Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İSLÂM'DA YARGI ORGANININ ÖNEMİ - 099Mahkemekitabi - 3. Sayfa

İSLÂM'DA YARGI ORGANININ ÖNEMİ 2

Yargıda Bulunmak Farz Mıdır?. 2

Kimler Hâkim Olabilir?. 3

Hâkimin Hüküm Vermek İsterken Dikkat Edeceği Hususlar : 4

Hâkimin Davacı İle Davalı Arasında Beş Hususa Dikkat Etmesi : 5

Hâkimin Aldığı Şey Şu Dört Kısımdan Birine Girer : 5

Hâkimin Hasımları  Barıştırmaya  Çalışması : 5

Hâkimin Hükmü Haramı Helâl Kılabilr Mi?. 5

Vekîl Olmayan Gaib Üzerine Hükmetmek Caiz Midir?. 6

Gayr-İ Müslim Vatandaşlar Arasında Hükmetmek : 6


İSLÂM'DA YARGI ORGANININ ÖNEMİ

 

Şüphesiz ki adalet hem mülkün temeli, hem insan haklarının dayanağıdır. Dünyada hiçbir din ve müessesenin İslâmiyet kadar adaleti ayakta tutmaya çalıştığı düşünülemez. Hazret-i Peygamber CA.S.) Efendimizin yirmi üç yıllık risâlet devrini n her parçasında na­sıl bir allah inancı varsa, adaletin en hassas terazisi de vardır. İslâm hemen hemen her konuda adalet ve dengeyi korumaya yönel­miş ve bunun için hukukla ahlâkı, ahlâkla dengeli hayatı dengeli hayatla Tevhîd inancını birleştirip bütünleştirmiştir.

Yargı organının arızasız çalışması, âdil ölçüler içinde icrâ-i faa­liyet göstermesi hususunda İslâm'ın koymuş olduğu esas ve prensip­ler her türlü şüphe ve tereddüdü, açık ve esnek kapıyı giderecek ölçü ve muhtevadadır.

Bir ülkede güveni sağlayan, hakları koruyan, haksızlığı önleyen, zâlimin gücünü kıran, haksızın kolunu büken, adalet kıstasım dos­doğru kullanan yargı organlarıdır. Her hak sahibinin hakkı verildi­ği, haksıza haddi bildirildiği gün, o memlekette hayat ve hürriyet huzur ve güven hâkimdir denilebilir.

Adem Peygamberden son Peygambere Hz. Muhammed (A.S.) Efendimize kadar gelip geçen yüzbinin üstündeki Peygamberlerin hepsi putperestlikle mücâdele ettiği kadar zulümle de mücâdele et­miş ve adaletin sağlanmasından yana ciddi mesâiler sarfetmişlerdir.

Kur'ân'ı Kerîm'de bu husus açıklanarak buyuruluyor ki :

«Şanıma yemin olsun ki, Peygamberlerimizi açık belgelerle gön­derdik; insanlar âdil ölçü ve kıstaslarla (hakkı) ayakta tutsunlar di­ye Peygamberlerle beraber kitap ve  (adalet)    terazisini    indirdik.»[1]

Bunun için İslâm hâkimlik mesleğine ağırlık kazandırmış, yargı organını diğer bütün organlardan önce değerlendirip lâyık olduğu yere oturtmuştur.

Kur'ân'da özellikle bu hususa dikkatler çekilerek buyuruluyor ki :

«Allah'ın sana gösterdiği (adil) ölçü ve anlamda insanlar ara­sında hükmedesin diye bu kitabı hak olarak biz sana indirdik. Sa­kın hâinlerden yana savunucu olma!»[2]

Kur'ân bu âyetle hem hâkimi, hem avukatı uyarıyor, Hâinleri, haksızları savunmanın adalete ters düşeceğini, haksızlığa uğrayan­ları savunmanın, doğrudan yana olmanın ilâhî rızaya uygun düşe­ceğini hatırlatıyor.

