Kefalet [53] - Fıkıh - 050Kefalet - 14. Sayfa
KEFALET[53]
421 -Kefalet; birşeyin istenmesi hususunda kefilin zimmetini asîlin = (borçlu) zimmetine katmaktır.
422 - Ancak bağışlamak hakkına sahip olan kimseler kefil olabilir.
423 - Kefalet iki kısımdır ve bunlara kefil olmak caizdir:
1) Nefse kefalet,
2) Mala kefalet.
Nefse kefalet akdi, kefil olacak kimsenin "onun kendisine veya onun boynuna kefîl oldum" sözleri ile meydana geldiği gibi, bedenin tamamını ifade eden her hangi bir uzva ve beşde bir ,onda bir gibi orantılı bir cüzüne kefîl olmakla da meydana gelir.
Mala kefalet akdi "Onu tazmin ederim, şu borç benim üzerimdedir, ödemek bana aittir, ben borca kefilim, ben onun borcunu ödemeyi kabul ettim" gibi sözlerle meydana gelir.
424 - Nefse kefîl olanın, o kimseyi muhakeme edilebileceği yerde hazır bulundurması ve teslim etmesi gerekir. Bunu yaptığı zaman kefilliği sona erer. Eğer başka bir şehirde teslim etmiş olsa yine kefaletten uzak olur.
Eğer belli bir zamanda teslimi şart koşulmuşsa, kendisinden istendiğinde, o zaman içinde orada hazn* bulundurması lâzım gelir. Hazır bu-lundurmazsa hâkim kendisini haps eder. Zaman geçip kefili bulunduğu kimseyi de hazır buhınduramamışsa hâkim yine haps eder.
425 - Hâkim, kefili haps ettikden sonra, asîli hazır bulundurmak-dan âciz bulunduğunu anlarsa serbest bırakır.
426 - Kefil, asilin yerini bilmiyorsa onu getirmesi kendisinden istenemez. '
427 - Kefalet, kefilin ve hazır bulundurulması istenen kimsenin ölümü ile ortadan kalkar. Fakat alacaklının ölümü ile kefalet kalkmaz.
428 - Kefil, tayin edilen aydan Önce, istenen kimse veya şeyi teslim ederse kefaletten beri olur.
429 - Kefil, alacaklıya "eğer onu sana teslim etmezsem onun üzerinde olan bin lira borç benim üzerimdedir" der ve onu da teslim edemezse bin lira borcu yüklenmiş olduğu gibi ayrıca kefalet de devam eder.
430 - Sahih bir borç olunca mala kefîl olmak caizdir. Şu kadar var ki, kitabet = (kölenin efendisinden hürriyetini para karşılığında satın alması), kölenin kazanç sahasına atılması, emanet, had cezaları ve kısas bedellerine, kefîl olmak sahih değildir.
431 -Kefalet sahih olunca alacaklı alacağını dilerse kefilden dilerse de asıl = (esas borçlu) dan ister. Nasıl ki havalede alacağı muhîl = (borçlu) den de istemek şartı koşulunca bu, kefalet oluyorsa, burada da eğer asilden istememek şartı koşulursa bu kefalet, havale olur.
432 - Kefalet asilin emri ile caiz olduğu gibi emri olmaksızın da caiz olur. Şu kadar var ki emri ile kefîl olmuşsa Ödediğini asilden ister. Asîlin isteği olmadan kendiliğinden kefîl olmuşsa ödediğini dönüp asilden ala-irıaz
433 - Borç kefilden istenir ve sıkıştınhrsa kefil de borçludan ister ve ödemesi için onu sıkıştırır.
434 - Borçlu borcunu öderse veya alacaklı onu borçdan ibra ederse kefîl kurtulur.
435 - Kefilin kefaletten kurtulması borçlunun borçdan kurtulmasını gerektirmez.
436 - Borç asilden tehîr edilince kefilden de tehîr olur. Fakat kefilden tehîr edilince esas borçludan tehîr edilmiş olmaz.
437 - Alacaklı (alacağım almış olmasından dolayı) kefîle "Sen bu maldan bana karşı beri oldun" derse kefîl ödediği borcu almak için asüe döner. Fakat "seni beri kıldım" derse esas borçluya dönemez.
438 - Kefaletten kurtulmayı bir şarta bağlamak sahih olmaz.
439 - Bizzat kendileri ile ödenmesi lâzım gelen mallara kefîl olmak sahihtir. Sevm-i şirâ = (bir malın fiatını koyup satılığa arzetme) yolu ile satılıp kabz edilmiş mallara, gasb edilen mallara ve fâsid olarak satılan mallara kefîl olmak gibi.
Kendilerinden başkaları ile ödenmesi lâzım gelen malların bizzat kendilerine kefîl olmak sahih değildir. Satılıp daha henüz teslim edilmi-yen mallara ve rehin verilen mallara kefîl olmak gibi.
440 - Kefalet ancak söz konusu olan meclisde (S) alacaklının (F) kabullenmesi ile sahih olur. Ancak istisna olarak hasta kimse vârisine "benim borçlarıma kefîl ol" der ve o da buna kefîl olursa, alacaklı orada bulunmasa da kefalet yine sahih olur. Eğer hasta, vâris olmıyan bir kimseye bunu söylerse onun kabul etmesi ile kefalet sahih olur mu, olmaz mı diye hukukçular ihtilâf etmişlerdir.
