Kitabu’d-Da’va - Fıkıh - 076Mahkeme - 1. Sayfa
2- SAHİH OLAN DA'VALAR VE DİNLENMEYEN DA'VALAR
2- Menkûl Mallarla İlgili Davalar
3- Akar Da'vası İle İlgili Mes'eleler
1- Yemin Talep Etme Ve Yeminden Kaçınma
2- Yemin Etmenin Ve Yemin Talep Etmenin Keyfiyyeti
3- Kendisine Yemin Teveccüh Edip Etmeyen Kimseler İle Yemin Verilmesi Helâl Olup Olmayan Kimseler
6- MÜDDEÎNÎNIDA'VASINI ENGELLEYEN VE ENGELLEMEYEN ŞEYLER
7- MÜDDEA ALEYHİN CEVAP OLAN VEYA OLMAYAN SÖZLERİ
8- DA'VADA TENAKUZUN VÂKİ OLUP OLMAMASI
1- Eşyalarda Mutlak Mülk Da'vâsı
2- Mîras, Hîbe, Alış-Veriş Ve Benzeri Sebeblerle Eşya Hakkındaki Da'vâ
Bu Konu İle İlgili Muhtelif Mes'eleler
3- Bir Kavmin Ve Topluluğun Da'vâsı Ve Bunların Da'vâlarında İhtilafları
4- Münazaa ( = Karşılıklı Da'vâlaşma)
13- VEKÂLET, KEFALET VE HAVALE DA'VÂSI
1- Nesebin Mertebeleri, Hükümleri Ve Da'vâ Çeşitleri
3- Bir Kimsenin, Oğlunun Cariyesinin Çocuğunu İddia Etmesi
4- Ortak Şahısların Cariyenin Çocuğunu İddiası
5- Yabancı İle Zi'l-Yed'in Ve İki Yabancının Da'vâları
6- Birinin Veya İkisinin Yanında Çocuk Bulunan Karı-Kocanın Da'vâları
7- Nikâh Hükmüyle, Başkasının Cariyesinin Çocuğunun Nesep Davası
8- Zinadan Doğan Çocuk Ve Onun Hükmü
9- Bir Efendinin, Cariyesinin Çocuğunun Nesebini İddia Etmesi
10- Bîr Şahsın: "Filanındır." Diye İkrar Ettikten Sonra, Çocuğun Kendisine Ait Olduğunu İddia Etmesi
11- Nesebi Başkasına Ve Ona Münasip Olan Bir Şahsa İzafe Etmek
12- Boşanma Veya Ölümden Dolayı İddet Bekleyen Bir Kadının Çocuğunun Nesebi
13- Ana-Babadan Birinin Çocuğu Kabul Etmediği Hâlde, Diğerinin İddia Etmesi
14- Tacir Köle Ve Mükâtebin İddiası
16- GARÛR'UN (- ALDATICI ŞAHSIN) İDDİASI
17-BU KONU İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER
KİTABU’D-DA’VA
(DA’VALAR)
1- DA'VÂ'NIN ŞER'I MANASI, RÜKNÜ, CAİZ OLMASININ ŞARTLARI, HÜKMÜ, ÇEŞİTLERİ VE MÜDDEÎ İLE MÜDDEÂALEYHİN TANIMI
Da'vâ'nın Şeri Manası
Da'va: (Lügatta:) Dua, talep, niyaz, temenni, nida ve rağbet manalarına gelir.
Da'va: Bir kimsenin, münazaa halinde, bir şeyi kendi nefsine izafe etmesi ve mesela: Bu ayn (= belirli bir şey, mal) benimdir." demesidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Istılahta da'va: Bir kimsenin, hakimin huzurunda, bir hakkı, başkasından talep etmesi demektir. [1]
Da'vanın Sıhhatinin Şartları
1) Müddeî'nin de (- da'vacı - da'va edenin de), müddeâ aleyh'in de(= da'valınında = da'va olunanın da) akıllı olması.
Mecnûnun (= deli'nin) ve sabfnin (= aklı ermeyen çocuğun) da'vası sahih değildir.
Hatta, böyle olanların da'valanna cevap vermek de gerekmez. Bunların, beyyinelerine de kulak verilmez, (dinlenmez.)
2) Hasımın (= Da'va edüen kimsenin) huzurda bulunması. Hasım huzurda bulunmadıkça, müdde'înin da'vası da beyyinesi de dinlenilmez.
Ancak, yazılı olarak hakime müracaat ederek, davasını yazarsa; hakim, onu kabul eder ve müddea aleyh'in (- da'vahnın) tarafında bulunan hakime yazar ve hükmün verilebilmesi için, da'valınm ve şahitlerinin dinlenmesini ister. Bedâi"de de böyledir.
3) Da'vanm sıhhatinin şartlarından birisi def, müddea bih'in ma'lum (- iddia olunan şeyin belirli) olması ve borçluya taalluk etmelidir. Hatta iddia olunan şey belirsiz olur, veya borçlu ile ilgili olmaz ise misal: İşlerden bir iş hakkında birisi ben da'valinin vekiliyim dese; da'vacı da inkar eylese; da'va dinlenmez. Nihâye'de de böyledir.
4) Da'vanın sıhhatinin şartlarından birisi de, da'vanın, hüküm verilen da'va meclisinde (= mahkemede) olmasıdır.
Mahkemenin haricinde verilen hüküm sahih olmaz. Taki, davalıya karşı haksızlık olmasın. Kâfî'de de böyledir.
5) Da'vanm sıhhatinin şartlarından birisi de, da'vacının özrü yoksa, davasını, bizzat diliyle anlatmasidır.
Ancak da'vah razı olursa, onun adına başkası da konuşabilir. Bu, imâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
İmâmeyn'e göre, kendisinin bizzat da'vasını anlatmak mecburiyeti yoktur.
Hatta da'vacı bir vekil tayin, ederse., o da'vayı anlatır. Da'valınm özrü olmasa bile, böyledir.
İmânı Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, da'vali razı olmazsa dava sahih olmaz, cevap da verilmez ve-da'va da dinlenmez.
İmâmeyn'e göre, dava sahih olur; devam edilir ve dinlenilir. Bedâi"de de böyledir.
Şayet da'vacı, da'vasını yürütmekten, aciz ise, davasını bir kağıda yazarak iddia ederse, davası dinlenir.
Eğer da'valınm dili, hakimin dilinden başka ise; bir mütercim tutar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
6) Da'vanın sıhhatinin şartlarından birisi de, da'vada tenakuz olmamasıdır.
Ancak, neseb ve hürriyette olursa, bu müstesnadır. Bu, da'vada tenakuzun sebkat etmemesidir.
Mesela: Bir adam, önce "kendi mülkü olduğunu" iddia eyliyor; sonra da ona sattığını; ve bunun sonra değil, daha önceden olduğunu söylüyor. (Bu bir tenakuzdur.) Bahru'r-Râik'ta da böyledir.
7) Da'vanın sıhhatinin şartlarından birisi de» da'vacının da'vasınıns iı hû i ihtimali olmasıdır.
Hatta, bir adam, Hakkında, da'vacı: "Bu, benim oğlumdur; bunun benzeri doğrulmadı.' dese da'vası dinlenilmez. Bedâi"-de de böyledir.[2]
Da'vânın Hükmü
Da'vanın hükmü: Da'valınm, da'vacıya karşı, cevap olarak: "evet" veya: "hayır" deme hakkına sahip olmasıdır.
Eğer, müddea aleyh (= davalı) ikrar ederse, iddia olunan şey, sabit olur. Şayet inkar ederse; hakim müddeî'ye (= iddia sahibine): "Beyyinen var mıdır?" der.
Eğer o: "Hayır" derse; bu def a: "Yermin eder misin?" der.
Bu sual karşısında, müddeî susar, "hayır" veya "evet" demezse; hakim onu münkir (davsını inkar etmiş) kabul eder.
Şayet beyyinesi varsa, davası dinlenir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.[3]
Da'vâ çeşitleri
İki çeşit da'va vardır:
1) Sahih Da'va;
2) FâsidDa'va.
Sahih Da'va: Kendisi ile hüküm verilen da'vadır. Bunda, da'valı ve da'vacı hazırda bulunur.
Soru sorulup cevap alınır. Şayet, inkar eden olursa yemin verilir.
Da'vacının isbatı beyyine ile olur ve iddiacının huzurda bulunması gerekir.
Fasid olan da'vada, ahkama tealluk eden şey olmaz. Kâfi'de de böyledir.
Şayet da'va sahih olmaz ve iddia olunan şeyifi de verilmesi istenirse, bu dinlenilir mi?
Da'vası sahih olmayan şeyin, isbatı mümkün olur mu?
Alimler, bu hususu Şehadetten Dönme Kitabı'nda ihtilaf konusu yapmışlardır.
İddia olunan şeyin iddia edene verilmesi, davanın sahih olması ve sübût bulmasiyle olur.
Sahih olan görüş budur. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Da'va edenin, dava olunanı bilmesine gelince. Gerçekten da'vaci, da'vasmı bıraktığı zaman, da'va yapmaya icbaredilmez.
Da'valıya gelince, bu icbar edilir.
Bu, umumun hudududur ve sahih olanıdır.
İmâm Muhammed (R.A.), el-Asıl Kitabında: "Da'valı inkar edendir." buyurmuştur. Bu şahindir.... Fakat iş, onu bilmektir. Tercih bilgiyle olur. Alimlerimizin hazık olanlarına göre, bu böyledir. Çünkü, itibar manalaradır; suretlere değildir.
Kendisine emanet bırakılan zat: "Ben emaneti geri verdim." derse; yeminle birlikte onun sözü geçerlidir. Her ne kadar, müddeî sureti kabul etmese bile böyledir. Çünkü, o ödendiğini inkar ediyor. Hidâye'de de böyledir.[4]
2- SAHİH OLAN DA'VALAR VE DİNLENMEYEN DA'VALAR
Bubabda:
1) Alacakla İlgili Da'valar;
2) Menkûl (= Taşınabilir) Mallarla İlgili Da'valar;
3) Akar (= Gelir Getiren, Gayr-i Menkûller) ile İlgili Da'valar; olmak üzere üç bölüm vardır.[5]
1- Alacakla İlgili Da'valar
Eğer iddia olunan şey, alacak ise; "onun istenileceği," söylenmiştir. Kafî'de de böyledir.
Bu hususta, ancak miktarı, cinsi, sıfatı açıklandıktan sonra;dava edilir ve o zaman sahih olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da daböyledir.
Eğer alacak, ölçülen şeyse, dava sahih olur. Bir şartla ki, davacı, onun gerçek cinsini söyleyecektir. O: "Buğdaydır." veya "Arpadır." diyecektir. "Buğdaydır." dediği zaman, çeşidini de söyleyecektir. "Sulu tada buğdayı..." Susuz tarla buğdayı..." "Güzlük" veya "Yazlık buğday.." diyecek ve sıfatını da beyan edecektir. "Beyaz buğday..." veya "Kırmızı buğday...", "İyi" veya "orta" yahut "engin buğday..." olduğunu ve ne kadar ölçek olduğunu da bildirecek; —ölçekler değişik olduğundan— "nasıl bir ölçek" olduğunu da açıklayacaktır. Zehıyre'de de böyledir.
Ne sebebden gerektiğini de zikredecektir. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer da'vacı, "on ölçek buğday alacaklı olduğunu" söyler; ne sebebden alacaklı: olduğunu söylemezse; da'vasma bakılmaz ve sözü dinlenmez. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Veresiye vermenin sıhhatinin şartları söylenirken, şayet onun sebebi söylenirse, sahih olur.
Eğer selemin sıhhatinin şartları söylememiş ise, Kadî'1-İmâm Şemsü'l-İslam Mahmûd el-Evzecendî onun sahih olamsma fetva vermiştir.
Diğer alimler ise, sıhhatine fetva vermemişlerdir.
Satış da'vası hakkında, müddeî satışın sebebini söylediyse; da'va ' hilafsız olarak sahih olur.
Alimlerimize göre; "Eğer çok şartı olmasaydı, söylediği bir sebeb sahih olurdu."
Borç almak ve borcu alanın, onu kendi nefsine harcamasından da bahsedilmiştir. Bi'1-icma aldığı adama borç olur.
Keza, ödünç verme da'vası, kendi malından verdiği takdirde, da'v£ meselesi olur. Zehıyre'de de böyledir.
Sadru'l-İslâm boç ödemenin yerini şart kılmamıştır. Akid ( = sözleşme) yaparken de mekanından bahsetmeye hacet yoktur Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, sebebsiz iddia ederse, sahih olur. Çünkü hisab malı vücubunu gerektirmez. Hulasa'da da böyledir.
Eğer verilen şey, tartılan cinsten ise; da'va, cinsini beyan edere! "alımdır, gümüştür." derse, sahih olur.
Eğer, "altın" der ve bunun maruk olduğunu (= sikke bulunduğunu) söylemesi gerekir. Şu kadar, şu kadar dinardır... deme gibi.
Nev'ini de söylemesi icabeder. Buhara sikkeli veya Nisâbûrî sikk« veya benzerleri gibi... Muhıyt'te de böyledir.
Dinarlarla ilgili, davalarda: Müddeî'nin elbette: "On dinar verdim.'' veya On dinar koydum.'' gibi... söylemesi gerekir. Hulasa'da da böyledir.
Alimler: Uygun olan dinarın sıfatım da söylemektir. "İyidir."; "ortadır" veya "adidir..." gibi demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Bu da'va, eğer satım sebebiyle olursa; sıfatım söylemeye hacet yoktur.
Bir beldede nakid vermek almak örf olur; ancak, vakti geçer de davaya sebeb olursa; o müstesnadır.
Böyle olmayan beldelerde, vech-i mahsus üzere, ne zaman ödeneceğini bahsetmek ve sıfatını bildirmek lazımdır. Zehıyre'de de böyledir.
Eğer bir beldede, nakidler değişik-iseler, revaçda olanlar müsavidir.
Bazıları bazıları ile bozulmuyor ise, satışı caiz olur. Müşteri, satıcıya nakidlerden hangisini isterse onu öder.
Ancak, dava konusunda onlardan birisini açıklaması gerekir. Eğer hepsi revaçda ise, bazısı bazısı ile bozuluyor, harcanıyorsa (bizim beldemizde olan, gümüşü çok veya az, nakışlı olan dirhemler gibi...) bunları açıklamadan, birbirinden ayırmadan, satışı caiz olmaz.
Keza, bunun da'vası da, beyansız sahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
İki nakidden birisi, daha geçerli olur, revaç bulur; diğ> değerde üstün olursa; akid caiz olur. Onlar, birbiriyle botu canırlar. Ben, Esterûşnî'nin yazısında: " Bir belde de, nakidler ol1. .i> birisi daha geçerli (= revaçda) bulunursa; açıklama yapmadan davası sahih olmaz." buyurduğunu gördüm. FüsûlüM-Imâdiyye'de de böyledir.
İki nakidden biri daha revaçda olur, diğeri 4e üstün bulunursa, bu durumda, akid caiz olur.
Eğer da'va, ödünç ye onun zayi olması sebebiyle ise, elbette sıfatını, her hal üzere açıklamak lazımdır. Nihâye'de de böyledir.
Eğer, Nîsâbûrî dinarı söylenmiş; sözleşme buna göre yapılmış da, yeniliğinden bahsedîlmemişse; alimler bu hususta ihtilaf eylediler: Bazıları: "Yeni demeye hacet yoktur." dediler.
Sahih olanı da budur. Şayet, "yeni" deseler de nakid olduğunu söylemeselerdi, da'va yine sahih olurdu. Muhıyt'te de böyledir.
Nîsâbûrî veya Buharî denildiği zaman, kırmızı demeye ihtiyaç yoktur. Çünki Nisabûrî ve Buharî kırmızıdan başka renkte olmazlar. Yalnız yeni denilmesi gerekir. Alimlerimiz, bu görüştedirler. Nesefî'nin Fetvâları'nda: "Halis kırmızı denilirse; yeni demeye hacet kalmaz." buyrulmuştur. O kadarı kâfî gelir. Bazı alimlere göre, hangi valinin sikkesi olduğunu da muhakkak söylemelidir.
Bazılarına göre ise, buna hacet yoktur.
Evla olan öncekidir.
İddia olunan para, sikkeli gümüş ise, nev'î zikredilmelidir.
Sıfatı da söylenmelidir. Yeni mi, orta halli mi, adi mi olduğu açıklanmalıdır.
Miktarı da belli edilmelidir. (Yedi dirhem... gibi) Muhıyt'te de böyledir.
Eğer, iddia olunan dirhemler sikkeli olur. İçinde fazla miktarda bulunursa, teamül (= âdet) ağırlığına ise; nev'î, sıfatı, mikdarı ve ağırlığı söylenmelidir. Eğer teamül, adedi ne ise adedi ( = sayısı) söylenmelidir. Zahîriyye'de de böyledir.
Eğer dirhemler, katkmtısız ve sikkesiz olursa; onun, "halis olduğu ve nev'î" söylenir. Firene gümüşü ; rus gümüşü veya damgacı gümüşü gibi... Sıfatı da söylenir. "İyi", "yeni" veya "eski", "adî" gibi...
"Damgacı" denildikten sonra, "iyi gümüş" demeye hacet kalmaz." diyenler de olmuştur.
"Yalnız, "beyaz gümüş" demek kafi gelir. "Damgacı", "külçe" demeye de hacet yoktur." demişlerdir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Kaç dirhem olduğu (= miktar) da söylenmelidir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet iddia edilen şey, buğday veya arpa ise; onun kaç batman olduğunu söylemek muhtardır.
Gerçekten davacıdan davası sorulur. Eğer borç sebebiyle, zayi etmek sebebiyle İse, davanın sıhhatine fetva verilmez. Şayet, satış sebebiyle, zimmet sebebiyle, veresiye verme sebebiyle olursa; davanın sıhhatine fetva verilir. Zehiyre'de de böyledir.
Eğer ölçülen şeyler dava ediliyorsa, hilafsız dava sahih olur. İddia olunan şahsın (= müddeâ aleyhin) onun buğday mı, arpa mı olduğu hususundaki ikrarı beyyine olur.
İkrarında, sıfatını söylemese bile, bu beyana cebr hususunda beyyine olarak kabul edilir; edaya cebr hususunda beyyine olarak kabul edilmez. Muhıyt'te de böyledir.
Darıda ve mercimekde örfe itibar olunur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Davacı, Unu, ölçekle iddia ederse; sahih olmaz. Ancak ağırlığını söylediği zaman sahih olur. On dokuz kilo... On sekiz kilo gibi...
Unun elenmiş veya elenmemiş olmasını da açıklaması lazımdır. Ekmeklik olup olmayacağını da bildirmesi icap eder. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine karşı "gümüşü az, bakırı çok olan yüz dirhemi gasbetti" diye da'va eder; o da, dava zamanı insanların elinden kesilmiş (piyasadan kalkmış) olsa; uygun olanı, onun kıymetini dava etmektir; kendisini değil... İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, kıymeti dava zamanındaki değerine göredir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre gasbedildiği günün kıymetine göredir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, piyasadan çekildiği günün kıymetine göredir.
Bu durumlarda, dirhemlerin vücûb sebebini açıklamak mecburiyeti vardır. Zehiyre'de de böyledir.
Ölen adamda olan alacak davasına gelince; adamın, ölmeden önce, "borcunu ödemediğini" söylemesi ve "varislerine mal bıraktığını" bildirmesi; "bırakılan malın, alacağına kafi geleceğini ve artacağım'/ söylemesi gerekir. Varisleri belirtmese bile, davacının davası dinlenir.
Fakat, tereke veresenin eline geçmedikçe, hüküm verilmez.
Eğer onlar terekenin ellerine geçtiğini inkar ederler; da'vacı da bunu isbatı murad eylerse; terekenin durumunu belirtmeden hükmedilmez. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Şayet borçlu "alacağı gönderdim." diye iddia eder veya alacaklının haberi olmaksızın, "onun filana olan borcunun yerine, ödediğim" söylerse; müddeî'nin davası sahih olur ve yemin verilir.
Şayet bir adam, diğerinde, "bin dirhem alacağının olduğunu" iddia eder o adam da: "Sana filan adamın eliyel, malım vasıl oldu." derse; da Vasi dinlenilmez. Ayın da olduğu gibi. Hulasa da da böyledir.
Kefalet sebebiyle maf davasında, elbette sebebini açıklamak . gerekir.
Keza, ayni mecliste kefilliği kabul eylediğini söyler. Daha önce kefil olduğunu söylerse, sahih olmaz.
Keza, bir kadın kocasının ölümünden sonra, mal iddiasında bulunsa; sebebini açıklamadan davası sahih olmaz.
Alimler: "Da'vada malın lüzumu satış, icare ve tasarrufattan benzeri şeyler sebebiyle olur. Elbette, davasının geçerli olma sebebini söylemesi gereklidir." buyurmuşlardır. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Kiraya verenin ölmesi sebebiyle bozulan, icar davasında, eğer ücret dirhemler veya katkaıtılı dirhemler ise, dirhemlerin durumunu açıklamak lazımdır. Raice göre, sözleşme vaktinden, akdin bozulduğu zamana kadar olan kıymet üzre hükmedilir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, hakimin huzurunda, diğer bir adamdan, on dirhem iddiasında bulunduğunda: "Benim onda on dirhemim var." der ve fazla bir şey söylemezse; bu hususta, alimler ihtilaf eylediler..
Bazıları: "Dava sahih olur." dediler.
Bazıları da: "Hakime emreylede versin; demedikçe, bu dava sahih olmaz." buyurdular. Nevazil'de de böyledir.
Ebû Nasr: "Sahih olan, da'vanın dinlenmesidir." buyurmuştur. Hulasa'da da böyledir.
Bir adam, diğerinden teslim almış olduğu, satılan şeyin bedelini dava ettiğinde, satılan şeyin ne olduğunu açıklamaz veya hududunu belirtmezse, davası sahih ve caiz olur.
Bozulmuş icare malı da'vası da böyledir, karcının icarladığı yerin, hududunu beyan şart değildir.
Şayet bir adam, diğerine karşı, "iddia olunan şeyi icarladı." diye belirli bir şeyi belirtir ve aylık kirasını da söyler; o adam da o kadar muhafaza ederse; o şart koşulan ücretin edası gerekir.
Elbette satılan şeyin hakimler meclisinde olması icab eder. Taki satış hakimin huzurunda yapılsın. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, diğerine vasisinin kumaşlarını sattığını iddia eder ve yine "küçüklük halinde, şunu şunu sattığım ve bedelini de almadan öldüğünü iddia ederek, "Bedeli bana ver." derse; bu dava sahih olmaz. Çünkü vasinin ölümünden sonra, satılanın parasını almak bir haktır. O hak da varislerin hakkıdır.
Eğer varisler ve vasi yoksa, hakim bir vasi nasbeder.
Bu sözü, satış vekilliğinde bazı alimler söylemişlerdir.
Önceki vasi, sattığının parasını almadan ölürse; alma hakkı müvekkile geçer.
En uygun olanı, bu hususta satılan şeyin bedelini alma hakkı, sabinin bulûğa erdiği zaman, bizzat kendisinin almasıdır. O takdirde, dava sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.[6]
2- Menkûl Mallarla İlgili Davalar
Eğer, davacının iddia eylediği eşya, huzurda ise; bizzat eliyle ona işaret etmesi gerekir. Ve: "Şu eşya benimdir." demesi icabeder.
Başı ile işaret kafi gelmez; eliyle gösterecektir. Ancak, iddiacının işartiyle, malı belli olursa, o müstesnadır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Şayet, iddia edilen şey, (müddba bih) iddia olunan zatın ( = müddea aleyhin) yanında ise, işaret edip gösterilmesi için, huzura celbî istenilir. Şehadette ve yeminde olduğu gibi.. Kâfî'de de böyledir.
Şemsii'1-Eime Halvanî: Müddea bih, taşınır mallardan olur da, hakimin huzuruna çıkarılması mümkün olmazsa; (buğday, arpa yığını veya koyun sürüsü gibi...) o zaman, hakim muhayyerdir. İsterse, kendisi oraya gider; isterse, onları bir yere toplatır; isterse, kendi yerine o şeyi o yerde görmesi için bir vekil gönderir. Muhiyt'te de böyledir.
İddia sahibi: "Muhakkak huzurda olsun" derse; davalının onu huzura getirmesi gerekir. Eğer davalı inkar ediyorsa bu böyledir. Şayet inkar etmiyorsa, huzura gelmeye lüzum kalmaz ve ikrar olunan mal davacıya verilir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, diğerinin yanında olan bir malı iddia eder ve o malın hakimin huzuruna getirilmesini ister, iddia olunan da inkar ederek, "elinde, böyle bir malın bulunmadığını" bildirirse; o zaman, davacı, iki şahit getirir. Şahitler o malın, davacıya ait olduğuna şahitlik yaparlarsa; —bir sene önce olsa bile— davalının, o malı huzura getirmesi cebredilir. Hizanetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Eğer dava, yeri bilinmeyen kaybolmuş bir mal hakkında ise (Şöyle ki: Bir adam, iddia ederek: "Benim, bir öküzümü zoraki aldı." veya "Cariyemi cebren aldı. Ben, şimdi onun nerede olduğunu bilmiyorum. Duruyor mu, yoksa durmuyor mu? bilmiyorum." derse) eğer cinsini, sıfatını, kıymetini açıklarsa; davası dinlenir ve beyyinesi makbul olur.
Şayet kıymetini belirtmese bile, bütün kitaplarda, davasına bakılacağı yazılmıştır. Zahîriyye'de de böyledir.
Şayet, iddia olunan şey, zayi olmuşsa; dava sahih olmaz. Ancak, cinsini, yaşını, sıfatını ve kıymetini beyân ederse, davası dinlenir. Çünkü, ancak bunların söylenmesiyle eşya belli olur.
Hassâf kıymetinin açıklanmasını şart koşmuştur. Bazı hakimler ise, kıymetini açıklamayı şart koşmamışlardır. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Fakıyh Ebû Leys, kıymeti ile birlikte, hayvan ise, erkek veya dişi olduğunu da söylemesini şart koşmuştur. Kâfî'de de böyledir.
Hayvanlarla ilgili da'vada, hayvanın renginin söylenmesi" şart koşulmamıştır.
Hatta bir adam, merkebinin zoraki alındığını iddia ederek, rengini de söyler; davasının doğruluğunu şahitlerle de isbat eder; davalı da merkebi huzura getirince; davacı: "İşte benim dava ettiğim budur." der; şahitler de öyle zannedip rengine bakarlar; tarifleri bir birini tutmaz; oslada bazı şahitler: "Kulağı yarık olacaktı, bunun kalağı, yarık değildir," derlerse; alimler: "Bu durum, iddia sahibinin hükmünü bozmaz ve bu şehadetleirne halel getirmez. Eşek davacıya hükmolunur." demişlerdir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
İmâm Zahîrü'd-Dîn'den soruldu:
—Bir da'vacı: "Hintli olan bir kölemi, zoraki elimden aldı." diye iddia da bulunuyor ve sıfatım da açıklıyor durum ne olur?
İmâm, şu cevabı verdi:
Eğer iddiacı, "işte bu köle benimdir." derse; sıfatında tebdil ve tağyir bulunması halinde davası sahih olmaz.
Eğer müddet, köle huzura geldikten sonra: "Bu benim kölemdir." der ve başka bir şey söylemezse, beyyinesi kabul edilir ve davasına bakılır
Bir adam cinsi, vasfı, kıymeti, rengi değişik şeyleri iddia ettiğinde, hepsinin kıymetini, birden söylese de, her birinin kıymetini ayrı ayrı söylemese; davası sahih olur; tafsilat şart değildir. Hızânetü'l-Müftîn'de ve Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, zayi olrnuş eşyaları için, başkasından bin dinar iddiasında bulunsa; elbette o eşyaların zayi olduğu zaman ki kıymetini beyan etmesi gereklidir.
Keza, eşyaları da beyan etmesi gereklidir. Gerçekten onlardan benzeri olan vardır ve kıymeti belli olan benzeri vardır. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, sarığını, talebesiyle sardırmak için sarıkçıya, onu güzelce sarması için gönderdiğinde; sarıkçı onu aldığını inkar eder; talebe de ölmüş veya kaybolmuş, olur; iddia sahibi "sarığın kendisine ait olduğunu, onun sarıkçıya verildiğini" söylerse; işte bu dava dinlenmez.
Ancak, sarıkçıya: "Sen onu zayi eyledin." der ve kıymetini iddia eder ve: "Ben sana gönderdim." derse davasına bakılır. Hulasa'da da böyledir.
Bir adam, mevcut üzüme işaret ederek onu iddia ederse; vasfını, ağırlığım çeşidini söylemesine ihtiyaç yoktur.
Eğer kablar içinde ise, elbette mikdarını, çeşidini ve sıfatını söylemesi gerekir.
Keza, iyi veya orta halli olduğunu da söyler.
Şayet çarşı da, insanlar arasında, kalmamış ve satılmıyorsa; hakim ona "Ne istiyorsun?" diye sorar. Davacı "üzümümü..." derse, davası dinlenmez.
Eğer: "Bedelini istiyorum." derse; hakim, sebebini sorar. Çünkü, eğer "satılanın halk arasında kalmadığını" söyler; veya veresiye verdiğini yahut onu zayi eylediğini" veya ödünç verdiğini sebeb gösterirse; davası düşmez. Belki de onun kıymeti davalıdan taleb edilir. Ker-derî'nin Vecizi'nde de böyledir.
İmâm Zahîrü'd-dîn de böyle söylemiştir.
Şayet, iki çeşit üzüm iddiasında bulunursa (Şöyle ki: Bin batman en yüksek kaliteli ve orta tatlı derse) "bunlardan şu kadarı iyi; şu kadarı da orta halli" demesi gerekir. Muhiyt'te de böyledir.
Eğer davacı, bir yük nar veya ayva iddiasında bulunursa, onun ağırlığını ve ekşi veya tatlı olduğunu; yahut küçüklüğünü ve büyüklüğünü söylemesi gerekir.
Et davasında da, davacının sebeblerini söylemesi gerekir. Hulasa'da da böyledir.
Eğer, iddiasının sebeblerini beyan eder ve satılanın parasını açıklarsa; davası sahih olur.
Vasıflarını, yerlerini söylemesi de gereklidir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, diğerinden, yüz men (= batman) kuru ekmek iddiasında bulunursa; bu dava sahih olmaz; ancak, sebebini beyandan sonra sahih olur. Çünkü veresiye ekmek satmak ihtilaflı bir mes'eledir. Ödünç vermek de böyledir. Keza, bu zayi olursa bedelini ödemesi gerekir. Şayet satılanın bedelini açıklarsa, davası dinlenir ve sahih olur.
Buz davasında, buz tükendiği zaman, dava sahih olmaz. Tükenmesinden dolayı reddi (= geri verilmesi) mümkün olmaz. Ancak, dava zamanındaki kıymetini isteyebilir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Zeytin yağı ve benzerleri ile ilgili davalarda; satış sebebini açıklaması, huzura gelince, ona işaret etmesi gerekir. Şayet zayi etmek veya ödünç olmak sebebiyle veya emniyet sebebiyle olursa; huzura gelmesine ihtiyaç yoktur. Hız^netü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, diğerinde ipeği olduğu, iddiasında bulunur fakat ağırlığım açıklamazsa; bu ipek durmakta ise, onun huzura getirilmesi ve ona davacının işaret etmesi şarttır. O takdirde, ağırlığını söylemeye ihtiyaç yoktur. Diğer vasıflarını beyan etmeye de ihtiyaç yoktur.
Eğer bu ipek bir alacak ise, ağırlığım söylemek şart mı değil mi? bunda ihtilaf vardır. Umumî bilginlere göre, ağırlığının söylenmesi şartır.
Sabin olan da budur. Zehıyre'de de böyledir.
Mehir hakkında, da'vamn sihhatine fetva verilmiştir. Mehir babındaki cehalet (= bilgisizlik), sahibini zimmetten düşüremez. Muhiyt'te de böyledir.
Hayvanın yaşında ihtilaf olursa; şahitlere başvurulur.
Keza, demir iddiasında bulunan bir kimse "On batmandır." dediği halde o, yirmi batman veya sekiz batman olursa, davası sahih olur. Şahitlerin şehadetine göre hükmedilir. Çünkü işaret olunan da ağırlık lağviyattır; ona itibar edilmez. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Pamuk davasında, elbette pamuğun yezgani mi, beyhaki mi, caciri mi? nere pamuğu olduğunu açıklamak gereklidir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
"Filandan, şu kadar batman alındı." demeye hacet yoktur. Yalnız, pamuğun atılmış olduğunu veya olmadığını söylemek gerektir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Gömlek davasında, nevini, cinsini, sıfatını kıymetini bildirmek zaruridir. Ve açıklama da yapılacaktır. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Elbise yakma ve hayvan yaralama davasında, elbiseyi ve yaralanan hayvanı huzura getirmek şart değildir. Çünkü, iddia olunan şeyin. hakikatte bir cüz'ü zayi olmuştur. Hulasa'da da böyledir.
Cevher iddiasında, elbette onun ağırlığını söylemesi gereklidir. Eğer iddia olunan şey kaybolmuş; davalı da onu inkar ediyor ve yanında olmadığını söylüyorsa böyledir. Siradyye'de de böyledir.
İnci davasında, onun devri, parlaklığı ve ağırlığı söylenir. Hizfl-netii'MMüftîn'de de böyledir.
İğnenin sayısı davasında da, elbette, onun sebebi söylenmelidir. Çünkü o, hazıra gelmesi gereken bir şeydir.
Eğer veresiye verilmiş bir borç veya satılan bir şeyin bedeli ise, elbette onun çeşidi, sıfatı, söylenmelidir ki, bilgisizlik kalksın. Böyleleri zayi olunca kıymetleri söylenir. Borç olduğu söylenilmez. Çünkü, onu borç almak caiz olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir batman kına iddiasında bulunan şahsın da onun taze, orta halli veya engin olduğunu söylemesi gerekir.
Keza, kınanın vsfımda açıklaması lazımdır; ince mi? kalın mı? Öğütülmüş mü? Öğütülmemiş mi? Bu gibi hallerini söylemek icab eder. Şayet, bir şahıs tutiya iddiasında bulunursa; onun da üğütülmüş veya üğütülmemiş olduğunu açıklar. Böyle olmadıkça, dava sahih olmaz. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde bulunan değirmeni iddia ederse; onun hududunu söylemesi gerekir. Aynı zamanda değirmenin içinde bulunan edevatrda açıklaması lazımdır. Aksi takdirde onlar, kendisine teslim edilmezler.
"Değirmenin keyfiyetini açıklamazsa, dava sahih olmaz." denilmiştir.
Sahih olan görüş de budur. Muhıyt'te de böyledir.
Reşidü'd-Din'in Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir:
Uygun olan, dava sözünde, emanet davasında: "Gerçekten benim, onun yanında şu kadar kıymeti olan şeyim vardır." demesi gerekir. Eğer karşı taraf inkar ederse "O, şeyin, benim olduğuna dair belgem vardır." der. Eğer, karşı taraf ikrar ederse; tahliyesini (= Önünü açmasını) ister. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Emanet bırakılan şeyle ilgili davada, emanet bırakılan yerin söylenmesi gerekmektedir. Hangi şehir olursa olsun müsavidir.
Gasb davasında, gasbedilen şey taşınmamışsa gasb yerini söylemeye ihtiyaç yoktur. Hulasa'da da böyledir.
Bir adam, diğerinin, buğdayım zoraki aldığını iddia ediyorsa; şartlarını beyan edecek ve nerede gasbetmişse, yerini söyleyecektir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Gasbolunan şey zayi olmuşsa; gasb zamanındaki kıymetinin söylenmesi uygun olur.
Zahirü'r-Rivayede böyledir. Füsulü'S-Imâdiyye'de de böyledir.
Taksim (= paylaşdırma) davasında; terekenin nev'inden, eşyaların açıklanmasından, hayvanların durumundan ve değerlerinden bahsetmek gereklidir. Böylece, hisselerde fazlalık noksanlık olması önlenmiş olur.
Şayet varislerin bazıları, bir kısım eşyayı telef etmişler, sonra da telefle birlikte sulh olmak istemişlerse; tmâmeyn'e göre sahih olmaz. Gasb ve telefden sonra sulh mes'elesinde olduğu gibi, burda da kıymeti artırılmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine karşı, kendisiyle arasında ortak oldukları bir eşyayı sattığını iddia eder ve: "Satış haberi bana gelince, ben de razı oldum. Bedelinin yarısının bana verilmesi gerekir." derse bu dava sahih olmaz.
Ancak, bu davada, satılan şeyin müşterinin elinde olmasına kendisinin izin verdiği zaman, izin zamanındaki piyasa değerini söylemezse böyledir.
Keza, elbette satıcının, "müşteriden bedeli aldığını da" söyleyecektir.
Hakim de, iddia sahibine: "Aranızdaki, ortaklık mülk ortaklığı mıdır; yoksa sözleşme ortaklığı mıdır?" diye sorar.
Eğer: "Müîk ortaklığı" derse; "hangi şartlarla ortak olduğunu" söylemesi gerekir. Eğer: "Sözleşme ortağıyız." derse, ortağın satışa izin vermiş olması halinde eşyanın durmakta olması şart değildir.
Fakat, bedelin yarısını isteyebilmesi için bedelini almış olması şarttır. Fiisûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Cehaletten dolayı ölüm sebebiyle, ortak mal davasında, onun, şirket malını bilmeden öldüğünü açılaması veya müşterinin ortaklık malından ne olduğunu bilmediğini beyan etmesi gerekir. Çünkü ortaklık mal, misliyle ödenir. Müşteri de kıymetini öder red ve teslim gerekmez. Çünkü, reddi vacib olan şey, emanet bırakılan şeydir. Hizanetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bırakılan emaneti ve eşyayı bilmeden ölenin davasında, öldüğü , zamanki kıymetinin açıklanması gerekir.
Müdarebe malı da böyledir. Müdarıb bilgisiz olark ölürse, elbette müdarıbım öldüğü günde, mudaraba malının nelerden ibaret olduğunu açıklamak gerektir. Nakid nedir? Arz nedir? bilinmelidir. FüsûÜi'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine karşı "şu kadar ölçek, buğdayımı aldı" diye dava ederse; onun reddi (= geri verilmesi) —bedeli mevcutsa— gerekir.
Şayet zayi olmuşsa mislini öder. Uygun olan: "Eğer duruyorsa, kendisini; zayi olmuşsa, bedelini ver." demesidir. Hulasa'da da böyledir.
"Benden, veresiye olarak teslim aldı." diye iddia eder ve verdiği şeyin uzunluğunu, enini, ve, kıymetini söylerse; —eğer duruyorsa— aynısını teslim etmek gerekir.
Şayet durmuyorsa, kıymetini Öder.
Eğer zayi olmuşsa, müşteri olan zat: "Ben veresiye satın almıştım." demedikçe dava sahih olmaz. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Rehin bırakan şahıs, "bu rehni rehin bırakan şahsa teslim ettiğini" iddia ederse sahih olur mu?
Tahavî şöyle buyurmuştur:
Rehin bırakılan şahsın, rehin bırakan şahsakkarşi zahmeti vardır. Buna göre, şayet rehin bırakan şahsı, rehninin red ve teslimini isterse; bu sahih olmaz.
Bazıları da: "Rehin bırakılan şeyin, kendisine rehin bırakılan şahsa, zorluğu vardır. Buna göre, da'vanın sahih olması, rehinin emanet gibi rehin bırakılması ve onun da rehin bırakana reddi ve teslimi uygun olur.
Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, belirli bir şey satar ve sattığı bu şey de, efendisinin yanında bulunan bir köle olur; sonra da efendisi, "o kölenin kendi nefsi için satıldığını iddia ederse; bu kölenin izinli bir köle olması halinde efendinin davası sahih olmaz.
Eğer köle, satıştan men edilmiş birisiyse, dava sahih olur. Zahîriy-ye'de de böyledir.
Bir adam, satışa zorlandığını iddia eder ve satılan şeyin geri verilmesini isterse; "sattı ve teslim etti" demedikçe, davası sahih olmaz.
Bu, her birisine karşı mükreh (= zorlama) olur.
Eğer, bedeli alınmışsa, uygun olan, onun alındığım söylemektir. Bu da mükrehdir. Fakat, mükreh (= zorlanan) şahıs kendi mülkünden vermiş ve o da müşterinin elinde bulunuyorsa; davası sahih olmaz. Mükrehin satışı ve onu teslim almak, kendi mülkünde sabit oluyorsa bu böyledir.
Şayet satışın fasid olduğunu söylüyor ve mah da müşterinin yanında ise, haksız olarak dava sahih olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Reşîdü'd-Din'in Fetvâsi'nda şöyle zikredilmiştir: Satış için cebredilmiş bulunan şahsın satışı davasında, cebren şahsı belirtmesine hacet yoktur. Siaye (- gammazlık) sebebiyle mal iddia eden gibi...
Esahh olan da budur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, diğerini, "filana emreyledi de malını aldı." diye iddia ettiğinde, eğer emreden, hükümdar ise; dava sahihdir. Eğer değilse, emredene bir şey gerekmez.
Eğer me'mura karşı tazminat davası açarsa; emredenin hükümdar olması halinde, memura karşı dava açmak sahih olmaz.
Eğer emreden hükümdar değilse, me'mura karşı dava açmak sahih olur. '
İmamın (= devlet başkanının, hükümdarın) mücerred emri de ikrah olur. Hizânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Gammazlık davasında, malı alanın ismini ve nesebini söylemeye hacet yoktur. Fakat gammazı açıklar.
Şayet: "Beni, filan gammazladı da, zulmen zarar verdim." derse; bu kadarlıkla dava sahih olmaz. Keza: "Filan haksız yere zarar verdi." dese dava sahih olmaz. Hulasada da böyledir.
Bir kimse, "insanlar, bana, şu sebeple, haksız yere, şukadar zarar verdi." diye iddia edip şahitlerini de dinletir ve "Onlar da sultanın adamlarıdır. Gammazlıkla, haksız yere, şu kadar malımı aldılar." derse; bu dava ve şahitlerin şehadeti sahih olur.
Bunlar, alınan malı tayin etmeseler bile, gammazlığın sebebini açıklamaları gerekir. Böylece, onlara tazminat gerekip gerekemdiğine bakılır. Çünkü, bu hal onun hükümdarın adamlarına hücumu da olabilir.
Hükümdar: Benim onun üzerinde vacib hakkım vardır. O, onu bana vermekle emrolundu." der ve onun edasını isteyip, ondan alır. Bu gammazlık tazminatı gerektirmez. Çünkü, o bir haktır.
"O karıma geldi ve o yüzden sultandan mal aldı." derse, bu söz tazminati gerektirmez. Çünkü, o, bu sözüyle lüzumsuzluk yapmıştır. Bu şekildeki gammazlık için de tazminat gerekmez.
Tazminatın gerekmesi için, gammazın yalan söylemiş olması gerekir. Çünkü bu, mal almaya sebeb olur.
Mesela: Eğer hükümdarın yanında: "Gerçekten fülan mal buldu." derse işte bu, tazminatı gerektirir. Çünkü sultan, zahire hükmen bu sebebden o adamın malını almıştır. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam iddia ederek, kendisinden, birisinin rüşvet aldığını söylerse; onu tafsilatıyla açıklamadıkça, davası sahih olmaz.
Eğer onu tefsir ederse (- açıklarsa) davası dinlenir; değilse dinlenmez. Hulasada da böyledir.[7]
3- Akar Da'vası İle İlgili Mes'eleler
İddia olunan şey, bir akarsa, davacı onun dört hududunu ve sahiplerinin ismini (dedesine kadar) ve nesebini de söyleyecektir. İhtiyar Şerhi Muhtar'da da böyledir.
imâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre dedesini söylemesi gereklidir. Doğru olanı da budur. Siracü'I-Vehhâc'da da böyledir.
Bu hal, adam meşhur olmadığı zaman böyledir.
Eğer, adam şöhret bulmuşsa buna ihtiyaç yoktur. Bi'I-icma' babası da dedesi de söylenmez. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
ŞeyhıTl-İmâm el-Fakıyh el-Hakim Ebû Nasr Ahmed bin Muhammed Semerkandî, Şurût isimîi kitabında şöyle buyurmuştur:
Akar hakkında dava vuku bulunca, elbette onun bulunduğu, yer söylenmelidir. Sonra mahallesi sonra da sokağı söylenmelidir. Önce köyünden başlanır. Sonra mahallesinden, sonrada sokağından başlanılır. Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlini seçmektir. Çünkü onun mezhebi, önce umumdan başlamaktır. Sonra, umumdan hususa geçilir.
Ebû Zeyd el-Bağdadî de: Önce ehasdan başlanır; sonra, hususa çıkar" buyurmuştur. Çünkü ev, sokakdadır. Sokak mahallededir. Mahalle ise, köydedir.
Fakat, buna Muhammed bin Hasan güzel dememiştir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Da'vahmn elinde olan, müddeinin de, davalının da söylemesiyle doğrulanmaz. Belki de beyyine ile veya hakimin hakikat hali bilmesiyle olur. Kâfî'de de böyledir.
"Karşılıklı hak talebinde bulunmak haktır. Çünkü, elinde rehin olarak kalmak ihtimali veya bedelinin verilmiş olmaması ihtimali vardır.
Karşılıklı talep, bu ihtimalleri izale edip kaldırır.'- denilmiştir. Menkul eşyanın da, karşı tarafın elinde haksız olarak kalmış olması ihtimali de vardır. Hidâye'de de böyledir.
Şurût ehlinden bir cemaat: "Uygun olan, filan adamın evine bitişiktir." demek; "Filan adamın evinin yanında" dememektir." demişlerdir.
Bize göre, bunun ikisi de birdir. Hangisi söylenirse, o güzei olur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet, hududun üç tarafını söyler de, dördüncü tarafta susarsa, bunun zararı olmaz. Fakat söyler ve hata ederse, davalı: Bu şekilde bir hudud, benim elimde yoktur." "Böyle bir hudud, bana teslim edilmedi derse dava sahih olmaz.
Şayet davalı: "Bu hudud, benim haricimin yanındadır. Ve sen hata yaptın." derse, önada iltifat edilmez. Ancak, hata muvafık olursa, o takdirde dava düşer Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, bir ev iddia eyler ve hududunun birisinin Zeyd olduğunu söyler; sonra onun Amir olduğunu iddia ederse; davası kabul edilmez. Davalı ister "Galet etti." desin; isterse demesin fark etmez.
Bir adam, diğerine karşı, bir bağ iddia ederek hududunu da açıkladığında, hududun bir kısmı yani dördüncü hudud Yûsufun oğlu Ahmed'in oğlu, Amrin olur ve öyle yazılmış bulunur; iddia sahibi böyle söyler, şahitler de böylece şahitlik ederler ve hakim de bu bağın hükmünü, davalıya verirse, bu dava sahih olmaz. Zira onlar, hududun bir kısmında hata yapmışlardır.
Müddeî'nin o bağda tasarrufu caiz olmaz. Hizânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Şayet davacı, "dördüncü hududun bir eve bitişik olduğunu ve ona bir kapı açıldığını" söylerse; bu da kafi gelmez. Çünkü, ona bir çok ev bitişik olabilir. Elbette iyice tarif edilmesi gerekir.
Eğer bir şeye nisbet olunmuyorsa, o zaman, "mahalleye bitişik" veya "köye..." veya "nahiyeye bitişik" demesi gerekirki böylece tanınmış olsun. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bu, Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Zahirü'r-rivayeye göre, iki tarafın hududunu söylemek kafi gelmez.
Şayet üç tarafının hududunu söylerse, kafi geür. Dördüncü tarafın hududuna nasıl hükmedilin Bu hususta Hassa!, Vakıf Kitabı'nda şöyle buyurmuştur: Dördüncü hudud da, önceki hududa varana kadar üçüncü hududun haddi kadar kabul edilir.
Dördüncü hudud, iki kişinin mülküne bitişir ve her birinin tarlası da ayrı ayrı olur veya birinin tarlası ile, bir mescide bitişir ve müddeî de: "Hudud, fülanın yerine bitişiyor." der de diğerini söylemezse veya mescidden bahsetmezse; dava sahih olur.
Bazıları da: Bu iki halde de, dava sahih olmaz." buyurmuşlardır. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, hududlu yerini dava ettiğinde de bu yerin hududunun birisi veya tamamı kendi mülküne isabet ederse; ayırım yapmaya ihtiyaç var mıdır?
"Yoktur." denilmiştir.
Şayef, iddia olunan (= da'vaîmın = müddeâ aleyhin) mülküne isabet ediyorsa; o zaman ayırım yapmaya ve açıklık getirmeye ihtiyaç hasıl olur. "İddia olunan yer, bir tarla olduğunda da cevap aynıdır" denilmiştir. Eğer iddia olunan yer bir ev veya menzil yahut bir yurt ise, ayırım için duvar söylemeye ihtiyaç yoktur. Zaten duvar* ayırımını yapıyor. Muhıyt'te de böyledir.
Ağaç fasıla olarak sahih olmaz. Fakat çift ağaçsa, fasıla olabilir. Eğer ağaç, iddia edilen yerin tamamını ihata ediyorsa, onun fasıla olması sahih olur. Hulâsa'da da böyledir.
Yol, fasıla olarak kafi gelir.
Esahh olan, onun enini boyunu beyane hacet yoktur.
Nehir (= ırmak) fasıla olamaz.
Esahh olan ise fasıla olmasıdır.
Hendek de böyledir. Hizânetü'l-Müftîiî'de de böyledir.
Nehrin enini boyunu söylemek şart mıdır?
Esahh olan şart değildir, Hmınetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Hudud yol ise, onun köy yolu, kasaba yolu şeklinde söylenmesine ihtiyaç yoktur. Muhıyt'te de böyledir.
Zahiru'l-Mezhebde, sur, hudud olarak sakindir. Füsûlti'l- Imâ-diyye'de de böyledir.
Esahh olan da budur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Mezarlık bir tepede ise hudud olur; değilse olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, on dönüm tarla idda eder ve hudutlarını da söyler fakat, bu tarla dokuz dönüm gelirse (bir dönüm noksansa) eğer bu tarla, diğer tarlaların arasında ise, o tarlaya tecavüz edilmiştir. Delilleriyle birlikte, bu müddeînin davası on dönüm olarak sahih olur.
Şayet, bu bir dönümün hangi taraftan noksanlaştığı söylenmiyor ve bilinmiyorsa, ona, on dönüm olarak hükmedilmez. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Şayet müddeî: "Vakıf arazisine bitişik." derse; o vakfın musarrıfını açıklaması gerekir.
Eğer: "Memleket arazisine bitişik." derse; o memleketin emirinin ismini söylemesi icab eder. Emir iki tane olsa bile yine böyledir. Hulâsada da böyledir.
Davacının, tarlasını "Filan adamın varislerine bitşiktir." diye tarif etmesi kafi değildir. Muhıyt'te de böyledir.
"Filan adamın veresesine bitişiktir." diye yazılsa bile, dava sahih olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
"Ben, güvenilir bir yazı gördüm ki, o yer, fülan adamın bıraktığı eve bitişiktir." diye yazılmış, denilse dava da sahih olur; hudud da sahih olur. Bu güzeldir.
Şayet, müddeî "tarlasını, yolun ortasına bitişik." diye iddia eylese; bu da kâfi gelmez.
Eğer, hudutlarından birisinin sahibinin adını bilemezse; "bu, filanın elindedir." demek kafi gelmez. Çünkü, bununla bilgi hasıl olmaz.
Eğer, "hudutlarından birisinin, memleket arazisine bitişik olduğunu" söylerse; —filanın elinde demese bile— davası sahih olur. Fakat, ayırt edicinin açıklaması şarttır. Füsûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.
Yollar, mezarlıklar ve havuzlar gibi, müstesniyattan olan hudutlardaki şartlarda, alimler ihtilaf eylediler:
Bazıları: "Onları söylemek şarttır."; bazıları da: "Şart değildir." demişlerdir. İmtiyaz olsun diye, bunlardan da söz etmek lazımdır.
Zamanımızda bu gibi müstesnaların hudutları yazılmıyor.
Gerçekten, dört tarafı böyle bir yere bitişik yerin davası veya satışı sahih olmaz. Çünkü ona ayrılık hakkı tanınmaz. Bu gibi müstesniyatin yanlarında nehir varsa, onu söylemek gerekir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Zahîrü'd-Dîn el-Mürğînânî: "Kabristanlık düz bir yerde olursa onun hududunu belirtmek gereklidir," buyurmuştur. Füsûlü'l- Imâ-diyye' de de böyledir.
İmâm Nesefî ve Şeyhu'I-İmâm Serahsî: "İstisnaların içinde mescitler, kabristanlıklar umûmî yollar, havuzlar ve benzerleri, yardır. Hassaten bir köyü satın almak gibi, bunların da hudutlarını söylemek, mikdarını, enini boyunu, bildirerek kayda alıp deftere yazmak mutlaka gerekir," buyurmuşlardır.
Seyyidü'l-İmâm Ebû Şüca\ müslümanlarm işlerinde kolaylık olsun idye bu şeylerin hududunu şart koşmamıştır.
Fetva'da buna göredir. Hulasa'da da böyledir.
Zamanımızda, bu yazılmıyor. Sözleşme yapanlar, gerçekten bunu tanıyorlar.
Fakat bazı alimlerimiz bunu reddediyorlar.
Muhtar olan da budur. Çünkü, satılan şey şehadet zamanında hakim yanında belli olmuyor; elbette ta'yini gerekmektedir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam,,bir başkasının elinde olan bir evi iddia ettiğinde, hakim ona:' 'Evin, hududunu biliyor musun? diye sorar.
O ada: "Hayır." der sonra da, hududunu açıklamaya çalışırsa, davası dinlenmez.
Fakat: "Hudud sahiplerini isimlerini bilemiyorum."der; ikinci defa da, onları söylerse, davası dinlenilir. Tevfika ihtiyaç kalmaz. Hulasa'da da böyledir.
Şayet: "Hududlarm hududunu bilmiyorum." der; bundan sonra da: "Ben, bununla hududlan bilmediğimi ve hudud sahiplerinin adlarını bilmediğimi kasdeyledim." derse, özrü kabul edilir ve davasına bakılır. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, hudutları bildiğini iddia ederek onları söyler ve tarifinde: "İçinde ağaçlar da vardır." derse, dediği yer, aynı yer olduğu halde, içinde ağaçlar bulunmazsa, dava batıl olmaz.
Keza: "Ağaçların bulunduğu yerde» duvar da vardır." derse; dava geçerli olur.
Şayet iddia sahibi, tarif ederken: "İçinde ağaç yok; duvar da yok." der ve orda da davanın başlangıcından sonra olması mümkün olmayan, büyük bir ağaç, olur ve hudud da aynı hudud olursa dava geçersiz olur.
Bir adam, bir yer iddia edip hududunu söyleyerek: "On dönümdür." der; o yer de on dönümden fazla gelirse; dava düşmez. Şayet: "O tarlaya3 on ölçek tohum ekilirdi." der; o yer de, dediğinden fazla veya noksan ekilen bir yer olur, yalnız hudutlar aynen tutarsa, dava düşmez. Zira bu hilaf muvafakata muhtaç olmaz. Kimi insan sık eker; kimi de seyrek. Bu şekildeki, fark ordan ileri gelebilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da . böyledir.
Bir adam, bir yerde, mahdut (= hudutlanmış) bir yeri dava eder, hudutlarını da açıklar; "hududunda, üzüm bağı olduğunu" veya "ev olduğunu" söylemezse; şahitler şehaöette bulunurlarsa dava dinlenir mi? Şahitlere itibar edilir mi?
Şemsii'I-Eimme Serahsî'nin Fetvâsı'nda şöyle zikredilmiştir: Dava da, şahitler de sahih olmaz.
Şemsü'I-Eimme Evzecendî'nin Fetvasında ise, eğer müddeî şehrini, mahallesini yerini ve hududunu açıklarsa, davası sahih olur. Hududlanndan birini terk etmesi, davanın düşmesini gerektirmez. Zahîrü'd-din el-Mürğînâni, fetvanın cevabında: "Şayet hakim bu davayı kabul ederse caiz olur." buyurmuştur.
"Şehri, köyü mahallesi lazım değildir." denilmiştir. Reşîdü'd-dîn de "Elbette, hangi yerde ise, cehaletin kalkması için, yazılır." buyurmuştur.
Yazılırken de, elbette köyü ve yeri yazılmalıdır. Çünkü hududunu söylese de mekanını söylemese, cehalet baki kalır.
Şurût ehlinin ihtilafı, yukardan aşağıya mı yoksa aşağıdan yukarıya mı olduğu hususundadır. îcma' yalnız açıklama yapmakdadır. Füsûlü'l-Imâüiyye'dt de 'jönledir.
Bir adamın, yağmur ve abdest suyunun akıntısının yerini iddia eden kimse, onu iyice beyan edip açıklamalıdır. Hizânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Uygun olan, su yolunun evinin önünde veya arkasında olduğunu beyan etmektir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer bir adamın arazisinde, bir su yolu veya evine yol iddia ederse; bazı rivayetlerde "davası dinlenmez. Şahitleri kabul edilmez. Ancak yerini, uzunluğunu genişliğini açıkladıktan sonra davasına bakılır." tarzında vaki olmuştur.
Asi Kîtabı'nda ise: "Şahitleri kabul edilir. Davası dinlenir.'* denilmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerinin tarlasını yarıp kanal yaptığım veya su akıttığını iddia ettiğinde, elbette yarılan tarlasını ve kanal olan yerin, tarlanın sağında mı solunda mı? iyice açıklaması, nehrin uzunluğu ve eninin ne kadar olduğunu, derinliğini tamamen belirtmesi gerekir.
Eğer davalı da bunu ikrar ederse; ilzam edilir. Eğer inkar ederse, iddia edilen yere kanal yapılıp yapılmadığına dair yemin verilir.
Keza, "eğer, yerine,' ev yaptığını" iddia ederse; bina yapılacak yeri iyice vasıflamadıkca davasına iltifad edilmez.
Evin uzunluğunu, enini, ağaçtan mı, kerpiçten mi yapıldığını bilirse, davasına bakılır; değilse bakılmaz.
Keza, arsasına ağaç diktiğini iddia ederse, işte o da yukarda söylenen gibidir. Davacı açıklama yapar; davalı da kabul ederse, oha,; evini ve ağacını sökmesi emredilir.
Eğer inkar ederse, yemin verilir. Allah adına, ben bina yapmadım ve ağaç dikmedim diye yemin eder.
Şayet yeminden kaçınırsa, binasını ve ağaçlarım sökmesi emredilir. Füsûlü'l-Imâdîyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerinden, "bir evin, onda üçünü" iddia eder ve: "Bu üç sehim, bu evin onda üçü hudutlu benim rnülkümdür ve hakkımdır. Bu da'vahnın elinde haksız olarak duruyor." derse evin tamamından söz etmez; böylece, şahitler de evin tamamından bahsetmezlerse işte bu dava ve şahitler de evin tamamından bahsetmezlerse işte bu dava ve şahitler makbuldür. Mnhıyt'te de böyledir.
Şüyu'lu evin yarısını gasbetme davasında, iddia olunan adamın elinde bulunan evin, tamamından bahsetmek şart mıdır?
Alimler, bu hususta ihtilaf eylediler: Bazıları: "Şarttır." dediler. Çünkü, zoraki alınan evin yarısı elinde olanın evinin yarısından başkası olamaz.
Bazı alimler de: "Evin yarısı, iki kişiden birinin olduğu tasavvur edilerek, o kişiye ait olan yerin alınmış olması ihtimal dışı olamaz." demişlerdir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Kendi hissesine düşmesi sebebiyle iddiada bulunan zat, elbette ve elbette hissesini iyice açıklaması gerekir.
Bu, hakimin hükmüyle mi veya sahibinin rızasıyla mı oldu, beyan etmesi lazımdır. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, başkasının evini satıp, onu da müşteriye teslim ettiğinde, asil ev sahibi gelerek evi satıcıdan dava ederse; dava sahih olur mu?
Duruma bakılır: Eğer, evi almak istiyorsa, dava sahih olmaz.
Şayet gasb yoluyla olduğunu ve tazminatı istiyorsa; ihtilaflıdır.
Fakat, meşhur olanı gasb akarda olur.
Evde gasb tazminatı gerektirir mi?
Satışı ve teslim edilmesinden dolayı tazminat olup olmadığı hususunda iki rivayet vardır. Bunun ikisi de İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den gelmiştir. Muhıyt'te de böyledir.
Esahh olan, gerçekten akar, satış ve teslim sebebiyle, tazmin ettirilir. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Şayet evin asıl sahibi, satışa izin verip nz& gösterir ve bedelinin alınmasını isterse; davası sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, babasının bıraktığı bir evi babası hasta iken kendisinin ondan satın aldığını iddia eder, diğer Varisler de bunu inkar ederlerse; "bu dava sahih olmaz." denilmiştir.
Bazı alimler ise: "Bunun sahih olması uygundur." demişlerdir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, bir akarı sattığında, oğlu, karısı veya bazı yakınları bu satışta hazır bulunurlar ve bu satışı bilirler; alanla satan arasında teslim tesellüm de vuku bulur; zamanla müşteri o akar da tasarrufta bulunur; sonra da, o hazır bulunan şahıslardan birisi, müşteriyi dava ederek, o yerin kendi mülkü olduğunu iddia ederse; —her ne kadar, satış vaktinde o yer, satanın malı olmasa bile— Semerkant'ın müteahhirin alimleri, bu da'vanm sahih olmayacağ hususunda ittifak etmişlerdir
Sükût ikrarı gerektirir." buyurmuşlardır.
Buhara alimleri de, bu davanın sahih olacağına fetva vermişlerdir.
SadrıTş-Şehîd ise, Vakıat Kitabında: "Müfî, iddia sahibine bakar ve ihtiyatla fetva verirse, güzel olur." buyurmuş ve "Eğer bu mümküın olmazsa, Buhara alimlerinin görüşüne göre fetva verir." demiştir.
Şayet, satış vakti huzurda olan şahıs, gelip müşteriden bedeli alır ve akarı o teslim eder ve "satıcının kendisini gönderdiğini" söylerse; bundan sonra, "bu mülk benimdir." iddiasına bakılmaz ve davası kabul edilmez.
Bu şahsın, o akarın satışına rıza göstermiş olduğu, bedelini aldığından belli olur. Ve bundan sonra, "bu mülk benimdir." davası geçerli olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, başkasının elinde bulunan bir evi iddia eder ve: "ben, bunu senin küçüklüğünde, vasıyyetin üzerine satın aldım." diyerek vasisini ve nesebini söylerse; dava sahih olur.
Keza: "Ben senin vekilinden satın aldım." derse; dava yine sahih olur,
Fakat: "Vekilim senden satın aldı." derse dava sahih olmazj. Hulasada da böyledir.
Bir adam, başka bir şahsın elinde bulunan bir evi iddia ettiğinde bu davasında: "Bu ev, benim ölen babamdan miras kalan bir evdir. Benim, bir de kız kardeşim filane vardır. Başka da mirasçımız yoktur. Babam, evden başka elbise ve hayvan miras bırakmıştır. Biz, bu mirası aramızda taksim ettik. Bu gün, hisseme karşılık bu ev bana düştü. Bu sebebden dolayı, bu ev benim evimdir. Bu adam, haksız olarak oturuyor." derse, dâvası sahihdir.
Fakat, elbette onun: "Ben, kız kardeşimin hissesini o mallara mukabil aldım." demesi gerekir ki, davası sahih olsun ve evin tamamı ona teslim edilsin.
Şayet, davasında: "Babam Öldü. Bana ve kız kardeşime bu evi terk eyledi" der; sonra da: "Gerçekten, benim kız kardeşim bu evin bana düşdüğünü ikrar eyledi." der; kız da ikrarını doğrularsa, Şeyhu'l-İslâm 'Evzecendî: "Bu dava sahih olur." demişdir.
Fakat, en isabetli olanı, her üç halde de, davanın sahih olmamasıdır. Muhiyt'te de böyledir.
Şemsii'l-Eimme Evzecendî şöyle buyurmuştur: Bir kimse, başkasında olan belirli bir şeyi iddia eder ve: "Bu, benim babamın malıdır. O da öldü. Bana ve filanlana bunu miras olarak bıraktı." der ve vereselerin adlarını ve sayılarını söyler fakat şahsî hissesinin nisbetini belirtmezse; işte bu dava sahihdir.
Fakat hakkını istemede, hissesini muhakkak belirtmesi gerekir. iŞayet varislerin adedini1 söylemez ve: "Babam öldü. Bu şeyi bana ve bir topluma terk eyledi. Bunda, benim hakkım vardır ve şu kadardır." der ve onun teslim edilmesini talep ederse; onun bu davası kabul dilmez. Varislerin sayısını mutlaka söylemesi gerekir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, babasından veya anasından miras kalan bir evi iddia ettiğinde, ölenin nesebini söylemezse; (şöyleki: "Babamdan bana miras kaldı." dese de, babasının adım ve nesebini söyelmese) davası sahih olmaz.
Şemsü'l-İslam el-Evzecendî: "Bu dava dinlenmez." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir,
Bir adam, diğerinin elinde olan bir şeyi iddia ettiğinde, sadece davalının ikrarı ile dava sahih olmaz.
Bir adam dirhemler iddiasında bulunduğunda davası esnasında: "Benim onda bin dirhem alacağım vardır." der; o adam, da, bunu ikrar ederse; alimlerin ekserisine göre, bu dava sahih olmaz. Hizânetü'I-Müftîn'de de de böyledir.
Sstdfu'ş-Şehîd, Edebü'l-Kâdı Şerhı'nin elli ikinci babında şöyle buyurmuştur: "Gerçekten müddei O, bu şeyin benim olduğunu ikrar etti. Emredin de bana teslim etsin." der; fakat, "benim mailindir." demezse; bütün alimler: "Bu dava kabul edilir ve o şeyin iddia sahibine verilmesi emredilir.'' buyurmuşlardır. Füsûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.
İctna' şunun üzerinedir. Şayet bir kimse: "Bu şey benim mül-kümdür." dediğinde, o mülkü elinde bulunduran' şahıs bunu ikrar ederse; veya: "Benim, onda şu kadar alacağım vardır." dediğinde, müddeâ aleyh (= davalı) bunu kabul ederse; gerçekten bu dava sahih olur ve beyyineye itibar edilir,
Bu durumda, eğer müddeâ aleyh inkar ederse, ikrarına karşı. yemin ettirilir mi?
Fetva: İkrarı üzerine yemin ettirilmez. Ancak, mal üzerine yemin verilir. Füsûîü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
İkrar sebebiyle, mal davası sahih olmadığı gibi, ikrar sebebiyle nikah davası da sahih olmaz.
Şayet davasında, mal elinde bulunan şahıs: "Bu mal, senindir." derse; o zaman dava dinlenir. Çünkü, bu davacı bağış sebebiyle mala sahib olmuş sayılır.
Bir tarafı def için,-'ikrar davasının sahih olup olmayacağında, alimler ihtilaf etmişlerdir: Şayet, müddeâ aleyh (= davalı) beyyine ibraz eder ve davacı da onda hakkı olmadığını ikrar ederse; durum ne olur? veya davalı "gerçekten da'vacı: "Bu benim malım olduğunu" ikrar eyledi diye beyyine gösterirse kabul edilir mi? Alimlerin ekserisi: "Malı vermekte ikrar davası sahih olur." buyurmuşlardır. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.[8]
3- YEMİN
Bu babda:
l) Yemin Talep Etme ve Yeminden Kaçınma;
2) Yemin Etmenin ve Yemin Talep Etmenin Keyfiyeti;
3) Kendisine Yemin Teveccüh Edip Etmeyen Kimseler ile Yemin Verilmesi Helâl Olup Olmayan Kimseler[9]
olmak üzere üç bölüm vardır.
1- Yemin Talep Etme Ve Yeminden Kaçınma
Yemin vermek için, yeminin manasını rüknünü, şartını ve hükmünü bilmeye ihtiyaç vardır.
Yemin, —lügatte— kuvvet ve kudretten ibarettir.
Burada kuvvetin manası, yemin, yemin eden şahsın inkarını, —davacının hali hazırdaki davasını reddetmek sebebiyle— kuvvetlendiriyor, demektir.
Yeminin Rüknü: Bir haberin iki tarafından birini Allahu Teâlânın adını zikrederek takviye etmektir.
Yeminin Şartı: İnkar edicinin inkarıdır.
Yeminin Hükmü: Da'vadan kesilmek, münakaşadan ayrılmaktır. Hatta, yeminden sonra davacının davasına —Şayet beyyinesi (şahidi, senedi ve emsali şeyler) olmaza—davasına bakılmaz.
Hasan bin Ziyâd, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir adam, başka bir şahıs için iddia ettiği şeyin, kendisinin olup olmadığında şüphe ederse; uygun olanı eğer o beyyineye, razı olmazsa, hasmını rızaya zorlamalı; yemin vermede aceleci olmamalı ve anlaşmaya gayret etmelidir. Eğer şüphe ederse, bakılır: Eğer re'yi davasının hak olduğu hususunda ise, ona yemin ettirmeye genişlik yoktur.
Eğer davasının batıl olduğuna galip zannı varsa, yemin vermeye genişlik vardır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Yemin verme sahih davalarda olur. Fasid davalarda olmaz. Fü-sûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Şayet dava sahih ise, iddia edilen şahıstan yemin etmesi istenilir. Eğer inkarda bulunuyorsa, ona göre hükmedilir.
Eğer yemin ederse, dava geçersiz olur. Kenzü'd-Dekâik'te de böyledir.
Münkire yemin tevcih edilince, dilerse yemin eder; —eğer doğru ise— dilerse, malı verir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Hakim yemin vermeksizin, davacının hakimin huzurunda yemin vermesi geçersizdir. Zira yemin vermek hakimin hakkıdır. Künye ve Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Dört şeyde, hakim davalıya yemini, davacı istemeden önce verir:
Birisi: Şefî'dir. Şefi' hakimden, şüf'a için hüküm isterse; hakim —her ne kadar müşteri istemese bile— gerçekten şüf'a hakkını isteğine dair, ona yemin verir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, hakim yemin etmesini istemez.
İkincisi: Buluğa erişen bakire, eğer hakirrfden ayrılık talebinde bulunuyorsa, hakim ona, —kocası istemese bile— ayrılmak için bülüğa eriştiğine dair Allah adına yemin ettirir.
Üçüncüsü: Müşteri kusuru sebebiyle satın aldığı malı geri verecekse; hakim, ona; o malı kusuruyla kabul edip etmediğine dair yemin verir.
Dördüncüsü; Kadın, kaybolmuş kocasının malından nafaka almasını hakimden istiyorsa; hakim de ona kocası giderken, kendisine nafaka verip vermediğine dair, Allah adına yemin verir.
Bu nafaka mes'elesinde, yemin bi'1-icma gerekmektedir. Füsûlü'Hmâdîyye'de de böyledir.
İstihkak davasında, hak sahibi "Ben, satmadım; bağışlamadım; tasadduk etmedim." diye Allah adına yemin eder.
Bu, Ebû Yûsuf (R.A.)'a göredir.
Diğer imamlarımıza göre, davacı istemedikçe, hak sahibi yemin etmez. Hulasa ve Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, ölüye karşı alacak iddiasında bulunursa, varislerin ve vasinin talebi olmasa bile, Allah adına "Ölen adam borcunu ödemedi" diye yemin eder. Bu bi'1-icma böyledir. Ve bu şahıs, yine Allah adına "Ödemedi" diye ve "ona bir şey bağışlamadığına" ve "bir şeyi, ona helal etmediğine" ve "onun, kendi yanında da hiç bir rehinin olmadığına" dair yemin eder. Hulasada da böyledir.
Şahitler varken; hüccet mevcutken, yemin verilmez. Ve yemin edilmez. Ancak* bazı mes'eleler hariçtir. Şöyleki:
Birincisi: Da'vacı yemin eder. Öyle davacı ki, alacak davasında hiçbir yerde ölen adama karşı hakkını terk etmedi, işte bu zaman davalının isteği de olmasa, yemin ederki hakkım ölen adamdan almamıştır. Bu Allah Tealamn hakkı gibidir davasız da yemin eder.
İkincisi: Satılmış bir şeye hak sahibi olan zat, o malı satana karşı, satmadığına, bağışlamadığına, ona sadaka olarak vermediğine ve o malın bir gün kendi mülkünden çıkmadığına dair yemin eder.
Üçüncüsü; Beyyinesi ile birlikte kaçan köleyi, Allah adına yemin ederek kendi mülkü olduğunu, ne satış ne de bağış cihetiyle mülkiyetinden çıkmadığına yemin eder.
Da'vacı: "Benim, şehirde ona karşı şahitlerim vardır." dediğinde davalı; "Yemin et." derse; o yemin eder. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre yemin etmez. Ancak, onun hasmına: "Nefsin için, üç günlük kefil ver. Çünkü kaçarsın da davacının hakkı batıl olur." denilir. Bu durumda, onunda güvenilir birisini kefil göstermesi gerekir. Böylece kefil vasıtasıyla fayda sağlanmış olur. Kâff'de de böyledir.
Şayet "hayır" derse veya "şahitlerim kaybolmuş" veya "hasta olmuşlar." derse; davalı yemin ettirir.
Alimlerimiz: Davacı, "şahitlerinin kaybolduğunu veya hasta olduğunu söylerse; davalı, hakimden, "onun isimlerini verdiği yere sorup hakikati öğrenmeleri için, emin kişi göndermesi talebinde bulunur. Eğer o emin kişi, onların hasta veya kayıp olduğunu söylerse;. o zaman yemin verilir. Bunun haricinde yemin ettirilmez. Şayet şahitleri şehirde hazırsa yemin verilmez onlar dinlenir." buyurmuşlardır.
Da'valı yeminden kaçınırsa; mal, davacının lehine, davalının aleyhine hükmedilir.
Bizim indimizde, yeminden kaçındığı için ve bunu hakimin yanında yaptığı için böyledir. Kâfi'de de böyledir.
Müddeâ aleyh (- davalı) davacıya karşı yeminden kaçınırsa, mal reddedilmez. Hıdâye'de de böyledir.
Hakimin davalıya, üç defa: "Yemin etmiyor musun?" demesi uygun olur.
Yemin ederse eder; etmezse, aleyhine hükmedilir. Bu davada iddia olunan şey ne ise, alınarak davacıya verilir.
Hakim yemin etmesiniüç defa arz eylediği halde, yemin etmezse, yeminden kaçınmış diye hükmolunur. Kâfi'de de böyledir.
Bu tekrarı, Hassâf ihtiyat olsun diye söylemiştir.
Fakat, hakim bir defa söyledikten sonra, yemin etmezse, yeminden kaçınmış diye hükmedilir.| Sahih olanı da budur.
Şayet hakim üç defa arz ettiği halde yeminden kaçınırsa; hakim, onun aleyhine hükmeder. Sonra, eğer o adam: "Ben, yemin edeceğim." derse; hakim, ona iltifat etmez.
Şayet: "Ben, hükümden önce yemin eyledim." derse; onun bu sözü kabul edilir. Bazı alimlere göre, hükümle yeminin arası fevrî olmalıdır. Hassâf'a göre, fevrîlik şart değildir. Fetvâ'da buna göredir. Füsûlü'I-Inıâdiyye'de de böyledir.
Şayet hakim, bir defa yemini arz eder; o adam da: "Yemin etmem." der; hakim ikinci defa yemin etmesini teklif ettiğinde adam yemin etmek isterse; hakim ona: "Billahi de." der. Bu şahıs yine: "Yemin etmem." derse; hakim üçüncü defa yemini arz eder. Bu şahıs, yine: "Yemin eylemem." derse; gerçekten hakim, onun aleyhine hükmeder.
Davalı hakime, ikinci arzından sonra: "Bana, üç gün mühlet ver." der; üçğün geçtikten sonra da gelip: "Ben,yemin etmem." derse; hakim, ona üçüncü defa yemin arzetmeden önce, hüküm vermez. O kaçınırsa, aleyhine hükmeder. Yoksa, üç günlük mühlete itibar edilmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Yeminden kaçınmak, bazen hakiki olur. "Ben yemin etmiyorum." demek gibi...
Bazen de hükmî olur: Şöyleki: Adam yemin etmez ye susar. Bunun hükmü de, şayet duymamak ve benzeri bir afeti yoksa, öncekinin hükmü gibidir.
Sahih olan da budur. Kâfî'de de böyledir.
Şayet hakim, davalıdan davayı sorduğunda, susar ve hakimin her suâline cevap vermezse; hakim, davacıya, "davalıdan, bir kefil almasını emreder. Böylece, ondan hadiseyi dinleyip, davalınn söylememesinde bir afet olup olmadığını anlar.
Şayet hakim, afet olmadığını anlarsa; tekrar mahkemeye çağırır ve ona yemin etmesini teklif eder ve bunu üç defa tekrar eder. Yemin etmezse, hakim aleyhine hükmeder. Şayet da'valı kabul de, inkar da etmezse, ona yemin verilmez. Ve habsedilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
İmâmeyn'e göre, o münkir kabul edilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer hakim, davalının dilinde arıza olduğunu bilirse (onun ahras olması gibi.,.) ona işaret etmesini emreder. Ve onun işaretiyle amel eder.
Eğer işaretiyle davayı kabul ederse, bu kabulü tamam olur. Eğer inkar ederse; ona yemin teklif edilir. Eğer, yemini işaretle yaparsa; yemini yemin sayılır. Eğer, işaretiyle yeminden kaçınırsa; yeminden kaçınmış hükmü verilir. Zehiyre'de de böyledir.
Bir adam bir kadını nikahladığını iddia ettiğinde, kadın bu nikahı inkar ederse veya kadın nikahı ikrar ettiği halde, erkek inkar ederse; yahut erkek talakdan sonra, iddetin tamam olduğuna iddia ederek "iddetin içinde, kadına rücû eylediğini" dava eder; kadın da bunu inkar ederse; veya kadın bunu iddia ettiği halde, erkek inkar ederse; veyahut da, bir kimse bilinmeyen bir adamı "kölemdir." diye iddia eder; veya bu köle, "kölesiyim." diye iddia eder ve bu şahıslar karşılıklı mahkeme olurlar veya köle "azad olduğuna" iddia ettiği halde, efendisi bunu inkar ederse; veya bir adam, "iddia olunanın, kendi oğlu olduğuna" dava eder ve ümm-ü veledimdir." der; veya kadın "çocuğun efendisinden olduğunu iddia ederek, "o da öldü." derse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o, onun ümmü veledidir. înkar eden, yemin etmesini isteyemez.
Bu yedi mes'ele de durum böyledir. İmâmeyn'e göre ise, yemin etmesini ister. Yeminden kaçınırsa, aleyhine hükmedilir. Hidâye'de de böyledir.
Keza, dava nikahla, süt emme mes'elesi olursa veya nikah işi olursa, İmâmeyn'e göre yemin ettirilir. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Fakat efendi, "cariyeden doğan çocuğu" iddia ederse; bu ikrarı ile sabit olur. Onun inkarına iltifat olunmaz. Bu dava iki taraftan da tasavvur edilir.
Kadî Fahruddin, Cami-i Sağîri'nde şöyle denilmiştir:
Fetva, İmâmeyn'in kavli üzerinedir.
"Uygun olan, iddia olunanın haline bakmaktır. Eğer mazlum ise, ona yemin verilmez. Ve, onun sözüyle, hakkı alınır." denilmiştir. Kâfî'de de böyledir.
Yenâbi'Me şöyle zikredilmiştir:
Bir kadın, kocasını mahkemeye çıkarır ve kocası da, onun "kâhini inkar ederse; hakim, kocasına yemin verir. Eğer, yemin ederse hakim: "Aralarınızı, ayırdım." der.
Halef bin Eyyub, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Hakim,-kocaya: "Eğer, bu senin karınsa boşmudur?" der; koca: "Evet." derse, kadın boş olur. Sîrâcü'I-Vehhâc'da da böyledir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli: Şayet nikahta yemin isten-jnezse ve dava kadın tarafından açılmışsa; kadın, hakime: "Bunula karı-koca olmamıza imkan yok. Çünkü, bu benim kocamdır. Bu, nikahı inkar ediyor. Ona emreyle de beni boşasın" der.
Kocası boşamaz ve bu, nikahı ikrar (= kabul) olursa; durum ne olur?
Fahru'l-fslâm Ali el-Pezdevî: "Kocaya: "Ona şöyle, söyle: "Sen benim karımsan, seni boşadım; de." denilir; O da boşarsa, kadın boş olur; değilse olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet da'va, kocası tarafından açılmış olur ve koca: "Ben onun bacısını alacağım." der veya onunla beraber dört karısı bulunursa, o zaman, hakim onun karısı olduğunu, anlar ve ona: "Eğer öyle istiyorsan, bu kadını boşa." der ve "Sonra da, onun bacısını veya ondan sonra dördüncü kadını alırsın," diye ilave eder. Bedâi"de de böyledir.
Ancak, eğer erkeğin ikran ile neseb sabit oluyorsa nesebde, yemin teklifi yapılır. Hidâye'de de böyledir.
Bir adamın, ana-babasım, çocuğunu, karısını ve efendisini beş defa ikrarı sahih olur. Çünkü, gerekeni ikrar eylemiştir. Bunlardan başkasını ikrarı sahih olmaz.
Kadının ikrarı ise, ana-baba, koca ve efendisinde dört defadır.
Bunların haricinde, çpcuğu hakkındaki ikrarı sahih olmaz. Çünkü, onda başkasının nesebi olmak ihtimali vardır.
Ancak kocası, çocuk hakkındaki ikrarını kabul eder veya çocuğun kendinden olduğunu kabul ederse; kadının bu ikrarı kabul edilir. Gâyetü'l-Beyân 'da da böyledir.
Bunların tamamı, davacının bunların hiç birini dava etmemesi halinde böyledir.
Fakat, bu dava mal davası olursa; bu hususlarda, (Meselâ: Kadın, "filanın, kendisini şu kadar mehirîe nikahladığını, sonra da duhûlden önce, boşadığını iddia ederek, nısıf (= yarım) mehir İstiyorsa; veya talak iddiasında bulunmuyor da, nafaka iddiası ediyorsa; işte bu hallerde) hakim hilafsız olarak yemin verir. Fetâvâyi Suğra'da da böyledir.
İddia eden: "Ben, iddia olunanın baba bir kardeşiyim. Babamız öldü ve da'valının elinde miras olarak malı kaldı veya bir oda iddia ederek: "Bu oda benimdir. Kardeşim, onu evine katmış." der; odayı elinde bulunduran kardeş de onu inkar ederse; yahut davacının iddiasını, davalı inkar ederse; veya hibe eden hibesinden dönmek ister; hibe edilen de; "Ben, senin kardeşinim." dediğinde, bağış yapan "onun, neseben kardeş olduğuna dair yemin etmesini" isterse; bi'1-icma bu hakkıdır. Şayet yeminden kaçınırsa; maadan da nesebden de düşer. Kâfî'de de böyledir.
Hadlerde ise, bi'1-icma yemin istenilmez.
Fakat sirkat bundan müstesnadır.
Bir adam, diğerine karşı, "hırsızlık yaptı." der; o da bunu inkar edere; o zaman, onun yemin etmesi istenilir.
Şayet, yeminden kaçınırsa, di kesilmez. Lakin mal tazmin ettirilir.
Lanetleşmede böyledir. O hususta da yemin istenilmez. Bu bi'1-icma böyledir. Çünkü, bu da mana batkınımdan cezadır. Şayet kadın kocasına karşı böyle bir iddiada bulunur ve onun, iftİTa cezasından dolayı, kazf cezası için yemin etmesini isterse, gerçekten ona yemin ettirilmez. Sirâcü'l-Vehhıâc'da da böyledir.
Sadru'ş-Şehîd şöyle buyurmuştur:
Hadler de, bi'1-icma yemin istenilmez. Ancak bir hakka taalluk ediyorsa, meselâ: Zina sebebiyle kölesini azad etmeyi talik etmiş ve: "Eğer sen, zina edersen, hürsün." demiş; köle de, zina eylediğini iddia eylemiş ve ona karşı bir beyyineisi de yoksa, efendisi onun yemin etmesini ister.
Böylece, yeminden kaçınırsa, onun hürriyetinin zina sebebiyle olmadığı sabit ol:ur. Tebyîn'de dte böyledir.
Sonra efendiye "köleni zina ettikten sonra mı azad ettin." diye yemin verilir. O da yemin eder de, "hayır" dersej bu kölenin zina sebebiyle azad edilmediği sabit olur.. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerine karşı bir iddiada bulunur ve o şahsın kendisine "ey münafık, ey zındık, ey kafir" dediğini söyler veya dönüp tokatladığını iddia ederse veya ta'ziri gerektiren bunlara benzer bir iddiada bulunur ve yemin etmesini isterse; bu durumda hakim, yemin verir.
Eğer, iddialı yemin ederse, bir şey gerekmez.
Eğer yeminden kaçınırsa ona ta'zir cezası verilir. Yemin ile gaye tahakkuk eder. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, başkasına kısas iddiasında bulunur; o da inkar ederse, bi'1-icma yemin etmesi istenilir. Hidâye'de de böyledir.
Şayet yemin ederse, cezadan kurtulur. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Eğer yeminden kaçınırsa, —nefsinin haricinde,— kısas lazım gelir.
Eğer, nefsi hakkında yemin edemezse, ikrar veya yemin edene kadar hapsedilir.
Bu, Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
İmâmeyiTe göre ise, iki halde de diyet gerekir. Hidâye'de de böyledir.[10]
2- Yemin Etmenin Ve Yemin Talep Etmenin Keyfiyyeti
Bir adama yemin tevcih edildiği zaman, hakim Allah adıyla yemin verir.
Başka şeyle yemin edilmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet iddia sahibi, müdde aleyhin (= davalının) talak veya ıtak üzerine, yemin etmesini isterse; zahiru'r-rivayeye göre hakim onu kabul eylemez. Çünkü, talaka, ıtaka yemin etmek (ve benzerleri) haramdır.
Sahih olan kavil budur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Allahu Teala'nın evsafını söylemek ağır olur. Mesela: "Öyle ilah ki, ondan başka Allah yoktur. O, gizliyi ve aşikârı bilir. O Rahman ve Rahimdir. Öyle Allah ki, gizliden aşikardan haberdardır; de" filanın sende hakkı var mıdır? Sen onun iddia eylediğini kabul ediyor musun? O şöyle şöyle iadiada bulamıyor gibi... İsterse bu ağirhf;ı daha da artırır veya eksiltir Yalnız,, bunu ihtiyat eder; va lafzını söylemez ki, yemin tekerrür etmesin; yemin üzerine yemin olmasın.
Şayet hakim ağırlık yapmak dilerse, yalnız: "Vallahi." de veya "billahi de." der. Kâfî'de de böyledir.
Bazı alimler: YHakimin dayalıya bakar; eğer, onda bir hayır ve islâh-ı hal veya yüzünde bir hayır jgörürse, onu —başka değil— yalnız Allah'ın adıyla yemin^ tabi tutar.
Eğer bunun hilafıj olursa, yemini ağırlaştın.'' demişlerdir.
Bazı alimler ise: 'tHakim iddia) olunan mala bakar: Eğer mal çoksa, yemini ağırlaştırır. jAz bir şe^se, yalnız ismullah ile yetinir." buyurmuşlardır.
Alimler: "Çok mail, zekat nisabı kadar olandır." buyurmuşlardır.
Bazıları da: "Sirkat miktarı olan mal, çok maldır." demişlerdir.
Eğer hakim, bir yahudiye karsı, yemini ağırlaştırmak isterse; ona "öyle Allah ki Tevratı Hz. Musaya indirdi." diye yemin ettirir.
Şayet nasranininıyenninini ağırlaştırmak isterse, "öyle Allah ki, İncili Hz. İsa'ya indirdi." diye\yemin ettirir. Muhıyt'te de böyledir.
Belirli bir Mushaf'a işaret) 'Yemin ederim o Allama ki, bu ederek yemin ettirmez. Şöyleki: İncili veya bu Tevratı indirdi." dedirtmez. Çünkü, onl^mn bazı j ayetleri tahrif- olunmuştur. Ona inanılmaz. Ona işaret etnj'.ek muhar tağliz olmaz. Çünkü o, tanjı kelamull ıh değildir. Bedâi"de de böyledir.
Hakim, mecûsiye: V*Ateşi yaratan Allah'a yemin ederim." Diye ef olan kitaba işaret olurki, bu ise yemin ettirir. Bunu, İmâm reylemiştir. Bunun benzeri böyledir.
Muhamijned (R.A.) Asi kitabında böyle zik-Hidâye'(İe de vardır. Kenzü'd-Dekâik'te de
İmâm Ebû Hanîfe (Ijl.A.) vejEbû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu böyle değildir. Zahirde, bunun Ijûlafınadır. Ancak, Nevadır isimli kitabda, İmâm Ebû Hantfe (R.A.)'d«în bir rivayet vardır.
Mecûsiye de, yalnız Allah'ın adıyla yemin ettirir. Bazı alimler: "Yemin zamanı, ateşten söz etinek uygun olmaz." demişlerdir. Mebsût'ta da böyledir.
Şirk ehlinden olan, başka irjanç sahiplerine ise, yalnız Allah'ın adıyla yemin ettirilir. Yoksa, "öyle Allah ki, pqtu ve seni yarattı." dedirtilmez. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.
İbadetlerini yaptıkları evlerirje de yemin ( ettirilmez. Muhtar Şerhi'nde de böyledir.
Müslüman olan şahsa, zaman|ve mekan ile yemin ağırlaştırılmaz. KâH'de de böyledir.
Ahrasdan yemin istemek; hakimin ona karşı şöyle söylemesi ile olur: Bu hak üzerinde ise, Allah'ın alı'ıdi üzerine olîsun mu?
Ahras da başı ile işaret ederek "evet" der.
Ondan, Allah adıyla yemin etmesi istenilmez. "Bunun sende bin dirhem alacağı var mı denir? Ah'irasda işaret! ederek "evet" derse tamamdır. Serahsî'nin Muhıyü'nde d'e böyledir, Eğer davacı ahras ise, on a onun, anlayacağı şekilde işaret yaptırılır. Hasmı onu anlaısa, davii sahih olur.-Bu durumda hakim, ahrasın isteğine karşı, hasmına yemiin verir ve lona: "Kendinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim " dedirtir. /İki tarafta sahih, sağlam kişilerse, böyle yapar.
Bununla beraber, dayalı hem ;ahras, hen'ı de sağır ise; hakim de onun sağırlığını biliyorsa; bu durum ia hakim, lona yazar ve yazıya cevap vermesini emreder.
Eğer sağır, yazmasını bilmiyo sa; ona bildiği işaretle işaret edip iddiayı kabul etmesi veya etmemesi emredilir. Ahraslara yapılan muamele gibi cevap verilir. Zehiyre'de de böyledir.
Bir adam alacak iddiasında bulunduğunda sebebini bildirmese; Allah adına yemin ettirilir ve bu şahis, borçlu, suna hitaben: "Senin üzerinde, şu kadar alacağım vardır." der; başka b'nr şey gerekmez.
Keza, bir mülk veya belirli b,ir şey ipdia eden şahıs, sebebini açıklamamış ve "Filan oğlu filanda, işu alacaıfım var." diye yemin eder. ihtiyaten parça ile küllü cem eder. Mııhıyt'fc (ie böyledir.
Bir kimse, (müddei) borç veirme, ve;/a satın alma, mülkiyetini satma, bağışlama, zoraki alma yahut eman et bırakmak sebebiyle alacağı olduğunu iddia ederse, zahirü'r-riyayede .alimlerimize göre, hakim davanın husulü üzerine yemin ister; se'beb'ine karşı yemin istemez.
Böylece "ben, ondan, bu malî borç almadım." veya "Gasbetmedim."; "satın almadım." demesi engellenmiş olur. Keza, "ona, bir şey satmadım." diye yemin etmesin. İddia olunan arz olunup olunmaması müsavidir. Ancak, elinde bulunan ve iddia edilmekte olan şu emanet müstesnadır.
Eğer emanet bırakılan şey zayi olmuş veya o çalınmış ise ve elinde bulunmuyorsa, o zaman yemin eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Aslolan davanın husulü üzerine yemin vermektir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre de böyledir.
Sebeb olunca, davacı davasını hakime çıkarır. O takdirde, bi'i-icma sebeb üzerine yemin eder. Şöyle ki: Bir kadın kocasından nafaka davasında bulunuyor veya birisi müşterinin satın aldığında şüf'a davasında bulunuyor ve karşı taraf onu safi görmüyorsa yemin verir. Kâfî'de de böyledir.
İmâmeyn'e göre iddiacı, mutlak bir mal, üzerine iddia da bulunuyorsa o mala karşı yemin eder. Her ne kadar, sebbini söylememiş olsa bile, bu böyledir.
Eğer sebebini söylemiş ise, o zaman karşı taraf:"Yemin olsun Allah'a, ben bu malı ondan borç almadım, (veya zoraki almadım veya benzeri bir şekilde) diye yemin eder.
Ancak, davalı hakime arz edilir o da: "Ben, böyle yemin etmedim. Gerçekten adam borç verdi." der; sonra da bu mal, dava zamanı mevcut olmazsa; (geri vermiş olması veya bağışlanmış olması gibi...) bu şekilde, arz ederse, ona göre yemin etmesi gerektiğini bazı alimlerimiz beyan etmişlerdir.
Şemsü'1-Eime Halvani: Da'valınm ve dava olunan şeyin durumuna bakılır. Eğer, da'vah inkar .ederek: "Borç almadım. Gasbetmedim." derse; ona yemin verilmez.
Eğer, iddia olunan şahıs: "Onun, bende bir hakkı yok" derse; o zaman yemin veriîir.
Sözlerin en güzeli de budur.
Hakimlerin ekserisi de buna göre hüküm vermişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir müşteri, satın alış iddiasında bulunduğunda, eğer, "parasını verdiğini" söylerse; davalı Allah adına "bu köle, iddia eden zatın değildir iddia eylediği bir şey değildir." diye yemin eder. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
İsterse: "Seninle benim aramda, Alım-satım olmadı" diye yemin eder.
Veya: "Billahi, parası iddia edilen ev, bu ev değildir." der. Hassâf'ın Edebü'1-KâdîŞerhî'nde de böyledir.
Şayet müşteri, satın aldığı şeyin parasını ödediğinden bahsetmezse ona: "Parasını hazırla." denir. O da parasını hazırlayınca; hakim ona "bu bedeli sana karşı vermedim." veya "bu köleyi vermedim." diye yemin ettirir.
Veya dilerse, "aramızda alım-satım olmadı." diye yemin eder. Fü-sûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Satıcı, sattığını iddia eder; alıcı da bunu inkar ederse; eğer satıcı, "sattığı şeyi, teslim ettiğini, söyler ve "bedelini almadığını" dava ederse; bu müşteriye yemin verilir.
Eğer satıcı, sattığını teslim eylediğinden bahsetmez ve bedelini aldığını da söylemezse, o zaman müşteri: "Söylediğin bedel ve bu ev senin değildir." diye yemin eder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bu müşterinin, o belirli şeye ve bedeline toptan yemin etmesi istenilir. FüsûlüM-Imâdiyye'de de böyledir.
Nikah hakkında da, "hal-i hazırda aramızda nikah yoktur." diye yemin ettirilir. Hidâye'de de böyledir.
Kadın, nikah ve mehir iddiasında bulunduğunda, zahirü'r-riva-yede, bu kadının kocasına "bu kadın senin karmmıdır ve üzerinde mehri . var mıdır? diye yemin ettirilir.
Eğer, iddia eden erkekse, kadına "bu senirî kocan mıdır? İddia ettiği doğrumudur diye yemin verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın, "kocasının, kendisini boşadığmı" iddia eder ve bunun ric'î talâk olduğunu söylerse; kocaya yemin verilip, "bu, senden boş mudur?" denilir.
Eğer kadın, bain talak iddiasında bulunuyorsa; zahirü'r-rivayede: "Bu, senden bir veya üç talak boş mudur? diye yemin verilir.
Veya koca: "Billahi, ben onu bain de, üç talak da boşamadım." diye, Allah adına yemin eder. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Keza, kadın dava etmez, fakat şahitler hakimin yanında (bir adil şahit veya bir toplum fasık şahit) şehadette bulunurlar ve: "Şer'an bunlar, bir birine haram oldular." derlerse; hakimin vazifesi bu gibi hallerde yemin vermektir. Muhıyt'te de böyledir.
Kadın iddia edip: "Ben talakımı istedim; kocamda "iraden elindedir." dedi ve ben de ayrılmayı istedim ve nefsimi ona haram kıldım." der; kocası da, onun muhayyerliğini inkar ederse, hilafsız, "ben, talakını istediği andan bu zamana kadar, ona muhayyerlik hakkı vermedim diye yemin eder ve "onun muhayyer olduğunu da bilmiyorum." der. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Koca, işin aslını ikrar eder de, kadının muhayyerliğini inkar ederse; kocaya "kadının iddia eylediği mecliste, ona muhayyerlik verdi mi, vermedi mi?" diye yemin verilir.
Şayet işin aslını inkar eder de, kadının muhayyerliğini ikrar ederse; bu defada "bu iş, ona muhayyerlik verilmeden önce yapıldı." diye yemin eder. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kadın kocasına karşı:"Beni ila eyledi; onun da müddeti geçti. Aramızda ayrılık vaki oldu." der ve hakimden kocasının yemin etmesini isterse; hakim dört ay bekler.
Koca yemin ederse, kadın bainen boş olur. Hakim, sebebi hakkında da yemin verir. Koca da: "Şu zamana kadar, sana yaklaşmayacağım, diye yemin ettim." derse kadın boş olur.
Eğer yemin etmeden kaçınırsa, —onun tatliki sebebiyle— kadın kocasından bainen boş olur. Her ne kadar, kocarun zararına da osla bu böyledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer kocası, ilayı kabul eder fakat, o müddet içinde, karısına döndüğünü iddia eder; karısı da "döndüğünü" inkar ederse; kadının sözü, yemin etmek şartıyla geçerli olur.
İmâm Muhammet! (R.A.)'e göre husulüne yemin eder. Hakim ona, "dört ay içinde, ."karısına döndüğüne" değil de el'an karısı olup olmadığına yemin verir.
İstihlaf Kitabı'nda şöyle zikredilmiştir:
Bişr şöyle diyor: Ben, İmâm Ebfl Yûsuf 'un şöyle buyurduğunu işittim.
Hakim kocadan "dört ay içinde, karısına dönmediğine dair" yemin etmesini ister.
İhtiyat olan, "kendisinin, kocası olduğu kadına, dört ay içinde dönmediğine dair" yemin etmesidir. Muhiyt'te de böyledir.
Şayet kadın, "kocasından mal mukabili boşandığını" iddia eder; kocası da bunu inkar ederse; bu durumda kocanın sözü geçerli olur.
İmânı Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu durumda, koca sebebi üzerine yemin eder. Hızanetü'1-Müftîn'de de böyledir.
Bir kadın, kocasının "kendisini, üç talak ile şu eve girmemek üzere" yemin ettiğini; yeminden sonra da, kendisinin o eve girdiğini iddia ederse; kocası da hem yeminini, hem de kadının eve girdiğini ikrar (= kabul) ederse; gerçekten talakı ikrar etmiş olur.
Şayet, yemini de, eve girdiğini de inkar ederse; zahirü'r-rivayeye göre, kocaya "bu kadın, senden üç talak bainen boş mudur, iddia olunduğu gibi.' diye yemin yerilir.
Şayet, yemini ikrar ettiği halde, eve girmeyi inkar ederse; ona "yenlinden sonra, eve girmediğine dair" yemin verilir.
Eğer, "eve girdiğini ikrar ettiği halde, yemin ettiğini inkar ederse; o zaman da: "Ben, üç talakına yemin etmedim." diye yemin eder. Fetâ-vâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Köle azad etmekde böyledir.
Köle veya cariye, efendisine karşı "Şu eve girersen, hürsün dedi." diye, iddia eder ve o eve de girdiğini" söyler veya kadının kocası böyle yaparsa; kocaya "Bu yemininle, karın üç talak boş oldu mu?" diye yemin ettirilir.
Eğer yemin ederse, dediği olmuş olur. Edebü'KKâdî Şerhı'nde de böyledir.
Bir adam, gerçekten ben, senin yanına şunu emanet bıraktım," diye iddia eder; müddea aleyh de "Başkasının yanına bıraktın." derse iddiacının yemin etmesi halinde emanetçi emaneti verir. Hızanetül-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, bir cariyeyi gasb ettiğin de, sahibi de, "onun, kendi malı olduğunu ve onu gasbeden şahsın habseyîediğini" söylerse; bu dava üzerine, cariye sahibine teslim edilir.
Eğer, cariyenin sahibinin beyyinesi yoksa, Allah adına yemin verilir. Cariyenin kıymeti kaç dirhemse, onu da noksansız söyler. Ker-derî'nin VecîzFnde de böyledir.
İcarede, ziraatta, muamelede,, "bu evin icarı veya ziraatı bugüne kadar, seninle benim aramda böyledir." diye yemin ettirilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İddiacı, evin icarım iddia eder; iddia olunan da, inkar ederse; hakim Allah adına, belirtilen bu ücret iddia vaktine kadar, böyle idi." demesi hususunda yemin verir.
Âlimler şöyle buyurmuşlardır: "Şayet hâkim isterse, iddia olunan şahsa, ücrtin ne kadar olduğuna dair yemin verir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, bir malın veya bir yerin kefaletini iddia ederse, davanın husulüne yemin eder. Fakat o, kefaletin sıhhatini ve geçerliliğini veya şarta taalluk ettiğine ve kefaletin kendi izniyle olduğunu ister aynı mecliste olsun ister başka mecliste olsun yemin eder.
Bunun dışında, kefalet olmaz ve yemin de terettüp etmez. Yemin ettiği zaman, Allah adına yemin ederek, "bu bin dirhem, kefalet sebebiyledir." der.
Keza kefalet, bir yer içinse, kefalet sebebiyle, diye yemin eder. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğeri hakkında, "evimin yanında bir ev satın aldı." diye iddia eder ve hududunu da "şudur, şudur" diye belirtirse, iddia olunan zatın, satın alışını ve komşu oluşuna ikrar etmesi halinde bir şey gerekmez.
Ancak: "şefi, şüf'a hakkı istemedi." der; şefi de "hayır istedim." derse, yeminle birlikte, şefinin sözü geçerli olur.
Yeminle birlikte, şefinin sözü geçerli olunca müşteri hakimden, "şefinin yemin etmesini" isterse; işte o zaman hakim şefi'ye, Allah adına yemin verir; ve müddeî ona: "Gerçekten evin satışı haberi bana ulaşır ulaşmaz şüf'a hakkımı istedim ve ahm-satım yapanların her hangi birisini de şahit gösteririm." der. İstihlâf ta da böyledir.
Fakat bu, ancak müşterinin: "Haber şefi'a ulaştı da, ses çıkarmadı." diye iddia ettiği zaman böyledir.
Fakat, iddiasına şahidi olmazsa şuf a hakkı hal-i hazırda şahidi olmasa bile, batıl olmaz.
Şayet bunu kabul ederse; şefi: Haber bana erişince, ben şüf'a hakkımı istedim." veya "Şahitlerimi ev için sözleşenlere hazırladım."
Şefî, "haber bana akşam erişti. Ben ise, şüf'a hakkımı sabahleyin istedim." diye iddia ederse, hakim, ona "Allah adına", haberin ne zaman kendisine yetiştiğine dair yemin verir. Muhıyt'te de böyledir.
Şefî yerinde olan kimsenin şüf'a hakkını istemekteki binefsihî muhayyerliği ve yemin verilerek nefsi muhayyerliğinin sorulması, (şüf'a hakkını isteyecek mi?) eğer hakime: Ben, nefsimin buluğa erişmesini seçiyorum." veya: "haber bana ulaşınca, ayrılığı kabülettim." demesi halinde, yeminle birlikte onun sözü geçerli olur. Şayet; "Haber bana dün ulaştı. Ben, ayrılığı talep ettim." derse; sözü kabul edilmez. Beyyi-neye ihtiyaç olur.
Keza, şefî: "Ben öğrenince şüf a hakkımı istedim." derse onun sözü geçerlidir.
Şayet: Dün öğrendim ve istedim." derse beyyine getirmesi gerekir. Ve bu beyyinesiz sözü kabul edilmez. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir. • Bir adam diğerine karşı, onun gümüş bir ibriğini kırdığını veya su dökerek, yemeğini onu fesada verdiğini iddia ettiğinde, şayet idda olunan ikrar ederse; ibrik sahibi, yemek sahibi muhayyerdir. İsterse, kırılan ibriği, bozulan yemeği- alır; isterse, onları verip kıymetini ödetir. Fakat, ödemeyi, onların cinsinden başka şeyden yaptırır.
Eğer, iddia olunan zat,, inkar ederse, yemek veya İbriğin kıymetinin ne olduğuna dair sahibine yemin verir.
Eğer, iddiacı, iddia olunan şeyin kıymetini söylerse tazminat gerekmez. Ancak noksan olanı (no k s ani aşanı) kadarını tazmin eder.
Hakim, bu defa da, ibriğin kırılış sebebine yemin verir. îbrik kasden mi kırıldı, hataen mi kırıldı, araştırır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, başka bir şahsın, "elbisesini yaktığını" iddia eder ve elbise ile birlikte, o adamı da hakimin huzuruna getirerek, onun yemin etmesini istese; o zaman, hakim elbisenin yakım sebebine yemin vermez. Fakat, yangına bakar. Çünkü, yangın elbisenin değerini düşürmüştür. Eğer, yanık az ise, iddialıyı muhayyer bırakır: O isterse, elbiseyi kendisi alıp, bedelini tam öder. İsterse, elbiseyi almayıp, kıymetinin noksanı kadarım tazmin eder.
Eğer, yanık çoksa; muhayyer olmaksızın elbisenin tamamının kıymetini öder. Ve hakim, elbise sahibine elbisenin kıymetinin ne olduğu hususunda —elbise hazırda ise— yemin verir.
Elbise sahibi hazırda değilse, İddia sahibi onu huzura getirir. Ve hakime: İşte şu adam, bu elbiseyi yaktı." der. Hakim de ona: Yangın az ise: "Bu yanığın kıymet bakımından, zararı nedir?" diye sorar ve ona yemin verir.
Yangının zararı çok ise, hakim, davalı şahsa, yangının sebebi hususunda yemin verir.
O da, iddiacının iddiası gibi, "kasden yaktığını" itiraf ederse; elbisenin kıymetini tam öder. Hassâf'in Edebü'I-Kâdî Şerhı'nde de böyledir.
Sahih olanı da budur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet bir adam, didia ederek, başka bir şahsın duvarını yıktığını söyler ve mikdarını, yerini, noksanlık kıymetini açıklaryarak ondan noksanını talep ederse; hakim hadisenin husulüne yemin verir. Eğer, basit bir şeyse, bir şey gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Şemsü'I-Eimme Halvânî şöyle buyurmuştur:
Hâkime lâyık olan, husul sebebini değil de; yıkış sebebini sorması ve yemin vermesidir.
Sahih olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, iddia ederek, diğer bir şahsın, koyununu veya ineğini kestiğini veya kölesinin gözünü çıkardığını söyler ve o yüzden de öldüğünü haber verir yahut hayvanın gözünü kör ettiğini iddia eder veya bir malının sakladığını söyler; o da huzurda olmazsa; hakim, ona: "Ne kadar, noksanın vardır? diye sorar. O da arzederse, hakim davanın aslına yemin verir; sebebine yemin vermez. Çünkü, yemin davalıya sebebi için yerilmiş sayılır. Yoksa iddiacının davanın aslına yemin değildir. Hassftf in Edebü'1-Kâdî Şerhı'nde de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahıs, kendi evinin duvarına, ağaç koyduğunu veya arazisinde kanal açtığını yahut evine akan oluk koyduğunu veya duvarından kapu açtığını yahut duvarının üzerine bina yaptığını veya arsasına toprak veya gübre saçtığını yahut arsasına İaşe attığını veya ağaç diktiğini yahut arsasını bozduğunu iddia ederse; mahkemeye müracaatı gerekir.
Ve bu şahıs, davasının sıhhati için duvarın uzunluğunu, enini, yerini arazisinin hududunu, mevzisini söyler.
Da'vah da onu inkar ederse, sebebine göre, ona yemin ettirilir.
Şayet odun sahibi davacı ise, hakime o önce müracaat eder. Ve: "Bu adamın duvarında, benim ağaç yerim vardır. Ağacımı yerine koydum. Duvar sahibi ise, mani olup koydurmuyor." derse; davasını tashih etmedikçe, dinlenilmez.