îslâm meseleye bu açıdan bakarak en dürüst, en namuslu ve en bilgili, sonra da Allah'tan en çok korkan kimseleri hâkimlik mesle­ğine lâyık görmüş ve yapılan tâyinlerde kılı kırk yararcasına bir du­yarlık göstermiştir,

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, bilgisi, sağlam karekteri, tok göz-lülüğü, Allah'a bağlılığı, haksızlığa uğrayandan yana olma basireti­ni taşımayı şiar edinmekle ün yapan İtab veya Attâb bin Esîd'i Mek­ke kadılığına tâyin etmiş ve bu zatın yüksek dehası, adaleti sağlama­daki hassasiyeti sayesinde Mekke ve çevresinde büyük bir güven sağlanmış, haksız zorbalar sinmiş, ezilen zayıflar güç ve kuvvet bul­muş, yargı organı arızasız işler durumda İslâm'ın yüzünü güldür-müştür.

Yemen'e bu ölçüde 've hattâ daha bilgili ve duyarlı bir kadı gön­dermek gerekiyordu. Hazret-i Peygamber (A.S.) Efendimiz kendi terbiyesinde yetiştirdiği ve ilmin kapısı diye kadrini yücelttiği Hazret-i Ali (R.A.)'yi görevlendirdi.

Bunun üzerine Hz. Ali (R.A.) görevin mesuliyet ve ağırlığını dü­şünerek dedi ki :

— Ey Allah'ın Peygamberi! Beni Yemenlilere kadı olarak gön­deriyorsun, oysa ben bu iş için tecrübesiz bir genç sayılırım.

Onun bu sözüne karşı Efendimiz elini onun göğsüne dokundura­rak şöyle duâ etti ; «Allah'ın Sen Ali'yi doğru yolda yürüt ve onun dilini (hak üzere) sabit kıl!.»

Bu duanın bereketine erişen Hz. Ali diyor ki : «Canımı elinde tutan /Jlah'a and olsun ki, artık o günden sonra üa kişi ara­sında hükmettiğimde asla şüpheye düşmedim.»

Yine Hz. Ali (R.A.) bu hususta bize şu hadîsi naklediyor : Re­sûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu : «Ya Ali! Senin önünde dikkatle dinle. İşte böyle yaparsan hükmün (âdil tarafı) sana açık­larında hükmetme. Birinciyi dikkatle dinlediğin gibi ikincisini de dikaktle dinle. İşte böyle yaparsan hükmün (âdil tarafı) sana açık­lanmış olur.»[3]

Yargı, hem ilâhî hem de beşerî haklarda caizdir, O kadar ki, ve­lisi olmayanın velisi hâkimdir. Velî ve vasisi bulunmayan yetim kız­ların sahibi ve haklarını koruyucu yine hâkimdir. Müslümanların va-siyyetlerinin yerine getirilmesinde, vakıf konularında, bilir kişi ta'yi-ninde, yetkili olan yine hâkimdir.

Ölüm döşeğinde malının üçte birini çeşitli hayır yollarına vasiy-yet eden kimsenin vârisleri bunu yerine getirmedikleri takdirde hâ­kim derhal duruma müdahale eder ve yapılan vasiyyetin yerine gel­mesini sağlar. Yetim mallarım çar-çur etmek isteyen veli veya vasi­leri azleder, onlar için güvenilir velî ve vâsiler bulur.[4]

 

Yargıda Bulunmak Farz Mıdır?

 

Hâkimlik, diğer bir tabirle kaza-i organı yürütmek, bu işe ehil olanlar hakkında farz, bütün Müslümanlar hakkında Farz-i Kifâye-dir. Şöyleki bir memlekette hâkimlik yapacak mahdud sayıda kimse bulunursa onların bu görevi kabul etmeleri farzdır. Birçok kimseler bulunursa farz-i kifâyedir. Yetecek kadarının kabul etmesiyle diğer­lerinin üzerinden bu vecîbe kalkmış olur.

O halde ehil kişi bulunur da verilen bu görevi kabul etmezse, devlet onu icbar eder, yani kanun gücüyle onu getirtip bu makama oturtur.

