim Mehmed Münîb Ayıntâbî'nin DiÄŸer Eserleri", s.27 vd. Okiç, bu makalede Bursalı M. Tahir, BaÄŸdatlı İsmail PaÅŸa ve diÄŸer zevatın bu tercümeyi Serahsı'nin Åerh'inin deÄŸil de asıl metin olan Åeybânî'nin es-Siyeru'1-kebîr'inin tercümesi olduÄŸu ÅŸeklinde yanlış tanıttıklarını söyler,, s. 31. cs-Siyeru'1-kebîr metin olarak da ayrıca neÅŸredil mistir. M. Hadduri, önce İngilizce olarak "The Jslamic Law ofNations Shaybani's Siyar" ismiyle sonra da Arapça olarak "es-Siyeru'l-kebır Ve'l-alâkâtü' d-devliyye et-İstamiyye, (Beyrut 1975) ismiyle yayınlamıştır. Fransızca tercümesi de 1851-1853 yılları arasında Asya (?) gazetesinde tefrika edilmiÅŸtir. Bkz: Ermenâzî, eÅŸ-Åcr'u'd- devlî, s. 46
[57] Serahsı'nin devletler hukuku aİanındaki hukukî anlayışı ile ilgili olarak, bilebildiğimiz kadarıyla en son şu çalışma yapılmıştır: Taştan Osman, The Jurisprudence ofSarakhsi with Particular Reference to war and Peace (yayımlanmamış doktora tezi), The Universitiy Of Exeter 1993.
[58] Åafak, age., s. 93; Hamidullah, "Ölümünün 1200. Yıldönümünde Åarlman'ın Muasırı İmam
Muhammed b. Hasen eÅŸ-Åeybânî" İsi. Med. s.: 20 (1969), s. 9
[59] Hamidullah, Le Grand Livre de la Conduiîe de I'Etat 'a yazdığı önsöz, I/LV
[60] Ankara 1989-1991. Åeybânî'nin eserinin ve Serahsî'nin Åerhlerinin Batı dillerindeki tercümeleri için bkz: Bu son tercüme, 1/LIV-LV
[61] Yûsuf ] 2/76
[62] Serahsî, Åerhu''s-siyeri'l-kebîr; 1/3
[63] Ebu Zehra, Ebu Hanîfe, s. 241-242; a. mif., "Temhid" s. 34. imam Muhammed'in özel olarak
devletler hukuku, genel olarak İslam hukukundaki yeri için son dönem çalışmaları arasında ÅŸu teze bakılabilir: Muhammed Makbul Hüseyin, Muhammed b. Hasen.eÅŸ-Åeybânî ve eseruh fi'l-fıkhi'l-İslami, (yayımlanmamış dr. tezi), Cami'atü'i Ezher Külliyyetü'ÅŸ-Åeria ve'1-kanun, Kahire 1972;aynca bkz: Desûkî Muhammed, el- İmam Muhammed b. Hasen eÅŸ-Åeybani, Devha 1407/1987
[64] Schacht, "Fıkh ", E.I., (İng.), 11/887; Musa M. Yusuf, Tarihu'l-fıkhVl-İslamî, s. 194
[65] Horovitz J., el-Meğazî'l-ûlâ ve müellifûhâ, s. 6'dan Hizmetli Sabri, İslam Tarihçiliği Üzerine, 114; Poiat Selahaddin, "Ebân b. Osman b. Affan", DİA, X/66-67
[66] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/5-15
[67] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/17
[68] S. el- Müneccid.
[69] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/17
[70] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/17-20
[71] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/20-21
[72] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/21
[73] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/21-22
[74] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/23Â
[75] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/23-24Â
[76] Serahsî, bu kısmı Åarhûz-Ziyâdât isimli kitapta ayrıntılı olarak ele aldığı için atladığını belirtir, (bkz. Åerhu's- Siyeri'1-Kebîr, V/1850). Böyle bir ifadeye eserin baÅŸka yeÅŸinde yer verilmemiÅŸ olması, Seriahsî'nin mümkün olduÄŸu kadar eksiksiz bir ÅŸerh yaptığını göstermektedir. (Editör)
[77] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/25-26
[78] GalSuppl. 1/291
[79] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/27
[80] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/28Â
[81] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/29-30
[82] Yusuf: 12/76.