Ancak dava komşu olan ağacının yerini ve kendine ait olduğunu, bir ağaç mı, iki ağaç mı olduğunu, ağacının kalınlığını, hafifliğini iyice açıklar; dava olunan da, bunu inkâr ederse; bu durumda hakim davanın aslına, duvarda hakkının olup olmadığına ve iddia edilen ağaç yerinin, onun olup olmadığına dair yemin verir.
Keza, duvarın ön duvar mı, arka duvar mı olduğuna da, yemin vermesi gerekir. Eğer, adam yemin edemezse, hakim hakkı davacıya verir.
Bir adam, diğeri hakkında, "arazime kuyu kazdı." diye iddia ederek onun, arazisine zarar açtığını söyler ve arazisinin zararını talep ederse; eğer yerini, hududunu, kuyunun miktarını ve verdiği zararı açıklarsa; hakim davasının aslına yemin ettirir. Sebebini sormaz. Fetâ-vâyS Kâdîhân'da da böyledir.
Şayet iddia sahibi, yerinden su akıttığını veya yol geçirdiğini söylerse; hakim kendi elinde olan yerden, ne için öyle yaptığına yemin verir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, bir başka şahsın, "oğlunu öldürdüğünü, hemde kasden öldürdüğünü" veya kölesini veya velisini kısası gerektirecek bir aletfe öldürdüğünü iddia edip kısas yapılmasını istese; veya kasden elini kestiğini veya küçük çocuğunun elini kopardığını veya yaralama diyetini dava ettiğinde, davalı inkar etse bile, kısas gerekir ve ona yemin ettirilir.
Katilde yemin etmenin şekli hakkında, iki rivayet vardır:
Bir rivayette: "Allah adına, davanın esasına yemin ettirilir." O şahısta oğlunun veya kölesinin veya velisinin kanı olduğuna dair yemin ettirilir.
Bir rivayette de: "Allah adına, sebebi üzerine yemin verilir.
"Yemin verilen şahıs: "Ben filan oğlu filanı, kasden öldürmedim veya yaralamadım." der veya benzeri bir şekilde yemin eder.
Eğer, yemin ederse, kısastan kurtulur.
Yeminden kaçınırsa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'egöre, ona diyet lazım olur.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre yemin veya ikrar edene kadar o şahıs habsedilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın, "oğlunu veya velisini hataen öldürdüğünü" veya hataen elini kestiğini, yahut başını yardığını veya diyet lazım olacak bir şey yaptığını iddia ederse; karşı tarafın, yemin etmesi istenilir. Şayet: "Ben, böyle bir şey yapmadım." diye yemin ederse, yapacağı bir şey yoktur. Yemin yaparken, diyetten de bahseyler.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur: —Kendisine iddia olunanın haricinde— her hak için (hataen kati ve cinayet gibi...) ersi ( = yaralama diyetini) gerektiren şeylerde, Allah adına yemin etmesi istenilir ve "Ben filan oğlu filanı öldürmedim. Yaralamadım. Başını yarmadım." derse; bir şey gerekmez. Yemin etmezse, diyet gerekir. Sadru'ş-Şehîd'in, Edebü'1-Kâdî isimli eserinde de böyledir.
Eğer dava, bir köleye karşı işlenmiş bir suç ise, o da, onu kasden öldürmek olursa, o zaman davalıya yemin ettirilir.
Eğer suç hata ile işlenmiş ve onun efendisi davacı olmuşsa; efendi yemin eder. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer dava her yönüyle, davalıya göre ise, (şöyleki: "Bu eşyayı benden sen çaldın, veya zoraki elimden aldın.") o zaman davalıya yemin ettirilir.
Eğer dava, her yönüyle başkasına aitse, o zaman, bildiğine göre yemin verilir.
Şayet davacı varisleri hazır olan ölü bir kişiyi dava ediyor ve malını zayi ettiğini iddia ediyorsa; veya birisine: "Senin baban, benim şu malımı çaldı veya zoraki aldı.." diyorsa; bizim mezhebimize göre, varislere, bu hali bilip bilmedikleri hususunda yemin verilir. Zehıyre'de de böyledir.
İmâm Haivânî şöyle buyurmuştur: "Bütün, bu gibi meselelerde aslolan; kusuru sebebiyle reddeyİemektir.
Gerçekten bir adam, kaçan bir köleyi veya benzeri bir şeyi iddia ediyorsa; satana yemin verilir.
Eğer o yemin eder ve onun yemin etmesini de müşteri ister ve bu işi başkasının yaptığını söylerse; satıcı —kusursuz olarak— satın alınanı teslim eder. Ve yemin, o köleyi, "benimdir." diye verene düşer.
Görülmüyor muki, emanet konulan zat: "Emâneti sahibi aldı." derse; onun, "ev eşyası olduğuna" yemin eder.
Keza, satışa vekil edilen zat: "Vekil eden zat, satılanın bedelini aldı." derse, iddiasına karşı yemin eder. Tebyîn'de de böyledir.
Eğer da'va bir cihetten davalıya, bir cihetten de başkasına aitse, (Şöyleki: Benden bir şey satın aldı"; "Benden, kiralama yaptı."; "Benden, borç aldı." derse) bunlara karşı yemin eder. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsı hakime, getirerek: "Bunun babası öldü; Benim de, onda bin dirhem alacağım vardı." derse; işte o zaman hakime layık olan, davalıya: "Baban öldü mü?" diye sormasıdır. Eğer o: "Evet." derse; davalının davası hakkında sorar. Eğer adam, babasının borcunu kabul ederse; hissesine düşen kadar borcu, ona ödettirir.
Eğer inkar eder; iddia sahibi de isbat ederse; kabul edilir ve ona hissesi miktarı borç ödettirilir. —Diğer varisler harjç—.
Eğer adamın beyyinesi olmaz ve o oğlanın yemin etmesini isterse; ona, "babasının borcunun olduğunu bildiğine" yemin verilir.
Bu, bizim alimlerimizin sözüdür.
Şöyleki: Hakim, o adama yemin vererek: "Filan oğlu filanın, babanda, bin dirhem alacağının olduğuna yemin eder misin?" der.
Eğer, yemin eder ve "hayır" derse; bir şey gerekmez.
Şayet yemin edemezse; hissesi nisbetinde borcunu öder.
Eğer: "Bana, babamdan miras kalmadı." der, onu da davacı doğrularsa; yine bir şey gerekmez. Eğer, davacı yalanlarsa; o zaman, ona yemin verilir. Ve o: "Babamdan bana hiç bir şey isabet etmediğine yemin ederim." der. Bu durumda yine bir şey lazım gelmez.
Eğer yemin edemezse, borcunu ödemesine hükmedilir.
Önce, borca karşı, sonra da kendine bir şey miras kalmadığına yemin ederse; müddeî onun borca karşı yemin etmesini ister; oğul da: "Artık bana, yemin etmek yoktur." derse; hakim onu kabul etmez. Borcun olduğuna karşı yemin verir.
Eğer, önce borca karşı yemin etmesini ister; oğlan da: "Bana, babamın mirasından hiç bir şey isabet etmedi. Bana başka yemin verilp mez." derse; eğer davacı onu doğrularsa; bununla beraber, babasının borcuna karşı onun yemin etmesini isteyebilir.
Eğer, davacı, ona inanmazsa, hem borca, hem de kendisine miras isabet etmediğine dair, ikisine birden yemin verir mi? Alimler bu hususta, ihtilaf eylediler. Ekserisi: "İki defa yemin verir; birisi borcuna karşı, diğeri kendisine miras isabet edip etmediğine dair." demişlerdir. Bu yemin, "babamın borcu var." dediği zamandır.
Fakat, oğul, babasının öldüğünü inkar ederse; o zaman alacaklı bütün alimlere göre, iki defa yemin verir. Eğer, yeminden kaçınır, babasının öiümü de sabit olursa; onun borcuna karşı yemin verilir.
Eğer yemin ederse, bir şey gerekmez.
Şayet yemin etmezse, borcu nisbetinde ödeme yapar. Sadru'ş-Şehîd'in Edebü'1-Kâdî Şerhı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde olan bir şeyi iddia eder ve iddia olunan adamın yemin etmesini isterse; eğer iddia olunan adam: Bu, benim yanımda olan mirasdır." der; hakim onun öyle olduğunu bilsin veya bilmesin, müddei bunu ikrar etsin veya etmesin; iddia olunan zat, beyyine ibraz ederse, bu hallerin tamamında, iddia olunan adam: "Bu, malı senin bana teslimettiğini bilmiyorum." diye yemin eder.
Şayet hakim, durumun hakikatini bilmez; iddia, sahibi de ikrar etmez; iddia olunan da beyyine gösteremezse, o takdirde, hakim elbette yemin verir.
Eğer iddia olunan zat. hakimden; "bu malın,, kendisine miras olarak düşmediğine dair" yemin ettirmesini talep ederse, o zaman hakim, iddia sahibine bunu bilip bilmediğine yemin etmesini ister.
Eğer müddeî böylece yemin eder ve: "İddia olunan adama, miras cihetinden vasıl olmadı." derse, o takdirde hakim iddia olunana hükmeder.
Şayet iddiacı yemin edemezse; bu durumda o malın, o adama miras yönünden vasıl olduğu anlaşılır. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet, iddia olunan zat: "Elimdeki mal satın alma, veya bağış veya sadaka cihetiyle benimdir." derse; iddia sahibinin'kendisine böyle bir mal teslim etmediğine yemin eder.
Eğer iddia olunan adam, bu malın bizatihi kendisinin olduğunu söylerse, aynı şekilde yemin eder. Zehiyre'de de böyledir.
Bir adamın yanında bir köle bulunur; bir başkası da gelipde bu kölenin kendisine ait olduğunu iddia ve onun, kendi kölesi olduğunu isbat eder; köle yanında bulunan şahıs da onu başkasından satm aldığını" söylerse; zahirü'r-rivayede, iddia eyleyen zat, "Allah adına, o kölenin kendisine ait olduğuna" yemin eder. Muhıyt'te de böyledir,
Bir adam, birisinden bir cariye satın aldıktan sonra, bir başka şahıs, "onu, satıcıdan aldım." diye iddia eder ve kendisinin daha önce satın aldığını söylerse; işte o zaman, cariye elinde bulunan şahıs, "bunu bilmediğine dair, yemin eder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İddia olunan şahıs, hakime müracaat ederek: "Gerçekten bu adam bir şey satm aldı. Sonra da ahm-satım aralarında bozuldu." derse, o zaman hakim, "o saata kadar aralarında tekrar ahm-satım olmadığı hususunda bilgisinin olup olmadığına dair" iddia olunana yemin verir.
İmâra Rüknü'I-İslâm Ali es-Sağdî'nin şöyle buyurduğu hikaye olunmuştur:
Gerçekten Allah'a yemin etmekte, görüş rmıddeînin yemin etmesidir.
Sonra da, hakikaten İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli üzerine hareket edilir.
Fakat zahirü'r-rivaye bu geçen hallerin tamamında, iddianın hususlü üzerine yemin etmektir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet rehin, rehin konulan şahsın yanında ise; rehin koyan ve rehin yanına konulan şahıs, başka bir yerde karşılaştıklarında, rehin konulan zat, rehin koyandan, alacağını ister ve rehinin deahıs, "bunu bilmediğine dair, yemin eder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer iki kişi, rehinlerini adil bir kişinin yanma koyarlar ve zayi olup olmadığı hususunda da ihtilafa düşerler rehin bırakılan şahsa yemin verilir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, bir hayvanı diğerinin yanına emanet olarak bırakır; emanet bırakılan şahıs da, o hayvana biner ve sonra da bu hayvan ölür; emanet bırakılan şahıs da: "Ben, ondan indikten sonra, öldü." der; emanet koyan da: "Hayır, sen inmeden önce öldü." derse; emanet koyanın sözü yemin ile birlikte geçerli olur. Sonra, emanet koyan nasıl yemin eyledin? Hayvandan indikten sonra öldüğünü bildiğine, Allah'a yemin eder misin?" der. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İki kişi bir gün de, veya bir ayda, bir .senede, satm alacakları şeylere ortak olarak, yapacakları ticâretin sınıfını da belirtseler; vaktini veya gününü de tahsis etseler işte bu ortaklık caiz olur.
Eğer onlardan birisi: "Ben, eşya satın aldım. Fakat zayi oldu." der ve arkadaşından onun yar? .parasını ister; diğer arkadaşı da bunu inkar ederse; ortağının sözü yemin etmek suretiyle geçerli olur.
İnkâr eden, arkadaşına, "satın aldığına dair" yemin verir. Hâkim Ebû Muhammed bu yeminde, "ikimizin ortaklığına, satın aldım." diye, Allah adına yemin ettirirdi. Muhıyt'te de böyledir.
Bundan sonra, eşyada yemin etmeyi gerektiren her yerde, bir kimse bilgi üzerine yemin ederse, bu —yemin ondan sakıt olup düşmeyince ve hükmedilmeyince— muteber olmaz.
Bilgi üzerine yemin icab eden her yerde ise, eşyaya karşı yemin edince, yemini —yemin ondan düşene veya ona hükmoiunana kadar— muteber (= geçerli) olur. Çünkü, eşya üzerine yemin daha te'kidîidir; mutlaka muteberdir. Aksi, bunun hilafmadır. Tebyîn'de de böyledir.[11]
3- Kendisine Yemin Teveccüh Edip Etmeyen Kimseler İle Yemin Verilmesi Helâl Olup Olmayan Kimseler
Bir adam, diğeri hakkında "küçük kızının bana nikahladı." diye iddia eder; kızın babası da bunu inkar ederse; iddiacı dava vaktinde kız küçükse yemin teklif eder.
İmâm Ebû Hanîfe(R.A.)'ye göre yemin teklif edilmez, İmâmeyn'e göre yemin ettirilir.
Şayet dava zamanı kız büyükse; hiç birine göre babaya yemin teklif edilmez. Kadın, davaya karşı yemine tâbi tutulur.
Bu da İmâmeyn'e göre böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam diğer bir şahıs hakkında "cariyesini bana nikahladı." diye iddia ederse; İmâmeyn'e göre, cariyenin efendisinin yemin etmesi istenilir. Câriye büyük olsa bile böyledir. Füsûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerinden, mal iddiasında bulunup, beyyine de ikame eder; dava olunan da hakime: "îddia sahibine yemin ver. Ve onun ' davasının veya şahitlerinin hak olup olmadığını sor." derse; hakim yemin vermez.
Keza, şer'îşirife muhalif hiç bir yerde, yemin verilmez.
Şayet davacı, şahitlerin, hak üzerine şahitlik yaptıklarına karşı -yemin etmelerini istese, onlara da yemin verilmez. Hulâsa'da da böyledir,
Şayet davalı: "Bu şahit, daha önce, bu hududun benim olduğuna şehadette bulunmuştu." der ve o şahidin veyauddia sahibinin yemin etmesini isterse; onlara yemin ettirilmez.
Keza, şahit, şehadeti inkar ederse, hakim ona yemin vermez.
Keza, da'valı: "Bu şahit, daha önce hududu şöyle iddia ediyordu." derse, ona yemin verilmez.
Keza. i'ddia sahibi, hakimden "davalının yemin etmesini" isteyerek:
"Sen bu yemini doğru yaptın mı? diye yemin ver." derse, ona yemin verilmez. Hâkim, bu gibi tekliflere icabet etmez. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Küçük oğluna karşı dava yapılan babaya, yemin verilmez. Serahşî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerinin yanında bulunan bir eşyasının zayi olduğunu iddia ettiğinde, davalı: "O, filan küçüğün malıdır." derse; iddia olunana yemin verilmez.
Şayet yemin etmesi istenir, o da yeminden kaçınırsa, yeminden kaçınması sahih olmaz.
Eğer iddia sahibi onun küçük oğlunun ikrarı sebebiyle: "bu benim yerimi zayi etti." der ve o-zaman, adam, yeminden kaçınırsa; zoraki tazmin eder.
İmâmeyn'e göre yemin istenmez.
İmâm M uhanım e d (R.A.)'in bir kalvine göre yemin etmesi istenir.
Çünkü, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, akar gasb edilirse, ödettirilir.
Şeyhu'lrİmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl: "Küçük çocuğunun ikrarı sebebiyle, yeminden düşmez." buyurmuştur.
Kadî İmâm Ebû Ali en-Nesefî: "Sabî için ikrar olunduğu zaman, o küçük ister kendisinin çocuğu olsun; isterse başkasının çocuğu olsun; ondan yemin sakıt olur." buyurmuştur.
Şayet, davalı olan-zat: "Bu yer, benim hazırda olmayan büyük oğlumundur." der; bir yabancı da bunu ikrar ederse; ondan yemin düşmez. Yemin ederse eder; etmezse, o yer iddia sahibine verilir.
Bundan sonra, o hazırda olmayan oğlu gelip babasının irkarım doğrularsa; o yüzden yerini geri alır.
Keza, küçük çocuğun ikrarı sebebiyle, ona yemin düşmeyen kimseye yemin verilir. Eğer kaçınırsa, o yer iddia'sahibine verilir. Küçük büyür de bulûğa erişir ve onu iddia ederse; ona iade edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Komşuluğu sebebiyle şüf'a iddia eden kimse için, hakim davalıya: "Bu iddiaya karşı ne diyorsun?" der. O: "O yer, benim şu küçük çocuğumundur." derse; onun ikrarı sahih olur. Şefi hakime: "Allah adına, ona yemin ver; ben, onun şefi-i değil miyim." derse; hakim, yemin vermez.
Eğer şefi, satın aldığını isbaî ederse, baba davalı olur ve ona göre beyyinesi dinlenir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, başkasının elinde olan bir köleyi iddia ettiğinde, köle - elinde bulunan şahıs: "Bu köle, filan gaibin kölesidir. Onu bana emânet etti. "der ve beyyinesi bulunmasa; iddia edenin hasmı (= davalısı) olur. Davacı davasına göre yemin isteyebilir. Eğer yemin ederse, davadan kurtulur. Eğer yemin edemezse, iddia sahibinin iddia eylediğini yerine getirir.
Eğer önce ikrar eylediği (köle filanındır. Bana emanet etti; dediği) zat gelir de, kölenin kendisine ait olduğunu isbat ederse; köle ona verilir. Sonra da iddiacıya: "Sen önceki adamı da'va eyle" denilir.
Eğer davacı, kölenin kendisine ait olduğunu isbatlarsa; köle kendisine verilir.
Eğer beyyinesi yoksa, önceki zattan yemin etmesini ister. Eğer yemin ederse, davadan düşer.
Şayet yemin edemezse, köle iddia sahibine verilir. Bu, önceki zat için, ikrar bulunduğu zaman böyledir.
Şayet bir şey söylemezse, yemin etmesi istenir. Yemin edemezse, köle iddiacıya verilir.
Bundan sonra, ikrar ederse, ikrarı sahih olmaz. Başka bir tazminatta da bulunmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın yanında bir cariye bulunur ve: "Onu, bana, filan gaib emanet bıraktı." deyip, bunu isbat eder; müddeîde: "Onu, bana sahibi sattı." veya "Sana emanet ettikten sonra, bana bağışladı." der; iddia olunan şahıs da, bunu inkar ederse, "vallahi, sana satmadı." veya "bağışlamadı." diye yemin eder, Kerderî'nin Verizi'nde de böyledir.
Ticaretten men edilen bir sabî hakkında müddeîninde beyyinesi yoksa, onun onda hakkı olmaz ki, onu hakim huzuruna getirsin. Çünkü, ö çocuğa yemin teveccüh etmez. Zira, yemin etmese bile, onun yeminden kaçınması sebebiyle hükmedilemez.
Eğer davacının beyyinesi varsa ve onun zayi ettiğini iddia ediyorsa; bu durumda, müddeinin bu çocuğu hakim huzuruna çıkarmaya hakkı vardır. Çünkü, sabî yaptığı şeyden sorumlu tutulur.
Bu durumda, davacının, şahitlere de ihtiyacı vardır.
Bu meyanda, çocuğun babasını da huzura getirir; tâki, çocuk ilzam edilince, babaya onun malından ödeme yapması emredilsin. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Ticarete izinli sabi baliğ (= bulûğa ermiş kimse) gibidir. Biz, bu görüşü alırız.
Mükâteb, ticarette izinli köle ve izinsiz köle de, yemin etmek hususunda böyledir.
Sonra, eğer mal, helak sebebiyle icab eylemişse; o hususta köle satılır.
Eğer, alınmayan (Nikah borcu gibi;..) velisinin izni olmaksızın ve kefaletsiz bir mal (alacak) ise o takdirde, azad olduktan sonra, alınır.
Keza, bu köleye yemin verilir.
Eğer yemin ederse kurtulur.
Şayet yeminden kaçınır veya ikrar ederse azad edildikten sonra, . borcunu öder. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Vadeli borç hususunda alimlerimiz ihtilaf eylemişlerdir. Esahh olan kavil, vakti gelmeden yemin vermemektir. Hulasa'da da böyledir.
Şayet bir adam, iddia ederek: "filan adam öldü ve bu adama vasiyet eyledi." der; bahsi geçen şahıs da: "Bana, bir şey vasiyyet eylemedi." derse; bu durumca, ona yemin etmesi söylenilir.
Keza, iddia ederek: "O adam, filanın vekilidir." der; o da bunu ; kabul etmezse, yemin verilir. Hasşâf'ın Edebü'I-Kâdî Şerhı'nde de böyledir.
Bir adam diğerine bir şey yapmasını söyler, sonra da yapılan şeyde görüş ayrılığına düşerler ve yaptıran yapana: "Sen, benim istediğim gibi yapmamışsın." der; sanatkâr da: "Dediğin gibi yaptım." derse; alimler: Bu hususta birisi diğerine yemin veremez." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.
Bir kimse, "ölenin terekesinde, alacağının olduğunu" iddia eder ve vasiyi hakime götürür; beyyinesi de olmazsa; eğer vasi varis ise, yemin eder. Varis değilse, yemin etmez. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğer birine karşı ismiyle beraber: "filan oğlu filanın gerçekten, onun üzerinde bin dirhemi vardır. O malda benimdir." der; o ismini söylediği adam da: "Mal benimdir. Ben, senin yanın emanet koymuştum. Sen, beni onu almaya vekil eyledin." derse; eğer dava olunan zat, iddiayı kabul ederse; malın iddiacıya verilmesi emredilir. Gaibin ödemesi, o gelene kadar gerekmez. Gaib gelir de davalıdan aldığını inkar ederse, diğerine müracaat eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Şayet dava tamamen inkar edilir ve iddiacı hakime: "Ona, benim için yemin ver." derse; hakim, müddeîden daha önce o adamın malı ikrar ettiğine ve onu malı almasına vekil ettiğine dair beyyine ister.
Vekii ettiğinin üzerine, beyyinesinin şartı, o adamın davalı olduğunu tesbittir. Eğer, bunu tesbit edebilirse, o davalıdır.
Bundan sonra, mala karşı beyyine ikame ederse, müddeî malı alır. bu hüküm, gaibe karşı olur.
Şayet, gaib gelir de, bunu inkar ederse; davalıdan mal alma yoktur.
Eğer, onun için mala karşı bir beyyine bulunmaz ve onun yemin etmesini isterse, o zaman hakim, ona yemin verir. O da: Allah adına, filan oğlu filana ne bin dirhem nede daha az borcum olmadığına yemin ederim." der ve yine, yemin ederim ki, filan oğlu filanı vekil yaptığını da bilmiyorum." der.
Böylece yemin edince, iş sona erer.
Şayet, yeminden kaçınırsa, vekaleti ikrar etmiş; malı inkar etmiş olur.
Eğer iddia sahibi gaib olanın ikrarını belgeler; ancak vekil kıldığına beyyinesi olmazsa; aralarında dava olmaz.
Eğer hakimden, yemin etmesini isterse, o da dediğimiz gibi yemin verir.
Eğer yemin ederse, iş bitmiş olur.
Eğer yemin etmez ise, vekaletini ikrar; malı inkar etmiş olur. Ve davada hasım olmaz.
Hatta iddia sahibi, iddia olunana karşı, mal üzerine yeminden önce veya sonra, beyyine ikamesini murad ederse, ona kulak verilmez.
Bunun benzerini, alimlerimiz şöyle söylemişlerdir: . Bir adam: "Gerçekten bir adama filan oğlu filan diyorlar; onu bu adamda olan bütün haklarını almak üzere vekil tayin eylemiştir. Onun da, bu adam üzerinde, bin dirhemi vardır." diye iddia eder, iddia olunan da, vekaleti ikrar (= kabul) ettiği halde, bin dirhemi kabul etmez; iddia eden de: "Ben, onun üzerinde olan malı isbat ederim." derse; bu hususda davacı olamaz.
Eğer iddia olunan, bir şey ikrar ederse; hakim, onu vermesini emreder."
Eğer ikrar etmezse, yemin etmesi istenir. O da yemin eder; bundan sonra da gaib geiip, vekaleti inkar ederse; onun sözü geçerli olur.
Fakat, malı ikrar, vekaleti ise, inkar eder ve eğer vekâletine karşı beyyine ibraz ederse; o takdirde mutlaka da'vacı olur. Ve ona, malı teslim etmesi emredilir.
Eğer beyyinesi olmaz ve yemin etmesini isterse; yemin verilir. (Yukarıda söylediğimiz gibi.)
Eğer yemin ederse, iş sona erer.
Eğer yemin etmezse vekalet sabit olur. Fakat, ondan mal alma hakkı ve dava etme hakkı olmaz. Hüküm gaibe göre verilir. Hassâf*m Edebü'l-Kâdî Şerhı'nde de böyledir.,
Bir kimse, diğerini şüf*asım aimaya vekil ettiğinde, müşteri, vekile karşı, şüf'asını müvekkiline teslim ettiğini iddia eder ve hakimden, vekilin yemin etmesini isterse; bu durumda hakim, vekile yemin vermez.
Eğer, vekile teslim ettiğini iddia eder ve bunu da hüküm meclisinin dışında yaparsa; vekile, yine yemin verilmez.
Eğer hüküm meclisinde verdiğini iddia ettiği halde, vekil bunu inkar ederse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, yemin etmesi istenir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, yemin etmesi istenmez. Muhıyt'te de böyledir.
İkrar olunan her yerde, ilzam olunur. Şayet inkar olunursa, —üç yer hariç— yemin etmesi istenilir.
Birincisi: Satın alma vekili; müşteri satın aldığı şeyde, bir kusur görür ve onu, o kusuru sebebiyle geri vermek ister; satıcı da vekilin ona razı olarak aldığına yemin etmesini isterse, bu durumda vekile yemin verilmez. Eğer vekili ikrar ederse, red hakkı düşer.
yemin etmesini taleb ederse; vekil yemin etmez. Eğer ikrar ederse, ödemesi lazım olur.• Şayet bir müslüman, bir zimmîden, bizzat içki iddia ederse, sahih olur.
Eğer inkar ederse, yemin etmesi istenir.
Eğer içkinin zayi olduğunu iddia ederse, yemin verilmez. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, ba§ka birisinden bir mal iddiasında bulunur; iddia ! olunan da inkar eder; sonra da ona karşı başka bir mecliste "sen, bana bu hususta mühlet verdin." derse; işte bu ikrar olur. İkrar da davacı için bir hüccettir. İddia olunan, müddeînîn hücceti üzerine yemin etmez. '. Aslolan, böyle meselelerde, gerçekten insan hasmının hakkına karşı ; yemin ettirilir veya hakkının sebebine karşı yemin ettirilir. Hakikaten İİmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre hasmının hüccetine karşı yemin ettirilmez. Zehiyre'de de böyledir.
Ortaklık hükmü üzerine, bir adam, diğerinden bir mal iddiasında bulunur; iddia olunan da onu inkâr eder; sonra da iddia olunan zat: "Benim yanımda, seninşu kadar malın vardı." ''Ortaklık hükmüyle idi." diye de ilave eder ve: "Fakat ben, bunu, sana verdim." der^müd-deîde onun verdiğim ve kendisinin de aldığını inkâr eder ve iddia olunan ortaklığı inkâr ederek, malın aslanı yanında olduğunu söylerse; (Şöyleki: "Seninle, benim aramda, asla ortaklık yok ve ben senden ortaklık hükmüyle bir şey almadım." derse) müddeiye aldığına karşı yemin yerilmez.
Şayet iddia olunan zat, inkârı sırasında: "Benim yanımda, ortaklık malından bir şey yoktur." derse; o zaman, iddiacı ona yemin verir. Fü-sûlü'l-lmâdiyye'de de böyledir.
Mudarabe veya ortak mal verdiğini iddia ettiğinde, mal sahibi veya ortağı, onu inkâr ederse; mudâribe veya ortağa yemin verilir.
Eğer müddeî, mal bedelini ödediğini iddia eder; satıcı da bunu inkâr ederse; müşterinin, onun yemin etmesini istemesi halinde satıcıya yemin verir.
Şayet hakim, satıcıya müşteri istemeden yemin verir, sonra da İkincisi: Eğer amirine karşı razı olduğunu iddia ederse, yemin verilmez. İkrar ederse ilzam olunur.
Üçüncüsü: Alacak almaya vekil edilen zat, eğer borçlu, müvekkilinin alacağından vaz geçtiğini iddia ederde vekil bunu bildiğine karşı, müşteri, onun ikinci defa yemin etmesini isterse, buna hakkı vardır.
Bundan sonra satıcı, "parasını vermedi." diye yemin eder müşteri de: "ben verdiğime beyyine getirici değilim." derse; hakim, müşteriyi icbar eylemez. Belki de şahidlerini getirmek şartıyîe üç gün mühlet verir.
Fakat müşteri: "Şahitlerim hazırda yoktur." derse, o takdirde hakim, ona mühlet vermeksizin, satıcının parasını ödemesine hükmeder.
Bir adam şirket (= ortaklık) veya mudaraba malını yahut emanet malım iddia eder ve: "Ben, onu sana ulaştırdım." derse; buna itibar olunmaz.
Şayet, ödünç verdiğini veya sattığının bedelini iddia eder de, karşıdaki: "Ben, onu bilmem." derse, sözü kabul edilmez. Satıcının ve alacaklının yeminine itibar edilir.
Hulasa, bir adamın elinde emanet olan malın bulunduğu her durumda yeminle birlikte, verenin sözü geçerlidir. Beyyinesi de böyledir.
Eğer, mal ödenmişse ödeyenin beyyinesi kabul edilir. Yeminle birlikte, onun sözü geçerli değildir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğeri hakkında "malımı zayi etti." diye iddia eder ve hakimden ona yemin vermesini isterse; hakim, ona yemin vermez.
Keza: "Bu, benim ortağımdi; bana ticaret (kâr) hususunda hıyanette bulundu. Mikdarını bilmiyorum." derse; sözüne itibar edilmez.
Keza: "Bana, gerçekten haber ulaştı ki, filan oğlu filan, bana vasiyet eylemiş; fakat ben, mikdarını bilmiyorum." der ve varislerin yemin etmelerini isterse; hakim, bunu da kabul eylemez.
Keza borçlu: "Ben, borcumun bir kısmını ödedim. Fakat ne kadarını ödediğimi bilmiyorum, (veya "mikdarını unuttum)" diyerek, alacaklıdan yemin etmesini isterse; buna da iltifat edilmez.
Şemsü'l-Eimme H&lvânî (R.A.): "Cehalet (= bilgisizlik) beyyineyi kabulü men etiği gibi, yeminin kabulüne de mani olur. Ancak hakim, yetimin vasisi veya vakfın kayyımı itham edilirse; onlardan malum bir şey iddia olunmasa bile vakfa ve yetime nazaran onlara yemin verir. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde bulunan bir yeri "Benim mülkümdür. Benden zoraki aldı." diye iddia eder; müddeâ aleyhde: "Gerçekten belirli bir yönden, onu bana vakfeyledi." derse; bu müddea aleyhin yemin etmesi gerekir.
Eğer yemin ederse; tazminattan beri olur.
Yemin etmezse o yeri değil, kıymetini tazmin eder.
Şayet, iddia olunan zat onun vakfeylediğine dair belgeler ibraz eder fakat vakfediciyi söylemezse; yeminden kurtulamaz. İkrarı ve beyyine-siyle vakıf, vakıfolur. Bu, "bu vakıftır." dediği zamanda olur.
Fakat: "Ben, onu belirli bir vakit üzere vakfeyledim." der, iddia olunan da, onun yemin etmesini isterse; İmâm Muhammet! (R.A.)'e göre yemin verilir. Diğer imamlarımız buna muhaliftirler.
Eğer, evi aîmak üzere yemin etmesini irade ederse, bu durumda bil-ittifak yemin etmez.
Fetva, İmâm Muhammed (R.A.)'e göredir. Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam, diğeri hakkmd aelbisemi gasbeyledi." diye iddia ettiğinde gasıb da, bunu ikrar eder; sonra da kıymetinde ihtilaf ederler ve elbisesi zoraki alınan: "Elbisemin kıymeti yüz dirhemdi." dediği halde, gasbeden şahıs: "Ben, kıymetini bilmiyorum; fakat bildiğim şey, onun yüz dirhem olmadığıdır.." derse; yeminle birlikte gasbeden şahsın sözü geçerli olur ve ona açıklaması emredilir.
Eğer açıklayamazsa, gasbedene, gasb olunanın iddiasından fazla olup-olmadığı hususunda yemin verilir.
Eğer yemin ederse, ^asbolunamn iddiası sabit olmaz. Istihlaf Kitabında şöyle zikredilmiştir: Gasbolunana: "Gerçekten, kıymeti yüz dirhem mi idi?" diye yemin verilir.
Eğer "kıymeti yüz dirhemdi." diye yemin ederse, gasbeden şahıstan yüz dirhem alınır. Muhıyt'te de böyledir.
Satıcı, parasını aldığını ikrar ettikten sonra: "Ben almadım." der ve müşterinin yemin etmesini isterse; ona inanılır ve istihsanen müşteriye yemin verilir.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R. A.)'a göre böyledir.
Diğer iki imama göre, kıyasen yemin verilmez.
Burada beş mes'ele vardır.
Birincisi: Söylediğimiz bu mes 'eledir.
İkincisi: Bir adam, evini sattığını ikrar eder. Sonra da: "Ben, sattığımı ikrar eyledim. Fakat, ben satmadım." derse; işte ondan yemin etmesi istenir.
Üçüncüsü: Müşteri, satılan şeyi, aldığını ikrar eder; sonra da: "Ben almadım." der.
Dördüncüsü: Borçlu borç aldığını ikrar eder; sonra da: "Almadım." der.
Beşincisi: Bağış yapan şahıs, bağışı ikrar eder; sonra da: "Ben, bağışlamadım." der.
Bu durumda kendisine bağış yapılana, yemin verilir.
Bu ihtilafların tamamından İmâm Muhammed (R.A.), İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ıın kavline dönmüştür.
İmâm Serah'sî: İhtiyat olan, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlini almaktır." buyurmuştur.
Âlimlerimiz bu kavli almışlar ve hükme tealluk eden şeylerde, bu sözü kabul eylemişlerdir. Hulâsa'da da böyledir.
Mal sahibi, alacağını borçludan aldığını ikrar edip, ona şahitde gösterdikten sonra, aldığını inkar ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, borçlunun yemin etmesini arzu ederse; hakim, borçluya yemin vermez. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre hakim, borçluya yemin ettirir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam: "Bir şeyi, filana bağışladım. O da, onu benden aldı." diye ikrar ettikten sonra: "Benden almadı. Ben, aldı diye, yalan söyledim." der ve bağış yapılan zatın yemin etmesini isterse; İmâm Hâher-Zâde: "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bağış yapılan şahıs yemin eylemez. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, yemin eder.
Keza, kişinin ikrarını yalanladığı her yerde bu böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, bir kağıt çıkarır ve onda, başka bir adam hakkında: "Senin için şu kadar malı ikrar ediyorum. Ancak, sen benim ikrarımı kabul etmedin." diye yazılı olursa; kendisi için ikrar olunan şahsa yemin verilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın varisi, mal iddia eder ve murisinin malı ikrar ettiği kağıdı çıkarır; diğer varis de: "İkrarını kabul etmedi" diye iddiada bulunur ve talibin-yemin etmesini dilerse; onun yemin etmesi gerekir. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
İkrar sahibi öldüğünde, onun varisleri gerçekten o, ikrarını zoraki, icbar ile yaptı" diye iddia ederlerse kendisi için ikrar olunana, Allah adına yemin-verilir. Ve o yemin ederek: "Gerçekten o, benim için ikrarı sahih ile ikrar eyledi." der.
Keza, Za'ferânî:
—Kendisi için ikrar yapılan şahıs öldüğünde varisleri yemin ederler mi? sualine şu cevabı verdi.
— Buhârâ'lıların bazı talikinde açıklanmış ki, gerçekten varislere, bildikleri üzerine yemin verilir.
Ben de, babamdan "yemin verilmez." dediğini işittim.
Bu, murisler hakkında, yemin etme mes'elelerindendir.
Varis ise, yemin etmez. Emanet bırakılan şahsın emaneti verdiğini veya onun zayi olduğunu söylediği gibi... O, yemin etmeden ölmüşse; varisi yemin etmez. Câmi-i Kebir'de buna dair nas vardır. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, bir şahıs için, mal ikrar eder ve ikrar eden bu kimse de ölür ve,ölümünden sonra, varisleri: "Gerçekten babamız, bir mal ikrar etmişti. Bu ikrarı yalandan yapmıştı; ikrarı sahih olmaz. Ey kendisine ikrar yapılan zat, sen de bunu biliyorsun." derler ve onun yemin etmesini isterlerse, ona yemin ettirmeye haklan yoktur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet bir satıcı, sattığına ve parasını aldığına şahit getirdikten sonra, "bu satış, cebren yapıldı." diye iddia eder ve müşterinin yemin etmesini isterse; İstihlal kitabında "Bütün alimlere göre, müşteri yemin eder ve: "Allahıma yemin olsun ki, ikimizin arasında olan alım-satimda cebr olmadı." der denilmiştir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adamın yanındaki köleyi, başka birisi iddia ederek: "Bu, benim malımdır. Yedi gün önce, filandan satın aldım." der; köle elinde bulunan şahıs da: "Ben, bunu o adamdan on gün önce satın aldım." karşılığını verince de, iddia sahibi: "Aramızda cereyan eden ahm-satım cebren oldu." derse; ona yemin verilir. Hulasa'da da böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir adamın, başka bir şahsın evinin yanında, bir evi bulunduğunda, bu ev sahiplerinden birisi, iki evin arasında bulunan duvarı, diğerine tasadduk eder; kendisine sadaka edilen şahıs da onu aldıktan sonra sadaka veren şahsın, geride kalan evini satın alsa; komşu için şüf a hakkı olmaz. Evin duvarının arkasında evi olan, başka bir şahıs satıcıdan ve alıcıdan yemin etmelerini isteyerek: "Satıcı, şüf a hakkına cebren zarar verdi ve şüf a hakkını ibtal etti." derse hakim, onun dediği gibi yemin verir. (Allahu a'lem.)
Eğer bu şahıs: "Duvarı cebren tasadduk eyledi." derse; ev elinde duruyorsa, satıcının veya alıcının yemin etmesini ister.
Eğer yemin ederse, duvarın cebren tasadduk edilmediği sabit olur ve dava sona erer.
Eğer yemin etmezse, tasaddukun ikrah (- cebren) olduğu sabit olur ve komşunun şüf a hakkı sabit olur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet onlardan birisi, "diğerinden satın aldığını" söylerken, diğeri rehin aldığını veya kiraladığını iddia eder ve kirasının bin dihem olduğunu söyler ve bunu da, rehin alan veya icarlayan ikrar eder; satın alan şahıs da: "Allah'a yemin eyle, onu bana satmadığına." derse; o şahsın yemin etmesi gerekir.
Eğer yemin ederse; iş tamam olur.
Şayet yemin etmezse, satış sabit olur.
Bu durumda, müşteri muhayyerdir: İsterse, rehinden kurtulana kadar sabreder ve icar müddetini bekler; isterse, pazarlığı fesheder.
Eğer satın alan şahıs, önce ikrar ederek: "Rehin konmuş veya kiraya verilmiş..." derse; o takdirde yemin yoktur.
Keza, ikisi de icara verilmiş olduğunu iddia ederler ve birisi bunu ikrar ederse; diğerine yemin yoktur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adamın elinde bir ev veya bir arsa yahut bir hayvan olduğunda iki kişi, bu şahsı hakime getirerek, her birisi, "onun elinde olanı satın aldıklarını" iddia ederler; iddia olunan da, onlardan birisini ikrar eder ve "bizzat ona sattığım" söyleyip diğerini inkâr eder; diğeri de hakime: "İddia olunan şahsa bana satmadığına dair yemin ver." derse, gerçekten hakim, ona yemin vermez.
Keza, dava edilen zat, ikisinin de iddiasını inkar ederse; hakim onlardan birisine yemin verir. Eğer o yemin etmezse, ona yeminden kaçındı hükmünü verir.
Sonra da ikincisi: "Benim için de yemin ver." derse; işte o zaman yemin vermez.
Bir şahsın elinde bir ev veya bir arsa bulunur; iki kişi, bu adamı hakime getirerek, her birisi, mal sahibinin kendisine bağış yaptığını ve teslimeylediğini söyleseler; mal sahibi de, onlardan bizzat birisine bağışladım ikrar edince, diğeri, ondan yemin talebinde bulunsa; yemin etmez.
Keza hakim, bu iki şahıstan birisine, yemin verse, fakat o, yemin etmese; bu durumda diğerine yemin vermez.
Keza, her ikisi de, "bin dirheme, onun yanında rehin olduğunu" iddia ettiklerinde, o şahıs bunlardan birini ikrar etse veya hakim, onlardan birine yemin verdiği halde, o yemin etmekten kaçınsa, diğerinin yemin etmesi gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın yanında bir cariye veya bir köle yahut bir arsa bulunur; iki kişi gelerek; her birisi, "onun, kendsinin olduğunu" iddia ederek: "O şeyi elinde bulunduran şahsın gasbetmiş olduğunu" söyleseler veya "onun yanma, emanet bıraktıklarını," iddia eyleseler ve o adamı hakime götürseler; hakim onlardan davalarını sorar.
Eğer davalı, onlardan birisini"ikrar, diğerini inkar ederse; hakim, ona "ikrar eylediği kimseye, o şeyi teslim etmesini emreder.
Şayet diğer adam, onun yemin etmesini isterse; buna hakkı olmaz.
Bu defa da'va ikisinin arasında cereyan eder. Eğer, diğeri hakime: O nefsinden yemini def etmek için, bunu ikrar eyledi. Ona benim için, yemin ver." derse; bu durumda da doğru olanı, ona yemin vermemektir.
Emânet bırakılan da böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, gasb hususunda yemin vermek vardır.
Emânet bırakmak da böyledir. Bu da, İmâm Muhammed (R.A.) göredir.
Eğer, iddia olunan şahıs, her iksirri de ikrar ederse; "o şeyi ikisine teslim etmesi" emredilir.
Bu durumda, o şahıslardan her hangi birisine, başka bir şey ödemez.
Eğer, o iki kişiden birisi veya her ikisi de "kendi nefsine ait olan yarısı hakkında, yemin isterse; mutfak mülkte yemin olmaz.
Fakat, davalı, her ikisini de inkâr ederek "hakimden, onların yemin etmelerini isterse; hakim, ikisine birden yemin vermez. Fakat, onlardan her birisinin, yemin etmelerini ister.
Bu hususta aümler ihtilaf eylediler:
Bazıları: "İkisine bir yemin verir. Onlardan her birine ayrı ayrı yemin verilmez." dediler.
Bazıları da: "Onlardan her birisine, ayrı ayrı yemin verilir. Rey ( = görüş) hakime aiddir.'' buyurdular.
Hakim isterse, kur'a çektirmeksizin, birinden başlar; isterse, aralarında kur'a çektirir. Töhmeti yok etmek ve kalblerini mutmain kılmak için böyle yapar.
Eğer hakim, onlardan her birine, ayrı ayrı yemin verirse; bu durumda üç mes'ele vardır:
Birincisi: Onlardan her birine, ayrı ayrı yemin verir. Bu durumda, onların davasından kurtulur. Bu zahirdir.
İkincisi: Onlardan birisine yemin verince, diğerine yemin vermekten çekinir.
Eğer önceki yemin ederse; davasından beri olur.
Diğerinden çekinince, o şeyin tamamını —yalnız başına dava etmiş gibi— yemin edene hükmeder.
Eğer Öncekine yemin vermezse, hakim, onun yeminden kaçınmış olduğuna hükmeylemez. Belki de diğerine yemin verir. Bununla beraber, hallerine nazar eyler.
Bazı alimler de: Hüküm-, iki vecih üzeredir: Birisi mülk da'vasında o şeyi yarı yarıya hükmetmektir.
Gasb davası hususunda ise, hakim o şeyin kıymetini, ikisine hükmeder.
Emanet hakkında ise, o şeyi aralarında hükmeder. Kıymetini hükmeylemez.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göredir.
İmâm Mu ha m m e d (R.A.)'e göre kıymetine göre hükmeder. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adamın yanında, babasından miras kalma bir kölesi bulunduğun da; onu, bir şahıs iddia ederek: "Gerçekten bu köle, benim kölemdir. Onu, bu şahsın ölen babasına, emanet koymuştum." der; köle yanında bulunan şahıs da, bunu iknar ederse; i$te o zaman, köle yanında bulunan şahsa, bu davada bilgisinin olup olmadığı hususunda yemin verilir.
Eğer yemin ederse; davadan uzak olur.
Eğer yeminden kaçınırsa, o köle iddiacıya hükmedilir. Ve bu köleyi elinde bulunduran şahsın ona teslim etmesi emredilir.
Şayet o köleyi teslim eder ve bir başkası da aynı şekilde, iddia olunan şahsı dava eder, Önceki gibi de yemin etmesini istersek onun, böyle bir talepte bulunmaya hakkı yoktur.
Alimler: "Bu, oğulun elinde, yalnız o köle miras olduğu, başka bir şey bulunmadığı zaman böyledir. Fakat, elinde, o köleden başka miras bulununca, ikinci adamın da yemin verme hakkı vardır.
Eğer yeminden kaçınırsa üzerine hükmohınur.
Eğer dava gasb davası ise bu durumda ikincinin yemin verme hakkı yoktur.
Bu şayet o köleden başka, oğlanın elinde bir şey yoksa, —her ne kadar, iddiacı yemin etmesini istese bile— böyledir. Füsûlü'Mmâdiyye' de de böyledir.
İki şahıs, bir kadının nikahını iddia ederek, onu hakime götürdüklerinde, kadın birisini ikrar, diğerini inkar eylese, nikahı inkar edilen şahıs, hâkime: "Benim için, kadına yemin ettir." derse; hakim onun sözüyle kadına yemin vermez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bu durumda kadının ikrar eylediği kocasına yemin verilir mi? Fahru'l-İslâm Ali Pezdevî, Şerhin'de: "öerçekten bu mes'elede, ihtilaf-ı meşayıh (= alimlerin ihtilafı) vardır. Bazıları: "Yemin verilmez, demişler; bazıları da: "Yemin verilir." buyurmuşlardır.
Eğer o, yemin ederse; bundan sonra kadına yemin verilmez.
Eğer o yeminden kaçınırsa, o takdirde kadın yemin eder.
Kadın da yemin etmezse, hakim o kadını diğer adama hükmeder ve öncekinin nikahı batıl olur." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet, bu kadın, ikisinin davasını da inkar ederse; bunlardan bizzat birisine yemin verilir.
Bu İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir.
Şayet kadın, yemin etmezse diğerine yemin verilmeden, ona hükmedilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam bir cariye satın aldığında, karşılıklı alım-satım ve teslim-tesellüm yapıldıktan sonra; bu cariyeyi, bir kusuru sebebiyle, satıcıya geri verir; sonra da satıcı gelerek: "Sen onu bana geri verdin. Halbuki, o hamiledir." derse; müşteri bu durumu ikrar ederse; bu cariye müşteriye geri verilir.
Ancak, bu durumda önceki kusurunun karşılığını, satıcı tazmin eder. Eğer, müşteri bu durumu inkar ederse; cariye, kadınlara gösterilir. Şayet onlar: "Evet, bu cariye hamiledir." derlerse; bu durumda müşteriye bu hadisenin, onun yanında olup olmadığı hususunda yemin verilir.
Eğer yemin ederse, bu cariye satıcıya geri verilir.
Şayet yeminden kaçınırsa, satıcı serbestir: İsterse, bu cariyeyi yanında tutar. Müşteriye onun için bir şey gerekmez. İsterse, bu cariyeyi eski noksanının bedeli ile birlikte müşteriye geri verir. Hulâsada da böyledir.
Eğer müşteri, hakime: "Bu hamilelik, satıcının yanında olmuştur." derse; satıcı onun yemin etmesini ister.
Alimler: "Uygun olanı, satıcının: "Yemin olsun Allah'a ki, ben bu kusurdan uzak olarak sattım." demesidir." buyurmuşlardır.
Eğer cariye, müşterinin yanında ise, kusuru hakkında, satıcı davacı olabilir.
Hakim onu satıcıya geri verdiği zaman, satıcı: "Gerçekten cariye, hamiledir ve bu hami müşterinin yanında olmuştur." der; müşteri de: "Hayır, onun yanında olmuştur." derse işte o zaman hakim, böyle olduğuna dair satıcıya yemin verir; müşteriye vermez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adama yemin tevcih edildiğinde, o şahıs: "Gerçekten davacı, bu dava hakkında, bana hakim huzurunda (şu beldenin hakimi huzurunda) yemin verdi.'* der ve buna dair da'vacının yemin etmesini ister. Eğer o şahıs, yemin etmekten kaçınırsa; davalının yemin etmesi gerekmez. Eğer yemin ederse; mal hakkında davalıya yemin verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Da'valı iddiasında: "Davacı, bu davadan vazgeçti." derse; hakim ona yemin verir. Ve ona: "Hasmına cevap ver." denilir.
Bu, şunun hilafınadır: Şayet: Benden, bu bin dirhemi almaktan vaz geçti." derse; o zaman, ona yemin verilir.
Bazı alimler: "Gerçekten, davalıya davadan vaz geçildiğine dair, —dava üzerine yemin verildiği gibi— yemin ettirilir." demişlerdir.
Şemsü'I-Eimme Halvanî'de buna meyletmiştir.
Zamanımızın hakimleri de, bunun ü zennedirler. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse düğerinden mal iddiasında bulunduğunda, da'valı: "Gerçekten, davacı bu davadan vaz geçti." der; hakim de, davalının bu durumdan tevehhüm ederse (şüphelenirse) beraat hususunda davacıya mı, yoksa, da'valiya mı yemin verir? Hassaf ve Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Muhammet! bin Fadl: ''Davalıya yemin verilir. Onun: "Müddeî daVadan vaz geçti demesi, ikrar değildir." demişlerdir.
Hakimin müddeiye: "Mal hususunda beyyinen var mıdır?" diye sorması icabeder.
Eğer o, beyyine ile, malı isbat eder, bundan sonra da "da'vadan vaz geçtiğini" söylerse, mesele biter.
Şayet mal hakkında beyyinesi yoksa, hakim önce, mal hakkındaki dava için, davalıya yemin verir. Onun: "Da'vacı davadan vaz geçti." demesi, ikrar olmaz.
Eğer, davalı yemin ederse, dava terk olunur. Eğer, yeminden kaçınırsa, bu defa da davacıya, "vaz geçtiğine" dari yemin ettirilir.
Mütekaddimin alimlerimiz, şöyle buyurmuşlardır: Davadan vaz geçme iddiası, ikrar değildir. Esahh olan da budur.
Şeyhu'I-İmâm Zahîrüd'd-dîn'in üstadı şöyle buyurmuştur: "Uygun olanı, önce iddia sahibine, "davadan vaz geçip geçmediğine dair" yemin vermektir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Yemin etme işi varislere teveccüh ederse; onlardan birsinin yemin etmesi.diğerleri için kâfi gelmez. Hepsine ayrı ayrı yemin verilir.
Eğer, yemin başkalarına teveccüh ederse, onlardan birisine yemin verilir; onun yemini, hepsinin yemini olur.
Bu hususun îzahı şöyledir:
Bir adam, bir ölüye karşı hak iddiasında bulunsa ve ölenin varislerine yemin vermek gerekse; bütün varislerden yemin etmeleri istenilir. Bunlardan bir tanesinin yemin etmesi kafi gelmez.
Eğer, varislerin, içinde, bir küçük veya bir gaip varsa; ölüye karşı da iddia ediliyorsa, hazırda bulunanlara yemin verilir. Küçük bulûğa erişene, gaip de gelene kadar, bunlara yemin verilmesi ertelenir. Sonra onlara da yemin ettirilir.
Şayet varisler, —ölü için— bir adamdan hak iddiasında bulunuyorsa, onlardan birisine yemin verildiğinde, diğerlerinden yemin istenmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Inân ortaklarından birisi, veya müfaveda ortaklarından birisi, şirket için bir adama karşı hak isterse; iddia olunan şahsa yemin verilir. Diğer ortaktan, yemin etmesi istenrhez. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse, o ortaklardan birjne karşı, hak iddia ederse; onların ikisine de yemin verilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir şey satın alan bir topluluk, bir adama karşı iddiada bulunduklarında onlardan birisi yemin edince, diğerleri de yemin etmiş olurlar. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
İbnü Semaa, İmâm Muhammed (R.A.)'un şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adam, iki sözleşme ile, bir kadını ve onun kızını nikahlar sonra da: "Ben, hangisinin önce olduğunu bilemiyorum." derse; o iki kadına da Allah adına yemin verilir. Ve: "Hanginiz örtee nikah oldunuz?" diye sorulur.
Uygun olan, hakimin onlardan hangisini önce isterse, ona yemin vermesidir. İsterse; kur'ada çektirir. Onlardan birisine yemin verince, diğerinin nikahı sabit otur. Eğer, önceki için yemin etmezse, o ilzam olunur ve diğerinin nikahı batıl (= geçersiz) olur.
Onlardan her birisi, "kendi nikahının önce olduğunu" iddia ederse, nikahları batıl (= geçersiz) olur. Serahsî'nîn Muhiyti'nde de böyledir.
Bir adam, babasının mirasından, bir yer bağışlayıp onu da bağış yaptığı zata, teslim ettikten sonra; ölen zatîn karısı gelerek, bağışlanan yeri iddia edip: "Burası benimdir. Onlar, sana burası bağışlandıktan sonra, mirası taksim ettiler. Burası, bana düştü." der; bu yer kendisine bağışlanan şahıs da,, iddia ederek: "Bu yer bana; taksim yapılıp, bana bağış yapan şahsa hisse olarak düştükten sonra, verildi." der, beyyi-neden de aciz olursa; kadına yemin verilir; deiğer varislere yemin yoktur. Ve, o yerin, kadına verilmesi emredilir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğerine: "Benim sende, bin dirhemim vardır." der; iddia olunan da: "Sana ödemediğime dair yemin edersen, onu öderim." der o da: "Onu, sana verdim." diye yemin ederse, o geri ödenir mi?
Eğer ona, şartlarına uygun olarak ödemişse, geri ödenir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adamın yanında, bir miktar kumaş bulunur ve o bunun kime ait olduğunu bilmez; başka bir şahıs da gelerek, onun kendisine ait olduğunu iddia ederse; kumaş yanında bulunan şahsın, "Kumaşın müddeîye ait olup olmadığı hususunda Allah adına ona yemin vermesine ruhsat vardır.
Eğer iddia eden, iddia olunanla anlaşma yaparlar ve iddia sahibi, dirhemleri alıp kumaş davalıya kaldıktan sonra, iddia olunan şahıs, "iddia edenin, o kumaşda hakkı olmadığını" iddia ederse; bundan sonra ona yemin verme hakkı yoktur.
Hatta onun bu kumaşta'hakkının olmadığını iyice bilse bile yine de yemin veremez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın, diğer adama borcu olur ve ona, borcuna mukabil bir rehin bırakır; alacak sahibi de, bu rehni inkar ederse; iddia olunan (rehin koyan) "billahi, bu adamın bende iddia eylediği gibi, alacağı yoktur." diye yemin eder. Fe'âvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam diğerinden yüz dirhem borç alıp, onun yanma da rehin bıraktığında, eğer alacağını ikrar ettiği halde, rehin bırakılan şeyi inkar ederse; rehin bırakan zat, hakime: "Sorunuz bakalım, hangi yüz dirhemi iddia ediyor? Rehini mi, değil mi?" der.
Eğer o adam rehni ikrar ederse, malıda ikrar etmiş olur.
Eğer rehni inkar ederse; diğer şahıs: "Benim, sana rehinsiz borcum yoktur." diye yemin eder ve yemininde de hanis olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahısta bin dirhem alacağı olduğu iddiasında bulunsa; iddia olunan şahıs da, bu bin dirhemin nesi (yani vadeli verilmiş) olduğunu bilir ve eğer, bin dirhemi ikrar ederse, onun müddet iddia edeceğinden çok kerre müddet inkar ediliyor ve bin dirhem talebinde bulunacağından korkarsa; buna çare: O adam, hakime: "Ona sorunuz; gerçekten bu bin dirhem, muaccele (= acele ödenecek şey) midir? müeccele (= vadeli olan şey) midir? der.
Hakim, sorduğunda, o: "Hali hazırdadır." der ve davalının yemin etmesini isterse,, davalı: "billahi onun benim üzerimde, bu istediği bin dirhemi yoktur." der.
Şayet yemin eder ve:"billahi, onun iddia eylediği şeyin edası benim üzerimde yoktur." derse; yemininde sadık olur.
Eğer alacağı muaccel ise, adamın da gücü yoksa, "billahi bu iddia eylediği bin dirhemi, benim üzerimde yoktur." dîye yemin eder.
Şayet talakına yemin eder ve: "Benim üzerimde, bin dirhemi yoktur." derse, —her ne kadar fakir bile olsa— talak vaki olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse, eli altında bulunan bir yerde, bir topluluğun hakkının bulunduğunu bilir; —bu hakkın miktarını bilsin veya bilmesin— başka bir şahıs da gelerek, o yerde, kendisinin —üçte bir veya dörtte bir gibi— belirli bir hissesinin olduğunu iddia ederse; iddia olunan zat hakime: Ben, iddia sahibinin hakkının olduğunu biliyorum; fakat, hakkının miktarını bilmiyorum. Ona sen, istediğin kadarını ver." derse; hakimin müddeîye bir şey arz etmesi uygun olmaz.
Ancak, müddeînin iddiasına göre, hakim davalıya yemin verir. Eğer davalı yemin etmezse, müddeînin iddiasaını ikrar etmiş olur.
İşte bu bir hüccettir.
Eğer belirtilen miktara göre yemin ederse; bu durumda hakim, —ikrarı sebebiyle— davalıyı ve davacıyı, beraberce orada sakin kılar. Çünkü onun daorada hakkı vardır. Muhiyt'te de böyledir.[12]
4- KARŞILIKLI YEMİNLEŞME
Müşteri ve satıcı, satılan şeyin bedelinde veya satılan şeyin bizzat kendisinde ihtilaf ederler, şöyleki: Müşteri, bir bedel iddia eder; satıcı ise, bedelin ondan fazla olduğunu iddia ederse veya satıcı, satılan şeyin miktarını itiraf eder; müşteri ise, miktarın ondan fazia olduğunu iddia ederse; veya karı-koca mehirde ihtilaf ettiklerinde koca, "kansını, bin dirheme nikahladığını" iddia eder; karısı ise: "Beni, iki bin dirheme nikahladın." derse; bunlardan, hangisinin beyyinesi bulunursa, ona hükmedilir.
Şayet, her ikisinin de beyyinesi bulunursa, hangisinin beyyinesi daha fazla ise ona hükmedilmesi evla olur.
İhtilaf, hem bedelde; hem de satılan şeyde —beraberce— olursa; şöyleki: Satıcı, müşterinin iddia eylediği bedelden fazlasını; müşteri de satılan şeyin, satıcının iddia ettiğinden fazla olduğunu iddia eder; bu iddialar da, aynı anda ortaya atılırsa; bedel hakkında satıcının beyyinesi; satılan şey hakkında da, müşterinin beyyinesi daha evladır.
Şayet her ikisininde beyyineleri yoksa; müşteriye: "Satıcının iddia eylediği bedele razı mısın; yoksa, ahm-satımı bozalım mı?" denilir.
Satıcıya da: "Ya müşterinin iddia eylediği kadar satılan şeyi teslim edersin veya bu alım-satımı bozarız." denilir.
Eğer her ikisi de, birbirini razı edemezlerse; hakim, her ikisine de diğerinin davasına karşı yemin verir.
Sahih olan, hakim yemine önce müşteriden başlar.
Bu kavil, İmâm Ebû Hantfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'den rivayet edilmiştir.
İmâm Muhammed (R.A.) ile İmâm Züfer (R.A.) de: Bu satışın borç olan bir şeyle yapılmış olması halinde böyledir. Şayet ahm-satım ayn be ayn veya bedel ve bedel ise; hakim, hangisini isterse ona önce yemin verir." buyurmuşlardır. Kâfî'de de böyledir.
Bu durumda yeminin şekli şudur:
Satıcı: "Billahi, onu bin dirheme satmadım." der. Müşteri de: "Billahi, ben onu iki bin dirheme satın almadım." der Esahh olan budur. Hidâye'de de böyledir.
Şayet, ikisi de yemin ederlerse; hakim, aralarındaki ahm-satımı fesheder. (= bozar) ister, birisi istesin; isterse, ikisi istesin fark etmez.
Sahih olan, hangisi yeminden kaçınırsa; ona ilzam olunur; diğeri haklı sayılır. Kâfî'de de böyledir.
Eğer ihtilaf bedelde olmaz; belkide, başka bir şeyi için alırsa; meselâ: Bir adam diğerinden bir tulum yağ satın aîır ve bunun ağırlığı yüz ntıl olur; sonra da sahibine vermek üzere, ağırlığı yirmi rıtıl olan bir tulum getirir, satıcı da: "bu tulum, aynı tulum değildir." der; satın alan şahıs da: "Aynısıdır." derse müşterinin sözü —her ritim bedelini söylesin veya söylemesin— geçerli olur. Tebyîn'de de böyledir.
Müddette ihtilaf ederlerse; —ister aslında olsun, isterse mik-darında olsun— yeminleşmezler.
Keza, aslında veya mikdnnda muhayyerlik şartı olursa yeminleşmezler.
Keza, satılanı veya. bedelini almakda veya parasının bir miktarını düşürmede yahut vaz geçmedi veya teslim yerinde ihtilaf ederlerse yeminleşmezler.
Bu durumlarda inkar eden, yemin eder. Nihâye'de de böyledir.
Şayet, ahm-satımın aslında ihtilafa düşerlerse, yine karşılıklı yeminleşmezler. Akdi inkâr edenin sözü geçerü olur. Kâfî'de de böyledir.
Sözleşmenin (= akdin cinsinde ihtilaf ederlerse, şöyle ki: Birisi satışı diğeri ise bağışlandığını iddia ederlerse veya paranın cinsinde ihtilaf ederlerse şöyleki: Birisi: "Dirhemlerdi..." diğeri ise: "Dinarlardı..." derse; İmâm Muhammed (R.A.), Cami' kitabında: "Bunlar, karşılıklı yeminleşmezler." buyurmuştur.
Bazı alimlerimiz: "Cami kitabında, İmam Muhammed (R.A.)'in iki kavli vardır. En doğru olanı, yeminleşmeleridir." demişlerdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer satılan şey zayi olduktan sonra ihtilaf ederlerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre karşılıklı yeminleşmezler. Müşterinin sözü geçerli olur.
Keza satılan şey, alanın mülkünden çıkar veya reddi mümkün olmayan bir hale gelirse, yeminleşmezler. Bu, para borç olduğu zaman böyledir. Eğer ayn ise, yeminleşirler. Sonra zarar görenin misli, —eğer misli (= benzeri) varsa— geri verilir. Eğer benzeri yoksa kıymeti geri verilir. Hidâye'de de böyledir.
Bir adam, tek pazarlıkla O akidle) iki köle satın alıp bunları da teslim alsa ve bunlardan birisi ölse de, onun bedeli hususunda taraflar ihtilaf eyleseler, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre —yeminle birlikte— müşterinin sözü geçerli olur.
Ancak satıcı, sağ olanı geri alırsa, o zaman bir şey gerekmez.
Alimler, "bir şey gerekmez." kavlinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: "Onunla murad, müşterinin söylediğinden fazla parayı ölen için almamaktır." demişlerdir.
Sahih olanı da budur. Camiu's-Sağîr'de de böyledir.
Bir adam, satın aldığı bir köleyi teslim aldıktan sonra, onun yarısını satar, bilahare de, önceki satan şahıs satın alan şahıs arasında, bu kölenin bedeli hakkında ihtilaf çıkarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre karşılıklı yeminleşmezler. Yeminli olarak müşterinin sözü geçerli olur.
İmam Ebû Yûsuf (R.A.) göre ise, müşterinin elinde kalan yarım hakkında, karşılıklı yeminleşirler.
Satıcısının razı olması halinde bu böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, tamamı hakkında yeminleşirler. Yeminleşince de, müşteri, satıcıya kölenin kıymetinin yansını —satıcı kabul ederse— öder.
Şayet, aybı sebebiyle kaçınırsa, bu yarının kıymeti geri verilir. Kâfî'de de böyledir.
Bir kimse bir cariye satın alıp onu teslim aldıktan sonra, onu ıkâle eder; bilahare de, parasında taraflar ihtilaf ederlerse bunlar karşılıklı yem ini esirler ve önceki satış geri dönmüş olur.
Şayet satıcı satılan şeyi, ikâleden sonra teslim alırsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, yeminleşmek yoktur. Hidâye'de de böyledir.
Bir adam, bir kür buğday için diğerine on dirhem teslim ettikten sonra, ikâleleşseler; bilahare de, re'sü'l-mâlde (= sermaye hususunda) ihtilafa düşseler; bu durumda, kendisine selem yapılan şahsın sözü geçerli olur ve selemden dönülmez. Câmiu's-Sağîr'de de böyledir.
Bir adam, bir veya iki pazarlıkla (= akidle), iki köle satın alır; bunlardan birisi hali hazırda ödenmek üzere bin dirheme; diğeri ise, bir seneye kadar veresiye olmak üzere bin dirheme olsa da, bilahare müşteri, kusuru sebebiyle bu kölelerden birisini geri verir ve: "Bu köle, parası peşin olandı." der; satıcı ise: "Parası veresiye olandı." derse; satıcının sözü geçerli olur; karşılıklı yeminleşmezler.
Keza onları bir pazarlıkla ( = akidle) alıp, teslim aldıktan sonra, elinde iken bunlardan birisi ölür; diğerini de kusuru sebebiyle geri verir ve geri verilen kölenin kıymetinde,ihtilaf ederlerse; satıcının sözü geçerli oiur; karşılıklı yeminleşmezler.
Şayet, birisinin değeri dirhemler; diğerinki dinarlar olur ve satıcı da aksini söylerse; —yeminli olarak— müşterinin sözü geçerli olur.
Kölelerin ikisi de ölürse, taraflar karşılıklı yeminleşmezler.
İmâm Muhammed (R.A.) buna muhalifdir.
Şayet, kölelerin her ikisi de duruyorlarsa, bi'1-icma yeminleşirler.
Pazarlıkta (= akidde) ihtilafa düşerler; satıcı: "Paralar aynidir."; müşteri de: "Ayrıdır." derse; müşterinin sözü geçerli olur. Kâfî'de de böyledir.
Şayet paranın peşin veya borç oluşunda ihtilaf ederler ve onlardan birisi: "Para peşindi." derken, diğeri: "Borçtu." diye iddia ederse; peşindi diye iddia eden satıcı ise; (şunun gibiki: "ben sana şu cariyemi senin şu kölene karşılık sattım." diyor, müşteir de tamamım borç olarak iddia eyliyorda ben senden bin dirheme satın aldım." diyorsa cariyede (duruyorsa) karşılıklı yeminleşirler ve karşılıklı olarak aldıklarını geri verirler.
Eğer cariye müşterinin yanında zayi olmuşsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'e ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre yeminleşme kalkar.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre yeminleşirler.
Şayet, aynı iddia eden müşteri olur ve o: "Cariyeni, köleme karşılık satın aldım." der; satıcı da: "Ben, onu sana, iki bin dirheme sattım." veya "...Yüz dinara sattım." diyorsa; cariye de durmakta ise, karşılıklı değişik yaparlar.
Eğer cariye zayi olmuşsa ( = elden çıkmışsa) yine böyle, karşılıklı kıymetini birbirine geri verirler. Alimlerin ekserisi bu görüştedirler. Tahâvî'de de böyledir.
Bir kimsenin satın aldığı cariye, henüz o teslim almadan ölür; satın alan: "Ben, onu bin dirheme satın aldım." derken; satıcısı, "Ben, onu iki bin dirheme sattım." derse, bu cariyenin üçte ikisi hakkında, —yeminle birlikte,— müşterinin sözü geçerli olur.
Geri kalan üçte bir hakkında karşılıklı yeminieşirler. O da hizmet-cinin hissesidir.
Bu şahıslardan her birisine cariyenin tamamı hakkında yemin verilir. Müşteri: "Billahi, ben onu, iki bine satın almadım." der; satıcı da: "Billahi, ben onu bin dirhem ile bu hizmetçiye karşılık satmadım." der. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyeldir.
Şayet satıcı: "Cariyesini, bin dirhem ile, o hizmetçi karşılığında sattığım" iddia eder; müşteri de: "Onu iki bin dirheme satın aldığını" iddia eder ve bu cariye müşterinin yanında ölürse; —yeminle birlikte müşterinin sözü geçerli olur.
Bu cariye hakkında, karşılıklı yemînleşme yoktur. Bu hizmetçinin yerinde, ölçülen veya tartılan bir şey olsaydı, yine aynısı olurdu. Kâfî'de de böyledir.
Eğer satıcı, ikibin dirheme sattığım; müşteri de yüz dinar bir de hizmetçi. karşılığında satın aldığını iddia ederse, yeminli olarak, müşterinin sözü yüz dinar hakkında geçerli olur.
Müşteri, bin dirhem ve (artı) yüz dinara satın aldığını, satıcı da iki bin dirheme sattığını iddia ederse; yeminle birlikte müşterinin sözü geçerli olur.
Şayet dirhemlerin üzerine ölçülen, tartılandan veya sayılan bir şey zammederse, işte bu da bedel yerinde olur.
Şayet belirli bir şey olmazsa, o zaman mikdarı hakkında satıcıya yemin verilir. Bu, bi'1-icma böyledir. Serahsî'nin Mulııytı'nde de böyledir.
Bir köİe, satıcısının yanında zayi olduğunda, satıcı: "Satıştan önce, onu müşteri kat' eyledi; tam bedelinin yansı benimdir."; müşteri de: "Sattıktan sonra, onu satıcı kat eyledi; benim için muhayyerlik vardır; istersem, onun kıymetinin yarısını alırım; istersem bırakırım." derse; her ikisinin de beyyinesinin bulunmaması halinde yeminleşirler. Yeminleşince de, müşteri onun parasının tamamını alır veya tamamını terkeder.
Eğer her ikisinin de beyyinesi varsa; müşterinin beyyinesi evlâdır.
Şayet, onun kat edilmesi hususunda satıcı veya müşteridir, diye ittifak ederler veya bir yabancı diye ittifak ederlerde; satıcı: "Satıştan önce oldu." der; müşteri de: "Satıştan sonra oldu." derse, bu durumda satıcının sözü geçerlidir. Müşterinin beyyine getirmesi gerekir. Kâfî'de de böyledir.
Şayet satıcı: "Bu sattığım cariye, filan zatın malıdır. Beni, bunu satmaya vekil eyledi." der; ikrar olunan zat da, müşteriye: "Ben, bunu sana yüz dinara sattım ve o parayı da teslim aldım." derse; bu cariye, müşterinin olur.
Eğer cariyenin, kendisi için ikrar olunan zata ait olduğu belirli değilse, karşılıklı yeminleşirler. Önce ikrar edenden başlanır. Eğer ikisi de yemin ederlerse, ikrar eden cariyenin kıymetini borçlanır.
Eğer cariye ikrar olunan için maruf ise; sahih olan ikrar edicinin yemin etmesidir. Kendisi için ikrar olunan şahsa, yemin ettirilmez.
İmâm Muhammed (R.A.), bu babın sonunda şöyle buyurmuştur:
İkrar eden, kıymetini borçlanmaz. Dilerse- parasını alır; değilse, ikrar olunanın tasdik etmesine kadar o, satıcının elinde kalır. Satıcı ne zaman, tasdik ederse (= doğrularsa) o zaman, onu alır.
Eğer cariye zayi olursa (- ölürse) kıymeti kendine ikrar olunan içindir. İster ma'ruf olsun isterse meçhul olsun, bu böyledir.. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Şayet ikrar eden,, o cariyeyi mükatebe veya müdebbere eder veya. azad eder yahut onu ümm-ü veled eder; sonra da yeminleşirlerse, ikrar eden şahıs, bu cariyenin kıymetini —eğer o meçhul ise— öder. Şayet cariye tanınan birisiyse, bu hallerin tamamında tazminat gerekmez. Ve bu durumda, o cariyenin kitabeti de geçersizdir. Çünkü o, kitabet bedelini ödemekten aciz kalmaktadır.
Ve bu cariye, ikrar edicinin ölümüyle azad edilmiş olur.
Eğer ümm-ü veîed ise, ikrar olunanın ölümüyle, azad olunmuş olmaz. Her hangi birisinin ölümüyle müdebbere olur. Onlardan her hangi birisinin olması ihtimalinden dolayı bu böyledir.
Şayet cariye yanında bulunan şahıs: Bu emanettir; bana, satmamı emreyledi." der; cariye de ölürse; her haliyle, ikrar sahibi onun kıymetini tazmin eder. Çünkü, kendisi itiraf eyledi ve emaneti başkasına teslim etti. Kâfî'de de böyledir.
Sözleşilen icarın alınmasından önce, ihtilaf ederlerse; yeminleşirler ve sözlerinden dönmüş olurlar.
Eğer ihtilaf ücrette olursa, yemine önce icarcidan başlanır.
Eğer menfaat vaki olursa; icara verenden başlanır.
Hangisi yeminden kaçınırsa, suç ona mal edilir.
Hangisinin beyyinesi-olursa, o kabul edilir.
Her ikisinin de beyyinesi bulunursa, icara verenin beyyinesi üstündür.
Eğer ihtilaf, ücret hakkında olursa, icarcının beyyinesi evla olur.
Her ikisinin de beyyinesi bulunur ve ikisi de kabul edilir, ve onlardan her birisi, kendi beyyinesinin üstün olduğunu iddia ederlerse (meselâ: İcara veren: "Aylığı on dirheme;" icarcı da "İki aylığı, beş dirheme." derse; iki aylığına on dirhem hükmolunur.
İcar ödendikten sonra-ihtilaf ederlerse, yeminleşmezler. îcarcmm sözü geçerli olur.
Akid yapılan şeyin bir kısmı alındıktan sonra, ihtilaf vaki olursa, yeminleşirler. Ve bu akid bozulmuş olur. Geçmiş hakkında, icarcının sözü geçerli olur. Hidâye'de de böyledir.
Efendisi ile mükâteb, kitabet bedelinde ihtilafa düşerlerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre yeminleşmezler. Bu durumda —yeminle beraber— kölenin sözü geçerli olur.
İmâmeyn ise: "Yeminleşirler ve kitabet feshedilir." buyurmuşlardır. Kâfî'de de böyledir.
Eğer onlardan birisinin beyyinesi bulunursa, o kabul edilir. Eğer, ikisinin de beyyinesi olursa; efendinin beyyinesi evladır. Ancak köle, efendisine kıymetini Ödediğini belgelerse, azat olmuş sayılır. Tebyîn'de de böyledir.
Mehir hakkında, karakoca ihtilafa düştüklerinde,- koca "karısını, bin dirheme nikahladığını" iddia eder; kadm da: "Şeni, iki bin dirheme nikahladı." derse; her hangisinin beyyinesi varsa, o kabul edilir.
Her ikisinin de beyyinesi varsa, kadının beyyinesi evladır. Mehr-i mislinden fazlayı iddia ediyor olsa bile böyledir.
Şayet ikisinin de beyyinesi yoksa, İmâm Ebû Haııîfe (R.A.)'ye göre yeminleşirler. Nikahları bozulmaz; fakat mehr-i misil hükmolunur.
Eğer mehir, kocanın kabul eylediği gibi, mehr-i misil veya ondan daha az ise, kocanın dediği gibi hükmedilir.
Eğer mehr-i misil, kadının iddia eylediği gibi, daha da çoksa, o zaman, kadının dediği gibi hükmedilir.
Şayet mehr-i misil, kocanın itiraf ettiğinden çok; kadının söylediğinden az ise; mehr-i misil hükmolunur. Bunlar önce yeminleşirler; sonra, hükmedilir. Bu, İmâm Kerhî'nin kavlidir. Hidâye'de de böyledir.
Rarf'nin kavli ise şöyledir: Yemin verilmez. Ancak, bir yönde yemin verilir; o da ikisi için de mehr-i mislin şahidi bulunmadığı zamandır. Bunun dışında, erkeğin sözü —yeminle birlikte— geçerlidir. Mehr-i misil, onun dediği kadar veya daha az olursa bu böyledir.
Eğer mehr-i misil, onun iddia eylediği kadar veya daha fazla olursa; —yine yeminle birlikte— kadının sözü geçerli olur. Sahih olan da budur.
Baz) alimler: İmâm Kerhî'nin kavli daha sahihtir." demişler. Inâye'de de böyledir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre yemin önce kocadan başlar. Şayet koca; "nikahı, şu köleye karşılık..." diye iddia eder; kadın da: "şu cariyeye karşılık..." diye iddia ederse, bu mes'ele de önceki mes'ele gibidir.
Ancak, cariyenin kıymeti mehr-i misil kadar veya onun dününde bulunursa (ondan az olursa) bu cariyenin kendisi değil, kıymeti mehir olur. Hidâye'de de böyledir.[13]
5- BAŞKASINI DA'VÂ ETMEYE SALİH OLAN VE OLMAYAN KİMSELER DÂVAYI DİNLEMESİ ŞART OLAN VE OLMAYAN KİMSELER DA'VADAN ÖNCE VE HÜKÜMDEN SONRA MEYDANA GELECEK HÂDİSELER
Rehin bırakan şahsın da, kendisine rehin bırakılan şahsın da, ayn olan rehin da'vasında ve ödünç verme-alma davasında, kiralama davasında —rehin gibi— hazır bulunmaları şart kılınmıştır.
Ziraatçının, zarar-ziyan da'vasında, hazır bulunması şart mıdır?
Eğer, tohum ziraat yapan şahıs (— çiftçi, ziraatçı) tarafından ise, o icarcı gibidir ve hazır bulunması şarttır.
Eğer tohum, onun tarafından verilmiyor ve ziraat da bitmişse, hüküm yine böyledir.
Fakat ziraat bitmemişse, hazır bulunması şart değildir. Bu, mutlak mülk da'vasi hakkındadır.
Fakat başka bir şahsın kendi yerini, zoraki aldığını iddia eder; o yer de ziraatçının elinde bulunursa, o zaman ziraatçının hazır olması şart değildir. Çünkü, o diğerinin fiiline, karşı, dava ediyor demek olur.
Şayet bir ev, satıştan sonra, satıcının elinde bulunur ve bilahare de bir hak sahibi gelerek, ona hak kazanırsa o ev, ona hükmedilmez; ancak, satan ve alanın huzurunda hükmedilir. Hulâsa'da da böyledir.
Fâsid şekilde bir şey satın alan kimsenin müddeî için, da'vaci olması satılan şeyi teslim aldığı zaman da, —almadan önce de— uygun olur. Çünkü, hasım yalnız satıcıdır.
Eğer bir kimse, muhayyerlik şartıyla bir şey satın alır; başka birisi de çatın aldığı şeyi iddia ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre satıcının ve müşterinin huzurda olmaları şart kılınmıştır.
Bâtıl satışın müşterisi, rnüstehık için, davaya elverişli değildir. Fii-sûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir şahsın yanında bir cariye bulunduğunda, başka bir şahıs, "hazırda bulunmayan filan oğlu filan benim mân ortağım idi.
O ortağım, bu cariyeyi, ortak olduğumuz bin dirhemle satın aldı. Bu cariyenin yarısı benim, yarısı da o ortağımmdır." diye iddia eder; bu cariyeyi yanında bulunduran şahıs da: "Ben, o gaib filanı tanıyorum. Bu cariyeyi ortak malınız ile satın aldı. Yarısı senin, yarısı da onundur. Yalnız o gaib zat, bana "Bu. cariyeyi, Bağdad'a götürüp, orada satmamı emretti." derse; Şeyhu'l-İnnam Zahîrü'd-Dîn: Bu durumda müddeînin onu Bağdad'a gitmekten men etme yetkisi yoktur." buyurmuştur.
Keza, o gaib mudareb e ortağı olsaydı yine böyle olurdu. Eğer aralarındaki ortaklık mülk orf ;aklığı olup akid ortaklığı olmasaydı o zaman, onunla müsafereten gitmekten ve tasarrufdan men etme hakkı olurdu. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse, üç tane hayvan icarladıktan sonra,, bu, hayvanların sahibi, hayvanlardan birini başka birisine kiraya; birisini ariyet verse, birisini de bağışlasa veya satsa; kiralayan şahıs, bu hayvanları o şahısların elinde bulsa; eğer, sahibi bir özürden dolayı satmışsa, bu satışı caizdir.
Eğer özürsüz satmış; sa, icarlayan zat, o hayvanı satın alan şahıstan geri alır. Onu alınca, mü; jteri muhayyerdir: Dilerse, icare müddeti bitene kadar sabredip,\sonra o hayvanı alır; dilerse pazarlığı fesh eder, (akdi bozar)
Hayvan sahibi, onu başkasına bağışladı veya ariyet bıraktı yahut başkasına icara verdi ise; şayet, önceki icare ma'rufe ise, o icarcı, . diğerlerinin ellerinden c hayvanları alır.
Eğer önceki icare ma'rûfe olmaz ve mal sahibi beyyine isterse; hayvanın kendisine bağış ananın yanında olması, jcarlay anın da beyyinesi bulunması halinde ha? ıvam ondan çekip alır.
Eğer bağışlanan iat gaib olur, adamda hayvanı alıp icare müddetide geçmiş bulunursa, kf;ı ıdisine bağışlanan zat, artık o hayvanı alamaz.
Keza, eğer m iterinin elinde ise, müşteri —beyyinesi varsa— da'vacı olur.
Eğer hayvan, ariyet alanın veya icarlayanıri yanında ise, davacı onlardan beyyine ister. İkinci icarcı ister zahir olsun, isterse olmasın farketmez.
İkinci icarcı ve ariyetti, ariyet ve icare üzerine beyyine ibraz ederler ve hayvanların sahibi de hazırda bulunmazsa önceki icarcmın beyyinesi, —onlara göre— kabul edilmez. FüsûHi'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, bir hayvanı icarlayıp, tesliıtn aldıktan sonra, mal sahibi kaybolur ve o hayvana da, başka birisi sahip çıkarak, "İcare müddeti bitti." diye iddia ederse,Fahru'I-İslâm Pezdevî "Gerçekten, bu iddia kabul edilir." diye fetva vermiştir.
Bu, doğruya çok yakındır.
Ve "Fiiline karşı dava olmadan, davacı nasbedilmez." denilmiştir.
Şöyleki: "onu bana teslim etti ve sen be:tıden aldın." ve "onu, sana .icare sebebiyle teslim etti. Sen, benden sonra idin." derse, sözü kabul edilmez.
Zahîrü'd-Dîn bununla fetva vermiştir.
Serahsî: "Sahih olan, mal sahibinden ariyet alıcı gibi adem-i inti-sabdır." buyurmuştur.
Rehin ve ariyet da'vaları da böyledir! İcarcmın da, müşterinin de davaya salahları yoktur. Kendisine bağış yapılan şahıs, bunların her biri için davaya salâh (= yetki) sahibidir. Ebû Bekir bu görüşe meyletmiştir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir kimse, başka birisinin elinde bulunan bir evi, iddia eder ve "Bu, benim icarhanemdir. Onu filana icara verdim." der; evi elinde bulunduran şahıs da: "O, benim icarhanemdir. Onu başka birisine icara verdim." derse; iddiacının davası dinlenilir.. Evi elinde bulunduran şahıs, bir davacı nasbeder.
Müddeî mutlak mülk iddiasında bulunduğu halde, evi elinde bulunduran şahıs, —icarcı da, icara veren de huzurda olmaksızın,— icara verdiğini iddia ederse, onun davası da kaibul edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir idmse: "Gerçekten bu ev, filan gaibindir. Bu evi, elinde bulunduran şahıs, ondan satın aldı ve teslim di; aldı. Ben de, bu evin şefîiyim, şüf a hakkımı istiyorum." diye iddia eder; evi; elinde bulunduran şahıs da: "Bu, benim evimdir. Hiç kimseden satın almadım." derse veya iddiacı: "Ev senindir. Onu filana sattın. Fakat, teslim etmedin. Ben ştif'a hakkımı istiyorum." derse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'e İmâm Muhammed (R.A.)'a göre, sözü, —birinci fasılda satıcı ve ikincide alıcı hazır olmadıkça— kabul edilmez. İkinci İmâm {= İmâm Ebû Yûsuf) (R.A.), evi elinde bulunduran şahsı davacı kılmış ve ona karşı, şüf'a hakkını hükmeylçyip, parasını alarak yed-i emine teslim eylemiştir.
Eğer müşteri aelir, satın aldığını inkar ederse, bu durumda, İmâm Muhammed (R.A.) şefiâ, şüf'ayı hükmeylemiştir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir evi satın almaya vekil olan zat, bu evi satın alıp, teslim aldıktan sonra, şefî gelerek, vekilin elinden bu evi almak isterse, onun bu evi alma hakkı vardır. Bu duijumda vekil tayin eden şahsın hazır olması şart değildir. Şayet müşteri vekil olur; evi de almazsa; şefi, müvekkil veya onun vekili olmayınca, evi alamaz. Bu, satın alma vekilinin elindekine, müşterinin hak sahibi olduğu zaman böyledir. Müstehık açısından mahkemede vekil tayin edenia bulunması şart değildir. Vekilin,bulunması ile iktifa edilmiştir. Füsûlül-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam evini icara verip teslim ettikten sonra, icarcmın elinden,birisi bu evi, zoraki alırsa; müste'cir olmaksızın, mal sahibini davası sahih olmaz. Kerderî'ni'n Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, bir ev satın; aldığında, onu teslim almaz ve bu evi, satıcının yanında iken birisi jgasbederse; -eğer müşteri parayı nakden ödemişse veya bedeli va'deli ise davacı müşteridir; değilse, satıcıdır. Fü-sûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir satıcı, satılacak biri şeyini önceki müşteri parasını vermeden önce, başka birine satarsa, zalhirü rivayede, öncekinin, ikinci müşteriye karşı davası dinlenir. Çünkü, jmülkü nefsine mal etmektedir. Evi elinde bulunduran ise, ona muarız oluyor. Fakat bedelini teslim etmeden ev elinde olandan onu geri alamaz.
Bir adam, diğerinden bin dirheme bir cariye satın ahr,-parasını ödemez; satıcının izni olmaksızın da, onu alıp başka birisine yüz dinara satar ve karşılıklı teslim tesellümde yaparlar; bilahare önceki müşteri kaybolur ve satıcı gelerek, ikinci müşteriden "cariyesini geri vermesini isterse; ikinci müşterinin işin satıcının dediği gibi olduğunu ikrar etmesi halinde, birinci satıcıya, cariye reddedilir. (= geri verilir.)
Eğer, ikinci müşteri satıcıyı yalanlar veya: "Ben, senin haklı konuştuğunu bilmiyorum." derse, —önceki müşteri gelene kadar— aralarında dava olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerinin, kölesinin gözünü çıkardığını" iddia eder köle de sağ olursa, —bu köle gelmedikçe— davaya ve beyyineye bakılmaz.
Şayet köle sağ olmaz ise, davası dinlenir ve ona karşı diye hükmedilir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir,'
Eğer köle küçük ise, onun gelmesine lüzum olmadan, hakim kör eden şahsı fidye ödemesine hükmeder. Eğ;er davalı, göz çıkardığını ve kölenin de o adamın olduğunu ve köleninde: gaybolduğunu ikrar ederse o takdirde, fidye olarak onun için hükmolunur. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adam, beyyinesiyle birlikte gelerek, birisinin, kendi yük hayvanının gözünü çıkardığını iddia ederse; beyyine kabul edilir. O hayvanın huzura getirilmesi —hakim için— ş sıhhatinin şartı değildir.
Hakim gözünün çıkıp çıkmadığını gart değildir. Yani, bu davanın örsün diye, o hayvan huzura getirilmiş olsa, o zaman hakimin görmesi gerekir.
Adam, gözü çıkarılan hayvanını getirirse, hakim, hayvan sahibine "Beyyinesiz diyet hükmedilmez." der.
İddia olunan zat, o gün, gözünü çıkarmişsa, hayvan sahibinin beyyineşi sebebiyle, diyet-i ayn (= göz diyeti) hükmedilir. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın, "hayvanlını yaraladığını veya elbisesini yaktığım" iddia ederse; bu beyyinenin kabiul edilmesi için hayvanın veya elbisenin huzura getirilmesi şart değildiir. Hıaânetü'1-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, üç bin dirhem terkederek ölür, bîr de varis bırakır;
başka bir adam da, ölen zatın, malının "ti^te birisini kendisine vâsiyyet eylediğini" iddia ve bu hususta beyyine ib raz eder; varis de onu inkar ederse, bu durumda hakim, varise karşı, diğerinin beyyinesini kabul ederek vasiyyetin yerine getirilmesine hükmeder .Varis de bu terekenin üçte birisini ona verir.
Sonradan bir adam daha gelir ve "ölenin/ malının üçte birisini, kendisine vâsiyyet ettiğini" belgeler; varis de meydanda olmazsa; kendisine vaşiyyet olunan şahıs, hakime çıkar. Hakim de onu davacı kılar ve beyyinesini kabul ederek, diğer iddiacının yanında bulunan vâsiyyet malının yarısının,ibu şahsa verilmesini emreder.
Eğer öncekinin elinde bir şey kalmamışsa, (onun yok olması zayi olması gibi...) o zaman, ikinci adam varisi getirip öncekinden bir şeyler almasını ister; varis de ona yapılan vasiyyeti inkar ederse, ikincinin varise karşı beyyine getirmesi teklif olunmaz. Bu durumda ikinci adam için, varisin yanında olanın beşte birisini almak hakkı vardır.
Sonra, varis ve ikinci adam, onu takib ederek, birinci adamdan, aldığının.yarısını alırlar. Onları alınca, beşe bölerler. Onun beşte birisi, ikinci adamın; beşte dördü de varisin olur. Bu dava, ister birinci hakimin, ister başka hakimin yanında görülsün fark etmez. Birinci adam kaybolur ve ikinci adam, varisi hakime getirerek iddiada bulunursa; bu durumda, hakim, varise karşı hükmeder. Varisin aleyhine olan hüküm, önceki adama karşı olmuş olur.
Eğer hakim, öncekinin vasiyyetiyle hükmeylemişse, ikinci onu dava edene kadar ona bir şey vermez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse geride mal ve bir de varis bırakarak ölür, başka bir adam da beyyineşi ile gelerek, "ölenin kendisine bin dihem borcunun olduğunu söyler; hakim de onu varisin aleyhine hükmeder ve onun bin dirhemini verir ve bilahare varis kaybolur; başka bir alacaklı da gelerek, o da "bin dirhem alacağı bulunduğu iddiasında bulunursa; önceki alacaklı, ikinci alacaklıyı dava edemez.
Şayet önceki alacaklı kaybolursa, ikinci alacaklı, varisi getirerek onu dava eder. Sonra hakim varise karşı hükmeder.
Şayet önceki, alacaklı değil de kendisine vâsiyyet edilmiş bir zat olsaydı ve o, üçte bir hakkını aldıktan sonra varis kaybolmuş bulunsa; ikinci adam da beyyinesiyle gelerek alacağını iddia etseydi; bu durumda vâsiyyet olunan şahıs, ona hasım olmazdı. Zehiyre'de de böyledir-
Bir adam, ölen şahsın varisine karşı, beyyinesiyle gelerek; ölenin, kendisine kıymeti terekenin üçte biri kadar olan belirli bir cariyeyi vasiyyet eylediğini söyler; hakim de öylece hükmeder ve cariyeyi iddiacıya verir; bilahare varis kaybolur ve sonra da, başka birisi elinde beyyinesi ile gelerek, Ölen şahsın "o cariyeyi, kendisine vasiyyet eylediğini" iddia ederek öncekine yaptığı vasiyyetten döndüğünü söylerse; bu durumda hakim, cariyeyi ikinciye hükmeder.
Eğer döndüğünü söylemezse, o zaman, cariyenin yarısını ona hükmeder. Bu hüküm, varise karşı (onun aleyhinde) olmuş olur.
Şayet önceki adam da'vasmı ibtâl ederse, bu cariyenin tamamı ikinci şahsın olur.
Şayet hakim, cariyeyi birinciye vermiş, o da kaybolmuş da, varis huzurda ise, varis ikinci adama karşı hakime baş vuracak bir da'vacr nasbedemez.
Eğer hakim, önceki adama cariyeyi hükmeder ve ona teslim etmezse bu durumda ikinci adam, varisi dava eder. Eğer önce hüküm vermiş olan hakimin huzurunda da'valaşırlarsa, bu hakim, o şahsı davacı yapmaz.
Fakat, başka bir hakimin huzurunda mahkeme olurlarsa, o hakim, iddia sahibini davacı kılar. Sonra hakim, ikincinin beyyinesini kabul eder ve cariyenin yarısını ikinci iddiacıya hükmeder.
Bu durumda şahitlerin, "öncekine vasiyyetinden döndü." demeleri veya dememeleri müsavidir:
Önceki iddiacı gelir; ikinci iddiacı ise, beyyinesiyle ölenin birinci vasiyyetten döndüğünü belgelerse, cariyenin tamamını alır. Aksi takdirde yarısını alır.
Eğer önce, ölenin malının üçte birisini, kendisine vasiyyet eylediğini "isbat eder; hakimde ona hakkını verir; sonra da, ikinci adam," ölenin, birinciye yaptığı vasiyyetinden döndüğünü" belgeler ve "malının üçte birisini, kendine vasiyyet eylediğini" isbat ederse, işte o zaman hakim, o malı öncekinden alır; ikinciye verir.
Varis hazır olur; hakim de --öncekine yapılan vasiyyetten dönüldüğü bilinmeden— ikinciye hükmederse; bu hüküm geçerli olur.
Şayet, öncekine yapılan vasiyyet belirli bir köle olur ve bu köle, hakimin hükmüyle ona verilmiş bulunur; sonra da, başka birisi beyyine getirerek "ölenin malından kendisine yüz dirhem vasiyyet eylediğini" söylerse; kendisine köle vasiyyet edilen şahıs, ona davalı olmaz. Varis huzurda olduğu halde önceki vasiyet olunan şahıs huzurda olmazsa, o zaman, varis ikinci zata davalı olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın, diğerinde ödünç vermek veya zoraki alınmak yahut emanet bırakılmak suretiyle bin dirhemi bulunduğunda, bu dirhem bizzat gasbedenin veya emanet bırakılanın yanında durmakta olur; başka bir adam da, beyyinesi ile gelerek, "mal sahibinin öldüğünü ve o bin dirhemi kendisine vasiyyet eylediğini" iddia eder; ilk şahıs da bunu kabul ve ikrar ettiği halde, yalnız: "Ben bilmiyorum, o adam öldü mü, yoksa ölmedi mi?" derse; hakim bunları, —ölenin varisi veya vasisi gelene kadar— muhakeme yapmaz.
Eğer malı yanındabulunduran zat: "Bu benim malımdir. Ölen şahsın benim yanımda bir şeyi yoktur." derse; o zaman, bu şahıs, iddiacı için davalı olur. Ve iddia olunan şahsın yanında bulunan malın üçte birisi, o zata hükmedilir.
Ancak, iddiacı "ölen zatın, bu bin dirhemden başka, iki bin dirhem daha terk ettiğini" isbat ederse, o zaman hakim, o bin dirhemi bu zata hükmeder.
Şayet varis: "Ben ölenin malından bir şey almadım." derse; bu sözüne iltifat edilmez.
Eğer kendisine vasiyyet olunan şahsın yerinde alacaklı olmuş olsaydı; malı elinde bulunduran şahıs, bu malı ikrar da etse, inkar da etse davacı olamazdı. Eğer o iddiacı, beyyinesiyle, "gerçekten filan öldü. Varis de bırakmadı ve bana da filanın yanında bulunan bin dirhem emanetini veya gasbolunmuş malını vasiyyet eyledi." der; şahitler de: "Bir varis olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak malı biliyoruz." derlerse; bu durumda hakim, o malı vasiyyet olunan şahsa hükmeder. Muhıyt'te de böyledir.
Ölen bir şahsın varislerinin, vasiyyetleri isbat etme hakkında veya kendisine variyet olan şahıs yahut ölenin, üzerinde alacağı olan şahıs hakkında dav a etme haklan vardır. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam ölür; onun iki oğlu bulunur; ancak, bunlardan biri huzurda bulunmaz,hazırda olan oğlu, "babasında, bin dirhem alacağının olduğunu" iddia eder; ölenin de bin dirhemden başka malı olmazsa; hazı ırda bulunan bu oğulun, babasına karşı iddia ettiği alacağı, nasıl tesbit olunur?
Bu oğulun, babasına karşı olan beyyinesi, kabul edip bin dirhem ona hükmedilmez. Mes'ele kardeşi gelene kadar durdurulur. Mubıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer birinin, elinde bulunan evi iddia ederek: "Filan gaib adam, bu evi, senden benim için satın aldı." der evi elinde bulunduran şahıs da bunu inkar ederse; müddeâ aleyhin (= iddia olunanın) beyyinesi kabul edilir.
Keza, müşteri hazır olduğu halde, satın alışı inkar ederse; bu bir şahsın, başka birinin yanında bulunan bir evi iddia ederek: "Ben, bunu filan, şahıstan satın aldım. O şahıs da senden satın almış." demesi gibidir.
Münteka'nın Dava kitabında şöyle zikredilmiştir:
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Şayet ev elinde bulunan şahıs: "Gerçekten ben, bu evi seni vekil tayin ettiğini sandığım, filan şahıstan satın almıştım. O da burda yok." dese; onunla, evi elinde bulunduran şahsın arasında bir dava olmaz." buyurmuştur.
Keza, şayet: "Sen, bunu filana satmıştın. Ben de ondan satın aldım. Şimdi ev dese ve —parası verilene kadar veya onu emanet edene kadar— benim yanımdadır (elimdedir.)" derse, aralarında dava olmaz. Fiisûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir şahıs, başka birisinin adına yazılmış bir kağıt getirerek: "Bu kağıtta yazılı mal, ismi yazılı olan filan şahsın, senin üzerinde olan malı imiş. Bu malı, filan şahıs, benim için ikrar eyledi. Bu hususta beyyinem de vardır." der; iddia olunan zatta (= müddeâ aleyh de) bunu inkar eder ve o "adamın, kendisinde malı olmadığını" söylerse; işte o zaman, kağıtta adı yazılı zat gelene kadar, beyyinesi kabul edilmez. Hizânetü'l-MüftîiTde de böyledir.
İbnü Semâa, İmâm Muhammed (R.A.)ln şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adam, diğerine "On dinarı, yüz dirheme almasını" söyler; o adam da öyle yaparak, dinarları teslim alıp, dirhemleri verir; başka bir adam da gelerek, bu dinarları İddia ederse; müşteri o şahsı dava eder.
Bu durumda, müşterinin: "Filan emreyledi ve bu dinarlar onun için satın alındı." demesi kabul edilmez.
Şayet iddiacı, dinarları ikrar ederse, o zaman aralarında dava kalmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine karşı, "Gerçekten o. bu köleyi, onun efendisi olan fülanın emriyle bin dirheme sattı.' der; iddia olunan da: "Ben, onu sahibinin emri olmadan satüm." derse bu kölenin müşteriye verilmesine hükmedilir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, bir köleyi iddia eder ve onu kendisinin sanarak: "Bu gün yanımda değildin." der; köle de: "Ben, filan gaibin kölesiyim." diyerek, buna göre beyyine de ibraz ederse; onunla, iddiacı arasında bir dava olmaz.
Eğer köle beyyine ibraz edemezse, iddiacının, —iddiası ile ilgili— beyyinesi kabul edilip köle ona hükmedilir.
Bundan sonra, kendisi için ikrar olunan zat gelse bile, onun için, o köleye karşı bir yol yoktur. (Yani o, bu köleyi alamaz.)
Şayet beyyinesi varsa, o kabul edilir ve daha öncekine hükmolunan köle, bu durumda o adama hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, bir kölenin yanında bulunan başka bir köleyi veya onun üzerinde alacağı olduğunu yahut ona bir şey sattığını iddia ederse, bu durumda o davacı olur.
Ancak iddia eden şahıs, o kölenin alım-satımdan men edilmiş olduğunu ikrar ederse; aralarında dava kalmaz. Zehiyre'de de böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir adamın elinde bulunan bir evi, başka birisi iddia eder ve: ''Bu ev filanın evidir. Gerçekten o, bu evi bir aydır yanında olan bin dirhemime karşı, bana rehin bıraktı. Ve onu bana verdi. Ben de ondan teslim aldım. Sonra o, benden ariyet olarak aldı. Ben de ona, ariyet olarak verdim." der ve beyyinesini ibraz eder; ev sahibi huzurda bulunmaz;ev elinde olan v şahıs ise:"Bu evin kendisinin olduğunu ve dün, iddiacının iddia eylediği adamdan satın aldığım" belgeler veya "On gün önce satm aldım." dediği halde, iddiacı: "Rehindir." derse; ona hak sahibi olur.
"Satın aldım." diyen şahıs haklı olmaz. Ve bey'leri (= ahm-satımlan) geçersiz olur. Bu evin bedeli, iddiacıdan alınır. Ve bu ev, onun yanında emanet kalır. Ev ona teslim edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Hişâm şöyle diyor:
Ben İmâm Muhammed (R.A.)'den sordum:
Bir, adam: "Ben, bir adamdan bir cariye satın aldım. Parasını verdim. Cariyeyi de teslim aldım. Bir şahıs benden, onu dava etti. Beyyinesiyle haklı çıktığından hakim, hükmü ona verdi. Ben de satıcıyı getirdim. Satıcı: "Benim müstehıkkın, o cariyeyi bana sattığına dair beyyinem vardır." dedi ve bana sattığını da ikrar eyledi. Durum ne olur.
İmâm şu cevabı verdi:
— Bu durumda, hakim müşteriyi muhayyer bırakır. O isterse bizzat davayı devam ettirir. İsterse, cariyeyi geri vererek parasını geri alır.
Eğer müşteri: "Ben, işimi bekletiyorum. Satıcı davasını takip eylesin." derse; buna hakkı yoktur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir şahıs, belirli bir köleyi, başka bir şahsa karşı iddia ederek beyyine de ibraz eylesin; —ister tezkiye yapsın isterse yapmasın—elinde bulunan zat: "O hürdür." demedikçe veya başkasına sattığını veya bağışladığını iddia etmedikçe, iddiacı hakkında o kölenin hür olması, sahih olmaz.
Fakat, ikrar edici hakkında bu tasarruf sahihdir. Hatta, şahitlerin adaleti zahir olmasa bile, bu şahsın ikrariyle amel olunur.
Keza, tek şahit gösterirse, bundan sonra, müddeâ aleyhin tasar-rufatı, iddiacı hakkında —iki şahitte olduğu gibi— caiz olmaz.
Fakat iddia olunan, böyle bir tasarrufatta bulunmaz ancak iddia .olunanın kölenin, iddia edene ait olduğunu ikrar ederse, bu durumda hakim, ikrara göre mi, beyyineye göre mi hükmeder?
Akdıyye kitabında: "İkrara göre hükmeder." diye yazılmış; Câmi-i Kebîr kitabında ise: "Beyyine ile hükmeder." buyrulmuştur. Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam, başka birinin yanında bulunan bir aynı, iddia ederek, "onun, kendisine ait olduğunu" söyler; iddia olunan da, bunu inkar ederse, bu durumda, iddiacınin beyyinesi kabul edilir.
İddia olunan şahıs, o aynı, bir başkasına satıp, bu işleme de şahit tutar; iddiacı da, beyyinesini bundan sonra getirir;.onun iddiası üzerine, hakim de, o aynı o zata hükmeder; müşteri de beyyine ibraziyle, "O aynın kendisinin olduğunu ve elinde bulunduğunu, haksız hükmedildiğini" söyler ve o ayn kendisine hükmedilir; bundan sonra da ikinci hükmedilen (yani müşteri) onu satıcısına geri satar veya ona bağışlarsa, bu caiz olur. Ve bu ayn ona geri dönmüş olur. Halbuki, bu bir hiledir. İnsanlar, bunu zulmü def için yapıyorlar. Ancak bu hilenin sahih tarafı da vardır. Şöyleki: Önceki hükmedilenden şahıs, satış iddia eylemez; ancak, mutlak mülk iddia eder.
Fakat, satış iddiasında bulunursa, müşterinin davası dinlenilmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Akdıyye kitabında şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, başka birisinin elinde olan evin yansını iddia eder; iddia olunan şahıs da bunu ikrar ettiği halde, evi ona vermez ve kendi de kaybolur; başka bir adam da gelerek, o yarıyı, iddia ederse; önceki ikrar olunan şahıs davacı olmaz. Şayet ikrar olunan kaybolur da. ikrar- eden huzurda bulunursa, işte o davacı olabilir. Hıilasa'da da böyledir.
Bir kimse, elinde bulunan bir ev hakkında: "Gerçekten bu ev, filan gaibindir." deyip, o gaibin adını da söyleyerek ikrar eder ve.bu zat, bir şahsa emrederek "o evi muhafaza etmesini" söyledikten sonra, bu adam, ev elinde iken ölürse; o evi iddia edenler,- tamamen hasm ( = davacı) olurlar.
Ancak, filan oğlu filan gaib hakkında beyyine getiren müstesnadır. O beyyine ikame edince, aralarındaki husumet (- dava) kalkar.
Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'ın kavlidir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasına göre ise, uygun olan, her şeyde vasinin olmasıdır.
Bir adam, filan şahsa karşı, "bin dirhem alacağının olduğunu" iddia eder; o adam da borcunu ödemeden ölür; bir başkasından da, "sende, onun malından bin dirhem var." diyerek onu isterse, bu durumda hakim, onun davasını da beyyinesini de kabul etmez.
İddia olunan şahsa, hakimin yemin vermesini isterse, bu durumda da hakim, ona yemin vermez. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarabe malına bir müstehık (= hak sahibi) çıksa; o maida|kâr bulunursa, davacının davası, mudanbm kârı kadardır.
Burada asıl mâl sahibinin, davada hazır olması şart kılınmamıştır. Eğer kâr yoksa, mal, mal sahibinindir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Hişâm şöyle buyurdu:
Ben İmâm Muhammet! (R.A.)'den sordum:
Bir adam, müslümanlarm gelip geçtiği yolu kazdı. İçine bir bina yaptı veya ekin ekti. Sonra da ordan çıktı ve onu birisine verdi. Yol ehli. geldi. Onu dava eylediler. O da kendinden öncekinin burayı kendisine verdiğini belgeledi. Bu mes'eİe hakkında ne dersiniz?
İmâm şöyle buyurdu:
Eğer o yolun, yol olduğu bilinmez; ancak belge ile bilinirse, —orayı veren gelene kadar— aralarında dava olmaz.
Eğer yol olduğunda hiç bir şüphe yoksa, işte o zaman dava vardır. Zehiyre'de de böyledir.
Nevâdir isimli kitabında İbrahim, İmam Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adam, kölesini azad edip kendisi de ölse; başka bir adam da gelerek "kendisinin, kölesini azad eyleyen ve ölen zatın oğlu olduğunu ölenin de bir vasisinin bulunmadığını iddia etse; bu şahıs davacı olur mu?
İmam şöyle buyurdu:
Eğer hastalığı halinde azad eyledi ise, davacı olur. Sıhhatli halinde azad eyledi ise, davacı olmaz Muhiyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerinden bir köle satın alır; karşılıklı teslim tesellüm yapmazlar; bu alış-verişi ikrar eden başka bir şahıs da gelerek, "bu kölenin kendisine ait olduğunu iddia eder; satıcı ve alıcı hakimin huzuruna gelirler ve bu durumda iddiacı: "Benim beyyinem yoktur." derse, hakim ikisinden de yemin etmelerini ister.
Bu durumda satıcı yemin eder, satın alan şahıs yemin etmez ise; o zaman, bu kölenin bedeli müşteriden alınır ve köle iddia sahibine teslim edilir.