441 -İflâs etmiş (F) bir ölüye kefîl olmak sahih olmaz.
442 - Bir hakkın tahakkuk etmesi şartı gibi kefaleti kefalete elverişli bir şarta bağlamak caiz olur: "Falana satacağın malın parasına kefilim" yahut "falanda sabit olacak olan alacağın benim üzerimdedir" veya "falanın senden gasb edeceği şeyi ben ödiyeceğim" ifadeleri ile olan kefaletler gibi.
443 - Kefaleti, (satılan malın bir sahibi çıkıp) alma imkânı şartına bağlamak da caizdir. (Hak sahibi olarak falan kimse ortaya çıkarsa parasını öderim" sözü ile kefîl olmak gibi.
444 - Kefaleti, hakkı ele geçirmenin gecikmesi ve güçleşmesi şartına bağlamak da caiz olur. "Eğer o adam ortadan kaybolursa, borcunu ben öderim" sözü ile yapılan kefalet gibi.
445 - Kefaleti mücerret bir şarta bağlamak caiz olmaz. "Eğer rüzgâr eserse veya yağmur yağarsa ben kefilim" gibi. "Yağmurun yağacağı zamana veya rüzgârın esmesi zamanına kadar kefilim" diye bir müddet konulursa (kefalet sahih olmakla beraber) müddet sahih olmaz ve borcu hemen ödemek gerekir.
446 - Bir kimse "Senin onda olan alacağına ben kefilim" der ve alacaklı fazla alacağı olduğuna şahit getirirse, kefilin ödemesi gerekir. Şahidi yoksa söz kefilin olur ve asıl borçlunun aleyhine olan ikrarı dinlenmez.
447 - Muayyen bir hayvan ile yük taşıma işine kefîl olmak sahih olmaz. Fakat muayyen bir hayvan olmayıp herhangi bir hayvanla olursa
sahih olur.
448 - İki kişi üzerinde ortak borç olup bunlar birbirlerinin kefîli olsalar bunlardan biri tüm borcun yansından fazlasını ödemedikçe diğerinden ödediği parayı isteyemez. Yarısından fazla ödeyince o fazla miktarı arkadaşından alır.
449 - İki kişi bir kimsenin borcuna kefil olsalar, bunların her biri diğerinin kefîli olur. Biri borçdan ne kadar ödemişse onun yarısını diğer kefilden alır.
450 - Bir kimsenin diğerinin haraç vergisine, felâketden hissesine düşeni tazmine ve haklı bir sebebe dayanan felaketlerin doğurduğu ihtiyaçları karşılamasına kefil olması caizdir: Su yollarının ıslâhı, bekçi ücreti, ordunun teçhizi ve esir alınanların fidyesi gibi. Haklı bir sebebe dayanmadan yükletilen külfetlere gelince fıkıhçılar; bunun için kefil olmak da zamanımızda sahih olur derler.
[1] Bey1 = (ahş-veriş): Lügâtta, mutlak bir mübadele ve değişimdir, ister m ah ve ister başka bir şeyi olsun satın almak da böyledir. Allah Teâlâ "Şüphesiz ki Allah hak yolunda (muharebe ederek düşmanları) öldürmek-de, kendileri de öldürühnekde olan mü'minlerin canlarını ve mallarını -kendilerine cennet (vermek) mukabilinde- satın almıştır, buyuruyor. Tevbe: a. 111)".
Başka bir ayette de: "Onlar doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete bedel azabı satın almış kimselerdir... Bakara,
a: 175" denilir. Hukukda ahş-veriş; "kıymeti olan bir malı yine kıymeti olan diğer bir mal karşılığında mülk
edinmek ve edindirmek kaydı ile değiştirmektir." Eğer malın kendisi değil de menfaati bir bedel karşılığında
başkasına devredilirse o bey'e, icare = (kira) veya nikâh denilir. Eğer karşılıksız ise ona hibe = (bağış) denilir.
Ahş-verişin meşruluğu kitap, sünnet ve aklî delillerle sabittir. Allah Teâlâ Kur'an'da "Allah ahş-verişi helâl rîbayi
(faizi) ise haram kılmıştır. Bakara, a: 275" diyor. Yine: "Ey iman edenler, birbirinizin mallarını haram sebeplerle
yemeyin. Meğer ki (o mallar) sizden karşılıklı bir rızadan (doğan) bir ticaret (malı) ola... Nisa, a: 29" der.
Sünnete gelince; Hz. Muhammed (S.A.V) peygamber olarak gönderildiği zaman İnsanlar ticaret yapıyorlardı.
Peygamberimiz (S A.) onlara dokunmayıp işleri üzerinde serbest bıraktı. Kendisi de bizzat veya vekîli vasıtası
ile satın aldı ve sattı. Ticaretin meşruluğunda âlimler birleşmişlerdir.
Akıl yönünden de ticaretin meşruluğuna olan ihtiyaç mühimdir. Çünkü insanlar diğerlerinin elindeki yiyecek,
içecek, ticaret malı ve paraya muhtaçtırlar. Bunları elde etmenin ahş-verişden başka yolu yoktur, insanların cim-
rilği ve mala olan sevgileri ellerindeki malı karşılıksız çıkarmaya engeldir. Böylece karşılıklı Ödeşmeye iğhtiyaç
vardır, insanların, ihtiyaçlarını gidermeğe yol bulmaları gerekir.
