Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kurban Bahsi - Fıkıh - 022Kurban - 4. Sayfa

KURBAN BAHSİ 2


KURBAN BAHSİ

 

(Müslüman ve hür olan, yolculukta olmayan ve kurban bayramı günü, kendisinin ve küçük çocuklarının nafakası bulunan herkes için kurban kesmek vaciptir.) Kurban kesmenin vacip olduğunu söyleyenler, t m a m Ebû Hânife, İmam Muhammed, imam Züfer, Ha­san b Z i y â d ve bir rivayete göre İmam Ebû Yûsuf-dur. -Cevami- adlı kitapta geçen bir diğer rivayete göre ise, imam Ebû   Yûsuf   kurban kesmenin sünnet olduğunu söylemiştir, ki bu, Imam-ı Şafiî' nin de görüşüdür. Tahavi ise, kur­ban kesmenin İmam Ebû Hânife'ye göre vacip, diğer iki imama göre sünnet-i müekkede olduğunu söylemiştir, ki ulemadan kimisi de imamlar arasmdaki ihtilâfı bu şekilde açıklamıştır. Sünnet olduğunu söyleyenlerin delili. Peygamber Efendimiz (Sal-lallahü Aleyhi ve SellemVin: «Sizden kim kurban kesmek isterse, keseceği kurbanın kıl ve tırnak­larından bir şey almasın.- ([1]) hadisidir. Zira hadiste geçen -Kim kur­ban kesmek isterse- deyiminden kurbamn vacip olmadığı anlaşılmak­tadır.

öte yandan kurban kesme, yolculukta olmayana vacip olsaydı, yolculukta olana da vacip olması gerekirdi. Çünkü zekâtta olduğu gi­bi, mâli görev ve sorumluluklarda yolculukta olanla olmayanın du­rumları değişmez. O zaman Atire gibi olur. ([2]) Vaciptir diyenlerin delili de, Peygamber Efendimiz ESallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

-Mâlî bolluğa sahip olup da kurban kesmeyen, namazgahımıza yak­laşmasın.- ([3]) hâdis-i şerifidir. Zira hadisteki ağır ifâde, vacip olmayan bir hükmün terki için kullanılmış olmasa gerek, öte yandan kur­ban kesme, yapıldığı günlere adı verilen bir ibadettir. Nitekim bu gün­lere kurban bayramı günleri denilir. İşte bu da, kurbanın vacip ol­duğunu gösterir. Çünkü eğer vacip olmasaydı ara sıra terkedilir ve dolayısiyla o günlere «kurban bayramı günleri» denmezdi. Yolculuk­ta olan kimseye vacip olmaması da bazı zor şartların mülâhazasından kaynaklanır. Çünkü bu kimse o zamanda edasına muktedir olmaya­bilir. Ve zamanında ifâ etmediği takdirde vakti çıkar. Böylece Cuma namazı gibi, kurban kesme de yolculukta olan kimse için vacip ol­maz. Hadiste geçen «kesmek isterse» deyiminden de murad -Allah daha iyi bilir- serbestlik ve keyfilik değil, sehvin zıddıdır. Yâni: Kur­ban kesmeyi kasd ederse mânâsıdır. Zamanı Recep aylan olan Atire adındaki kurban çeşidi ise, nesh olunmuştur.

Kurban kesme, mâli bir vazife olduğundan mülkiyetin bulunma­sını gerektirir. Mülk sahibi olabilmek için de hür olmak gerekir. Bu itibarla kurban kesmenin vacip olması, hürriyetle kaydedilmiştir. Is-lâmiyetle kaydedilmesi de ibâdet olmasındandır. Yolculukta olma­makla kaydedilmesi de yukarıda açıkladığımız sebepten dolayıdır. Kurban kesenin zengin olması kaydı da. zikrettiğimiz mâli imkânın bulunma zorunluluğundan ileri gelir. Zengin olmanın ölçüsü ise, oruç bahsinde geçtiği üzere fitre sadakasını gerektiren nisbettir.

Kurbanın vakti, kurban günüdür. Ve onunla hâs kılınmıştır. Vak­tin süresini inşâallah biraz sonra açıklayacağız. Kişinin kendi adına ve küçük çocuğunun adına kurban kesmesi vaciptir. Çünkü çocuk, fitre sadakasında olduğu gibi, kurbanda da kişinin kendisi hükmün­dedir. Bu, Hasan ibn-i Ziyâd'ın İmam Ebû Hani-f e' den rivayet ettiği görüştür. Zahir rivayete göre ise, î m a m Ebû Hanife kişinin kendi çocuğu için kurban kesmek zorunda olmadığı görüşündedir. Fakat çocuk için fitre sadakası, baba tarafın­dan verilmesi vaciptir. Sebebi de, ortalıkta çocuğun nafakasını te'min ve velayetini yapacak bir başın var olmasıdır, tşte şu iki husus, ço­cukta mevcuttur. Ama kurban kesmek ise, hâlis bir ibâdettir. Sâde takarrupta başkası için, diğer biri mükellef olmamalıdır. Bunun için­dir ki köle için, efendisinin kurban kesmesi vacip değil, ama fitresini vermesi vaciptir.

îmam Ebû Hanife ve tmam Ebû Yûsuf'a gö­re, çocuğun malı bulunduğu takdirde babası veya vâsisi, çocuğun ma­lından kurban keserler, imam Muhammed, îmam Z ü -fer ve Imam-ı Şafii1 ye göre, baba veya vâsi, çocuğun ma­lından değil, kendi mallarından kurban kesecekler. Bu konudaki ih­tilâf fitre sadakası konusunda geçen ihtilâf gibidir. Kimi, âlimler, ço­cuğun malından kurban kesilemiyeceği görüşünde ittifak halindedir­ler, demiştir. Çünkü kurban kesme ibâdeti onu kesmekle yerine geti­rilir. Kesildikten sonra etini dağıtmak ise müstahaptır. Bu tasarrufu ise çocuğun malmda yapmak caiz değildir. Çünkü büyükler gibi ço­cuk da kurbanın tümünü yiyemez. Fakat en doğru olan görüş şudur ki: Çocuğun malından kurban kesilir ve çocuk yiyebildiğini yer, ge­ride kalan kısmıyla da diğer ihtiyaçlarını sağlar. (Koyun bir kişi için, deve ve sığır da, yedi kişi için kesilir.) Kıyâ­sa göre, deve ve sığırın birden fazla şahıs için kesilmesi caiz olmamalı. Çünkü sığır ve devede kan akıtma eylemi birdir. İbâdet de kan akıt­ma eylemidir. Fakat konuda hadis bulunduğu için biz kıyâsı terkedi-yoruz. Hâdisde,   C â b i r    CRadıyallâhü anh) 'in Biz, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*le sığır ve deveyi yedi kişi için kurban keserdik.» rivayetidir. Koyun hakkında herhan­gi bir nâss bulunmadığı için, amel, kıyâs temeli üzerinde baki kaldı. Deve ve sığır, yedi kişi için kurban edilebildiği gibi, altı, beş veya üç kişi için de kurban edilebilir.