[83] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/31
[84] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/32
[85] Enfâl : 8 / 60. Ribat, karakol; murabıt da nöbetçi anlamındadır. Çeviren
[86] Zariyat,51/14
[87] Burûc:85/10
[88] Ankebût: 29/2
[89] Tâhâ:20/4Û
[90] A'râf:7/155
[91] Nisa : 4/100
[92] Tevbe : 9/111
[93] Enbiya: 21/101-102.
[94] Tevbe:9/80.
[95] Enfal : 8/65.
[96] Bakara: 2/261
[97] Hacc: 22/25
[98] Muhammed:47/7
[99] Buharı, "imân" 17; "Salât" 28; Müslim, "İmân" 32; Ebu Dâvûd, "Cihad" 95' Bu hadisdeki "insanlar" sözüyle Arap müşriklerinin kastedildiği ve bu yönde icma olduğu yorumu yapılmıştır. Bkz. M.Hamidullah, İslamda Devlet İdaresi, Ankara, Kânûnü'd devliyyül-âmm, Kahire 1390/1971, s. 266; Vehbe Zühaylî, Âsâru'1-harb fi'î-fıkhi'I-İslâmî, Dimaşk 1412/1992, s. 120-121. Değilse onu "Dinde zorlama yoytur "ve benzeri ayetlerle teiif etmek zordur. (Editör)
[100] Feth 48/16
[101] Tevbe:9/29
[102] Hucurât 49/9
[103] Nazihat süresindeki sen nerde onu bilmek nerde!" Nazihat, 79/43 (Çevirenin)
[104] Naziat,79/43
[105] Enfâ!:8/69
[106] "Sultan yer yüzünde Allanın gölgesidir. Zayıf ona sığınır, mazlum onunla hakkını alır. Dünyada Allanın sultanına ikram edenlere Alîah kıyamet günü ikram eder" şeklinde ve başka ifadelerle meşhur olan bu sözü, İbnu'n-Neccar, Beybaki, Hakim kitaplarına almışlardır. Hemen belirtelim ki adaletli veya zalim hiçbir ultan hiçbir şekilde Allah'ın gölgesi değildir. Aksine sultan.çoğu zaman zulüm ve haksızlığın kendisidir. Yüce Allah da bundan beridir. (Çeviren)
[107] Doğrusu, sözü edilen zillet, yenilgi ve boyun eğme aşağılığıdır. (Çeviren)
[108] Münâfikûn: 63/8
[109] Tevbe: 9/29
[110] Bakara: 2/148
[111] Al-iîrnran; 3/133
[112] Al-i İmran: 3/200
[113] Bakara: 2/238
[114] Meryem: 19/87: Ayetin tamamı şöyledir: "Rahmanın katında söz almış olandan başkası asla şefaatte bulunamayacaktır."
[115] AI-i îmran:3/100
[116] Al-ilmran: 3/100
[117] Ahzâb: 33/6
[118] Ahzâb: 33/31
[119] Al-i İmran: 3/169
[120] Rad: 13/31
[121] Zuhruf,43/17
[122] Yaz orduları: Yazın toplanıp hava mutedil olunca savaşa giden büyük ordudur.
[123] Âl-ilmrân:3/18
[124] Bu hadis değil, uydurma bir sözdür. Bakınız Keşfu'l-Haya, 2/70-71 (Çeviren)
[125] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/33-59
[126] Başta Buhrârî (Cihad 102, Meğâzî 38), Müslim (Siyer ve Cihad 2,12), Ebu Dâvûd (Cihad 82) oimak üzere bir çok sahih hadis mecmuasında rivayet edilen uzunca bir hadisin bir bölümünü teşkil eden bu sözleri tam olarak anlayabilmek için Hz. Peygamber'in şu ifadelerine de dikkat etmek gerekmektedir.: ".....Bir kale halkım kuşatır da senden Allah'ın ahdini ve Peygamberinin ahdini kendilerine vermeni isterlerse onlara ne Allah'ın ahdini, ne de Peygamberinin ahdini ver. Onlara verdiğin kendi ahdini ve arkadaşlarının ahitlerini bozmanız, Allah'ın ve Rasûlünün ahdini bozmaktan daha iyidir. Bir kale halkım kuşatır da, senden kendilerine Allah'ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse onlara Allah'ın hükmünü tatbik etme. Fakat onlara kendi hükmünü tatbik et. Çünkü Allah'ın onlar hakkındaki hükmünü tam olarak bilemeyebilir ve isabet etmeyebilirsin " (Editör)
[127] Tevbe: 9/10
[128] Enfâl:8/58
[129] Tevbe,9/l
[130] Tevbe:9/12
[131] Bu kitabı Osmanhcaya tercüme eden Muhammed Münîb Ayıntâbî, Dureyd'in öldürüldüğü zaman yüzyirmi yaşında olduÄŸunu söylüyor. Åerhu Siyerî'l Kebîr Tercemesi (çeviren) 1/31
[132] Bakara: 2/205
[133] Tevbc 9/120
[134] Al-ilmrân3/161
[135] Âi-Ümrân 3/139
[136] Burası bir yerin ismi olup Åurahbil oÄŸullarının kuyuları manasınadır.