Alış-verİşin esası icab = (sattım, sana verdim) ve kabul = (razı oldum) dur. Bu ikisi, hükmün bağlı olduğu rızayı
gösterirler. Bu ikisi anlamında olan söz de böyledir.
Akdin şartı: Maldır ve satanın ticarete ehil olmasıdır. Yoksa sahih olmaz.
Akdin mahalli: Maldır ve hukuk yönünden ondan bahsedilir.
(karşılık) in sabit olmasıdır.
Hükmü:. Kesinleştiği zaman veya birşeye bağlı olup izin verildiğinde alan için mülkiyetin satan için de bedel =
[2] Ö. N. Bilmen islâm Hukuk u.c. 4, s.f 127
Kafîz, 12 sa' mikdan bir ölçü âletidir. (1 sa1 = 2.917 kilogramdır). Kafîz aynı zamanda yer ölçme aletidir. (Bak.
[3] Susam,^pirinç, ceviz ve badem de buğday ve bakla gibidir. Hz. Muhammed (S.A.V)'in, beyazlanıp hastahkdan kurtuluncaya kadar başağı üzerindeki buğdayın satışını yasakladığı nakledilmiştir. Olgunlaşan buğday istifade edilecek durumda olduğundan satışı caizdir.
Satıcının, ekinini harman edip yabalaması vazifesidir. Döşekteki pamuk da aynıdır. Satıcının çıkarıp atarak teslim etmesi borcudur. Fakat meyve ve üzüm toplamak, soğan ve kökleri çıkartmak ve benzeri şeyler kendi yerlerinde işleme tâbi olduğundan ve örf olarak alana aittir.
[4] Yol bellidir. Su yolu ise suyun aktığı yerdir ve belli değildir. Çünkü genişler ve daralabilir.
[5] Kıymetine göre satılan mallara kıyemî denilir. Bunlar çarşı ve pazarda benzeri bulunmıyan, bulunsa da fiatça
farklı olan şeylerdir. Yazma kitaplar, işlenmiş kaplar, hayvanlar, karpuz ve kavun gibi meyveler bu çeşittendir.
[6] Misliyle satılan mallara misli denilir. Bunlar arasında fi atın değişmesini gerektiren bir farklılık yoktur. Kendi gibileri bulunan şeylerdir. Ölçü ve tartı ile satılan mallar ceviz ve yumurta gibi her biri birbirine yakın olan şeyler bu çeşittendir. (Bak. Ö. N. Bilmen İslâm Hukuku c. 6, s., 9).
[7] Ümm-ü veled: Efendisinden çocuk yapan cariyedir. Müdebber: Efendi "ben
Öİdükden sonra kölem hürdür' derse bu köleye müdebber denilir ve efendisinin ölümüyle hürriyete kavuşur.
[8] Müzabene: Ağaç üzerindeki yaş hurmanın yerdeki kuru hurma karşılığında karara bağlanan bir ölçüde satılmasıdır.
Muhakale: Eaşakdaki buğdayın başakdan arınmış buğdayla kararlaştırılan
ölçüde satılmasıdır.
[9] Tecil etmek para için meşrû'dur. Malı tecil etmek olmaz.
[10] Bu iş şöyle olur: Taşradakinin getirdiği m ah alan şehirli; malı, şehire indiği zamandaki mevcut fiatından daha yükseğine satmak için; şehir halkının zararına olarak malı satışa arz etmeyip depolar. Eğer bu işin, şehir halkına zararı yoksa ve ayrıca taşralıya da menfaat sağlıyorsa mekruh değildir.
[11] Mislî ve kıyemî tabirleri için 4 ve 5 nolu dip notlara bak.
[12] Riba: Lügâtta, fazlalık manasınadır, istilanda ise; aynı cins malların
birbiri ile karşılıklı satış akdinde şart kokulan bir fazlahkdır. Riba = ikiz, Kuranda yasaklanmıştır:"AllahTeâlâ alış-verişihelâl, Caizi ise haram kıldı - Bakara, a: 275" ve diğer bir ayette de 'faizi yemeyiniz -Al-i İmran, a: 130" buyurulur.
Faizin haram olduğ Hz. Muhammed (SA.V)'in sözlerinde de açıkça ifade edilmiştir. Şu hadis bunun en güzel misalidir:
"Altın, altın karşılığında; ağırlık ölçüsü ile peşin olarak, misli misline satılır. Fazlalık faizdir. Buğday, buğday karşılığında, peşin olarak, ölçekle misli misline satılır; fazlalık faizdir. Arpa, Arpa karşılığında; peşin olarak, ölçekle, misli misline satılır; fazlahk faizdir. Tuz, tuz karşılığında, ölçekle peşin olarak misli misline satılır; fazlalık faizdir" "Buhari Buyu, 78. Müslim Musakât 81-83-85). Bu hadisin hükmünün başka maddelere de şamil olduğunda icma vardır.
[13] Keylî; ölçü aletleri ile ölçülen maddelerdir. Buğday, arpa, hurma, tuz v.s. Veznî ise tartılan maddelerdir. Altın, gümüş, yağ, şeker gibi.