Eğer, müşteri yemin eder de, satıcı yemin etmekten kaçınırsa, bu durumda kölenin kıymetinin tamamını, satıcı, iddiacıya öder. Bu satış geçerlidir."O da bu kölenin bedeline razı olur. Zehiyre'de de böyledir.
Elinde bir ev bulunan bir şahıs, "Bu ev filanındır. O öldü ve bu evi miras olarak bıraktı." diye ikrarda bulunur ve varislerin isimlerini sayar; bu varislerden bir kısmı hazırda olmaz ve bu şahıs "hazır olmayanların hisselerini satın aldığını" iddia ederek, elinde olan hisseleri, hazırda olanlara vermek isterse; bunu terk edemez. Eğer, satın aldığına dair beyyine getirirse, şahitleri kabul edilir. Fakat, satış geçerli olmaz, bu durumda hazırda olmayana karşı, bir hüküm verilmez. Ancak, bir kefil, —gaib gelene kadar— senet yaparak teslim eder. Gelince, dava onunla görülür. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka birisini dava etmek için iki kişiyi vekil ettiğinde, müdeî o vekillerin birine karşı bir şahit, diğerine karşı da başka bir şahit gösterse, bu caiz olur.
Keza, müddeî bu vekillerin birine karşı bir şahit, diğerine karşı iki şahit dinletse, yine caiz olur.
Keza, diriye karşı bir şahit, ölümünden sonra müddeînin vereselerine karşı bir şahit dinletseier bu da caiz olur. Zehiyre'de de böyledir.
Hişam, İmam Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adamın elinde, bir ev olur; o ev bulunan şahıs, başka bir şahsa: "Bu ev senindir. Kardeşin filandan sana miras kalmıştır." der; kendisi için ikrar olunan şahıs ise: "Hayır, başka bir adamın evidir. Ve ona, kardeşinden miras kalmıştır." derse; —ikrar edenin sözü mevsul ise— ikincinin ikrarına göre hük nedilir. Önce ikrar eden şahıs yok iken, sonra ikrar olunan gelse ve o, ev elinde olana karşı, gaibin ikrarına ait belge de getirse, bu durumda belgesi kabul edilmez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, bir meyte (= İaşe) veya kan yahut içki veya domuz karşılığında bir şey satın alır; müşteri onu teslim alınca da, —beyyinesi ile— bir hak sahibi gelirse; İaşe ve kan bedeli satın alınan şey hakkında müşteri davacı olamaz. Bu husustaki beyyinesi de kabul edilmez. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
İçki ve domuz karşılığında satın alman şey hakkında, müşteri davacı olur ve bu husustaki beyyinesi kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir. .
İmâm Muhammed (R.A.), Cami* kitabında şöyle buyurmuştur: Bir adanı, diğerinden iki dinara, gümüş bir ibrik satın alır ve bu ibriği teslim ahp, dinarın da birini nakden ödedikten sonra taraflar birbirinden ayrılırlar ve diğer dinarı ödemeden ibriğin yarısı hakkındaki sözleşme bozulursa, bu diğer yarısına geçerli olmaz.
Şayet ibriği satan şahıs kaybolunca, bir adam gelip, "bu ibriğin yarısının kendisine ait olduğunu" iddia ederse, müşteri onu dava eder. Bundan sonra satıcı gelir, hak sahibi de beyyinesiyle gelerek kendisine ibriğin yarısı hükmedilirse, müşteri ibriğin dörtte birini satıcıya geri verir- Satıcı da müşterinin yarı hissesini verir.
Keza, bir kimse, başka bir adamdan, bir pazarlıkla bir köleyi yarısı yüz dinara peşinen, yarısı da ileri de verilmek üzere yüz dinara satın alır ve bu müşteri köleyi teslim alır; satıcı da kaybolur; bu durumda beyyinesiyle birlikte bir adam gelerek, "o kölenin yarısının, kendisine ait olduğunu" iddia ederse, mes'ele ibrikte olduğu gibidir. Zehıyre'de de böyledir.
Şayet yarısını satar, yarısını emanet eder ve sonra da, kaybolur; bir adam da gelerek yansını iddia ederse; müşteri davacı olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir kimse, başka bir 'şahıstan, bir kölenin, önce yarısını, sonra da 4iğer yansını satın aldığında, bu satın alışlardan birisi sahih, diğeri fasid veya her ikisi de sahih veya her ikisi de fasid olur; bilahare de, başka bir şahıs, beyyinesi ile gelerek, bu kölenin yansının kendisine ait olduğunu iddia ederse, müşteri onu dava eder. Hakim o kölenin yarısını, hak sahibine hükmedip, ikinci satışı ona geri çevirince, şayet önceki satış sahih; ikinci satış ise İaşe, kan, içki karşılığında yapılmış ise, bunların aralarında —satıcı gelene kadar— bîr dava söz konusu olmaz.
Çünkü, müşteri o -şeye, İaşe, kan ve içki karşılığında, —bi'1-ittifak— sahip olmuş olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, kocası hazırda olmayan bir-kadın hakkında "benim cariyemdir." diye iddiada bulunsa; davası sahihdir; kocanın hazırda bulunması şart değildir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın, hata ile, kölesinin elini kestiğini" iddia ederse, o adamın bu kölenin kıymetinin yarısı olan beşyüz dirheme diyet ödemesi gerekir.
Keza, bir kimse, diğer bir şahsın cariyesi fülanenin kocası olduğunu" iddia ederse; o şahsın mehir ödemesi gerekir.
Ancak köle ve cariye sağ ve gaib olurlar; davalı da: "Evet, fakat ben diyet vermem, mehir de vermem. Çünkü, köle üe cariye gelince, senin malın olmadıklarını söylemelerinden korkuyorum." derse; bu durumda hakim, ikrarı sebebiyle, diyeti ve mehri hükmeyler.
Bu durumda mehir, bir tarla ise, cevap aynısıdır.
Bu adamın yanında, o kölenin bin dirhem emaneti veya ondan zoraki yahut ödünç almış olduğu bin dirhemi bulunsa ve bunu da ikrar eylese, o adamın kölesinin malını, o adama verir. Bunu, kendisi için ikrar olunan şahıs tasdik ederse; bu durumda ikrar olunan için, o adama karşı bir yapılacak, başka bir şey kalmaz.
Şayet mal yanında bulunan şahıs "gerçekten bu mal, bu adamındır. Bunu ondan bunu kölesi zoraki aldı ve buna verdi." der; adam da ikrar ederse, durum yine böyledir.
Eğer "Gerçekten, filan, kölesine "cariyesini satmasını emretti. O da sattı ve parasını almadı." diye ikrar eder; kölenin sahibi de bunu ikrar ederse; böylece, efendisine o bedeli vermekle cebredilmez.
Bunların tamamı, mal ikrar eden şahsın yanında duruyorsa, o zaman böyledir.
Eğer mal zayi olmuşsa, ikrar olunan şahıs onu alabilir.
Eğer gaib gelir ve "kendisinin, o adamın kölesi olduğunu" inkar ederse veya başkasının bir şeyini gasbeylediğini inkar ederse; onun sözü geçerii olur.
Bu durumda ikrar eden şahıs, ikrarı sebebiyle aldığı şeyi geri öder.
Bundan sonra, ikrar eden şahıs ikrar olunan şahsa müracaat edebilir mi?
Eğer, kendisi için ikrar olunan şahıs, ikrar edenden diyet veya mehir aldıktan sonra gaib gelip de kendisinin köle olduğunu inkar etmişse; o takdirde kendisi için ikrar olunan müracaat eder. Muhıyt'te de böyledir.
Şu mes'elelerin tamamında, ikrar edici: "Ben gaib bunun kölesi midir, değil midir? bilmiyorum." demiş olsaydı, efendisinin gaib köle hakkındaki beyyinesi kabuî olunmaz ve ikrar ediciye, köle gelinceye kadar bir şey hükmedilmezdi.
İddia edenin iddiasına göre, iddia olunana gaibin mülkü hakkında yemin verilmez.
Cinayetde ve mehirde: "Billahi, cinayet ve mehir yönünden, onun bende.malı yok." der.
Her hangi bir mal hakkında yemin istenmez. Ancak müddeî, "Gerçekten köle, onun için bin dirhem aldı ve ona ödünç olarak verdi." veya "Köle, benden bin dirhem aldı; o da onu gasbeyledi. İşte bu ondandır ve onu zayi eyledi. İstiyorsa işte bu..." der ve dava olunan da: "Gerçekten ben, filandan borç aldım." veya "Gerçekten filandan bin dirhem gasbeyledim. Onu da zayi ettim. Bilmiyorum, bu onun kölesi midir, değil midir?" derse, işte o zaman, yemin etmesi istenir.
Bir adam diğerine: Bu, elimdeki bin dirhem senindir. Çünkü ben, onu senin kölenden zoraki almıştım. Kölenin malı ise senindir." der veya: "Senin köîen, bana emanet bırakmıştı." derse; efendi: "Bin dirhem benimdir." demesi halinde, onu alır.
Ancak, ikrar edenin gasb veya vedia olduğuna dair beyyinesi gerekir. Eğer beyyinesi bulunmaz; efendi de malı aldıktan sonra, köle gelip inkar ederek, kendisi için ikrar olunan şahsın kölesi olmadığını söylerse, efendinin de, "onun kendi kölesi olduğuna dair" beyyinesi yoksa, ikrar eden şahıs, köleye bin dirhemi öder.
Eğer gasbını ikrar ve emanet olduğuna ikrar ederse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bir tazminatta bulunmaz. İmânı.Muhammed (R.A.)'e göre ise, bu iki halin ikisinde de, tazminatta bulunur.
Elinde mal olan şahıs: Bu bin dirhemi, senin kölen, bana emanet bıraktı." veya "ondan, ben zoraki aldım; bu senindir. Zira kölenin malı, senindir." derse; efendi de alır ve: Bilmiyorum, filan bunu, emanet koydu mu? veya ondan bunu, zoraki aldı mı? dedikten, sonra gaib köle gelir ve onun kölesi olduğunu inkar ederse; o zaman, o efendiden bin dirhemi alır. Ve efendiye: "Bu köle seninse beyyineni getir." denir. Ve, ikrar sahibi, bir tazminatta bulunmaz.
Şayet ikrar eden şahıs: "Bu bin.dirhem, benim yanmadadır. Gasb yönünden veya emanet yönünden, senin filan kölenindir." der.
Efendi de: "O filan benim kölemdir. Bu bin dirhem de, benimdir." derse; ondan bir şey alamaz, onun, bir çıkar yolu da olmaz. Ancak, beyyine getirmesi lazımdır.
Bir adam, diğeri hakkında cariyesinin mehri veya kölesine cinayeti yahut emaneti veya gasbı veyahut da başka bir cihetten iddia da bulunur ve kölenin de öldüğünü söyler; iddiaolunan şahıs da bunu doğrularsa, onu ödemesi hükmolunur.
Bu durumda iddia olunan zat: "Köle de, alacağım vardı." dese bile, ona iltifat edilmez.
Eğer iddia olunan ikrar etmez, efendi de ona karşı beyyine getirirse, ona da iltifat edilmez. Câmi'i Kebîr Muhtasarı'nda da böyledir.
Yanında mai bulunan bir şahsa başka birisi: "Senin kölen, bu malı benden zoraki aldı ve senin yanına koydu." der; yanında mal olan şahıs da bunu doğrular fakat: "Ben, onu sana vermem. Çünkü, bunu kölenin inkar edeceğinden korkarım." derse; onun bu sözüne iltifat edilmez. Ve malı vermesi hususunda cebredilir.
Ona malı verdikten sonra köle gelir de, köleliğini inkar ederse, onun sözü geçerli olur. Hakim, bu malı kendisi için ikrar edilen şahsa hükmeder ve mal duruyorsa, alıp sahibine verir. Ancak, kendisi için ikrar olunan şahıs, bu malın, kendi malı olduğunu belgelerse o müstesnadır.
Kendisi için ikrar olunan şahıs bu malın, kendi malı olduğunu belgelerse o müstesnadır.
Kendisi için ikrar olunan şahıs almış olduğu malı o zayi etse, gaib zat da, o malı ikrar edene ödetmek istese; ödetir.
Şayet ikrar eden kimse: "Bu malı fülan kölem emanet bıraktı. Fakat bilemiyorum, bu mal senin midir, değil midir?" der; iddia sahibi de beyyinesiyle malın kendisinin olduğunu söylerse; hakim onun beyyi-nesini kabul eyleyip, malı ona verir.
Eğer gaib gelir ve "köle olduğunu" inkar ederse, malını alır.
Davacıya ise: "Beyyineni yenile; aksi takdirde, bu mal senin hakkın değildir." denilir.
Eğer ikrar eden ve mal kendi yanında bulunan zat: "Bu senin malındır. Onu filan ve filan senin için emanet bıraktı. Benim kölem değildir." der; iddiacı da beyyinesiyle: "Gerçekten filan, senin kölendir." derse; beyyinesi kabul edilmez ve davaları da yürümez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, başka birinin kölesine, bir şey bağışladıktan sonra bu bağıştan dönmek ister; kölenin efendisi de hazırda olmazsa; şayet köle, mezun ise, o adamın rücû (= dönme) hakkının bulunduğuna hükmedilir.
Eğer izinli değildi, —ticaretten— men edilmişse, —efendi olmadıkça— rücu' hakkının bulunduğuna hükmedilmez.
Eğer köle: "Ben izinsizim." der; bağış yapan da: "Hayır, sen izinlisin." derse; —yeminle birlikte— bağış yapanın sözü geçerli olur.
Eğer, köle, efendisinin yanında, "izinsiz olduğunu" belgelerse» işte o zaman davacı olur. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Eğer efendi: "Bu cariyeyi, bana filan kölem emanet bıraktı. Ben de ona bağışlanıp bağışlanmadığını bilmiyorum." der; iddiacı da "bağışladığını" belgelerse; bu durumda efendi, dava eder. Hakim,, bu cariyeyi bağışlayan şahsa hükmeder. Bağışlayan şahıs da onu teslim alır.
Bağışlayanın yanında vücudunda bir artma olduktan sonra, kendisine bağışlanan şahıs gelerek, "kendisinin köle olduğunu" inkar ederse, onun sözü geçerli olur ve onun cariyeyi almak hakkı vardır.
Sonra dan, bağış yapan şahıs, bağıştan dönemez.
Eğer, bu cariye, bağışlayan şahsın yanında ölürse; bağışlanan zat muhayyerdir: Dilerse, emanet bıraktığı zata ödetir; dilerse, —kıymetini— bağışlayana ödetir.-
Eğer emanet yapılana ödettirirse, o tazminatı için bağış yapana müracaat edemez.
Keza eğer efendi: "Ben gerçekten biliyorum ki, sen, bana emanet edilen o şeyi bağış yaptın; ancak, benim kölem yoktur." der; müddeî de, ona karşı beyyine getirerek: "Filan gâib, senin kölendir." derse; —eğer köle sağ ise— beyyinesi kabul edilmez.
Şayet bağış yapan: "Benim beyyinem yok." der ve emanet bırakılan şahsın "Billahi, gerçekten gaib, bunun kölesi değildir." diye yemin etmesini isterse; bu durumda hakim yemin verir. Eğer yemin ederse, davadan kurtulur.
Yemin etmezse, dava gerekir.
Şayet.müddeî, efendinin "filan onun kölesidir." diye, ikrarına beyyine getirirse beyyinesi kabul edilir ve rücû* ile hükmedilir.
Şayet müddeî, "o gâib, gerçekten bu adamın kölesidir ve o öldü." diye beyyine getirirse, beyyinesi kabul edilir ve mal elin de bulunan şahıs davacı olur.
Eğer müddeî, "gaib onun kölesidir ve onu filana bin dirheme sattı." diye beyyine getirirse, beyyinesi kabul edilmez. Hibeden de dönemez.
Şayet cariye elinde bulunan şahsın ikrarı hususunda beyyine getirir ve "onu, filan gaib, filana sattı." derse, bu durumda hakim, onun beyyinesini kabul eylemez ve cariye elinde olanı davacı kılmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın yanında bir köle bulunur ve bu şahıs", onun kendi kölesi olduğunu söyler; köle de "gerçekten, filan gaibin, onu bu efendisinden, bin dirheme satın almış ve bedelini de peşinen ödemiş olduğunu ikrar ederse; bu durumda onun bu sözü kabul edilmez.
Şayet, "Filan gaibin, onu efendisinden satın almış ve onu dava için —kendi nefsini elinde bulunduran şahıstan teslim almaya vekil etmiş olduğunu iddia ederse, bu durumda, onun bu beyyinesi kabûledilir.
Çünkü, kölenin, kendi nefsini kabzetmek (— almak) hususunda dava etme salahiyeti, vardır.
Eğer köle: "Ben filanın kölesiydim. O, beni sana-bin dirheme sattı ve parasını almaya da beni vekil eyledi." der ve bunu da belgelerse; beyyinesi kabul edilir.
Yalnız, efendisinin, onu davadan men etme hakkı vardır.
Eğer men etmezse, kölenin vekâleti caizdir ve parasını alır; efendisi ondan kurtulur. Şayet: "Ben filanın kölesiyim: -Beni, kendi nefsim hakkında sana davacı olarak vekil eyledi." der ve beyyine de ibraz ederse; beyyinesi kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.[14]
6- MÜDDEÎNÎNIDA'VASINI ENGELLEYEN VE ENGELLEMEYEN ŞEYLER
Bir adam, diğerine karşı bir hak veya bir mal idiasında bulunup, beyyine de ibraz ettiğinde, iddia olunan zat: "Benim, bu davadan kurtuluş imkanım var." derse; hakim bu davayı ikinci oturuma erteler; müddeâ aleyhin aleyhine hükmeylemez. Müddeâ aleyhin (= da'valınm) böyle söylemesi de müddeî lehine bir ikrar olmaz.
Bu durumda, hakimin, müddeâ aleyhin bu davadan nasıl kurtulacağını sorması uygun olur. Eğer ileri sürdüğü imkan sıhhatli bir şeyse, onun sözüne iltifat edip de, mühlet vermez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, başka bir şahsın yanında bulunan bir kölenin, kendisine ait olduğunu iddia eder; köle yanında olan şahıs da: "Bu köle, filan gaibindir. Benim yanımda emanettir." veya "ariyettir." yahut "ica-redir." veya "rehindir." veyahut da "gasbdır." der ve buna göre de beyyine getirirse veya bu köleyi yanında bulunduran şâhıs, "Müddeînin, o kölenin filana ait olduğunu irkar ettiğini" belgelese, bu dava davacıdan düşer, (son bulur).
İmâm Ebû Yûsuf (R. A.) şöyle buyurmuştur:
Eğer köleyi yanında bulunduran zat, salih bir kişiyse, beyyine ibrazı ile dava düşer.
Eğer, hileleriyle tanınmış birisiyse, dava düşmez. Mahkemeye müracaat edilir.
İmâm Ebû Yûsuf (R. A.) şöyle buyurmuştur:
Hileci Mmse şudur: İnsanlardan zoraki mal alıp, sonradan, onu, beldeden kaybetmesi için gizlice istediği kimseye verir; o adam da onu (zoraki alınan malı) şahitlerin huzurunda, birisine emanet bırakır. Sahibi gelip de, onun kendi mülkü olduğunu isbat etmeyi murad ettiği zaman da bu, malı elinde bulunduran kimse, "bunu, filan şahıs emanet bıraktı." diye beyyine ibraz eder ve böylece asil sahibinin hakkı def olmuş bulunur. Böyle yapan kimseye hileci denir. Kâfî'de de böyledir.
Eğer mal yanında olan şahıs belge ibraz edemezse, zahirü'r-riva-yeye göre, o davacı olur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet hakim müddeî için hüküm verir; gaib de gelerek, "onun kendi mülkü olduğunu" belgelerse; mal elinde bulunan kimse ona verir. Bu durumda hakim, hükmünü ona göre verir. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer hakim, beyyinesi sebebiyle müddeîye hükmeylemez; kendisi için ikrar olunan zat gelir, mal elinde olan da onu (n söylediğini) doğrularsa, köle kendisi için ikrar olunan şahsa verilir.
Eğer, kendisi için ikrar olunan zat, "müddeîye karşı, kölenin kendisinin olduğunu ve onu yanında bulunan şahsa emaneten bıraktığını" belgelerse; bu beyyinesi kabul edilir ve köle ona hükmedilir.
Bu durumda müddeînin beyyinesi geçersiz kalır.
Bunu, İmâm Muhammed (R.A.) Cami' kitabında böyle zikreylemiştir.
Hakim Ebû Heysem şöyle buyurmuştur:
İbnü Semâa, bu mes'eleyi İmâm Muhammed (R.A.)'e yazdı.
İmâm da cevaben, ona şöyle yazdı: Bu köle ikisinin (iddia edenle diğerinin) arasında hükmolunur.
Bundan sonra, kendisi için ikrar olunan şahıs davasına beyyine getirirse, iddiacının beyyinesi batıl olur. Hakim, müddeîye: Hazıra karşı beyyineni getir. Aksi takdirde bir hakkın yoktur." der. Muhıyt'te de böyledir.
Mal yanında bulunan şahsın şahitleri: "Onu, bir adam emanet bıraktı. Fakat biz, onu tanımıyoruz; asla tanımıyoruz." derlerse, o zaman hakim, bunların şehadetlerini kabul eylemez.
Bu, durumda bil-icma, müddeînin davası, mal yanında olan şahıstan mündefi [15] olmaz. Kâfî'de de böyledir.
Eğer şahitler: "Emanet bırakanın yüzünü tanıyoruz; fakat ismini de nesebini de bilmiyoruz." derlerse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, yine şehadetleri caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Şayet davalının şahitleri: "Biz, emanet bırakan şahsın adını ve nesebini tanıyoruz; fakat yüzünü tanımıyoruz." derlerse, bu hususta İmâm Muhammed (R.A.) bir şey zikretmemiştir.
Alimler de, bu hususta ihtilafa düşmüşlerdir. Onlardan bir kısmı: Da'va —malı yanında bulunduran şahıstan— düşmez." demişler; ba'zıları da: "Düşer." buyurmuşlardır.
Keza, Akdiyye'de şöyle zikredilmiştir:
Gerçekten hakim, müddeîye: Bu isim ve-neseb o şahıs mıdır?" diye sorar. Eğer: "Hayır" derse; bu durumda, o şahsın emanet bırakan şahıs olmadığı açığa çıkmış olur. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur: Elbette üç yoldan tanınması gerekir.
İmamların tavili (itimadı) de İmâm Muhammed (R.A.)'e göredir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Eğer mal yanında bulunan zat, tanınan bir adamı kasdederek: "Onu filan şahıs benim yanıma emanet koydu." der; şahitleri de: "Gerçekten onu, bir adam emanet koydu." derlerse, şahitlikleri kabul edilmez. Muhiyt'te de böyledir.
Mal yanında olan zat: "Onu bir adam emanet bıraktı ve ben o şahsı tanımıyorum." der; şahitler de: "Gerçekten onu, bir adam emanet bıraktı." derler ve ikisi de onu tanımazsa, müddeî davacı olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Mal yanında olan zat: "Onu, tanımadığım bir adam bıraktı." der şahitler de: "Onu, filan oğlu filan bıraktı."derlerse, Hassâf, Edebü'I-Kadî kitabında şöyle buyurmuştur: Gerçekten hakim, bunların şehadetini kabul eylemez. Mal yanında bulunan şahıstan da dava def olmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Müddeî "gerçekten, bir adam ona verdi." diye ikrar ettiği halde onu tanımıyorsa, aralarında dava olmaz.
Keza, mal yanında bulunanların şahitleri, müddeînin ikrarına şahitlik yapsalar ve: "Onu bir adam verdi, fakat müddeî onu tanımıyor." deseler, hakim onu davacı yapmaz. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Şayet şahitler: "Onu, birisi emanet koydu. Biz onu üç vecihten tanıyoruz; fakat onu söylemiyoruz ve şahitlikte yapmıyoruz." deseler, bu, durumda dava kalkmaz.
Eğer "Onu bu şahsa tanınmış bir adam verdi." deseler ve fakat, o şahsın kim olduğunu açıklamasalar, dava sükût eyler.
Eğer şahitler: "Onu, filan emanet etti. Fakat, kimin için olduğunu bilmiyoruz." veya şahitler: "Bu müddea (= iddia olunan şey) filan gaibin elinde idi. Fakat bilmiyoruz verdi mi, vermedi mi?" deseler, mal yanında olan şahıs da: "Bana onu verdi." dese dava mündefî olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Davalının şahitleri: "Gerçekten müddeî filan gaibi ikrar eyledi ve filan gaib onu bana emanet koydu; dedi." diye şehadet etseler veya müddeînin böyle ikrar da bulunduğuna şahitlik yapsalar da "mal yanında olan filan gaib" demeseler; alimler: "Da'va ondan sakıt olur." demişlerdir.
Eğer müddeî, hakimin yanında ikrar ederek: "Filan gaib ona verdi." derse, işte o zamanda dava mal sahibinden düşer. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer müddeî: "Gerçekten o, filanın yanında idi. Bilmiyorum, buna verdi mi vermedi mi?" diye ikrar eder; mal yanında olan şahıs da: "filan bana verdi." derse, yine aralarında dava yoktur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Şahitler müddeînin ikrarı üzerine şehadette bulunarak: "Müddeî, gerçekten, o mal filanın yanında idi. Fakat bilmiyoruz, o malı fülana verdi mi, yoksa vermedi mi? dedi" deseler işte o zaman da, aralarında husûmet olmaz.
Eğer mal elinde olan şahsın şahitleri: "O mal filanındır." deseler, fakat ona emanet bırakıldığına şahitlik etmeseler, bu durumda hakim, bu şehadeti kabul etmez. Ondan husumet de kalmaz.
Şayet müddeî, mal elinde bulunan şahsın şahitlerini o kendi nefsi için iddiada bulunuyor diye bertaraf edecek belge getirirse o takdirde, mal yanında olanın "emanet bırakıldı." diye getirdiği belgeleri kabul edilmez. Muhiyt'te de böyledir.
Eğer şahitler: "Bu ev, filan gaibindir. Bu şahsı, bu evde, o gaib sakin kıldı, (oturttu.) Ve biz buna göre şahitlik ederiz. Bu ev, bu gün gaibindir." deseler, veya "...içinde oturanındır." yahut "...biz, bu evin kime ait olduğunu bilmiyoruz. Lakin bu gün içinde oturanın elindedir." veya "...gerçekten, bu evin kime ait olduğunu zikredilmedi." deseler; şehadetleri kabul edilir ve dava düşer. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Eğer şahitler: "Üçüncü şahsın elindedir." derlerse, dava düşmez. Şahitlerin: "O oturuyor. Ancak, ona bu evi başkası teslim etti." demeleri halinde de, —yukarıdaki gibi— dava düşmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müddei, "gerçekten ev içinde oturandan başkasınındır; mesken fülanındır." diye, burhanını (= delilimi, beyyinesini getirirse) kabul edilmez. O şahıs gelip, bu vech üzere burhan getirirse, imamların ikisine göre bu da kabul edilmez. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Dava olunan zat: "Evin yarısı benimdir. Yansı da filanın emanetidir." der ve bunun üzerine beyyine de ibraz ederse, evin tamamı hakkında dava düşer. el-İhtiyâr Şerhü'l-Muhtâr'da da böyledir.
Mal yanında bulunan şahıs, "onun emanet olduğunu" iddia eylese de bunun isbatı mümkün olmasa; hakim de iddiacıya hükmeylese, hükmü geçerli olur.
Bundan sonra, isbata çalışırsa, emanet olduğu hususundaki beyyi-nesi kabul edilmez.
Gâib gelip bu hususta hüccet getirir mal elinde bulunan şahısta, bu hususta bir beyyine getiremez ve karşılıklı dava etmekte olurlar; müdde-înin de şahidi tek olur veya iki şahidi olduğu halde hakim, hükmetmemiş olur ve bu sırada ev elinde bulunan şahıs da belgesini getirirse; bu belgesi kabul edilir. Çünkü, bu açıktır. Hakim hükmetmeden, o, onun hasmı değildi. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın elinde bulunan bir evi iddia eder; ev elinde olan zat: "Onu, bana filan emanet bıraktı." der; müddeî de: "Evet, o emanet bıraktı. Fakat, onu bana bağışladı." veya "Onu bana sattı." derse; bu durumda hakim, davalıdan, böyle olup olmadığına dair yemin etmesini ister.
Eğer o, yeminden kaçınırsa, hakim müddeîyi davacı kılar. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müddeî beyyine ibraz ederek: "Fiian elinde olanı sattı." derse beyyinesi kabul edilir ve iddia olunana (= müddea aleyhe) davacı kılınır.
İddia olunan şahıs, onun emanet olduğunu söyler, beyyinesi de bulunmaz ve müddeîden yemin etmesini isterse; hakim ona yemin verir. Füsûlü'l-Iınâdiyye'de de böyledir.
Bir adamın yanında başka bir şahsın emaneti bulunduğunda, başka bir şahıs gelerek, "kendisinin , emanet bırakan şahsın vekili olduğunu" iddia ve bu hususta, beyyine ibraz eylese, yanında emanet bulunan şahıs da, "emanet bırakan şahsın, o şahsı vekâletten çıkarmış olduğunu" iddia etse, beyyinesi kabul edilir.
Keza, "vekilin şahitleri köledir." derse durum yine böyledir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, başka bir şahsa karşı, bir ev iddia ettiğinde, ev elinde olan zat: "O, benim elimde, filanın emanetidir." der ve buna göre beyyine de getirirse, ondan dava mündefî olur. (= bertaraf olur).
Sonra da, gâib olan zat gelir ve ev elinde olan şahıs bu evi ona teslim eder, müddeî de davayı yenilerse, davası kâbûl olunur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde bulunan bir evi iddia ettiğinde, ev elinde bulunan şahıs da bunu ikrar ederek: "Bu, müddeînindir." dedikten sonra da: "O, filanındır ve benim yanımda emanettir." derse; onun emanet olduğuna dair beyyine getirmesi halinde dava mündefi (-bertaraf) olur.
Eğer beyyinesi olmadığı halde, önce ikrar etmiş, sonra da "emanettir." demişse, ona, "evi müddeîye teslim etmesi" emredilir.
Eğer gaib gelir ve onu doğrularsa, evin müddeîye ait olduğunda, bir tereddüt kalmaz;, bu durumda ev onun hakkıdır.
Fakat, kendisi için ikrar olunan şahsa: "Bu evin tamamının sana ait olduğuna dair beyyine getir." denilir.
Şayet ev elinde olan zat, önce: "Bu emanettir." der; sonra da, müddeiyi doğrularsa yine evi müddeîye teslim etmesi emrolunur. Çünkü, müddeînin hakkı sabit, gaibin hakkı ise mevhumdur. Zira o, müddeîyi tasdik etmiştir.
Gaibin, bunu yalanlaması da me'müldür. Fakat, bununla gaibin hakkı sabit olmaz.
Eğer, onun emanet olduğuna dair beyyinesi olmaz, fakat hakim, gaibin, onu emanet bırakmış, olduğunu, bilirse, tarafların aralarında davayı sürdürmez.
Keza, müddeî böylece ikrar ederse durum yine böyledir.
Şayet hakim onun, müddeînin olduğunu bilir ve ev elinde bulunan şahıs da "onu filan gaib emanet bıraktı." diye belge getirirse, gaib gelene kadar davaya bakılmaz.
Eğer hakim gaibin onu müddeîden gasbedip, evi elinde bulunduran şahıstan emanet bırakmış olduğunu bilirse, o takdirde, hemen evi elinde bulunduran şahıstan alıp müddeîye teslim eder.
Yemin babında şöyle zikredilmiştir:
Ev elinde bulunan şahıs: "Bu evi, gaib zat bana emanet eyledi." dediği halde beyyinesi olmazsa, ona yemin verilir.
Eğer yemin ederse, davadan berî olur.
Şayet yemin etmezse, ona ilzam olunur.
Eğer önceden kendisi için ikrar edilen zat gelirse, onu müddeîden alır. Sonra da, kendisi için ikrar da bulunulan şahsa: "Önceki ile davan davadır," denilir.
Eğer o, beyyine ibraz ederse, evi alır.
Eğer beyyinesi yoksa, yemin verilir. Yeminfcederse beri olur. (-davadan kurtulup evi alır.)
Aksi takdirde ilzan olunur, (haksız sayılır.) Muhıyt'te de böyledir.
Eğer iddia olunan şahıs: "Sen, onu gaibe sattın." derse, işte o davacı olur. Hidâye'de de böyledir.
Bir adamın elinde bir ev bulunur, başka birisi de, onun mutlak mülkü olduğunu, veya "bir sene önce satın almış olduğunu yahut onda şüf'a hakkının bulunduğunu iddia eder, ev elinde bulunan şahıs da: "Bu benimdir. Ben bunu filana sattım." veya "Ona bağışladım ve teslim eyledim. O da, bana emanet bıraktı." derse, bu dava mündefi (= bertaraf) olmaz.
Ancak müddeî onu doğrularsa, o zaman, dava bertaraf olur.
Hakim durumun böyle olduğunu bilirse, o takdirde dava ondan bertaraf edilmez. Böyle bir şey olmaz, fakat ev elinde bulunan şahıs, satışa karşı beyyine getirirse, bu kabul edilmez.
Hükümden sonra, gaib gelip, satın aldığını belgelerse, bu kabul edilmez.
Onun mutlak mülk olduğu kabul edilir.
Şayet gaib, "müddeîye mutlak mülk olarak hükmolunduktan sonra" gelir ve burhan da getirirse, müddeî ile yabancı gibi olurlar.
ikisi de idiasmi belgelerler ve gaib satın aldığına, bir ay olduğunu isbat ederse, bu yabancının beyyinesini ibtâl hususunda kabul edilir. Ve müddeîye: "Şahitlerini hazırla." denilir.
Şayet müddeî: "Ev filanın elindedir. Fakat, ben, ona verdi mi, vermedi mi bilmiyorum." der; elinde olan da: "Bana verdi." derse, dava kalmaz. Kâfi'de de böyledir.
Bir adam, başkasının yanında bulunan bir köleyi iddia ederek "onun, kendisinin olduğunu" söylerse; ondan, beyyine istenilir.
Hakimin yanından kalktıkları zaman köle elinde bulunan şahıs, üçüncü bir şahsa satar ve teslim tesellümde yaparlar; sonrada müşteri onu satıcının yanına emanet bırakır ve kaybolur^ sonra da iddia sahibi beyyinesini getirir ve eğer hakimin onun böyle yaptığını bilirse; veya müddei bunu ikrar eylerse müddeinin beyyinesi, köle elinde olana karşı kabul edilmez.
Eğer hakim böyle bilmez ve müddeî de ikrar etmezse müddeinin beyyinesi kabul edilir; köle elinde bulunan şahsın beyyinesi kabul edilmez. Ancak o, müddeînin ikrarını isbat ederse, o zaman müstesnadır, yani bu durumda beyyinesi kabul edilir. Ve ondan müddeînin husumeti (= davası) bertaraf olur.
Ancak, bunun için bağışın teslim almaya muttasıl olması gerekir. Sadaka da bu menzilde satış gibidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam bir ev iddia eder; iddiasına da bir şahit gösterir, sonra da taraflar hakimin huzurundan ayrılırlar, bir müddet geçtikten sonra tekrar hakime gelirler ve müddeî başka bir şahit daha getirir, ev elinde bulunan da beyyinesiyle, "hakimin yanından ayrıldıktan sonra" o yeri filana onu bağış yaptığım söyler, onu da teslim ettiğini haber verirse, müddeînin böylece kabul etmesi veya hakimin böyle bilmesi yahut yurt elinde bulunan şahıs müddeinin bunu ikrar ettiğini isbat etmesi halinde aralarındaki dava bertaraf olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde bulunan bir köleyi iddia eder ve beyyine gösterir; iddia olunan da beyyinesiyle, "onu müddeinin filan gaibe sattığını belgelerse, dava batıl (= geçersiz) olur.
Keza eğer: "Sen, onu filana sattın. Filan da bana sattı. Fakat isbat etmeme imkan yok.'* derse, dava batıl olur. Hulâsa'da da böyledir.
Dava olunan zat, müddinin ikrarını belgeler ve: "Gerçekten filandan satın aldı; dedi." derse veya onun, filanın mülkü." dediğini isbat ederse, bu kabul olunur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse, başka birinin elinde bulunan bir evi iddia eder; müdea aleyh de (= iddia olunan da) davanın müddeîden defi için: "Ben, onu filandan satın aldım. Sen de satışına izin verdin." derse; bu mülkü iddia olunan şahıs adına ikrar olmaz. Müddeîden davayı def de olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer birinin yanında bulunan bir evi iddia ederek, "kendisinin olduğunu" söyleyerek beyyine de ibraz eder; ev elinde bulunan da, beyyinesiyle "O evin, filan gaibin olduğunu ve iddiacıdan satın aldığını, kendisinin de vekil olduğunu" isbat ederse; Münteka'da: Ev elinde bulunan kimsenin beyyinesi kabul edilir ve o vekil kılınır. Ve dava ondan bertaraf edilip, gaibin satın aldığı ilzam olunur." denilmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın elinde, satın almış olduğu bir ev bulunur; şafîi'de şuf a hakkını ister; müşteri: "Ben onu filan için satın aldım." der ve bunu beyyineler; halbuki, onu vekil eden .zat, bu şahsı bir sene önce satın almaya vekil tutmuş olsa, beyyinesi kabul edilmez. Muhıyt'te de böyledir. '
Eğer dava, bir şeyin helakından sonra açılır, iddia olunan zat da: "O benim yanımda emanetti.' veya "...rehindi." yahut "...roüdarebe malıydı." veya "...ortaklık malıydı." derse, bu durumlarda, iddia olunanın beyyinesi kabul edilmez. Sonra onun kıymeti, müddeî için hükmedilir. Ve o, o şeyin kıymetini iddia olunan şahıstan alır.
Gaib gelir de, iddia olunan şahsı (= müddeâ aleyh M) doğrular ve: "Evet, emanetti." "Rehindi.", "icareydi.", "Müdarebe malıydı." veya "ortaklık malıydı." derse, dava olunan şahıs gaibe müracaat ederek onu tazmin ettirir.
Bu durumda ariyet bırakana gasbedene, hırsıza müracaat olunmaz.
Eğer mat elinde oları, doğrulamaz da o gaibi yalanlarsa, ona bizim söyleyeceğimiz yönlerden vasıl olur. Ve onun için İddiasını belgeleme-dikce, (iddiası, onun icare, rehin, emanet, ortaklık malı müdarebe malı olduğu idi) rücû yoktur.
Bir köle kaçtığında, elinden kaçan şahıs onu iddia eder; iddia olunan da, şu vücuhîara göre ona karşı beyyine getirirse, bu durumda cevap, ölen hakkındaki cevap gibidir,
Kaçan köle geri gelirse, işte o emanet, rehin, icare, ortaklık malı ve müdrabe malı faslında olduğu gibi, gaibin mülkiyetine avdet eder. ( = döner.)
Sirkat, gasb ve ariyet hakkında ise, mal elinde olanın mülküne döner. Çünkü ona karşı, tazminat yoktur. Hızânetül-Müftîn'de de böyledir.
Eğer köle duruyor, gözü gitmiş olursa, onun diyetini alır. Ve "Gerçekten filan, onu emanet bıraktı." diye beyyine ikame eder. Bu durumda kale ve diyet hakkında dava yoktur. Kâfî'de de böyledir.
Şayet bir cariye, doğum yaptıktan sonra ölür; müddî de beyyine ile, "cariyenin kendi mülkünde doğum yaptığını" söyler; cariye yanında bulunan şahıs ise "Onun, doğumdan önce emanet edildiğini" belgelerse; işte o zaman, müddeî için, gaib gelene kadar cariyenin kıymeti hükmedilir; doğanın kıymeti hükmedilmez. Serahsî'nin MuhıytTnde de böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde olan bir köleyi iddia ettiğinde, köle yanında bulunan şahıs da: "Bu köle, benim yanımda filan tarafından bir emanettir." der; müddeî de: "Köleyi bana teslim et." der ve o filanı, getirirse, köle ona verilir.
Köle, müddeinin yanında ölür, sonra da o filan şahıs belgesiyle gelip, "kölenin kendisinin olduğunu" isbat eder ve "onu, emanet bıraktığını" söyler; müddeî ise, "kendisinin kölesi olduğunu" belgelerse, o filan şahsın beyyinesi geçerlidir.
Eğer köle sağ ise müddeîye "köleyi ikrar olunan adama vermesi" emredilir. Ve sonra da, müddeiye: "Ona karşı beyyineni getir." denilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir şahsın yanında bulunan bir cariyeyi, bir köle öldürür ve bu köle öldürdüğünün yerine, cariye yanında bulunan şahsa verilir; bir adam da, beyyinesiyle "O cariyenin kendisinin olduğunu" iddia eder; cariye yanında bulunan şahıs da, "Onun, emanet olduğunu" isbat ederse, bu durumda müddeîye "Eğer köleyi istersen, senin için dava " yoktur. Eğer cariyenin kıymetini istersen, dava edersin." denilir. Kâfî'de de böyledir.
Eğer hakim, "cariye yanında-bulunan şahsın, onun kıymetini ödemesini" hükmeder ve müddeî ondan bu bedeli aldıktan sonra, gaib şahıs... gelerek, bu cariyenin yanında olan şahıstan alınır, cariye yanında olan da gaibe müracaat ederek, bu cariyenin kıymetini tazmin ettirir.
Şayet, bu cariyeyi, köle öldürmeseydi de, onun elini kesseydi ve o köle, ele bedel olarak verilseydi, gaib gelene kadar, aralarında ne cariye ne de, köle hakkında dava olmazdı. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer köle yanında bulunan şahsa karşı, onun yaptığı iddia olunsa, (Şöyleki: "Sen, onu benden zoraki aldın." veya "...icareledin." yahut "...bağışladın" der; köle yanında bulunan şahıs da: "Gerçekten o, emanettir." veya "...ariyettir." (yahut benzeri) diye iddia eylese ve: "Filan cihetinden böyledir." diyerek buna beyyine de ibraz eylese; dava mündefi olmaz.
Eğer kendisi için ikrar olunan zat gelir ve beyyine de ibraz ederse, beyyinesi kabul edilir. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.
Keza, yanında bulunan zat, iddiası hususunda beyyinesi olmaz ve kendisi için ikrar olunan şahıs gelip beyyinesini ibraz ederse, beyyinesi kabul edilir. Muhıyi'te de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın elinde bulunan bir evi iddia ederek, "onun, kendisinin olduğunu" söyler ve: "Onu, benden zoraki aldı." der; dava olunan da: "O, benim babamın mülküdür. Benim yanımda ermanettir." derse, ondan dava bertaraf edilmez.
Eğer müddeî, davalıya karşı beyyine ibraz eder, sonra da davalı, "babasının mülkü olduğunu" belgeler ve "Onu, davacıdan satın aldığını" söylerse, alimler: "Da'valınm beyyinesi kabul edilmez." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer iddia eden şahıs: "Onu, benden sen çaldın" veya "Benden çaldı." derse, bu durumda dava bertaraf olmaz.
Eğer mal elinde bulunan şahıs, "onun emanet olduğunu" belgeler ve ona hükmedildikten sonra da gaib gelerek onun mülkiyetine karşı beyyine ibraz ederse, beyyinesi kabul edilir.
Benden çaldı dediği hakkında kıyas iddiasına göre beyyinesi olursa mal elinde bulunan şahıstan davanın mündefî olmasıdır.
Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.
İstihsanda ise, bu dava bertaraf olmaz. Bu da, îmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'e ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göredir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse bir aynı (= belirli bir şeyi) iddia ederek: "(Filan şahıs) benden gasbetti." veya "...aldı." der; o mal elinde şahıs da, gaib cihetinden, ona erişebilmek için, beyyine ibraz ederse; bi'I-icma dava bertaraf olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adamın yanında bulunan bir köle, —beyyinesiyle— "yanında bulunduğu zatın, kendsini azad eylediğini" iddia'eder; köie yanında bulunan şahıs da, beyyine ile "Onun, filanın kölesi olduğunu ve onu emanet bıraktığını" iddia ederse, bu durumda hakim, kölenin azad edildiğine hükmeder.
Köle yanında bulunan şahıstan dava —beyyinesi sebebiyle— def edilmez. Zehıyre'de de böyledir.
Gaibe karşı hükmedildikten sonra, gaib gelerek, iddia da bulunursa onlara karşı hükmün nüfuz etmesi için iltifat edilmez. Kâfî'de de böyledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. Muhıyt'te de böyledir.
Zehiyre'nin Azâd Etme Da'vası Bölümünde şöyle zikredilmiştir:
Bir köle, bir adama karşı, 'Kendisinin, onun malı olduğunu ve gerçekten kendsini azad eylediğini'' iddia eder; efendisi de: "Ben, onu azad ederken, benim malım değildi. Filan onu sattı. Sonra da, ben satın aldım." der ve azad olmadan satıldığını söylerse, beyyinesi kabul edilmez. Şayet, bu kölenin efendisi: "Seni, satın almadan önce azad eyledim." demiş olsaydı; köle de: "Hayır satın aldıktan sonra azad eyledin.'' deseydi kölenin sözü geçerli olurdu. Muhıyt'te de böyledir,
Mal yanında olana karşı fiil iddia ederse, onun hükümleri son bulmaz.
Şöyleki: Bir adam, "bin dirheme satın aidiğını" iddia ettiği halde, "parasını nakden verdiğini" ve "ondan tesüm aldığını" söylemese; elinde bulunan şahıs da —beyyinesiyle— "onun filan gaibe ait olduğunu ve onu emanet bıraktığını" veya "ondan gasbeylediğini" söylese dava sükût olmaz.
Eğer ona karşı sözleşme iddia ederse, hükümleri sona erer.
Şöyleki: Ondan, şu evi satın aldığını ve şu köleyi de nakden verdiğini; satılanı da ondan teslim aldığını" söylese, davalı da —beyyinesiyle—: "Gerçekten o, filan gaibindir. Onu bana emanet bıraktı." derse, bu durum hakkında alimler ihtilaf eylediler: Bazıları: "Ondan, dava düşer." dediler. Sahih olanı da budur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse,, bir adamın yanındaki kölesini iddia ederek: "Ben, onu köleyi yanında bulunduran şahıstan satın aidim." der; köle yanında bulunan şahıs da, —beyyine ibraziyle—: "Gerçekten onu, filan emanet bıraktı.'' derse; ondan dava düşmez.
Şayet hakim, kölenin müddeîye verilmesine, gaib gelip köle yanında olanı tasdik edene kadar— hükmetmemişse, bu durumda hakim, köleyi, kendisi için ikrar olunan şahsa teslim eder.
Sonradan satın aldığını iddia eyleyene hükmederse; ona, kendisine ikrar olunan şahsa karşı, beyyine getirmesi teklif edilmez.
Eğer kölenin sahibi, "onun, kendi kölesi olduğuna" belge ibraz ederse, —emanet olduğunu söylesin veya söylemesin— beyyinesi kabul edilir ve bu durumda müddeînin beyyinesi geçersiz olur.
Şayet kölenin sahibi "onun, kendi kölesi olduğunu" belgeler; sonra da, köleyi iddia eden şahıs kölenin sahibine karşı, "köle elinde olan adamdan, onu şu kadara satın aidi; parasını da nakden ödedi." diye beyyinesini çevirir ve bu beyyineyi köle sahibine hükmedildikten sonra getirmiş, olursa, beyyinesi kabul edilmez.
Eğer, bu beyyineyi önce getirirse, kabul edilir. Hülasa'da da böyledir.
Şayet satın aldığını iddia eden şahıs, köle elinde olana karşı tek şahit gösterir ve köle elinde olan şahıs da: "Gerçekten bu köle, filan gaibindir. Onu, bana emanet eyledi." diye ikrar ederse; iddiacı ikinci şahidi getirmeden önce, böyle yapar; filan şahıs da huzura gelip, köle elinde olanı doğrularsa, kölenin gelen adama teslim edilmesi emredilir.
Sonra da müddeî, diğer şahidi getirip, satın aldığını isbat ederse; köle ona hükmedilir. Bu durumda önceki şahidi tekrar getirmesi teklif edilmez. Muhıyt'te de böyledir.
Satm aldığını iddia eden şahıs, köle elinde olan zata karşı, köle yanında olan şahıs, onun filan gaibe ait olduğunu ikrar edene kadar, beyyine getiremez; sonra da kendisi için ikrar olunan şahıs gelir ve onu doğrular köle de ona verildikten sonra da, iddiacı beyyinesini getirip, kendisine ikrar edilene karşı ibraz eder ve köle ona hükmedilirse; kendisine ikrar olunan şahıs, üzerine hükmolunan olmuş oiur. Hulâsa'da da böyledir.
Bir şahıs, "başka bir şahsın yanında bulunan bir elbiseninin, kendisine ait olduğunu; gaib bir kimsenin, onu kendisinden çalmış bulunduğunu" iddia edip bu iddiasına beyyin de getirse; elbise yanında bulunan şahıs ise, beyyinesi ile o elbisenin filan gaib şahıs tarafından, kendisine emanet konulduğunu söylese; bu def olunmaz ve elbise müddeîye verilir.
Bu îstihsandır. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adamın yanında bulunan bir elbiseyi? diğer bir adam iddia ederek "o elbisenin kendisinin olduğunu; onu, filan gaibin kendisinden gasben aldığını" söyler ve buna göre de beyyine ibraz eder; elbise yanında bulunan şahıs da "o filan şahsın kendisinin yanma, bu elbiseyi emanet koyduğunu" söylerse, aralarında dava olmaz. Her ne kadar elbise yanında bulunan şahıs, onun emanet konduğunu belgelemese bile, bu böyledir. Muhiyt'te de böyledir.
Eğer müddeî, "o elbiseyi, filan şahıstan satın aldığını" iddia eder; elbise yanında bulunan şahıs da: "O filan, benim yanıma emanet bıraktı." derse, —beyyinesiz olarak— onun bu sözüyle, dava def olmuş olur.
Ancak, bu durumda müddeînin beyyine ibraz etmesi gerekir. Kâfî'de de böyledir.
Eğer şahitler şehadette bulunurlar ve: "Onu, Amr ona emanet etti. Onu, tekrar Amr'e verip vermediğini bilmiyoruz." derler; elbise yanında bulunan şahıs da: "Bana onu Abdullah verdi." derse, bu durumda aralarında dava olmaz. Elbise elinde bulunan şahsa da yemin verilmez.
Şayet şahitler: "Onu, Abdullah, Amr'e verdi. Fakat, elbise yanında bulunan şahsa kimin verdiğini bilmiyoruz." derler; elbise elinde olan da: "Onu, Amr'e verdi." derse dava def olunmaz.
Eğer, elbise elinde bulunan zat, hakime: "Müddeîye, Amr'e vermediğine dair, yemin ver." derse; onun, durumu bilip bilmediği hususunda yemin verilir.
Eğer iddiacı, hakime: "Elbise elinde bulunan şahsa yemin ver; gerçekten onu, Amr mi emanet bırakmış?" derse, ona da, öyle yemin verilir. Hulâsa'da da böyledir.
Şayet bir köle, "kendisini, filanın azad eylediğini" iddia edip; bunu da belgeler; köle yanında bulunan şahıs da, —beyyinesiyle—: "O, filan emanet bıraktı." derse, beyyinesi kabul edilir. Ve, bu durumda kölenin beyyinesi batıl (= geçersiz) olur.
Kıyasen, o adamla kölenin arası boş bırakılmaz. İstihsanen ise, boş bırakılır.
Ve bu durumda köleden, nefsine karşı kefil alınır. Köle kaçmasın. Gâib gelirse eğer köle beyyinesine iade eylerse; böyle olursa, o köle hürdür. (= azad edilmiştir.) Aksi takdirde köledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Keza eğer köle yanında olan zat, beyyinesiyle: "Gerçekten başka birisi, onu emanet bıraktı." derse durum aynıdır! Hulâsa'da da böyledir.
Şayet köle, "aslen hür olduğunu" iddia ederse kölenin sözü geçerli olur.
Eğer köle yanında olan zat, "onun, kendi malı olduğunu", belgelerse, belgesi kabul edilir.
Eğer, "onun, emanet olduğunu" belgelerse belgesi kabul edilmez.
Ev bunun hilafmadır. Eğer onun, mülkü olduğunu veya emanet olduğunu isbatlarsa; köle de aslen hür olduğunu isbatlarsa, aralarında çare yolu kefil verilmesidir. Kâfî'de de böyledir.
Bir adamın yanında bulunan bir köle, bir adam hakkında iddia ederek, "o şahsın, velisini hatâen öldürdüğünü" söyler, köle elinde bulunan şahıs da beyyinesiyle, "o kölenin, filan adamın olduğunu ve onu emanet bıraktığım" söylerse, dava mündefî olur. Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsa dava ederek: "Ben senden bu köleyi, şu fiata satın aldım." der; satıcı bunu inkar ettiği halde, müddeî satın aldığını isbat eder; satıcı da, onun davasını def için: "Gerçekten, bu köleyi satış yaparak sen bana verdin." der ve buna görede belge ibraz ederse, dava sahih olur ve beyyine kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerini dava ederek: "O, cariye sattı." der; iddia olunan şahıs: "Satmadım. Asla sana satmadım." dediği halde, müşteri satın aldığını isbat eder ve cariyede fazla bir parmak bulup, o kusurun karşılığını ister, satıcı ise "onun, herbir kusurdan noksan olduğunu" belgelerse, satıcının beyyinesi kabul edilmez. Hassâf bu mes'eleyi, Edebü'I-Kâdî Kitabı'mn sonunda zikreylemiş ve: "İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre satıcının beyyinesi kabul edilir." buyurmuştur. Cami Şerhı'nde de böyledir.
Bir kimse, başka birinin elinde bulunan hudutlu bir yeri, iddia eder ve: "Bu benimdir. Babam, ben buluğa erişdiğim halde, sana satmış." derse, mülk elinde olan şahıs da: "Onu, bana sen küçükken sattı." dese; müddeînin sözü geçerli olur. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, küçük bir çocuğu için, kendi nefsinden bir ev satın alıp, buna da şahitler tutar; oğlu büyür ve babasının ne yaptığını bilmez; sonra da babası onu başka bir adama satıp alan şahsa teslim ettikten sonra, o oğlan, bu evi müşteriden icarlar bilahare de babasının neler yaptığını öğrenip, müşteriye karşı evi iddia ederek: "Gerçekten babam, benim küçüklüğümde, kendi nefsinden satın almış; hakikaten o benim malımdır." deyip, bunu da isbat ederse, bu durumda davalı davanın defi için: "Senin davanda tenakuz var. Çünkü sen, o evi benden icar-ladin. Bu bir ikrardır. Ev senin değildir. Senin davan bundan sonradır. Bu bir tenakuzd ur.'' der.
Bu mes'ele, fetvada vaki olur. Bunda, müftîlerin cevabında —müddeînin davasını def için sahihdir— sahih değildir. Eğer tenakuz sabit oldu ise müddeînin davası sahihdir. Ancak bu tenakuz gizli bir yoldur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam "filandan bir ev satın aldığını iddia eder; davalı da:, "Hakikaten ben, onu, o filandan aldım," der; davacı geçmiş tarihli beyyine ibraz edince de, da'valı: "Gerçekten senin davan batıldır. (-geçersizdir.) Çünkü senin satın aldığın tarihde, bu ev rehin olarak filan şahsın yanındaydı. O, senin satın almana razı olmazdı. Benim satın alışım caizdir. Çünkü ev, rehinden kurtulduktan sonra ben satın aldım." der ve beyyine de ibraz, ederse bu def, sahih olmaz. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Eğer müddeî: "Gerçekten bu ayn, filanın idi. Onu benim yanıma, şuna karşılık rehin olarak bıraktı. Ben de teslim aldım." diye iddia eder ve buna beyyine ibraz eder; da'valı da def-i dava için: "Ben, onu, ondan satın aldım ve parasını da peşinen ödedim." derse; rehin davasını def için, böyle yapılmış olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Mecmûu'n-Nevâzirde şöyle zikredilmiştir:
Bir adam diğerine karşı iddia ederek: "Benden, bir cariye satın aldı." der ve onun vasfı ile fiatını söyler; teslim aldığım ve onu öldürdüğünü de bildirip: "Bana parasını ödemesi gerekir." der; onun inkarından sonra, şahitler de davalıya karşı böyle şehadette bulunurlar; davalı, def-i dava yapmak için, müddeîye: "Sen öldürdün. İddianda batılsın. Çünkü, cariye filan beldede duruyor ve filanın yanındadır." der ve şahitler de: "Bi;;, onu sağ olarak gördük." derler ve "Filan yerde, sağdır." diye söylerlerse, bu def-ı dava olur mu?
İmâm:
— Hayır olrnaz buyurmuştur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimse şartlarıyla birlikte, bir başka adamdan bir ev satın aldığını iddia eder; iddia olunan şahıs, da, davayı def etmek için: "Ben, bu evi bu müddeîden satın aldım." der; müddeîde, davayı def için: "Gerçekten biz, ikimizin arasında cereyan eden ahm-satımı ikale eyledik." derse; işte bu def sahih olur.
Keza, eğer müddeî sahibi yed'e (— elinde bulunduran şahsa) karşı, bidayette "mutlak mülk" iddiasında bulunsa; müddeâ aleyh (- dava olunan) onun davasını def için: "Gerçekten ben, bu evi bu iddiacıdan satın aldım." der; müddeî de, iddia olunanın davasını def için: "Gerçekten biz, aramızda cereyan eden alun-satımı ikale eyledik." Derse bu def de sahih olur.
Keza, müddeî, iddia olunana karşı def-i dava için: "Gerçekten sen, ikrar benden satın aldığım iddia ettin." derse, bu def de sahih olur.
Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer bir adamın elinde bulunan bir evi iddia ederek: "Gerçekten bu ev benimdir." der; iddia olunan da: "Ben, müddeîden satın aidim. Benim bu hususta beyyinem de vardır." derse, İmâm Muhammed (R.A.), istihsanda "Bu ev, iddia olunanın yanında bırakılır ve ondan bir kefil alınıp ona üç gün mühlet verilir. Eğer müddeî, müddea aleyhe karşı beyyine getirirse ne ala. Değilse ona hükmolunur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde olan evi iddia ettiğinde, iddia olunan şahıs, onun davasını def için: "Sen bundan önce, "bu evi sana sattım." diye ikrar eyledin." derse; müddeî, onun yemin etmesini ister. Şayet onun ikrarına karşı beyyinesi varsa, o beyyine kabul edilir ve dava mündefı' olur. Zehıyre?de de.böyledir.
Bir adam, bir evi iddia ederek: "...Benim mülkümdür. Çünkü ben, onu filandan satın aldım." der, evi yanında bulunduran" şahıs da; "Hayır benim mtiSkütndür. Çünkü ben, o filan şahıstan satın aldım." derse; müdeî de: "Sizin aranız, o ahm-satımda bozuldu. Sonra da ben satın aldım." der ve bunu isbat ederse; kabul edilir.
Menkul (= taşınır) mallar hakkında, pazarlık bozulduktan sonra —satımın sahih olması için— teslim almak şartı vardır.
Bir adam başkasının yanında olan bir ayn (= belirli bir şey) hakkında: "Ben, onu filandan satın alalı yedi gün oldu." diye iddia eder; mal elinde bulunan da: "Hayır, o benim malımdır. Senin iddia eylediğin zattan, on gün önce ben satın aldım," der ve beyyine de ibraz ederse; bu mal, alım tarihi önce olanın olur. Füsûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.
Babasından miras kaldığım belgeler; istenilen zat da, "babası hayatta iken, onun hakkı olmadığına dair ikrarını isbat eder veya müd-deînin babasının sağlığında veya ölümünden sonra ikrar eylediğini belgelerse; bu durumda gerçekten o mal, babasının değildir; davacının davası batıl (= geçersiz) olur.
Keza, mal istenilen zat, müddeînin, davadan önce kendinin olmadığına dair ikrarını belgelerse; müddeînin beyyinesi bâtıl olur. Eğer, müddeî orada yoksa, batıl olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsın elinde bulunan bir evi, "babamdan miras kaldı." diye iddia eder; iddia olunan şahıs da: "Senin baban, onu hayatında, filana sattı. Ben de o filandan satın aldım." der ve bunu isbat ederse; bu sahih olur. FüsûJü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse, diğer bir şahsa miras veya bağış yoluyla intikal etmiş bulunan bir evin kendisine ait olduğunu iddia ettiğinde, müddeâ aleyh (= iddia olunan zat) —belgesiyle— "onu, satın aldığını" beyan eder; iddiacı da "ikale [16] eylediğini" isbat ederse, sahih olur ve dava def olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adamın yanında bir ev bulunduğunda, başka bir adam gelerek "Gerçekten babasının Öldüğünü ve o evi kendisine miras bıraktığını iddia eder; buna beyyinesi de olur; şahitleri de: "Gerçekten bunun babası öldü ve bu ev buna miras kaldı." derlerse, o adam, o evi diğerinin elinden alır. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerinin yanında bulunan bir ayn'ı iddia ederek, "onun, basma ait olduğunu ve o da ölerek kendisine miras bıraktığını" nin bozulması. söyler; mal yanında bulunan şahıs da: "Baban, onu bana emanet bırakmıştı. Ben babanın Ölüp ölmediğini bilmiyorum." derse, Müntekâ'da: "Ondan dava mündefi' olmaz." denilmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerinden bir parça yer iddiasında bulunarak "Bu yer, filanın idi. O öldü ve bu yeri bacısı filaneye miras olarak bıraktı. Sonra o filane de öldü. Ben de onun varisiyim." deyip beyyine de ibraz eylese, beyyinesi kabul edilir.
Bu durumda iddia olunan zat, davanın defi için: "O fülane, o filandan önce öldü." derse, def sahih olur.
Bir kadın, kocasının varislerine karşı mehir ve miras iddia ettiğinde, varisler, bu davayı def için: "Babamız ölümünden iki sene önce, o kadını nefsine haram kılmıştı." derler; kadın da: "Bu söz, davayı def içindir. Gerçekten benim kocam ölümünün hastalığında ikrar eyledi ki ben ona karşı helâlim." derse, bu def sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kadın, Ölmüş bir adamın oğluna karşı iddia da bulunarak: "Ben, onun babasının karışıyım. Babası öldü. Ben de nikahının altındayım. Mirasımı istiyorum." der; oğlan da bunu inkar ederek: "Hayır." deyince, kadın "nikahlı olduğunu" belgeler; sonra da oğlan, "babasının, onu üç talak boşadığım ve iddetinin de, babasının ölümünden önce bittiğini" isbat ederse, alimler burada ihtilaf etmişlerdir.
Sahih olanı, oğlanın beyyinesi kabul edilir.
Eğer oğlan, kadın iddia ettiği vakit "O seninle evlenmedi. Kat'iyyen onun karısı yok." deyip, sonra da talakına beyyine getirseydi bu beyyinesi kabul edilmezdi. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam başkasına karşı iddiada bulunarak: "Babamın senin üzerinde şöyle şöyle hakkı vardır. Onu sen ödemeden babam öldü ve hepsi bana miras kaldı. Benden başka da varisi yok." der; üzerinde borç olduğu iddia olunan zat da: "Gerçekten senin babanın filan ve filandan kefalet hükmüyle alacağı vardır ve onlarda onu baban hayatta iken ödediler." der; müddeî de hakikaten alacağın kefalet hükmüyle olduğunu doğrular; ancak, ödediğini iknar eder ve iddia olunan şahıs da bunu isbat ederse* işte bu def sahih olur.
Eğer, bu durumda iddia olunan zat: "Baban beni hayatta iken kefaletten ihraç eyledi." veya "Ben babanın ölümünden sonra, kefaletten çıkarıldım." der ve buna göre de beyyine ibraz ederse, müddeînin davası def olur. Möhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine karşı iddia da bulunarak: "Babamın, senin üzerinde şöyle şöyle hakkı var idi. Babam da, ondan bir şey almadan öldü. Ve terekesi tamamen miras yönünden benim oldu. Benden başka da varisi yoktur." der; iddia olunan şahıs da davanın defi için: "Gerçekten senin baban, benim üzerimde olanı filana havale etti. Ben de havalesini kabûlettim ve ben de olanın tamamını, havale eylediği zata verdim." der, havale olunan şahıs da bunu doğrularsa, iddiacıdan dava rnündefi olmaz. Zehiyre'de de böyledir.
Bir adam, diğerinden, "babasının ölümüyle fesh olunmuş bir icare yoluyla dinar" iddiasında bulunsa, iddia olunan zat da def için: "Gerçekten baban, benden bu malı aldı." deyip beyyine de gösterir; şahitler de şehadette bulunarak: "Gerçekten babası, aldığını ikrar eyledi." derlerse; iddiası kabul edilir. Hulasada da böyledir.
Bir adam bir kadının mirasını iddia ederek: "Ö, benim karım idi. Öldüğü zaman, nikahımın altındaydı." der; varisler de onun kocalığını isbat eder ve "Onu boşadıydı." derlerse, talakın rıc'î olma ihtimali bulunduğundan, bu def1 sahih olmaz. Zevciyyet kesilmez ve koca varis olur. Kerden'nin VecizFnde ve Hulâsa'da böyledir.
Bir kadın, kocasına karşı, mehr-i müsemmasını iddia ettiğinde,, koca, bu davayı def için: "Gerçekten o, nikahın mehirsiz yapıldığını ikrar eyledi." derse, def sahih olur. Hulasa'da da böyledir.
Bir adam, babasının karısının elindeki evi iddia ederek, "onun, babasının terekesi" olduğunu söyler; kadın da: "Bu ev, babanın terke-sidir. Ancak, hakim ben küçük olduğumdan dolayı mehrime karşılık, bunu bana satmıştır." der, bu da beyyine ile sabit olursa, iddiacıdan dava def olur. Muhıyt'te de böyledir.
Ölen bir şahsın bir miktar malı ile bir kızı kalır, başka bir şahıs da "o ölenin, kendi kölesi" olduğunu iddia ederek, "onu azad ettiğini" söyler ve böylece "ona velasının olduğunu" beyan eder, kız da "onun aslen hür olduğunu" beyyinelerse; kızın beyyinesi kabûî edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir,
Ölen bir şahsın, iki küçük oğlu ve bunların her birisi için de ayrı ayrı kayyım bulunur, bu kayyımlardan birinin yanında bulunan bir evi, velayetinde olan küçüğün zu'mu ile, diğer küçüğün kayyımı da'va eder ve: "Senin yanındaki evin yarısı, benim yanımda olan küçüğün malıdır. Bu evin tamamı, bunların ölen ve iki küçük çocuk bırakan babalarının mirasıdır. Yansını bana ver. Ben, kayyımı olduğum çocuk için, onu muhafaza edeyim." der; iddia olunanın kayyımı da beyyinesiyle: "Çocukların babası hayatta iken, bu evin tamamının benim yanımdaki küçüğe ait olduğunu ikrar eyledi." derse; iddiacı kayyımın davası mündefiolur.
Eğer müddeî olan kayyım, iddia olunan kayyıma karşı def-i dâva etmek isterse derki: "Gerçekten sen, daha önce, yanındaki küçük için, babasından miras diye bu evin yarısını iddia eylemiştin. Şimdi ise, evin tamamını velayetinde olan küçük için başka bir yönden talep eyliyorsun" der; bu durumda dava iddia olunandan, tenakuz yerinde bulunduğundan, mündefi olur. Zehiyre'de de böyledir.
Necmü'd-din en-Neseffden soruldu:
— Bir adam, amcaoğlu olması hasebiyle asabalıkdan dolayı, ölen bir şahsın mirasını iddia eder ve nesebim de —dedsine varana kadar, isim isim, belgeler: davalı da bu nesebi ve mirası inkar ederek: "Ölenin dedesi filandır. O da müddeînin isbat ettiği şahıstan başkadır." derse, bununla müddeînin davası ve beyyinesi mündefi' olur mu?
İmâm şu cevabı verdi:
Eğer hüküm, müddeînin beyyinesi sebebiyle vukû'ü bulursa, bu hüküm geçerlidir. Bununla, müddeînin davası def beyyinesi batıl olmaz.
Şayet hüküm, müddeinin beyyinesi sebebiyle vaki olmadıysa, bu durumda hakim, tearuz yerinde olduğundan iki tarafın beyyinesiyle de hükmeylemez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerinden miras iddia ederek: "O ölen, benim baba bir amcamın oğludur." deyip, büyük babaya kadar da isimlerini söyler; iddia olunan da beyyine ıkamesiyle: "Bu müddeînin babası, hayatta iken derdi ki: "Ben filanın ana bir kardeşiyim; baba bir değil derdi." derse, bu durumda müddeâ aleyhin beyyinesi kabul edilmez.
Ancak iddia olunan şahıs, "hakimin, —müddeînin iddiasının dışında— onun ana bir kardeş olduğuna hükmeylediğine" beyyine getirirse bu müstesnadır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam diğerine karşı, babasından miras sebebiyle, bir evi iddiasında buiunur; belirli bir mal karşılığında anlaşma yaparlar; sonra! da, iddia olunan zat. "Benim satın alıcım, bunu babandan satın; almıştır." diye iddia ederse, bu iddiası kabul edilmez. Hulâsa'da da: böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın elinde bulunan bir bağı, "anasının: babası olan ceddinden miras" olarak iddia eder ve: "Benim adım Muhammed'dir. Anam hurredir. Onun babasının adı Muhammed bin Hars bin Sadığ'dır." der; iddia olunan şahıs da, beyyinesiyle: "Müddeîj bundan önce de böyle zannetti. O Âişenin oğludur. Âişe ise, Hüseynin oğlu Alinin kızıdır." derse; bu cins meselelerde Şemsü'l-İslâm El Evze-cendî "müdeinin davasının def olmamasına, davalının da beyyinesinin kabul olunmamasına fetva verirdi.
Zamanımızın bazı alimleri de —bununla fetva verdiler.
Zahîrü'd-dîn eJ-mürğînâni: "Bizim indimizde de doğru olan budur." buyurmuştur. Füsûlü'l-Imâdiyye, Muhıyt ve Zehıyre'de de böyledir.
Buna binaen, bir şahıs: "Gerçekten o, benim babam Muhammed oğlu kasım oğlu Ali dir. Senin üzerinde şu şu kadar malı vardır. Ondan hiç bir şey almadan da öldü. Sende olana ben varis oldum." diye iddia eder, iddia olunan da: "Bu dava batıldır. Çünkü o, Ahmed oğlu Kasım oğlu Muhammed olarak sanılıyor." derse, bu Şemsü'l-İslâm'ın ihtiyarına göre müddeînin davasını defetmez.
Zamanının bazı alimleri: "Bu mes'elede, iddia olunanın beyyinesi kabul olunmaz." buyurmuşlardır. Vâkıat ve Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, elinde bir ev bulunan kardeşini dava ederek, "o evde, babasından miras yoluyla, kendisinin de hakkının olduğunu" söyler, dava olunan kardeş de, bu davayı inkar ederek: "Babamın bu evde hakkı yoktur." der, sonra da iddia olunan kardeş, "o evi, babasından satın aldığını" veya onun ikrar eylediğini söylese davası sahihdir; beyyinesi kabul olunur. Şayet: "Asla benim babamın olmadı." veya "Babamın kat'ıyyen bunda hakkı yoktur." derse; babasından satın alma davası dinlenilmez. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde bulunan bir evin, babasından miras kalmış olduğunu iddia eder; iddia oluan şahıs, da, bu davayı inkar ederek: "Babamın bu evde hakkı yoktur." der; sonra da iddia olunan zat, redd-i dava için: "Hakimin hükmüyle, sen küçük iken, ben bu evi satın aldım." derse, bu def sahih olur.
O evin satımına ihtiyaç olduğu veya ölenin borcu için satıldığı gibi zaruret sabit olursa, bu böyledir, Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, bir ev iddia ettiğinde, müdea aleyh (= iddia olunan şahıs): "Ben, bu evi senin vasinden satın aldım." der, fakat vasinin kim, olduğunu söylemez; veya "filan senin küçüklüğünde, hakimin emriyle bana sattı.'' der; fakat hakimin adını söylemezse, dava def olur mu?
Bunda ihtilaf vardır.
Şayet vasinin ve hakimin ismini söylemiş olsaydı, bil-ittifak caiz olurdu. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Miras davasında, müddeî: "Benden başka varis yoktur." der; iddia olunan şahıs da, onun davasını def için: "Gerçekten senin erkek ve kız kardeşin vardır. Halbuki sen, benden başka varis yoktur; diyorsun." derse; Kâdî'1-İmâm Şemsü'l-İslâm el-Evzecendî: "Gerçekten müddeî bunu ikrar ederse dava ve şehadet tamamen batıl olur.'' buyurmuştur.
Şayet iddia olunan şahıs, isbatını isterse, onun beyyinesi dinlenilmez. Cinayet kitabında ise: "Dinlenilir." denilmiştir. Zehiyre'de de böyledir.
Reşîdü'd-dîn'in Fetvâları'nda şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, babadan miras kalma bir evi iddia edip beyyine de ibraz ettiğinde ona karşı, iddi olunan şahıs da beyyine ibraz ederek: "Senin baban, hayatta iken, bu evin benim mülküm olduğunu ikrar eyledi." derse; bu iddia dinlenir. Bu, bir def dir.
Eğer müddeî, beyyine ikame ederek: "Gerçekten sen, bu evin babamın mülkü olduğunu ikrar ve hakkım kabul eyledin." derse bu da bir def dir.
İki def taaruz edince, muarazasiz veraset beyyinesi makbul olur.
Şayet iddia olunan zat, murisin ikrarında tarih zikreder de müddeî zikreylemezse, müddeînin beyyinesi kabul edilir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, miras cihetinden hudutlu bir yerin, birinin elinde bulunduğunu iddia eder ve "o yerin, babadan kaldığım; kendisi ve bir de hazırda olmayan kardeşinin olduğunu" söyler; iddia olunan da müddeînin davasını def için: "Senin murisin fulandır. O hali hayatında bu yerin benim malım olduğunu ikrar eyledi." derse; esahh olan kavle.göre bu bir def olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimsenin kaybolan kardeşi gelip, iddia olunan şahsın kardeşine karşı defi dava etmek için iddiada bulunarak: "İddia olunan şahıs babamızın vefatından sonra ikrar eyledi. Hudutları belirli bu yer, babamızdan terekedir." derse işte bu, müddeâ aleyhin, kardeşine karşı reddini reddir.
Şayet iddia olunan zat, bidayeten murisin o hudutlu yerin kendisine ait olduğu hususundaki ikrarını iddia etmeseydi burda cevap ihtilaflı olurdu: Bazı alimler: "Bu bir def dir." demişlerdir.
Bazılarına göre de bu mes'elenin tafsili gerekir.
Eğer: "Sen, bu yerin sana ait olduğunu ikrar eyledin. Ben de seni tasdik eyledim." derse, def sahih olur.
"...Ben seni tasdik eyledim." demezse, def sahih olmaz.
Ve eğer gaib olan kardeş gelip iddia ederek: "Gerçekten iddia olunan zat, babamız vefat ettikten sonra ikrar eyledi. Bu hudutlu yer babamızdan terekedir." derse, bu kabû! edilmez ve def olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kadın, "ölen bir adamın kızı olduğunu,*onun terkesinde hakkı bulunduğunu" iddia ederek "şu kadar, şu kadar" dese, ölenin varisleri de: "Sen, bu davanda yanlışsın. Sen, bu öldükten sonra ikrar eyledin ve "ben bunun cariyesi idim; beni azad eyledi." dedin." deseler; bu def sahih olmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğer birinin eli altında bulunan bir parça yeri iddia ederek: "Sen, benden, ben satışa ve teslimine razı olmadığım halde, satın aldın." der ve bunu da belgeleyerek, o yerin geri verilmesini ister; iddia olunan adam da: "İş, senin dediğin gibi oldu. Yalnız, senin hoşnutsuzluğun gittikten sonra bunu bana sattın. Bunu isteyerek rızanla yaptın." der, buna göre de beyyine ibraz ederse, bu durumda kadı efendi iddia olunanın beyyinesine göre hükmeder ve satıcının istirdad hakkı olmaması için müddeînin davası def olunur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, başka birisinden, bir yer satın aldığını iddia eder; diğeri de böylece, "îddia olunan şahıs, ondan ahm-satımı ikrar eyledi." der; iddia olunan şahıs da, beyyine ibraz ederek, ikrarında gönülsüz olduğunu söylese, bununla def sahih olmaz. Hulasa'da da böyledir.
Zahîrü'd-dîn el-M«rğînânî, bununla fetva verir ve şöyle derdi: "Onun satımda kasdi olma ihtimali vardır. İkrarda hoşnutsuzluk ihtimali vardır. Satımda hoşnutsuzluğu ikrar, satışa bir halel getirmez. Satışta ve ikrarda tamamen hoşnutsuz olduğuna beyyine getirse sahih olurdu. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse satışta ve teslimde ikrahı iddia eder; müşteri de onun davasını def için: "Gerçekten sen, benden parasını isteyerek rızan ile aldın." der; veya bağışta ikrahı iddia eder de, bağış yapılan zatda onun davasını def için: "Gerçekten sen, hîbeyin karşılığını benden seve seve aldın." derse işte bu def sahih olur. Zehıyre'de de böyledir.
Mecmuu'n-NevâzU'de, şöyle zikredilmiştir: Şeyhu'I-İslâm Ata' bin Ha niza es-Suğdî'den soruldu:
— Bir kimse, başka bir adama karşı, beyyinesi ile, seve seve şöyle ikrar eylediğini isbat eder; iddia olunan zat da onun beyyinesini def için: "Gerçekten onun ikrarı ikrah ile idi." derse, bu, müddeînin davasını def eder mi?
İmâm:
Evet, ikrah beyyinesi, kabulde evlâdır." dedi. Muhıyfte de böyledir.
Bir adam, diğerinden alacak iddiasında bulunur, sonra da: Bunu, böylece ikrar'eyledi." der, iddia olunan şahıs da: "Ben ikrarda zorlandım." derse, def sahih olur.
Bu durumda zorlayanın ismini söylemek, nesebini zikretmek şart değildir. Hulasa'da da böyledir.
İkrarı seve seve yaptığım iddia eder, iddia olunanda beyyine ibrazı ile: "Gerçekten o ikrar, şu tarihte oldu." derse, iddia olunan şahsın beyyinesi geçerli olur.
İster tarih olsun, ister olmasın beyyine getirmek müddei içindir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, diğeri bir şahsa karşı, —ister emriyle, ister emirsiz— "filandan kefalet sebebiyle, bin dirhem" iddia eder; asıl borçlu da gelir ve "Bu malı vermek, benim üzerime vacib değildir. Ben ikrarda zorlanmıştım." derse, bu def dinlenilmez.
Fakat kefil, asıl borçlu bu malı iddia eyledi." veya "iddiacıya ibra eyledi," diye iddia ederse, bu sahih olur. Hulasa'da da böyledir.
Bir kimse, başkasının iddia eylediği bin dirheme kefil olduktan sonra, bu kefil beyyine ibraziyle: "Gerçekten kefaletini üzerime aldığım bin dirhem içki bedelidir." derse, kefilin bu sözü kabul edilmez.
Eğer kendisi için kefil olduğu şahsın, bunu ikrar ettiğine dair belge ibraz eder; o şahıs da bunu inkar ederse, beyyinesi kabul edilmez.
Talibin yemin teklifinde bulunmasına da iltifat edilmez.
Şayet kefil malı ödeyip kefili olduğu zata müracaat eder; talib de hazırda olmaz, kefil olunan zat: "Mal kumar idi." veya "...İçki bedeli idi." yahut "...lâşe (veya benzeri) idi." der ve kefile karşı beyyine ibraz etmek isterse, beyyinesi kabul edilmez ve malı kefile vermesi emredilir. Ve ona: "Hasmını iste ve ona davacı ol." denilir.
Eğer talip, kefilden mal alınmadan önce gelir ve hakimin yanında malın içki bedeli (veya benzeri bir şey) olduğunu ikrar ederse, asıl borçlu da kefil de —ikisi de— beraat ederler. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir alacak davasında, da'vah olan zat: "Ben defini getiririm." derse, hakim ona: "Def, ibra ile veya îfâ ile olur. Hangisini iddia ediyorsun?" der; o şahıs: "İkisini de." derse, bu tenakuz olur mu?
Şey hır I-İ mâm Necmü'd-dîn en-Nesefî'nin şöyle dediği hikaye olunmuştur:
Bu —tevfik yönünü açıklarsa— tenakuz olmaz.
Tevfik yönü, borçlunun alacaklıya: "Bir kısmını verdim; bir kısmını bana ibra ettin." veya "Tamamını sana ödedim; sen, beni kabûletmedin ve bana ibra eyledin. (= vaz geçtin.)" yahut "Ona bana ibra eyledin. Sonra İbra inkar olundu. Sana ödedim." demesidir. Bazıları da: "Tevfik eylemese bile tenakuz olmaz. Davası da batıl olmaz." demişlerdir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kadın, kocasının varislerine karşı, mehr-i müsemmasıni iddia edip buna göre de beyyine ibraz eder; verese ise, onun davasını def için: "Gerçekten sen, nikahın tesmiyesiz yapıldığını ikrar eyledin. Sana vacib olan mehr-i mislindir. Sen ise, şimdi mehr-i müsemma iddia ediyorsun. Bu ikisinin aralarında tenakuz vardır." derler.
"Bu def olmadı." denilmiştir.
Esahh olan da budur. Muhiyt'te de böyledir.
Reşîdü'd-din'in Fetvâları'nda şöyle zikredilmiştir;
Bir kadın, kocasının vereselerine karşı mehir iddia eder; varisler de, nikahın aslını inkar ettikten sonra, bu kadının mal mukabili boşanmış olduğunu iddia ederlerse, bu iddiaları kabul edilmez. Füsûlü'l- Imâ-
dîyye'de^e böyledir.
Bir adam, diğerine karşı bin dirhem iddia eder, iddia edilen şahıs da (= müdde aleyh de): "Bende, senin hiç bir şeyin yoktur." veya: "Senin için, benim üzerimde — kafiyyen— bir şey olmadı." der; müddeî de, alacağı olduğuna dair beyyine'sini ibraz eder; iddia olunan da "verdiğini" veya "onun ibra eylediğini" iddia ederse, bu iddiası kabul edilir. Bu hususta beyyine ibraz ederse, iddiası sabit olur.
Eğer: "Senin için benim üzerimde —kafiyen— bir şey olmadı. Ben, seni —asla— tanımıyorum." derse, mes'elenin diğer kısmı hali üzeredir; defi kabul olunmaz.
Kııdürî, alimlerimizden, "bu defin kabul edilir olduğunu" rivayet etmiştir. Hulasa'da da böyledir.
Bir kimse, başka birinde alacağının bulunduğunu iddia ettiğinde, müddea aleyh bunu inkar eder; müddeî "Gerçekten sen, bu mal için, on günden beri mühlet istiyorsun. Bu ikrar sendendir. Bu mal, senin üzerindedir." diye beyyine ibraz eder; iddia olunan da, onun davasını def için: "Gerçekten sen, yirmi günden bu yana, bu malı bana ibra eyledin." der ve bu hususta beyyine ibraz ederse; bu def-i dava olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, diğerinden on dinar alacaklı olduğunu iddia eder; iddia olunan şahıs da davanın defi için: "Gerçekten benim, üç dinardan başka yoktur." derse, bu iddia kabul edilmez. Hulâsada da böyledir.
Bir kimse, diğerine karşı yüz dirhem alacağı olduğu iddiasında bulunur; iddia olunan şahıs da: "Onun elli dirhemini verdim." der; müddet bunu inkar eder; iddia olunan şahıs ise "elîi dirhemini verdim." diye beyyine ibraz ederse, bu "onu müddeîye verdiğine dair —şahitler dinletmedikce bu def olmaz. Cevâhirıı'i-Fetâvâ'da da böyledir.
İddia olunan şahıs: "Senin, benim üzerime iddia eylediğin şey, kumar malı (veya içki bedeli)dir." derse, bu dinlenilir; beyine ibraz" ederse kabul edilir. Hulâsada da böyledir.
Bir adam, diğerinden şu kadar dinar veya dirhem alacaklı olduğunu iddia eder, iddia olunan da,.ödediğini iddia ederek şahitler getirir, onlar da: "Gerçekten iddia olunan bu malı, şöyle şöyle dirhem dirhem ödedi. Fakat, nasıl ödedi bilmiyoruz." diye şahitlik yaparlarsa, hakim bu şahitleri kabul eder mi? Ve bununla iddia sahibinin davası bertaraf olur mu?
Bazı alimlerimiz: "Kabul olunur ve iddiacının davasıda mündefi olur." buyurmuşlardır.
Doğruya en yakın olanı da budur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine karşı bin dirhem iddiada bulunduğunda, iddia olunan şahıs: "Gerçekten ben, onu sana Semerkant çarşısında verdim." derse, ondan beyyine talep olunur.
Şayet o,: "Beyyinem yoktur." dedikten sonra: "Filan karyede ödedim." der ve ona dair beyyine ibraz ederse; beyyinesi kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerinden mal iddia ettiğinde, iddia olunan şahıs müddeînin davasını def için: "Gerçekten o, beni bu davadan ibra eyledi." deyip, buna da beyyine ibraz eder; iddiacı, ikinci defa iddia ederek: "Gerçekten müddeâ aleyh, —ben, malı ona ibra eyledikten sonra— malı ikrar eyledi." dese, defin defi sahih olur mu?
Eğer iddia olunan zat: "Sen beni bu davadan ibra eyledin; ben de ibrayı kabul eyledim." derse, ondan defin defi kabul edilmez. Yani, —ikrar davası— eğer "ibrayı kabûî ettim." demeseydi, ondan defin defi sahih olurdu. Zahîriyye'de de böyledir.
Ona karşı burhan getirerek: "Gerçekten ona, on dirhem ödedim." der; iddia olunan şahıs da: "Onu, bana, benim filana vermem için verdi. Ben de o şahsa verdim." derse, def sahih olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, diğerinde elli dinar alacağı olduğunu iddia eder; iddia olunan da, davayı def için: "Gerçekten iddia sahibi, sen beni davaların tamamından bir sene ibra eyledin." derse; def sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse terekede alacak iddia eder, varis de: "Tereke, kimseye halef olmadı." der, iddiacı da, beyyine ibrazı ile: "Gerçekten terekeden elinde belirli şeyler vardır." der, iddia olunan da burhanı (= senedi, delili) ile "babasının, onun gaib birisine sattığını" söylerse, dava def olur. Her ne kadar müşterinin adının söylememiş ve nesebini beyân etmemiş ise de bu böyledir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, ölen bir şahsın terekesinden alacağı olduğu iddiasında bulunup, beyyine ibraz ettikten sonra, kendisine karşı beyyine ibraz eylediği şahıstan başka bir varis, iddiacıyla, iddia eylediği şeyin bir, kısmına anlaşma yapar (şöyleki: Yüz dinar iddia eyliyor, suhl yirmi dinara yapılıyor) sulh bedelini istediği zaman da, karşı taraf davayı def etmek istiyor ve: "Ben, beyyine ibraz edeceğim; benim murisim bu malı sana ödemiş. Senin davan batıldır." derse; sahih olmaz.
Eğer îfâyı (ödemeyi) iddia eden şahıs, anlaşma yapandan başkası ise, defi dinlenir.
Fakat anlaşma yapan, bu davayı def için beyyine irade ederse, sözü dinlenilmez. Hulasa'da da böyledir.
Bir kimse, ölen bir şahsın vasisini getirerek "ölenin üzerinde, elli dirhem alacağı olduğunu ve ölen zatın, hali hayatında ona olan elli dirhemi ikrar ettiğini" iddia eder, ölenin vasisi de beyyinesi ile: "Gerçekten iddia sahibi ikrar eyledi ki, onun, ölü üzerinde elli dirhem alacağı vardı. Onu ondan sağlığında aldı." derse, vasinin beyyinesi kabul edilir ve bu müddeînin beyyinesini def olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsa karşı: "Senin baban, bana malının üçte birini vasıyyet eyledi." diye iddiada bulunur, iddia olunan da, bunu inkar eder ve iddia sahibi davasını belgeler; iddia olunan şahıs da davayı def için: "Gerçekten babam, sağlığında bu vasiyetten rücû etti. ( = döndü)." veya: "Babam, hayatta iken "ben yaptığım bütün vasiyyet-lerden döndüm." dedi." derse; "bu iddia dinlenilir." denilmiştir.
Sahih olan da budur.
Keza, eğer babasının vasiyyeti inkar eylediğini belgelerse, bu da zikrolunan davayı def olur. Mebsût'ta da böyledir.
Cami kitabında şöyle zikredilmiştir:
Gerçekten vasiyyeti inkar etmek rücû olmaz.
"Bu mes'elede iki rivayet vardır." denilmiştir.
Keza, "Mebsût'ta söylenilen rivayet istihsandır. Camimde söylenilen ise kryasdir." denilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, ölen bir kimsenin terekesinde, küçük oğlu için malının üçte birini vasıyyet eylediğini iddia ederek, bu hususta ölenin veresesine karşı beyyine ibraz eder; hakim de, vasiyyeti onun oğluna hükmeder; sonra da varisler def yoluyla, "iddiacının, gerçekten hüküm verilmeden önce, Ölenin terekesini tamamen içine alacak kadar, ölenin borcu olduğunu ikrar eyledi." diye beyyine ikame ederlerse, bu sahih bir def olur ve hakimin hükmü de, deftere tescil etmiş olması da geçersiz olur. Zehiyre'de de böyledir.
Bir adam, oğlunun —biri küçük, diğeri ke büyük olan— iki oğluna, malının üçte birisini vasıyyet eder; bu çocukların babalan da sağ olur sonra da vasiyet eyleyen zat ölür ve küçük çocuğun babası, ölenin varislerine karşı vasiyyet olunan küçük oğlu için, ölen cihetinden, iddiada bulunur diğer büyük oğlu da, ölenin vasiyyeti cihetinden kendi nefsi için iddiada bulunur; varisler ise, her ikisinin de vasiyyetini inkar ederler ve onların davalarını def için: "Bu büyük oğlan bana bir şey vasiyyet eylemedi" diye ikrar eyledi. Keza küçüğün babası da" "ölenin, küçüğe bir şey vasiyyet eylemediğini" ikrar eyledi." deseler, bu def-i dava olur mu?
Bu, asla def -i dava olmaz denilmiştir.
Ezhar olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, hayvanın karnındaki cenini (= yavruyu) iddia eder, iddia olunan şahıs da, müddeînin davasını def için: "Sen, bu davanda! yanlışsın. Sen, bu hayvanı filandan satın aldım; diye ikrar eyledin." derse, işte bu, müddeînin davasını def olur. Zehiyre'de de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahıs hakkında: "O, filandan, hudutlu bir yeri uzun bir süre icarlamış ve teslim de almıştır. Bu yerin hududunu açıklamış, üretini de beyan etmiştir. Ondan, malının icarını da istemiştir." diye iddia eder, icarlayan ise, def için: "Ben, bu hudutlu yeri icara verenden, satın aldım. Satış geçerli oldu. Müddetin geçmesiyle, icar sakıt oldu. (= düştü.)" derse; bu def —icara verenin gıyabında— sahih olmaz.
Muhtar olan da budur. Hulasa'da da böyledir.
Üzüm bağı davasında, eğer iddia olunan şahıs, beyyinesiyle gelip: "Davacı onu benden içine bağ dikmek için icarladı." derse, bu bir def olduğu gibi müddeî tarafından da, "Onun mülkü olmadığına dair" bir ikrar olur. Keza, beyyine ibraziyle: "Müddeî, bu evi icarladı. Ve şu ziraat arazsini alıp, bana, bunu icarla ver; dedi." derse, bu davayı def ve oranm müddeînin mülkü olmadığını ikrar olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
İbnu Semâa şöyle buyurmuştur:
Bir kimse, diğer bir şahıs hakkında, "o benden şu miktarda ve şu vasıfta mal aldı." diye iddiada bulunduğunda müddeâ aleyh: "Gerçekten müddeî, bu malı, kendisinden başka bir şahsın almış olduğunu ikrar eyledi." der; ve buna beyyine getirir. Müddeî de bunu inkar ederse, bu durumda müddeînin (= da'vacının) davası ibtal edilmiş olmadığı gibi, onun beyyinesini yalanlama da olmaz.
Şayet müddeâ aleyh (= da'vah), beyyinegetirerek: "Bu müddeî(= davacı), filan şahsın vekil olduğunu ikrar eyledi; o da, malı bundan aldı." derse; bu müddenin davasını ibtal ve beyyinesini yalanlamak olur.
Alimler: "Burada vekil mes'elesinde murad, müvekkel olmamakdır oda davalı olan zattır." demişlerdir.
Bir adam, diğer bir kimsenin, "cariyesinin karnına vurduğunu ve bu yüzden de cariyenin öldüğünü" iddia eder; müddeâ aleyh de (-davalı da iddia olunan da) davayı def için: "Gerçekten o cariye, vurulduktan sonra sokağa çıktı." derse; def sahih olmaz.
Ancak, eğer "darbdan ( = vuruştan) sonra sıhhat bulduğunu" isbat ederse, bu def sahih olur. Şayet cariyenin sıhhatli olduğuna beyyine ibraz eder; diğeri de darb (= vuruş) sebebiyle öldüğünü M belgelerse; sıhhatli olduğuna dair belge daha evlâdır. Hülâsa'da da böyledir.
Bir adam, başka bir şahıs hakkında, "onun vurması sebebiyle, babasının öldüğünü iddia ve bu hususta beyyine de ibraz eder; vuran şahıs da beyyinesiyle: "Gerçekten, babasının, vurmasından sonra sıhhat bulduğunu ve iyileştiğini" iddia ederse; "bu def —müddeînin davası için— sahihdİr." denilmiştir. Bu durumda, tafsilat üzere cevap vermek gerekir." denilmiştir.
Şayet müddeî, iddiasında: "Vurmakla vurdu o vurmaktan öldü." der; şahitleri de öyle şehadette bulunurlarsa, işte bu müddeînin davasını reddir.
Eğer davacı iddiasında: (O vurdu ve vurmasından dolayı da babam öldü." derse, bu durumda, müddeînin davası reddedilmez ve ona tazminat gerekir. Muftıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğeri hakkında dava açarak, "üst dişini kırdığını" söyler; müddeâ aleyh de (= davalı, da) —def-i dava için: "Onun, üst dişi yoktu." derse, sözü dinlenmez. Hülâsa'da da böyledir.
Bir adam, diğerinin yanında bulunan bir aynı,'(= her hangi bir malı) mutlak mülk olarak iddia ve bu hususta beyyine de ikame eder; davalı da müddeînin davasını red için: "Bu ayn, benim mülkümdür. Ey müddeî ^erçek'en sen, bunu benden satın aldın. Sonra da onu ikâle eyledin. Bu benim mülkümdür." der ve bu hususta beyyine ibraz ederse; işte bu def olmaz. Çünkü müddeî mülk-ü mutlak iddia etmektedir. Bu gibi mes'elelerde, haricin beyyinesi geçerlidir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adam, bir köle getirerek, "onun kendi kölesi olduğunu ve kendisine itaat etmediğini iddia eder; köle de: "Ben, filan gaibin köle-siyim." derse; Müntekâ'da "Eğer bu köle beyyine ibraz ederse, onunla iddiacının arasında dava kalmaz. Beyyine ibraz edemezse, müddeînin beyyinesi kabul edilir ve köle ona hükmedilir. Bu arada gaib (köle kendisine ikrar olunan) zat gelse, bu durumda o köleye bir dahli kalmaz. Ancak, "o kölenin kendine ait olduğunu" belgelerse, beyyinesi kabul edilir, ve bu defada köle bu adama hükmolunur." denilmiştir. Fetâvâyi KâdShân'da da böyledir.
Bir adam, diğerinde sahih sebeble "yüz batman, susam yağı alacağının olduğunu" iddia ettiğinde, müddeâ aleyh (= davalı) onun davasını def için: "O, bu davada yanılmıştır. Çünkü ben, o yağa ivaz ( = karşılık) olarak Buhârâ'nın yeni, sikkeli kırmızı altınından dinar verdim." derse; bu söz, —yağın neden gerektiğini ve onun selem sebebiyle mi gerektiğini bildirmedikçe— davayı def olmaz.
Karşılığını dinar olarak almış olursa onu tebdil eder. Yağını teslim almadan tebdil edilmesi de caiz olmaz. Eğer yağ, satılan bir şey olur ve o yağdan belirli bir miktar satın alıp ve karşılık olarak da altın vermiş bulunur; bu altında durmakta bulunursa, bu durumda satılan şeyi, satmış olur ki, bu caiz olmaz ve def de sahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, nafakasının vaktinde ulaşmaması halinde karısını talak hususunda yetkili kılarsa, bu durumda, kadının boşanma yetkisi elindedir.
Koca: "Nafaka ona ulaştı." der; kadın da, defi dava için: "Ulaşmadı." der ve "kocasının, bunu ikrar eylediğini" söylerse; davası dinlenir.
Fakat, eğer: "îkrar eyledi ki vermedi" derse, sözü dinlenmez. Hulasada da böyledir.
Nesefî Fetvâlan'nda: Bir kimse, diğer bir şahsı dava ederek: "Sana bir şeyi rehin bırakmıştım." diyor ve onu tarif ediyor ve istiyor ve "Rehni getir. Borcumu vereyim." diyor. Müddeâ aleyh (= davalı) da rehni ve rehin aldığım da inkar ediyor.
Bu durumda müddeî, iki şahit getirerek rehni isbat ediyor. Müddeâ aleyh de (- iddia olunan da, davalı da) iki şahit getiriyor; bu iki şahit: "İddia olunan şahsı, iddia sahibinden bu aynı şu kadar fiata satın aldı. Parasını da nakden ödedi. Ve teslim aldı." diye şahitlik yapıyorlar. Durum ne olur?
— Bu durum, müddeînin davasını red olur. Ve o eşya, yanında bulunan zata hükmolunur. Çünkü onun beyyinesi daha kuvvetlidir. Zira satın almak, rehin bırakmaktan daha kuvvetlidir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerinden bir hayvan alır; o da yanında iken ölür; hayvan yanında bulunan şahıs, hakime gelerek "O zat geldi. Haksız olarak hayvanımı aldı. O da onun yanında öldü.' diye iddia eder; hayvanı alan zat da: "Gerçekten ben, onu .haklı olarak aldım. Bu hayvan benimdi. Onun yanında haksız olarak duruyordu." derse, işte bu sahih bir defdir.
Eğer hayvan alıcının elinde duruyor olsaydı ve onu, hayvan yanında olan şahıs iddia etse —beyan ettiğimiz üzere— alıcı da beyyine ibraz ederek "malı olduğu için aldığını" söyleseydi, onun da beyyinesi kabul edilirdi. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kadın kocasını dava ederek, "kendisinin, ona üç talak ile haram olduğunu" söyleyip, bunun üzerine beyyine de açıklar; kocası da onun davasını def için: "Gerçekten o, boşandı. İddeti bitince de başka bir kocaya gitti. Sonra, o da boşadı. Yine iddeti bitti. O zaman, ben nikahladım. Şimdi bana helaldir." derse; bu def-i dava için sahih olur mu?
—Sahih olan bu şekil ile, davayı def etmek de sahihdir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, bir kadının nikahını iddia eder ve bu iddiasını da belgeler; kadın da def-i dava için, beyyine hazırlayarak "O, mal mukabili boşadı." derse, —vakitle kaydedilmemişse de— bu bir def olur.
Eğer ikisi birden veya birisi, vakit bildirir ve birinin tarihi önce olursa, tarihi önce olan def olmaz ve kadının beyyinesi reddedilir.
Şayet bir erkek, bir kadının nikahını iddia eder; kadın da iddia sahibinin "onun haram olduğuna dair" ikrarda bulunduğunu iddia ederse, işte bu sahih bir defdir. Keza, bir kimse, bir kadının nikahını iddia ettiğine bu kadın da mal mukabili boşandığını" iddia ederse, bu da bir defdir. Eğer bir kimse, bir kadının nikahını iddia eder, o kadın da: "Filan gaib şahsın nikahlısı olduğunu" söylerse, bu bir def olmaz. Fü-sûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kadın, "bir adama, nikahlı olduğunu" iddia eder; o adam da: "Seninle benim aramda, nikah yoktur." der; ve bu durumda kadın, nikahlı olduğunu belgeler; adam da, ona karşı "mal mukabili boşandığını" belgelerse; adamın belgesi kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın nikahı iddia, kocası ise bu nikahı aslen inkar ettiğinde, kadın beyyine ibraz eder ve nikah hükmolunur; sonra da koca: "O, mal mukabili boşandı." derse; bu, davayı âeî' olur mu?
—Olmaz. Çünkü, koca tenakuza düşmüştür. Zira, bir taraftan nikahın aslını inkar ediyor; diğer taraftan da talaktan bahsediyor. Fü-sûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir hakim, kocanın nafaka vermesine hükmettiğinde, koca "O, bana hüküm zamanı haram idi." derse; bu def kabul edilmez.
Şayet koca, "Mehrine ve nafakasına karşılık mal mukabili boşandı." diye iddia ederse, bu iddiası dinlenir. Hulasa'da da böyledir.
Bir adam, bir köle satın alıp, onu teslim aldıktan sonra, bir başka şahıs, beyyinesi ile gelerek, "bu kölenin mutlak mülküne, hak sahibi olduğunu" söylerse, bu durumda müşteri, verdiği paraları geri almak için satıcıya müracaat eder.
Bu müracaat üzerine hakim, satıcının onun parasını ödemesine hükmeder.
Satıcı beyyine ibraz etse bile, bu durumda onun davası dinlenmez.
Eğer satıcı, beyyinesiyle "onu hak sahibinden satın aldığını ve müşteriye sattığını" iddia ederse, duruma bakılır. Eğer, beyyine hak sahibine karşı ise, bu beyyine kabul edilir ve hakimin hükmü bozulur.
Eğer satıcı, bu beyyineyi müşteriye karşı getirmiş ve bunu hakimin, müşteri için parayı hükmettikten sonra yapmışsa, bu beyyine kabul edilmez. Eğer o beyyineyi müşteri satıcıya müracaat edip de, hakim hükmünü vermeden getirmişse, satıcının beyyinesi kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir; » Bir kimse, hakimin huzurundan başka bir yerde, "bir şeyin; filandan satın alma sebebiyle— kendisine ait olduğunu" ikrar, sonra da hakimin yanında "mutlak mülkü olduğu" iddiasında bulunur; davalı da, bu davanın defi için, hakime: "Gerçekten o, bir defa bu şeyin filandan satın alındığı ikrarını yaptı." derse, hakimin yanında, beyyine ile bunu isbat etmesi halinde, bu def sahih olur. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adam, başka birinin yanında olan bir şeyin, kendi mülkü olduğunu hakimin huzurunda iddia eder, bunun isbatı da mümkün olmaz, iddia olunan şahıs da, o şeyi bir adama satıp teslim eder; bir müddet geçtikten sonra, müddet aynı şeyi, müşteriden —o hakimin veya başka bir hakimin huzurunda— mutlak mülkü olduğunu iddia eder, müşteri de davayı def için: "Gerçekten bu dava yanlıştır. Sen bunu, satıcıya karşı da yapmıştın. Şimdi de mutlak mülk olarak iddia ediyorsun." derse, işte bu, def-i dava olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın yanında bulunan bir şeyi "mutlak mülküm." diye iddia eder; müddeâ aleyh de (= davalı da) onun, bu davasını def için: "Gerçekten o, bu şeyi daha önce bir sebeble iddia ediyordu." der; müddeî de: "Ben şimdi de bu sebeble iddia ediyorum. Mutlak mülk davasını bıraktım." derse, onun ikinci davası dinlenir. İddialının davası ise batıl olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Şüf a. davasında müşteri beyyine ibraz ederek "filanın mülküne şüf a sebebiyle hak sahibi olduğunu" söylerse davası dinlenmez.
Ancak beyyinesiyle "onun filan İçin olduğunu ikrar eyledi." derse o zaman dinlenir.
Bir adam, "bir evin, kendisinin olduğunu" iddia ederek: "Müddeâ aleyhin murisi, haksız olarak onu yanında durduruyordu. Sonra da o öldü ve evi varisinin eline terk eyledi." der ve bu hususta beyyine ibraz eder; müddeâ aleyh de, beyyine ibrazı ile "murisinin filan şahıs olduğunu; o evi de iddiacıdan şu fîata satın aldığını ve karşılıklı teslim tesellüm yaptıklarını; sonra da murisinin öldüğünü, evin ondan miras kaldığını..." söyler; müddeî de, müddeâ aleyhin, bu davasım def için: "Gerçekten davalının murisi, kendi ile iddia edicinin arasında cereyan eden alım-satımı ikrar ederdi." der ve buna beyyine ibraz -ederse; Şeyhu'1-İmâm Zahîrü*d-dîn: "Bu def kabul edilmez." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Satış, bağış, emanet, icar istemek ikrardır; mülk değildir. Rivatlerdeki ittifak budur. Füsûlü'İ-îmâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın elinde bulunan bir şeyi iddia ederek: "Bu benim malımdir. Ve gerçekten mal elinde bulunan şahıs da buna ikrar etti." der; müddeâ aleyh de beyyine ibraz ederek: "O, bana bu şeyi, bağışladı." derse, bu, iddiacının davasını def olur. Muhıyt'te de böyledir.
Cami kitabında şöyle zikredilmiştir: Üzerine şahitlik yapılan zat, beyyine ibraz ederek: "Gerçekten müddeî, davasından önce iddia eylediği şeyi, müsaveme yaptı." derse; beyyinesi kabul edilir ve bu durumda iddiacının beyyinesi batıl olur. Çünkü istiyam (= satış talebi) satıcının mülkü olduğunu ikrardır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Müddeî tevfiki iddia ederek: "O benim malım idi. Benden aldı; geri de vermedi. Ben de ondan satın almak istedim." derse, müddeinin bu iddiası kabul edilmez. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
İddia olunan şahsın (= davalının = müddeâ aleyhin) beyyine-sinden. sonra, iddiacı bu vech üzere beyyine ibraz ederek: "Gerçekten mal elinde olan şahıs, iddia edilen malın satımını istedi." derse; bu beyyine kabul edilir ve önceki def ibtal olur. Çünkü istiyam (= satış istemek), onun "satışını istediği şeyin, mülk olduğunu ikrar etmesi" demektir.
Müddeî, bu def sebebiyle müddeî olmuştur.
Yanında mal bulunan kimsenin: "O müddeînin mülküdür." şeklindeki ikrarı ve tenakuz bu davalının tasdikini ibtaldir. Bunlardan her biri, ikrar tarihlerini belirtmişlerse, bu böyledir.
Eğer tarih koymamışlarsa, onlardan her birinin ikrarını def olur. Bu durumda geride müddeînin mutlak mülk üzerine olan beyyinesi kalır.
îstiyam rivayetleri üzerine istiyam, mülkü ikrardır. Bu durumda def sahih olur. Çünkü, mal yanında olan kimsenin "Onun mülkü değildir.." şeklindeki ikrarı, —onu iddia eden bulunmadığı hallerde— bu mülkün, müddeînin mülkü olduğunu ikrar olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir..,
İddia olunan şahsın başkasından satış istemesi, hatta iddia olunan şahsın beyyinesiyle: "Gerçekten müddeî, filandan bu şeyin satışını istedi." demesi def olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğer birinden ödünç bir elbise aldıktan sonra, beyyine ikame ederek, "Onun, küçük oğluna ait olduğunu" söylese, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), Emâli kitabında: "Da'vasi dinlenir ve beyyinesi kabul edilir." buyurmuştur.
Müellif:. "Bu, istiarenin, onun için mülk olduğunu ikrar olmadığı rivayetine göredir." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerinin yanında bulunan hurma ağacım iddia . ettiğinde, iddia olunan şahıs, def-i dava için: "Gerçekten o, benden bu ağacın hurmasını satmamı istedi." derse, işte bu def olmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Akar davasında, idaia olunan zat, bir defa iki defa inkar ettikten sonra: "Benim yanımda bulunan bu yer, bu hudutlarla değildi." derse; bundan, bu def sahih olmaz. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, diğerinin yanında olan hudutlu bir yeri iddia ettiğinde, iddia olunan şahıs: "müddeinin, bu hudutlarla iddia eylediği yer, benim mülküm ve hakkımdır." der; müddeî de ikinci defa davayı yenileyip, başka bir mecliste, aynı hudutlarla iddia eder davalı da: "Ö hudut hakkında yanıldı. Benim elimde olan yer. İddia olunan bu hudutlarla hudutlanmış değildir." der, bundan sonra müddeî, davasını üçüncü defa yenileyip, başka bir mecliste iddiada bulunur; davalı da: "İddia ettiğin bu hudutlu yeri, sen iddia etmeden önce filana sattın; Ben de ondan satın aldım." derse, bu davacının davasını def olur mu?