tmam Muhammed, yedi kişi için kurban caiz olurken, yediden az kişilere caiz olması daha evlâdır demiştir. Fakat yediden çok kişiler için caiz değildir. Çünkü nâssın bulunmadığı hususta kı­yâsa uyuıur. Keza kurbanlık hayvanda yedide bir nisbetinde hissesi olmayan kişi için de caiz değildir. Bu durumda diğer hisse sahipleri için de caiz olmaz. Çünkü ibâdetlik vâsfı, tümün bir kısmında gerçek­leşemez. ([4]) înşâallah bunu daha sonra açıklayacağız. İmam   Malik,   bir ailenin efradına -o ailenin efradı yedi­den fazla da olsalar— bir deve veya sığır kesmek caizdir Fakat iki âıle efrâdma -yediden az da olsalar- caiz değildir. Çünkü Peveam ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  «Her aile efradı için, her senede bir kurban ve bir atire kesmek lâzım­dır.» ([5]) buyurmuştur, demiştir. Biz buna cevaben diyoruz ki: Âüe ehlinden maksat, efrat değil, aile reisi olan otoriter adamdır. Çünkü zenginlik ve mal onundur. Bu görüşümüzü, Her müslüman İçin yılda bir kurban ve bir atire vermek gerekir» ([6]) rivayeti te'yit etmektedir. En doğru olan görüşe göre, bir devede aynı oranda ortak olan iki kişinin deveyi kurban etmeleri caizdir. Çünkü üç yedide birin kurban edilmesi caiz olunca yarım yedide birin kur­ban edilmesi de ona tebeân caiz olur. Müşterek olan bir hayvanı kurban etmek caiz olduğu zaman -et tartı ile satılan bir mal olduğu için- kurban etinin paylaşılması tartı ile olur. Şayet ortaklar onu aralarında göz tahmini ile paylaşırlarsa -satışa kıyâsen- ancak eğer hisselerin beraberinde el ayak ve de­riden bir şey bulunursa caizdir.

(Eğer biri, kendi şahsı için kurban gayesiyle bir sığın satın alır­sa, sonra altı kişi ona ortak olurlarsa," istihsânen caizdir.) Kıyâsa gö­re ise, caiz değildir, ki îmam Züfer buna kaildir. Çünkü adam, onu ilk başta kurbanlık olarak hazırlamıştır. Dolayısıyla bir kısmını mal edinmek üzere satamaz. îstihsânın gerekçesi şudur: İnsan bazen satılık semiz bir hayvan­la karşılaşır. Ve alım satım sırasında ortak olacakları bulamaz, hay­vanı alır da sonra ortak olacakları bulur. Ve bu gibi durumlar, insan ihtiyaçlarından biri sayılırken, biz, zorluğun defi için caiz gördük. Nitekim cevaz imkânına da mahal vardır. Çünkü kurban gayesiyle satın alma durumu, hayvanın satışına mâni' değildir. Lâkin daha sa­tın almadan önce, ortak olacakları hazırlamak daha iyi olur. Çünkü bu durumda ihtilâf ve takarrup suretinden dönüş gibi hususlardan uzak kalınır. Açıkladığımız sebepten dolayı   İmam   Ebû   Ha­ni f e' den,   kurbanlık hayvan satın alındıktan sonra ortaklara ve­rilmesinin mekruh olduğu rivayet edilmiştir. Yukarıda açıkladığımız sebebe binâen   (Fakir ve misafir oîana   kurban lâzım gelmez.)    Hz. Ebû   Bekir   ve   Hz.   Ömer,   misafir oldukları zaman kurban kesmezlerdi. Hz.   Ali' den   de; -Misafir için ne Cuma namazını kıl­mak ne de kurban kesmek lâzım değildir.» diye rivayet vardır. ([7]) (Kurban kesmenin vakti, Bayram gününün fecriyle başlar. An­cak şehirde oturanların. Bayram namazı kılınmadikça, kurban kes­meleri caiz değildir. Kırsal kesimde oturanlar ise, fecirden sonra kur­ban kesebilirler.) Bu konudaki şer'i delil, Peygamber Efendimiz (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) 'in şu hadisleridir: «Kim namazdan Önce kurban keserse, kurbanım yeniden kessin. Na­mazdan sonra kesen ise, nüsükünü yerine getirmiş olur ve mtislti-manlann sünnetine uymuş olur.» ([8])

«Bu günde, ilk yapacağımız ibâdet. Bayram namazıdır, sonra kurban kesimidir.» ([9]) Yalnız önce namaz kılma şartı, şehirde oturup namaz­la mükellef olan kişiler içindir, bâdiyede ikâmet edenler için değildir. Çünkü kurban kesiminin te'hiri, namaz kılma meşguliyetinden kay­naklanmış olabilir. O halde bâdiyedekiler için kurban kesiminin te'-hirine hiç bir mânâ yoktur. Bizim rivayet ettiğimiz hadis, namaz kı­lındıktan sonra, imam kurban kesmedikçe, kurban kesilmesinin caiz olamıyacağını diyen îmam Mâlik, ile İmam-ı Şafiî görüşüne karşıdır. Sonra kurban kesiminde muteber olan, kesim ye­ridir.