[137] En'am6/70
[138] Al ak 96/6-7
[139] Al-iİmrân 3/152
[140] HaÅŸr 59/5
[141] Maide 5/11
[142] HaÅŸr59/14
[143] HaÅŸr 59/2
[144] HaÅŸr 59/11
[145] HaÅŸr 59/5
[146] Übnâ: Åam bölgesi'nde bir yerin ismidir. (Mu'cemu'l-Butdîin)
[147] Izâr :Baştan ayağa kadar bedeni örten entari. Rîdâ: Aba, cübbe ve pafdüsü gibi elbise ü-zerinde giyilen giysilerdir. Çeviren
[148] Enfâ! 8/46
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/60-77
[149] Başka nüshalarda Süleym ve Süleyman şeklinde geçmektedir.
[150] Tâhâ 20/29
[151] Âl-Ümrân 3/159
[152] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/79-82
[153] Râvî, burada şüphe içerisindedir. Acaba Rasûlüllah (s.a.v.) "erken kazanç" mı demişti yoksa "amacı elde etmektir" mi demişti. Bunu iyi hatırlamadığı için her iki durumu da rivayet etmiştir.
[154] Tevbe 9/25
[155] Ahzâb 33/37
[156] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/83-87Â
[157] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/89-91Â
[158] Bakara: 2/186
[159] A'raf: 7/55
[160] Nuh: 71/26
[161] İsrâ: 17/15
[162] Tevbe:9/29
[163] Feth: 48/16
[164] Hadra' : isim olarak kullanılıp kelime itibariyle "Yeşil" manas in dadı r.
[165] iran'dan Yemen'e gelip burada Araplarla evlenenlerin soyundan gelme bir kabilenin ismidir.
[166] Saff: 61/6
[167] Serahsî'nin burada yer verdiği hadislere benzer diğer hadisler (bkz. Dârimî, Siyer, 8; Mus-ned 1/231,236; Yahya b. âdem, Kitâbu'l Harâc, s. 47-8) savaşta önce düşmanı Islamı kabul etmeye veya İslamın egemenliğini tanımaya davet etmenin gerekliliğine işaret etmektir. Bunun için İslam hukukçuları, kendilerine îslam tebliği ulaşmayan kimselere savaştan Önce mutlaka islamın anlatılıp kabul etmeye çağrının yapılması gerektiği konusunda hem fikirdir, (bkz. İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid ve Nihâyetü'I-Muktesıd, 1/312; Ebu Yâlâ el-Ferrâ, el-Ahkâmu's-Sultâniyye, s. 41; Ramlî, Nihâyetü'l-muhtâc, VIII/64)
Bununla beraber savaştan önce davet etmeyi gerekli gören hadislerle, baskın hadisleri, hukukçular arasında bu konuda nesih ihtimali bulunabileceği  intibaını uyandırmış ve neticede ortaya üç gürüş çıkmıştır. 3) Davet mutlaka gereklidir.
2) Davete gerek yoktur. Bunu şart koşan hadisler İslamın ilk günlerine aittir, dolayısıyla nesh söz konusudur.
3) Nesih yoktur; hadisler baÄŸdaÅŸtırılır. Buna göre kendilerine davet uluÅŸanlara baskın yapılabilir, uluÅŸmayanlara ise davet ÅŸarttır, (bkz. Åevkânî, Neyjü'l-Evtâr, Vııı/53) Editör.