Bu şerefli mesleği Hazret-i Peygamber (A.S.) Efendimiz överek şöyle buyurmuştur:

«Ancak iki kimse hakkında haset (gıbta yollu haset) caizdir : Al­lah'ın kendisine mal verip de onu hak uğrunda harcamasını bilen kimse ve Allah'ın kendisine ilim-hikmet verip de onunla hükmeden ve onu insanlara öğreten kimse...»[5]

Bunun, için Sevgili Peygamberimiz adaletle hükmeden hâkimi cennet ile müjdelemiştir:

«Kim Müslümanlar arasında hükmetmeyi azrular, tâki buna eri­şir, sonra da adaleti zulmüne üstün gelir (yani hep adaletle hükme­der) se, onun için cennet vardır. Kimin de zulmü adaletine üstün ge­lir (yani hep haksızlardan yana, hüküm verir) se, onun için de cehen­nem vardır.»[6]

Ashab'dan Abdullah b. Ebî Evfâ (R.A.) de bize şu hadîsi naklet-mistir :

«Zulmetmediği sürece Allah hâkim ile beraberdir. Zulme başla­yınca Allah onu kendi haline b^-akır da şeytan ona gerekli olur.»[7]

Yargı organının başına geçmenin, yani hâkim olmanın tehlike ve sorumluluğuna dikkatler çekilerek bu mesleğin çok tehlikeli ol­duğunu haber veren hadîslere gelince; hâkimlik gibi çok önemli bir mesleğin bilgisizlere bırakılmaması, ayni zamanda yeterli ve ehil ol­mayanların bu mesleğe heves etmemeleri için uyarı mahiyetinde söylenmiştir :

«Hüküm verme makamına sahip olmak istiyen kimse bıçaksız boğazlanır.»[8]

«Hâkimliğe özenen ve fakat buna pek ehil olmayan kimse kendi­ni helak ediyor demektir. Yani bu husus şahıslara göre değişir : Dü­rüst ve imanlı olmasına rağmen zayıf iradeli, çok yufka yürekli olan kimsenin hâkimlik yapması uygun değildir. Buna karşılık hem bilgi­li, hem de ilâhi hükümleri kusursuz uygulayan ve bundan dolayı his­lerine mağlup olmayan kimselerin bu meslekten kaçması uygun de­ğildir.

Nitekim bunu size şu olay daha iyi açıklamakta ve ilgili hadis leri tefsir etmektedir :

Ashab-ı Kirâm'dan Ebû Zerr el-Gıffari (R.A.) Peygamber (A.S.) Efendimize başvurarak :

—  Ey Allah'ın Peygamberi! Bana bir görev ver, veya beni bir gö­revde kullan, dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz mü­barek elini onun omuzuna dokundurarak buyurdu ki :

—  «Ey Ebû Zerr» Şüphesiz ki sen zayıfsın (yufka yüreklisin, hâ­kimlik gibi ağır bir mesleği kaldıracak güce sahip değilsin). Görev ise bir emânettir ve bu kıyamet günü rüsvaylık ve pişmanlıktır. An­cak onun hakkını verenler  tâdil davranıp hakkı meydana çıkaran­lar) ve üzerine gerekeni yerine getirenler müstesna...»[9]

Yine ayni konuda Ebû Musa el-Eşâri (R.A.) diyor ki: Amcam ço­cuklarından iki adamla beraber Peygamber (A.S.) Efendimizin hu­zuruna girdik. Amcazadelerimden birisi dedi ki : «Ya Resûlüllah! Al­lah'ın seni sahip kıldığı idarede bizi ba,zı görevlere ta'yîn et..» Bunun üzerine Peygamber (A.S.) onlara : «Allah'a and olsun ki biz bu gö­revleri isteyen hiçbir kimseye veya buna hırsh bulunan bir kimseye vermiyoruz, öylelerini iş başına getirmiyoruz!.»