Şöyle ki: Kurban kesen şahıs, şehirde olursa, kurbanlık hayvanı da kırsal kesimde olursa, fecrin sökülmesiyle kesim caiz olur. Şayet durum tersine olursa, kesim ancak bayram namazından sonra caiz olur. Yâni: Şehirde oturan kişi, kurbanlık hayvanını bâdiyeye gön­dermekle, fecir söküldükten sonra kurbanı kesmekle acele etme hile­sini yapabilir. Çünkü kurban kesme durumu, bayram günleri geçme­den önce malın telef olması bakımından, zekâtın nisaptan düşmesi durumuna benzer. Bunun için kurban kesimini gerçekleştirmede -ze­kâtta olduğu gibi- kurbanlık hayvanın bulunduğu yer muteberdir, kurban verenin bulunduğu yer değil. Ama fitre sadakasında durum böyle değildir. Zira Ramazan bayramı gününde fecir söküldükten son­ra malın telefiyle fitre sadakası sâkit olmaz. Eğer bayram namazının kılındığı sahadaki şâhıslar, daha namazı kılmadan önce ve câmideki-lerin kılışından sonra biri, kurbanını keserse, istihsânen caizdir. Çün­kü camide kılınan namaz da muteberdir. Hattâ camideki kılışla yeti-nilirse kâfi gelir. Keza bayram namazının kılındığı saha namazıyla da yetinilir. Kimi demiştir ki: Bu, hem kıyâsen hem istihsânen caizdir. (Kurban kesimi, bayram günü ve sonraki iki günde olmak üzere üç günde caizdir.)    İmara-ı Şafiî, «Teşrik günlerinin tümü, kurbanın kesim günleridir.» ([10]) hadisi ge­reğince, kurban bayramı gününden sonraki üç günlük teşrik günleri, kurbanın kesim günleridir demiştir.

Bizim delilimiz, Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn-i Ab-bas' dan rivayet olunan «Kurban kesme günleri üçtür. Ve efdâlı bi­rinci gündür» mealindeki eserleridir. ([11]) Zira bu tür eserler ictihâd yoluyla soylenemediği için hadis gücündedirler. Bu itibârla bu ko­nuda bahisler arasında taanz bulunmaktadır. Hadislerin birbirleriy­le taaruz etmesi hâlinde ise, kesin olanı tutmak gerekir, ki o da iki süreden az olanıdır. Bununla beraber, günlerin en sevaplısı -Hz. Ömer, Hz. Ali ve îbn-i Abbas'ın dedikleri gibi- bi­rinci gündür. Çünkü kurbanın birinci gün kesilmesinde, ibâdeti bir an önce yerine getirme durumu vardır. İbâdetin tehiri hakkmda baş­ka bir nâss bulunmadıkça da, asıl olan, ibâdetin bir an önce yerine getirilmesidir. Kurban kesiminin yapıldığı günlerin gecelerinde de ke­sim caizdir. Ancak gece karanlığında bir yanlışlığın doğabileceği ih­timâlinden ötürü mekruhtur. Kesim günleri üçtür. Teşrik günleri de üçtür. Bunların bir aradaki toplamı dört gün eder. Birinci gün, sâdece kesim günüdür, teşrik değildir. Dördüncü gün de sâdece teşrik günü­dür, kesim günü değildir. Ortadaki iki gün ise hem teşrik hem ke­sim günleridir. Bu günlerde kurban kesimi, kurban bedelinin tasad-dukundan daha efdâldir. Çünkü kurban yâ vaciptir yâ sünnettir. Ta-sadduk ise, sâdece bir sevaptır. Onun için kurban verme daha efdâl­dir. öte yandan kurban verilmesi, sâdece bu günlere mahsus iken, sadaka verme, senenin tüm günlerinde geçerlidir. Tıpkı uzak yerden M e k k e ' ye gelenler için tavaf yapmalarının nafile namaz kılma­larından daha efdâl olması gibi. (Eğer kişi, kesim günleri geçinceye kadar kurban kesmediyse, eğer bu kimse kurban vermeyi adamış, ya da fakir ise ve bir kurban­lık da almış ise, onu sağ olarak tasadduk etmesi gerekir. Eğer zengin ise -kurbanlık satın almış olsun olmasm- bir koyun bedelini tasad­duk etmek zorunda olur.) Çünkü kurban kesimi zengin için vaciptir. Fakir için de -hayvanı kurbanlık niyetiyle satın alırsa, bize göre va­cip olur. Bunun için bu durumların hepsinde, eğer kesim günleri ge­çinceye kadar kurban kesmezse, sorumluluktan kurtulmak için kur­banlığı veya bedelini sadaka olarak vermelidir. Tıpkı cuma namazını kaçıranın öğle namazım kaza etmesi veya güçsüzlükten oruç tutama­yanın tutamadığı günler yerine fidye vermesi gibi. (Her iki veya bir gözünden kör olan, kesim yerine gidemiyecek kadar topal olan ve fazla zâif olan hayvanlar kurban olamaz.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Belirgin bir şekilde kör olan, belirgin bir şekilde topal olan, belirgin bir şekilde hasta olan ve zâiflikten ötürü kemiklerinde ilik kalmayan hayvanlar olmak üzere, dört çeşit hayvan kurban olamazlar- ([12]) buyurmuştur. (Kulağı veya kuyruğu kesik olan hayvanlar da kurbanlık ola­mazlar.) Çünkü kulak hakkında Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kurban etmek istediğiniz hayvanda kulak ve kuyruğa dikkat ediniz»([13]) buyurmuştur. Kuyruk da vücûdun belli başlı bir organı olduğu için kulak gibidir.

 (Kulak veya kuyruğunun çoğu kesilmiş olan hayran da kurban olamaz. Eğer kulak veya kuyruğunun çoğu kalıyorsa kurban edilmesi caizdir.) Çünkü çoğunluk ister kesilen, ister kalan olsun, ona tümün hükmü verilir ve hiç bir eksikliği bulunmayan hayvanlar, yok dere­cede azdırlar. Bunun için eksiklik az olduğu zaman ona göz yumu­lur. Ancak îmam Ebû Hanife' den çokluğun miktan hak­kında çeşitli rivayetler gelmiştir.