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/92-97
[168] Enfal : 8/60
[169] Bakara: 2/180
[170] Nisa: 4/119
[171] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/99-102
[172] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/103-104
[173] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/105-106
[174] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/107
[175] Teybe : 9/5
[176] Tevbe : 9/5
[177] Tevbe: 9/5
[178] İslamdan önceki Arap toplumunda mevcut bir anlayış olan ve savaÅŸ yapmanın caiz olmadığı dört ay (Receb, Åaban, Ramazan, Zü'1-kâde) olan ayarlarda savaÅŸmak tartışma konusu olmuÅŸtur. "Sana haram ayı ve o aydaki savaşı sorarlar. De ki, o ayda savaÅŸmak büyük suçtur. Ancak Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkar etmek, Mescid-i Haram'in ziyaretine engel olamk ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük suçtur. Fitne de adam Öldürmekten daha büyük bir günahtır... "(Bakara 2/217) ayetinin muhkem olduÄŸunu ve hükmün yürürlükten kaldırılmadığını söyleyen, bir grub alim, bu aylarda savaÅŸmanın caiz olmadığını söylemiÅŸlerdir. (Kiyâ el-Herrâsî, Ahkâmu'l-Kur'an, 1/86/87; Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmu'l,Kuran,I/43).gibi.
Buna karşı cumhur ise Hz. Peygamberin Tâif kuşatmasının, Hevâzin ve Sakîf seferlerinin haram aylarda yapıldığını ve dolayısıyla yukardaki ayetin neshedildiğini kabul etmişlerdir. Öyleyse senenin herhangi bir ayında savaş yapılabilir. (Serahsî, Mebsût, X/26; Ramlî, Nihâyetü'l-Muhtâc VIII/45; Ö. Nasuhi Bilmen, Hukûk-ı İslamiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye kamusu 111/390).gibi.
Åüphesiz bu ayların dokunulmazlığı sadece bunu tanıyanlar için bir anlam ifade eder Gayrı müslimlerle Müslümanlar arasında olabilecek düşmanca iliÅŸkilerde ise böyle bir durum, tabiatıyla söz konusu olmaz. (Editör)
Bu konuda alimler değişik görüşler belirtiyosa da, Kuranı Kerimde neshedilmiş âyet olmadığı gözönünde bulundurulduğunda haram aylarda müslümanfann düşmanla savaşa başlamamaları asıldır, Çünkü bu aylarda savaşın haramlığmı belirten ayet yürürlüktedir. Ama düşman taraf bu aylarda savaşı başlatmış ise, elbette müslümanlar onlara karşılık verecek ve ilgili ayette belirtildiği gibi düşmanın vereceği zararlar önlenecektir. (Çeviren.)
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/109
[179] Enfâl: 8/72
[180] Fey\ sıcak çatışmaya girmeden ele geçzirilen mal ve değerleri şeylerdir. Ganimet ise fiilen savaş yapıldıktan sonra kazanılan esirler mal ve değerlerdir.
[181] Tevbe: 9/97
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/111-112
[182] Tevbe: 9/123
[183] Maîde : 5/67
[184] Meâric: 70/15.16
[185] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/113-116
[186] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/117
[187] Nisa: 4/116
[188] Zümer: 39/10
[189] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/119-121
[190] Lukmân: 31/15
[191] Lukmân: 31/15
[192] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/123-124
[193] Bakara: 2/156
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/125-126
[194] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/127-128
[195] Enfal: 8/60
[196] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/129-131
[197] Tevbe: 9/25
[198] Tevbe : 9/26
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/133-134
[199] Meğâzi kitaplarında bu adamın, Nuaym b. Mesud es-Sekafî olduğu söylenir.
[200] Ahzâb: 33/10
[201] SavaÅŸ hileleri, savaÅŸta askerî amaçlarla düşmanı aldatmak için baÅŸvurulan yollar ve çaÂrelerdir. Kısaca, savaÅŸ taktikleridir. Bu husus La Haye YönetmeliÄŸinin 24.maddesinde de kabul edilmiÅŸtir, (bkz. Seha L. Meray, Devletler aradaki anlaÅŸmayı bozmamak ve verilen emanı ihlal etmemek ÅŸartıyla İslam alimlerinin, savaÅŸta mümkün olan her hilenin ve aldatÂmacanın kullanılmasının caiz olduÄŸunu bildirmektedir, (bkz. Åerhu Müslim, XII/45) Editör.