Nitekim ünlü hukukçu Hayat bin Şurayh Mısır'a hâkim tayin edilmek istendiğinde kabul etmedi. Hükümdar ona kılıçla tehdid edip görevi kabul etmesini istedi. Bunun üzerine Hayat, evinin anahtarını getirip hükümdara teslim ederek dedi: ki «Ben zaten bir an öncePab-bime kavuşmayı diliyordum!» Hükümdar onun kesinlikle bu görevi kabul etmiyeceğini anladı ve serbest bıraktı.[10]

 

Kimler Hâkim Olabilir?

 

İslâm'a göre, yargı makamına oturabilmek için şu şartların ger­çekleşmesi gerekir :

a) Allah'ın kitabını çok iyi bilen, hangi hükümlerin hangi âyet­lerden çıkarıldığına, miictehid imamların diğer dayandıkları delille­re vakıf olması,

b) Peygamber (A.S.)  Efendimizin sünnetini çok iyi bilmesi, di­nî hükümlerin hangi hadîslerden çıkarıldığını anlaması, hadîslerin hangisinin zayıf, hangisinin sahîh ve hükme dayanak olduğunu tes-bit etmesi,

c) İslâm Hukukunda yeterince tahsil görmesi, doğruyu eğriden, hakkı bâtıldan, haklıyı haksızdan ayini edecek bir yeteneğe sahip bu­lunması,

d) Duygusal davranmaması, fazla yufka yürekli olmaması,,

e) Haksızlıktan tiksinmesi, kendi hevesine uyarak hüküm ver­mekten son derece kaçınması bu cümledendir.

Bunun için fakîhlerin çoğu, kadı, yani hâkimin ictihad edebile­cek bir bilgiye sahip olmasını şart koşmuşlardır. Tamamen taklit çemberi içinde kalıp tercih ve tahric bile yapamıyacak kadar zayıf olanlara hâkimlik makamının teslim edilmemesi üzerinde ısrarla du­rulmuştur. Ayrıca ilim adamları şunların da hâkim olamıyacağını tesbit edip bu hususta gerekli kıstası koymuşlardır :

a) Fıkhî, yani İslâm Hukukunu yeterince bilmiyenler,

b) Hükümlerin dayanak ve delillerini   anlamıyacak kadar za­yıf olanlar,

c) Başkalarını taklid etmekten başka bir araştırma, hüküm çı­karma yetkisi olmayanlar,

d) İnkarcı olduğu anlaşılanlar,

e) Yaşı müsait duruma gelmiyenler,

f) Aklı dengesi bozuk olanlar,

g) Açıktan günah işleyenler, ahlâkan düşük olanlar,

h) Kadınlar..

Nitekim İranlıların kendi kralları Kisra'nın kızım kraliçe olarak kabul ettiklerini ve ülkeyi onun idare edeceği haberi Peygamber (A.S.) Efendimize ulaşınca, şöyle, uyarıda bulnarak dedi ki: «Ken­dilerini idare etmek üzere başlarına kadın geçiren bir millet felah bulmaz.»[11]

Kur'ân, hâkimin görevinin önemine dikkatleri çekerken Dâvud Peygambere yapılan ilâhi uyarıyı nakletmekte ve bununla mü'min-lere bir örnek vermektedir :

«Ey Dâvud, şüphesiz ki biz seni yeryüzünde (bizim, adımıza ko­nuşan ve hükmeden) halîfe eyledik. Bu bakımdan insanlar arasında hak ile hükmet, adaletten ayrılma- (Kendi) hevesine uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz o kimseler kî Allah yo­lundan saparlar, onlar için -hesap gününü unutmalarından dolayı-şiddetli bir azap vardır.»[12]

Kur'ân'm bu hitabı dolayısiylo kadılık makamım işgal eden her mü'mine de şâmildir.

«Kadılar üç (sınıf)tır: Biri cennette, ikisi cehennemdedir. Cen­nette olan, hakkı bilip onunla hükmeden kimsedir. Hakkı bildiği hal­de hükmünde haksızlık yapan kimse cehennemdedir. Bir de bilgisiz­liğine rağmen insanlar arasında hükmeden kimse de cehennemde­dir.»[13]

İlim adamları ilgili âyet ve hadîslere dayanrak demişlerdir ki : Hüküm vermeye bilgi ve ahlâk bakımından ehil olmayan kimsenin verdiği hüküm- ister doğru ister yanlış olsun- geçerli değildir. Öyle­sinin verdiği hükümle amel etmek caiz kabul edilmez.