Cânu-ûssağir'deki rivayete göre eğer hayvanın kulağından, kuy­ruğundan gözünden veya budundan giden kısım, üçte birden fazla ise, hayvan kurbanlığa yaramaz. Çünkü terekenin üçte biri vasiyet edildiği zaman vârisler razı olmasalar da vasiyet geçerlidir. Bunun için üçte bir az sayılır. Vasiyet edilen miktar terekenin üçte birinden fazla olduğu zaman ise, geçerli olması vârislerin nzâ göstermelerine bağlıdır. Bunun için üçte birden fazlası çok sayılır. Bir rivayete göre de îmam Ebû Hanife, çoğun dörtte bir olduğunu söylemiştir. Zira -namaz bahsinde de geçtiği üzere- bir şeyin dörtte biri o şeyin tamamı hükmündedir. Bir başka rivayete göre de   îmam   Ebû   Hanife   (Rahimehullah) : «Malın ancak üçte biri vasiyet edilebilir. Hattâ üçte bir de çoktur ([14]) hadisine dayanarak çoğun üçte bir olduğuna kail olmuştur, îmam Ebû Yûsuf ile îmam Muhammed ise -na­maz bahsinde de geçtiği üzere- gerçeğe bakarak: -Uzvun yansın­dan fazlası kaldığı zaman kâfi gelir» demişlerdir, ki Fakih Ebû L e y s   de bu görüşü benimsemiştir. îmam Ebû Yûsuf: «Ben bu görüşümü îmam Ebû Hanife'ye açtım. îmam Ebû Hanife: Ben de aym görüşteyim dedi» demiştir, ki İmam Ebû Hanife' nin bu sözü -kimine göre- îmam Ebû Yûsuf un görüşüne dö­nüştür. Kimine göre de «Benim görüşüm de buna yakındır» mânâsındadır.

Bir uzuvdan tam yansının eksik olmasının kurbanlığa mâni olup olmadığı hakkında ise iki imamdan iki rivayet gelmiştir. Nasıl ki îmam   Ebû   Yûsuf tan,   namazda avret olan bir uzuvdan yarısımn açılması hakkında da iki rivayet gelmiştir. Sonra gözden baş­ka, diğer uzuvların kesiklik nisbetinin bilinmesi kolaydır. Göz hak­kında da şöyle demişler: Hayvana bir iki gün yem verilmedikten son­ra, hayvanın kusurlu olan gözü bağlanır. Ve ona yavaş yavaş yem yaklaştırılır. Görebildiği yerden, aradaki mesafeye işaret konulur. Sonra sağlam gözü bağlanır. Ve yine peyderpey ona yem yaklaştırı­lır. O gözle de gördüğü yerden oradaki mesafeye işaret konulur. Son­ra her iki mesafe arasındaki fark ölçülüp değerlendirilir. Eğer fark, üçte bir ise, gözün kusuru da üçte birdir. Şayet fark, ikide bir ise, gö­zün kusuru da ikide bir nisbetindedir. (Boynuzsuz hayvan kurbanlık olabilir.) Boynuzu kınk olan da kurbanlık olur. Çünkü boynuzun varlığı ayrıca bir gayeyi ifâde et­mez. (İğdiş edilmiş hayvan da kurbanlık olur.) Zira eti daha lezzetli­dir. Peygamber Efendimiz (Aleyhis-salâtü ve's selâm), beyaza çalan mavi renkte iğdiş edilmiş iki koçu kurban kesmiştir. ([15]) (Delibaş koyun da kurbanlık olabilir.) Kimi, bu tip koyun, otla-dığı takdirde kurbanlık olabilir, otlamadığı takdirde gayeye halel ge­tirmekte olduğundan kurbanlık olamaz demiştir. Uyuz koyun, semiz olduğu takdirde kurban olarak kesilmesi caizdir. Çünkü uyuz ciltte­dir, ette bir noksanlık yapmaz. Ama çok zayıf ise, o zaman uyuz, ete de girip etkilemiş ve kilosundan kaybettirmiş demektir.

îmam Ebû Yûsuf'a göre, dişleri düşmüş olan hayvan­da muteber ölçü, azlık ve çokluktur. Yine îmam Ebü Yûsuf-dan rivayet edilmiştir ki: Eğer koyunun otlamasını mümkün kılacak kadar ağzında diş kalmışsa kâfi gelir. Çünkü ihtiyaç karşılanmakta­dır. Doğuştan kulağı olmayan hayvan kurbanlık olamaz. Zira kulağı kesik olan hayvan kurbanlık olamazsa, kulağı hiç olmayan, kâfi gel­memeye daha evlâdır.

(Zikrettiğimiz kusurlar, hayvanın kurbanlık olabilmesinde, ancak satın alma sırasında mevcut olduğu takdirde genel anlamda etkili olur. Şayet sağ salim satın alındıktan sonra bir kusur peyda olursa, eğer satın alan kişi zengin ise, diğer bir hayvanı kurban keser. Fakir İse, söz konusu kusurlu hayvanı kurban kesmesi kâfi gelir.) Çünkü zengin kişi, ister istemez kurban kesmelidir. Satın alma ile kurban gerekli kılınmış değil. Ama fakir için, kurban niyeti ile sa­tın aldığı hayvanın alımı ile kurban gerekli olur. Onun için fakire, satın aldığı hayvanı kesmek kâfi gelir. Hayvan kusurlu olsun olma­sın fark etmez. Ve bulunan kusurun hayvana getirdiği noksanlığın tamamlanmasıyla -zekât nisabında olduğu gibi- yükümlü olmaz. Bu ilkeye dayanarak demişler ki:

Kurban niyetiyle satın alınan hayvan öldüğünde, zengin olanlar için, yerine başka bir hayvanın kurban kesilmesi lâzım gelirken, fa­kirlere bir şey lâzım gelmez. Şayet kurbanlık hayvan çalınırsa, ve­ya kaybolursa ve yerine kurban niyetiyle diğer bir hayvan satın alı­nırsa, daha kesim günleri çıkmadan önce çalınan veya kaybolan hay­van da bulunursa, zengin için. hayvanlardan yalnız birisinin kesil­mesi lâzım gelirken, fakir için, her ikisinin kurban kesilmesi lâzım gelir. ([16]) Bize göre: (Hayvanın kesim için yatırılması sırasında hareket etmesiyle bacağı kınlırsa ve şahıs onu keserse, kurban için ancak is-tihsânen kâfi gelir.) îmam Züfer ve îmam-ı Şafiî, kesim sırasında ve hemen öncesinde meydana gelen arazlar, kesim­le ilgili olduğu için sanki kesimle meydana gelmiş gibi itibar olu­nur, demişlerdir. (Hayvan, yatırıldığında sakatlandıktan sonra kaçar ve ara verilmeden yakalanıp kesilirse kurbanlık olur. İmam Muham-med'e göre, acele yakalanmasa da kurbanlık olur. İmam Ebû Yûsuf İmam Muhammed'e muhalefet etmektedir.) Çünkü bu durumda ku­sur, kesimle değil, hazırlığı ile meydana gelmiştir.