[14] Selem: Lügâtta Öne almak ve teslim etmek demektir. Istılahla işe: "Peşin
paraya veya peşin mala karşılık veresiye bir mal almak"tan ibarettir. Selem kıyasa aykırı olarak meşru olmuştur, çünkü bu, bir mal olmadan önce onu satmaktır. Bunun meşruluğu şu ayete göredir: 'Ey iman edenler (yaptığınız ahş-ve-riş sonunda) muayyen bir vade ile birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın (senet yapın)." (Bakara, a: 282).
Ibni Abbas (R.A.) der ki: "Allaha şehadet ederim ki Allah Teâlâ 'Selem akdine" izin verdi ve onun hakkında Kur'an'daki en uzun ayetini indirdi" Hz. Muhammed (S-A.V) de "sizden selem akdi yapan kimse belirli bir vadeye kadar ölçeği ve tartısı bilinen bir mal ile selem yapsın" der. (Buharî, Selem, 1-2-7).
[15] Habbe: 1/48 dirhem. (Bak. Ö. N. Bilmen îslâm Hukuku c. 4, s. 127)
[16] Şuf a: Lügâtta ilâve etmek, katmak demektir. Istılahda ise: "Satılan mülkü ona komşu veya ortak olanın mülküne katmak"dır. O yere komşu olan, alan ve satan razı olsa da olmasa da o yeri satılmış olduğu fiattan kendi yerine katar.
Şef i: Şuf a hakkı olan. Buna şufadar da denilir.
Meşfû': Şuf a ile ilgili akar.
Meşfû'un bih: Şuf aya hak kazandıran akar, yâni şefî'm malıdır.
[17] Temlik; yani herhangi bir şeyi başkasının mülküne geçirmek iki türlüdür. 1- Malın mülk olarak verilmesi, 2- Menfaatlann verilmesi. Malın verilmesi de ila kısma aynlır: A) Alış-verişde olduğu gibi bir bedel karşılığında vermek, B) Bağış, vasiyyet ve sadakada olduğu üzere karşılıksız vermek. Menfaatları temlik etmek de ikiye ayrılır:
a) Ödünç vermek ve maldan sağlanan faydayı başkasına vasiyet etmek gibi karşılıksız olur.
b) Kiraya vermede olduğu gibi karşılıklı olur. Bundan dolayı, satış mânası bulunduğundan kiraya "menfaatlann satışı" ismi verilmiştir.
Ücret: Menfaatin bedelidir. Ücret aynca kira mânasına da gelir.
tcar: Kiraya vermek.
İsticar: Kira ile tutmak veya bir şahsı muayyen bir müddetle ücret karşılığında çalıştırmak.
Acir: Bir şeyi kiraya veren kimsedir.
Müstecir: Kira ile tutan.
Ecîr: îşçi, yani kendisini kiraya veren, bir ücret karşılığında çalışan kimsedir. îki sınıf işçi vardır:
a) Özel işçi = (ecîr-i has); yalnız kiralıyana iş yapmak üzere tutulan işçidir.
Aylık hizmetçi gibi.
b) Ortak işçi =s (ecîr-i müşterek); kiralıyandan başkasına iş yapabilen işçidir. Hammal, saatçi, terzi, iskele kayıkçısı v.s. gibi.
Ecri misil - emsal ücret: Bilirkişilerin takdir ettiği ücrettir. Ecri müsemma: Akid yapılırken belirtilen ve ifade edilen ücret.
[18] Meselâ 5 kile buğday deyip 6 kile buğday yükletilir de hayvan ölürse hayvanın altıda bir kıymetini ödemek lâzım gelir. (Bak. Ö. N. Bilmen, islâm Hukuku c. 6, s. 205).
[19] -Düğünlerde yemek pişirmek için tutul ah bir aşçı yemeği tabaklara koymadıkça pişirmeyi tamamlamış sayılmaz. Fakat tek kişiye yemek pişirmek böyle değildir.
[20] At, eşek ve bütün döl veren hayvanlar için durum aynıdır. Hz. Peygamber bunun için ücret almayı yasaklamıştır.
[21] * Rehin: Lügâtta haps etmek demektir. Allah Teâlâ "Her nefis kazandığı şey mukabilinde bir rehindir" (Müddessir, a: 38) buyurur. İslâm hukukunda rehin: "Bir malı onunla alınabilmesi mümkün olan bir hak karşılığında haps etmek"tir. Rehin, borcu almanın bir garantisi olarak meşru kılınmıştır. Rehin veren, malının haps edilmesi yüzünden rahatsız olur. Bunu kaldırmak için borcunu vermede acele eder ve malının faydasına kavuşur. Rehin alan da hakkını almış olur. Rehinin meşru olduğu kitap sünnet ve icma ile sabittir.
Kuranda "Eğer bir sefer üzerinde iseniz, bir yazıcı da bulamazsanız o vakit (borçludan) alınmış rehinler (de yeter)" (Bakara, a: 283) denilir. Müfessirler bu ayeti şöyle açıklamışlardır: Yolcusunuz, alacağınıza mukabil senet yazacak bir kâtip de bulamadıysanız, mallarınızın güveni ve alacağınızın teminatı olarak bir rehin alakoyunuz.
Sünnete gelince: "Hz. Muhammed (SA.V) Medine'deyken Ebî Şahmi'l-Yahudi isminde birinin yanında zırhını rehin olarak bıraktı" (Buharî, Cihad, 89) Hz. Muhammed'e peygamberlik geldiği zaman insanlar rehin muamelesi yapıyorlardı. Peygamber onlan bundan vaz geçirmedi. Icma da bu yönde olmuştur.