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/135-138
[202] Enfâl: 8/16
[203] Enfâl: 8/65
[204] Enfâl: 8/65
[205] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/139-140
[206] Nisa : 4/92
[207] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/141
[208] Al-ilmran: 3/128
[209] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/143-146
[210] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/147
[211] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/149
[212] Tevbe: 9/28
[213] Mâlikiler dışında diğer mezhebler, İslamın mukaddes saydığı mekanlara gayri müslimlerin girip giremeyeceği sorusuna bazı kayıtlarla olumlu cevap vermektedirler. Mesela Hanefî ve şâfiîler, yatmak, uyumak, içeride yiyip-içmek veya başka yollarla hafife almak kasdı olmadıkça buna cevaz verirken, bazı Hanbefîler giriş izni için bir müslümanın denetimini ve maslahatın teminini şart koşmuşlardır, (bkz. Cassâs, Ahkâmül-Kur'ân, IV/279-280; Nevevî, Ravdatü't-tâlibîn, VlI/499; îbn Teymiyye, Mecmûu'l- Fetâvâ, XXII/94; İbnü'-Lahhâm, el-Kavâid ve'1-fevâidü'l-usûliyye, s. 51; karşılaştırınız: Taberî, ihtilâfu'l-fukahâ, s. 239) Editör.
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/151-152
[214] Ahzâb : 33/33. Bu emir gene! değil, peygamberin eşlerine özeldir.Kadınların evlerinden dışarı çıkmaları için kocalarının izni şart değildir.Müslüman kadınlar için dinde böyle bir
yasak da sözkonusu değildir .Çeviren
[215] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/153-154
[216] Hacc: 22/78
[217] Isrâ: 17/7
[218] Kültürümüzde isiamdan dönen kişinin öldürülmesi gerektiği inancı egemendir. Halbuki b_u inanç doğru değildir. Çünkü bu konuda rivayet edilen olayların hepsinde öldürülen kişilerin dinden döndükleri için değil, ya düşman safına geçip müslümanlara karşı savaştığı için, ya da meşru islam devletine siyasi olarak başkaldırıp fesada ve ölümlere sebep oldukları için öldürülmüşlerdir. Sadece din değiştirdiği için kişilerin öldürülmesini meşru göstermek için yapılan bütün yorumların tutarlı ve haklı olmadığı görülmektedir. Dinde zorlama olmadığı gibi, hak da Allah tarafından ortaya konulmuştur, dileyen inanır, dileyen inkâr eder. İnanma veya inkâr etmenin hesabım insanlar Allaha vereceklerdir.İslamı artık istemeyen kişilerin zorla müslüman olarak gösterilmesi, toplumun münafık ve hainlerle dolmasına yol açar ki bu, kişilerin toplumda kafir olarak bulunmalarından daha tehlikelidir. Çeviren
[219] Bu hilkün, fiilen savaşın cereyan ettiği ve dolayısıyla karşı taraftaki düşmanın "savaşçı = harbî" sayıldığı bir durumla ilgili olduğu unutulmamalıdır. (Editör.)
[220] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/155-160
[221] Maide: 5/5
[222] Yemek yerken mırıldanmak, mecûsîlerin âdeti idi.
[223] Hecer : Bahreyn 'de bir belde (Mu'cemu'l-Büldân )
[224] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/161-164
[225] Zuhrûf: 43/87
[226] Sâffât: 37/35
[227] Sâd: 38/5
[228] Cuma: 62/2
[229] Lokman: 31/15
[230] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/165-169
[231] Aİ-ilmran:3/187
[232] Rasulullaha nisbet edilen bu sözlerin sıhhati şüphelidir. Çünkü hak ile batıl birbirine karışmistir. (Çeviren)
[233] Nûr: 24/31
[234] Bakara: 2/134
[235] Herhalde bugün ehli sünnet geçinen îsiam aleminin büyük çoÄŸunluÄŸu bu tanıma uygun olduÂÄŸundan iki yakası bir araya gelmemektedir. (Çeviren)
[236] İlk dört halifeyi yüceltmek için rivayet edilen bu ve benzer haberler sahih olmayıp büyük kısmı uydurmadır. Rasululla kendisinden sonra kimseyi halife bırakmamıştır. Değilse, ashap, Hz.Ebu Bekri halife seçmek için ne diye o kadar uzun müzakere ve mücadelede bulunmuştur! Bu rivayetlerle ilgili olarak Bakınız İbn Hacer, Lisânü'l-mîzân, IV/60-61 No: 1517; Müttakî el-Hindî, Kenzü'1-ummâ!, XI/628-637 No: 33061 -33104. (Editör)
[237] Nûr: 24/54
[238] Herhalde bir de müsiümanları uyuşturup zalim sultanlara boyun eğmeye devam etmelerini sağlamak için nakledilmiştir. (Çeviren)
[239] Mücahid söylüyor.