(Kurbanlık ancak, Deve, Sığır ve Davar cinsinden olur.) Bunla­rın dışındaki hayvanların, kurbanlık olabilecekleri hususu, ne Pey­gamberden (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ne de Sahabeden nakledil-memiştir. Binâenaleyh, sâdece bunlar meşru' bilinmektedir. (Bu hay­vanların tümü, «seni» denilen yaşta ve daha büyük olanlar kurban­lık olabilir. Ancak gelişmiş altı aylık koyun cinsi de kâfi gelir.) Çün­kü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî : «Seni denilen yaştaki hayvanlardan kurban kesiniz. Ancak eğer her­hangi biriniz bu yaşta kurban bulmada zorluk çekerse, o zaman ko­yun cinsinden altı aylık olanı da kesebilir» ve ([17]) «Koyundan altı aylık olanı ne güzel bir kurbandır» ([18]) buyurmuştur. Yalnız ulemâ altı aylık ku­zu, bir yaştakilerin araşma girdiğinde uzaktan fark edilmeyecek ka­dar gelişmiş olmalı demişler. Fükaha mezhebinde, Koyun cinsinden Cezea, altı aylık koyuna denilir. Za'ferani, cezea, yedi aylık olana denilir, demiştir. Koyun ve ke­çiden seni, bir senelik olana. Sığırdan iki senelik olana, Deveden de beş senelik olana denilir. Sığır denilirken, Camus da girmiş olur. Ev­cil ve yabani hayvanlar arasından doğan yavru, ana hayvana tabii­dir. Çünkü tâbi olma hususunda ana asıldır. Şöyle ki: Bir kurt bir koyuna aşar ve koyun yavru doğurursa, yavru kurban olarak kesilebilir. (Yedi kişi, kurban kesmek üzere bir sığın satın aldıktan sonra, onu daha kesmemişken onlardan biri Ölürse, vârisleri, hem Ölü hem kendi hesabınıza kesin deseler, kâfi gelir. Yalnız altı ortaktan biri hiristiyan ise, veya biri, et edinmek için kesmek isterse, hiç bi­risi için kâfi gelmez.) Zira sığır, her ne kadar yedi kişi için kesilebiliyorsa da ancak her yedi kişinin kurbanı kurban maksadı ile kesmeleri şarttır.

Bize göre: Kurban kesme ciheti, müt'a, kıran ve kurban gibi, her ne kadar değişik ise de yine kâfi gelir. Çünkü her ibâdetin ga­yesi aynıdır. İşte bu gaye birliği, ortaklardan birisinin ölümü misâ­linde mevcuttur. Zira geçtiği üzere Peygamber efendimiz (Aleyhi's-saîâtü ve's-selâmî, kendi cariyesi adına kurban kesmiştir. ([19]) Binâ­enaleyh, başkasına kurban kesmek de ibâdettir. Ama ortaklardan bi­risinin hiristiyan olması veya et edinme gayesinde bulunması hâlin--de durum değişir. Çünkü hiristiyan kişi, ibâdet ehlinden değildir. Ve et edinme niyetiyle kurbanı kesmek de ibâdete münâfi olur. Böyle­ce yedi kişi için kesilen hayvanın bir kısmı ibâdet olmayınca, hepsi olmamış sayılır. Zira kurban kesimiyle kanın akıtılması parça parça düşünülemez, dolayısıyla caiz değildir. İşte bu zikrettiğimiz, istihsân yoludur. Kıyâsa göre, yedi kişi için kurban kesimi, zâten caiz görül­mezse gerek.

imam Ebû Yûsuf, bir rivayette kurban kesme, kanı akıtmakla bir teberru olduğundan başkası adına caiz olmadığını söy­lemiştir. Tıpkı ölü adına köleyi azâd etmek gibi. Ama Biz diyoruz ki: Bazen ölü adına takarrup söz konusu ola­bilir, ölü adına sadaka verilebildiği gibi. Ama köleyi azat etmekte du­rum değişir. Çünkü köleyi azat etmekte ölü üzerine velayeti ilzam durumu söz konusu olur. (Şayet ortak şahıslar, kurbanlık hayvanı vârislerden bir çocuğun veya ümmülveled olan bir cariyenin hesa­bına keserlerse caizdir.) Çünkü takarruptur. (Ortaklardan biri ölür­se, diğerleri ölenin vârislerinden izin almadan hayvanı keserlerse, kâ­fi gelmez.) Zira kesilen kurbanlık hayvanın bir kısmında kurbe ol­maz, ama vârislerden izin alınırsa, kurbe olur. Dolayısıyla kâfi gelir.

(Kurban etinden yemek, fakir ile zenginlere yedirmek ve evde saklamak caizdir.) Çünkü Peygamber efendimiz CAleyhi's-salâtü ve's-selâm) Sizi kurbanların etini yemekten nehyetmiştîm. Bundan böyle kur­ban etinden yeyiniz ve saklayınız.» ([20]) buyurmuştur. Kurbanı ke­sen kişi, zengin olduğu hâlde kurbanından yiyebilirse, zenginlere de yedirebileceği mânâsı anlaşılır (Sadaka olarak fakirlere verilecek kışımın, üçte birden az olma­ması müstahaptır.) Çünkü sarf ciheti üçtür. Birincisi ve ikincisi, zik­redilen Hadîs gereğince, yemek ve saklamaktır. Diğeri de«Kurban etinden isteyene de istemeyene de verin.» Âyeti kerime gereğince, sadaka olarak vermektir. Binâen­aleyh kurban eti üç bölüme ayrılır.  (Kurban Derisi sadaka olarak verilebilir.) Zira kurbandan bir parçadır. (Veya evde kullanılmak üzere işlenebilir.) Meselâ: Ondan minder, kalbur ve saire şeyler yapılabilir. Kullanılması da haram değildir. (Kurban derisiyle, evde faydalanılabilecek dayanıklı bir şeyin sa­tın alınmasında istihsânen bir beis yoktur.) Tıpkı derinin kullanıl­masında bir beis olmadığı gibi. Çünkü bir şeyin hükmü ne ise, be­delinin hükmü de odur. Kurban derisi, para karşılığında satılmaz. Zira bu satışın altında mal edinme gayesi söz konusu olur. Bunun gibi, (Sirke ve Baharat gibi, ancak istihlaki İle faydalanılabilen şey­ler de, kurban derisiyle satın alınmaz.) Sahih kavle göre, kurban eti de, derisi gibidir. Şayet kurban etini veya derisini para karşılığında satarsa, ya da baharat gibi ancak istihlakiyle faydalanılabilen şeye karşı verirse, alacağı bedeli, sadak verecektir. Çünkü kurbet bede­le intikâl etmiş olur. Peygamber efendimizin (Aleyhi's-salâtü ve's-se-lâm) :