Râhin =: Rehin veren kimsedir.
Mürtelıin =Rehin alan..
Merhûn = Rehin olarak verilen maldır ki, buna rehin de denilir.
Adi = Râhin ve mürtehinin emniyet edip de merhûnu kendisine teslim ettikleri kimsedir.
[22] Tahliye: Mürtehinin rehine verilen malı ele geçirmesini mümkün kılmak, malı alınacak durumda bırakmak demektir. .
[23] Hayvanın yavrulaması, sütü, rehin olan malın getirdiği para, bağ-bahçeden çıkan meyveler v.s. gibi.
Rehin bırakılan hayvanların çoban ücreti ve yiyeceği, bahçe ise ağaçlarının ıslâh ve sulanması, meyvelerin toplanması, akarın onarılması gibi rehinde olan malın faydasına olan ve devamını sağhyan her iş, sahibi olan borçluya aittir.
[24] Kısmet = (taksim) ortaklığa son vermek, birden fazla kimsenin bir
maldaki karışık ve orantılı hisselerini birbirinden ayırd etmek demektir. Kuranda "Bir de suyun herhalde aralarında taksimli olduğunu kendilerine haber ver. Her su nöbetinde (sahibi) hazır (bulunsun) dedik."
(El-Kamer, a: 28) buyumluyor. Yâni hisseler birbirine karışmış ve ortak değil, bilâkis bir gün halkın bir gün de devenin olmak üzere birbirinden ayırd edilmiştir.
Hz. Muhammed (S.A.V)'in ganimetleri taksimi; hisselere bölüp onlardaki ortaklığı kaldırması şeklinde olmuştur. Bir şeyi bağışlamada da taksimin bu mânası mer'î olur.
Taksim bazan hisseleri birbirinden ayırd etmek ve sahiplerine tahsis etmek şeklinde bazan da karşılıklı mübadele ve bedel vermek şeklinde olur. Taksimin meşruiyyeti kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuştur. Kur an'da da şöyle denilir: "Biliniz ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin mutlaka beşte biri Alla hin, Resulünün, hısımların, yetimlerin, yoksulların, yolcunundur. Allah her şeye hakkı ile kadirdir" (El-Enfâl, a: 41) Bu ayet hisseleri açıklamaktadır ki, bu da taksimden ibarettir.
Hz. Muhammed (SA.V) de ganimet ve mirasları taksim etmişti. Hayber arazisini Sahabe arasında paylaştırdı. Hz. Ali (R.A.), Abdullah b. Yahya'yı hane ve arazileri taksim etmekle vazİfelendirmişti. Abdullah bu işinin karşılığında bir ücret de alıyordu.
Taksim hakkında icma da vardır. Müşterek maldan faydalanmak zor olur. Taraflardan herbirinin mallarındaki faydaya kavuşabilmeleri için taksime ihtiyaç duyulmuştur. Yahut faydalanmak ortak malın menfaatlarını bölüşmekle olur. Bazan da hiç fayda sağlanamaz. Taksim ise malın menfaat ve faydasını tamamlar.
[25] Taksim, söylendiği gibi bir yönden ifraz diğer yönden mübadele şeklinde olur. 18 -Mübadele şeklinde olan taksim için daha geniş malûmat (bak. Mecelle mad. 1116. Ö. N. Bilmen islâm Hukuku c. 7, s. 143-144)
[26] Taksiminde zarar bulunan herşey böyledir. Ortak olan küçük bir ev, kapı, bir tek ağaç ve gömlek gibi. Taksim denkleştirmeyi gerektirir. Bazı şeylerde ise denkleştirmeğe gitmek mümkün değildir. Mücevher ve köle gibi.
[27] -imam Muhammed'e göre bir konağın taksiminde bir hisseye düşen bina di-
ğer hisseye düşen binadan daha kıymetli olduğu takdirde, mümkün ise kıymeti az olana arsadan, kıymeti ötekine
denk gelecek kadar yer verilir. Mümkün değilse bu denklik para karşılığında sağlanır. Çünkü şekil olarak muade
let; denklik sağlanamazsa manevî denkleştirme yoluna gidilir. Bu İmam Muhammed'e göredir ki, fetva buna
göre verilmiştir.
imam Ebû Hanife'ye göre arsa mesaha ile taksim edilir. Hissedarlardan birinin hissesi daha iyi veya bina o hisse
içinde bulunuyorsa diğerine denkliği temin edecek kadar para verilir. Bu durumda para taksime zarureten dahil
Her ev ki, bu tek bir kattan ibaret olması gerekir, ayrı bir hisse olur. Zira bunun ortaklara bölünmesinde zarar
edilir. (Bak. ihtiyar. Ö. N. Bilmen, islâm Hukuku c. 7, s. 138-139. Mecelle mad. 1138).
vardır. Asıl metinde "dâr" olarak geçen kelime konak ve saray manasınadır. Bu da birkaç bina ve arsadan
meydana gelen geniş bir yerdir (Mütercim).
[28] Ebû Yusuf a göre alt ve üst katlar eşit hisse olarak nazara alınır, imam Muhammed'e göre alt ve üst katlar ayrı ayrı kıymetlendirilir ve kıymetlerine göre bölme yapılır. Fetva buna göre verilmiştir. Alt ve üst katlardan sağlanan faydalar değişik olduğundan, bunlar ayrı cins olarak nazara alınmıştır.