Peygamber (A.S.) Efendimz kadılık mesleğinin yolunu ve ölçü­şünü şu olayla seçip belirlemiştir :

—  Muâz (R.A.)'ı Yemen'e yetkili olarak gönderdiğinde ona sor­du :

—  «Ya Muâz! Ne ile hükmedeceksin?»  Muâz şu cevabı verdi :

—  Allah'ın kitabıyla...                                   

—  «Aradığını onda bulamazsan?..»            

—  Resûlüllah (A.S.)'in sünnetiyle...

—  «Aradığını onda da bulamazsan?..»

—  Kendi re'yimle, (içtihadımla)... Diye cevap vermiştir.[14]

 

Hâkimin Hüküm Vermek İsterken Dikkat Edeceği Hususlar :

 

a) Zihnini meşgul edecek başka konulardan kendini sıyırmalı,

b) Sinirleri zayıfladığı veya bozulduğunda yatışmcaya kadar sabretmeli,

c) Fazla acıktığında, açlığını gidermeden hüküm vermemeli,

d) Korku ve endişe duyduğunda,   normale   dönünceye   kadar beklemesini bilmeli,

e) Aşırı soğuk veya sıcak havalarda kendisini rahata kavuş­turan bir ortamı buluncaya kadar karar vermekten sakınmalı,         

Nitekim Sevgili Peygamberimiz (A.S.) ümmetini bu hususta uya­rarak şöyle buyurmuştur :

«Hakim öfkeli olduğu    halde iki kişi arasında   hükmetmesin!»

Bununla beraber hâkim bu durumlardan birinde hükmeder de hükmün de isabet kaydederse, verdiği hüküm geçerlidir

Hâkim ancak tarafları dinledikten ve delilleri topladıktan sonra hükmeder. Kendi kerametiyle haklıyı ve haksızı ayırd edebilse bile, kerametle değil, delille amel, eder.

Nitekim Resûlüllah (A.S.)  Efendimiz şöyle buyuruyor :

— «Ben de ancak bir insanım; siz davacı ve davalı olarak bana gelirsiniz. Bir kısmınız diğerinden delilini anlatmada daha becerikli ve konuşkan olabilir. Ben de işittiğime göre hükmederim. O halde kimden yana kardeşinin hakkından bir şey hükmettimse, onu alma­sın; çünkü bu durumda ben ona ancak ateşten bir parça ayırıp ver­mişimdir.»[15]

 

Hâkimin Davacı İle Davalı Arasında Beş Hususa Dikkat Etmesi :

 

Hâkimin davacı ile davalı arasında beş hususta eşit davranma­sı vâcibdir-, aksi halde günahkâr olur.

1 — İçeri girdiklerinde her ikisine de ayni nazarla bakmak,

2 — İkisini de belli yerlere oturtmak,

3 — İkisine birden yönelmek,

4 — İkisini de can kulağiyle dinlemek,

5 — Delilleri toplayıp hak sahibini tesbit edip tereddüt etmeden hükmetmek..

Tabii bu eşitlikten maksad, davranış itibariyledir. Yoksa birisi­nin haklı olduğunu veya haksızlığa uğradığını biliyorsa, haliyle kal­bi ona doğru meyledecektir.

Hâkim bu durumda, davacı ve davalıdan hiç birinin ne hediye­sini, ne de ziyafetini kabul eder.

«Hükümde rüşveti verene de, alana da Allah'ın laneti olsun..» [16]

 

Hâkimin Aldığı Şey Şu Dört Kısımdan Birine Girer :

 

1 - Rüşvet,

2 - Hediye,

3 - Ücret,

4 -  Rızık..

Rüşvet genellikle haksız iken haklı çıkmak için hâkime verilen mal veya paradır. Bu verene de alana da haramdır, büyük günahlar­dan biridir.