-Kurbanının derisini satana, kurban yoktur.» ([21]) Hadîsi, satışın mekruh oluşunu ifâde etmektedir. Yoksa haddi zâtında satış caiz­dir. Çünkü satıcı hem mâlik hem de alıcıya teslim edecek güçtedir. (Kurbandan kasabın ücreti verilmez.) Çünkü Peygamber efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)    H z  A 1 i' ye : Kurbanı, sırt minberi ve yulanyla birlikte sadaka olarak dağıt, on­dan kasap ücretini verme,» ([22]) buyurmuştur. Hadîsteki «kurban­dan kasap ücretini verme» ifâdesi, kurban etinin satılamıyacağım da ifâde eder. Çünkü etin ücrete karşı verilmesi, satışı gibidir. (Kurbanlık hayvanı kesmeden Önce yününü kırpmak ve ondan faydalanmak mekruhtur.) Zira hayvan artık her şeyi ile kurbanlıktır. Ama kesimden sonra durum değişir. Çünkü ibâdet işi, artık nok­sansız tamamlanmış sayılır. Tıpkı hediye olarak verebildiği gibi. Yü­nünü kırpmak gibi, kesimden önce kurbanlık hayvanın sütünü sağ­mak mekruhtur. (Afdal olan, kişinin, kendi kurbanını kendi eliyle kesmesidir eğer kesimi becerebilirse.) Beceremezse, afdal olan baş­kasına kestirmektir. Başkasına kestirdiği takdirde, kendisi bizzat, ke­sim zamanında kesim yerinde hazır bulunmalıdır. Çünkü Peygam­ber efendimiz CAleyhi's-salâtü ve's-selâm),   Hz. Fatma  'ya:-Kalk kurbanının yanında bulun. Zira akacak kanının ilk damlasıy-Ia tüm günâhların bağışlanmış olur- ([23])  buyurmuştur. (Ehli kitabın kurban kesişi mekruhtur.) Çünkü kurban kesmek bir ibâdettir. Gayrimüslim ise ibâdete ehil değildir. Şayet kurban sa­hibi, kitabi olana kes dese caizdir. Zira, kesime ehildir. Sevap da, müslüman olan kurban sahibinin niyetiyle hâsıl olur. Ama bir me-cûsiye kez dese caiz olmaz. Çünkü mecûsi kesim ehlinden olmadığı için kesişi, kurbanı fesada götürür.

(Eğer yanlışlıkla, iki kişiden her bîri diğerinin kurbanını keser­se, her iki şahıs için de kâfi gelir. Ve biri diğerine karşı yükümlü olmaz.) Bu istihsândır. Meselenin aslı şudur: Kıyâsa göre, biri, baş­kasının haberi olmadan kurbanını keserse, ona helâl olmaz. Ve aynı zamanda kıymetini ödemekle yükümlü olur. Kesilen hayvan kurban için de kâfi gelmez. Bu, İmam Züfer'in görüşüdür. İstih-sâne göre ise, kesilen hayvan kurban için kâfi gelir. Ve kesen şa­hıs da, hayvan kıymetini ödemekle yükümlü olmaz. Bu da bizim gö­rüşümüzdür.

Kıyâsın gerekçesi şudur: «Söz konusu şahıs, İzin almadan baş­kasının koyununu keser. Dolayısiyla ödemekle yükümlü olur. San­ki kasabın satın aldığı koyunu kesmiş gibi sayılır.

İistihsânın gerekçesi de şudur: Kesilen hayvan, zâten kurbanlık olarak kesilmeye hazırlanmış durumundadır. Hattâ kurban günlerin­de kesilmesi gerekir. Ve yerinde başka bir hayvanın kesilmesi de, mekruh olur. Bu durumda delâlet bakımından kurbanlık hayvanın sahibi, kesime ehliyeti olan herkese izin vermiş sayılır. Ve onlardan yardım bekler durumunda addedilir. Çünkü kurban günlerinin çı­kışı ile kesim imkânı elden çıkar. Ve kurban sahibi o sürede her­hangi bir mazeret nedeniyle kurbanı kesmekten âciz durumda ola­bilir. Dolayısiyla kasabın, kesim için ayağını bağladığı hayvanm ke­simi gibi olur. Eğer -Kişinin kendi eliyle kurbanmı kesmesi veya ke­silirken hazır bulunması müstahap bir iş iken, izni almmadan baş­kası tarafından kesilmesi ile bu fırsat elinden kaçmış olur ve dola­yısiyla buna razı değildir- diye itiraz edilirse, buna cevaben diyece­ğiz ki kurban sahibi için, söz konusu kesimle başka iki istihbap do­ğar. Birincisi, kurbanlığa tâ'yin ettiği hayvanın bizzat kesilmesi. îkncisi, kurbanın zamanında kesilmesidir, işte bu iki husus, onu razı kılmaktadır. Ulemâmızın bu kabilden bir çok istihsân mesele­leri vardır. Meselâ: Bir şahıs, başkasının izni olmaksızın yemeklik etini pişirirse, buğdayını öğütürse veya testisini yerinden kaldırırken testi kınhrsa, ya da kendi yükünü onun hayvanına yüklerken hay­van ölürse, bu durumların tümünde ödemekle yükümlü olur. Ancak mal sahibi, yemeklik etini tencereye koyup tencereyi ocağa koymuş­sa veya buğdayını öğütmek için yerine koymuşsa veya testiyi kaldı­rıp göğsüne dayamışsa veya hayvanına yük yüklemişken yolda yük düşmüşse, sonra başkası da gelip tencere altındaki ocağı tutuşturup yemeklik eti pişirirse veya değirmeni devreye sokup unu öğütürse veya testiyi kaldırmakta olan mal sahibine yardım ederken, testi ara­larında kınlırsa veya hayvandan düşen eşya, yüklenirken, kınhrsa, yardım eden kişi, bu durumlarda istihsânen yükümlü olmaz. Çünkü, bu hususlarda mal, sahibinin, zımnen izni bulunduğu kabul edilir. Bu anlaşıldıktan sonra: Kudûri'de geçen «iki kişinin her bi­ri, serâhaten izinleri olmadan diğerinin kurbanlık hayvanını kesme­si» misâline, İmam Züfer'in ihtilâf meselesi diyoruz. Açık­landığı üzere bu konuda hem kıyâs hem istihsânın ikisi de câri ol­maktadır. Kurban sahiplerinden: Her biri. kurbanlığını diğerinden soyulmuş olarak alır. Ve biri diğerine yükümlü olmaz. Çünkü her biri, yaptığında diğerinin vekili kabul edilir. Şayet her ikisi, kurbanIardan yedikten sonra farkına varırlarsa, her biri, diğerine kendi hakkını helâl eder. Ve her ikisine de kurbanlar kâfi gelirler. Çün­kü hiç yoktan da biri, diğerine yedirmesi, zengin olsalar bile caiz­dir. Şayet aralarında münakaşa çıkıp biri, diğerini helâl etmezse, her-biri diğerinin etinin kıymetini vermekle yükümlü olur. Sonra alınan kıymet, kurbanlığın satımı hâlinde olduğu gibi, sadaka olarak vere­cektir. Çünkü alınan kıymet, etin bedelidir. Kısacası: kurban kimin ise, et de onundur. Ve kim, kimin kur­ban etini telef ederse, durum açıkladığımızdan ibaret olur. (Kim ki bir koyunu gasbedip kurban ederse, koyunun kıymeti­ni vermekle yükümlü olur. Ve kurbanı geçerli sayılır.) Çünkü daha önce gasp eylemi ile mülküne almış sayılır. Ama yanına emânet ola­rak bırakılan koyunu kurban ederse, geçerli sayılmaz. Çünkü bu du­rumdaki yükümlülük, kesimin kendisiyle olur. Ve mülkiyet ancak kesimden sonra gerçekleşir. Gerçeği en iyi bilen ALLAH (Azze ve Celle) 'tır.[24]