[29] Çünkü binmek binenlere göre değişir. Fakat iki ortak aralarında anlaşarak nöbetleşe binebilirler. Bu, imam Ebû Hanife'ye göredir.
Imameyne göre ise ister mahkeme karan ile olsun isterse de rıza ile olsun her iki durumda da nöbetleşe binmek caiz olur. (Bak. ihtiyar. Ö. N. Bilmen, islâm Hukuku, c. 7, s. 156).
[30] ilk zamanlarda camiler aynı zamanda mahkeme olarak kullanılırdı. Hz. Peygamber davalara mescitte bakıyordu. Râşit halifeler de öyle yaptılar.
[31] -Bir kimse başka birinin elinde bulunan evin kendisinin olduğunu iddia etse o da inkâr edip evi orada bulunmıyan falandan satm aldığına delil getirse bu delil ile orada olan ile olmıyanın aleyhine hüküm verilir.
[32] îmam Ebû Yusuf ve Muhamnıed'e göre Allah katında geçerli olmaz ve o şeyin haram veya helâl oluşu olduğ gibi kalır. Çünkü hâkim şahitlerin yalancı olduğunu bilseydi öyle hüküm vermiyecekti.
[33] Kısas ve had cezalan şüphe ile düşen cezalardır.
[34] Hacr: Lügâtta mani olmak demektir. Harama da hacr denilir; çünkü onda tasarruf etmek yasaklanmıştır. .
Isİâm hukukunda hacr: "Muayyen bir kimseyi sözle olan tasarruflarından men etmektir."
Hacr altına alman yanı sözle olan tasarruflarından men edilen kimseye mahcur denilir.
izin: Hacr altında olan mahcurun tasarrufda bulunmasına müsaade etmek, yâni hacri kaldırmakdır. izin verilen şahsa mezun denilir.
[35] Bulûğa ermiyen çocuk iki kısımdır: 1- Mümeyyiz olmıyan: Ahş-verişin ne olduğunu bilmiyen, kâr ve zararı ayırd edemiyen çocuktur. 2- Mümeyyiz olan: Ahş-verişi kâr ve zararı bilen çocuktur. (Bak. Mecelle Mad. 943).
[36] -Sefih: Malını boş yere sarf eden ve masraflarında israf ve tebzire = (uygun olmıyan yerlere harcamak) giderek malını telef ve zayi eden kimsedir. (Bak. Mecelle, mad. 946)
Reşîd: Malım korumak hususunda itina göstererek sefahattan ve is-rafdan kaçman kimsedir.
[37] İmam Ebû Yusuf ve imam Muhammed'e göre reşîd oluncaya kadar malları kendisine teslim edilmez. Mecellede de bu görüşe yer verilmiştir.
[38] * İzin: Lügâtta bildirmek anlamındadır. Namaz vaktini bildirdiği için
"ezan" kelimesi de buradan gelmektedir. Hukukî ıstılah olarak izin, "hacri kaldırmak ve hukuk bakımından tasarrufdan men edilmiş olan kimseye bu hakkım vermek" demektir.
izin sebebiyle tüccar, mezun ile muamelede, akitlerde bulunabileceğini öğrenir, izin ile çocuk ve köle tasarruflarda bulunmak, mal kazanmak ve kâr sağlamak yollarını elde eder. Allah Teâlâ: 'Yetimleri nikâh (çağına) erdikleri zamana kadar (gözetip) deneyin. O vakit kendilerinde bir akıl ve salah gördünüz mü mallarını onlara teslim edin..." (Nisa, a: 6) ayeti ile izin vermeğe davette bulunuyor.
Mezun: Kendisine izin verilen, hacri kaldırılan kimsedir.
[39] Bu ona hizmet ettirmektir, ticaret değildir. Çünkü ticarette kâr istenir.
[40] Ortaklıklar için şirketler bahsine bak.
[41] Ikrâh: Yaradılış itibarı ile ve dinî ve hukukî bakımdan insanın çekindiği şeye karşı zorlanması demektir. Mecelle raad. 948'de ikrahı şöyle tarif eder: "Bir kimseyi korkutarak rızası olmaksızın bir iş işlemek üzere haksız yere icbar etmektir."
Mükrih: Mücbir; zorlıyan. .< ,
Mükrih: Mücbir; zorlıyan. İkrah iki kısımdır:
1- İkrâh-ı mülcî: insan öldürmek veya bir a'zayı kesmek, yağhut bu ikisinden birine sebep olan şiddetli dövmek ile yapılan ikrâh"tır.
2- îkrâh-ı gayr-ı mülcî: "Yalnız keder ve elemi gerektirir. Dövmek ve haps etmek gibi şeylerle olan ikrâh"tır. (Bak. Mecelle Mad. 949).
[42] Dâva: Duâ kelimesinden gelir ki, istek demektir.
Istılah da dâva: "Bir sözdür ki, insan onunla başkası üzerinde olup inkâr edilen hakkını isbat etmek ister."
Beyyine; beyan kelimesinden türemiştir. Beyan, açmak, açıklamak ve izhar etmek dernektir.
Hukuk dilinde beyan: "Davacının iddiasının doğruluğunu gösteren ve hakkım ortaya koyan delil" manasınadır.