Hediye, davalı veya davacıdan biri daha önce hâkime normal zamanlarda yediye vermediği halde davalı veya davacı durumuna düştüğü için veriyorsa, bu da haramdır.

Hattâ fukahadan bir kısmı, daha önce hediye verme âdeti olsa bile, davalı veya davacı olduğu zaman vermesi doğru değil, hâkimin de bu durumda alması caiz değildir, demişlerdir.

Ücret, devletin ta'yin ettiği keşif ve benzeri hizmetlerden dolayı alman bir ücret ise ve emsaline göre veya devletin belirlediği ölçü nisbetinde ise mubahtır.

Rızık, devlet hazinesinden onun ve çoluk-çocuğunun rızkını kar­şılayacak kadar verdiği maaştır. Bu da mubahtır. Ancak aldığı maaş ve ücretin karşılığında hizmet vermesi vâcibdir. [17]

 

Hâkimin Hasımları  Barıştırmaya  Çalışması :

 

Hâkim sadece iki kişi arasında hükmeden kimse değil, ayni za­manda helâli haram, haramı helâl kılmayan bir sulh için ağırlığını koyan görevlidir. Çünkü hâkimin hükmü hiçbir zaman helâli haram, haramı da helâl kılamaz. Hâkim ancak zahirî delillere uyraka hük­meder.

Nitekim sahîh rivayetlere göre, Ashabdan Kâ'b b. Mâlik ile Ebû Hadred bir borçtan dolayı karşılıklı konuşuyorlardı, derken sesleri­ni yükseltip hiddetlendiler. Peygamber (A.S.)) Efendimiz oturduğu odanın örtüsünü aralayıp Kâ'be seslendi : «Ya Kâb'! Borcun yarısını bırak» buyurdu. O da bıraktım dedi. Peygamber (A.S.) «O halde şim­di kalk da gereken hükmü ver!» buyurdu.[18]

 

Hâkimin Hükmü Haramı Helâl Kılabilr Mi?

 

Helâl ve haram kılma yetkisi Allah'a ve Peygamberine aittir. An­cak Allah'ın Kitabında, Peygamberin Sünnetinde sonradan ortaya çıkan bir madde hakkında kesin hüküm bulunmadığı takdirde, hak­kında nass bulunan bir hükme aralarındaki ortak illet sebebiyle- kı­yas etmek caizdir. Bu hususu daha önce de açıklamıştık.

Hâkimin hükmüne gelince : Hâkim ancak davalı ile davacıyı din­ler, deliller toplar ve hukuki bilgi ve yeteneğini kullanarak hüküm verir. Onun bu hükmü, konu ve olayın dış görünüşüne ve mevcut delillere göredir, yanlış da olabilir. Bu bakımdan hâkim, davalı ya da davacı haksız olduğu halde onun lehinde karar verirse, bu hiç­bir zaman haramı helâl kılamaz.

Yukarıda Hz. Ümmü Seleme'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte bu husus gayet açık biçimde açıklanmıştır. O hadîse dayanarak îmam Şâfü de diyor ki : «Hâkimin hükmü hiçbir zaman haramı helâl kı­lamaz: Bunda içmâ' vardır.»

O halde bir kimse diğeri üzerinde bir hakkı bulunduğunu iddia edip bu hususta belge ve şahit ortaya koyar, hâkim de o belge veya şahitlere dayanarak onun lehine hükmeder, fakat aslında hem belge sahte olur, hem de şahitler yalan söylerse, bu kendisine ait olmayan bir hakkı ona helâl kılmaz.

îmam Ebû Hanîfeye göre ise bazı konularda hâkimin verdiği hü­küm hem zahiren, hem bâtmen geçerlidir. Bunu bir misal ile açık-lıyalım: İki şahit hâkime baş vurup falan adamın kendi karısını üç; talâkla boşadığını söyler, kadın da bunun doğru olduğunu söylerse, hâkimd kadının boşandığına hükmeder ve artık bu kadın tamamen boşanmış sayılır. Aradan üç temizlenme veya üç ay bir süre geçtik­ten sonra başka biriyle evlenmesi helâl olur.

Hanefî imamlarının çoğu bu hususta îmam Ebû Hanife'ye mu­halefet etmişlerdir.

îmam Ebû Hanîfe'nin bu içtihadı, akidler ve fesihler konusun­da câridir. Cumhur bu görüşe muhalefet etmiştir. Çünkü buna kapı açıldığı takdirde birçok haksızlıkların doğacağı endişesi her zaman mevcuttur. [19]

 

Vekîl Olmayan Gaib Üzerine Hükmetmek Caiz Midir?

 

Fukaha deliller sübut bulduğu takdirde gaib üzerine -vekili bu­lunmasa bile- hükmetmenin caiz olduğunu kabul etmişlerdir. Bu hu­sustaki delilleri şu hadîstir :

Mekke'nin fethinden sonra İslâm'a giren Ebû Süfyan'm karısı Hind, Peygamber (A.SJ Efendimize müracaat ederek şunu sordu : «Kocam bildiğin gibi cimri bir kimsedir. Onun iznini almadan malın­dan bir miktar alıp harcayabilir iniyim? Bunun üzerine Peygambe­rimiz (A.S.) ona şu cevabı verdi : «Sana ve çoculdanna öfre uygun şekilde yetecek kadarını alabilirsin..»

îşte bu hüküm, Ebû Süfyan'm malı hakkında onun vekili de ol­madığı halde- onun gıyabında verilmiştir.

îmam Mâlik bu hususta ikinci bir delil olarak Hz. Ömer (R.A.)'in şu hükmünü göstermiştir : Hz. Ömer (R.A.) şöyle bir karar çıkardı : «Kimin borcu varsa, yarın bize gelsin. Çünkü biz (borcunu getirml-yenin)  malını satıp alacaklısına vereceğiz.»

Nitekim bir şahıs gâib olduğu halde, malı satılarak borcu öden­miştir.

Ancak bu mesele hakkında îmam Mâlik, İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbel şöyle bir ictihadda bulunmuşlardır : Gâib hak­kında hüküm verilir de gereği yerine getirildikten sonra adam çıkıp gelir ve verilen hükmün haksız olduğunu görür, haklılığını isbat için yeterli delil gösterirse, ilk verilen hüküm ibtal edilir.

İmam Ebû Hanife, Kaadı Şüreyh, Ömer b. Abdüîaziz ve İbn Ebî Leylâ ise, gaibin vekili hazır olduğu takdirde gıyabında hükmedilir, aksi halde hükmetmek doğru olmaz. Çünkü hükmü ibtal edecek kuv­vetli delilin bulunduğu her zaman mümkün olabilir.

Bunların delili ise, yukarıda mealini verdiğimiz şu hadîstir :

«Ya Ali! Senin Önünde davacı ile davalı oturduğunda, ikisini de dinlemeden aralarında hükmetme. İşte böyle yaparsan hüküm sana iyice açıklanmış olur.»[20]

 

Gayr-İ Müslim Vatandaşlar Arasında Hükmetmek :

 

Gayr-i müslimler müslüman hâkime başvurup davacı oldukları­nı söyleyip aralarında hükmetmesini isterlerse, hâkimin bu isteğe uyarak onların arasında İslâm Hukukuna göre hükmetmesi caizdir. İlim adamları buna cevaz verirken delil ve dayanak olarak şu âyeti göstermişlerdir.

«(Münafıklarla Yahudilerden çoğu) yalana iyice kulak verirler; durmadan haram yerler. Şayet sana gelirlerse, aralarında hükmet, (istersen) kendilerinden yüzçevir, Yüzçevirecek olursan sana elbette hiçbir zarar veremezler. Hükmedecek olursan, aralarında adaletle, insafla hükmet. Çünkü Allah âdil ve insaflı olanları çok sever.»[21]

Bu mesele hakkında tarihî bir olay :