 



[1] Buhari dışında diğer beş Hadis îmam Ümmü Seleme (R.A.)'dan naklen kaydettikleri bu hadisin tamamı mealen şöyledir : «Kim ki Zilhicce ayının hilâlini görüp de kurban kesmek İsterse keseceği kur­banın kıl ve tırnaklarından bir şey almasın.» Müslim (Kurbanlar) C. 2 S. 160, Ebû Davud (Kurbanlar) C. 2 S. 30, Tirraizi (Kurbanlar bahsinin sonlan) C. 1 S. 196, İbn-i Mace (Kurbanlar) C. î S. 234, Ne-sai (Kurbanlar bahsinin başlan) C. 2 S. 301

[2] ATİRE cahiliye devri ile îslâmiyetin başlangıcında kesilmesi âdet olan bir kurbanın adı idi. Yani atire nasıl yolculukta olan kimseye vacip olmadığı için yolculukta olmayan kimseye de vacip değil idiyse, kurbanın da öyle olması lâzım gelir. Zira vasıf itibariyle ikisi aynı şey olup ikisinden de kasıt. Allah'a ibadettir.

Mütercim Ahmed Meylani

[3] Ebû Hüreyre (R-A.)'dan rivayet olunan bu hadisi, tbn-i Mace, tmam Ahmed, İbn-l Ebl Şeybe. îshak b. Rahuye, Ebû Ya'la el-Mevsıli, Hakim ve Dare-kutni kaydetmişlerdir, tfan-1 Mace (Kurban vacip midir değil midir? babı) C. I S. 232, Darekutni (Sayd ve Zebayih) C. 2 E. 545, el-MÜstedrek (Hac suresi tefsiri) C. I S. 389 ve (Kurbanlar) C. 4 S. 232 Eimme-î Slttelıin Ebû Hüreyre (R.A.)'dan rivayetine göre Peygam­ber efendimiz (A.S.) «Ne Feri' ve ne de Atire yoktur» buyurmuştur. îmam Ahmed, Müsnect'inde «tslâmiyette» ziyadesini de kaydetmiştir. Peri1: Cahiliye devri müşriklerinin hayvanlarından doğan İlk yavruyu put­lara kurban etmeleri âdeti idi. Buhari (Akika) C. 2 S. 829, Müslim (Kurbanlar) C. 2 S. 159, Ebû Dsvud (Akfr ka) C. 1 S. 35, Neasi (Akika) C. 2 S. 188, Tiimizi (Akika) C. 2 S. 543

[4] Buhari dışında, diğer beş hadis İmamlarının rivayet ettikleri Cabir (R..AVın bu hadisini Müslim :

«Peygamber efendimiz (S.A.V.) İle birlikte hac ihramına girdik. Peygamber efendimiz (A.S.) deve ve sığırlarda -bizden her bir yedi kişi bir tanede-ortak olmamızı emretti» şeklinde kaydetmiştir. Müslim (Hacc) C. 1 S. 424, Ebû Davud (Kurbanlar) C. 2 S. 32, Tirmizi (Kurbanlar) C. 1 S. 194, tbn-i Mace (Kurbanlar) C. I S. 233

[5] Sünen-İ Arbaa bu hadisi Muhannef b. Süleym'den naklen şu şekilde kay­detmişlerdir :

«Peygamber Efendimiz (S_A.V.) He birlikte Arafat dağmda btüanuyordnk. Peygamber efendimiz (S.A.V.) :

-Ey nas, her bir ev halkı için yılda bir kurban ve bir ATÎRE çereldr. Ati» nedir biliyor musunuz? Atire nallan Recebiye diye adlandırdıkları şeydir, boyurdiL»

Nesai (Peri1 ve Atire) C. 2 S, 188, Ebû Davud (Kurbanlar) C. 2 S. 29,

İbn-i Mace (Kurbanlar) C. 1 S.-233, Tirmizi (Kurbanlar) C. 2 S. İM

[6] Garip bir rivayettir.   Nasb-ürraye C. 4 S. 211

[7] Hz. Ebü Bekir ile Hz. Ömer'in yolculukta oldukları zaman kurban kes­mediklerine dair rivayet hakkında Nasb-ürraye «gariptir» diyorsa da, aynı eserin «Buğyet-üİ'elmai» adlı haşiyesine göre, Müsedded «Mesned»inde, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'in hac seferinde kurban kesmediklerini rivayet etmiştir. Ayrıca Îbn4 Ebl Şeybe de Hz. Ömer'in hac seferinde iken kurban kesmediğini kaydetmiştir.

Nasb-ürraye, Hz. Ali'nin «Yolculukta olan kimse için ne cuma namazı, ne de kurban vacip değildir» eseri hakkında da «Gariptir» diyorsa da, mezkûr haşiye­ye göre bunu da İmam Muhammed el-Mabsut'ta kaydetmiştir.