[240] Nür : 24/54
[241] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/171-176
[242] Humus, ele geçirilen ganimetlerin beÅŸte biri demektir. Åu ayet-i kerime humus'un kimlerin hakkı olduÄŸunu belirtmektedir: "EÄŸer Allah'a ve hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılattığı gün kulumuza indirdiÄŸimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığın herhangi bir ÅŸeyin beÅŸte biri Alah'a, Rasulüne, O'nun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah her ÅŸeye hakkıyla kadirdir." Enfâl 8/41 .(Editdör.)
[243] Bakara: 2/195
[244] Bakara : 2/207
[245] Nisa : 4/2
[246] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/177-179
[247] Nisa : 4/59
[248] Zuhruf: 43/54
[249] Enfâl : 8/46
[250] Kaf: 50/29
[251] Nahl : 16/8
[252] Enfal  8/60
[253] Al-İİmran: 3/152
[254] Hacc: 22/19
[255] En'anıO6/119
[256] Bakara: 2/195
[257] Mefhumu muhâlf, susulan veya söylenmeyen şeyin söylenen ve zikrolunun şeye hükümde muhaiif olmasıdır. Yani bir kayıtla mukayyed olan bir lafız veya bir sıfatla vasıflanmış veya bir şarta bağlanmış ya da bir gaye (sonuç) ile ğayeienmiş bir lafız o kayıt, sıfat, şart ve gayenin zikredilmediği yerde hükümde tersini bildirirse, buna mefhumu muhalif yolu ile istidlal denir. Kısaca, sözün akla gelebilecek zıt anlamıdır. Daha fazla bilgi için bkz. Fahrettin Atar. Fıkıh usûlü, s. 229-236. Editör.
[258] Nisa: 4/71
[259] Savaşın nafile veya farzı kifaye olması halinde kiÅŸinin savaÅŸa katılabilmesi için anne-babasının izinini alması gerekli görülmüştür. (İbn Nüccym , el-Bahrur-Râik v/78; İbn Cüzey, el-Kavânînü'1-fikhiyye, s. 97; ibn Hazm, el-muhallâ, VIII/292; Åevkânî, Neylü'l-evtâr, VIII/37-40). Hz. Peygamber (s.a.v.), anne-babası veya bunlardan birisi hayatta olup da orduya kalıtmak isteyenleri "Sen onların uÄŸrunda cihad et!" diyerek kabul etmemiÅŸtir. (Buharı, Cihad i 38;b Müslim, Birr, 5; Ebu Davud, Cihad, 31; Nesâî, Cihad. 5)
Anne-babalar gayri müslim olsalar bile Süfyan es-sevri İle Mâliki ve Hanefilere göre durum aynıdır. Fakat Åâfiîler ve Hanbeliler bu takdirde mutlaka izinlerinin alınmasını ÅŸart koÅŸmamışlardır. (İbn Cüzey, a.ge., 11/229; İbn Âbidîn, Raddü'l-muhtâr IV/124) Çünkü kendi dinlerini koruma maksadıyla izin vermeme töhmeti söz konusu olabilir.
Bunun yanında, düşmanın îslam ülkesine saldırmasıyla meydana gelen genel seferberlik durumunda savaÅŸa katılmanın bir ferdî görev yani farz-ı ayn olduÄŸu konusunda ittifak vardır. (Åîrâzî, a.g.e.l 1/228; îbn Cüzey, a.g.e. s. 97; İbn Hazm, a.g.e. VII/291 İbn Kudâme, a.s.e. X/315; e]-fetâvâ e!-Hindiyye, İ1/İS8) Editör.
[260] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/181-195
[261] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/197-198
[262] Bakara: 2/191
[263] Tevbe: 9/36
[264] Tevbe: 9/123
[265] Bakara: 2/190
[266] Tevbe : 9/29
[267] Hacc : 22/78
[268] Hicr: 15/85
[269] Hicr: 15/85
[270] Nah! : 16/125
[271] Ankcbût: 29/46
[272] Hacc : 22/39
[273] Tevbe:9/5
[274] Bakara: 2/244
[275] Tevbe : 9/29
[276] ÂLi Imrân : 3/139
[277] Enfal : 8/61
[278] Bakara : 2/280
[279] Lokman: 31/15
[280] Lokman; 31/15
[281] Bugün için deniz yolculukları eskisi gibi tehlikeli olmadığından deniz yolculuklannda da izin şart değildir. Bu konuda Önemli olan tehlikenin söz konusu olup olmadığıdır, (çeviren)
[282] Tevbc: 9/122
[283] Tevbe:9/41
[284] bu ayınm doğru değildir. "Cariyenin örtmesi gereken yer, göbek ile diz arasıdır" diyen anlayış no kadar saçma ve İslam dışı ise, yukarıda belirtilen anlayış da o kadar islam dışıdır. Bu tür anlayışlar herhalde İslam öncesi cahiliyye toplumunun geleneklerinin uzantısıdır. (Çeviren)
[285] Mâide : 5/67
[286] Nahl: 16/125
[287] Bakara i 2/269
[288] Tevbe : 9/6
[289] Mâide: 5/103
[290] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/199-220Â
[291] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/221-225
[292] Bu ifade haricîler için kullanılmıştır.