"Hayır," def, olmaz. Çünkü üçüncü sözü ikinci sözünü nakz etmiştir." denilmiştir.
Üçüncü sözünü nakz eylediği için, ikinci kelamına itibar olunur. Her ne kadar müddeînin def-i dava hakkına itibar olunmasa bile, bu böyledir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, diğerinden, ariyet olarak bir hayvan alır ve o hayvan ariyet alan şahsın altın da ölür, hayvan sahibi de onun ariyet olduğunu inkar eder ve ariyet alanla, bir mal karşılığı anlaşma yaparlarsa, bu caiz olur.
Eğer ariyet alan, bundan sonra ariyet olduğunu belgeler ve: "Ben, anlaşmayı bozdum." derse, beyyinesi kabul edilir ve suhl batıl olur.
Eğer ariyet veren şahıs, bunun üzerine yemin isterse, bunu istemeye haki vardır. Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Sulhlar, kabul olmamaya delalet eder.
Bir adam babasından mîras olarak kalan ve başka birisinin elinde bulunan bir evi iddia eder, sonra da aralarında bir şeye sulh olurlar; bilahare de iddia olunan zat, beyyine ibraz ederek: "O, bu evi, "Babam hayatta iken babamdan satın almıştı." der veya beyyine ikamesiyle: "O, filandan ve filandan satın almıştı. O filan da babamdan satm almıştı." derse; bu beyyinesi kabul edilmez. Zehıyre'de de böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Elbise davasında, iddia olunan zat, on dirheme sulh olduktan sonra, müddeînin ikrarına şahitler dinletir ve onlar: "Bu elbisede müddeînin hakkı yoktur." derlerse, şehadetleri batıl, sulh"ise caiz olur.
Eğer iddia olunan zât, sulhtan sonra ikrar ettiği hususunda beyyine ibraz ederek: ' 'Elbisede hakkı yoktu.'' derse, sulh batıl olur mu?
Eğer hakim, o adamı tanır ve o, hakimin yanında sulhdan önce, "bu elbise, bunun değil." diye ikrar ederse bu sulhu batıl (= geçersiz) eder. Eğer hakimin yanında: "Bu elbise, kat'iyyen onun değildir. Ve ona, babasından da miras kalmadı." diye ikrar eder, bundan sonra da gelip: "Ona babasından miras kaldı." derse; bu iddia varisin mülkünün gayrisini iddia olur. Buna karşı da sulh olurlarsa, bu ikrar ile hakim, sulhu ibtal eylemez. Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam, diğerinden bin dirhem alacağı olduğu iddiasında bulunur; iddia olunan zat da: "Kat'iyyen, senin bende bin dirhemin yoktur."SeniniddiaeyIediğinibubin dirhemi, ben, sana dün verdim." der; müddeîde: "Benim sende, bin dirhemim vardır. Ben, senden hiç bir şey almadım." der ve taraflar davalarını beşyüz dirheme anlaşırlar; sonra da davalı.olan zat, beyyine ikame eder, şahitler şahadette bulunup: "Dün, müddeîye bin dirhem verdi." derlerse; bu durumda onların şehadetlerine iltifat edilmez. Çünkü, sulh yapılmıştır.
Şayet davalı, müddeîye, —iddiası zamanında—: "Senin bin dirhemini kabûlettim. Yalnız, ben onu dün ödedim." der; müddeî de: "Ödemedin." der ve davalıya bin dirhemi verdikten veya beşyüz dirheme sulh olduktan sonra, davalı şahitler getirir, onlar da: "Dün, ona bin dirhem ödedi." derlerse; bu durumda şehadetleri caiz ve sulh batıl olur. Müddeîye müracaat ederek, ondan, ikinci defa aldığı şeyi geri alır. Çünkü bu durumda Ödeme sulhtan önce iddia ediliyor ve yemin müddeîye düşüyor. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Malı teslim almaya vekil edilen bir şahıs, vekaletini isbat edip, belgeler; hakim de vekaletine hükmeder; sonra da taîeb olunan şahıs iddia ederek: "Gerçekten alacaklı davasından önce öldü." Onun alma hakkı yoktur." derse bu def sahih olur. Eğer beyyine ikame ederse, bu beyyine iie müddeînin davası bertaraf olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, başa bir şahsı dava ederek: "Gerçekten filan oğlu filanda şöyle şöyle hakkım var." der; iddia eylediği do bir sabi olursa; hakim filan oğlu filanı, ona vasi kılar ve o sabî, o hakimin velayetinde olur. Sonra filan oğlu filan, bu çocuğun malını senden almak üzere beni vekil eyledi, der; hakim de, müddeînin vekâletini şartlarıyla hükmeder ve müddeî malı teslim alır, sonra da davalı zat bir gün bu vekile karşı iddiada bulunurak: "Gerçekten filan oğlu filan sabî bülüğa erişti ve beni sendeki malını almaya vekil eyledi." der; o da: "Malı vasiye gönderdim." derse, bu doğrulanır mı?
—"Doğrulanmaz." denilmiştir. Muhıyt'te de böyledir,
Bir adamın elinde bulunan bir dükkana, bir şahıs, beyyinesi ile hak sahibi çıkar; üzerinde hak bulunan zat da, —beyyinesiyle— parasını almak için, dükkanın satıcısına müracaat eder; onun satıcı da, onun ve hak sahibinin huzurunda "hak sahibinin bu dükkan, babamın malıdır. O öldü ve bana miras bıraktı. Benden başka da varisi yoktur. Ve benim babam, hayat ve sıhhatinde, "bu dükkan sahih bir sebeple benim mül-kümdür; buyurdu. Onun yanında, icare hükmüyle bulunuyor. O, onun mülkü değildir." der; diğeri de: "Bu söylediklerin doğrudur; kabul ediyorum. Sonra sen onu sattın." der; hakim de müstehak olana hükmetmiş olursa, bu batıl olmuş olur ve bu def; sahih bir def olur. Zehiyre'de de böyledir.
Bir köle satıcısı, müşteriden parasını istediğinde, müşteri: "Sen, bu davada hatalısın. Çünkü sen, hür olan şahsı sattın. Ve sen, yemin ederek: "eğer, ben bir köle satarsam, o hürdür." dedin. Bu durumda bu da hürdür. Ben, senin yemininden sonra satın aldım; azad edilmiş bir köleyi bana sattın." der ve bunu belgeleyebilirse, işte bu, sahih bir def olur.
Keza: "Sen sattığım bütün köleler hürdür diye yemin ettin. İşte bu köle de hürdür. Ve sonra da bana sattın." derse, yine def sahihdir. .
Keza: "Sen bana satmadan önce, onu azad eyledin." derse, —bunların hepsinde de— defi sahihdir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, müşterinin satıcıya karşı, bu şekildeki beyyinesi, —müşterinin parası satıcıdan geri alınana kadar— kabul edilmez.
Fakat böyle ikrar da bulunmuş olmasından dolayı, bu köle müşteriye nazaran azadlıdır. Muhıyt'te de böyledir.[17]
7- MÜDDEA ALEYHİN CEVAP OLAN VEYA OLMAYAN SÖZLERİ
Bir adam diğer bir adamın elinde bulunan bir parça yeri, iddia ederek, "kendi mülkü olduğunu" söyer; iddia olunan da, (= davalı da): "Mühlet verir misin? Bekler miyim?" derse; bu bir cevab olmaz. Hakim, onu doğru cevap vermesi hususunda cebreder. Muhıyt'te de böyledir.
Keza, müddeâ aleyhin (~ davalının = iddia olunan şahsın): "Bakıyorum." veya "bilgim yok; bilmiyorum, bu benim mülküm müdür, değil midir?" veya "Bu benim hakkımdır. Senin bunda hakkın yoktur." demesi cevap değildir. Hulâsa'da da böyledir.
Şayet: "Mülk, bu iddia olunan yer midir, bilmiyorum." derse; bu da cevap değildir. Hakim, onu doğru cevap vermeye mecbur eder.
Eğer cevap vermezse, onu münkir kılar ve aleyhine olan beyyineyi kabul eder. Muhryt'te de böyledir.
İddia olunan şahıs: "Bu hudutiu yerim, sana çevrilmedi." veya "Sana teslim edilmedi." derse; bazı alimlere göre, bu bir cevabdır.
Esahh olan da budur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimse, iki adamın elinde bulunan bir yeri iddia ettiğinde, onlar: Üç sehimden iki senim bizimdir. Bir sehmi de filan gaibin, yanımızda emanettir." derlerse, işte bu, tam bir cevaptır. Fakat, bu cevap "emanet" dedikleri hissenin, emanet olduğunu belgelemezlerse davayı ortadan kaldırmaz. Muhıyt'te de|böyledir.'
Akar davasında, müddî: "Bu hudutlanmiş yer benimdir." der de, "iddia olunan şahsın elinde bulunan..." demezse, iddia olunan şahsın cevap vermesi gerekmez.
Müddet: "Müddeâ aleyhin elindeki, benim müljuimdür." der; iddia olunan şahıs da: "Bu hudutlu yer, senin değildir." derse, bunda iki cihet vardır.
Ya "Benim yanımdadır. Senin mülkün değildir." der; bu bir cevaptır.
"Benim mülküm" demezse bile "Bu da bir cevaptır." denilmiştir.
Bir adam, diğerinin yanında bulunan bir evi iddia ederek, "onun, kendisine ait olduğunu, elinde bulunduran şahsın, onu zoraki aldığını" söyler; evi elinde bulunduran şahıs da: "elimdedir." derse, işte bu gasbı inkar hususunda tam cevaptır. "Mülkü olma" hususunda ise tam cevap değildir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsın elinde bulunan bir yeri iddia ettiğinde, müddeâ aleyh (— iddia olunan): 'Bu yer, şer'î sebeblerle benim elimdedir. Bunu iddiacıya teslim etmem.—"Bu arsa benim mülkümdür." demedikçe— bir cevap olmaz. Kerderî'nin VecizFnde de böyledir.
Bir adam, diğerinin yanında bulunan bir evi iddia ettiğinde, müddeâ aleyh (= iddia olunan): "O, benim evimdir." der ve durursa, işte bu, tam bir cevaptır. Bu durumda iddiacının beyyinesi kabul edilir.
Eğer bidayeten: Bu ev, tevliye hükmüyle yanımda duruyor." derse; işte bu da tam bir cevabdır. Muhıyt'te de böyledir.
Alacak davasında, iddia olunan zat: "Bu, benim arsamdır." derse, bazı alimlere göre, bu bir cevaptır.
Eşbeh olanda budur.
Alacak davasında: "Sana verecek bir şeyim yoktur." demek bir cevap değildir. Zehıyre'de de böyledir.
Satış sebebiyle olan alacak davasında, veya buna benzer davalarda: "Bundan benîm bilgim yoktur; haberim yoktur." demek, cevap değildir.
"Bu, alacağın aslını inkardır. Asıl alacaklı davacı olur." denilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.
Mal sahibinin varisi, mudarıba karşı hakimin huzurunda iddiada bulunur mudarıb da, cevaben: "Bu sebeble, bu meblağı sana vermem." derse, işte bu kifayet edici bir cevapdır.
Bu durumda hakimin onu, açıklayıcı cevaba cebretmesi gerekmez.
Eğer murisinin, onu mudaraba malı olarak, ona bırakmış olduğuna dair beyyine ibraz ederse, —keza— onu alması halinde bir şey gerekmez.
Keza, kendisine emanet bırakılan, emanet bırakan, ariyet alan, icarlama yapan şahıslar da vekil gibidir. Ancak, bir şey iddia ederse, ona tazminat gerekir. Mtiltekıt'te de böyledir.
Bir adam, bir kadının nikahını iddia eder; kadın da: "Ben, bu iddiacının karısı değilim." der ve ona işaret ederse, işte bu cevabdır. İşaret etmezse, bu cevap olmaz.
Kiyl kavlinde: "Cevap olur." denilmiştir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, kızı için, on dinar mehr-i muaccel iddiasında bulunur, kocası da: "Ben verdim." derse, bu, iddiacının davasına cevap olmaz. Çünkü, ona karşı belirli bir mikdar iddia olunmaktadır.
Fakat hakim, ona: "Verdiğine dair, beyyine getir." der. Eğer şehadetin sıhhati için beyyine ibraz ederse, mikdarmı da açıklaması gereklidir.
Satılan şeyin parasını iddia da böyledir. Füsûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.[18]
8- DA'VADA TENAKUZUN VÂKİ OLUP OLMAMASI
Hakimin huzurunda iddiacının davasında iddiacıdan birbirini nakzeden, zıd anlamda iki söz işitilirse, bu hal, davanın dinlenilmesine mani olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Tenakuz, bir şahsın nefsi davasının sıhhatine mani olduğu gibi, başkasının davasını sıhhatine de mani olur.
Bir adam, başkasının bir şeyini ikrar ettiğinde, onu, nefsi için iddia edemediği gibi, —vasi vekil olması hasebiyle— başkası için de iddia edemez.
Bu, onun için mülk ikrarı bulunduğu zaman böyledir.
Fakat, davanın tamamından teberri eder, sonra da, ona karşı bir adamdan vekalet veya vasıyyet cihetinden bir mal iddiasında bulunursa, bu davası dinlenir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın elinde bulunan bir şeyin kendisine ait olduğunu iddia ettikten sonra: "O filanındır." der ve onun davasına kendisinin vekil kılındığını" beyyinelerse bu durumda beyyinesi kabul edilir ve o şahıs tenakuza düşmüş olmaz.
Eğer önce: "O filanındır." der ve onun davasında vekil olduğunu" iddia eder, sonra da "o şeyin kendisinin olduğunu söyler ve bu hususta beyyine de ibraz ederse, işte bu tenakuz olur. Ve bu şahsın beyyinesi kabul edilmez. Ancak: "O filanındı. Beni de davasına vekil eylemişti. Sonra ondan satın aldım." der, bunu da isbat ederse, bu takdirde beyyinesi kabul edilir. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir kimse, "kendisinin, filan için dava vekili yapıldığını" iddia ettikten sonra "başkası için dava vekili olduğunu" söylerse; bu kabul edilmez.
Ancak tevfik eyler de: "Önce filanın vekili idim. Sonra da İkincinin vekili oldum." derse, bu hal müstesnadır.
Tedarik de mümkündür. Şöyleki: Meclisten ayrılır. Bir müddet sonra da gelip vekil olduğunu isbat eder. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Alacak da ayn'in benzeridir. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir dava vekili, hüküm meclisinin haricinde, müvekkiline ait bir şeyi ikrar ederek: "Alacağını aldı." der; sonra da, ona karşı iddida bulunursa, davası kabul edilmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir vasi, yetimin malını bulûğa eriştikten sonra kendisine verir, oğiunu da kendi nefsine "yetim malın tammaını aldı. Ve onun babsıhin terekesinden az veya çok elinde hiç bir şey kalmadı. Hepsini ödedi." diye şahit tuttuktan sonra, yetim "vasinin elinde bir şey kaldı." diye iddia ederek: "İşte bu, babamın terekesidir." deyip, bu hususta beyyine ibraz eylese; beyyinesi kabul edilir.
Eğer vasi: "Ölenin, insanlara olan bütün borcunu Ödedim." diye ikrar ettikten sonra, bir adam, "ölenden alacaklı olduğunu" iddia ederse, onun davası, —bunu varislerin ikrar etmesi halinde olduğu gibi— dinlenir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse; "Bu köle, filanındır." dedikten sonra beyyine ikame ederek: "Ondan, bin dirheme satın aldım." der fakat vakit bildirmezse, bu durumda da iddiası dinlenir.
Eğer bu şahıs: "O filanındır" der ve bu sözüne bitişik olarak: "Ondan dün satın aldım." diyerek buna beyyine de ibraz ederse, bu istihsanen kabul edilir.
Eğer, bu iki sözü arasını açarak söylerse (Şöyleki; "O filanındır." der, biraz susar; sonra da: "Onu, ondan dün satın aldım." derse, bu durumda sözü kabul edilmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam: "Bu köle, filanındır." diye ikrar eder, sonra ondan satm alacak kadar bir müddet bekler; bilahare de, "o, adamdan satın aldığına dair beyyine ibraz ederse, şahitler vakit belirtmeseler bile, beyyinesi kabul edilir. Ancak, bunun için şahitlerin bu şahsın ikrarından sonra şahitlik yaparlarsa, bu kabul edilir. Aksi takdirde, kabul edilmez.
Eğer: "Bu köle filanındır. Benim bunda bir hakkım yoktur." der; sonra da şahitler getirerek, "onu, ondan satın aldığını" iddia ederse; şahitlerin ' ikrardan sonra satın aldı.' diye vakit bildirmeleri h alinde, bu caiz olur; değilse caiz olmaz. Füsülü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
İmlâ kitabında, İmâm Muhammeni (R.A.)'den rivayeten şöyle buyrulmuştur:
Bir adamın yanında bir elbise bulunur ve bu şahıs "onun, filanın olduğunu" ikrar eder; bilahare de, bir müddet geçtikten sonra: "Ben ona yüz dinara satmıştım."der; filan da: "O benimdir. Satın almaksızın benimdir." derse; beyyinesi kabul edilir ve ikrarında yalanlama olmaz. Eğer ikrar edici şahıs, kelamını vasi eder. (= sözünün cümlelerini ara vermeden peş peşe söyler) ve: "Bu filanındır; ona bin dinara sattım." derse sözü kabul edilir. O şey, bu şahsın elinden ancak böyle söylemesi sebebiyle çıkar. Muhıyt'te de böyledir.
İmam Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurmuştur:
Bir adamın elinde bir ev olur başka bir adam da: "Bu ev, onu elinde bulunduranı şahsındır. Ben, ona bin dirheme sattım." der ve bu sözü kesintisiz söyler; ev elinde bulunan şahıs da alım-satımı inkar eder, ve: "Ev benimdir." der, ikrar eden de, "evin, onun olduğunu" beyyine-ierse; beyyinesi kabul edilir.
Eğer sözünü ayırarak kesintili söylerse, beyyinesi kabul edilmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, hakimin yanında ikrar ederek: "Bu köle (veya bu ev) elinde bulunan şahsın değil, başkasınmdır." der, sonra da ikrarından önce, "O şeyi yanında bulunduran şahıstan satın aldığını" belgelerse; bu belgesi kabûıl edilmez. Fetâv âyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer: "Bu filanındır. Onda'benim hiç bir hakkım yoktur." veya "Bu filanın idi. Benim, onda hiç bir hakkım yoktur." der, bir müddet sonra da, —-beyyinesiyle— "ondan satın aldığını söylerse, bu beyyinesi kabul edilmez. Ancak şahitl er: "İkrarından sonra satın aldı." derlerse, o zaman beyyinesi kabul edildi. Serahsî'nin Mulııytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine: " Bu köle senindir." der; ikrar olunan zat da: '"O benim değildir." dedtikten sonra: "O benimdir," derse, Asi kitabında: "O, onun olmaz. Beyyine getirmiş olsa bile beyyinesi kabul edilmez.'' denilmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
"Hakkım var mı, yok mu? Bilmiyorum." demiş olsa ve sonra da hak iddia ederek belge getirseydi, bu kabul edilirdi. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Mal elinde bulunan şahıs: "Bu benim değildir." veya "Benim mülküm değildir." yahut "...Benim hakkım yoktur." veya "Onda benim hakkım yoktur." veyahut da "Benim olmadı." veya buna benzer sözler söyler; sonra da birisi o malı iddia eder; mal yanında oian da: "O benimdir." derse, onun bu sözü sahih olur. Onun sözü geçerlidir.
Eğer malı elinde bulunduran şahıs için —söylediğimiz sözlerin vaktinde bir iddiacı bulunursa Câmi'nin rivayetine göre bu ikrar, iddiacının mülkü olmasına kafi gelir.
Asi kitabının rivayetine göre de münazun mülkü olmasına, bu ikrar kafi gelmez. Fakat hakim, mal yanında olana: "Bu müddeînin mülkü müdür?" diye sorar. Eğer, onu ikrar ederse, hakim o malı iddia edene teslim etmesini emreder.
Eğer inkar ederse, müddeiye ona karşı beyyine getirmesi emredilir.
Bizim söylediğimizi, mal elinde olmayan birisi ikrar eyleseydi, Şeyhu'l-İslâm, Cami Şerhi'nde, Kaza babında "Onun: "Bu benim mülküm değildir, veya "Bu, benim olmadı." demesi —tenakuzdan dolayı— davayı men eder." buyurmuştur.
Ancak, mal yanında bulunan şahsı —yukarıda geçtiği gibi— men eylemez.
Cami Şerhi'nde şöyle zikredilmiştir: Bir adam, diğerinin elinde bulunan bir evi iddia eder ve bu müddeîevi elinde bulunduran şahsın: Bu ev, benim mülküm değildir." veya "...Benim olmadı." diye ikrarda bulunduğu hususunda, beyyine ibraz ederse, bu müddeînin beyyinesi def olunur. Füsûlü'l-Imâdiyye*dede böyledir.
Bir koca: "Bu çocuk, benden değildir."'deyip, onu nefyeder, kabul etmez ve bu çocuğu nefy için karı-koca lanetleşirler; çocuğun nesebi kesildikten sonra da: "O benim oğlumdur." derse, bu tasdik olunur. Serahsî'nin Muhıyfı'nde de böyledir.
Cami kitabında şöyle zikredilmiştir:
Varisler ikrar ederek: "Bu şey, miras bırakılanlardan değildir. Belki de murisin yanında, filanın emanetidir." derler; sonra da "onu, o filandan, sağlığında almıştı." diye "onun, murisin malı olduğunu'* belgelerse, bu mal eğer emin birisiyse, —emanet bırakan gelene kadar— reddedilir; (= geri verilir) değilse, bir adil kişinin yanına bırakılır. Bu bilinen birisi adına ikrar olduğuna göredir. "Bu şey, murisin değildir." dedikten sonra "Murisindir." derler ve onu isteyen birisi de hazır olmazsa varise def edilir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Hişam, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adam: "Bu evde, (veya bu yerde rey ile) hakkım yoktur." der; sonra da, —beyyinesiyle— "o evin, kendisine ait olduğunu" iddia ederse, bu beyyinesi kabul edilir.
Eğer: "Bu sokakta, benim malım yoktur." veya: "Filanın elinde bulunan ev (veya arazi)de hakkım yoktur." der; sonra da —beyyine ibraziyle— "O sokakta (veya ev ve arsada) hakkım var." derse; bu beyyinesi kabul edilmez. Ancak onu ikrardan sonra satın aldığım belgelerse, o müstesnadır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer: Filan adamın elindeki evde, benim haklum yoktur." derde; bu evi sokağa veya köye nisbet eylemez; sonra da onu sokakta veya köyde diye iddia ederse, beyyinesi kabul edilmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da ' da böyledir.
Hişam'in Nevâdiri'nde şöyle zikredilmiştir: Ben İmâm Muhammed (R.A.)'densordum:. .
—Bir adam: "Şu evde benim hakkım yok; davamda yok... Bir isteğim de yok... dedikten sonra, o evin davası hususunda vekil oldu. Bu şahsın vekâleti kabul edilir mi?"
İmâm:
— "Evet, kabul edilir." cevabını verdi. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, babasının veraseti dolayısıyle, başka birinin elinde bulunan birşeyi iddia eder, iddia olunan da, bunu inkar ederek: "Babamın, bunda hakkı yoktur." der, sonra da, ona karşı iddiada bulunarak, "babasından satın aldığını" ileri sürer veya babasının onu, kendisi için ikrar eylediğini" iddia ederse, davası sahih olur ve beyyinesi dinlenilir. Çünkü onun, satın aldıktan sonra, "babanım hakkı yok" demesi mümkündür.
Eğer: "Babamın kat'iyyen hakkı yoktur." derse; o takdirde, babasından "satın almış olma" iddiası dinlenilmez. Çünkü burda tenakuz yardır.
Babasının, "onun için ikrar etmiş olması davası" dinlenilir. Çünkü burda tenakuz yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde "şöyle şöyle, ortaklık malı vardır." diye iddia ettiğinde, iddia olunan da (= davalı da) ortaklığı inkar eder; bu sonra da iddia olunan şahıs, malı, iddia edene verdiğini" iddia eder ve şirketin aslını inkar etmiş olursa (şöyle ki: "Aramızda asla hiç bir ortaklık olmadı. Ve ona birşey de vermedim." derse, bu dava dinlenijıez ve bu durumda mal vermek, tenakuz makamında olur. Eğer, hal-i hazırda olan mal ortaklığını inkar ederse (şöyleki: "Aramızda ortaklık yoktur. Senin de, benim yanımda bir şeyin yoktur." derse) onun davası dinlenir. Çünkü burada tenakuz yoktur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, diğer bir şahsa karşı iddia da bulunarak "onun, kardeşi olduğu" ve "üzerine nafaka lazım geldiğini" söyler; davalı da (= iddia olunan da). "O, benim kardeşim değildir." der;, sonra daiddia eden zat ölür ve iddia olunan adam gelerek, miras talebinde bulunur ve: "O, benim kardeşimdir." derse, talebi'kabûl edilmez.
Şayet kardeş davası yerinde, evlat davası olmuş olsaydı, ondan bu talep kabul edilir ve ona miras hükmolunurdu. Fetâvâyi Suğra'da da böyledir.
Eğer müddeî, mal yanında bulunan şahsın babasından satın aldığını iddia eder, mal yanında olan kişi de: "Babamın orda hakkı yoktur." der, müddeî ise,, "babasından satın aldığını" .belgelerse, ona sahib olur.
Mal yanında bulunan şahıs da "kendisinin, babasından satın aldığını" iddia eder ve bunu belgelerse, belgesi kabûî edilir.
Eğer, ev yanında bulunan şahıs: "Katiyen bu ev, babamın değildir." veya "Bu evde, babamın kat'iyyen hakkı yoktur." der, müddeî de iddiasını belgeler; sonra da ev elinde olan zat beyyine ibrazı ile "onu, babasının sağlığında, ondan satın aldığını" iddia ederse, beyyinesi kabul edilmez.
Eğer beyyine ikame ederek: "Babasının sağlığında, o evi kendisine ikrar eylediğini" söylerse, beyyinesi kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğer bir şahısta bin dirheminin, olduğunu iddia eder; o da: "Kat'iyyen senin bende, bir alacağın yoktur." der; sonra müddeî beyyine ibraz eder; iddialı da: "Ödedim." diye beyyine ibraz ederse iddiası kabul edilir.
Eğer: "Benimle senin aranda hiç bir şey hakkında muamele yoktur." demiş olsaydı, "ödediğine dair beyyinesi" kabul edilmezdi.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) "Eğer o şahıs benimle senin aranda bir muamele cereyan etmedi. Fakat, bunları bana şahitlerim haber verdi." der ve sonra da: "Şahit olunuz ki ben onu ibra eyledim." derse, bundan sonra ikisi arasında bir muamele cereyan etmez." buyurmuştur. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Eğer davalı önceden:-"Onun, benim üzerimde katiyyen bir hakkı yoktur. Ben, onu tanımıyorum." demiş olsaydı, bu durumlar da müddeî mala karşı o da hüküm üzerine beyyine ibraz ederse; zahirü rivayede beyyinesi kabul edilmez. Fetâvâvayi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsin, "kendisine bu cariyeyi bin dirheme sattığını" iddia eder; cariye yânında bulunan şahıs de "kat'iyyen satmadığını" söyler ve müddei sattığına dair beyyine ikame eder, böylece, de cariye ona hükmedilir ve bu cariyede bir fazla parmak bulunduğundan, kendisine hükmedilen şahsa, onu geri vermek isterse; üzerine hükmedilen şahıs da: "O bana, bütün ayıplardan beridir." derse; beyyinesi kabul edilmez. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kadın, bir adama karşı, "nikahını" iddia eder; erkek de: "Benimle senin aranda, nikah yoktur." der; kadın ise, nikahı üzerine beyyine getirir; bu durumda, o erkek, "bu kadının mal mukabili boşandığını" belgelese, bu belgesi kabul edilir.
Eğer adam: "Seninle benim aramda katiyyen nikâh yoktur." veya: "Ben seni kat'iyyen nikahlamadım." der, kadın da, "nikahlı olduğunu" belgeler; koca ise, "onun, mal mukabili boşandığım" belgelese, "uygun olanı, bu mes'ele ile satış mes'elesinin aynı olmasıdır." denilmiştir.
Zahirü'r-rivaye'de, ayıptan beraatına dair beyyine kabul edilmez.
Mal mukabili boşanmakda böyledir. Çünkü mal mukabili boşanmak talaktır. Talak ise, önceden nikahı iktiza eder. Bu talak davasında tezad vardır. Onun için, dava dinlenilmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın, "bir erkeğin kendisini nikah eylediğini" iddia edince, adam bunu inkâr eder; sonra da bu nikahı iddia eder ve beyyine de ibraz ederse, kabul edilir. Serahsî'ninMuhıyti'nde de böyledir.
Bir kadın üç talak boşandığını belgeler ve kocasından, mal mukabili bainen boşandıktan sonra muhalea bedelinin geri verilmesini isterse; bu durumda kadın tenakuza düşmüş olur.
Keza bir koca, karısının mirasını, onun kardeşiyle taksim eder; kadının kardeşi de "onun varis olduğunu" ikrar ettikten sonra, beyyine ikâme ederek, "kocasının, onu üç talâk boşadığmı" iddia ederse; bu beyyinesi kâbûl edilir. Bu durumda, bu kardeş, kocanın aldığı mirası geri alır.
Mükâteb de böyledir. Kitabet bedelini ödedikten sonra, "efendisinin kitâbetden önce, kendisini azâd eylediğini" beyyine ile isbat ederse; bu beyyinesi kabul edilir.
Köle de böyledir.
Keza kadın da böyledir. Bir kadının kocasının mirası taksim edilir, bu şahsın varisleri vekiller tutarlar; onlar da "o kadın, bunun karışıdır." diye ikrar ederler; sonra da şahitler bulurlar, bu şahitler de: "Kocası, bunu hayatında iken üç talak boşamıştı." diye şahitlik yaparlarsa, varisler veya vekiller, bu kadına müracaat ederek, onun aldığı mirası geri. alırlar. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir topluluk, babalarından miras kalan bir evi, rızalarıyla taksim ederler; sonra da bazıları babalarının, onlardan belirli bir topluluğa, ondan tasadduk etmiş olduğunu iddia ederler veya onun küçük oğlu için1 bu iddiada bulunurlar ve bu hususta beyyine de getirirlerse, bu davaları batıl (= geçersiz) beyyineleri ise merdut (= reddedilmiş) olur.
Eğer, birisi babasından alacak iddiasında bulunursa; bu davası sahih, beyyinesi de makbul olur. Zehiyre'de de böyledir.
Bir topluluk, bir evi paylaştıklarında, birde ölen şahsın kadını olur, ona da sekizde bir hisse, isabet eder ve bu kadını ordan azledip kovarlar; sonra da, bu kadın, iddia ederek: "Ben, onu sağlığın da ona tasadduk etmiştim." derse, beyyinesi kabul edilmez.
Keza, bir araziyi taksim etseler ve her ferde, babasının mirasından bir taife düşse, sonrada onlardan birisi: "Diğerlerinin hissesinde ev var." veya "...Hurma ağaçları var." iddiasında bulunur ve onu, o. yapmış ve o dikmiş sanarak bu hususta beyyine hazırlarsa, bu beyyinesi. kabul edilmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Varislerden birisi, ikrar edip: "Gerçekten bu hudutlu yer, babamızdan mirasdır." der; sonra da "oğlum filan için, babamdan vasiyyettir." diye iddia edip, buna beyyine de ibraz ederse, beyyinesi kabul edilmez. Bunun mütenâkız olduğu açıktır. Zahîriyye'de de böyledir.
Eğer bir adam ikrar ederek: "Gerçekten filan şahıs öldü ve bu arazîyi..." veya "...bu evi, miras olarak bıraktı." der; sonra da "...üçte birini vasiyyet eyledi." diye ikrarda bulunursa, bu beyyine de, önceki ikrarı da kabul edilir ve onu, vasiyyet davasından çıkarmaz.
Keza, ölmeden önce, alacak iddiasında bulunursa, bu davası kabul edilir.
Keza, varislerin, tamamı, ikrar ederek: "Bu yerler, gerçekten babamızdan bize mirasdır." derler; sonra da içlerinden birisi "Hakikaten, bu yerin üçte birisi, babam tarafından -küçük oğlum filana vasiyyet edilmiştir." diye iddia edip beyyine de ibraz ederse, bu beyyine kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğer bir şahıstan hudutlu bir yeri, yazılı olarak uzun süreli icarlar; ikinci müste'cîr teslim aldığını ikrar ettikten sonra da birinci müste'cir, ikinci müste'cirle birlikte, kendi aralarında ikinci ica-reyi fesh ederler ve birinci müste'cir ikinci müste'cirden mukataa malını talep eder; ikinci müste'ciri de "Bu hudutlu yer, önceki icara verenin elinde idi. İkinci icare gününden bugüne kadar bana mukataa malı ica-betmez." der ve beyyine de ibraz ederse; davası da sahih olmaz; beyyinesi de kabul edilmez. Bu, tenakuz mekânında olduğu için böyledir.
Eğer birinci kiracı, ikinci kiracıya karşı beyyine ikame' ederek: "Kiralananı aldı." der; ikinci kiracı da, beyyinesiyle: "O, müddeti bitene kadar birincinin elindedir." derse, Önceki beyyine evlâdır.
Necmü'd-Dîn en-Nesefî'den soruldu:
—Bir adam, ölen şahsın terekesinden alacaklı olduğunu iddia ediyor; varis de bunu doğruluyor ve o borcu ödüyor. Bundan sonra da o varis "gerçekten ölen şahıs, o malı sağlığında ödedi." diye iddia ediyor ve onu beyyine ile isbat etmeyi murad ediyor; durum ne olur?
İmâm şu cevabı verdi:
Da'vâsı sahih olmaz ve beyyine dinlenmez. Muftıyt'te de böyledir.
Şeyhu'1-İmâm Zahîrü'd-Dîn'den soruldu:
Bir kimse, karısını mal karşılığı boşadı ve aynı meclîsde: Bu evde, benim bir şeyim yoktur." dedi. Sonra da "o evin eşyalarının kendisinin olduğunu" veya "kumaşların kendisinin olduğunu iddia eyledi; durum ne olur?
İmâm şu cevabı verdi:
— İddiacı, eğer: Bu şey, ikrar vaktinde evde idi." derse, davası dinlenir.
Cami' kitabında şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse: "Elimde az veya çok; köle veya cariye, ne varsa filanın eşyasıdır." derse, bu ikrarı sahih olur.
Eğer kendisi namına ikrar olunan şahıs gelip, ikrar edenin elinden köleyi almak ister ve ihtilafa düşerler; ikrar olunan zat: "İkrar vaktinde elinde idi. O benimdir." der; ikrar eden de: "Hayır ben buna ikrarımdan sonra sahip oldum." derse, ikrar .edicinin sözü geçerli olur. Ancak, ikrar olunan şahsın, beyyine getirmesi gerekir ki, ikrar vaktinde onun yanında olduğuna dair Cami"de de böyledir.
Bir adam: "Dükkanımda bulunan şeyler filanındır." der; günler geçtikten sonra da; ikrar eden bu şahıs, "dükkanda bulunan bir şeyin kendisinin olduğunu iddia ederek: "Onu, ikrardan sonra dükkana koydum." derse, bu sözü tasdik olunur.
Bazı rivayetler de ise: "Tasdik olunmaz." denilmiştir.
Bu rivayetler, Cami'nin rivayetlerine muhaliftir.
Alimlerimize göre, ikinci rivayetin te'vili şöyledir:
Bu rivayet ikrardan sonra, o müddet içinde dükkana konması mümkün olmayan şey hakkındadır.
Cami'deki mes'ele ise şöyledir:
İkrar edici, var olması tasavvur olunmayan bir zamanda, mülkünün olduğunu iddia ederse, sözü kabul edilmez ve onun: "İkrardan sonra sahib oldum." sözüne itibar edilmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer, "o, onundur." diye iddia eder de, başka bir şey söylemezse, davası dinlenir. Davası aynı mecliste olmasa bile, bu böyledir. Câmi-i Kebir isimli kitapda şöyle zikredilmiştir:
Bir adam: "Filan tarafından benim hakkim yoktur." veya "Filanın yanında, benim hakkım yoktur." der; sonra da ikrar olunan şahsın yanında, bir kölesinin olduğunu ve onu onun zoraki aldığını" iddia eder veya "onda alacağının olduğunu" söylerse, —şahitler" "ikrardan sonra köleyi gasbeyledi. Alacak da ikrardan sonra hasıl oldu." diye şahitlik yapana kadar— beyyinesi kabûi edilmez.
Keza bir adam diğerinin beraatını yazar ve: "Senin bende, hiç bir ayn, borç ve bir satış cihetiyle hakkın yoktur." der; sonra da o beraatını yazdığı kimseden bir köle satın aldığını veya bin dirhem borç aldığını beyyinelerse, bu kabul edilmez.
Ancak, ikrardan sonra, bir tarihte olmuşsa kabul edilir.
Radıyu'd-dîn: Buna binâen, ikrardan sonra, kocanın davasıda dinlenmez. Ancak, "Bu eşya, ikrar vaktinde evde yoktu." diye iddia etmesi hali müstesnadır.
Fakat, mutlak iddia ederse, davası dinlenmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
İddia olunan şahıs (- davalı = müddea aleyh), ikrar ederek: "Yanımda olan şeylerin tamamı, (az veya çok) filanındır." der; sonradan da, bir müddet geçince o filan şahıs onun yanında olanları almak için gelir ve yanında bulunan bir köleyi, "bu benimdir." diye almak isteyince müddeî de (= iddia eden de): "Bu köle, ikrar zamanı yanında idi." derse müddea aleyhin sözü geçerli olur. Köle de onun kölesidir.
Ancak müddeî beyyine ibraz ederek, "ikrar zamanı, yanında olduğunu" söylerse, o müstesnadır. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, ikrar ederek: "Filan şahsın, bende bin dirhemi vardır." dedik'ten sonra: "Ben, onu, ona ödedim." der ve bu hususta beyyine de, ibraz ederse, beyyinesi kabul edilmez.
Eğer, ödediğini ikrardan önce, ikrarına mevsûlen (— bitişik olarak) söylerse, beyyinesi istihbaben * kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse: "Onun, bende bin dirhemi vardı." ikrardan sonra, mevsûlen veya mafsûlen, onu, ona ödedim." der ve buna beyyine gösterirse, beyyinesi kabul edilir. Zehıyre'de de böyledir.
İbnü Semfi'a, İmâm Muhammed (R.A.)'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir kimse, diğer bir şahıstan, on bin dirhem alacaklı olduğunu iddia eder, diğeri de bunu inkar ederse; hakim müddeîye "Maldan bir şey ahp-almadığım sorar. O da, ikrar ederek: "Evet, ondan bin dirhem aldı." derse; bu durumda hakim müddeâ aleyhi, onbin dirhemden berâet ettirir.
Hakimin yanından ikisi de çıkınca, matlup: (= kendisinden istenilen şahıs): "Hayır, vallahi onu benden almadın." der; talip de, onun bu sözüne şahitler getirirse; İmâm Muhammed (R.A.): "Bu durumda, talibin beyyinesi kabul edilir ve ona hükmolunur." buyurmuştur.
Şu da bunun benzeridir: Talip mala karşı beyyine ikame ederse; bu ondan kabul edilmez.
Eğer maflub: "Sen, benden-bir şey almadın" dedin. Ben, beyyine getiririm. Gerçekten sen, vekilimden aldın." derse, beyyinesi kabul edilmez.
Eğer matlup beyyinesi ile gelir, "bir yabancı matlubun emri olmaksızın, tatavvu olarak kendi malından onu ödediğini" söylerse, beyyinesi kabul edilmez. Böylece, bir yabancıdan almış olur. Muhıyt'te ' de böyledir.
Bir adam, diğerine karşı mal iddia edip, beyyine de ibraz eder; sonrada: "Onu ben aldım." derse, beyyinesi batılölur mu?
Alimler: "Bu maldan aldım." derse batıl olmaz. Çünkü beyyine ikamesinden sonra alması mümkündür.
Eğer: "Sen bu maldan ödedin." veya "bu kadar ödedin." derse, beyyinesi batıl olur. Fetâvâyi Kâdîhân'dada böyledir.
Bir kimse, beyyine ibraz ederek: "Filanda dört yüz dirheminin olduğunu" söyler; sonra da müddeî, "yüz dirhemini, inkar ediciye bıraktığını" söylerse, inkar ediciden üç yüz dirhemde sakıt olur.
Bu, Ebû Kasını a göre böyledir.
Ebî Ahmed bin Nusayr'a göre ise sakıt olmaz.
Fetva da bunun üzerinedir. Mültekıt'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine karşı, hal-i hazırda on dirhem iddia eder; iddia olunan şahıs da: "Evet, bu on dirhemi vermem lazım. Fakat benim de sende hal-i hazırda bin dirhemim var." derse, işte bu ikinci dava sahih değildir. Mallar cins-i vahiddirler. Zehıyre'de de böyledir.
İddia olunan şahıs: "Senin iddia ettiğin bu meblağı, ben sana ulaştırdım." der; sonra da: "Ben, onu sana filanla havale eyledim. O da sana ulaştırdı.'' derse, "bu makûle sözler dinlenilmez.' * denilmiştir.
"Dinlenir." diyenfer de olmuştur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerinden bin dirhem alacağı olduğunu iddia ettiğinde, müddeâ aleyh (= idda olunan): "Gerçekten ben, onu Semerkat çarşısında ödedim." derse, ondan beyyine istenir. O: "Beyyinem yoktur." der, sonra da: "Onu köyde ödedim." der ve buna dair beyyine ibraz ederse, bu beyyinesi kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'dâ da böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsın elinde bulunan bir evi talep ettikten sonra, onu, sahibi olan filan şahıstan satın aldığını" belgelerse; bu belgesi kabul edilmez.
Ancak istedikten sonra, "satın aldığını" belgelerse, o müstesnadır. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. ,
Bir kimse, bir elbise satın alır veya o elbise, ona bağışlanır; sonra da "o elbiseyi satın almadan veya kendisine bağışlanmadan önce, kendinin malı olduğunu veya babasının malı olduğunu ve babasının ölüp, onu miras bıraktığını veya onu kendisine bağışladığını" iddia ederse; davası dinlenmez.
Ancak, açıklama yapar ve: "Bu elbise babamındır. Seni onun satımı için vekil eyledi. Sen de bana sattın." derse; bu durumda tenakuz olmadığından, sözü dinlenir.
Eğer: Dava zamanı, babamın idi. Onun satılması için, seni vekil eyledi. Senden onu satın aldım. Sonra da babam öldü. Onun parası, bana miras kaldı." derse; sözü dinlenir ve parası ona hükmedilir. Çünkü burda da tenakuz yoktur. Kâfî'de de böyledir.
Bir adam, birisine karşı bir şey iddia ettikten sonra, onunla beraber kardeşi de "satıştan önce, ona sahip olduğunu" veya "babasının mülkü olup, o ölünce ikisine miras kaldığını" iddia ederse; hissesi hakkındaki davası kabul edilmez; diğerinin hissesi kabul edilir ve o hissesinde muhayyerdir.
Eğer onu yalnız başına satın alıp teslim alır veya satın almaz ve onu müsâveme yaparsa; sonra da babası gelir, o paltoyu iddia eder ve "onun kendisinin olduğunu" söylerse; bu sözü dinlenir. Ve bu durufnda, müşteri müracaat ederek parasını satıcıdan alır. Fakat, hakim hükmetmeden, babası ölürse, oğluna hükmolunmaz. Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam, bir elbise satın aldığım iddia eder; şahitler de onun satın aldığına şahitlik yaparlar; önce böyie hükmolunur; sonra da bu şahitlerden birisi, "o elbisenin, kendisinin (veya babasının) olduğunu sanır ve iddia ederse; davası dinlenilmez.
Şayet şahitlik yaparken: "Bu elbiseyi sattın. Fakat, o benimdir." veya "...babamındır. Ben onun varisi oldum." derse, bey'a hükmolunur ve şahidin davası dinlenilir. İddiasını belgelerse, tenakuz olmadığından kendisine hükmedilir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, başkasının elinde bulunan bir cariyenin veledini veya hurmalığın meyvesini yahut bir yerin hurma ağaçlarım iddia eder; sonra da beyyine ibraz ederek: "O cariye (veya hurma ağaçları yahut yer) benimdir." derse; cariye, hurma ağaçları veya yer ona hükmedilir. Çocuk, meyve ve hurma ağaçları hükmedilmez.
Eğer anası ile- birlikte çocuğunu, meyvesiyle beraber hurma ağaçlarını, hurmalığı ile birlikte yeri iddia eylese, çocuk, meyve ve hurmalık davası dinlenilmez. Hulâsa'da da böyledir.
Keza cariye hamile olur ve onun yanında doğum yapar ve cariye hükmolmadan önce, beyyinesiyle çocuğu iddia ederse, durum yine aynıdır.
Keza: "Çocuk, iddia olunanındır." veya "Çocuğun kime ait olduğunu bilmiyoruz." derlerse, durum yine aynıdır.
Keza beyyinesi olmaz; fakat, iddia olunan (= müddeâ aleyh = davalı) ikrar ederek: "Ana onun, çocuk ise, onun değil." derse yine aynıdır. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, hüküm meclisinde (-mahkemede), vekiline karşı beyyine ibraz ederse, bu durumda vekii de, müvekkil de davadan çıkarlar.
Eğer, bunu hüküm meclisinin haricinde yaparsa, o zaman yalnız vekil davadan çıkar.
Eğer müvekkil, onu vekii olarak belgelerse, ikrarı caiz olmaz. İddin olunan şahıs vekilin ikrar da bulunduğu hususunda beyyine ibraz ederse, bu durumda müvekkil, davası üzerinedir ve vekiî davadan çıkar. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, nikabh (- yüzü örtülü) bir cariye satın alır ve yüz örtüsünü kaldırdığı vakit, bu müşteri: "Bu benim cariyemdir. Ben bunu, yüz örtüsünden tanımadım." derse; bu davası ve beyyinesi kabul edilmez.
Eğer, kapalı bir şey içinde bir eşya veya böhçalanrmş bir elbise satın alır ve bunu çıkarıp yaydığı zaman: "Bu benim eşyam... Ben, onu tanımadım." derse, davası kabul edildiği gibi beyyinesi de makbuldür.
İmâm Muhammen" (R.A.): Talep vaktinde bilinmesi mümkün olan her şey, peçeli kadın ( = cariye) gibi olursa, "tanımadım" sözü kabul edilmez. Talep vaktinde tanınması mümkün olmayan (bohçalanmış elbise, oturduğu yerde perdelenmiş cariye gibi) bir şey olursa, davası da, beyyinesi de makbuldür." buyurmuştur. Serahsfnin Muhıytı'nde de böyledir.
İzinli bir köle, bir köle satın alıp, onu da teslim aldıktan sonra "Filandan satın aldığı kölenin, gerçekten filan şahsın kölesi olduğunu ve satmadan önce, onu azad etmiş bulunduğunu onu, hür olarak satın aldığını" ikrar eder; bunu da satıcı inkar ederek "kölenin, kendi malı olduğunu" söylerse; izinli kölenin satıcıya karşı söylediği ikrar, kabul edilmez.
Eğer izinli köle, böyle ikrar etmez; ancak, "satıcı, bu köleyi bana satmadan önce filan şahsa satmıştı." diye ikrar eder; o filan şahıs da bunu doğrular, satıcı ise yalanlarsa; bu durumda yine izinli kölenin satıcıya karşı ikrarı —parasını satıcıdan alana kadar— kabul edilmez.
Bu ikrar hakkında doğrulanır. Hatta ona, "köleyi, o filan şahsa izinli kölenin kendisi vermesi" emredilir.
Eğer satıcı, izinli kölenin iddiasını ikrar ederse, izinli köle parası için satıcıya müracaat eder.
Keza, izinli köle satıcıya karşı beyyine ibraz eder veya izinli köle, iddiasına karşı satıcıya yemin verir de o da yemin etmezse, bu durumlarda yine izinli köle satıcıya başvurarak parasını alır.
İmâm Muhammed (R.A.) bu üç faslın arasını cem etmiştir:
1) İzinli kölenin iddiasını, satıcının ikrar etmesi,
2) İzinli kölenin, satıcıya karşı belge ibrazı,
3) İzinli kölenin, iddiasına karşı, satıcıdan yemin istemesi...
Ve bunların tamamında, gerçekten izinli köle satıcıya başvurarak parasını alır.
Bu cevap, ikrarı müşkil faslında, beyyine ikamesi faslında ve satıcıya yemin verme faslında zahirdir.
Uygun olan, izinli köleden iddiası üzerine beyyinenin dinlenilme-mesidir. Ve onun, —iddiası üzerine— satıcıya yemin verme hakkı da. yoktur.
Gerçekten İmâm Muhammed (R.A.), Ziyâdât kitabında ve Cami' kitabında, bunu vaz —hür hakkında— eylemiştir.
Ve şöyle zikretmiştir:
Gerçekten müşteri, satılan şey hususunda satıcıyı iddia için, —satılmadan önce— beyyine ikame ederse, davası dinlenmez.
Eğer satıcıdan, buna göre yemin isterse; buna da hakkı yoktur.
Alimlerimizden bir kısmı, me'zun (- izinli köle) hakkında söylenen bu şeyleri sahih görmemişler; bir kısmı da, sahih görmüşler ve aralarında böylece ihtilaf eylemişler.
Ba'zılan da: "Bu mes'elede iki rivayet vardır:
1) Ziyâdât ve Câmi"in rivayetine göre beyyinesi kabul edilmediği gibi satıcıya yemin de verilmez.
2) Bir rivayete göre de, izinli kölenin beyyinesi kabul edilir. Satıcıya -da, yemin yerilir. Bazı alimler de: "Ziyâdât ve Câmi"de zikredilenlere kıyas;-izinli, köle hakkında söylenenler ise istihsandır." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, bir beldeden gelerek bir ev kiralar ve ona: "Bu ev, babanın evidir. O öldü. Bu ev sana miras kaldı." denilir; o da: "Ben, bunu bilmiyorum." der ve bu evi nefsi için iddia ederse, davası dinlenmez. Çünkü, bu durumda mekanda tenakuz bulunmaktadır. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adamın elinde bulunan bir ev için başka birisi: "Bu evi bana ver. Ben oturayım." dese, o vermekten kaçınınca, evi isteyen şahıs, "bu evin kendisinin olduğunu" iddia ederse; davası dinlenir. Keza, bir kimse: "Bu hayvanı bana ver de, bineyim." veya "Bu elbiseyi ver de, giyeyim." der; muhatabı da o da razı olmazsa, bu durumlar da isteyen şahsın: "Bu benimdir." diye dava etmesi halinde, bu davası dinlenir.
Ancak, bir kimse, başka birine: "Bana, bu evi (veya bu hayvanı yahut bu elbiseyi) ariyet olarak ver." der; sonra da "onun kendisine ait olduğunu" iddia ederse, davası dinlenmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Hişamin NevâdirFnde şöyle zikredilmiştir: İmâm Muhammed (R.A.)'den sordum:
Bir adam, bir kadını nikahladıktan sonra, oriu sahibinden aldığını iddia ederse, ne olur?
İmâm şu cevabı verdi:
— Buna göre, beyyinesi —şahitler, "nikahladıktan sonra satın aldığına" şahitlik edene kadar— kabul edilmez. Muhıyt'te de böyledir.
Müntekâ'da, Bişr, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
İki şahit, bir adama, karşı şahitlik yaparak: "O, karısını üç talak boşadı." derler, hakim de bu şehadetlerini geçerli kılar; sonra da o şahitlerden birisi iddia ederek: "O kadının, kendi karısı olduğunu" söyler ve onu da belgelemeye kalkışır; kadın da bunu inkâr ederse; beyyinesi kabul edilmez.
Keza, bu şahitler "onun karısı olduğuna" şahitlik yapmadıkları halde, "onu, üç talak boşadığına" şahitlik yapsalar, durum yine böyledir.
Keza, köle azad etmekte, ahm-satım ve başkalarında, satıcı şahidin davasını inkar ettiği ve: "Bu meta' benimdir.' dediği zaman yine böyledir.
Keza şahit: "Biz, ona satmasını söyledik." derse, ister satıcı satışı inkar etsin, isterse müşteri satın alışı inkar eylesin müsavidir.
Şahitler şahitlik yaptıkları halde, hakim bunların şehadetlerini reddeder, sonra da bu şahıslar nefislerini iddia ederlerse, onlar için dava hakkı yoktur.
Eğer hakim yanında şahitlik yapmazlar fakat alım-satıma şahitlik yaparlarsa bu şahitlerin davası yine kabul edilmez.
İmâm Muhammed (R. A.)'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: Bir adam, diğeri hakkında "Bu kadını boşadı diye şahitlik yapar; ancak, bu kadının onun karısı olduğunu söylemez, hakim de onun şehadetine izin verir; sonra da "karısı olduğunu" iddia eder ve: "Ben, ona dahil olup olmadığını" bilmem." derse, beyyinesi kabul edilir. Keza, bu şahıs, "kadının, onun karısı olduğuna" şahitlik yaptığı halde, kendisi "onun karısı olduğunu" söylemez, hakim de ikrarına göre izin vererek, bu kadını kocasına verdikten sonra, şahit —beyyinesiyle— "onun, bir senedir nikahlısı olduğunu" söylese, beyyinesi kabul edilir. Hakimin hükmü bozularak, bu kadın şahide geri verilir.
Talak mes'elesi, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) arasında ihtilaflıdır. Zehiyre'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir adamın elinde bulunan bir şeyi, mutlak malı olarak iddia eder; sonra da, bir başka zamanda, hakimin huzurunda "hadis sebebiyle" diye iddiada bulunursa, davası sahih olur.
Önce sebebli mülk olarak iddia eylese de, bundan sonra da, hakimin huzurunda "mutlak mülk olarak" iddia eylese; davası sahih olmaz. Fetva da bunun üzerinedir. FüsiHü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Önce "hayvanın karnındaki yavrunun kendisine ait olduğunu" ondan sonra da hakimin huzurunda, "sebeble" iddiada bulunursa; uygun olan ikinci davanın sahih olmamasıdır.
Önce "mutlak mülk oiarak" iddia eder; sonra da hakimin huzurunda, "sebeble" iddir, ederse, durum öncekinin hiiafınadır. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsa karşı, muayyen bir evin yansını iddia eder; sonra da bu evin tamamını iddia ederse; davası dinlenmez. Hulâsa'da da böyledir.
Doğru olanı, onun, bu iki cihetin tamamında, davasının dinlenmesidir.
Ancak dava vaktinde: "Bu yandan başka hakkım yoktur." derse, o müstesnadır. Bu takdirde, iki halde de davası dinlenmez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsın elinde bulunan bir evi, satın almış olduğunu iddia ettiğinde, "iddia olunan evin, dava günü dava olunan şahsın elinde olmadığı" açığa çıkar; bil-akis başka birinin elinde bulunur; sonra da iddiacı, başka bir mecliste, evi elinde bulunduran şahsa karşı, o evin mutlak mülk olduğunu iddia ederse; bu dava sahih olmaz" denilmiştir.
Doğrusu da budur. Bu, önce satın aldığını iddia eylediği zaman böyledir.
Burada teslim almadan bahsedilmemiştir.
Eğer, "satın alışla birlikte, önceden teslim almayı da iddia eylemiş olur; sonra da aynı adam, hakimin huzurunda, "mutlak mülk" iddiasında bulunursa, davası dinlenilir mi?
Bu mes'elede ihtilaf vardır:
Satın alışla birlikte, teslim almayı iddia gibi, mutlak mülk iddiasının şahitleri, dinlenir mi?
Burada da ihtilaf vardır. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adamın elinde bir ev bulunur ve bu şahıs o evi bir başkasından satın almış olduğunu sanır, başka şahıs da gelerek, —hakimin gayrisinin yanında— "o evin, kendisinin olduğunu" iddia eder; bu evi elinde bulunan şahsa satan kimse de, bunu doğrular; sonra da ev elinde olan şahıs bir sene veya bir ay sonra, davayı hakime çıkararak "o evi satın almış olduğunu" iddia ederse eğer satın alış tarihini söylemiş bulunur o da doğrulama tarihinden önce olursa, bu durumda şahitlerinin şehadeti kabul edilmez. Eğer bunun aksine ise, şehadetleri kabul edilir. Akdıyye'de de böyledir.
Eğer tarih zikretmemişse, şahitlerin şehadeti İmânı Muhammed (R.A.)'e göre kabul edilir. Bunda bir sakınca yoktur. Zehıyre ve Muhıyt'te de böyledir.
"Evi, babasından satın aldığını" iddia eder, sonra da "miras olarak aldığını" söylerse; davası dinlenir.
Eğer 'önce "miras olduğunu" sonra da "satın aldığım" iddia ederse, —tenakuz sebebiyle— davası kabul edilmez. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir kadın, mehr-i mislini iddia ettikten sonra, mehr-i müsem-masım iddia ederse, bu durumda, bu kadının ikinci davası dinlenir.
Şayet Önce mehr-i müsemmayı dava eder; sonra da mehr-i misli iddia ederse; ikinci davası dinlenmez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kadın kocasından mehrini talep eder; kocası da: "Bir defa verdim." der, ve "Babasına verdim." derse; alimler: "Bu tenakuz olmaz." demişlerdir. Füsûlü Usturûşnî'de ve Vâkıâtü'l-Fetevâ'da da böyledir.
Bir adam, kendi hizmetçi cariyesini, başka birine nikahladıktan sonra, "onun, nikahı altında olduğunu" iddia eylese, o boşanmış olmaz. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kadın, bir bağ satar, onun bulûğa erişmemiş oğlu da "O bağın kendisinin olduğunu babasından miras kaldığını" iddia eder; bu bağı satan kadın da, onu doğrularsa; alimler: "Eğer, satış vaktinde iddia etmişse, o bağ küçüğün hakkıdır. Kadının sözü kabul edilmez. O bağın kıymetini, kadının çocuğa ödemesi gerekir. Çünkü, nefsiyle ikrar etmiştir.
Çocuğun beyyinesi, ancak, onun velisinin izniyle kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın yanında, bir ev bulunur; başka bir adam da gelerek, "bu evin kendisinin olduğunu" iddia eder ve "bir senedir, babasından miras kaldığını" söyler ve bu evi elinde bulunan şahıstan, iki sene önce satın aldığını" belgelerse iddiacının böyle iddia etmesi halinde, hakim, bu şehadeti kabul etmediği jjibi evide, ona hükmeylemez.
Eğer müdde-i tevfik eder de: "Ben, onu, iki sene önce, elinde bulunan şahıstan satın aldım." der; —şahitlerin şehadeti gibi— "sonra da, babama sattım. Ve bilahare de babamdan bir sendir miras kaldı." der; şahitler de böyle şehadette bulunursa; şahitlikleri kabul edilir. Ve bu ev, ona hükmedilir.
Keza, hibe veya tasadduk olduğunu —satış yerinde kullanarak— söylerse, cevap, aynı satışın cevabı gibidir. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer bu şahıs: "Bir senedir sadakadır." diye iddia eder; sonra da "ondan satın aldığını" söyleyerek "...iki aydır." der ve beyyine de ikame ederse, bu kabul edilmez.
Ancak, sözlerinde muvafakat olursa, beyyine kabul edilir.
Eğer: "Bana tasadduk eyledi. Ben de teslim aldım. Sonra da her hangi bir sebeble, ona vasıl oldu. O da sadaka oluşunu inkar eyledi. Ben de, onu satın aldım." derse, onun mülkünden halas olur. (= Kurtulur.) Hulâsada da böyledir.
Eğer: "Bir senedir, sadaka olduğunu" söyler; şahitler de böyle şahitlik ederler ve "O, bir aydır, ondan satın aldı." derlerse, bu kabul edilmez.
Ancak tevfik eder de: "Bana, onu bir senedir tasadduk eyledi. Ben de onu teslim aldım. Her hangi bir sebeble ona vasıl oldu. O da sadaka olduğunu inkar eyledi. Ben de ondan bir aydır satın aldım." derse; sözleri muvafakat edip, beyyinesi de sabit olunca beyyinesi kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsın elinde bulunan bir evin, kendisine ait olduğunu iddia eder, "onu, kendisine bağışladığını ve onu tasadduk etmediğini" söyler, o da sadaka olduğuna dair iki şahit ikame eder ve: "Kat'iyyen, onu bana bağışlamadı." der; sonra da hakimin huzurunda, "onun bağış olduğunu" söylerse, bu, onun şahitleri için yalancılıktır; bu durumda kabul edilmezler.
Keza, "onun miras olduğunu" iddia eder ve "kat'iyyen satın alınmadı." sonra da gelir: "Bu, miras değildir. Satın alınmıştır." der ve satın alındığına dair de iki şahit getirir onlar da: "Bir senedir satın alınmıştır." derlerse, işte bu da batıldır. (= geçersizdir.)
"Onu, bana sadaka verdi." demez de, "bağışladığını" iddia eder: bundan sonra da gelip, "sadaka olduğuna dair" şahitler getirirse ve "bağışı inkar ettiği zaman, ondan, onu bana tasadduk etmesini istedim. O da öyle yaptı. Buna izin verdim." derse, durum yine böyledir.
Keza eğer: "Ona varis oldum." der; sonra da mirasımı inkar eyledi. Ben de ondan satın aldım." der; satın aldığına dair de iki şahit dinletirse, bu durumda hüküm, önce satın alışı iddia edip, sonra da iki şahit getirerek, "bu babasından miras kaldı." demelerine muhaliftir. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer, bu şahıs iddiasında "babasından, kendisine miras kaldığını" söyler, sonra da, onunla beraber bir başkası, "bu şeyin ölen şahıstan ikisine miras kaldığını" iddia edip, beyyinesini de ibraz ederse, bu kabul edilir. Hulâsa'da da böyledir.
Bir sabinin akarları (= gelir getiren gayr-i menkûlleri) bulunur ve bunlar bir muristen, ona miras kalmış olur ve bu çocuk bulûğa eriştikten sonra, akarlarından biri ile ilgili bir adama karşı dava açar ve "varisinin ona, istemeyerek sattığını ve istemiyerek teslim ettiğini" söyleyerek, "müşterinin elinden geri alınmasını" ister; sonra da bir defa daha o akarı iddia ederek "onu, vasisinin gabn-i fahiş ile sattığını" söylerse, bu durumda hakim, onun ikinci davasını dinleyip kabul eder. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, başka birinden bir köle satın alır; sonra da.satıcı iddia ederek "onun bu alış-verişte füzûlü olduğunu" söyleyerek bu kölenin müşterinin elinden geri alınmasını ister; müşteri de bunu inkâr ederse; veya müşteri "bu alış-verişte, satıcı fuzûlî idi." diye iddia ederek parasının iade edilmesini isterse; davası sahih olmaz.
Eğer, bu satışın fuzûlü olduğuna beyyine getirmek isterse, yine beyyinesi kabul edilmez.
Keza, beyyinesi olmasa da, arkadaşının "satışın fuzûlü olduğuna dair" yemin etmesini istese buna da hakkı yoktur. Muhıyt'te de böyledir.
Bu kimse, bir şeyin "kendisinin olduğunu" iddia ettikten sonra, onun kendisine vakfedildiğini iddia ederse, bu davası dinlenir.
Bu şahıs önce "vakfedildiğini", sonra da "kendisinin olduğunu" iddia eyleseydi, davası kabul edilmezdi. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, bir yer satar; sonra da beyyinesiyle, onu evlatlarına \ak(eylediğini söylese —tenakuzdan dolayı— davası dinlenmez.
Bu durumda, müddeâ aleyhin yemin isteme hakkı da olmaz. Eğer beyyine ibraz ederse, beyyiesi kabul edilir. "Bü durumda, beyyinenin kabul edilmemesi, daha doğru olur." denilmiştir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Ecnâs isimli kitapda şöyle zikredilmiştir:
Bir yeri satın alan şahıs, o yerin makbere {= mezarlık) veya mescid olduğunu ikrar eder, hakim de onun ikrarını geçerli sayar; sonra da müşteri, satıcıya karşı parasmi_ almak için beyyine ikame ederse, bu beyyinesi kabul edilir. Muhıyfte de böyledir.
Bir müşteri, satıcısını dava ederek: "Gerçekten senden satın aldığım yer, mescide vakf edilmiş." derse; bu kabul edilir ve bu satış bozulur.
Bu, Fakıyh EbûCa'fer'e göre böyledir. Fakıyh Ebû'l-Leys de: "Biz, bunu alırız." buyurmuştur. "Bu kabul edilmez." diyenlerde vardır. Esahh olan ise önceki kavildir. Fiisûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse, "ortaklık sebebiyle" bir malı iddia ettikten sonra, bu defa o malı "alacak" diye iddia ederse; bu davası dinlenir.
Bunun tersi oiursa davası dinlenmez. Çünkü, "oraklık malı," inkar sebebiyle, alacak olur; şirket olmaz. Füsûlü'I-Usteruşnî'de de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsı dava ederek: "Filanın senin üzerinde şöyle şöyle hakkı vardır." der ve "onun öldüğünü, üzerinde olan malın kendisine miras kaldığını" iddia eder; davalı da: "Ben, müddeînin malını ödedim." deyip, beyyine getirmeye gider ve onu da getiremez; sonra da müddeî, davasını başka bir mecliste yeniler; iddialı da: "Benim, senin varis olduğuna dair bir bilgim yoktur." derse, bu sözü dinlenir. Muhıyl'te de böyledir.
Bir adam, "bir kadının zevcesi olduğunu*' iddia ettiğinde, kadın, "bunu inkar" eder ve sonra da adam ölür ve kadın gelip miras iddiasında bulunursa, onun miras alma, hakkı vardır. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kadın, "nikahını iddia" ettiği halde, adam inkar eder; sonra da kadın ölür ve adam miras talebinde bulunur ve o kadım nikahladığını sanırsa, ona da miras vardır.
Bunlar böylece, Nevâdir'de İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'dan rivayet olunmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın, "kocasının, kendisini üç talak boşadiğım" iddia ettiğinde, kocası bunu iknar eder ve sonra bu koca ölür; kadın da ondan mal talebinde bulunursa; İmâm: "Onu, varis yapmayız." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın yanında, bir köle bulunur, bir başkası da "onun kendisine ait olduğunu" iddia eder; köle yanında bulunan şahıs ise, bunu inkar ederek, "kölenin kendisine ait olduğunu" iddia ederse, bu durumda hakim, ona yemin verir.
O, yeminden kaçınırsa, hakim aleyhine hüküm verir.
Köle elinde bulunan şahıs: "Ben, onu, ondan satın aldım." derse, davası kabul edilir ve bu hususta beyyine getirirse, beyyinesi de kabul edilir ve ona hükmedilir. Eğer beyyine ibraz ederek: "O benimdir; mülkümde doğdu." der sonra da "satın aldığını" iddia ederse, müdde-îden başkasının beyyinesi kabul edilmez. Zehiyre'de de böyledir.
Isâ bin Ebân'ın Nevâdir'inde şöyle zikredilmiştir:
Üç kişi, bir adama karşı, bir mal için beyyine ikame ederek, "onun, babalarından miras kaldığım" söylerler; hakim, onlara hükmettikten sonra da onlardan biri: "Bize hükmolunan bu malda, benim hakkım yoktur. Ancak, o kardeşlerimindir." derse bu söylenti ile hakimin hükmü bozulmaz.
Yalnız "Asla, hakkım yoktur." derse, bu durumda, kendisine ait olan hak bozulmuş olur.
Eğer, hakim hükmeylemeden önce: "Bu malda benim hakkım yoktur." demiş olsaydı, ondan "Ne için, senin hakkın olmuyor da, bu iki kardeşinin oluyor?" diye sorulur ve: "Siz, babanızdan miras kaldığını, birlikte iddia eylediniz." denirdi.
Eğer, kendisini bu mirasdan çıkaracak bir şey söylerse, onun bu sözü kabul edilir.
Eğer, böyle söyledikten sonra ölürse, hakim bu terekenin üçte ikisini iki kardeşine hükmeder ve ikrar sahibi olan ve ölen bu kardeşin hissesini bırakır.
Şayet onlar, beyyine ikame ederek, "mal iddia etmeyip, muameleyi birlikte yapacaklarını" söylerler; fakat, o mirasdan, ona bir şey satarlar ve sonradan onlardan birisi: "Bu mal benim değildir. Ancak, ıkısımndır. Bu malda benim hakkım yoktur- Bu malın tamamı, itanındır." dese derse, müddeâ aleyh'in (= davalının = iddia olunan şahsın hiç bir şeyi bâtıl olmaz. Muhıyt'te de böyledir.[19]
9- İKİ KİŞİNİN DA'VÂSİ
Bu babda:
1) Eşyalarda Mutlak Mülk Da'vâsı;
2) Mîras, Hîbe, Alış-Veriş ve Benzeri Sebeblerle Eşya Hakkındaki Da'vâ;
3) Bir Kavmin ve Topluluğun Da'vâsı ve Onların Da'valarında İhtilafları;
4) Münazaa ( = Karşılıklı Da'vâlaşma;) olmak üzere dört bölüm vardır.[20]
1- Eşyalarda Mutlak Mülk Da'vâsı
İmâm Muhammed (R.A.), el-Asl'da şöyle buyurmuştur:
Bir kimse, başka bir şahsın elinde bulunan bir şeyi, bir akarı veya menkûl (= taşınabilir) bir malın kendisine ait olduğunu iddia eder ve bu hususta, beyyine de getirirse, İmamlarımızın üçüne göre de, bu beyyİ-neye göre hükmedilir.
Bu, tarih zikredilmediği zaman böyledir.
Ancak, taraflardan ikisi de tarih belirtir ve söyledikleri tarihler de müsavi olursa cevap aynıdır; davacı için hükmolunur.
Eğer birinin tarihi önce ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R. A.)'a göre tarihi önce olana hükmedilir.
Eğer birisi tarih yazmış, diğeri ise yazmamışsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu durumda davalıya hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın elinde bulunan bir evi bir başkası "benimdir." diye iddia eder ve "bir senedir, mülkü olduğunu" söyler; bu evi elinde bulunduran şahıs da beyyine. ibraz ederek "o evi, iki senedir filan şahıstan aldığını" söylerse; bu durumda, bu ev iddia eden şahsa hükmedilir. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir kimse, "kölesini, bin dirheme mükâteb yaptığım" iddia ederek, bu hususta beyyine ibraz eder; köle elinde bulunan şahıs da —beyyinesi ile— "onun, kendi kölesi olduğunu ve bin dirheme mükâteb eylediğini' iddia ederse; bu köle, o iki şahıs arasında mükâteb kılınır. Ve kitabet bedelini ikisine öder. Zehıyre'de de böyledir.
Eğer, bu iki şahıstan birisi, "onu, müdebber kıldığım" iddia ederek bu hususu, belgeler, diğeri de "onu mükâtep kıldığını" iddia eder ve bu hususu beyyinelerse; tedbîr beyyinesi daha evlâdır. Muhıyt'te de böyledir.
Bu iki şahıs da "mutlak mülk" iddiasında bulunur; köle de üçüncü bir şahsın yanında olur; ikisinin de tarihi belli olmaz veya sadece birinini tarihi olursa; bu durumda, o köle, ikisinin' arasında yarı-yanya hükmolunur. Hulasa'da da böyledir.
İkisi de tarih korlar ve birisinin tarihi daha önce olursa, zahirü'r-rivayede, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, tarihi sonra olana; İmâm Muhammed (R.A.)'ye göre ise, tarihi önce olana hükmedilir.
Eğer birisi tarih kor; diğeri mutlak söylerse, zahirü'r-rivayede, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.); "Araların da hükmolunur." buyurmuştur.
Sahih olan da budur.
Diğer iki imâm'dan ihtilaflı rivayetler vardır.
İmâm Hâher-zâde: "Sahih olanı İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un birinci kavlidir. Ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli, —İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin buyurduğu gibi— son iksinin arasında hükmolunmakdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Menkûl bir mal veya bir ev iki şahsın elinde bulunur ve bu şahıslardan her birisinin iddia edene karşı beyyinesi de olur; tarihlerinin olmaması veya birinin tarihi ile diğerinin ki aynı olursa, bu durumda, bu şey aralarında yan yarıya hükmolunur.
Eğer birinin tarihi daha Önce ise, hüküm, İmâm Ebû Hatifle (R.A.)'rıin kavli üzredir. Bu, İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)'un son kavlidir.
Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'in ise ilk kavlidir. Tarihi önce olan şahsa hükmolunur.
Eğer birisinin tarihi bulunduğu halde, diğerinin tarihi olmaza İmâm Ebû Hanffe (R. A.)’ye göre, aralarında hükmolunur.
İmâmeyn'e göre, tarihe itibar olunmaz mı? İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline göre, tarihi olana hükmolunur.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre tarihi olmayana hükmolunur. Çünkü tarihi olmayan önce olan sayılır. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adamın elinde, bir köle bulunduğunda, başka bir şahıs beyyi-nesiyle gelerek, o kölenin, kendisine ait olduğunu ve elinde bulunan şahsın, onu kendisinden gasbettiğini" iddia eder veya "köleyi elinde bulunduran şahsın, onu icarladığını veya ariyet yahut rehin aldığını söyler; köle elinde bulunan şahıs ise, beyyinesiyle gelerek, "o kölenin kendisine ait olduğunu; onu azad veya müdebber eylediğini; cariye ise, onun ümm-ü veled eylediğini" söylerse, bu durumda müddeinin ( = davacının) beyyinesi evlâdır ve köle ona hükmedilir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adamın elinde bir ev bulunur; yabancı bir adam da beyyine ibraz ederek "onun, kendi evi olduğunu" iddia eder; bir başka yabancı da aynı iddiada bulunarak: "Benden zoraki aldı," derse, bu durumda o ev —şahitleri olması halinde— "...gasbettî. (= zoraki aldı)." diyen şahsa hükmolunur. Keza, gasb davası yerinde, emanet alma davası olsaydı yine böyle olurdu. Muhıyt'te de böyledir.
Bekir, Sa'd ile Zeyd'in elinde bulunan bir evi, kendisine ait olduğunu iddia eder ve bunu belgeler; diğerlerinin her birisi de "kendisinin olduğunu" belgelese; bu evin yarısı Bekir'e; diğer yarısı da Sa'd ile Zeyd'e hükmolunur.
Eğer Bekir, Sa'd'a karşı gasb veya emanet olduğunu iddia ederse; o zaman, dörtte birisi Zeyd'in kalanı da Bekir'in olur.
İki yabancı, bir şey hakkında münazaa ettiklerinde, onlardan birisi, diğerinin o şeyi gasbettiğini iddia eder" ve ikisi de hüccetlerini getirirlerse, bu durumda hakim gasb iddia edenin hüccetine göre hük-meylemez.
Eğer Bekir Sa'd'e karşı gasb iddia eder; Sa'd de Bekir'e karşı gasb iddia eder; Zeyd ise mutlak mülk iddia ederse; o zaman, yarısı Bekir'in, yarısı da diğer iki şahsın olur.
Eğer, Bekir, Sa'd'e karşı, Sa'd'de Zeyd'e karşı "mutlak mülk" iddia ederse; dörtte birisi Zeyd'in kalanı Bekir'in olur.. Eğer Bekir, Sa'd'e; Sa'd de Zeyde; Zeyd de, Bekir'e karşı iddiada bulunurlarsa; işte o zaman yarısı Zeyd'in, yarısı da Sa'd ve Bekir'in olur.
Eğer ikisi de Bekir'e karşı, gasb iddia ederler; o da Sa'd'e karşı iddia da bulunursa; Sa'd'ın elinde olanın yansı Zeyd'in olur. Zeyd'in elinde olan da, Bekir ile Sa'd'ın ortak malı olur. Kâfî'de de böyledir.
Şayet Sa'd, beyyine ibraz ederek: "Gerçekten o, benim evimdir. Zeyd, benden zoraki aldı." der; Zeyd de, —beyyine ibraz ederek: "Sa'd benden evimi zoraki aldı." der; Bekir de, —beyyine ibraz ederek: "Sa'd ve Zeyd evimi zoraki aldılar." derse; bu durumda evin yarısı Bekir'e; yarısı da Zeyd ile Sa'd'a hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.[21]
2- Mîras, Hîbe, Alış-Veriş Ve Benzeri Sebeblerle Eşya Hakkındaki Da'vâ
Bir şahsın elinde bulunan evi, iki kişi da'vâ eder ve her birisi: "Benimdir." diyerek "...babasından miras kaldığını" söyleyip; ona göre de beyyine ibraz ederse; taraflar tarih belirtmezler veya tarihleri müsavi olursa; ev ikisinin arasında hükmolunur.
Eğer tarih belirtirler ve birinin tarihi önce olursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre tarihi sonra olan şahsa hükmoîunur. Müntekâ'da da böyle zikredilmiştir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre tarihi önce, olan şahsa hükmolunur.
Keza, iki murisin mülkü, tarihlenmişse, bi'1-icma' tarihi önce olan murise hükmedilir. Hulâsa da da böyledir.
Biri tarihler de, diğeri tarih koymaz ise, bi'1-icma' aralarında yan yarıya hükmedilir. Kâfî'de de böyledir.
İkisinin birinde tarih olursa, bu tarih hariç (diğeri) içindir.
Eğer tarih önce ise bu şeyin, elinde bulunan şahsa hükmedilmesi daha evladır.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Vâsuf (R.A.)'a göre böyledir. İmâm Mubammed (R.A.)'e göre ise, hariç için hükmolunur.
Eğer biri tarih belirtir, diğeri tarih belirmezse bi'1-icma' harice hükmolunur.
Eğer bu şey ikisinin elinde bulunmakta ise, aralarında —yan yarıya— hükmoîunur. Bu, bi'1-icma böyledir. Ancak tarihi önce olan evladır. Hulâsada da böyledir.
İki kişi, bir şeyi, her birisi bir başka adamdan aldığım iddia ederler ve beyyineleri olursa, bu durumda hakim bu şeyi, bu iki kişiye müştereken hükmeder. Fetâvâyi Kâdîbân'da da böyledir.
Satın alış tarihlerini belirtip belirtmemeleri de müsavidir. Mnhıyt'te de böyledir.
Şayet, satın alış vaktini belirlemişlerse, önce satın alan şahıs evladır.
Zâhiru'r-rivayede böyledir.
Biri tarihi belirtir de diğeri belirtmezse, bu durumda, bi'1-ittifak aralarında müsavi olarak hükmedilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
İkisi, "bir kişiden aldıklarını" iddia ettikleri halde, tarih belirtmezler veya birisi belirtirse; aralarında —yarı yarıya— hükmedilir. Kâfî'de de böyledir.
Bu durumda her birisi muhayyerdir.
Eğer hakim onları muhayyer bıraktıktan sonra birisi razı olur ve diğeri kaçınırsa bu durumda, hakim, yarı yarıya hükmeder. Razı olan şahsa da ancak, yarı hisse vardır. Muhiyt'te de böyledir.
Onlardan birisi, tarihini önce korsa, bu durumda tarihi önce koyan şahsa hükmedilir.
Bu bi'1-ittifak böyledir.
Eğer biri tarih kor, diğeri ise tarih koymazsa işte o zaman, o şey bi'1-ittifak tarih belirten şahsındır. Ancak, ayn, bu iki şahsın elinde olursa, aralarında —yarı yarıya— hükmedilir.
Ancak birinin tarihi önce olursa, o takdirde, onlardan tarihi önce olan şahsa hükmolunur.
Eğer eşya, ikisinin elinde ise, işte o zaman elinde olan tarih belirtsin belirtmesin, o şey elinde olan içindir. Eğer haricin (diğerinin) tarihi önce ise, ona hükmedilir. Kâfî'de de böyledir.
Bir adamın elinde bir ev bir de köle bulunur, iki kişi beyyineleriyle gelerek, herbirisi, "ev ile birlikte, köleyi satın aldıklarım" iddia ederler; ev ve köle elinde bulunan şahıs da bunları inkar ederse; bu durumda hakim evi ve köleyi aralarında hükmeyler.
İkisi için de muhayyerlik vardır. Eğer ikisi de akdi (= sözleşmeyi) seçerlerse, evi de köleyi de yarı yarıya alırlar. Eğer feshini seçerlerse, evi —aralarında— yarı yarıya; kölenin de kıymetini —aralarında— yarı yarıya alırlar.
Eğer, birisi evin tamamını almak isterse, hakim aralarında hüküm verdikten sonra, o, bu isteğini gerçekleştiremez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer ev iki iddiacının elinde ise, mesele hali üzerine bakidir. Cevap da aynıdır. Eğer ev, iddiacıların birinin elinde ise, mesele hali üzerine bakidir. Fakat şahitler şehadette bulunurlar ve "evi teslim aldığını' söylerlerse, hakim evi ona hükmeyler. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Davalı (= müddeâ aleyh), mah elinde bulunduran şahsa: "Eğer malı teslim, etmezsen, başka bir davacı beyyinesiyle hak sahibi olur. Ben de sana ev için müracaat ederim." derse, bu sözüne iltifat edilmez. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer ev, ikisinin elinde bulunur, bunlardan birisi tarih kor, diğeri koymazsa, ev tarih koyana hükmedilir; köle ise, ikisinin arasında kalır. Kâfî'de de böyledir.
Eğer şahitler, onlardan her birinin satın ve teslim aldığına şehâdette bulunurlar veya satıcının teslim alışına şahitlik yaparlarsa; onlardan birinin tarih koymuş diğerinin koymamış olması halinde ev satıcının elinde ise; tarih sahibi evlâ olur.
Eğer ev tarih belirtmeyenin elinde ise, kabza evlâ olan işte odur.
Eğer ev, iki müşterinin elinde olur ve onlar satın aldıklarını veya satıcının kabzı ikrarını beyyinelerler; onlardan birinin şahitleri tarih belirtir, diğerin şahitleri tarih belirtmezse; ev aralarında yarı yarıya hükmolunur. Köle de onların olur. Bunlar, önce olduğu gibi muhayyerdirler.
İmâm Muhammed (R. A.) şöyle buyurmuştur:
Kabz tarihi, bu gibi yerlerde, satın alım tarihidir.
Hatta, ev satıcının elinde olmuş bulunsa ve İddiacıların her birerlerinin şahitleri, "satın alış ve kabze" şehadette bulunsalar ve kabzın tarihini belirtseler, satın alış tarihini ise belirtmeseler ve birinin tarihi de daha önce olsa, bu durumda Önce olan kabz (= teslim alış) tarihi evîâ olur.
Keza, bu ev, vakit bildiren şahsın elinde olursa, önce olan vakit sahibine hükmolunur.
Eğer onlardan birisi, kabz hakkında tarih belirtir; diğeri belirtmez, ev de satıcının elinde bulunursa, bu durumda, belirlenene hükm olunur.
Eğer ev, tarih belirtmeyenin elinde ise, işte o evlâdır.
Bunların tamamı köle dâvâlının (= iddialının) yanında bulunduğu zamandır.
Fakat köle, davacıların (= iddiacıların) elinde olur, ev de davalının elinde bulunursa, mes'elenin geri kalan kısmı hali üzredir; Ev de, köle de aralarındadır. İkisi de muhayyerdirler: Eğer sözleşmeyi ikiside imza etmişse, ev aralarındadır. Eğer sözleşmenin bozulmasını ihtiyar ederlerse, köle de aralarında yarı yarıyadır. Davalı onun kıymetini onlara borçlanmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir şahsın elinde bir köle bulunur; başka*bir şahıs da bu köleyi —beyyinesiyle— köle elinde olan şahsa bin dirhemle bir ntıl içki karşılığında satarsa, o bu köleye sahib olur. Başka bir şahıs da, —beyyinesiyle— bu köleyi, elinde bulunduran şahsa bin dirhemle bir domuza satar; köle elinde bulunan şahıs da, bunların ikisinin de davalarını inkâr ederse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Bu köle, iddia sahiplerine —yan yarıya— iade edilir. Köle elinde bulunan şahıs da, kölenin kıymetini —yarı yarıya— onlara tazmin eder." buyurmuştur.
Keza, onlardan her birisi, köle elinde olana fasid satışla sattıklarını beyyineîeseler hüküm yine aynıdır.
Eğer, bu köle, müşterinin elinde ölürse, onun üzerine iki kıymet vardır. Muhıyt'te de böyledir.
Bu, iddiacıların köle yanında bulunana karşj beyyine ibraz eyledikleri zaman böyledir.
Eğer onlardan her birisi satış ve köleyi teslim alışa beyyine ibraz ederlerse, bu kölenin durmakta olması halinde onu, aralarında yarı yarıya alırlar; başka bir şey gerekmez.
Eğer köle ölmüşse, bu durumda onlar, kıymetini aralarında alırlar. Başka bir şey gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın elinde bulunan bir köleyi, iki şahıs iddia edip, her ikisi de "o köleyi, müşteriye yüz dirheme belirli bir müddete kadar muhayyer olmak üzerine sattıklarına dair" beyyine ikame ederler; köle elinde bulunan şahıs da, ikisinin de da'vasını inkar ederek, "Bu kölenin, kendisine ait olduğunu" söylerse;- bu durumda köle elinde bulunan zat muhayyerdir. Köleyi, bu iki şahıstan dilediğine reddeder. (= geri verir) Diğerinin de parasını verir. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adamın yanında bir köle bulunur, iki kişi de, —beyyineleri ile— "o kölenin, kendilerine ait olduğunu ve üç gün muhayyer olmak üzere, köleyi elinde bulunduran şahsa sattıklarını" söylerlerse; satışı infaz etmişler veya birisi infaz etmiş diğeri de buna razı olmuşsa, müşterinin, onların her birine, bin dirhem vermesi gerekir.
Eğer birisi infaz etmiş diğeri bozmuşsa; izin veren şahsa, parasının yarısı verilir. Bozan şahsa ise, kölenin tamamı verilir.
Eğer ikisi de satışı infaz etmemişlerse, onlardan herbirisi, kölenin yarısını alır. Müşteriye başka bir şey gerekmez.
Eğer beyyine ikâme edemezler, ancak, köle elinde bulunan onları doğrular, fakat hangisinin önce verdiğini bilmezse, satışı infaz etmiş olmaları halinde onlardan her birisi bin dirhem alırlar.
Eğer satışı infaz etmemişler ve müddet de geçmiş ise, köleyi aralarında yarı yarıya alırlar. Müşteri her birine, kölenin yarı kıymetini borçlanır.
Eğer birisi infaz etmiş de, diğeri infaz etmemişse, infaz eden bin dirhemin tamamını alır. İnfaz etmeyen ise, kölenin tamamını alır. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Hişâm'ın Nevâdiri'nde şöyle zikredilmiştir: İmâm Muhammed (R.A.)'den sorduğum bir suale şu cevabı aldım: — Bir adamın elinde bir köle bulunduğunda başka birisi "onu, köle yanında bulunan şahıstan bir sene önce, bin dirheme satın aldığını" iddia ediyor; başka bir adam da, —beyyinesiyle— "köle yanında bulunan şahıstan, o köleyi, beş ay önce, yüz dinara satın aldığını" iddia ediyor; köleyi yanında bulunduran şahıs da: "Ben, yüz dinarm sahibine sattım." diyor; hakim bu köleyi, bin dirhemin sahibine hükmeder ve bu köleyi, ona teslim ettikten sonra da, müşteri onda bir kusur bularak hakimin hükmeylediğine geri verdi; yüz dinarm sahibi gelerek: "Ben, köleyi alacağım. Çünkü sen benim satın alışımı ikrar eyledin." der; köle elinde bulunan şahıs da buna razı olmaz; hakim de: "Benimle senin aranda olan akid bozuldu." derse; bu durumda kölenin sahibinin sözüne itibar edilmez. Köle de, —satışın yüz dinarla bozulması sebebiyle— bin dirhemin sahibine hükmedilmez. Yüz dinarın sahibi, satıcım ikrarı sebebiyle, köleyi alır.
Eğer satıcı, yüz dinarın sahibine: "Köleyi al." der, o da almaza; bu durumda köle satıcının olur.
Eğer, yüz dinarın sahibi, —hakim köleyi bin dirhem sahibine vermeye hüküm verirken ayağa kalkarak: "Gerçekten, aramızda olan alım satımı feshettim." derse; bu fesh olmaz. Ancak satıcı: "Ben de bunu kabul ettim." derse veya hakim aralarında olan akdi bozarsa, o zaman sözleşmeleri bozulmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Yabancı birisi ve köle elinde bulunan şahıs, bir cihetten, "bu kölenin kendilerinin olduğunu" iddia ederler; tarihleri de ayni oİur veya hiç tarihleri olmazsa; yahut birisinin tarihi olursa, bu durumlarda köle yanında buluna:, şahsım ki ivJa olur.
Her ikisi de tarih belirtirler ve birinin ki önce olursa, önce oları evlâ olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimse, elinde bulunan bir evi, "Zeyd'den satın aldığını" iiddia ve bu hususta beyyine de ibraz eder; evi elinde bulunduran şahıs da, —beyyinesiyle— "Zeydden satın aldığını" iddia ederse, ev elinde olmayan şahsın tarihi önce olması halinde ev ona hükmolur.
Eğer paraları, hakimin yanında, —satıcının ikrarıyla veya hakimin muayenesiyle— sabit olmuşsa, bu durumda da hakim evi, ev yanında olmayan şahsa, teslim eder.
Bu durumda ev elinde olan şahsın bu evi elinde tutmaya hakkı olmaz. Böylece nakdin satıcıya ödenmesi sağlanmış olur.
Eğer nakit —satıcının ikrariyle veya hakimin muayenesiyle— sabit olmazsa, bu durumda hakim bu evi elinde olmayana —parasını ödeyene kadar— teslim etmez.
Şayet evin parası, hakimin yanında —satıcının ikrarı veya kendisinin muayenesiyle sabit olmamışsa, ev elinde olmayanınkinin sabit olmaması halinde, hakim, evi —parasını ödeyene kadar— ona teslim etmez.
Eğer paralar ayrı iki cins iseler, bu durumda hakim, ev elinde olana ev elinde olmayandan aldığı şeyden bir şey vermez. Çünkü satıcı, hazır ise, —satıcının rızası olmadan— onun alması doğru olmaz.
Keza, eğer satıcı yoksa; hakimin vermesi doğru olmaz.
Eğer evin parası bir cinsten ise, bu durumda hakim, —aldığından,— hakkının tamamını verir. Sonra, bir şey artarsa, onu satıcı için elinde tutar.
Eğer ev elinde olanın borcundan bir şey kalırsa, —satıcı hazır ise— satıcıya tabi olur.
Bu ev elinde olanın nakdinin, satıcının ikrariyle.veya muayenesiyle hakmin yanında sabit olması halinde böyledir.
Fakat ev elinde bulunan şahıs beyyine ikame ederek: "Evin parasını, satıcıya nakden verdim." derse, beyyinesi dinlenmez.
Şayet ev, elinde bulunduran şahsın yanında, bağış, sadaka veya bedeli ödenmeyen satışla durmakta olur ve beyyine ibraz ederek, "Zeyd"den satın aldığını" iddia ederse, bu ev, elinde olmayana hükmo-lunur ve ona verilir. Ve ondan satıcı, için parası alınır. Ev elinde bulunan şahsa, bundan bir şey verilmez. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer kavuştukları mülk hakkında, iki yönden iddia ederlerse, o zaman, ev elinde olmayan şahsa hükmedilir. Zehıyre'de de böyledir.
Ev elinde bulunan şahıs bir cihetten kavuştuğu mülkü iddia ettiğinde, ikisi de tarih belirtmezler veya ikisinin de tarihi aynı olur yahut onlardan birisi tarih belirtirse, ev aralarında hükmedilir.
Eğer ikisi de tarih belirtirler ve birisi önce olursa; tarihi önce olana hükmedilir.
Şayet ikisi de, iki cihetten eve kavuştuklarını iddia ederlerse —tafsilatıyle— yine böyledir. Zehıyre'de de böyledir.
Evi elinde bulunduran şahısla, diğer bir şahıs, "onu iki kişiden satın aldıklarım" iddia edip ikisinin de tarih belirtmeleri halinde birinin tarihinde hata olsa (Şöyleki: "İddiacı: "(= Müddeî) Zeyd'den, o evi bir sene önce aldığını" iddia ederek beyyine ibraz eder; ev elinde bulunan şahıs da —beyyinesiyle—: "O evi, Amir'den satın aldığını, alalı da bir sen veya:daha fazla olduğunu..." iddia eylese) bu durumda, davacının (= müddeînin) beyyinesi kabul edilir.
Keza, davalının şahitleri şehadette bulunurlar ve: "Gerçekten bu evi filandan, bir sene veya iki sene önce satın aldı." derler ve fazlalık hususunda şek ederlerse; bu durumda ev, ev elinde olmayan şahsa hükmedilir. Füsûlü'I-Imâdiyye'de böyledir.
Bir adamın elinde bir ev bulunur, bir başkası da "onu, ev elinde olan şahıstan satın aldığını" iddia eder; ev elinde olan. da, "o evi, başkasından satın aldığını" iddia eder; ikisi de beyyine ibraz ederler; ikisinin de tarihleri olmaz; şahitler de evin teslim alındığına şahitlik yaparlar veya yapmazlar ve bu ev, elinde olan şahsa hükümsüz olarak, teslim edilirse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre beyyinelerî batıl olur.
Eğer beyyineler paranın peşinen ödendiğini açıklıyorlarsa maksad hasıl olmuştur. Eğer, bunu açıklamiyorsa, işte o kısasdır. İmâm Muhammed (R.A.)'in yolu, parasının verilmesidir. Kâfî'de de böyledir.
Eğer beyyinelerde, akar hakkında vakit belirtilmiş; kabz ise tesbit edilmemişse; ev elinde olmayanın vaktinin önce olması halinde bu ev, ev elinde olana hükmolunur.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.
Eğer, kabzı (== teslim almayı) tesbit etmişlerse, yine bu ev, elinde olana hükmedilir. Eğer, ev elinde bulunan şahsın vakti önce ise, iki yönde de ev, elinde olmayan şahsa hükmedilir. Hidâye'ye de de böyledir.
Bir adam, başka birinin elinde bulunan, "bir evin —beyyinesiyle— kendi evi olduğunu ve onu ev elinde olan şahsa bin dirheme sattığını" iddia eder; ev elinde olan da —beyyinesiyle— "o evin, kendi evi olduğunu ve bu iddiacıya bin dirheme sattığını*' iddia ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kıyasları, bunların beyyineler inin batıl olmasıdır. Muhiyt'te de böyledir.
Zeyd’in elinde bir ev bulunduğunda, Amr, "onu, Bekir'e, bin dirheme sattığını" belgeler; Bekir'de, "onu, yüz dinara sattığını" belgeler; Zeyd ise, bunların tamamını inkar ederse; ev iki iddiacıya hükmedilir. Paraları hususunda bir hüküm verilmez. Kâfî'de de böyledir.
Muhammed isimli bir adamın elinde bir ev bulunur; adı Bekir olan bir yabancı, "o evi, bir kadından bin dirheme satın aldığım" belgeler; kadın da bu evi, Bekir'den bin dirheme aldığını" belgeler; ev elinde bulunan şahıs da "Bekir'den satın aldığını" belgelediği halde, teslim aldığını ve tarihini söylemezse bu durumda Muhammed'in beyyinesi makbuldür. Ve bu evi, onun, Bekir'den satın aldığma'hükmedilir.
Bekir'in ve kadının beyyineleri batıldır.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.
Eğer ev, Bekr'in yanında olsaydı mes'ele hali üzere olduğu gibi cevab da aynıydı. Yani evin, Muhammed'in yanında"olması gibiydi. :
Şayet ev, kadının yanında olsaydı, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve; İmâm Ebû Yûsuf (R. A,)'a göre bir şey hükmedilmezdi ve ev onun elinde bırakılırdı. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Şahitler, akde (= sözleşmeye) ve kabza (= almaya) şahitlik yaparlar; ev de Muhammed'in yanında bulunursa mes'elenin kalan kısmı hali üzredir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu evi Muhammed'in satın aldığına hükmedilir. Bekir'in ve kadının beyyineleri batıl ( = geçersiz) olur.
Bu ev, Bekir'in yanıda olsaydı, cevap yine aynısıydı.
Ancak, bu ev kadının yanında olsaydı, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre Mühammed ve Bekir'in beyyineleri kabul edilir; kadının beyyinesi ise kabul edilmezdi. Mumyt'te de böyledir.
Hür bir adamın elinde, bir köle bulunduğunda, bir mükâtep —beyyinesiyle—, "onun kendi kölesi olduğunu ve şu kadına, onu bin dirheme sattığını" iddia edip, kadın da "satın aldığına dair," beyyine ibraz eder ve o mükâteptden, "on kür buğdaya satın aldığını" söyler; hür adam da —beyyinesiyle— "onu, mükâtepden satın aldığını" söylediği halde, teslim aldığını söylemezse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ev, o hür için hükmolunur. Ve bu durumda kadının ve mükâtebin beyyineleri batıl olur.
Eğer bu köle, mükâtebin elinde olsaydı İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ye İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre hür şahsın satın aldığına hükmedilirdi.
imâm Mühammed (R.A.)'e göre kadının yanında, olsaydı, bir şeyle hükmedilmezdi. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Şahitler akd (= sözleşme) ve kabza (= teslim almaya) şehadette bulunduklarında köle, hür olan zatın yanında olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre kadınla mükâtebin beyyineleri batıl; hür olanın beyyinesi ise makbuldür.
Eğer köle, mükâtebin elinde olsaydı, geri de kalan mes'ele hali üzere olurdu.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre mükâtebin beyyinesi, kadına karşı; kadının beyyinesi de mükâtebe karşı batıldır.
Hür olan adamın, mükâtebe karşı beyyinesi caizdir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet hür olan zat, "o köleyi, mükâtebe, yüz dinara sattığını" iddia ederse; mes'ele hali üzeredir.
O köle hür olanın yanında olur da, şahitler kabzı (= teslim almayı) söylemezlerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a .göre hür olan zatın satışına hükmedilir.
İmâm Mühammed (R. A.)'e göre de böyledir.
Şayet köle, mükâtebin yanında olursa, iki İmâm'a göre de böyledir.
Eğer köle, kadının yanında ise, hür olan zatın mükâtebe sattığına hükmedilir. Eğer şahitler "satılanın ve bedelinin teslim alındığım" söylerler; satılan da hür olan zatın yanında olursa; mükâtepden satın: aldığına hükmedilir. Ve ona teslim edilir.
Bu, iki imama göre de böyledir. Mükâtebin yanında olsa da aynıdır.
Eğer kadının yanında olursa, köle onun yanında bırakılır.
Kadının ve mükâtebin beyyineleri batıl olur ve parası mükâtebe karşı hür olana hükmedilir. Bu, iki imam'a göre de böyledir. Serahsî'nin Muhaytı'nde de böyledir.
İki adam, bir kadının nikahını iddia ettiklerinde, ikisi de beyyine ibraz ederlerse, hiç birine hükmedilmez. Ancak kadın, onlardan birisini, ikrar ederse, o zaman hükmedilir.
Bu, tarih olmadığı zaman veya ikisininde tarihi aynı olduğu zaman böyledir.
Eğer tarihleri; bulunur ve birinin ki önce olursa; işte o evladır.
Eğer birinde tarih olur; kadın ise, diğerinin yanında bulunursa; yanında bulunduğu şahıs daha evlâdır.
Şayet kadın, birisini ikrar eder; diğerinin de tarihi varsa; bu durumda kadın, ikrar eylediğinin karışıdır.
Bunların tamamı, kadın sağ iken böyledir.
Fakat, kadın öldükten sonra, hangisinin tarihi önce ise, ona hükmedilir.
Eğer tarihleri müsavi olur veya tarihleri bulunmazsa nikah aralarında hükmedilir ve ikisine de yarı mehir gerekir. Kocanın mirasına da varis olur.
Eğer bir de çocuk doğurursa, çocuğun nesebi ikisinden sabit olur. Ve o çocuk, iki babanında tam mirasına varis olur. O iki baba da o çocuğun bir baba gibi mirasına varis olurlar. Hulâsada da böyledir.
Mal elinde olan şahısla beraber diğer şahıs tarihsiz olarak, "Mutlak nikâha" beyyine ibraz ederlerse, zi'I-yede hükmolunur.
Eğer hakim, —beyyinesi sebebiyle— zi'l-yed olmayana hükmeder; sonra da zi'l-yed beyyine ibraz ederek iddiada bulunursa, ona hükmedilir mi?
Bunda ihtilaf vardır: "Zi'1-yedin beyyinesi dinlenir." diyenlere göre, hariç bundan sonra "onu nikahladım." diye beyyine ikame ederse, zi'Iryedden önce olması halinde ona hükmedilir. Ftisûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Başkasının elinde bulunan bir kadının nikahını, birisi iddia eder, kadın da iddiacıyı ikrar eder; her ikisi de tarihsiz beyyine ibraz ederlerse, bazı alimler: "Bu kadın, elinde olanın haricindeki iddiacıya hükmedilir. İkrarı sebebiyle böyle olur." demişler; bazıları da: "Zil-yed'e hükmo-lunur." buyurmuşlardır. Füsûlü'I-Usturûnî'de de böyledir.
iki kişiden her biri, "Bir kadının, nikahım" iddia eder; bu kadın ise, ikisininde yanında bulunmaz; ancak onlardan birisi ikrar ederse; bu kadın, ikrar eylediği adama hükmedilir.
Bundan sonra, diğer adam beyyine getirerek, —kadının kendi nikahlısı olduğunu— bu durumda iddia ederse, beyyine sahibi, daha evla olur.
Kadın, bu iki erkekten birini ikrar ettikten sonra, ikisi de beyyine ibraz ederler; vakit belirtirlerse, önceki evla olur.
Eğer vakit belirtmezlerse, kadının tezkiye elyediği evladır.
Eğer kadın aralarında bir tezkiyede bulunmaz veya ikisini de tezkiye ederse bazı alimlere göre, nikahını önce ikrar eylediği evla olur. Bazılarına göre, ikisine de hükmedilmez. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
İki kişi, bir kadının nikahını iddia ettiğinde, bu kadiri ikisinin yanında olmaz; ve ikisi de tarihsiz beyyine ibraz ederlerse, kadından sorulur; eğer, ikisinden birini ikrar etmezse, ikisinin beyyineleri de batıl olur.
Sonra, onlardan birisi kadının kendisini ikrar eylediğini beyyine-lerse, nikah ona hükmolunur.
İki kişi, bir kadının nikahını iddia ettiklerinde, kadın bunu inkar eder ve ikisinin de yanında olmaz; bunlardan birisi nikahına beyyüne ibraz eder; diğeri de hem nikahına beyyine ibraz eder hem de kadının ikrarını belgelerse; nikahını ikrar eden kimsenin beyyinesi tercih edilmez. Füsûlü Üstürûşnî'de de böyledir.
İkisi de beyyine ikame ettikten sonra, birisi ölür, kadın da ölenin
nikahını ikrar ederse; bu ikrarı sahih olur ve ona mehri ve mirası hükmedilir.
Keza, bu iki kişi beyyine ikame ederek nikah ve duhûlü de söylerler; kadın da birisinin önce dahil olduğunu ikrar eylese, işte o evladır.
Eğer ikrar etmezse, araları ayrılır ve her birine duhûl sebebiyle, mehr-i müsemmâ ve mehr-i misilden azı vardır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bu şahıslardan birisi, davada teferrüd eder. (= yalnız kalır) kadın da onu inkar eder; adam beyyine ibraz ettiği için, hakim de ona hükmeder; sonra da diğeri aynı şekilde yaparsa, ona hükmedilmez. Ancak, onun şahitleri, "daha önce" diye vakit belirtirler ve öyle şehadette bulunurlarsa o müstesnadır.
Keza, kadın, bir adamın yanında bulunur, nikahı da açık olursa, diğerinin beyyinesi kabul edilmez. Ancak yukarıda geçen şekil üzre olursa, o müstesnadır. Hİdfiye'de de böyledir.
"Nikahı iddia eden iki kişinin şahitleri de oldu." diye şehadette bulunduklarında, kadın bunlardan birisinin yanında olur veya onlardan birinin şahidi, duhûl üzere şehadette bulunur; diğeri de: "Onu nikahladım." diye beyyine ibraz ederse, bu beyyinesi kabul edilir.
Şayet iki bacıdan her birisi, "bir adamın, kendilerini nikah' elyediğini" söylerler; o adam da bunu inkar eder ve o bacılardan birisi, onun: "Gerçekten, bin dirheme kendini nikahlamış olduğu" hususundaki ikrarını beyyineler; diğeri de, —beyyine ibraz ederek—" onun "kendisini yüz dinara nikahladığını ikrar ettiğini ve kendine dahil olduğunu" söylerse, beyyinelerin ikisinin de adil olması halinde, hakim aralarını tefrik eder (= açar, ayırır.) Ve her birerlerine, şahitlerin şehadet eylediği malı (mehri) hükmeder.
Buistihsandır.
Eğer onlardan birisi, "duhûl ettiğine ikrar ettiği hususunda beyyine getirir; diğerinin ise duhûlünü ikrar üzerine beyyinesi olmaz fakat, nikahına beyyinesi olur; adam da bunların hepsini inkar ederse; t»u durumda hakim, dahil olunana nikahı hükmeder. Mehri de şahitle*%ı şehadetleri gibidir. Çünkü duhûl nikaha sebebdir.
Şayet, ikiside "duhûlü ikrarını" beyyineleyemeseler bu durumda ayrılır. Nısıf mal (mehrin yarısı) aralarında hükmedilir. Dirhem iddiasında bulunana, dörtte bir dirhem; dinar iddia edene de dörtte bir dinar hükmedilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın: Amr nikahladıktan sonra, Zeyd nikahladı." der ve iki kocada, o kadını nikahını iddia ederlerse; bu durumda o kadın, Zeyd'in karışıdır.
Bu, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.
Fetva da bunun üzerinedir. Fiisûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Sahih olanda budur. Çünkü, kadının: "Zeydi nikahladım." demesi, ondan nikahı ikrardır ve bu ikrar sahihdir. Bu durumda kadının "Amr'i nikahdan sonra..." demesi öncekini ibtâldır. Serahsî'nin Mııhıytı'nde de böyledir.
Bir kadın hakkında iki adam, —beyyineleri ile: "Gerçekten o kadın, bin dirheme mal mukabili boşandı." diye idida ederler ve "kadının, bunu ikrar ettiğini" söylerler, fakat vakit bildîrmezlersö, kadın, onlardan herbirine malını verir.
Eğer vakit bildirirlerse, vakti evvel olanın malını verir; vakti sonra olanın malı batıl olur. Muhıyt'te de böyledir.
Necmü'd-dîn en-Neşefî'nin Dava kitabında şöyle zikredilmiştir:1 Bir adam, bir kadının kendi karısı olduğunu iddia eder; kadın da "onun karısı olduğunu" iddia eder; fakat "boşadığını, iddetin de bittiğini" söyler ve "ikinci kocaya vardığını" bildirir ve onun yanında olur; ikinci adam da "onu nikahladığını" iddia edip, öncekinin nikahını da talakım da inkar ederse; kadından boşandığına dair belge istenir. Eğer aciz olur, belge ibraz edemezse, önceki kocasına "boşayıp boşamadığına dair" yemin verilir. Ve o kadınla, ikinci kocanın arları da ayrılır. Füsûlü'l-Imâdîyye'de de böyledir.
Bir adam, bir kadını nikahladıktan sonra ona: "Filan şahıs, benden önce, senin kocan idi. O, seni boşadı. İddetin bitti. Ben de seni nikahladım." der; kadın ise: "Önceki beni boşamadı." derse, araları açılmaz. Ancak, —önceki koca olan— filan şahıs gelir de, talakı inkar ederse; aralan açılır ve kadın öncekinin olur.
Eğer önceki koca nikahı da, talakı da ikrar ettiği halde kadın talakı inkar ederse; bu durumda talak vaki olur. Bu vakitten itibaren iddet isayılmaya başlar. Kadinla diğerinin aralan ayrılır. : Eğer kadın, tamamını doğrularsa, bu durumda diğerinin karısı olur.
Eğer kadın öncekinin nikah ve talak ikrarına inkar ederse, diğerinin bu durumda kadın karışıdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer koca, kadına: "Senin, benden önce kocan vardı. O seni boşadı. İddetin bitti." der; kadın ise talakı inkar eder; bir adam da gelerek, "kadının kocası" olduğunu iddia eder; ikinci adam da onu inkar ederse ikincinin sözü geçerli olur. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Bir adam, bir kadın aldıktan sonra, başka bir adam gelerek, "onun kendi karısı olduğunu" iddia eder; davalı da (= iddia olunan da): "O, senin karındı. Fakat sen, onu İki sene önce boşadın. İddeti bitti. Ben de nikahladım." der; davacı da (- iddiacı da)"bunu inkar ederse; "kadını, iddiacıya vermesi" o adama emredilir..