Dava konusunda kaide Hz. Muhammed (S.A.V)'in şu sözüdür: "Eğer insanlara mücerred davalarından dolayı
istedikleri verilse onlardan bir toplum diğer toplumun kan ve malını ister. Lâkin davacıya beyyine getirmek,
davalıya da yemin etmek düşer." Diğer bir rivayette: " inkâr edene yemin düşer denilir. (Bak. Buharî, Rehin, 6
Ibni Mâce Ahkâm, 7).
Müddei: Bir şeyi dava eden, bir hakkın kendisine ait olduğunu hâkim huzurunda taleb eden kimsedir ki, bugün
buna "davacı" deniliyor. Müddea aleyh = Davalı. Kendisinden hâkimin huzurunda bir hakisteMen kimsedirt
Muhakeme: D avalinin davacıyı hâkimin huzuruna çağırıp onunla mahkeme olması, hasımlaşmasıdır.
Tenakuz: Davacının kendi davasına aykırı ve davasını iptal eden bir söz söylemesi, iş yapması veya susmas'ıdır.
[43] Malı para karşılığında değil de yine bir mal karşılığında satmaya aynî mübadele denilir. Paranın diğer cins para karşılığındaki satışının hükmü de aynıdır.
[44] Kitabet: Kölenin para veya muayyen bir hizmet karşılığında hürriyetini efendisinden satın almasıdır.
[45] Efendisinden çocuk yapan cariyeye "Ümm-ü veled" denilir. Bu cariye artık satılamaz. Bağışlanamaz, her hangi bir yere vakf edilemez. Efendisi ölünce hür olur.
[46] Ikrar: Lügâtta hareket halinde olan bir şeyi durdurmak ve sabit kılmak mânalarına gelir. Karar, sükûn ve sebat demektir. Bir duada da "Allah onun gözünü ikrar etsin" denilir. Yâni Allah ona yetecek şeyi versin de nefsi sakin olsun, başka şeye tamah etmesin, anlamına söylenir.
Hukuk tabiri olarak ikrar: "Başkasının kendi üzerinde bulunan bir hakkını haber vermek ve itirafda bulunmak"dır.
ikrar, hukukî bir delildir. Kitab, sünnet, icma buna delâlet eder ve akıl bunu gerekli kılar. Allah Kur'an'da "Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutan (hâkim)ler ve Allah için şahitlik eden (insan)lar olun. (O) hükmünüz veya şahitliğiniz) velev ki kendinizin veya ana ve babalarınızın ve yakın hısımlarınızın aleyhinde olsun..." (Nisa, a: 135). Bir insanın kendi aleyhine şehadeti ikrar demektir, ikrar bir delil olmasaydı emredilir miydi? Diğer bir ayette de: "Üzerinde hak olan (borçlu)da yazdırsın (borcunu ikrar etsin) Rabbı oîan Allahdan korksun. Borcundan hiç bir şeyi eksik bırakmasın..." (Bakara, a: 282) buyuruluyor. Bu bir insanın kendi aleyhine ikrarıdır.
[47] Şehâdet = (Şahitlik yapmak); esas mânası bir yerde hazır olmaktır. Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle demişti: "Ganimet vak'aya şahit olanındır" yâni harpte hazır olanın demektir. Bir kimse harbe katılınca "falan harbe şâhid oldu" denilir. Davaya şahit olmak da onda hazır bulunmaktır.
Şehit: Savaşda kendisine Ölüm gelen kimsedir. Hatta muharebede yaralandıktan sonra oradan alınıp üzerinden bir namaz vakti geçinceye kadar yaşasa şehit adını alamaz. Çünkü ölüm muharebede gelmemiş olur. ,
Hukukda şahitlik: Şahitlerin hazır bulunup gördükleri bir olayı haber vermeleri demektir. Bu şahitlik zina ve adam öldürme gibi fiillerde olduğu üzere; ya görerek olur veya akit ve ikrarlardaki gibi işiterek olur. Hazır bulunup iyice görmeden veya işitmeden şahitlik yapmak olmaz. Hâdise iyice ha-tırlanıncaya kadar da şahitlikte bulunmak caiz değildir. Hz. Peygamber (S.A.V.): "Güneş kadar açık biliyorsan şahitlik yap, yoksa bırak" diyorlar. (Selâmet Yollan, A. Davudoğlu, c. 4, s. 277. H. No. 1433/1206).
Şahitlik, hakkı ortaya koyan meşru bir delildir. Allah Kur'an"da: "Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun" (Bakara, a: 282) buyurur. Diğer bir ayette de: 'Ve içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit yapın. (Ey şahitler siz de) şahitliği Allah için eda edin..." (Talak, a: 2) buyurulur. Hz. Muhammed (S.A.V.) de: "Senin iki şahit getirmen gerekir, yahut davalıya yemin etmek düşer. Sana gereken ancak budur" derler. (Selâmet Yollan, A.D.C. 4, s. 280, İst. 1967). Bir hadiste de: "Beyyine davacıya düşer" denilir. (Selâmet Yollan, C. 4, s. 280, H. No. 1436/1209). Beyyine, şâhît getirmek anlammadır. Bunda icma vardır.