Buğyet-Ül-elmal S. 56

[8][8] Buhari ile Müslim'in Berâ b. Azib'den naklen kaydettikleri bu hadisin

tamamı mealen şöyledir:

«Dayım Ebû Biirde kurbanını namazdan önce keşfi. Peygamber efendimiz (A.S.)

- Senin kestiğin davar kurban değil, etliktir, buyurdu. Dayım:

- Bende sekiz - dokuz aylık bir keçi vardır, dedi. Peygamber efendimiz (A.S.): -Ona kes. Fakat senden başkasına caiz değildir, dedikten sonra:

- Kim ki namazdan önce keserse, kendisi İçin kesmiş olur. Kim ki namaz­dan sonra keserse ibadetini yerine getirmiş ve mfislOmanlann usulüne uymuş olur, buyurdu.»

Müellifin kaydettiği metin ise Buhari'nin Enes b. Malik (R-A-Vdan naklettiği hadisin metnidir.

Buhari (Kurbanlar) C. 2 S. 832, Müslim C. 2 S. 154

[9] Buhari (Kurbanlar) C. 2 S. 832, Müslim C. 2 S. 154

[10] îmam Ahmed, îbn-i Hibban ve Darekutni"nin Cübeyr b. Mutlm (R.A.V dan rivayet ettikleri bu hadisin tamamı -hac bahsinde de geçtiği üzere- mealen şöyledir:

«Teşrik günlerinin hepsi kurban beşme günleridir. Arafat dağının hepsi de vakfe yapma yeridir...»

Darekutnl (Sayd ve Zebayih)

[11] Hac bahsinde benzeri geçen bu eser tamamen gariptir. Ancak îmam Malik, Muvatta'da Abdullah îbn-İ Ömer (RA.)'dan «Kurban, bayramın birinci gü­nünden sonra iki gündür» diye söylediğini rivayet ettikten sonra: «Duyduğuma göre H2. Ali (R.A.) da böyle bir şey söylemiştir» diye kaydetmektedir.

Muvatta1 (Kurbanlar) C. 2 S. 188

[12] Tirmizi (Kurbanlar) C. 1 S. 194, Ebû Davud (Kurbanlar) C. 2 S. 31, Ne-sai (Kurbanlar) C. 2 S. 202, Muvatta' (Kurbanlar) S. 187, es-Müstedrek (Hacc) C. 1 S. 468 ve (Kurbanlar) C. 4 S. 223

[13] Hz. Ali ile Huzeyfe (R.A.) tarafından rivayet olunan bu hadisin metni «Peygamber efendimiz (S.A.V.), göz ve kulağa dikkat etmemizi emir buyurdu» şeSj-Ündedir.

Ebû Davud (Kurbanlar) C. 2 S. 32, Nesai (Kurbanlar) C. 2 S. 202, Tirmizi (Kur­banlar) C. 1 S. J&4, îbn-i Mace (Kurbanlar) C. 1 S. 234, el-Müstedrek (Kurbanlar) C 4 S. 224

[14] Bütün Eİmme-İ SittCnîn kaydettikleri bu hadisin tamamı (vasiyetler) bahsinde de gelecektir.

Buhar! (Cenaiz) C. 1 S. 173, (Vasiyetler) C. I S. 383 (Bed'Ülhalk) C. I S. 560, (MegMl-Veda haccı babı) C. 2 S. 632, (Feralz) C. 2 S. 997, Müslim (Vasiyet) C. 2 S. 40

[15] Ebû Davud ile tbn-i Mace-nin Cabir b. Abdullah (R.A.)'dan bu şekilde rivayet ettikleri bu hadisi, Hz. Aise Ue Ebû HÜreyre (R-A.Vdan da «Peygamber efendimiz (S-A.V.) kurban kesmek İstediği zaman İri, semiz, boynuzla, tuz renkli ve ijfdiş olan iki koç satın alırdı» şeklinde nakletmlslerdir.

Ebû Davud (Kurbanlar) C. 2 S. 30, îbn-i Mace (Kurbanlar) C. 2 S. 232, el-Müs-tedrek (Kurbanlar) C. 1 S. 227

[16] Zira farike, her İkisi de onları satın almakla vacip olmuştu. Zengin ise, ona sadece bir kurban vacip olduğu için, satın almakla ayrıca bir diğer kurban da­ha vacip olmaz.

el-İnaye Şerhi C. fi S. 435

[17] Müslim (Kurbanlar)  C. 2 S. 155

[18] Timıizi (Kurban) C. / S. 194

[19] Has bahsi ile diğer bazı yerlerde geçmiştir.

[20] Müslim (Kurbanlar) C. 2 S. 158, el-Müstedrek (Kurbanlar) C. 4 S. 232, Ebû Davud (Kurbanlar) C. 2 S. 32, Buharf (Kurbanlar) C. 2 S. 835

[21] el-Müstedrek (Hac suresi tefsiri) C. 2 S. 389

[22] Tirmizi dışında diğer Beş Hadis İmamının Hz. Ali'den naklen kaydet­tikleri bu hadisin tamamı mealen şöyledir

«Peygamber efendimiz, (S.A.V.), kurbanlarının üzerinde durmamı, dertleriyle palanlarını da dağıtmamı ve: «Kasabın ücretini biz yanımızdan veririz» diyerek kurbanlardan kasaba bir şey vermememi emretti.»

Nasb-ürr»ye C. 4 S. 219

[23] İmran b. Husayn, Ebü Said-i Hudri ve Hz. Ali (B.A.) tarafından rivayet olunan bu hadisin tamamını Hakim, İmran b. Husayn'dan şu mealde nakletmiştir. cPeygamber efendimiz (S.A.V.), Hz. Fatma'ya:

- Kalk kurbanının yanında bulun. Zira onun akacak kanının ilk damlası ile, İşlemiş  olduğun bütün günahların bağışlanır. Ve de kî:  Benim namazım, ibade­tim, sağlığım ve Ölümüm âlemlerin Rabbı olan Allah'ındır. Onun ortağı ve benzeti yoktur. Bununla emrolunmuşumdur ve ben müslumanlardanım, buyurdu. Ben :

-Yâ Resûlallah, bu, yalnız senin ve senin Ebl-i Beytin için midir, yoksa biz bütün müslümanlsra da şâmil midir? diye sordum. Peygamber efendimiz (S.A.V.):

-Hayır, bütün müslümanlara da şamildir, buyurdu.»

el-Müstedrek (Kurbanlar) C. 4 S. 222

[24] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/111-128.