Şayet: "Evet ben boşadım. Fakat, sonra yine nikahladım." derse; bu durudma kadın, davalının (= -iddia olunanın) yanında bırakılır.
Eğer davacı (= müddeî) talak-ı inkar eder da'vali da (= iddia olunan da) beyyine ibraz ederek: "Onu, iki sene önce boşadın. Ben de onu nikahladım." derse, hakim talak ile hükmeder. İddet ise, talak vaktinden başlar. Füsûlü'l-Etturuşniyye'de de böyledir.
Bir adamın evinde bir kadın bulunur ve bu şahıs: "Bu kadının, kendi karısı olduğunu" iddia eder; başka birisi de "onun, kendi karısı olduğunu" iddia ederse; kadın onu doğrulasa bile, İmam Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre kadın evinde olan şahsın sözü geçerli olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, beyyine ibraz ederek "gerçekten, o kadının kendi nikahlısı olduğunu, zi'1-yedin yanında haksız olarak durduğunu" iddia eder; zi'î-yed de: "...karimdır." der; kadın da zi'1-yedi tasdik ederse; bu 'durumda da kadın, zi'l-yed olmayana hükmedilir.
Eğer zi'l-yed de nikahına belge gösterir fakat, tarihi olmazsa yine, onun beyyinesi evlâdır. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam,..bir kadına: "Sen küçükken, baban nikahladı." der; kadın da: "Bilakis, ben büyükken nikahladı. Ben razı olmadım." derse, bu durumda kadının sözü geçerlidir. Beyyineye gelince, bu durumda kocanın beyyinesi geçerli olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da ve Muhıyt'te de böyledir.
Bulûğa erişmiş bir kız, buluğdan sonra nikahın reddine dair: beyyine ibraz, eder; kocası da beyyinesiyle, "onun, buluğa eriştikten sonra sükût ettiğini söylerse; beyyinesi kabul edilir. Füsûlü'l-Üstürûşniy-ye'de de böyledir.
Karı-koca, doğumdan sonra, nikahın fasid veya sahih olduğu hususunda, münazaa ederler; koca, "fasid" diye iddia ederken, kadın da sahih der; her ikisi de beyyine ibraz ederse; fesadını iddia edenin beyyinesi kabul edilir. Beyyinesi fesâd kabul edilirse; iddet nafakası düşer. Bu durumda, çocuğun nesebi —nasıl olursa olsun—sahihtir. Fü-sûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir erkek ve bir kadının ellerinde bir ev bulunur ve kadın, —beyyine ibraz ederek— evin, kendisinin olduğunu" iddia eder ve "erkeğin de kendi kölesi olduğunu" söyler; adam da —beyyinesiyle "evin, kendisinin olduğunu; kadının da karısı olduğunu" iddia eder ve "onu bin dirhem karşılığında nikahladığını ve bunu da verdiğini" söyler fakat kendisinin hür olduğunu isbat edemezse, o zaman, ev kadına hükmedilir; adam da kadının kölesi olur.
Şayet hür olduğunu isbat ederse, mes'ele hali üzeredir ve kadın onun karısı olarak hükmedilir. Ev ise kadına hükmedilir.
Eğer her ikisininde beyyinesi yoksa, ev kocaya hükmedilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bişr, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Kadın ve koca, kadınlara ait eşyada ihtilafa düştüklerinde, kadın, —beyyine ibraz ederek—: "Eşyalar benimdir." der ve "adamın da kölesi olduğunu" söyler; adam da —beyyinesiyle— "Eşyaların kendisine ait, kadının da kendi karısı olduğunu; onu, bin dirheme nikahladığını" iddia eder ve o bin dirhemi de peşin ödediğini söylerse; bu durumda, o adamın, kadının kölesi ve eşyaların da kadının malı olduğuna hükmedilir.
Eğer adamın şahitleri, ''onun aslen hür olduğuna" şahitlik yaparlarsa; o kadının, onun karısı; eşyalarm da, onun eşyası olduğuna hükmedilir.
Bu, ev meselesine kıyasla böyle zikredilmiştir.
Uygun olanı ise, eşyaların kadına hükmedilmesidir.
Eğer böyle ihtilafa düşerler ve eşya da kadının yanında olur ancak, bu eşyaların bir misli de erkeğin yanında olursa nikahla hükmedilir. Adam azad edilmiş olur.
Kadınlara ait eşyalardan herbirinin elinde olan, diğerine hükmedilir- İster erkeğin eşyaları olsun; isterse, kadın eşyaları olsun fark etmez.
Eğer eşya hassaten birinin elinde bulunuyorsa, iddia sahibinin beyyinesi geçerlidir. Zehıyre'de de böyledir.
İbnü Şüca\ Nevâdir'de şöyle buyurmuştur:
Bir adam, beyyine ikame ederek, "bir evin kendi evi, kadının da cariyesi olduğunu" iddia eder; kadın da -^beyyinesiyle— "evin kendine ait olduğunu; o adamın da kölesi olduğunu" iddia eder; bu durumda bu ev, hiç birinin değilse; ev ikisinin müşterek malı olur.
Eğer bu ev, bunlardan birisinin elinde bulunmakta ise, onun elinde bırakılır.
Bu şahıslardan her ikisinin de hür olduğuna hükmedilir. İkisinin de beyyineleri kabul edilmez; muhatabının köle ve cariye olduğuna dair iddiaları reddedilir.
"Uygun olanı, eğer ev birinin elinde bulunuyorsa, diğerinin beyyi-nesiyîe hükmolunmaktır. Çünkü, onun beyyinesi mutlak mülk beyyine-sidir. Diğerinin beyyinesinde arıza yoktur." denilmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, bir kadına karşı iddiada bulunarak "onun kendi karısı olduğunu" söyler; başka bir adam da —beyyinesiyle— "onun kendi cariyesi olduğunu" iddia eder; kadın da ikisine karşı beyyine ibraz ederek, "onların, kendisinin köleleri olduğunu" söylerse; bu durumda kıyasen kadinm onlara karşı olan beyyinesi kabul edilir.
Eğer onlardan her birisi, beyyine getiremezlerse, yemin verilmez. Bu durumda "kaçınıyor." diye de hükmedilmez. Cevâhirü'I-Fetâvâ'da da böyledir.
Bir adamın kölesi, hür bir kadını nikahladıktan sonra, "efendisinin, bu nikaha izin vermediğini" iddia eder; kadın da: "İzin verdi." derse, aralan fasledilir. (= açılır; ayrılır.) Mehrin ibtal edilmiş olması doğrulanmaz. Ve eğer kadına cima eyledi ise, onu (mehri) vermesi gerekir.
İddet içinde olduğu müddetçe de nafaka gerekir.
Eğer kadına cima yapmamış ise, nısıf mehir (= yarım mehir = mehrin yansı) gerekir.
Keza, "Efendim izin verdi mi? Vermedi mi? Ben bilmiyorum." derse hüküm yine böyledir. Füsûiü'Mmâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, bir kadına karşı "onu nikahgladığım" iddia edip, buna göre de beyyine ibraz eder; kadın da başka bir erkeğe karşı, —beyyinesiyle— "onun karısı olduğunu" iddia ederse; o erkek ise bunu inkar ederse, bu durumda adamın beyyinesi geçerli olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, bir kadına karşı, "onu nikahladığını" iddia eder ve bu hususta beyyine de ibraz eder; o kadının kız kardeşi de, —beyyinesiyle— "o adamın, kendisini nikahladığım" iddia ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) "Erkeğin beyyinesi kabul ediîir; kadının beyyinsi kabul edilmez. Kadının beyyinesinin vakti belirli erkeğiiıki ise belirsiz olsa, yine erkeğin davası caizdir. Ve bu erkeğin, o kadını nikahı sabit olur. Nikah iddia eden diğer kadının nikahı ise batıl olur. Onun için de kocaya nısıf mehir vardır." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, bir kadına karşı nikâh iddiasında bulunup bu hususta beyyine de ibraz ettiğinde o kadm da —beyyinesiyle— "bacısının, o adamın nikahlısı olduğunu" iddia eder; adam da bunu inkar ederek: "O, benim nikahlım değildir." derse; bu durumda hakim, hazırda olan kadının nikahına hükmeder; hazırda olmayana hükmeyiemez.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
Keza, hazırda olan kadın, —beyyinesiyle— "iddia sahibinin, hazırda olmayan kadını nikahladığına" dair ikrarını isbat ederse; bu durumda hakim bekler ve hazırda olanın nikahına hükmeyiemez. Fü-sûlü'l-lmâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, —beyyinesiyle— "bir kadının nikahım" iddia ettiğinde, bu kadın da, s'o erkeğin, anasını veya kızını nikahladığım" iddia eder ve beyyine ibraz ederek "...ona cima eyledi." veya "...öptü."-yahut "...şehvetle bağrına bastı..." veya "...şehvetle, fercine baktı." derse; hakim hemen hazırda olan kadınla, iddia eden adamın aralarını faşl eder. (= ayırır.) Hazırda olmayan kadının nikahına da hükmeyiemez. Füsûlü Üsturûşnî'de de böyledir.
Bir adamın, biri küçük, diğeri büyük, iki kızı olur; başka bir adam da —beyyine ibraz ederek— "büyük kızını nikahladığım" söyler; baba da —beyyinesiyle— "o adama, küçük kızını nikahladığını" iddia ederse; bu durumda kocanın beyyinesi geçerli olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kadın: "Dün, şu adamı nikahladım." dedikten sonra: "Şu —başka— adamı da bir sene önce nikahladım." derse; bu durumda o kadın, "dün nikahladım." diye ikrar eylediği adama hükmedilir.
Şayet şahitler "ikisine de ikrarına şahitlik yaparlar", kadın da bunun inkar ederse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Şahitlerden sorulur. Hangisinden önce başladı ise, ona hükmolunur" buyurmuştur.
Eğer kadın, ikisini de nikahladım. Dün şunu... bir sene önce de şunu." derse; bu kadın, "dün nikahladım." dediğinin olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, bir kadının nikahını iddia ettiğinde, o kadın, onu inkar eder ve "huzurda olan bir adamın nikahım" ikrar eder; ikrar olunan şahıs da onu doğrularsa; bu durumda iddia sahibi, beyyineye muhtaç olur.
Eğer beyyine ibraz edebilir ve iddiası sabit olursa bu durumda kendisine ikrar olunan şahıs beyyineye muhtaç olur. O da davacının ( = müddeînin) beyyinesinden sonra beyyine ibraz ederse beyyine ve ikrar sebebiyle mukarrun lehe evla olur. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
İbnü Semâa, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir adam, bir kadın hakkında iddia ederek, "onu, bin dirheme nikahladığını" belgeler; kadın da —beyyinesiyle— "yüz dinara niahladığını" iddia ederse; kocanın kölesi olan ve kadının da babası bulunan zat da, "onu, bir köle karşılığında nikahladığını" belgeier; kadının anası ve kocanın cariyesi de —beyyinesiyle—"onu rakabesine (= cariyesine) karşılık nikahladı." diye iddia ederse; bu durumda babanın beyyinesi ve ananın beyyinesi geçerlidir. Her ikisinin de rakabe-lerinin yarısına nikah caiz olur.
Eğer hakim, —kadın için,— yüz dinara hükmeder, sonrada baba iddiada bulunursa, mes'ele hali üzeredir. Hakim babanın sadakına ve mülkünden azadına hükmeyler. Önceki hüküm batıl olur.
Şayet koca, beyyine ibraz eder ve "o kadını, babasına karşılık nikah eylediğini" söyler ve babayı da azad eder; hakim de öyle hükmeder, sonra da kadın, —beyyinesiyle— "kendisini, yüz dinara nikahladığını" iddia ederse, beyyinesi kabul edilir ve ona, yüz dinarla hükmedilir. Baba da kocanın malından azad edilmiş olur. Veîası ise efendisinindir.
Şayet baba, beyyine ibraz ederek "kendisinin ıtkma karşılık nikah eylediğini" iddia eder; kadın da "mehrihin yüz dinar olduğunu" iddia eder; koca ise "bin dirheme nikahladığını" iddia ederse, bu durumda babanın beyyinesiyle hükmedilir. Kızının malından azat edilir. Sonra da, kadının anası —beyyinesiyle— "onu kendinin rakabesine karşılık nikahladığını" iddia ederse; bu kabul edilmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İki kız kardeş, bir adama karşı iddiada bulunurlar ve her birisi beyyinesiyle, "onun, kendisini önce nikahladığını" söyler; koca da, onlardan birisini doğrularsa, o, onun nikahlısı olur. Diğerinin beyyinesi ise batıl olur ve ona —cima' yapmamışsa— mehirden birşey verilmez.
Şayet koca: "Ben, onlardan birisini nikahlamadım." veya "İkisini de nikahladım/', "Fakat, hangisini önce nikah eyledim bilmiyorum." derse, "araları fasledilir. (= ayrılır.)" denilmiştir. Nısıf mehri aralarında pay ederler. Bunun için, kocanın onlardan birine cima etmemiş olması gerekir.
Alimler: "Bu, kocanın "ikisinide nikahladım." Fakat, hangisi önce bilemiyorum." dediği zaman böyledir. Fakat: "Ben, onların birisini nikahlamadım." derse uygun olan bir şey gerekmemesidir." demişlerdir.
Hsahh olan ise, bu iki bölümünde cevabının aynı olduğudur. Fetâ-vâ\i Kâdîhân'dada böyledir.
Bir kadın, bir adama karşı nikah iddia eder; koca da onu inkar enikten sonra ikisi de nikahlı olduklarını doğrulasalar; nikah sabit olma/. Çünkü önce koca inkar etmiştir. Füsûlü'l-Üsturuşniyye'de de
böyledir.
Bir adam, bir kadının nikahını beyyineler; kadın ise: "Benim başka kocam var. O, filan oğlu filandır. Ve filan beldededir." derse; bu durumdu kadının ikrarına iltifat edilmez. Nikahını belgeleyene hükmedilir, kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, bir kadının nikahını iddia ettiğinde, kadın bunu inkar der: l'akai başka bir adamı da ikrar etmez ancak sonradan hakimin hii/ıınmda ve başka bir mecliste, bunu ikrar ederse, kadının bu ikrarı sahih olur \e davası dinlenir.
lüer başka birisini ikrar ettikten sonra müddeîyi ikrar ederse, nıiiddeî hakkındaki bu ikrarı dinlenmez. Füsûlü'l-lnıâdiyye'de de binledir.
Bir kadın, bir adamın nikahını iddia ettiğinde, adam: "Ben nikah \;ıpmadım." der: sonra da: "Evet yaptım." derse; işte bu da caizdir. Mııhıyt ie de böyledir.
Bir kadın iddia ederek, "bir adamın, kendisini nikah eylediğini" «inler, adanı da bunu inkar eder; sonra da bu şahıs nikahı iddia edip, K-.\ıne de ibra/ ederse, bu durumda, bu şahsın beyyinesi kabul edilir.
Bir kiıme. "bir kadını, bin dirhem mehirle nikahladığını" iddia eder: kııdın d;ı bunu inkar eder ve adam, "onu, ikibin dirheme nikah eylediğini" belgelerse; bu belge kabû! edilir ve nikaha, iki bin dirhem olarak hükmedilir. Keza, "şu köleye karşılık nikah eyledim." diye beyyine ibra/ ederse; yine boy. inesi kabul edilir. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, bir kadına karşı nikahını iddia eder; kadın da: "Ben, karısı idim. Ölüm haberi verildi. İddet bekledim ve bu adamla nikahlandım." derse, bu durumda, o müddeînin karısı olur.
Şayet kadın: "Ben, bunun karısı idim, önceden..." dese ve kıssayı anlatsa, bu durumda o ikincinin karısı olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Ölüm günü, hakimin hükmü altına girmez ve bir adam, "babasının öldüğünü" iddia eder ve bu şekilde hükmedildikten sonra, bir kadın, "o ölüye karşı, o tarihten sonra, onunla nikahiandığım" iddia ederse, bu iddia dinlenir ve nikahla hükmedilir.
Kati günü, hakimin hükmü altına girer ve bundan sonra, başka birisi, "o gün babasını öldürdüğünü" söyler ve öyle hükmedilir, sonra da bir kadın, "babasının onu o gün ona nikahlamış olduğunu" iddia ederse, bu durumda davası dinlenmez. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, bir kadına karşı nikahını iddia ederek, O kadına: "Gerçekten senin kocan filan, seni boşadı. İddetin tamam olunca, ben seni nikahladım." dediğinde, kadın da: "Filan, beni boşamadi." der, davacı da (- müddeî de) beyyine ibraz ederek, "önceki kocasının boşadığını" iddia ederse, bu iddiası kabul edilmez.
Koca hazır olsa ve talakına beyyine ibraz eylese, bu kabul edilir. Sonra, duruma bakılır: Eğer "iddet bittikten sonra nikahladığını" belgelerse, nikah sabit olur. Füsûlü Üsturûşnî'de de böyledir.
İki şahıs bir hayvanın karnında olan yavruyu iddia ederek, tarih belirtirlerse, önceki tarih sahibine hükmoiunur. Bunun birinin yanında olması veya ikisinin yanında olması fark etmez. Keza üçüncü bir şahsın yanında olması halinde de fark yoktur. Çünkü, mana ihtilaf etmez. Tebyîn'de de böyledir.
Hayvanın yaşında ihtilaf edilirse, o iddiacıların arasında hükmoiunur. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer o hayvan, birisinin elinde ise; elinde olana hükmedilir.
Eğer hayvanın yaşında ihtilaf olursa, beyyinenin ikisi de batıl olur ve hayvan kimin elinde ise, ona bırakılır. Tebyîn'de de böyledir.
Esahh olan kavle göre, ikisi de batıl olmaz. Bilakis ikisinin arasında hükmedilir.
Sahibü'I-yed olanın davasına göre, beyyinesinin hükümden önce veya sonra olması, hariç şahıs için müsavidir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet hariç, beyyine ibraz eder ve: "Onun, kölesi olduğunu ve filandan satın aldığını" söyler ve "onun, satıcının mülkünde doğduğunu" iddia eder; zi'l-yed de —beyyinesiyle— "onun, kendi kölesi olduğunu, başka bir şahıstan satın aldığını ve onun mülkünde doğduğunu" söylerse, o zi'i-yed'e hükmedilir.
Keza, varisine veya vasisine göre beyyine ibraz eder ve "Onun, teslim alınmış bir hibe (— bağış) olduğunu, bir adamdan aldığını ve o adamın mülkünde doğduğunu" söylerse hüküm yine böyledir. Mebsût'ta da böyledir.
Yanında bir koyun bulunan bir şahıs, "O koyunun kendisine ait olduğunu" belgeler ve mülkünde doğduğunu söyler; koyun elinde olan şahıs da, belgesiyle, —bir cihetten— ona malik olduğunu ve "onun filanın mülkünde doğduğunu" iddia ederse, bu koyun, elinde bulunan şahsa hükmoiunur. Zehıyre'de de böyledir.
Asi kitabında şöyle zikredilmiştir:
Gerçekten hakim, ikinciye karşı verilen hükmü bozup onu, öncekine hükmeder. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet birisi "mülkiyetine", diğeri de "karnındaki yavrusuna" karşı beyyine ibraz ederlerse, yavruya karşı beyyinesi olan daha haklı olur.
Keza, dava iki yabancı arasında olursa, yavru iddiasında bulunanın beyyinesi daha haklı olur.
Eğer yavru zi'i-yede hükmolunduktan sonra, üçüncü bir şahıs yavruya karşı beyyine ibraz ederse, ona hükmedilir. Ancak zi'l-yed beyyinesini iade ederse, bu durumda, ona hükmolur. Kâfî'de de böyledir.
Eğer zi'l-yed beyyineye kadir olamaz, hakim de köleyi üçüncü şahsa hükmettikten sonra zi'l-yed o kölenin kendisine ait olduğuna dair beyyine ibraz ederse, bu durumda hakim, üçüncü şahsa: "Kölenle ilgili beyyineni iade eyle." der. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın elinde bir köle bulunduğunda, başka bir adam da, —beyyinesiyle— "onun kendi kölesi olduğunu ve kendi mülkünde doğduğunu" iddia eder; başka birisi de aynısını yapar; hakim de, yarı yarıya aralarında hükmettikten sonra, üçüncü bir şahıs daha gelerek, onlar gibi bir beyyine ibraz eder ve köle ona hükmedilirse, eğer önceki hükmedilenler, "kendi mülklerinde doğduğunun belgesini" iade eyle-mezierse, yapılacak bir şey kalmaz. Şayet birisi belgeyi iade eder, diğeri edemezse, bu kölenin yarısı beyyinesini iade edene hükmedilir. Üçüncünün beyyinesi kabul edilmez. Diğer hükmolunana karşı beyyi-neyi iade edemeyenin yarısı, üçüncüye hükmedilir. Beyyinesini iade eden şahıs, o üçüncüye hükmedilene ortak olmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Zi'İ-yed ve yabancı, "mutlak mülk" iddia ederek belge de ibraz ederler ve zi'I-yed'in mülkü olduğuna hükmedildikten sonra da zi'l-yed yavruya karşı beyyine ibraz eylese, beyyinesi kabul edilir. Önceki hüküm bozulur. Kâfî'de de böyledir.
Bir adamın elinde, bir köle bulunur, başka birisi de —beyyinesiyle— "onun, kendi kölesi olduğunu ve onu azad eylediğini" iddia eder; başka birisi de "onun kendi kölesi olduğunu ve mülkünde doğduğunu" iddia eder ve bunu belgelese, bu durumda doğum evlâdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Yabancı ile zi'l-yed —ikisi de— kölenin doğumunu belgeleyip yabancı "onun, azad edildiğini" iddia eylese, işte bu evladır.
Keza, ikisi de iddia ettikleri halde, o üçüncü bir şahsın yanında olsa; onlardan birisi, "azad olduğunu" iddia ederse, bu evla olur. Çünkü doğum, ıtk ile beraber isbat yönünde fazla olur. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Yabancı doğumla beraber tedbîr'i zi'l-yed de yalnız doğumu iddia. ederse, bu durumda ihtilaf vardır: Ebû Süleyman'ın rivayetine göre, yabancıya hükmedilir ve azad olmuş yerine konur. Ebû Hafs'ın rivayetine göre ise, kitabet yerine konarak zi'I-yed'e hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet yabancı, —doğumla birlikte— "tedbirini" veya "ümm-ü veled olduğunu" iddia eder; zi'I-yed'de —doğumla birlikte— "azad edildiğini" iddia ederse; bu evla olur.
Eğer zi'l-yed "tedbîr" veya ümmü veledi, doğumla birlikte "iddia eder; yabancı da "azad edildiğini" iddia ederse; bu durumda yabancı evla olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Zi'l-yed, doğumunu, yabancı da "mülkiyetini" iddia eder ve "onu, kendisinden gasbeylediğini" veya "ona, ariyet koyduğunu" söylerse, bu durumda, yabancının beyyinesi eviâ olur.
Bir cariye, bir şahsın yanında bulunduğunda, başka bir adam da —beyyinesiyle— onun kendisine ait olduğunu iddia eder; beldenin hakimi de böylece hükmeder; zi'l-yed de —beyyine ibraz ederek— "onun, kendi cariyesi olduğunu ve mülkünde doğduğunu" iddia eder ve davacının (= müddeînin) şahitleri şehadette bulunarak: "Hakim şahitlerin kendi yanında: Gerçekten o, zi'f-yedden onu satın aldı." veya "zi'l-yed ona bağışladı." yahut "sadaka verdi." diye şehadetleri sebebiyle hükmeyledi." derler ve hüküm sebebini açıklamazlarsa; hakim o hükmü infaz eder ve onu müddeîye verir.
Eğer şahitler: "Hakim, şahitlerin şehadeti sebebiyle, onu, ona verdi." derlerse; Bu durumda hakim, o hükmü infaz eder.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre hakim, bu hükmü bozar.
Eğer "Gerçekten beldenin hakimi, böylece yanımızda ikrar eyledi. Bu cariyeyi, davacıya (- müddeîye) hükmeyledi. Şahitlerin şehadeti sebebiyle ve öyle neticelendi." diye şehadette bulunurlarsa Şeyhu'I-İslâm "İkinci hakim, bi'1-icma bu hükmü bozar." demiştir. Zehıyre'de de böyledir.
Cariye bir adamın yanında bulunur başka bir adam da —beyyine ibraz ederek— "Gerçekten beldenin hakimi, böyle zi'1-yed'e hükmeyledi." der de sebebini açıklamazsa, başka birisi de "doğum üzerine", iddiada bulunursa hüküm sahibi evla olur.
Eğer önceki, beyyine ikame ederek: "Gerçekten beldenin hakimi, şahitlerin şehadeti sebebiyle, ona hükmeyledi." derler; başka birisi de "doğuma karşı" iddiada bulunursa İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre hüküm sahibi evla olur.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, doğum sahibi evladır. Muhıyt'te de böyledir.
Yabancı, beyyine ibraz ederek, "onun, kendi cariyesi; kölenin de kendi mülkü olduğunu" iddia eder; zi'l-yed de aynı şekild eiddiada bulunursa; davacıya (- müddeîye) hükmedilir. Çünkü onların ikisi de cariyeyi "mutlak mülk olarak iddia eylediler. Onun için, müddeîye hükmolunmuştur. Sonra da köleye tebâen müstehak olmuştur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Müddeî (= da'vaci) beyyine ibraz ederek, iddia olunanın elinde bulunan koyunu, iddia eder ve "onun, kendi koyunu olduğunu" söyler ve yününü kendi mülkünde kestiğini beyan ederse; zi'1-yedin de aynı şekilde iddia etmesi halinde, yün de koyunda müddeîye hükmolunur, Zehıyre'de de böyledir. ,
Elinde bir köle bulunan şahıs, —beyyinesiyle— "onun, kendi kölesi olduğunu ve kendi mülkünde köle ve cariyesinden doğduğunu" iddia eder; yabancı biriside aynı şekilde iddiada bulunursa, o köle zi'1-yed'e hükmolunur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Cariyesinin ve kölesinin oğlu olur. Başkasının cariyesinin kölesinin oğlu olmaz. Köle zi'1-yed'e hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın elinde bulunan bir köleyi, bu adam beyyine ile, "kendi kölesi olduğunu; mülkünde doğduğunu; şu cariye ve şu kölesinin çocuğu ' olduğunu" iddia eder; başka birisi de aynı şekilde iddiada bulunursa, bu durumda hakim, o köleyi, iki yabancı arasında, —yarı yarıya— hükmeder o köle iki cariyenin ve iki kölenin oğlu olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın elinde bir köle olur, başka bir adam da —beyyinesiyle— "onun, kendi kölesi olduğunu ve mülkünde doğduğunu" iddia ettiği halde cariyesini söylemez, başka birisi de —beyyinesiyle— "onun, kendi kölesi olduğunu, mülkünde, cariyesinden doğduğunu" iddia ederse, bu durumda hakim, cariyesinden doğduğunu iddia eden zata hükmeder.
Eğer sahibü'1-yed, beyyine ikame ederek, "kendi kölesi olduğunu, mülkünde, cariyesinden doğduğunu; diğerinin cariyesinden başka bir cariyeden doğduğunu" iddia ederse, o takdirde zi'1-yed'e hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.
Kübrâ kita'bmda şöyle zikredilmiştir:
İki şahıstan her birinin elinde bir koyun bulunduğunda, onlardan herbirisi beyyineleriyle arkadaşının elindeki koyunun kendisine ait olduğunu iddia eder ve "onun elinde bulunan koyundan doğduğunu" söylerse; beyyineleri kabûi edilir ve her birine arkadaşının elindeki koyun hükmedilir.
Fetva da bunun üzerinedir. Muzmarât'ta da böyledir..
Koyunların yaşları belirsiz ise, ikisinin de beyyineleri —onların herbirini diğerinin olma ihtimali olduğu için— kabul edilir.
Fakat onlardan birinin salahı yoksa, o zaman beyyine kabul edilmez.
Eğer elinde koyun bulunan, beyyine ibraz ederek, "o koyunun, kendi malı olduğunu, kendi mülkünde doğduğunu" söyler; diğeri de aynısını iddia ederse, herkese kendi elindeki koyun hükmedilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Tekerrür etmeyen her sebep doğmak anlamınadır. Bir kadının, dokumadığı bir elbisedeki, dokuma gibi... Pamuk kumaştaki dokuma gibi... Pamuk eğirme, süt sağma, peynir yapma, yün kırkma gibi...
Eğer sebep tekerrür ederse, bu doğmak manasına gelmez. O takdirde, yabancıya hükmedilir; mutlak mülk menzilinde olur. Bina gibi, ağaç dikmek ekin ekmek gibi.. Hububat, buğday ekmek gibi...
Eğer bilinmiyorsa, haber ehline müracaat edilir. Kâfî'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir adamın yanında bulunan, bir elbisenin kendisine ait olduğunu iddia eder ve "onun, kendi elbisesi olduğunu ve kendisinin dokuduğunu" söyler veya "bir şahsın elindeki kılıcın kendisine ait olduğunu iddia eder; "onun, kendi kılıcı olduğunu, kınını kendisinin yaptığını" söyleyip, bunu da beyyineler; zi'l-yed de aynı şekilde iddia ve beyyine ibraz ederse; bu elbisenin ve bu kılıcın —bir defadan başka— dokunmamış ve yapılmamış olduğu biliniyorsa, o zaman zilyedin beyyinesi kabul edilir.
Eğer gerçekten bu elbisenin ve bu kılıç kınının defalarca yapılmış olduğu biliniyorsa, o zaman, yabancının beyyinesi kabul edilir.
Eğer hakim, müşkül durumda kalırsa, bilirkişilerden, adil zatlardan onu sorar ve hükmünü onların sözüne göre verir. Bu vasıflan taşıyan bir kişi kafi gelir. İki kişi olurlarsa, daha ihtiyatlı olur.
Eğer, bu şahıslar da kendi aralarında ihtilaf ederler ve belirsizlik devam ederse; iki rivayet vardır. Bu rivayetlerden birine göre, yabancıya hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
San'at ehlinin ihtilaf etmesi de böyledir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
İki kadınr pamuk eğirmede ihtilaf ederler ve her biri "kendisinin eğirdiğini" iddia ederse; bu durumda, her birine kendi yanında bulunan pamuk hükmedilir. Felâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Yün eğirme yeri olursa, hariç olan kadına hükmedilmesi evla olur. Zehıyre'de de böyledir.
İki kişiden her biri, elinde bulunan elbise hakkında münazaa ettiklerinde, onlardan birisi, beyyine ikame ederek "yarısını kendisinin dokuduğunu" iddia eder; diğeri de aynı iddiada bulunursa İmâm Muhammed (R.A.): "Eğer iki yan tanınıyorsa, onlardan her birinin dokuduğu, kendisine hükmedilir. Eğer tanınmıyorsa, yabancıya hükmedilir." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bîr adam, diğerinin yanında bulunan yünü iddia ederek: "O yün, benimdir; koyanlarımdan kırktım." der ve bu hususta beyyine ibraz eder; yün elinde bulunan şahıs aynısını yaparsa; bu durumda yün, elinde bulunan şahsa hükmedilir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsın yanında bulunan zeytin yağı veya susam yağını iddia eder ve "onu, kendi yaptığım" söyleyip, buna göre beyyine de ibraz eder; zi'l-yed de aynısını yaparsa, ziM-yed'e hükmo-lunur.
Un ve kavut da böyledir. Muhıyt'te de böyledir.
İki adam, peynir hakkında münazaa ettiklerinde, zil'-yed de yabancı da— beyyineleriyle— "kendilerinin olduğunu" iddia ederlerse, bu durumda o, zi'1-yed'e hükmolunur.
Keza süt hakkında münazaa ederlerse, o da zi'1-yed'e hükmolunur.
Kâfî'de de böyledir.
Her birisi, —beyyine ikame ederek— "peynirin, kendi sütünden yapıldığını iddia ederse; bu durumda peynir yabancı için hükmolunur.
Eğer her birisi —beyyinesiyle— "sütün kendi koyunundan olduğunu" ve "peynirin de, o sütten yapıldığını" söylerse, o zaman zi'1-yede hükmolunur. Keza, her birisi —beyyineleriyle— "koyunun, kendisine ait olduğunu; sütün o koyundan olduğunu, peynirin de o sütten yapıldığını" iddia ederse, iddia edene hükmolnuur.
Eğer onlardan her birisi, —beyyineleriyie— bu peynirin yapıldığı sütün sağıldığı koyununun, kendi koyunundan doğduğunu" iddia ederse; peynir, zi'1-yed'e hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet müddeî: "Bu peynir benimdir. Bunu koyunumun sütünden yaptım." der; yabancı da aynı şekilde söylerse, o zaman yabancıya hükmedilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın elinde bir ev bulunur, başka birisi de —beyyinesiyle— "o evin, dedesinin olduğunu ve ondan miras kaldığını ve kendisine ait olduğunu" iddia eder; zi'l-yed de aynı iddiada bulunursa, o ev iddia sahibine hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir yer ve hurmalık, bir adamın elinde bulunur, başka birisi de —beyyine ikame ederek— "o yerin, kendisinin olduğunu ve oraya hurma ağaçlarını kendisinin diktiğini" iddia eder; zi'l-yed de aynını yaparsa; o yer, iddia sahibine hükmedilir.
Bağ ve bahçe de böyledir. Kâfî'de de böyledir.
Ekili bir yeri elinde bulunduran şahısla diğer bir şahıs beyyineleri ile iddia eyleseler, o yer ve mahsûlü yabancı şahsa hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
İki kişi, bir bina hakkında ihtilaf ederler ve her birisi "onu, kendi arsasına yaptığını" iddia ederse, yine bu durumda bu ev yabancıya hükmedilir. Serahsî'nin Muhıyt'ınde de böyledir.
Bir adamın yanında olan paltoyu, diğer bir şahıs iddia ederek "onun, kumaşını kendinin kestiğini ve diktiğini, kendi malı olduğunu" beyyineler, zi'l-yed de aynısını iddia ederse, palto müddeîye hükmolunur. Mebsût'ta da böyledir.
Cübbe de böyledir.
Kesilen her kumaş ve yaygı da böyledir.
Her döşek ve yastık da böyledir.
Usfur ve zafer an la boyanmış kumaş da böyledir. Yabancı da, zi'I-yed de beyyinelerini ibraz ederler ve "kendilerinin malı olup, kendilerinin boyadıklarını" iddia ederlerse davacı (—iddia eden) şahsa hükmedilir. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adamın yanında bir deri bulunduğunda, "onun ba$ka birisi kendisinin olduğunu" iddia ederek, "kendi malından yüzdüğünü" söylerse; zü'l-yed de aynını söylerse; bu durumda, deri o zü'1-yed'e hükmedilir. Serahsî'nin M uhıytı'nde de böyledir.
Derisi yüzülmüş bir koyun, bir adamın yanında olur; başka bir" adam da "onun, kendisinin olduğunu" iddia eder ve "kendisinin boğazladığını ve yüzdüğünü söyler ve buna da beyyine ibraz eder; zi'I-yed de aynını yaparsa; koyun, yabancıya teslim edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Onlardan her biri, iddia edip beyyine de ikame ederek "o koyunun, kendi malı olduğunu ve mülkünde doğduğunu, boğazlayıp kendisinin yüzdüğünü, derisinin, başının sakatatının kendisinin olduğunu" söylerse; bu koyunun, tamamı yanında bulunduran şahsa hükmedilir. Mebsût'ta da böyledir.
Haşlanmış et veya kızarmış balık hakkında zi'I-yed ile bir yabancı davalaşırlar ve her birisi "kendi malı olduğunu ve kendinin kızarttığını" söylerse; işte o, yabancıya hükmedilir.
Mushaf da böyledir; her birisi, —beyyine ibraz ederek— "o mus-hafın kendisinin olduğunu ve onu kendisinin yazdığını" söylerse, davacıya (= müddeîye) hükmedilir. Çünkü kitabet tekerrür eder; yazar-siler yine yazar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer bakır ibrik, leğen demirden, bakırdan, tunçtan veya benzeri şeylerden yapılan kap, kalay, saç, kadehler, sandık, şerir, bukağı, künbet, perde, sarık ve emsali gibi şeyler —davasını iade ederse— yabancıya; etmez ise, zi'î-yed'e hükmolunur. Hulasa'da da bövlerlir
Bir kimse, başka birinin elinde bulunan kerpici iddia ederek: "Benimdir. Onu, mülkümde, yaptım." der ve bu hususta beyyine de ikame eder; zü'l-yed de aynısını yaparsa; yabancıya hükmolunur.
Eğer o yer, kiremit veya kireç yahut alçı yeri ise, o zaman zü'1-yed'e hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.
Yüzülmüş bîr koyun bir adamın yanında; onun derisi, sakatatı da başka birinin yanında bulunduğunda, bu koyunu, eîinde bulunan zat iddia ve bu hususta beyyine de ibraz ederek, "derinin de sakatatın da tamamen kendisinin olduğunu" söyler; diğeri de ayni şekilde iddia ederse; bu durumda her birisine elinde bulunan hükmedilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adamın yanında güvercin veya tavuk civcivleri bulunur ve bir başka şahıs "bu tavukların, kendi malı olduğunu" iddia eder; zi'I-yed de aynı şeyi iddia ederse; zi'1-yed'e hükmedilir. Zehıyre'de de böyledir.
Davacı {— müddeî) beyyineleriyle, "bu tavukların çıktığı yumurtaların, kendinin olduğunu" iddia ederse tavuklar ona hükmedilmez. Ancak, tavukları elinde bulunduran şahsa, "o yumurtaların mislini davacıya (= müddeîye) vermesi" hükmedilir. Mebsût'ta da böyledir.
Gasbedilmiş bir tavuk, iki yumurta yumurtlar,.gasıb o iki yumurtanın birini başka bir tavuğun altına koyar, ondan bir civciv çıkar; birini de gasbedilmiş tavuğun altına koyar ondan da civciv çıkarsa, gasbo-Iunmuş tavuk ve çıkardığı civciv tavuğu gasbolunan şahsın; diğer civciv ise, gasbeden şahsın olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Yün, ağaç yaprağı ve ağaç meyvesi netac mevkiindedir. (= ana karnında olan şey yerindedir.) Ağaç dalı ve buğday netaç yerinde değildir.
Mesela: Bir davacı (= müddeî) beyyinesiyle: "Bu yün, koyunumun yünüdür." ve "bu meyve, ağacımın meyvesidir."; "Bu dal, hurma ağacımın dalıdır." ve "Buğday, tohumumun buğdayıdır." der; bunları yanında bulunduran şahıs da aynı şeyi iddia ederse; bu durumda ağaç dalı ve buğday iddia edene hükmedilir. Yün, meyve ve yaprak ise zi'1-yed'e hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir adamın yanında bulunan bir elbiseyi, "ben dokudum." diye iddia ve bu hususta beyyine de ibraz eder; şahitler de: "Dokundu." derler fakat: "Bunundur." demezlerse; bu durumda o, iddia edene hükmedilmez.
Keza, bir hayvan hakkında "Onun yanında doğurdu." veya bir cariye hakkında, "onun yanında doğdu." diye şahitlik yapsalar da, "onundur." demeseler; o, iddia edene hükmedilmez.
Keza, "cariyesinin oğludur." deseler, davacıya (= müddeîye) hükmedilmez.
Keza, bir elbise hakkında "Filanın pamuğundan eğirdi." deseler, o, ' filana hükmedilmez. Fetâvâyi Kâdthân'da da böyledir.
Eğer şahitler şehadette bulunarak "Filanın, şu pamuğundan eğirdi ;ve dokudu." derlerse, bu durumda pamukçuya, pamuğunun misli, gasıba da elbise hükmedilir.
Ancak, pamuk sahibi: "ğirmesini ve dokumasını ben emrettim. derse ondan aynı alınır. Serabsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Şahitler, şehadette bulunarak: "Bu meyve, bu ağaçlardandır." derlerse, meyveler da'vacıya (= müddeîye) hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer şahitlik yapanlar: "Gerçekten bu buğday, filanın tarlasının ziraatmdandır." veya "Bu meyveler, filanın ağacının meyvelerindendir." yahut "Bu kuru üzüm, filanın bağındandır." derlerse, o, filana hükmolunmaz.
Eğer zi'l-yed bunu ikrar ederse; ikrarı kabul edilir.
Eğer "Bu köleyi, filanın cariyesi doğurdu." diye şahitlik yaparlarsa, o köle, cariyenin sahibinin olur.
Eğer, şahitlik yaparlar ve: "Bu buğday, filanın ziraatının buğdayıdır," derlerse; buğday ziraat sahibine hükmedilir.
Keza, şahitlik yapar ve: "Bu üzüm, filanın bağının üzümüdür." derlerse, o üzüm, o filan şahsa hükmedilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir,
Eğer şahitlik yaparlar ve: "Bu unu, filan filanın buğdayından öğüttü." derlerse, bu buğdayın mislini, unu üğüten şahsın ödemesine hükmedilir.
Eğer buğday sahibi: "Ben emreyledim." derse, unu o alır.
Mebsût'ta da böyledir.
Bir şahsın elinde, boyanmış bir elbise bulunur, şahitler de: "Bu boyalı elbise, bu davacınındır. (~ müddeînindir) Bunu, o boyamıştır." derler boya sahibi de elbise sahibine karşı, "elbiseyi kendisinin boyadığını" söyler, elbise sahibi de bunu inkar ederse, bu durumda elbise sahibinin sözü geçerli olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir cariye, bir adamın; onun kızı da başka bir adamın yanında olur ve bu adam, "onun, cariyesi olduğunu" iddia ederek beyyine de ibraz eder; cariye ona hükmedilirse, davacı (= müddeî) o kızı alamaz.
Eğer cariye mutlak mülkü olursa ve kız da dava edilenin yanında olursa, bu durumda kızı cariye ile birlikte alabilir.
Eğer bir adam —beyyinesiyle— bir hurmalığın kendisine ait olduğunu iddia eder ve "başkasının yanında olan hurmanın, bu ağaçların meyvesi olduğunu" söylerse hurmalık ona hükmolunur. Bu durumda o, meyvesini de alır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Hişam şöyle demiştir:
Ben, İmâm Muhammed (R.A.)'e sordum:
—Buğday ekilen bir yer hakkında, başka bir şahıs, beyyine ibraz ederek, "o yerin, kendisine ait olduğunu" iddia eder ve "Kimin ektiğini bilmiyorum." derse ne olur?
İmâm şöyle buyurdu:
— Ziraatçıyı bilmiyorsa, ziraat yere tabidir. Ben şöyle dedim:
—Yer elinde olan —beyyinesiyle— ziraat eylediğini söylerse, onun olur mu?
İmâm:
"Evet" buyurdu. .
Ben:
—Eğer ziraat hasad edilmiş olur, şahitler de hiç bir kimsenin ektiğine şahitlik etmezlerse; durum ne olur? dedim.
İmâm:
— "Yer kimin elinde ise, ziraat onundur." buyurdu. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer, bir yabancı, beyyine ibraz ederek —bir şeyin— "mutlak mülkü olduğunu" iddia eder; mülk elinde oian da "ondan satın aldığını" iddia ederse, bu durumda zi'l-yed evlâ olur. Hidâye'de de böyledir.
Bir şahıs, "bağış oiduğunu" iddia eder ve "teslim aldığını" söyler; diğeri de "bir cihetten, satın aldığını" iddia eder tarih de belirtmez veya tarihleri müsavi olursa, satın aimak evîâ olur.
Eğer birisi tarih belirtir, diğeri belirtmezse, tarih koyan evla olur.
İkisi de tarih belirtirler ve birininki önce olursa; bu durumda önce oian evladır.
Eğer ayn, onların birinin yanında ise, işte o daha evladır.
Eğer tarih belirtirler ve yabancının tarihi önce olursa, o takdirde ona hükmedilir.
Eğer ikisinin de elinde olursa, bu durumda aralarında hükmedilir.
Ancak bîrinin tarihi önce olursa o takdirde tarihi önce olana hükmedilir.
Teslim alınan sadaka, satın alman şey ve teslim alman hîbede de cevap aynıdır. Muhıyt'te de böyledir.
İki kişiden birisi, Zeyd'den, "bin dirheme, —bir şey— satın aldığını," diğeri ise "ona bağışlandığını ve o eşyayı teslim aldığını" iddia ederse, bu şey aralarında hükmedilir.
Keza, üçüncü şahıs "babasından jniras kaldığını"; dördüncü şahıs da "sadaka olduğunu" iddia ederse, aralarında dörtte bir nisbetinde hükmolunur.
Eğer, bu ayn birisinin yanında olursa, yabancıya hükmolunur. Ancak, tarihi önce olursa, ona hükmolunur.
Bu, iddia olunan şeyin köle gibi, hayvan gibi taksimi olmayan bir şey olması halinde böyledir.
Fakat, taksimi yapılabilen —ev gibi— şeylerde satın aldığını iddia edene hükmedilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Doğru olan kavle göre, tasim olan da, olmayan da müsavidir. Muhıyt'te de böyledir.
Bağış ve sadaka davası kabz davası ile müsavidir. Bu, —hilafsız olarak— taksimi yapılamayan içindir. Taksimi yapılan şeylerde ihtilaf olunmuştur. Esahh olanı bunun sahih olmamasıdır.
Bu, beyyinelerde vakit belirtilmediği hallerde böyledir. 1 akat, \;ıkit belirtilmişse, vakit sahibi akdem ve evlâdır. İkisi de \akit belirtmemiş ve birinde kabz varsa, işte o kabz olan e\ ladır.
ke/a. /T I M.'d \;ıkn inyin d misse, o evladır. Tebyîn'dede böyledir.
lücr birinin beyyinesinde vakit belirtilmişse, bu durumda vakit sahihi e\ ladır. Muluyl'ıc de böyledir.
İki kişi. bir adamın elinde bulunan bir aynı (= belirli'bir şeyi) iddia .ettiklerinde birisi "onu, Zeyd'den satın aldığını"; diğeri de "/eyd'den rehin olarak aldığını" iddia eder ve ikisi de beyyine ibraz ederlerse, — larih belirtsinler veya belirtmesinler— satın alma iddiasında bulunan evladır.
Feer birisi tarih belirtmiş, diğeri belirtmemiş ise, tarih belirten e\ ladıı.
eğer ikisi ,de iarilı koymuşsa, tarihi önce olan e\ ladır. Eğer ayn, birisinin elinde ise. im e o evladır; değil ise, yabancıya hükmedilir. Fü-MİUri-Imâdi\ye'de de böyledir.
Şayet onlardan birisi, "zi'l-yedden alınmış rehin" olarak iddia eder: diğeri de "bağış olarak" iddia eder ve her ikisi de beyyine ibraz ederler, hiç birinin de tarihi olmaz ise. rehin evla olur.
Bu istihsâlidir. Tcbyîn'de de böyledir.
Bu, dava birisi tarafından olduğu zaman böyledir. Eğer dava iki-sinden olursa, bu durumda onlar müsavidirler. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
I:ölm' birinin tarihi tercih edilir veya sebkat ederse (= öne geçerse) ama hükmedilir. Füsûlü'l-lmâdiyye'dc de böyledir.
Bu hibede ivaz (- kargılık) şartı olmadığı zaman böyledir. Fakat e- a/ sanı olursa, o evladır. Siracii'l-Vehhâc ve Hidâye'de de böyledir.
İki kişiden birisi, ""köleyi satın aldığını" iddia eder; kadın da ona karsı "nikahlandıgını" iddia ederse, ikisi müsavidir ve ikisinin arasında 'ııtkınnlıımn .
Bu iarilı olmadiizı /aman veya tarihleri müsavi olduğu zaman böyledir.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.
İmâm Muhammed (R. A.)'e göre satın alma evladır. Fakat tarih korlar ve birinin tarihi de evvel olursa, bu durumda evvel olan evladır. GâyetıTi-Beyân'da da böyledir.
Sonra, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, kadın için aynın yarısı ve kıymetinin de yarısı vardır.
Müşteri için de aynın yansı vardır. Dilerse, parasının yansı için de müracaat eder. Ve dilerse, alım-satımi bozar.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre kocaya, kadm için aynın kıymeti vardır. Tebyîn'de de böyledir.
Nikah, bağış, rehin ve sadaka bir araya gelseler, nikah evla olur. Muhıyl'te de böyledir.
İki şahit, "borç olduğuna" iki şahit de "müdârabe olduğuna" şahiflik yaparlarsa, karz (= borç) iddia edenin beyyinesi evladır. Serahsî'nin Mııhıytı'nde de böyledir.[22]
Bu Konu İle İlgili Muhtelif Mes'eleler
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir adamın elinde olan bir ev hakkında başka bir adam, —beyyinesiyle— "Ben bu evi iddia eylemiştim ve ev sahibi de yüz dirheme benimle sulh olmuştu." der; ev elinde bulunan şahıs da —beyyinesiyle— "Bu evde bulunan hakkından vaz geçtiğini" iddia ederse; bu durumda sulh beyyinesi evlâ olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğerinin yanında bulunan bir cariyeyi iddia ederek: "Onu, cariye yanında bulunan şahıstan, bin dirheme satın aldığını" ve "onu, azad eylediğini" söyler; buna göre de beyyine ibraz eyler; diğer biri de, --beyyinesiyle— "cariye elinde bulunan şahıstan o cariyeyi, bin dirheme satın aldığını" iddia eder; fakat "azad ettiğini" söylemezse, bu durumda azad eden şahsın beyyinesi evlâdır. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adamın bir kölesi olur ve bu köle, —beyyine ile— "efendisinin kendisini azad" veya "müdebber" eylediğini iddia eder başka bir adam da "efendisinin, onu bin dirheme sattığını" belgelerse; eğer müşteri köleyi ondan teslim almamışsa, kölenin beyyinesi evlâdır.
Eğer müşteri teslim almışsa, müşterinin beyyinesi evlâdır. Eğer tarih belirtirler ve birinin tarihi önce olursa; tarihi önce olana hükmolunur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir cariye iddia ederek, "efendisinden, bir çocuk doğurduğunu" söyler ve bunu da belgeler; başka birisi de —belgesiyle— "o cariyeyi, efendisinden satın aldığını" iddia ederse; bu durumda cariyenin beyyinesi evlâdır.
Müşterinin alıp almaması müsavidir.
Eğer müşterinin beyyinesi, onun gebe kalma vaktinden üç sene evvel ise, müşterinin beyyinesi evlâdır. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adam, "yanında bulunan bir cariyeyi müdebbere eylediğini" iddia eder; başka birisi de —beyyine ikâmesiyle— "onun kendisinden çocuk doğurduğunu" iddia eder; bir başkası da aynı şekilde iddiada bulunursa, bu durumda o cariye elinde bulunan şahsındır. Fetâyâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir Vole, beyyine ibraz ederek, filanın, kendisini azad eylediğini" iddia eder; o filan da bunu inkar veya ikrar eder; başka birisi de —beyyine ikame ederek— "onun, kendi kölesi olduğunu" iddia ederse; kölesi olduğunu belgeleyen şahsa hükmedilir.
Keza, şahitler: "Onu, elinde bulunan şahıs azad eyledi." diye şehadette bulunurlarsa, hüküm yine böyledir.
Eğer: "Dün, elinde idi." diye şahitlik yaparlarsa; bu şehadet-kabul edilmez. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer kölenin şahitleri: "Gerçekten, filan onu azad eyledi. O, onun sahibi idi." derler; diğerinin şahitleri de: "O, onun kölesidir." derlerse, azad beyyinesiyle hükmolunur. Mııhıyt'te de böyledir.
Şayet efendi beyyine ibraz ederek: "O, kölesi iken, onu azad eylediğini" söyler; başka bir adam da —beyyinesiyle— "Onun kendi kölesi olduğunu" iddia ederse; bu durumda da azad beyyinesiyle hükmedilir.
Eğer köle beyyine ibraz ederek: "Gerçekten filanın, kendisine sahib iken azaa eylediğini" iddia eder; başka bir adam da —beyyinesiyle— "onun, kendi kölesi olduğunu" iddia ederse; tedbir beyyinesiyle hükmedilir. Efendinin beyyine ibraz ederek; "kölesi olduğunu" ve onu müdebber eylediğini iddia etmesi gibi...
Bu durumda başkası da —beyyinesi ile— "kendinin kölesi olduğunu" iddia ederse; efendinin beyyinesiyle hükmedilir. Zehiyre'de de böyledir.
Eğer köle beyyine ibraz ederek "...sahibi iken, filanın kendisini imükâteb eylediğim" söyler; başka birisi de —beyyinesiyle— "kendi kölesi olduğunu" iddia ederse; "kölesi olduğunu" iddia edenin beyyinesiyle hükmedilir.
Köle elinde olan şahıs, "onun kendi malı olduğunu" belgeler ve onu Jff 'vâlar
nükâteb eylediğim söylerse; diğeri de "kendinin kölesi olduğunu" belgelerse; "kölem" diye beyyinesi olana hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın yanında, bir köle bulunur, başka bir şahıs da —beyyinesiyle gelerek— "onun, kendi kölesi olduğunu ve onu azad eylediğini" söyler; başka bir adam da —beyyinesiyle— "onun, aslen hür ve kendsinin mevlâsı olduğunu" söylerse; muvâlat sahibi evla olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adamın yanında bir köle bulunur ve bu zat beyyine ikâme ederek, "sahibi iken, o köleyi azad eylediğini" söyler; başka birisi de *'kendisinin kölesi iken, onu azad eylediğini" iddia ederse, kölenin onlardan birinin sözünü doğrulaması halinde, bu şahsın beyyinesi evlâ olur.
Eğer ikisinide yalanlarsa velâsı ikisinin arasında —yan yarıya -hükmedilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Şayet her ikisi de —beyyineleriyle— "ona sahip iken, onu hjn dirhem karşılığında azad eylediklerini "söylerlerse; bu durumda kölenin doğrulamasına da yalanlamasına da iltifat edilmez.
Onun velası, ikisinin arasında hükmedilir. Ona karşı da bin dirhem vardır. .
Eğer beyyinenin birinde mal zikredilmiş ve diğerinin beyyinesinde zikredilmemişse, işte bu durumda mal zikreden beyyine geçerlidir, onun velası da ona aittir. Kölenin doğrulaması veya yalanlamasında da bir beis yoktur. Zehiyre'de de böyledir.
İbnü Semâa'nın Nevâdiri'nde, İmâm Muhammcd (R.A.)'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
Bir adamın elinde, bir köle olduğunda, oğlu onu iddia edip ve beyyinede ibraz ederek, "kendi küçükken, babasının, onu kendisine tasadduk eylediğini" söyler; köle de —beyyinesiyle— "babanın kendisini azad eylediğini" iddia ederse; İmâm: "Ben, azad beyyinesini kabul ederim.'' buyurmuştur.
Eğer şahitler şehadette bulunurlar ve: "Gerçekten onu, tasadduk eyledi." veya "Bu fakir oğluna bağışladı. O da onu teslim aldı." derler; kölenin şahitleri de: "Gerçekten onu azad eyledi." derler fakat vakit belirtmezlerse; onun azad olması ibtal edilir ve tasadduk olduğuna hükmedilir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, diğer bir adama: "Kölesini azad eyledi ve o hasta idi." der, varis de azad,olduğunu ikrar etmezse, bu durumda varisin sözü geçerlidir. Şahitler şehadette bulunana kadar aklı sahihdir.
Eğer varis, "azad olduğunu" ikrar eder ancak, "onun aklının sahih olmadığını" söylerse, bu durumda kölenin sözü —varisi. onun selimü'I-akl olmadığını belgelemedikce geçerlidir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adam, bir çocuğu olan cariyesini azad ettiğinde, cariye: "Sen, beni, doğurmadan önce azad eyledin; çocuk hürdür." der; efendisi de: "Hayır, ben, seni, doğumdan sonra azad eyledim; çocuk köledir." derse, Uyun kitabında: 'Gerçekten çocuk, kadının yanında ise bu cariyenin sözü geçerlidir." denilmiştir.
Ebû Yûsuf (R. A.) şöyle buyurmuştur:
Eğer çocuk ikisinin yanında ise, yine cariyenin sözü geçerlidir.
Eğer her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, bu durumda cariyenin beyyinesi evla olur.
Kitabet de böyledir.
Fakat tedbîrde (~ müdebber kılmak, hususunda) efendinin geçerlidir.
Müntekâ kitabında, İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Eğer çocuk nefsinden ta'bir olursa, efendinin sözü; değilse, çocuk kimin yanında ise onun sözü geçerlidir.
Her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, cariyenin beyyinesi evlâdır.
Kitabette de böyledir.
Şayet efendi cariyesini azad ettikten bir müddet sonra, çocuk hakkında ihtilaf eder; kadın: "Azat edilmemden sonra doğurdum." Sen benden aldın." der; üfei:disi de: "Azad olmadan doğurdun. Ben de senden aldım." derse; bu durumda efendinin, onu anasına vermesi gerekir.
Kitabete müdebbere ve ümmü veled de böyledir. Yani efendinin sözü geçerlidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın elinde bulunan bir köle, hür olduğunu iddia eder; zi'l-yed de: "O benim kelemdir." derse, köle elinde olanın sözü geçerlidir. Çünkü, o eşya gibidir. Eğer nefsinden tabir olunur veya baliğ olursa kölenin sözü geçerlidir.
Eğer her ikisi de hüccet getirirlerse, köle ve kölenin hür olduğu hakkındaki beyyinesi evladır.
Bir beldeye gelen bir Şahsın yanında, erkekler, kadınlar» çocuklar bulunur ve bunlar o şahsa hizmet etmekte olurlar ve onlar, onun elinde bulunurlar, o da, "bu şahısların kendisinin köleleri" olduğunu; onlar da "hür olduklarını" iddia ederlerse, bu durumda onların sözü —onun mülkü olduklarını ikrar etmedikçe— geçerlidir.
Ancak, bunun için, onların makhûrîn olmadıkları hâlde getirilmiş olmaları gerekir.
Fakat bir cihetten makhûrîn olurlarsa, onların hür oldukları hususundaki sözleri kabul olunmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Aslen hür olduğunu iddia eden bir kimsenin, anasının —babasının ismini ve onların hür olduklarını söylememesi caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimse, borçlu olarak ölür ve geride, —bir cariyeden başka— bir şey bırakmaz, onun hücresinde de (= odasında da) bir çocuk bulunur ve bu cariye, "kendisinin ümm-ü veled olduğunu" iddia ederek: "Bu çocuk, ölendendir." derse, onun bu sözü —beyyinesiz— kabul edilmez.
Yani bu cariye efendinin sağlığında, "gerçekten, onun ümm-ü veled olduğunu ikrar ettiğini" isbat etmezse sözü kabul edilmez.
Şayet varisler, "onun, ölenin ümm-ü veledi olduğuna" şahitlik yaparlarsa, bu şehadetleri kabul edilir. Bu durumda alacaklılar, bu cariyeyi alamazlar. Muhıyt'te de böyledir.
İki adam, bir şahsın elinde bulunan bir köleyi iddia ederek, her biri —beyyinesi ile— "onu, emanet bıraktığını" söyler ve onlardan birisi de, diğeri için ikrarda bulunursa, (bu ikrar ya ikisi de beyyine ibraz ettikten sonra, veya önce yahut her birisi bir şahit dinlettikten sonra veya iki şahit ikamesinden sonra olabilir) eğer kazadan ( = hükümden) önce ve duyduktan sonra ikrar eder ve beyyineler âdilâne olursa, o zaman, köle aralarında hükmedilir. İkrar olunanın beyyinesi de batıl olmaz.
Fakat beyyine ikamesinden önce birisi, diğeri için ikrar eder, sonra da beyyine ibraz ederse, bu durumda —ikrar olunan şahsa değil— diğerine hükmedilir.
Eğer, her biri birer şahit ikame eder, sonra da birisi için ikrar bulunursa; ona verilir.
Bu durumda "diğerine verilir." de denilmiştir. Eğer iki şahit ikame ederse, ona hükmedilir.
Eğer kendisine ikrar olunan şahıs şahit getirene kadar, hükmedil-mezse, aralarında hükmolunur.
Eğer yabancı, önceki şahidini iade edene kadar hükmedilmez veya yeniden iki şahit getirirse; tamamı kendisine hükmedilir.
Eğer kendisine ikrar olunan şahıs, önceki şahidi ile birlikte —yabancıya karşı— bir şahit daha ikame ederse, (yabancıya hükmedilmeden önce veya sonra) onun —bu şahitleri dinlenmezler.
Eğer kendisi için ikrar olunmayan şahıs: "Benim önceki şahidim öldü." veya... "kayboldu." derse; ona: "Başkasını getir." denir. Eğer başka şahit getirirse; köle ona hükmedilir.
Yalnız kendisine ikrar olunan şahıs, ayrıca iki şahit daha getirirse, bu durumda köle, aralarında hükmedilir.
Başka bir rivayette ise, iki müstakil şahit dinletirse, kölenin tamamı onun olur. Eğer zi'l-yed onlardan hiç biri hakkında —aralarında hükmedilene kadar— ikrarda bulunmaz, sonra da onlardan birisi beyyine ibraz ederek "kölenin, kendisinin olduğunu" söylerse, beyyinesi kabul edilmez.
Eğer onlardan birinin beyyinesini tezkiye etmez veya diğerine hükmedilene kadar beyyine ikame etmez; sonra diğeri, ^kölenin kendisine ait olduğuna dair" beyyinesini iade ederse; o zaman, ona hükmedilir.
Fakat onlardan birisi, beyyine ibraz eder de, diğeri etmezse, zi'l-yed de beyyinesi olmayanı ikrar ederse ona verilir. Ve diğerine, "beyyinesini iade etmesi" teklif edilmez. Hüküm ikrar olunana verilir.
İkrar olunan şahıs, "kölenin kendisine ait olduğunu" beyyineler ve "onun, zi'1-yede emanet edildiğini" söylerse, ona hükmedilir.
Eğer ona hükmedilmez de ikrar olunan şahıs, şahitlerim iade ederse; onun şahitleri geçersiz olur ve köle diğerine hükmedilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adamın elinde bulunan bir evi,. iki adam iddia eder ve her birisi "o evin, kendisinin olduğunu; onu, ev elinde olan şahsa, aylığı on dirheme icara verdiğini" söyler; buna göre de beyyine ibraz eder; ev .elinde bulunan adam, o evde bir ay oturur ve onların da'valarmı inkar ederse; bu durumda onlar, evi ve on dirhemi yan yarıya alırlar. Muhıyt'te de böyledir.
Bişr'in Nevâdiri'nde İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
Bir kimse başka bir adamdan, bir köle satın alıp, onu da teslim alarak parasını nakden ödedikten sonra, ' 'bu kölenin, satıcının olduğunu" ikrar ederek: "Bu köle, filanındır." der ve satıcı onu almayı murad ederek: "Bu benim kölemdir." der; ikrar eden de: "Ben, sana, bu köleyi, bin dirheme sattım." derse, bu durumda onun sözü geçerli olur.
Keza, bir kimse, bir köle hakkında: "Dün, onun kölesiydi." diye ikrar eder; ikrar olunan da: "Bu gün..." diye ikrar eder ve ikinci ikrar olunan: Köle, benim kölemdir." der; ikinci ikrar eden de: "Ben böylece ikrar eyledim. Çünkü, sana onu bugün sattım. Ve senin tarafından bana vasıl oldu," derse onun sözü kabul edilir. Onu alamaz. Ancak, bedelini alır. Zehıyre'de de böyledir.
Hişam'ın Nevâdiri'nde şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse, diğer bir şahsın elinde bulunan bir elbise hakkında, ona: "Sana, elli dirheme sattım." der, zi'l-yed de: "Onu, bana bağışladın." derse onun sözü kabul edilir; elli dirhem gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.[23]
3- Bir Kavmin Ve Topluluğun Da'vâsı Ve Bunların Da'vâlarında İhtilafları
Bir adamın elinde bir ev bulunduğunda, iki kişi, onu iddia eder ve birisi tamamını, diğeri de yarısını iddia ederek, ikisi de beyyine ibraz ederlerse, bu durumda tamamını iddia edene, dörtte üçü; yarısını iddia ederne de dörtte biri verilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
Diğer iki imâma göre üçte ikisi tamamını iddia edene; üçte biri de, yarısını iddia edene verilir. Hidâye*de de böyledir.
Bunların beyyineleri yoksa, her birine yemin verilir.
Eğer yemin ederse, da'vadan beri olurlar. Ve ev, elinde olana —olduğu gibi— bırakılır. Muhıyt'te de böyledir.
Ev, iki adamın elinde olduğu zaman, birisi yarısını; diğeri de tamamını iddia eder; beyyineleri de olmazsa tamamını iddia edene yemin yoktur.
Yarısını iddia edene yemin verilir. Eğer yemin ederse, ev aralarında yarı yarıya terk edilir.
Eğer yeminden çekinirse, diğerine hükmedilir.
Şayet her ikisinin de beyyinesi olursa, bu ev, evin tamamını iddia edene —yarısı beyyinesi sebebiyle, yarısı da ikrar sebebiyle— hükmedilir. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir.
Hişam'ın Nevâdiri'nde şöyle zikredilmiştir:
Ben, tmâm Muhammed (R.A.)'m şöyle buyurduğunu işittim:
İki karderşin elinde, bir ev olduğunda, onlardan birisi, "O evin, tamamını";" diğeri de "babalarından miras kaldığını, ve yarı yarıya ortak olduklarını" iddia ederse; tamamını iddia edene, dörtte üçü; diğer kardeşine de, dörtte biri hükmedilir.
Eğer, her ikisi de, iddiaları istikametinde beyyine ibraz ederlerse, yine evin yarısı, miras olarak evin tamamım iddia edene; kalanı da yarı yarıya olmak üzere yani dörtte üçü, tamamım iddia edene; dörtte biri de diğer kardeşine hükmedilir.
Şayet başka bir insan gelir de —beyyinesiyle— "o evin, kendisine ait olduğunu" iddia eder ve ona hak kapanır sonra da, o evi, evin tamamını iddia edene bağışlarsa, diğer kardeşe o evden bir şey verilmez.
Eğer, bu şahıs, diğer miras iddia edeme bağışlarsa, onun kardeşi, evin yarısını alır. Muhıyt'te de böyledir.
Mîras olduğunu iddia edenin şahitleri, şehadette bulunarak: "Ev, bununla tamamını iddia edenin arasında yarı yarıyadır." derler; diğerinin şahitleri de "tamamı bunundur." derlerse, ev aralarında yarı yarıyadır. Muhtyt'te de böyledir.
Bir adamın elinde, bir ev bulunduğunda, diğer bir adam, o evin tamamını; başka biri de, üçte ikisini; başka birisi de yarısını iddia eder ve hepsi de beyyine ibraz ederlerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre tamamım iddia edene, onikide yedisi verilir. Üçte ikisini iddia edene, on ikide üçü; yarısını iddia edene de, on ikide iki hissesi verilir.
İmâmeyn'e göre ev —aralarında— avl ve mudarebe yoluyla, on üç hisse olur. Altı hissesi, tamamım iddia edene; dört hissesi, üçte iki iddia edene; üç hissesi de, yarısını iddia edene hükmedilir.
Eğer, ev ellerinde olurda beyyineleri olmazsa, onlardan herbirisi, "davasının hak olduğuna" yemin eder.
Eğer yemin ederlerse, ev aralarında üçe taksim edilir.
Eğer, tamamım iddia eden yemin eder de, diğerleri etmezse, evin tamamı onun olur.
Eğer üçte ikisini iddia eden yemin eder de, diğerleri kaçınırsa; altıda birini, tamamını iddia edenden, altıda birini de yarısını iddia edenden alır ve bu da üçte bir olur.
Eğer yarısını iddia eden yemin eder de, diğerleri etmezse, onun için elinde olan vardır ve tamamını iddia edenden altıda birin yarısını (yani on ikide birini) alır. Altıda birin .yarısını da, üçte iki iddiasında bulunandan alır.
Bu, birisi yemin edip de, ikisi etmediği zaman böyledir.
Şayet ikisi yemin eder de, birisi etmezse, eğer tamamını iddia edenle, üçte ikisini iddia eden yemin ederler de, yarısını iddia eden yemin etmezse, —münazaa üzerine— İmâm Ebu Hanîfe (R.A.)'ye g0re dörde taksim edilir.
İmâmeyn'e göre, üçe bölünür: Üçte ikisi, tamamını iddia edene; üçte birisi de, üçte ikisini iddia edene avl ve mudârabe üzerine verilir.
Eğer tamamını iddia edenle, yarısını iddia eden yemin ederler de, diğeri etmezse, elinde olan sekize bölünür; bir sehmi, yarı iddiasında bulunana; yedi sehmi de, tamamını iddia edene verilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
İmâmeyn'e göre ise, beşe bölünür. Beşte biri, yan iddiasında bulunana; beşte dördü de tamamını iddia edene verilir.
Eğer üçte hir iddia edenle yarı iddia eden yemin ederler de, tamamını iddia eden yemin etmezse, elinde olan dört parça edilip, bir sehmi yarı iddia edene; iki sehmi, üçte iki iddia edene; bir sehmi de tamamım iddia edene verilir.
Bunların hepsi, beyyineleri olmadığı zaman veya yeminden kaçınanlar olduğu zaman böyledir. Fakat hepsinin de beyyinesi olur veya hepsi de, yeminden kaçınırsa; o zaman yarı iddiasında bulunana, sekizde bir; üçte iki iddiasında bulunana dörtte bir; tamamını iddia edene de, yirmi dört hisseden onbeş hisse verilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
İmâmeyn'e göre ise, yüz seksen hisseye bölünür. Yarı iddiasında bulunana, yirmi yedi hisse; üçte iki iddiasında bulunana, elli hisse tamamını iddia edene ise yüz üç hisse verilir. Serahsî'nin Mumytı'nde de böyledir.
Şayet ev üç kişinin elinde olur ve bunlardan birisi yarısını; diğeri üçte birini; diğeri de altıda birini iddia ederler ve bunlardan bir kısmı diğerlerinin davasını inkar ederse; onlardan herbirinin elinde üçte bir vardır. Üçte biri altıda bir iddia edene vardır. Yarısı ise yanında bekletilir.
Eğer, yarının sahibi beyyine ibraz ederse, arkadaşlarının her birinin elinde olandan, altıda birin yansını alır. Mebsût'ta da böyledir.
Bir evin, bir kısmı bir adamın, bir kısmı da başka bir adamın elinde bulunur; onlardan birisi, "evin tamamını'* diğeri de "yarı yarıya" iddia, eder; her ikisinin de beyyineleri olmazsa herbirine arkadaşının da'yasına karşı, yemin verilir.
Eğer yemin ederlerse, tamamını iddia edenin elinde bulunan kısım ona bırakılır. Yarısını iddia edenin elindeki kısmın yarısı da, ona hükmedilir. Geri kalan yarı, —olduğu gibi— yarısını iddia edenin yanında bırakılır. Evin sahası aralarında hükmedilir ve orada müsavi şekilde tasarruf da bulunurlar.
Eğer bu surette beyyineleri olursa, her birinin beyyinesi —arkadaşının elinde olana karşı— kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet onlardan birinin elinde bir ev diğerinin elinde ise birden çok evler olur; sahada aralarında müşterek bulunursa, beyyine ikame etmeleri halinde, bunun elindeki ona; onun elindekide buna, hükmolunur. Saha da aralarında yarı yarıyadır. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir.
Bir evin alt katı, birinin, üst katı da diğerinin elinde bulunur, üst katın yolu da sahadan olur ve onlardan herbiri, "evin, kendisinin olduğunu" iddia ederse; bu ev, alt kat elinde olanın olur. Üst kat ve yolu elinde olanın olmaz. Serahsfnin Muhıyti'nde de böyledir.
Şayet evin üst katı birinin, alt katı da diğerinin elinde bulunur; sahası da ikisinin müşterek malı olur; ikisinin de beyyinesi bulunmaz ve yemin ederek, her biri tamamımda iddia ederse alt kat, elinde olana; üst kat da, elinde olana; saha ise, alt kat elinde olana —üst kat elinde olanın gelip geçme hakkı mahfuz olarak— hükmedilir.
Başka bir rivayette, saha aralarında —yarı yarıya— hükmedilir.
Eğer her ikisi de beyyine ibraz ederse, alt kat, üst kat elinde olana; üst kat das alt kat elinde olana; saha ise alt kat kendisine hükmedilen şahsa hükmedilir. Tahâvî Şerhî'nde de böyledir.
Bir adam beîge ibraz ederek, "başka bir adamın ejinde bulunan bir evin kendisine ait olduğunu" iddia eder; bu evi elinde bulunjduran şahıs da, belgesiyle "o evin kendisine ait olduğunu", zi'1-yedîn, onu filandan satın ve teslim aldığını iddia ederse; bu durumda, bu ev, iki iddiacı arasında üçe taksim edilir. Üçte ikisi tamamını iddia eden şahsa; üçte birisi de yansım iddia eden şahsa hükmedilir.
Şayet, bir yabancı, "evin tamamını iddia eder; evi elinde bulunduran şahsın kardeşi de, "babasının öldüğünü, o evi kardeşi ile kendisine miras bıraktığını" iddia eder ve her ikisi de beyyinesini ibraz ederse; bu durumda yabancı için dörtte üçü, diğeri için de dörtte biri hükmedilir. Serahsf nin Muhıyti'nde de böyledir.
Eğer ev elinde olan şahıs, kardeşine hükmedilen dörtte bire girmek ister ve ona: "Sen, babamızın ölüp de ikimize ortak olarak miras kaldığını ikrar ettin." derse; ona hak vürûd etmez. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer ev elinde bulunan şahıs "onun, babasından miras kaldığını" —veraseti inkârdan sonra ve. beyyine ikâmesinden sonra— ikrar ederse bu durumda cevap, veraseti ikrar etmemişin cevabı gibidir. İsterse, evin dörtte üçü yabanGiya; dörtte biri, diğerine hükmedilsin müsavidir.
Eğer zi'l-yed beyyine ikamesinden önce, ikrar eder; sonra da beyyine ibraz edilirse, evin tamamı yabancıya hükmedilir. Zehiyre'de de böyledir. ; .
Zi'l-yed —önce— "evin babasının olduğunu; o ölerek, miras bıraktığım" iddia eder ve "kardeşi ve gaip filan kardeşiyle aralarında olduğunu" söyler; yabancı da -—beyyinesiyle— "o evin, babasının olduğunu ve kendisine miras kaldığım" iddia eder ve beyyinesi sebebiyle de, ev bu yabancıya hükmedildikten sonra, zi'1-yedin gaib kardeşi gelir —beyyinesiyle— "gerçekten, o evin babasının olduğunu; onun öldüğünü ve kardeşi ile kendisine miras bıraktığını" iddia ederse, bu durumda hakim, onun beyyinesini kabul etmez.
Eğer zi'1-yedin ikrarı kendi ile gaib kardeşinin mirası olduğuna dair olmuş olsaydı; yabancı beyyine ibraz ettikten ve hakim evin tamamını yabancıya hükmettikten sonra da zi'1-yedin kardeşi gelip, —beyyinesiyle— "o evin, babasının olduğunu, onun ölerek, —kardeşiyle birlikte— o evi, kendisine miras bıraktığını" iddia etseydi bu durumda hakim, beyyinesini kabul ederdi. Muhıyt'te de böyledir.[24]
4- Münazaa ( = Karşılıklı Da'vâlaşma)
İki kişi bir ev hakkında, münazaa ettiklerinde, onlardan her birisi, "evin, kendisinin olduğunu" iddia eder ve hakim, o evin, birinin elinde olduğunu bilmekte olursa, onu, sahibü'1-yed kılar. Eğer, bunu bilmiyor; yalnız, o evin üçüncü bir şahsın elinde olmadığını biliyorsa; o evin tamamı davacı (~ iddia eden)iîeda'vahnındır. (= iddia olanındır.)
Eğer, diğeri, ev elinde olana karşı beyyine ibraz ederse, hakim, bu evi ikisinin arasında hükmedip, bu evi, ellerinde bırakır.
Eğer hakim, evi üçüncü bir şahsın elinde bulursa, diğerlerinin talebi üzerine, onu, onun elinden çıkarır.
Eğer onlardan birisi, belge ibraz ederse, onu zi'l-yed olarak hükmeder.
Eğer ikisinin veya birisinin beyyinesi yoksa, hakim bunların herbirine, arkadaşına karşı yemin verir.
Eğer ikisi de, yemin ederse, birbirinden davaları beri olur. Hakim hakikat-i hal (= durumun gerçeği) açığa çıkana kadar evi bekletir; onlardan hiç birinin eline vermez.
Eğer birisi yemin etmez de, diğeri ederse, hakim —yinede— yemin edene evi vermez. Fakat, insanları o eve taarruzdan men eder.
Eğer hakim, o evi üçüncü bir şahsın elinde bulursa, onun elinden, evi çıkarmaz. Muhıyt'te de böyledir
İki kişi bir şeye sarılıp, sahibü'l-yed'e karşı beyyine ikame ederlerse, biz, onu, onların elinde bırakırız.
Eğer onlardan birisi, —beyyinesiyle— "o şeyin, kendisinin olduğunu" söylerse, sahibinin elinde bulunan şeyin, yarısı ona hükmedilir; diğer yarısı da, sahibü'l-yed'de hali üzere kalır.
Bazı yerlerde şöyle zikrolunmuştur: Sahibü'l-yed'e karşı beyyine ibraz eder; sonra da, "o şeyin, kendine ait olduğunu" belgelerse; tamamı ona hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.), Siyer isimli kifab da şöyle buyurmuştur:
Bir müslüman dâr-i harpden çıktığında, yanında bir müste'men bulunur ve beraberlerinde de üzerinde mal yüklü olan bir katır olur ve onlardan her biri: "O, benim malımdır. Ve benim elimdedir." derse; bu durumda hakim, kimin beyyinesi varsa ona hükmeder. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.
Akdiyye kitabında şöyle zikredilmiştir: tki adam, bir ev hakkında münazaa yaptıklarında, onlardan herbirisi, "kendi elinde olduğuna" iddia edip, buna göre de beyyine ibraz ederler, sonra da, birisi: "Benim beyyinem daha kuvvetlidir. Benim babam öldü. Bu evi, bana miras olarak bıraktı. Benden başka da varisi yoktur." der ve buna göre de beyyine ibraz ederse; bu beyyinesi kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Şeyhu'1-İmam Zahîrü'd-Dîn el-Mürğinânî'den soruldu:
İki kişi, bir ev hakkında davalaştıklarmda, onlardan birisi: "O evin, kendi malı olduğunu ve elinde bulunduğunu" diğeri de: "Kendi elinde olduğunu ve ona en haklı olanın kendisi olduğunu" iddia eder ve "Filanın elinde icar olduğunu; o filanın da öldüğünü icara verilen malın elinde mahpus kaldığını" söylerse, durum ne olur?
İmâm, şu cevabı verdi: . —Ev ikisinin elinde de bırakılmaz.
Bazı alimler ise: "Ev icare olduğunu iddia eden şahsın olur." diye fetva vermişlerdir. Zahîriyye'de de böyledir.
Kitâbü'i-Akdiyye'de şöyle zikredilmiştir:
İki şahıs bir ev hakkında münazaa ettiklerinde, onlardan her birisi, iddia ederek: "Ev benimdir." der ve bunlardan birisi, —beyyine ikame ederek— "çocuklarının, oraya girip —çıktığını" söylese; bu durumda hakim, —yukarıda söylediğimiz gibi— şahitlik yapanın şahitleriyle, onlar: "O evde oturuyorlardı." diyene kadar evi elinde olana hükmetmez.
Onlar böyle söyleyince de, hakim, o çocukların ve hayvanların girip-çıktığını söyledikleri adama evi hükmeder. Muhıyt'te de böyledir.
İbnü Semâa, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir meşelik hakkında, iki toplum münazaa ettiklerinde, her toplum "onun, kendilerinin olduğunu ve ellerinde bulunduğunu" iddia eder ve her topluluğun şahitleri, "ellerinde olduğuna, şahitlik yaparlar ve hakim, onlara açıklamasından sormaz ve söylenenden fazla kılmazsa, böyle yapması doğru olur.
Eğer onlardan fazla bir şey sorar ve açıklamalarını isterse, bu daha sağlam ve daha güzel olur. Hakim, orman hakkında gereken şeyleri iyice soruşturur: Ağaçlarının kesilmesi, satılması ve ondan faydalanma ve benzerleri gibi şeylerin olup olmadığını araştırır. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir köle hakkında, iki kişi münazaa yaparlar ve onlardan her biri, "onun, kendisine ait olduğunu" iddia eder ve "halen elinde5 bulunduğunu" söylerse kölenin -yaşça— küçük olması halinde, hakim; onlardan hiç birisine, —beyyine getirmedikçe— mülk olarak hükmetmez. Onu, onların yanında bırakır.
Eğer köle büyük, konuşuyor ve aklı eriyorsa veya çocuk olduğu halde nefsinden itibar oluyor ve "Ben hürrüm." diyorsa onun sözü geçerli olur.
Bu durumda hakim, iddia edenlerin hiç birine —beyyineleri olmadıkça— birşeyhükmeylemez.
Şayet köle: "Ben birisinin kölesiyim." derse, bu sözüne inanılmaz. O, ikisinin de kölesi olur. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer zi'l-yed olanların değil de başkasının kölesi olduğunu; söyler; zi'l-yed de, kendisinin kölesi olduğunu söylerse; o köle zi'1-yedin kölesi olur. Kâfi'de de böyledir.
Elinde bir köle bulunan şahıs: "Benim kölemdir." derse, onun sözü kabul edilip; ona, mal olarak hükmedilir.
Eğer köle büyük olur ve: "Ben, aslen hürrüm." derse; beyyinesi olmadan sözüne inanılmaz. Çünkü o, hükmolunam ibtâl etmeyi murad etmektedir.
Keza, bu köle: "Ben buluntuyum." derse; "Ben hürrüm." demesi gibi olur.
Eğer zi'l-yed, "kölesi olduğuna" köle de, "Aslen hür olduğunu" belgelerse, bu durumda kölenin beyyinesi evlâ olur. Zehıyre'de de böyledir.
Şeyhu'1-Kadî'I-İmâm, Şemsü'i-tslam Mahmûd Evzecendî'den soruldu:
Bir şahsın elinde bulunan bir yeri, başka bir şahıs teğallüp yoluyla, oranın kendisinin olduğunu isbat eder; yeri elinde bulunduran şahıs da "onun, tağallüb yoluyla isbat ettiğini" belgelerse ne olur?
İmâm şu cevabı verdi:
— Beyyinesi kabul edilir ve o yer ona hükmedilip, müteğallibin elinden alınarak ona teslim edilir.
Eğer, beyyinesi olmaz ve müteğallibenin "o yeri tağallüb yoluyla aldığı hususunda" ona yemin vermek isterse, bu durumda yemin teklif etmeye hakkı vardır.
Keza, müteğallibe karşı, onun ikrar ettiği hususunda, yine mütegallibin yemin etmesini isterse, yemin ettirir. Muhıyt'te de böyledir.
Şemsü'l-İslâm'm Fevâİdi'nde şöyle denilmiştir:
Bir adam, beyyi.ıesini ibraz ederek, "bir yerin on seneden beri elinde olan, hudutlu yeri olduğunu" söylerse, bu yer ona hükmedilir. Hulasa'da da böyledir.
Nâtıfî'nin Vâkiatı'nda şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse, başka bir adamın elinde bulunan bir köleye karşı, beyyine ibraz ederek "onun, kendi kölesi olduğunu; bir seneden beri, onun yanında bulunduğunu; elinde bulunduran şahsın onu gasbeylediğini" söyler; zi'l-yed de "onun, yirmi senedir, kendi kölesi olduğunu" iddia eder ve belgelerse; bu durumda, o köle elinde bulunduran şahsın olur. Muhıyt'te de böyledir.
Uyun kitabında şöyle zikredilmiştir:
İki kiş; bir şey hakkında münazaa ettiklerinde, onlardan birisi, ^beyyinesiyle— bir aydan beri elinde olduğunu"; diğeri de beyyinesiyle "bu saatte elinde olduğunu" iddia ederse; hakim, "bu saatte elimde" diyen şahsa, hükmeder. Çünkü, diğerinin eli mkidâya uğramıştır ve mkıdâya uğrayana da itibar yoktur.
Bu, İmam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir.
Şayet onlardan birisi "Onun, bir aydan beri elinde olduğunu" belgeler; diğeri de "cum'adan beri elinde olduğunu" isbat ederse; bu şey "cunradan beri" diyene hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın elinde, başka birinden icarladığı bir yer bulunduğunda, arsa sahibi: "Sen onu, benim emrimle icarladın. Kirası benimdir." der; icarcı da: "Ben onu, senden gasbeyledim ve icara verdim. İcarı benimdir," derse; bu durumda yer sahibinin sözü geçerlidir.
Eğer icarlayan şahıs, o yere bina yapar, sonra icara verir; yer sahibi de: "Ben sana, benim için yer yap." dedim. "Sonra da icara verirsin." diye söyledim." yer elinde bulunan şahıs da: "Ben, senden gasbeyledim ve bina yaptım. Sonra da onu icara verdim." derse; bu durumda kira, o yere taksim edilir. Yani kira bina yapılan yer ile yapılmayan yer arasında bölünür. Bina yapılan yere isabet eden icar, icarcıya; yere isabet eden icar da yer sahibine verilir.
Eğer yer sahibi: "Sen, benden binalı yeri gasbeyledin." derse onun sözü geçerli olur. Eğer ikiside beyyine ibraz ederlerse gasıbın ( = _gas-beden şahsın) beyyinesi evla olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse, başkasına: "Senden, bin dirhem gasbeyledim. Onunla da, onbin dirhem kâr ettim." der; ikrar olunan da: "Hayır, bilakis öyle yapmanı ben söyledim." derse; bu durumda ikrar olunan şahsın sö?ü geçerlidir.
İkrar olunan şahıs eğer: "Sen, bin dirhem ve onbin dirhemi gasbeyledin." derse; bu durumda ikrar edenin sözü geçerli olur.
Şayet: "Senden bir elbise gasbeyledim. Ve onu, senin emrin olmadan" kestim ve diktim." der; ikrar olunan da: "Bilakis sen, gömleğimi gasbeyledin." der veya "Onu dikmeni, ben söyledim." derse; bu durumda ikrar olunan şahsın sözü geçerli olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir yıkayıcı dört parça ham keten bezini çırağı ile sahibine gönderdiğinde çırak, üç parça getirir; yıkayıcı: "Sana, dört parça verdim," deyince, çırak: "Ben onu saymadan verdim." derse elbise sahibine: "Dilediğini doğrula." denilir. Eğer o elçiyi (çırağı) doğrularsa, o kurtulur. Bu durumda yıkayıcının yemin etmesi gerekir.
Eğer o yemin etmezse, bezleri tazmin etmesi gerektir.
Eğer yemin ederse, o da berî olur. (= kurtulur.)
Yıkayıcı ücreti hususunda elbise sahibine yemin verir.
Eğer yemin ederse, — o elbisenin hissesi kadar— ücretten kurtulur.
Eğer elbise sahibi, yıkayıcıyı doğrularsa; o berî olur.
Bu durumda elçinin (çırağın) yemin etmesi gerekir. O yemin edince de yıkayıcının ücreti, elbise sahibine ait olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir-
Bir adamın duvarı ye nehrin kenarında da ağaçları var. O ağaçların köklerinden, nehrin diğer yanında ağaçlar bitmiş... Diğer bir adamın da o tarafta üzüm bağı var.... Bağ ile nehrin arası ise yol... Bu durumda bağ sahibi, ağaçları iddia ediyor... Diğeri de "...Benim ağaçlarımın kökünden diye iddia ediyor... Eğer o ağaçların kökünden bitmiş olduğu bilinirse, bu durumda onlar, ağaç sahibinindirler.
Eğer böyle olduğu ve kimin tarafından dikildiği de bilinmezse bu durumda o ağaçların sahibi yoktur. Bu şahısların hiç biri de, o ağaçlara hak sahibi olmaz. Hulasa'da da böyledir.
Bir adamın tarlasında, —kimse ekmeden— mahsul bitse, bu mahsul yer sahibinindir.
Av bunun hilaf madır. Nerden nasıl girerse girsin, av, tarla sahibinin değil; onu yakalayanındır. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir kimse, başka birisine karşı, "bir arsayı miras olarak iddia eder; hakim de beyyinesi sebebiyle, ona hükmettikten sonra, kendisine hükmolunan şahıs o arsa ile, kendi aleyhine hükmolunanın arsası arasında bulunan ağaçlar ve süknâ hakkında, ihtilaf eder; hiç birinin de beyyinesi olmazsa, "aleyhine hü kmolunanm sözü geçerlidir.' denilmiştir.
'Lehine hükmolunanın sözü geçerlidir.' * diyenler de vardır. Muhıyt'te de böyledir.
Camiu's-Sağîr'de şöyle zikredilmiştir:
Bir şahsın su arkı ve kenarında da sınırı olur; bu sınınn arkasında da, başka birinin tarlası bulunur ve o sınıra ulaşır; o sınır da ikisinin de elinde bulunmazsa (şöyleki, onun üzerinde ikisinin de dikili ağacı olmaz, ark sahibi tarafından atılmış çamur da bulunmaz) o yeri tarla sahibi de, ark sahibi de iddia ederse, bu durumda o, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre tarla sahibinin olur.
İmameyn ise: Arkın çamur vesairesine atmak orda yürümek ve benzeri sebeplerden dolayı "Nehir (= ark) sahibinin olur." buyurmuşlardır.
Bunun faydası iki yerde açıktır: Birisi: O sınırda ağaçlar olur, kimin diktiği de bilinmezse, İmâsii Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o ağaçlar tarla sahibinindir. İmameyn'e göre ise, ark sahibinindir.
İkincisi: O sınır üzerine ağaç dikme velayeti, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, tarla sahibinin; İmâmeyn'e göre ark sahibinindir. Oraya çamur atmak da ark sahibinin hakkıdır.
Ark sahibi, zarar vermemek üzere, oraya çamur atabilir." denilmiştir.
Şahin olan da budur.
"Eğer ark sahibi, onun üzerinde yürümeyi-isterse, onda hakkı .yoktur." denilmiştir.
Eşbeh olan, —bir zarar olmazsa— ona mani olmamaktır,
Fakıyh Ebû Cafer: "Ağaç dikmede Ebû Hanîfe (R.A.)'nin sözü; çamur atmada ise, İmâmeyn'in sözü tutulur." demiştir. Kâfî'de de böyledir.
Sel, toprak ve çamur getirir ve bir adamın yerine kor veya bir ark açarsa, işte o, arsanın sahibinin olur. Hulâsada da böyledir.
Değirmende toplanan, değirmen unu, değirmencinindir. Esahh olan kavle göre, kim önce alırsa onundur.
Kül gibi, davar gübresi gibi toprak cinsinden, olmayan şeyler, mahalle halkı tarafından bir şahsın mülküne atılıp, orada birikirse, bunlar kim önce alırsa onun olur.
Keza, bir kimse, hayvanların toplanması ve gübrelerinin birikmesi için bir avlu veya ahır yaparsa, orada toplanan gübreleri kim alırsa, onun olur.
"Burda mekâna itibar yoktur." denilmiştir.
İmâm-i Sanî'den şöyle rivayet olunmuştur:
Hayvanları icarhyan kimse, eğer onların fışkı ve gübrelerini toplamak isterse., o takdirde, o, onun olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, geride bir kız; bir kardeş ve bir takım eşyalar bırakarak öldüğünde; kız: "Bu eşyaların tamamı benimdir. Babam, benim sözüm üzerine bunları benim malımdan satın aldı." der; kardeş de: "Bu malın tamamı ölenindir." derse; bu durumda kardeşin sözü geçerli olur. Zehıyre'de de böyledir.
İki kişi, bir hayvan veya bir gömlek hakkında münazaa ettiklerinde, onlardan birisi hayvanın binicisi veya elbisenin giyicisi, diğeri de gem vurucusu, yakacısı olursa, binici ve giyici ona zi'l-yed olmak bakımından evlâ olur. Kâfî'de de böyledir.
Birisi eğerine binen şahıs, diğeri de terkiye binen şahıs ise, binici svlâ olur. İkisi de binici olurlarsa, aralarında hükmolunur. Hidâye'de de böyledir.
Birisi hayvanı çekici, diğeri de sürücü olsalar, bu hayvan, çekiciye hükmedilir. Eğer onlardan birisi, gemini tutucu; diğeri ise, kuyruğuna tealluk ederse; alimler: "Uygun olan gemini tutana hükmedilmesidir." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Üzerinde yük olan, deve hakkında münazaa eyleseler, yük kendisinin olan şahıs evla olur. Hidâye'de de böyledir.
İki kişi bir hayvan hakkında münazaa eyleseler, o hayvanın üzerinde de, birinin yükü, diğerinin de ibriği asılı olsa; yükü olan evlâdır. Kâfi'de de böyledir.
Bir adam, develerden bir katar çekiyor olsa; o develerden birinin üzerinede bir adam binse; binici de, çekici de bu develeri iddia eyleseler; bindiği deve binicinin; diğerleri ise, çekicinin olur. Zehiyre'de de böyledir.
Hişam, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir kimse, deve katarının Önünde olan deveye; diğer birisi de ortadaki deveye sondaki deveye de bir başkası biner ve onların her birisi katarı iddia ederlerse; bu durumda onlara, her birisinin bindiği deve Vardır.
Ve- önceki deve ile ortadaki deve arasında olan develer de, öndeki binicinindir.
Ortadaki deve ile sondaki devenin arasında olan develer de öndeki binici ile ortadaki binicinin aralarında yarı yarıya verilir.
Sondaki biniciye, devesinden başka verilmez. Eğer onlar için beyyine olursa: onların bindikleri kendilerinin, diğer ikisinin aralarında olanında yarısı onundur.
Önceki ile ortadakinin arasında olan ve ortadaki ile arkadakinin arasında olan aralarında yarı yarıyadır. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Bir elbisenin bir kısmı, bir adamın elinde, diğer tarafı da başka bir şahsın elinde bulunursa, bu durumda, o elbise, bu şahısların aralarında yarı yarıya hükmedilir. Hidâye'de de böyledir.
Kudûrî'de şöyle zikredilmiştir:
Bir terzi, bir adamın evinde elbise diker ve elbise hakkında münazaa ederlerse; ev sahibinin sözü geçerli olur. Muhıyt'te de böyledir.
Terzi üe elbise sahibi ihtilaf ettiklerinde, elbise sahibi: "Onu, ben diktim."; terzi de: "Hayır, ben diktim." der ve elbise, terzinin elinde bulunursa onun sözü kabul edilir. Ve bu durumda, elbise sahibinin ücret vermesi gerekir.
Eğer elbise, sahibinin elinde ise, onun sözü geçerli olur.
Eğer, elbise, her ikisinin elinde ise, —yeminle birlikte— terzinin sözü geçerli olur. Ve elbise sahibi, ücretini verir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Bir adam, bir dükkanı, bez satmak veya elbise dikmek için icarladığında, icara veren, onun elinde olan elbiseyi "Benim." diye iddia eder; icarlayan da: "Benim." derse, elbise icarcımn dükkanında ise, o, onundur.
Eğer elbise mahallede veya icara verenin evinde ise, -bu durumda icara verenin sözü geçerli olur. İster hür olsun, isterse köle olsun; ister izinli olsun, isterse mükâteb olsun fark etmez. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, kölesini, bir temizlikçiye veya bir ekmekçiye icara verir; onunla beraber, efendisi yolda bir şey bulur ve onda, o ve icarlayan ihtilaf ederlerse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Eğer o eşya, icarlayamn yaptığı şeylerden ise, bu durumda icarlayamn sözü geçerli olur.
Eğer öyle değilse, efendinin sözü geçerlidir.
Eğer icarlayamn menzilinde ise iki. yönüyle de icarlayamn sözü geçerlidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsın evinden, omuzunda eşya olarak çıkar; bir topluluk da onu görür ve şahitlik yaparak: "Gerçekten biz, bu adamın, bu evden çıktığını ve boynunda da eşya olduğunu gördük.". derler; ev sahibi de: "Eşya benimdir." der; diğer şahıs da: "Benim eşyam." diye iddia ederse; eğer o'adam, eşya satan bir kişi olarak tanınıyorsa, o eşya onundur. Böyle tanınmıyorsa, eşya ev sahibinindir. Vâkıât-ı Hüsâmiyye'de de böyledir.
İbnü Seınâa'nın Nevâdiri'nde, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
Bir adam, yanında mal bulunduğu halde, başka birinin evine girdiğinde, ev sahibi: "Bu, benim mahmdır. Evimden aldım." derse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu durumda ev sahibinin sözü kabul edilir.
Eve giren şahsın üzerinde bulunan dikili elbisesinden başkası hakkındaki 'sözüne inanılmaz." buyurmuştur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Eğer, eve giren şahıs, o eşyaları yapan bir kimse olarak tanınıyorsa, (Meselâ: Zeytin yağı satan bir kimse, omuzunda, zeytin yağı kabı olduğu halde içeri .girmişse veya sokakta seyyar satıcılık yapan biriyse) onun sözü geçerli olur. Bu durumda ev sahibinin, ona karşı söylediğine inanılmaz. Muhıyt'te de böyledir,
Hişam, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet 'etmiştir:
Bir süpürgeci, boynunda kadife veya benzeri şey olduğu halde birinin evinde bulunduğunda, süpürgeci de, ev sahibi de, "o kadifenin, kendisinin olduğunu" iddia ederse; bu durumda o, ev sahibinindir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir hamal, üzerinde yükü olduğu halde, bir adamın evinde bulunduğunda, ev sahibi, "hamalın yükünün, kendisine ait olduğunu" iddia eder; hamal da: "Hayır, benimdir." derse; hamal, yük taşıyan birisi ise, onun sözü geçerli olur. Vâkıât-ı Hüsâmiyye'de de böyledir.
Yaygı hakkında münazaa edildiğinde, biri onun üzerinde oturuyor; diğeri de onu tutuyor olsa; veya her ikisi de üzerinde oturuyor olsalar; bu yaygıya —aralarında— ortak olurlar. İnâye'de de böyledir.
Bir evin içinde, iki adam oturmakta iken, bu şahısların biri "o evin, kendi nefsine ait olduğunu" iddia ederse; bu durumda, o ev, bu şahısların aralarında hükmedilmez.
"Aralarında hükmedilmez." demek "bu ev, —hükümsüz olarak— bu şahısların müşterek ma,lı olur." demektir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir gemiyi, ona binmiş ve onu sürmekte olan, bir şahısla, bu gemiyi sevkeden bir şahıs ve onun sakinlerini elinde bulunduran başka bir şahıs veya değişik bir sebeple diğer bir şahıs iddia ederlerse; bu gemi süren, sakinlerini tutmuş olan ve sevkeden şahısların arasında hükmedilir. Diğerlerine bir şey yoktur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Zengin bir adamın kölesi, boynunda takılı bulunan inci ile, evinde hasırdan başka bir şeyi olmayan bir fakirin evinde bulunduğunda, köle sahibi: "İnci benimdir." dediği halde; ev sahibi de: "...benimdir." diye iddia ederse bu durumda, köle sahibinin sözü kabul edilir, Kerdcrî'nin Vecizi'nde de böyledir.
İki kişi, bir gemide bulunur; bu gemide de un olur; bu şahıslardan her biri, bu geminin ve içinde bulunan unun, kendisinin olduğunu iddia ederler; bu şahıslardan birisi un satmakla ma'ruf; diğeri de tuzcu olarak bilinen bir kimse olduğunda, bu un uncu olarak tanınan şahsındır. Gemi ise tuzcunundur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur: Bir adam, başka birinin evinde kuş avladığında, eğer onun mubah olduğunda ittifak ederlerse, bu durumda o kuş avlayan şahsındır.
Eğer ihtilaf ederler ve ev sahibi: "Ben, senden önce avladım." veya "Ona, ben varisim." der; avcı da bunu inkar ederse; avcının onu havada avlamış olması halinde bu kuş avcınındır.
Avcı, kuşu evden almışsa, ev sahibinin sözü geçerlidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İcarcı, dükkanda bulunan şeyleri, bir adama satar; müşteri bunları teslim aldıktan sonra da, dükkan sahibi gelerek müşterinin elinde bulunan şeylere hak sahibi çıkar ve bu durumda satılan bu şey, dükkanın binasına bitişik olur ve karcının sanat aletlerinden olmazsa, —yeminle birlikte—, dükkan sahibinin sözü geçerli olur.
Eğer o yemin ederse, müşteri icarcıya müracaat ederek, satılan bu şeyin parasını geri alır. Eğer satılan şey, icarcının sanat aletlerinden ise, icarcımn sözü geçerli olur.
Bu durumda dükkan sahibinin o şeyi almak için bir çıkar yolu yoktur. Muhiyt'te de böyledir.[25]
10- HÂİT(= DUVAR) DA'VASI
İki ev arasında bulunan bir duvar hakkında, bu ev sahiplerinden her biri "...benimdir" diye iddia ettiklerinde, bu şahısların evi birbirlerine bitişik olursa, bu duvara iki taraf ortak olur.
Bunlardan birine bitişmesi terbî, diğerine bitişmesi ise mülâzaka şeklinde ise, bu durumda terbî sahibi evlâdır.
Şayet bu duvar, bu şahıslardan birinin binasına terbî veya mülâzaka tarzında bitişmiş, diğerinin binasına ise, hiç bitişmemişse, bitişene hükmetmek evlâdır. .
Bu duvar, birinin binasına bitişmiş, diğerinin binasında ise, bu duvarın ağacı varsa, —terbî biçiminde bitişmiş olması hâlinde— bu duvar, binasına bitişmiş olduğu şahsındır.
Bu durumda, ağaç koyduğu yer, ağaç sahibinin olur
Şayet, duvarın bitişme tarzı, mülâzaka şeklinde olursa, diğer şahsın da ağacı bulunursa, bu durumda ağaç sahibi evlâdır.[26]
Terbî Bitişimi
Duvar kerbiç veya tuğladan yapılmışsa, bu kerpiç veya tuğlaların birbirine girmiş olması, bu iki şahıstan her birinin duvarını, bu —bir birine girmiş- kerpiç veya tuğlaların meydana getirmiş bulunması haline, duvarın terbî tarzında bitişmesi denilir.
Eğer duvar tahtadan (= ağaçtan) olursa, bunlardan birisinin hatıl ağacının başı, diğerinin hatıl ağacının üzerinde olması halinde de, terbî şekil olmuş olur.
Fakat duvarı delerek, ordan girdirirse, bu terbi olmaz.
Ebû Hasan cl-Kerhî şöyle buyurmuştur:
Terbi ittisalinde kendinde münazaa olan duvarın iki tarafı, iki duvara ulaşmalı ve evin duvarına bitişmeüdir. Eğer bitişme bir taraftan olursa, ağaçların sahibi evla olur.
Tahavî'de: Bir taraf dan. bitişme olursa, tercih vaki- olur." buyurmuştur.
Alimler ise: Sahih olan Tahâvî'nin rivayetidir." demişlerdir. Serahs?'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer duvar, ikisinin binasınada bitişmez, üzerinde de bir şey bulunmazsa (ağaç olsun başka şey olsun) o zaman bu duvar —onun ikisinin ellerinde olduğu bilinirse— aralarında hükmedilir. Eğer, bu bilinmez her birisi de onu iddia ederlerse; ikisinin eline bırakılır. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer onlardan birinin, duvar üzerinde, kamış hasırı veya benzeri bir şeyi olurda, diğerinin bir şeyi bulunmazsa, bu durumda da o duvar, aralarında olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer ikisinin de, duvar üzerinde, kamış hasır ve benzeri bir şey olursa, yine bu duvar, aralarında hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer duvarın üzerinde, birinin bir ağacı, diğerinin de kamış hasırı "ve benzen bir şeyi olur; diğerinin başka bir şeyi bulunmazsa, bu durumda o duvar, ağaç sahibinindir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Duvarın üzerinde, birinin ağaçlan atılı; diğerinin başka şeyi konulu olursa; bu duvar, ağaçların sahibine hükmedilir. Fakat, diğerine, "o koyduğu şeyleri kaldırması" emredilmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Duvarın üzerinde, birinin ağaçları atılı olur; diğerinin ise bir perdesi veya örtüsü bulunursa, bu duvar, ağaçlan atılı olan şahsın olur. Fakat, perdesi atılı olana da "onu kaldırması" —duvar sahibi beyyine-sini getirip de, duvar, kendisine hükmedilene kadar— emredilemez. Beyyinesini getirince, artık diğerine de "perdesini kaldırması" söylenir. Fetâvâyi Şâdîhân'da da böyledir.
Hem duvar, hem de sütre hakkında münazaa olursa, bu durumda, duvar ağaçların sahibinindir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer duvarın üzerinde, birinin sütresi; diğerinin kamış hasırı bulunursa, bu duvar, sütre sahibinin oiur. Muhıyt'te de böyledir.
Münazaalı duvarı1 iddia edenlerden birinin, o duvar üzerinde kiremidi olursa; bu durumda kiremit sütre yerindedir. Fetâvâyi Kâdî-lıân'da da böyledir.
İkisinden birinin duvar üzerinde on ağacı olur; diğerinin ise üç ağacı bulunur, fakat o da ona kadar çıkarabilirse, duvara —aralarında— ortak olurlar. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer duvar üzerinde, birinin bir veya iki (üçten az) ağacı olur diğerinin de üçten çok ağacı bulunursa Nevazil1 de: "bu duvar, üçten fazla ağacı bulunan şahsın olur. Diğeri ise ağaçlarının yerine sahip olur." denilmiştir.
Bu istihsândır. Ve bu, İmâm Ebû Hunîfe (R.A;) ile İmâm Ebû Vûsuf (R.A.)'un kavlidir. Kıyasa göre, bu duvar,,—aralarında—yarı yarıya ortaktır.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) önce böyle söylemişti. Sonra, istihsan olduğuna jf.ail oldu.
Şemsü*I-Eimme Serahsî: "Birinin duvar üzerinde, on ağacı atılı olur; diğerinin ise, bir ağacı atılı olursa; her biri, ağacının altı kadar yerin sahibi olur. Duvar aralarında yarı yarıya ortak olmaz. Ve, o bir ağacı atılı olan şahsa da: "Onu kaldır." denilmez buyurmuştur.
Alimlerimizden bazıları: "Mülk, aralarında onbir sehim olarak hükmedilir: On sehmini on ağacı olan; bir sehmini de, bir ağacı olan alır." buyurmuşlardır. Bu durumda duvar yıkılsa, yerini taksim ederler. Çoğu, on ağacı olan şahsa hükmolunur. Bir ağaçlık yeri kadarı da, bir ağacı olan şahsa hükmedilir.
Alimlerin ekserisinin görüşü budur.
Sahih olan da budur. İmâm Muhammed (R.A.)'de böyle buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Duvar uzun olur ve onlardan her biri, bu duvarın bazı yerlerine ağaçlarını korlarsa; her birine, o ağaçların hizası hükmolunur. Bu ağaçların adedine bakılmaz.
Kadı Abdullah ez-Zamîri, bununla hii km eylemiştir. Aralarındaki boşlukta aynı hükme tabidir, Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İmâm İsbîcâbî, Tahavî Şerhı'nde şöyle demiştir: Eğer duvarın yüzü onlardan birinin, arkası da diğerinin ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu duvar aralarında hükmedilir. Duvarın yüzü, kendine olana hükmedilmez.
İmâmeyn ise: "Duvarın yüzü kime karşı ise, ona hükmedilir." buyurmuştur. Bu, duvar yapılırken, öyle yapılmışsa böyledir. Fakat duvar yapıldıktan sonra, nakışla, sıvamakla yüz yapılırsa, alimlerin tamamına göre, o, duvara haklı olamaz. Gâyetü'İ-Beyân'da da böyledir.
İki ev arasında gamta [27]bulunur ve onunla bu iki evden biri bağlanır; bu iki evin sahipleri de "o garhta'nın kendisinin olduğunu" iddia etseler İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), o gamtayı aralarında yan yarıya hükmeder.
İmâmeyn (R.A.) ise: "Kimin evine bağlanmışsa, ona hükmedilir." buyurmuşlardır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
İki ev arasında bulunan bir duvardaki kilitli kapı hakkında münazaa edildiğinde, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, duvarda ve o kapıyı kitlemekde aralarında ortak olduklarına hükmedilir.
İmâmeyn ise: * 'Kilit kiminse, kapu ona hükmedilir." demişlerdir. Eğer kapının iki tarafta iki kilidi varsa, bi'1-icma kapıya aralarında ortak olduklarına hükmedilir.
Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.
Bir duvara, iki kişi ortak olduklarında, bunlardan birisi, diğerine karşı beyyine ibraz ederek, "onun, duvarın" kendine ait olduğunu ikrar ettiğini" söylerse, onun duvarda bulunan hissesi bu şahsa hükmedilir. Mebsût'ta da böyledir.
İki kişinin ortak oldukları bir duvarın üzerinde, ikisinin de ağırlığı bulunursa; birininki daha ağır olsa bile-, o duvarın tamirini aralarında yarı yarıya ortaklaşa yaparlar.
Bu duvarın üzerinde, birinin ağırlığı olduğu halde diğerinin olmasa ve duvarda aralarında ortak olurlarsa; Fakıyh Ebû Leys: "Diğeri de, o duvarın üzerine, —duvarın buna tahammülü varsa— arkadaşının yükü kadar yük kor." demiştir.
Görmüyor musun ki, Sulh kitabında alimlerimiz: "Eğer birisinin ağacı diğerinden fazla ise, —duvarın tahammülü varsa— diğeri de ağacını arttırır. demişler ve duvarın eski ve yeniliğinden bahsetmemişlerdir. Hulâsa'da da böyledir.
Duvarın üzerinde onlardan birisinin ağacı olmaz ve o da ağaç bırakmak isterse; diğeri onu men edemez. Ona "istersen sende koy." denilir. Füsûlü'l-Imâdîyye'de de böyledir.
Duvarın üzerinde, ortaklardan birisinin ağacı olur;, diğerinin ise olmaz ve o da koymak ister; duvarın da buna tahammülü olmaz ve ikisi de "duvarın ortak olduğunu ikrar ederlerse, ağacı bulunan şahsa: "Dilersen, ağacı kaldırıp arkadaşınla eşit ol; dilersen, ağırlıktan arkadaşın için, o mikdar düş." denir. Hulâsa'da da böyledir.
İki kişinin ortak bulunduğu bir duvarın üzerinde, bunlardan birinin binası olur ve bu şahıs ağaçlarının yerlerini değiştirerek sağdan alıp,' sola veya soldan alıp, sağa koymak istese; bunu yapmaya hakkı yoktur. Ancak, bu ağaçları indirmek isterse, bunda bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Ortaklaşa sahip oldukları bir duvarın üzerinde, bu iki ortağın ağaçlan atılı olduğunda, ağacı aşağıda atılı olan ortak bunları arkadaşının ağaçlarının hizasına çıkarmak isterse, duvara zarar vermemesi halinde bunu yapabilir.
Bu ortaklardan birisi, o duvardan ağaçlarını almak isterse, almasında duvara bir zarar olmaması halinde, onları alabilir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bu ortaklardan birinin ağaçları yüksekte, diğerinin ağaçları ise alçakta olur ve bu ortak duvarı delip ağacı aşağı indirmek isterse, buna hakkı var mıdır?
"— Yoktur." denilmiştir.
Ebû Abdullah el-Cürcânî ise: "Hakkıvardır." diye fetva vermiştir. "Duruma bakılır: Eğer korkuyu mûcib olursa, hakkı yoktur; korkuyu mûcib olmaz ise, hakkı vardır." denilmiştir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
îki kişinin ortak olduğu bir duvarı, onlardan birisi, yükseltmek isterse, —ortağının izni olmadan— bunu yapamaz.
Ortağı zarar görsün veya görmesin bu böyledir, Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Ebû'l-Kâsım: İki kişinin ortak bulunduğu bir duvarın bir yüzü yıkılırsa bu durumda, o duvarın birbirine yapışık iki katlı bir duvar olduğu ortaya çıkar.
Bu ortaklardan birisi, kalan duvarın, aralarında setr için kâfi geleceğini zannederek, kendi duvarını yıkmak ister; diğer ortak da geride kalan duvarın, bir kat olarak kalınca yıkılacağını zannederse, bu durumda, bu ortaklardan hiç birisi, —diğerinden izin almadan—, bir şey yapamaz.
Eğer ikisi de, "her duvarın, kendi sahibine ait olduğunu" ikrar ederse; bu durumda istediklerini yapabilirler. Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir.
İki kişinin ortak olduğu bir duvarı, bu ortaklardan birisi ıslah (= .tamir) etmek ister; diğeri ise, bundan kaçınırsa; uygun olanı, ona: "Ağırlığını kaldır. Ben, onu şu zaman yükselteceğim." deyip bu sözüne de şahit tutmasıdır. Eğer yaparsa ne a'la; şayet yapmazsa, o, duvarını yükseltir. Bu durumda diğerinin hamulesi düşerse, onu ödemez. Hulasa'da da böyledir.
Şeyhu'1-İmâm Ebû Kasım, şöyle buyurmuştur: İki şahsın ortak bulunduğu bir duvarda, bunlardan birinin hamulesi olur; diğerinin ise, hiç bir şeyi bulunmaz ve bu duvar, hamulesi olmayandan tarafa eğilir; o da hamule sahibine karşı şahit tutar ve kaldırma imkanı varken, o yükü kaldırmaz ve duvar yıkılıp bazı şeyleri bozarsa, onun zararının yarısını, o adam tazmin eder. (= Öder) Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Ebû Kasım şöyle demiştir: İki kişinin ortak bulunduğu bir duvarın üzerinde, bunlardan birinin, bir gurfe'si (= odası); diğerininde evinin sakfı (= uzantısı) bulunur ve bu duvar altından yıkılınca, ikisi birden, onu sütunlarla kaldırıp sonra da onu yapmaya ittifak ederler ve bina sakf (= uzantı) mevziine gelince, sakf sahibi bundan sonra yapmadan kaçınsa; yapmaya devam etmesi için, ona cebredilmez. Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir.
Bir adamın bir evi bulunur ve bu evin duvarı da onunla komşusu arasında ortak olur ve bu evin sahibi evinin üzerine bir oda yapmak isterse; o duvarın üzerine, ağaç koyamaz.
Ebu Kasını şöyle demiştir:
Eğer kendi haddi olan yere yapar da, ortak duvara dayamazsa, komşusunun, onu men etme hakkı yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın örtmesinin ağaçlarının bir tarafı, başka bir adamın, evinin üzerinde olur ve o ağaçların oraya konulmasında münazaa ettiklerinde, ev sahibi: "Ağaçların haksız olarak evimin üzerine konmuştur. Bu ağaçlarını kaldır." der; örtme sahibi de: "Bu ağaçlar, duvarının üzerine, vacib bir hakla konmuştur." derse; Kitâbü'l Hitan sahibi Şe^h es-Sekâfî: "Gerçekten hakim, ona "ağaçlarını kaldırmasını" emreyler." demiştir.
Sadrü'ş-Şehîd de bununla fetva vermiştir.
Duvar hakkında münazaa yaparlarsa, bu duvar ev sahibine hükmedilir. Çünkü, duvar ev sahibinin mülküne muttasıldır (= bitişiktir) ve ittisal sebebiyle de onun malı olduğu sabit olur.
Fakat bu ittisal, ittisal-i terbi' olduğu zaman böyledir. Ancak, ittisal-i mülazaka olursa, o zaman örtme sahibi evladır. Muhiyt'te de böyledir.
İki ev arasında bulunan bir duvar yıkılır; bu evlerden birisi kız ve kadınlara ait olur ve ıyâl sahibi olan şahıs onu yaptırmak isteyince diğeri buna razı olmazsa; bazı alimler: "Yaptırmaya cebr edilmez." demişlerdir.
Fakıyh Ebû Leys ise: "Zamanımızda, cebredilir. Çünkü, aralarında sütredir." demiştir. Mevlâna RadıyyuIIahda
Uygun olan cevap şu tafsilat üzerinedir: Eğer duvarın aslının taksim edilme ihtimali varsa, (Şöyleki: Her birinin kendi hissesine duvar yapmaları mümkün ise) o zaman, duvarı yaptırmakdan kaçınan onu yaptırmaya cebredilmez.
Eğer duvarın taksim edilme-ihtimali yoksa, o vakit, onu yaptırmaya cebredilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
İki kişinin ortak olduğu bir duvar yıkıldığında bu ortaklardan birisi, yerinin taksim edilmesini ister; diğeri de bundan kaçınıp razı olmaz ve bunlardan birisi, —taksim istemeden önce— bina yapmak ister; diğeri de buna razı olmaz ve bu duvarın üzerinde ağırlık bulunmaz ve birisi duvarın yerinin taksimini ister; diğeri de buna razı olmazsa bazı yerlerde mutlak olarak cebredilmez diye zikredilmiştir. Bazı bilginlerce bu kabul edilmiştir.
Bazı alimler ise: Eğer hakim, taksimi mümkün görmezse, taksim .etmez. Taksimi mümkün görürse, aralarında taksim eder. Bunun için yeri taksim edince, o yere, her biri ayrı ayrı duvar yapabileceği —kadar geniş olması gerekir." demişlerdir.
Bazı alimler de: "Eğer yer, enli olursa, hakim, duvarı yapmaktan kaçmanı, taksime cebreder." demişlerdir.
Hassâf da buna işaret etmiştir.
Fetvâ'da bunun üzerinedir.
Fakat bu ortaklardan birisi, —taksimi istemeden önce duvar yapmayı ister; diğeri de buna razı olmaz ve duvarın arsası, taksim edilince, her birinin duvar yapması mümkün olacak şekilde geniş olursa, bu durumda icbar edilmez.
Eğer arsa geniş değilse, bu durum hakkında alimler ihtilaf etmişlerdir.
Bazıları: "Ona cebredilir." demişlerdir.
Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Muhammed bin el-Fadl ve Şeyhu'1-EceM Şemsü'l-Eimme buna meyletmişlerdir.
Doğru olanı da budur. Diğerinden izinsiz olarak, bu ortaklardan birisi, duvarı yaptırsa, masraf için arkadaşına müracaat edebilir mi?
Alimler, bu hususta ihtilaf etmişlerdir:
Bazıları: "Müracaat edemez." demişlerdir.
Kitâbü'l-Akdıyye'de de böyle söylenmiştir.
Fakıyh Ebû'I-Leys'de buna kail olmuştur.
Nevâzil'de de: "Alimlerimiz böyle söylemiştir." denilmiştir. Bazı alimier ise: "Eğer duvarın yeri geniş ise, müracaat edemez; geniş değilse, müracaat eder." demişlerdir.
Eğer duvarın üzerinde hamule bulunur ve ortaklardan birinin ağaçları atılı olur ve bu durumda birisi duvarın yerinin taksimini isterse, bunda cevap: Onun yeri taksim edilmez. Ancak diğerinin rızası olursa taksim edilir.
Eğer duvarın yeri geniş ise, açıklaması yukarıda söylediğimiz gibidir.
Bu ortaklardan birisi duvar yapmak ister; diğeri de razı olmazsa, ŞemsüM-Eimme Serahsî (R.A.) —Tafsilsiz cebr edilir." buyurmuştur.
Fetva da bunun üzerinedir.
Ortaklardan biri diğerinin izni olmadan, duvarı yapmazsa, bazı alimlerimiz: —Bizim açıkladığımız gibi— "Eğer duvarın yeri geniş ise, duvarı yapan, diğerine müracaat edemez; onu fazladan yapmış olur." demişlerdir.
Hassafda Nefekâtın'da böyle buyurmuştur.
Bazı alimlerimiz ise: "Fazla( = nafile) olmaz. demişlerdir.
Bu kavle Kitâbü'I-Akdiyye'de işaret edilmiştir.
İbnü Semâa'da, Nevâdiri'nde böyle söylemiştir.
Esahh olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer onun izni ile yaparsa, bu durumda onu men edemez. Fakat, masrafın yarısı için ona müracaat eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer duvarın üzerinde, ortaklardan birinin ağırlığı (= hamulesi) bulunur ve bu ortak taksimi istediği halde diğeri razı olmazsa, bu durumda o, —arsa geniş olsa bile— bizim beyan ettiğimiz gibi— cebredilir.
Sahih olan da budur.
Fetva da buna göredir.
Hamulesi olan, duvarı yapmak ister; diğeri ise, buna razı olmazsa, sahih olan, onun cebrediimemesidir.
Eğer hamulesi olan, onu yapmışsa, sahih olan, onun diğer ortağa müracaat etmesidir.
Eğer duvarda hamulesi olmayan ortak onu yapar, duvarın yeri de —açıkladığımız gibi— geniş olursa, yapan ortak, nafile olarak yapmış olmaz.
Eğer arkadaşı: Ben yapılan bu duvardan, bir fayda görmedim." derse, bu durumda-duvarı yapan ortak ona müracaat ederek, yaptığı masrafın yansını alabilir mi?
Alimler, bu hususta ihtilaf eylediler:
Bazıları: "Alamaz." demişlerdir.
Ebû Abdullah ed-Dâmâğî, Kitâbü'l-Hitân Şerhı'nde ve ŞeyhüM-İmâm Hâher-Zâde Müzâraa Kitabı'nın şerhinde, buna meyley-iemişlerdir.
Bazı alimler ise: "Müracaat eder ve masrafın yarısını alır." demişlerdir. Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Muhammet! bin el-Fadl buna meyleylemiştir.
Bu, Sadru'ş-Şehîd'in de ihtiyarıdır. (Ki bu zat amcamdır.)
O ortağa ne ile müracaat olunur?
Fazıl İsbîcâbî, Muhtasar Tahâvî Şerhı'nin Sulh Kitabında, bu mesele hakkında şöyle buyurmuştur: "Yukarı ile aşağı, ayrı ayrıdır. Yukarının sahibi, aşağının sahibine, aşağının yapım kıymeti olan masrafı kadar müracaat eder."
Bunu, Şeyhu'l-tmâm'da, Müzâraa Kitabının Şerhı'nde böyle söylemiştir. Fetâvâyi Fadlî'de: "Masrafının yarısın alır." buyurulmuştur.
Eğer hakimin emriyle yapmışsa; müracaat ederek, masrafının yansım alır
Hakimin emri olmaksızın yapmışsa, yapılanın kıymetine müracaat eyler. Duvarın yapıldığı gündeki kıymetine veya bittiği gündeki, kıy em-tine müracaat eyler.
Kâdî'I-İmâm Ebû Abdullah ed-Dâmeğânî, bununla fetva vermiştir.
"Bina yap.ldığı gür,deki kıymetine müracaat eder." denilmiştir. Sadru'ş-Şehîd Husâmüddîn de bununla fetva vermiştir. Duvar yıkılır veya onu iki ortak yıkarsa, bütün yönleriyle cevab aynıdır.
Eğei bu duvarı ortaklardan birisi yıkarsa, yapmaya mecbur edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Nevazil kitabının Sulh bölümün de şöyle zikredilmiştir:
İki kişinin ortak olduğu ve üzerinde, bu ortaklardan her birinin ağırlığı bulunan bir duvar yıkıldığında, bu ortaklardan birisi, bu duvarı, öncekinden noksan bir şekilde yapar, diğer ortak ise hazır bulunmazsa; bu durumda o ortak bu duvarı nafile olarak yapmış olur. Ve bu ortak, diğer ortağı, o duvara yükünü koymaktan men edemez.
Ancak, kendi kerpici veya tahtası ile yaparsa; diğer ortağın onun üzerine ağırlık koyma hakkı —kıymetinin yarısını vermedikçe— olmaz. Hulâsa'da da böyledir.
Fetâvâyi Fadlî'de şöyle zikredilmiştir:
Ortak duvarı olanlardan birisi, bu duvarı yıkmak ister, diğeri de buna razı olmaz; yıkmak isteyen ortak, diğerine: "Ben, senin duvarından yıkılanın tamamını öderim." der ve sonra onun izniyle duvarı yıkarsa, bu durumda tazminat gerekmez. Bir kimsenin, diğerine: "Malından zayi olanı tazmin ederim." demesi gibi... Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir.
İki kişinin ortak olduğu bir duvar yıkıldığında, bu ortaklardan birisi de hazır olmaz; huzurda olan ortak, o duvarı kendi mülküne yapıp, duvarın yerini olduğu gibi terk eder ve gaib gelip, duvarı önceki eski yerine yeniden yapmak ister diğeri de ona mani olursa; Fakıyh Ebû Bekir: "Eğer kendi tarafını yapmak isterse, bu caiz olur." demiştir.
Eğer eskisi gibi veya ondan daha ince yapmak isterse, fazlasını iki taraftan müsavi olarak bırakır.
İki bağ arasında bulunan ve iki kişinin ortak olduğu bir duvar yıkıldığında, onlardan birisi, yapılmasını ister; arkadaşı da buna razı olmazsa, hükümdar "istida edenin rızasiyle, duvarın yapılmasını" emreder. Ve ücretini, ikisinden alır. Füsûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.
Akdiyye Kitabi'nda şöyle zikredilmiştir:
İki kişinin ortak olduğu bir duvarı, bunlardan birisi, yıkmak ister; diğeri ise, razı olmazsa; yıkılma korkusu bulunmaması halinde, o, razı olmaya cebredilmez.
Eğer yıkılma korkusu varsa, cebrolunur. Ortaklar bu duvarı beraber yıkarlar ve onlardan birisi yapmak ister; diğeri de buna razı olmazsa; duvarın temeli geniş olur ve kendi hissesini yapmak mümkün bulunursa taksim edildikten sonra— ortağı cebredilmez.
Eğer, bu mümkin değilse, cebredilir.
Bu, İmâm Ebû Bekir Muhanınıed bin Fadl dan hikaye edilmiştir.
Fetva da bunun üzerinedir.[28]
Burada Cebretmenin Şekli
Eğer ortak muvafakat etmez ise, o masrafını yapar; sonrada harcadığının yarısını, ortağından alır. Bunun için, onun temel taksimi kabul etmemesi gerekir. Hulâsa'da da böyledir.
İki kişi, ortak bulundukları duvarı yıkarlar; sonra da bu ortaklardan birisi, kendi parasıyla, onu tekrar yaptırır, diğeri de masrafını vermez ve: "Ben, bu duvarın üzerine bir ağırlık koymayacağım." derse; her ne kadar, koymasa bile, yine de masrafın yarısı için ona müracaat edilir. Ve bu masraf ondan alınır. Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir.
Bir duvarın yıkılacağı korkusuyla, ortaklardan biri, onu yıkarsa, bunun ortağı, onu yapmaya mecbur tutulmaz.
Eğer duvar sağlam olur ve onu, diğer ortağının izniyle, bir ortak yıkarsa, bu durumda da onu yıkan ortak, yapmaya cebredilmez.
Eğer diğeri yapmak istese, (Meselâ: Duvarı ikisi beraber yıkmış olsalar veya eğer ortağının izni olmadan diğeri yıksa ve toprağın kıymeti bulunmasa ve duvarın yapılmasiyle o yer de kıymet bulmayacak olsaydı) işte o zaman, ortağının hissesini tazmin edip öder.
Eğer toprağın kıymeti varsa; toprağın kıymetini, ortağının hissesine düşen miktardan kaldırır.
Eğer o duvarın yapılmasıyla, o yerin de değeri fazlalaşacaksa, temelini yapar; geride kalan kısmın yapımı için ortağının hissesini tazmin eder. (= Öder.) Halasa'da da böyledir.
İki kişinin ortak bulunduğu bir duvarın üzerinde, ikisinin de hamulesi bulunur ve ortaklardan birisi, o ağırlığı kaldırarak, duvarı kendi malından yapar ve ortağını da ağırlığını onun üzerine koymaktan men ederse; Fakıyh Ebû Bekir el-İskâf: "Duruma bakılır: Eğer duvarın yeri aralarında taksim olunca, herbirine düşecek hisseve duvar yapmak mümkün ve aslında üzerine konan ağırlığa da tahamülü olursa; ortağını ağırlık koymadan men edemez.
Eğer duvarın yeri taksim edilince, böyle olmayacaksa, o zaman ortağını "duvara harcanan paranın yarısını verene kadar ağırlığını koymaktan men edilir." demiştir.
Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl el-Buhârî: "Eğer hakimin emriyle yapmışsa, masrafının yarısı için ortağına başvurur. Eğer izinsiz yapmışsa, duvarın kıymetinin yarısı için başvurur.'' demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Şurutu Nevazil'de Ebû Bekir şöyle buyurmuştur:
İki kişinin ortak olduğu bir duvar yıkıldığından ortaklardan birinin evi aşağıda, diğerinin evi ise bir-iki zir'a (= arşın) yukarda olur ve evi yukarda olan ortak evi aşağıda olana: "Evimin hizasına kadar, benim için yap; sonra da birlikte yaparız." demeye hakkı yoktur. Bilakis en aşağıdan yukarıya kadar beraber yaparlar.
Fakıyh Ebû'1-Leys şöyle buyurmuştur:
Eğer onlardan birinin evi, dört arşın (veya benzeri) aşağıda olur ve yapma imkanı bulunursa, onun ıslahı, —diğerinin evinin hizasına gelene kadar— evi aşağıda olana aittir. Çünkü o, aşağıdan yukarıya kadar iki duvar menzilindedir,
'Tamamını birlikte yaparlar." da denilmiştir.
Bu da, Ebû Kasım'm kavlidir. Sonra o, bu sözünden dönerek: "Mülkü nisbetindeyapar." demiş; bundan sonrada: "Ortakyaparlar." demiştir. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Evi aşağıda olan ortak, aşağıyı yıkmak isterse, ona hakkı yoktur. Halis mülkü olmasına ve aşağıyı sattığı zaman bedelinin tamamının kendisine ait bulunmasına rağmen bu böyledir. Muhıyt'te de böyledir.
Alt kat birinin, üst kat başka birinin olduğunda alt katın sahibi, üst katın sahibinden izin almadan, duvarı delemez.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâmeyn'e göre ise, yukarı kata zarar vermedikçe, ne isterse yapar. Kâfi' de de böyledir.
Üst kat birinin, alt kat da başka birinin olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Üst katın sahibi, bu evin üstüne» bina yapamaz. Ancak, alt katın sahibinin rızası ile yapabilir.
Fetvada muhtar olan, eğer alt kata zarar verirse, men olunur. Şek ve şüphe edilmesi halinde men olunmaz. Fetâvâyi Kâdîhâu'da da böyledir.
Alt kat, da, üst kat da yıkıldığında, alt katın sahibi yapmaya cebredilmez.
Bu durumda üst katın sahibi de alt katı yapmaya cebredilmez.
Alt katın sahibi, alt katı yaparsa, üst katın sahibini kıymetini verene kadar men edebilir. O kıymetini verince, üst katı yapabilir. TahâvFnin: "Alt katın masrafını verene kadar men dediği nakledilmiştir.
"Bunu, müteahhirîn âlimlerinden bazıları güzel görmüşlerdir." denilmiştir.
Bu hususta alimler: "Alt katın sahibi, eğer hakimin emri ile yapmışsa, harcadığını almak için başvurur. Eğer hakimin emri olmaksızın yapmışsa, binanın kıymetine başvurur." demişlerdir.
Fetva da bunun üzerinedir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Üst kat sahibi, alt kat sahibim ona binanın kıymetini verene kadar faydalanmadan men eder; ^zahiri rivayeye göre— alt kat sahibi de onu vermekten kaçınırsa, cebredilmez. Remlî şöyle demiştir: Üst kat sahibi, duvarı, hakimin izni olmadan yaparsa, cebrolunmaz. Eğer izn ile yaparsa, alt kat sahibi hissesini vermesi hususunda cebredilir. Ve bunu vermezse, bundan dolayı hapsedilir. Muhiyt'te de böyledir.
Eğer duvarı üst kat sahibi yıkmişsa, diğeri ona, iadesini teklif eder.
Eğer bir yabancı alt katı yıkmişsa —bunun hilafına— onu yapması icbar edilmez. Bu durumda ona, duvarın kıymeti ödettirilir.
Üst kat ve alt kat sahipleri, alt katın ağaçları veya kamış hasırı yahut çamuru hususunda münazaa ederlerse; bunlar alt kat sahibinindir. Üst kat sahibi orada durabilir.
Eğer tavanında ve tavanın üzerinde bulunan duvarda ihtilaf ederlerse; bir kısım alimler: "Bunlar alt kat sahibinindir." demişlerdir.
Bir kısmı da: "O duvar alt kat sahibine hükmedilmez." demişler ve bununla fetva verilmiştir.
Alt katta yola açılan bir pencere bulunur; üst kat sahibinin yoluda ona karşı olur ve yola açılan pencere hususunda münazaa ederlerse, o, alt kat sahibinindir. Üst İcat sahibi de, o yoldan gelip geçer. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Alt ve üst kat —ikisi de— yıkılırsa, yerine yarı yarıya ortak olurlar.
Eğer beyyineleri yoksa, onlardan her biri yemin ederler.
Bu yeminleşmenin keyfiyyeti şöyledir:
Hîtan kitabının-sahibi şöyle demiştir:
Onlardan her biri: "Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, bu alt katı yapmak —üst katın yapılması için— sana gerekmez." der.
Başka alimlerimiz de: "Kendinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki* gerçekten bu yer, senin malın değildir ve onu yapmak da sana vacib değildir." der." demişlerdir.
Sadru'ş-Şehîd bu şekilde fetva vermiştir.
Buna göre sahih olan, İmâm Attabî'nin söylediğidir ki o: "Her birisi, diğerinin davasına karşı yemin ederek "alt katın üzerine, üst katı yapmak senin hakkın değildir." der. Yemin ettiklerinde onlardan her birine: "İstersen alt katı yap; istersen terket (= bırak) yapma." denilir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.[29]
11- YOL VE SU YOLU DA'VASI
Bir kimsej başka bir şahsa karşı, "onun yurdunda (evinde yerinde) mürur ( = geçme, geçiş) hakkı olduğunu ve yolu bulunduğunu" iddia ederse, bu durumda yurt sahibinin sözü geçerli olur.
Davacı (= müddet) "o yerden gelip geçtiğine dair" beyyine ibraz etse bile, bununla, bir şeye sahip olamaz. Hulasa'da da böyledir.
Şahitler: "Bu yurtta, bunun yolu vardır." diye şehadette bulunurlarsa, bu şehadetleri —yolun hududunu belirtmeseler bile— caiz olur.
Şemsü'l-Eimme Halvânî (R.A.) —bazı rivayetlerde— şöyle buyurmuştur:
Gerçekten o şehadet, yolun yerini belirtmedikçe kahûl edilmez. Evin önünde mi, arkasında mı? Şahitler, yolun enini —boyunu söylerler."
Sahih olan budur.
Bazı rivayetlerde de: "Şehadet —yolun hududunu belirtmeseler bile— kabul edilir.
Bu, davalının yolu ikrarına hamledilir.
Şemsü'l-Eimme Serahsî ise, şöyle buyurmuştur:
Sahih olan, —yolun yerini ve mıkdannı belirtmeseler bile— şahitlerin şehadetlerinin makbul olmasıdır. Çünkü, bilgisizlik ancak hüküm taazzür eylediği zaman men olunur. Burda ise, taazzür yoktur. Büyük kapıyı arz, hükmen onun yolunu tanımaktır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Esahh olan, her haliyle bu şehadetin makbul olmasıdır. Muhıyt'te de böyledir.
"Babası öldü ve bu yolu ona miras bıraktı." diye şehadette bulunurlarsa, bu şahitlikleri caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın evinin duvarından sokağa açılan bir kapısı olduğunda, sokak halkı, onu inkar ederek: "Sokaklarından gelip- geçme hakkının olmadığını" söyleseler; onlar bu şahsı men edebilirler.
Ancak bu şahıs "orda sabit yolunun olduğuna" belge ibraz ederse, o.müstesnadır. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın eyine karşı bir oluk konduğunda suyunun akacağı yer hususunda ihtilaf edilirse; bu oluğu su akmaz iken koymuşsa, suyun akmasına ve su yoluna hakkı yoktur. Ancak beyyine ibraz ederse o müstesnadır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Ev sahibinin, oluğu kırmaya hakkı yoktur. Muhiyt'te de böyledir.
Fakıyh Ebû'1-Leys şöyle anlatmıştır:.
Eğer oluk eski ise, sonradan yapma değilse, onun su yolunun hak olduğunu güzel görmüşlerdir."
Suyun akması halinde ihtilaf ederlerse, oluk sahibinin sözü geçerli olur." denilmiştir. Bu durumda o, suyun akmasına hak sahibidir.
Bazı alimler ise: "Hakkı yoktur." demişlerdir.
Eğer su yoluna beyyine ibraz eder ve yağmur suyunun o oluktan aktığını açıklar; o suyun abdest, gusül suyu olmadığım beyan edip açıklarsa bu durumda o, dediği gibidir.
Eğer şahitler: "Su yolu hakkı vardır." derler fakat açıklamazlarsa, —yeminle birlikte— ev sahibinin sözü kabul edilir. Bu durumda o: "Yağmur suyu" veya "abdest ve gusül sularının yoludur." der.
Bazı alimler: "Su yolu hakkındaki şehadetleri kabul edilmez. Yol hakkındaki şehadetleri, kabul edilir." demişlerdir. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Şayet davacının beyyinesi yoksa, ev sahibinden yemin istenir. Eğer yemin edemez ise, hükmedilir. Havî'de de böyledir.
Hişam'ın NevâdirFnde şöyle zikredilmiştir: fmâm Muhammed (R.A.)'den sordum:
Bir adam diğer adama karşı, iddia ederek: "Suyunun aktığı yerin, onun bostanı olduğunu" söylüyor; dava ettiği günde ise, su akmıyor; iki şahit de: "Dün, bu bostana akıyordu. diye şehadette bulunuyor durum ne olur?
İmâm şöyle buyurdu:
—Ebû Yûsuf (R.A.), bu şehadeti kabul ederdi, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ise, —onun mülkü veya hakkı olduğuna şahitlik yapmadıkça— kabul etmezdi.
Eğer davalının ikrarına şahitlik yaparlarsa, hepsinin kavline göre de şehadetleri caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine karşı: "Ağaç oluğunu, dün, kanalının üzerine koyduğunu; sel gelerek, onu söküp attığını" iddia ettiğinde, İmâm Muhammed (R.A.): "Böylece şahit dinletirse, ağaç oluğun, —olduğu gibi— iadesini emrederiz. Eğer su geçirmek isterse, kanal sahibi onu men eder ve onun su akıtma hakkının olduğunu inkar eder.
İmâm Muhammed (R.A.)'e denildi ki: Bu takdirde, menfaati nedir? O, şöyle buyurdu:
—Kanal sahibi isterse, su geçirmek için icarlar; bu caizdir. Zahîriy-ye'de de böyledir.
Bir adamın tarlasında, içinden su akan bir ark bulunduğunda onda ihtilaf ederlerse, su sahibinin sözü kabul edilir.
Ancak, tarla sahibi beyyine ibraziyle "arkın, kendi malı olduğunu" iddia ederse, o müstesnadır.
Keza, dava zamanı, su akmadığı halde, bundan önce, ordan su aktığı bilinirse, o zaman da su sahibinin sözü kabul edilir ve ark ona hükmedilir.
Ancak yer sahibi "arkın kendisinin olduğunu" isbat ederse, o zaman ona hükmedilir.
Dava zamanı su akmıyor; daha önce aktığı da bilinmiyorsa, o zaman ark, yer sahibine hükmedilir. Ancak su sahibi beyyine ibraz ederse, ona hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir: Hişam şöyle demiştir:
—Ben İmâm Muhammed (R.A.)'den sordum: Şehir halkının suyunu içtiği büyük bir nehrin (veya kanalın) üst tarafında bulunan bir toplum, onun suyunu kesip aşağıda olanlara akıtmıyor; habsediyor ve: Bu bizim elimizdedir; bizimdir." diyorlar; nehrin alt tarafında olanlar da: "O bizimdir. Sizin hakkınız yoktur." diyorlar; durum ne olur?
İmâm şu cevabı verdi:
Eğer nehir aşağıdakilerin davalaştıkları günde akıyorsa, olduğu gibi bırakılır. Ve bu nehirden hepsi su içerler. Yukarda olanların onu hapsetme hakkı yoktur.
Eğer dava zamanı nehrin suyu aşağıdakilerden kesilmiş olduğu halde, daha önce aşağıdakilere aktığı ve sonradan yukardakilerin onu haspettiği biliniyor veya aşağıdakiler, —beyyineleriyle— "Nehrin devamla kendilerine aktığını" söylüyorîarsa, o zaman, yukarda olanlara habsi bırakmaları emredilir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir çıkmaz sokakta, bir ev, birde ark bulunur ve ev sahibi, suyu kendi evine akıtmak ister; komşuları da bostanına akıtmak için ona mani olurlarsa; onun da —aynı şekilde— komşuları men etme hakkı vardır.
Bu şahıs, o suyu yeni akıtacaksa, komşular onu men ederler. Fakat eskiden beri akıtıyorsa, men edemezler. Hizânetü'İ-Müftîn'de de böyledir.
Bir eve ortak olan varislerden, bazıları:'Gerçekten, filanın bu yerde yolu..." (veya su arkı) vardı." diye ikrar etseler; o şahıs, bu yerden gidip-gelfnek veya su akıtmak hakkına— varisler ittifak etmedikçe— sahip olamaz.
Fakat ev taksim edilir ve o yol veya su ari:ı,onu ikrar edenlerin hissesine isabet ederse, o zaman, ordan gelip-geçme ve su akıtma hakkına sahip olur.
Şayet, bu yer ikrar etmeyenlerin hissesine isabet ederse, o ikrar edenlere yolun veya su arkının kıymeti darb olunur.
Eğer ikrar edenin hissesi, yol veya su arkı'nm kıymetine müsavi ise, bu durumda o yere ortak olurlar. Çünkü, o gidip-gelmeyi ve su arkım ikrar eylemiştir.
İmâm Muhammet! (R.A.)'e göre ikrar olunana, yol ve su arkının kıymetinin yarısı darb olunur. İkrar ediciye ise, hissesinin'kıymetinin tamamı, —yol ve su arkının kıyemtinin yarısı müstesna olmak üzere— darbolunur. Serâhsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adamın evinde bulunan su arkı yer altından gççer ve o yer altı menfezinin sahibi de onu oluk yapmak isterse, buna hakkı yoktur. Ancak, ev sahibinin rızası ile bu arkı, oluk yapabilir.
Eğer bu oluk olur ve sahibi, onu, kapalı menfez yapmak isterse, —arkın kenarını yıkmak gibi— ev sahibine zarar verirse, bunu yapmaya da hakkı yoktur. Ancak, sahibinin rızası ile bunu da yapabilir.
Eğer sahibine zararı olmayacaksa, o zaman da yapabilir.
Kerhî şöyle buyurmuştur:
"Zarar bakımından ikiside bir olursa oluğu menfez; menfezi oluk yapabilir.
Müteahhirin alimlerinden bir kısmı şöyle buyurmuşlardır:
Bunu İmâm Muhammed (R.A.) kitap da zikreylememiştir. Ancak su yoluna hakkı olur; başka bir hakkı olmaz ise, yapacağı bir şey yoktur.
Eğer, su yolu kendi malı ise, dilediğini yapar.
Eğer oluk açıkta ise, —yer sahibinin zarar görecek olması halinde— onu kapalı yapamaz.
Eğer, oluğu daha uzun veya daha geniş yahut daha kısa yapacak veya suyu başka yerden akıtacaksa; bunu yapmaya da hakki yoktur.. Ancak, ev ehlinin rızası olursa, o zaman yapabilir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet ev sahipleri, su yolunu kapatmak için duvar örmek veya oluğu yerinden kaldırmak yahut yerini değiştirmek veya aşağı indirmek isterlerse, bunu da yapamazlar.
Eğer hane sahipleri, oluğun suyunun arka tarafa akması için, duvar yapmak isterlerse, onu yapabilirler. Bedâi"de de böyledir.
Bir şahsın diğer bir kimsenin yerinde yolu olduğunda hane sahipleri, bu evin sahasına, —yolu kesmek için— bir ev daha yapmak isterlerse; bunu yapamazlar. Uygun olanı, onu terketmektir. Hulâsa'da da böyledir.
Müntekâ'da» İmâm Muhammed (R.A.)'m şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
Su akan bir menfez, bir adamın evinin sahasında, kuyu şeklinde veya bir adamın yerinde, üzerinde duvar olarak bulunduğunda burayı hem menfez sahibi, hem de ev ve yer sahibi iddia ederse, İmâm: "Kimin elinde olduğu bilinmezse evde bulunan ev sahibinindir." Fakat yerde olan, menfez sahibinindir.
Eğer yer (= arazi) sahibi oraya ziraat yapar ve ziraatını biçip kaldırırsa, bu durumda orası, onundur.
Çünkü, bir yeri, bir kimse ektiği zaman, o yer, onun elinde olmuş olur. Havî'de de böyledir.
Bir adamın, yer altı kanalı üzerinde bir toplumun ağaçları bulunduğunda yer altı kanalının sahibi, kanalını bozup başka yerden kazmak isterse, buna hakkı olmaz.
Bu kimse, yer altı kanalı olan, bu kanalı satarsa, ağaç sahiplerinin şüf'a hakkı olur. Füsûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.[30]
12- ALACAK DA'VASI
Bir kadın, kocasına karşı mehrinden kalan alacağını isbat etmek isterse; böyle yapma hakkı vardır. Her ne kadar bu kadının hali hazırda, mehrinin kalanını isteme hakkı olmasa bile, bu böyledir.
Keza, vadeli alacağı olan bir kimsenin de, onun isbatını isteme hakkı vardır. Her ne kadar hali hazırda, isteme hakkı olmasa bile bu böyledir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kadın kocasının varisine karşı, "Mehr-i mislinden fazlasını" iddia ettiğinde; bu varis, nikahı ikrar ederse; hakim, ona: "Bu mehir, mehr-i mislinden fazla mıdır?" diye sorar; eğer varis: "Hayır." karşılığını verirse; hakim, varise: "Hakime gelene kadar, mehr-i misil bu kadar mıydı?" dedikten sonra, varis: "Hayır." derse bu durumda hakim, mehr-i mislin miktarını varise mal eder ve fazlasına karşı da yemin verir.
Bu,, o kadının mehr~i mislini hakimin bilmekte olması halinde böyledir.
Eğer hakim bilmiyorsa, emin kişilere "bilenlerden sormalarını" emreder veya davacıdan (~ iddia edenden) beyyine ikame etmesini ister. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın, kocasının terekesinden mehrini iddia ettiğinde, varisler nikahı inkar eder; kadın ise, hem mehri, hem de nikahı hakkında beyyine ibraz ederse; ikisi de sabit olur.
Şayet varisler, —beyyine ikame ederek— "kocası ölmeden, bu kadının, mehrini ona teberru ettiğini" söylerse; —tenakuzdan dolayı— varislerin bu beyyineleri kabul edilmez. Füsûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.
Bir kadın, hazır bir adama karşı iddia ederek "Kocam filan oğlu filanda, benim şu kadar mehir bakıyyem vardı. Sen, onu, "eğer beni üç talak ile boşarsa, ve kendisine haram ederse, ^-bana ödeyeceğini" söyledin. Ben de, buna razı oldum. Kocam da, beni nefsine üç talak ile haram eyledi. Bu durumda, benim mehrimin bakıyyesi, —zimnına alman sebebiyle— senin üzerine vacip oldu." der ve ödemesini ister; davalı da (- iddia olunan da) bunu ikrar ettiği halde, hürmet-i galîzanm vukuunu bilmez; şahitler de hürmet-i galîzanın (= kocasının, onu üç talak boşadığının) vukuuna şehadette bulunurlarsa; hakini, hazırda olan bu şahsa, kadının mehir bakıyyesini; gaib kocaya karşı da, hürmet-i galîzanın vekûunu hükmeder. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Hişam, Nevâdiri'nde şöyle demektedir:
İmâm Muhammed (R.A.)'e sordum:
Benim bir adam da, o adamın da, bir kadında bin dirhem alacağı var. İkisi de dava ediyorlar. Kadın, benim adamda bin dirhem alacağımın olduğuna iki şahit getirdi. Halbuki ben, "onun, kadının malı olduğunu" ikrar eylemişim. Bu nasıl olur?
İmâm:
—Bu caiz olan bir iştir ve şehadet kesilmiştir." buyurdu. Muhiyt'te de böyledir.
Ölüye karşı, varisin veya vasinin huzurunda, alacak isbatı caizdir. Her ne kadar, ellerinde terekeden bir şey bulunmasa bile bu böyledir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, varislerin birini yanında ölen bir şahsa karşı, alacak iddiasında bulunduğunda, o varis de bunu ikrar ederse; ikrarı sahih olur. Ve borcun tamamını, mirastaki kendi hissesinden öder.
Şemsü'l-Eimme bu, hakim varisin bu ikrarına hükmeylediği zaman böyledir. Fakat, sadece ikrarıyle, hissesinden borç ödemesi lazım gelmez." demiştir. FetâvâyiKâdîhân'da da böyledir.
Fetâvâyi Fadlî'de şöyle zikredilmiştir:
Varislerin bir kısmı, murisine karşı, alacak iddia eder; onu da varislerden bir kısmı tasdik eder bir kısmı da yalanlarsa; tasdik edenler, kendi hisselerinden, o borcu, öderler. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, varislerden birisinin yanında, ölünün bir adam üzerinde, alacağı olduğunu iddia ederse, o alacak, hepsi hakkında sabit, olur.
Keza, varislerden biri "ölen şahsın başka birinde alacağı olduğunu" iddia edip, beyyine de ibraz ederse; bu da tamamı hakkında sabit olur. Bu durumda borçlu, hazırda olan varisin hakkını, ona verir. Hazırda olmayan veresenin hakkını, hazırda olana vermez, elinde tutar. İmâmeyn: Bu yed-i emine teslim edilir.'' buyurmuşlardır.
Eğer, ikrar etmişse, bi'1-icma gaib olan varisin hissesi zi'1-yedden alınmaz.
Bu, akar ve menkûl (= taşınır mallar) hakkındadır.
Eğer inkar ederse, o zaman, yed-i emine teslim edilir. Eğer ikrar ederse yanında bırakılır. Hazırda olmayan varise gelince, yeniden beyyineye hacet kalmaz.
Esahh olan budur. HızânetüI-Müftîn'de de böyledir.
Akdiyye'de şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse, başka bir şahıs hakkında, iddiada bulunarak: "Gerçekten onun filana bin dirhem borcu olduğunu, o filanın da, onun kendisine verilmesini emreylediğini" söyler ve "bu bin dirhemin emanet olduğunu" bildirir; yanına emanet konulan da bunu (emri) inkar eder; davacı da (= müddeî de) o bin dirhem emanet hususunda beyyine biraz ederse; hakim, ona hükmeder.
"Gerçekten bu, gaibe karşı hüküm ve gaibin yerine hazırı davacı nasbetmektir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, borçlu olarak ölüp, bin dirhem terkesi ve iki de oğlu kaldığında, oğlunun birisi: "Bu bin dirhem emanettir. Babamın yanında duruyordu. Filana aittir." der; o filan şahıs da gelerek, "onun, kendisine ait olduğunu iddia eder ölenin alacaklıları da, bunu doğrulayarak "Bin dirhem filanındır." veya onu yalanlayarak: "Bu.bin direm, ölenindir." derler veya ne doğrularlar, ne de yalanlarlar ve: "Biz kimin olduğunu bilmiyoruz." derlerse; bu durumda hakim, ölenden kalan bu bin dirhemi, alacaklılara hükmeder.
Bu durumda emanet bıraktığını iddia eden şahsa bir şey verilmez. Fakat önceki vecihde (yani, alacaklıların, o emaneti tasdik etmeleri haiinde) hakim, alacaklılara hükmedince, emanet sahibi onlara başvurarak, bu bin dirhemi onlardan geri alır. Çünkü, onların ikrarları bulunmaktadır.
Bu hüküm ikrar eyledikleri zaman geçerlidir.
Ölenin oğlu, emaneti inkar ederek: "Bu bin direm, babamındır." der; veya ikrar da, inkar da etmez ve "Ben bunun kime ait olduğunu bilmiyorum." derse; bu mes'ele de öncekinin aynıdır. Eğer emaneti iddia eden şahıs, bu ikinci halde, oğlanın yemin etmesini isterse; —o inkar eylemişti— onun yemin etmesi gerekmez.
Emanetle ilgili cevap iyice anlaşılmalıdır. Çünkü müdârebe, Bidâa, ariyet, icare ve rehin —hepsi de— böyledir.
Ölen şahsın, elinde bir ayn (= belirli bir mal) olsa da, taraflar, yukarıda saydığımız şeylerden biri olduğunu ikrar eyleseler, bu durumda da mes'ele yukardaki gibidir. Edebü'1-Kâdİ Şerhı'nde de böyledir.
Bir adam, ölenin üzerinde alacağı olduğunu iddia ettiğinde, varislerin büyükleri huzurda olmasalar da, küçük varisleri huzurda olsalar, o zaman hakim, o küçüklerin yerine bir vekil tayin eder; ona karşı dava yapılır. Hakim vekile karşı hükmederse, hüküm varislerin hepsi hakkında geçerli olur.
Keza, Reşîdü'd-Oîn şöyle buyurmuştur:
Alacaklılar, alacaklarım hazırda olandan alırlar. Sonra da o hazırda olmayanlar gelince; hazırda olanlar, onlara müracaatla, hisselerini onlardan alırlar. Füsûlü'irlmâdiyye'de de böyledir.
Eğer huzurda bulunan varis büyük olur ve, murisinin üzerinde borç olduğunu" ikrar eder; bu ikrarla birlikte, alacaklı da —beyyinesiyle— "terekenin tamamında hakkı olduğunu" söylerse bu durumda hakim, ikrar eden şahsa karşı, "davacının (= müddeînin) beyyinesini kabul eder ve hükmeder* Bu hüküm ise, hepsi hakkında geçerli bir hükümdür.
Keza, davacı ölenin vasisine karşı iddiada bulunduğunda, vasi borcu ikrar eder ve alacaklı da alacağı hususunda beyyine ikame ederse; o, onun olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, Ölen bir şahsa karşı alacak iddiasında bulunduğunda, varislerin tamamı onu ikrar eder; talip de, beyyine ikame eylemek isterse, bu kabul edilir. Çünkü, onlar hakkında, alacağını isbata ihtiyaç vardır.
Zira çok zaman olurki, ölen için başka alacaklıda bulunur. Varislerin ikrar eylediği ile yetinilmez. Alacaklının alacağını beyyine ile isbat etmesi gerekir.
Keza varislerin tamamı vasiyeti ikrar edip beyyine de ibraz ederlerse, beyymeleri kabul edilir. Füsûlü'N Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse, hazırda olmayan bir şahsa karşı, alacak iddiasında bulunduğunda, "huzurda bulunan bir adamın, o hazır olmayan şahsın vekili olduğunu" söyler da'valı da (= iddia olunan şahıs da) bunu ikrar ederse; bu ikrarı sahih olmaz.
Eğer gaibde bulunan alacağı beyyinelerse; bu beyyinesi de kabul edilmez.
Keza, "hazırda olan şahsın, ölenin vasisi olduğunu" iddia eder; davalı da (= iddia olunan da) bunu ikrar eylerse, bu ikrarı sahih olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir vekil hazır olur ve "hazırda olmayan filan oğlu filanın vekili olduğunu" iddia ederek: "alacağını almaya ve yanında olan emanetini almaya" vekil olduğunu söyler; da'valı da (= iddia, olunan da) bunu ikrar ederse; ona borcunu vermesi, emredilir; fakat emaneti yermesi emredilmez.
Vasi hazır olur ve: FiIan oğlu filan Öldü. Ve bana bu adamın zimmetinde ne varsa, onu almamı, vasıyyet etti" der; davalı da (= iddia olunan da) bunu doğrularsa, o zaman, ayn, deyn ne varsa hepsini teslim etmesi emredilir. Hassâf in Edebü'1-Kâdî Şerhı'nde de böyledir.
Vasî borçlunun borçlusuna karşı, beyyine ibraz ederse, bu kabul edilmez. Ve ondan bir şey almaya gücü yetmez.
Fakat, hakimin yanında, ölenin terekesinden alacak tesbit edilir; adam da hakimin yanında "gerçekten ölende bunun alacağı vardı" diye ikrar ederse, o zaman, alacak sahibine onu vermesi emredilir.
Uyun Kitabı'nda şöyle zikredilmiştir:
Şayet ölene karşı, bin dirhem hükmedilir; Ölen de onu, onun emri olmaksızın vasiyet ederse; tmâm Muhammed (R.A.): "Eğer bin dirhemi verirken: "Bu senin, ölen adamdaki bin dirhemindir." derse, bu caiz olur. Eğer.böyle bir şey söylemez, fakat ölenden yerine bin dirhemi öderse, işte bu teberru olur. Hulâsa'da da böyledir.
Eğer, küçük ve büyük varisler bulunur ve büyükler, babanın borcunu ikrar ederlerse; bu durumda da alacaklının -—küçüklere karşı, alacağının sabi tolması için— beyyine ibraz etmesi gerekir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adanı, varislerin huzurunda, ölen şahısta alacağının olduğunu iddia ederek: "Gerçekten ölen zat, terekesinden varislerin elinde, alacak cinsinden şeyler terkeyledi." der. Buna göre de beyyine ibraz ederse, şüphesiz bu kadarı, varisler için kâfi gelir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. .
Bir kimse, ölen de alacağının olduğunu ve onun mal bıraktığını belgelerse, elbette terekenin vasfını da açıklaması gerekir. Tereke akar ise, hududunu beyân eder.
Eğer varislerin vefasını ikrarını iddia eylerse, o zaman terekeyi açıklamaya ihtiyaç kalmaz.
Esahh olanı da terekeyi beyan etmeden iddiasının kabul edilmesidir.
Fetva da bunun üzerinedir.
Birinci alacaklı, terekeyi beyan etmiş ve belgelemişse; ikinci alacaklının terekeyi isbat etmesine ihtiyaç yoktur. Bunda ihtilaf da yoktur.
Eğer varis ikinci alacaklıyı inkar eder; Önceki alacaklı da onu doğrularsa; onun ikrarı sebebiyle, ikinci alacaklı, alacağa ortak olur. Kerderî'nin VecizFnde de böyledir.
Bir adam vefat ettiğinde, bir toplulukta hakime gelerek: "Filan adam vefat etti. Bizim, onun üzerinde malımız (alacağımız) vardır. O da mal bıraktı. Varisleri malının üzerindedir. Onu taksim ediyorlar." derler ve hakimden ona —-hakları sabit olana kadar— el koymasını isterlerse bu durumda hakimin varislerin elindekine taarruz etmesi caiz değildir.
Eğer o topluluk: "Bizim şahitlerimiz vardır. Bu mecliste hazır kılarız veya ikinci meclise getiririz." derler ve varislerin de telef ve israf etmelerinden korkarlar veya şahitlik ederek: "Gerçekten filan vefat etti ve onun alacaklıları vardır. Bu iddiacılar doğru söylüyorlar. Varisler de israf ve itlaf ehlindendir." derlerse, istihsânda, hakimin malı bekletmek hakkı vardır. Edebü'1-Kâdî Şerhı'nde de böyledir.
Bir adamın üzerinde, üç kişinin ^ortak— alacağı olduğunda bunların ikisi huzurda olmasalar da, üçüncü hazır olsa, o hissesini isterse, borçlu vermeye cebredilir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğer bir adamı hakime getirerek: "Gerçekten babam filan vefat eyledi. Benden başka da varis bırakmadı. Onun bu adamda, şu kadar malı (alacağı) vardır." derse; hakim, davalıya (- iddia olunana) durumu sorar. Eğer, o iddia olunan şeyin tamamını ikrar ederse; bu ikrarı sahih olur. Ve ona *'ayn, deyn ne varsa vermesi" emrolunur.
Fakat inkar eder ve bu durumda müddet beyyine ibraz ederse, beyyinesi kabul ediliri. Ve iddia olunana: "Ayn, deyn, tamamını vermesi" emredilir.
Eğer müddeînin (= davacının) beyyinesi olmaz ve da'valı da (= iddia olunan da) onu, iddiası üzerine yemine davet ederse; Hassâf, bazı alimlerimizden rivayet ederek: "O yemin eylemez." demiştir.
Keza, Hassâf, başka bir kavlinde ise: "Yemin eyler." demiştir. Muhıyt'te de böyledir.
Alacak sahibi, beyyine ibraz ederek: "Vârisler, terekeden bir köle sattılar. Halbuki, terekenin tamamı borçtu." der; varisler de: "Bu köleyi, sağlığında babamız sattı ve bedelini aldı." derler ve beyyine de ikame ederlerse; bu durumda alacak sahibinin beyyinesi evlâ olur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Borç terekeyi kaplar (borç, tereke kadar veya ondan fazla olur) başka bir alacaklı da gelip, beyyine ile alacağını diğer alacaklıya karşı değil, varislere karşı isbat etmek isterse, bu beyyinesi kabul edilir. Fakat varis, bunun için yemin etmez.
Bu başka kitaplarda üa zikredilmiştir.
Kitaplarda varisin kendi hakkındaki ikrarının sahih olup olarmyaçağı... zikredilmemiştir.
Hatta ölen zatın başka malı meydana çıksa, bile, bu alacaklının alacağını, varis hissesinden Öder.
Uygun olanı, ikrarın sahih olmasıdır. Fakat bundan dolayı yemin etmez. Muhıyt'te de böyledir.
Reşîdü'd-Dîn'in Fetvâları'nda şöyle zikredilmiştir:
Terekeyi borç kaplamıyor; alacaklı da alacağını varislerden birisine karşı isbat ediyorsa; alacak, kendine tahsis edilen şahsa hükmedilir; diğerlerine hükmedilmez. Onlar hisselerini satabilirler.
Şayet terekeyi alacak kaplıyorsa, o zaman kimse bir şey satamaz.
Ancak alacaklının rızası ile satabilir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Şayet tereke üçbin dirhem; alacaklının alacağıda bin dirhem olursa; bu tereke, üç oğlan arasında taksim edilir ve alacaklı hakimin yanında onların tamamına zafer bulursa her birinden, bin dirhemin üçte birini alır. Fakat onlardan birine zafer bulursa, onun elinde olan terekeden tamamını alır. HızânetüM-Müftîn'de de böyledir.
Varisler borcu ödemekle, terekeden kurtulurlar. Keza, varislerden birisi için, diğerleri imtina ederlerse (kaçınırlarsa) durum böyledir. Yani borcu ödeyip kurtulurlar.
Eğer varislerin tamamı borcu ödemekten imtina ederlerse, onlar cebredilmezler. Fakat, bu durumda hakim, bir vasi tayin eder. Hulâsada da böyledir.
Ölen bir şahsın varislerinden birine karşı, alacak iddia eden bir şahıs terekeyi isbat eder ve bu tereke de yabancı bir kimsenin elinde olursa; da'valı (= iddia olunan şahıs) o yabancıdan terekeyi ister. Kunye'de de böyledir.
Bir adam bir beldede ölür, malı ve terekesi bir başkasının elinde kalır; bir topluluk da, ondan hak ve mal talebinde bulunur ve o beldede, varisler kalmamış bulunursa; hakim, bir vasi tayin ederek, onun üzerinde olan alacakları tesbit ettirir.
Böyle olmazsa, hakim da'vacıların (= müddetlerin) şahitlerini dinler ve yanında cereyan eden işleri onlar için hükmetmek üzere, varislerin bulunduğu yerin hakimine yazar. Sonra da bu hakim terekeyi onlara teslim için, katibe yazar. Siraciyye'de de böyledir.
Eğer ölen zat, birine vasiyyet eylememiş ve varisleri de küçük ve içlerinde hüccet getirecek birisi yoksa; münasib olanı, hakimin onlar için bir vasi tayin etmesidir. O vasi, onların işlerine-bakar. Eğer alacaklılar, —bu vasinin huzurunda— haklarını tesbit ederek hakimden, "ölenin malından, haklarının verilmesini" isterlerse; hakim onlardan herbirine yemin verir. Onlara daha bir şey verilmeden, onlar: "Billahi, bu maldan bir şey almadım." diye yemin ederler.
Ve hakim, onlara: "Senin için tesbit edilen bu maldan, filanın yerine bir şey almadığına; başkasından da almadığına; bir başkasının senin için almadığına; ondan birşey ibra etmediğine ve bir kimseye havale etmediğine; ölen filan şahıstan hiç bir şey almadığına; hiç bir şeyi rehin almadığına; başkasından da rehi» almadığına" yemin ettirir. Yemin edince de, hakim ona hakkının verilmesini vasiye emreder.
Eğer yemin etmezse bir şey ile hükmetmediği gibi, bîr şeyin verilmesini de emreylemez.
Keza, bir adam kimseye vasiyyet etmeden ölür; varis de bırakmaz; ona karşı da bir topluluk mal ve hak iddiasında bulunursa; bu durumda hakim, onun için bir vasi tayin eder. Sonra da onlardan beyyinelerini ister. O vasinin huzurunda, iddiaları istikâmetinde hüccetlerini getirmesini ister. Hak sabit oluncada yukarıda geçtiği şekilde iddia sahipleri yemin ederler. Edebü'I-Kâdî Şerhı'nde de böyledir.
Bunlar ölen şahıs hakkındaki iddiaları üzerine hüccet getirirler. Ve "ondan hiç bir şey almadıklarını" söylerler. Varisler, "ödendiği" iddiasında olmazlarsa bu böyle olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Şayet, iki kişinin, bir adamda, bin dirhem alacakları olduğunda, bunlar, birbirlerine ortak olurlar; borçlu da borcunu inkar eder ve alacaklılardan birisi gelerek, alacaklı ve ortak olduklarına dair beyyihe ibraz eder; arkadaşı da hazırda olmazsa; Müntekâ'da: "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğu zikrolurimuştur:
Hazırda olana beşyüz dirhem hükmolunur. Hazırda olmayan da gelince, yeniden beyyyine getirmesi istenir. Hazırda olan, hazırda olmayan adına —hiç bir şekilde— davacı olamaz. Yalnız, o bin dirhem, aralarında —tek bir şahıstan— miras olur; gaib de gelir ve beyyine iadesine gücü yetmezse, ortağının aldığı beşyüz dirheme dahil olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, iki kişiye karşı yazılı belgesiyle, mal iddia ettiğinde, onlardan birisi hazır olur, diğeri ise huzurda bulunmaz, hazır olan da, bunu inkar ederse; muhtar olan kavle göre, huzurda olan şahsa malın yansı hükmedilir. Yalnız, bu şahıs, hazırda olmayanın emriyle ona kefil olmuşsa; işte o zaman, malın tamamı bu şahsa hükmedilir. Hizânetü'l-Müftm'de de böyledir.
Bir adam, diğerinden alacak iddia ettiğinde, davalı (= iddia olunan) iki tane vekil tutar; davacı da (~ müddeî) de, o vekillerden birine karşı bir şahit, diğerine karşı da bir şahit tutarsa, bu caiz olur.
Bir şahit müvekkile bir şahit de vekile karşı tutar veya iddia olunan mala karşı bir şahit, onun vasisine yahut varisine karşı da bir şahit tutar veya ölü için, iki vasi olduğunda, davacı (= müddeî) biri için, bir şahit, diğeri için de bir şahit tutarsa, bu caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Vasî, terekede borç iddia ederse; bu durumda hakim, —ona karşı, iddiada bulunması için— başka bir vasi daha nasbeder. Füsûlü'l- Imâ-diyye'de de böyledir.
Bir adam ölüp, iki oğul bıraktığında onlardan birisi, "Gerçekten, babalarının satılan bir şeyin bedeli olarak, şu adamda bin dirhemi olduğunu" iddia eder; diğeri de "O, Ödünç idi." der ve her birisi de iddialarını belgelerse; bu durumda her birisine beşer yüz dirhem hükmedilir; birisi, diğerine ortak olamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
İmlâ Kitabı'nda, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
Ölen bir şahıs, başkasının yanında, dirhem, dinar, veya akar, köle yahut benzeri şeyleftlen mal bırakır; başka bir adam da, "onun, borç olduğunu" iddia ederek, "ölene emanet koyduğunu" veya "kendinden, ölen şahsın zoraki aldığım" söyler; mal elinde olan da bunu doğrularsa; ölenin küçük veya hazırda bulunmayan varisleri olması halinde hakim, davacıya (= müddeîye) mal elinde olan şahsın ikrariyle, bir şey vermez. Bir müddet bekledikten sonra beytü'l-mâPe alır. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Varislerden bazı ortaklar, "ölünün üzerinde alacaklarının olduğunu", iddia ederek, beyyine de ibraz ederlerse, bu kabul edilir ve kısmet noksanlaştırıhr. Kısmet borçtan ibra olmaz. Eğer bir eşya iddia etmiş olsaydı, davası kabul edilmezdi. Suğrâ'da da böyledir.[31]
13- VEKÂLET, KEFALET VE HAVALE DA'VÂSI
Bir vekil hakime gelerek, diğer bir şahsa karşı, "hazırda bulunmayan filan oğlu filan tarafından, onun halkın üzerinde olan hak ve alacaklarını isbat için, vekil tayin edildiğini" iddia eder ve "Şu adamda, hazırda olmayan zatın, on dirheminin ödünç olarak bulunduğunu ve onu, kendisine teslim etmesini" emrettiğini söyler davalı da (= iddia olunan da) cevap vermez; fakat hakimin yanında başkasının vekili, davalının (= iddia olunanın) huzurunda cevap vererek: "Gerçekten müvekkilim "bu on dirhem, benim borcum değildir ve bu vekaletten benim haberim yoktur." dedi" der; vekil de, vekil olduğuna dair iki şahit ikame ederek, hakimden, "hüküm isterse, bu durumda hakim, onun vekaletinin sübûtuna hükmeder.
Davaî i {= iddia olunan) susup asla cevap vermezse, davalı (= iddia ioiunan) tarafından vekil tayiriisabit olması hükmü ve vekil tayin edilmesi sabit olur mu?
"Hayır, olmaz." denilmiştir.
İmâm Zahîrü'd-Dîn'de bununla fetva verilmiştir.
Bu umum arasında böyle vakidir. Muhıyt'te,de böyledir.
Bir kimse, "kendisinin, diğer bir adamdan alacak almaya vekil olduğunu" iddia ederek borçluyu hüküm meclisine getirdiğinde, borçlu "borcun ibra ve ifa edildiğini" iddia eder; vekil de: "Müvekkile beni azleyledi." derse, bu vekilin, dava için vekil yapılmış olması halinde bu dava dinlenmez. Çünkü, azline malik değildir.
Eğer vekil yapma onun tarafından irtimassız ise, o zaman, dava dinlenir. Azline karşı beyyinesi sabit olursa, davası dinlenir; beyyinesi yoksa, dinlenmez.
Şayet böyle böyle söylemez de, "Ben vekil değilim." der; hasmı da, onu doğrularsa, bu sahih olmaz.
Eğer hasmıyla anlaşma yaptıktan sonra: "Ben vekil değilim." der ve verilen şeyin geri verilmesini ister; hasmı da onu doğrularsa, yine dava dinlenilmez. Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsı "alacağını veya emanetini almaya" vekil eder ve bunu da borçlu olan veya kendisine emanet bırakılan şahıs doğrular ve bununla beraber vekil, vekaletine dair hüccet getirirse; bunun faidesi açıktır. Beyyinesiyle hazır olan şahsa karşı, vekâletine hükmedildikten sonra, başka bir davacı meydana çıkarsa, beyyinesini yenilemeye ihtiyaç olmaz.
Keza, bu haklar hususunda vekaletini beyyineiedikten sonra, vekil kaybolup müvekkil veya onun başka bir vekili bu hakkı talep için gelirse, o zaman da beyyine iadesine ihtiyaç olmaz.
Keza, borçluya karşı bir şahit, diğer borçluya karşı da —başka bir şahit gösterir veya başka bir varis için, bir şahit gösterirse; başka beyyi-neye ihtiyaç olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, hüküm meclisine gelerek, Buhara1 da olan bütün haklarını almak ve davasııia bakmak üzere bir vekil tayin ettiğinde eğer hakim müvekkilin —daha önce— adını, nesebini tanıyorsa, onun vekilini ve vekaletini kabul eder.
Hatta müvekkilin bulunmadığı bir yerde, vekil bir adamı getirerek müvekkili adına, ondan hak talebinde bulunursa; davası kabul edilir ve vekaleti hususunda beyyine istenilmez.
Şayet hakim, müvekkilin adını bilmiyor ve nesebini tanımıyorsa, vekilinin vekaletini kabul eylemez.
Eğer vekil: "Ben bu adamın vekili olduğuma dair beyyine ibraz edeyim." derse, hakim, beyyinesini dinlemez. Fetâvâyi Suğra'da da böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsı hakime getirerek: "Bu adamda, filan oğlu filanın, bin dirhemi vardır. O adam da beni, bütün haklarını almaya vekil tayin eyledi." der ve bu hususta beyyine ibraz ederse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu beyyinesi malla ilgili olarak kabul edilmez.
Mala dair, ayrıca beyyine ibraz etmesi gerekir." buyurmuştur.
Eğer hem vekaletine, hem de alacak almaya dair beyyine ibraz ederse, bu durumda vekaletine ait beyyinesi kabul edilir, alacağa dair, beyyinesi ise, yenilemesi gerekir.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Vekil, tamamına dair beyyine ibraz ederse; tamamına dair hüküm verilir. Alacağa karşı, yeniden beyyineye ihtiyaç kalmaz.
Bu istihsândır. İmâm Muhammed (R.A.), insanların ihtiyacı için istihsânı kabul eylemiştir. Fetvada bunun üzerinedir. Bu hilaf üzere, vasi alacak ve vasiyetler hakkında beyyine ibraz eder; varis de murisin ölümü, borcu ve nesebi üzerine beyyine ikame ederse; durum yine aynıdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, "kendini, filan oğlu filanın vekil ettiğine dair" beyyine ibraz ederek: "Filan oğlu filanda olan malı almaya vekil olduğunu" söyler; borçlu ise, borcu <\x, onun vekaletini de veya yalnız vekaletini inkar eder; vekil de hem vekaletini, hem de alacağı belgelerse, bunun vekaleti ve alacağı nasıl olur?
İmâm Muhammed (R.A.) şu cevabı vermiştir:
Beyyinesi kabul edilir ve hükmedilir.
Diğer iki imam ise: Beyyinesi gaib gelene kadar kabul edilmez." buyurmuşlardır.
Şayet, bu vekil beyyine ikame ederek: "Gerçekten mal sahibinin, kendisini vekil eylediğini, filan gaibe karşı dava edeceğini veya alacağını alacağım" söylerse; bu durumda —gaibe karşı değil de— hazıra karşı olan vekaleti kabul edilir.
Bir vasi de, —beyyinesiyle— "Filanın kendine vasiyyet eylediğini filan gaibin de vasiyyet eylediğini" söylerse, onun —ikisine dey-vasiliğine hükmedilir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre birine vasi olduğuna hükmedilir. Hulasa'da da böyledir. .
Vekil, vekaleti hususunda beyyine ibraz ettiğinde, şahitler de borçlunun, borcu hususunda şehadette bulunurlarsa, bu şehadetleri dinlenir ve hükmedilir. Vekaletinin beyyinesi tezkiye edilir. Vekaleti sabit görülünce de, belde ehlinin tamamına karşı, bütün haklara vekil olmuş olur.
Vekaleti umûmi olunca, kimde hak varsa onu dava edebilir.
Vasî de böyledir. Eğer vekalet veya vasilik beyyinesi tezkiye edilmezse, o beyyine batıl (= geçersiz) olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.[32]
Kefalet
Bir adam, feshe ta'lık edilmiş bir icare mala karşı, kefaletini iddia eder ve: "Gerçekten ben, icareyi fesh ettim. (= bozdum) ve malı sana ilzam ettim." deyip bu hususta beyyine ibraz eder, icara veren de hazırda bulunmazsa beyyinesi kabul edilir. Ve bu, icare veren şahsa karşı hüküm olur.
Kefil, eğer ödeme yapmış ve kefalet onun emriyle olmuşsa icara verene müracaat ederek, verdiğini geri alır.
Şayet onun emriyle olmamışsa, ona müracaat edemez. Eğer davacı ( = müddeî) kefilden bir şey almadan önce, icara veren gelir de, feshi inkar ederse; bu durumda onun inkarına iltifat edilmez, fesh geçmiştir. Muhıyt'te de böyledir.
Hazırda olmayan bir şahıs da, bin dirheminin olduğunu isbat eden bir kimse: "Şu kimse, onun kefilidir." der ve kefile karşı1 iddia ederek: "Sen, bütün malınla, filana tekeffürettin. Benim de onda bin dirhemim var." der şahitleri de aynısını söylerse; kabulüne nas vardır. Bu durumda onunla hazıra karşı da, gaibe karşı da hükmedilir. Ve da'vacı (= müddeî) dilediğinden malım ister. Asil borçlu gelince, yeniden belge ibrazına ihtiyaç kalmaz.
Eğer kefaletini açıklayarak: "Benim gaibde olan bin dirhemime, sen kefil oldun." der ve onun gaibin emriyle kefil olduğunu belgelerse; —yukarıda geçtiği gibi— ikisine karşı da hüküm alır.
Eğer emirden bahsetmez; sadece onun kefil olduğunu belgelerse, gaib gelince beyyinesini iade gerekir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Hazırda olan şahsa karşı, beyyine ikame ederek, "onun üzerinde ve hazırda olmayanın üzerinde, bin dirheminin olduğunu" iddia eder; hazırda olan zat da, hazırda olmayanın kefili olursa; onun emriyle,—bin dirhem— ikisine hüktnolunur.
Şayet "gaibin, hazırın kefili olduğunu" iddia ederse; bu durumda sadece, hazırın hissesi hükmedilir.
Eğer, "her ikisinin de, birbirinin kefili olduğunu" belgelerse, hazırda olana, asaleten beşyüz dirhem, kefâleten de beşyüz dirhem sabit olur. Gaibe karşı ise, asaleten beşyüz dirhem sabit olur; başka olmaz.
Hulasa: Gaibe karşı kefalet sabit olmaz; asalet ise, sabit olur.
Gaib tarafında hazırda olanın kefaleti eğer onun emriyle olursa, sabit olur; emri yoksa, sabit olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir kimse, iki kişiye bin dirhem karşılığında bir şey sattığında onlar, birbirine, kendi istekleriyle kefil olurlarsa, mal satan şahıs onlardan biriyle karşılaşınca; ona karşı beyyine ibraz ederse; bin dirhem ona hükmolunur; (Yarısı asaleten, yarısı da kefâleten)
Satıcı ondan bir şey almadan, ikinci müşteriyle karşılaşıp; —beyyine iade etmeden— ondan istese, buna hakkı vardır. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir kimse, diğerine karşı, iddiada bulunarak: "Bu'şahıs filan gaible birlikte, bin dirheme kefil olmuştur. Ve onlardan her birisi de, diğerinin kefili olmuştur." der; bu hususta beyyinesini de ibraz ederse, bu durumda, onun için, hazırda olan şahsa, bin dirhem hükmedilir. Bin dirhemin sahibi, onu, ikisinden, dilediğinden alır. Gaibi bulunca, beyyine iadesine de hacet kalmaz. Hulasada da böyledir.
Bir adam, "filanda olan bin dirhem alçağına birisinin kefil olduğunu" isbat edip, hüküm de aldığında; kefil kefaletten vazgeçer; sonra da davanın ve hükmün bozulduğunu öğrenip ve o kefile karşı davanın iadesini isterse, bu sahih olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir kadın, "kocasında olan bir dinar mehrine, bîr adamın kefil olduğunu" iddia ederse; bu gerçekten tahakkuk eder. Çünkü koca, karısına: "Ben, bir ay hazırda olmaz isem, talak emrin elindedir." der; kadın da, "onun bir ay kayolbuğunu" —kefilin huzurunda— beyyine-lerse; bu beyyinesi kabul edilir.
Koca hazırda olmayınca, kefil onun yerine davacı olur. Huiâsa'da da böyledir.
Bir adam, bin dirheme bir köle satın aldığında onu, satıcının izniyle, teslim alır ve satıcı kölenin parasını isteyince, müşteri: "Gerçekten sen, onu filan ile ve filan gaibe havale eyledin." der; bu hususta beyyine de ibraz ederse; be'yyinesi kabul edilir. Ve böylece gaibe teaddî edilir.
Bu gibi mes'elede, hazırda olan şahıs gaib şahsın yerine davacı olarak nasbedilir. Muhıyt'te de böyledir.[33]
14- NESEB DA'VALARI
Bu babda:
1) Nesebin Mertebeleri, Hükümleri ve Da'vâ Çeşitleri;
2) Bayi ve Müşteri Da'vâsı;
3) Bir Kimsenin, Oğlunun Cariyesinin Çocuğunu İddia Etmesi;
4) Ortakların, Cariyenin Çocuğunu İddiası
5) Yabancı ile Zü'1-yed'in ve İki Yabancının Da'vâları;
6) Birinin veya İkisinin Yanında Çocuk Bulunan Karı-Kocanın Da'vâları;
7) Nikâh Hükmüyle, Başkasının Cariyesinin Çocuğunun Neseb Da'vâsı;
8) Zinadan Doğan Çocuk ve Onun Hükmü;
9) Bir Efendinin, Cariyesinin Çocuğunun Nesebini İddia Etmesi;
10) Bir Şahsın "Filanındır" Diye İkrardan Sonra, Çocuğunun Kendisine Ait Olduğunu İddia Etmesi;
11) Nesebi, Başkasına ve Ona Münasip Olan Şahsa İzafe Etmek;
12) Boşanma veya Ölümden Dolayı İddet Bekleyen Kadının Çocuğunun Nesebi;
13) Ana-Baba'dan Birinin Çocuğu Kabul Etmediği Halde, Diğerinin İddia Etmesi;
14) Tacir Köle ve Mükâtebin İddiası
15) Muhtelif Mes'eleler olmak üzere, on beş bölüm vardır.[34]
1- Nesebin Mertebeleri, Hükümleri Ve Da'vâ Çeşitleri
Nesep şu üç mertebede sabit olur:[35]
Birinci Mertebe
Nesebin sabit olmasının birinci mertebesi, onun sahih nikah sebebiyle sabit olmasıdır.
Nesep, sahih nikah manasında olan, fasid nikahla da sabit olur.[36]
Hüküm
Bu durumlarda nesep, davaşız olarak sabit olur.
Yalnız, nefyile intifa olmaz. Ancak —fasid nikahda değil —;sahih nikahda lanetleşme sebebiyle intifa olur. (= yok olur) Zahîriyye'de de böyledir.
Bir kimse; nesebini açıkça ikrar etmez veya tehnieyi (= kutlamayı = "göz aydın" demeyi) kabulden kaçınır yahut doğum eşyalarını satın almaz veya bilerek doğumun müddetini uzatır yahut nefyinden istiğna vaki olur veya nakzı ve ibtâü kabul edilmeyen bir hüküm vaki olursa; nesebi iıefy etmek (= kabul etmemek) hakkına sahib olur. Bu çocuk bir cinayet işlediğinde, hakim aklı başında oian babasına karşı, diyet hükmederse; bu durumda babanın bu çocuğu nefye (— kabul etmemeye) gücü yetmez. Çünkü hüküm vaki olmuştur. Bu durumda nakz ve butlan kabul edilmez.
Velâdet müddetinin uzamasında, örf ve adete müracaat edilir.
Müddet geçtiği zaman velâdet nefy edilmez.
Baba için, bundan sonra nefy hakkı yoktur. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den rivayet edilmiştir. Ve ondan, başka bir rivayet daha vardır. O da "hakimin görüşüne havale" etmektir.
İmâmeyn'e göre ise (R.A.), bunlar müddeti tavileyi (= uzun müddeti) kırktan sonra, kırk ile takdir etmişlerdir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adam, çocuğunu, karısı öldükten sonra veya lanetleşmeden önce, —sağ iken— kabul etmez ve kadın ölürse, bu durumda o oğludur. Ve onu kabul etmemeye gücü yetmez. Çocuk öldürülse bile böyledir. Mebsût'ta da böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: Bir adamın, karısından bir çocuğu dünyaya geldiğinde, lanetleşmeden onu kabul etmez bir yabancı da bu kadına zina iftirasında bulunur ve bu yüzden, o yabancı ya had cezası verilirse lanetleşmeden— aralarında neseb sübût bulur. Muhıyt'te de böyledir.[37]
İkinci Mertebe
Nesebin sabit olmasının ikinci mertebesi, ümm-ü veled ve onunla ilgili hükümlerle alakalıdır. Cariyesi ile efendisinin mücamaatı helal ise, bu ümm-ü veledden doğan çocuğun nesebi davasız olarak sabit oİur.
Ancak, mücamaat helal değilse, bu durumda nesep davasız sahih ve sabit olmaz.
Efendisi cariyesini mükâtebe yaptıktan sonra, cariye bir çocuk doğurursa, —davasız— o çocuğun efendiden nesebi, sabit olmaz. Bu, efendisi, onu kabul eylemez.
Eğer uzun müddet bir arada kalmadılar ve açıkça da ikrar eylemez ve nefyinden istiğna vaki olmaz ve bu hususta hüküm de vaki olmamış olursa, böyledir. Muhiyî'te de böyledir.
Bir adamın cariyesi, çocuk doğurmuş ve efendi de onu, çocuk ölene kadar nefy etmemişse, işte o çocuk, ondandır. Bu durumda kabûi etmemezlik yapamaz.
Bu mese'le Ümmü'l-veled hakkındadır.
Keza, eğer çocuk, cinayet işler hakim de ona hükmeylerse, bu durumda efendi, onu kabul etmemezlik yapamaz.
Keza, ona karşı bir cinayet yapılsa da, onun hakkında kısas veya diyet hükmedilse; bundan sonra, efendi o çocuğu nefy edemez. Mebsût'ta da böyledir.
Fetvalarda şöyle zikrolmuştur: Eğer efendi, cariyesinin çocuğu ile kutlanıyor (ona gözün aydın olsun deniliyor) efendi de sükût ediyorsa, bu kutlamayı kabul ve ikrar oluyor.
Bir adam, ümmü'l-veledini başka birisine nikahlar; onun da kocası ölür veya onu boşar; iddeti bittikten sonra da, —altı aylık— bir çocuk doğurursa, bu durumda o çocuk, efendisinin çocuğudur. Beyan ettiğimiz sebeblerden birisi bulunmayınca, onu nefy edemez. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer efendisi, cariyesini nefsine haram eder veya ona yaklaşmamaya yemin ederse; çocuğu nefy etmedikçe, o kendisinin olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İbnü Semâa'nm Nevâdiri'nde, İmâmeyn'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
Ümm-ü veled, efendisinin çocuğunu öper sonra da, efendisi onu azad eder; bilahare de, bu ümm-ü veled, bir çocuk doğurursa, o çqcuk efendiye ilzam edilmez. Ancak, ümm-ü veled, bu çocuğu, efendisine haram olduktan itibaren altı ay geçmeden doğurursa, o müstesnadır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir müslümanm ümm-ü veledi, mecûsî veya mürtedde olursa, onun çocuğu efendiye mal edilmez.
Ancak adam iddia eder veya kadın, "onu, irtidat ettikten sonra, altı ay geçmeden doğurursa, o müstesnadır, (yani bu durumlarda, çocuk efendiye mal edilir.) Mebsût'ta da böyledir.
Hayız, nifas veya ihram yahut oruç sebebiyle, nefsine haram kılmışsa; bu durumda o çocuğun nesebi, ondan sabit olur.
Şayet, efendisi onu evlendirdikten sonra, bir çocuk doğurursa, o çocuk kocasından olur.
Her ne kadar efendisi iddia etse bile, bu durumda ondan neseb sabit olmaz. Keza, nikah fasid olur ve ona da cima yaparsa, neseb sabit olmaz. Havî'de de böyledir.[38]
Ümm-ü Veled
Ümm-ü veled diye, bir adamın mülkünde iken, o adamdan çocuk doğuran cariyeye veya nikahladıktan sonra, çocuk doğuran sonra da efendisi tarafından satın alman yahut başka bir sebeple, efendisinin ona sahib olduğu veya şüphe ile çocuk doğurduktan sonra, efendisi tarafından satın alman yahut efendisinin ona başka sebeble sahib olduğu halde, çocuk doğuran cariyeye denir.
Bir kimsenin cariyesi, hilkati tamamlanmış veya bazı uzuvları mevcut olan bir düşük yaparsa, bu durumda o cariye, o adamın ümm-ü veledi olur. Şayet hilkati belirsiz olursa o zaman ümm-ü veledi olmaz.
tmâm Ebû Yûsuf (R. A.) şöyle buyurmuştur:
Eğer, bu şahıs ikrar ederek, "O cariyenin kendinden düşük yaptığını" söylerse, işte bu ikrar o cariyenin ümm-ü veled olduğunun isbatıdır. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet efendisi, "cariyesinin, kendisinden doğum yaptığını veya düşük yaptığını" ikrar ettikten sonra, altı ay geçince, efendisi yokken, veya efendisi hasta olduğu halde bu cariye çocuk doğurursa; işte o zaman da, —eğer efendi nefy etmezse nesebin efendiden olduğu sabit olur. Şayet bu durumda, efendi nefyeder (= kabul etmez) ise, bize göre, mücerred nefy ile müntefi olmuş olur. Mebsût'ta da böyledir.
İki kişinin ortak olduğu bir cariye, bir çocuk doğurduğunda, iki-side, onu iddia eyleseler; bu çocuğun nesebi ikisinin olur.
Eğer onlardan birisi iddia ederse; çocuğun nesebi ona mal edilir. Bu ortak ananında, çocuğun da hissesini diğer ortağına tazmin eder. (= öder)
Bu, İmâm Ebû Hanlfe (R.A.)ye göre böyle olmaz. Serahsfnin Muhıytı'nde de böyledir.[39]
Üçüncü Mertebe
Nesebin sabit olmasının üçüncü mertebesi, cariye ve onunla alakalı hükümlerle ilgilidir. Bir cairye doğum yaptıktan sonra, onu efendisine nisbet ederse; efendisi iddia eylemedikce, neseb sabit olmaz.
Efendinin, çocuğun nesebini, doğumdan sonra veya, çocuk anasının karnında iken iddia eylemesi halinde (Şöyleki: "Bu cariyemin karnındaki hami bendendir demesi veya: "Bu karında bulunan çocuk bendendir." derse) neseb sabit olur.
Asi kitabında şöyle zikredilmiştir:
Bir adamın hamile bir cariyesi olduğunda, bu efendi: "Eğer onun hamli oğlan ise, bendendir; kız ise, işte o filandandır." veya "...Kız ise, benden değildir." der; cariye, ister oğlan, ister kız doğursun, —altı aydan aşağıda— oğlanında kızın da nesebi o efendidendir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, cariyesinin fercinin haricine cima ederek meni inzal etse, cariyede o meniden hamile kalsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o çocuk onun çocuğu, cariye de ümm-ü veledidir. Fetâvâyi Kâdı-hân'da da böyledir.
Bir carîye çocuk doğurduğunda, efendisi, kullansa ve o da sussa; bu bir kabul sayılmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Eğer efendi kutlamayı kabul ederse, işte bu bir itiraf olur. Muhıyt'te de böyledir.
Efendi, cariyesine cima edip, o da bir çocuk doğurduğunda, bu efendinin, onu iddia etmesi müstehap olur. Çünkü, ondan olduğu açıktır.
Fakat iddia etmezse, neseb sabit olmaz.
Bu, hakikatan ondan olduğu bilinmediği zaman böyledir. Eğer ondan olduğu bi'rnirse. iddia etmesi vacib olur; inkar ve nefy edemez.
Eğer efendi cariyenin zinadan korunmasını temin etmemişse, bu durumda inkar edebilir. Muhıyt'te de böyledir.
İbrahim, İmânı Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Cariyesine cima eden bir şahıs, onu zinadan korumaz ve evinde de durdurmaz ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu şahıs, o cariyenin doğurduğu çocuğu nefyeder ve onu satabilir. Fakat güzel olanı, o çocuğu azad etmesidir. O cariyeden faydalanır; kendi ölünce de, o azad edilmiş olur." buyurmuştur. Muhiyt'te de böyledir.
Bir cariye doğum yapar ve "onun, efendisinden olduğunu" iddia ederek: "O ikrar etti." der; efendisi de bunu inkar eder; bir şahit de, "onun ikrar eylediğine" şehadette bulunur; diğer bir şahit ises "onun yatağında bulunduğuna" şahitlik ederse, bu durumda ikisinin de şahitlikleri kabul edilmez. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer iki şahit, "efendinin ikrarı üzerine ve cariyenin ondan doğum yaptığı hususunda" ittifak ederlerse, o zaman şahitlikleri kabul edilir.
Keza, "onun döşeğinde doğum yaptığına" şahitlik yapmaları halinde de şehadetleri makbul olur. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer efendi-zimmî, cariye de müslüman olur ve iki zimmî de böylece şahitlik yaparlarsa, şahitlikleri kabul edilir.
Eğer efendi iddia eder de, cariye inkar ederse; bu durumda iki zimrnmin şehadeti caiz olmaz.
Bu meselenin te'vili şöyledir: Kadının cariyeliğini inkar eder; kadına, bunu ikrar ederse; efendisi çocuğun neseb iddiasında yalnız kalır; onu yalanlamasına itibar olunmaz.
Eğer şahitler müslüman olurlar ve onlardan birisi "efendinin babalık iddiasına" şahit olursa, şahitliği kabul edilmez. Eğer "çocuğun onun çocuğu olduğuna" şahitlik ederse; bu şehadet caiz olur. Efendi onu inkar etse bile böyledir, Mebsût'ta da böyledir.[40]
Bu Da'vanın Çeşitleri
Da'va üç nevidir:
1) Çocuk isteme da'vası;
2) Tahrîr (= azad etmek) da'vası; (bu mülk da'vasıdır;)
3) Mülk şüphesi da'vası[41]
Çocuk İsteme Da'vası
Bir adam çocuğun nesebini iddia ettiğinde, onun mülkünde olduğunu bilir ve onu bir vakte istinad ederse bu durumda cereyan eden akdi feshetmek gerekir. Çocuk neseb mahallinde olduğu zaman, orda sözleşme bozulur ve bu şahıs, —çocuğun nesebinin sabit olması için— cariyesine cima ettiğini itiraf eder.[42]
Tahrir Da'vası
Tahrir davasında şahıs, çocuğun nesebini iddia eder. O, çocuğun ulûku (= ana karnı) mülkünde olmaz. Çünkü mülkünde olsaydı, sahih olurdu. Bu şahıs cimayı da itiraf etmez. Akdi bozmayı gerektiren bir şey de olmaz.
Azad etmeyi isbat etmenin mümkün olduğu her yerde, bu dava sahih olur. Aksi takdirde sahih olmaz.
Hatta bir adam, hamile bir cariyeyi satın aldıktan sonra, müşteri o çocuğu iddia ederse; işte bu iddia, tahrir iddiası olur.[43]
Mülk Şüphesi Da'vası
Mülk şüphesi davasına gelince, bu bir şahsın, oğlunun cariyesinin çocuğunu iddia etmesidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.[44]
Bu Da'vânın Sıhhatinin Şartı
Bu davanın sıhhati için: Baba, oğlunun cariyesi hakkında dava ettiğinde, çocuğun ana karnına düştüğü vakitten, dava vaktine kadar mülkünde olması ve cariyenin bir mülkten diğer mülke nakl edilebilir olması şarttır. Muhiyt'te de böyledir.
İki dava bir araya gelirse, çocuk isteme davası,, tahrir (= azad etme) davasından evla olur.
Eğer tahrir davası önce ise, o zaman o evla olur. Tahrir davası, mülk şüphesi davasından da evladır. Nikah sahibinin iddiası da, fasid nikahdan evladır. &erahsfnin Muhıytı'nde de böyledir.[45]
2- Bayi Ve Müşteri Da'vâsı
Bir adam bir cariye satsa, oda müşterinin yanında doğursa, eğer çocuk, satış vaktinden sonra altı aydan az bir müddet içinde doğdu ise, satıcıda çocuğu iddia ederse veya iki şahit satıcının onu ikrar eylediğine şahitlik yaparlarsa, çocuğun nesebinin ondan olduğu sabit olur ve o cariye onun ümmü veledi olur ve satış bozulur. Satıcı cariyenin parasını müşteriye geri verir.
O çocuğu, müşteri iddia ederse, iddiası sahih olur. Ve nesebi, ondan sabit olur. Bu cariye de, onun ümm-ü veledi olur. Ve bu müşterinin davası, tahrir davası olur. Hatta müşterinin o çocuğa karşı vela hakkı olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir çocuğu, satıcı ve alıcı birlikte iddia ederlerse; satıcının iddiası evla olur.
Bunlar bir biri ardınca iddiada bulunurlarsa, önce iddia eden evla olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer cariye, çocuğu satış vaktinden altı ay sonra veya —iki sene içinde— daha çok zamanda doğurmuş ve bu böylece bilinmekte ise, bu durumda satıcının, yalnız başına çocuğu iddia etmesi halinde, davası sahih olmaz. Ancak, müşteri onu doğrularsa, davası sahih olur. Eğer müşteri çocuğu iddia ederse, yalnız başına davası sahih ve bu davası "çocuk isteme davası" olur.
Bu durumda çocuk aslen hür olur. Ve müşteri için, ona vela hakkı yoktur. Muhıyt'te de böyledir.
Satıcı ve alıcı beraber (aynı anda) iddia eylerler veya arka arkaya iddia ederlerse; bu durumda satıcının değil de, müşterinin davası sahih olmaz. Ancak, müşteri onu doğrularsa, davası sahih olur.
Eğer cariye, çocuğu iki seneden fazla bir müddette doğurursa, bu durumda satıcının davası sahih olmaz. Ancak, müşteri onu doğrularsa davası sahih olur.
Şayet müşteri onu doğrularsa, neseb ondan sabit olur. Bey' ( = satış) bozulmuş olmaz. Cariye de, onun ümm-ü veledi olmaz. Çocuk ise, mülk olarak, müşterinin yanında kalır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer çocuğu müşteri iddia ederse, yalnız başına iddiası sahih olur. Davası ise, çocuk isteme davası olur. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer çocuğu beraber (aynı anda) veya ard arda iddia ederlerse, bunların hepsinde de, müşterinin iddiası sahih olur.
Bunların tamamı, doğum müddetinin bilinmesi halinde geçerlidir.
Fakat doğum müddeti bilinmez ve müddette ihtilaf ederlerse, satıcının iddiası sahih olmaz. Ancak, müşteri onu doğrularsa, o zaman sahih olur.
Eğer birlikte iddia ederlerse, onlardan ikisininde iddiaları sahih olmaz.
Eğer müşteri önce iddia etmişse, bu sahih olur.
Eğer satıcı önce iddia etmişse, ikisininki de sahih olmaz. Satıcı ister zimmi, ister mükâtep olsun; müşteri de ister hür, ister müslüman olsun müsavidir.
Doğumdan önceki satıcının iddiası bekletilir. Eğer sağ doğarsa, iddia geçerli olur.
Şayet hamileliğin aslı, satıcının yanında olmaz ise-(Meselâ: Onu müşteri hamile olarak satın alır sonra da satarsa) iddiası sahih olmaz. Bu durumda satıcının sözü geçerlidir ve onun yanında hamile kalmıştır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir cariye, bir adamın mülkünde hamile kaldığında adam onu satar; bu cariye de müşterinin yanında altı aydan aşağı bir zamanda doğum yapar; satıcı da onu iddia eder; müşteri de, o cariyeyi azad eylemiş bulunursa; bu durumda o çocuk, satıcınındır ve hürriyetine hükmolunur. Bu cariye, ümm-ü veled olamaz.
Eğer müşteri çocuğu azad ederse; iddiası çocuk ve anası.hakkında sahih olmaz..
Eğer anasını azad ederse; İmâmeyn'e göre, ona hissesi geri verilir.
İmâm Ebû Haııîfe (R.A.)'ye göre, parasının tamamı geri verilir.
Sahih olan da budur.
Mebsût'ta: "Çocuğun hissesi iade edilir. Cariyenin değil." denilmiştir.
Bu, bi'1-ittifak böyledir. Kâfî'de de böyledir.
Müşteri, cariyeyi mudebbere veya ümm-ü veîed eyledikten sonra, satıcı iddia eylerse, çocuk onun olur ve çocuğun hissesini bedelinden geri verir. —Hilafsız olarak— anasının hissesini geri vermez.
Eğer mudebbere kılmışsa, bu iddia sahih olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Ana ölür, sonra da satıcı çocuğun nesebini iddia ederse, bu iddiası sahih olur ve saücı bedelin tamamını müşteriye geri verir. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
Şayet müşteri, anasını satar veya bağışlar yahut rehin bırakır veya ic"ara verir veya onu mükâtebe ederse, bunların tamamım ibtâl eder ve o cariye satıcıya iade edilir. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer çocuk, müşterinin yanında ölür veya öldürülür ve müşteri onun kıymetini alır; satıcı da iddia ederse, bu durumda iddiası batıldır.
Keza, eğer müşteri çocuğu mülkünden çıkarır ve onu azad eder veya müdebber eyler yahut çocuk yanında ölürse; satıcının davası geçersiz olur.
Şayet, müşteri onu satar veya rehin bırakır yahut icara verir veya onu nıükâtep ederse, bunlar bozulur ve neseb —satıcının o çocuğu iddia etmesi sebebiyle— sabit olur. Hâvî'de de böyledir.
Eğer çocuğun eli kesilir ve müşteri onun kıymetinin yarısını aldıktan sonra, satıcı onu iddia ederse, bu iddiası sahih olur.
Fakat bu durumda diyet, müşterinin yanında kalır. Cariye, çocukla birlikte satıcıya iade edilir. Satıcı, müşteriye bütün parasını geri verir. Yalnız diyet parası müstesnadır.
Ananın eli kesilmiş olsaydı, o da böyle olurdu. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer iki gözü çıkarılır ve onu müşteri verip, kıymetini alırsa; dava sahih olur ve parası geri verilir. Bu durumda, gözünü çıkaran müşteriye kıymeti için müracaat eder. O şahsa diyet yoktur. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir cariye, bir adamın yanında hamile kalır; o adam da bu cariyeyi satarak bedelini teslim alır ve bu cariye, müşterinin yanında altı aydan önce doğum yapar-; ve bu durumda satıcı, onu iddia eder; müşteri de onu yalanlar; bundan sonra da çocuk öldürülür veya kasden yahut hataen eli kesilirse, caniye, hürlere karşı yapılan cinayetin diyeti vardır.
Eğer bu cinayet, anaya karşı yapılmışsa, caninin üzerine ümm-ü veiedlere yapılan cinayetin diyeti vardır.
Şayet cinayeti çocuk yaparsa, onun da cinayeti, hürlerin cinayeti 'gibidir. Anasının cinayeti ise, ümm-ü veledlerin cinayeti gibidir.
Eğer hakim yok ise böylece hükmedilir.
Şayet onlara yapılan cinayet, davadan önce ise, bu satıcıya karşıdır; müşteriye değildir.
Muhtar olan budur. Havî'de de böyledir.
Satılan bir cariye, müşterinin yanında altı aydan az bir müddet içinde doğum yapar, o büyür; bu cariye müşterinin yanında, bir doğum daha yaptıktan sonra, önceki doğan ölür; bundan sonra da satıcı, ikinci çocuğu iddia ederse; bu iddiası sahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Satın alınan cariye, altı aydan az bir müddet içinde doğum yapar; iki şahitte de şahitlik yaparak: "Satıcının doğum zamanı", onun nesebini iddia eylediğini" söyleseler, satıcı da bunu inkar eder; müşteri de böyle iddia ederse; bu durumda şahitlerin şehadeti kabul edilir.
Şayet müşteri, böyle iddiada bulunmaz ve çocuk da kız olursa, yine şahitlerin şehadetleri kabul edilir.
Eğer çocuk erkek ise, cevap yine aynıdır.
Bu, İmâmeyn'e göre böyledir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, uygun olan, şehadetin kabû-ledilmemesi ve çocukda hakkının olmamasıdır. Çünkü şehadet, ona göre kölenin azad olması hakkındadır; davanın haricindedir. Cariye de de hakkı yoktur. Zira bu babda, cariyeye hak tebâandır.
Bazı alimler, bu görüşe meyletmişlerdir.
Bazıları da: "Hayır, bilakis bu şehadet, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre makbuldür." demişlerdir. Çünkü, eğer kölenin azadı üzerine beyyine olursa, ancak fercin hürmeti tazammun eder. Hatta, eğer ana ölmüşse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu şehadet makbul olmaz.
Hâher-Zâde de buna meyletmiştir.
Bazı alimler ise: *'Hayır, bilakis bu şehadet, İmâm Ebü Hanîfe (R.A.)'ye göre de makbuldür. Eğer ana ölmüşse, o takdirde maksud, çocuğu azad değildir. Ancak maksûd, nesebin sübûtudur-. Azad ise, ona binâendir. Da'vasız şehadetle de nesebin sübûtu caizdir." demişlerdir.
Buna, Şemsül-Eimme Halvânî'de meyletmiştir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir cariye, bir adamın yanında hamile kalır, o adam da onu satar; sonra da —doğumdan önce— hamileliğini iddia eder, müşteri de: "Hamile değildir," derse; satıcı, onu kadınlara gösterir. Onlar da: "Hamiledir." derlerse; bu kadın doğum yapana kadar, davaya icazet yoktur.
Keza, eğer müşteri, satıcının "hamile" sözünü doğrular; fakat: "O, senden değildir." derse; bu cariye doğum yapana kadar dava tasdik olmaz.
Eğer bu cariye, altı ay olmadan doğum yaparsa, bu durumda o satıcının çocuğudur.
Eğer altı aydan sonra doğum yaparsa, satıcı doğrulanmaz. Havî'de de böyledir.
Cariye altı aydan noksan bir zamanda doğum yapar; müşteri de: "Hamlin aslı, senin mülkünde olmadı." der; satıcı da: "Hayır, o benim mülkümde hamile oldu." derse bu durumda satıcının sözü geçerlidir.
Eğer, her ikisi de beyyine getirirlerse; şüphesiz satıcının beyyinesi makbuldür.
Bu, İmâm Kbfı Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.
Alimler, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli hususunda ihtilaf eylediler. Onlardan bir kısmı: "Bu, böyledir." bir kısmı da: "Müşterinin beyyinesi makbuldür." dediler.
Eğer satın alma tarihinde ihtilaf ederler ve cariye müşterinin yanında, satıştan bir gün sonra doğum yapar; bu durumda satıcı çocuğu iddia eder ve müşteri: "Senin yanında hamile olmadı. Sen onu bana satmadan bir ay önce satın aldın." der; satıcı da: "Hayır, ben onu bir sene önce satın aldım." derse; bu durumda satıcının sözü geçerli olur.
Bu durumda her ikisi de beyyine ibraz ederlerse,, satıcının beyyinesi kabul edilir.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, müşterinin beyyinesi muteberdir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam; cariyesini sattığında, bu cariye müşterinin yanında doğum yapar; satıcı: "Onu, sana bir ay önce sattım. Çocuk benimdir." der; müşteri de: "Onu bana, altı aydan fazla bir zaman önce sattın. Çocuk, senin değildir." derse; bil-ittifak müşterinin sözü geçerli olur.
Her ikisi de beyyine getirirlerse, müşterinin beyyinesi kabul edilir. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, satıcının beyyinesi makbuldür. Kafî'de de böyledir.
Bir adam, bir cariye satın alır; günler sonra, cariyenin hamli açığa çıkar ve müşteri, satıcıyı, dava eder; satıcı da ona: "Onu yanında tut; eğer hami sabit olursa, o bendendir." der ve ğulamına: "Parasını ver; cariyeyi ondan teslim al." diye emreder; bu cariye de —bu sözden sonra, dört aylık bir zaman içinde (yüz yirmi gün) hilkati tam bir düşük yaparsa, bu çocuk satıcıdandır. Ve ona reddedilir, (geri verilir) Ve, bu cariye de onun ümm-ü veledidir ye o da satıcıya geri verilir. Vâkıâtü'l-Hüsâmiyye'de de böyledir.
Satılan bir cariye, satıldığı günden itibaren, altı ay geçmeden, bir kız doğurur; sonra da o kız, bir oğlan doğurur; müşteri de, o kızın oğlunu azad eder; sonra satıcı, o kızın nesebini iddia ederse, işte bu dava gerçekten sahih olur.
Bu kız hakkında dava sahih olunca, onun oğlu hakkında da, dava sahih olur. Böylece müşterinin hakkı batıl olur. Muhıyt'te de böyledir.
Keza o kız, bir kız doğurursa, hüküm yine böyledir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir cariye, satıcının yanında bir kız doğurur; sonra o kız da bir oğlan doğurur; bilahare de, onu (o oğlanı) satar; müşteri de onu azad eder; sonra da satıcı, kızı iddia ederse, satış da, azad da batıl olur.
Şayet kızı satar, müşteri de onu azad eder; sonra da satıcı kızı iddia ederse; iddia sahih olmaz ve yanındaki kızın oğlu azad olur. Her ne kadar, neseb ondan sabit, olmasa bile, bu böyledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Hamile bir cariye efendisinin yanında doğurur, sonra da efendisi, onu satar; müşteri de onu kölesine nikahlar ve bu cariye bir çocuk doğurduktan sonra bu köle ölür ve müşteri o çocuğu ister; bilahare de satıcı kendi yanında bulunan çocuğu iddia ederse; bu çocuğun ondan olduğu (nesebi) sabit olur.
Kölenin oğlu, bedelden hissesi karşılığında ona iade edilir.
Şayet müşteri, çocuk yapmasaydı, ikisi birden iade edilirlerdi.
Taksimde itibar, satış zamanındaki kıymetinedir.
İkinci çocuğun kıymeti ise, ayrılma vaktinin kıymetidir. Satıcının ölümüyle, onun-bütün malından azad olmuş olur.
Eğer satıcı, kölenin oğluna iddia ederek: "O benim oğlumdur." derse; ona karşı azad edilmiş olur. Ve nesebi ondan sabit olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Hamile olarak satılan bir cariye, satıştan birgün sonra, müşterinin yanında doğum yapar; sonra, —kocasız— bir sene de bir doğum daha yapar ve satıcı da, alıcı da, her iki çocuğu iddia ederlerse bu durumda, bu çocuklar satıcınındır.
Eğer müşteri, ikinci çocuğu iddia ederse; o çocuk onun olur. Bu cariye de, ümm-ü veledi olur.
Bundan sonra da satıcı, önceki çocuğu iddia ederse; nesebi ondan sabit olur. Parasını da onun hissesi kadar öder.
Onlarda, hiç birisini iddia eylemez ve eğer satıcı hassaten ikinci çocuğu iddia ederse; o doğulanmaz.
Eğer önceki çocuk ölür de, sonra da satıcı ikisini de iddia ederse, tasdik olunmaz. Havî'de de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) Cami* kitabında şöyle buyurmuştur: Bir adamın, hamile bir cariyesi olur ve onu bir adama satar; bu cariye müşterinin yanında, bir çocuk doğurur ve bu çocuğu da, satıcının babası iddia eder; müşteri onu yalanladığı halde, satıcı doğrularsa (veya yalanlarsa) işte bu iddia, batıldır. Ve çocuğun nesebi, ondan sabit olmaz.
Eğer müşteri doğrular da satıcı yalanlarsa, iddiası sahih olur.
Fakat müşteri bedelinden vaz geçmez. Tasdiki sebebiyle, satıcının babası da, cariyenin kıymetinden bir şey ödemez. Ve müşteri için de, satıcının babasına karşı, cariyenin ve çocuğun kıymetinden bir şey gerekmez.
Şayet her ikisi de tasdik ederlerse, cariye onun ümm-ü veledi olur. Ve çocuğun nesebi de ondan sabit olur.
Bu durumda müşteri, parası için satıcıya başvurur. Ve baba da cariyenin kıymetini satıcıya öder. Muhıyt'te de böyledir.
Bir cariye, bir batında iki çocuk doğurur, efendisi de onlardan birisini satar ve bu satıcının babası bu iki çocuğu da iddia ederse, bu durumda satıcı da, müşteri de onu yalanlasalar bile iddiası sahih olur. Ve bu iki çocuğun nesebi de ondan sabit olur. Oğlanın elinde bulunan çocuk, bedelsiz olarak, azad edilmiş olur.
Müşterinin elinde olan ise, hali üzre köledir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Eğer bir satıcı, iki çocuğu ile birlikte bir cariyeyi sattıktan sonra, bu satıcının babası, çocukların nesebini iddia ederse,' müşteri ve satıcı —ikisi de— onu yalanlasalar bile, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre babanın iddiası batıldır.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, babanın cariye hakkındaki iddiası batıldır. O cariye, onun ümm-ü veledi olmaz. O .iki çocuk hakkındaki davası ise sahihtir. Ve sabi (= çocuk) kendindendir.
İki çocuğun hürriyeti hakkındaki davası sahih değildir. Ve o satılan çocukların hürriyetlerine hükmedilmez. Bilakis onlar, satın alan şahsın köleleridir. Geride kalan çocuk, kıymetiyle hürdür.
Eğer onu, müşteri doğrular da satıcı yalanlarsa; bu durumda cariye, ümm-ü veled olur.
Bunda hilaf yoktur.
Onun kıymetini, baba, oğluna verir. Ve iki çocuğun nesebi de babadan sabit olur.
Bunda da hilaf yoktur. O satılan çocuk bedelsiz olarak hür olur.
Bunda hilaf yoktur. Fakat kalan çocuk bedeli karşılığında hürdür. Kıymeti babasına aittir. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.
İmâm Muhammed (R. A.)'e göre ise o da bedelsiz hür olur.
Eğer satıcı, babasının iddiasını doğrular da, müşteri yalanlarsa; bu durumda, her iki çocuğun nesebi de, satıcının babasından olduğu sabit olur. , İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un görüşü budur.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre iki çocuğun nesebinin sabit olmaması gerekir.
İmâm Muhammed (R.A.), kitabda bu fasılda, çocuğun hükmünü zikreylemiş; ananın hükmünü söylememiştir.
Kadî İmâm Ebû Hazm ve Kâdî İmâm Ebû Heysem, şöyle buyurmuşlardır:
Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasına göre satıcı, cariyenin kıyemtini tazmin eder. (= öder.) Bu.cariye, babanın ümm-ü veledi olur. Baba, satıcıya tazminat öder. Satıcı ise, oğludur.
Ekseri alimler: "Baba ve oğul hiç bir Ödemede bulunmazlar." buyurmuşlardır. Muhıyt'te de böyledir.
Satılan bir cariye, bir batında iki çocuk doğurur ve doğumu altı aydan az bir zamanda yapar ve satıcı, o çocuklardan birini iddia ederse; bu davası kabul edilir ve çocukların ikisinin nesebi de, ondan sabit olur.
Bu durumda alım-satım akidleri, azad etme, hepsi de batıl olur.
Keza, cariye çocuğun birisini, altı aydan önce diğerini de, alti aydan sonra doğurduğunda, satıcı, birini iddia edince, ikisinin nesebi de ondan sabit olur.
Şayet çocukları, önce müşteri, sonra da satıcı iddia ederse; satıcı doğrulanmaz. Çocuklar, müşterinin olur.
Eğer bu çocuklardan birine karşı, bir cinayet işlenir; müşteri de diyetini aldıktan sonra, satıcı onları iddia ederse, diyet sahih ve müşterinin olur.
Eğer birisi öldürülür ve müşteri onun kıymetini alırsa; ölenin kıymeti varislerinin olur. Diyete tahvil edilmez. Şayet müşteri, onlardan birini azad eder; sonra da o azad edilen öldürülür ve miras da terk ederse; vela yoluyla müşteri diyetini aldıktan sonra, satıcı onları iddia ederse, bit sahih olur; ve diyeti de mirası da müşteriden alır. Bu durumda müşterinin velası da batıl olur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bir cariye, bir adamın yanında, bir batında iki çocuk doğurur, onlardan birisini o adam satar; müşteri de "satın aldığı çocuğun kendi çocuğu" olduğunu iddia ederse; bu iddiası sahih olur ve çocukların ikisinin de nesebi, ondan sabit olur. İkinci çocuk azad edilmiş olmaz. Cariye de onun ümm-ü veledi olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Çocuğun birini sattıktan sonra, ikinci çocuğun nesebini iddia ederse; ikisinin de nesebi sabit olur.
Eğer onu satın alan şahıs azad ederse, bu azadı batıl olur. Bu, ana rahminin kendi mülkünde olduğu zaman böyledir. Eğer, ana rahmi kendi mülkünde olmazsa, mes'ele, hali üzerinedir ve çocukların nesebi satıcıdandır. Kâfî'de de böyledir.
Bir adam başkasının milkinde doğmuş iki çocuğu satın aldıktan sonra, onlardan birisini satar; sonra da onların nesebini iddia ederse; ikisinin nesebi de ondan sabit olur. Fakat diğeri hakkında satış batıl olmaz.