[293] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/227-228
[294] Mekke'de bir yerin adıdır veya harem bölgesinin dışı demektir.
[295] Ahzâb : 33/25
[296] Bakara : 2/239
[297] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/229-233
[298] Sâd : 38/24
[299] A'râf: 7/187
[300] Yûsuf: 12/103
[301] Bakara2/154
[302] Bu hadisin sahih olması şüphelidir.Çünkü sözkonusu suç ile ceza arasında büyük dengeÂsizlik vardır. Üstelik kabirlerin ziyaret edilmesi de sünnettir ve kadınlar bu sünnetin dışında tutulmamışlardır. (Çeviren)
[303] Murselât: 77/25-26
[304] Bu tür bir uygulamaya formel cem' (el-Cem'üs-sûrî] denilmektedir. Seferde veya baÅŸka sebepler dolayısıyla namazların birleÅŸtirilerek kılınması konusunda İslam hukukçularının yaklaşımlarım ve delillerini mukayeseli olarak veren ÅŸu özete bakınız: Mahmud M. Åeltût -Muhammed A. Sâyis, Mukâranetü'I - mezâhib fi'1-fikh, s. 38-46, Kiap, Prof. Dr. M. Sait ÅimÅŸek tarafından Türkçeye çevrilmiÅŸtir. Çeviren.
[305] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/235-243
[306] Kadınla münasebet anında meninin dışarıya atılması.
[307] Bakara : 2/223
[308] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/245-254
[309] Mücâdele : 58/7
[310] Necm: 53/9
[311] Eman, güvence demektir. Çeviren.
[312] Fetih: 48/1
[313] Aynı konuyla ilgili olarak İbn Hişam'm verdiği şu bilgi de dikkati çekmektedir: İkrime b. Ebî Cchl'in hanımı olan Ümmü Hakim binti Men'e kocası adına Allah Rasulünden eman istemiş, Hz. Peygamber'in kabul etmesi üzerine yola revan olarak ikrime'yi aramış bulmuş ve geri getirmiştir, (bkz. tbn Hişam, es-Siratün-Nebeviyye III-IV/410 (Editör)
[314] Genel bir özet yaparak eman verecek kişilerde şu şartların aranacağını söyleyebilire:
a)Müsiüman olmak
b)Akı!lı olmak c)B
Bu noktada gönümüzdeki geliÅŸmeleri ve uluslararası iliÅŸkiler bütününde meydana gelen türlü deÄŸiÅŸiklikleri gözönüne almak gerekir: İster genel olsun, ister özel olsun, eman yetkisin kiÅŸilerin elinde olması pek faydalı gözükmemektedir. Dünya nüfusunun ulaÅŸtığı rakam, devletlerin içerisinde ve dışarıda yüklendiÄŸi ağır sorumluluklar ve devletler arasındaki hızlı iliÅŸki trafiÄŸi, eman kurumunun kontrol altında iÅŸlemesini gerekli kılmaktadır. Zaten emanın geçerli olabilmesi için maslahatı temin etmesi (Kudûrî, el-Kitâb, IV/126; Mergînânî, el-_ Hidâye, 11/140) veya en azından zararlı sonuçlar doÄŸurmaması (İbn Kudâme, et-MuÄŸnî X/428; Desûkî, HaÅŸiye, 11/186; Åirbînî, a.g.e.IV/238) ÅŸart koÅŸulmuÅŸtur. Bu sebeple eman kurumunun esas amacı göz Önünde alınarak yetkinin devlete verilmesi, bu sayede zarar ve menfaatin daha iyi gözetilmesini saÄŸlayacaktır. Zaten çağımızda bu iÅŸ, konsoloslukların verdiÄŸi vize ÅŸeklinde olmaktadır, (bkz. Abdülkerim Zeydân, Ahkâmûz-Zimmiyyîn ve'l-müste'menîn, s. 41; Zûhaylî, Âsârül-harb, s. 230,241) Editör
İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/255-259
[315] Nisa: 4/92
[316] Akile, öldürülen kişinin kan diyetinin katil yerine, başkası tarafından Ödenmesi demektir. (Çeviren)
[317] Tevbe : 9/5
[318] Enfal : 85
[319] Enfal : 85
[320] Enfal : 58
[321] Tevbe : 6
[322] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/261-266
[323] Doğrusu, yapılan  böyte sübjektif yorumlar değil, ellerinde esir olduğu ve eman verme ehliyetine sahip bulunmadığı için verdiği emanm geçersiz olmasıdır. (Çeviren)
[324] Nisa : 60
[325] Tağut, Allah'tan başka kendisine kulluk yapılan her şey.