— Hz. Ali (R.A.) zırhını kaybetmişti. Aradan -hayli zaman geç­tikten sonra onu bir Yahudi'nin elinde gördü. Yanma yaklaşıp zırhın kendisine ait olduğunu söyledi. Yahudi, itiraz etti ve. zırhın kendisi­ne ait olduğunu iddia etti. Hz. Ali (R.A.) zırhın kendisine ait olduğu­nu ısrarla söyleyip üzerinde durduysa da Yahudî vermedi ve sonun­da «madem sana ait olduğunu iddia ediyorsun, buyrun kadıya gide­lim», dedi. Hz. Ali bu teklifi uygun bulup devrin ünlü kadısı Şüreyh Hazretlerine gittiler. Kadı Şüreyh, mü'minlerin emiri Hz. Ali'nin içe­ri girdiğini görünce yerinden kalktı ve onu buyurun etti. Hz. Ali bu yüzden kadıyı kınadı. Sonra davaya geçildi. Kadı önce Hz. Ali'yi din ledi Sonra Yahudi'ye sordu. Yahudî, zırhın Ali'ye ait olmadığını, öte­den beri kendisimi malı bulunduğunu söyledi. Hz. Ali (R.A.) itiraz etti. Kadı, «Ya emirelmü'minin siz doğru söylüyorsunuz, ama bunu isbat için belge veya şahit gerek,» dedi. Hz, Ali (R.A.) azâdlı kölesi Kanber ile oğlu Hz. Hasan'ı şahit olarak gösterdi. Kadı, ona : «Ya Ali! Kölene gelince, onun senden yana şahitliği geçerli kabul, edilir. Oğ­luna gelince, onun şahitliği kabul edilmez. Tek şahit de dâvayı isba-ta kâfi görülmediğinden zırh kimin elindeyse ona aittir,» diye karar verdi. Hz. Ali (R.A.) bu kararı memnuniyetle kabul etti. Yahudî İs­lâm Kadısının   çok âdilâne hükmettiğini   görünce,   insafa geldi ve Madem ki dininiz bu kadar adaleti emrediyor. Bu zırh benim değil Hz. Ali'nindir, onun dediği gibi, bunu ben bir yerde buldum ve ken­dime malettim,» dedi ve zırhı Hz. Ali'ye uzattı. Hz. Ali (R.A.) büyük iük gösterdi ve: «Tamam mesele anlaşılmıştır. Zırhı sana hibe edi­yorum!» buyurarak almaktan vaz geçti. Yahudi daha da duygulanan rak îslâm'a girmeye karar verdi ve Müslüman oldu. Rivayete göre, bu Müslüman olan Yahudi, Hz. Ali'yi bütün kalbiyle sevdi ve onun saffından ayrılmadı. Sıffîn savaşında Hz. Ali'ye karşı gelen grup ta­rafından öldürüldü.[22]

 



[1] Hadîd Sûresi : 25.

[2] Nisa Sûresi : 105.

[3] Ahmed b. Hanbel - Ebû Dâvud – Tirmizî.

[4] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/319-321.

[5] Buharî - Müslim - Ahmed b. Hanbel - îbn Mâceıîbn Mes'ud (R.A.)'den.

[6] Ebû Dâvud : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.

[7] îbn Mâco - Tirmizî - Hadîstin Hasenün.

[8] Ebû Dâvud - Tirmizi : Saîd el-Magburi.

[9] Sahîh-i Müslim : Ebu Zer (R.A.)'den.

[10] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/321-323.

[11] Ahmed b. Hanbel, Nesai – Tirmizî.

[12] Sad Sûresi: 26.

[13] Ebû Dâvud - Tirmizî - Nesâî - îbn Mâce Hâkim.

[14] Amir Şuayb, babasından rivayet etmiştir.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/323-327.

[15] Buhari - Müslim : Ümmü Seleme (R.A.)'den.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/326-327.

[16] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/327.

[17] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/328.

[18] Buharî - Müslim - Ashab-ı Sünen.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/328.

[19] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/329.

[20] Ahmed bin Hanbel - Ebû Dâvud – Tirmizî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/330.

[21] Mâide Sûresi : 42.

[22] Ebu Nuaym Hilye'de naltletmiştir.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 4/331-332.