Eğer müşteri, ikisini de iddia ederse, nesebleri ondan sabit olur. Satıcının yanında olan, onun kölesi olarak kalır. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adamın cariyesi yanında hamile olup, doğum yapar ve çocuk onun yanında büyür, bu adam, ona cariyesini nikahlar; ondan da bir oğlan doğar; sonra efendi, o oğlanı satar; müşteride onu azad eder; sonra da satıcı çocuğun nesebini iddia ederse; nesebi sabit olur. Azad etme ve satış muameleleri ise batıl olur ve bedelini öder.
Şayet satıcı, neseb iddiasında bulunmaz; sonra da ikinci çocuğun nesebini iddia ederse; iddiası dinlenmez. Hızânetü'I-Müffîn'de de böyledir.
Bir adam bir cariye ve onun çocuğunu veya hamile bir cariyeyi satın alır: sonra onu satar; sonra da aynı adamdan veya başkasından satın alır ve çocuğu iddia ederse, iddiası caiz olur.
Eğer iddia zamanı çocuk kendinin mülkinde ise, satışlardan hiç birisi bozulmaz.
Şayet hamileliğin aslı, onun yanında olmuş ise; ahm-satım akidle-rinin tamamı batıl olur. Havî'de de böyledir.
Bir adam, bir köle satın alır; onun babası da, o kölenin kardeşini satın alır ve bu baba oğuldan birisi, yanında olanı iddia ederse; ikisinin nesebi de, ondan sabit olur. Diğerinin elindeki ise, karabet (= akrabalık) sebebiyle azad olmuş olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam muhayyer olarak, bir cariye satın aldığında, bu cariye müşterinin yanında doğum yapar; müşteri de çocuğu iddia ederse; iddiası sahih olur.
Şayet muhayyerlik satıcıya ait olsaydı ve müşteri de çocuğu iddia eyleseydi, bu durumda satıcı, satışa izin verirse, neseb müşteriden sabit olurdu.
Eğer satıcı, satışı bozarsa; müşterinin davası da batıl olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, başka bir şahıstan, muhayyer olmak ve hangisini dilerse, bin dirheme onu alıp diğerini geri vermek şartıyle, iki cariye satın alır ve bunların ikisi de, müşterinin yanında doğum yaparlar; müşteri de "ikisinin de kendinden olduğunu" ikrar eder; ancak, "önce hangisine cima eylediğini" belirtmezse; bu durumda o çocukların birisi hakkında ikrarı sahih olur. Bu çocuk ise, müşterinin ihtiyar ve ta'yin eylediği çocuğudur. Ve bu durumda müşteriye, "sağ olduğu müddetçe, bu çocuğu açıklaması" emredilir.
Eğer, bu müşteri, açıklama yapmadan ölürse; bunu açıklama hakkı varislere ait olur.
Eğer varisler: "Babamız, önce şu cariyeye cima eyledi." derlerse, o çocuğun nesebi, ölen müşteriden sabit olur. Ve bu çocuk da, diğerleri gibi varis olur. Bu çocuğun anası da ölen zatın ümm-ü veledi olur. Ve onun ölümüyle, azad olmuş olur.
Varislerin, onun bedelini satıcıya ödemeleri gerekir. Bu durumda varisler, bu bedeli terekeden öderler.
Diğer cariye ise, satıcıya mehri ile birlikte iade edilir ve cariye, satıcının olur.
Şayet ölenden açıklama hasıl olsaydı, böyle olurdu.
Eğer varislerden bazıları: "Babamız önce, şuna cima eyledi." der; bazıları da: "Hayır şuna, önce cima eyledi." derlerse, önceki söyleyenlerin söylediği cariyeye, cima ettiği cariye kabul edilerek, diğeri iade edilir.
Eğer varisler, öleiı zatın hangisine Önce cima eylediğini bilmedikleri hususunda ittifak ederlerse, o takdirde, çocukların hiç birinin nesebi sabit olmaz.
Fakat, bu durumda o çocuklardan her birinin yansı azad edilmiş olur. Ve bu durumda cariyelerinde yarıları azad edilmiş olur. Bu iki cariye ve iki çocuğun, her birerlerinin kıymetlerinin yarısı satıcıya iade edilir.
Cariyelerin mehirlerinin yarısı da terekeden ödenir.
Şayet müşteri ölmeden bu iki çocuğun da nesebim iddia eder; satıcı da aynı şekilde ikisinin de nesebini iddia ederse, işte bu durumda, şu iki vecih söz konusu olur:
Birincisi: Satıcının davası, müşteriden sonra olursa, işte bu vecihde, satıcının davası, kendine red edilen çocuk ve onun anası hakkında, satıştan sonra, altı ay geçmeden önce, veya altı ayda olması halinde sahih olur.
İkinci vecih: Eğer ikisi bir iddiada bulunmuşlar ve cariyeler de altı ayda doğurmuşlarsa; satıcının iddiası sahih ve kendisi için iddia eylediği, kendisinin olur. Müşterinin iddia eylediği hakkında ise, sahih olmaz.
Eğer doğumlar altı aydan noksan bir zamanda yapılmışsa; işte o zaman satıcının iki çocuk hakkında da davası evladır. Muhiyt'te de böyledir.
Müşteri, satıcının ümm-ü veledi olduğunu bilerek, o cariyeyi satar, kadın da bir çocuk doğurur; müşteri de onu iddia ederse; bu sahih olmaz.
O çocuk, satıcınındır.
Eğer satıcı kabul etmezse, istihsanen nesebi, müşteriden olarak tesbit edilir.
Eğer müşteri, "onun, satıcının ümm-ü veledi olduğunu bilmezse, satıcı kabul etmez, müşteri de iûdia ederse, çocuk hür olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.[46]
3- Bir Kimsenin, Oğlunun Cariyesinin Çocuğunu İddia Etmesi
Bir adamın cariyesi doğum yaptığında, bu çocuğu o adamın. babası iddia ederek: "Hamileliğin, oğlunun yanında olmadığını" söyler; oğlu da onu yalanlarsa; bu durumda babanın iddiası caiz olmaz. Ancak, bunu efendisi doğrularsa, o zaman, sahih ve caiz olur. Fakat cariyeye sahib olamaz. Bir yabancının iddia eylemesi halinde olduğu gibi... Keza, bir baba oğlunun müdebberesinin veya timm-ü veledinin çocuğuna yahut oğlu tarafından kabul edilmeyen veya kitabet halinde doğuran mükâte-benin doğurduğu çocuğunu iddia ederse, bu iddiası sahih olmaz. Ancak, oğlunun onu doğrulaması halinde bu iddiaları sahih olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Oğul, satın aldığı hamile bir cariyeyi doğumdan önce satar, sonra da, bu cariye doğum yapar ve satanın babası çocuğu iddia ederse; bu iddiası da sahih olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adamın cariyesi onun mülkünde hamile kalır ve hamile olarak da onu satar; müşteri onu teslim aldıktan sonra da, satıcı onu geri satın alır, cariye de onun yanında, —altı aydan önce— hamlini vaz eder ( = doğurur) önceki satıcının babası da, o çocuğu iddia eder; oğlu da onu yalanlarsa; babanın davası batıl olur.
Eğer oğlu babasını doğrularsa, o zaman cariye, babasının —bedelini Ödemesi ile— ümm-ü veledi olur. Ve çocuğun nesebi sabit olur. Bu çocuk, bedelsiz olarak hür olur.
Şayet müşteri, o cariyeyi satmaz, fakat hakimin hükmüyle geri verir veya hakim, hükmederek geri verir yahut muhayyerlik şartıyla veya görme muhayyerliğinden dolayı yahut satış fasid olduğu için geri verir; sonra da satıcının babası çocuğu iddia ederse; bu mes'ele bundan önceki mes'elenin aynıdır. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın cariyesi olur ve ona cimada ettikten sonra, o cariye bir çocuk doğurur; bu adamın babası da, o çocuğu iddia ederse; bu iddiası caiz olur. Havî'de de böyledir.
Bir baba: "Ben oğlumun cariyeyesine cima eyledim ve ben, onun bana haram olduğunu bildim," derse; davası sahih ve çocuğun nesebi sabit olur. Bunu bilmediği zamanda olduğu gibi... Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, oğluna ait cariyenin çocuğunu iddia edip kıymetini oğluna ödedikten sonra, ona bir hak sahibi çıkarsa; o, cariyeyi de onun mehrini de, çocuğunun kıymetini de, babadan alır.
Sonra da baba oğluna müracaat ederek, cariyenin kıymetini ondan alır. Zehıyre'de de böyledir.
Şayet çocuğu önce oğlu, sonra da babası iddia ederse, veya beraberce iddia ederlerse, bu durumda oğlu evla olur. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir adam, oğluna ait cariyenin çocuğunu iddia ettiğinde, oğlu hür ve müslüman birisi olur; baba ise köle veya mükateb yahut kafir olursa, davası sahih olmaz.
Şayet baba müslüman olsa da; oğlu kafir olsa; onun davası sahih olur.
Eğer ikisi de zimmet ehli iseler, ve milletleri de muhtelif ise; bu durumda babanın iddiası caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adamın cariyesi, kendi mülkünde hamile kalıp bir çocuk doğurur ve babası sağ iken, dedesi onu iddia ederse; dedenin iddiası batıl olur.
İğer baba nasrani, dede ile torunu müslüman olurlarsa, veya baba^cioıe yahut mükâteb olur da dede ve torun hür olurlarsa; dedenin davası sahih olur. -
Şayet baba mürted olur; dede ve torun müslüman olurlarsa; bu durumda dedenin davası, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bekletilir.
Eğer baba İslama dönerse, dedenin davası batıl olur.
Eğer, irtidat halinde, ölür veya öldürülürse, dedenin davası sahih olur.
Eğer hepsi de hür ve müslüman olurlar ve baba ölür; cariye de hamile kalır ve altı aydan az bir zamanda doğum yaparsa, —baba öldükten sonra— yine dedenin iddiası batıldır.
Eğer baba nasrani, dede ile torun müslüman olurlar; sonra da baba müslüman olur, cariye de hamile kalır ve altı aydan az bir zamanda doğum yaparsa, dedenin davası batıl olur.
Eğer baba mükâteb olur ve kitabet bedelini de öder ve dede iddia eylemeden önce hür olursa; veya köle olduğu halde, dede iddia eylemeden azad edilirse; yine dedenin iddiası batıl olur. Mubıyt'te de böyledir.
Eğer baba, çocuk rahme düştükten, .dedenin iddia ettiği zamana
kadar bunak halde olursa, bu durumda dedenin davası makbuldür.
Eğer bunaklık hali gidip iyileşir; sonra da dede iddiada bulunursa, iddiası batıl olur. Havî'de de böyledir.
Eğer dede, çocuğu iddia eylemez de; baba iyileşince, bunu baba iddia ederse; iddiası istihsanen sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.[47]
4- Ortak Şahısların Cariyenin Çocuğunu İddiası
Bir cariye, iki kişinin ortak mülkü olur ve doğum yapar; ortaklardan biri de, çocuğu iddia ederse, neseb sabit ve bu cariye, onun ümm-ü veledi olur. Zengin olsun, fakir olsun; ortağının hissesini ve mehrinin de yarısını ona öder. Çocuğun kıymetinden bir şey ödemez. Havî'de de böyledir.
Eğer davacı (= müddeî), arkadaşına: "Bu cariye, senden doğum yaptı. Sen, bunu daha önce iddia eyledin ve cariye senin ümm-ü veledin oldu." der,* arkadaşı da onu doğruladığı halde cariye bunu yalanlarsa; bu durumda onlar, cariyeye inanmazlar. Sabit olan haklan batıl olmaz. Da'vacının (= müddeinin) tazminat yapması da batıl olmaz. Fakat, ikrar edene cariyenin kıymetinin yarısı tazmin edilir.
Alimlerimizden bazıları: "Bu, İmâmeyn'in kavlidir." demişlerdir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, ikrar eden, ikrar olunan şahsa bir şey Ödemez."Hayır, bu hepsinin kavlidir." diyenler de vardır.
Önceki kavil doğruya daha yakındır.
Eğer bu cariye, bir kazanç elde eder veya kendisi yahut çocuğu öldürülürse; bunların tamamı ikrar edene aittir.
Şayet bu iddiacı için: "Sen, onu azad eyledin." der; ortağı da onu doğrularsa, cariye azad olmuş olur. Ona cima' eden şahsın kıymetinin yarısını ödemesi gerekmediği gibi, mehrinin yarısını da vermesi gerekmez.
Ortak oldukları bir cariye hakkında, bu iki ortaktan birisi: "Bu, benim ümm-ü veledimdir; senin de ümm-ü veledindir." veya "...ikimizin ümm-ü veledidir." der ve arkadaşı bunu doğrularsa, bu cariye ikisinin de ümm-ü veledi olur. Bu durumda birinin, diğerine bir şey ödemesi gerekmez.
Eğer, arkadaşı, bunu yalanlarsa; ikrar eden ortak, diğer arkadaşına, bu cariyenin kıymetinin yarısını —ister zengin, ister fakir olsun— öder. Keza, mehrinin yansını da öder. Sonra, bu cariyenin yarısı, onun ümm-ü veledi olur; yarısı da ümm-ü veled yerinde bekletilir.
Eğer ortağı tasdike dönerse, ümm-ü veled aralarında müşterek olur ve aldığını geri verir. Eğer tasdik cihetine dönmezse, ümm-ü veledin bedelinin yarısını ikrar ediciye öder.
Ve bu durumda o ümm-ü veled, ikrar edene, bir gün hizmet eder; bir gün de durur.
Eğer onlardan birisi ölürse, tasdik babında ölene karşı azad edilmiş olur; kalan sağ için, cariyeye karşı genişlik yoktur.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
tmâmeyn'e göre ise, genişlik vardır.
Tekzib (= yalanlama) faslında ise, yine böyledir. Yalanlıyan için5 cariyeye karşı bir genişlik yoktur.
Eğer yalanlayan ölürse, cariye azad edilmiş olur ve o cariyeye karşı ikrar eden için, bir genişlik yoktur.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
tmâmeyn buna muhalifdir. Muhıyt'te de böyledir.
Üç, dört, veya beş kişinin ortak olduğu bir cariyenin, doğurduğu çocuğu, onların hepsi de iddia ederlerse, bu çocuğun nesebi, onlardan sabit olur. Ve bu çocuk hepsinin çocuğu olur. Cariye de hepsinin ümm-ü veledi olur.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, iki kişiden fazla olursa, heseb sabit olmaz. İmâm Muhammedi (R.A.)'e göre de üç kişiden fazla olursa, neseb sabit olmaz. Bedâi"de de böyledir.
Asıllar muhtelif olursa, çocuk hakkında ihtilaf olmaz. Fakat çocuk isteme hususunda, onların her birinin hissesi (hakkı) sabittir. Havî'de de böyledir.
Çocuk davası taazzur ettiği zaman, tahrir davasına itibar olunur. İmâm Muhammed (R.A.) Ziyâdât'da şöyle buyurmuştur: İki kişinin ortak oldukları bir cariye iki kişi ona sahip olduktan altı ay veya daha fazla bir müddet sonra bir çocuk doğurur sonra da Önceki çocuktan altı ay sonra bir çocuk daha doğurur ve efendilerinden birisi: "Küçük çocuk benim; büyük çocuk arkadaşımındir." der ve arkadaşı onu doğrularsa; küçük çocuğun nesebi, onu iddia edenin olur. Cariye de onun ümm-ü veledi olur. Ve o iddiacı, —zengin olsun,'fakir olsun— bu cariyenin kıymetinin yarısını ortağına öder. Mehrinin de yarısını, ona Öder. Çocuğun kıymetinden bir şey ödemez.
Büyük çocuğun nesebi de, diğerinden sabit olur. Ve büyük çocuğun müddeîsi, onun kıymetinin yarısını —zengin ise— ortağına öder. Eğer zengin değilse kalır. Cariye ise, onun ümm-ü veledi olmaz. Mehrinin yarısını, büyüğün iddiacısı, küçüğün iddiacısına öder. Bu hal, ortağın, diğerini doğruladığı zaman böyledir.
Ancak yalanlarsa; o zaman cevap küçüğü iddia eden-hakkında söylediğimiz gibidir.
Fakat bu durumda büyük çocuğun nesebi, onların hiç birinden sabit olmaz.
Ancak o, azad edilmiş olur. Ve hükmü, iki kişinin ortak bulunduğu kölenin hükmü gibi olur.
Onlardan biri, diğerinin onu azad eylediğine şahitlik yapar; arkadaşı da onu inkar ederse, yine söylediğimiz gibidir.
İki efendiden biri: "Küçük benimdir. Büyük de ortağımındır. der diğeri de aynı şeyi söyler ve eğer ortağı onu doğrularsa; büyüğün nesebi ortağından sabit olur. Cariye de onun ümm-ü veledi olur.
Küçüğü iddia edene, cariyenin yarı kıymeti ile mehrinin yarısını Öder. İster zengin, ister fakir olsun, çocuk için bir şey ödemez.
İstihsanda ise, küçük çocuk, onu iddia edenin olur. Ve küçük çocuğu iddia eden ortak, onun kıymeti ile, cariyenin mehrinin tamamını ortağına tazmin eder. (= öder.)
Dava kitabında şöyle zikredilmiştir:
Gerçekten o, nısıf mehir öder. Şayet ortağı yalanlarsa, küçük çocuğun nesebi onu iddia edenden sabit olur. Cariye, onun ümm-ü veledi olur. Ve ortağına, bu cariyenin kıymetinin yarısı ile mehrinin yarısını tazmin eder. Çocuğun kıymetinden bir şey ödemez. Büyük çocuğun nesebi de, ortağından sabit olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
İki adam bir cariye satın alır ve bu cariye altı ayda doğum yapar ve ortaklardan birisi çocuğu; diğeride anasını iddia ederse; bu durumda çocuğun sahibinin iddiası makbul olur. Cariye de onun ümm-ü veledidir. Çocuk da hürdür. Mehrin yarısı ile cariyenin kıymetinin yarısını, bu şahıs ortağına öder.
Şayet bu cariye, satın alındıktan sonra, altı aydan az bir zamanda doğum yaparsa, mes'ele hali üzredir. Herbirinin iddiası sahih olur.
Anayı iddia eden, ortağına birşey ödemez. Cariye de ona teveccüh etmez. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
Imâmeyn'e göre ise, cariyenin kıymetinin yarısını —eğer gücü yeterse— öder. Cariye ona teveccüh eder.
Eğer gücü yetmez ise, mehrinin yarısını ödemez. Önceki iddiacıda, çocuğunun kıymetini, cariyenin kıymetini ve mehrini ödemez.
Eğer cariye, altı ayda bir kız doğurur, sonra da o'kız doğum yaparsa, o iki ortaktan birisi önceki kızı iddia eder; diğeri de ikinci çocuğu beraber iddia ederse; —büyük anne sağ olsun veya ölü olsun— her ikisinin de davası sahih olur. Büyük anne, önceki iddiacının ümm-ü veledi olur ve onun bu kadının kıymetinin yarısı ile. mehrinin yansını ödemesi gerekir. Çocuğun kıymetini ödemesi gerekmez.
Küçüğün müddeîsi, büyük için mehrinin yarısını öder.
Esahh olan budur.
Büyük kızın müddeîsi, büyük annenin kıymetinin yarısı ile mehrinin yansını öder. Kız için bir şey ödemez.
Eğer büyük anne iddiadan Önce öldürülürse, onun kıymetini iki ortak, müşterken alırlar.
Sonra da ikisi de iddia ederlerse, büyük annenin kıymetinden bir şey ödemezler.
Büyük kızı iddia eden, diğer arkadaşına, —cimayı ikrarı sebebiyle—mehrinin yarısını öder ve annenin kıymetinden bir şey ödemez.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
İmâmeyn'e göre ise, —eğer zengin ise— ananın kıymetinin yarısını öder.
Küçüğün müddeîsine, tazminat yoktur. Büyük kız, iddia edenin olur. İkincinin iimm-ü veledi olmaz.
Eğer büyük anne, altı aydan az bir zamanda doğum yaptıysa, mes'ele hali üzeredir. Büyük kızın davası batıl olur. Küçük kızın davası ise, sahih ve onun anası ümm-ü veled olur. Ve büyük kızın kıymetinin ve mehrinin yarısını ortağına öder. Ve onun ümm-ü veledi olur.
Büyüğün müddeîsi, büyük annenin kıymetinin yarısını ortağına öder. Ve o, onun ümm-ü veledi olur. Bu, o sağ ise, böyledir. Şayet ölmüşse ümm-ü veledi olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İki kişi bir cariye satm alırlar ve bu cariye, onların mülkünde, altı ay olmadan doğum yapar; onlardan birisi, bu çocuğu iddia ederse, bu iddiası sahih; carîye de onun ümm-ü veledi olur. Onun kıymetinin yarısını, —iddia eylediği günkü kıymetten— ortağına öder. İster zengin olsun, isterse fakir olsun; mehrinden bir şey ödemez.
Bu çocuk hakkındaki cevap, iki kişinin ortak bulunduğu ve bunlardan birinin azad etmiş bulunduğu köle gibidir. Mühiyt'te de böyledir.
İki kişinin ortak bulunduğu bir cariye iki tane de çocuk doğurur ve ortaklardan her birisi, onlardan birini iddia ederse; eğer cariye onları bir batında' doğurmuş ve ortaklardan ikisi de bir anda iddia eylemişlerse, onların ikisinin nesebleri de, ikisinden, sabit olur.
Fakat birinin iddiası önce ise, bu durumda çocukların ikisinin de nesebi ondandır. Ve ikisi de azad olmuşlardır. Anaları da ümm-ü veled olmuştur.
Bu ortak, cariyenin kıymetinin ve mehrinin yarısını ortağına borçlanır.
Eğer iki çocuk, ayrı ayrı batınlarda doğmuşlar ve ortaklardan birisi büyüğünü, diğeri de küçüğünü iddia ederler; söz de aynı anda ağızlarından çıkarsa; büyük çocuk onu iddia edenin nesebindendir ve azad edilmiştir. Cariye ise, onun ümm-ü veledidir. Cariyenin kıymetinin ve mehrinin yarısını, küçük çocuğu iddia edene borçlanır.
Küçük çocuğun nesebi de onu iddia edenindir.
Bu istihsanen böyledir. Ve bu ortak mehrini arkadaşına borçlanır. Bu, söz ağızlarından bir anda çıktığı zaman böyledir.
Şayet önce büyüğü iddia ederse, büyüğün nesebi ondan sabit olur. Ve çocuk azad edilmiş olur. Cariye de, onun ümm-ü veledi olur. Ve cariyenin kıymetinin ve mehrinin yarısını ortağına borçlanır.
Bundan sonra da, diğeri küçük çocuğu iddia ederse, gerçekten ümm-ü veledi ve başkasının çocuğunu iddia etmiş olur.
Bu, diğer ortağının tasdikine muhtaçtır.
Eğer o tasdik ederse, neseb sabit olur. Ve ümm-ü veled gibi olur. . Eğer yalanlarsa, neseb sabit olmaz.
Şayet onlardan birisi, önce küçük çocuğu iddia ederse, o azad edilmiş olur. Ve nesebi, ondan sabit olur. Cariye de, onun ümm-ü veledi olur. Cariyenin kıymetinin ve mehrinin yarısını ortağına borçlanır. Büyük çocuk ise, ortak köleleri olarak kalır.
Eğer diğeri de, büyük çocuğu iddia ederse; bu durumda o, iki kişinin ortak olduğu köle gibi, yarısı azad olunmuş olur. Ve nesebi, ondan sabit olur.
Bu durumda diğer ortak, muhayyerdir: Dilerse oda azad eder; dilerse, onu azad eden şahsa —eğer o zenginse— kıymetini ödettirir. Zengin değilse, kâr ettirmekle, azad etmek arasında muhayyerdir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre böyledir.
îmâmeyn'e göre ise, —eğer gücü yetiyorsa— ortağına ödetir. Şayet gücü yetmiyorsa, onun için siaye'den başka bir durum yoktur. Tahâvî Şerlu'nde de böyledir.
Bir kimse, iki oğul ile bir cariye bırakarak öldüğünde, cariyede hamilelik belirir ve oğullardan birisi, "hamlin, babasından olduğunu" diğeri ise "hamlin, kendisinden olduğunu" iddia eder ve ikiside birlikte bu iddialarını ileri sürerlerse, bu durumda hami, kendi nefsi için iddia edenindir.
Nefsi için iddia eden bu oğul, o cariyenin bedelinin yansım ve mehrinin yarısını diğer, kardeşine borçlanır.
Keza, hamli nefsi için iddia eden oğul, önce iddia etmişse, hüküm yine böyledir.
Eğer hamli babası için iddia eden oğul, önce iddia etmişse, onun ikrarı ile nesep sabit olmaz. Fakat, babasının nasibi (hissesi), anadan ve karnında olandan azad edilmiş olur. Mebsût'ta da böyledir.
Babası için iddia eden, kardeşine, anası ve çocuğu için, bir tazminatta bulunmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Diğerinin iddiası caizdir ve çocuğun nesebi ondan sabit olur. O da, —eğer kardeşi isterse— yalnız cariyenin mehrinin yarısını tazmin eder; başka bir tazminatta bulunmaz. Mebsût'ta da böyledir.
İki kişinin ortak olduğu bir cariyeye, bu ortaklardan birisi, kendi hissesine bir aydır; diğeri ise, altı aydır sahip olduğunda, bu cariye bir çocuk doğurur ve onu da ikisi birden iddia ederlerse; bu durumda o, mülkü önce olanındır. Ve kıymeti ile mehrinin yarısını ortağına borçlanır ve öder.
Kitap'da kime ödeyeceği söylenmemiştir. Uygun olanı, —ortağına değil de— satıcısına ödemektir. Onun da, tamamım sahibine vermesidir.
Alimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:
Uygun olanı nıehrin tamamım, arkadaşına ödemesidir. Çünkü, onun o cariyeye cima eylediği açıktır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bu, önceki sahibi ile sonraki sahibi bilindiği zaman böyledir. Ancak, bunlar bilinmez ise, çocuğun nesebi ikisinden tesbit edilir.
Cariye de, ikisinin ümm-ü veledi olur. İkisi de birbirine mehir ödemezler. İkisi birlikte, satıcıya mehrin yarısını öderler.
Bu görü şe, Şeyhu'I-İsIâ m ve alimlerimizden bazıları da meyleylemişlerdir.
Bazı alimler ise: "İkisine de, mehir tazminatı yoktur." demişlerdir.
Buna da Şemsü'l-Eimme Serahsî (R.A.) meyletmiştir.
Önceki görüş, bizim bilginlerimizin usûlüne göre, daha isabetlidir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir cariyeye, bir adamla, bir küçük çocuk ortak bulunduklarında bu cariye çocuk doğurur ve o adam da onun kendinden olduğunu iddia eder; çocuğun babası da aynı iddiada bulunursa, neseb, cariyenin sahibinden sabit olur. Muhıyt'te de böyledir.
İki kişinin ortak olduğu bir cariye, bir çocuk doğurur ve ortaklardan birisi, —ölüm hastalığında— o çocuğu iddia ederse; davası sahih olur. Ve, bu çocuğun nesebi, ondan sabit olur. Cariye de onun"ümm-ü veledi olur.
Bu adam Ölünce o cariye azad edilmiş oiur. Bu, çocuk zahir olduğu zaman böyledir.
Çocuk açıkda değilse, bu cariye sülüs malından (malının üçte birinden) azad olmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir cariyeye baba ile oğul ortak olduklarında bu cariye bir çocuk doğurur ve her ikisi birlikte onu iddia ederlerse, bu çocuk istihsanen babanın olur. Bu durumda baba, o cariyenin kıymetinin ve mehrinin yarısını oğluna öder;
Baba öldüğü zaman, babanın babası da böyledir. Fakat kardeş, amca ve yabancı olanların hepsi birdirler. Hâvî'de de böyledir.
Bir cariyeye, dede ile torun ortak olur ve her ikisi de onu iddia ederler; baba da hayatta olursa, neseb onların cümlesinden sabit olur. Tahâvt'de de böyledir.
îbnü Semâa, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle,buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir adam, oğlu ile yabancı birinin ortak olduğu bir cariyeye cima eder ve bu cariye de bir çocuk doğurursa, o adamın, bu cariyenin kımyetinin yansını oğluna; kıymetinin yarısı ile mehrinin yarısını da yabancıya vermesi gerekir. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: Oğul, baba ve dedenin ortak olduğu bir cariye, bir çocuk doğurur;
onlar da hep birden, onun kendinden olduğunu iddia ederlerse bu durumda dede, hepsinden evla olur.
Bu durumda dede, onların cariyeye cima ettiklerini doğrularsa onlara tam mehir tazmin eder.
Eğer bunu doğrulamazsa, onlara bir şey tazmin etmesi gerekmez.
Bu cariye eğer onların cima ettiğini yalanlarsa, dedeye helâl olmaz.
Bir oğul, "babasının cariyesine cima ettiğini" iddia ettiğinde babası onu yalanlarsa, bu cariye, babaya haram olmaz. Havî'de de böyledir.
Bir cariyeye, bir mükâteb ile hür kişiler ortak bulunduğunda, bu cariye bir çocuk doğurur ve mükatep, bu çocuğun nesebini iddia ederse; nesep, ondan sabit olur.
Bu mükatep cariyenin kıymetinin yansı ile mehrinin yarısını, ortağına öder.
Eğer cairyeye, hür ile köle ortak olur ve bu cariye bir çocuk doğurur; köle de onun nesebini iddia ederse; nesep ondan sabit olur. Ve köle, cariyenin kıymetinden hiç bir şey ödemez. Muhıyt'te de böyledir.
Hür ile mükateb ortak olunca, hür evlâ olur. Havî'de de böyledir.
Bir müslüman ile bir zimmînin ortak bulunduğu bir cariye, bir çocuk doğurur ve onu da her ikisi iddia ederlerse, bize göre, çocuk müslümanın oğlu olur.
Eğer bu zimmî, müslüman olur ve sonra da bu cariye çocuk doğurur; ikisi birden o çocuğu iddia ederlerse, bu durumda o çocuk, ikisinin de oğlu olur. Çocuk onlara, onlar da çocuğa müsavi şekilde varis olurlar.
Bu durumda, bu cariyenin rahmine, çocuğun, zimmî islam olmadan veya islam olduktan sonra düşmüş olması aynıdır; Cariyeye iki müslüman ortak bulunurlar ve bunlardan biri irtidat ettikten sonra, bu cariye, bir çocuk doğurursa; ikisi de iddia edince, bu durumda o, onlardan, müslümanın çocuğu olur. İster, ana rahmine irtidattan önce düşsün; ister sonra düşsün fark etmez,
Mürted, yeniden müslüman olursa, yine müslüman evla olur. Bu cariye de müslümanın ümm-ü veledi olur. Mürtede de tazminatta bulunur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir cariyeye, bir müslüman ile bir zimmî ortak olur; sonra da bu müslüman irtidat eder ve bilahare de, ikisi birden bu çocuğu iddia ederlerse bu durumda o, mürtedin olur. Cariye de, onun ümm-ü veledi olur. Ve bu cariyenin kıymetinin ve mehrinin yarısını zimmîye öder. Zimmî de mehrinin yarısını ona öder.
Eğer, bu iki ortaktan birisi, önce iddiada bulunursa, bu durumda, o, bu bölümlerin tamamında evla olur. Havî'de de böyledir.
Bir müslüman ile bir mürted ortak bulundukları bir cariyeye cima ettiklerini, ikisi de iddia ettikleri zaman nesep, müslümandan sabit olur. Serahsî'nin Mulııytı'nde de böyledir.
Bu cariyeye, mecüsî ile kitabî ortak bulunursa, istihsanda nesep, kitabîden sabit olur. Tahâvî Şeıhı'nde de böyledir.
Bir cariyeye müslüman, zimmî, mükâteb, müdebber ve köle beraberce ortak bulunurlar ve hepsi de onu iddia ederlerse, hür müslüman evlâ olur. Ortaklarının her birine mehirden hisseleri kadar tazminat yapar. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bir cariyeye hür bir mecûsî ile müslüman bir mükâtep ortak olurlar ve bu cariye bir çocuk doğurunca, ikisi de iddiada bulunurlarsa, bu durumda o, hür mecûsînin olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir zimmî «ıriyesinin yarısını bir müslümana sattıktan sonra, bu cariye altı aydan noksan olarak doğum yapar ve ikisi de o çocuğu iddia ederlerse, bu durumda o, zimmînin çocuğu olur ve satış bozulur. Meb-süt'ta da böyledir.
İki ortaktan biri, rahmine çocuk düşmüş olan bir cariyedeki hissesini, diğer ortağına sattıktan sonra ve altı ay geçmeden önce bu cariye doğum yapar ve müşteri onu iddia ederse; çocuğun nesebi, ondan sabit olur; satış ise bozulur. Parası, müşteriye iade edilir. Kıymetini ve meh-rini satıcıya borçlanır. Satıcı iddia ettiğinde de böyle olur. İkisi bir iddia ederlerse, bu çocuk ikisinin de çocuğu olur. Muhıyt'te de böyledir.[48]
5- Yabancı İle Zi'l-Yed'in Ve İki Yabancının Da'vâları
Konuşamayan bir küçük çocuk, bir adamın yanında bulunduğunda bu yabancı, "onun kendi oğlu olduğunu" iddia ederse; —istihsânen— nesep ondan sabit olur.
Eğer başka birisi, onu iddia ederek: "Benim çocuğum." der ve zi'l-yed onu doğrularsa; neseb ondan sabit olur.
Bu, istihsanen böyledir. Kıyasen ise, böyle değildir.
Şayet o çocuğu hem zi'l-yed, hem de başkası iddia ederse, bu durumda zi'l-yed evlâ olur.
Eğer, biri' diğerinden önce iddiada bulunursa, bu durumda, o çocuk, önce iddia edenindir. Serahsî'.nin Muhıytı'nde de böyledir.
İmâm Muhammed (R. A.), el-Asl'da şöyle buyurmuştur:
Hür ve müslüman olan bir zatın yanında, bir çocuk bulunur ve bu zat "onun, kendi çocuğu olduğunu" iddia ettiğinde, hür bir müslüman veya zimmî yahut bir köle beyyine getirerek, "onun, kendi çocuğu olduğunu" iddia ederler; bu durumda zi'1-yedin de beyyinesi olmazsa; bu çocuğun nesebi, iddia edene hükmedilir.
Şeyhu'l-tslâm: "Bu çocuk, hür olur." buyurmuştur.
Şemsü'l-Eimme Halvânî'de: Bu çocuk hür olur. Ancak, bir kölenin olursa, hür olmaz." buyurmuştur.
İsabetli olan da budur. Muhiyt'te de böyledir.
Bir yabancı ile zi'l-yed, —ikisi de— bir çocuğa karşı beyyine ibraz ederek "o çocuğun kendisinin olduğunu" söylerlerse, bu durumda zi'l-yed haklı olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer her ikisi de beyyine ibraz ederek "o çocuğun, karısından olduğunu" söylerse onun nesebi zi'1-yede hükmedilir. Her ne kadar, karısı inkar, etse bile, bu yine böyledir. Karısı iddia eder de, kocası inkar ederse yine böyledir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir çocuk, bir adamın yanında bulunduğunda, başka bir şahıs, —beyyinesi ile— o çocuğun altı aydan fazla yanında bulunan cariyesinden, olduğunu" iddia eder; çocuk yanında bulunan da, "bir senedir yanında olan cariyesinden olduğunu ve çocuğun kendinin olduğunu" iddia eder ve bu çocuğun yaşı bilinmezse, zi'1-yedin beyyinesi haklı olur. Muhıyt'te de böyledir.
Köle olan iki ailenin yanında bir çocuk bulunduğunda, her iki aile de bu çocuğu iddia ederek beyyine de ibraz ederler ve bu arada hür bir zimmî veya bir müslüman, —beyyinesiyle— iddia ederek "hürre, olan karısından olduğunu" söylerse; ona hükmedilir. Serahsî'nin Muhsytı'nde de böyledir.
Bir adamın yanında bir çocuk bulunduğunda, başka bir şahıs "onun, kendi oğlu olduğunu" iddia ettiği halde, onu anasına isnad etmezse, bu durumda da, çocuk davacıya (= müddeîye) hükmedilir, îddia eden anası olsa, durum yine böyle olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir zimminin yanında, bir çocuk bulunduğunda, bir müslüman beyyinesiyle— "onun kendi çocuğu olduğunu" iddia eder veya bir zimmî bunu iddia ederek, "onun kendi oğlu olduğunu; döşeğinde doğduğunu" söyler; başka bir zimmî de aynı şekilde iddiada bulunursa; bu çocuk mtislümana hükmedilir.
Eğer zimmînin şahitleri müslüman olur ve onun olduğuna şahitlik yaparlarsa; bu durumda —müslümana değil— zimmîye hükmedilir. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir cariye iki oğlundan birisi ile bir şahsın yanında bulunur; diğer oğlu da, başka bir şahsın yanında olur ve bu şahıslardan her biri "o cariyenin kendinin, iki oğlanın da kendinden olduğunu" iddia ederlerse, bu durumda cariye de, iki oğlu da cariye yanında bulunan şahsa hükmedilir. İster çocuklar bir batında doğmuş; isterse ayrı ayrı batınlarda doğmuş olsunlar fark etmez.
Eğer, bu şahıslardan her biri, sadece cariye ile yanlarında olan çocuğu iddia ederler ve şayet cariye, onları bir batında doğurmuş olursa, bu durumda bundan önceki meselenin aynıdır.
Eğer iki batında doğurmuş ve hangisi evvel hangisi sonra bilinmiyorsa; bu durumda cariye, yanında olana hükmedilir. Çocuklara gelince, onlar da kimin yanında ise ona hükmedilir.
Fakat büyük ve küçük biliniyor ve eğer büyük oğlan cariye yanında olan şahsın yanında bulunuyorsa, o zaman büyük oğlan cariye yanında olana hükmedilir. Küçük ona hükmedilmez.
Eğer büyük oğlan, cariye yanında olmayanın elinde ise, işte o zaman, her ikisi de büyük çocuk elinde olana hükmedilir. Cariyeye gelince, onun büyük çocuk yanında olana hükmedileceği kitab da zikredilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir çocuk ve cariye, bir adamın yanında bulunduğunda, başka bir adam —beyyinesiyle— "o cariyenin kendinin olduğunu, o çocuğu kendi döşeğinde doğurduğunu" iddia eder; zi'l-yed de aynı iddiada bulunursa, o zaman zi'1-yedin beyyinesi haklı olur.
Bu, çocuk küçük olduğu; veya çocuk büyük olduğu halde, "zi'1-yedin olduğu" tasdik edildiği zaman böyledir.
Eğer çocuk büyük olur, diğeri de "onun, kendi oğlu olduğunu" belgelerse, çocuk da, cariye de iddia sahibine hükmedilir. Mebsût'ta da böyledir.
İmâm Muhammet* (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir hür kadın, oğlu ile birlikte bir adamın yanında bulunur; başka birisi de —beyyinesiyle— "o kadının nikahlısı, çocuğun da kendi çocuğu olduğunu iddia eder, zi'l-yed de aynı iddiada bulunursa; onlar, zi'1-yede hükmedilirler.
Eğer bunlar, bir zimmînin yanında bulunurlar; şahitleri de müslüman olur ve onları bir müslüman iddia eder, onun şahitleri de' müs-lüman olur; kadın ise, zimmet ehli olursa; bu durumda kadın da çocuğu da yanında bulundukları zata hükmedilirler. Şayet kadın müslüman ise, o takdirde, kadın da çocuğu da davacıya (= müddeîye) hükmedilir. Bu durumda zi'1-yedin şahitleri, müslüman olsun, zimmet ehli olsun far-ketmez. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet davacı (= müddeî) beyyine ibraz ederek, "o kadını, şu zamanda nikahladım." der; zi'l-yed de —beyyinesiyle— "o zamandan daha önce nikahladığını" iddia ederse; bu durumda kadın davacıya ( = müddeîye) hükmedilir. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer zi'l-yed, —beyyinesiyle— "o kadını nikahladığım, çocuğun da kendi döşeğinde dünyaya geldiğini" söyler; başka birisi de, —beyyinesiyle— "kadının, kendi cariyesi olduğunu, çocuğun kendi mülkünde, döşeğinde meydana geldiğini" söylerse, bu durumda, o kadın da çocuğu da davacının (= müddeînin) mülkü olurlar.
Yalnız, çocuk, davacının (= müddeînin) ikrarı sebebiyle— hür olur. Cariye de, ümm-ü veled olur.
Ancak davacının (= müddeînin) şahitleri, şehadet ederler ve: "Kadın, nefsini hür olmak üzere nikahladı." derlerse; o takdirde, çocuk da kıymetiyle birlikte hür olur. Muhıyt'te de böyledir.buyurmuşlardır. Serahsî'nin.Muhıytrnde de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir adamın yanında bir sabi bulunduğunda. iki adam gelir ve onlardan her biri, onun kendi oğlu olduğunu" belgeleriyle iddia ederlerse, bu çocuğun nesebi, ikisinden olarak hükmedilir.
Eğer beyyinelerinde tarih varsa, ona bakılır. Şayet çocuğun yaşı o tarihin birine muvafakat ediyor da diğerine etmiyorsa, yaşı uyana hükmedilir.
Eğer tarihlerin ikisine de uymuyorsa, aralarında hükmedilir. Muhiyt'te de böyledir.
Bulunmuş bir çocuğu iddia eden, iki kişiden birisi "oğlum" diye iddia edip, beyyine ibraz eder; diğeri de "kızım" diye beyyine ibraz ederse; eğer bu çocuk erkeklik uzvundan bevlediyorsa, "oğlum" diye iddia edene hükmedilir.
Şayet kadınlık uzvundan bevlediyorsa, bu durumda o "kızım" diye iddia edenin olur.
Şayet her iki uzvundan bevlediyorsa, bu durumda hüküm idrarın önce çıktığı yere göre verilir.
Eğer idrar, her iki uzvundan birlikte çıkıyor; biri diğerinden önce çıkmıyorsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu hususta benim bilgim yoktur; ikisinin arasında hükmedilir." buyurmuştur.
İmâmeyn ise: Hangi uzuvdan daha fazla çıkarsa, ona göre hükmedilir." buyurmuşlardır.
Eğer her ikisi de müsavi olursa; bu durumda o, bi'1-ittifak müşkildir. Manzume Şerhı'nde de böyledir.
Müslüman bir köle, bir çocuğu iddi ederek: "Benim oğlumdur. Şu cariyemden, yatağımda doğmuştur." der; bir zimmî de: "Benim oğlumdur. Yatağımda nikahlı karımdan dünyaya geldi." derse, bu durumda, o çocuk, zimmîye hükmedilir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adamın yanında bulunan bir çocuğun nesebini, biri müslim, diğeri zimmî olan başka iki şahıs iddia ederek, her biri beyyinelerini ibraz ederler; şahitleri de iki müslüman olursa, bu durumda müslim, zimmîye tercih edilir ve ona hükmedilir. (Müslüman olması sebebiyle) Muhıyt'te de böyledir.
Bir çocuğu, yahûdî, nasrânî ve mecûsî iddia ederler ve her birisi de beyyine ibraz ederse, bu durumda çocuk, yahûdî ve nasrâniye hükmedilir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, yanında bulunan bir sabi (- küçük çocuk) hakkında hür bir müslüman: "Benim oğlumdur. Şu karımdan doğmuştur." diye iddiada bulunursa, bu çocuk ona hükmedilir.
Bu çocuğu, bir köle ile, bir mükâteb de "oğlum" diye iddia ederler ve mükâteb: "Şu mükâtebeden doğdu." derse, bu durumda, o çocuk mükâtebe hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.[49]
6- Birinin Veya İkisinin Yanında Çocuk Bulunan Karı-Kocanın Da'vâları
Bir adamın ve karısının yanında bir çocuk bulunduğunda, "adam, "onun, oğlu olduğunu, o karıdan başka bir karısından doğduğunu" iddia eder; karısı da "onun kendi oğlu olduğunu, başka bir kocasından olduğunu" iddia ederse, bu durumda o çocuk ikisinin de oğludur.
Bu, aralarında nikah zahir olduğu zaman böyledir. 'Eğer, nikah açık değilse, bu durumda aralarında, nikâh ile hükmedilir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.
Çocuk kocanın yanında olduğunda, koca: "Bu, benim başka karımdan doğma oğlumdur." der; karısı da: "Bu, benim senden olma oğlumdur." derse; bu durumda kocanın sözü geçerlidir.
Çocuk kadının yanında olduğunda, bu kadın: "Bu, benim diğer kocamdan olma oğlumdur." der;,kocası da: "Bu, benim senden doğma oğlumdur." derse bu durumda da kocanın sözü geçerlidir. Zehiyre'de de böyledir.
Önce koca iddia ederek: "Bu, benim, senden başka bîr karımdan doğma oğlumdur." der; çocuk da onun yanında olursa, onun nesebi başka karıdan ve o adamdan sabit olur.
Bundan sonra, kadın iddia etse bile neseb ondan sabit olmaz.
Eğer, önce kadın iddia ederek: "Bu, benim başka kocadan olma oğlumdur." der; çocuk da onun yanında olursa; koca ise, iddia ederek: "Benim, başka kadından doğan oğlumdur." derse; aralarındaki nikahın zahir olması halinde ikisinin de sözleri kabul edilmez. Bu çocuk, ikisinin de çocuğudur.
Eğer aralarındaki nikah, açık değilse; kadının sözü kabul edilir.
Bu şahıs kadını doğrularsa, neseb kadından sabit olur.
Çocuk kocanın kendi nefsinde beyan oluyorsa, bu böyledir.
Eğer böyle değilse ve burada kölelik de yoksa, çocuğun sözü geçerlidir. O hangisini doğrularsa onun doğrulaması sebebiyle nesebi ondan tesbit edilir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Kadın, kocasına karşı: "Bu çocuk sendendir." diye iddia eder ve çocuk da yanında olur; bu kadın, onu doğurduğuna şahit de getirir; kocası ise, onu yalanlarsa; İmâm Muhammed (R.A.): "O çocuk, ikisine de ilzam edilir." buyurmuştur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Kocası olan bir kadın, bir çocuğu iddia ederek: "Onun, bu kocasından olma oğlu olduğunu" söyler, kocası ise onu yalanlarsa; davası —başka bir kadın, 'onun doğum yaptığına'' şehadette bulunmadıkça— sahih olmaz.
Kadın, mu'tedde (= iddet bekleyen bir kadın) olur ve kocasına karşı neseb iddiasında bulunursa onun tam delile ihtiyacı vardır.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre böyledir.
Eğer kadm, iddet bekleyen veya nikahlı olan bir kadın değilse, neseb, hüccetsiz de sabit olur.
Koca onu doğrularsa, işte o çocuk —her ne kadar, "kadının doğum yaptığına" şahit olmasa bile— ikisinin de çocuğudur. Câmiu's-Sağtr Şerhİn'de de böyledir.
Koca çocuğu iddia eder de, kadın onu yalanlar; bir kadın da bu kadını doğum yaptığını belgeler, koca da onu doğrulamazsa bu durumda kadın doğumu iddia eylediği zaman ebenin şehadetiyle neseb sabit olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir erkek ve bir kadının yanında bir çocuk bulunduğunda, kadın "o çocuğun o adamdan, olma çocuğu" olduğunu; koca ise, "başka karısından doğma çocuğu olduğunu" iddia ederse; bu durumda, o çocuk adamın çocuğudur; kadının çocuğu değildir.
Şayet bir kadın gelir de, "o çocuğu, o kadının doğurduğuna" şahitlik yaparsa, bu durumda, o çocuk, ondan doğmuş olarak sabit olur. Ve bu şehadetle de o şahsın zevcesi olur.
Şayet çocuk adamın elinde bulunur da, kadının yanında olmaz ise, mes'ele hali üzeredir. Kadın doğumuna bir kadını şahit tutarsa, gerçekten o çocuk, adamdan ve onun oğlu olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir erkek ve hür bir kadın, ellerinde olan çocuğun kendi çocukları olduğu hususunda birbirlerini tasdik ederlerse, bu durumda o, onların çocuğu; kadın da bu adamın karışıdır.
Eğer, kadının hür olduğu bilinmiyor, o da: "Ben, senin ümm-ü veledinim. Bu oğlum da sendendir." diyor, adam da: "Hayır, sen benim karımsın." diyorsa, bu durumda o çocuk, onların oğludur.
Fakat kadın, cariyeliğini ikrar etmiş; erkek de onu yalanlamıştır ve cariyeliği sabit olmamıştır ve adam, onun nikahını iddia eylemiştir.
Keza kadın, adamın karısı olduğunu iddia eder; adam da: "O, benim ümm-ü veledimdir." derse, bu mes'ele de öncekinin aynıdır. Mebsût'ta da böyledir.
Şayet adam, karısına: "Bu oğlum, sendendir ve caiz nikahdandır." der; kadın da: "Bu oğlum, sendendir. Fasid nikahdandır." derse; bu durumda o, ikisinin de oğludur.
Keza kadın, erkeğe: "Bu oğlum, sendendir; caiz nikahdandır." der; erkek de: "Bu oğlum, sendendir; fasid nikahdandır." derse, yine o oğlan, ikisinin de oğludur. Ve "nikahın caiz olduğunu" iddia edenin sözü geçerlidir. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer, koca, "fasid nikahdandır." derse; haber, kadınlar tarafından sorulur ve arları ayrılıp. Bu ayrılık mehür ve nafaka hususunda talakla olur ve böylece mehir ve nafaka lazım gelir.
Eğer fasadı iddia eden, kadın ise, ayrılık olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.[50]
7- Nikâh Hükmüyle, Başkasının Cariyesinin Çocuğunun Nesep Davası
Bir adamın yanında, bir cariye ile ondan doğma bir çocuk bulunur ve bu adam beyyinesiyle: "Bu cariye Zeyd'indir. Ondan nikahladım. Bu çocuk da benimdir." der; Zeyd de, —beyyinesiyle— "zi'1-yedin elindeki cariyeyi nikahladığını ve ondan, başka bir çocuğunun olduğunu" iddia ederse; bu durumda o çocuk, onlardan her birine hükmedilir.
Cariye ise, zi'1-yedin yanında bekletilir. Ona hiç birisi cima edemez. Bunlardan her hangi birisinin ölümüyle, cariye azad edilmiş olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Cariye çocukla beraber bir adamın yanında bulunduğunda, bir başka adam onu iddia ederek: "Onu, zi'l-yed bana nikahladı ve o da doğum yaptı." der; zi'l-yed de: "Bu cariyeyi davacı (= müddeî) bana nikahladı; çocuk da bendendir." derse; bu çocuğun nesebi, ikisinden sabit olur. Cariye ise bekletilir; ona ikiside cima edemezler. Onlardan birisi ölünce, bu cariye azad edilmiş olur. Tatarhâniyye'de de böyledir,
Cariye bir adamın yanında bulunan bir cariyenin çocuğu da yanında olur ve bir adam da iddia ederek: "O cariyeyi, efendisinin izni olmaksızın nikahladığını ve ondan da yatağında, efendisinin yanında bulunan çocuğun doğduğunu" söyler; bu husustaki beyyinesini de izhar eder; efendi de —beyyinesiyle— "o çocuğun, kendi oğlu olduğunu ve o cariyeden, kendi yatağında doğduğunu" iddia ederse; bu durumda ben, o çocuğu, cariyenin kocasına hükmeylerim ve nesebini ondan sabit kılarım. Ve, efendisinin ikrarı sebebiyle de, bu çocuğu azad ederim.
Cariyeyi de, ümm-ü veled yerine korum. Ve efendisi ölünce, azad olmuş olur. Havî'de de böyledir.
Bir adamın yanında bulunan cariye doğurur ve bu adam, o çocuğu iddia eder; başka bir adam da: "Bu, senin cariyendir. Onu bana nikahladın." der; diğeri de bunu doğrularsa; bu cariye, onun olur. Ve çocuğun nesebi, zi'1-yeden tesbit olunur. Anası da, onun ümm-ü veledi olur. Fakat onun kıymetini, kendi için ikrar olunan şahsa tazmin eder. (= öder.)
Eğer cariyenin aslı bilinirse, çocuk kendi için ikrar olunan şahsın olur ve nesebi ondan sabit olur. Her ikisi de, memlûk olurlar.
Eğer aslı bilinmez ve zi'İ-yed diğerine: "Sen sattın." der; o da gerçekten: "Çocuk, karımın çocuğudur." derse, çocuğun babası kıymetini Öder; mehri tazmin eylemez. Keza, çocuğun babası, diğerine: "Sen, bu cariyeyi bana sattın/' der; diğeri de: "Hayır, bilakis sana nikahladım." derse; işte bu ve bundan önceki mes'ele aynıdır.
Eğer, aslı böylece bilinirse, bu durumda o, anasını da çocuğunu da —her ikisini de— memlûk olarak alır; başka haslet kalmaz. Mebsût'ta da böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğer bir adamın yanında bulunan, bir cariyenin kendisine ait olduğunu iddia ederek: "Onu nikahladığını ve onun da kendisinden bir çocuk doğurduğunu" söyler; efendisi de: "Ben, onu sana bin dirheme sattım. Bu çocuk da sendendir." derse, işte o çocuğun nesebi sabit ve kendisi azad edilmiş ölür.
Cariye de bu şahsın ümm-ü veledi olur.
Bu durumda, cariye bekletilir; onlardan hiç birine hizmet etmez.
Kocasının da ona cima etmesi helal olmaz.
Efendisinin cima etmesi helal olmaz.
Kocanın, onun bedelinden mehrini vermesi gerekir.
Şayet, çocuk sahibi, "cariyeyi satın aldığını" iddia eder; efendisi de "ona nikahladığını" söylerse, mes'ele yine hali üzeredir. Çocuğun nesebi ondan sabittir. Cariye ise, çocukla birlikte efendisinin memlûke-sidir. Çocuk sahibinin bu cariyeyi cima etmesi helal olmaz. Ancak, bu durumda efendisinin cima etmesi, helal olur. Muhiyt'te de böyledir.[51]
8- Zinadan Doğan Çocuk Ve Onun Hükmü
Bir adam, bir kadına zina edip kadın da bir çocuk doğurduğunda, zani onu iddia etse bile, nesebi ondan sabit olmaz.
Bu durumda çocuğun nesebi, kadından sabit olur.
Bir adam, diğer bir şahsın elinde bulunup köle bir sabiyi (= çocuğu) iddia ederek: "Zinadan oğlu olduğunu" söylerse, efendisi doğrulasa da, yalanlasa da —ondan nesebi sabit olmaz.
Eğer bu çocuğu herhangi bir yönle sahib olursa, ona karşı çocuk azad olmuş olur. Anasına malik olsa bile, o ümm-ü veledi olmaz. Bedâi*'de de böyledir.
Keza, davacı (= müddeî) "Bu, benim haksız oğlumdur." veya "Kadına haksızlık yaptım; o da bu çocuğu doğurdu." yahut: "Bu, doğru olmayan yoldan oğlumdur." derse, neseb sabit olmaz.
Eğer o çocuk davacının (= müddeînin) babasının veya dayısının yahut bir mahreminin olursa; nesebi müddeîden sabit olmaz.
Şayet o: "zinadandır." derse bu durumda çocuk azad olmaz.
Eğer bu çocuk iddiacının oğlunun malı ise, bu durumda onun nesebi, —eğer o. zinadandır derse— ondan sabit olur. Muhıyt'te de böyledir.
İddiacı (= müddeî): "Bu oğlumdur." der ve onun da babası bulunmaz ve iddiacı "zinadan" demez; sonra ona sahib olursa» neseb sabit olur. Bu durumda çocuk azad edilmiş olur.
Eğer: "Bu benim, fasid nikahdan oğlumdur." veya—fasid satın alıştan oğlumdur." der; yahut: "Efendi, onu bana yükledi." derse bu durumlarda neseb sabit olmaz.
Eğer' iddiacı (= müddeî) ona sahib olursa,.neseb sabit olur. Anasına sahip olursa, o da onun ümm-ü veledi olur. Havî'de de böyledir.
Bir adam, hür bir kadına zina eylediğini ikrar ederek "çocuğun zinadan doğduğunu" söyler, kadın da, onu doğrularsa; bu durumda nesep her ikisinden de sabit olrhaz.
Eğer ebe, buna şehadet ederse, çocuk' anaya nisbet edilir; adama nisbet edilmez. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, "hür bir kadına zina eylediğini" ikrar eder veya "bir cariyeye zina eylediğini" söyler ve çocuk da zinadan meydana gelir; kadın da "nikahın caiz olduğunu" iddia eder veya "fasid olduğunu" söylerse; bu durumda neseb, bu adamdan sabit olmaz. Ona malik olsa bile, bu böyledir. Fakat ona malik olunca, o azad edilmiş olur ve bu şahsa had cezası gerekmez. Kadının mehri, adama ait olur. Ayrılık hususunda, kadının iddet beklemesi gerekir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, bir kadının yanındaki sabiyi (= küçük çocuğu) iddia sderek: "O benim zinadan oğlumdur."der; kadın da: "Bu nikahtandır." derse; bu durumda neseb sabit olmaz.
Eğer adam, —bundan sonra—: "Nikahdandır." derse, neseb sabit olur.
Keza adam, nikahı iddia ettiği halde, kadın: "Zinadandır." derse; yine neseb sabit olmaz.
Eğer kadın, bu sözünden döner ve adam da onu doğrularsa, neseb ondan sabit olur. Havî'de de böyledir.
Şayet adam nikahı iddia eder; kadın ise: "Zinadandır.", derse, çocuğun, adamın yanında bulunması halinde neseb ondan sabit olur.
Eğer çocuk kadının yanında ise, nesebi sabit olmaz.
Eğer adam, onun sahibi olursa, nesebi sabit olur. Anasının da sahibi olursa, oda, onun ümm-ü veledi olur.
Bu adama had cezası uygulanmaz. Adam kadının mehrini verir. Ve kadın, iddet bekler. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Adamın, nikahı hususunda bir şahidi varsa, ve çocuk kadının yanında ise bu durumda neseb, bu adamdan sabit olmaz..
Keza, bu şahsın tezkiye edilmemiş iki şahidi olsa veya şahitler kazf cezasına çarpmışlardan olsalar yahut ikisi de kör olsalar; neseb sabit olmaz.
Bu durumlarda mehir vacib olur; iddet gerekir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın karısı, yatağında doğum yapar; kocası ise: "Sen, zina eyledin ve zinadan da bu çocuğu doğurdun." der; kadın da, bunu doğrularsa; bu durumda neseb kocadan sabit olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kadın, kocasının yatağında doğurur; kocası da: "Sana, filan zina yaptı. Bu çocuk da ondan." der; kadın da bunu doğrular ve o filan da ikrar ederse, bu durumda bile, o çocuğun nesebi kocadan sabit olur. Mebsût'ta da böyledir.[52]
9- Bir Efendinin, Cariyesinin Çocuğunun Nesebini İddia Etmesi
İmâm Muhammed (R. A.) şöyle buyurmuştur:
Bir adam, cariyesini, kölesine nikahlar; bu cariye, altı aydan fazla bir zamanda, bir çocuk doğurursa, bu çocuk, kocanın oğludur.
Eğer koca, onu nefy eder (= kabul etmez) ise o, ondanmüntefiolmaz.
Eğer efendi, iddia ederek: "Bu benim oğlumdur." derse; bu iddiası caiz olmaz ve çocuğun nesebi ondan sabit olmaz. Fakat bu durumda, bu çocuk onun ikrarı sebebiyle azad edilmiş olur. Cariye de ümm-ü veledi olur.
Bu iki mes'elede, "bu oğlumdur. Bu cariyedendir. Zinadandır." derse; bu cariye ürrim-ü veledi olmaz.
Eğer nikah vaktinden sonra altı ayda doğum yapmışsa bu böyledir.
Şayet altı aydan az bir zamanda doğum yapmışsa, çocuğun nesebi kocadan sabit olmaz.
Eğer efendisi veya hür birisi iddia ederse, neseb ondan sabit olur. Ve bu durumda nikahın fesadına hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Cariyenin kocası, başkasının izinli kölesi veya hür bir şahıs olur. Cariye de nikahtan sonra altı aydan uzun bir zamanda doğum yapmış bulunur ve bu çocuğu efendisi iddia ederse; kocası ister doğrulasın, isterse yalanlasın, bu çocuk, kocasındandır.
Fakat, bu çocuk,, efendisine karşı azad edilmiş sayılır. Çünkü, o "oğlumdur." diye ikrar etmiştir. Ancak, ondan çocuğun nesebi sabit olmaz. Cariye ümm-ü veledi yerinde oiuf. Mebsût'ta da böyledir.
Bu durumda nikahın fasid olduğuna hükmedilir mi?
Eğer koca yalanlarsa şüphe yokki, nikah fesad ile hükmolmaz. Fakat koca doğrularsa bazı alimler; "Nikah fasid olur." buyurmuşlar; bazıları da: "...olmaz." demişlerdir.
Ancak, koca ikrar ederek: "Çocuk efendidendir. Cariye, nikahdan önce, ondan hamile kaldı." derse; o takdirde nikahın fesadına hükmedilir.
Bir adam, cariyesini bir başkasına nikahladıktan sonra, onu satar, sonra da bu cariye, altı aydan fazla bir zamanda, —nikahdan sonra— bir çocuk doğurur satıldıktan sonra ise, zaman altı aydan az olur; o çocuğu da efendisi iddia ederse; neseb hususunda o doğrulanmaz. Bu durumda çocuk da azad olmuş olmaz. Satış da bozulmaz. Çocuk, hali üzere kocanın çocuğudur.
Müşteri iddia ederse, onun da neseb hakkında iddiası sahih olmaz. Fakat çocuk, azad edilmiş olur. Cariye de müşterinin ümm-ü veledi olur. Muhıyt'te de böyledir,
Bir adam, diğerinin izni olmadan, onun cariyesini nikahlar; sonra da altı ay geçmeden, bu cariye bir çocuk doğurur ve koca da, efendide o çocuğu iddia ederlerse, bu durumda o çocuk, kocanındır. Ve bu çocuk, efendisinin iddiası sebebiyle de azad olmuştur. Bu cariye de, adamın ümm-ü veledidir.
Keza, bir adam diğerinin izni olmadan ümm-ü veledini nikahlar ve kocası ona dahil olur; sonra da altı ay geçmeden, bu çocuk, bir çocuk doğurur ve efendisi de, kocası da o çocuğu iddia ederler veya nefeyderler (= kabul etmezler) veya birisi iddia ettiği halde, diğeri kabul etmezse, o çocuk bu hallerin tamamında, kocanın çocuğudur. Hâvî'de de böyledir.
Cariyenin efendisi, "çocuğun kendine ait olduğuna dair beyyine getirir; diğeri de "onu, efendisinin izni olmadan nikahladığını ve yatağında doğum yaptığını; çocuğun kendinin olduğunu" iddia ederse; bu durumda çocuk kocaya hükmedilir.
Efendisinin ikrarı sebebiyle, bu çocuk o zaman azad edilmiş olur. Anası da, efendi öldüğü zaman azad edilmiş olur. Serahsî'nin MuhıyU'nde de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir adamın, bir cariyesi ve onun da —kocasız, ayrı ayrı batınlarda doğurduğu çocukları olur; efendisi, hali hayatında: "Bunların birisi benim oğlumdur." derse; efendi, hayatta oldukça, "onun hangisi olduğunu açıklamaya" cebredilir.
Eğer, efendi durumu açıklamadan Ölürse; bi'1-icma neseb sabit olmaz. Hatta, bu çocuklardan hiç biri, bu efendinin terekesine varis olamazlar.
Anaları da azad olmuş olmaz.
Evladı da azad olmuş olmaz. Ancak, burda ihtilaf vardır: İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Onların her birinin üçte biri azad olmuş olur. Üçte iki kıymetleri durur.'' buyurmuştur.
İmâm Muhammed (R.A.): "En küçük, tamamen azad olmuş olur. Ortancanın yarısı azad olmuş olur; yan kıymeti kalır! Büyüğün ise, üçte biri azad olmuş olur; üçte iki kıymeti kalır." buyurmuştur.
Kitab da, İmâm Ebû Yûsuf (R. A.)'un ne dediği zikredilmemiştir.
Fakıyh Ebû Ahmed el-İyad İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu hikaye etmiştir:
Ben, onların tamam azad olduklarım, tayakkun edemiyorum. Bu hususta, benim sözüm de İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin sözü gibidir.
Buna göre, küçük tamamen azad olur. Ortanca ve büyük her birisi üçte bir azad olunurlar. Muhıyt'te de böyledir.
Bir cariye babasız bir çocuk, doğurur; efendisi .de onu iddia eylemez; o çocuk büyür ve o oğlanın bir cariyeden bir çocuğu olduktan sonra önceki oğlan ölür; efendi de o iki oğlandan birini iddia ederek: "Bu ikinin birisi benim oğlumdur." derse (yani ölen ile onun oğlu hakkında böyle söylerse) bu durumda aşağıdaki oğlan azad olmuş olur. Aslının ihtilafından dolayı anasının da yarı kıymeti azad olmuş olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adamın yanında bulunan bir cariye, bir kız doğurur; bu kız da büyüyüp, bir kız da, o doğurur; efendi de hali hayatında: "Bunlardan birisi, benim kızımdır." der; ancak hangisi olduğunu açıklamadan ölürse; bu durumda en küçük kız, tamamen azad edilmiş olur. Ortanca kız da, böylece tamamen azad olmuş olur. Büyük kıza gelince, onun yarısı azad olmuş olur; yan kıymeti kalır. Muhıyt'te de böyledir.
Bir cariye babasız bir oğlan doğurduktan sonra, ikinci batında —babasız olarak— iki kız doğurur; sonra da —yine kocasız— bir oğlan daha doğurur; bilahare de efendisi, büyük oğlana ve iki kızdan birine bakarak, hali hayatında: "Şu ikiden birisi benim çocuğumdur." der; ve bir açıklama yapmadan ölürse, bunlardan hiç birinin nesebi sabit olmaz.
Bu durumda büyük oğlanın yarısı azad edilmiş olur. Kızların da her birinin yarıları azad edilmiş olur. Küçük oğlan ise, tamamen azad olmuş olur. Anaları da azad olmuş bulunur.
Bu, İmâm Ebü Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.
İmâmeyn'e göre ise, tamamı azad olunmuş olur.
Şayet efendi, en büyükle en küçüğe bakarak:' 'Bunların birisi benim oğlumdur." deseydi, büyük oğlanın yarısı ile küçük oğlanın yarısı ve analarının tamamı, iki kızın da yanlan azad olmuş olurdu.
Bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göredir.
îmâmeyn'e göre. ise, büyüğün yarısı, küçüğün tamamı, kızların da yarıları azad olmuş olurlardı. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Ölen bir şahıs, üç çocuklu bir cariye terkeder ve bu cariye o çocukları, ayrı ayrı batınlarda doğurmuş olur; cariyenin getirdiği iki şahit: "Ölenin, büyük oğlan, oğhımdur." dediğine" şahitlik yaparlarsa, o zaman, o onun oğludur. Ortanca ve küçük ise, anaları gibidir.
Eğer şahitler: "Biz ölen adamın, bu büyük oğlanın kendi oğlu olduğunu —diğer oğlanlar doğmadan önce —ikrar ettiğine şahitlik ederiz." derlerse, o iki oğlan da, o adamın oğlu olur.
İmâm Muhammed (R. A.) şöyle buyurmuştur:
Eğer cariye, efendinin ikrarından ve altı ay geçtikten sonra çocuk doğurursa, o çocuk da o adama mal edilir.
Eğer altı ay geçmeden önce doğurursa, o zaman, o çocuk adama ilzam edilmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adamın, nür bir nikahlısı ile bir cariyesi birer oğlan doğurduktan sonra, nikahlı kadın ve cariye ölür; bu adam: "Bu çocukların birisi benim oğlumdur. Fakat hangisi olduğunu bilmiyorum." derse; onlardan hiç birinin nesebi sabit olmaz. Fakat her birinin yarısı azad edilmiş olur. Muhjyt'te de böyledir.
Bir adamın, iki kölesi olduğunda» efendi: "Onlardan birisi oğlumdur." veya "Şu oğlumdur veya şu..." derse; onlardan hiç birinin nesebi sabit olmaz. Fakat, onlardan birisi— ta'yinsiz azad olmuş olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir cariye, değişik batınlarda çocuklar doğurur; üç kişi de efendinin ikrarına şahitlik yaparlar ve onlardan birisi: "Büyük oğlan doğunca, efendisi "bu benim oğlumdur." dedi"; ikinci şahit: "İkinci çocuk doğunca, "bu benim oğlum." dedi." diye şahitlik yapar; üçüncü şahit ise: "Üçüncü çocuk için şahitlik yapar; efendi de bunların hepsini inkar ederse; İmâm Muhammed (R.A.): "Büyük oğlan, onun kölesidir; satılır. İkincinin hükmü veled-i üm'ün hükmü, —her ne kadar nesebi sabit olmasa bile— gibidir. Üçüncü çocuğun nesebi sabit olur. Ancak efendi onu nefyedebilir. *' buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân' da da böyledir.[53]
10- Bîr Şahsın: "Filanındır." Diye İkrar Ettikten Sonra, Çocuğun Kendisine Ait Olduğunu İddia Etmesi
Bir adamın yanında bulunan cariye, bir çocuk doğurur ve bu cariyenin efendisi, "bu çocuk hür bir kocadandır." veya "bir köledendir ve o cariyeyi, ben ona nikahladım." diye ikrar ettikten sonra, o çocuğu kendi için iddia ederse; ikrar olunan şahsın onu doğrulamış olması halinde, bu efendinin kendi nefsi için iddiası sahih olmaz.
Fakat çocuk, ona karşı ve onun ikrarı sebebiyle azad edilmiş olur. Eğer ikrar olunan zat, onu doğrulamaz ve yalanlamaz; bi'1-akis susarsa;' bu durumda da davası —asla— sahih olmaz.
Keza, ikrar olunan zat, huzurda bulunmaz veya ölmüş olur ve onun yalanlaması veya doğrulaması bilinmezse; yine efendinin iddiası sahih olmaz.
Fakat, ikrar olunan şahıs onu yalanladıktan sonra, efendi kendi nefsi için iddia ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "İddiası sahih olmaz." buyurmuştur. Zehıyre'de de böyledir.
Şayet efendi bir şey ikrar etmez, fakat bir yabancı: "Bu çocuk, efendinin oğludur." der ve efendi de bunu inkâr eder; sonra da yabancı onu satın alır ve bundan sonra, efendi "oğlumdur." diye iddia ederse, çocuk azad edilmiş olur. Fakat neseb ondan, sabit olmaz. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kadın, bir adama karşı "Onun kendini nikahladığını; yanında bulunan çocuğun ondan olduğunu" iddia eder; kocası da bunu yalanlar; iki şahid de adama karşı şehadette bulunarak: "Kadının iddia ettiği gibidir." derler ve hakim her hangi bir sebeble, onların şehadetini reddeder; sonra da, o şahitlerden birisi, "o çocuğun, kendi çocuğu olduğunu" iddia ederse; davası sahih olmaz.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kadın, "O çocuğun, kadının çocuğu olduğuna" şahitlik yaparsa; o kadının şehadeti, neseb hakkında kabul edilmez.
Sonra da, bir kadın, "bu çocuğun, kendinin çocuğu olduğuna" şahitlik yapar ve bu hususta iki şahit de dinletirse, bu da kabul edilmez.
Çocuk büyür de, "o kadının oğlu olduğunu" iddia eder ve iki de şahit dinletirse, hakim nesebinin ondan olduğuna hükmeder. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, bir sabinin nesebini iddia ettiğinde, bu sabî de bir kadının yanında bulunur; o kadın da bu iddiayı inkâr eder; adam ise iki şahit dinletirse; hakim onların şehadetiyle hükmeylemez.
Sonra da o şahitlerden birisi, kendi nefsi için iddia eder ve "kadının da, kendi karısı olduğunu" söyleyip, iki de şahit getirirse, hakim onların şehadetlerini kabul eylemez.
Eğer kadın iddia ederek: "Bu oğlan, bu adamdandır." der ve "kendinin de onun karısı olduğunu", iki şahitle isbat ederse; beyyinesi kabul edilir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kadının yanındaki sabîyi iki adam iddia eder ve onlardan her birisi: "Bu, benim oğlumdur. Nikahdan meydâna gelmiştir." der; kadın da bunu inkâr eder; sonra da kadın iddia ederek," onlardan'birinin karısı olduğunu, çocuğun da ondan olduğunu" söyler; iki kişi de buna şahitlik ederlerse, şehadetleri kabul edilmez.
Keza, kadının yanındaki çocuk hakkında birisi şahitlik yaparak: "Bu filanın oğludur." derse; hakim, onun şehadetini reddeder.
Sonra da o şahıs ve başka birisi: "Bu çocuk, başkasının" diye şahitlik yaparlarsa, bu şahitlik de kabul edilmez. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, "çocuğun mükatebesinin kocasından olduğunu" ikrar ettikten sonra, onun kendisinin olduğımu iddia ederse; bu iddiası doğrulanmaz. Fakat çocuk, azad edilmiş olur.
Müdebbere ve ümm-ü veled de böyledir. Hâvî'de de böyledir.
Bir adamın hamile bir cariyesi olur ve bu şahıs "Onun, kocasından hamile olduğunu" ikrar eder; sonra da "kendinden hamile olduğunu" iddia ederse; bu çocuk azad edilmiş olur. Neseb ondan sabit olmaz.
Şayet efendi, ikrarından sonra, bir sene bekler; sonra "Benden hamiledir." der; cariye de altı aydan az bir zamanda, bir çocuk doğurursa; işte o çocuk efendinin oğlu olur; neseb de ondan sübût bulur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, "cariyesinin kocasının hazırda olmadığını" ikrar ederek: "Ölmedi; sağdır." der; sonra da, bu cariye bu sözden altı ay sonra bir çocuk doğurur; efendi de, o çocuğu iddia ederse, bu iddiası doğrulanmaz. Mebsût'ta da böyledir.
İki şahsın elinde bulunan bir cariye, bir çocuk doğurduğunda, bu şahıslardan her biri: "çocuk arkadaşımmdır." der; sonra da; biri: "kendi nefsi için' iddia ederse; bu iddiası —iddia sahibi ikinci kişi ise—hilafsız— kabul edilmez.
Eğer, birinci kişi ise; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre davası sahih olmaz.
İmâmeyn'e göre ise, davası sahih olur. Çocuk, —onların tasdikleri sebebiyle— hür olur. Cariye de, ümm-ü veled olur. Fakat, bekletilir: Bunlardan birisi ölürse azad edilmiş olur. Zehiyre'de de böyledir.[54]
11- Nesebi Başkasına Ve Ona Münasip Olan Bir Şahsa İzafe Etmek
Bir adam, "ölmüş olan babasından, nesebinin sübûtünü" isterse; bu durumda hakim, onun şahitlerini dinlemez. Ancak, varisleri veya ölenin üzerinde hakkı olan alacaklısı yahut ölen de hakkı olan birisi veya ölenin kendine vasiyyet eylediği bir kimse dava ederse, o zaman onları dinler. Eğer, bu çocuk, bir adamı getirip, "onda, babasının hakkı olduğunu" iddia eder; davalı da (= iddia olunan da) o hakkı ikrar veya inkar ederse, bu durumda bu çocuğun nesebini tesbit gerekir. Hakim, onun huzurunda şahitleri dinler ve nesebini tesbit eder. Edebü'1-Kâd! Şerhı'nde de böyledir.
Bir adam, "diğer bir şahsın, baba ve ana bir kardeşi olduğunu" iddia ettiğinde, eğer bunu miras veya nafaka sebebiyle iddia ediyorsa; davası dinlenir ve onun kardeşi olduğuna hükmedilir.
Bu hüküm kardeşlik ve veraset hususunda bir hükümdür.
Eğer kardeşlik esbabı mümkün olmayan mal sebebiyle iddia ederse; iddia olunan bunu ikrar etse bile; bu dava sahih olmaz.
Şayet ' 'oğlunun oğlu olduğunu; oğlunun ise, hazırda bulunmadığını" iddia eder veya "...oğlunun öldüğünü" söylerse; bu dava sahih olmaz.
Keza, "babasının babası olduğunu ve babasını gaib veya ölü olduğunu" iddia ederse, yine bu dava sahih olmaz.
Şayet, nafaka veya benzeri bir şey gibi mal cihetinden iddia ederse; o takdirde gaibin yerine bir davacı nasbedilir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adattı, "diğer bir şahsın kendisinin amcası olduğunu" veya bir kadının, "kendisinin bacısı olduğunu'' yahut ' 'babasının bacısı olduğunu" iddia eder de, miras, veya bir hak iddia etmezse, davası sahih olmaz. Sirâciyye'de de böyledir.
Bir kimse, bir adam hakkında "onun, kendi babası..." veya "onun, kendi oğlu olduğunu" yahut bir kadın hakkında, "Onun, kendi karısı olduğunu" veya bir kadın, bir adam hakkında, "onun, kendi kocası olduğunu" veya bir köle, efendisine hakkında, "onun, kendini azad eylediğini" yahut bir efendi, bir kimse hakkında, "onun, kendi kölesi olduğunu" iddia eder ve bu davacı, bu hussularda beyyine ibraz ederse; iddiası kabul edilir. Bu iddia ister, mal sebebiyle; ister başka bir sebeble olsun fark etmez. Hulâsa'da da böyledir.
Bir kadın iddia ederek: "Bu adam, oğlumdur." der veya iddia olunan şahıs "Bu kadın anamdır." diye iddia eder ve beyyine de ibraz ederlerse; hakim onu kabul eder ve oğlanın nesebi, o kadından sabit olur. Edebü'1-Kâdî Şerhı'nde de böyledir.
Bir adamın elinde bulunan bir sabi (= küçük çocuk) onun nefsinde ta'bir olunmaz ve hür bir kadın da —beyyine ikame ederek— "onun, baba ve ana bir kardeşi olduğunu" iddia ederse; bu çocuk, ona kardeş kılınır. Beyyinesi hükme bağlanarak, o sabî, bu kadına verilir.
Keza, eğer bir kimse, başka bir adamın yanında bulunan sabiyi "kölem." diye iddia ederse; baki mes'ele hali üzeredir. O kadının kardeşi olarak hükmolunur ve onun azad edildiğine de hükmedilir. .
Şayet bir adam hakkında, "onun, oğlunun oğlu olduğunu" iddia ederse; bu kardeş, kardeş olduğunu iddia etmek gibidir.
Ölen bir şahıs, üç tane mevâli (= azad edilmiş köle) bîr de ev ter-keder; azadlı köleleri de —beyyine ibraz ederek "onun kendilerini azad ettiğini ve onun, kendilerinden başka varisinin olmadığını" iddia ederler; hakim de evin, aralarında üçe taksim edilmesine hükmettikten sonra,' onlardan birisi ölür; bir adam da beyyinesiyle gelip "ölenin kardeşi ve öz kardeşi olduğunu" iddia ederek, "kendinden başka da varisinin olmadığım" söylerse; hakim, ona hissesini hükmeder ve ona verir. Taksim olunmaksızın, evin tamamı onun olur.
Bu kardeş, o evi bir adama satar; onu müşteriye teslim ettikten sonra da, müşteri bir adama o evi emanet bırakır ve ortadan kaybolur; bir başka adam da gelerek,—beyyinesiyle— "kendinin, ikinci adamın, ölen efendinin oğlu olduğunu ve onun varisi olup kendinden başka da varis bulunmadığını" söyler, diğer ortaklar da onu doğrularlarsa; bu durumda hakim, onun neseben oğul olduğuna hükmederse; ölenin terekesinden kardeşe isabet edenin üçte birisi, oğlana hükmedilir mi?
Yanında oğul davası görülmüş bulunan ve ölenin nasibini kardeşine hükmeden hakim, —bu durumda bu oğlana hükmeder. Muhıyt'te de böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Kötürüm bir adam, başka bir adam hakkında iddia ederek: "Onun, kendi babası olduğunu; nafakasının onun üzerine olduğunu" söyler ve bu hususta beyyine de ibraz eder ve nesebi de o iddia eylediği adamdan sabit olursa; bu kötürümün nafakası o şahsa vacip olur. Bu durumda, başkasının beyyinesine iltifat edilmez. Zehiyre'de de böyledir.
Bazı fetvalarda şöyle denilmiştir:
Nesebi meçhul olan bir kimse, bir adama karşı iddiada bulunarak: "Ben, senin oğlunum." der; davalı (= iddia olunan) da bunu ikrar ederse; bu davacının nesebi, ondan sabit olur.
Eğer davalı onu yalanlar ve o da beyyine ibraz ederse; yine nesebi ondan sabit olur.
Ancak, iki kişi: "Bu davacı (= iddia eden) başkasının oğludur." diye şehadette bulunursa, bu durumda oğlanın beyyinesi batıl ( = geçersiz) olur.
Fakat, o filana da (yani şahitlerin söylediği şahsa da) hükmedilmez.
Bazı kitaplar ve bu arada Müntekâ'da buna muhalifdirler. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, —beyyine ibraz ederek: "Bu, benim ölen filane karımdan oğlumdur. Ve, benim onun mirasında hakkım vardır." der; oğlan da, —beyyinesiyle—: "Başka birisinin karısından doğma ve başkasının oğlu olduğunu" iddia eder; diğeri de, onu inkar ederse, miras iddia edenin beyyinesiyle hükmedilir ve neseb de ondan sabit olur. Serahsî'nin Mi'hıytı'nde de böyledir,
Muhtaç bir adam, zengin bir şahıs hakkında "oğlumdur." diye iddia ederek nesebinin ondan sabit.olmasını ve nafakasının, onun üzerine vacib olmasını ister; bu hususta da beyyine ibraz eder; o adam da bunu inkar ederek, —beyyinesiyle— başka bir adamın ismini verip, "onun, onun oğlu olduğunu" iddia eder; o adam da bunu inkar ederse; bu durumda babanın beyyinesi geçerli olur. Ve bu zengin "onun oğlu olarak" hükmedilir. Muhtaç babanın nafakası da ona vacib olur. Bu oğlanın, diğerine karşı iddiası ve beyyinesi batıl olur. Zehıyre'de de böyledir.
İki kardeşten biri zengin olarak ölür; diğeri de kötürüm, muhtaç olur ve bir adam gelerek "onların babaları olduğunu" —miras almak için— iddia eder; kötürüm de başka biri hakkında iddia ederek, "babaları olduğunu" söyler ve nafaka isterse; ikisinin de belge ibraz etmeleri halinde, o iki oğlanın nesebi, bu iki babadan tesbit edilir; tercih yapılmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir kadın, bir adama hakkında, —beyyinesiyle— "onun, kendisinin amcası olduğunu ve ondan nafaka istediğini" iddia eder; amca da —belgesiyle— başka bir şahıs hakkında, "bu, onun kardeşidir." derse; bu durumda amca, nafakadan beri olur. Bu kadının nafakası, —eğer kadın isterse— kardeşinin üzerine farz olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Buluğ çağma giren bir genç, bir adam, ve kadın hakkında iddiada bulunarak, "kendisinin, onların oğlu olduğunu" belgeler; başka bir adamla, bir kadın da, —belgeleriyle— "onun, kendi oğullan olduğunu" iddia ederlerse; bu durumda oğlanın beyyinesi evla olur. Ve bu çocuğun nesebi, iddia eylediği adam ve kadında sabit olur.
Keza, eğer oğlan nasrani olur ve nasrani olan erkek ve kadına karşı, "onların oğlu olduğunu" iddia ederse; öylece hükmedilir. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.
Bu, ana ve baba asılda müslüman olurlarsa böyledir.
Şayet aslen kâfir oldukları halde müslüman olmuşlarsa ve oğlan da küçük ise, öldürülmez. Eğer İslâm'dan kaçınırsa, müslüman olmaya cebredilir. Muhıyt'te de böyledir.
Oğlan, "filanın oğlu olduğunu" iddia ederek "onun cariyesinden, onun yatağında doğduğunu" söyler; o adam da: "O, benim kölemdir; cariyemdendir. Ben, o cariyeyi kölem filana nikahladım." der; köle de hayatta bulunur ve: "Evet, o köle oğludur." derse; işte bu çocuk o kölenin oğlu olur.
Eğer çocuk, "kendinin, köle oğlu olduğunu iddia ederek beyyine de ikame eder; efendisi de, "onun, kendi oğlu olduğunu" iddia ederse; o çocuk hakkında "köle oğlu olarak" hükmedilir ve efendisinin ikrarı sebebiyle, azad edilmiş olur. Hâvî'de de böyledir.
ö Eğer köle, —beyyine ibraz ederek: "O, benim oğlumdur. Şu cariyedendir. O da benim nikahhmdır." der; efendi de —beyyinesiyle—: "Onun, o cariyeden oğlu olduğunu" iddia ederse; bü durumda, kölenin beyyinesi geçerli olur. Ancak, çocuk efendinin ikrarı üzere azad olmuş; cariye de ümm-ü veled menzilinde bulunmuş olur. Mebsût'ta da böyledir.
Köle, —ölü olsun sağ olsun— o çocuğun nesebini de, nikahı da iddia etmez; cariyenin efendisi de —ölü olur; çocuk da ölenin mirasını iddia ederek bu hususta beyyine de ibraz ederse, işte bu durumda, bu çocuğun efendinin oğlu olduğuna ve diğer varislerle birlikte malının varisi bulunduğuna hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam ölmüş ve mal bırakmış olduğunda bir oğlanda —beyyinesiyle— gelerek," ölenin, filane cariyesinden oğlu olduğunu ve onun mülkünde doğduğunu" iddia eder ve böylece ikrar da bulunur; bir başkası da, —beyyinesiyle— "o çocuğun, kendi kölesi; anasının da cariyesi olduğunu; onu, kölesine nikahladığını ve bu oğlanın, onun yatağında doğduğunu" söyler; köle de sağ olur ve aynısını iddia ederse; o çocuk köleye hükmolunur ve neseben onun oğlu olur. Ve, eğer sağ ise, o anaya hükmolunur. Mebsût'ta da böyledir.
Köle diri veya ölü olur ve yalnız nikahı inkar eder ve o oğlan, Ölen ve oğlum diye iddia eden adama neseben sabit olmuş bulunursa, ona varis olur. Cariye ona hükmolunur ve onun ümm-ü veledi olur. Ve azad olduğuna hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.[55]
12- Boşanma Veya Ölümden Dolayı İddet Bekleyen Bir Kadının Çocuğunun Nesebi
Bir adam, karısını ric'î bir talâkla boşar ve bu kadın, iki sene geçmeden, iki çocuk doğurur ve iddetinin bittiğini de ikrar etmez; çocuklarda doğunca, adam onu kabul etmez; sonra ikinci çocuk doğurursa işte onların ikisi de onun oğullarıdır.
Bu durumda, bu adama had cezası uygulanmaz.
Lânetleşme de gerekmez. Eğer kadın, onları iki seneden fazla bir zamanda doğurursa; adam onları kabul etmez ve aralarında lânetleşme cerayan eder. Bu durumda, iki oğlanında nesebi, o adamdan kesilir.
Şayet o çocuklardan, öncekini kabul etmez, sonradan ikinciyi ikrar ederse; bu durumda, ikisi de oğlu olur. Ve bu adama had gerekir.
Eğer kadın, çocuğun birisini iki sene olmadan diğerini de iki senden sonra doğurursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ya göre, bu durum, önce zikredilenle aynıdır.
Eğer bain talakla veya üç talak üzere boşamış, kadın da iki sene olmadan iki çocuk doğurmuşsa; nefyetmesi halinde, bu adama had cezası verilir. Çocuklar da, onun çocuğudur.
Şayet kadın, iki seneden fazla bir zaman geçtikten sonra, doğurursa oğlanların nesebi o adamdan sabit olmaz. Onları kabul etmemesi halinde, bu adama had de uygulanmaz. Liân (- lânetleşme) de gerekmez.
Eğer bu kadın, çocuğun birini, iki seneden bir gün noksanda, diğerini de iki seneden bir gün fazlada doğurursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) göre, bu da öncekinin aynıdır. Meb-sût'ta da böyledir.
Bir adam, karısını bain bir talak ile boşar ve ona cima eder; sonra da onu ikinci defa nikahlar; kadın da, ikinci nikahdan sonra altı aydan daha az bir zamanda bir çocuk doğurur; adam da onu kabul etmezse; aralarında lânetleşme yaparlar ve aralan ayrılır.
Çocuğun nesebi babadan sabit olur. Eğer altı ay veya daha fazla bir sürede doğum yaparsa, bu durumda o, lanetleşme yapar ve çocuğun nesebi kesilir. Muhıyt'te de böyledir.
İddetH bir kadın, bir başkasıyla evlenir; o şahıs cima yaptıktan sonra da araları tefrik edilir ve kadın bir çocuk doğurur ve bu çocuk onların ikisinden tasavvur olunursa, bu durumda o çocuk önceki kocadandır.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.
İmâmeyn' e gelince, onlar: '' Nesep, ikinciden sabit olur.'' buyurmuşlardır.
Eğer, birinciden olduğu tasavvur edilmez ise, bu durumda çocuk, ikinci kocadandır.
Eğer ikisinden de olduğu tasavvur edilmez ise; nesep ikisine de yükletilmez.
Şöyleki: "Bu kadın, önceki talaktan sonra, iki seneden fazla bir zaman geçince, ikinci adamın çımasından sonra da altı aydan noksan bir süre içinde bir çocuk doğurursa, bu çocuk, bu iki kocadan da, tasavvur edilmez.
İki sene veya daha fazla bir süre içinde doğum yapan ümm-ü veledin hükmü de, hür kadının hükmü gibidir.
Ölüm sebebiyle iddet beklemekte olan büyük kadın; iki seneye kadar doğum yaparsa, neseb sabit olur.
Ölümden iddet bekleyen küçük kadın, iddeti bittikten sonra, altı aya kadar doğum yaparsa, yine çocuğun nesebi sabit olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, bir cariyeyi nikahlayıp, boşadıktan sonra, onu satın alır ve bu cariye, satın alma vaktinden itibaren, altı ay olmadan bir çocuk, doğurursa, bu çocuk kocasına ilzam edilir.
Eğer altı ayda doğurursa, ilzam edilmez. Bu hüküm, boşanmanın bir talak olması halinde böyledir.
Eğer, iki talakla boşamış olursa; talak vaktinden itibaren, iki seneye kadar doğum yapınca, çocuk babaya nisbet edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.[56]
13- Ana-Babadan Birinin Çocuğu Kabul Etmediği Hâlde, Diğerinin İddia Etmesi
Bir adam, bir kadını nikahladığında, bu kadın, nikahtan itibaren altı ay geçince bir çocuk doğurur ve bu karı-koca hür ve müslüman olurlar; onlardan birisi, o çocuğu iddia ettiği halde, diğeri yalanlarsa; bu durumda o çocuk, ikisinin çocuğudur.
Şayet kocası: "Bu çocuk, senindir. Benden önceki koçandandır." der; kadın da: "Hayır; sendendir." derse bu durumda o çocuk, mevcut kocanındır. Aralarında, lanetleşme de olmaz. Kocaya, had de uygulanmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Koca: "Sen bunu zinadan doğurdun." der; kadın da onu doğrularsa; bu durumda da, o çocuk onun (kocanın) çocuğudur.
Eğer kadın inkar eder ve aralarında lanetleşme yapılırsa bu liân (= lanetleşme) sebebiyle, o çocuğun nesebi, bu kocadan kopar. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kadın, tek batında iki çocuk doğurduğunda, kocası onlardan öncekini ikrar ettiği halde, diğerini nefyederse; bu durumda ikisi de oğludur. Nikahın kesilmesi için, aralarında lanetleşirler.
Eğer bu koca, onlardan öncekini kabul etmez; sonra ikinciyi kabul ederse; ona, had cezası uygulanır. Çocuklar da, onun çocuğudur.
Bir adam, bir kadınla evlendiğinde, kadın iki çocuk doğurur ve koca onların ikisini de kabul etmezse, bu durumda hakim, lanetleşmele-rini hükmeder.
Lanetîeşmeden önce çocukların birisi Ölürse; bu durumda, o iki çocuk da, o adamın çocuğu sayılır.
Bu durumda da nikahın kesilmesi için lanetieşirler. Keza çocuklardan birisi ölmez fakat koca veya karısı, —lanetîeşmeden önce— ölürse; bu çocukların nesebi, o karı ve kocadan sübût bulur.
Keza, bunlar eğer hakimin yanında lanetleşirler ve hakim, onların aralarını ayırmazsa, çocuk anasına ilzam olunmaz.
Koca veya karı ölürse, o zaman, çocukların nesebi, ikisinden sabit olur.
Kadın bir çocuk doğurur; kocası da onu kabul etmez ise, hakim onları lanetleştirir ve aralarını ayırır. Bu durumda hakim, bu çocuğu anasına ilzam eyler. Bundan sonra, bu kadın bir çocuk daha doğurursa, bu durumda, bu çocukların ikisi de babaya ilzam olunur. (~ nesebi babaya mal edilir.) Muhıyt'te de böyledir.
Kadın, eğer bu iki çocuğu, ikiz olarak doğurur ve baba, onlardan birisini bilip, onu nefyeder; lanetleşirler ve hakim, o çocuğu anasına ilzam ederek aralarım tefrik eder; sonra da adam ikinci çocuğu da bilip nefyederse; bu durumda, o çocukların ikisi de adamın oğullandır.
Şayet adam, hakim aralarını açmadan önce, ikinci çocuğu da bilir ve onu da nefyederse; İanetleşme yenilenir ve bu durumda, bu çocukların ikisi de analarına ilzam olunur. Mebsûi'ta da böyledir.
Lânetleşen adam, hakim aralarını ayırt eddikten ve çocuğu anasına ilzam ettikten sonra kendi nefsini tekzib eder ve çocuğun nesebini iddia ederse; bu durumda çocuk, sağ ise nesebi o adamdan sabit olur. Ve, bu adama had (-i kazf) cezası verilir. Kadın ister sağ, isterse ölü olsun fark etmez. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet çocuk ölür, miras terkeder; baba da bundan sonra neseb iddiasında bulunursa; o doğrulanmaz.
Ancak lanetleşmiş şahsın oğlu ölür ve erkek veya kız bir çocuk ter-kederse, iştebu takdirde, baba tasdik olunur. İkrarı sahih olunca da, had cezası verilir ve bu baba, o çocuğun mirasını alır.
Eğer kabul edilmeyen çocuk kız olur ve ölmüş bulunur; sonra da lânetleşen adam, nefsini yalanlamış olursa, bu durumda, bu baba doğrulanmaz; varis de olamaz.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye.göre böyledir.
îmâmeyiTe göre, bu durumda, sözü doğrulanır; kendine had cezası verilir ve varis de olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, kızı hakkında lanetleşip, çocuk anaya ilzam edildikten sonra, o lanetleşenin oğlu, o kızla evlenmek isterse; işte bu olmaz ve araları ayrılır.
Keza, lânetleşen adam, anasına cima etmediğini iddia ederek, kızını nikahiasa, derhal bunların araları tefrik edilir. (= ayrılır) Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, ümm-ü veledini azad ettikten sonra, onu nikahlar ve bu kadın altı aydan fazla bir zamanda, bir çocuk doğurur ve adam, onu nefyederse; karı-koca, aralarında lanetleşme yaparlar. Ve bu durumda çocuk, anasına ilzam edilir. Eğer, bu kadın altı aydan kısa bir sürede, bir çocuk doğurursa, yine lanetleşirler. Ancak, bu durumda çocuk, babasına ilzam edilir.
Bu mes'elenin açıklaması:
Eğer kadın azad edildiği günden itibaren iki sene içinde doğum yaparsa; neseb efendiden sabit olur. Mebsût'ta da böyledir,
Adamın nikahlısı, bir cariye olur ve bu cairye bir -çocuk doğurursa; eğer, nikah tarihinden itibaren altı aydan az bir zamanda doğum yapmış olursa kocası iddiada bulunsa bile, nesep ondan sabit olmaz. Ancak, cariyenin efendisi, kocayı tasdik ederse, o zaman nesep, ondan sabit olur.
Eğer, kabul etmez ise, bu durumda, çocuk, bu kocaya ilzam edilmez.
Şayet cariye altı ayda veya daha fazla bir zamanda doğum yaparsa; bu durumda nesep, kocadan ondan sabit olur. İster iddia etsin, isterse etmesin farketmez.
Eğer nefyederse, aralarında lanetleşme olmaz. Çocuğun nesebi de düşmez. Adama, had cezası da gerekmez.
Eğer efendisi o cariyeyi azad ettikten sonra, bu cariye bir çocuk doğurur ve şayet, azad edildiği günden itibaren, altı ay dolmadan doğurmuş olur; kocası da iddia ederse; çocuğun nesebi, o kocadan sabit olur.
Koca, nefyetse bile, nesep ondan sabit .olur. Nikahın kopması için îanetleşirler.
Eğer bu, çocuğu nefyetmeden önce olur; sonra da koca, çocuğu nefyederse; bu durumda çocuğun nesebi yine bu kocadan sabit olur. Lanetleşme yapmazlar. Kocaya had cezası verilir.
Bu hal, cariye azad edildikten sonra, altı ay geçmeden doğum yaparsa böyledir.
Fakat azad edildikten itibaren altı ay Veya daha fazla zaman geçtikten sonra doğum yapar; ve bu durumda koca, çocuğu iddia ederse, o çocuk, ondan olmuş olur.
Bu durumda, had cezası da, lanetleşme de yoktur.
Şayet çocuğu nefyederse (= kabul etmezse) aralarında lanetleşme yaparlar. Bu durumda, çocuğun nesebi kesilir mi?
İstihsanda, kesilir.
Eğer çocuğu nefyetmeden önce, nefsini ihtiyar etmişse; bu durumda çocuk, bu kocadan olmuş olur ve nesebi sabit olur. Lanetleşme olmaz; fakat, had cezası verilir.
Eğer nefiydeh sonra, lanetleşmeden önce nefsini ihtiyar etmişse; bu durumda, bu çocuğun nesebi kocadan sabit olur. O zaman, had cezası da verilmez ve lanetleşme de olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Koca, bir cariye satın alıp, onu nikahlar ve bu cariye satın alınış tarihinden itibaren, altı ay dolmadan, bir çocuk doğurur; kocası da o çocuğu nefyederse; bu nefyi sahih olmaz. Ve çocuk, kocaya ilzam edilir.
Eğer, bu cariye, çocuğu altı aydan sonra doğurursa; kocanın yalnız nefyi ile müntefi olur.. Ve bu çocuk, ona (kocaya) ilzam edilmez. Ancak, ikrar ederse, müstesnadır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir kimse, bir adamın nikahının altında bulunan bir cariyeyi efendisinden satın alıp, azad ettikten sonra, o kadın bir çocuk doğurur ve bu doğum azad edilme tarihinden itibaren, altı ay dolmadan olmuş bulunursa, kocasının iddia etmesi halinde, çocuğun nesebi ondan sabit olur. Bu durumda, kocanın ona dahil olup olmaması müsavidir. Ve cariye, onun ümm-ü veledi olur.
Fakat, koca bu çocuğu nefyeder ve cariye satın alma vaktinden itibaren, altı ay dolmadan önce doğum yapmış olursa, bu durumda nesebi nefyedümez. Aralarında liân de (= lanetleşme de) olmaz.
Bu durumda kocaya, kazf cezası gerekir.
Şayet, satın alma tarihinden itibaren, altı ay geçtikten sonra doğum yaparsa, işte o zaman, çocuğun nesebi onıdan sabit olmaz.
Bu durumda, kocaya lanetleşme ve had de gerekmez.
Eğer altı aydan sonra ve azad tarihinden itibaren iki yıla kadar doğum yapar ve o zaman, koca nesebi iddia ederse, neseb ondan sabit olur.
Bu durumda da kadına cima yapılıp yapılmaması müsavidir.
Eğer, çocuğun nesebini kabul etmez (= nefyederse), şayet kadın cima olunmamış ise, neseb ondan sabit olmaz.
Bu alimlerimizin ekserisine göre böyledir.
Eğer kadın cima olunmuş bulunur ve kocası nefyeder veya etmez, nesebi iddia da etmez; bilakis susarsa; burda ihtilaf vardır: İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Nesebi kocadan sabit olmaz. Nefyederse, kocaya had de uygulamaz." buyurmuştur.
İmâm Muhammed (R.A.) de: "Nesebi, kocadan tesbit olunur ve nefyi halinde ona had vurulur." buyurmuştur.
Şayet çocuğu iki seneden fazla bir zaman geçtikten sonra doğurur; kocası da iddia ederse, çocuğun nesebi, ondan sabit olur.
Eğer nefyederse, nesebi ondan sabit olmaz.
Şayet, onu başkasına satar; bu cariye de, satış tarihinden itibaren altı ay dolmadan, bir çocuk doğurursa; nesebi ondan sabit olur. İster iddia etsin, isterse sussun fark etmez, Bu satış batıl olur. Kocanın, onun parasını vermesi gerekir.
Eğer onu nefyederse, bu durumda, onun nesebi nefyolmaz.
Eğer kocasının sattığı tarihten itibaren altı ayda doğum yapar; koca da iddia ederse, cevab yine Önceki cevab gibidir.
Eğer kadın, kocasının sattığı tarihten itibaren, altı ây geçmeden doğum yaparsa, bu böyledir.
Eğer altı ay geçtikten sonra doğum yapar; kocası da onu iddia ederse, neseb, ondan sabit olur.
Müşteri tasdik etmese bile, bu durumda satış batıl olur.
Eğer bu durumda koca nefyederse, çocuğun nesebi sabit olmaz. Ve satış, hali üzere kalır.
Eğer cariye kocanın sattığı tarihten itibaren altı aydan sonra iki seneye kadar, doğum yapar, koca da iddia ederse; kadın cima edilmemişse nesebi sabit olmaz. Ancak müşterinin tasdik etmesi halinde nesep sabit olur.
Şayet müşteri tasdik ederse; neseb sabit ve satış batıl (= geçersiz) olur.
Eğer kadın, cima olunmuşsa, mesele hali üzere kalır.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Bu, koca iddia ettiği zaman böyle olur." buyurmuştur.
Eğer koca nefyederse, nesebi ondan sabit olmaz.
Bu, alimlerimizin tamamına göre böyledir.
Eğer çocuk, satış tarihinden iki yıl sonra doğmuşsa, koca iddia etse bile nesebi ondan sabit olmaz. Ancak, müşteri onu tasdik ederse, o zaman, nesep ondan sabit olur.
Bütün alimlerimize göre bu böyledir.
Eğer koca, çocuğu nefyederse, bütün alimlerimize göre nesebi sabit olmaz. Muhiyt'te de böyledir.
Eğer müşteri, o çocuğu azad eder; sonra da önceki müşteri onu iddia ederse; cariyenin, o çocuğu altı aydan fazla bir zamanda doğurmuş olması halinde, bu çocuk, ona ilzam olunmaz.
Eğer altı aydan az bir zamanda doğurmuşsa, iddiası sahih ve satış batıl olur. Ve azad etme de fasid olur.
Keza, ikinci müşteri cariyeyi ve çocuğunu azad ederse; satış da, azad eyleyiş de, batıl olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet müşteri, çocuğu azad eylemez; fakat, anasını azad eyler; o da kocasının satın aldığı tarihten itibaren, altı aydan az bir zamanda doğum yapmış olursa; ana hakkındaki davası sahih olduğu gibi, oğlu hakkındaki davası da sahih olur.
Şayet, kocasının satın alma tarihinden itibaren altı aydan fazla bir zaman geçince sattığı tarihtende itibaren altı aydan noksan bir zamanda doğum yaparsa o zaman, neseb sabit olmaz. Ancak iddia ederse, sabit olur.
Eğer iddia ederse, çocuk hakkında dava sahih olur. Anası hakkında ise sahih olmaz. Eğer kocanın satma tarihinden sonra, altı aydan fazla bir zaman geçince doğum yaparsa; işte o zaman, müşterinin tasdiki olmadan dava sahih olmaz.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, müşterinin tasdiki olmadan, kadın kendisine cima yapılan bir kadın ise iki yıla kadar dava sahih olur;
Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un önceki kavlidir.
Eğer iki seneden fazla zaman geçince doğum yapmışsa, kocanın davası sahih değildir. Ancak, bu dava müşterinin tasdiki ile sahih olur.
Eğer çocuk, satıştan sonra iki senede doğmuş olur; müşteri de bunu tasdik ederse, satış bozulur.
Eğer çocuk, iki seneden fazla bir zamanda doğmuşsa _ satış bozulmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, cariye olan karısını, bain bir talak ile boşar; sonra da onu, azad eder ve bu cariye, boşanma tarihinden itibaren iki seneye kadar, bir çocuk doğurursa; onun nesebi, kocasından sabit olur. Ve bu çocuk, kocanın nefyi ile, nefyedilmiş olmaz. Bu durumda, kocaya had cezası verilir. Ananın efendisi, çocuğun da efendisidir.
Şayet baba ölür ve o cariye iki sene arasında, doğum yaparsa; doğum yaptığı gün azad olmuş olur. Çocuğun nesebi de, bu kocadan sabit olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adamm, cariye olan karısı bir çocuk doğurur; sonra da bu cariyeyi, kocası satın alıp, azad ederek, onu nikahlar ve nikahladıktan sonra da, altı ay geçince, kadın bir çocuk doğurur; adam da onu nefye-derse; hakim aralarında lanetleşme yaptırır ve çocuğu anasına ilzam eder.
Eğer nikahtan sonra altı ay olmadan doğum yaparsa; o zaman lanetleşme yapmazlar. Ve çocuk, babasına ilzam olunur.
Eğer satın aldıktan sonra, altı aydan önce doğum yaparsa; hakim aralarında lanetleşme yaptırır ve bu durumda çocuk, anasına ilzam edilir. Ve adama, had cezası verilir.
Eğer ümm-ü veled müslüman bulunur ve bu kadın, "çocuğun ondan olmadığını" doğrularsa; bu durumda ikisine de inanılmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer kadım nikahlamazsa, çocuk azad olduktan itibaren iki sene içinde olursa —aralarında— ikisine ilzam edilir.
Eğer koca, çocuğu nefyederse, ona had cezası vurulur. Mebsût'ta da böyledir.[57]
14- Tacir Köle Ve Mükâtebin İddiası
İzinli bir köle, bir cariye satın alıp, ona cima eder; o da bir çocuk doğurur ve bu köle, o çocuğu iddia ederse; o çocuğun nesebi, köleden sabit olur. Ve o köle, çocuğu da, anasını da satmaya yetkili bulunur. Muhiyt'te de böyledir.
Şayet, bir efendi, cariyesini, kölesine nikah ederse, bu nikah sahih olur. Ve nesep, o köleden sabit olur.
Keza, köle, cariyeyi efendisinin izni olmaksızın nikahlarsa; bu köle, o çocuğu ikrar edince, çocuğun nesebi ondan sabit olur, Mebsût'ta da böyledir.
Borçlu olan, bir izinli köle, bir cariye satın alır ve ona cima eder; ve bu cariye bir çocuk doğurunca; köle, o çocuğun nesebini iddia eder; cariyenin efendisi de, onu yalanlarsa; kölenin iddiası sahih olur ve çocuğun nesebi de, ondan sabit olur.
Keza, köle iddia ederek: "Efendisi, onu helal eyledi." der efendisi de, onu yalanlarsa; yine bu çocuğun nesebi, köleden sabit olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir köle, cariyeden bir çocuğu olduğunu iddia eder ve kendisi de ticarete izinli olmaz da, "efendisinin, ö cariyeyi kendisine helal kıldığını" iddia eder veya "onu, kendine nikah eylediğini" söyler ve efendi onu yalanlarsa; bu durumda nesep, bu köleden sabit olmaz.
Ancak efendisi onu azad eder ve bu köle, o cariyeye sahip olursa; nesep ondan sabit olur.
Bu nikah davasında, kıyasen böyledir.
îstihsanen de böyledir.
Eğer efendisi köleyi dbğrularsa; neseb sabit olur. Ancak nikah davasında tasdike —hasseten— ihtiyaç vardır.
Helal etme davasında ise, iki şeyde tasdike ihtiyaç vardır: Biri, '.'helal ettiğine"; diğeri de, "o kadının doğurduğuna' dairdir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, —efendisinin haricinde— fasid nikahla veya caiz nikahla cariyenin oğlunu iddia eylese, efendisi de onu doğrularsa; nesebi ondan sabit olur. Havî'de de böyledir.
Bir köle, düşük bir çocuğu iddia ederek, "onun, karısından doğma oğlu olduğunu" söyler; cariye olan karısı da onu tasdik eder; efendisi ise: "o benim kölemdir." derse; bu durumda o ve çocuğu, efendinin kölesi olur.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, o çocuk ana ve babanındır. Ve o hürdür.
İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli daha zahirdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir köle, bir düşüğü, "oğlum" diye iddia eder ve: "Karım olan şu cariyeden doğdu." derse; çocuğun nesebi, ondan sabit olur. Ve bu çocuk hür olur. Karısının çocuğu olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir mükâtebin cariyesi doğum yaptığında, bu mükâteb "onun, nesebini" iddia ederse; bu davası sahih olur. Bu durumda, efendisinin, onu doğrulaması veya yalanlaması da müsavidir. Bu çocuk, mükateb olur. Ve çocuk da anası da satılmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Mükâteb, hür bir kadından nikahla bir çocuğu olduğunu iddia ^der ve —nikah sahih olsun veya fasid olsun— kadın bunu doğrularsa; ju çocuk onun oğlu olur. Hâvî'de deböyledir.
Eğer, bir mükateb, bir şahsın cariyesinin çocuğunu, nikahla veya ona sahib olmakla iddia eder; adam da onu yalanlarsa; mükatep, hür gibi doğrulanmaz.
Şayet adam, cariyeyi azlederse, bu durumda çocuğun nesebi, mü-kâtebden sabit olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir mükâtebin satın aldığı cariye, altı ay olmadan, onun yanında bir çocuk doğurur ve bu mükâtep, onun nesebini iddia ederse; iddiası sahih olur.
Şayet, mükâtebin yerinde izinli bir köle olmuş olsaydı, bu iddiası sahih olmazdı. Muhıyt'te de böyledir.
Bir mükâtebin sattığı cariye, altı ay dolmadan, bir çocuk doğurur ve bu mükateb, o çocuğu iddia ederse; bu iddiası sahih olur. Anasıyla birlikte, bu çocuk mükâtebe geri verilir. Mebsût'ta da böyledir.
Şayet, onu köle iddia eylemiş olsaydı; mes'ele hali üzre kalırdı ve kölenin iddiası sahih olmazdı. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer mükâteb, oğlunun cariyesine cima eder; oğlu da hür veya mükâteb olursa, oğlunun yalanlaması halinde— neseb sabit olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Şayet mükâteb azad edilir ve o çocuğa da, —cariye ile birlikte— uzun yıllar sahib olursa; bu durumda o çocuğun nesebi, bu mükâtebden sabit olur. Cariye de, onun ümm-ü veledi olur.
Eğer çocuk, mükâtebin mükâteblik halinde doğmuş veya mükâteb cariyeyi satın almış ve çocuk ondan doğmuş olur ve mükâteb de onu iddia ederse, bu iddiası sahih olur. Cariye de, onun ümm-ü veledi olur. Mehrini tazmin etmediği gibi, onun kıymetini de ödemez. Çünkü doğan çocuk, onun kitabet halinde kazancıdır. Satın alınan çocuk da kazanç mesabesindedir. Ve onda tasarrufu geçerlidir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kadiri, çocuğun bir mükatepten olduğunu iddia ettiğinde, mükâteb onu tasdik etsin veya etmesin, bu çocuğun nesebi ondan sabit olur. Mükâtebin, bu çocuğun kıymetini, efendisine tazmin etmesi gerekmez.
Eğer çocuk altı aydan bir gün fazla bir zamanda doğarsa; mükâtebin mehir, vermesi gerekir.
Altı ay olmadan doğarsa, mükâtebin mehir vermesi gerekmez. Hâvî'de de böyledir.
Mükâteb muhayyerdir: Dilerse, kitabete devam eder; değilse onu fesheder. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer cariyenin kocası olur ve o, çocuğu tasdik ederse; bu çocuk azad edilmiş olur; neseb sabit olmaz. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bir kimse, mükâtebesinin cariyesinin çocuğunu, iddia ederse; bu iddiası sahih olmaz. Ancak, bu iddia, mükâtebin tasdiki ile sahih olur. Bu cevap, zahirü'r-rivayedir.
Eğer, onu mükâteb tasdik ederse; neseb ondan sabit olur. Ve bu çocuk, kıymeti karşılığında hür olur.
Bu durumda efendi, çocuğun kıymetini mükâtebe borçlandığı gibi, cariyenin kıymetini de mükâtebe borçlanır.
Bu durumda, bu çocuğun kıymeti, doğduğu günkü kıymetine itibar edilerek, belirlenir.
Bu mükatebrn cariyeyi satın aldığı günden itibaren, altı ayda doğum olduğu zaman böyledir.
Fakat cariye, mükâtebin satın aldığı tarihten sonra, altı ay dolmadan doğum yapar ve bu durumda efendi iddia ederse; bu iddiası sahih olmaz. Mükâteb tasdik etmedikçe de nesep ondan sabit olmaz. Mükâteb tasdik ederse, neseb sabit olur ve hali üzere köle olarak kalır. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur: Bir mükâteb, bir sabi (- küçük çocuk) satın aldığında, onu efendisi iddia ederse; bu iddiası caiz olmaz.
Eğer mükâteb onu tasdik ederse; neseb ondan sabit olur; fakat çocuk azad edilmiş olmaz. Havî'de de böyledir.
Bir adam, satın aldığı bir köleyi, mükâteb yapar; sonra da bu mükâteb, cariyesini mükâtebe yapar ve o mükâtebe de bir çocuk doğurur; mükâtebin efendisi de onu iddia eder fakat mükâtebe olan cariye onu tasdik ederse; altı ay geçtikten sonra nesebi ondan sabit olur. Ve, ona mehir gerekir. Altı ay olmadan da doğurmuş ise bu durumda mehri, mükâtebe ait olur. Ve sonra da bu çocuk, annesi ile beraber mükâteb olur.
Eğer, bu anne kitabet bedelini öderse; azad olmuş olur. Çocuk da, ona tabi olarak, birlikte azad olur.
Şayet aciz kalıp kitabet bedelini ödeyemez ve köleliğe geri dönerse; bu durumda efendisi, kıymeti karşılığında, bu çocuğu alabilir.
Bu durumda mükâtebin tasdikine ihtiyaç kalmaz. Eğer, hak tasdikin bulunması ile sabit olursa; iddia gününde gocuğun kıymeti hususunda kitabet bedelini ödemekten aciz kalındığı zamana itibar edilir.
Şayet katibe inkar eder de, mükâteb^asdik ederse; bu durumda, bu çocuğun nesebi sabit olmaz. Ve, bu çocuk anası ile birlikte, mükâteb olur.
Eğer, ana, kitabet bedelini öderse; bu durumda ana da, çocuk da azadolurlar.
Eğer, bundan aciz olursa, memlûkeliği avdet eder.
Bu durumda çocuğun nesebi efendisinden sabit olur. Çocuk, kıymeti karşılığında hür olur.
Eğer anası kitabete bağlandığı zamandan itibaren altı ay olmadan doğurmuşsa, bu durumda çocuğun kıymeti hususunda, doğduğu gündeki kıymeti, esas alınır.
Eğer, altı aydan daha aşağı bir zamanda doğurursa; merin, müka-tebe ait olur.
Sonra da çocuk ve anası mükâteb olurlar.
Şayet ana kitabet bedelini öderse, azad olmuş olur. Çocuk da, anasına tabi olarak, kendi ile birlikte azad olur. Muhıyt'te de böyledir.
Mükâteb, kitabet bedelini ödeyip azad olduktan sonra, mükâtebe, azad olma gününden itibaren altı ay geçmeden önce, çocuk doğurursa; cevab: mükâteb azad olmadan önce doğurması hali gibidir.
Eğer altı aydan fazla zamanda doğurur; efendisi de onun kendinden olduğunu zannederse, nesebi sabit olmaz.
Eğer tasdik bulunursa, işte o zâm.olur.
Fakat azad olduktan sonra, nikah iddia eder; mükâtebe de onu tasdik ederse; neseb sabit olur.
Bu durumda, çocuk azad olunmuş olmaz.
Eğer mükâteb nikah vakttnda hür olduğunu tasdik eder; mükâtebe de onu yalanlarsa, neseb sabit olmaz.
Ancak mükâtebe kitabet bedelini ödemeden aciz kalır ve memlû-kiyete dönerse, bu durumda efendinin ikrarı geçerli; mükâtebe hür; neseb sahih olur.
Bu durumda çocuk azad edilmiş olmaz.
Eğer efendi iddia ederek "azad olduktan sonra cima yaptığını" söylerse tasdik olunmaz.
Eğer, tasdik ederlerse, çocuğun nesebi sabit olur. Ancak, bu durumda da çocuk hür olmaz.
Eğer mükâtebe, kitabet bedelini öderse; çocuğu-ile azad olmuş olurlar.
Eğer, kitabet bedelinde aciz kalırsa; çocuğu efendi kıymeti ile hür olarak alır.
Eğer mükâtebe tasdik eder, fakat mükâteb tasdik etmezse, bu durumda çocuğun nesebi, köle olarak sabit olur. Mükâtebe kitabet bedelini ödeyemezse, bu durumda o da, çocuğu damemlûkedir.
Eğer hür olan mükateb, efendinin cariyeye cima ettiğim tasdik eder, fakat mükattebe olan cariye onu yalanlarsa; neseb sabit olmaz.
Ancak, mükâtebe kitabet bedelini ödemeden aciz olursa, çocuk acz günündeki kıymeti karşılığında azad olur.
Keza, evvelki mükâteb kitabet bedelini ödemeden ölür ve kitabet bedeli ödenir; sonra da mükâtebe aciz kalırsa; çocuk kıymeti karşılığında hür olur. Anne ise, mükâtebin varislerine memlûke kalır. Ziyâdât Şerhı'nde de böyledir.[58]
15- Muhtelif Mes'eleler
Bir adam ölüp, karısı ile bir ümm-ü veledini terk ettiğinde, varisler "onun, ölenden şu çocuğu doğurduğunu" ikrar ederler ve orda da ikrar edici için, dava açan biri olmaz ise; o çocuğun nesebi, ölenden sabit olur.
Bu durumda ikrar edicinin sayısı şart değildir. Ve o çocuk da ölen şahsa varis olur.
Eğer, ikrar eden şahsı dava eden biri bulunursa, o zaman bi'1-ittifak adet şarttır. Ancak, şahitler için adalet şart değildir. Bu da üzerinde ittifak edilen rivayetlerdendir.
Bu durumda şehadet lafzı şart mıdır?
Bunda da, (şarttır veya değildir diye) iki rivayet vardır. Muhıyt'te de, böyledir.
Bir adam vefat eder; bir ümm-ü veledi kalır ve o da, iki sene arasında, bir çocuk doğurur; varisler de onu kabul etmezlerse; İmâm Ebû H anî Ve (R.A.)'ye göre, bu durumda, neseb sabit olmaz. Ve bu çocuk, iki şahit şehadette bulunmazsa ebenin şehadetiyle de, ölene mirasçı olamaz.
Ancak, efendi ikrar ederek "o cariyenin, ölenden hamile kaldığım" söylerse, o takdirde, ebenin şehadetiyle neseb sabit olur.
Eğer varisler ikrar ederse; onların ikrarı da, ölenin ikrarı gibidir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, elinde bulunan cariyesine cima eder ve ondan doğan çocuğu da iddia eder; sonra da: "Bu, filanın ümm-ü veledi idi. Bana nik,ah eyledi. Bu çocuğu da benden doğurdu." der; o filan da bunu doğrularsa; -cariye doğrulasm veya yalanlasın— hakim hükmetmeden önce ikisinin ikrar edilenin ümm-ü veledi olduğu hususunda, tasdikine müracaat edilir. Ve bu durumda, o ikrar edilenin ümm-ü veledidir. Çocuğun hükmü de, kendisinin hükmü gibidir.
İkrar edilen Ölürse, her ikisi de âzad edilmiş olur.
Eğer bundan sonra, çocuk büyür ve ikrar olunanı yalanlarsa, onun bu tekzîbine iltifat edilmez.
Eğer cairye ikrar olunanı tasdik eder ve ölene kadar yalanlamazsa, bu çocuk, ikrar olunanın kölesi olur.
Eğer çocuk büyür ve "ikrar olunanın kölesi olduğunu", inkar eder, yalanlarsa; onun inkarına iltifat edilmez.
Eğer cariye, ikisini de yalanlarsa; bu durumda hakim, o cariyeyi ikrar olunanın ümm-ü veledi olarak hükmeder.
Ve, bu ümm-ü veledin kıymetini ikrar eden şahıs, ikrar olunan şahsa verir denildi ki:
"Bu, İmâmeyn'in kavlidir." denilmiştir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli ise şudur: İkrar eden ödeme yapmaz. İkrar olunan da, ikrar edene mehir ödemez. Eğer cariye, ikisini de yalanlarsa; bu durumda hakim, bir şey ile hükmetmez. Ölüm zamanına kadar, çocuğun işi bekletilir. Çocuk büyür de ikrar ediciyi, bu ikrarında doğrularsa; bu durumda çocuk, ikrar olunan şahsın kölesi, anası da ikrar olunan şahsın ümm-ü veledi olur.
Eğer, yalanlamanın üzerinden zaman geçerse; bu durumda hakim, ikrar eden şahıs bakımından, —ikrar olunan şahıs için— çocuğu hür; anasını ümiri^ü veled eyler.
Eğer ana sağ olur ve ikrar edeni de tasdik ederse; bu böyledir.
Oğlan yalanlarsa, bu durumda, o hürdür. Cariye ise, ikrar olunan şahsın ümm-ü veledidir.
Keza, eğer ana, ikrar edileni yalanlar; fakat oğlu onu tasdik ederse (~ doğrularsa) mes'ele yukarıda anlatıldığı gibidir. Muhıyt'te de böyledir.
Bîr adam ölüp bir oğul bıraktığında, bir kadın gelerek, "onun. ölenden, kendinin oğlu olduğunu" iddia eder; oğlan da onu doğrular; ve bu hususta kadın, beyyine de ibraz ederse, bu durumda hakim, onun nesebini ondan olarak hükmeder.
Kadını da Ölenin karısı olarak hükmeder.. Ve kadın, ölene varis olur. Tahavî Şerhı'nde de böyledir.
tki kadın, bir çocuğun nesebini iddia ettiklerinde, ikisi de belgelerini ibraz ederek, "Bu çocuğun iki ayrı erkekden veya bir erkekten olduğunu" söylerlerse; îmâmeyn'e göre, onların hiç birinden, bu çocuğun nesebi sabit olmaz. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o çocuğun nesebi, ikisinden sabit olur. Onlardan her biri, birer kadın şahit dinletseler bile, bu böyledir.
Ebû Süleyman'ın rivayetinde şöyle zikredilmiştir:
Bu, belgelerle, onların hiç birine, o çocuk hükmedilmez. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.
Ebû Hafs'm rivayetinde ise şöyle zikredilmiştir:
Çocuk, ikisinin arasında hükmedilir.
Eğer onlardan birinin hücceti olmazsa, hilafsız olarak onların hiç birisine hükmedilmez.
Mecmûıı'n-Nevazil'de şöyle rivayet olunmuştur: İki çocuktan birisi erkek, diğeri kız olur ve iki kadın, bu oğlanı iddia ettikleri halde, kızı kabul etmezlerse; ikisinin de sütleri tartılır; oğlan sütü ağır gelenin olur. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adamın cariyesi doğum yapar; o adamın kardeşi de —şüpheli nikahla— o çocuğu iddia eder; efendisi ise onu yalanlarsa; iddiacı tasdik olunmaz.
Amca, dayı ve diğer akrabalar da aynıdır.
Şayet bir tek gün ona malik olur ve nikah cihetinden de iddia ederse; —nikah sahih olsun, fasid olsun; veya mülk cihetinden olsun,— nesebi ondan sabit olur.
Bir kimse, çocuğu iddia ettiği halde, cariyeyi nikah eylediğini Söylemez ve bu çocukla beraber, anasına malik bulunursa, bu durumda, bu cariye, onun ümm-ü veledi olur.
Şayet, bu cariyeye çocuğa iddia edenin babası sahib olur; o da oğlunun iddiasını inkar ederse; bu durumda çocuğun nesebi sabit olmadığı gibi bu çocuk azad edilmiş de olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adamın cariyesi, bir çocuk doğurduğunda, o çocuğun nesebini, o adamın oğlu iddia ederse; babası onu tasdik etmedikçe, iddia sahih olmaz.
Keza, oğul cariyeyi nikahladığını söylerse; yine babası doğrulamadıkca, bu iddiası sahih olmaz.
Eğer oğul, belge ibraz ederek "babasının nzasıyle nikah olduğunu" iddia eder veya "rızası olmadan nikah olduğunu" iddia ederse; bu durumda, bu çocuğun nesebi, o oğlandan sabit olur. Ve bu çocuk, azad edilmiş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, küçük bir kölesini azad ettikten sonra, "onun kendi oğlu olduğunu" iddia ederse, bu iddiası sahih olur.
Eğer çocuk büyük ise, onun inkar etmesi halinde, babanın ikrarı batıl olur; değilse caizdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, cariyesini azad eder; onun da bir çocuğu olur ve bu şahıs azad eyledikten sonra, o çocuğu iddia ederse; bu çocuk, adama ilzam olunur. Kadına ise, iddet gerekir. Muhıyt'te de böyledir.
Küçük bir köleye, iki, adam ortak bulunur ve bü ortaklardan birisi, onu azad ettikten sonra, diğeri, "onun kendisinin oğlu olduğunu iddia ederse; bu davası, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre sahih olur.
Bu durumda o adam anasına da, çocuğuna da efendi olur.
Eğer, iddia eden şahıs, onu azad ettiğini söylüyor ve onun mülkünde doğmamış ise, bu böyledir.
Eğer, evlâdı, olduğunu ve çocuğunun kendi mülkünde, rahme düştüğünü iddia ediyorsa, azad edilen için, yarı vela vardır. Müddeî için velâ olmaz,
İmâmeyn'e göre ise köle tam azad olmuş olur.
Diğeri ise, çocuğun nesebini hür olarak iddia eder. Ancak, bu durumda nesep belirli olmaz.
İddiası diğerinin nesep iddiasında bulunması halinde istihsanen sahih olur.
Fakat, o çocuğu, azad eden iddia ederse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre, bu iddiası sahih olmaz. Ancak, diğeri de, böyle olduğunu ikrar ederse, o zaman, onun iddiası sahih olur.
İmâmeyn'e göre ise, istihsanen, o şahsın iddiası sahih olur.
Eğer çocuk büyük olur ve böylece ikrar ederse; bu durumda, onun nesebi iddia edenden sabit olur.
Eğer, bu çocuk inkar ederse, azad edenin iddiası sahih olmaz; diğerinin iddiası sahih olur.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.AO'nin kavlidir.
İmâmeyiTin kavli ise: "Bunlardan her birinin iddiası, ancak, diğerinin tasdiki ile sahih olur. Zemyre'de de böyledir.
Şayet, bu durumda iki çocuk olsaydı ve onlardan birisi azad edilmiş bulunsaydı, diğerinin nesebini iddia etmesi halinde, ikisinin de nesebi sahih olurdu. Ve ıtk (- azad etme) batıl olurdu. Tatarhâniyye'de de böyledir.
8 İbnü Semâa, Nevâdiri'nde şöyle buyurmuştur:
Bir adamın azad ettiği bir cariye, biriyle nikahlandıktan sonra, altı ay dolmadan bir çocuk doğurursa, bu çocuğu da kocası ve efendisi iddia ettiklerinde, hangisi diğerini tasdik ederse, bu çocuk onun oğlu olur.
Eğer koca tasdik eder de, nikahın fasid veya cimanın şüpheli olduğunu iddia ederse; çocuk ona ilzam olunur.
Keza, efendinin iddiası olmaz ve cariye tasdik etmezse,, bu durumda da çocuk kocaya ilzam olunur. Muhıyt'te de böyledir.
Kocası kaybolan bir kadın, birine nikahlanıp.; ondan bir de çocuk doğurduktan sonra, önceki kocası sağ olarak gelirse, bu çocuk, nasıl olursa olsun önceki kocanın olur.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin görüşü budur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Eğer kadın, ikinci nikahdan itibaren, altı ay geçmeden doğum yapmışsa; çocuk önceki kocanındır. Altı ay geçtikten sonra doğurmuşsa, bu durumda o çocuk, ikinci kocanındır." buyurmuştur.
imâm Muhammed.(R.A.)'e göre, eğer ikinci kocanın cimasından itibaren, iki sene geçmeden doğum yapmışsa; bu çocuk birinci kocanındır.
Eğer iki sene geçtikten sonra doğum yapmışsa, o zaman, çocuk ikinci kocanın olur. Kâfî'de de böyledir.
Ebû'I-Leys: İmâm Muhammed (R.A.)'den rivayet olunan söz, en esahh olanıdır. Biz onu alırız." buyurmuştur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Ebû ismet Sa'ıyd bin Muâz'ın İsmail bin Hammad'dan, O'nun da Abdü'I-Kerim el-Cürcânî'den, O'nun da İmâm-i A zam Ebû Hanîfe (R.A.)'den rivayet ettiğine göre, İmanı, bu kavlinden rücû' ederek; "çocuklar, ikinci adamın olur." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam on yaşında ve bakire olan nikahlısından ayrı düşer ve bu kadın bir başkasiyle evlenir; çocukları da olursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu çocuklar, önceki kocanın olur. Böylece ikirici kocanın, onlara zekat vermesi ve onların, bu adam hakkında şehadetleri caiz olur." buyurmuştur.
Abdü'I-Kerim Cürcâni ise: "İmâm, bu sözünden döndü. Ve "çocuklar, ikinci kocanın olur." buyurdu." demiştir.
Fetva da bunun üzerinedir. Vâkıâtü'l-Hüsamiyye'de de böyledir.
Bu durumda, bi'l-icma, kadın, önceki kocasına döndürülür. Zehıyre'de de böyledir.
Kadın, esir edilip harb ehli biriyle evlenir; ondan da çocukları olursa, işte bu durum ihtilaflıdır. Mebsût'ta da böyledir.
Bu ihtilaf üzere: "Kadın boşandığını iddia ederek, "iddetini bekledikten sonra nikahlandığım" söyler, önceki kocası da bunu inkar ederse; bu durumda, kocanın sözü geçerli olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Mecmu u'n-Nevâzü'de şöyle zikredilmiştir: Necmü'd-dîn en-Nesefî'den soruldu:
Bir adam babasının nikahlaması üzerine, küçük bir kızla evlendikten sonra, baba ölür; koca da kaybolur ve-o kız da büyür; başka birisi de, o kızı nikahladıktan sonra kaybolan şahıs çıkıp gelir ve onun nikahlısı olduğunu iddia eder; kız bunu inkar eder ve adamın da beyyinesi olmazsa; bu durumda hakim, ona hüküm vermez; ikinci kocaya hükmeder.
Bu kadının, ikinci kocasından bir kızı; önceki kocanın da, başka bir kadından bir oğlu olsa; bu oğlanla, o kızın aralarında nikah caiz olur mu?
—Eğer küçük iken olursa, bu, babası olma ihtimali olduğu ve "kızın anasının, karısı olma" ve "kızın da döşeğinde doğma kızı olma" ihtimali olduğu için, caiz olmaz.
Fakat oğlan büyürse, kendisi o kızı nikah edebilir.
Uygun olan nikahın caiz olmasıdır. Çünkü oğlanın ikrarı, başkasına karşı geçerli olmaz. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, başka bir şahsın karısını nikahlayıp, bu kadın bir çocuk doğurduğunda, bu kocalardan birisi, iddia ederek: "Bir aydır, benim nikahımın altındadır," der; diğeri de "bir senedir, benim nikahımın altındadır." diye iddia ederse; bu durumda, "bir senedir, benim nikahımın altındadır." diyenin sözü geçerli olur. Zehıyre'de de böyledir.
Hasta bir adam: "Bu çocuk, şu iki cariyenin birinden, benim oğlumdur." dedikten sonra ölürse, İmâm Muhammed (R.A.); "O çocuk, adamın malının tamamında azad edilmiştir. Bu cariyelerin her birinin kıymetinin yarısı ise, adamın malının sülüsünden (= üçte birinden) azad edilmiş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, ikrar ederek: "Bu çocuk, şu cariyemden, benim oğlumdur." dedikten sonra Ölür; kardeşleri de —beyyine ikame ederek, babalarının, o cariyeyi nikahladığını ve bunu da doğumdan üç sene önce yaptığını'' iddia ederler; cariye ise, bunu inkar ederse; çocuğun kardeşlerinin beyyineleri kabul edilmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bu durumda çocuk ve cariye iddia ederlerse, beyyineleri kabul edilir. Çünkü bu beyyineler, hakkı tesbit ederler. O hak da, nikahın ölen zat üzerine oluşudur.
Bu durumda çocuk, azad edilmiş sayılır. Cariye de ölen şahsın ümm-ü veledi olmuş olur.
Bundan sonra, eğer ikrar, hali sıhhatmda efendiden olursa, azad malının tamamından geçerli olur.
Eğer, efendinin ikrarı, hastalık vaktinde olursa; azadda malının üçte birine itibar olunur:
Keza, çocuk iddia ederse, beyyinesi kabul edilir.
Bu durumda cevap çocukla annesinin iddiası halindeki cevabın aynıdır. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet anne, nikahı veya çocuğu iddia ederse; beyyinesi ve nikahı kabul olunur. Çünkü o, isbat olur. Aslında nesep, çocuğun hakkıdır. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer köle hali hazırda gaip olur; varisler de beyyine ikame ederlerse; bu beyyinenin hükmü, köle gelene kadar bekletilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bîr adamın karısı çocuk doğurur ve kadın "onun, kocasından olduğunu" iddia eder; kocası da bunu inkar ederse; bu durumda kocaya karşı, onun oğlunun veya kardeşinin "onun, kendi oğlu olduğunu ikrar ettiğine" şahitlik yapmaları halinde, bu şehadetleri kabul edilir. Zehıyre'de de böyledir.
Şayet kocanın ikrarda bulunduğu hususunda, kadının babası şahitlik yapar veya onu inkar ederse; onun şehadeti kabul edilmez. Bu durumda kadın, ister ikrar etsin; isterse inkar etsin farketmez.
Keza, kocanın babası şahitlik yapar veya inkar ederse; bu şehadeti de kabul edilmez. Bu durumda da ister koca, iddia etsin; isterse inkar eylesin fark etmez. Muhıyt'te de böyledir.
En doğrusunu, bütün noksan sıfatlardan uzak ve kamil sıfatlarla muttasif olan yüce Allah bilir.[59]
15- İSTİHKAK DA'VÂLARI
Bir müşteri, satıcıya karşı; "satın alman şeyi" iddia eder ve satıcıya, "satın aldığı şeyin parası için" müracaat etmeyi murad ederse, bu durumda elbette, iddiasının sebebini beyan etmesi ve haklılığını açıklaması gerekir.
Bundan sonra, istihkak (ona hak sahibi oluş) sebebini beyan edip onu tashih eder ve satıcı da "ona sattığım" inkar ederse; bu durumda müşteri satıcıya karşı beyyine ibraz etmesi halinde— parasını almak için rücu hakkı vardır.
Bazı alimlere göre; müşterinin, bu beyyineyi dinlemek için hazır bulunması şart değildir.
Zahîrii'd-dîn el-Mürğînânî bununla fetva vermiştir.
Bu durumda, iddiacının, parçasını, sıfatını ve parasının miktarını söylemesi yeterlidir.
Müşterinin beyyihesi kabul edilince; —hakimin hükmüyle— parası için, satıcıya müracaat eder.
Bu durumda satıcı da onun olur.
Şayet satıcı, müşteriye sattığının parasını ibra veya bağış yapar; sonra da müşterinin elinde iken, satılan bu şeye, müşteri müstehlik ( = hak sahibi) olursa, bu durumda satıcıya hiç bir şey için müracaat edemez..
Keza satılan şeyin, bir kısmı kalmışsa; bu şahıslardan bazısı diğer bazısına müracaat edemez. FusûIü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Müşterinin elinde iken, satılan şeye, bir hak sahibi çıkar ve müşteri henüz parasını vermemiş veya bir kısmını vermiş bulunursa, birinci durumda paranın verilmesi cebredilir. İkinci durumda ise, kalan paranın verilmesi cebredilir. Çünkü, hakimin müstehıkkm beyyinesiyle hükmetmemesi ihtimali veya müstehıkkm satışa izin vermesi ihtimali mevcuttur. Muhıyt'te de böyledir.
Müşteri, satıcıya müracaat etmeyi murad eder; satıcı da, parasını vermeye söz verir ve eğer, yazılmadan Önce hakkı doğrularsa; parayı ödemesi cebredilir.
Eğer hakkı doğrulamaz; önce va'd eder de, sonra va'dmdan dönerse, bu durumda cebredilmez. Hulâsa'da da böyledir.
Müşteri satıcıya müracaat ettiğinde satıcı, onunla az bir şey karşılığında anlaşma yaparsa; bu durumda satıcı kendisine satan şahsa müracaat ederek, parasının tamamını alır. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahıstan, bir köle karşılığında, bir ev satın alır, karşılıklı teslim-tesellüm yapıldıktan sonra da, bu evin yarısına bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda evi satın alan şahıs muhayyerdir: İsterse, evin yarısını, kölenin yarısı karşılığında ahr; isterse, terk eder.
Bu durumda, köleyi satın alan şahsa muhayyerlik yoktur.
Buna göre, evin değil de, kölenin yarısına bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda da evi satın alan şahsa muhayyerlik yoktur.
Eğer, hem evin, hem de kölenin yarısına hak sahibi çıkarsa; kitap da bu müşterilerden her birinin muhayyer olacağı ister alıp; isterse terk edebilecekleri zikredilmemiştir.
Bazı alimler ise: "Her birisi, muhayyerdir: Dilerse dörtte biri karşılığında dörtte birini alırlar; dilerlerse, terk ederler." demişler; bazı alimler de: "Dilerlerse, yarısıyla yarısını alırlar; dilerlerse, terk ederler." demişlerdir.
Şayet, onlardan birisi muhayyer olur ve hak sahibi de, kölenin yarısına izin verir veya müşteriye o kölenin yansını hîbe veya sadaka olarak verirse; bu durumda kölenin müşterisinin muhayyerliği batıl olur. Evin müşterisinin muhayyerliği ise baki kalır. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, başka bir şahıstan, satın aldığı bir köleyi başka birisine sattıktan sonra, onu önceki müşteri geri satm alır ve köle onun yanında iken, ona bir hak sahibi gelirse, önceki şahıs kendine satan satıcıya müracaat eder ve parasını ondan alır.
Keza, Şemsü'l-İslâm Mahmud el-Evzecendî, Fetvalarında şöyle buyurmuştur:
Bu cevap, rivayetlerin en doğru olanıdır."
Bazı alimler de: "Gerçekten mülk, hak sahibine hükmedilince, bütün alım-satımlar feshedilmiş olur." buyurmuşlardır.
Zahirü'r-rivayede ise, hâk sahibine hükmedilse bile alım-satımiar fesholmazlar.
Bu durumda birinci müşterinin alımı da satımı da baki kalır. Ve en son satın alan şahıs, kendine satan şahsa müracaat ederek, parasını alır. O da kendine satan şahsa müracaat ederek parasını- alır. FüsûlüM- Imâ-diyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerinden bir ev satın alıp, onu teslim alır; bu ev elinde iken de, ona bir hak sahibi çıkar ve bu hak sahibi, müşteriye: "Satıcıdan paranı al, bana ver." der ve sonra da, bu müstehık, müşteriden aldığını ona geri vermek isterse; bunu yapmaya hakkı var mıdır?
Bu hususta, "bir rivayete nazaran, hakkı yoktur. Ve, hakimin mülkü hak sahibine hükmetmesiyle, alım-satımlar feshedilmiş olur." denilmiştir.
Zahirü'r-rivayeye göre böylece istirdat eder. Şayet müşteri, satıcıya müracaat edip parasını ister; hak sahibi de, müşteriye: "Parasını benden al." der; sonra da onu geri vermek isterse; bunu yapmaya hakkı olmaz.
Rivayetlerin ittifakı budur. Zehıyre'de de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.), Ziyâdât kitabında şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğerinden bir köle satın alıp onu da teslim alır; bir başkası da müşteriye, "onun, köleye verdiğini" öder ve müşteri de bu köleyi bir başkasına satar ve ona teslim eder, o müşteri de, bir başkasına satıp ona teslim eder; sonra da, o köleye bir hak sahibi çıkar ve beyyine ibraz ederek, bu kölenin, kendine ait olduğunu" isbat eder; hakirn de böylece hükmederse; bu hüküm, son müşteriye karşı ve bütün satıcılara karşı verilmiş olur.
Şayet son müşteri ve satıcılardan birisi, hak sahibine karşı beyyine ibraz ederek, "Onun mutlak mülkleri olduğunu" iddia ederlerse; bu durumda beyyineleri kabul edilmez.
Bu durumda her müşteri,— beyyineye ihtiyaç kalmadan — kendisine satan şahsa müracaat ederek parasını alır.
Fakat, her müşteri, —ancak— kendine satan şahsa müracaat edebilir. Ortanca müşteri, kendisinden sonraki müşteriden önce, müracaat yapamaz. Önceki müşteri de, ortanca müşteri müracaat etmeden, müracaat edemez.
Keza, birinci müşteri, kendisine tazminatta bulunan şahıs kendisine müracaat etmedikçe, satıcıya müracaat edemez.
Bu durumda her müşteri satıcıya müracaat edebilmek için beyyine ikame etmeye muhtaç mıdır?
Duruma bakılır: Eğer hakim rücûyu bilmiyor ise (Meselâ: Rücû başka bir hakimin yanında yapılmışsa) o zaman, beyyine ibrazına ihtiyaç vardır.
Şayet hakim rücûu biliyorsa, (Meselâ: Rücû aynı. hakimin yanında yapılmışsa) o zaman beyyine ikamesine ihtiyaç yoktur.
Eğer, bu köleye bir hak sahibi çıkmaz, fakat köle, ikinci müşteriye karşı, "aslen hür olduğunu" belgeler, hakim de böylece hükmederse; bu durumda her müşteri, satıcısına müracaat ederek, parasını ondan alır. Önceki müşteri ise, kefile müracaat eder.
Şayet köle, aslen hür olduğunu isbat edemez, fakat "filanın kölesi olup da, onun kendisini bir sene önce azad eylediğini" belgeler, hakim de buna göre hükmeder ve azad tarihi de, satım tarihinden önce olursa; bu durumda da bütün müşteriler, satıcılarına müracaat ederek, verdikleri paralarını geri alırlar.
Şayet tarih bilinmez köle hür olduğunu veya azad edildiğini" isbat eder; hakim de buna göre hükmederse, yine her müşteri satıcısına müracaat eder. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) Ziyâdât kitabında şöyle buyurmuştur: Bir adam, diğerinden bir cariye satın alıp, onu teslim aldıktan sonra
da, —belgesiyle birlikte— bir hak sahibi gelirse, bu müşteri, satıcıya müracaat ederek, verdiği parasını geri alır. Zehıyre'de de böyledir.
Eğer müşteri, hak sahibini ikrar eder veya kendine yemin verilince, yemin etmekten kaçınır ve hakim de, hak sahibine hükmeder; sonra da müşteri, satıcıya müracaat etmek isterse; bunu yapmaya da hakkı yoktur.
Şayet, satıcının "hak sahibine ait olduğuna dair" ikrarını belgelerse; o zaman satıcıya müracaat eder. Eğer, bu hususta beyyinesi yoksa, hak sahibinin ikrarı hususunda, ona yemin verir. Hulâsa'da da böyledir.
Eğer yemin etmezse, bu durumda satıcı, müşterinin parasını geri verir. Zehıyre'de de böyledir.
Satıcının ikrar veya yemininden sonra, müşteri: "Ben, cariyenin hak sahibine ait olduğunu isbat ederim." der ve satıcıya parasını almak için müracaat ederse; beyyinesi kabul edilmez. Bu durumda, bu cariyeye de kimse sahiplik yapamaz.
Fakat cariye, "aslen hür .olduğunu" iddia eder; müşteri de bunu . ikrar eder veya yeminden kaçınır; hakim de o cariyenin hür olduğuna hükmederse; bu durumda müşteri, parasını almak için satıcıya müracaat edemez.
Şayet satıcı huzurda bulunup, müşterinin dediğini inkar eder; müşteri de: "Ben, satıcıya karşı cariyenin aslen hür olduğunu beyyine ile isbat ederim." derse, bu durumda, onun beyyinesi kabul edilir.
Eğer hak sahibi, müşteriye karşı iddia ederek: "onun, kendi cariyesi olduğunu ve onu azad eylediğini veya müdebbere yahut ümm-ü veled eylediğini iddia edder; müşteri de bunu ikrar ederse; ,bu durumda müşteri satıcıya müracaat edemez.
Eğer müşteri satıcıya karşı beyyine ikame eder ve böyle olduğunu söylerse, satıcıya müracaat ederek parasını alır.
O zaman, duruma bakılır: Eğer "mutlak azad olduğunu ve azad1 olduğu tarihinde satın alış tarihinden önce olduğunu" belgelerse; bu belgesi kabul edilir ve parasını alır. Fakat, bu tarih sonra ise, beyyinesi kabul edilmez. Zehıyre'de de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.), Ziyâöât kitabında şöyle buyurmuştur: Abdullah isimli bir şahsın elinde bir cariye bulunduğunda, İbrahim
isimli şahıs Muhammed isimli şahsa: "Ey Muhammed Abdullah'ın elinde bulunan cariye, benim cariyemdi. Onu, sana, bin dirheme satmış ve teslim eylemiştim. Sen de onun parasını vermemiştin. Ancak, Abdullah galebe çalıp, senin elinden, onu zoraki almış.'' der; Muhammed'de, bunu böylece kabul ettiği halde, Abdullah bunu inkar ederek: "Bu cariye, benim cariyemdir." derse; bu durumda cariye hakkında Abdullah'ın sözü geçerli olur.
Cariyenin parasını, Muhammed'in İbrahime verilmesine hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet, bu cariye Abdullah'ın elinde iken, ona bir hak sahibi çıkarsa, o zaman, Muhammed İbrahim'e bir şey almak için müracaat edemez.
Şayet Muhammed, hak sahibine karşı, beyyine ibraz ederek, "bu cariyeyi, İbrahim'den satın aldığını" iddia eder ve ona malik ve teslim aldığını söylerse; bu durumda, cariye ona hükmedilir.
Eğer hak sahibi, doğanın beyyinesini Muhammed'e iade ederse, o zaman, onu Muhammed'e hükmeder ve Muhammed, İbrahim'e parasını almak için müracaat eder ve alır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer bu cariyeye, bir hak sahibi çıkar; fakat bu cariye Abdullah'a karşı, beyyine ikame ederek, "aslen hür olduğunu" iddia eyler; hakim de onun hürriyetine hükmederse; bu durumda Muhammed, parası için, İbrahim'e müracaat eder. Keza, eğer bu cariye Abdullah'a karşı beyyine ibraz ederek, "Kendisinin, azad edilmiş veya müdebbere edilmiş yahut ümm-ü veled olduğunu" iddia eder; hakim de öylece hükmederse; bu durumda da Muhammed, İbrahim'e parası için müracaat eder. Bu cariyenin azad edildiğini veya müdebbere edildiğini yahut ümm-ü veled olduğunu iddia eylediği ve iddianamesinin de tarihsiz olduğu zaman böyledir.
İddianame tarihli ise, (Şöyleki: Cariye beyyine ibraz ederek, "gerçekten, Abdullah'ın kendisine bir seneden beri malik olup azad eylediğini veya müdebbere yahut ümm-ü veled eylediğini beyyineler; hakim de ona göre hükmederse,) İbrahim ile Muhammed arasındaki akid tarihine bakılır.
Şayet o tarih, iki senelik ise, Muhammed, İbrahim'e müracaatta bulunamaz. Şayet bu cariye, Abdullah'a karşı beyyine ibraz ederek, "onun, kendisini mükatebe eylediğini" söyler; hakim de böylece hükmederse; bu durumda Muhammed, İbrahim'e, para için müracaat edemez.
Ancak cariye, kitabet bedelini öderse, o takdirde azad edilmiş olur.
Ve bu durumda Muhammed, İbrahim'e müracaat ederek parasını alır. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer Abdullah, ikrar ederek "O cariyeyi, Muhammed'den yüz dinara satın aldığını ve onu teslim alıp, parasını da nakden ödediğini" söyler; Muhammed de, onu tasdik eder; sonra da, bu cariye, Abduüh'ın elinde iken, ona bir hak sahibi çıkarsa, o zaman Abdullah parası için Muhammed'e, Muhammed de, parası için, İbrahim'e müracaat eder.
Eğer cariye Abdullah'ın elinde iken, hak sahibi çıkarsa, bu durumda Abdullah, parası için Muhammed'e müracaat eder fakat Muhammed parası için, İbrahim'e müracaat edemez.
Keza Abdullah, "bu cariyeyi, Muhammed'den satın aldığını" ikrar eder; Muhammed de, hazırda bulunmaz veya hazırda bulunur da Abdullah'ı doğrulamaz ve aynı zamanda da yalanlamaz; cariye Abdullah'in elinde iken, ona bir hak sahibi çıkar; o sonra da Muhammed, onu tasdik ederse; eğer Muhammed, "İbrahim'e karşı beyyine ikame eder ve Abdullah'ın cariyeyi kendisinden satın aldığını ve parası için de İbrahim'e müracaat eylediğini" söylerse; beyyinesi kabul edilir.
Keza, Muhammed beyyine ibraz ederek, "Abdullah'ın ondan satın aldığım" iddia eder ve bunu da, o cariyeye hak sahibi çıkmadan yaparsa; beyyinesi kabul edilir ye Muhammed, parası için İbrahim'e müracaat eder. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, bin dirheme bir cariye satın alıp, parasını da nakden ödediği halde, bu cariyeyi teslim almaz ve bir adam, —beyyinesiyle— "onun kendi cariyesi olduğunu" söyler; müşteri de, satıcı da hazır bulunurlar ve hakim, bu cariyeyi hak sahibine hükmeder; sonra da satıcı veya müşteri "gerçekten satıcının, bu cariyeyi müşteri satın almadan önce, hak sahibinden satın almış olduğunu" iddia edip buna dair de beyyine ibraz ederse; bu beyyinesi kabul edilir.
Şayet müşteri, hakime, —bu cariyeye, bir hak sahibi çıktıktan sonra—: "Satıcıya söyleyiniz de, satılanı bana teslim eylesin. Aksi takdirde, aramızdaki alım-satımı bozunuz." derse; bu durumda hakim, satışıbozar.
Müşteri de, parası için satıcıya müracaat eder.
Şayet hakim, alıcı ile satıcı arasındaki satışı fesheder ve sonra da satıcı, —beyyine bularak— "hak sahibinden, bu cariyeyi satın aldığını" söylerse; bu satış, zahiren de, batınen de fesholur.
Bunlardan hiç birinin satışa izin verme hakkı yoktur.
Şayet, müşteri satıcıdan, bu cariyeyi teslim aldıktan sonra, o müşterinin elinde iken bir hak sahibi çıkar ve onun elinden, o cariyeyi alırsa; bu durumda müşteri, satıcıya müracaat ederek, parasını ondan alır. Sonra, bu satıcı, "hak sahibinden, bu cariyeyi satın aldığına dair" beyyine bulup, bu beyyineyi hak sahibine ibraz eder ve bu cariye satıcıya hükmedilir; satıcı ise, onu müşteriye ilzam ederse; İmâmeyn'e göre, onun bunu yapmaya hakkı vardır.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasına göre ise buna hakkı yoktur. Ve bu alış-veriş de geçerli olmaz.
Bu, hakimin, müşterinin parasını satıcıya karşı hükmeylediği zaman böyledir.
Bundan sonra, satıcı beyyine ikame ederek, "hak sahibinin, bu cariyeyi kendisine müşterinin parası hükmedilmeden önce satıldığım" söylerse; bu durumda cariye, müşteriye döndürülür.
Eğer, hakim satıcıya karşı parayı hükmettikten sonra, satıcı beyyine ibraz ederse, hilaf yukarıda geçtiği gibidir.
Şayet bu müşteri, bu cariyeyi almak ister; satıcı ise, vermek istemezse, o cebredilmez.
Eğer satıcı ona ilzam ederse, bunu yapmaya hakkı vardır.
Şayet müşteri ile satıcı davalaşmaz; fakat müşteri satıcıdan parasını isterse; satıcı, ona parasını verir veya ahm-satımın feshini kabul eder.
Sonra satıcı, —beyyinesiyle— "hak sahibinden, bu cariyeyi satın aldığını" iddia eder ve cariye ona hükmedilirse; cariyenin sahibi, ikisine de ilzam edemez.
Eğer satıcı, bu hakka dair beyyine ibraz edemez, fakat "yanında doğum yaptığını" belgelerse; bu takdirde beyyinesi müsavî olur. Hulâsada da böyledir.
Bir adamın satın aldığı bir cariye doğum yapar veya satın aldığı bir ağaç, meyve verir, meyvesi de üzerinde olur; bir adam da —beyyinesiyle— o ağaca sahip çıkar; veya çocuk müşterinin yanında olursa, bu durumlarda çocuk ve meyve, cariye ve ağaca tabi olurlar.
Bunun için çocuk ve meyve hakkında hüküm şart mıdır?
Bu hususta ihtilaf vardır: Eğer cariye müşteriden doğum yaparsa, bu çocuk, davalaşma günü, kıymet bakımından hürdür ve satıcıya müracaat eder. Eğer çocuk ölürse, müşteriye bir şey icap eylemez. Eğer, onu öldürürse, ondan —onun kıymeti olarak— onbin dirhem alınır. Eğer ölür de, çok mal bırakırsa; bunun tamamı müşterinin olur. Ve satıcıya bir şey borçlanmaz. Cariyenin mehri de müşteriye aittir.
Şayet, bu cariye bir kazançta bulunur veya ona bir şey bağış yapılırsa, kazancı ile birlikte onu hak sahibi alır. Müşteri ise, satıcıya, ancak verdiği parayı almak için müracaat eder. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, diğerinden satın aldığı bir bağ veya bir hurmalığı teslim aldıktan sonra, o yere bir hak sahibi çıkarsa; bu durumda müşteri ağaçları da satıcıya geri verir ve verdiği parayı tamamen geri alır. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, eğeri ile birlikte bir at satın aldığında, onlara bir hak sahibi çıkarsa; verdiği paraların tamamını, müşteri, satıcıdan geri alır.
Eğer, ata eğersiz olarak sahip çıkarsa, bu durumda atın parasını geri alır.
Eğerin sahibi hazır da iken, müşteri, satıcıdan parasının tamamını isterse, onun, kabul etmeme hakkı vardır. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, satın aldığı bir yeri eker ve oraya ağaç diker; ağaçlar büyüdükten sonra da, o yere bir hak sahibi çıkar ve müşteriye: "Ağaçlarını sök." derse; eğer ağaçların sökümü o yere zarar verecekse, bu yerin sahibine: "İstersen ağaçların kıymetini öde, ağaçlar senin olsun. İstersen, emreyle ağaçlar sökülsün ve yerin zararı ödensin." denir.
Şayet ağaçların sökülmesini emrederse; müşteri, ağaçları söker ve satıcıya yerin bedeli için müracaat eder. Ağaçların kıymeti için müracaat edemez. Ve satıcı, yerin zararını da ödemez.
Eğer hak sahibi, ağaçların kıymetini müşteriye vermek isterse; bu ağaçlar kalır; yer sahibi kıymetini verir.
Bu durumda da, müşteri, satıcıya müracaat ederek, yerin parasını alır. Yine ağaçların kıymetini isteyemez.
Yer sahibi satıcıya da, müşteriye de yerin noksanı için baş vuramaz.
Bunların tamamı İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavilleridir.
Eğer, hak sahibi o yere, ağaçlar meyve verene kadar sahip çıkmaz ve ağaçlar meyve verip olgunlaşınca veya meyveler olgunlaşmadan sahip çıkar ve "müşteriden, ağaçlarını sökmesini" isterse, bunu yapmaya hakkı vardır. Eğer, o yeri satan huzurda ise, müşteri dikili ağaçların kıymeti için de satıcıya müracaat eder ve o*a£açları, satıcıya teslim eder.
Müşteri veya satıcı; hak sahibi isteyince, —ağaçların meyvesi, ister olgun, isterse ham bulunsun,— bu ağaçları sökmeye cebr olunurlar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Satıcı, parası için, bir adamı müşteriye havale edip, müşteri de satın aldığının bedelini o havale edilen şahsa ödedikten sonra, satılan o eve, —müşterinin elinde iken— bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda müşteri, kime müracaat edecek?
Mecmûu'n-Nevâzil'de, Şeyhu'l-İmânı Şeyhu'l-İslâm es-Sağdı şöyle buyurmuştur:
Bu durumda müşteri, satıcıya müracaat ederek, parasını ondan alır.
Eğer satıcıya galebe çalmazsa, havale olunan şahsa müracaat edebilir mi?
—Hayır edemez.
Cami kitabında şöyle denilmiştir:
Bu durumda, müşteri muhayyerdir: Dilerse havale olunan şahsa müracaat eder; dilerse, ona emredene müracaat eder.
Eğer vekilden (yani havale olunandan) bir şey satın alır; müşterinin elinde iken de, ona bir hak sahibi çıkarsa, o zaman müşteri, vekile müracaat eder.
Eğer müşteri, satın alınan şeyin parasını vekile vermişse, bu böyledir.
Eğer, vekil yapan şahsa vermişse vekile: "Müvekkilden al ve müşteriye ver. denilir. Zehıyre'de de böyledir.
Mecmûu'n-Nevâzirde şöyle denilmiştir:
Bir cariye hakkında, iki kişi arasında, bir alım-satim cereyan ettikten sonra, bu cariyeye bir hak sahibi çıkar; müşteri de, satıcıdan parasını isteyip alır; bundan sonra da, hak sahibinin haklı olmadığı meydana çıkarsa; imamların fetvalarında: "Satıcı, cariyeyi hak sahibinden geri alır. Bu durumda o hak sahibi, cariyenin geri verilmesini isteyemez." denilmiştir. Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam, diğerinden belirli bir bedelle, kağıt satın alıp karşılık olarak da> belirli bir eşek verir ve o kağıdın bedeli, yetmiş dirhem, eşeğin bedeli de kırk dirhem olur ve bu kağıda da bir hak sahibi çıkarsa; bu durumda müşteri, satıcıya yetmiş dirhem almak için müracaat eder. Fü-sûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerinden bir cariye satın alıp, onu teslim aldıktan sonra da, bir adam gelerek bu cariyeyi iddia eder; müşteri de onu kabul eder; satıcı da müşteriyi doğrulayarak: "Gerçekten bu cariyenin iddia eden şahsın olduğunu söyler ve müşteri, parası için satıcıya baş vurmak istediğinde de, satıcı, müşteriye: "Bu, iddia edenindir. Çünkü, onu, sen ona bağışladın." derse, onun sözü kabul edilir..
Bu durumda müşteri, satıcıya başvuramaz. Zehıyre'de de böyledir.
Eğer, bu cariye müşterinin elinde iken, iki adil şahidin şehadetiyle, bir hak sahibi gelirse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A^: "Ben, iki şahidin durumunu araştırırım. Eğer, onlar adil iseler; müşteri, üzerine şahitlik yapılan şeyin bedeli için, satıcısına müracaat ederek parasını alır.
Eğer şahitler adil değilseler, üzerine şahitlik yapılan şey için, şahitlerin adaletli olmasına hükmedilir. Ve bu takdirde müşteri, satıcıya müracaat edemez. Bu, ikrar menzilindedir.'' buyurmuştur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
İmâm Muhammed (R. A.) Camii Kebîr'de şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğerinden, bin dirheme bir köle satın alır; satıcı da, müşterinin isteğiyle bir kefil edinir ve bu kefil, parayı satıcıya ödedikten sonra kaybolur ve müşterinin yanında bulunan köleye, bir hak sahibi çıkar veya bu köle, hür yahut müdebbere veya mükâtebe olur veya cariye ise, ümm-ü veled olur ve müşteri, parası için, satıcıya müracaat etmek isterse; İmâm şöyle buyurmuştur. Duruma bakılır: Eğer kefil satıcıya verdiği para için, müşteriye müracaat ederse; müşteri de satıcıya müracaateder.
Eğer kefil müracaat etmezse, —satıcıya verdiği nakit parasını almak için o takdirde, müşteri de satıcıya müracaat edemez.
Sonra da kefil gelirse; dilerse verdiği nakit için satıcıya müracaat eder; dilerse, müşteriye müracaat eder.
Şayet satıcıdan alırsa, bu durumda satıcı, müşteriye müracaat edemez.
Eğer müşteriden alırsa; müşteride satıcıya müracaat ederek ondan alır. Eğer müşteri, kefil geldikten sonra satıcıya tabi olmak isterse, bu kabul edilir.
Şayet bizim bu vasfeylediklerimiz sebeblerden hiç birisi kefalet bahsinde olmaz; fakat, teslim almadan önce köle Ölür; kefil de parasını nakden vermiş ve kendisi de kaybolmuş bulunursa, o zaman müşteri, parası için satıcıya müracaat eder. Kefil verdiği nakd için müşteriye müracaat etsin etmesin müsavidir.
Kölenin ölümü halinde kefil huzurda olursa, bu durumda kefil, parasını almak için, satıcıya müracaat edemez.
Şayet köle, ölmemiş ve âlım-satım her hangi bir sebeble, feshedilmiş olursa; o zaman; eğer fesh,_ teslim almadan önce, ayıbı sebebiyle geri vermeden dolayı ve hakimin hükmüyle olur veya teslim aldıktan sonra geri verme, yine hakimin hükmü ile olur yahut hükümsüz geri verilir veya red, görme muhayyerliği yahut şart muhayyerliği ile olursa, cevap, köle teslim alınmadan öldüğü halin cevabı gibidir.
Keza, eğer müşteri, başkasına emrederek, parayı, ona nakden verdirir; sonra da köle —teslim almadan önce, satıcının yanında— ölürse, bu durumda müşteri, parası için satıcıya müracaat eder.
Eğer, kefalet müşterinin emri olmaksızın olur; sonra da pazarlık bozulursa, bu durumda kefil, verdiği para için, satıcıya müracaat eder. Kefilin, müşteriye müracaat hakkı yoktur.
Eğer satıcı ile müşteri arasındaki pazarlık, herhangi bir sebebden dolayı bozulursa; (teslim almadan önce, kusuru sebebiyle hüküm olmadan geri vermek veya ikale gibi...) o takdirde, kefilin hiç bir halde satıcıya müracaat hakkı yoktur. Almak hakkı, müşteriye aittir. Ve alınan şey kefilin olur; müşterinin olmaz.
Şayet kefalet olmasa da müşteri adma, müşterinin emri olmadan, bir adam,' ödeme yapsa; cevap yine aynıdır.
Eğer, kefalet müşterinin emriyle olur; kefil de satıcı ile bedeli elli dinara anlaşma yaparlarsa; bu durumda kefil, müşteriye dinarlarla değil de, dirhemlerle müracaat eder.
Eğer, bu köleye, bir hak sahibi çıkar; kefilde hazırda olmaz; sonra da çıkar gelirse, o takdirde, satıcıya dinarları için başvurur. Ve bu. durumda kefilin, müşteriye-müracaat hakkı yoktur. Hak sahibinin aynı mecliste meydana çıkmasıyla, meclis dağıldıktan sonra meydana çıkması arasında bir fark yoktur.
Keza, şayet satıcı, kefile müşteri adına verdiği'dirhemleri, dinarlar mukabilinde sattıktan sonra, köleye bir hak sahibi çıkarsa, alım-satım batıl olur.
İmam Muhammed (R.A.) meclisten ayrıldıktan sonra alışverişle sulh arasındaki müsaviüği, murad etmiştir,
Fakat, aynı mecliste iken, hak sahibi çıkarsa, alış-veriş batıl olmaz. Ancak, bu durumda, sulh batıl olur. Hak sahibi çıkmadığı halde, köle —satıcının elinde olduğu halde— ölür; kefil de satıcıya, dirhemleri elli dinar karşılığında satar; onu da satıcı teslim alırsa; bu durumda müşterinin satıcıya, bin dihemi almak için müracaat hakkı vardır. Kefilin ise, satıcıya müracaat hakkı yoktur. Keza, kefil, satıcı ile elli dinara anlaşma yaparsa; bu durumda satıcı muhayyerdir:'Dilerse, kefilin elli dinarını dilerse, bin dirhemi geri verir. Bin dirhemi, muhayyer olmasa bile verir.
Eğer satıcı dirhemleri vermeyi seçmişse, bu durumda, müşteri muhayyerdir: Eğer dinarları vermeyi isterse; onu kefil alır ve bu durumda kefilin, müşteriye müracaat hakkı olmaz.
Şayet müşteri bir adama emrederek —kefaletsiz— "parayı ödemesini" ister; memur da, satıcıya elli dinar bedelle satarsa; bu caiz olur.
Keza me'mur, satıcı ile elli dinara sulh olduğunda, eğer kefil müşterinin emri olmaksızın parasına kefil olmuş; sonra da satıcıyla beraber bedeli elli dinara anlaşma yapmış veya bedeli .elli dinara satmış ve sonra da bu bedeli almadan köle ölmüş veya ona bir hak sahibi çıkmışsa, bu durumda müşterinin, satıcıya karşı bir yolu yoktur. Fakat, kefil satıcıya müracaat eder. Ve bu durumda satıcı, dirhemle dinar verme arasında muhayyer kalır. Satış hakkında ise, muhayyer olmaz.
Eğer köle ölürse satıcı muhayyer olur. İsterse, kefile karşı dinarları; isterse, dirhemleri geri verir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet bir adam, yeni dirhemlerle, katkıntıh dirhemlere kefil olursa, müşteriye yeni dirhemler için baş vurur.
Eğer bu dirhemlere hak sahibi çıkarsa, satıcı veya müşteri katkıntıh dirhemlere uyar.
Eğer katkıntıh dirhemlere kefil olduğu halde, yeni dirhemler vermişse, —ancak— katkıntıh dirhemler için müracaat eder.
Eğer, ona hak sahibi çıkarsa, satıcı veya müşteri katkıntıh dirhemlere uyar. Ve müşteri, satıcıya, yeni dirhemler için müracaat eder. Kftfi'de de böyledir.
Bir kimse (kefil), satın alma zamanında, —hak sahibi çıkması şaftına bağlayarak— bedeli, müşteri için öderse, bu caiz olur.
Bu bedeli, hak sahibi; —hakimin hükmü ile— müşteriden alır. Ve bu durumda müşteri, satıcıya bedel ödemesi icabettikten sonra, kefile müracaat edebilir.
Bu bedelin, satıcıya verilmesi —satışın feshi sebebiyle— ona müracaat edilmesi halinde— icabeder. Bu durumda hakim, bu şekilde hükmederek akdi bozar. Ve satıcıya bedelin verilmesi icabeder.
Bu durumda, müşteri için muhayyerlik hakkı vardır: Parasını, dilerse kefilden; dilerse satıcıdan alır.
Eğer kefilden almış ve bu kefalet de emirsiz olmuşsa, bu durumda satıcıya müracaat edemez. Fakat, hak sahibi, olmaktan ve hükümden sonra, o satıcıya avdet eder. Füsûlü'l-İmâdiyye'de de böyledir.
Şayet da'vacı, da'valıya bir şey verip, onun karşılığında, ondan bir ev alır; sonra da, bu eve davacı hak sahibi olursa, bu durumda veren şahıs, verdiği şeyi almak için müracaat edemez. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Şayet bunlar, dirhemler karşılığında dinarlarla anlaşma yaparlar ve karşılıklı teslim de alırlar; sonra da bunlar birbirlerinden ayrılmadan önce, bir hak sahibi çıkıp gelirse, o dinarlar için müracaat eder. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Taraflar, yarısını yüz dinara anlaşma yaptıktan sonra» bu bedele bir hak sahibi çıkarsa; bu durumda o, mislini almak için müracaat eder. Önceki borcun tamamı için müracaat edemez. Kerderî'nin Vecizİ'nde de böyledir.
Şayet taraflar, bir kürr buğday karşılığında dirhemler verilmesi hususunda akid yaparlarsa, bu caiz olur.
O bir kürr buğdayın bir sahibi olur veya onu alan, bu buğdayın bir kusurunu bularak, onu geri verirse; bu durumda o, asıl hakkı için müracaat eder. Bu da, onun, dirhemleri ödemekten kurtulmasıdir. Füsûlü'Hmâdiyye'de de böyledir.
En doğrusunu bilen, Allahu Teâlâ'dır.[60]
16- GARÛR'UN (- ALDATICI ŞAHSIN) İDDİASI
Bir adam, fasid veya caiz olan bir satm alışla bir cariye satın alır veya bu cariyeye, hibe yahut sadaka veya vasiyyet yoluyla sahib olur; cariye de o adamdan, çocuklar doğurur; sonra da, bu cariyeye bir hak sahibi çıkarsa; bu durumda o cariye de, çocukları da o hak sahibi olan bu adama hükmedilir.
Ancak çocukların sahibi, bunu belgeleyerek, "satın alış, hibe veya bunun benzerleri gibi bir şeyle olduğunu" tesbit ederse; bu durumda hakim, cariyeyi ve onun mehri ile çocukların kıymetini, hak sahibine hükmeder.
Bu durumda müşteri, bu cariyenin mehri için, onun sahibine veya satıcısına bağışlayıcısına yani hiç bir kimseye —bize göre— müracaat edemez.
Peki, bu durumda çocukların kıymeti için, müracaat edebilir mi?
Şira (= satın alma) bölümünde müracaat eder; bağış ve benzerleri bölümünde ise müracaat edemez. Muhıyt'te de böyledir.
Bu durumda çocukların dava günündeki kıymetleri nazar-ı itibara alınır.
Çocuklardan, davadan önce ölenler için, çocuk babası, kıymetinden hiç bir şey ödemez. Zehıyre'de de böyledir.
Garûr (= aldatıcı bir şahıs) bir cariye satın alır veya o cariyeye bağış, vasiyet, sadaka olma gibi sebeblerden biri ile sahib olur ve ondan dâ bir çocuğu doğar; sonra da —beyyinesiyle birlikte— o cariyeye, bir sahib. çıkarsa, bu mes'elelerde, o çocuk kıymeti karşılığında hürdür. Kâfî'de de böyledir.
Bir cariye, bir adama gelerek, "kendisinin hür olduğunu" haber verir; o adam da bunun üzerine o cariyeyi nikahlar ve bu cariye bir çocuk doğurduktan sonra, cariyenin efendisi —beyyine ibraziyle— "onun, kendi cariyesi olduğunu" söyler ve bu cariye efendiye hükmedilirse; bu durumda o çocuk da cariyenin efendisine hükmedilir.
Yalnız, kocası, bu cariyenin hür olduğunu beyyinelerse, buna binaen, çocuğun hürrüyeti hakikaten sabit olur.
Ve bu durumda o adam, garûrdur. Çocuk hürdür. Ona karşı, bir yol yoktur. Babasının onun kıymetini borç olarak vermesi gerekir. Bu durumda, hüküm verildiği zamandaki kıymetine itibar olunur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, o çocuğu hata ile öldürürse, babasına, onun kıymetini ödemesine hükmedilir.
Bu durumda baba, o kıymeti diyet olarak alır. Ve çocuğun öldürüldüğü gündeki kıymetin babaya ödenmesine hükmedilir.
Eğer baba, diyet olarak bir şey almamış ise; ona, çocuğun kıymetinin verilmesine hükmedilmez.
Eğer diyet almış ise, kıymeti aleyhine hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet o çocuğun bir çocuğu olursa, bu durumda babası ile beraber onun mirası ve diyeti muhafaza ediür ve o cariyenin kıymeti düşük değeri ile— diyetinden çıkarılıp, babaya verilir. Havî'de de böyledir.
Eğer o çocuğu baba öldürmüş olursa, onun kıymetini borçlanır. Hidâye'de de böyledir.
Eğer çocuğun babası, borçlu olarak ölürse, bu durumda hak sahibi alacaklılar için numune-i imtisal (~ örnek misal) olur. Cariyenin efendisi vela olamaz.
Bize göre çocuk sahibi, elbette çocuğun kıymetini hak sahibine öder.
Eğer hak sahibi, çocuğa rahm sahibi ise, bu çocuk karabeti ( = yakınlığı, akrabalığı) sebebiyle, hak sahibi cihetinden hür olmadığı için çocuk sahibi tazminatta bulunmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet babanın, "onu hür olarak nikahladığına" beyyinesi olmazsa, bu durumda hak sahibine, onu bilip bilmediği hususunda yemin verir.
Bir kimse, başka birine, "bir kadının hür olduğunu" haber verir; o da, kadını nikahlar kadın ondan bir çocuk doğurduktan sonra, bu kadına bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda hakim, o çocuğu kıymeti karşılığında hür kılar. Çünkü, kadının kocası, onun hür olduğunu haber vermiştir. Bu durumda, o çocuğun babası, çocuğun kıymeti için, kadının hür olduğunu haber veren şahsa müracaat eder.
Şayet, kadının hür olduğunu haber veren olmasa da, bu kadın kendisi hür olduğunu söyleyerek, kendi nefsini nikahlasa, a zaman, bu çocuğun sahibi, hürriyetinden sonra, o kadına çocuğun kıymeti için müracaat eder. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kadın, kendiliğinden, bir adamı aldatarak, ona: "Şu adamın cariyesi olduğunu söyler; o adam da ondan bu kadını satın alır ve bu kadın ondan bir çocuk doğurduktan sonra, ona bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda kocası, parası ve çocuğun kıymeti için, —cariyeye değil de— satıcısına müracaat eder. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, bir cariye satın alıp, onu da teslimahr ve bu cariyeyi, bir başkasına satar ve bu cariye, ikinci adamdan bir çocuk doğurduktan sonra, bu cariyeye bir sahip çıkarsa, bu durumda ikinci müşteri, parası için satıcıya müracaat eder; çocuğun kıymetini de ondan alır.
İkinci satan ise, birinci satana, çocuğun kıymeti için, müracaat edemez.
Bu, İmâm Ebû Hamle (R.A.)'nin görüşüdür. Fetâvâyi Kâdîhân'da a böyledir.
İki adam, bir cariye satın aldıktan sonra, onlardan birisi, kendi hissesini, arkadaşına bağışlar; bu cariye de, bir çocuk doğurduktan sonra, o cariyeye bir sahib çıkıp, cariyeyi de, çocuğun kıymetini de ondan alırsa; bu durumda, çocuğun babası, cariyenin de, çocuğunda kıymetlerinin yarısı için, satıcıya müracaat eder. Bağış yapan şahsa, bir şey için müracaat edemez.
Bağış yapan ise, cariyenin kıymetinin yarısı, için, satıcıya başvurur.
Çocuğun kıymeti için müracaat edemez. Zehiyre'de de böyledir.
İki kişinin ortak bulunduğu bir cariye, bir çocuk doğurduğunda, bu ortaklardan birisi, o çocuğun kendinden olduğunu iddia eder ve çocuğun kıymetinin yarısı ile mehrin yarısını, arkadaşına borçlandıktan sonra, o cariyeye bir hak sahibi çıkarsa; cariye ile çocuğun kıymeti ve mehrin hak sahibine verilmesine hükmedilir.
Bu durumda çocuğun babası, cariyenin ve çocuğun kıymetinin yarısı için, satıcıya müracaat eder.
Aynı zamanda ortağına da müracaat ederek, —ona verdiği— cariyenin kıymetinin yarısı ile mehrin yarısını ondan geri alır.
Bu durumda çocuğun kıymeti için, müracaat edemez.
O ortak da, bu cariyenin kıymetinin yarısı için, satıcısına müracaat eder. Mebsût'ta da böyledir.
İki kişi, bir yetimin vasisinden bir cariyeyi ortaklaşa satın alırlar; cariye de onlardan birisinden, bir çocuk doğurur; sonra da ona bir sahib çıkarsa, bu durumda çocuk kıymeti karşılığında hür olur.
Ve çocuğun babası, vasiye müracaat ederek çocuğun kıymetinin yarısını ondan alır.
Ortaklardan biri, çocuğun yarısını ondan satın almış olsa "bile kıymetinin yansı için, diğer ortağına müracaat edemez.
Bundan sonra da vasi, yetimin malına başvurarak, verdiğini ondan alır.
Bir cariye, bir adamdan, bir çocuk doğurduktan sonra, o cariyeye, bir sahib çıkar; çocuğun babası da: "Ben, onu filandan satın aldım." der; o filan da bunu tasdik eder; sahib çıkan da buna inanmazsa onu, filandan satın aldığını bilmediğine yemin ettikten sonra, çocuk onun kölesi olur. Şayet, hak sahibi ikrar eder de, satıcı inkar ederse; bu durumda çocuk, hür olur.
Babanın da o çocuğun kıymetini vermesi gerekir. Satıcıya da müracaat edilmez.
Şayet, hak sahibi bunu ikrar ederse; çocuk onun ikrarı sebebiyle, bedelsiz olarak azad edilmiş olur. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.
Bir mükâteb veya bir köle, efendisinin izniyle hür bir kadınla evlenir ve bu kadın bir çocuk doğurduktan sonra ona bir sahib, çıkar; kadın da; o adama hükmedilirse; bu durumda o çocuk, köle olur.
Bu, İmâm Ebû Hanîte (R.A.) ve İmâm Ebâ Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.
Keza, mükatep satışta aldanmış olsa bile hüküm böyledir. Mebsııt'ta da böyledir.
Bir mükâtebe, hür olduğunu söyleyerek, birisiyle nikahlandıktan sonra, mükâtebeliği meydana çıkarsa; çocuk babası, mükâtebeye tazminatta bulunur.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ım son kavlidir. Mebsût'ta da böyledir.
İzinli bir mükatep veya bir köle, bir cariye satar; o cariye de müşteriden bir çocuk doğurduktan sonra, o cariyeye bir sahib çıkarsa, çocuğun babası, onun kıymeti için, satıcıya müracaat eder. Mebsût'ta da böyledir.
Varis, murisin satıcısına müracaat ederek, çocuğun bedelini alır. Kadın, bir çocuk doğurduktan sonra, ona bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda kendisine cariye vasiyyet edilen şahıs satıcıya, çocuğun kıymeti için, müracaat edemez. Onu, kusuru sebebiyle de geri veremez. Hulasada da böyledir.
Hasta bir şahıs Ölüm hastalığında ikrar ederek, "yanında olan cariyenin filana ait olduğunu ve yanında emanet olarak kaldığını adamın ölümünden sonra varisinin ona cima eylediğini" söyler; varis de, murisinin ikrarını bilir, cariye ise, ondan bir çocuk doğurduktan sonra, o cariyeye bir hak sahibi çıkarsa; budurumda, bu cariye de, çocuk da hak sahibine hükmedilir. Zemyre'de de böyledir.
Bir adam, babasının cariyesine varis olup, ondan da bir çocuğu doğduktan sonra, o cariyeye bir hak sahibi çıkarsa, bu çocuk, kıymeti ile hür olur.
Sonra da, o cariyenin bedeli ve çocuğun kıymeti için, cariyeyi murise satan şahsa müracaat edilir.
Kendisine vasiyet ediîen şahıs, bunun hilafmadir.
Vasiyet olunan şahsm cariyeden bir çocuğu doğduktan sonra, o cariyeye bir hak sahibi çıkarsa; bu cariyeyi vasiye satan şahsa müracaat edilmez.
Bir oğlan ile bir cariye bırakarak öiei? bir şahsm üzerinde çok borç bulunur; oğlan da bu cariyeye, cima etmiş ve cariye de ondan bir çocuk doğurmuş bulunursa, bu durumda ölen zatın borcu için, bu cariye satılır. Oğlan da, bu cariyenin mehri ile çocuğun kıymetini, alacaklılara öder. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Bir adam gelerek, cariye hakkında beyyine ibraz ederse; bu durumda o cariye de, mehri de, çocuğun kıymeti de, o adama hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer ölen zatın borcu fazla olmazsa, (yani, terekesini içine alacak kadar borcu olmazsa) o zaman, cariye kalır; cariyenin kıymeti ile rneh-rini öder. Çocuğun kıymetini ödemez.
Bu, borç cariyenin kıymeti kadar veya daha çok olduğu zaman böyledir. Şayet, borç cariyenin kıymetinden az olursa; bu durumda ancak, borç kadar ödeme yapar. Ve cariyenin mehrini öder. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Bir adam gasbedilmiş bir cariyeyi, onun, satıcısı tarafından, gasbolduğunu bildiği halde, satın alır veya hür olduğu haber verilen bir kadım, nikahlar fakat onun, hür olduğunu söyleyene inanmaz ve ondan da bir çocuğu olursa, işte o zaman, bu çocuk köle olur. Mebsût'ta da böyledir.
Şayet, o cariyeyi, başkasına ait olduğunu bile bile, satın alır, satıcı: "Bu cariyenin sahibi, beni bunu satmaya vekil eyledi." veya "öldü." yahut "bana vasiyyet eyledi, satmam için." der; cariye de bir çocuk doğurduktan sonra, bu cariyenin sahibi çıkıp gelir ve vekaleti inkar ederse; işte o zaman, hem cariyeyi, hem'de çocuğun kıymetini alır. Müşteri de satıcıya müracaat ederek, cariyenin parasını çocuğun da kıymetini ondan alır. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, bir cariye alması için birini vekil ettiğinde, oda, ona bir cariye satın alır; parasını da müvekkilin malından peşinen öder ve bu cariye, müvekkilden bir çocuk doğurduktan sonra, bu cariyeye bir hak sahibi çıkıp onu alırsa; çocuğun kıymeti ile, cariyenin . mehrini de, çocuğun babasından alır.
Bu adam da, cariyenin parası ve çocuğun kıymeti için, cariyeyi satan şahsa müracaat eder.
Eğer, satıcı satışı inkar ederek: "Sen, benden satın almadın." der; çocuğun babası da —beyyinesi ile— "o cariyeyi, satıcıdan vekilinin satın aldığını" ve "parasının da, kendi malından nakden ödendiğini" söylerse, o zaman müşteri satıcıya müracaat ederek, cariyenin bedelini ve çocuğun kıymetini ondan alır.
Bu, çocuk babasının şahitleri, "satın alınışa" şahitlik yaparlar da, çocuk babasının, müşteriye, "satın alması için" emreylediğine şahitlik yapmazlarsa, böyle olur.
Bu durumda müşteri, cariyenin ve çocuğun bedeli için, satıcıya müracaat eder. Vekilin davası davadır.
Eğer, çocuk babasının şahitleri, şahitlik ederler ve "müşterinin, filan için satın aldığını ikrar eylediğini" söylerlerse, o zaman çocuk babası, satıcı tarafından aldatılmış olur. Ve çocuğun kıymetini satıcıdan alır.
Bir adam, diğerine bin dirhem mudâraba maiı verir; o da, iki bin dirhem kıymetinde bir cariye satın alır ve ondan da mudarıbın bir çocuğu olduktan sonra, o cariyeye bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda çocuk, kıymeti ile hür olur.
Sonra da mudarib parası için satıcıya müracaat eder. Muhıyt'te de, böyledir.
Bir adam, diğerine *bir cariye satın almasını" emreder; o da, ona bir cariye satın aldıktan sonra, emreden o cariyeyi, o adama bağışlar ve bu cariye, ondan bir çocuk doğurur; sonra da, o cariyeye bir hak sahilbi çıkarsa, bu durumda cariyeyi de onun mehrini de, çocuğun kıymetini de alır. Ona cima eden şahıs, hiç bir şey için satıcıya müracaat edemez. Çünkü, onu başkası için almıştı. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, satın aldığı bir cariyeyi azad edip, bir başkasına nikahlar ve onun hür olduğunu kocasına haber vermediği gibi, cariye olduğunu da söylemez; ancak, koca, o cariyeyi, o adamın satın alıp, azad eylediğini bilir; sonra da bu cariyenin kocası, ona cima eder ve ondan bir çocuğu doğduktan sonra, o cariyeye, bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda koca, hak sahibine, bu cariyenin mehrini ve çocuğun kıymetini öder.
Sonra da koca, kendini evlendiren şahsa, çocuğun kıymeti için müracaat edemez. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adamın, satın aldığı bir cariyeden, bir çocuğu olduktan sonra, onu azad eder ve nikahlar ve bu cariyeden bir çocuğu daha olur; bundan sonra da, o cariyeye bir sahib çıkar ve cariye' ile onun mehrini ve iki çocuğun kıymetini ondan alırsa; çocukların babası, satıcıya müracaat ederek, önceki çocuğun kıymetini alır; —ikincinin kıymetini alamaz.
Sonra da, bu çocukların babası, sadece mehir tazmin eder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine karşı, mal iddiasında bulunur ve onunla, bir cariye karşılığında anlaşma yapıp, o cariyeyi de teslim alır ve ondan bir çocuğu doğar; sonra da ona bir hak sahibi çıkarsa, o cariyeyi de, mehrini de, çocuğun kıymetini de alır.
Eğer çocuk, hükmedilmeden önce ölürse, bu durumda çocuğun kıymeti hükmedilmez.
Sonra duruma bakılır: Eğer sulh, ikrardan dolayı ise, iddia eylediği şey için müracaat eder.
Eğer sulh, inkardan veya sükûttan dolayı ise, bu durumda yalnız davası için müracaat eder başka değil.
Şayet davasını beyyineler, veya yemin verir de, karşı taraf yemin etmezse, bu durumda da iddia eylediği şey için, müracaat eder ve çocuğun kıymetini tazmin eder. Mehir için müracaat etmez.
Eğer iddiacının malı yoksa ve iddiası bir kısas veya kısasdan başka bir şey ise; anlaşması da bir cariye üzerine olmuş ve ondan da bir çocuk doğmuş; sora da, o cariyeye bir hak sahibi çıkmışsa; şayet bu durumda sulh, ikrardan dolayı ise, cariyeye hak sahibi çıkmakla sulh batıl olmaz.
Fakat davacıya müracaat ederek cariyenin kıymetini .alır.. Ve çocuğun da kıymetini alır. Mehir için müracaat etmez.
Şayet sulh inkar veya sükûttan dolayı olur; sonra da davasına karşı beyyine ibraz eder veya yemin verir de, karşı taraf yemin etmezse; o zaman, cariyenin kıymetini almak için müracaat eder ve çocuğun kıymetini tazmin eder. Başka bir şey için müracaat edemez. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın elinde bulunan bir cariyeyi iddia eder ve ona karşılık olarak, başka bir cariye ile sükût veya ikrar ile anlaşma yaparlar bu cariye, ikisinden ayrı ayrı çocuk doğurur ve iddiacının elinde iken, ö cariyeye bir hak sahibi çıkıp o cariyeyi mehrini ve çocuğun kıymetini alırsa, o zaman, davacı dava ettiği şey için müracaat eder. Çocuğun kıymeti için müracaat edemez.
Ancak, hakkına karşı beyyine ikame ederse, o takdirde, iddia eylediği cariyenin kıymeti ile çocuğun kıymeti için davalıya müracaat eder.
Şayet hak sahibi, davalının yanında olan cariyeyi alırsa, bu durumda onun mehrini de, çocuğun kıymetini de alır.
Çocuk babası da, davalıya müracaat ederek, cariyenin kıymetini. alır; çocuğun kıymetini alamaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet davalı davacıya başka bir cariye vermek üzere, anlaşma yaparlar; davacı da, davalıdan, o cariyeyi alır ve bu cariyenin ikisinden de çocuğu olduktan sonra, o cariyeye bir hak sahibi çıkarsa; bu durumda hak sahibi, cariyenin ve çocuğun kıymeti için müracaat eder ve alır. Zehıyre'de de böyledir,
Aldananın da, aldatanın da çocuğunun nesebi, babasından sabit olması bakımından, müsavidir. Ve bu çocuk kıymetiyle birlikte hürdür. Çocuk babasının müracaatı ile, kıymetiyie birlikte cariyenin mülkünden ayrılır.
Aldananın, çocuğu hakkında müracaat etme hakkı vardır. Aldatanın, çocuğu hakkında müracaat etme hakkı yoktur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Aldatma hususunda, zimmet ehli ile müslüman aynıdır. Muhıyt'te de böyledir.[61]
17-BU KONU İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER
Bir kimse çocuk davasında: "Bu benim oğlumdur." dese de, "döşeğimde doğan çocuktur." demese; bu dava sahih olur.
Eğer, beyyine ibraz ederse, bu şahsın beyyinesi kabul edilir ve çocuk ona hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, başka birinin elinde olan bir şeyi iddia ederek: "Benim mülkümdür." der, o şeyi elinde bulunduran şahıs da, haksız olarak, onu iddia ederse; alimler: "Bu dava, zi'1-yede karşı, gasb davası olmaz." demişlerdir.
Keza, iddiacı davasında: "Bu, benim malımdir. Elimde bulunuyordu." der ve bu mal, elinde bulunduran şahsın haksız olarak, elinde bulundurduğunu söylerse; bu dava zi'1-yede karşı gasb davası olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Cariye azad etme davasında; üç talak boşama davasında, ve bain talak davası hakkında, mes'ele malumdur; hüküm sahihdir. Alimler: Ric'î talak da böyledir. Dava şart değildir. Çünkü, onun hükmü iddet bittikten sonra, cimanın haram olmasıdır ve bu hakkullahdır." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
İki ayrı mal hakkında iddiada bulunan bir şahıs, onlardan birisini belirli bir yönden açıklar, diğerini ise, açıklamaz, şahitler de böylece Şehadette bulunurlarsa, bu malların ikisi hakkında da hükmedilmez.
Eğer şahitler belirli mal hakkında şehadette bulunurlarsa, bu Şehadet sahih olur. Cevâhirü'l-Fetâvâ'da da böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde bulunan bir eşeği iddia eder ve bu iddiacı: "Bu eşek, benim malımdır. Çünkü ben, onu filandan satın aldım. Fiatı da şudur. Senin yanında haksız olarak duruyor. Onu bana teslim etmen gereklidir." derse, bu davası dinlenmez. Zehiyre'de de böyledir.
Halef bin Eyyûb şöyle diyor:
— Ben şeddat'tan'sordum:
— Bir adam öldü. İki yüz dirhem bıraktı. Diğer biri de —beyyine ikame ederek— yüz dirhemini iddia eyledi. Hakim de ona hükmeyledi. Sonra da bir başkası gelerek, o Ölüye karşı, yüz dirhem iddiasında bulundu. Varisler bunu inkar eyledi. İddiacının da, bu hususta beyyinesi yok. Ancak kendisine yüz dirhem hükmedilen zat, onun yüz dirhemini ikrar eyledi. Bu mes'elenin hükmü nedir?
İmâm şöyle buyurdu:
— Bu şahsa hükmedilen yüz dirhem; yarı yarıya hükmedilir. Halef de: Bunu kabul ederiz." demiş ve kitaplarda da böyle
yazılmıştır. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, bir başkasına karşı iddia ederek: "Seninle benim aramda, bir yer hakkında serî (= sahih) anlaşma cereyan eyledi. Ben, onu sana karşı iddia eylemiştim." der ve sahih anlaşma hususunda beyyinesini de ibraz eder; davalı da, bu sulhun fasid olduğunu beyyine-lerse; bu durumda sahih ve makbul olan beyyine sulhun sahih olduğunu bildiren beyyinedir. Cevâhirü'l-Fetâvâ'da da böyledir.
Ölen bir şahıs, kıymetleri müsavi bulunan üç köle bırakarak ölür; onlardan başka da bir malı olmaz; bir de oğul bırakır ve başka varisi bulunmaz; bir adam da —beyyinesiyle— "ölen zatın, kendisine Salim adındaki köleyi vasiyet eylediğini" söyler; varis, bunu inkâr ederek: "Babam, yalnız Zeyg denilen köleyi, —bilen şahsa— vasiyet eyledi." der; ikrar olunan şahıs da, bunu kabul ederse; bu durumda hakim, beyyine sahibine Salim'i hükmeder. Kendisine ikrar olunan şahsa Zeyg'i hükmeylemez. Şayet varis Salimi, Zeyg karşılığında satın alırsa, bu satış caiz olur. Keza, varis, onu bin dirheme satın alsa, bu da caiz olur,
Fakat, birinci bölümde varis Zeyg'in kıymetini kendisi adına ikrar olunan şahsa tazmin eder. (= öder). İkine bölümde ise, Zeyg'i, kendisine ikrar olunan şahsa teslim etmesi emredilir.
Bir kimse, bin dirhem kıymetinde bir köle bırakarak ölür ve başka bir mal da bırakmaz; varis de: "Gerçekten ölen zat, o köleyi filan adama vasiyyet eyledi. Ben de ölümünden-sonra, onun vasiyetine razı oldum." der; adam da ölünün üzerinde bin dirhem alacağının olduğunu belgeler; varis ise, bu borcu inkar ederse; bu durumda hakim, bu kölenin satılıp, borca verilmesine hükmeder.
Eğer varis, köleyi satırı alır veya köle varise bağış .sadaka, miras gibi bir yolla geri döner; ikrar olunan şahıs da, bu köleyi almak isterse, bu durumda, onun köleyi alabilmesi için bir yol yoktur.
Şayet şahitler, borç hususunda şehadette bulunurlarsa; bu durumda hakim, satışı ibtal eylemez; fakat, bu kölenin parasını, vasiyet olunan şahsa verir.
Eğer alacaklı, parasını almadan ölür; ölenin varisi de o bin dirheme, miras yoluyla sahib olursa, ikrar olunan şahıs onu alır.
Şayet, o bin dirhemden başka malı da varsa; o maldan bin dirhem miktarı satılarak, ikrar olunana verilir.
Ölenin varisi bulunmaz, fakat ölen şahıs, o belirli bin dirhemi ikrar olunan şahsa vasiyyet ederse; o bin dirhem, ikrar olunan şahsa aynen verilir.
Şayet, o bin dirhemden başka bir mal da vasiyet etmişse, o da verilir.
Eğer oleinin bir şeyi olmaz, alacaklı da ikrar olunan şahsa, o bin dirhemi veya başka bir bin dirhemi bağışlarsa, bu bağışın hastalık halinde olması halinde, cevap, vasiyyette olduğu gibidir.
Şayet, bu şahıs bağışı, hali sıhhatinde yapmış ve hîbe olunan şey de kendisine bağış yapılan şahsın yanında bulunmakta ise, ona "o bin dirhemin kendisine ikrar edilen şahsa venTf©si''t^mredilir.
Şayet, hîbe olunan. şahısta başka bir bin dirhem varsa; "onun verilmesi" emredilmez.
Eğer hakim, borç için köleyi yabancı birine satmaz da, alacağına karşılık olarak, alacaklıya verir ve: "îşte bu köle, senin alacağına karşılık sana satılmıştır." veya "Senin alacağına karşılık kılınmıştır." der; alacaklı onu aldıktan sonra da, varis, alacaklıdan o köleyi satın alır. Yahut alacaklı onu varise sadaka veya bağış yaparsa, bu durumda, kendisine ikrsır olunan şahsın, o köleyi almaya bir yolu yoktur..
Şayet, hakim, bu köleyi alacaklıya satmaz; fakat, alacaklıyı diğeri ile bir mal karşılığı sulh eder veya: "Bu köle, senin alacağına karşılık anlaşmadır." der ve köleyi alacaklıya teslim eder; sonrada zaman geçince, bu köle varisin eline geçerse; bu durumda varisin, o köleyi vasiyet olunan şahsa vermesi emredilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam ölüp, kıymetleri müsavi üç köle terk eder ve varisde, "onlardan, belirli birisinin, bir adama vasiyet olduğunu" ikrar eder; ikrar olunan da bunu doğrular ve —beyyine ibraziyle— "diğer bir kölenin de, başka bir adama vasiyyet olduğunu" söyler bunu da varis inkar eder ve bu meyanda ikrar olunan, kölesini azad ederse; hükümden önce olması halinde, azad etmesi geçerlidir.
Eğer hükümden sonra azad etmiş ise, geçerli değildir.
Şayet, varis her hangi bir sebeble, o belirli köleye sahib olursa, onu, ikrar olunan şahsa vermesi emredilir; onun azad etmesi geçerli olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İbnü Semâa, Nevâdiri'nde, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir adam ölüp, iki oğlan ile, iki de ev bırakır; başka bir adam, da bu evlerden birini iddia ederek "babalarının onu gasbeylediğini" söyler ve onlara yemin verir; bu durumda onlardan biri yemin ettiği halde, diğeri etmezse, hakim, o evin yarısını iddiada bulunan şahsa hükmeder.
İddia eden şahıs, hissesini, yemin etmeyen kardeşe satarsa, evin kıymetinin yarısını ondan alır. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm (R.A.) şöyle buyurmuştur: "Bu ev, varislerin elinde bulunur; onlardan birisi de hazırda olmaz ve bir başkası da iddia ederek, "o hazırda olmayan adamın hissesini, satın aldığını" söyler ve onu da belgelerse, diğer varislerin, hazırda olmayanın hissesini ikrar etmeleri halinde, diğerinin iddiası kabul edilmez.
Eğer inkar ederlerse, iddiası kabul edilir ve hazırda olmayandan satın aldığı tesbit edilmiş olur. Hatta, hazırda olmayan gelse de bu satışı inkar eylese; bu inkarına iltifat edilmez, Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsa, bir cariye satar; müşteri de kaybolup nereye gittiği bilinmez ve iş hakime çıkarılarak, ondan, "cariyenin satılarak, parasının satıcıya verilmesi" istenirse; hakim, bu talebi kabul eylemez; beVyine ister,
Eğer bu hususta, beyyine ibraz ederse, o zaman hakim, bu cariyeyi satarak, parasını satıcıya verir. Bu durumda, satıcıdan da, güvenilir bir kefil alir.
Şayet, bu cariyenin bedeli az olursa, noksanını müşteri öder.
Eğer fazla olursa, fazlası da müşterinin olur.
Bu mes'ele, cariye hakkında böyledir.
Ev hakkında ise, böyle değildir; ev satılamaz.
Şayet müşterinin yeri belli olursa; hakim —her ne kadar satıcının beyyinesi olsa bile— cariyeyi satamaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde bulunan bir evi iddia ederek: "Bu, benim mülkümdür. Babam, sana rehin bıraktı." der; zi'l-yed de bunu inkar eder; şahitler de "Bu ev, iddia edenindir." diye şehadette bulunurlar; ve: "Bu durumda, zi'l-yed haksızdır." derlerse; bu şehadetleri kabul edilir. Ve zi'1-yedin haksızlığı belli olur. Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam, diğerine karşı bir evi iddia ederek: "Bu ev, benimdir. Filan oğlu filan olan babana, ben rehin olarak bırakmıştım. Sonra da baban öldü ve evi sana bıraktı. Sen alacağım al ve evimi bana teslim eyle." der; karşı taraf da, bunu inkar eder; şahitler de, "davanın uygun olduğuna" şahitlik yaparlar ve: "Bu ev, bugün için iddia sahibinindir. Zi'l-yed haksızdır." derlerse, şehadetleri. kabul edilir. Kunye'de de böyledir.
Bir adam, diğerinin elinde bulunan bir cariyeyi "benimdir." diye iddia ederek, "zi'1-yedin yanında, haksız olarak kaldığını." söylerse, davası sahih olur.
Eğer, davasında: "Bugün için benimdir. Zi'l-yed benden almıştır." demese bile davası sahihdir.
"Zi'l-yed, benden zoraki aldı. Bu cariye benimdir." derse, davası yine caizdir.
"Benimdir." demese bile davası sahihdir.
Eğer, "zi'1-yedin onu gasbeylediğini" belgelerse; hakim, zi'1-yede, "cariyeyi ona vermesini" emreder fakat onun mülkü olduğuna hük-meylemez. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adamın elinde bulunan bir evi, bir şahıs, başkasından, bir köle karşılığında satın alıp, bu köleyi de ona teslim eder; sonra da, bu müşteri, zi'l-yed ile davalaşır ve ondan, "o evi, bağış veya sadaka, satın alma, emanet alma, zoraki alma veya bunlara benzer bir yolla alırsa; bu durumda, köleyi geri almak için bir yolu yoktur.
Eğer zi'l-yed gelir de müşterinin elinden evi geri alırsa, (Şöyleki: O evi, o zoraki almış veya ona emanet bırakılmışta, zi'l-yed de gelerek, onu almışsa) bu durumda müşteri, satıcıya müracaat ederek, kölesini geri alır.
Şayet, ev yerinde cariye olmuş; müşteri de onu bir köleye karşılık satın almış, ve o her hangi bir sebeble, müşterinin eline vasıl olmuş bulunsa, sonra da müşterinin elinde iken, o cariye ölmüş olsaydı bu durumda o köleyi, alması için bir yol kalmazdı.
Ancak, cariye müşterinin eline gasb yoluyla geçer; zi'l-yed de gelip, gasb hükmüyle onun bedelini alırsa, o zaman müşteri kölesi için satıcıya müracaat eder. Zehiyre'de de böyledir.
Bir adam, diğerinden bir köle karşılığında, bir ev satın alır ve bu ev, satıcının elinde bulunmaz; zi'l-yed olan zat da, "bu evin, kendinin olduğunu" iddia eder ve müşteri, zi'l-yed ile mahkemelik olursa; bu durumda, hiç bir şey ile hükmedilmez. Müşteri, hakimden, "satıcı ile aralarındaki alım-satımm bozulmasını" isterse, hakim onu kabul eder.
Aralarındaki sözleşme fesholunca da, satıcıya, "köleyi geri vermesi" emredilir.
Hayli zaman geçtikten sonra, herhangi bir sebeble, bu ev müşterinin eline geçse bile, önceki fesh feshdir; bu durumda müşteriye, "köleyi satıcıya vermesi" emredilmez.
Evi, satıcıya teslim etmesi" emredilir mi?
Duruma bakılır: Eğer, müşteri satış sırasında, evin satıcıya ait olduğunu açıkça söylemişse; o zaman emredilir. Yok eğer, söylememişse emredilmez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir arazi, bir adamın elinde bulunduğunda, başka bir şahıs iddia ederek, "bu yerin, belirli bir yönden, filan zatın vakfı olduğunu söyleyip, kendinin de, "o vakfa mütevelli olduğunu" bildirirse; şartlarını zikreder ve —beyyinesiyle de— "oranın vakıf olduğunu'* isbat eder; hakim de oranın vakf olduğuna hükmeder; sonra da bir adam gelerek, "o yerin kendi malı olduğunu" iddia ederse; bu iddiası kabul edilir. Hulâsa'da da böyledir.
Necmü'd-dîn en-Nesefî'den soruldu:
—Bir adam, diğerinin elinde olan bir yeri iddia eder ve "oranın kendi mülkü olduğunu; ve zi'l-yedin elinde haksız olarak durduğunu" söyler; davalı da: "Bu, benim mülküm değildir. Bu vakıftır. Ben müte-vellîsiyim." derse; hakim davalıdan söylediğinin doğruluğuna beyyine ister.
Eğer o zat, beyyine ikame edemezse, hakim ona emrederek, "o yeri, davacıya teslim etmesini" söyler. Müddeînin (= davacının) elinde beyyinesi olduğu için, böyle yaparsa ne olur?
İmâm, şu cevabı vermiştir:
Bunların hiç biri, hakim için uygun olmaz. Yani, davalıdan sözünün doğruluğuna beyyine istemesi ve "o yeri, müddeîye teslim etmesini" emretmesi uygun olmaz.
Ancak davacıya "o yerin, kendi mülkü olduğuna dair beyyine ikame etmesini" emreder. Ve, onun beyyinesini kabul eder. Çünkü mütevelli, mülkü, nefsi için iddia eden şahsa vakıf hususunda hasımdır. Muhıyt'te de böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir adamın elinde bulunan bir evi, bir başkası iddia ederek: "Onu, elinde olan şahıstan bin 'dirheme satın aldığını ve evin, kendisinin olduğunu" söyler; ev elinde olan da, iddia ederek: "Bu evi, iddia eden şahıstan satın aldığını ve bin dirhem verdiğini; evin kendinin olduğunu" söyler ve her ikisinin de beyyinesi olmazsa; bu durumda ev, elinde olanın olur. Zemyre'de de böyledir.
Hişam şöyle demiştir:
Ben, İmâm Muhammed (R.A.)'den sordum:
—Bir adamın elinde bulunan bir evi, başka birisi iddia ediyor ve bu şahıs evi elinde bulunduran.şahsı hakime getiriyor; ev elinde olan da, "bu evi, iddia edenden satın aldığını" ikrar ediyor ve "beyyinesinin olduğunu da" söylüyor. Bu durumda, ev elinde olan şahsa, "bu evi davacıya teslim etmesi —bu ikrarı sebebiyle—" emredilir mi? İmâm şöyle buyurmuştur:
— Evet; fakat, davacının, evi iddia etmesi istihsandır; ondan ketil alınır ve ona üç gün mühlet verilir.
Eğer bu müddet içinde beyyine ikame ederse, eder; değilse ev aleyhine hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, diğerine karşı, bir paltoyu, ona, şu fiata sattığını" iddia eder; davalı ise, bunu inkar ederek: "Bu palto, benimdir. Ve ben, bunu sana emanet bırakmıştım. Sen, onu bana geri verdin." derse, bu durumda ikisine de davaları hususunda yemin verilir. Ve bu palto sattığını iddia eden şahsa geri verilir. Yemin, ilk önce, davalıya yaptırılır. Zehıyre'de de böyledir.
Rukiyyât kitabında şöyle zikredilmiştir:
İbnü Semâa, Muhammed bin Hasana mektup yazıp, şöyle sordu: —Bir adam, diğerinin elinde bulunan bir köleyi iddia ederek "gerçekten bu köle, filan oğlu filan gaibin idi." diye beyyine de getirir; bir başkası da bunu ikrar eder; köle elinde bulunan şahıs da, bunu inkar ederek: "Kölenin kendinin, olduğunu" söyler; iddia eden de: "Şahitler doğru söyledi." Ve filan şahıs köleyi benim için ikrar eyledi. Fakat ben, ona başka bir yönden sahip oldum. (Bağış, sadaka veya satın alma gibi...) derse ne olur?
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
— Bu durumda, hîbe sadaka veya satın alıp parasını verdiğine şahit getirmedikçe, bir şeye sahip olamaz.
Ancak, beyyinesini ibraz ettiği zaman, hakim köleyi ona hükmeder. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın elinde bulunan bir köleyi iddia ederek: "Sen, bunu, bana bin dirheme sattın. Parasını da peşinen aldın." dediğinde, davalı, onu sattığını ve bedelini aldığını inkar eder; iki şahit de: "Satıcının, onu sattığını ve bedelini aldığını ikrar ettiğine" şahitlik yaparlar ve: "Biz, köleyi tanımıyoruz. Fakat, satıcı bize kölem Zeyd'dir; dedi." derler; başka iki şahit de: "Bu kölenin adı Zeyd'dir." diye şahitlik yaparlar; satıcı da "onun adının Zeyd olduğunu" ikrar ederse; bu şahitlerin şehadetiyle, satış tamam olmaz; bu durumda satıcıya yemin verilir.
Eğer yemin ederse, parası kendisine geri verilir.
Şayet yeminden kaçınırsa, kaçınması sebebiyle, satış ilzam olunur.
Eğer iki şahit şahitlik yaparlar ve: "Satıcı, kölesi Zeyd'i sattığını ikrar eyledi ve o köleyi, bir işe veya sanata, süse, kusura nisbet eyledi." derler ve bu köle de dedikleri gibi olursa, bu ve önceki mes'ele kıyâsta aynıdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Şayet şahitler, "kölenin kusurlu olduğunu ikrar ettiğine" şahitlik yaparlar ve onun adım söyleyerek, onu vasfederler ve: "Biz, onu bugün gördük. Fakat, bizzat tanıyanlayız." derlerse, bu durumda da şehadet-leri batıl olur. Çünkü önce tanıdıklarını, sonra da tanımadıklarını söylemişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Bişr, Neva dır' inde, İmâ m Ebû Yû suf (R: A.)' in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir adam, diğerine karşı iddia ederek: "Şu evi, onun tasadduk eylediğini ve onu kendisinin aldığım;" veya "ondan, bin dirheme satın alıp onu teslim aldığım;" yahut "bin dirheme karşılık, evi bağışladığım ve kendisine onu aldığını" söyler; zi'l-yed de bunları inkar eder; iddiası ise, beyyine ibraz ederek: "Zi'l-yed böylece ikrar eyledi." derse; bu iddiası kabul edilir ve ev bu davacının olur.
Bundan sonra da, zi'l-yed bu evin parasını iddia ederse; ona verilir.
Eğer iddia eylemezse, bu evde bir hakkı olmaz. Zehıyre'de de böyledir.
İddia olunan zat: "Bu yer, benim elimde değildir." der; iddia eden de, ona yemin vermek isterse; hakim, Allah adına yemin verir. "Bu mülk, müddeînin değildir." diye ikrar ederse, mülk kendinin olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, iddia ederek: "Evi şu adamdan satın aldım." (veya "köyü" yahut "bir araziyi" aldım.) der; ancak onun hudutlarını belirtmez; davalı da, Öylece ikrar eder ve hududu üzerinde ittifak ederlerse; bu durumda hakim, ikrarı sebebiyle davalıya karşı hükmeder.
Eğer, satm alışını ikrar eder de, hududunda ihtilafa düşerler; davacı: "Hududu budur." der; davalı da: "Hayır, hududu şudur." der ve onu, iddiacının iddiasından noksan gösterir ve bu durumda müşterinin de onun hududu bilen şahitleri olmaz ve bu hususta ikisi de tereddud ederlerse, ikisine de yemin ettirilir. Şayet şahitler, "ikisinin de satışlarını ikrar ettiklerine" şahitlik ederler ve hududunu da belirtmez--lerse; bu durumda ikisi, hudud hususunda ittifatk etmeleri halinde satış caiz ve geçerli olur.
Eğer hudutta ihtilaf ederler ve müşterinin de hududu tanıyan şahitleri olmaz ve buna göre yeminleşirlerse, hakim aralarındaki satışı nakzetmez. (= bozmaz.)
Bu durumda hakim, sorar. Eğer müşteri cevaptan kaçınırsa, satıcının dediği hudut üzerine alır. Satıcının tasdikine müracaat edilmez.
Satıcı ise, alım-satımm bozulmasını talep eder. Hakim ise, duruma bakar ve acele etmez. Eğer müşterinin hücceti olursa, davası sabit olur; değilse satış bozulur.
Keza, eğer müşteri satıcıya, satın alışı hakkında yazdığı yazıyı getirir; şahitler de "ikisinin de, satışı ikrar eylediğine" şahitlik yaparlar ve hududu da belirtirlerse; bu durumda hakim, satıcıyı ilzam ederek, o yeri alır ve müşteriye teslim eder.
Şayet hudutta ihtilaf ederlerse, yeminleşirler ve pazarlığı bozarlar.
Ancak, müşteri beyyinesini getirir ve hudutlar hususunda şahitler, şehadette bulunurlarsa, hakim satıcıyı ilzam eder ve o yeri alarak, —şahitlerin şehadeti sebebiyle— müşteriye teslim eder. Edebü'l-Kâdî'de de böyledir.
Bir adam, "bir evi, elinde bulunduran zattan satın aldığını" iddia ederek: "Bir ay önce aldım." der; davalı da, bu davayı inkar eder; davacı ise, beyyine ibraz eder; davalı da: "Bu ev, benim idi. Ancak, ben onu, bundan üç ay evvel kanma sattım." der karısı da onu doğrular ve: "Ben, gerçekten bu evi, davalıdan satın aldım." der ve davacının iddiasına karşı beyyine ibraz ederse; işte o zaman hakim, bunların ikisinin beyyinesini de kabul eylemez.
Şayet, kadın, kocasına karşı beyyine ibraz eder ve kocası onu ikrar ederse, bu kabul edilerek, bu ev kadına hükmedilirdi. Muhıyt'te de böyledir.
Fetâvâyi Ebû Leys'de şöyle zikredilmiştir:
Bir adamın elinde, yarım bir ev bulunur; bir adam da gelerek, "o evin vakıf olduğunu" iddia eder ve onun vakfolunduğu günde, şahitler" onun, vakıf olduğuna" şehadettte bulunurlarsa, şehadetleri kabul edilir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, oğlunu bir kadınla nikahlar ve bu kadına mehir olarak, bir yer ismi verir; onu da sahih satışla sattıktan sonra, o adam ölür ve varisleri, "babalarının, o yeri, mehir olmadan önce, filan adama sattığını" iddia ederlerse; bu durumda, bu varisler tasdik olunmazlar. Bu yer, kadının olur.
Eğer, o yerin satış tarihinin daha önce olduğu beyyinelenirse, şahitlerin şehadeti kabul edilmez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir müdrikeyi babası, nikahladığında, onun kocası ölür kadın da, miras iddia ederek, "Ben, babama nikahlanmamı söyledim." derse, o zaman nikah sabit ve kadın varis olur.
Şayet: "Ben, babama söylemedim. Fakat, nikah haberi bana ulaşınca, razı oldum." der ve bunu da beyyinelerse» yine varis olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Davacı beldenin hakimine —beyyine ikame ederek: "Filana karşı, kendi için bin dirhem hü kmolunduğunu" söyler; davalı da —beyyinesiyle— "bin dirhemden beraatinin" hükmedildiğini söylerse, bu durumda, beldenin hakimi, 'davacının iddiasına göre değil de beraatını iddia edene göre hükmeder. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adamın, evinde bulunan bir kadına cima eder; kadın, o adamdan bir çocuk doğurduktan sonra, bu kadın, "o adamın karısı olduğunu" inkar ederse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Eğer. kadın, Çocuğun kendi çocuğu olduğunu" ikrar ederse; işte o zaman, bu kadın, o adamın karışıdır. Eğer, aralarında çocuk yoksa, kadının sözü —her ne kadar beraber bir halde bulunsalar bile— geçerli olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğer bir şahsın elinde bulunan, yarım evi, —beyyine ile— iddia eder; hakim de onun lehine hükmeder; bu davacının kardeşleri olur ve bunların da her biri, ayrı ayrı bu evin yarısını iddia ederlerse, o evin yansı, iddiacılar arasında hükmedilir.
Şayet önceki iddiacı, iddia ettiğini almazsa; evin üçte biri aralarında hükmedilir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir adam, iki oğul terkederek ölür; onlardan birisi, bir adama karşı iddia cJerek, "babasının, onda bin dirhem alacağının olduğunu söyler; buna karşı da beyyine ibraz eder; diğer kardeşi de aynısını iddia ederek: "Babamın, onda —sattığı cariyenin parası olarak— bin dirhem alacağı var." der ve bu hususta beyyine ibraz ederse, bu takdirde, babalarının, o adam da ancak bin dirhemi olduğuna hükmedilir.
Ve bu durumda kardeşlerin her birine, beşyüzer dirhem hükmedilir. Şayet, onlardan birisine beşyüz dirhem ödenirse, diğer kardeş, ona ortak olamaz. Zehıyre'de de böyledir.
Borç sebebiyle habşedilen zat, fakir olduğuna dair beyyine ibraz eder; alacak sahibi de —beyyinesiyle— "onun, zengin olduğunu" söylerse, bu durumda hakim, alacak sahibine hükmeder.
Eğer, malının miktarını açıklamazsa, alacaklının beyyinesi sebebiyle borçlu devamlı hapiste kalır. Muhiyt'te de böyledir. En doğrusunu AllahuTeâlâ bilir.[62]
[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/351.
[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/351-353.
[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/353.
[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/353-354.
[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/355.
[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/355-361.
[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/361-370.
[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/370-381.
[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/382.
[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/382-390.
[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/390-405.
[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/406-426.
[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/427-435.
[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/436-455.
[15] Mündefi': İndifa etmiş; geçmiş; atlatılmış; savuşturulmuş...
[16] Ikâle: Her iki tarafın istek ve rızâsı ile, —önceden yapılmış bulunan bir— alış-veriş işlemini
[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/456-497.
[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/498-500.
[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/501-525.
[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/526.
[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/526-529.
[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 7/529-564.
[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/5-11.
[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/11-16.
[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/16-28.
[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/29.
[27] Gamta: Ev ve çardaklara mahsus kamışların bağlandığı bir nevi ip.
[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/29-40.
[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/40-43.
[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/44-49.
[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/50-60.
[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/61-64.
[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/64-66.
[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/67.
[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/68.
[36] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/68.
[37] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/68-69.
[38] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/69-71.
[39] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/71.
[40] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/72-73.
[41] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/73.
[42] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/74.
[43] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/74.
[44] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/74.
[45] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/74.
[46] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/75-86.
[47] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/86-89.
[48] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/89-98.
[49] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/98-104.
[50] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/104-106.
[51] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/107-108.
[52] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/108-111.
[53] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/111-115.
[54] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/115-117.
[55] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/118-122.
[56] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/123-124.
[57] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/125-131.
[58] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/131-137.
[59] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/137-144.
[60] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/145-159.
[61] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/160-168.
[62] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 8/169-180.
İslami Okul Okulların En Önemlisi