[326] Enbiya : 8
[327] Halkın toplandığı ünsiyeti olan bir yer.
[328] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/267-273
[329] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/275-178
[330] Doğrusu, düşmanın anlamadığı bir söz hiçbir şey ifade etmez ve düşmanın eman altında olduğunu belirtmez. Bunu belirtmesi için düşmanın o sözü anlaması gerekir. Çeviren.
[331] Tevbe : 9/6
[332] Enfa! :8/61
[333] Rahman :55/41
[334] Tevbe: 9/46
[335] Kâf : 28
[336] Enfâl : 8/58
[337] Miimtahide: 60/1
[338] Enfâl : 8/27
[339] Feth : 48/9
[340] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/279-298
[341] Mümtahine: 60/12
[342] A'raf:7/105
[343] Åart muhayyerliÄŸi: Akdin fesih veya devamında muhayyer olma ÅŸartının bulunmasıdır. Yani tarafların, belli bir müddet içerisinde yapmış oldukları akdi geçerli kılıp kılmamaları hususunda muhayyer olmaları ve bunu ÅŸart koÅŸmalarıdır. Çeviren
[344] Hud: 11/45
[345] Araf: 7/83
[346] Hud: 11/41
[347] Bakara: 2/18O
[348] Meryem: 19/58
[349] Bir sonraki madde ile beraber dikkate alınır ve değerlendirilirse, kızlardan olan torunların da "zürriyet" kavramına dahil olduğu anlaşılacaktır. Editör.
[350] Âli İmran: 3/61
[351] ErTam: 6/84-85
[352] Ahzâb: 33/40
[353] Mevâlî kelimesi yardımcı, koruyucu, sahip, kölenin efendisi ve azatSi köle gibi deÄŸiÅŸik anÂlamlarda kullanılmaktadır. Burada kastedilen asıl anlam, yardımcı ve anlaÅŸmalı/sözleÅŸmeli koruyucudur. Editör
[354] Nisa: 4/176
[355] Nisa: 4/11
[356] Nisa: 4/11
[357] Nisa: 4/11
[358] Âl-i İmren : 3/185
[359] Nisa : 4/11
[360] Kitapta "ebnâinâ" şeklinde yazılan kelimenin doğrusu "âbâina" olmalıdır. Çünkti aşağıda yapılan izah, babalar adına islenen emanın dedeleri içerip içermediği meselesi ile ilgilidir. Öyleyse 481. Maddeyi şöyle anlayabiliriz: "Babalarımız için eman verin, derlerse ve dedeleri olduğu halde babalan yoksa dedeler bu emana dahil olmaz. " Editör.
[361] Yusuf: 12/100
[362] Bakara : 2/İ33
[363] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/299-320
[364] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/321-339
[365] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/341-346
[366] Ankebut, 29/6
[367] Ali İmran, 3/97
[368] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/347-350
[369] Yani zimmîyi öldürmek haram ve düşmanı öldürmek mubah olduğundan zimmîyi Öİdiirmüş olmamak için düşman savaşçılar da öldürülmezler. (Çeviren)
[370] Doğrusu, buradaki belirsizlilk ile önceki maddede bulunan belirsizlik oranı birbirine yakın dır. Onun için aynı kurala göre kalede ele geçen erkeklerin öldürül memesi gerekirdi. (Çeviren)
[371] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/351-360
[372] Fecr. 89/29
[373] Tâhâ. 20/71
[374] Nisa, 4/23
[375] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/361-370
[376] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Åerhu’s-Siyeri’l-Kebir, EÄŸitaÅŸ Yayınları: 1/371-385
İslami Okul Okulların En Önemlisi