Şahitlik, insanların haklarını ihya etmek, akitleri inkârdan kurtarmak ,ve mallan sahiplerinin olmak üzere devam
ettirmeyi sağlar. Hz. Peygamber (S.A.V.): "Şahitlere saygılı davranın. Çünkü Allah, hukuku onlar vasıtası ile
Şâhid: Bir hâdise ve bir işi olurken gören kimsedir. Şahidin çoğulu şuhûd gelir. Lehine şahitlik yapılan kimseye
ortaya çıkarıyor" der. (Suyutî, Cami'u-s-Sağîr. Münavî Şerhi, Bulak 1286, H. C. 1, s. 204).
"Meşhûdünleh", aleyhine şahitlik yapılana "Meşhûdünaleyh" ve şahitlik yapılan hususa da "Meşhudun bih"
denilir.
Işhâd: Şahit tutmak demektir.
[48] imam Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre bunlar hapse atılır ve dövülürler de.
Rivayete göre Hz. Ömer yalancı şahide 40 sopa atar ve yüzünü de siyaha boyattırır. Ebû Hanife'ye göre; onu teşhir etmekle azarlama işi meydana gelmiş olur. Dövmekde daha fazla azarlama vardır. Fakat bu onun yapmış olduğu yalancı şahitlikden dönmesine mani olur. Hz. Ömer'in (R.A) işi ise siyasî idi. Teşhir işi şöyle olur: Hâkim ailesine veya herkesi toplıyan çarşısına onu gönderir ve onlara selâmını ilettikden sonra "Biz bunu yalancı şahit olarak bulduk. Bundan sakının" der, halk da ondan sakınır.
[49] imam Züfer'e göre duyduğuna şahitlik yapmanın geçerli olduğu davalarda
kabul edilir, imam Ebû Yusuf a göre hâdiseye şahit nlduğu zaman görüyorsa sonradan amâ olması şahitliğine zarar vermez.
[50] ihsan kelimesi, müslüman olmak, hür olmak ve sahih bir-nikâhla evli bulunmak mânalarına gelir. İslâm hukukunda ihsan "had cezasını yetine getirebilmek için hukuk yönünden bulunması gereken bir takım sıfatların bir insanda toplanması"dır. Daha geniş bilgi için bak., Ö. N. Bilmen İslâm Hukuku, c. 3, s. 16.
[51] Vekâlet:Bir işi başkasına havale etmek, dayanmak ve itimat etmek demektir. Allah Teâlâ 'Kim Allaha güvenip dayanırsa O, kendisine yetişir" (Talak, a: 3) buyurur.
Vekâlet korumak mânasına da gelir. Kur'an'da: "Allah bize yeter. O, ne güzel bir vekildir" (Âl-i Imran, a: .173)
denilir. Burada "vekîl" koruyucu manasınadır.
istilanda vekâlet: "Bir kimsenin kendisinin yapabileceği bir işini muhtelif sebeplerle başkasına yaptırması ve onu
Vekâlet kitab ile meşru kılınmıştır: Kur'an'da: 'Şimdi siz bu paranızla birinizi şehre gönderin de baksın, hangi
o işte kendi yerine koymasıdır."
b. Ummiyyeti'd-Damrî'lyi vekîl yapmıştı. Örf olarak da ilk zamanlardan günümüze kadar inkâr edilmeden yiyecek daha temiz ise ondan size bir rızık getirsin." (Kehf, a: 19) buyurulur. Hz. Muhammed (S.A.V.) de satın alma işine Urvetu'l-Bârıkî, diğer bir rivayette de Hakîm b. Huzzam'ı vekil tayin etmişti. Bir nikâh işine de Amr ihtiyacı olur. ihtiyacı gidermek için kanun koymak ve bir yol bulmak gereklidir.
vekâlet işi devam ede gelmiştir. Çünkü insan oğlu bazı işlerine bizzat kendisi bakamayıp vekîl tayin etmeye
Müvekkil: Kendi yerine başkasını vekîl eden.
Vekîl: Kendisine başkası tarafindan bir iş verilen müvekkilin işini üzerine alan, müvekkil adına iş gören kimsedir. Vekile gördürülen işe müvekke-lün bih denilir.
Tevkil: Vekîl tayin etmek.
[52] -îmam Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre vekil tayin etmek için hasmın rızası şart değildir.
[53] Kefalet: Lügâtta, birleştirmek ve ilâve etmek demektir Ayette Zaka-riyyayı da ona (baknuya) memur etti" (Al-i Imran a: 375 denilir. Ayette geçen "keffele" kendisine kattı, himayesine verdi demektir Bir hadiste_de Hz. Muhammed (S.A.V.) "Ben ve yetime kefîl olan cennette beraberiz derler. Burada kefilden maksat onun terbiyesini, yetiştirilmesini üzerine alan kimsedir.
Sahibi nasibini kendisine kattığı için nasibe kili dener.
Kefîl: Kendi zimmetini başkasının zimmetine katan, yanı başkasının üzerine lâzım gelen veya gelmeyen bir isteği kendi üzerine alan kimsedir.
Mekfûlün anlı: Asıl, borçlu. . . ,
Mekfûlün leh: Alacaklı, bir malın kendisine verilmesini veya bir şahsın teslimini kefilinden istemeye ve kefilini dava etmeğe hakkı û ™ tamsedff.
Nefee kefalet: Bir kimseyi mahkemeye veya herhangi belh bir yere getirmeğe, orada hazır bulundurmaya kefil olmak demektir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi