Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri - 151Malharcama - 10. Sayfa
ALLAH YOLUNDA MAL HARCAMANIN FAZİLETLERİ
Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkında Ayetler
Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkinda Hadisler
ALLAH YOLUNDA MAL HARCAMANIN FAZİLETLERİ
Allah yolunda mal harcamaya teşvik ve onun faziletleri Allah'ın yüce Kelamında ve O'nun doğru sözlü Rasûlü, Seyyidül beşer Hz. Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiem efendimizin hadislerinde çok geniş bir şekilde beyan edilmiştir. O ayet ve hadislere bakınca paranın kesinlikle saklanılmaması (yığılmaması) gereken bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Mal ancak Allah yolunda harcamak için yaratılmıştır. Bu konuda ki ayet ve hadisler o kadar çoktur ki onların yüzde birini bile bir araya getirmek zordur. Kendi âdetime uygun olarak bu ayet ve hadislerden bir kaçını örnek olarak arz ediyorum. [1]
Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkında Ayetler
1) O (Kur'an) muttakîler (Allah'tan korkanlar) için bir yol göstericidir./ Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar, / Yine onlar, sana indirilen kitaba ve senden önce indirilen kitaplara iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. / İşte onlar, Rablerinden gelen doğru bir yol üzeredirler ve felaha erenler de ancak onlardır. (Bakara-2,5)
İzah:
Bu ayeti kerimede düşünülmesi gereken birkaç husus vardır:
a) O (Kur'an), muttakîler (Allah'tan korkanlar) için bir yol göstericidir. Yani bir kişi mülkün sahibini bilmezse, O'ndan korkmazsa ve kendini yaratanı tanımazsa, o kimse Kur'an'ın gösterdiği yolu nasıl görebilir? Görme sıfatına sahip olan insan, yolu görür. Görme organı olan göze sahip olmayan insan neyi görsün ki? Aynı şekilde kalbinde Allah korkusu olmayan biri Allah celle ceiaiuhu'nun emirlerine kulak verir mi? .
b) Namazı dosdoğru kılarlar. Yani
namazı adabına ve şartlarına riayet ederek sürekli bir şekilde, ihtimamla eda
ederler. Bu konuda geniş açıklama Fezail-i Namaz r
c) Felaha ermek çok büyük bir şeydir. Felah kelimesi her nerede geçerse mana olarak dünya ve ahiret saadeti ve kurtuluşunu kapsamaktadır. İmam Ra-ğıb dünyadaki felah, dünya hayatını güzelleştiren şeyleri elde etmektir" diye yazmıştır. O güzellikler, sebat ve devamlılık, gına (zenginlik) ve izzettir. Ahiretteki felah ise dört şeydir: Sonu olmayan bir hayat, fakirlik şüphesi bulunmayan bir zenginlik, hiçbir zilleti olmayan bir izzet, kendisinde cehalet bulunmayan bir ilimdir. Yukarıdaki ayeti kerimede Felah kelimesi genel olarak kullanıldığından hem dünya hem de ahiretteki kurtuluşları içine almaktadır. [2]
2) İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah sevgisinden dolayı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere malını harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakîler ancak onlardır! (Bakara-177)
İzah:
Hz. Katâde rahmetuiiahi aleyh buyurdular ki: "Yahudiler batıya, Hıristiyanlar ise doğuya doğru namaz kılarlardı. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi." Diğer bazı zâtlardan da bu çeşit konular nakledilmiştir.[3]İmam Cessas rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmıştır: "Bu ayetle yahudi ve Hıristiyanların davası reddedilmiştir." Onlar kıblenin değişmesi üzerine (yani Beyt-ül Mukaddes yerine Kabe'nin kıble olmasına) itiraz ettiklerinde Allah ceiie ceialuhu bu ayeti indirdi: "İyilik Allah'a itaat etmektir. O'na itaat etmeden doğuya ya da batıya dönmek bir şey değildir"2. Ayeti Kerimede geçen Allah sevgisi üzerine mal harcar sözünün manası şudur: Kişi verdiği şeyleri Allah ceiie ceialuhu sevgisi ve rızası için vermeli. Adı şanı şöhreti ve izzeti için vermemelidir. Çünkü bu şekilde mal harcamak iyiliklerin yok olmasına ve günaha girilmesine sebep olur. Kişi böyle yapmakla hem malını harcamış hem de Allah ceiie ceialuhu katında sevap yerine günah kazanmış olur.Sevgili Peygamberimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir hadisi şeriflerinde: "Allah ceiie ceialuhu sizin şekillerinize ve mallarınıza (ne kadar harcadığınıza) bakmaz ancak sizin amellerinize ve kalplerinize (hangi niyet ve iradeyle harcadığınıza) bakar[4] buyurmaktadır. Yine Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem başka bir hadisi şeriflerinde; "Benim sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir." buyurdu. Bunun üzerine Sahabe-i Kiram radıyaiiahu anhum, "Ya Rasûlallah küçük şirk nedir?" diye sordular. Rasûlüllah saiiaiiahu aleyhi veseiiem efendimiz, "Gösteriş için amel yapmaktır" buyurdu. İleride de geleceği üzere hadislerde gösteriş için mal harcamak hakkında pek çok uyanlar vardır.Ayeti Kerimenin yukarıdaki meali Allah ceiie ceiaiuhu'nun sevgisiyle vermek kast edildiği zamandır. Bazı alimler bu ayetteki sevgiyi başkalarına verme ve harcama sevgisi olarak açıklamışlardır. Yani kişi verdiği şeylerden dolayı sevinmeli, önce verip de sonra "Ben neden verdim? Nasıl da ahmaklık ettim. Param azaldı. vs." diyerek pişman olmamalıdır.[5] Ulemânın çoğunluğu ayetteki sevgiyi mal sevgisi şeklinde açıklamışlardır. Yani insan mala karşı olan sevgisine rağmen malı bu sayılan yerlere vermelidir. Bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir: Birisi "Ya Rasûlallah malı sevmenin manası nedir? Malı herkes sever" dedi. Rasûlüllah saiiaiiahu aleyhi vo-seiiem Efendimiz, "Sen mal harcadığında kalbinin sana kendi ihtiyaçlarını hatırlatması ve <Henüz ömrüm var. Bu mala ihtiyacım olabilir[6] diye kalbinde ihtiyaç korkusunun belirmesidir" buyurdu. Bir hadisi şerifte de, "Verdiğin sadakaların en iyisi sıhhatin yerindeyken yaşayacağına ve bu dünyada daha uzun zaman kalacağına ümitli olduğun vakit harcadığındır. Sen can boğaza dayanıp, ölüm yaklaşıncaya kadar sadaka vermeyi geciktirme. O zaman sen Şu kadar falancaya verilsin, bu kadar falan yere vehlsin> demeye başlarsın. Artık o mal falancanın olmuştur.[7] Yani siz kendinizden ümit kesip, kendi zaruret ve ihtiyaç korkunuz kalmayınca, "Şu kadar falan camiye, bu kadar falan medreseye verilsin" demeye başlarsınız. Halbuki o artık varislerin malı olmuştur. Böyie yapmak bir atasözünde geçtiği gibi, "Helvacı dükkanında dedenin ruhuna hatim merasimi" yapmaya benzer. Yani başkası-1 nın malıyla hayır yapmak demektir. Kendi ihtiyacınız olduğu müddetçe harcamayı başaramadığınız mal, şimdi varislerin eline geçmeye başlayınca siz de Allah yo-. lunda verme cezbesi uyanmıştır. Bu nedenle yüce İslam ölüm anında yapılacak sadakanın mirasın üçte birinde geçerli olabileceğini hükme bağlamıştır. Eğer bir. . kişi ölüm anında bütün malının sadaka yapılmasını vasiyet edip, ölse, mirasçıları-! nın izni olmadan mirasın üçte birinden fazlasında onun vasiyeti geçerli olmaz.Bu ayette malın yetimler, yoksullar ve başkaları üzerine harcanması husu-sen zikredilmiş ve sonunda zekattan ayrıca bahsedilmiştir. Buradan şu anlaşılmaktadır: "Verilecek olan şeyler zekatın dışında kalan mallardandır." Bu husustaki açıklama hadisler bölümünde 1 numaralı hadiste gelecektir. [8]
3) Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. (Harcama ve her türlü hareketinizde)dürüstdavranın.ÇünküAllahdürüstlerisever. (Bakara-195)
İzah:
Hz. Huzeyfe radıyallahu anh, "Ayette geçen kendinizi tehlikeye atmayın sözünün manası fakirlik korkusuyla Allah yolunda harcamayı bırakmaktır." buyurmaktadır, Hz. İbni Abbas mdtyaiiahu anhuma buyuruyor ki: "Kişinin kendini tehlikeye atması, Allah yolunda öldürülmesi demek değildir. Aksine Allah yolunda harcamayı terketmesidir." Hz. Dahhâk bin Cübeyr rahmetuiiahı aleyh diyor ki: "Ensar Allah yolunda harcar ve sadaka verirlerdi. Bir sene kıtlık oldu. Onların hayalleri ve beklentileri boşa çıktı ve Allah yolunda harcamayı bıraktılar. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil oldu." Hz. Eşlem rahmetuiiahi aleyh diyor ki:"Bizler Kostantiniye savaşındaydık. Karşımıza kafirlerden çok büyük bir kalabalık çıktı. Bu esnada Müslümanlardan biri kılıcını alarak onların saflarına daldı. Bunun üzerine diğer müslümanlar (o kişi hakkında) Kendisini tehlikeye attı diye konuşmaya başladılar." Hz. Ebû Eyyub el Ensari radıyaüahu anh de o savaşta bulunuyordu. Ayağa kalktı ve buyurdu ki: "Kişinin kendisini helak etmesi bu değildir. Siz bu ayeti kerimeye böyle mana veriyorsunuz. Aslında bu ayet bizim hakkımızda inmişti. Şöyle bir durum olmuştu; islam yayılmaya başlayıp dinin koruyucuları artınca, biz ensar arasında gizliden gizliye şöyle bir görüş meydana çıktı: Allah ceiie ceiaiuhu İslam'a üstünlük nasip eyledi ve insanlar arasında dinin yardımcıları çoğaldı. Mallarımız ve bahçelerimiz uzun zaman ilgilenemediğimizden berbat oluyor. Öyleyse bizler onlara bakalım, onları düzene sokalım İşte bunun üzerine bu ayeti kerime indi. Kendini tehlikeye atmak; kendi mallarının düzeni ile meşgul olup Allah yolunda cihadı terk etmektir.[9]
4) Sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar."İhtiyaç fazlasını" de.(Bakara-219)
İzah:
Mal aslında (hayır yolunda) harcanmak içindir. İhtiyacı kadarı bırakılıp geriye kalan (Allah yolunda) harcanmalıdır. Hz. ibni Abbas radıyattahu anhuma, "Kişinin kendi çoluk çocuğunun masrafından artan kısmı ihtiyaçtan fazladır" demektedir. Hz. Ebû Umame radıyatlahu anh, Allah Rasûlü sailaliahu aleyhi vese/tem'İnşöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ey insan, yanında fazla olanı harca. Bu senin için hayırlıdır. O malı yanında alıkoyman senin için kötüdür. Zaruret miktarı olan malda ise kınama yoktur. Harcamaya da aile fertlerinden olan insanlardan başla. Yukarıdaki el, aşağıdaki elden hayırlıdır. Yani veren el, alan elden hayırlıdır." Hz. Atâ rahmetuiiahi aleyhken de şöyle rivayet olunmuştur: "Yukarıdaki ayeti kerimede geçen ( ya.) Afv kelimesinden maksat; ihtiyaçtan fazla olan maldır.[10]Hz. Ebû Said el Hudh radıyallahu anh, Rasûlullah sallailahu aleyhi vesellerri\n şöyle buyurduğunu söyledi: "Kimin yanında fazla bineği varsa bineği olmayana versin. Fazla azığı olan da azığı olmayana versin." Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem bu sözün üzerinde o kadar fazla durdu ki, biz kişinin ihtiyacından fazla olan malında hakkı bulunmadığını zannettik.[11] Zaten insan için en yüksek derece şudur: İnsanın gerçek ihtiyaçlarından fazla olan malt, hayır yolunda harcamak içindir. Biriktirip bir köşeye koymak için değildir. Bazı alimler Afv kelimesini kolaylık şeklinde tercüme etmişlerdir. Yani kişi kolaylıkla hayır yolunda ne kadar harcayabil irse har-camalıdır. Şöyle ki, harcadıktan sonra dünyevi sıkıntılara düşerek perişan olmamalı, başkasının hakkını zayi ederek ahiretteki sıkıntılara maruz kalmamalıdır. Hz. İbni Abbas radıyallahu an/ıuma'dan nakledildiğine göre, bazı kimseler öyle sadaka verirlerdi ki, yiyecek bir şeyleri kalmazdı. Hatta başkaları onlara sadaka verme durumunda kalırlardı. Bunun üzerine (yukarıda geçen) ayeti kerime nazil oldu.Hz. Ebû Said el Hudri radıyallahu anh şöyle buyuruyor: Adamın biri mescide geldi. Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem o şahsın halini görünce hayır olarak elbise toplanmasını emretti. Yardım olarak epeyce elbise toplandı. Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem elbiselerden ikisini o adama verdi. Sonra sadaka toplanması için teşvik etti. İnsanlar sadaka olarak mallarından verdiler. O adam da iki parça elbiseden birini sadaka olarak verdi. Bunun üzerine Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem memnun olmadığını belirterek elbisesini ona geri verdi.Kendisi muhtaç olduğu halde hayır, hasenat yapmaya Kur'an da teşvik verilmiştir. Fakat bu (teşvik) bu tür harcamalara memnuniyetle katlananlar ve kalplerinde gerçekten ahiretin ehemmiyeti dünya üzerine galip gelenler içindir. 28. ayetin açıklamasında bu konunun tafsilatı gelmektedir. [12]
5) Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç verecek kimdir? Darlık veren de bollu kveren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz. (Bakara-245)
İzah:
Yukarıdaki ayeti kerimede Allah yolunda harcamanın borca benzetilmesinin sebebi, borç alınan (şey) mutlaka geri verilip, eda edildiği gibi Allah yolunda harcamanın ecir, mükafat ve karşılığı da mutlaka elde edilir. Bundan dolayı Allah yolunda harcamak, borç vermeye benzetilmiştir. Hz. Ömer radıyaiiahu anh Allah'a borç vermekten kastedilen şeyin Allah yolunda harcamak olduğunu söylemiştir.Hz. Ibni Mes'ud radıyaiiahu anh buyurdu ki: Bu ayet indiği zaman Hz. Ebû Dahdah Ensari radıyaiiahu anh Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem \n yanına geldi ve, "Ey Allah'ın Rasûlü! Allah ceiie ceiaiuhu bizden borç mu istiyor?" dedi. Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Evet" deyince, "Öyleyse elinizi bana veriniz {Ta ki mübarek elinizi tutarak size söz vereyim)" dedi. Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem elini uzattı. O da Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'İn elini anlaşma yapmak üzere tutarak, "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben bağımı Rabbime borç olarak verdim" dedi. Bahçesinde altı yüz tane hurma ağacı vardı ve onun çoluk çocuğu da o bahçede kalıyorlardı. Sonra Ebû Dahdah oradan kalkarak bahçesine geldi ve hanımı Ümmü Dahdâh'a, "Haydi! Bu bahçeden dışarıya çık. Bu bahçeyi ben Rabbime verdim." diye seslendi. Ebû Hureyre radıyaiiahu antim rivayetine göre Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu bahçeyi birkaç tane yetim arasında taksim etti.Bir hadiste şöyle geçmektedir: Ne zamanki"Kim bir iyilik yaparsa ona on misli sevap verilir" ayeti nazil oldu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bunun üzerine "Ya Rabbi ümmetimin sevabını bundan daha fazla kıl" diye dua etti. Bu duadan sonra da yukarıda geçen ayeti nazil oldu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem tekrar "Yâ Rab! Ümmetimin sevabını bundan da fazla kıl" diye dua etti. Bunu müteakip (7.sıradaki) ayeti nazil oldu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem tekrar, "Yâ Rab! Ümmetimin sevabını arttır" diye dua etti. Bunun üzerine
"Muhakkak sabredenlere ecirleri hesapsız ve tam olarak ödenecektir." ayeti nazil oldu. Başka bir hadisi şerifte şöyle buyu rul m ustur: "Bir melek şöyle nida eder; <Bugün borç verip, yarın karşılığını tam ve eksiksiz olarak alacak olan kimdir?Bir hadis-i kutsîde ise Allah ceiie ceiaiuhu şöyle buyuruyor: "Ey ademoğlu! Dora \/a servetini Benim vanıma emanet olarak bırak. O emanetinin ne yanma endişesi vardır, ne batma ne de çalınma. Ben emanetini senin en muhtaç olduğun bir zamanda eksiksiz bir şekilde sana vereceğim.[13]
6) Ey iman edenler! Kendisinde artık ahş-veriş, dostluk ve (Allah'tan izinsiz) bir şefaat bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. (Bakara-254)
İzah:
Yani o gün alış-veriş yoktur ki, kişi başkalarının iyiliklerini satın alabilsin. Dostluk yoktur ki, başkalarından iyilik isteyebilsin. Allah'tan izinsiz kimseye şefaat hakkı yoktur ki, ona yalvarıp, yakararak kendisine şefaat ettirsin. Kısacası (O gün kişinin) başkasından yardım alabileceği bütün sebepler yok olacaktır. O gün için bir şey yapılacaksa bugün yapılmalı, ekilecek olan ekilmelidir. O gün ektiğini biçme günüdür. Ne ekilirse o biçilecektir. İster tahıl, ister çiçek, ister diken, ister çalı. Herkes ne ektiğini iyice düşünmelidir.
7) Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfü geniştir, O herşeyi bilir. Bakara-261)
İzah:
Bir hadisi şerifte, "Ameller altı, insanlar ise dört kısımdır" buyurul-maktadır. Amellerden ikisi vacip kılan amellerdir. İkisi mükafatı ile eşit olan amellerdir. Bir amelin ecri (sevabı) on kat fazladır. Birinin de sevabı yedi yüz kat fazladır. Vacip kılan amellerin birincisi şudur: Kişi Allah cetfe ceiaiuhu'na şirk koşmadan ölürse mutlaka Cennete girecektir. İkincisi; her kim Allah ceiie ceiaiu-to/na şirk koşarak ölürse o da mutlaka Cehennem'e girecektir. Mükafatına eşit olan amel ise, bir kimse bir iyiliğe niyet eder. Fakat onu yapamazsa, ona bir sevap verilir. Kim de bir günah işlerse ona bir günah yazılır. Kim bir iyilik yaparsa ona on misli sevap yazılır, Allah yolunda harcayan kimseye her harcamasına karşılık yedi yüz kat sevap yazılır. İnsanların dört kısmı ise şöyledir: 1-Hem dünya hem de ahirette genişlik içinde olanlar, 2-Dünyada genişlik, ahirette ise darlık içinde olanlar, 3-Dünyada darlık, ahirette ise genişlik içinde olanlar, 4-Hem dünyada hem de ahirette darlık içinde olanlar.[14] Son kısımda olan insanların dünya yoksulluğu yanında amelleri de bozulmuştur. Bundan dolayı ahirette bir şey elde edemedikleri gibi dünya ve ahiretleri berbat olmuştur.Hz. EbÛ Hureyre raöıyallahu anh Allah'ın Rasûiü saliallahu aleyhi veseliemln Şöyle buyurduğunu naklediyor: "Her kim helal maldan olmak ve haram maldan olmamak şartıyla bir hurma kadar sadaka verirse (Çünkü Allah ceiie ceiaiuhu yalnız helal ve temiz malı kabul eder) Allah ceiie ceiaiuhu o sadakayı sizin kendi buzağınızı büyüttüğünüz gibi büyütür. Nihayet o sadaka büyüye büyüye bir dağ kadar olur.[15]Yine başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim Allah yolunda bir hurma verirse Allah ceiie ceiaiuhu onun sevabını o kadar büyütür ki, Uhud Dağı'ndan daha büyük olur." Uhud Dağı Medine-i Münevvere'de çok büyük bir dağdır. Bu durumda ecir ve sevab yedi yüzden çok daha fazladır.Bir başka hadiste geçtiğine göre; yedi yüz misli ecir verileceği hakkındaki a-yet nazil olduğunda Rasûluilah saliallahu aleyhi veseiiem ecir ve sevabın daha çok olması için Allah ceiie ceiaiuhu'nB dua etti. Bunun üzerine beşinci sırada geçen ayet nazil oldu.[16] Bu hadise göre yedinci ayet beşinci ayetten önce inmiştir. Başka bir hadiste bunun aksi rivayet olunmuştur. Bu hadis beşinci ayetin açıklamasında geçmiştir.
8) Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlere eziyet etmeyen kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.
(Bakara-262)
İZAH: Bu ayeti kerime önceki ayetten hemen sonra gelmektedir ve bu sayfadaki diğer ayetlerde bu konu hakkındadır. Allah ceiie ceiaiuhu yolunda harcamaya teşvik ve sadakayı başa kakmak suretiyle berbat edilmemesi hakkında tembih vardır. Eziyet etmenin manası ise, yapmış olduğu iyilikten dolayı birine hakir davranmak ve onu zelil görmektir.Rasûluilah saliallahu aleyhi veseiiem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Bazı kimseler Cennet'e giremeyeceklerdir. Onlardan bir tanesi yaptığı iyiliği başa kakan, ikincisi anne babasına karşı gelen, üçüncüsü ise devamlı şarap içendir.[17] İmam Gazali rahmetuliahi aleyh İhya-i Ulumiddin'de sadaka adabı bahsinde "Kişi sadakasını (Eziyet).ve (Başa kakma) ile berbat etmemelidir" diye yazmıştır. "Menn ve Eza" kelimelerinin tefsiri hakkında alimlerin birkaç görüşü vardır. Bazıları; "Menn, sadakayı verdiği kişiye, verdiği sadakadan bahsetmesi-dir. Ezâ ise, sadaka verdiğini başkalarına açıklamasıdır" demiştir. Başka bir görüşe göre Menn, vermiş olduğu şeyin karşılığını ondan almak, Ezâ, sadaka verdiği kimseyi fakirliği sebebiyle kınamaktır. Bazıları da "Menn, vermiş olduğu sadaka sebebiyle yoksula karşı büyüklük taslamaktır. Ezâ ise istediği için onu azarlamaktır" demişlerdir.İmanvı Gazali rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Menn kelimesinin asıl manası (sadaka verenin) verdiği kişiye ihsanda bulunduğunu düşünmesidir" Zaten bu sebeple yukarıda geçen şeyler meydana gelmektedir. Halbuki (sadakayı veren kişi) fakirin kendine iyilik ettiğini düşünmelidir. Çünkü o fakir zenginden Allah'ın hakkı olan zekatı kabul etmekle onu sorumluluktan ve mesuliyetten kurtararak malının temizlenmesine de sebep olur. Ayrıca zekat verilmediğinden dolayı yapılacak olan Cehennem azabından onu kurtarmış olur.[18] Meşhur muhaddislerden İmam Şa'bi rahmetuliahi aleyh diyor ki: Her kim fakirin sadakaya olan ihtiyacından daha fazla kendisini sevaba muhtaç kabul etmezse, o kimse vermiş olduğu sadakayı zayi etmiştir. Ayrıca fakire vermiş olduğu sadaka da yüzüne çarpılır.[19] Kıyamet günü son derece çetin, hüzünlü, kederli ve korkunç bir gündür. Bu husus kitabın sonunda da gelecektir. O (kıyamet) gününde kişinin korkudan emin olması ve üzüntülü olmaması çok büyük bir nimettir.
9) Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir. (Bakara-271)
"Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler." (Bakara-274)
İZAH: Her iki ayette sadakanın gizlenerek verilmesi de açıktan verilmesi de övülmektedir. Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetlerinde riya yani gösteriş için amel yapmanın kötülüğü bildirilmiş ve buna şirk denilmiştir. Riyanın sevapları yok edici hatta günah kazanmaya sebep olduğu bildirilmiştir. O halde öncelikle şunu iyi anlamak lazımdır ki, gösteriş ayrı bir şeydir. Bir amelin açıkça yapılması illa da onda riya olmasını gerektirmez. Oysa riya; kişinin kendi büyüklüğünü göstermek şöhret kazanmak yeteneklerini göstermek ve izzet elde etmek için yaptığı işlerdir.Allah ceiie ceiaiuhu'nun rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak için bir amel yapılır da bir maksattan dolayı onun ilan edilmesinden Allah razı olacaksa, bu ameli ilan etmek riya olmaz. Bu durumun dışında kalan her amelde, özellikle sadaka vermekte efdal olan onu gizlemektir. Çünkü bu şekilde riya ihtimali de ortadan kalkmaktadır. Ayrıca sadakayı alan şahıs zillete düşmekten ve eziyet görmekten korunmuş olur. Sadakayı açıktan vermenin zararlarından biri de verirken riya olmasa bile cömertliği insanlar arasında yayıldığından sadaka veren kişinin ucub ve kendini beğenme ihtimalinin olmasıdır. Bunun yanısıra eğer sadaka veren kimse halk arasında meşhur olursa o zaman pek çok kimseler ondan istemekle onu rahatsız ederler. Ayrıca o kimsenin zengin olduğu duyulduğunda pek çok dünyevi zararlar da meydana gelir. Meselâ, hükümetin vergi koyması; malında hırsızların gözü olması ve haset edenlerin düşmanlığı vs. İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle buyuruyor: "Sadakayı gizli vermek riya ve şöhretten daha uzaktır." Ayrıca Rasulullah saiiaiiabu aleyhi veseiiem bir hadisinde buyurmuştur: "Sadakaların en faziletlisi dar gelirli birinin kendi gayretiyle herhangi bir yoksula gizlice sadaka vermesidir. Her kim vermiş olduğu sadakadan bahsederse o kişi kendinin meşhur olmasını isteyendir. Kalabalık içinde sadaka veren de riyakardır."Geçmişte büyük zatlar sadakayı o kadar gizlemeye çalışırlardı ki, sadaka vermiş oldukları fakirin sadaka vereni bilmesinden dahi hoşlanmazlardı. Bundan dolayı bazıları âmâ fakirleri seçerek onlara sadaka verirlerdi. Bazıları da fakirin haberi olmasın ve utanmasın diye başkaları vasıtasıyla verirlerdi. Kısacası; verilen sadakayla riya ve gösteriş kastedilmiş ise sevaplar mahvolduğu gibi günaha da girilmiş olunur.İmam-ı Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmıştır: "Hangi amelde kişinin niyeti gösteriş olursa o amel boşa gider. Çünkü zekat mal sevgisini insanın kalbinden çıkarmak için vacib oldu. İnsanlarda makam sevgisi mal sevgisinden daha fazladır. Bu ikisi ahirette insanı helak eden şeylerdir. Cimrilik sıfatı insana kabrinde akrep şeklinde musallat olur. Riya ve meşhur olma isteği ise ejderha şekline girerek (musallat olur).[20]Bir hadiste, "Kişinin dini ve dünyevi hususlarda parmakla gösterilmesi o-nun kötülüğüne yeterli bir sebeptir". Hz. İbrahim bin Edhem rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: "Her kim meşhur olmayı isterse, o kimse Allah ile doğru bir muamelede bulunmamıştır". Eyyûb Sahtiyanı rahmetuiiahi aleyh de; "Her kimin Allah ile muamelesi düzgün ise evinin nerede olduğunun halk tarafından bilinmesini dahi istemez" demiştir.[21] Hz. Ömer radıyaliahu anh bir defasında Mescid-i Nebevi'ye geldi. Hz. Muaz radtyallahu anh'\ Peygamber sallallahu aleyhi vese/tem'in kabri başında oturmuş ağlarken gördü. Niçin ağladığını sorunca Hz. Muaz radıyaliahu anh\ "Ben Ra-sûlullah'tan duydum ki; Riyanın azı da şirktir. Allah ceiie ceiaiuhu bir köşede isim-sizlik içinde yaşayan muttakî kullarını sever. Eğer o kimseler bir yere gidecek olsalar onları kimse aramaz. Herhangi bir meclise gelseler, onları kimse tanımaz. Onların kalpleri hidayet kandilleridir ve onlar tozlu, topraklı karanlık yerlerden kurtulmuşlardır[22]Kısacası riyayı (gösterişi) kötüleyen pek çok ayet ve hadisler vardır. Fakat bütün bunlara rağmen sadakayı ilan etmekte bazen dini maslahatlar (faydalar) bulunmaktadır. Mesela, başkalarını teşvik etmek gerektiğinde sadaka açıkça verilir. Şöyle ki; birkaç kişinin sadaka vermesiyle dinin önemli bir ihtiyacı karşılanamıyorsa, o zaman sadakayı açıkça vermek başkalarını sadakaya teşvik edip o dini ihtiyacın karşılanmasına sebep olur.Bundan dolayı Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimiz buyuruyor ki: "Kur'an'ı sesli okuyan açıktan sadaka veren gibidir. Kur'an'ı sessiz okuyan da gizli sadaka veren gibidir.[23] Demek ki Kur'an-ı Kerimi duruma göre bazen sesli bazen de sessiz okumak faziletli oluyor. Önce geçen ayeti kerime hakkında pek çok ulemadan nakledildiğine göre bu ayette farz sadaka olan zekat ve nafile sadakaların her ikisi de beyan edilmektedir. Farz olan sadakayı yani zekatı açıktan vermek daha efdaldir. Diğer farzların hükmü de aynıdır. Onları açıkça edâ etmek efdaldir. Çünkü kişi açıktan vermekle hem başkalarını sadaka vermeye teşvik etmiş hem de "Bu adam zekatını edâ etmiyor" şeklindeki suçlama ve töhmeti üzerinden atmış olur. Bunun için namazın cemaatle kılınmasında namazın edâ edilmesinin ilanıyla birlikte başka faydalar da vardır. Hafız ibni Hacer rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Allâme Taberi rahmetuiiahi aleyh ve diğerleri farz olan sadakanın açıkça verilmesinin efdal olduğu, nafile sadakanın da gizlice verilmesinin daha üstün olduğu hakkında alimlerin görüş birliğinde olduklarını nakletmişlerdir." Zeynübnü-I Münir rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu üstünlük ahvallere göre değişir. Mesela, idareciler zalim olduğundan zekatı verilecek mal gizli tutuluyorsa zekatı gizli vermek daha uygundur. Eğer bir kimse önder olduğundan insanlar onun yaptığı işleri kendilerine örnek alıyorlarsa o kişinin nafile olan sadakayı da açıktan vermesi efdaldir.[24]Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma yukarıda geçen ayeti kerimenin tefsirinde diyor ki: "Allah ceiie ceiaiuhu nafile sadakalar içinde gizli verilen sadakayı açıktan verilen sadakadan yetmiş derece üstün kılmıştır. Farz olan sadakalarda ise açıktan verileni gizli verilenden yirmi beş derece üstün kılmıştır. Diğer bütün farz ve nafile İbadetlerde de durum böyledir.[25] Yani farz olan ibadetleri aşikare yapmak gizli yapmaktan efdaldir. Çünkü kişi farz olan ibadeti gizli yaparsa kendisini töhmet altında bırakmış olur. Diğer bir zarar da o kişinin yakın çevresi "Bu adam falanca ibadeti hiç yapmıyor" kanaatine varmalarıdır. Bundan dolayı onların kalplerinde bu ibadetlerin kıymet ve ehemmiyeti azalır. Nafile ibadetlerde ise eğ'er kendisine başkalarının uyacağı ve tâbi olacağını düşünüyorsa bunları açıkça yapması efdaldir.Hz. ibni Ömer raüıyaiiahu anhuma dan Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimizin şöyle buyurduğu naklediliyor: "Salih amelleri gizlice yapmak aşikâre yapmaktan efdaldir." Fakat bu (şekilde amel yapmak) ittibaya niyet eden içindir. Ancak insanların kendisine ittiba ettiklerini düşünen biri amellerini açıkça yapabilir. Hz. Ebû Umame radıyallahu anh diyor ki: Hz. Ebû Zer radıyallahu anh Rasûlullah sallal-lahu aleyhi veseiiem'öen hangi sadakanın daha faziletli olduğunu sorunca Allah'ın Rasûlü saüaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Gizlice herhangi bir fakire birşeyler vermektir." Darlık ve yokluk içindeki birinin sadaka vermeye çalışması daha üstündür. Gerçek şudur ki, nafile sadakaları gizli olarak vermek efdaldir. Tabii ki açıktan vermekte dini bir fayda varsa o zaman sadakanın açıktan verilmesi daha efdal olur. Fakat bu noktada kişi kendi nefsinden ve şeytandan gafil olmamalıdır. Çünkü şeytan sadakayı berbat etmek için "Açıkça vermekte dini bir takım faydalar vardır" diye kalbe bir düşünce sokar.Bunun için kişinin sadakayı açıkça vermesinde dinen fayda olup olmadığını dikkatlice araştırması gerekir. Sadakayı verdikten sonrada her gittiği yerde bahsetmemelidir. Çünkü böyle yapmak açıkça sadaka verme hükmüne dahil olur. Hadisi şerifte bahsedildiği üzere insan gizli bir amel yaptığında o gizli amel olarak yazılır. O kişi yaptığı gizli amelini açıklarsa gizli yapılan amel aşikâre yapılan amellere dönüşür. Eğer her gittiği yerde insanlara söylerse açıkça yapılan bir amel hükmünden çıkıp riya ile yapılan bir amel hükmüne dahil olur.[26] Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem Efendimiz buyurdu ki; "Allah'ın arşının gölgesinden başka gölge bulunmayan o (kıyamet gününde) Allah celie ceiaiuhu 7 sınıf insanı kendi arşının gölgesinde barındıracaktır. "1 -Adil devlet reisi, 2-Allah celie ceiaiuhu'na ibadet e-derek yetişen genç, 3-Kalbi mescitlere bağlı olan kimse, 4-Hiçbir dünyevi menfaat olmaksızın sırf Allah için bir araya gelen ve ayrılan iki kişi, 5-Soylu ve mevki sahibi, güzel bir kadın kendisine yöneltmek istediğinde Ben Allah'tan korkarım> diyen kimse {Aynı şekilde bir erkek bir kadını kendine yöneltmek istediğinde Ben Allah'tan korkarım> diyen kadın), 6-Sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kişi, 7-Kimsenin görmediği tenha bir yerde Allah celie ceiaiuhu'nu hatırlayıp ağlayan kimse". Bu hadiste 7 sınıf insan zikredilmiştir. Başka hadisi şeriflerde o dehşetli günde arşın gölgesinde bulunacakların daha fazla olduğu bildirilmiştir. Alimler onların seksen iki sınıf insan olacağını bildirmişlerdir. İthaf kitabının yazarı o kimseleri kitabında zikretmiştir. Pek çok hadisi şeriflerde "Gizli verilen sadaka Allah ceiie ceiaiuhu'nun gazabını giderir" buyurulmuştur.Hz. Salim ibni Ebî Cağd rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bir kadın çocuğuyla beraber yolda giderken aniden bir kurt çocuğu kapıp götürdü. Kadın kurdun arkasından koştu. Derken yolda bir dilenci ile karşılaştı. Dilenci bir şeyler isteyince kadın yanında bulunan bir tek ekmeği ona verdi. Bu esnada çocuğu kapan kurt geriye geldi ve çocuğu bırakarak gitti." Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdular ki: "Allah ceiie ceiaiuhu üç kişiyi sever, üç kişiye de gazap eder. Allahu Teâlâ'nın sevdiği üç kişiden birincisi, bir fakirin ihtiyacını gören kişidir, ki o fakir hiç tanımadığı ve akrabalığı da olmayan bir topluluğun yanına gelir. Yalnızca Allah için onlardan bir şeyler ister. O kişi kalkar ve diğerlerinden gizli olarak o fakire bir şeyler verir ve onun verdiği şeyden Allah'tan başka kimsenin haberi olmaz, ikincisi] o kişidir ki, bir topluluk bütün geceyi seferde geçirir. Gece boyunca yürüyen bu topluluğa uyku basınca biraz dinlenmek için bineklerinden inerler. O kişi yatıp istirahat etmek yerine namaza durur ve Allah ceiie ce/a/u/iu'nun huzurunda dua etmeye başlar. Üçüncüsü de; o kişidir ki, bir topluluk düşmanla cihad ederken düşman karşısında yenilgi baş gösterdiğinde ve insanlar dağılmaya başladığında o kişi tek başına göğsünü gererek şehid olana kadar yada savaşı kazanana kadar çarpışır. Allah'ın gazap ettiği üç kişiden birincisi; yaşlı (ihtiyar) olduğu halde zina eden kimse. İkincisi; fakir olduğu halde kibirlenen kimse. Üçüncüsü; zengin olduğu halde zulmeden kimsedir." (Bu hadis, hadisler kısmının on beşinci sırasında gelecektir). Hz. Cabir radıyaiiahu anh diyor ki: "Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseilem hutbe okudu ve hutbesinde şöyle buyurdu; Ey insanlar ölüm gelmeden evvel günahlarınıza tevbe ediniz ve iyi ameller işlemek de acele ediniz. Başka işlerle uğraşarak salih amelleri terketmeyiniz. Allah'ı çok zikrederek gizli ve açık sadaka vererek O'nunla yakınlık kurunuz. Çünkü bu ameller yüzünden size rızık verilir, size yardım edilir, sizin bozukluğunuz ıslah edilir."Bir hadisi şerifte "Kıyamet günü herkes, hesaba çekilme kararı verilinceye kadar kendi sadakasının gölgesinde bulunacaktır" buyurulmuştur. Yani güneşin çok yaklaşacağı o kıyamet gününde herkes vermiş olduğu sadaka miktarmca gölgede olacak. Ne kadar çok sadaka vermişse o kadar fazla gölge olacak. Başka bir hadiste "Sadaka kabir sıcaklığını (azabını) uzaklaştırır ve herkes kendi sadakasıy-la gölgelenir" buyuruluyor. Sadakanın belaları giderdiği pek çok rivayetlerde geçmektedir. Müslümanların (kötü) amelleri sebebiyle her taraftan çeşit çeşit belaların geldiği günümüzde bol bol sadaka verilmelidir. Özellikle ömür boyu çalışıp biriktirilenler göz göre göre bırakılmak zorunda kalındığına göre, bu durumda bol bol sadaka vermeye devam edilmesi gerekir. Böylelikle sadaka olarak verilen mal da zayi olmaktan korunmuş olur. Ayrıca verilen sadaka bereketiyle kişinin üzerine gelen belalar da kendiliğinden uzaklaşır. Ne yazık ki bizler bütün bu ahvalleri gözlerimizle gördüğümüz halde bile sadaka vermeye ihtimam etmiyoruz.Bir hadiste "Sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır" buyuruluyor. Başka bir hadiste de "Sadaka Allah'ın gazabını uzaklaştırır ve kötü ölümden insanı muhafaza eder" buyuruluyor. Bir hadisi şerifte "Sadaka ömrü uzatır ve kötü ölümü engeller. Kibir ve gururu giderir" diye geçmektedir. Yine başka bir hadiste şöyle buyuruluyor; "Allah celie ceiaiuhu bir lokma ekmek veya bir avuç hurma ya da buna benzer fakirin ihtiyacını karşılayacak basit bir şey sebebiyle üç kişiyi Cennete koyar. Birincisi; sadakanın verilmesini emreden ev sahibi. İkincisi; o ekmeği yada yemeği pişiren evin hanımı. Üçüncüsü; sadakayı fakire ulaştıran hizmetçi." Peygamber saiiaiia-hu aleyhi veseilem bu hadisi söyledikten sonra şöyle buyurdu: "Bütün hamdler bizim hizmetçilerimizi bile sevab hususunda unutmayan Allah'a aittir." Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, "En güçlü pehlivan kimdir?" diye sordu. Oradakiler,"Güreşte başkalarını yenendir" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, "Asıl pehlivan kızdığı zaman kendisine hakim olandır" buyurdu. Daha sonra, "Kısır kimdir, bilir misiniz?" dedi. Etrafında bulunanlar, "Çocuğu olmayan kişidir"' dediler. Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Hayır, kısır, ileriye (ahirete) hiç bir çocuk gönder-meyendir" buyurdu. Sonra Allah Rasûlü, "Fakir kimdir?" dedi. Halk, "Ya Rasûlallah malı olmayan kimsedir." dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Asıl fakir, malı olduğu halde ileriye hiçbir şey göndermeyendir. ( Çünkü o sevaba çok ihtiyacı olduğu kıyamet gününde eli boş kalacaktır). Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, Hz. Aişe radtyaliahu anha'ya şöyle dedi: "Bir hurma parçasıyla da olsa nefsini Allah ceiie ceiaiuhuöan satın al. Ben seni Allah ceiie celaiuhu'nun hiç bir sorgusundan kurtaramam. Ey Aişe! Hiçbir isteyen kimse senin yanından eli boş dönmesin, keçi ayağı (paça) dahi olsa ver, onu boş çevirme.[27]İmam Gazali rahmetuliahi a/eyh'in yazdığına göre; "Eskiden halk bir hurma da olsa, bir parça ekmekte olsa sadaka verirler ve hiçbir günün sadaka vermeden geçmesini iyi görmezlerdi. Çünkü Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseilem, Kıyamet günü herkes vermiş olduğu sadakaların gölgesinde gölgelenecek buyurmuşlardır[28]
10) Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır. (Bakara-276)
İZAH: Sadakaların artması bundan önce de pek çok rivayetlerde geçmişti. Ahirette sadakanın sevabı dağlar gibi olacaktır. Bu ahiretteki durumdur. Dünyada da genellikle sadaka malı arttırır. Şöyle ki; ihlasla, bol bol sadaka veren kimsenin gelirlerinde devamlı artış olmaktadır. Kimin gönlü isterse tecrübe ederek bakabilir. Tabii ki ihlaslı olmak şarttır. Riya ve gösteriş olmamalıdır. Faiz ise ahirette zaten yok edilir. Dünyada bile çoğunlukla berbat olur. Hz. Abdullah bin Mes'ud radıyallahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm şöyle buyurduğunu naklediyor: "Faizin arttığı gözükse de onun sonu azalmaya doğru gider". Mağmer rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Faizle kazanılan malda azalma olduğu kırk sene içinde ortaya çıkar". Hz. Dahhak radıyallahu anh da diyor ki: "Faiz dünyada çoğalır, ahirette ise yok edilir." Hz. Ebû Berze radıyaiiahu anh diyor ki: "Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurdu; İnsan bir parça sadaka verir. O parça Allah indinde o kadar büyür ki, Uhud Dağı kadar olur."
11) Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz .(Al-i lmran-92)
İZAH: Hz. Enes radıyallahu anh buyurdu ki: "Ensar içinde en fazla hurma ağaçlan olan kişi Hz. Ebû Talha radıyallahu anh idi. Onun Beyrûha adlı bir bağı vardı. Hz. EbûTalha radıyallahu anh bu bağını çok severdi. Bu bağ Mescid-i Nebevi'nin karşısındaydı. Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem genellikle o bağa gider, onun çok lezzetli ve güzel olan suyundan içerdi. Yukarıda geçen ayet-i Celil'e indiği zaman Ebû Talha radıyai-lahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellemln yanına geldi ve dedi ki; <Allah cette celaluhu'Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz' buyuruyor. Beyrûha, bütün mallarımın arasında bana en sevimli olanıdır. Ben onu Allah için (Allah yolunda) sadaka olarak veriyorum ve onun ecir ve sevabını da Allah ceiie ceiaiuhu'Ğan ümit ediyorum. Siz onu nereye uygun görürseniz, oraya harcayabilirsi-niz? Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem Efendimiz bunun üzerine, Ne güzel! Bu çok kazançlı bir maldır ve Ben onu akrabaların arasında taksim etmeni uygun görüyorum buyurdu. Bunun üzerine Ebû Talha radıyallahu anh, Peki dedi ve Bey-rûha'yı amca çocukları ve diğer akrabaları arasında taksim etti. Başka bir hadiste ise şöyle geçmektedir: Ebû Talha radıyaiiahu anh dedi ki; "Ya Rasûlallah benim bu maliyeti çok yüksek olan bağım sadakadır. Eğer ben bunu kimsenin haberi olmadan yapabilseydim öyle yapardım. Fakat bağ gizli tutulabilecek bir şey değildir."Hz. ibni Ömer radıyaiiahu anhuma diyor ki: "Ben bu Ayet-i Kerimeyi duyduğumda Allah ceiie celaiuhu'nun bana vermiş olduğu bütün şeyleri düşündüm ve onlar arasında Mercâne adındaki cariyemin bana en sevimli olduğunu gördüm. Allah için onu azad ettim. Bundan sonra ben eğer Allah için verdiğim bir şeyden tekrar istifade etmeyi uygun bulsaydım cariyeyi azat ettikten sonra onunla evlenirdim.[29] İşte bu durum hoşuma gitrridi ve o cariyeyi kölem Hz. Nafi radıyai anh ile nikahladım". Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: "Hz. İbni Ömer radı anhuma bir gün namaz kılıyordu. Namazda Kur'an okurken bu ayete ulaşınca işaretle bir cariyesini azat etti." Allah ce/te celaiuhu'nun ve O'nun sevgili Rasûlü'nün sözlerinin ehemmiyetini ve onlarla amel yapmaktaki Öncülüğü öğrenmek isteyen varsa Sahabe-i Kiram hazretlerinden öğrensin. Gerçekten bu zatlar Peygamber saiiaiiahu aleyhi vesetfem'in sahabesi olmaya layıktılar. Peygamber saiiai-lahu aleyhi veseiiem'ln hizmetçisi olmak o mübarek zatların şanına yakışırdı.Allah onların hepsinden razı olsun ve onları Kendinden razı etsin.Hz. Ömer radıyaiiahu anh kendisi için Celûlâ cariyelerinden bir cariye satın alması için Ebû Musa el Eşari'ye bir mektup yazdı. Ebû Musa el-Eşari radıyallahu anh çok kıymetli bir cariye satın alarak ona gönderdi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh cariyeyi yanına çağırdı. Bu ayeti okuduktan sonra onu azat etti. Muhammed bin Münkedir radıyaiiahu anh diyor ki: "Bu Ayet-i Kerime indiğinde Hz. Zeyd bin Harise radıyallahu anh'ın yanında herşeyinden çok sevdiği bir atı vardı. Hz. Zeyd bin Harise radıyatiahu anh atı alarak Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in yanına geldi ve dedi ki; Bu sadakadır Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem atı kabul etti ve onun oğlu Üsame radıyaiiahu anh'a verdi. Hz. Zeyd bin Harise radıyaliahu anh'm yüzünde bu durumdan hoşlanmadığını gösteren bir ifade meydana geldi. (Çünkü evin malı evde kalmıştı. Babanın elinden oğlunun eline geçmişti). Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimiz buyurdular ki; <AI!ah ceiie ceiaiuhu senin sadakanı kabul etti. Yani senin sadakan edâ edilmiş oldu. Ben şimdi onu ister senin oğluna ister başka bir akrabana, istersem yabancı birine veririm (Çünkü sen onu oğluna vermiyorsun ki, şahsi menfaat olsun. Sen onu bana verdin ben de istediğime vermekte serbesttim".Beni Süleym kabilesinden bir kişi şöyle diyor: Hz. Ebû Zer Gıfâri radıyaiiahu anh Rebze adında bir köyde kalıyordu. Orada develeri ve o develere bakan zayıf bir çobanı vardı. Ben de ona yakın bir yerde kalıyordum. Ben kendisinin hizmetinde bulunmak istediğimi söyledim. "Sizin çobanınıza yardım ederim. Sizin feyiz ve bereketinizden istifade ederim. Ümit ediyorum ki, Allah ceiie ceiaiuhu sizin bereketinizden beni de faydalandırır." dedim. Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh dedi ki: "Benim arkadaşım, sözümü dinleyendir (yani böyle birini arkadaş edinebilirim). Eğer sen buna hazırsan mesele yok, yoksa benimle arkadaşlık niyetinden vazgeç." Ben, "Hangi hususta size itaat etmemi istiyorsunuz?" dedim. O, "Ben birine bir şey verilmesini istediğim zaman en iyisini seçip vereceksin" dedi. Ben bunu kabul ettim. Bir müddet onun yanında kaldım. Su başında kalan bir kafilenin sıkıntı içinde olduklarını öğrendi, Develerinden bir tane getirmemi söyledi. Ben verdiğim söze uygun olarak develerin içinden çok eğitimli ve terbiye edilmiş erkek bir deveyi seçtim. Onun gibi sürüde başka bir hayvan yoktu. Ben tam onu götüreceğim sırada aklıma ona burada da ihtiyaç olduğu geldi. Ben o erkek deveyi bırakarak ondan sonra en değerli ve en üstün olan dişi bir deveyi alıp götürdüm. Hz. Ebû Zer radıyaliahu anh ihtiyaçtan dolayı bıraktığım o erkek deveyi görünce bana "Hainlik ettin" dedi. Ben onun maksadını anlayınca dişi deveyi geri götürüp o erkek deveyi getirdim. Orada bulunanlara dönerek, içinizde sevaplı bir iş yapmak isteyen iki kişi var mı?" dedi. Bunun üzerine iki kişi ayağa kalkarak hazır olduklarını söylediler. Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh dedi ki: "Eğer herhangi bir özrünüz yoksa bu deveyi keserek bu vadide ne kadar ev varsa onların sayısınca hisselere ayırın ve bu devenin etinden her eve bir hisse gönderin. Benim evime de diğer evlere gönderdiğiniz kadar bir hisse gönderin, fazla göndermeyin." Bu iki kişi söyleneni kabul edip, yaptılar. Bu işi bitirince beni çağırdı ve "Ben hâlâ şunu anlayamadım. Bana baştan vermiş olduğun sözü unuttun mu? Unuttuysan seni mazur kabul ediyorum. Yoksa bile bile başından mı savdın?" dedi. Ben, "Unutmamıştım. Size verdiğim söz hatırımdaydı. Develere bakınca bu devenin en kıymetli olduğunu anladım. O anda sizin buna olan ihtiyacınız hatırıma geldi. Çünkü sizin buna ihtiyacınız vardı" eledim. Ebû Zer Gıfârî radıyaiiahu anh, "Sırf benim ihtiyacım için mi bunu bıraktın?" dedi. "Evet. Sırf sizin ihtiyacınızı düşünerek bıraktım" dedim. O, "Ben, sana ihtiyacımın olduğu vakti söyleyeyim mi? Muhtaç olduğum vakit kabir çukuruna koyulduğum vakittir. O gün benim muhtaç olduğum gündür.Senin her malında üç ortak vardır. Birinci ortak; takdir edilen (bela, musibet ve afetlerdir). Takdirin iyi malı mı, kötü malı mı alacağı bilinmez. Takdir malı alıp götürürken hiçbir şeyi beklemez (yani ben bir malı iyi faydalı ve ileride işe yarar kabul ederek bıraktığımda o malın ileride işime yarayıp yaramayacağını bilemem. Öyleyse neden ahiret azığı olarak onu Rabbimin hazinesine şimdi yatırmayayım). İkinci ortak; varistir ki, o her an senin bütün malını ele geçirmek için ne zaman kabir çukuruna gideceğini bekler. Üçüncü ortağa gelince; o da sensin (ki malı kendin kullanabilirsin). Bu üç ortak arasında en az hisse sahibi sen olma. Takdir malı alıp götürmeden ve mal helak olmadan veya varisin onu alıp götürmeden en iyisi sen o malı bir an önce Allah'ın hazinesine yatır). Bununla birlikte Allah ceiie ceiaiuhu;Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe ulaşamazsınız buyuruyor. Bu deve mallarım arasında bana en sevimliyken neden onu kendime ayırarak muhafaza etmeyeyim ve ileriye (ahirete) göndermeyeyim" buyurdu.Bir hadisi şerifte Hz. Aişe radıyaliahu anha diyor ki: Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimize hediye olarak bir hayvan eti gönderildi. Allah'ın Rasûlü o etten hoşlanmadı. Fakat başkalarının o etten yemesini yasaklamadı. Ben, "Ya Rasûlallah! O eti fakirlere vereyim mi?" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Sen yemekten hoşlanmadığın şeyleri onlara verme." buyurdu. Hz. İbni Ömer radıyaliahu anhuma şeker satın alarak fakirlere dağıtırdı. Hizmetçisi-, "Tatlı yerine yiyecek verilmesi fakirler için daha faydalı olur" deyince Hz. İbni Ömer radıyaiiahu anhuma, "Doğrudur. Ben de aynı düşüncedeyim. Fakat Allah ceiie ceiaiuhu;<Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe ulaşamazsinız> buyuruyor. Ben ise en çok şekeri (tatlıyı) severim" dedi.[30] Bu mübarek zatlar herhangi bir şeyi daha üstün görseler bile daha çok Allah ve Rasûlü'nün zahiri olan sözleriyle amel etmeye çalışırlardı. Hadisi şeriflerde bu hususta çok örnekler vardır. Başka şeyler daha üstün olsa da sevgilinin ağzından çıkan sözle amel etmek, sevgi ve muhabbetin en üstün derecesidir.
12) Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! / O takva sahipleri ki, bolluktada darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. (Al-i lmran-133,134)
İZAH: Alimlerin yazdığına göre Sahabe-i Kiram'dan bazıları Benî İsrail'in şu durumuna imrenmişlerdi: Onlardan biri günah işlediği zaman kapısının üzerine işlemiş olduğu günah ve "O günaha keffaret olarak şu iş yapılsın" diye yazılırdı. Mesela burnu kesilsin, kulağı kesilsin vs. İşte Sahabeler bu duruma imreniyorlardı. Çünkü keffaret edâ edilince o günahın affedildiği kesinlikle biliniyordu. Ayrıca günahın ehemmiyeti o zatlara göre o kadar ağırdı ki, bu çeşit cezaları bile işlenen günahın karşısında hafif ve imrenilmeye layık görüyorlardı. Bu zatlar hakkında hadis kitaplarında anlatılan olaylar gerçekten şöyledir: Bir beşer olmaları sebebiyle günah işledikten sonra o günahın ağırlığını ve önemini onlar fazlasıyla hissediyorlardı. Erkekler bir tarafa kadınlar da bile bu cezbe vardı. Kadının biri zina suçu işledi. Bizzat kendisi Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimizin yanına gelerek suçunu itiraf etti. Günahtan temizlenmek arzusu ile taşlanarak cezasının verilmesini istedi ve taşlanarak öldürüldü. Peki neden? Çünkü onların kalbinde günah korkusu bu tür bir ölümden daha fazlaydı.
Hz.
Ebû Talha radıyaüahu anh namaz kılıyordu. Namaz esnasında kalbine hurma
bahçesinin hayali geldi. Bunun üzerine o bahçeyi Allah yolunda sadaka ederek rahatladı.
Bunu, sadece namazda dünya düşüncesinin kalbine gelmesini vicdanı kabul
edemediği için yaptı. Böylece namazda kendini meşgul eden şeyi yanında
bulundurmak istemedi. Yine ensardan başka bir sahabinin başından da aynı olay
geçmiştir: Hurmalar olgunlaşmak üzereydi. Namazda iken (Ne de güzel
olgunlaşıyorlar diye) aklına geldi. O zaman Hz. Osman radıyaliahu anft'ın
halifelik dönemiydi. (Adı geçen sahabi) Hz. Osman radıyaliahu an/j'ın yanına
gelerek durumu arz etti ve bahçeyi ona verdi. Hz. Osman radıyaliahu anh da
bahçeyi elli bin dirheme satarak parasını hayır işlerine harcadı. Bir defasında
Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaliahu anh yanlışlıkla şüpheli bir lokma yedi ve hemen
ardından bol bol su içerek kusmaya çalıştı. Ta ki şüpheli lokma vücudunun bir parçası
olmasın.O mübarek zatlarla ilgili pek çok kıssayı Hikayat-üs-Sahabe adlı kitabımda yazdım. Halleri böyle olan
sahabelerin İsrail Oğullarının günahlarının keffaretini bilmelerine ve onunla
günahlarının af edildiğinin kendilerine bildirilmesine imrenmeleri yersiz
değildir. Günahların bu kadar korkunç bir şey olduğuna bizim gibi ehil
olmayanların akılları hâlâ ulaşamamıştır. Kısacası bu zatlarda olan istek ve
arzu üzerine Allah ceiie ceiaiuhu kendi lütfü keremi, ayrıca sevgili peygamberi
Sey-yidül Murselin Hz. Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiemln ümmetine olan
lütuf ve ihsanı sebebiyle yukarıdaki ayeti kerimeyi indirmiş ve (özet olarak)
"Allah'ın sizi bağışlayacağı salih amellere koşun" buyurmuştur.Hz.
Said bin Cübeyr radıyaliahu anh bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle buyuruyor:
"İyi ameller yoluyla Allah'ın bağışlamasına doğru yarışın. Öyle
Cennet'-lere doğru yarışın ki, o Cennetlerin genişliği birbirine eklenmiş yedi
kat gökler kadardır. Bir kumaşın diğeriyle birleştirildiği gibi aynı şekilde
Cennetin genişliği (yedi kat göklerle birlikte) birbirine eklenmiş yedi kat
yerlerin toplam genişliğine eşittir." Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhumaöan
rivayet edildiğine göre, yedi kat gökler ve yedi kat yerler birleştirilirse
Cennetin genişliğine denk olur. Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma'nm kölesi Hz.
Küreyb rahmetullahi aleyh diyor ki: "Hz. fbni Abbas radıyaliahu anhuma
beni bir Tevrat aliminin yanına gönderdi. Ben ona Tevrat da Cennet'in genişliği
hakkında neler olduğunu sordum. Bunun üzerine o alim Hz. Musa âlâ nebiy-yina ve
aieyhissetam'm sahifelerini çıkarıp baktı ve dedi ki; <Cennet'in genişliği
yedi kat gökler ve yerlerin birleşimi kadardır. Bu sadece Cennet'in
genişliğidir. Uzunluğunu ise yalnız Allah ceiie ceiaiuhu bi!ir>". Hz.
Enes radıyaliahu anh diyor ki: Bedir savaşında Allah'ın Rasûlü buyurdu ki:
"Ey insanlar! Genişliği yerlerle gökler kadar olan Cennet'e
ilerleyin." Bunun üzerine ensardan Hz. Umeyr bin Hammam radıyal-lahu anh
(hayret ederek) "Ya Rasûlallah genişliği o kadar büyük olan Cennet mi?"
dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem "Evet şüphesiz öyle"
buyurdu. Hz. Umeyr radıyaliahu anh "Ahh! Ahh! Ya Rasûlaîlah. Allah'a yemin
olsun ki, ben mutlaka o Cennet'e girenlerden olacağım" dedi. Bunun üzerine
Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseliem buyurdular ki: "Evet, evet.
Sen de o Cennet'e gireceklerdensin". Sonra Hz. Umeyr radıyaliahu anh
(savaşmaya güç kazanabilmek için) devesinin yüklüğünden biraz hurma çıkarıp
yemeye başladı ve "Bu hurmaların bitmesini beklemek uzun bir
hayattır" diyerek elindeki hurmaları attı ve savaş alanına gitti. Çarpışa çarpışa
şehit oldu.[31] Yukarıdaki ayeti
kerimede, "Onlar öfkesini yutanlar ve insanları affedenlerdir" diye
mü'minler özel olarak övülmüş ve methedilmişlerdir. Bu çok yüce ve hususi bir
sıfattır. Alimler şöyle yazmışlardır: Din kardeşin bir hata yaparsa onun
yetmiş tane mazereti olduğunu düşün. Sonra o kardeşinin bu kadar özrü olduğunu
kalbine inandır. Eğer kalbin bu mazeretleri kabul etmezse o zaman kardeşini
değil kendi nefsini kına ki, kardeşin sana yetmiş tane mazeret saydığı halde
kalbin ne kadar katı ve sert ki, onları kabul etmiyorsun. Kardeşin sana bir
mazeret beyan ederse onun (bu mazeretini) kabul et. Çünkü Peygamber saiiaiiahu
aleyhi veseliem hadisi şeriflerinde, "Her kim kendisine mazeret beyan
edilirde kabul etmezse vergi memuruna verilen günah kadar günaha girer."
Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseliem mü'minin şu sıfatını
anlatmıştır: "Mü'min çabuk sinirlenip, çabuk affeder." Görüldüğü
gibi Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseliem mü'min hiç kızmaz buyurmuyor, aksine
kızgınlığı çabuk geçer buyuruyor.İmam Şafii rahmetullahi aleyh diyor ki:
"Kızılması gereken şeye kızmayan kimse merkeptir. Sakinleştirdiği halde
sakinleşmeyen kimse ise şeytandır. Bunun için Allah ceiie ceiaiuhu ayeti
kerimede öfkesini yutanlar buyuruyor. Öfkelenmezler demiyor.[32]
Rasûiullah saiiaiiahu aleyhi veseliem efendimiz buyurdu ki: "Her kim gücü
yettiği halde öfkesini yutarsa Allah ceiie ceiaiuhu onun kalbini korkusuzluk ve
kamil iman ile doldurur.[33]
Mecbur kalmaya her yerde sabır adı verilir. Kişinin kemal derecesi, gücü
yettiği halde sabretmesidir. Başka bir hadisi şerifte ise "Allah katında
kişinin yudumladığı en sevimli yudum öfke yudumudur. Kim bu yudumu içerse
Allah ceiie ceiaiuhu onun kalbini iman ile doldurur" diye geçmektedir. Bir
başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Her kim gücü yettiği halde öfkesini
ye-nerse, Allah ceüe ceiaiuhu kıyamet günü onu bütün mahlukatın önünde
çağırarak <Hangi huriyi istersen seç al> buyuracaktır". Yine
Peygamber saiiaiiahu aleyhi vesei-iem buyurdu ki: "Pehlivan güreşte
başkalarını yenen değildir. Asıl pehlivan kızgınlık anında kendine hakim
olandır" buyurmuştur.İmam Hüseyin radıyaliahu antim oğlu Hz. Ali
rahmetuiiahi aieyh'm cariyesi ona abdest aldırıyordu. Derken ibrik elinden
düştü bu yüzden Hz. Ali rahmetuliahi aieytiın yüzü yaralandı. Hz. Ali öfkeli
bir şekilde cariyeye baktı. Bunun üzerine cariye şöyle dedi: "Allah ceiie
ceiaiuhu buyuruyor ki:Öfkesini yutanlar..Bunun üzerine Ali rabmetuiiahi aleyh
"Ben öfkemi yuttum" dedi. Cariye ardından aynı ayetin devamını okudu:
İnsanları affedenler.. O, "Allah seni affetsin" dedi. Cariye tekrar
aynı ayete devam etti:Allah ihsan edenleri
sever".Bunun üzerine Ali rahmetuiiahi aleyh, "Seni azad ettim"
dedi.1 Bir keresinde kölesi bir m
13) Mü'minler yalnız o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri korkarak ürperir. Allah'ın ayetleri onlara okunduğu zaman imanlarını artırır ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler. / Mü'minler o kimselerdir ki, namazı gereği üzere kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. / İşte bunlar gerçek mü'minlerdir. Onlara Rableri katında dereceler var, mağfiret ve (Cennet'te) güzel rızık vardır. (Enfal-2,3,4)
İZAH: Hz. Ebû Derda raciıyaiiahu anh buyurdu ki: "Kalbin korkması, kurumuş hurma yapraklarının alevlenip yanması gibidir". Sonra talebesi olan Şehr İbni Havşeb'e dedi ki: "Ey Şehr! sen vücudun titremesi nedir, bilmez misin?" Talebesi, "Bilirim" deyince, Hz. Ebûdderda, "İşte o zaman dua et. Çünkü o zamanki dua kabul edilir." buyurdu. Hz. Sabit Bünani rahmetuliahi aleyh dedi ki: "Büyüklerden birisi şöyle buyurdu; <Ben hangi duamın kabul olduğunu ve hangisinin kabul olmadığını anlarım>. Halk bunu nasıl anladığını sorunca, <Vücudumda bir titreme, kalbimde de bir korku olduğu ve gözlerimden yaşlar aktığı zaman duamın kabul olduğunu anlarım> buyurdu". Hz. Sûddi diyor ki: "Allah anıldığı zaman'dan maksat, bir kimse bir başkasına zulmetmeye veya haram olan bir işi yapmaya karar verdiğinde ona Allah'tan kork denilince onun kalbinde Allah korkusunun belirmesidir". Hz. Haris bin Malik radıyaiiahu anh ensardan bir sahabidir. Bir keresinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanında bulunuyordu. Allah Rasülü sal-lallahu aleyhi vesellem, "Nasılsın ya Haris?" buyurdu. Hz. Haris radıyallahu anh, "Ey Al-lah'jn Rasûlü ben hakiki mümin oldum" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Ya Haris. Ne söylediğine dikkat et, Her şeyin bir hakikati vardır. Senin imanının hakikati nedir?" dedi. (Yani hangi sebeple hakiki mü'min olduğuna karar veriyorsun) Haris radtyaiiahu anh dedi ki: "Ben nefsimi dünyadan vazgeçirdim. Geceleri uykusuz geçiriyorum (ibadet ediyorum), gündüzleri susuz kalıyorum (yani oruç tutuyorum). Cennet'tekilerin ziyaretleşmeleri her zaman gözümün önünde duruyor. Cehennemliklerin gürültü, patırtıları feryad-ü figanlarının oluşturduğu manzara gözlerimin önüne geliyor (yani ben her zaman Cennet ve Cehennemi düşünüyorum)." Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Haris! Gerçekten sen nefsini dünyadan vazgeçirmişsin. Bu halini iyice muhafaza et." Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi vesellem bu sözünü üç defa tekrar etti.[34] Her an Cennet ve Cehennemin manzarası gözü önünde bulunan kimse dünyaya nasıl kapılır?
14) Allah yolunda ne harcarsanız, onun sevabı eksiksiz size ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.
(Enfal-60)
İZAH: Bazı ayet ve hadislerde geçen sevapların çoğaltılarak verileceği hususu bu ayete ters düşmez. Bu ayetin manası ise "Bu amellerin mükafatında bir azalma olmaz" demektir. Yoksa sevabın miktarının ne kadar olacağı, harcama yapılan yerin ihtiyacı, harcama yapanın niyeti ve durumlara göre artabilir. Bu açıklama ahiret göz önüne alınmasına göredir. Bazen de daha dünyadayken (yapılan harcamanın) tam olarak karşılığı verilir. 20 no'lu ayetin açıklamasında ve 8 no'lu hadisin açıklamasında geleceği gibi diğer ayet ve hadislerde bu konu teyid edilmiştir. Karşılığın dünyada verileceği açısından bakılırsa, yukarıdaki ayeti kerimenin aynı yöne işaret ettiği ihtimali uzak bir ihtimal değildir.
15) İman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar, kendisinde ne alışveriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz nzıklardan (Allah için) gizli ve aşikâr olarak harcasınla
(İbrahim-31)
İZAH: Ayeti Kerimede geçen "Gizli ve aşikâr olarak" sö2ü ne zaman, hangi sadakayı vermek münasipse duruma göre her iki şekilde de sadaka vermek gerekir manasındadır. Dokuz no'lu ayetin açıklamasında geçtiği gibi bundan maksat açıktan verilmesi evla olan (zekat gibi) farz sadakalar ve gizliden verilmesi evla olan nafile sadakalar kastedilmiş olabilir. "O gün" den maksat altı numaralı ayette de geçtiği gibi kıyamet günüdür. Bir de bu ayette zikredilen "Namazı gereği üzere kılma" ifadesi birinci ayette geçmiştir.Hz. Cabir radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bir hutbesinde şöyle buyurdu; "Ey insanlar ölmeden önce tevbe edin (Sakın size ölüm gelince tevbesiz kalmayasınız). Meşguliyetler çoğalmadan Önce iyi ameller yapın (sonra meşguliyetinizin çokluğundan dolayı amel etmeye zaman bulamazsınız). Ve Rabbinizle aranızdaki bağı O'nu çokça zikrederek gizli ve açıktan bol bol sadaka vererek kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız hem sizin rızkınız genişletilir hem size yardım edilir hem de bozuk ahvalleriniz düzeltilir.[35]
16) Ey Rasûlüm itaatkar ve mütevazı olanları (Cennet ile) müjdele. Bunlar
o kimselerdir ki, Allah ce//e celaluhu anılınca kalpleri titrer. / Kendilerine
İZAH: (Muhbitîn)"in açıklaması mütevazi kimse şeklinde yapılmıştır. Alimlerin bu kelimenin açıklaması hakkında bir çok görüşleri vardır. Bu kelimenin asıl manası "Aşağıya doğru gidenler" şeklindedir. Bazı alimler bu kelimeyi "Allah ceiie ceiaiuhu'nun emirlerine boyun eğenler" şeklinde tercüme etmişlerdir. Çünkü onlarda başlarını aşağı doğru eğmektedirler. Bazı alimler de "Tevazu gösterenler" şeklinde tercüme etmişlerdir. Çünkü tevazu sahiplerinin boyunları devamlı aşağıdadır. Hz. Mücahid rahmetuiiahi aleyh de bu kelimeyi "Mutmain insanlar" olarak tercüme yapmıştır. Amr İbni Evs rahmetuiiahi aleyh ise "Muhbitin, kimseye zulmetmeyen ve kendilerine zulmedildiğinde intikam almayan kimselerdir" buyuruyor. Dahhak rahmetuiiahi aleyh ise "Muhbitîn, tevazu sahibi kimselerdir" demektedir. HZ. Abdullah bin Mesud radıyallahu anh, Rebİ bin Haysem radıyallahu an/j'l, gördüğünde, "Seni gördüğüm zaman muhbitîni hatırlıyorum" buyururlardı.
17) Rablerinin huzuruna varacaklarından yürekleri çarparak (Allah yolunda) verenler. / İşte bunlar hayırlıişlerdeyarış ederler ve onlar hayır yapmak için Öne geçerler.
(Mü'minûn-60,61)
İZAH: Allah yolunda harcamalarına rağmen yinede "Allah katında yaptığımız salih ameller nasıl karşılanacak acaba kabul edilecek mi, yoksa edilmeyecek mi?" diye Allah'tan korkarlar. Bu korku Allahu Teâlâ'nın sonsuz büyüklüğü ve yüce şanından ileri gelmektedir. Bir kimsenin ne kadar büyük rütbesi varsa, ona karşı duyulan korku da o derece fazla olur. Özellikle kalbinde gerçekten saygı bulunan kimsede korku daha fazla olur. Bu kimseler harcama yaparken niyetlerinin halis olup olmamasından da endişe duyarlar. Bazen insan nefsinin ve şeytanın yaptığı hile yüzünden yaptığı işi hayır zannetmektedir. Aslında o bir hayır değildir. Kehf suresinin sonlarında da bu konuda şöyle buyurulmuştur:
"(Ey Rasûlüm) de ki: <Amelleri bakımından en çok ziyana uğrayacakları haber vereyim mi? / Onlar dünya hayatında yaptıkları çalışmalar boşa giden kimselerdir. Halbuki güzel bir iş yaptıklarını sanıyorlardı". (Kehf-103, 104)
İZAH: Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Mü'min iyi amel yaptığı halde korkar. Münafık ise kötü amel yaptığı halde korkmaz." Fezail-i Hac kitabında bu hususta pek çok kıssalar anlattık. Allah'ın azamet ve yüceliği kimin kalbine tam olarak yerleşmiş ise o "Lebbeyk" derken bile bu sözünün kabul edilmeyip reddedileceğinden korkar.Hz. Aİşe radıyallahu anha diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem e sordum. "Ey Allah'ın Rasûlüayeti kerimesi; hırsızlık yapan, zina yapan, şarap içen, diğer günahları işleyen ve Allah ceiie ceiaiuhu'na döneceğinden korkan kimse hakkında mı indi? (Yani bu kimse işlemiş olduğu günahlardan dolayı Rabbinin huzuruna nasıl ve hangi yüzle gideceğini düşünerek mi Allah'tan korkmaktadır?)". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseitem, "Hayır. (Sözü edilen) kimseler oruç tuttukları, namaz kıldıkları ve sadaka verdikleri halde bu amellerinin kabul edilmeyeceğinden korkan kimselerdir" buyurdu. Başka bir hadisi şerifte Hz. Aişe radıyaiiahu anha dedi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü, bunlar hata yapan ve günah işleyerek korkan kimseler midir?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem "Hayır. Onlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve sadaka verdikleri halde kalplerinde korku olan kimselerdir" buyurdu.Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhumadan nakledildiğine göre, "Bu insanlar korku içinde amel yaparlar". Said bin Cübeyr radıyaiiahu anh da, "Onlar sadaka da verirler ve kıyamet gününde Allah'ın huzurunda hesap vermenin zorluğundan da korkarlar" buyuruyor. Hz. Hasan-ı Basri rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Bunlar salih amel işleyen ve bu amelleriyle dahi azaptan kurtulamayacaklarından korkan kimselerdir.[36]Hz. Zeynel Abidîn Ali bin Hüseyin rahmetuiiahi aleyh abdest aldığında yüzünün rengi sararır, namaz İçin ayağa kalktığında vücudunu bir titreme sarardı. Birisi bunun sebebini sorunca, "Kimin huzuruna çıktığımın farkında mısın?" buyurdu.2 Bu konuda Fezail-i Namaz kitabında pek çok kıssalar anlatılmıştır. Ayrıca Hikayat-üs-Sahabe kitabının bir bölümü Allah ceiie ceiaiuhudan korkanların beyanı hakkındadır.
18) İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabalara yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere yapa geldikleri yardımları vermemek üzere yemin etmesinler. (Kusurları) bağışlasınlar, müsamahalı davransınlar. Allah'ın sizi affetmesini sevmez misiniz? Allah Ğafur'dur {çok bağışlayıcıdır), Rahim'dir (çok merhametlidir). (Nur-22)
İZAH: Hicretin altıncı senesinde Beni Mustalik Gazvesi denilen bir cihad yapıldı. Bu seferde Hz. Aişe radıyaiiahu anha da Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem ile beraberdi. Hz. Aişe radıyaiiahu anha ayrı bir deveye biniyordu. Devenin üzerinde de Hevdec denilen ve içinde oturulan bir odacık vardı. Hareket saati gelince birkaç kişi bu hevdeci kaldırıp deveye bağlarlardı. Hz. Aişe radıyaiiahu anhanm çok hafif bir bedeni vardı. Öyle ki,, hevdeci kaldıranlar, içerisinde biri olup olmadığının farkına varmazlardı. Çünkü hevdeci dört kişi birlikte kaldırdığı zaman onun içinde yaşı küçük ve kilosu hafif olan bir kadının varlığını nasıl hissedebilirlerdi? Sefer icabı kafile bir yerde konaklamıştı. Derken hareket saati geldi. Görevliler (Hz. Aişe radıyaiiahu anfta'nın hevdecini kaldırıp deveye bağladılar. Kendisi o anda ihtiyaç için gitmişti. Geri geldiğinde boynundaki gerdanlık yoktu. Onu aramak için tekrar geri döndü. Bu esnada kafile hareket etti. Böylece Hz. Aişe radıyaiiahu anha çölde tek başına kaldı. O şöyle düşünmüştü: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem yoldayken benim olmadığımı öğrenince beni aramak için göndereceği adamları buraya gelirler." Bu düşünceyle oraya oturdu, uykusu geldi ve orada uyudu. Allah ceiie ceiaiuhu yapmış oldukları iyi ameller sayesinde onlara en yüksek derecede kalp huzuru nasip etmişti. Zamanımızdaki bir kadın olsaydı, bırakın gece yalnız olarak bir çölde yatıp uyumayı korkudan feryadı figan ederek sabaha kadar ağlardı. Hz. Saffan bin Muattel radıyaiiahu anh bir yaşlı sahabi idi. Yolda düşen veya kaybolan eşyaları kontrol etmek için kafilenin arkasından gelirdi. Sabahleyin oraya gelince bir insanın yattığını gördü. O Hz. Aişe radıyaiiahu an/ıa'yı örtünme ayeti gelmeden önce gördüğü için tanıdı ve yüksek sesle dedi. Onun sesiyle Aişe radıyaiiahu anha'nm gözleri açıldı ve hemen yüzünü örttü. Hz. Saffan bin Muattel radıyaiiahu anh devesini çöktürdü. Hz. Aişe radıyaiiahu anha da deveye bindi. Adı geçen sahabi devenin yularından çekerek yürümeye başladı. Nihayet kafileye ulaştılar. Münafıkların başı ve müslümanların baş düşmanı olan Abdullah bin Ubeyy'in eline böylece iftira etme fırsatı geçmiş oldu. İftirayı elinden geldiği kadar yaymaya çalıştı. {Bu iftiraya) bazı saf müslümanlar da katıldılar. Takdir-i İlâhidir ki, bu konu tam bir ay konuşuldu. Halk arasında bu hâdise yoğun bir şekilde ağızdan ağıza dolaşmaya başladı. (Bu süre içerisinde) Hz. Aişe radıyai-lahu anhanm suçsuz olduğuna dair hiçbir ayet inmedi. Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem ve müslümanlar bu olaydan son derece üzülmüşlerdi. Bu durumda ne kadar üzülmek gerektiği de ortadadır. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bu konuda erkek ve kadınlarla meşvere yaparak durumu inceliyor fakat rahatlatıcı bir ipucu elde edilemiyordu, Bir ay sonra Hz. Aişe radıyaiiahu anhanm beraati hakkında Nûr suresinin birkaç ayeti nazil oldu. Bu ayetlerde hiçbir delil ve ispatı olmadan bu iftirayı yayanları Allah ceiie ceiaiuhu büyük bir azap ile korkutuyordu.Bu iftirayı yayma işine karışanlardan biri de Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu an/i'ın akrabası olan Hz. Mistah adında bir sahabi idi. Hz. Ebû Bekr radıyaitahu anh onunla ilgilenir ve yardım ederdi. Bu iftira olayına onun da karışması Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh'ı çok üzdü. Üzmesi de gerekirdi. Çünkü o bir yakını olmasına rağmen araştırmadan bu iftirayı yaymıştı. Bu üzüntüyle Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu anh bir daha Hz. Mistah radıyaiiahu anh'a yardım etmemeye yemin etti. İşte yukarıda geçen ayeti kerime bu konu hakkında inmiştir. Rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh ile beraber daha başka sahabeler de bu iftira olayına karışan ve önde görünen bazı kimselere yardımı kesmeye karar vermişlerdi. Hz. Aişe radıyai-lahuanha diyor ki: "Hz. Mistah'ın Hz. Ebû Bekr'in akrabası olmasına rağmen bu iftiraolayında büyük bir payı vardı. Ayrıca o Hz. Ebû Bekr radtyaiiahu anh'm himayesinde bulunuyordu. Benim masum olduğuma dair ayet inince Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh adı geçen sahabeye infak etmemeye yemin etti. Bunun üzerinediye başlayan yukarıdaki ayet nazil oldu. Ayetin inişinden sonra Hz. Ebû Bekr radtyallahu anh, Hz. Mistah radıyallahu anh'\ tekrar himayesine aldı."Bir başka hadiste şöyle geçmektedir: "Hz. Ebû Bekr radıyallahu anh bu ayetin inişinden sonra daha önce Hz. Mistah radiyaiiahu anh'a yaptığı harcamanın iki katını yapmaya başladı." Başka bir hadiste şöyle geçmektedir. "Hz. Ebû Bekr radtyallahu anh'm himayesinde iki tane yetim vardı. Hz. Mistah radıyallahu anh bunlardan biriydi. Hz. Ebû Bekr radıyallahu anh her ikisinin de harçlığını kesmeye yemin etmişti". Hz. İbni Abbas radıyatiahu anhuma diyor ki: "Sahabelerin bir kısmı bu iftira meselesine karışmışlardı. Bu sebeple içlerinde Hz. Ebû Bekr radıyallahu anh'm da bulunduğu bazı Sahabeler radıyaiiahu anhum bu iftira işine karışan sahabelere bir daha mâli yardım yapmamaya yemin ettiler. Bunun üzerine <Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabalarına vermemek ve önceden harcadığı gibi harcamamak üzerine yemin etmesinler> ayeti kerimesi nazil oldu.1 Bir adam bir başkasının kızının iffetini zedeleyecek yalan sözleri konuşmuş olmasına rağmen o kişi ona yaptığı yardımı önceki gibi, hatta öncekinin iki misli olarak vermeye devam etmesi ne büyük bir mücahadedir!
19) (Onlar o kimselerdi ki geceleyin namaz kılmak için) vücutları yataklarından uzak kalır. Rablerine azabından korkarak ve rahmetinden ümit var olarak dua ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına harcarlar. / Artık dünyada işledikleri salih amellere mükafat olarak kendileri için göz aydınlığından ne hazırlanıp saklandığını kimse bilmez, (Secde-16,17)
İZAH: "Geceleyin onların yanları yataklarından uzak kalır" sözünün tefsiri hakkında alimlerin iki görüşü vardır. Birinci görüş; bu vakitten kastedilen akşam yatsı arasındaki zamandır. Pek çok delillerle de bu görüş teyid edilmiştir. Hz. Enes radıyatiahu anh diyor ki: "Bu ayeti kerime bizim hakkımızda inmiştir. Biz en-sar topluluğu akşam namazını kıldıktan sonra Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem ile beraber yatsı namazını kılmadan evlerimize dönmezdik. Bu nedenle (yukarıda geçen) bu ayeti kerime indi". Sadece Hz. Enes radıyallahu anft'dan nakledilen bir başka rivayette ise muhacir sahabelerden oluşan bir cemaatin âdeti akşam ile yatsı namazları arasında nafile namaz kılmaktı. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil oldu. Hz. Bilal radıyaiiahu anh diyor ki: "Bizler akşam namazından sonra oturup beklerdik, sahabelerden bir cemaat ise akşam yatsı arasında namaz kılarlardı. Bunun üzerine bu ayeti kerime indi". Abdullah bin Isâ radıyaiiahu an/j'dan nakledilen bir rivayete göre ensardan bir topluluk akşamdan yatsıya kadar nafile namaz kılarlardı. Bunun üzerine yukarıdaki ayet nazil oldu. İkinci görüş ise; Bundan kastedilen teheccüd namazıdır. Hz. Muaz radıyaiiahu anh'dan rivayetle Rasû-lullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdular ki: "Bundan kastedilen gece namazıdır." Mücahit rahmetuiiahi aieytiöen rivayet edilen bir hadiste de Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bir defa gece ibadetinden bahsetti. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı ve sonra (yukarıda zikredilen) ayeti okudu. Abdullah İbni Mesud radıyaiiahu anh Tevrat'da şöyle yazdığını söylüyor: "Gecelerini yataklarından uzak geçiren kimselere Allah ceiie ceiaiuhu hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın kalbinden geçmeyen, hiçbir mukarreb meleğin, hiçbir peygamber ve rasûlün bilmediği nimetler hazırlamıştır. İşte o nimetler Kur'an-ı Kerim'in (yukarıda geçen) ayetinde zikredilmiştir." Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem"\n şöyle buyurduğunu naklediyor: "Allah ceiie ceiaiuhu buyuruyor ki; <Ben salih kullarım için hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen nimetler hazırladım.>" Ravzur Reyyahin ve ona benzer kitaplarda bütün gecelerini Rabbinİ hatırlayıp ağlayarak geçiren zatlara ait binlerce kıssalar vardır. Hz. İmam Azam rahmetuiiahi aieytiln yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldığı herkesçe bilinen inkar edilemeyecek bir gerçektir. Ayrıca Ramazan ayında biri gündüz biri gece olmak üzere hergün iki defa Kur'an-ı Kerim'i hatmettiği de bilinmektedir.Hz. Osman radıyaiiahu anh'm bütün gece uyumadan bir rekatta Kur'an'ı bir kere hatmettiği de meşhur bir olaydır. Hz. Ömer radıyaiiahu anh ise bazen yatsı namazını kıldıktan sonra eve giderek sabah oluncaya kadar namazla meşgul olurdu. Hz. Temîmi Dâri radıyaiiahu anh meşhur sahabelerden biridir. Kendisi bazen bir rekatta bütün Kur'an'ı hatmederdi. Bazen de sabaha kadar aynı ayeti kerimeyi tekrar tekrar okumak âdeti idi. Hz. Şeddad bin Evs radıyaiiahu anh uyumak için yattığında sağa sola döner "Ya Rab Cehennem korkusu benim uykularımı kaçırdı" der ve ayağa kalkardı ve sabaha kadar namaz kılardı. Hz Umeyr radıyaiiahu anh her gün bin rekat namaz kılar ve yüz bin tesbihat yapardı. Hz. Uveys Karni (Veysel Karani) rahmetuiiahi aleyh meşhur bir tabiidir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem onu övmüş ve halkı ondan dua istemeleri için teşvik etmiştir. Uveys Karni bazen "Bu gece rüku gecesidir" der ve bütün geceyi rüku ederek geçirirdi. Bazen de "Bu gece secde yapma gecesidir" der ve bütün geceyi secde de geçirirdi.[37] Kısacası o mübarek insanların Rablerinİ anarak geçirdikleri gecelerin ve o gecelerdeki sevgiliye olan istekleriyle ilgili o kadar fazla kıssalar vardır ki, onları bir araya getirmek mümkün değildir. Hakikaten bu zatlar (aşağıdaki) şiire layıktırlar.Bizim işimiz, geceleri dostu yâd eyleyip ağlamaktır. Bizim uykumuz, sadık dostun hayali uğrunda mahvolmaktır.Keşke Allah ceiie ceiaiuhu bu mübarek zatlarda olan cezbeden ufacık bir parça da bu aciz kuluna nasip eyleseydi.
20) (Ey Rasûlüm) de ki: "Gerçekten Rabbim kullarından dilediği kimseye rızkı genişletir ve dilediğine de rızkı daraltır. Allah yolunda ne harcarsanız, Allah onun karşılığını verir, O rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe-39)
İZAH: Yani darlık ve genişliğin her ikisi de Allah celle celaluhu/ndandır. Sizin Allah yolunda harcamayı kısmanızla genişlik olmaz, çok harcamanızla da darlık olmaz. Aksine Allah yolunda yapılan harcamaların karşılığı ahirette kesinlikle verileceği gibi dünyada bile genelde verilmektedir. Bir hadisi şerifte geçtiğine göre Hz. Cebrail aieyhisseiam Allah ceiie ceiaiuhu'nun şöyle buyurduğunu naklediyor: "Ey kulum Ben sana Kendi lütfumla verdim ve senden borç istedim. Her kim Bana kendi rıza, istek ve memnuniyetiyle verirse, Ben onun karşılığını dünyada hemen veririm. Ahirette de hazine olarak saklarım. Kim de kendi rızasıyla vermezse, o zaman Ben vermiş olduğum şeyi ondan cebren geri alırım. O kulum buna sabreder ve ecrini ümit ederse onun için Rahmetimi vacib kılarım. Onu hidayete ermiş kullarımdan yazarım. Dîdârımı (Beni görmeyi) ona serbest kılarım.[38]Allah ceiie ceiaiuhu'nun ne kadar ihsanıdır ki, kul kendi rızasıyla vermediğinde ondan zorla alındığı zaman sabrederse sevap kazanacağı bildiriliyor. Halbuki o kişi Allah ceiie ceiatuhu'nun kendisine vermiş olduğu şeyi kendi isteğiyle geriye vermeyince, cebren kendisinden geri alınmaktadır. Bu durumda ecir kazanmasının manası nedir? Fakat Allah ceiie ceiaiuhunun ihsanları (iyilikleri) hiç sayılabilir mi? Hz. Hasan radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah satlallahu aleyhi vesellem bu ayet hakkında buyurdu ki; <Sizin cimrilik ve israf yapmadan kendi çoluk çocuğunuza harcadıklarınız Allah yolunda harcanmıştır>". Hz. Cabir radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem'İV) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Allah celle ceiaiuhu kişinin islam ölçülerine uyarak çoluk çocuğuna yaptığı harcamaların (nafakanın) karşılığını vermeyi Kendi zimmetine almıştır. Ancak gereksiz inşaatlara ve günahlara harcama yapılması müstesnadır". Yine Hz. Cabir radıyallahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem öen naklederek diyor ki: "Her iyilik sadakadır. Kişinin kendine ve çoluk çocuğuna yaptığı harcama sadakadır. Ayrıca namus ve şerefini korumak için harcadığı da sadakadır. Müslüman kimsenin (dine uygun) yaptığı bütün harcamaların karşılığını vereceğine Allah ceiie ceiaiuhu söz vermiştir. Fakat günah işlemek için ve lüzumsuz inşaatlar için harcadığı mal bunun dışındadır."Hakîm Tirmizi rahmetullahi aleyh bu konuda Hz. Zübeyr radıyallahu an/ı'dan uzun bir kıssa nakletmiştir. Bu kıssa hadisler bölümünde, 12. hadisin açıklamasında genişçe zikredilecektir. Allâme Suyûti rahmetullahi aleyh Dürrü Mensur adlı kitabında Hakîm Tirmizi rahmetullahi aleyh'den rivayetle geniş bir şekilde bu kıssayı nakletmiştir. Fakat yine kendisi Lüâii Mesnûa adlı eserinde bu kıssayı çok kısa bir şekilde Ibni Adiy'den rivayetle mevzuat bölümünde beyan etmiştir. Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'm şöyle buyurduğunu söylüyor: "Her gün sabahleyin iki tane melek Allah ceiie ceiaiuhuna dua ederler. Birisi şöyle der; <Allah'ım (Şenin yolunda) harcama yapana Sen karşılığını ver> İkincisi şöyle dua eder; <Allah'ım vermeyip biriktirenin malını Sen helak et>" Bu hadis, hadisler kısmının ikinci hadisinde gelecektir. Cömert insanlara Allah ceiie ceiaiuhu tarafından genişlik ve bolluk kapılarının açıldığı genellikle görülmüştür. Cimriliği yüzünden malını yığan kimsenin ise genellikle semavi bir afet, hastalık, mahkeme masrafları, hırsızlık vs. gibi sebeplerle senelerce biriktirdiği serveti birkaç günde heba olup gitmektedir. Eğer bir kimsenin iyi niyeti ve salih amellerinden dolayı başına böyle bir masraf çıkmasa bile, vefasız evlad babanın senelerce çalışarak bütün ömür biriktirdiği serveti birkaç ayda harcayıp bitirir. Hz. Esma radıyallahu anha diyor ki: RasCilulİah sallallahu aleyhi vesellem bana dedi ki; "(Hayır ve hasenat için) bol bol harca. Sayıp sayıp saklama. Böyle yaparsan Allah ceiie ceiaiuhu sana sayarak verir. Toplayarak yığma yoksa Allah ceiie ceiaiuhu sana vermez. Elinden geldiği kadar ver"[39]Bir keresinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz Hz. Bilal radıyallahu anh'm yanına geldi. Hz. Bilal radıyaiiahu antim yanında bir miktar hurma vardı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Bu nedir?" dedi. Hz. Bilal radıyaliahu anh ileride doğabilecek ihtiyacı için sakladığını söyleyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Ey Bilal. Sen bunun dumanını Cehennem ateşinde görmekten korkmuyor musun?" buyurdu ve "Ey Bilal çok harcamaya bak. Arşın Sahibi'nin sana az vereceğinden korkma" diye ekledi.Burada zaruret miktarında bile ilerisi için saklamak kınanmaktadır ve Cehennem dumanını görmek tehdidi vardır. Hz. Bilal radıyaliahu anh'm şanına yakışanda zaten buydu. Çünkü o öyle manevi derecesi yüksek olan insanlardandı ki, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem onun yarınını düşünmesine, bugün veren Rabbi-nin yarın da vereceğine dair tam bir güveni olmamasına tahammül edemezdi. Her insanın bir makamı ve derecesi vardır. Şöyle meşhur bir söz söylenmiştir:Salih kulların iyilikleri, mukarreb kulların şanına ve makamına göre hata kabul edilmektedirBir çok olaylar buna örnek olarak gösterilebilir. Kısacası mal kesinlikle saklanacak bir şey değildir. Toplanıp yığılacak bir şeyse hiç değildir. Mal sadece harcanmak için yaratılmıştır. Kendi nefsi için mümkün oldukça az, başkalarına ise bol bol harcamak maldan gelecek faydadır. Fakat burada son derece önemli bir mesele vardır ki, o da Allah ceiie ceiaiuhu katında amellerin niyetlere göre olmasıdır. Şu hadis çok meşhurdur:Ameller niyetlere göredir"Ne zaman niyet iyi olursa ve sadece Allah için harcama yapılırsa, bu harcama ister kendine, ister çoluk çocuğuna, ister akrabalarına isterse başka birilerine yapılsın muhakkak (bu iyi niyet) bereketlerini ve meyvelerini gösterecektir. Eğer niyet kötü olursa, gaye şöhret, izzet olursa, iyi insan desinler vs. gibi diğer menfaatler niyete karışırsa, sevap kazanamayacağı gibi günaha girmiş olur. Ayrıca (bu harcamada ) kesinlikle bereketten bahsedilemez.
21) Gerçekten Allah'ın kitabını okuyanlar namazı gereği üzere kılanlar, kendilerine rızik olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve aşikar harcayanlar asla ziyan etmeyecek bir ticaret umarlar. / Çünkü Allah ceiie ceiaiuhu onlara mükafatlarını tamamen verir ve fazlından onlara ziyadesini ihsan eder. Muhakkak ki O Ğafur'dur (çok bağışlayıcıdır), Şekûr'dur (az amele çok mükafaat verendir).
(Fatır-29, 30)
İZAH: Hz. Katâde radıyaiiahu anh diyor ki: "Asla ziyan etmeyecekleri bir tfcareften maksat Cennet'tir. Cennet ne eskir ne de bozulur. Fazlından onlara ziyadesini verir'Ğen maksat ise (Kur'an'da) beyan olunan .
ile ifade edilmiştir"[40] Hz. Katâde radıyaiiahu antfın işaret ettiği ayet Kâf suresindedir. Allah ceiie ceiaiuhu bu sûrede şöyle buyuruyor:O Cennet ehli olanlar için arzu ettikleri her şey vardır. Bir de (onların arzu ettiklerinden başka) Bizim katımızda daha fazlası vardır (Bunlar da onlara vereceğimiz şeylerdir) Kaf-35)
Bu (ayeti) tefsir eden hadislerde hayret verici şeylerden bahsedilmektedir ki, bunlar için çok geniş açıklamaya ihtiyaç vardır. Onların en üstünü de Allah rızasının ve Allahu Teâlâ'yı sık sık ziyaret etmenin izin ve kararıdır. Bu durumkısmetli insanlara nasip olacaktır. Bu güzel ve büyük nimet hiçbir meşakkati olmayan ve az bir çalışmayla elde edilebilen ameller sebebiyle verilmektedir. Allah cette ceiaiuhu yolunda bol bol harcamak namazı gereği üzere kılmak, bol bol Kur'an okumak... Bunlar dünyada bile son derece lezzetli şeylerdir. Kur'an'ı çok okumakla ilgili kıssalar bundan önce geçmişti. Bir kısmı da Fezail-i Kur'an adlı kitabımda zikredilmiştir. Onları dikkatle okumak gerekmektedir.
22) Rablerine itaate icabet edenler, namazı gereği üzere kılanlar, (ö-nemli işleri) aralarında meşvere ile yürütenler, kendilerine verdiğimiz rızik-tan (Allah yolunda) harcayanlar (için Allah katındaki nimetler dünya malından daha hayırlı ve daha devamlıdır). (Şurâ-38)
İZAH: Bu ayetlerde kâmil insanların pek çok sıfatlarından bahsedilmiştir. Allah ceiie ce/a/uftu'nun onlar için kendi katında hazırlayıp vaad ettiği nimetler dünya nimetlerinden çok daha hayırlıdır. Alimler Şura suresinin,"Bu mükafat iman edenler ve Rablerine güvenenler içindir" (Şurâ-36) ayeti ve ondan sonra gelen ayetleri hakkında şöyle yazmışlardır: Bu ayetler de sırasıyla Hulefa-i Raşidîn radıyaiiahu anhum ecma/n'in hususi sıfatları ve onların zamanına ait hadiselere işaret edilmiştir. Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu ann'öan başlayarak Hz. Ali, hatta Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin radıyaiiahu anhum'un zamanlarına kadar olan ahvallerle halifeliğin tertibine işaret edilmiştir. O zevatın halifelik tertibine göre sıfatlan ve ahvalleri üzerine dikkat çekilmiştir. Aynı zamanda bu ayetlerde Hulefa-i Raşidîn radıyaiiahu anhum için ahirette pek çok nimetlerin hazırlandığına işaret edilmiştir. Ayrıca kelimelerin umûmi manada kullanılmasıyla bu sıfatlara sahip olmaya gayret edenlerin de aynı mükafatlara nail olacakları vaad edilmiştir.Keşke biz müslümanlarda da dini yaşamaya karşı bir şevk olsaydı. Kur'an ve hadislerin bildirmiş olduğu o güzel ahlakı araştırıp, yaşama cezbesi olsaydı. Ancak bizim ahlakımız o kadar bozulmakta ki, hatta o kadar bozulmuştur ki, gayri müslimler bize bakarak İslam'dan nefret etmektedirler. O zavallılar bugünkü müslümanların İslâm ahlâkını yaşamadıklarından haberleri yoktur. Onlar müslü-manların şimdiki ahlâkına bakarak onu İslamî Ahlâk zannetmektedirler
Şikayetlerimiz ancak Allah'adır
23) Onların mallarında isteyenin ve (ihtiyacını açıklayamayan) yoksulun hakkı vardır.
(Zariyat-19)
İZAH: Yukarıdan beri kâmil iman sahiplerinin özel sıfatları beyan edilmektedir.
O sıfatlardan biri de onlar sadakayı o kadar bol ve özenerek verirler ki, sanki
bu (sadaka işi) onların üzerinde bir hak olmuştur. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu
anhuma buyuruyor ki: "Onların mallarında hak vardır demek; zekatın dışında
onlar bu mal ile sıla-i rahm (akrabayı gözetmek), m
24) Allah'a ve Rasûlü'ne iman edin ve sizi vekili kıldığı maldan {Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar için büyük bir mükafat vardır.
(Hadid-7)
İZAH: Mala vekil olmanın manası şudur: Mal önceleri bir başkasının elindeydi. Şimdiyse bir kaç günlüğüne senin elinde bulunmaktadır. Sen gözlerini kapayınca bir başkasının eline geçecektir. Hâl böyleyken malı toplayıp yığmak faydasız bir iştir. Bu yüzsüz (vefasız) mal asırlar boyu ne kimsenin elinde kaldı ne de kalacaktır. Onu elde tutmanın çaresini bulan kimse ne bahtiyar kişidir! O çarede malı ancak Allah'ın hazinesine yatırmaktır, Orada ne zayi olma endişesi vardır ne de kaybolma tehlikesi. Ma! dünyada kaldığı müddetçe devamlı tehlikelerle karşı karşıyadır. Bu günlerde ise İlâhi Kudret bizlere gösterdi ki, büyük köşkler, geniş araziler ve kıymetli ev eşyalarının hepsi göz göre göre elden çıkarak başkalarının eline geçmiştir. Daha düne kadar ortaksız olarak sahip olduğumuz binalarda bugün başkalarının kendi yerimize geçtiklerini gözlerimizle görmekte, fakat yine de bundan ders almamaktayız.
25) Size ne oluyor ki, Allah ceiie ceiaiuhu yolunda mallarınızı harcamıyorsunuz. Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Mekke'nin fethinden evvel Allah yolunda harcayıp savaşanlarınız diğerleri ile bir olmaz. Onlar sonradan malını harcayıp savaşanlardan fazilet ve derece yönünden daha büyüktür. Allah ceiie ceiaiuhu hepsine de mükafat vaad etmiştir. Allah ceiie ceiaiuhu bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
(Hadîd-10)
İZAH; Yer ve göklerin Allah ceiie ceiaiuhu'nun mirası olmasının manası şudur: Bütün insanlar öldüğünde en sonunda yer ve gökler, mal, mülk ve her şey Allah ceiie ceiaiuhu'na kalacaktır. Çünkü O yüce Zat'tan başka bir şey bakî kalmayacaktır. Madem ki herkes her şeyini bırakıp gidecek, o halde neden kendi eliyle ve rızasıyla harcamasın? Ta ki ahirette onun sevabına kavuşsun. Ondan sonra ayeti kerimede şu konuya dikkat çekilmiştir: Mekke'nin fethinden önce Allah yolunda harcayan veya cihad edenlerin dereceleri Mekke'nin fethinden sonra
tasadduk eden veya cihad edenlerin derecelerinden daha üstündür. Çünkü fetihten önce ihtiyaç fazlaydı. Bir şey ihtiyacın çok olduğu zaman harcanırsa o kadar çok sevap olur. Hadisler bölümünde 13. sıradaki hadiste geleceği üzere insanların ihtiyaç anlarına çok dikkat etmek gerekir, başkaların muhtaç oldukları zamanları kendi yapacağı tasadduklar için en güzel fırsat bilmelidir. Allah ceiie ceiaiuhu sahabeler arasında da bu ayırımı yapmıştır. Yani Mekke'nin fethinden önce harcama (tasadduk) yapanların sevaplarını çok fazla arttırmıştır. İhtiyaç anında birine yardım yapmanın sevabı çok büyüktür. Bunu devamlı hatırda bulundurmak gerekir.
26) Kimdir ahiretteki mükafatını umarak Allah yolunda malını harcasın da böylece Allah onun mükafatını kat kat versin. Onun için ahirette de çok iyi bir mükafat vardır.
(Hadid-11)
İZAH: 5 numarada geçen ayet de aynı manadaydı. Önemine binaen aynı konu burada da tekrar zikredilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de sık sık şu hususta uyarı yapılmaktadır: Allah yolunda harcama günü bugündür, harcayacağını harca, öldükten sonra pişmanlıktan başka bir şey yoktur.
27) Şüphesiz sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara (ki bunlar) Allah'a güzel bir ödünç vermiş oluyorlar. Onlara mükafatları kat kat verilir. Ahirette de büyük ecir vardır. (Hadid-18)
İZAH: İnsanlar sadaka vermekle aslında Allah ceiie ce/a/u/ıı/na borç vermiş oluyorlar. Çünkü bu kimselere vermiş oldukları sadakalar aynen bir borç gibi tekrar geriye ödeniyor. İşte bu verilen sadakalar, sadaka veren kişi son derece muhtaç ve mecbur durumda iken büyük bir bedel ve karşılıkla geri iade edilecektir. İnsanlar yapacakları düğün, yolculuk ve diğer ihtiyaçları için azar azar biriktirip bir kenara koyuyorlar. Böylece falanca ihtiyacın zamanı yaklaşıyor veya çocuğun düğünü olacak gibi şeyleri düşünüp duruyorlar. Zamanı gelince sıkıntıya düşmemek için ellerine imkan geçtikçe biraz elbise, biraz altın takılar vs. satın alarak bir kenara koyuyorlar. Ta ki zamanı gelince sıkıntıya düşmesinler. Ahiret ise öyle ihtiyaç ve zaruret vaktidir ki, o zaman ne kimseden bir şey satın alınabilir, ne borç alınabilir ne de kimseden bir şey istenebilir. Bu kadar mühim ve zor bir zaman için elden geldiğince mümkün olduğu kadar fazla biriktirmek ileri görüşlülük ve yararlı bir iştir. Azar azar biriktirmek burada (dünyada) anlaşılmasa da orada (ahirette) dağlar büyüklüğünde (ecir ve sevap) olarak elde edilecektir.
28) (Ganimet mallarında bir de şu kimselerin hakkı vardır) Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
(Haşr-9)
İZAH: Yukarıdaki ayette beytül malda haklan bulunanlardan bahsedilmektedir. Bu ayeti kerimede hak sahipleri arasında ensar da zikredilmiştir. Ayrıca en-sarın hususi sıfatlarına işaret edilmiştir. O sıfatlardan biri de onların kendi evlerinde kalarak iman ve güzel sıfatları elde etmeleridir. Genellikle insanın kendi evinde oturarak bu gibi güzel sıfatları elde etmesi zordur. Dünyevi işler ve diğer meşguliyetler çoğu zaman insana engel olmaktadır.Ensarm ikinci özel sıfatı ise muhacirleri son derece sevmeleridir. İslam'ın (başlangıç) tarihini bilenler ensarın hallerine ve sevgiyle ilgili olaylarına hayran kalmaktadırlar. Bununla ilgili birkaç kıssa Hikayât-üs Sahabe adlı kitapta geçmiştir. Burada örnek olarak bir kıssayı yazıyorum. Rasûlullah saüaiiahu aleyhi veseilem hicret ederek Medine-i Münevvere'ye geldiğinde ensar ve muhacirler arasında bir muhaciri bir ensara katmak suretiyle özel bir kardeşlik bağı kurmuş ve her bir muhaciri bir ensara kardeş yapmıştı. Çünkü muhacirler yabancı olduklarından bilmedikleri yerde pek çok sıkıntılarla karşılaşabilirlerdi. Ensar ise oranın yerlileriydi. Eğer onlar muhacirlerle ilgilenir ve onlara yardımcı olurlarsa o zaman muhacirler için kolaylık olurdu. Peygamber saüaiiahu aleyhi veseilem Efendimizin uyguladığı bu tertip ne kadar güzeldi. Böylece muhacirler için her türlü kolaylık sağlanmış, ensar için de bir zorluk olmamıştı. Çünkü bir kişiyle ilgilenmek herkes için kolaydı.
Bu
hususta Abdurrahman bin Avf radıyaiiahu anh başından geçeni şöyle anlatıyor:
Biz (muhacirler) Medine'ye geldiğimizde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem
benimle Sa'd bin Rebî arasında kardeşlik bağı kurdu. Sa'd bin Rebî bana,
"Ben ensarın en zenginiyim. Malımın yansını sen al. Benim iki hanımım var.
Hangisini beğenirsen ben onu boşayayım. Iddeti bitince onunla nikahlanırsın."
dedi.Yezid bin Esam rahmetullahi aleyh diyor ki: Ensar Rasûlullah sallallahu
aleyhi veseiiem'e, "Bizim tarlalarımızı muhacirlerle aramızda yarı yarıya
paylaştırınız" dediler. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veseilem
bunu kabul etmedi ve buyurdu ki:"Bağ ve bahçelerde bunlar (muhacirler)
çalışacaklar, mahsulde de paylan olacak.' Onların çalışmasından siz, sizin
topraklarınızdan onlar faydalanacak.[42]Sadece
din kardeşliğinden dolayı böylesine bir bağlılık ve sevgiyi bugünkü akılların
alması zordur. Takdir-i llahi'ye bakınız ki, başkalarını kendine tercih etmek
ve onların derdiyle dertlenmek müslümanın özel alâmeti iken, bugünkü Müslüman
sadece kendi çıkarını düşünen ve nefsine köle olmuş bir durumdadır. Başkası ne
kadar eziyet çekerse şeksin yeter ki kendisi rahat etsin düşüncesindedir. Bir
zamanlar müslümanın şiarı, kendisi eziyet çekerek başkasını rahat
et-tirmesiydi. Müslümanların tarihi bu tür olaylarla doludur. Mesela büyük
zatlardan birinin hanımının ahlakı çok kötüydü. Her zaman kocasına eziyet
ederdi. Biri o zata "Efendim bunu boşayınız" deyince o zat "ben
bunu boşarsam korkarım ki bu başkasıyla evlenir. O evlendiği adamda bundan
eziyet görür" dedi.[43]Buradaki
inceliğe bakınız. Acaba bizden birisi başkası eziyet çekmesin diye eziyete
katlanmaya hazır olabilir mi?Yukarıdaki ayette ensarın üçüncü sıfatı şöyle
beyan edilmektedir: Muhacirler herhangi bir yerden ganimet malı vs. elde
ettiklerinde ensarın buna canı sıkılmaz yada heves etmezlerdi. Hasan Basri
rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu ayetin maksadı şudur: "Muhacirlerin
ensar üzerine genel olarak faziletli kılınmasından dolayı ensar
üzülmezlerdi."Ayeti kerimede beyan edilen dördüncü sıfat şudur: Onlar
ihtiyaç ve yokluk içinde olmalarına rağmen başkalarını kendilerine tercih
etmişlerdir. Bununla ilgili kıssalar onların hayatlarını anlatan tarih
kitaplarında çok sayıda mevcuttur. Onlardan bir kaç tanesini Hikayât-üs Sahabe
adlı kitabımın Sahabelerin din kardeşlerini kendilerine tercih etmeleri ve
yardımlaşmaları adlı bölümünde yazdım. Bu olaylardan birisi olan ve aynı
zamanda bu ayetin inmesine sebep olan kıssa şöyledir: Birisi Peygamber
saiiaiiahu aleyhi veseiiem m yanına gelerek fakirliğinden ve açlığından şikayet
etti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem hanımlarının evlerine adam
gönderdi. Fakat hiç birinin yanında yiyecek bir şey çıkmadı. Bunun üzerine
Allah Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseiiem ashabına, "Bunu m
29) Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim böyle yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanlardır. / Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de, "Ey Rabbim beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce size nzık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın. / Halbuki Allah, bir kimseyi, eceli geldiği zaman asla geciktirmez. Ve Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafıkûn-9,10,11)
İZAH: Mal-mülk ve çoluk-çocuk meşguliyeti kişinin Allah ceiie ceiaiuhu'nun emirlerini yerine getirmekte kusur işlemesine sebep olan şeylerdir. Fakat kimse ölüm vaktinin ne zaman geleceğini kesinlikle bilmemektedir. İşte o zaman pişmanlık ve üzüntüden başka insanın elinden bir şey gelmez. Göz göre göre çoluk çocuğu, malı mülkü ve herşeyi bırakıp gitmek zorunda kalacaktır. Bugün fırsat eldeyken ne yapılabilirse yapılmalıdır.Yazmam boya çabuk, saçını örüp bağla Yâ, sen hangi şeylerle uğraşmaktasın hâlâ Sevgili ne zaman çağıracak kim bilir? O vakit şaşıp kalacaksın gün ortasında Hz. İbni Abbas radıyallahu anhuma diyor ki: "Rasûlullah sallailahu aleyhi veseiiem buyurdu ki; <Her kimin hac yapacak kadar malı varsa, ona zekat vacip olduğu halde zekatını vermezse ölüm zamanı o kimse tekrar dünyaya dönmek isteyecektir. Birisi İbni Abbas radıyallahu anhumaya, "Dünyaya dönmeyi kafir ister. Müslüman kişi istemez" deyince, Hz. İbni Abbas radıyatiahu anhuma (yukarıda gecen) ayeti okuyarak, "Bu ayette Allah ceiie ceiaiuhu Müslümanlara hitap etmiştir" dedi.Başka bir hadiste Hz. İbni Abbas radıyallahu an/ıuma'nın şöyle dediği nakledilmiştir. "Bu ayette zikredilen kişi mü'min kişidir. Bu kişinin ölüm zamanı geldiğinde, zekat farz olacak kadar malı olur da onun zekatını eda etmemiş olursa, kendisine hac farz olmuşken hac yapmamış olursa ya da Allah ceiie ceiaiuhu'nun haklarından bir hakkı ödememiş olursa, ölüm anında zekat ve sadaka verebilmek için dünyaya geri dönmek isteyecektir. Fakat Allah ceiie ceiaiuhu ölüm vakti gelen kişinin ecelinin geciktirilmeyeceğini beyan etmiştir"[45]Kur'an-ı Kerim'de her insanın ölüm vaktinin belirlendiği sık sık vurgulanmıştır. Bu vakitte zerre miktarı ileri-geri oynama olamaz. İnsan "Falanca şeyi sadaka edeceğim, filanca şeyi vakf edeceğim, filancılar için vasiyet yazacağım" diye düşünüp durur. Bu düşünceler içindeyken öbür taraftan bir anda elektrik hattının düğmesine basılır, bu kimse yürürken, otururken veya uyurken ölüm gelir. Öyleyse yapılan meşvere ve kararlarda böyle hayırlı işleri asla geciktirmemek gerekir. Mümkün olduğu kadar Allah yolunda harcamakta ve Allah katında yatırım yapmakta acele etmek gerekir.
Allah başarıya ulaştırandıryaptıklarınızdan haberdardır. / O kimseler gibi olmayın ki, Allah'ı unutmuşlar. (Bunun cezası olarak) Allah da onları kendilerine unutturmuştur. İşte bunlar fasık olanlardır. / Cehennem'lik olanlarla Cennetlikler bir olmaz. Cennet ehli olanlar kurtulanlardır.
(Haşr-18,19,20)
İZAH: "Allah ce//e ceiaiuhu da onları kendilerine unutturdu" sözünün manası; "O kimselerin akılları öyle alınmıştır ki, kendi kâr ve zararlarını bile anlamamakta ve kendilerini helak edici şeyleri seçmektedirler."Hz. Cabir radtyailahu anh diyor ki: Ben öğlen vakti Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'ln yanındaydım. Mudar kabilesinden bir cemaat geldi. Onların ayakları çıplak, vücutları çıplak ve karınları açtı. Rasûluliah saüaiiahu aleyhi veseiiem onların bu yokluk halini görünce nurlu yüzü değişti. Kalktı odasına gitti. Galiba evde onlara uygun bir şeyler bakmak için gitmişti. Sonra tekrar mescide geldi. Hz. Bilal radı-yaiiahuanh'a ezan okumasını söyledi. Öğlen namazını kıldı. Ondan sonra minbere çıkarak Allah ceite ceiaiuhu'ya hamd-u sena ettikten sonra Kur'an'dan birkaç ayet okudu. O ayetlerden birisi de yukarıda geçen ayetti. Daha sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem sahabeye sadaka vermelerini emretti ve şöyle buyurdu: "Sadaka veremeyeceğiniz günden evvel sadaka veriniz. Sadaka vermekten aciz kalmadan önce sadaka veriniz. Kim ne verebilirse onu versin. Dirhem verebilen dirhem, elbise verebilen elbise, buğday verebilen buğday, arpa verebilen arpa, hurma verebilen hurma hatta bir hurma parçası verebilen de onu versin". Bunun üzerine ensari bir sahabî zorla kaldırabüdiği dolu bir torba getirdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem e verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'İn nurlu yüzü sevinç-ten parlıyordu. Buyurdular ki: "Her kim hayırlı bir yol açarsa onun sevabını aldığı gibi o yolda amel yapanların sevabını da alır. Amel yapanların sevabından da bir şey eksilmez. Aynı şekilde her kim de kötü bir yol açarsa günahı ona olduğu gibi, üstelik onunla amel yapanların hepsinin günahı da kendi boynuna olur. Bu durum günah işleyenlerin günahından bir şey eksiltmez". Daha sonra halk dağılıp gitti. Kimi dinar getirmişti. Kimi dirhem, kimi tahıl... Kısacası Rasûlullah'm yanında yiyecek ve giyeceklerden oluşan iki yığın meydana gelmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem bunların hepsini Mudar kabilesinden gelenlere taksim etti.[46]Bir hadisi şerifte şöyle buyuruluyor: "Ey insanlar kendiniz için ileriye (âhirete) bir şeyler gönderin. Öyle bir gün gelecek ki arada hiçbir aracının ve hiçbir perdenin olmadığı bir halde Allah celle ceiaiuhu şöyle buyuracak; <Sana emirlerimi ulaştıran bir elçi gelmedi mi? Ben sana mal vermedim mi? İhtiyacından fazla şeyler vermedim mi? Kendin için ileriye ne gönderdin?>. O kimse sağına soluna bakınacak bir şey göremeyecek gözlerinin önünde Cehennem'-den başka bir şey olmayacak. Her kim Cehennem'den kurtulabilirse kurtulmaya çalışsın. İsterse yarım hurma tanesiyle olsun"[47]O günün manzarası çok korkunç olacaktır. Çok çetin bir sorgulama olup, alevler saçan Cehennem kişinin karşısında bulunacak ve her an o Cehennem'e atılma korkusu olacaktır. İşte o gün kişi dünyadayken her şeyini Allah için harcamadığına pişman olacaktır. Bugün biz hayali ihtiyaçlardan dolayı Allah yolunda harcamaktan elimizi çekiyoruz. Ancak şu gün gözümüz (dünyaya) kapansa ihtiyaçlarımızın hepsi bitecek, sadece Cehennem'den kurtulmanın şiddetli ihtiyacı başımıza binecektir.Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaliahu anh bir kere hutbede şöyle buyurdu: "Şunu iyice bilin ki, sizler sabah akşam ne zaman biteceği size gizli olan bir zaman içinde yürümektesiniz. Elinizden geliyorsa bu zamanı dikkatli geçiriniz. Bunu da yalnız Allah'ın dilemesiyle yapabilirsiniz. Bir kavim zamanlarını kendilerine faydalı olmayan işlerle geçirdiler. Allah celle ceiaiuhu sizi onlar gibi olmaktan menetmiş ve şöyle buyurmuştur;AIIah'ı unutan, Allah'ında kendilerini, kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın (Haşr-19). Nerede sizin tanıdığınız o kardeşleriniz? Onlar ömürlerini tamamlayıp göçtüler (gittiler). Ve onların amelleri de bitti. Şimdi onlar nasıl amel yapmışlarsa o amellerine kavuştular (iyi ameller yapmışlarsa, zevk ve sefa içindeler, kötü amel yapmışlarsa cezasını çekiyorlar)"Nerede eskiden koca koca şehirler imar eden zâlim insanlar? Nerede yüksek (kale) duvarlarıyla kendilerini muhafaza edenler? Şimdi onlar taş ve toprak yığınları altında yatıyorlar. Bu Allah celle ce/a/uhu'nun kelamıdır. Ne onun hikmetleri biter ne de nuru söner. O karanlık günler için bugün o nurdan istifade et. Ve Allah'ın kelamından nasihat al. Allah celle ceiaiuhu bir kavmi överek buyurdu ki:"Onlar hayırlı işlere koşarlar, rahmetimizi umarak ve azabımızdan korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize huşu ile itaat ederlerdi". (Enbiya-90)
Allah rızasının kastedilmediği bir sözde hiçbir hayır yoktur. Allah yolunda harcanmayan bir malda da hiçbir hayır yoktur. Hilm'i (yani yumuşaklığı), öfkesini bastırmayan kişi de iyi bir insan değildir. Allah rızasına karşılık kınayanların kınamasını dikkate alan (kınama korkusuyla ameli terkeden) kişide hayırlı insan değildir.[48]
31) Her türlü halde mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) birhandır. (Kim onlarla meşgulken Allah'ı anarsa onun için) A mükâfat vardır. / Gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun. ÖğütleriniEmirlerine itaat edin. Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Bu sizin için daha hayırlıdır. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte bunlar kurtuluşa erenlerdir. (Teğabun-15,16)
İZAH: 28 numaralı ayetin izahında da geçtiği gibi şuhh cimriliğin en üst derecesidir. Mallar ve evlatların bir imtihan olmasının manası ise şunu ayırt etmektir: Kim bunlarla meşgulken Allah ceiie ce/a/u/ıu'nun emirlerini terk edip, Allah'ın zikrinden gafil olmakta kim de bu meşguliyetlerle birlikte Allah'a itaat ederek O'nu hatırlamaktadır. Örnek olarak Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm hayatı önümüzdedir. Günümüzde birinin bir veya iki hanımı varsa Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'inln dokuz tane hanımı vardı. Erkek ve kız çocukları da vardı. Ayrıca torunları da vardı.Rasûlullah saiiaüahu aleyhi veseiiem Efendimize ilave olarak Sahabe-i Kiram radtyaiiahu anhum'un durumları da gözler önündedir. Ayrıca gayet geniş bir şekilde kitaplarda yazılıdır. Hz, Enes radıyatiahu antim çocuklarının sayısını bilmek güçtür. Bir keresinde şöyle buyurmuştur: "Benim torunlarımı bir kenara bırakın kendi öz çocuklarımdan yüz yirmi beşini kendim defnettim.[49] Hayatta kalanlar ve onların çocukları bunun dışındadır". Bütün bunlara rağmen Hz. Enes radıyaiiahu anh kendisinden en çok hadis rivayet edilen sahabiler arasındadır. Genellikle cihada katılırdı. Çoluk çocuğunun bu kadar kalabalık olması onu ne ilimle meşgul olmaktan ne de cihada gitmekten alıkoymuyordu.Hz. Zübeyr mdıyaiiahu anh şehit olduğunda dokuz oğlan çocuğu dokuz kız çocuğu ve dört tane hanımı vardı.Torunlarından bazıları yaş bakımından kendi oğullarından büyüktü.[50] Kendisi hayattayken vefat eden çocukları ise bunun dışındadır. Bütün bunlara rağmen ne bir iş ne de başka bir meslekle meşgul oldu. Ömrünü ci-hadla geçirdi. Sahabelerden pek çoğunun durumu da aynıdır. Ne malları onların dinine engel olurdu ne de evlatlarının çokluğu. Ticaretle uğraşanların ticaretleri de onların din işlerine engel olmazdı. Allah ceiie ceiaiuhu bizzat Kur'an'da onları övmektedir.
"Onlar Öyle kimselerdir ki ticaretleri onları Allah'ın zikrinden, namazını kaim etmekten, zekat eda etmekten alıkoymaz. Ve onlar gözlerin ve kalplerin döneceği o (kıyamet) gününden korkarlar. Netice itibariyle Allah onlara amellerinin karşılığını çok güzel bir şekilde verecektir. Ve onlara kendi fazlından (sevap ve ecirden başka ikram olarak) daha da verecektir" (Nûr-37,38
Bu ayetin tefsirinde pek çok sahabenin sözlerinde şu ifade geçmektedir: "Ticaret yapan kimseleri yaptıkları ticaret Allah ceiie ceiaiunu'yu anmaktan alıkoy-mazdı. Ezanı duyduklarında hemen dükkanlarını bırakarak namaza giderlerdi[51]
32) Eğer Allah'a güzel bir borç verirseniz. Allah onu size kat ka artırıp verir. Ve günahlarınızı bağışlar. Allah Şekur'dur (azıcık bir iyiliğe çok sevap verir). Halim'dir (azap vermekte acele etmez). / O gizliyi de aşikarı da bilendir. Her şeye galiptir. Hikmet sahibidir. (Teğabun-17,18*
İZAH: Ayetler bölümünde 25, 26 ve 27 numaralı ayetlerde bu mevzu geçmişti. Bu Allah ceiie ceiaiuhu'nun hususi lütuf ve ikramıdır ki, bizim iyiliğimiz ve kullarına karşı olan kereminden dolayı çok mühim ve gerekli olan şeyleri onlara sık sık üzerinde durarak anlatmaktadır. Bizler ise o ayetleri tekrar tekrar okuyarak çok sevap kazandık diye mutmain olmaktayız. O Kerim olan Zat'ın ihsan ve ikramdandır ki, yüce kelamını sadece okumakla da sevap vermektedir. Ancak bu yüce kelam yalnızca okumak için inmemiştir. Okumanın yanı sıra içindeki yüce emirlerle amel yapılması gerekir. Yaratıcımız, Razikımız, Mürebbimiz, İhsan Edicimiz, Sahibimiz ve Mülkün Sahibi olan Rabbimiz bir şeyi bize tekrar tekrar emretsin de bizler "Ya Rabbi! Tamam Sen'in emrini okuduk, bu yeter" diyelim öyle mi? Bu bizim yaptığımız büyük bir haksızlıktır.
33) Namazı kılın, zekatı verin. Allah'a güzel bir ödünç verin. Kendiniz için hazırlayıp ahirete gönderdiğiniz amellerin sevabını Allah katında daha hayırlı ve mükafat bakımından daha büyük bulacaksınız. Bir de Allah'tan mağfiret dileyin. Çünkü O Ğafur'dur (mağfireti çok boldur), Rahim'dir (çok merhametlidir). {Muzzemmil-20)
İZAH: "Onun sevabını Allah katında daha hayırlı bulacaksınız"ın manası şudur: Dünyevi eşyalar satın almak yada beşeri ihtiyaçlar için yapılan harcamaların karşılığı dünyada elde edilir. Mesela; bir miktar paraya dünyada iki kilo buğday alınır. Ahiretteki karşılığı dünya karşılığı ile kıyaslamamak gerekir. Allah yolunda harcanan şeylere karşılık ahirette verilecek mükafat dünyada elde edilenlerden hem miktar hem de kalite bakımından çok çok üstün olacaktır. Bu bölümdeki yedi numaralı ayetin izahında da geçtiği gibi helal bir maldan ihlasla bir hurma tanesi dahi sadaka verilse Allah ceiie ceiaiuhu onun sevabını (büyüterek) Uhud dağı kadar yapar.Keşke bizler bu kadar fazla mükâfat veren Kerim olan Rabbimizin kadrini bil-sek de O'nun katındaki hesaba mümkün olduğu kadar fazla yatırım yapsak ve o yatırdığımız mal da çok şiddetli ihtiyaç günümüzde bizlere fazlasıyla verilse. Bunun yanı sıraAllah celle ceiaiuhu bu ayette buyuruyor ki: "İlerisi için siz ne (amel) gönderirseniz, onun karşılığını aynen bulursunuz". Fezail-i Zikir (Zikrin Faziletleri) adlı kitapta çok geniş olarak şu rivayetler geçmiştir. Bir defa Subhanallah, Elhamdülillah, La ilahe illallah ve Allahuekber söylemenin sevabı Allah ceiie ceiaiuhu katında Uhud Dağı'ndan büyük olarak elde edilecektir. Yeter ki ihlasla söylenilsin. Zaten ahiretle ilgili her işte ihlas şarttır. İhlas olmadan hiç bir amel geçerli olmayacaktır. Bu (ihiası) elde etmek için Allah dostlarına hizmet etmek gerekir. Çünkü bu nimet, onların ayaklarına kapanarak (onların sohbetleriyle) elde edilir.
34) Muhakkak ki iyi insanlar (Cehnet'te) katığı kâfur olan (şarap) dolu bir kadehten içerler. / Bu bir kaynaktır ki, ondan Allah'ın kulları içerler. İstedikleri yere onu kolayca akıtırlar. / Onlar adaklarını yerine getirirler ve şiddeti yaygın olan bir günden korkarlar. / Yoksula yetime, esire Allah'a olan sevgilerinden dolayı yemek yedirirler. / (Sonra da şöyle derler): Size ancak Allah rızası için yedîriyoruz. Sizden ne bir hediye isteriz ne de bir teşekkür. / Çünkü biz Rabbimîzden korkarız. Bed çehreli, çatık suratlı bir günün azabından... / Allah da onları o günün azabından korur ve yüzlerine güzellik ve sevinç verir. / Sabırlarına karşılıkta Cennet ve ipek elbiseler ihsan eder. / Orada koltuklarüzerine dayanmış bir haldedirler. Orada ne bir güneşin sıcaklığım görürler ne de soğuk... / Cennet'teki ağaçların gölgeleri üzerlerine sarkmış, meyvelerinin koparılması kolaylaştırılmıştır. / Onlara (hizmet için) etraflarında gümüşten kaplar ve billurdan sürahiler dolaştırılır. / Gümüşten billurlar ki, onları dolduranlar miktarını (Cennet halkına göre) ayarlamışlardır (ne fazla ne eksik). / Orada kendilerine katığı zencefil olan (Cennet şarabından, dolu) bir kadehte içirilir. / (Zencefil) Cennet'te bir kaynaktır ki, ona selsebîl adı verilir. / (Cennet ehlinin) etraflarında Cennet'te ebedi kalacak çocuklar dolaşırlar ki, sen onları gördüğün zaman saçılmış inciler sanırsın. / Orada her nereye baksan bol nimet ve pek büyük bir mülk görürsün. / Üstlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Ve gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri de onlara tertemiz bir şarap içirmiştir. / (Cennetliklere şöyle denir): İşte bu nimetler sizin dünyadaki amellerinizin mükafatıdır. Ameliniz makbul olmuştur. (İnsan-5-22)
İZAH: Bu yüce ayetlerde şarap üç yerde zikredilmiştir. Her üç yerde de şarabın çeşitleri ve kullanma şekilleri ayrı ayrıdır. Birincisinde, şarabı içen kimsenin bizzat kendisinin içmesidir. İkincisi, hizmetçilerin şarap içirmeleri söz konusudur. Üçüncüsü, içirme işi bizatihi mülkün sahibi Allah ceiie celaluhuna nispet edilmiştir. Bu şarap çeşitlerinin Ebrar denilen iyi insanlara ait olan alt, orta ve üst derecesine göre taksim edilmiş olması ihtimalden uzak değildir.Bu ayetlerde güzel işler yapanların faziletleri ve onlara yapılacak izzet ve ikram beyan edilmektedir. Özelikle de Allah ceiie ceiaiuhu'nun rızası için yedirenler zikredilmektedir. Bizde eğer imanın kemal derecesi olsaydı, bu müjdelerden sonra hangimiz Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh gibi evinde sedece Allah ve Rasûlü'nün isminden başka bir şey bırakabilirdi? Bu ayetlerde düşünülmesi gereken birkaç husus vardır:
1. İlk olarak (su) kaynaklarından bahsedildi. Cennetlikler bu kaynakları istedikleri yere götüreceklerdir. Mücahid rahmetuliahi aleyh bunun tefsirinde yazıyor ki: "O kimseler bu kayakları diledikleri yere çekip götüreceklerdir". Katâde rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Onlar için kâfur, karışık, misk ile mühürlenmiş kaynaklar olacak. O kaynakları ne tarafa götürmek isterseler onun suyu o tarafa akmaya başlayacaktır". İbni Şevzeb rahmetuliahi aleyh diyor ki: "O Cennetliklerin yanında altından âsâlar olacak. Onlar bu asalarla nereye işaret ederlerse o nehirler o tarafa doğru akacaktır".
2. Katâde rahmetuliahi aieyh'ten nakledildiğine göre, Adaklarını yerine getirenler* 6en kasıt Allah ceiie ce/a/u/?u'nun bütün hükümlerini yerine getirenlerdir. Bu sebeple öncelikle onlardan bahsedilirken ebrar kelimesi kullanılmıştır". Mücahid rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Burada kastedilen adaklar, Allah hakkı için yapılan adaklardır (yani birinin oruç tutmayı adaması, itikafa girmeyi adaması ve buna benzer diğer ibadetleri adaması gibi...). İkrime rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Burada kastedilen şükür için yapılan adaklardır". Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anftuma'dan nakledildiğine göre; "Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiemin yanına bir adam geldi ve <Ben Allah ce/fe ceiaiuhu için kendimi boğazlamayı adamıştım> dedi. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem o anda bir şeyle meşgul olduğundan iltifat etmedi. Bu sahabi Rasûlullah'ın susmasını izin zannetti. (Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem q bu sözü söyledikten sonra) kalktı. Uzak bir yere giderek kendini boğazlamaya hazırlandı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem durumdan haberdar olunca buyurdu ki; <Ümmetimden adağını yerine getirmeye bu kadar önem veren birini yaratan Allah cette ce/a/u/ıu'ya şükürler olsun>. Sonra (Rasûlullah satlallahu aleyhi veseiiem adamın kendisini boğazlamasını yasakladı ve) buyurdu ki; <Nefsinin fidyesi olarak Alİah için yüz deve kurban kes (çünkü kişinin kendisini boğazlaması caiz değildir. Bir kişinin fidyesi ise diyet olarak 100 devedir>"
3. Ayette geçen esiri yedirmekten maksat kafir esirlerdir. Çünkü o zaman esirlerin hepsi kafirlerdendi. Müslüman esir yoktu. Kafir olan esirleri yedirmenin karşılığında bu kadar sevap olursa müslüman esirleri yedirmenin sevabı bundan çok daha fazla olur. Mücahid rahmetutiahi aleyh diyor ki: "Rasûlullah sai-laiiahu aleyhi veseilem Bedir'de (kafir) esirler yakalanıp getirilince, sahabeden yedi kişi (Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahman, Hz. Sa'd, Hz. Ebû Ubeyde Allah hepsinden razı olsun) özelikle bu esirlere harcama yaptılar. Bunun üzerine ensar <Biz Allah için bunlarla çarpıştık, siz ise bunlara bu kadar fazla harcama yapıyorsunuz> dediler. Bunun üzerine 'dan itibaren 19. ayete kadar olan ayetler nazil oldu (indi)."Hz. Hasan rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu ayetler indiğinde esirler müşriklerdendi". Katâde rahmetullahi aleyh diyor ki: "Allah celle celaluhu bu ayetlerde esirlere iyi davranmayı emrediyor. Halbuki o zaman esirler müşriktiler. Öyleyse senin üzerinde müslüman olan esirin hakkı daha fazladır".İbni Cüreyc diyor ki: "O devirde müslüman esir yoktu. Bu ayet müşrik esirler hakkında inmişti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu esirlere iyi davranılmasını emrederdi". Ebû Rezîn rahmetullahi aleyh diyor ki: Ben Şakîk bin Seleme rahme-tuiiahi aleytiin yanındaydım. Oradan birkaç tane müşrik esir geçti. Şakik rahmetullahi aleyh onlara sadaka vermemi emretti ve yukarıdaki ayeti kerimeyi okudu.
4. "Sizden ne bir karşılık isteriz ne de bir teşekkür" sözünün manası ise şöyledir.O mübarek insanlar yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak kendilerine teşekkür veya dua kabilinden bir şeyin dahi dünyada verilmesinden hoşlanmazlardı. Bu zatlar bütün karşılık ve mükafatlarını yalnız ahirette almak istiyorlardı. Hz. Aişe ve Hz. Ümmü Seleme radıyaiiahu anhuma'mn şöyle bir âdetleri olduğu naklediliyor: Onlar ihtiyaç sahibi bir fakire birşeyler gönderdiklerinde elçiye (hizmetçiye) şöyle derlerdi; "O fakirin ne dediğini gizlice dinle". Hizmetçi dönünce o fakirin söylediği dua vs.yi söylerdi. Onlarda aynı dualarla o fakire dua ederler ve "Onların yaptığı duaya karşılık biz de onlara dua ettik. Tâ ki bizim sadakamız yalnız ahirete kalsın" derlerdi. Hz. Ömer ve oğlu Hz. Abdullah radtyaliahu anhuma'nm da âdetlerinin böyle olduğu nakledilmiştir.[52]Hz. Zeynel Âbidin rahmetullahi aleyh diyor ki: "Sadaka vermek için kendisinden birşeyler isteyen birini bekleyen kişi cömert değildir Cömert, Allah'ın açıkladığı hakları, kendi elleriyle O'nun kullarına ulaştıran ve onlardan teşekkür dahi beklemeyendir. Çünkü o Allah ceiie celaluhu[nun vereceği sevaba kesin olarak iman etmiştir.
5. Ayetteki "Cennet meyveleri onlara tâbi olacak" sözünün manası, Cennet'in salkımları onların isteklerine tâbi olacak demektir. Hz. Berâ Bin Azib radıyaiiahu ann diyor ki: "Cennetlikler Cennet'teki meyveleri ayakta, oturarak ve yatarak (nasıl arzu ederlerse o şekilde) yiyebileceklerdir".Mücahid rahmetullahi aleyh diyor ki: "Cennetlikler ayağa kalktığında meyveler de yukarı kalkacak, oturduklarında meyveler aşağıya doğru sarkacaklardır. Eğer onlar yatacak olurlarsa, meyveler daha fazla sarkacaklardır". Yine ondan nakledilen başka bir rivayette ise şöyle geçmektedir: "Cennet'in tabanı gümüşten, toprağı ise misktendir. Cennet ağaçlarının kökleri altından dalları ve yaprakları inci ve zebercettendir. Ve onların arasında meyveler asılı olacaktır. Cennetlikler o meyveleri ayakta rahatlıkla yiyebileceği gibi oturarak veya yatarak yemek istediğinde meyveler onların yanına kadar sarkacaklardır".
6. "Gümüşten billurlar" sözünün manası ise, "Gümüş cam gibi yapılacaktır" demektir. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma diyor ki: "Dünyada bir gümüş alınıp sineğin kanadı kadar inceltilse yinede onun içine konulan su görünmez. Fakat Cennet'teki sürahiler gümüşten olmasına rağmen cam gibi şeffaf olacaklardır". Başka bir rivayette de, "Cennet'teki her şeyin benzeri dünyada vardır. Fakat gümüşten yapılmış bu sürahilerin benzeri dünyada yoktur" diye geçmektedir. Katade rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Dünyadaki bütün insanlar toplanıp, içindeki madde şişedeki gibi görünecek şekilde gümüşten bir kap yapmak isteseler yapamazlar".1
Hz. ibni Abbas radıyaiiahu anhuma'nm bir rivayetinden anlaşıldığına göre bu ayetin iniş sebebi Hz. Ali ve Hz. Fatıma radıyaiiahu anhuma'n\n başından geçen bir olaydır. Bu olay inşallah bu kitabın son kısmındaki kıssalar bölümünde 43 numaralı kıssada beyan edilecektir. Bir ayetin inmesine birkaç olayın sebep olması uzak görülecek bir şey değildir. Bazı defa aynı zamanda birçok olay olmuş ve o zaman içerisinde de bir ayet inmişdir. Bu ayeti kerime bütün bu olaylarla ilgili olabilir.
35) Gerçekten kurulmuştur temizlenen / ve Rabbinin ismini anıp da namaz kılan. / Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. / Halbuki ahiret, daha hayırlı ve daha devamlıdır. (Hadid-18)
İZAH: Ayetteki "Temizlenmiştir" sözünün alimler tarafından pek çok tefsiri beyan edilmiştir. Alimlerin büyük bir kısmı bundan maksadın fıtır sadakasını edâ etmek olduğunu söylemişlerdir. Bu konu hakkında başka rivayetler de vardır. Bir çok aümler bunun manasının umumi olduğunu beyan etmişlerdir. Said bin Cübeyr rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Temizlendi sözünün manası kendi malının (şerrinden) temizlendi demektir". Katade rahmetuiiahi aleyh de bu sözü açıklarken "Malını (Allah) yolunda harcamak suretiyle) Allah'ı razı eden kişi muradına ermiştir" demiştir.Hz. Ebûl Ehvas rahmetuiiahi aleyh "Allah celle celaluhu sadaka veren sonra namaz kılan kimseye rahmet eder" buyurdu ve yukarıdaki ayeti okudu. Yine kendisinden nakledilen bir rivayette "Namaza başlamadan evvel sadaka verebilen sadaka versin sonra namaza dursun" buyurmuştur. Hz. İbni Mesud radıyaiiahu anh "Namaz kılmaya niyet eden kimse namaza başlamadan önce biraz sadaka verse ne zararı olur" demiş ve yukarıdaki ayeti okumuştu.Arfece radıyaiiahu anh diyor ki; "Ben Abdullah bin Mesud radıyaiiahu an/j'dan Âla suresini okumasını istedim, o da okumaya başladı.ayetine ulaşınca okumayı bırakarak halka döndü ve <Biz dünyayı ahiret (hayatına) tercih ettik> dedi. Halk sessizlik içinde oturuyordu. Sonra tekrar <Biz dünya (hayatını) ahirete tercih ettik. Çünkü bizler dünyanın süsünü, kadınlarını, onun yiyecek içeceklerini gördük. Ahiretteki nimetler bizden gizliydi. Bizler bu önümüzde mevcut olanlarla meşgul olduk. Bize (ahirette) vaad edilen şeyleri bıraktık (unuttuk)> dedi".Katâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bütün insanlar hazır olan (yani dünyadaki eşyalar)la meşgul oldular ve onu seçtiler. Ancak Allahu Teâlâ'nın kendilerini koruduğu kimseler müstesna. Halbuki ahiret nimetler bakımından daha üstün ve ebedî kalıcıdır".Hz. Enes radıyaiiahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemln bir hadisini naklederek diyor ki kelimesi, dünya ahirete tercih edilmediği müddetçe insanları Allahu Teâlâ'nın gazabından muhafaza eder. Dünya ahirete tercih edildiğinde in kelimesi kendini söyleyenlere geri iade edilir ve <Sizler yalan söylüyorsu-nuz> denilir". Başka bir hadiste ise "Her kim
kelimesine şahadet ederek gelirse Cennet'e girer yeter ki ona başka bir şey karıştırmasın (yani bu kelimede kusur yapmasın veya bu kelimeye başka bir şey bulaştırmasın)". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu sözünü üç defa tekrar etti.Topluluk suskun bir şekilde oturuyordu (Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem herhalde topluluktan birinin bir şey sormasını bekliyordu. Topluluk ise ona olan saygısı ve onun heybetinden dolayı suskundu). Derken uzaktan birisi, "Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasûlü! Ona başka bir şey karıştırmanın manası nedir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Dünyayı sevmek, onu (ahirete) tercih etmek, onun için mal toplayıp yığmak ve zalimler gibi davranmaktır" buyurdu.Yine başka bir hadiste Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Kim dünyayı severse o ahiretine zarar vermiş olur. Kim de ahireti severse dünyasına zarar vermiş olur. Öyleyse siz baki ve kalıcı olanı (ahireti) fani ve geçici olana (yani dünya üzerine) tercih edin" buyurdu. Yine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir hadislerinde, "Dünya, ahirette evi olmayanın evidir ve ahirette malı olmayanın malıdır. Dünya için mal toplayan kişi aklı olmayan kişidir" buyurmuştur. Diğer bir hadiste, "Allah ceiie celaluhu yaratıkları arasında dünyaya buğz ettiği kadar hiçbir şeye buğz etmez. Allah ceiie celaluhu dünyayı yarattığından beri ona asla iltifat nazarıyla bakmadı" buyurulmuştur. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'den nakledilen bir hadiste ise "Her hatanın başı dünya sevgisidir" diye geçmektedir.[53]Kitabın sonunda altıncı bölümde dünya ve ahiret hakkında pek çok ayet ve hadisler kısaca gelecektir. Şu ana kadar zikredilen ayetlere ilave oiarak pek çok ayette Allah ceiie celaluhu yolunda harcamaya teşvik vardır. Allahu Teâlâ'nın kendi yüce kelamında sık sık değişik ifadelerle ve değişik şekillerde teşvik verdiği bir şeyin önemini sormaya ne hacet vardır?! Özelikle bizde olan herşey O'nun ihsanıdır. Bir adam hizmetçisine bir miktar para vererek, "Sen bu parayı kendi ihtiyaçlarına harca. Ama ondan biraz ayırarak filanca yere harcarsan sevinirim. Eğer böyle yaparsan şu an sana verdiğimden çok daha fazlasını veririm" dese, böyle bir durumda kendisine verilen maldan bir miktar ayırarak daha fazla kazanmak ümidiyle denilen yere kim harcamaz ki? Bunu herkes anlayabilir.
Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkinda Hadisler
Allah ceite ceiaiuhu'v\un bu kadar buyruklarından sonra hadisleri zikretmeye ihtiyaç kalmamıştır. Fakat hadisi şerifler Allah'ın yüce kelamının tefsiri ve izahı olmasından dolayı, tamamlayıcı olması bakımından burada birkaç hadis tercümesi yapılmıştır.
1) Ebu Hureyre radıyallahu anh'dan RaSÛIullah sallallahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Yanımda Uhud dağı kadar altın olup üzerinden üç gün geçtiği halde ondan az da olsa bir şey kalmasını istemem. Ancak borç (ödemek) için ayırdığım az bir şey müstesna". , (Buhari,
İZAH: Uhud Medine-i Münevvere'nin çok büyük ve meşhur bir dağıdır. Ra-sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyuruyor ki: "Uhud dağı kadar yanımda altın olsa üç gün içinde hepsini taksim etmek isterim ve elimde hiç bir şeyin kalmasını istemem". Hadiste geçen üç gün kaydı şart değildir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem üç günü şu sebeple buyurmuştur: Bu kadar büyük bir malı dağıtmak için elbette az da olsa bir zaman gereklidir. Şüphesiz bir kişi borçlu ise ve alacaklı kişi de o anda yoksa onun borcunu ödemek sadaka vermekten önde geldiğinden o borcu ödemek için biraz para ayırmak ve saklamak gerekiyorsa bu ayrı bir konudur.Bu hadisi şerifte bir taraftan sadaka vermeye teşvik edilirken diğer taraftan borcu ödemenin bundan daha önemli olduğu ispatlanmış olmaktadır. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetfem'in kendine has âdetlerinden biri de kesinlikle malı biriktirip saklamamasıydı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm her an hizmetinde bulunan hUSUSİ hizmetçisi Hz. Enes radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem yarın için hiçbir şey ayırıp saklamazdı".Başka bir hadiste Hz. Enes radıyallahu anadan şöyle nakledilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem Efendimize bir yerden hediye olarak 3 tane kuş getirildi, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem onlardan bir tanesini hizmetçisine verdi. Ertesi gün hizmetçi o kuşu alarak Rasûlullah'ın yanına geldi. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem: "Ben seni yarın için bir şey saklamaktan men etmemiş miydim? Yarınki rızkı yine Allah ceiie ceiaiuhu verecektir" buyurdu. Hz, Semure radıyallahu anh Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu naklediyor: "Ben bazı defa sadece şunun için ambara gidiyorum ki, orada bir şey kalmış olmasın ve (mal) yanımday-ken ölüm bana gelmesin"[54]Hz. Ebû Zer Gıfâri radıyallahu anh meşhur bir sahabidir. Büyük zahidlerden-dir. Maldan hoşlanmadığına dair onun pek çok ilginç kıssaları vardır. Onlardan hayret verici bir kıssa da on bir numaralı ayetin izahında geçmişti. Ondan şu hadis naklediliyor: Hz. Ebû Zer Gıfâri radıyallahu anh diyor ki; "Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem ile beraberdim. Uhud dağına bakarak şöyle buyurdu; <Bu dağ altın olsa ondan bir dinarın dahi üç günden fazla yanımda kalmasını istemem ancak ödenecek bir borç için ayırdığım dinar müstesna>. Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, <Çoğu zenginlerin genellikle sevabı az olur ancak şöyle yapan kişi müstesna> buyurdu. Hadisi rivayet eden kişi {şöyle yapan) sözünü anlatmak için iki elini birleştirerek sağa ve sola çevirdi. Yani kişi avuçlarını doldurarak sağ ve sol tarafındakilere vermeli kısacası herkese bol boi dağıtmalıdır[55]Yine Hz. Ebû Zer radıyallahu anti\n başka bir kıssası Mişkat'ta geçmektedir. Kendisi Hz. Osman radıyaiiahu anh'm halifeliği zamanında Hz. Osman radıyallahu anh'm yanına geldi. Hz. Osman radıyallahu anh Hz. Ka'b radıyallahu anh'a dedi ki: "Ab-durrahman vefat etti ve miras olarak mal bıraktı. Bu hususta senin görüşün nedir? Bir uygunsuzluk olmadı değil mi?". Bunun üzerine Ka'b radıyallahu anh, "Eğer o maldaki Allah'ın hakkını edâ ediyorsa bu malın ne sakıncası vardır?" dedi. Hz. Ebû Zer radıyallahu anh'm elinde bir ağaç çubuğu vardı. Onunla Hz. Ka'b radıyaiiahu anh'a vurmaya başladı ve "Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem'den işittim ki; <Eğer şu dağ altın olsa. Ben de onun hepsini dağıtsam ve bu da kabul olsa. Ondan altı Ûkiye[56] dahi benden sonrakilere kalmasını istemem>" dedi. Ondan sonra Hz. Ebû Zer radıyallahu anh Hz. Osman radıyaiiahu anh'a, "Ben sana Allah adına soruyorum. Sen bu hadisi Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'den üç defa işittin mi?" dedi. Hz Osman radıyaiiahu anh "Evet elbette işittim" buyurdu.Bu sahabinin bir başka kıssası Buhari şerif ve diğer kitaplarda şöyle geçmektedir: Ahnef bin Kays rahmeuiiahi aleyh diyor ki; Ben Medine'de Kureyşli bir toplulukla oturuyordum. O sırada birisi geldi. Saçları karışık (bakımsız), elbiseleri de kalındı. Görünüşü de sıradan ve basitti. Topluluğun yanına gelerek selam verdi ve sonra şöyle dedi: "Mal yığanlara Cehennem ateşinde kızdırılmış bir taşı müjdele. O taş onların göğüsleri üzerine konulacak. Onun sıcaklığının şiddetinden etleri pişerek omuzlarının üzeri kaynamaya başlayacak, sonra o taş omuzlarına konacak ve ne varsa hepsi göğüslerinden akmaya başlayacaktır". Bunları söyledikten sonra camiye giderek bir direğin dibine oturdu. Ben onun hangi büyük zat olduğunu bilmiyordum sözlerini dinleyince peşinden gittim ve onun oturduğu direğin dibine bende oturdum ve "Bu topluluktakiler sizin bu sözlerinize iltifat göstermediler. Üstelik bu sözlerden hoşlanmadılar" dedim. Bunun üzerine, "Bunlar ahmaktır, bir şey anlamıyorlar. Bunu en çok sevdiğim kişi buyurmuştu" dedi. Ahnef, "Sizin sevdiğiniz kişi kimdir?" diye sordu. O, "Rasûlullah sa//a//a/ju a/ey-hi veseilem'Ğ\r. Bir gün bana <Ey Ebû Zer Uhud dağını görüyor musun?> deyince, ben <Her halde beni bir iş için bir yere göndermek istiyor ve akşama ne kadar zaman kaldığını anlatmak istiyor> diye düşündüm ve <Evet görüyorum> dedim. Bunun üzerine Rasûluİlah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, <Yanımda bu dağ kadar altın olsa gönlüm onun hepsini sadaka olarak vermek İster. Yalnız üç dinar[57] müstes-na> buyurdu" dedikten sonra Ebû Zer radıyaiiahu anh şöyle devam etti; "Bu insanlar anlamıyorlar. Dünyayı toplayıp duruyorlar. Allah'a yemin olsun ki, ben ne onların dünyasını istiyorum ne de onlara dini (bir mesele) soruyorum. O halde açık açık söylemekten niçin çekineyim ki?"[58] Hz. Ebû Zer radıyailahu anft'ın başka bir kıssası ikinci bölümün ayetler kısmının 5 numaralı ayetinde gelecektir.
2) Ebû Hureyre radıyailahu anh'dan Rasûluİlah sallaîiahu aleyhi veseiiem bu-yurdu ki: "Her gün sabah iki melek gökyüzünden iner. Onlardan biri şöyle dua eder; <Allah'ım infak edene Sen karşılığını ver> diğeri şöyle dua eder; <Allah'im malını tutup saklayanın malını berbat et>". (Mişkât)
İZAH: Ayetler bölümündeki 20 numaralı ayet bu konuyu desteklemektedir. O ayetin
manası şöyledir: "Siz her ne harcarsanız Allah ceiie ceiaiuhu onun bedelini
size verecektir". Bu konuyu destekleyen başka rivayetler daha önce de geçmişti.
Hz. Ebû Derda raciıyaiiahu an/i'dan rivayete göre Rasûluİlah saiiaiiahu aleyhi
ve-seiiem şöyle buyurdu: "Güneşin her doğuşunda onun iki tarafında iki
tane melek şöyle nida ederler (onların ilanını insanlar ve cinlerden başka
herkes duyar); <Ey insanlar haydi Rabbinize doğru gidin. Yetecek kadar az
bir şey, Allah'tan gafil eden çok şeyden daha hayırlıdır>. Güneş batınca
onun iki tarafında bulunan iki melek yüksek sesle şöyle dua ederler; <Ya
Rab! Harcayana (sadaka verene) Sen karşılığını ver ve vermeyip yığanın malını
da berbâd et>"[59]
Başka bir hadiste şöyle geçmektedir. "Güneş doğunca onun iki tarafında
buiunan iki melek şöyle nida ederler; <Allah'ım! Harcayana karşılığını çabuk
nasip et ve Allah'ım! Vermeyip tutanın malını çabuk berbat et>". Yine
başka bir hadiste şöyle buyuruluyor: " Gökyüzünde iki melek vardır ki,
onlar sadece dua ederler, başka bir görevleri yoktur. Onlardan birisi şöyle
der; <Allah'ım! Harcayana Sen karşılığını ver>. Diğeri de şöyle der;
<Vermeyip yığanın malını helak et>"[60]Bundan
anlaşılıyor ki sabah ve akşam (vaktinin) bir özelliği yoktur. Onların her zaman
duaları böyledir. Ancak birinci rivayetten şu anlaşılıyor. Bu melekler güneşin
doğuşunda ve batışında özelikle bu duayı yapmaktadırlar. Müşahede ve tecrübeler
de bunu tasdik ediyor ki; mal toplayıp yığanların başına genellikle bütün
mallarını zayi edecek şeyler gelmektedir. Bazılarının başına mahkemeler bela
olmakta, bazılarına başıboşluk musallat olmakta ve bazılarının peşine de
hırsızlar düşmektedir.Hafız İbni Hacer rahmetuiiahi aleyh şöyle yazıyor: Bazen
malın kendisi helak olur. Bazen malın sahibi yani o kişinin kendisi ahirete
gider. Bazen de (o kişinin yaptığı) güzel ameller zayi olur. Yani o kişi malın
içine batmakla güzel amelden uzaklaşır. Buna karşılık kim Allah yolunda
harcarsa, onun malında bereket olur. Hatta bir hadisi şerifte; "Kim çokça
sadaka verirse Allah ceiie ceiaiuhu onun ölümünden sonra geride bıraktıklarına
en güzel şekilde vekâlet eder"[61] diye
geçmektedir. Yani ölümünden sonra malını varisleri berbat etmez ve boş işlerde
zayi etmezler. Çünkü genellikle zengin çocuklarının babalarından kalan mirası
nasıl heba ettikleri herkesçe bilinmektedir. İmam Nevevi rahmetuiiahi aleyh
yazıyor ki: "[62]Allah'ın
sevdiği harcamalar; Hayırlı işlere yapılan, çoluk çocuğun nafakasına yapılan
veya m
3) Ebû Ûmame radıyailahu anh'dan nakledilen bir hadiste Rasûluİlah sallallahu aleyhi veseiiem buyurdular ki: "Ey Ademoğlu ihtiyacından fazla malını harcaman senin için daha hayırlıdır. O malı alıkoyman ise senin için kötüdür. İhtiyacın için alıkoyduğun mat için kınama yoktur. Bakmakla mükellef olduğun kimselerden harcamaya başla (çünkü onlara harcaman başkalarından önde gelir). (Mişkât,
İZAH: Bu konu geride geçen dört numaralı ayetle teyid edilmişti. Orada Allah
ceiie ceiaiuhu bizzat kendisi ihtiyaçtan fazlasının harcanmasını buyurmuştu.
Orada bu hadisi şerif de geçmişti. Önemine binaen ve konuya açıklama getirmek
için burada tekrar zikredilmiştir. Gerçek şudur ki, ihtiyaçtan fazla olan mal
kesinlikle alıkonup, saklamak için değildir. O mal için yapılacak en güzel şey
onu Allah'ın hazinesinde muhafaza etmektir. Orada zayi olmaz, ona bir afet
4) Ukbe bin Haris radıyallahu anh diyor ki: "Ben Medine-i Münevvere'-de Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ın arkasında ikindi namazını kıldım.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem selam verdi. Biraz sonra kalktı ve süratle cemaatin omuzları üzerinden geçerek hanımlarından birinin odasına gitti. Halk Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in bu şekilde süratle kalkıp gitmesinden dolayı (acaba ne oldu diye) endişelendiler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem (odasından) çıktı, onların yanına geldi. Acelesinden dolayı halkın hayret içinde olduğunu görünce şöyle buyurdu; "Evde kalmış olan bir parça altını hatırladım. (Ölüm gelip de onun evde kalmasını, sonra mahşer meydanında onun cevabını ve hesabını vermenin) beni alıkoymasını istemediğimden hemen dağıtılmasını emrettim". (Buhari, Mişkat)
İZAH: Bu olayla ilgili başka bir hadiste ise şöyle geçmektedir: "O altın parçasını unutup da geceleyin yanımda kalması benim hoşuma gitmedi". Bunun da ötesinde bir hadiste geçen bir başka olay şöyledir. Hz. Aişe radıyaliahu anha diyor ki; Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm hastalığı sırasında onun yanında altı yedi tane altın vardı. (Herhalde o anda bir yerden gelmişti) Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem onları hemen dağıtmamı emretti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in hastalığının ağır olmasından dolayı onları dağıtma fırsatı bulamadım. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, "O altınları dağıttın mı?" buyurdu. Ben "Sizin hastalığınız bana fırsat vermedi" dedim. "Onları bana getir" buyurdu. Altınları ovucuna koydu ve "Bunlar yanında iken Rabbine kavuşursa halinin nasıl olacağı hakkında Allah'ın Nebî'si ne düşünür? (yani ne kadar pişman olacaktır)" buyurdu.[66]Başka bir hadiste Hz. Aişe radıyailahu anha'öan buna benzer şöyle bir kıssa daha rivayet edilmiştir. "O altınlar henüz geceleyin bir yerden gelmişti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ıu uykusu kaçtı. Ancak gecenin sonuna doğru onlarr dağıtınca Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem uyuyabildi"[67] Hz. Sehl radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem m yanında yedi tane altın vardı. Onları Hz. Aişe radıyallahu anha'nin yanına koymuştu. Rasülullah saiiaiiahu aleyhi veseilem Hz. Aişe radıyallahu anha'ya onları Hz. Ali radıyallahu anh'a göndermesini söyledi. Bu sözü söyledikten sonra kendisine baygınlık hali geldi. Hz. Aişe onunla meşgul olurken az sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem kendine geldi ve aynı şeyi söyledi. Hemen akabinde baygınlık hali oldu. Sık sık kendinden geçiyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/fem'in bir biri üzerine emretmesi sonucu nihayet Hz. Aişe radıyallahu anha o altınları Hz. Ali radıyallahu anh'a gönderdi. O da bu altınları dağıttı. Bu olay gündüz vakti cereyan etmişti. O günün akşamı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-senemin son gecesi olan Pazartesi gecesiydi. O akşam Hz. Aişe radıyallahu anha-nın evindeki kandilde yağ dahi yoktu. Kandili bir kadına gönderdi ve "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in sıhhati çok ciddi durumda ahirete göç etme zamanı yaklaştı bu kandile yağ koyda yakalım" dedi.[68]Hz. Ümmü Seleme radtyaiiahu an/ıa'dan da bu hususta başka bir kıssa nakledilmiştir. Buyuruyor ki: "Allah Rasûlü saiiaiiahu aleyhi yeseiiem bir keresinde gelmişti. Mübarek yüzlerinde bir değişik hal vardı. Bir şeye üzüldüğü belliydi. Ben Rahatsız olduğunu zannettim ve "Ey Allah'ın Rasûlü mübarek yüzünüzde üzüntülü bir hal var. Bir şey mi oldu?" dedim. Buyurdular ki; "Geceleyin gelen yedi dinar halen yatağın bir köşesinde duruyor hâlâ taksim edilmedi"[69]Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e her zaman hediyeler gelirdi. Fakat ister gündüz olsun, ister gece, ister sıhhatli olsun ister hasta onları taksim etmedikçe üzerinde bir yük hissederdi. Dahası var, evinde ağır hasta olduğu halde gece kandili yakacak yağı dahi yoktu. Ancak yanında yedi altın olmasına rağmen evin ihtiyaçlarını ne Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem düşünmüştü ne de biraz kandil yağı ısmarlamayı mü'minlerin annesi Hz. Aişe radıyaiiahuanha hatırlamıştı.Ben babamın (Allah kabrini nurlandırsın) şu güzel âdetine çok defa şahit olmuşumdur: Kendisi geceleyin mülkiyetinde gümüş veya para bulundurmak istemezdi. Hayatı boyunca başı borçtan kurtulamadı. Hatta vefatı sırasında yedi sekiz bin rupye (gümüş) borcu vardı. Bu nedenle gece yanında biraz rupye olursa onu alacaklılara gönderir. Eğer para olursa onları da çocuklarından birine verirdi. Sonra şöyle derdi; "Gönlüm bu pisliklerin gece boyunca yanımda kalmasını istemiyor. Çünkü ölüme güvenilmez". Ben bundan daha ötesini zahitlerin önderi olan Şah Abdurrahİm Efendi (Allah kabrini nurlandırsın) hakkında duydum. O da şudur; kendisine çok miktarda hediyeler gelirdi. Bir şeyler birikince onu büyük bir dikkatle hayır yerlerine harcardı, Ondan sonra tekrar bir yerden bir şeyler geldiğinde mübarek yüzünde üzüntü belirtileri meydana gelir ve <Yine geldi> buyururdu. Sonunda bu zât giymekte olduğu elbiseleri de dağıtmıştı. Kendisinin Özel hizmetçisi Mevlana Abdulkadir Efendi'ye, <Yeter artık bundan sonra senden emanet olarak elbise alıp giyeceğim> buyurdu".Allah dostlarının şan ve davranışları insanı hayrete düşürmektedir. Onların bir arzuları da bu dünyaya ait hiçbir şeyin mülkiyetlerinde bulunmadığı bir halde, geldikleri gibi (dünyadan) gitmektir.
5) Ebû Hûreyre radıyaiiahu anh diyor ki: Adamın biri; "Ey Allah'ın Rasûlü sevap bakımından hangi sadaka daha büyüktür" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseUem, "Senin sıhhatin yerinde, mal hırsı kalbinde iken, fakirliktenkorktuğun ve zengin olmayı temenni ettiğin zaman verdiğin sadakadır. Can boğaza dayanana kadar (ölüm anı yaklaşıncaya kadar) sadaka vermeyi ihmal etme. O zaman şöyle dersin, <Şu kadar mal falanca (cami) için şu kadarı filanca (medrese) için>. Halbuki mal şimdi falancanın (varisin) olmuştur" buyurdu. (Muttefekün Aleyh, Mişkat)
İZAH: Hadiste geçen "Mal varisin oldu" sözünün manası
"Mirasçının o malda hakkı var" demektir. Çünkü vasiyet sadece malın
üçte birinde geçerli olur. Aynı şekilde kişi vefatı sırasında malının üçte
birini sadaka olarak verebilir. Ölmek üzere olan kişinin bundan fazla hakkı
yoktur. Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem başka bir hadisi
şerifte buyuruyor ki: "İnsanoğlu malım, malım der durur. Halbuki onun malı
sadece 3 şeyden ibarettir. Yediği veya giyindiği yahut sadaka vererek Allah'ın
hazinesine yatırdığıdır. Bunların dışında kalan diğer mallar başkasına
gidicidir. Yani bu adam kalan malını diğer insanlara bırakacaktır"[70]Başka
bir hadiste, "Kişinin hayattayken bir dirhem sadaka vermesi ölüm anında
yüz dirhem sadaka vermesinden hayırlıdır" buyurulmaktadır.[71]
Gerçekten ölmekte olan bir kişi bir bakıma başkasının malını sadaka
vermektedir. Halbuki artık onun neyi kaldı ki? O kişi artık o malı bırakıp
gidecektir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem bir başka hadiste, "Ölüm
anında sadaka veren kişinin m
"Sizden birine Ölüm alametleri belirdiği zaman eğer geriye mal bırakacak-sa, babasına, anasına ve akrabasına malının üçte birinden çok olmayacak şekilde vasiyet etmek farz kılındı. Bu vasiyet ebeveyn ve akrabasını mahrum etmemek için takva sahiplerine hak oldu" (Bakara-180)
Bu ayette zikredilen hüküm İslam'ın ilk zamanlarındaydı. O devirde ana-baba için vasiyette bulunmak farzdı. Daha sonra miras hükmü inince anne, baba ve şeriatın hakkını belirlediği diğer akrabalar için vasiyet etme emri mensuh (geçersiz) kılınmıştır. Fakat şeriatın hakkını belirtmediği diğer akrabalar için malın üçte birini vasiyet etme hakkı devam etmektedir. Miras hükmü inmeden önce vasiyette bulunmak farzdı. Şimdi ise farz değildir.Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma buyuruyor ki: "Bu ayetin hükmüne göre varis olanlara yapılacak vasiyet mensuh (geçersiz) olmuştur. Varis olmayanlar hakkında ise vasiyet geçerlidir". Katâde rahmetuiiahi aleyh de diyor ki: "Bu ayetin hükmüne göre vasiyet sadece varis olmayanlar hakkında geçerlidir. İster akraba olsun isterse olmasın"[73]Bir Hadisi Kudsi'de Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey Ademoğlu! Sen hayattayken cimriydin ölürken israf etmeye başladın. İki kötülüğü bir araya toplama. Birincisi; hayattayken yaptığın (cimrilik)dir. İkincisi ise ölürken yaptığın (is-rafytır. Fakir olduğu halde senin mirasında payı olmayan akrabalarını araştır ve onlar için de bir şeyler vasiyet ederek git"[74]Ayetler kısmının iki numaralı ayetinde de bu konuya işaret edilmiştir. Şöyle ki; mal sevgisi insanı yakıp kavururken yapılan sadaka, kalp maldan soğuduktan sonra yapılan sadakadan daha üstündür. Bir hadisi şerifte buyuruluyor ki: "Allah cette ceiaiuhu hayatında cimri olup ölüm anında cömert olan kişiden hoşlanmaz"[75]Öyleyse insanların sadaka vermek yada birşeyler vakf etmek için ölümü beklemeleri hoş bir şey değildir. Çünkü ölümün insana nasıl ve nerede geleceğini kimse bilemez. İbret alınacak çeşitli olaylara şahit olmuşumdur. İnsanlar ölüm döşeğinde pek çok sadaka ve vakıf yapmayı düşünüyorlardı. Fakat hastalık onları öyle yakalamıştı ki, onlara fırsat vermedi. Bazıları felç oldu, bazılarının dili tutuldu, bazılarının hizmetinde bulunan varisleri ona engel oldular. Eğer bütün bu engellerden kurtularak (sadaka vs.) verme fırsatı bulabilse -ki bu çok az bulunur-yinede (sıhhatli zamanında) arzularını kırarak yaptığı sadakanın sevabını alamazlar. Tabii ki kişi hayattayken gafleti sebebiyle hayır hasenat yapamadıysa ölüm anını fırsat bilip değerlendirmelidir. Yoksa öldükten sonra kimse kimseyi arayıp sormaz. Herkes birkaç gün ağlayıp unutur. Bunlar hergün görülen olaylardır. Götüreceğin ne varsa kendin yanında götür ki işine yarasın.
6) Ebû HÛreyre radıyaiiahu an/i'dan RaSÛlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "(Beni İsrail'den) adamın biri (kendi kendine), <Bu gece (gizlice) sadaka vereceğim> dedi. Nitekim sadakasını çıkardı ve (geceleyin) bir hırsızın eline koydu. Sabahleyin halk, <Bir hırsıza bu gece sadaka verilmiş> diye konuşmaya başladılar. Bunun üzerine sadakayı veren kişi, <Allah'ım bir hırsıza da olsa sadaka verdiğim için Sana hamd olsun (ben o sadakayı daha kötü birine vermiş olabilirdim o zaman elimden ne gelirdi ki)> dedi. Adam (birincisinin boşa gittiğini düşünerek) <Bu gece tekrar sadaka verece-ğim> dedi. Gece sadaka vereceği malı alıp çıktı ve onu fahişe bir kadına vererek döndü (herhalde kadının hırsızlık yapmayacağını düşündü). Sabah olunca halk, <Bu gece fahişe bir kadına sadaka verildi> diye konuşuyorlardı. Adam bunun üzerine, <Ey Allah'ım fahişeye de sadaka verdiğim için Sana hamd olsun (benim malım aslında buna da layık değildi)> dedi. Sonra üçüncü defa, <Bu gece mutlaka sadaka vereceğim> diye niyet etti. (Gece olunca) sadakasını alarak çıktı ve bir zengine verdi, sabahleyin, <Bu gece zengin birine sadaka verildi> diye halk konuşmaya başladılar. Bunun üzerine adam şöyle dedi; <Allah'ım hırsıza, zina eden kadına ve zengine vermiş olduğum sadakalardan dolayı Sana hamd olsun>. Geceleyin rüyasında şöyle bir nida işitti; <Sadakalarının hepsi kabul oldu. Sana hırsıza sadaka verdîrilmesinin sebebi şudur; olur ki o hırsız bu kötü işten vazgeçer ve tevbe eder. Zina eden kadın da işlediği zinadan tevbe eder ve bu çirkin işi yapmadan da Allah'ın kendine lütufta bulunduğunu görünce bu işten utanarak vazgeçer. Zengine gelince, o da Allah'ın kullan nasıl da gizlice sadaka veriyorlar diye ibret alır ve Allah'ın kendine vermiş olduğu maldan sadaka verir>". (Muttefekun aleyh, Mişkat)
İZAH: Bir hadisi şerifte bu olay başka bir şekilde anlatılmıştır. Belki de o ayrı bir kıssadır. Çünkü buna benzer bir çok olayın meydana gelmesi hiçte zor değildir. Şayet o kıssa bu (anlatılan kıssanın aynısı ise o zaman bu kıssa i e o kıssa biraz açıklanmış olmaktadır.Tâûs rahmetuiiahi aleyh diyor ki; Adamın biri, "Bu mahallede ilk önce kimi görürsem ona sadaka vereceğim" diye adakta bulundu. Nitekim ilk karşılaştığı bir kadın idi. Sadakasını o kadına verdi. Orada bulunanlar, "Bu çok kötü bir kadındır" dediler. Sadakayı veren kişi bundan sonra ilk gördüğü birine sadaka verdi. Halk, "Bu çok kötü birisidir" dediler. Ondan sonra adam ilk gördüğü birine sadaka verdi. İnsanlar, "Bu çok zengin biridir" dediler. Sadaka veren adam çok üzüldü. Rüyasında ona "Allah ce//e ceiaiuhu senin vermiş olduğun sadakaların üçünü de kabul etti. O kadın fahişe idi. Ancak yalnız fakirliğinden dolayı bu kötü işi yapıyordu. Sen ona mal verince bu çirkin işi bıraktı. İkinci adam hırsızdı. O da fakirliğinden dolayı hırsızlık yapıyordu. Sen ona mal verdiğinden beri hırsızlığı bıraktı. Üçüncü adam zengin idi. Hiç sadaka vermezdi. Senin ona sadaka vermen ona ibret oldu. <Ben bu adamdan daha zenginim o halde benim daha fazla sadaka vermem gerekir> dedi ve artık ona da sadaka vermek nasip oldu" denildi.[76]Bu hadisten şu konu açıklığa kavuşmuş oldu ki, sadaka verenin niyetinde ihlas olursa ve buna rağmen sadakası uygun olmayan bir yere ulaşırsa bunda da Allah ceiie ceiaiuhu nun bir hikmeti vardır. Buna üzülmemek gerekir.İnsana düşen, kendi niyetini ihlaslı kılmaktır. Çünkü asıl olan kişinin kendi niyeti ve amelidir. Ayrıca (yukarıdaki hadiste) sadaka veren o zatın büyüklüğü de anlaşılmış oldu. Şöyle ki; bütün gayretine rağmen sadakası uygunsuz yere sarf olduğu -halde ümitsizliğe düşerek sadaka verme niyetinden vazgeçmedi. Üstelik İkinci, üçüncü defa da olsa sadakayı uygun yere vermeye gayret etti. İşte onun bu ihlası ve samimiyeti sebebiyle hem sadakaları kabul edildi hem de rüyasında kabul edilme müjdesi verildi. Hafız İbni Hacer rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Bu hadisten anlaşılıyor ki; eğer sadaka görünüş itibariyle yerini bulmamışsa onu tekrar vermek müstehabtır. Tekrar sadaka vermekten bıkmamak gerekir. Bazı Allah dostları şöyle demişlerdir; <Kabul edilmediğinin alametlerini görsen de hizmeti terk etme>".Allâme Aynî rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Bu hadisten şu hususta anlaşılmaktadır; Allah ceiie ceiaiuhu kişiye iyi niyetinin karşılığını mutlaka verir. Söz konusu sadaka veren kişiler yalnız Allah için sadaka vermeye kararlıydılar (onun için geceleyin gizlice veriyorlardı). Allah ceiie ceiaiuhu da onların sadakalarını kabul etti. Uygun yere verilmedi diye red olunmadı".
7) Hz. Ali radıyallahu anh'dan Rasûlullah saltallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Sadaka vermekte acele edin. Çünkü belâ sadakayı aşamaz' (Rezın,Mişkat)
İZAH: Eğer herhangi bela yada musibet gelecek olsa, sadaka vermekle o musibet geri gider. Zayıf bir hadiste şöyle geçmektedir: "Sadaka kötülüğün yetmiş tane kapısını kapatır". Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Mallarınızı zekat vererek temizleyiniz. Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz. Musibet dalgalarını dua ile karşılayınız" buyurmuştur.Kenzül UmmaF'yn pek çok hadislerinde, "Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz" cümlesi geçmiştir. Tecrübeyle de görülmüştür ki çok sadaka vermek hastalıklara şifadır. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:[77] "Sadaka ile hastalarınızı tedavi edin. Zira sadaka kişiden zilleti de hastalıkları da uzaklaştırır. İyililikleri artırır ve ömrü uzatır"[78] Bir hadisi şerifte geçtiğine göre: "Sadaka vermek yetmiş belayı defeder ki onların en hafifi cüzzam ve baras hastalığıdır"[79]Yine bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Düşünce ve üzüntülerinizi sadaka vermekle telafi ediniz. Sadaka ile Allah çete ceiaiuhu size zararı olan şeyleri sizden uzaklaştırır ve düşmanlarınıza karşı size yardım eder[80] Başka bir sahih hadiste ise şöyle geçiyor "Bir şahıs bir müslümana elbise giydirirse, o elbiseden bir parça giyen kişinin bedeninde kaldığı müddetçe giydiren kişi Allah ceiie ceiaiuhu'nun koruması altında kalır". İbni Ebil Ca'd rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Sadaka yetmiş kötülüğün kapısını kapatır[81]
Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "Sabah erkenden sadaka verin çünkü belalar sadakayı geçemezler"[82] Ayetler bölümünde dokuz numaralı ayetin izah kısmında İbni Ebil Ca'd rahmetuliahi a/eytften (bir kurt'un çocuğu kaçırmasıyla ilgili) bir kıssa geçmişti. Yine aynı konuda değişik rivayetler geçmiştir. Hz. Enes radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vese/tem'in şöyle buyurduğunu naklediyor: "Sadaka Allah ceiie cefe/u/ıı/nun gazabını uzaklaştırır ve kötü ölümü defeder"[83]Alimlerin yazdığına göre sadaka kişiyi ölüm anında şeytanın vereceği vesveseden korur. Hastalığın şiddetinden dolayı isyan kelimeleri söylemekten muhafaza eder. Aniden gelecek ölümlere de mani olur. Kısaca (sadaka) imanlı ölmeye vesile olur. Bir hadisi şerifte, "Sadaka kabir azabını yok eder. Herkes kıyamet gününde kendi sadakasının gölgesinde olacaktır" buyurulmuştur.[84] Yani kişi ne kadar çok sadaka verirse o kadar büyük gölgeye sahip olacaktır.Hz. Muaz radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem e, "Ya RaSÛlallah! Beni Cehennem'den uzaklaştırıp Cennet'e koyacak bir amel söyleyiniz" dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, "Sen çok büyük bir şey sordun. O Allah'ın kolay ettiği kimse için çok kolaydır. O şey şudur; Allah ceiie ceiaiuhu'na ihlasla ibadet et, hiçbir şeyi ona ortak koşma, namazını kıl, zekatı ver, mübarek ramazan ayında oruç tut, Beytullah'ı hac et" dedi. Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Ben sana hayır kapılarını haber vereyim mi? (Yani insan o kapılardan hayırlı şeylere ulaşabilir). O hayır kapıları şunlardır; Oruç kalkandır (insan kalkanıyla düşmanın hamlelerine karşı koyduğu gibi oruçla da şeytanın hamlelerini engeller). Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadakada hataları yok eder. Ayrıca gecenin yansında kılınan tehec-cüd namazı da (böyledir)". Sonra Rasûlullah saüaiiahu aleyhi veseilem şu ayeti okudu:(Bu ayeti kerime ayetler kısmının on dokuzuncu ayetinin izahında geçmişti). Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Ben size bütün işlerin başını, direğini ve onların zirvesini söyleyeyim mi? Hepsinin başı İslam'dır (çünkü o olmadan hiçbir şey muteber değildir). Onun direği namazdır {direk olmadan binanın ayakta durması zor olduğu gibi namazsız islam'ın da ayakta durması zordur). Ve onun zirvesi cihaddır (yani cihad ile din yükselir)". Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Bütün bunların temelini söyleyeyim mi? (çünkü binanın tamamı temelin üzerine kurulur)". Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseilem eliyle mübarek dilini tutarak, "Buna sahip ol" buyurdu. Hz. Muaz radıyaliahu anh diyor ki: Ben, "Ey Allah'ın Rasûlü bizler dilimizle konuştuğumuz sözlerden de hesaba çekilecek miyiz?" dedim. "Annen sana ağlasın Ey Muâz! İnsanları yüzüstü sürünerek Ce-hennem'e atan dilinden başka bir şey midir" buyurdu.[85]"Annen sana ağlasın" sözü Arapça'da birinin dikkatini çekmek için söylenen bir deyimdir. Hadisin özeti şudur: (Canımızın istediği) gibi kullandığımız dillerimizden çıkanların hepsi amellerin tartıldığı terazide tartılacak, konuşulanlardan boş, faydasız ve caiz olmayanlar kişinin Cehennem'e girmesine sebep olacaktır. Bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: "Kişi diliyle Allah'ın razı olduğu bir söz söyler. Söylediği kelimeyi pek önemsemez. Ancak Allah ceiie ceiaiuhu o kelime yüzünden o kişinin Cennetteki derecesini yükseltir. Aynı şekilde bir kimse Allah'ın razı olmadığı bir kelimeyi söyler. Söylediği bu kelimeleri de pek önemsemez. Ancak bu kelime yüzünden Cehennem'e atılır". Bir hadiste geçtiğine göre o kişi Ce-hennem'deki doğu ile batı arasındaki mesafe kadar uzak bir yere atılır". Başka bir hadiste, "İnsan iki şeyi muhafaza edeceğine söz versin. Birincisi, iki dudak arasm-dakini (yani dilini) ikincisi ise iki bacağı arasındakini (yani avret yerini) ben de onun Cennete gireceğine kefil olayım" buyurulmuştur. Bir başka hadiste, "İnsanları çoğunlukla Cehennem'e sokan bu. iki şeydir" buyurulmaktadır. Yine bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "İnsan diliyle bir söz söyler. Bunu söylerken de insanlar biraz gülsünler, eğlence oisun diye yapar. Ancak o sözün vebali yüzünden Cehen-nem'de uzaklığı yerle gök arası kadar bir yere atılır".Hz. Süfyan-I Sekafi radıyaliahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem e, "Ya Rasûl-allah! Ümmetiniz hakkında en çok neden korkuyorsunuz?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem mübarek dilini tutarak, "Bundan" buyurdu.[86]Bunlara ilave olarak pek çok rivayetlerde değişik başlıklar altında bu konu geçmiştir. (Ne yazık ki) bizler bu hususta büyük bir gaflet içindeyiz. İnsan kesinlikle şuna çok dikkat etmelidir: Diliyle söylediği sözlerin kendisine bir kârı yoksa en azından bir âfet ve musibete uğramasın.Hz. Süfyan-ı Sevri rahmetuiiahi aleyh meşhur bir hadis ve fıkıh imamıdır. Diyor ki: "Benden bir günah sâdır olmuştu. O yüzden beş ay teheccüt kılmaktan mahrum oldum". Birisi sordu: "Efendim o hangi günahtı?". Buyurdu ki: "Adamın biri ağlıyordu. Ben kalbimden, <Bu adam gösteriş için ağlıyor> diye geçirdim.[87] Bu kalpten geçirmenin mahrumiyetidir. Bizler insanlar hakkında bundan daha ağır sözleri dilimizle söylemekteyiz. Üstelik herhangi bir sebep olmadan bunu yapmaktayız. Hele bir de aramızda ihtilaf varsa, o zaman ona iftira etmekte hiç kusur etmeyiz. Ondaki her hüneri ayıp her ayıbı da olduğundan fazla göstererek (her tarafa) yayarız.
8) Ebû HÛreyre radıyallahu anft'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyuruyor ki: "Sadaka vermek malı eksiltmez. Hatası olan birinin hatasını affeden kulun Allah izzetini arttırır. Her kim de Allah'ın (rızasını kazanmak) için alçak gönüllü olursa Allah ceiie ceiaiuhu onu yükseltir".(Müslim, Mişkat)
İZAH: Bu hadisi şerifte üç konu geçmektedir. Dışarıdan bakıldığında sadaka
vermekle mal azalıyor gibi gözükse de aslında sadaka vermekle malda bir azalma
olmaz. Aksine sadakanın karşılığı en güzel bir bedel olarak ahirette verilir.
Şimdiye kadar ki (beyan ettiğimiz) ayet ve hadislerden de anlaşıldığı gibi
dünyada da çoğu zaman o (sadakanın) karşılığı verilir. Ondördüncü ayette buna
işaret edilmiş, yirminci ayette de bu konuya açıkça değinilmiştir. Şöyle ki; siz
(Allah yolunda) ne harcarsanız Allah cette ceiaiuhu onun karşılığını verir. O
ayetin izah kısmında ise Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm bunu teyid
eden pek çok hadisleri geçmiştir. Hadisler bölümünün iki numaralı hadisinde
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesei-tem'İn şöyle bir buyruğu geçmiştir:
"Her gün iki melek şöyle dua ederler; <Allah'ım harcayana Sen daha
iyisini ver, (harcamayıp) yığanın da malını berbat et>".Hz. Ebû Kebşe
radıyaliahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bu-yurdu ki:
"Ben size üç şeyi yeminle söylüyorum. Ondan sonra bir şeyi de hususen
söyleyeceğim onu hafızanıza çok güzel yerleştirin üzerine yemin ettiğim şeylere
gelince; onlardan birincisi, hiç kimsenin malı sadaka vermekle eksilmez.
İkincisi, bir kimseye zulmedilir de o da buna sabrederse Allah ceiie ceiaiuhu
bu sabrı sebebiyle onun şerefini artırır. Üçüncüsü, her kim insanlardan isteme
kapısını açarsa Allah ceiie ceiaiuhu da ona fakirlik kapısını açar. Bu üç
şeyden sonra bir şey daha size haber veriyorum. Onu hafızanıza yerleştirin. O
şudur; Dünyada dört çeşit insan vardır. Birincisi Allah ceiie ce/aMıu'nun hem
mal hem de ilim verdiği kimsedir. O (ümisebebiyle) malı konusunda Allah'tan
korkarda (Allah'ın razı olmadığı yerlere malını harcamaz) akrabalarını gözetir,
o mal ile Allah için güzel ameller yapar ve o malın hakkını edâ eder. Bu kimse
en yüksek derecelerdedir. İkinci kişi Allah ceiie ce/a/uto/nun ilim verip de
mal vermediği kimsedir. Onun da niyeti sağlamdır. O eğer <Malım olsaydı ben
de filanca gibi (hayırlı işlere) harcardım> diye temenni eder. Allah
ceiiece-laiuhu onun niyetinden dolayı birinci kişiye verdiği sevabın aynısını
ona da verir. Bu iki kişi sevap bakımından aynı seviyede olurlar. Üçüncü kişi
Allah ceiie ceiaiuhunun mal verip ilim vermediği kimsedir ki malını berbat
eder. (Yersiz) oyun eğlence ve şehvani istekler için harcar. Malı hususunda ne
Allah'tan korkar ne de akrabasını gözetir. Hakka uygun bir harcama yapmaz. Bu
kişi (kıyamet gününde) en kötü yerde olacaktır. Dördüncü kişiye gelince, o
Allah ceiie ceiaiuhu'nun kendine ne mal ne de ilim verdiği kişidir. O da şöyle
arzu eder; <Eğer malım olsaydı ben de falanca (üçüncü kişi) gibi
harcardım>. Ona kötü niyetinin günahı yazılır. Günah bakımından bu adam ve
üç numaralı adam eşittir". (Hadisi Tirmizi rivayet etti ve "Hadis
sahihtir" dedi)[88].Hz.
İbni Abbas radıyaliahu anhumaöan rivayete göre Rasûlullah saiialiahu aleyhi
veseiiem şöyle buyurdu; "Sadaka malı eksiltmez Bir kişi sadaka vermek için
elini uzatınca o mal fakirin eline geçmeden önce yüce Allah'ın eline
geçer (yani kabul olur). Kimseden bir şey istemeden işi yolunda gittiği halde
insanlara el açana Allah fakirlik kapısını açar"[89]Hz.
Kays Bin Sila Ensari radıyaliahu anh diyor ki: "Kardeşlerim beni Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e şikayet ederek, <Ya Rasûlailah bu adam çok
israf ediyor, malını gereksiz yerlere harcıyor> dediler. Ben, <Ey
Allah'ın Rasülü Ben bağımdan kendi payımı alıp hem Allah yolunda harcıyor hem
de beni ziyarete gelen m
9) Ebû Hûreyre radıyallahu anh'dan RaSÛlulİah sallallahu aleyhi vesellem buyur-du ki: "Bir adam çölde bir buluttan Falancanın bağını sula dîye bir ses duydu. O sesten sonra bulut hemen bir yöne doğru hareket etti. Kayalık bir araziye yağan suyun hepsi oradaki akarsu yollarından birinde toplanıp akmaya başladı. Buluttan gelen sesi duyan adam suyu takibe koyuldu. Bir de ne görsün bir adam elindeki kürekle bağına su veriyordu. Adam bağın sahibine, <Ey Allah'ın kulu adın ne?> dedi. Bağın sahibi <Falanca> diyerek ismini söyledi. Adamın söylediği isim ile buluttan İşittiği isim aynıydı. Bağ sahibi <Ey Allah'ın kulu benim adımı neden soruyorsun?> deyince, <Ben bu suyun geldiği buluttan filanca adamın bahçesini sula diye bir ses işitmiştim. Buluttan duyduğum senin adındı. Sen bu bahçede ne yapıyorsun -ki filancanın bahçesini sula diye-buluta emir veriliyor> dedi. Bunun üzerine bahçenin sahibi, <Ben bu bahçeden ne kadar mahsul çıktığına bakarım (ve onu üç kısma ayırırım). Üçte birini hemen Allah yolunda tasadduk ederim, üçte birini ben ve çoluk çocuğum yer. Kalan üçte birini de bahçenin ihtiyacı için bahçeye harcarım> dedi". (Müslim, Mişkat)
İZAH: Mahsulün sadece üçte birini Allah celle ceiaiuhu yolunda harcamanın bereketine bakınız ki, gayb örtüsünün ardında onun bahçesinin yetişmesi ve gelişmesi için sebepler hazırlanıyor. Bu olay önceki hadiste geçen "Sadaka vermekle mal eksilmez" sözüne apaçık bir örnektir. Şöyle ki; adam mahsulün üçte birini sadaka olarak vermişti. Bundan dolayı bahçeden tekrar mahsul gelmesi için (Allah tarafından) gaybî olarak intizam yapılmaktadır. Buradan alınması gereken çok mühim bir ders daha vardır; o da kişinin gelirinin belli bir kısmını Allah ceiie ceiaiuhu yolunda harcamak için ayırmasının çok faydalı olduğudur. Ayrıca tecrübe şunu göstermiştir ki; eğer bir adam, "Ben malımın şu kadarını Allah yolunda harcayacağım" derse, o zaman harcama yapacağı pek çok hayır yerleri ve fırsatları karşısına çıkar. Yok, eğer "Bir hayırlı iş karşıma çıkarsa o zaman düşünürüz" derse, bu gibi durumlarda hayırlı işlerin neler olduğu pek anlaşılmaz ve her fırsatta nefis ve şeytan "Bu öyle önemli bir harcama değildir" diye kalbe vesvese verir. O kişinin karşısına mal harcamak için çok hayırlı olan önemli bir iş çıksada bu sefer o kişinin elinde para olmaz veya parası olsa bile kendi ihtiyaçları karşısına çıktığı için mümkün olduğu kadar az sadaka vermek ister.Daha ay başından itibaren maaş alındığı an bir miktar para ayrılıp bir kenara konulsa veya günlük ticarette ki gelirden bir kısmı kasanın bir tarafına konulsa ve "Bu yalnız Allah yolunda harcanacaktır" dense, harcama vakti gelince kalpte sıkıntı olmaz. Çünkü zaten o miktarın harcanacağı kesinlik kazanmıştır. Bu pek çok h,ir rörptpdir nilpupn hirkar. aün tecrübe edip baksın.Ebû Vâil rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Abdullah bin Mesud radıyallahu anh beni Kurayza tarafına gönderdi ve oraya gidince Beni İsrail'den salih bir adamın yaptığı işi yapmamı (yani malın üçte birini sadaka vermemi üçte birini oraya bırakmamı ve üçte birini de onun yanına getirmemi) söyledi"[96] Bundan anlaşılıyor ki Sahabe-i Kiram da bu reçete ile amel yaparlardı.
10) Ebû Hûreyre radıyallahu an/j'dan RaSÛlulİah sallallahu aleyhi vesellem bu-yurdu ki: "Fahişe bir kadın yolda giderken bir kuyunun başında susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek gördü. Köpeğin dili susuzluktan dışarıya sarkmıştı. Kadın ayakkabısını çıkarıp başörtüsüne bağlayarak kuyudan su çekti ve köpeğe içirdi. Bundan dolayı onun günahları affedildi". Bunun üzerine Rasülullah sallallahu aleyhi vesetiem'e, "Hayvanlara yaptığımız iyiliklerden de sevap alır mıyız? diye soruldu. Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem, "Her ciğer sahibine (ister müslüman olsun, ister kafir olsun, ister hayvan olsun, her canlıya) yapılan iyilikte sevap vardır" buyurdu. (Müttefekun aleyh, Mişkat)
İZAH: Bazı rivayetlerde açıklandığına göre bu kıssa Beni İsrail'den bir fahişeye aittir. Buhari şerif ve diğer hadis kitaplarında buna benzer bir erkeğin kıssası geçmektedir. Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; "Adamın biri sahrada yürüyordu. Şiddetli susuzluk onu perişan etmişti. Bir kuyuya indi. Su içip dışarı çıkınca susuzluktan bitkin düşmüş bir köpek gördü. Köpek susuzluğun şiddetinden çamurları yalıyordu. Bu durumu gören adam <Bu hayvan da benim gibi susuzluktan yanıyor> diye düşündü. Su çıkaracak bir şeyi yoktu. Ayağında ki ayakkabıyı.çıkarıp kuyuya indi. Onu doldurdu ayakkabıyı ağzıyla tutarak iki elinin yardımıyla yukarı tırmandı ve suyu köpeğe içirdi. Allah ceiie ceiaiuhu onun bu davranışını beğenerek onu bağışladı". Sahabeler, "Ya Rasûlallah hayvanlara yapılan iyiliklere de sevap var mı?" dediler. Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem, "Her ciğer sahibi (yani canlı) için sevap vardır" buyurdu.[97]Bir hadisi şerifte, "Her sıcak ciğer taşıyana yapılan iyilikte sevap vardır" bu-yurulmuştur. Ayakkabıya su doldurmasının izahı şöyledir: Arap diyarında genellikle teriden yapılan ayakkabı kullanılır. Bundan dolayı içine konulan suyu fazla akıtmaz. Ağzıyla ayakkabıyı tutma ihtiyacı ise şundan dolayıdır: Sahradaki kuyulara genellikle duvardan biraz çıkık vaziyette {merdiven şeklinde) birkaç tuğla vs.yerleştirilir. Böylece ipi ve kovası olmayan biri kuyuya inebilir. Fakat kuyuya inip çıkarken yardımcı olarak mutlaka elleri kullanmak gerekir. Bundan dolayı ayakkabıyı ağzıyla tutması gerekmiştir. Bu kitabın sonundaki Hikayeler bölümünün 47 numaralı hikayesinde bir zalimle ilgili olay da aynı şekildedir. O zalim uyuz bir köpeği barındırmış, bunun üzerine Allah ceiie ceiaiuhu bu amelini beğenmiş (ve o zalimi affetmiştir). Bu hadislerin her ikisinde de köpek gibi zelil bir hayvana iyilik yapılmasının karşılığı böyle olursa yaratılmışların en şereflisi olan insana yapılan iyiliklerin acaba ne gibi mükafatı olacaktır?!Bazı alimler öldürülmesi müstehap olan (yılan, akrep vs. gibi) hayvanlar bunun dışındadır demişlerdir. Ancak diğer alimler şöyle demişlerdir: O hayvanları öldürmek demek susuz oldukları anlaşıldığı halde onlara su içirilmemesi demek değildir. Çünkü biz müslümaniara verilen emir şöyledir: Herhangi bir sebepten dolayı öldürülmesi gereken bir canlıya iyi davranmaya dikkat gösterilmelidir. Bu yüzden öldürülmesi gereken (insanın) el, ayak vs. gibi azalarının kesilmesi yasaklanmıştır.[98]Bu iki hadisten ve diğer pek çok hadsilerden çok ince bir nokta anlaşılmaktadır: Şöyle ki; Allah ceiie ceiaiuhu bir kimsenin her hangi bir amelini beğenirse o amelin bereketiyle ömür boyu işlediği bütün günahları affeder. O'nun lütuf ve kereminin yanında bu bir şey değiidir. Yeter ki o ameli Allah beğenip kabul etsin. Her günahkarın günahının su içirmekle ya da başka bir iyilikle affedilmesi gerekmez. Elbette birinin her hangi bir ameli kabul edilirse onun bağışlanması için de bir engel yoktur. O halde insan son derece ihlasla amel yapmaya devam etmelidir. Allah bilir, hangi amelimiz O'nun katında beğenilir de kurtulanlardan oluruz.Önemli olan şey ihlastır. Yani sırf Allah için bir işi yapmaktır. O amele bir menfaat karıştırmamak gerekir. Ne ondan dünya kazanmayı düşünmeli ne de şöhret ve mevki istenmelidir. Eğer bunlardan biri işe karışırsa o zaman bütün yapılanları berbat eder. Eğer bir iş yalnız Allah için olursa, (isterse çok basit bir şey olsun) o iş dağlardan daha ağırdır. Hz. Lokman aleyhisselam oğluna nasihat ederken, "Oğlum günah işlediğinde sadaka ver" demiştir.[99] Çünkü (sadaka) günahı temizler ve Allah ceiie ceiaiuhu'nun gazabını uzaklaştırır.
11) Hz. Ali radıyallahu an/j'dan RaSÛlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Muhakkak Cennet'te öyle köşkler vardır ki, onların (cam gibi) içinden dışı, dışından da içi gözükür". Sahabeler, "Ya Rasûlallah! Bu köşkler kimler içindir?" dediklerinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Güzel söz söyleyenler (yani konuşurken çatık kaşlı olmayan yüzünü eksilmeyenler) insanlara, yemek yedirenler, devamlı oruç tutanlar, insanlar uykudayken gece vakti teheccüt namazı kılanlar içindir" buyurdu.
(bniEbi Şeybe.Tirmizi)
İZAH: Abdullah bin Selam radıyallahu anh müslüman olmadan önceki bir hatırasını şöyle anlatıyor: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem hicret edip Medine'ye gelmişti. Ben bunu duyar duymaz derhal onun yanına gittim. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemln mübarek yüzünü görünce kendi kendime, "Bu mübarek yüz yalancı birinin yüzü olamaz" dedim. Medine'ye varınca Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seliem'm mübarek ağzından çıkan ilk söz şuydu; "Ey insanlar aranızda selamı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabanızı ziyaret ediniz. İnsanlar uykudayken gece vakti namaz kılınız. Selametle Cennet'e girersiniz".[100]Ayetler kısmının 34 numarasındaki uzun ayette bu konu şu şekilde geçmişti: Allah'a olan sevgilerinden dolayı miskinlere, yetimlere ve esirlere yemek yedirirler ve şöyle derler; "Biz yalnızca Allah rızası için size yemek yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istiyoruz". Bir hadiste, "Her kim bir kardeşini doyuracak şekilde yedirir, susuzluğunu giderecek şekilde içirirse, Allah ceiie ceiaiuhu onunla Cehennem arasında yedi hendek açar. Her bir hendeğin genişliği yediyüz senelik yol kadardır" buyuruimuştur.[101] Başka bir hadisi şerifte de şöyle geçmektedir: "Bütün mahlukat Allah ceiie ceiaiuhu'nun ehli iyâli gibidir. Allah ceiie ceiaiuhu'nun en çok sevdiği kimse ise O'nun ehli iyâline en çok faydası olandır".[102] Diğer bir hadisi şerifte de, "Her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman ve kendi kovandan komşunun kovasına su dökmen de bu iyiliklerdendir"[103] buyurulmuştur. Güzel konuşmanın en önemli bir parçası da biriyle konuşurken güler yüzle konuşulmalı, asık suratlı ve yüzü eksilterek konuşulmamalı-dır. Yine bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "İyiliğin hiç bir parçası küçümsen-mez. Müslüman kardeşini güler yüzle karşılamak dahi olsa (bunu yap)". Bir hadiste buyuruldu ki: "Hiçbir kimse iyiliğin hiçbir türünü küçük görmesin. Elinden hiçbir şey gelmese bile kardeşine güler yüz göstersin"[104] Bir hadisi şerifte buyuruldu ki: "Kardeşini güler yüzle karşılaman da sadakadır. İyiliği emretmen ve kötülükten men etmen de sadakadır. Yolunu kaybetmiş birine yol göstermen de sadakadır. Yol üzerindeki (diken vs. gibi) zarar verici şeyleri uzaklaştırman da sadakadır. Kendi kabından başkasının kabına su dökmen de sadakadır"[105]Bir hadisi şerifte, "Kıyamet gününde Cehennemlikler bir safa dizilecekler ve onların bulunduğu yerden (Cennetlik) bir mü'min geçecektir. Cehennemliklerin safından biri ona, "<Bana Allah katında şefaat et> diyecek. Bunun üzerine mü'-min ona, <Sen kimsin?> diye soracaktır. O, <Sen beni tanımadın mı? Sen dünyadayken bir kere benden su istemiştin de ben de sana su içirmiştim> diye cevap verecektir. Bunun üzerine Cennet'lik olan kişi ona şefaat edecek (ve onun şefaati kabul edilecektir. Aynı şekilde başka birisi, <Sen benden falanca şey istemiştin, ben de sana vermiştim> diyecektir.[106]Başka bir hadiste de şöyie geçmektedir: "Cehennemliklerin safının yanından Cennet'lik olan biri geçecek, Cehennemliklerden biri ona seslenerek şöyle diyecektir; <Sen beni tanımadın mı? Ben sana filanca gün su içirmiştim, falanca gün de abdest suyu vermiştim>"[107] Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: "Kıyamet günü Cennet ve Cehennemliklerin safları meydana geldiğinde Cehennemliklerin safından bir adam Cennetliklerin safında olan bir adamı görecek ve ona dünyada yaptığı bir iyililiği hatırlatacak. Bunun üzerine Cennet'lik olan kimse o adamın elinden tutup Allah ceile ceiaiuhu nun huzurunda, <Ya Rabbi! Bu adam bana falanca iyilikte bulundu> diyecek. Bunun üzerine Allah ceile ceialuhu, <Benim Rahmetim ile o adam Cennet'e konulsun> buyuracaktır.[108]Bir hadiste Rasûlullah saiiatiahu aleyhi veseilem "Fakirlerle sıkı bağ kurun ve onlara iyilikte bulunun. Onların elinde çok büyük bir hazine vardır" buyurdu. Oradakilerden birisi, "Ya Rasûlallah o hazine nedir?" diye sorunca Rasûlullah saiiaiia-hu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Onlara kıyamet gününde şöyle denilecektir; <Dünya-da size bir lokma yedirenin veya su içirenin yada elbise giydirenin elinden tutup Cennet'e götürün>". Bir hadisi şerifte ise şöyle geçmektedir: "Allah ceile ceiaiuhu kıyamet gününde bir insanın diğer bir insandan özür dilediği gibi fakir kuluna mazerette bulunacak ve buyuracak ki; <İzzet ve Celalime yemin olsun ki, Ben dünyayı senden katımda zelil olduğun için uzaklaştırmadım. Aksine bugün sana büyük bir ikramım olduğu için dünyayı senden uzaklaştırdım. Ey kulum! Şu Cehennemliklerin saflarına git. Her kim sana Benim rızam için yemek yedirdi ise veya elbise verdiyse o senindir>. Bu kişi Cehennem'lik kimselerin saflarına vardığında onları ağızlarına kadar terlere batmış vaziyette bulacak (kendisine dünyada iyilik yapanları tanıyıp Cennete sokacaktır)[109]Başka bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Kıyamet gününde şöyle bir ilan yapılacaktır; <Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiem"\n ümmetinin fakirleri nerededir? Kalkın ve insanları mahşer meydanında arayın. Her kim benim rızam için sizden birine bir lokma vermişse yada benim rızam için bir yudum su içirmişse veya benim rızam için yeni veya eski bir elbise vermişse, onları, ellerinden tutarak Cennet'e götürün>. Bunun üzerine ümmetin fakirleri kalkıp bazı kimselerin elinden tutacak ve <Ya Rabbi! Bu adam dünyadayken bana yemek yedirmişti, bu da bana su içirmişti> diyecekler. Bunun üzerine ümmetin fakirlerinden büyük olsun yada küçük olsun onları (kendilerine iyilikte bulunanları) Cennet'e sokmayan kimse kalmayacaktır"[110] Bir hadiste, "Her kim aç olan bir canlıya yemek yedirirse, Allah ceile ceiaiuhu ona Cennetin nefis yemeklerinden yedirecektir" buyuruimuştur.[111] Başka bir hadiste ise, "İnsanlara yemek yedirilen eve hayır gelmesi, bıçağın devenin hörgücünü kesmesinden daha hızlıdır" diye geçmektedir.[112] Hz. Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi aleyh hurmaların iyilerini başkalarına yedirir ve, "Kim çok yerse ona her hurma için bir dirhem verilecektir" derdi. Diğer bir hadiste, "Kıyamet gününde bir münâdi şöyle ilan edecek; <Fakir ve miskinlere ikram edenler nerededir? Sizler bugün korkusuz ve üzüntüsüz olarak Cennet'e giriniz>. Başka bir münâdi de şöyle ilan edecek; <Fakir ve garip hastalan ziyaret edenler nerededir? Onlar bugün nurdan minberler üzerinde oturup Allah ceile ceiaiuhu ile konuşacaklar, diğer insanlar ise şiddetli hesaba mübtela olacaklardır>"[113] Başka bir hadiste ise şöyle geçmektedir: "Nice huriler vardır ki, onların mehri sadece bir avuç hurmayı veya o kadar başka bir şeyi (sadaka olarak) vermektir". Yine bir hadiste şöyle geçmektedir: "Aç bir kimseye yemek yedirmekten daha üstün bir sadaka yoktur"[114] Bir hadisi şerifte ise, "Bağışlanmayı vacib kılan şeylerden birisi de açlara yemek yedirmektir" buyuruimuştur.[115] Diğer bir hadiste buyuruldu ki: "Ameller içinde Allah ceile ceiaiuhuyu en çok razı eden amel herhangi bir müslümanı sevindirmek veya onun bir sıkıntısını gidermek veya onun borcunu ödemek veya açken ona yedirmektir"[116] Yani bu amellerin hepsi sevimlidir. Ne kadar yapılabilirse yapılmalıdır. Yine bir hadiste buyuruldu ki: "Şunlar bağışlanmayı vacip kılan şeylerdendir; Bir müslümanı sevindirmek, onun açlığını gidermek ve ona ulaşan bir musibeti uzaklaştırmaktır"[117] Başka bir hadiste şöyle buyuruimuştur "Bir kimse müslüman kardeşinin dünyalık ihtiyacını görürse Allah çete ceiaiuhu o kimsenin yetmiş iki ihtiyacını giderir. Onların en basiti onun günahlarını affetmesidir"[118]Yani diğer ihtiyaçlar günahların bağışlanmasından da büyüktür demektir. Ayrıca on üç numaralı hadiste bu konunun açıklaması gelecektir.
12) Hz. Esma radıyallahu anha diyor ki: "Rasûlullah saflallahu aleyhi veseilem buyurdu ki; <Allah yolunda saymadan (bol bol) harca. (Eğer sayacak olursan)Allah da sana sayarak verir. Saklayıp yığma, (eğer) öyle yaparsan, Allah da senden saklar (yani az verir). Verebildiğin kadar Müttefekun aleyh, Mişkat)
İZAH: (Hadiste adı geçen) Esma, Hz. Aişe radıyaiiahu anha'nm kız kardeşidir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu hadisinde fazla sadaka vermeye değişik şekillerde teşvikler vermiştir. İlk önce bol bol sadaka verilmesini açıkça emretmiştir. Ancak şu açıktır ki, sevilen harcama yüce şeriata uygun olan ve Allah celie ceiaiuhu'nun razı olduğu şeylere harcamadır. Şeriata aykırı harcama yapmak sevap değil günahtır. Bundan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem \r\ sayarak vermeyi yasaklaması önceki konuyu teyid etmektedir. Alimler bunun iki manasının olduğunu söylemişlerdir. Birincisi; sayarak yığmak ve toplamaktır. Yani, eğer sen sayarak bir köşeye koyarsan Allah celie ceiaiuhu da sana vereceği rızkı daraltır. Ne ekersen onu biçersin. İkinci mana şudur; fakire verirken sayma ki, Allahu Teâlâ'dan hesapsız karşılık ve sevap alabilirsin. Bundan sonra Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu konunun üzerine basarak buyurdu ki: "Saklayıp bir köşeye koyma. Eğer malını Allah yolunda harcamak yerine saklarsan Allah celie ceiaiuhu da sana kendi nimetlerini, ihsanlarını ve keremini artırmayı durdurur". Bundan sonra konuya dikkatleri daha çok çekerek buyurdu ki: "Elinden geldiği kadar harca (yani azma çoğuna bakma) <Bu kadar fazla vermek uygun değil> veya <Bu da çok az niye vereyim> diye düşünme. Elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar harcama da kusur etme".Başka hadislerde de bu konu pek çok defa zikredilmiştir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Cehennem azabından sadaka vererek korunun ve kendinizi muhafaza edin. O sadaka isterse bir parça hurma olsun. O da Cehennem ateşinden kurtulmaya sebeptir". Buhari Şerifin bir başka hadisinde ise Hz. Esma radiyaiia-huanha Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem e şöyle sordu; "Ya Rasûlallah yanımda bana ait hiçbir şey yoktur. Sadece (kocam) Hz. Zübeyr'in vermiş olduğu şeyler bulunuyor. Bu maldan sadaka vereyim mi?". Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Evet sadaka vermeye devam et ve kaplara koyup saklama. (Eğer böyle yaparsan) Allah ceiie ceiaiuhu da nimetlerini senden saklar (yani kısar)". Bu hadiste bahsi geçen Hz. Zübeyr radıyaiiahu anti\n Hz. Esma'ya mal vermesinden maksat, onu mal sahibi yapmak ise o zaman o mal zaten Hz. Esma radıyaiiahu anha'nın malı olmuş olur. O halde istediği şekilde malını harcar. Bu hususta o serbesttir. Eğer Hz. Zübeyr'in vermesinden maksat evin masraflarının karşılanması ise o zaman Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'\n mübarek sözlerinin manası şu şekilde olur: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem malından sadaka verildi diye Hz. Zübeyr radıyaiiahu an/ı'm alınmayacağını onun mizacından dolayı tahmin etmiştir.Bunun sebebi şu da olabilir: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Hz. Zübeyr radıyaiiahu an/i'ı özellikle sadaka vermeye teşvik etmiş ve tenbihlemisti. Bu yüce sahabi-ler Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'in genel olarak yaptıkları teşviklerine canı gönülden feda oluyorlardı. Ama eğer sahabeden birine özel olarak bir teşvik ya da nasihatte bulunmuşsa artık o sahabinin ne kadar kadirbilir ve vefakar olduğunu sormayane hacet vardır! Yüzlerce değil binlerce olay buna şahittir. Hikayat-üs-Sahabe kitabının dokuzuncu bölümünde örnek olarak bu hususla ilgili birkaç kıssa yazmıştım.Allâme Suyûtî rahmetuiiahi aleyh Dürrü Mensur İsimli eserinde Hz. Zübeyr radıyaiiahu an/Vdan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemin kendisine harcama yapması için özel teşvik verdiği kıssayı şöyle naklediyor. Hz. Zübeyr radıyaiiahu anh diyor ki; Ben bir keresinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in huzuruna geldim ve karşısına oturdum. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem konunun önemine dikkatimi çekmek için sarığımın arka ucunu tutarak şöyle buyurdu; "Ey Zübeyr! Ben Allah celie cela-luhu tarafından hususi olarak size ve umumi olarak insanlara gönderilen bir elçiyim (yani bu sözü Allah celie ceiaiuhu tarafından özel olarak size iletiyorum). Siz bilir misiniz ki, Allah ceiie ceiaiuhu ne buyurdu?". Ben "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir" dedim. Bunun üzerine buyurdu ki; "Allah coiie ceiaiuhu arşına tecelli ettiğinde kullan tarafına (kerem nazarı ile) baktı ve buyurdu ki; <Ey kullarım! Sizler Benim yara-tıklarımsınız. Ben ise sizin Rabbinizim. Sizin nzıklarınız Benim elimdedir. Zimmetime aldığım bir hususta siz kendinizi zahmet ve sıkıntıya sokmayın. Rızkınızı Ben'den isteyin>". Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Rabbinizin başka ne buyurduğunu söyleyeyim mi? <Ey kulum sen insanlara ver, Ben de sana vereyim. Sen insanlara bolluk göster, Ben de sana bolluk göstereyim. Sen (insanlara) yapacağın harcamayı kısma ki, Ben de sana vereceğim şeyleri kısmayayım. Sen malını insanlardan saklayıp yığma ki, Ben de senden (nimetlerimi) saklamayayım. Sen stok yapıp yığma ki, Ben de sana nimet kapılarımı kapamayayım^ Rızık kapısı yedi kat göklerin üzerinde açık ve arşa bitişiktir. O, ne gece kapanır ne de gündüz. Allah celie ceiaiuhu herkese o kapıdan niyetine, verdiği sadakaya, verdiği bağışlara ve onun yaptığı diğer harcamalara göre devamlı rızık indirir. Kim çok harcarsa ona çok rızık indirilir. Kim de az harcarsa ona eksiltme yapılır. Kim de vermez tutarsa ona da verilmez. Ey Zübeyr! Sen ye, başkalarına da yedir. Bağlayıp saklama kiT senden de saklanılmasın. (Sadaka verirken) sayarak verme ki, sana da verilirken sayılarak verilmesin. Darlık gösterme ki, sana da darlık gösterilmesin. Halkı meşakkate sokma ki, (Allah tarafından) sen de meşakkate sokulmayasm. Ey Zübeyr! Allah celie ceiaiuhu harcamayı sever, cimriliği sevmez. Cömertlik (Allah celie ceiaiuhuya olan) kamil imanla oluşur. Cimrilik de (O'nun Zatına) şüphe ile meydana gelir. Her kim Allah ceiie ceiaiuhu'nun Zatına ve sıfatlarına kâmil bir yakın ile iman etmişse, o kimse Cehennem'e girmeyecektir. Kim de şek (şüphe) ederse, o da Cennete giremeyecektir. Ey Zübeyr! Allah ceiie ceiaiuhu bir hurma parçası ile olsa bile yapılan cömertliği sever. Bir yılan yada akrebi öldürmek olsa bile Allah cesaretli olmayı sever. Ey Zübeyr! Allah ce//e ceiaiuhu zelzele ve afet zamanlarında sabırlı olmayı sever. Şehvetlerin galip olduğu zamanlarda (vücudun) her yerine sirayet eden ve şehvetini tatmin etmekten insanı alıkoyan kuvvetli imanı sever. Dinde şüpheler meydana geldiğinde kamil olan aklı sever. Haram ve pis şeylerle karşılaşıldığında takvayı sever. Ey Zübeyr! Kardeşlerine saygı göster. Salih kişilere hürmetini arttır ve iyi insanlara izzet göster. Komşularına iyi davran. Fâsık insanlarla yolda bile yürüme. Kim bunlara dikkat ederse hesapsız ve azapsız Cennete girer. Bunlar Allah ceiie ceiaiuhu r\ur\ bana olan nasihati, benim de size nasihatimdir".Ayetler kısmında yirmi numaralı ayetin açıklamasında bu kıssaya özet olarak işaret edilmiştir. Ayrıca bu olayın senedi hakkında ki sözlere de yer verilmiştir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm bu geniş sözlerinden sonra Hz. Zübeyr radıyaliahu enh'm duygularının nasıl olacağı bellidir. Bu durumda Peygamber satlallabu aleyhi vesellem'm Hz. Esma radıyaliahu anha'ya kocası Hz. Zübeyr radıyaliahu anh'm malından rahatça harcamasını emretmesi yersiz değildir. Hz. Zübeyr aynı zamanda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm halasının oğludur. Eğer akraba ile bağlar kuvvetliyse o zaman bu türlü harcamalar akrabalık bağlarının artmasına ve kuvvetlenmesine sebep olur. İçinde bulunduğumuz asırda bile böyle olaylara şahit olunmakta ve tecrübe edilmektedir. Bütün bunların yanı sıra Hz. Zübeyr radıyaliahu anh'm cömertliğine ne demelidir?Isabe adlı eserin sahibinin yazdığına göre Hz. Zübeyr'in bin tane kölesi vardı. Onlar kazançlarından kendisine belirli bir miktar mal verirlerdi. Hz. Zübeyr radıyaliahu anh bütün bu malları sadaka olarak verdiği için evine en ufak bir şey girmezdi. İşte bu cömertliği neticesinde vefatı sırasında iki milyon iki yüz bin (2.200.000) dirhem borcu vardı. Bu olayın tafsilatı Buhari Şerifte zikredilmiştir. Borçlanma sebebine gelince. Emanete riayet ederdi ve çok ihtiyatlı davranırdı. Halk ona emanetlerini getirdiğinde o, "Benim emanetlerinizi koyacak bir yerim yok, bana borç olarak verin. İhtiyacınız olduğu zaman alırsınız" derdi. Böylece gelen mallan emanet yerine borç olarak alır ve harcardı.Sadece Hz. Zübeyr değil diğer bütün sahabelerin halleri de böyleydi. Bu (mübarek) zatlara göre mal kesinlikle saklanacak bir şey değildi. Hz. Ömer radı-yaiiahu anh bir keresinde dörtyüz dinarı bir torbaya doldurarak kölesine, "Bunu Ebû Ubeyde radıyaliahu anh'a götür de ihtiyaçları için harcasın" dedi. Şunu da ilave1 etti "Dinarları verdikten sonra orada birşeyler ile meşgul ol ve onları ne yapacağına bak". Köle dinarları götürüp. Hz. Ebû Ubeyde'ye verdi. Ebû Ubeyde dirhemleri alınca Hz. Ömer radıyaliahu anh'a çok dua etti. Daha sonra cariyesini çağırarak onun vasıtasıyla 7 tane falancaya, 5 tane filancaya, şu kadar şuna, bu kadar buna, derken oracıkta dirhemlerin hepsini dağıtıp bitirdi. Köle döndüğünde olan bitenleri Hz. Ömer radıyaliahu anh'a anlattı. Sonra Hz. Ömer radıyaliahu anh kölesinin eliyle bir c kadar dinarı Hz. Muaz radıyaliahu anh'a gönderdi ve kölesine, "Orada bir şeylerle meşgul ol ki, ne yapacağını görebilesin" dedi. Hz. Muaz radıyaiiahu anh aynı şekilde cariyesi vasıtasıyla şu kadar falan eve, bu kadar filan eve diyerek göndermeye başladı. Bu esnada hanımı çıka geldi ve, "Biz de fakiriz ve ihtiyaç sahibiyiz. Bize de bir şeyler ver" dedi. Hz, Muaz radıyaliahu anh torbayı hanımına attı. Torbada 2 dinar kalmış gerisi hep taksim edilmişti. Kölesi Hz. Ömer radıyaliahu anh'm yanına dönünce olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer radıyaliahu anh çok sevindi ve dedi ki: "Bunların hepsi kardeştir (yani birbirlerinin benzeridirler)".[119]
13) Ebû Said radıyaliahu anh'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Bir müslüman elbisesi olmayan bir müslümana elbise giydirirse, Allah celle ceiaiuhu ona Cennet'in yeşil elbiselerinden giydirir. Bir müslüman aç olan bir müslümanı yedirirse, Allah ce/te ceiaiuhu o kimseye Cennet'in meyvelerinden yedirir. Bir müslüman susuz kalmış bir müslümana su içirirse, Allah ce//ece-/a/u/ju'da o kimseye Cennet'in (tertemiz) mühürlenmiş şarabından içirir".
(Tirmizi, Ebû Dâvûd, Mişkat)
İZAH: Mühürlenmiş şarabtan öyle temiz bir şaraba işaret edilmiştir ki, Kur'an-ı Kerim'de bu şarabın iyi kimselere tahsis edileceği bildirilmiştir. Nitekim Allah celle ceiaiuhu Mutaffifin suresinde şöyle buyuruyor:
"Muhakkak (Allah'a itaat eden) iyi kimseler nimetleri devamlı olan Naim Cennet'lerinde, / koltuklar üzerinde (neşe ile etrafı) seyrederler. / Öyle ki, nimetlenmelerinin zevkini yüzlerinde tanırsın. / Onlara (el değmemiş) mühürlü, saf bir şarabdan içirilir. / Onun (içinde şarab bulunan kabın) mühürü misktir. / Artık hırs gösterenlerin bunlara hırs göstermeleri gerekir (yani hırs gösterilecek şeyler bunlardır)."
(Mutaffifîn-22-26)
Mücahid rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Rahik miskten yaratılan ve kendisinde tesnim karışımı olan Cennet şaraplarından bir şaraptır. Bu sûrede ve bu ayetin devamında tesnimden bahsedilmektedir". Katâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Tesnim, Cennet şaraplarının en üstünüdür. Mukarreb olan kullar o şarabı halis olarak içerler. Diğer derecelerdeki Cennetliklerin şarabına bundan karıştırılır". Hz. Hasan Basri rahmetuliahi a/ey/ı'den de nakledildiği gibi, Rahik, Cennet şaraplarından biridir ve ona tesnim karıştırılmıştır.Yukarıda ki hadiste beyan edilen fazilet, çıplaklık, açlık ve susuzluk halinde giydirmek yedirmek ve İçirmenin faziletidir. Bu haller verene mi yoksa kendisine verilene mi aittir bilinmemektedir. Bu durumda her iki ihtimalde olabilir.Birinci ihtimale göre hadisi şerifin manası şöyle olur: Kendisi çıplak yani el-biseve ihtivacı olduğu halde bir başkasına elbise giydirir. Kendisi aç iken eline biraz yiyecek geçerse, bunu bir başkasına verir. Kendisi susuz iken su bulursa, kendisi içeceği yerde başkasına içirir. Bu durumda bu hadis, ayetler bölümündeki 28 numaralı şu ayetin tefsin olmuş olur:Muhtaç olduklan halde bu kimseler başkalarını kendileri üzerine tercih eder.İkinci ihtimale göre bütün bu (açlık, susuzluk ve çıplaklık gibi) haller kendilerine harcama yapılan kimselere aittir. Bu ihtimale göre hadisi şerifin manası şöyle olur: Bir şey ne kadar ihtiyaç anında verilirse o kadar sevab olur. Fakirin birine elbise verilmesinde zaten sevab vardır. Fakat vücudunda elbise olmayan yada eskimiş ve yıpranmış elbise giyen birine elbise giydirmek sıradan bir fakire elbise giydirmenin sevabından kat kat fazladır. Fakire yemek yedirmek her zaman için sevaptır. Fakat açlıktan güçsüz düşmüş birine yemek yedirmenin sevabı daha fazladır. Aynı şekilde herkese su içirmek sevabtır. Fakat susuzluktan kavrulan birine su vermek o kadar çok sevaptır -ki bazen kişinin ömür boyu işlediği günahların bir çoğuna keffaret olur-. On numaralı hadiste de geçtiği gibi susamış bir köpeğe su vermesi yüzünden fahişe bir kadının bütün ömrü boyunca işlediği günahları affedilmiştir. 23 numaralı ayetin izahında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'in şu hadisi geçmişti: "Miskin, bir-iki lokma için kapı kapı dolaşan kimse değildir. Asıl miskin kazancı ihtiyaçlarını karşılamayan ve durumunu bilmediklerinden dolayı halkın kendisine yardım edemediği kimsedir. İşte asıl mahrum budur".Onbir numaralı hadisin izahında açları doyurmanın faziletleri hakkındaRasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm pek çok sözleri zikredilmiştir.Hz. Ibnİ Ömer radiyailahu anhuma'Öan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Her kim bir müslüman kardeşinin ihtiyacını karşılamakla meşgul olursa, Allah celle ceiaiuhu da o kimsenin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelir. Her kim de bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah ceiie ceiaiuhu da kıyamet musibetlerinden bir musibeti ondan uzaklaştırır. Kim bir müslümanın (kusurlarını veya bir elbise ile bedenini) örterse, Allah ceiie ceiaiuhu da kıyamet günü (aynı şekilde) onu örter"[120]Buna benzer konular birçok sahabelerden değişik rivayetlerle nakledilmiştir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her kim örtülmesi gereken şeyi (beden veya kusuru) gördüğünde onu örterse, canlı olarak kabire gömülen bir adamı kabirden çıkarmış gibi ona sevab verilir.[121] Ayetler kısmının 25 numaralı ayetinde Allah ceiie ceiaiuhu şöyle buyurmuştu:
"Sizden, Mekke'nin fethinden önce Allah yolunda malını harcayıp savaşanlarla, daha sonra infakta bulunup savaşanlar bir değildir". (Hadîd-10)
Alimler bunun sebebini şöyle açıklıyorlar: Mekke'nin fethinden önce ihtiyaç fazlaydı. Bundan dolayı fetihten önce sadaka vermenin derecesi Mekke'nin fethinden sonra verilen sadakadan daha üstün olmuştur.Cemel tefsirinin yazarı diyor ki: Bunun sebebi o kimselerin İslam'ın ve müs-lümanların izzet zamanından önce harcama yapmalarıdır. O vakitte müslümanlar malî ve bedenî yardıma çok muhtaçtılar. İşte Muhacir ve Ensar'dan sâbikîn ve evvelin denilen zatlar bunlardır. Onlar hakkında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Sizlerin Uhud dağı kadar altın tasadduk etmeniz, onların vereceği bir müdd yada yarım müdd miktarına eşit olamaz.[122]Bunlara ilave olarak daha başka pek çok rivayetlerde değişik ifadelerle Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem ihtiyaç sahibini tercih etmeye teşvik etmiş ve uyarıda bulunmuştur. Velime (düğün yemeği) davetini kabul etmeye teşvik eden pek çok rivayetler vardır. Ancak bir hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesei-lem, "En kötü yemek zenginlerin çağrılıp, fakirlerin terk edildiği velime yemeğidir" buyurmuştur.[123] Yani zenginlerin davetli olduğu ve fakirlerin davet edilmediği bir tarzda düzenlenen bir velime yemeği en kötü yemektir. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse velime yemeği sünnettir. Bir hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: "Kim suyun bulunduğu yerde bir müslümana su içirirse, bir köle azad etmiş gibi sevab kazanır. Her kim de su bulunmayan bir yerde birine su içirirse, sanki onu diriltmiş gibi olur. Yani sanki ölmekte olan birini ölümden kurtarmış gibi olur"[124] Bir hadiste, "En. iyi sadaka aç olan (insan veya hayvan)a yemek yedirmektir" buyurulmuştur. Yine bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir: "Allah ceiie ceiaiuhu katında en sevimli amel aç olan bir fakire yemek yedirmek veya onun borcunu ödemek yada onun sıkıntısını gidermektir"[125]Ubeyd bin Umeyr raöıyaiiahu anh diyor ki: Kıyamet gününde insanlar çırıl çıplak ve son derece aç ve susuz olarak haşrolacaklardır. Her kim dünyada Allah rızası için birine yemek yedirmişse, Allah cem ceiaiuhu o gün ahirette onun karnını doyuracaktır. Kim Allah için birine su içirmişse, Allah celle ceiaiuhu da o kimseye su içirecek-tir. Kim de birine elbise giydirmişse, Allah ceiie ceiaiuhu da ona elbise giydirecektir"[126]
14) Ebu Hureyre radıyallahu anh'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseltem buyurdu ki: "Kocasız kadının ve miskinin ihtiyacını gidermek için çalışan kişi Allah yolunda çalışan (cihad eden) kimse gibidir". Zannediyorum (Allah'ın Rasûlü) şunu da ilave etti: "O kimse bütün gece aralıksız ibadet eden ve iftar etmeden devamlı gündüzleri oruç tutan gibidir". (Mişkat)
İZAH: Kocasız kadının genel manası, kocası ölmüş olan veya hiç evlene-memiş kadındır. Bu hadisi şerifte söylenen faziietve sevab bu iki kadının ihtiyacına koşanlar içindir. Onun gayretleri netice versin veya vermesin önemli değildir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim bir müslüman kardeşinin ihtiyacını gidermek veya ona faydalı olmak için yürürse, ona Allah yolunda cihad edenlerin sevabı verilir"[127] Başka bir hadiste ise, "Kim darda kalmış bir kardeşine yardım ederse, Allah ceiie ceiaiuhu dağların bile yerinden oynadığı o (kıyamet) gününde onun ayaklarını sabit kılacaktır" denmiştir.[128] Yani dağların bile yerinde duramayacağı o günde bu kişi sebat edecektir. Bu hadisi şeriften şöyle ince bir nokta daha meydana çıkıyor. İnsanların imdadına koşan ve onlara yardım edenler, insanların ayağı kaymaya başladığı fitne ve fesat devrinde (bugünlerde olduğu gibi) (din üzerinde) sabit kalırlar. Bir hadisi şerifte de, "Bir kimse bir müslüman kardeşinin dünyevi ihtiyaçlarından birini giderirse, Allah da onun yetmiş hacetini giderir. Onların en aşağı derecesi onun günahlarının bağışlanmasıdır" diye geçmektedir.[129]Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "Kim müslüman kardeşinin ihtiyacının hükümete (yetkililere) ulaşmasına aracı olur ve bu yolla ona bir fayda ulaşır veya bir sıkıntısı yok olursa, Allah ceite ceiaiuhu aracı olan kişiye kıyamet günü Sırat Köprüsü'nde insanların ayaklarının kaymakta olduğu zaman oradaki yürüyüşünde yardım eder".[130] Bu sebeple idarecilerle görüşebilen veya işadamları ve patronlarla irtibatı olanlar özellikle bu hadisteki müjdeden istifade etmelidirler. İşçilerin, memurların ve halkın ihtiyaçlarını tespit ederek patronlara ve idarecilere kadar ulaştırmak gerekir. "Niçin boşu boşuna el-âlemin işine burnumuzu sokalım ki?" diye düşünmeyelim. Sırat köprüsünü geçmek çok çetin ve çok zor bir iştir. Bu basit gayretle insanlar için ne büyük kolaylıklar meydana gelmektedir. Ancak her yerde niyetin yalnız Allah için olması şarttır. Şan, şöhret ve insanlar arasında izzet sahibi olmak niyeti olmamalıdır. Gerçi bir işi yalnız Allah rızası için yapmakla sayılan bütün bu şeyler elde edilmiş olacaktır. Hatta kendi istek ve irademizle olması gerekenden daha fazla bir ölçüde olacaktır. Fakat kişinin bu şeylere (şan, şöhret, izzet vs.'ye) niyet etmesi bu yaptığı iyiliği ve çalışmayı Yüce Mevlâ için olmaktan çıkarmaktadır.
15) Ebu Zer radıyailahu anh'dan Rasûlullah satlallahu aleyhi vesellem buyurdular ki: "Allah üç sınıf insanı sever. Üç kısım insana da buğz eder. Allah'ın sevdiği kimseler şunlardır; Bir topluluğun yanına (ihtiyaç sahibi) birisi gelir ve sırf Allah için onlardan bir şeyler ister. Bir akrabalıktan dolayı istemez (zaten o kimsenin o toplulukla arasında bir akrabalık bağı yoktur). O top-luluktakiler de ona bir şey vermezler. Topluluğun arasından birisi kalkar ve onlardan gizlice o fakire bir şeyler verir. Allah'tan ve o fakirden başka kimsenin haberi olmaz. (İşte bu insan Allah'a çok sevimlidir. İkincisi o kimsedir ki,) bir topluluk bütün gece sefer yaptıktan sonra uyku onlar için her şeyden daha sevimli olur. Biraz uyumak için başlarını koyup uzanırlar. Onlardan bir tanesi namaza durarak Allah'ın huzurunda hıçkırarak ağlamaya ve Kur'an okumaya başlar, (üçüncüsü) bir toplulukla cihada katılan kimsedir ki, düşmanla karşılaşıp da arkadaşları yenilince göğsünü düşmana çevirerek tek başına ileri atılır şehit edilir veya galip gelir.Allah'ın buğz ettiği üç kişiye gelince. Onlardan birincisi; yaşlıyken zina eden ihtiyar. İkincisi; kibirli olan fakir. Üçüncüsü ise; zulüm yapan zengindir."
(Tirmizi, Neseî, Mişkat)
İZAH: Bu altı kişi hakkında buna benzer konularda pek çok ve değişik rivayetler gelmiştir. Bu hadis dokuz numaralı ayetin açıklamasında geçmişti. Bazı rivayetler de bu kimselerden sadece biri zikredilmiş, bazılarında da birden fazla kişi zikredilmiştir. Bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir: "Üç yerde kulun duası reddedilmez. Yani mutlaka kabul edilir. Onlardan birincisi; hiç kimsenin kendisini görmediği bir sahrada veya ormanda olan ve orada ayağa kalkarak namaz kılan kimse (işte o zaman onun duası mutlaka kabul olur). İkincisi; bir toplulukla savaşa katılan ve arkadaşları kaçtığı halde kendisi tek başına kalıp (düşmana karşı koyan) kimsedir. Üçüncüsü; gecenin sonuna doğru Allah'ın huzurunda duran kimsedir.[131]Başka bir hadisi şerifte de şöyle geçmektedir: "Üç kimse vardır ki Allah ceiie ceiaiuhu kıyamet gününde onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz ve rahmet nazarıyla onlara bakmaz. Onlar İçin acıklı bir azab vardır. Bunlar; 1-Zinaeden ihtiyar, 2-Yalancı deviet başkanı, 3-Kibirli fakirdir[132] Temize çıkarmaz sözünün manası şu da olabilir: Onları günahlarından temizlemez veya onlara tanışık muamelesi yapmaz. Bir diğer hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur. "Allah ceiie ceiaiuhu kıyamet günü üç sınıf insana rahmet nazarıyla bakmaz. Onlar için acıklı ve çetin bir azab vardır: Bunlar; 1-Yaşlı olduğu halde zina eden ihtiyar, 2-Kibirli fakir, 3-Alış verişinde her vakit yemin eden kimsedir. O hem satın alırken hem de satarken yemin eder (yani yerli yersiz, gerekli gereksiz, sık sık yemin eder. Böyle yapmak Allah'ın yüce şanına yapılan bir saygısızlıktır)". Diğer bir hadisi şerifte buyurulmak-tadır ki: "Yarın kıyamet gününde Allah ceiie ceiaiuhu üç sınıf insanın yüzüne bakmaz. Birincisi; Zina eden yaşlı. İkincisi; yemin etmeyi kendine sermaye edinmiş, her doğru ve yanlış için yemin eden kimse. Üçüncüsü; böbürlenen kibirli fakirdir[133]Bir hadisi şerifte de şöyle buyurulmuştur: "Allah celie ceiaiuhu üç kimseyi sever ve üç kişiye de buğz eder. Sevdiklerinden birincisi; herhangi bir toplulukla cihada katılan, düşmanın karşısında savaşı kazanana veya şehit olana kadar göğsünü gererek duran kimsedir. İkincisi; bir cemaatle sefere çıkarak gecenin büyük bir bölümü geçtikten sonra topluluk biraz dinlenmek için yattıkları sırada ayağa kalkarak namaza duran ve kısa bir zaman sonra yola devam etmek için arkadaşlarını uyandıran (kendisi ise hiç uyumayan) kimsedir. Üçüncüsü; komşusu kendisine eziyet verdiği halde onun eziyetine ölüm veya bir yolculuk sebebiyle komşusundan ayrılana kadar sabreden kimsedir (yani komşusuyla beraber kaldığı müddetçe ondan gelecek eziyetlere sabreder), Allah'ın buğz ettiği üç kişiye gelince: Onlardan biri devamlı yemin eden tüccar, ikincisi; kibirli fakir. Üçüncüsü ise sadaka verdikten sonra sadakasını başa kakan cimri kimsedir.[134]
16) Fatima bintî Kays radıyallahu anfta'dan RaSUİUİlah sallallahu aleyhi vesel-lem buyurdular ki: "Muhakkak malda zekattan başka da hak vardır". Sonra sözünü teyid etmek için Bakara suresinden şu ayeti sonuna kadar okudu:
(Tirmizİ, İbni Mace)
İZAH: Bu ayetin açıklaması ayetler bölümünün ikinci ayetinde geçmişti.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimiz malda zekattan başka da hak
bulunduğuna bu ayeti kerime ile karar vermiştir. Bu kararın veriliş sebebi
açıktır. Şöyle ki, ayeti kerimede kendi malını akrabalara, yetimlere,
fakirlere, m
1. Muhtaç kişi dışarı çıkmaktan aciz kalınca onun durumunu bilen herkese onu yedirmek farz olur. Yemeğin miktarı muhtaç olan kimsenin dışarı çıkabileceği ve farzları edâ edebileceği ölçüde olması gerekir. Tabii ki bu yedirme işi muhtaç olanın halini bilen ve yedirmeye de gücü yeten kişinin görevidir. Eğer yedirmeye gücü yetmiyorsa o zaman başkalarına haber vermesi gerekir. Eğer yedirmeye gücü yetmez ve başkalarına da bildirmezse ve bunun sonucunda o muhtaç kimse ölürse, onun halini bilen herkes günahkar olur.
2. Muhtaç olan kişi eğer dışarı çıkabiliyor ancak çalışıp kazanmaya gücü yetmiyorsa, onun bu durumunu bilenler ona vacib olan sadakalarını vererek yardım etmelidirler. Eğer o kişinin çalışmaya gücü yetiyorsa artık onun insanlardan istemesi caiz değildir.
3. Eğer o muhtacın dışarı çıkmaya gücü yetiyor da kazanmaya gücü yetmiyorsa, onun çıkarak insanlardan istemesi (dilenmesi) gerekir. Eğer istemezse günahkar olur.[137]
17) Hz. Büheyse radıyaiiahu anha diyor ki: Babam, "Ya Rasûlallah Hangi şeyi (isteyene) vermemek helal değildir" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem, "Suyu" buyurdu. Babam, "Ey Allah'ın Nebisi hangi şeyi vermemek helal değildir" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseihm, "Tuzu" buyurdu. Babam, "Ey Allah'ın Nebisi hangi şeyi vermemek helal değildir" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Sen kimeiyilikyaparsano enin için hayırlıdır" buyurdu. (EbûDavûd, Mişkat)
İZAH: Hadisi şerifte geçen su'dan kasıt kuyudan su almak ve tuz'dan kasıt tuz madeninden tuz almaksa, islam'a göre de kimseyi bu şeylerden menetme hakkı yoktur. Ancak eğer su veya tuz kişinin kendi mülkiyetinde olursa o zaman Rasûlullah saiiatiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki hadisi şerifte şuna dikkatleri çekmek istemiştir: Böyle basit şeyleri isteyen kimsenin talebi asla geri çevirilmemelidir. Bu gibi şeyleri vermekle veren hiçbir şey kaybetmez ama isteyenin büyük bir ihtiyacı karşılanmış olur. Tabi şu da var ki, verecek kimsenin aynı derecede o şeye ihtiyacı olmamalıdır. Ancak genellikle bu gibi şeyler evlerde devamlı bulunmaktadır. Kişinin ani bir ihtiyacı da bu maddelere bağlı değildir. Öyleyse birinin tenceresindeki yemek tuzsuz ise biraz tuz katmakla onun bütün yemeğine tat gelir. Sizin ele bir kaybınız olmaz. Suyun durumu da aynıdır.Hz. Aişe radıyallahu anha'Ğan rivayete göre Rasûlullah saüallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Üç şeyi vermemek caiz değildir. Onlar; su, tuz ve ateştir". Ben, "Ya Rasûlallah biz suyu anladık (ki gerçekten çok lazım olan bir şeydir). Ancak tuz ve ateşte ne vardır" dedim. Buyurdu ki: "Ey Hümeyrâ, bir şahıs birine ateş verirse sanki o şahıs o ateşte pişen bütün yiyecekleri sadaka vermiş gibidir. Kim tuz verirse, sanki o tuzla tatlanmış olan şeyleri sadaka olarak vermiş gibidir"[138] Bir bakıma bu iki şeyde (ateş ve tuzda) basit bir harcama yapmakla başkasına büyük fayda sağlanmış olur.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki hadiste örnek olarak iki şeyi zikrettikten sonra şöyle bir kaide söylemiştir: "Kime hangi iyiliği yaparsan o senin için hayırlıdır."
Beyt:
"İyilik istersen iyilik yap "Gerçek şudur ki; insan birine herhangi bir iyilikte bulunursa o görünüşte başkasına iyiliktir, hakikatte ise kendi kendine iyiliktir. Ayetler bölümünde 20. ayette Allah celle celaluhu şöyle buyurmuştu: "Allah yolunda her ne harcarsanız Allah onun karşılığını verir". Hadisler bölümündeki 2. hadiste de şöyle geçmişti: "Her gün iki melek şöyle dua ederler; <Allah'ım malını hayra harcayanlara karşılığını nasip eyle. Malını harcamayıp tutanın da malını berbat eyle>". Bu durumda kim birine bir iyilik yaparsa, o malını berbat etmekten korumuş, onun karşılığında Allahu Teâlâ'nın hazinesinden kendi hesabına mükafat almayı hak etmiştir. Basiret gözüyle bakmak nasip olursa görülür ki, bu yapılan gerçekten başkalarına en ufak bir iyilik değildir. Aksine kendisine iyilik yaptığın o kişi sanki senin evini soygundan ve yağmadan korumuş olur. Bu açıdan bakılınca o sana iyilik yapmış olur, sen ona değil...
18) Hz. Sa'd bin Ubâde radıyaiiahu anh şöyle dedi: "Ya Rasûlallah annem Ummü Sa'd vefat etti. (Onun ruhuna bağışlamak için) hangi sadaka dahaüstündür?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Su (en üstün sadakadır)" buyurdu. Bunun üzerine Hz. Sa'd radıyaiiahu anh sevabını annesine bağışlamak i-çin bir kuyu kazdı ve "Bu Ümmü Sa'd içindir" dedi. (Malik, Ebö Dâvûd, Neseî, Mişkât)
İZAH: Medine-i Münevvere'de suya fazla ihtiyaç olduğu için Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem suyun en üstün sadaka olduğunu söylemiştir. Birinci sebep, sıcak ülkelerin her yerinde özellikle suya ihtiyaç duyulmaktadır. Bir de o vakit Medine-i Münevvere'de su azdı. Diğer bir sebepte şudur: Suyun faydası çoktur ve herkesin ihtiyacıdır. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bir kimse su akıtırsa ve Ölürse, insanlar veya cinler yada kuşlar o sudan içerlerse, kıyamete kadar onun sevabı ölen kimseye yazılır."Hz. Abdullah İbni Mübarek mhmetuiiahi aleytim yanına bir adam geldi ve "Benim dizimde bir yara var, Yedi seneden beri her türlü ilaç ve tedaviyi denedim, hiç birinden bir fayda göremedim. Büyük doktorlara da başvurdum" dedi. Hz. Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi aleyh ona şöyle dedi: "Suyun az bulunduğu bir yere kuyu açtır. Ben Allah'tan ümit ediyorum ki kuyudan su çıktığında senin dizindeki çıban kapanacaktır". Nitekim adam denileni aynen yaptı ve dizindeki yara iyileşti.Meşhur muhaddis Ebû Abdullah Hâkim rahmetuiiahi aleytiın yüzünde bir yara çıkmıştı. Her türlü tedaviyi uyguladı ama hiçbir faydası olmadı. Bir seneyi bu durumda geçirdi. Bir defasında Üstad Ebû Osman Sabûni rahmetuiiahi aieytiöen dua talep etti. Günlerden Cuma idi. O zat uzun süre dua etti. Oradaki cemaat "Amin" dediler. Ondan sonraki Cuma günü bir kadın geldi ve elindeki bir kağıt parçasını o meclise takdim etti. O kağıtta şöyle yazıyordu: "Ben geçen Cuma günü eve döndüğümde Hâkim için büyük bir ihtimamla dua ettim. Sonra rüyamda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'\ gördüm. Buyurdu ki; <Hâkim'e söyle. Müslümanlara suyu bollaştırsın>". Hâkim bunu duyunca evinin kapısına bir sebil yaptı. Ona ihtimamla su dolduruyor ve içine de buz atıyordu. Henüz bir hafta olmuştu ki yüzündeki bütün yaralar tamamen iyileşti. Yüzü öncekinden daha güzel bir şekil aldı.[139]Bir hadiste Hz. Sa'd radtyaliahu anh'm şöyle dediği geçmektedir: "Ya Rasûl-allah annem hayatta iken benim malımla hac ederdi. Benim malımdan sadaka verir, akrabayı gözetir ve insanlara yardım ederdi. Artık o ahirete intikal etti. Bütün bu işleri onun adına biz yapsak ona bu amellerin sevabı ulaşır rnı?" Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Evet ulaşır" buyurdu.[140]Bir hadiste şöyle geçmektedir: Bir kadın Rasûlullah satiaiiahu aleyhi veseiiem'e şöyle bir soru sordu; "Annem aniden öldü. Eğer aniden ölmeseydi bir miktar sadaka verecekti. Ben onun adına biraz sadaka versem, o sadaka vermiş sayılır mı?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Evet. Sen onun adına sadaka ver" buyurdu.[141]Vefat etmiş olan kimse ana, baba, koca, hanım, bacı, evlat ve diğer akrabalardan ise bilhassa ölen kişiden kendisine mal hissesi düşmüş veya ölen kişiden özel olarak iyilikler görmüş ise (mesela hocalar ve mürşidler gibi...) onların ruhlarına sevab bağışlamak için çok gayret edilmelidir. Kişi onların malından yararlansın, onlar hayattayken onların iyiliklerinden faydalansın ama o kişiler ne zaman (vefat edip) yaptıkları iyiliklere ve hediyelere muhtaç olunca bu kişi onları unutuversin. Bu büyük bir yüzsüzlüktür.İnsan ölünce ameli biter. Ancak Sadaka-i Cariye bıraktıysa veya Sadaka-i Cariye hükmünde olan bir amel işlediyse, o müstesnadır. Bu konu ileride gelecektir. İnsan öldükten sonra başkalarının sevab bağışlama, dua vs. ile imdadına yetişmelerine muhtaç olur ve bunu bekler.Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ölü kabrinde su da boğulmakta olan ve bir kurtarıcı bekleyen adama benzer. Babasından, kardeşinden ve diğer yakınlarından bir dostunun en azından bir dua etmek suretiyle yardım ulaştırmasını bekler. Kendisine böyle bir yardım ulaşınca bu onun için bütün dünyadan daha sevimli olur"[142]Bişr bin Mansûr rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Tâûn salgını olduğu zamanlarda bir adam sık sık cenaze namazlarına katılır, akşam üstü de kabristanın kapısında durarak şu duayı yapardı;"Allah yalnızlığınızı, alışkanlığa çevirsin. Garipliğinize merhamet etsin. Hatalarınıza müsamaha göstersin. İyiliklerinizi kabul etsin". Bu duadan sonra evine dönerdi. Bir gün Allah'ın hikmeti bu duayı okumaya sıra gelmeden doğruca eve geldi. Rüyasında büyük bir topluluğun yanına geldiğini gördü ve "Siz kimsiniz, niçin geldiniz?" dedi. Onlar "Biz kabristanda kalanlarız. Senden her akşam bize hediyeler gelirdi. Sen bizi bunlara alıştırdın" dediler. O, "Hangi hediye" diye sorunca, onlar "Hergün akşamleyin yaptığın dualar bize hediye şeklinde ulaşıyordu" dediler. O şahıs diyor ki; "Ben bir daha asla o duayı terk etmedim"Beşşâr bin Galib Necrânî diyor ki: Ben Râbia Basriyye rahmetuiiahi aieyha için çok dua ederdim. Bir defasında onu rüyamda gördüm. Şöyle diyordu: "Ey Beşşâr, senin hediyelerin bize nurdan tepsiler içinde üzerlerinde ipek örtüler olduğu halde ulaşıyor". Ben, "Bunun sebebi nedir?" diye sorunca dedi ki: "Müslümanların ölüler için yaptıkları dualar kabul edilince o dua nur tepsileri içinde üzerleri ipekle örtülmüş bir vaziyette ölünün yanına götürülür ve <Bunu falan şahıs sana hediye olarak gönderdi> denilir[143]İlerideki hadisin açıklamasında da buna benzer bir çok olaylar gelecektir. İmam Nevevî rahmetuiiahi aleyh Müslim-i Şerifin şerhinde şöyle yazıyor: "Sadakanın sevabının ölüye ulaşması konusunda müslümanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu mezheb (görüş) haktır. Bazıları şöyle yazmışlardır; <Kişi öldükten sonra ona sevab ulaşmaz>. Bu görüş kesinlikle bâtıldır ve açık bir hatadır. Bu görüş Kur'an-ı Kerim'e ters düşmektedir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemln hadislerine ters düşmektedir. İcma-i Ümmete de ters düşmektedir. Bundan dolayı bu söz asla iltifat edilmeye layık değildir[144]Şeyh Takıyyuddîn rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: "Kim, <lnsana sadece kendi işlediği amelin sevabı vehlir> diye düşünürse, o İcma-i Ümmet'e ters düşmüştür. Çünkü ümmet, <insana başkasının duası fayda verir> diye icma etmiştir. İşte bu başkasının ameliyle olan bir faydadır. Bir de Peygamberimiz saiiaiiahu aleyhi veseilem mahşer meydanında şefaat edecektir. Aynı şekilde diğer peygamberler ve salihler şefaat edeceklerdir. Bütün bunlar başkasının ameileriyle olan faydalardır. Ayrıca melekler mü'minler için duâ ve istiğfar ederler (Mü'min süresinin 7. ayetinde geçtiği gibi). Bu başkasının amelinden istifadedir. Bir de Allahu Teâlâ yalnız kendi rahmetiyle pek çok insanın günahını affedecektir. Bu da kişinin kendi çalışması ve amelinin dışında kalan bir faydadır. Aynı şekilde mü'minlerin evlatları kendi ebeveynleri ile Cennete gireceklerdir (Tur süresinin 21. ayetinde geçtiği gibi). Bu da başkasının amelinden istifadedir. Birde Haccı Bedel yapmakla ölünün üzerine farz olan hac edâ edilmiş olur. Bu da başkasının amelinin fayda-sıdır. Kısacası bu konu hakkında sayılamayacak kadar delil ve hüccet vardır.[145]Bir Allah dostu şöyle diyor: Kardeşim vefat etti. Ben onu rüyamda gördüm ve "Sen kabre konduktan sonra başından neler geçti?" diye sordum. Kardeşim "O an yanıma ateşten bir alev geldi. Ancak hemen onunla birlikte bir şahsın duası da bana kadar ulaştı. Eğer o duâ olmasaydı o alev beni yakacaktı."Ali Bin Musa Haddâd rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben Ahmed bin Hanbel rah-metuiiahi aleyh ile birlikte bir cenazeye katılmıştım. Muhammed bin Kudâme Cevheri rahmetuiiahi aleyh de bizimle birlikteydi. Cenaze defin edilince bir âmâ adam gelip kabrin yanına oturdu. Kur'an-ı Kerim okumaya başladı. Hz. İmam Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aleyh "Kabrin yanında oturup Kur'an okumak bid'attir" buyurdu. Biz oradan dönmek üzereyken yolda Muhammed bin Kudâme rahmetuiiahi aleyh Hz. imam Ahmed'e "Size göre Mübeşşir bin İsmail Halebi nasıl biridir?" dedi. İmam "O muteber bir adamdır" buyurdu. Ibni Kudâme rahmetuiiahi aleyh "Siz ondan da ilim elde ettiniz mi?" dedi. O "Evet ben ondan bir çok hadis tahsii ettim" buyurunca jbni Kudâme rahmetuiiahi aleyh şöyle dedi: "Mübeşşir bana anlattı ki, Abdurrahman bin Alâ bin Leclâc babasından şunu nakletmiştir; <Babası, vefatı yaklaştığında şöyle bir vasiyet yapmıştı: Onun kabrinin başucunda Bakara süresinin evvelinden ve sonundan okunacaktı>". İbni Kudâme bunu dedikten sonra şöyle buyurdu: "Ben Abdullah Ibni Ömer'in de böyle bir vasiyet yaptığını duymuştum". Hz. İmam Ahmed bu kıssayı duyunca İbni Kudâme'ye "Kabristana geri dön ve oradaki âmâ adama söyle; Kur'an okusun" buyurdu. Muhammed bin Ahmed Mervezî rahmetuiiahi afey/j diyor ki: Ben Hz. İmam Ahmed bin Hanbel'den işittim. Buyurdu ki: "Siz kabristana gidince Elhamdü, Kulhuvallahü, Kul eûzü birabbil felak ve Kul eûzü birabbinnas okuyup, kabirdekilere onların sevabını bağışlayın onun sevabı onlara ulaşır.[146]Hanbeli Fıkhının meşhur kitabı olan Muğnfn\n yazarı yukarıdaki olayı nakletmiş ve bu konuda daha başka rivayetleri de nakletmiştir. Bezlül MechucFöa Bahr adlı eserden şöyle nakledilmiştir "Kim oruç tutar veya namaz kılar veya sadaka verir de sevabını ölü veya diri olan birine bağışlarsa, onun sevabı ona ulaşır. Bağışlanan kişinin diri veya ölü olması bir şeyi değiştirmez."Ebû Dâvûd da, Hz. Ebû Hûreyre rad-.yaiiahuantim şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "(Basra'ya yakın olan) Mescid-i Aşşâr'a gidip iki veya dört rekat namaz kılıp <Bu namaz(ın sevabı) Ebû Hureyre'nindir> demeyi zimmetine alacak kimse var mı?"İnsan vefat eden yakınlarına onların haklarından başka sevap ulaştırmaya çok özen göstermelidir. Yakında (öldükten sonra) onlarla görüşülecek. Onların haklarını, onların iyiliklerini ve onların bıraktığı malları kendi işlerini görmek için harcayıp da onları hatırlamayan insan ne kadar utanacaktır.
19) Ebû Hûreyre radıyaliahu anh'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurdu: "İnsan öldüğü zaman onun amelinin sevabı sona erer. Ancak üç şey vardır ki onların sevabı öldükten sonra da devam eder. Birincisi; sadaka-i câriye. İkincisi; insanların istifade ettiği ilim. Üçüncüsü; ona öldükten sonra dua eden salih evlat." (Müslim, Ebû Dâvûd, Neseî, Mişkât)
İZAH: Allahu Teâlâ'nm ne kadar büyük ikram ve ihsanı, lütfü ve keremidir ki,
insan ölüp de amel yapma zamanı sona erdikten ve amel yapamaz duruma geldikten
sonra bile eğer kabrinde tatlı tatlı uyumak ve güzel amellerinin artmasını
istiyorsa, bunun yolunu da Allah ceiie ceiaiuhu lütfü ile ortaya koymuştur.Bu
yollardan üçünü Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem yukarıdaki hadiste zikredilmiştir.
Onlardan birincisi Sadaka-i Câr/ye'dir. Yani kişinin, faydası (ölümden sonra)
devam edecek olan herhangi bir sadaka yapmasıdır. Mesela içinde insanların
namaz kılabilecekleri bir mescid (cami) yapmak gibi. O caminin içinde namaz kılındığı
müddetçe sevabı, onu yapan kişiye ulaşacaktır. Aynı şekilde bir m
Zeyd bin Eşlem rahmetuliahî aleyh diyor ki: Rasûluliah sallailahu aleyhi vesellem bu ayeti okuyunca Sahabe-i Kiram "Ailemizi ve çocuklarımızı ateşten nasıl koruyacağız?" dediler. Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Onlara Allah'ın razı olacağı işleri emredin. Allah'ın sevmediği şeylerden onları alıkoyun". Bu ayetin tefsiri hakkında Hz. Ali kerremailahu vechehunun şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kendine ve aile fertlerine devamlı hayırlı şeyleri öğret ve onları uyar.[152]Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Evladının kendisine güzel muamele yapmasına yardımcı olan babaya Allah rahmet etsin". Yani baba kendisine karşı gelmesine sebep olacak şekilde oğluna davranmamalıdır.[153] İyi evlat yetiştirmek de buna dahildir. Eğer evlat iyi olmazsa (iyi yetiştirilmezse) ana-babasına ne yaparsa yerindedir.Bir hadiste şöyle buyurulmuştur. "Çocuk yedi günlük olunca akika kurbanı kesilmeli ve ona isim konulmalıdır. Altı yaşına girince ona âdâblar öğretilmelidir. Dokuz yaşına girince yatağı ayrılmalıdır (yani başkalarının yanında yatmamalıdır). On üç yaşına basınca namaz kılmazsa dövülmelidir. Onaltı yaşına girince nikahı yapılmalıdır. Ondan sonra baba onun elinden tutup şöyle demelidir; <Ben sana âdap öğrettim, seni eğittim, nikahını da yaptım. Artık ben dünyada senin fitnenden ve ahirette senin yüzünden azaba uğramaktan Allah'a sığınırım[154] Hadiste "Senin yüzünden azaba uğramak" ifadesinin maksadı şudur: Pek çok hadislerde çeşitli başlıklarla Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in şu hadisi varid olmuştur: "Kim kötü bir yol seçerse bu işine karşılık ona günah yazılır. Ayrıca ne kadar İnsan onun yüzünden o kötülükle amel ederse, onların günahları da ona yazılır. O kötülüğü işleyenlerin günahından bir şey eksiltilmez. Onlara yapmış oldukları kötülükten dolayı ayrı ayrı günah yazılır. Bir de onu (kötülüğe başlatana) sebep ve aracı olduğundan dolayı ayrıca günah yazılır". O halde çocuklar kendi büyüklerinin kötü davranışlarını, onların amelidir diye benimserlerse, onların bütün günahları büyüklerine ele yazılır. Öyleyse kendinden küçüklerin yanında kötü davranışlarda bulunmaktan özelikle sakınmak gerekir.Bu hadiste on üç yaşında namaz kılmayan çocuğu dövme emri geçmektedir. Daha pek çok hadislerde şöyle buyurulmuştur: "Çocuk yedi yaşına girince ona namazı emrediniz. On yaşına girince namaz kılmazsa dövünüz". Bu rivayetler kendi sıhhat ve çoklukları yönünden diğerlerinden öncelik kazanmaktadırlar. Hepsinin neticesi şudur: Çocuk namaz kılmadığından dolayı babaya onu dövmesi emredilmiştir. Buna rağmen namaz konusunda çocuğu uyarmamak babanın suçudur. Buna karşılık çocuğunu namaz, oruç ve dini hükümlere bağlı ve alışkınyetiştirmekle onun işlediği amel-i şalinin sevabı babasına yazılmakla birlikte o salih bir evlat olup ana-babasına dua ettiğinde ana-babasına devamlı olarak çok fazla ecir ve sevap verilecektir.İbni Malik rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Yukarıdaki hadiste evlad sözünün yanına salih olması kaydı konmuştur. Çünkü salih olmayan evladın sevabı ebeveynine ulaşmaz. Ayrıca hadiste salih evladın dua etmesinden bahsedilmiştir. Bu dua etmeleri için evlatlara bir teşviktir. Nitekim denilmiştir ki, salih evladın amelinin sevabı kendiliğinden babasına ulaşır. İster evlat dua etsin ister etmesin. Bu şuna benzer: Bir adam halkın refahı için bir ağaç diker, insanlar onun meyvesinden yerlerse, onların yemelerinin sevabı o ağacı dikene ulaşır. O insanlar ister ona dua etsinler isterse etmesinler.Âllâme Münâvî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Babayı dua ile birlikte zikretmesinin sebebi, evladın ona dua etmesi için bir tenbih ve teşviktir. Yoksa herkesin duası faydalıdır. Dua eden ister evlat olsun veya bir başkası". Bu hadisi şerifte önemine binaen üç şey zikredilmiştir. Bunlardan başka hadislerde sevabı devamlı olan bazı şeyler de zikredilmiştir. Bir çok hadislerde şu ifade geçmektedir: "Kim güzel bir yol (adet) icad ederse, o kişiye, o işin sevabı verilir. Aynı şekilde ne kadar insan onunla amel ederse, onların hepsinin amelinin sevabı ona verilecek ve onlarında sevabından bir şey eksiltilmeyecektir. Kim de kötü bir yol açarsa, ona bu yaptığının günahı verilecek. Bir de ne kadar insan onunla amel ederse onların hepsinin amelinin günahı ona yüklenecektir. Onların günahlarında bu yüzden bir azalma olmayacaktır."Buna benzer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her şahsın amelinin sevabı ölümden sonra sona erer. Ancak Allah yolunda sınırları koruyan kimsenin sevabı kıyamete kadar artmaya devam eder.[155]Bunlardan başka hadislerde bunlara ilave olarak bazı ameller zikredilmiştir. Mesela bir ağaç dikmek veya bir nehir akıtmak gibi. Bu gibi amelleri Allâme Suyûtî rahmetuiiahi aleyh bir araya toplamış ve on bir tane olduğunu söylemiştir. İbni Imâd rahmetuiiahi aleyh on üç tane olduğunu tesbit etmiştir. Ancak onlardan çoğu (yukarıdaki hadiste geçen) üç şeyin içine girmektedir. Mesela ağaç dikmek veya nehir açmak sadaka-i cariye'ye dahildir.[156]
20) Hz. Aişe radıyaiiahu anha'dan rivayete göre bir defasında Peygamber saitaiiahu aleyhi vese//em'in ev halkı veya Sahabe-i Kiram bir keçi kestiler (ve onun etini dağıttılar). Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Ondan geriye ne kaldı?" buyurdu. Hz. Aişe radıyaiiahu anha "Sadece bir butu kaldı (diğerlerinin hepsi dağıtıldı)" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "O (dağıtılmayan) buttan başka hepsi kaldı" buyurdu. (Vmiizi, Mişkat)
İZAH: Hadiste geçen ifadeden maksat şudur: Allah için harcanan bir şey hakikaten bakidir. Onun sevabı daimi ve kalıcıdır. Harcanmayıp geriye bırakılanlar ise fanidir. Geriye kalanların ebedi kalıcı bir yere harcanıp harcanmayacağı bilinmemektedir. Mezahir adlı eserin yazarı diyor ki: Bu hadis Allahu Teâlâ'nın şu sözüne işaret etmektedir:"Sizin elinizdeki şeyler tükenir. Allah katındakiler ise bakidir." (Nahl-96)Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyuruyor: "Kul der ki; <Benim malım, benim malım>. Ancak onun malı, yiyip bitirdiği, giyip eskittiği veya Allah yolunda harcayıp kendisi için ahiret sermayesi yaptığıdır. Geri kalanlar ise başkalarına gidicidir. Kişi onu insanlara bırakıp gidecektir.[157]Bir hadiste şöyle geçmektedir: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir defasında Sahabe-i Kiram'a "Sizden hanginiz varisinin malını kendi malından daha çok sever?" buyurdu. Sahabe-i Kiram radıyaiiahu anhum "Ya Rasûlallah öyle yapacak kimse yok, herkese kendi malı sevimlidir" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "İnsanın kendi malı (sermaye yapmak için) ileri gönderdiğidir. Bıraktığı mal ise mirasçısının malıdır.[158]Bir sahabi diyor ki: Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem\r\ huzuruna gittim. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Elhaküm-üt-Tekasür suresini okudu ve_şöyle buyurdu: "<İnsan benim malım, benim malım> diyor. Ey insan yiyip bitirdiğinden, giyip eskittiğinden ve sadaka verip (Allah'ın hazinesinde saklı dursun diye) ileri gönderdiğinden başka hiçbir şey senin değildir.[159]Bir çok Sahabe-i Kiram'dan içinde buna benzer ifadeler bulunan rivayetler nakledilmiştir. İnsanlar dünya bankalarına para yatırmaya büyük önem veriyorlar. Ancak o para insanla birlikte kalacak mıdır? Her ne kadar insanın hayatında malına bir afet gelmese de öldükten sonra o zaten işe yaramayacaktır. Fakat Allah'ın hazinesine yatırılan para ebedi olarak işe yarayacaktır. Ona ne bir afet gelecek ne de zeval... Üstelik o para asla tükenmeyecektir.Hz. Sehl bin Abdullah Tüsteri rahmetuiiahi aleyh malını Allah yolunda bol bol harcardı. Annesi ve kardeşleri onu Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi aleyh 'e şikayet ettiler ve "Bu herşeyi harcamak istiyor. Onun birkaç günde muhtaç duruma düşmesinden korkuyoruz" dediler,[160] Hz. Abdullah İbni Mübarek, Hz. Sehl'e durumu sordu. Hz. Sehl şöyle buyurdu: "Bana söyler misiniz? Medine-i Münevve-re'de oturan bir adam eğer Rustak'ta1 arazi satın alsa ve oraya taşınmak istese, o Medine-i Münevvere'de hiçbir şeyini bırakır mı?" O "Hayır" dedi. Hz. Sehl "Tamam. İşte durum aynen böyledir" dedi. Halk onun cevabından, yerleşim bölgesini değiştirmeye niyetlendiğini zannettiler.[161]Halbuki onun gayesi başka bir aleme (ahîrete) intikal etmekti. Zamanımızda ise her şahıs şunu tecrübe etmiştir. Bir insan Hindistan'dan Pakistan'a yada Pakistan'dan Hindistan'a yerleşmek arzusuyla göç etmek istediğinde, oraya gitmeden önce kendi arazisine, evine ve diğer tüm varlığına karşılık gideceği ülkeden aynı şeyleri atmak için ne kadar gayret eder. Bu iş bitmeden bütün sıkıntılara katlandığı hal-de göç etmek istemez. Bir de elinde olmadan, mecburi olarak, herşeyini bir yerde bırakarak başka bir yere taşınan birinin hasret ve üzüntüsünün ne sonu var ne de nihayeti vardır. Her ferdin bu alemden göç etmesinin manzarası da aynıdır. Henüz her şahsın kendi eşyalarını gayri menkul ve buna benzer herşeyini (gideceği yere) taşıma serbestliği vardır. Ancak ölüm halinde mecburen (bütün mallar) elden çıkacaktır. Ne varsa hepsi bu alemde kalacaktır. Bir bakıma sanki resmî olarak mallarına et konulacaktır. Henüz vakit var. Akıllı insanlar kendi eşyalarını öbür aleme taşısınlar.
21) Ebû HÛreyre radıyallahu anh'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesetlem
şöyle buyurdu: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse m
(Müttefakun aleyh, Mişkat)
İZAH: Bu hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir çok konu
üzerinde durmuş ve her konuyu "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman
ederse" ifadesiyle zikretmiştir. Her cümlenin yanında bu ifadeyi
kullanmasının maksadı, bu konuların önemini belirtmek ve pekiştirmektir. Bu
şuna benzer; bir adam çocuklarından birine "Sen benim oğlumsan falan işi
yap" demesi gibidir. Hadisi şerifteki tembihten maksatta.şudur: Bu
sayılan şeyler kamil imanın şubeleridir. Kim onlara önem vermezse, onun imanı
kâmil değildir.[162]Hadisi
şerifte Allah ve ahiret gününe imanın özelikle zikredilmesinin sebebi galiba
şudur: Allah'a iman etmeden hiçbir iyiliğin ahirette mükafatı yoktur. Ahirete
iman etmek, Allah'a iman etmenin içinde zaten vardır. O halde onu özel olarak
zikretmenin sebebi galiba bir uyarı ve sevap kazanmaya niyet etmek için bir
teşviktir. Çünkü hadiste geçen konuların hakiki mükafatı ve sevabı ahiret günü
verilecektir. O gün dünyanın basit ve küçücük amellerine karşılık Allah indinde
ne kadar büyük ecir ve sevap verileceği malum olacaktır.Sonra Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu hadisi şerifte dört şeyi tembih etmiştir. Bunlardan
birincisi m
(N
Yakın
komşu'öan kasıt evi yakın olan demektir. Uzak komşu'dan maksat da evi uzak
olandır. Hasan Basri rahmetuiiahi aieytie biri "Komşuluk sınırı nereye
kadardır?" dedi. O "Ön taraftan 40 ev, arka taraftan 40 ev, sağdan
40 ev, soldan 40 evdir" buyurdu. Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anadan şöyle
nakledilmiştir: "Yardıma uzak komşudan başlanmamalı, yakın komşudan
başlanmalıdır" Hz. Aişe radıyallahu anha Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem's sordu ki: "Benim iki komşum var, kime ilk önce vereyim?"
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Kapısı senin kapına yakın olandan
başla" buyurdu. Hz. İbni Abbas radıyallahu anhumadan çeşitli yollarla
nakledilen rivayete göre, "Yakın komşu, akraba olan komşudur. Uzak komşusu
ise akraba olmayan komşudur." Nevf Sami rahmetuiiahi aleyh'6eu şöyle nakledilmiştir:
"Yakın komşu, müs-lüman komşudur. Uzak komşu ise yahudi ve
hristiyanlardır. Yani gayri müslimlerdir[166]Müsned-i
Bezzar ve diğerleri Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm şöyle buyurduğunu
nakletmişlerdir "Komşu üç kısımdır:1-Üç hakkı olan komşudur; Komşuluk
hakkı, akrabalık hakkı, İslam hakkı. 2-lki hakkı olan komşudur; Komşuluk hakkı
ve islam hakkı. 3-Yalnız bir hakkı olan komşudur; O da gayri müslim komşudur.[167]Bir
bakıma komşular sırayla üç dereceye ayrılmış oldu. İmam Gâzâli rahmetuiiahi
aleyh de bu hadisi nakletmiş ve sonra şöyle buyurmuştur: "Bakınız bu hadisi
şerifte sadece komşu olmasından dolayı bir müşriğin bile müslürrtan üzerinde
hakkının sabit olduğu beyan edilmiştir."Bir başka hadiste Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiemln şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kıyamet günü
ilk önce iki komşu arasında karar verilecektir". Bir şahıs Hz. Abdullah
İbni Mesud radıyallahu antim yanma geldi ve komşusundan bol bol dert yandı. Hz.
ibni Mesud radıyallahu anh ona şöyle dedi: "Git (kendi işine bak). Eğer o
(sana eziyet ederek) senin hakkında Allah'a isyan ettiyse, sen bari onun
hakkında Allah'a isyan etme".Bir sahih hadiste şöyle geçmektedir.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanında bir kadının hali beyan edildi.
Şöyle ki, o kadın bol bol oruç tutuyor, teheccüd namazı da kılıyor. Ancak
komşularına eziyet veriyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem buyurdu
ki: "O Cehennem'e girecektir". Yani cezasını çektikten sonra
Ce-hennem'den çıkacaktır. İmam Gâzâli rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Komşu
hakkı sadece ona eziyet etmemek değildir. Doğrusu onun hakkı onun eziyetine
katlanmaktır. Hz. İbnül Mukaffa rahmetuiiahi aleyh çoğu zaman kendi komşusunun
duvarının gölgesinde otururdu. Bir gün komşusunun borçlandığını ve borcunu
ödemek için de evini satmak istediğini öğrendi. Buyurdu ki: "Biz onun
evinin gölgesinde devamlı oturduk. O gölgenin hakkını ödemedik." Böyle
dedikten sonra evin değeri olan parayı ona bağışladı ve "Sen evinin
değerini aldın, artık evi satmaktan vazgeç" dedi.Hz. İbni Ömer radıyaliahu
anhuma'nm kölesi bir keçi kesti. İbni Ömer radıyallahu anhuma ona,
"Derisini yüzdükten sonra onun etinden ilk önce benim yahudi komşuma
ver" dedi. Bu sözü birkaç defa tekrarladı. Kölesi "Efendim siz daha
ne kadar bu sözü tekrarlayacaksınız?" deyince Hz. ibni Ömer radıyallahu
anhuma buhurdu ki: "Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in şöyle
buyurduğunu işittim; <Hz. Cebrail aieyhisseiam bana komşu hakkıyla ilgili
sık sık tembihte bulunmuştur. (Bundan dolayı ben de tekrar tekrar söylüyorum)Hz.
Aişe radıyallahu anha buyurdu ki: Güzel ahlak on şeydir. Bazen bu şeyler oğulda
olur, babada olmaz. Kölede olur, efendisinde olmaz. Allah'ın bir lütfudur ki,
kime isterse ona verir. Bunlar; 1-Doğru konuşmak, 2-İnsanlara dürüst davranmak
(aldatmamak), 3-İsteyene vermek, 4-lyiliğe karşılık vermek, 5-Akrabayı
gözetmek, 6-Emaneti korumak, 7-Komşunun hakkını eda etmek, 8-Arkadaşın hakkını
eda etmek, 9-M
22) Ebî
Şüreyh el-Ka'bî'den Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki:
"Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse m
(Müttefekun aleyh, Mişkat)
İZAH: Bu
hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetlem iki adâb söylemiştir. Biri
m
Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem yukarıdaki hadiste m
1) Hz. İmam
Malik rahmetuiiahi aleyh câ/ze'den kastın m
2) Hadiste geçen câ/ze'den maksat bir günlük yol
azığıdır. Sonuç olarak eğer m
3) Câ/ze"den maksat sadece azıktır. Ancak alimler bunun üç günlük ağırlama ve dördüncü günü yolculuk vaktinde bir günlük azık olduğunu yazmışlardır.
4) Hadiste geçen caize kelimesinden maksat
uğramaktır. O takdirde hadisin manası şudur; Bir şahıs yalnızca görüşmek için
gelirse onun hakkı üç gün kalmaktır. Bir adam yolda giderken (bir yerde geçici
olarak) konaklarsa (şöyle ki; onun maksadı ileri gitmekti ama bu yer yolunun
üstünde olduğu için burada konakladı). O halde onun konaklama hakkı sadece bir
gündür.[178]Bütün bu görüşlerin
sonucu çeşitli yönleriyle m
23) Ebû Said radıyallahu an/ı'dan rivayete göre, o Peygamber saiiaiiahu aleyhi vese//em'in şöyle buyurduğunu işitti: "Mü'minden başkasıyla beraber olma (arkadaşlık etme). Yemeğini de muttaki olan kimseden başkası yemesin."
(Tirmizi, Ebû Dâvûd, Dârimi, Mişkat)
İZAH: Bu
hadisi şerifte Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem iki âdâb beyan etmiştir.
Birincisi şudur: "Gayri müslimle arkadaşlık etme ve onunla oturup
kalkma". Eğer hadiste kamil müslümanla beraber olmak kastediliyorsa mana
şöyle olur: "Fasık ve facir insanlarla beraber oturma". İkinci
cümlede Muttaki sözcüğü zikrolunduğundan bu mana daha da kuvvet kazanmaktadır.
Bir de şu hadis bu manayı teyid etmektedir. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem bir hadiste buyurdu ki: "Senin evine muttakî-lerden başkası
girmesin"[182]
Hadiste geçen Mü'min lafzından genel olarak müslüman-lar kastediliyorsa, o zaman
mana şudur: Gereksiz yere kafirlerle oturulmamalıdır.Hangi mânâ alınırsa
alınsın maksat güzel arkadaşlık kurmak için bir uyandır. Çünkü insan hangi tip
insanlarla oturup kalkarsa onda, onların tesiri meydana gelir. Bu esasa göre
Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem biraz önce geçen hadisinde "Senin
evine muttakîlerden başkası girmesin" buyurmuştur. Yani onlarla görüşüp,
buluşma olduğu sürece onlardan etkilenme olacaktır. Rasûluilah saiiaiia-hu
aleyhi veseiiem buyurdu ki: "İyi arkadaş misk satan kimseye benzer. Onun
yanında oturursan sana koku ikram eder veya ondan satın alırsın. Bu iki şey
olmasa bile onun yanında oturmaktan dolayı güzel kokular koklarsın (böylece
için ferahlar). Kötü arkadaşın m
Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kişi dostunun dini üzeredir, Öyley-e sizden biri kiminle dostluk yaptığına iyice baksın"[184]Yani yakın oturmanın ve arkadaşlığın tesiri farkında olmadan ağır ağır insana bulaşır. Nihayet insan arkadaşının dinine girer. Bundan dolayı yanında oturduğumuz kimselerin dini yaşantısına iyi dikkat etmeliyiz. Dini yaşamayanların yanında çok oturmakla insan dinden git gide uzaklaşır. Her gün tecrübe etmekteyiz ki, şarap içenler ve satranç oynayanların yanında birkaç gün sık sık oturup kalkmakla insana aynı hastalık bulaşmaktadır.Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem Hz. Ebu Rezin radıyallahu onh'a, "Dünya ve ahiret hayırlarına sebep olan şeye güç kazandıracak bir şeyi sana söyleyeyim; Allah'ı zikredenlerin meclisine katıl. Yalnız kaldığın zaman gücün yettiği kadar dilini Allah'ın zikriyle hareket ettir. Allah için dost ol ve Allah için düşman ol". buyurdu.[185] Yani biriyle olan dostluk veya düşmanlığın sadece Allah'ın rızasını kazanmak için olsun. Kendi nefsin için olmasın.İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle buyurdu: Kendisiyle arkadaşlık yapılacak kişide beş şey olmalıdır;
1. Akıl sahibi olmalıdır. Çünkü akıl asıl sermayedir. Ahmakla arkadaşlık yapmanın bir faydası yoktur. Bunun sonucu vahşet ve yakınlarla ilgiyi kesmektir. Hz. Süfyan-ı Sevri rahmetuiiahi aieytiöen şöyle bir söz nakledilmiştir: "Ahmak birinin yüzüne bakmak bile hatadır"
2. Arkadaşın ahlakı güzel olmalıdır. Çünkü insanın ahlakı kötü olunca bu durum bazen onun aklına galip gelmektedir. Mesela bir adam anlayışlıdır. Meseleyi iyi anlamaktadır. Ancak öfke, şehvet, cimrilik vs. gibi şeyler çoğunlukla onun aklının çalışmasını engellemektedir.
3. Arkadaş fasık olmamalıdır. Çünkü Allahu Teâlâ'dan bile korkmayan kimsenin dostluğuna asla güvenilmez. İnsanı nerede, hangi musibete düşüreceği bilinmez.
4. Arkadaş bid'at ehlinden olmamalıdır. Çünkü onunla olan münasebetten dolayı ondaki bid'atten etkilenme endişesi ve ondaki uğursuzluğun diğerine geçme korkusu vardır. Bid'atçi ile daha önce münasebetler varsa onlar da kesilmelidir. Çünkü o bunu hak etmiştir. Onunla yeni ilişkiler ve münasebetler de kurulmamalıdır.
5. Dünya kazanma hırsı olmamalıdır. Zira onunla arkadaşlık öldürücü zehirdir. Çünkü insanın tabiatı bir başkasına benzemek ve ona uymaya mecbur kalmaktadır. Farkında olmadan başkasından etkilenmektedir.[186]Hz. İmam Bâgır rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: Babam Zeyn-ül Abidîn rahmetuiiahi aleyh bana şöyle vasiyet etti; "Beş insanla beraber olma. Onlarla konuşma. Hatta yolda onlarla birlikte yürüme. 1-Fasık kimse ki, o bir lokma veya belki de bir lokmadan az bir şeye seni satar". Ben "Bir lokmadan az bir şeye satması ne demektir?" dedim. Buyurdu ki: "Bir lokma kazanırım ümidiyle seni satar, sonra ümit ettiği lokmayı da bulamaz {sadece bir ümit üzerine seni satmış olur). 2-Cim-ri olan kimsenin yanına uğrama. Çünkü o kendisine çok fazla muhtaç olduğunzaman seninle ilişkiyi keser. 3-Yalancının yanına gitme. Çünkü aldatma yoluyla yakını uzak, uzağı yakın gösterir. 4-Ahmağın yanından geçme, o sana yararlı olmak isteyecek ama zararı dokunacaktır. 5-Akrabasıyla ilişkisini kesen kimsenin yanına uğrama. Ben Kur'an-ı Kerim'de ona üç yerde lanet edildiğini gördüm.[187]Başkasından tesir almak insanlara has değildir. Bilakis insanın en fazla ne ile teması olursa onun etkisi gizlice insanın içine sirayet eder. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem buyurdu ki: "Koyun sahiplerinde alçak gönüllülük olur. At sahiplerinde ise övünme ve tekebbür olur". Deve ve sığır sahiplerinde şiddet ve sertlik olduğuna dair rivayetler vardır. Bir çok rivayetlerde kaplan derisi üzerine oturarak yolculuk yapmak men edilmiştir. Alimler diğer sebepler arasında şu sebebi de saymışlardır: Onun üzerine oturmaktan dolayı kişide vahşilik ve canavarlık sıfatı oluşur.[188]Yukarıdaki hadiste geçen ikinci edep şudur: "Senin yemeğini sadece muttaki insanlar yesin". Bu konu bir çok rivayetlerde geçmiştir. Bir hadiste şöyle geçmektedir: "Yemeğini ancak mattaki insanlara yedir. Mü'minleri ihsan ve ikramının uğrak yeri yap"[189]Alimler bu yemekten maksadın davet yemeği olduğunu, ihtiyaç yemeği olmadığını yazmışlardır. Nitekim bir hadiste şöyle geçmiştir: "Kendi yemeğinden, Allah için sevdiğin kimseye ziyafet ver"[190] ihtiyacı gidermek için olan yemek konusunda Allahu Teâlâ esirleri yedirmeyi bile övmüştür. O devirdeki esirler kafirdiler.[191] Ayetler bölümündeki 24. ayette bu konu geçmiştir. Hadisler bölümündeki 10 numaralı hadiste şöyle geçmiştir: Bir fahişe kadın, sadece susamış bir köpeğe su içirdiğinden dolayı bağışlanmıştır.Daha bir çok rivayetlerde geçen çeşitli ifadelerle bu konu teyid edilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem "Her canlı(ya yapılan iyilik)te ecir vardır" buyurarak ortaya bir kaide ve usul koymuştur. Bu kaidenin içine muttaki olan-muttakî olmayan, müslüman-kafir, insan-hayvan vs. hepsi dahildir. O halde ihtiyaç ve zaruret icabı yenen yemekte bu konulara bakılmaz. Bu gibi hallerde ihtiyacın şiddetine ve ihtiyaç maddelerinin azlığına bakılır. Ne kadar fazla ihtiyaç varsa sevap o kadar fazla olur. Hadiste geçen yemek ise davet yemeği ve sevgi yemeğidir. Bunda da eğer dine faydalı olacak bir şey veya hayırlı bir niyet varsa, fayda ve hayır derecesine göre ecir verilir. Ancak, eğer dini bir fayda yoksa, o zaman yemek yiyen ne kadar muttaki ise o kadar ecire sebep olur.Sahib-i Mezâhir ve İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmışlardır: "Mut-takîlere yedirmek tâat ve iyiliğe destektir. Fasıklara yedirmek günaha ve ahlaksızlığa destektir. Şu açıktır ki, muttaki ve salih bir insan ne kadar güçlü ve kuv-Stli olursa ibadetlerle daha çok meşgul olur. Fasık ve facir güzel yemeklerle ne kadar kuvvetlenirse oyun, eğlence ile fısk ve fücurda (günahlarda) ileriye gidecektir. Ona yedirmekle bu hususta ona destek verilmiş olur".Bir Allah dostu yemeğini sadece fakir sûfilere yedirirdi. Biri ona "Eğer siz bütün fakirlere yedirseniz daha iyi olur" deyince o şöyle cevap verdi: "Onların bütün teveccühleri Allah'adır. Onlar yoklukla karşılaşınca teveccühleri dağılmaktadır. Benim bir şahsın Allah'a olan teveccühünü devam ettirmem, bütün teveccühlerini dünyaya vermiş olan bin kişiye yardım etmemden daha hayırlıdır". Hz. Cüneyd-i Bağdadi rahmetullahi aleyh bu sözü duyunca çok hoşlandı.[192]Bir terzi Hz. Abdullah Ibni Mübarek rahmetuitahi aieytie şöyle sordu: "Ben zalim padişahların elbisesini dikiyorum. Sizin görüşünüze göre ben de zalimlere yardım etmiş olur muyum?" Abdullah İbni Mübarek buyurdu ki: "Hayır sen yardım edenlerden değilsin. Zira sen kendin zalimsin. Zalime yardım edenlerse, sana iğne iplik satanlardır".[193]
Bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Kim şerefli ve muhterem birine iyilik ederse onu kendine köle yapar. Kim de zelil (alçak) birine ihsan ederse onun düşmanlığını kazanır"[194] Başka bir hadiste Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Yemeğini muttaki insanlara yedir. İyiliğini müminlere yap"[195] Böyle yapmak, en uygun ve en faydalı davranış olmakla birlikte müminlere saygı ve ikram da vardır. Bu da başlı başına mendub ve emrolunan işlerdendir. Bundan dolayı Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem hadisi şeriflerinde fasıkların yemek davetini kabul etmeyi yasaklamıştır"[196] Diğer sebeplerle birlikte bir sebep de şudur: Fası-ğın davetini kabul etmek ona saygı ve ikram demektir.
24) Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah saiiallahu aleyhi vesellem'e, "Ya Rasûlallah hangi sadaka efdaldir?" diye sordu. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veselhm buyurdu ki: "Yoksulun gayret etmesidir. Bakımı senin üzerine olan kimseden (harcamaya) başla." (Ebu Dâvûd, Mişkat)
İZAH: Bir kimsenin ihtiyacı olduğu halde, fakir ve yoksul olduğu halde kendi gayretiyle kendini zorlayarak vermiş olduğu sadaka en efdal sadakadır. Hz. Bişr rahmetullahi aleyh diyor ki: "Üç amel çok zordur. Yani onlar büyük bir azim işidir; 1.Yoksullukta cömertlik, 2.Yalnızlıkta takva ve Allah korkusu, 3.Kendisinden
korkulan yada menfaat umulan kimsenin karşısında hakkı söylemek"[197] Yani kendisi ile menfaat ilişkileri olan, "Eğer ona hakkı söylersem benim ihtiyaçlarımı görmez. Bana bir zararı dokunur" diye kendisinden endişe edilen (kimsenin karşısında hakkı söylemektir). Allahu Teâlâ Yüce kelamında bu yöne işaret etmiştir. Ayetler bölümünde 28. ayette geçtiği gibi sahabeler kendi ihtiyaç ve fakirliklerine rağmen başkalarını kendilerine tercih ederlerdi. (Bu ayetin izahında bu konu biraz tafsilatlı olarak geçmiştir).Hz. Ali kerremallahu vechehu buyurdu ki: Üç kişi Rasûlullah saiiallahu aleyhi ve-seiiem'm yanına geldiler. Onlardan biri şöyle dedi; "Ya Rasûlallah, benim yüz dinarım vardı. On dinarını Allah için sadaka verdim". İkinci şahıs da "Benim on dinarım vardı. Ben onun bir dinarını sadaka verdim" dedi. Üçüncü şahıs ise "Benim bir dinarım vardı. Onun onda birini sadaka verdim" dedi. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Üçünüzün de sevabı eşittir. Çünkü herkes malının onda birini sadaka etmiş oldu"Bir başka hadiste buna benzer bir kıssa daha zikredilmiştir. Onda da Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem cevaben şöyle buyurmuştur: "Siz hepiniz sevap bakımından eşitsiniz. Zira sizden her biri malının onda birini sadaka vermiştir". Bu hadiste bu sözlerden sonra Rasûlullah saiiallahu aleyhi vese/tem'in şu ayeti okuduğu geçmektedir:[198]"Varlıklı kimse nafakasını varlığı ölçüsünde versin. Rızkı dar olan da Allah'ın kendisine verdiği kadar versin (yani zengin kendine göre, fakir de kendine göre harcasın). Allah kişiyi ancak verdiği şeyle mükellef tutar. (Öyleyse yoksul kişi harcarken hiçbir şey kalmaz diye korkmasın) Allah darlıktan sonra genişlik de verecektir.(Talak-7)Allâme Suyûtî rahmetullahi aleyh Dürrü Mensur da bu ayeti kerimenin altında Hz. Ali kerremaiiahu vechehu'nun rivayetiyle aynı mana da olan başka bazı sahabelerin de rivayetlerini nakletmiştir. Bu rivayetlerden daha üstün olan bir sahih hadiste Rasûlullah saiiallahu aleyhi vesetlem şöyle buyurmaktadır: "Bir dirhem, sevap bakımından yüzbin dirhemden daha büyüktür. Şöyle ki; bir adamın yalnız iki dirhemi vardır. Onun bir tanesini sadaka olarak verir. Diğer şahsın da çok yüklü malı vardır. Bu kadar çok malından yüz bin dirhem sadaka verir. İşte o bir dirhemin sevabı, yüzbin dirhemin sevabından daha fazla olur."Allâme Suyûtî rahmetullahi aleyh Cami-üs Sağir de Hz. Ebû Zer radıyallahu anh ve Ebû Hureyre radıyaiiahu anh'm rivayet ettikleri bir hadisi zikretmiş ve sahih olduğunu yazmıştır. O hadis şöyledir: "Yoksulun gayret etmesi şudur: Yanında sadece iki dirhem[199] bulunan bir kimsenin bunlardan birini sadaka vermesidir." Bu rivayetten daha üstünü İmam Buhâri rahmetuiiahi ateyti\n rivayet ettiği şu hadistir: Hz. AbdUİlah İbni Mes'ud radiyattahu anh diyor ki: "Rasullah sallallahu aleyhi vesellem bize sadaka vermemizi emrettiği zaman bizden bazıları pazara gidip hamallık yaparlar ve ücret olarak bir müdd[200] kazanırlardı. Sonra onu sadaka olarak verirlerdi"[201] Bazı rivayetlerde şöyle geçmektedir: "Bizlerden bazılarının yanında bir dirhem dahi olmazdı. Pazara gider ve insanlardan iş talep ederdi. Sırtında yük taşıyarak bir müdd kadar para kazanırdı". Bu hadisi rivayet eden kişi diyor ki: "Bizim kanaatimize göre Abdullah İbni Mes'ud bununla kendi halini beyan etmektedir". Hz. İmam Buhari rahmetutiahi aleyh bu konu hakkında şöyle bir bölüm zikretmiştir: "Bu bâb sırtında yük taşıyarak kazandığı parayı sadaka vermek için işçilik yapan kişi hakkındadır."Bugün bizim hangimiz böyle bir coşkuya sahiptir ki? İstasyona gitsin ve sadece "Birkaç kuruş kazanayım da sadaka vereyim" niyetiyle yük taşısın. Onlar, bizim her an dünya yemeklerini düşündüğümüz gibi ahiret yemeğini düşünürlerdi. Biz bugün evimizde yiyecek bir şey yoktur diyerek çalışıyoruz. Onlar ise bugün ahirete gönderecek bir şey yapamadım diye çalışıyorlardı. İslam'ın ilk yıllarında bazı münafıklar bu gibi insanları ayıplıyorlardı. Onlar meşakkat çekerek kazanırlar ve azar azar sadaka verirlerdi. Allahu Teâlâ o münafıkları şu ayette azarlamıştır:"(Münafıklar) o kimselerdir ki, nafile sadaka veren müslümanları sadakaları konusunda ayıplarlar. (Bilhassa) güçlerinin yetebileceğinden başkasını bulamayanları da ayıplarlar. Onlarla alay ederler. Allah onları maskaraya çevirecektir (ahirette de onlarla alay edilecektir). Onlar için acıklı bir azab vardır."(Tevbe-79)Müfessirler bu ayeti kerimenin peşinden bu gibi rivayetler zikretmişlerdir. Şöyle ki; söz konusu sahabeler geceleri hamallık yaparak ücret alırlar ve onu sadaka olarak verirlerdi. Evlerinde az-çok ne varsa onların nazarında hepsi sadaka içindi. Zaruretleri kadar kendileri de biraz kullanırlardı.Bir defasında Hz. Ali radıyaiiahu anh'ın yanına bir dilenci geldi. Hz. Ali radıyaiiahu anh oğluna (Hz. Hasan yada Hz. Hüseyin radıyaiiahu anh'a) dedi ki: "Annene (Hz. Fatma radıyaiiahu an/ia'ya) söyle de ona bıraktığım altı dirhemden birini versin". Oğlu gitti ve şu cevabı getirdi: "Siz o dirhemleri un almak için koymuştunuz". Hz. Ali radıyaiiahu anh, insan kendi yamndakinden daha çok Allah katında olana itimat etmediği müddetçe imanında sadık olamaz. Annene söyle, o altı dirhemin hepsini versin" buyurdu. Hz. Fatma radıyaiiahu anha sadece bir hatırlatma olsun diye söylemişti. O halde bu hususta enine boyuna düşünebilir miydi? Bundan dolayı dirhemleri verdi. Hz. Ali radıyaiiahu anh onların hepsini dilenciye verdi. Hz. Ali radıyaiiahu anh henüz yerinden kalkmamıştı ki bir adam devesini satmak için geldi. Hz. Ali radıyaiiahu anh fiyatını sordu. Adam, "140 dirhem" dedi. Hz. Ali radıyaiiahu anh ileride ödemeye söz vererek deveyi veresiye satın aldı. Biraz sonra bir adam geldi ve deveye baktı. Sonra, "Bu kimin?" dedi. Hz. Ali radıyaiiahu anh, "Benim" dedi. O, "Bunu satıyor musun?" dedi. Hz. Ali radıyaiiahu anh, "Evet" dedi. Adam fiyatını sordu. Hz. Ali radıyaiiahu anh iki yüz dirhem fiyat verdi. Adam o deveyi satın alıp gitti. Hz. Ali radıyaiiahu anh bunun 140 dirhemini borçlu olduğu kimseye yani devenin ilk sahibine verdi. 60 dirhemi de götürüp Hz. Fatma radıyaiiahu anha'ya verdi. Hz. Fatma radıyaiiahu anha, "Bu nereden geldi?" deyince Hz. Ali radıyaliahu anh, "Allah celle celaluhu Kendi Peygamberi sallallahu aleyhi vesellem yoluyla şöyle söz verdi; <Kim bir iyilik yaparsa, ona karşılığı on kat verilip[202]Bu da fedakarlık dolu bir meşakkattir. Paranın tamamı 6 dirhemdi. O da un almak için ayrılmıştı. Allahu Teâlâ'ya tam itimat ederek onları harcadı ve dünyada on kat karşılığını elde etti. O yüce insanların Allah'a tam itimat ederek herşeylerini Allah yolunda harcamaları İle ilgili daha pek çok olaylar vardır.Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu antim Tebûk Gazvesi'ndeki kıssası meşhur ve maruftur. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Allah yolunda sadaka vermeyi emredince evinde ne varsa hepsini getirip takdim etti. Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm, "Evinde ne bıraktın?" sorusuna, "Allah ve Rasülünü (yani onların rızasını) bıraktım" diye cevap vermişti. Alimler "Hz. Ebû Bekir radıyaiiahu anh iman ettiğinde 40 bin altını vardı" diye yazmışlardır.[203]Muhammed bin Abbâd Muhellebî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Babam Padişah Me'mûn Reşidin yanına gitti. Padişah ona hediye olarak yüz bin dirhem verdi. Babam oradan dönünce hepsini sadaka olarak dağıttı. Me'mûn bunu öğrendi. İkinci defa babamla buluştuğunda Me'mûn kırgın olduğunu söyleyince Babam, <Ey Emîr el Mü'minin mevcut olanı tutmak Ma'bud'a karşı kötü zan ve şüphe beslemektir> buyurdu"[204] Yani var olan bir şeyi harcamamak, "Eğer bu biterse nereden gelecek?" korkusundan kaynaklanmaktadır. Sanki önceden ona veren sahibi ikinci defa vermekte zorluk çekecektir!Selefi salihin ve din büyüklerinin başından böyle çok kıssalar geçmiştir. Şöyle ki; yokluk içinde bile elde, avuçta ne varsa hepsini vermişlerdi. Ancak bütün bu rivayetler ve olayların tam aksine hadislerde şöyle bir ifade geçmektedir: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur;"En hayırlı sadaka bollukta (kimseye muhtaç olmadan) verilen sadakadır"Ebû Dâvûd-u Şerifte şöyle bir kıssa geçmiştir: Hz. Câbir radıyaiiahu anh diyor ki: Biz Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem'm yarımdaydık. Bir adam geldi ve bir yumurta büyüklüğünde altın takdim ederek, "Ya Rasûlallah, bunu bir madenden elde ettim. Bundan başka da bir şeyim yok" dedi. Rasûiullah saiiaiiahu aleyhi vesellem ondan yüzünü çevirdi. Adam diğer yönden gelip aynı isteğini tekrarladı. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem o taraftan da yüzünü çevirdi. Bu durum birkaç defa tekrarlandı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem o parçayı alarak öyle kuvvetli bir şekilde attı ki eğer adama değseydi onu yaralardı. Sonra Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Bazı insanlar bütün malını sadaka olarak veriyorlar sonrada halkın önünde el açıyorlar. En hayırlı sadaka bollukta (kimseye muhtaç olmadan) verilen sadakadır".Ebû Said Hudri radıyaiiahu anh hazretleri diyor ki: "Bir adam mescide geldi. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem (onun kötü durumunu görünce) halka sadaka olarak elbise vermelerini söyledi. Oradakiler bir miktar elbise verdiler. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem elbiselerden ikisini mescide giren adama verdi. Bundan sonra başka bir münasebetle Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem sahabeleri tekrar sadaka vermeye teşvik etti. O adam da iki elbisesinden birini sadaka olarak verdi. Rasûluilah saliaiiahu aleyhi vesellem onu uyardı ve elbisesini geri verdi"[205] Bir başka hadiste Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem bu olayla ilgili şöyle buyurmuştur: "Bu adam çok kötü bir vaziyette mescide gelmişti. Ben ümid ediyordum ki siz onun haline bakarak onunla bizzat ilgilenirsiniz. Ancak siz bunu düşünmeyince benim <Sadaka getirin> diye söylemem gerekti. Siz sadaka getirdiniz. Ona iki elbise verdim. Sonra ben başka bir defa sadaka verilmesini teşvik edince bu adam da iki elbisesinden birini, <Alın, kendi elbisenizi geri alın> dercesine sadaka vermek istedi[206]Diğer bîr hadiste Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Bazı insanlar bütün malını sadaka olarak veriyorlar. Sonra oturup halkın eline bakıyorlar. En hayırlı sadaka bollukta (kimseye muhtaç olmadan) verilen sadakadır". Bir başka hadiste Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Bolluk içinde olmadan (başkalarına muhtaçken) yapılan sadaka, sadaka değildir'[207]Bu rivayetler görünüşte önceki rivayetlere ters düşmektedir. Ama gerçekte hiçbir terslik yoktur. Çünkü bu rivayeti erdeki yasağın sebebine bizzat Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem kendisi işaret etmiştir. Şöyle ki; bazı insanlar bütün malını sadaka verip sonra insanların eline bakmaktadırlar. Böyle insanların bütün mallarını sadaka olarak vermeleri kesinlikle uygun değildir. Hatta son derece yersizdir. Ancak yanında bulunan maldan daha fazla Allah'ın elinde bulunan mala itimad ederse, böyle zâtların bütün mallarını sadaka etmelerinde bir sakınca yoktur (Hz. Ali radıyaiiahu anti\n biraz önceki kıssasında geçtiği gibi Hz. EbûBekr'in durumu ise ondan daha üstündür). Ancak şu kadarı var ki, kişi kendi halinin o zatların haline benzemesi için ve o zâtlar gibi dünyaya gönül vermek ve Allahu Teâlâ'ya itimad oluşturmak için mutlaka çalışmalıdır. İnsan herhangi bir iş için çalışırsa, Allah o şeyi ona mutlaka lütfeder. Bu konuda bir atasözü vardır."Kim çalışırsa karşılığını bulur"Bir Allah dostuna biri sormuş: "Ne kadar malda, ne kadar zekat vardır?" O zât cevap vermiş: "Avam için 200 dirhemde 5 dirhem yani kırkta bir şeriatın hükmüdür. Ancak bize malın tamamını sadaka vermek vaciptir"[208] Hadisler bölümünün birinci hadisinde bu konuda Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem"\n şöyle bir beyanı geçmiştir: "Eğer Uhud Dağı'nın tamamı altın olsa ondan bir dirhem dahi saklamaya gönlüm razı olmaz. Ancak borcumu ödemek için ayırdığım müstesna", İşte bundan dolayıdır ki Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem ikindi namazından sonra çok acele olarak evine gitmiş ve farkında olmadan evde kalmış bulunan bir altın parçasının sadaka olarak verilmesini emir buyurarak geri dönmüştür. 4 no'lu hadiste geçtiği gibi hasta bir durumdayken birkaç altın paranın yanında bulunmasından dolayı huzursuz olmuştur. Hz. İmam Buhâri rahmetuiiahî aleyh, Sahih-i Buhâri Şerifinde şöyle buyurmuştur: "Sadaka bolluk olmadan olmaz. Kim kendisi muhtaç olduğu halde veya çoluk çocuğu muhtaç olduğu halde veya borçlu olduğu halde sadaka verirse önce borcunu ödemesi gerektiğinden onun sadakası iade edilir. Ancak bir kimse sabretmekle tanınıyorsa ve Hz. Ebû Bekr rahmetuiiahi aieyh'in yaptığı gibi veya Ensa-rın Muhacirleri kendilerine tercih ettikleri gibi, ihtiyacına rağmen başkasını kendi üzerine tercih ederse onun bütün malını tasadduk etmesinde bir sakınca yoktur".Allâme Taberî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Cumhur-u Ulemâ'nın mezhebi şudur ki; bir adam bütün malını şu şartlarda sadaka olarak verebilir: Borcu olmaması, yokluğa dayanması, çoluk çocuğu olmaması eğer varsa onların da onun gibi sabredenlerden olması gerekir. O zaman bütün malı tasadduk etmekte bir sakınca yoktur. Eğer bu şartlardan biri bulunmazsa malın tamamını sadaka vermek mekruhtur.[209]Bizim büyüklerimizden Hakîmül Ümmet Şah Veliyyullah hazretleri (Allah kabrini pür nur eylesin) buyurdu ki: "Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem\r\ <En hayırlı sadaka zenginken verilendir> sözünden maksat kalp zenginliğidir.[210] Bu yönüyle de bu hadisler önceki hadislere ters düşmemektedir. Bizzat hadislerde Rasûluilah saliaiiahu aleyhi veseiiem'm şu ifadesi geçmiştir: "Zenginlik malın çokluğu değildir. Asıl zenginlik kalp zenginliğidir"[211] Yukarıda altın parçası olayı anlatılmıştı. O olayda da işaret yoluyla aynı konu anlatılmaktadır. Şöyle ki; o adam "Bunun hepsini sadaka olarak veriyorum ve benim ondan başka bir şeyim yoktur" diye S|k sık arz etmesi, kalbinin o mala bağlı olduğuna işaret etmektedir.Mezâhir eserin yazan diyor ki: Sadakanın zenginlikle olması gerekir. Bu zenginlik isterse gönül zenginliği olsun, yani Allahu Teâlâ'ya tam olarak iti-mad edilmelidir. Mesela Ebû Bekr Sıddîk radıyaiiahu anh bütün malını Allah yolunda verdiğinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm, "Çoluk-çocuğuna ne bıraktın?" sorusuna, "Allah'ı ve O'nun Rasûlü'nü" demiştir. Bunun üzerine Rasûlullah saiiat-lahu aleyhi veseiiem onu övmüştür. Eğer bir kimse bu dereceyi elde edememişse o zaman mal zenginliği bakî kalmalıdır.Özet olarak kişide kâmil bir tevekkül varsa, isterse malının tamamını harcasın. Eğer tevekkül kâmil değilse, çoluk-çocuğun hakkını öne almak gerekir.[212] Ancak kendi kalbini, kendi hatasından dolayı uyarmaya devam etmeli ve, "Sen şu pis dünyaya güvendiğinin yarısı ya da üçte biri kadar Allah'a güvenmiyorsun" diyerek onu gayrete getirmelidir. İnşallah onun sık sık uyarmasından dolayı mutlaka tesir olur. Keşke Allahu Teâlâ o büyük zatların tevekkül ve itimadının bir parçasını bu âcize ele ihsan etse...
25) Hz. Aişe radıyallahu anha'dan rivayete göre Rasûlullah sallaltahu aleyhi şöyle buyurmuştur: "Kadın evinin yemeğinden (israf vs. ile) onu bozmadan sadaka verirse, ona infak etme sevabı verilir. Kocasına da onu kazandığından dolayı sevap verilir. Yemeği tertipleyen (kadın olsun, erkek olsun) ona da sevap verilir. Birinin sevabı diğerininkinden bir şey eksiltmez."
(Müttefekun aleyh, Mişkât)
İZAH: Bu hadisi şerifte iki konu geçmektedir. Biri hanımın infak etmesiyle ilgilidir, diğeri ise yiyecekleri koruyan kilerci ve yemek işlerini idare eden kimseyle ilgilidir. Her iki konuda da pek çok rivayetler zikredilmiştir. Şeyheyn'in bir başka rivayetinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ln şöyle buyurduğu zikredilmiştir: "Hanım kocasının kazandığından kocası emretmeden infak ederse kendisine yarım sevap verilir.[213]Hz. Sa'd radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kadınlar topluluğu ile biat ettiğinde uzun boylu bir kadın ayağa kalktı. Mudar kabilesinden olduğu anlaşılıyordu. Çünkü o kabile insanlarının boyları uzundu. Kadın şöyle dedi: "Ya Rasûlaüah biz kadınlar babamızın üzerine yüküz. Çocuklarımızın üzerine de yüküz. Kocalarımızın üzerine de yüküz. Bizim onların malından hangi şeyi alma haklarımız vardır?". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Taze ve yaş malzemeler -ki onları saklamakta bozulma endişesi vardır-. Böyle şeyleri hem yiyebilirsiniz hem de başkalarına verebilirsiniz[214]'.1 Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Allah celle celaluhu bir lokma ve bir avuç hurma yüzünden üç kişiyi Cennet'e koyar; 1.Ev sahibini yani kocayı, 2.Yemeği pişiren hanımı, 3.Yemeği fakirin kapısına götürüp veren hizmetçiyi.[215]Hz. Aişe radıyaiiahu anfia'nın kız kardeşi olan Hz. Esma radıyaiiahu anha şöyle dedi: "Ya Rasûlallah (kocam) Hz. Zübeyr'in bana verdiğinden başka hiçbir şeyim yok. Ben ondan (hayır yolunda) harcayabilir miyim?" Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bol bol harca, sarıp saklama. Eğer saklarsan (sana verilenler) kesilir"[216] Bu rivayet ve aynı manadaki bir çok rivayetler biraz önce geçmiştir.Bir rivayete göre Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Bir kadın kocasının kazandığından, onun emri olmadan hayra harcarsa, kocasına sevabın yansı verilir"[217] Biraz önce geçen rivayette bunun aksi zikredilmiştir. Şöyle ki; böyle bir durumda kadın için sevabın yarısı vardır. Ancak dikkatli bakılınca kocanın kazancını harcamanın iki şekli olduğu anlaşılmaktadır. Birinci şekil şudur; Koca kazandığı maldan bir hisseyi hanımına tamamen verir ve onu malın sahibi yapar. Eğer kadın böyle bir malı hayra harcarsa kendisine tam sevap verilir, kocasına da yarım sevap verilir. Çünkü şu açıktır ki, koca kesin olarak kendi malını hanımına vermiştir. Artık hanımı malı harcadığında gerçekten kocasının malından har-camayıp, kendi malından harcamaktadır. Ancak malı kazanan koca olduğu için ona da Allah'ın lütuf ve keremiyle hanımın verdiği sadakadan yarım sevab verilir. Ayrıca hanımına mal verdiğinden dolayı kocaya önceden özel olarak sevabı verilmişti.İkinci şekilde şudur: Koca malı kazandıktan sonra hanımını mal sahibi yapmaz. Aksine evin günlük masrafları için ona verir. İşte o maldan verilen sadakadan dolayı kocaya tam sevap verilir. Çünkü malın asıl sahibi o'dur. Kadına ise yarım sevap verilir. Çünkü bu sadakadan dolayı ev harcamalarındaki darlık ve sıkıntıyı kadın da çekecektir. Bunlardan başka daha bir çok rivayetlerde çeşitli başlıklarla kadınların yiyecek ve gıda maddelerinden Allah yolunda harcamaları teşvik edilmiştir. Hanımlar basit bir şey verecekleri zaman "Beyimden izin almadım" diye bahane aramamalıdır. Tabi bütün bu rivayetlere karşılık bazı rivayetlerde böyle yapmak men edilmiştir.Hz. Ebû Umâme radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Haccet-ül Veda hutbesinde diğer sözlerinin yanı sıra şunu da söylemiştir; "Hiçbir kadın kocasının evinden (yani onun malından) onun izni olmadan harcamasın". Bir adam, "Ya Rasûlallah yemeği de izinsiz vermesin mi?" deyince Rasûlullah
satiailahu aleyhi veseiiem, "Yemek en güzel maldır" buyurdu.[218] Yani onu da izinsiz sadaka olarak vermesin demektir. Bu rivayetin önceki rivayetle gerçekte hiçbir çelişkisi yoktur. Önce geçen bütün rivayetler genel durumlar ve örf ve âdetlere göredir. Evlerdeki örf ve âdetler her yerde genellikle böyledir ve böyle olmaktadır. Şöyle ki; evin masrafları için verilen para veya ihtiyaç maddeleri gibi şeylerden hanımların biraz sadaka vermeleri veya fakirlere biraz yemek vermelerine kocaları itiraz etmezler. Aksine kocaların böyle şeyleri didiklemeleri, sorup araştırmaları, cimrilik ve aşağılık bir davranış olarak sayılmaktadır. Ancak bütün bu örf ve geleneklere rağmen bir cimri adam, malından birine bir şey verilmesine izin vermezse, hanımının onun malından sadaka ve hediye vermesi caiz değildir. Şüphesiz kadın kendi malından istediğini hayır olarak verebilir.
Bir adam, "Ya
Rasûlallah! Hanımım benim iznim olmadan malımdan hayır yolunda harcıyor"
dedi, Rasûlullah saitaiiahu aleyhi veseiiem, "Onun sevabı ikinize de
verilecektir" buyurdu. Adam, "Ben onu böyle yapmaktan
alıkoyuyorum" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki:
"Sana cimriliğinin karşılığı, ona da iyiliğinin mükafatı verilecektir"[219]
Bundan anlaşılıyor ki, kocaların böyle basit şeyleri yasaklamaları cimriliktir.
Kocası yasakladığı halde onun malından vermesi kadın için caiz değildir.
Şüphesiz ki kadının gönlü hayır yapmak istiyor da kocasının zorlamasından
dolayı bunu yapamıyorsa, ona niyetinden dolayı devamlı sadaka sevabı
verilir.Allâme Aynî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Gerçek şudur ki bu gibi
şeylerde her şehrin örf ve âdetleri değişiktir. Kocaların da hâli çeşit
çeşittir. Bazıları (hanımının harcamasını) sever, bazıları sevmez. Bunun gibi
harcanan şeye göre de durumlar değişir. Bir defa basit şeylere göz yumulur.
Bazı şeylerde vardır ki kocanın gözünde çok önemlidir. Bunun gibi bazı şeyler
vardır ki onları saklamakta bozulma endişesi vardır. Bazı şeylerde vardır ki
onları saklamakta bir zarar yoktur". Hafız Ibni Hacer rahmetuiiahi aleyh
şöyle nakletmiştir: "Kadını harcamaktan alıkoymanın şu şartında alimler
ittifak etmişlerdir. Kadın harcamakta fesad çıkarıcı olmamalıdır".Bazı
alimler şöyle demişlerdir: "Kadınların hayır yolunda harcamaları için
teşvikler Hicaz bölgesinin geleneklerine uygun olarak gelmiştir. Çünkü
genellikle orada hanımların bu gibi tasarruflarına izin verilirdi. Onlar
fakirlere, m
26) İbni Abbas radtyaliahu anhuma'dan merfu olarak nakledilen bir hadiste Rasûlullah saliailahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Her iyilik sadakadır. Bir hayra delalet edene (teşvik verene) o hayrı işleyene verilen kadar sevap verilir. Allahu Teâlâ felaketzedeye yardım edilmesini sever" (Ei-Mekâsıd-oı Hasene)
İZAH: Bu hadisi şerifte üç konu vardır. Birincisi; her iyilik sadakadır. Yani sadaka için illa da mal vermek gerekli değildir. Sadaka sadece mal ile sınırlı değildir. Aksine kime bir iyilik yapılırsa o sevap itibariyle sadakadır.Bir rivayette şöyle geçmektedir: "İnsanda 360 eklem vardır. Öyleyse insan her eklem için günde bir sadaka vermesi gerekir". Sahâbe-i Kiram, "Ya Rasûlal-lah! Kimin buna (günde 360 sadaka vermeye) gücü yeter" dediler. Rasûlullah sai-laüahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Mescidde bir tükürük varsa onu temizleyin, bu bir sadakadır. Yolda eziyet verici bir şey duruyorsa onu giderin, bu da sadakadır. Hiçbir şey bulamazsanız iki rekat kuşluk namazı hepsinin yerine geçer"[223] Çünkü namazda her eklem Allah'a ibadet halinde hareket etmektedir.
Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her gün güneş doğduğunda insana her eklemi karşılığında bir sadaka vacip olur. iki adamın arasında adaletle karar vermeniz bir sadakadır. Bineğine binmekte olan bir adama yardım etmeniz bir sadakadır. Onun yükünü kaldırıp kendisine vermeniz bir sadakadır, Kelime-i Tayyibe (Lâ ilahe illallah demek) de bir sadakadır. Namaz için atılan her adım sadakadır. Birine yol göstermeniz sadakadır. Yoldan eziyet veren şeyi gidermeniz de sadakadır.[224]Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her gün her eklemi karşılığında insanın bir sadaka vermesi gerekir, Her namaz sadakadır. Oruç sadakadır. Hacc sadakadır. Subhanallah demek sadakadır. Elhamdülillah demek sadakadır. Alla-huekber demek sadakadır". Diğer bir hadiste de şöyle geçmektedir: "Yolda rastladığına selam vermek sadakadır, iyiliği emretmek sadakadır. Kötülükten alıkoymak sadakadır"[225] Buna benzer pekçok hadisler varid olmuştur. Onlardan anlaşıldığına göre (Allah rızası olmak şartıyla) her iyilik, her güzel iş, her ihsan sadakadır.Baştaki hadiste zikredilen ikinci konu şudur. Kim birini hayırlı bir işe teşvik ederse, ona da o işi yapan gibi sevap verilir. Bu hadis meşhurdur. Pek çok Sahâbe-iKiram radtyatlahu anhum ecmaîn'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah saliailahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "İyiliğe yol gösteren o iyiliği yapan gibidir". Allahu Teâlâ Şanûhu'nun ihsanı, ikramı, in'âmı ve bahşişlerinin bir sınırı var mı ki?! O'nun nimetleri ve O'nun lütuf lan yorulmadan elde edilmektedir. Ancak biz almak istemiyorsak bunun çaresi nedir? Bir şahıs çok fazla nafile namaz kılamı-yorsa, o başkasına teşvik vererek nafile namaz kıldırmalıdır ki ona verilen sevap kendisine de verilsin. Kendi yoksul olduğundan ya da başka bir sebepten dolayı hayır yolunda bol bol mal ha reayamı yorsa başkasına teşvik verip, mal harcatsın ve mal harcayanların sevabına bizzat ortak olsun. Bir şahıs kendisi oruç tutamıyor, hacc yapamıyor, cihad edemiyor ve herhangi bir ibadeti yapamıyor ama başkalarını bu gibi şeylere teşvik ediyor ve böylece kendisi bütün bunlara ortak oluyor. Çok dikkatli düşünülmesi ve anlaşılması gereken bir husustur ki, eğer insan bütün bu ibadetleri yalnız başına yaparsa sadece bir sevap alacaktır. Ancak yüz kişiye bu şeyleri anlatıp, teşvik eder ve amel ettirirse, yüzünün de sevabını alır. Eğer bin, iki bin ve daha fazla insanın ameline vesile olursa, ibadetlere yönelttiği insanların hepsinin sevabını almaya devam edecektir, İşin hoş tarafı da şudur; eğer o kişi ölse bile amel yapanların amellerinin sevabı ölümden sonrada kendisine ulaşır. Allah'ın ihsan ve ikramlarının bir sınırı var mı ki?! Hayatında yüzbinler-ce insanı dinî işlere başlatan (amel etmelerini sağlayanlar ne kısmetli insanlardır! Ve şimdi onlar ölümlerinden sonra o amel yapan insanların sevabına ortaktırlar.Amcam Mevlânâ İlyas Efendi (Allah kabrini pür nûr etsin) şöyle derdi: "İnsanlar kendilerinden sonra birkaç kişi bırakarak (ahirete) gidiyorlar. Ben ise bir memleket ahâlisini bırakarak gidiyorum". Onun bu sözünün maksadı şuydu: Me-vat bölgesinde onun çalışması sayesinde yüzbinlerce insan namaz kılmaya başladı. Binlerce insan teheccüt namazı kılmaya başladı. Binlercesi Kur'an hafızı oldu. Onların hepsinin sevabı inşallah ona nasib olacaktır. Artık şimdi bu güzel kısmetli cemaat Arap ve Acem diyarlarında tebliğ yapmaktadırlar. Onların çalışmasıyla ne kadar insan herhangi bir din işine sarılır, namaz kılar ve Kur'an okurlarsa onların hepsinin sevabı o çalışanlara ve "Ben arkamda bir memleket ahâlisi bırakıp gidiyorum" diye sevinen o zat'a verilecektir.Hayat mutlaka sona erecektir. Ölümden sonra insanın hayatında yaptıkları işe yarayacaktır. Ömrün şu anlarını çok büyük bir ganimet bilmelidir. Ahiret azığı yapılabilecek bir şeyde eksiklik yapılmamalıdır. En hayırlı şeyler sevabı ölümden sonra devam edenlerdir.Dostlarım ve büyüklerim! Vaktinizi ganimet bilin. Yanınızda götüreceğinizi götürün. Ölümden sonra hiç kimse ne oğlunu sorar ne babasını. Hepsi birkaç gün ağladıktan sonra susarlar. En güzel şey sadaka-i cariyedir.Baştaki hadiste üçüncü olarak şu konu zikredilmiştir. Allahu Teâlâ musibete uğramış insanların feryadına kulak verenleri sever. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allahu Teâlâ insanlara merhamet etmeyene merhamet etmez". Bir hadiste şöyle buyuru İm ustur: "Musibete uğramış kadınlara veya fakirlere yardım eden kimse, cihada koşan gibidir". Buna ilave olarak şöyle de buyurdu: "O kişi gece boyu hiç gevşeklik yapmadan namaz kılan ve hiç iftar etmeden devamlı oruç tutan gibidir"[226] Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Bir kimse bir mü'minden dünyanın herhangi bir musibetini giderirse Allah celle ceiaiuhu da ondan Kıyamet Günü'nün musibetini giderir. Bir kimse zorluğa düşen birine kolaylık gösterirse, Allah celle ceiaiuhu ona dünya ve ahiret kolaylığı nasib eder. Bir kimse bir Müslümanın dünyada kusurunu örterse, Allah celle ceiaiuhu da dünya ve ahirette onun kusurunu örter"[227] Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını görürse, o, Allahu Teâlâ'ya bütün ömür boyu hizmet etmiş (yani ibadet etmiş) gibi sevap kazanır". Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bir kimse Müslüman bir kardeşinin hacetini idarecilere ulaştınrsa, Sırat Köprüsü'nde ayakların kaydığı günde yürümesinde ona yardım edilir".Bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir: "Allah'ın bazı kullan vardır ki Allahu Teâlâ onları halkın ihtiyaçlarını gidermeleri ve onların işlerine yardım etmeleri için yaratmıştır. İşte onlar kıyametin şiddetli gününde rahat olacaklardır. Onlarda hiçbir korku olmayacaktır". Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim çaresiz kalmış kardeşine yardım ederse Hak Teâlâ Şânûhû dağların bile yerlerinde duramadığı gün (kıyamet günü) onun ayağını sabit kılacaktır". Diğer bir hadiste şöyle geçmektedir: "Kim bir müslüman kardeşine bir sözle yardımcı olursa veya ona yardım etmek için adım atarsa, Allahu Teâlâ ona yetmiş üç rahmet indirir. Bunlardan biriyle onun dünya ve ahireti düzelir. Yetmiş ikisi de ahirette derecesinin yükselmesi için bir azıktır.Kenz-ül Ummal kitabının yazarı, bunlardan başka daha pek çok hadisler-deki bu çeşit konuları nakletmiştir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Müslümanlar birbirine merhamet etmekte, birbirine olan bağlılıkta, birbirine olan şefkatte bir beden gibidirler. Bir uzuv acı çekerse bütün âzâlar onunla birlikte uyanık kalır ve ateşlenirler"[228] Yani bir uzun acısından dolayı bütün azalar huzursuz olurlar. Mesela el yaralandığında artık hiçbir âzânın uykusu gelmez. Hepsinin uyanık kalması gerekir. Bundan daha ötesi, elin sancısından dolayı bütün bedeni ateş kaplar. Aynen bu şekilde bir müslümanın acısından dolayı herkesin huzursuz olması gerekir.Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Merhamet eden insanlara Rahman (olan Allah) da merhamet eder. Siz yeryüzündeki insanlara merhamet edin ki, gökyü-zündekiler de size merhamet etsinler". Bu sözden maksat, Allahu Teâlâ Şânûhû da olabilir melekler de. Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: "Müslümanların en hayırlı evi içinde yetim olup da ona güzel davranılan evdir. En kötü ev İse içinde yetim olup da o yetime kötü davranılan evdir"[229] Yine bir hadiste buyuruldu ki:"Benim ümmetimden birini sevindirmek için onun ihtiyacını gören kimse, beni sevindirir. Kim beni sevindirirse, Allah'ı sevindirir. Kim Allah'ı sevindirirse Allah onu Cennet'e koyar". Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim musibete uğrayan bir insana yardım ederse onun için yetmiş üç mağfiret derecesi yazılır. Onlardan bir derece ile o kişi düzelir (yani hatalarının affına sebep olur). Geriye kalan 72 derece o kişinin derecelerinin artmasına sebep olur". Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Yaratıkların hepsi Allah'ın lyâlidir (yakınlarıdır). İnsanların Allahu Teâlâ'ya en sevgili olanı onun lyâline güzel davranandır"[230]"Yaratıkların hepsi Allah'ın lyâlidir" sözü meşhur bir hadistir. Bir çok Sahâ-be-i Kiram tarafından nakledilmiştir. Alimler şöyle yazmışlardır, "insanlar kendi çoluk çocuğunun rızkını temin etmeye önem verdiği gibi Allahu Teâlâ da bütün mah-lukatına rızık verir. Bu açıdan yaratıklara Allah'ın tyâli denmiştir"[231] Allah'ın lyâli olma sıfatı sadece müslümana ait değildir. Bu hususta Müslüman ve kafir ortaktır. Hatta bütün canlılar buna dahildir. Çünkü hepsi Allahu Teâlâ'nın yaratıkları ve lyâli-dirler. Kim hepsiyle güzel geçinir ve güzel davranırsa o Allah'ın en sevgili kulu olur.
27) Şeddad bin Evs radıyaliahu anh diyor ki: Ben Rasûlullah sailallahu aleyhi vese//em'in şöyle buyurduğunu işittim; "Kim gösteriş niyetiyle namaz kılarsa o şirk koşmuş olur. Kim gösteriş için oruç tutarsa şirk koşmuş olur. Kim gösteriş için sadaka verirse şirk koşmuş olur". (Ahmed, Mişkât)
İZAH: Şirk koşmuş olur demek; kişi bu ibadetlerinde başkalarını Allah'a ortak koşmuş olur demektir. Allah'a ortak koştuğu kimseler kendilerine gösteriş yapmayı maksat edindiği kimselerdir. O kimse ibadetini sadece Allah için yapmamış olup aksine onun ibadeti bir ortaklık ibadeti olmuştur. Onun ibadetinin gayesine gösteriş yapmak istediği kimselerin de hisseleri katılmıştır.Bu konu çok önemlidir. Bu konu üzerinde durarak bu bölümü kapatıyorum. Maksat şudur; hangi ibadetsolursa olsun yalnız Allah rızası için olmalıdır. Onda hiçbir bozuk gaye, riya, şöhret, itibar vs. asla olmamalıdır. Çünkü bu niyetler insanın iyilikleri berbat olup günahı kesinleşir. Hadislerde sık sık riya konusunda tehdit ve tenbihler geçmektedir.Bir Hadis-i Kudsi'de Cenab-ı Hak Subhanehû şöyle buyurmaktadır: "Ben bütün ortaklar arasında ortaklığa hiç muhtaç değilim. Kim ibadetinde başkasınıBana ortak koşarsa, Ben onu ortak koştuğu ile baş başa bırakırım"[232]Yani o kendiamelinin karşılığını ortak koştuğundan alsın, onun Benimle hiçbir ilgisi yoktur. Bir başka hadiste şöyle buyurulmuşiur: "Kıyamet günü bir münadi şöyie ilan edecektir; <Kim herhangi bir amelinde bir başkasını Allah'a ortak koştuysa, o ortak koştuğundan sevabını istesin. Allah ceiie celaluhu ortaklığa muhtaç değildir[233]Hz. Ebû Said Hudri radıyaliahu anh diyor ki: Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yanımıza geldiler. Biz o esnada deccaldan bahsediyorduk. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Ben sizin hakkınızda Deccal'den daha çok korktuğum bir şeyi söyleyeyim mi?" Bizler, "Şüphesiz söyleyiniz" dedik. Rasûlullah saiiaitahu aleyhi veseiiem "O, şirki hafîdir" buyurdu. Mesela bir adam namaz kılar. (Namaza ihiasla başlamıştır. Bir şahıs onun namaz kılışına bakmaya başlar). Onun bakmasından dolayı namazını uzatır.Bir başka sahabi Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemln şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Benim sizin hakkınızda en fazla korktuğum şey gizli şirktir". Sahabi, "Gizli şirk nedir?" deyince Rasuİullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Riyadır" buyurdu. Bir hadiste bu İfadelerden sonra şu ilave vardır: "Allahu Teâlâ, kullarına, yaptıkları amellerin karşılığını vereceği gün onlara şöyle diyecektir; <Kendilerine göstermek için amel yaptığınız kimselere gidin, bakın onların yanında sizin amellerinizin karşılığı var mı?[234]Kur'an-ı Kerim'de Allahu Zülcelal şöyle buyuruyor:"Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa (O'nun sevgilisi ve yakını olmak istiyorsa) salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir kimseyi ortak koşmayın"(Kehf-110)Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma diyor ki: Bir adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e şöyle dedi; "Ben bazı (dini işlerde) Allah rızası için ayağa kalkıyorum ama gönlüm istiyor ki benim bu çalışma mı insanlar görsün". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ona hiçbir cevap vermedi nihayet yukarıdaki ayet nazil oldu.Hz. Mücahİd rahmetullahi aleyh diyor ki: BİT adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem'ln huzuruna geldi ve "Ben sadaka veriyorum. Maksadım sadece Allah rızası oluyor. Ancak gönlümden, <insanlar bana iyi desinler> diye geçiyor" dedi. Bunun üzerine yukarıdaki ayeti kerime nazil oldu.Bir Hadis-i Kudsi'de Allah ceiie celaluhu şöyle buyuruyor: "Kim amelinde bir başkasını Bana ortak koşarsa, Ben onun ameiinin tamamını bırakırım (kabul etmem). Ben, ancak Benim rızam için olan ameli kabul ederim". Bundan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki ayeti kerimeyi okudu. Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor; <Ben arkadaşımla bölüşmeyi en güzel şekilde yapanım. Şöyle ki; bir şahıs ibadetinde Bana başkasını ortak koşarsa, Ben Kendi hissemi de o ortağa veririm>". Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Cehennem'de bir vadi vardır ki, Cehennem'in kendisi dahi günde 400 defa ondan (Allah'a) sığınır. O vadi riyakâr Kur'an okuyucuları içindir". Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Cübbül Hüzn'den (yani Cehennem'deki hüzün kuyusundan) Allah'a sığının". Sahâbe-i Kiram, "Ya Rasûlallah orada hangi insanlar kalacaklardır?" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Kendi amellerinde gösteriş yapanlar" buyurdu.Bir sahabi diyor ki: "Bu ayeti kerime (yani Kehf suresinin 110. ayeti) Kur'an-ı Kerim ayetleri arasında en son inmiştir.[235] Kur'an-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle buyurulmuştur:
"Ey iman edenler!
Malını gösteriş için harcayan ve Allah'a, ahiret gününe iman etmeyen kimse
gibi, başa kakarak ve eziyet yaparak sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Böyle bir
kimsenin durumu, üzerinde toprak bulunan kayaya benzer, ki ona şiddetli bir
yağmur
Kur'an-ı Kerimin başka bir çok yerinde gösteriş yapmak kötü len m iştir. Bir hadiste buyuruluyor ki: Kıyamet günü ilk önce haklarında karar verilecek olanlardan biri şehittir. O çağrılacak ona dünyada Allah'ın verdiği nimetler hatırlatılacak. Ondan sonra ona, "Bu nimetlerin içinde yaşayarak hangi iyi ameli yaptın?" denecektir. O "Ya Rabbi, Senin rızan için cihad ettim. Nihayet şehid oldum (Sen'in uğrunda feda oldum)" diyecektir. Allahu Teâlâ, "Yalan söyledin. Sen insanlar, <Çok yiğit biriymiş> desinler diye cihad ettin. Nitekim öyle denildi. (Amelinin gayesi yerine gelmiş oldu)" buyuracak sonra onun Cehennem'e atılması emredilecektir. Emir üzerine o yüz üstü sürüklenerek Cehennem'e atılacaktır. İkinci şahıs bir alim olacaktır. O çağrılacak, Allah'ın nimetleri ve ikramları sayıldıktan sonra ona, "Allah'ın bu nimetleri arasında sen ne amel yaptın?" denilecek, o "Ben ilim öğrendim ve insanlara öğrettim. Sen'in rızan için Kur'an okudum" diyecek. Allahu Teâlâ, "Bunların hepsi yalan. Sen bütün bunları halk sana <Büyük alim ve güzel Kur'an okuyan biridir> desinler diye yaptın. Nitekim halk da böyle dedi. (Senin bu Çalışmanın maksadı elde edilmiş oldu)" buyuracak ve sonra onun Cehennem'eatılması için emir verilecek, o da yüz üstü sürüklenerek Cehennem'e atılacaktır. Üçüncü şahıs bir cömert adam olacak. Allah ona dünya da çok bolluk ve genişlik vermişti. Her türlü malı ihsan etmişti. O çağrılacak ve Allahu Teâlâ'nın dünyada verdiği nimetler kendisine hatırlatılacak sonra "Bu nimetlerin içinde senin yaptığın işler nedir?" diye sorulacak. O "Ben Sen'in rızan için Senin razı olduğun hayır yerlerinden yardım etmediğim hiçbir yer bırakmadım" diyecek. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, "Yalan söyledin. Sen sadece insanlar <Çok cömert adammış> desinler diye harcadın, nitekim denildi" buyuracak ve sonra onun da Cehennem'e atılması emredilecek, o da yüzüstü sürüklenerek Cehennem'e atılacaktır.[236]Bu hadiste ve buna benzer diğer hadislerde, nerede şahıslar tek tek zikre-diliyorsa onlardan bir sınıf insan kastedilmiştir. Yani maksat bu muamele sadece üç kişiye yapılacak demek değildir. Aksine maksat şudur; üç sınıf insan sorguya çekilecektir. Hadiste örnek olsun diye her sınıftan birer adam zikredilmiştir.Bunlardan başka daha bir çok hadiste sık sık bu konuda uyanlar yapılmıştır. Rasûlullah saitaiiahu aleyhi veseiiem çok büyük bir ehemmiyetle ümmetinin dikkatini şuna çekmiştir: Yapılan her iş sadece Allah için yapılmalıdır. Niyete, riya, isim yapmak, şöhret ve gösterişin lekesinin dahi bulaşmaması için elden gelen bütün ihtimam gösterilmelidir. Ancak bu noktada şeytanın bir büyük hilesinden gafil kalmamak gerekir. Düşman güçlü olunca çeşitli şekillerde düşmanlığını ortaya koyar. Şeytan çoğu defa insana, "Zaten bende ihlas yok" vesvesesi verir ve bu yüzden insanı önemi çok büyük olan ibadetlerden alıkoyar.İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Şeytan önce iyi işlerden alıkoyar. O işi yapmaya niyet bile edilmesin diye kalbe bir takım düşünceler koyar. Ancak insan gayret ederek ona karşı koyar ve onun engellemesiyle o işten vazgeçmezse, şeytan, <Sende zaten ihlas yok, senin ibadet ve mihnetin boşunadır. Madem ki ihlas yoktur, böyle bir ibadeti yapmanın ne faydası var ki?> der. Buna benzer vesveseler vererek insanı iyi işler yapmaktan engeller. İnsan o iyi işi yapmaktan vazgeçince şeytanın maksadı yerine gelmiş olur"[237] O halde ihlasım yoktur diye iyi iş yapmaktan geri durulmamalıdır. Aksine iyi işlerde ihlaslı olmak için devamlı çalışılmalıdır. Bir de şöyle dua edilmelidir: "Allahu Teâlâ yalnız Kendi lütfü ile bize yardım etsin de din çalışmamız ve uğraşmamız berbad ve zayi olmasın""Bu, hiçbir zaman Allah'a zor değildir." (Fatır-17)
DÜNYAYA GÖNÜL VERMEYENLERİN VE ALLAH YOLUNDA
MAL HARCAYANLARIN KISSALARI
Bu bölümde zahidlerin ve Allah yolunda mallarını harcayanların kıssaları örnek olarak arz edilecektir. Dünya ve ahiretin hakikatini anlayan o insanlar, bu aldatıcı dünya yurduna nasılda rağbet etmemiş ve ahiret için neler neler biriktirmişlerdir. Zühd ve Sehâvet (yani cömertlik) mana ve amel şekli bakımından iki ayrı şeylerdir. Ancak sonuç bakımından birbirine yakındırlar. Çünkü kimde zühd varsa yani dünyaya gönül vermemişse, sehâvet onun için gereklidir. Dünya malını yanında tutmaya özenmeyen kimse yanında dünya malı olduğu zaman şüphesiz onu cömertçe harcayacaktır. Aynı şekilde cömertçe harcamayı, ancak kendinde mal sevgisi bulunmayan kişi yapabilir. Kişi, malı ne kadar severse, onda o kadar cimrilik eder. Bundan dolayı bu bölümde iki türlü olay bir araya getirilmiştir. Ve bundan dolayı Fezail-i Sadakat hakkında olan bu kitapta zühdle ilgili ayetler ve rivayetler de zikredilmiştir. Çünkü dünyaya olan hevesleri soğutmak, Allah yolunda harcamanın basamağıdır. İnsanın tabiatı bu pisliğe sevgi ve ünsiyet beslediği sürece hiçbir zaman onu harcamak için harekete geçmeyecektir. Eğer gönül bir an istese de tabiat harcamaya yanaşmayacaktır. Bunu Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem çok güzel bir misalle şöyle anlatmıştır: "Cimri ile sadaka verenin (yani bol bol sadaka vermeyi kendine alışkanlık haline getirenin) misali iki adama benzer. Onların üzerinde demirden zırh vardır. Zırha öyle bürünmüşlerdir ki, elleri de zırhın içinde kalıp göğüslerine yapışmış ve dışarı çıkmamıştır. Sadaka veren yani sadaka vermeyi alışkanlık haline getirmiş olan cömert kimse sadaka vermeye niyet edince o zırh kendi kendine açılmakta (ve eller zorlanmadan hemen zırhtan dışarı çıkmaktadır). Cimri de bir sadaka vermeye niyet edince o zırh daha da büzülmekte ve daralmaktadır. Bu yüzden eller yerlerinden hareket edememektedir"[1] Maksat şudur ki; cömert bir kimse harcamaya niyet edince onun kalbi bunun için açılır. Bundan dolayı o sıkıntı duymadan harcar. Cimri ise birinin demesi veya birinin işitmesi veyahut başka bir sebepten dolayı, herhangi bir zamanda harcamaya niyet etse de içinden bir şey (demir zırhın ellerini bağladığı gibi) onu tutar. Zırhın içindeki kişi ellerini zorla dışarı çıkarmak istese de çıkaramaz. Yani kalbine defalarca anlatır ama o bir türlü kabul etmez, eller bir türlü kalkmaz. Bu çok doğru ve düzgün bir misal. Her gün görüyoruz ki, cimri insan harcamak istese de eli yukarı kalkmaz. Bazen 10 lira harcama fırsatı doğar ama o 10 kuruşu bile zorla çıkarır.
1) Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu anh'm bütün hayat olaylarında bu cömertliğin o kadar çok misalleri vardır ki, onları kuşatmak bile zordur. Tebûk Gazvesi vaktinde Rasûlullah satiaiiahu aleyhi veseiiem yardım için teşvik etmişti, o vakit Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu an/i'ın evinde ne varsa hepsini toplayıp Rasûlullah sai-latiahu aleyhi veseiiem'm huzuruna getirmesi meşhur bir hadisedir. Rasûlullah saiiaiia-. hu aleyhi veseiiem kendisine, "Ey Ebû Bekr! Evinde ne bıraktın?" buyurunca o, "Evde Allah ve O'nun Rasûlü (yani onların rızasının hazinesi) bulunmaktadır" demiştir. Bu kıssayı Hikayat-üs Sahabe adlı kitapta yazdım. Oraya bakılınca görülür ki, başkalarını kendine tercih etmek, başkasının derdiyle dertlenmek ve Allah yolunda harcamak o zatların payına düşmüştü. Çünkü o payın en küçük izi bize nasip olsaydı, kim bilir biz onu ne zannederdik. Ancak bu tür olaylar o zatların yanında günlük olaylar halindeydi. Özelikle Allahu Teâlâ'nın, Kur'an-ı Kerim'de Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu anh hakkında övgüyle bahsedip şöyle buyurmasından daha büyük hangi izah olabilir?
"Takva sahibi o (ateşten) uzaklaştırılır. / O takva sahibi ki, malını (Allah yolunda) verip temizlenir. / Onun üzerinde başkasının mükafatlandırılacak bir nimeti yoktur. / O ancak yüce Rabbinin rızasını kazanmak için verir". (Leyl-17,18,19,20)
(Burada İhlasın son derece yüksek seviyesi anlatılmaktadır. Çünkü herhangi bir kimsenin iyiliğine karşılık iyilik yapmakta istenilen ve beğenilen bir davranıştır. Ancak bu iyilik fazilet itibariyle ilk yapılan iyiliğe denk değildir.1)İbni Cevzi rahmetuiiahialeyh diyor ki: "Bu ayeti kerimenin Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu anh hakkında nazil olduğuna dair ittifak edilmiştir". Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Bana Ebû Bekr'in malının verdiği fayda kadar kimsenin malı fayda vermedi[2]. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm bu Sözünü duyan. Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh ağlamaya başladı ve "Ya Rasûlallah! Ben ve benim malım senden başkasının mıdır?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm bu irşadı pek çok Sahâbe-i Ki-ram'dan birçok rivayetlerde nakledilmiştir. Saîd bin El-Müseyyeb rahmetuiiahi aleyh'm rivayetinde yukarıdaki ifadeyle beraber şu ifade de geçmektedir: "Rasûlullahsatiaiiahu aleyhi veseiiem Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh'm malında kendi malı gibi tasarruf ederdi". Hz. Urve rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh İslam'a girdiğinde 40 bin dirhemi vardı. Hepsini Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem üzerine (yani onun rızası uğrunda) harcadı". Bir başka hadiste şöyle buyurul-muştur: "O İslam'ı kabul ettiği zaman 40 bin dirhemi vardı. Hicret vaktinde ise 5 bin dirhemi kalmıştı. Bütün bu paralar (İslam'ı kabul etme suçundan dolayı kendilerine azab edilen) köleleri azad etme ve İslam'ın diğer işlerinde harcanmıştır"[3] Hz. Abdullah İbni Zübeyr radıyaiiahu anh diyor ki: Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu anh zayıf ve güçsüz köleleri satın alır, azad ederdi. Babası Ebû Kuhafe radı-yaitahu anh, "Sen eğer illa da köle azad edeceksen güçlü ve kuvvetli köleleri satın al ve azad et. Zira onlar sana yardım da edebilir ve zamanı gelince işe de yararlar" dedi. Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh, "(Ben kendim İçin azad etmiyorum.) Ben sadece Allah'ın rızasını kazanmak için azad ediyorum" buyurdu[4] Allahu Teâlâ'nın indinde zayıf ve güçsüzlere yapılan yardımın mükafatı, güçlülere yapılan yardımın mükafatından çok fazladır.Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Bana iyilik edip de, benim de iyiliğinin karşılığını vermediğim hiçbir kimse yoktur. Ancak Ebû Bekr'in iyiliği benim üzerimdedir (yani onun karşılığını veremedim). Allahu Teâlâ kendisi kıyamet günü onun iyiliğinin karşılığını verecektir. Bana Ebû Bekr'in malının fayda verdiği kadar, kimsenin malı fayda vermemiştir"[5]
2) Hz. İmam Hasan radıyaiiahu antim yanına bir adam geldi. İhtiyacını arz edip biraz yardım istedi ve bir şeyler talep etti. Hz. Hasan radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Senin bu talebinden dolayı benim üzerime binen hak benim gözümde çok yücedir. Sana yapılması gereken yardım, bana göre çok büyük bir miktardır. Benim mâlî durumum senin şanına uygun bir miktarı takdim etmekten acizdir. İnsan Allah yolunda ne kadar harcarsa harcasın yine de azdır. Ancak ben ne yapayım, benim yanımda senin benden istemenin şükrüne uygun olacak miktar yoktur. Eğer sen benim yanımda mevcud olanı memnuniyetle kabul etmeye ve senin şanına layık olan miktarı bir yerden bulmam için ve senin benim üzerime vacib olan hakkını ödeyebilmem için beni mecbur etmemeye hazırsan, ben de memnuniyetle hazırım". Adam, "Ey Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm torunu! Sen ne verirsen ben onu kabul ederim ve ona şükrederim. Ondan fazlasını vermediğin için de seni mazur görürüm" dedi. Bunun üzerine Hz. Hasan radıyaiiahu anh kendi hazinedarına (senin yanına koyduğum) o üç yüz bin dirhemden artanı getir" dedi. Hazinedar 50 bin dirhem getirdi (çünkü ondan başkasını tamamen hayra harcamıştı). Hz. Hasan radıyaitahu anh, "Bir yerlerde 500 dinar (altın) daha vardı" dedi. Hazinedar "O da var" dedi. Hz. Hasan radıyaiiahu anh, "Onları da getir" dedi. Hepsi geldikten sonra o dilenciye, "Bir taşıyıcı getir de bunları senin evine kadar ulaştırsın" dedi. Adam iki taşıyıcı getirdi. Hz. Hasan radıyaiiahu anh hepsini onlara teslim etti. Sırtındaki şalını da çıkardı ve "Bu işçilerin senin evine kadar olan işçiliği bana aittir. Öyleyse bu şalı satıp onların ücretini ödersin" diyerek ona verdi. Hz. Hasan radtyaliahu anh'm köleleri, "Artık yanımızda yemek için bir dirhem dâhi kalmadı. Siz hepsini verdiniz" dediler. Hz. Hasan radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Ben Allahu Teâlâ'nın zatından kuvvetle ümid ediyorum ki, O, kendi lütfuyla bana bundan dolayı çok sevap verecektir".[6]Hepsini verdikten sonra yanında hiçbir şey kalmadı. Ayrıca verilen miktar çok yüklü bir miktardı. Yine de o "İsteyenin hakkını eda edemedim" diye üzülüyor ve pişmanlık duyuyordu.
3) Basralı birkaç Kâri (yani Kur'an-ı Kerim'i usûl ve kaidesine göre okuyan kimseler) Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma xun yanına geldiler ve "Bizim bir komşumuz var, çok oruç tutar ve çok teheccüd kılar. Onun ibadetlerine bakınca bizden her birimiz ona imreniyor ve bir de onun gibi ibadet yapabilsek diye temenni ediyor. O kızını yeğeniyle nikahladı. Ancak garibin yanında çeyiz için hiç bir şey yoktur" dediler. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma onları alıp evine götürdü. Bir sandık açtı. İçinden altı tane kese çıkardı ve o adama vermeleri için keseleri onlara teslim etti. Onlar alıp gideceklerdi ki, Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma, "Biz ona insaflı davranmadık. Bu mal ona teslim edilirse o fakir çok zorlanacak ve çeyiz hazırlığı telaşına düşecektir. Bu yüzden onun meşguliyeti artacak ve ibadetlerinde zorluk olacaktır. Bu bedbaht dünyanın ibadet eden bir mü'mine güçlük çıkaracak kadar derecesi yoktur. Biz bir dindar kişiye hizmet etsek şanımızdan ne eksilir ki? Öyleyse bu mal ile bütün düğün hazırlıklarını hepimiz birlikte yapalım Eşyaları hazırlayalım ve ona teslim edelim" dedi. Onlar da buna razı oldular. O para ile bütün eşyaları mükemmel olarak hazırlayıp o fakire teslim ettiler,[7]
4) Ebû'l Hasan Medâinî rahmetuiiahîaleyh diyor ki: Hz. İmam Hasan, Hz. İmam Hüseyin ve Hz. Abdullah bin Cafer radıyatiahu anhum Hacca gidiyorlardı. Yolda yüklerinin bulunduğu deve onlardan ayrılıp kayboldu. Onlar aç susuz gidiyorlarken bir çadıra uğradılar. O çadırda bir yaşlı kadın vardı. Onlar, "Sizin yanınızda içeceğimiz herhangi bir şey (su, süt, ayran vs.) var mı?" diye sordular. Kadın, "Evet var" dedi. Onlar develerinden indiler. Yaşlı kadının çok zayıf bir keçisi vardı. Onu işaret ederek, "Onun sütünü sağın ve azar azar için" dedi. Onlar keçinin sütünü sağıp içtiler ve "Yemek için bir şey var mı?" dediler. Yaşlı kadın, "Bu keçi var, sizden biri onu keserse ben pişiririm" dedi. Onlar onu kestiler, o da pişirdi. Onlar yiyip içtikten sonra akşam üstü gidecekleri sırada o yaşlı kadına, "Biz Hâşimüeriz şu an hac niyetiyle gidiyoruz. Eğer biz sağ salim Medine'ye dönersek yanımıza geliver, senin bu ihsanının karşılığını vereceğiz" dediler. Böyle diyerek yola koyuldular. Akşamleyin kadının kocası (araziden) dönünce yaşlı kadın Hâşimilerin olayını anlattı. Kocası, "Sen yabancı insanlar için keçiyi kestin. Kim olup olmadıkları belli değil. Bir de Hâşimi kabilesinden olduğunu söylüyorsun" dedi. Kısaca kızıp, öfkelenip sustu, Bir zaman sonra bu karıkocayı yokluk ve fakirlik iyice bunaltınca, çalışıp işçilik yapmak niyetiyle Medine-i Münevvere'ye gittiler. Gün boyu hayvan gübresi toplayıp satıyorlar ve geçiniyorlardı. Bir gün yaşlı kadın gübre topluyordu. Hz. Hasan radıyaiiahu anh da kendi kapısının önünde oturuyordu. Yaşlı kadın oradan geçerken Hz. Hasan radıyaiiahu anh onu görüp tanıdı. Kölesini gönderip onu yanına çağırttı ve "Allah'ın kulu, beni tanıdın mı?" dedi. Kadın, "Ben seni tanımadım" dedi. O, "Ben senin süt ve keçi ikram ettiğin misafirinim" dedi. Yaşlı kadın yine de tanımadı ve "Allah hakkı için siz o misafir misiniz?" dedi. Hz, Hasan radıyaiiahu anh, "Ben işte o'yum" dedi. Sonra kölesine bu kadın için bin tane koyun satın almasını emretti. Nitekim derhal koyunlar satın alındı. O, koyunlara ilave olarak bin dinar (altını) nakit olarak verdi ve yaşlı kadını, kölesiyle birlikte kardeşi Hz. Hüseyin radıyaiiahu antf\n yanına gönderdi. Hz. Hüseyin radyai-tahu anh, "Ağabeyim ne kadar mükafat verdi?" dedi. Kadın, "Bin koyun ve bin dinar" dedi. Hz. Hüseyin radıyaiiahu anh bunu işitince her iki şeyden de aynı miktarda (yani bin koyun ve bin dinar) verdi. Ondan sonra yaşlı kadını Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh'in yanına gönderdi. O ikisinin ne verdiğini araştırdı ve onların verdiği miktarı öğrenince, iki bin koyun ve iki bin dinar verdi ve "Sen ilk önce benimle görüşseydin bundan daha fazla verirdim" dedi. Yaşlı kadın dört bin koyun ile dört bin dinarı alarak kocasının yanına döndü ve "Bunlar o zayıf ve güçsüz keçinin karşılığıdır" dedi.[8]
5) Abdullah bin Âmir bin Kureyz radıyaiiahu anh, Hz. Osman radıyaiiahu an/Tın amcasının oğludur. Bir defasında (galiba gece vakti) mescidden dışarı çıktı. Yalnız başına evine gidiyordu ki, yolda genç bir çocuk gördü. Çocuk onunla beraber yürümeye başladı. O, çocuğa, "Bir şey mi diyeceksin?" dedi. Çocuk, "Zâtı âlilerinin salâh ve felahını temenni ederim, bir şey arz edecek değilim. Ben sizin bu vakit yalnız yürüdüğünüzü görünce yalnızlığınızdan dolayı size bir eziyet ulaşmasından endişe ettim. Bundan dolayı sizi korumak düşüncesiyle sizinle beraber oldum. Allah etmesin yolda hoşa gitmeyen bir durum meydana gelmesin dedi. Hz. Abdullah bin Âmir radtyaliahu anh o gencin elinden tutup beraberce evine kadar gitti. Oraya varınca ona bin dinar verdi ve "Bunu işlerinde kullan. Senin büyüklerin, seni çok güzel terbiye etmişler" buyurdu.[9]
6) Hz. Abdullah İbni Abbas radıyaiiahu anhuma buyuruyor ki: Bir adamın evinin bahçesinde bir hurma ağacı vardı. Onun dalı komşusunun evinin üzerine de sarkıyordu. Komşusu fakir bir adamdı. Adam hurmalarını toplamak için ağacı sallayınca hareketten dolayı bir parça hurma komşusunun mekanına düşerdi. Onları komşusunun fakir çocukları toplarlardı. Bu adam ağaçtan iner, komşunun evine gider o çocukların ellerinden hurmaları alırdı. Hatta parmağını onların ağızlarına sokarak hurmaları dışarı çıkarırdı. O fakir (bu durumu) Rasûlullah sal-laiiahu aleyhi veseüem'e şikayet etti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bunu duyunca, "Peki sen git" buyurduktan sonra ağacın sahibine, "Senin falanca şahsın evine sarkmış olan hurma ağacını, karşılığında sana Cennet'te hurma ağacı verilmesi vaadiyle bana verir misin?" buyurdu. Adam, "Ya Rasûlallah! O ağaca başka insanlar da alıcı oldular. Bende ondan başka da ağaçlar var. Ancak ben o ağacın hurmasını çok seviyorum. Bundan dolayı ben o ağacı satmadım" diyerek onu vermeyeceğine dair mazeret gösterdi. (Tabii ki o, ağacın sahibiydi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem onun bu sözünü duyunca sükut etti). Üçüncü bir şahıs bu konuşmaları dinliyordu. O mal sahibi gittikten sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem'e, "Eğer ben o ağacı alıp size takdim etsem, bana da (o kişiye vaad ettiğiniz) Cennet'te hurma ağacı sözü var mı?" dedi. Rasûlullah saiiaiishu aleyhi v^seiiem, "Sana da aynı söz var" buyurdu. O şahıs kalktı ve o ağacın sahibinin yanına giderek, "Benim de hurma bağım var. Sen o ağacı herhangi bir değer karşılığında satabilir misin?" dedi. Adam, "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bana Cennet'te ağaç vaad etmişti. Ben ona rağmen yine de vermedim. Bu ağacı çok seviyorum. Onu satabilirim. Ancak benim istediğim değeri kimse vermez" dedi. O, "Ne istiyorsun?" dedi. Adam, "Kırk ağaç bedelinde satabilirim" dedi. Alıcı şahıs, "Eğri bir ağacın değerinin 40 ağaç olması çok fazla. Peki eğer ben onun karşılığında 40 tane ağaç verirsem satacak mısın?" dedi. Ağaç sahibi, "Eğer sen sözünde doğruysan, <Ben 40 tane ağacı, bir ağacın karşılığında verdim> diye yemin et" dedi. Alıcı şahıs, "Ben 40 tane ağacı, bu eğri ağacın karşılığında verdim" dedi. Ondan sonra ağacın sahibi, "Ben satmıyorum" diye sözünden döndü. Alıcı şahıs, "Artık asla sözünden dönemezsin. Senin sözün üzerine ben yemin ettim" dedi. Ağaç sahibi, "Peki öyleyse vereceğin ağaçların hepsi bir yerde olsunlar" dedi. Alıcı biraz düşündükten sonra, "Hepsi bir yerden olacak" diye söz verdi. İşi sağlama bağladıktan sonra alıcı adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanına geldi ve "Ya Rasûlallah! Ben o ağacı satın aldım ve size bağışladım" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem fakirin evine gitti ve o ağacı ona verdi. Ondan sonra, El-leyl sûresi nazil oldu.[10]
7) Bir şahıs Hz. Abdullah bin Cafer radıyaliahu anh'\n yanına gelip iki şiir okudu. Onların manası şöyledir: "İyilik ve güzel ahlak, ehil ve layık olan insanlara yapıldığı zaman iyiliktir. Layık olmayanlara iyilikte bulunmak münasib değildir. Öyleyse sen birine iyilik edersen ya yalnız Allah için sadaka ver (çünkü bunda ehil olma şartı yoktur. Kafirlere de sadaka verilir. Hayvanlara da hayır yapılır) ya da yakın ehline ihsan eyle (çünkü onların yakınlık hakkı ehil olmanın üzerine galip gelmektedir). Eğer bu iki şey bir yerde yoksa o takdirde layık olmayana ihsan edilmemelidir". (Bu şiirlerde Hz. Abdullah bin Cafer radıyaliahu anh tarafına şöyle bir işaret vardı; Onun cömertlik ve ikramı öyle genişti ki, büyük ve küçük, herkesin üzerine yağmur gibi yağıyordu). Hz. Abdullah bin Cafer radıyaliahu anh bu şiiri duyunca, "Bu şiir insanı cimri yapar. Ben ise iyiliklerimi yağmurgibi yağdıracağım.Eğer bu iyilik kerim ve layık insanlara kadar ulaşırsa onlar kesinlikle kendilerine iyilik edilmeyi hak etmişlerdir. Eğer iyilik ehli olmayanlara ulaşırsa, o taktirde ben malımın ehil olmayanlara gitmesine layıkım demektir" buyurdu.[11] Bu sözü tevazudan dolayı söylemiştir. Yani, "Ben de ehil değilim. Çünkü benim malım da işe yaramaz bir mal. Bu yüzden o işe yaramazların yanına gitmesi gerekir" demek istemiştir.
8) Muhammed bin Münkedir rahmetuliahi aleyh bir defasında Hz. Aişe radıyaiia-hu anha'nw\ yanına gitti ve şiddetli bir ihtiyacını ona arz etti. O, "Şu an yanımda hiçbir şey yok. Eğer yanımda 10 bin (dirhem veya dinar) olsaydı hepsini sana verirdim. Ancak şu an yanımda hiçbir şey yok" dedi. Muhammed bin Münkedir rahmetuliahi aleyh geri döndükten az bir süre sonra Halid bin Esed tarafından Hz. Aişe radıyaliahu anha''ya 10 bin dirhem ulaştı. Hz. Aİşe radıyaliahu anha, "Benim Sözüm çokçabuk imtihana tâbi tutuldu" buyurdu ve hemen İbnûl Münkedir'e bir adamgön-derdi ve onu çağırarak paranın tamamını ona teslim etti. İbnûl Münkedir onun bin dirhemiyle cariye satın aldı. O cariyeden Muhammed, Ebû Bekr ve Ömer adlarında üç çocuğu oldu. Üçü de Medine-i Münevvere'nin âbidlerinden sayılırlardı.[12]Acaba o üçünün ibadetlerinde Hz. Aişe radıyaliahu anhanın payı yok mudur? (Elbette vardır). Zira o, onların meydana gelmelerine sebep olmuştur. Hz. Aişe radıyaliahu anhanm Cömertliğinin kıssaları babası (Hz. Ebû Bekr) radıyaliahu anhuma gibi sınırlarından dışarı taşmıştır. Bir kıssasını Hîkayat-üs Sahabe adlı kitabımda yazmıştım. Şöyle ki, o iki heybe dolusu dirhemi taksim etmiş, "Ben oruçluyum, iftar için bir dirhemlik et ısmarlayayım" diye bir şey hatırına bile gelmemiştir. O iki heybede 100 binden fazla dirhem vardı. Bir rivayette buna benzer başka bir kıssa geçmektedir. O rivayette 180 bin dirhem olduğu haber verilmektedir. Temîm bin Urve rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Ben bir defasında (babamın teyzesi olan) Hz. Aişe radıyaliahu anha'nm 70 bin dirhem dağıttığını gördüm. Kendisi yamalı elbise giyiyordu"[13]
9) İbân bin Osman rahmetuiiahialeyh diyor ki: Bir adam Hz. Abdullah Ibni Abbas radıyailahu anhumay\ zelil ve perişan etmek için şöyle bir hareket yaptı: Kureyşin ileri gelenlerinin yanına giderek, "İbni Abbas yarın sizi yemeğe davet etti" dedi. Her yeri dolaşıp bu haberi ulaştırdı. Sabah yemek vaktinde Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma'nm evinde o kadar topluluk bir araya geldi ki, ev dolup taştı. Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma araştırma sonucu bu durumu öğrendi. Gelenlerin hepsini oturttu. Pazardan bir sepet meyve ısmarladı ve onların önüne koydu. Tâ ki onunla meşgul olup aralarında sohbete koyulsunlar. Pek çok aşçıya yemek hazırlamalarını söyledi. Misafirlerin meyve yemeleri sona ermeden yemek hazır oldu. Hepsi doyana kadar yediler. Ondan sonra Hz. ibni Abbas radıyaliahu anhuma hazinedarına, "Bu yemek davetini peş peşe her gün gerçekleştirebilecek imkanımız var mı?' diye sordu. Hazinedar, "Evet var" dedi. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma, "Bu topluluk her gün sabah yemeğine bizim buraya davetlidir. Her gün geliniz" buyurdu.[14]O devirler Sahâbe-i Kiram'ın fetihlerinin çok olduğu devirlerdi. Ancak o yüce insanların cömertliklerinin gücüyle o mal, kevgirin içine konup bir anda yok olan su gibi hemen tükeniyordu. Çünkü onların malları olunca bol oluyordu. Bitince de yanlarında yemek için bir dirhem kalmazdı. Ne onların biriktirme âdetleri vardı ne de kendileri için ayırıp bir yere koymayı biliyorlardı. O kadar ki, para biriktirmenin ne olduğunu dahi bilmezlerdi? Yüz binlerce miktar gelir ve birkaç dakikada taksim edilirdi.
10) Vâkıdî rahmetuiiaht aleyh diyor ki; Benim iki ahbabım vardı. Biri Hâşimî kabilesindendi. Diğeri ise Hâşimî değildi. Biz üçümüz birbirimize o kadar derinden bağlıydık ki, sanki bir can, bir ten ve bir kalıptık. Ben şiddetli darlık içindeydim. Bayram günü geldi. Hanım, "Biz ne olursa olsun sabrederiz. Ancak bayram geldi. Çocukların ağlamaları ve ısrarları benim yüreğimi parça parça etti. Onlar mahallenin çocuklarını görüyorlar. O çocuklar güze! elbiseler ve bayramlık eşyalar satın alıyorlar. Bizimkiler ise yırtık ve eski elbiselerle dolaşıyorlar. Eğer sen bir yerden getirebilirsen bir şeyler getiriver. Çocukların haline çok acıyorum. Ben onlara elbise dikeyim" dedi. Hanımın bu sözünü dinledikten sonra Hâşimî olan dostuma bir mektup yazdım. Durumu ona açıkladım. Cevap olarak o bana ağzı mühürlenmiş bir kese gönderdi ve "Bunda bin dirhem var. Sen onları harca" dedi. Benim gönlüm o kese ile henüz rahatlamamıştı ki, o esnada diğer dostumdan bana bir mektup geldi. O, mektupta, benim Hâşimî dostuma yazdığım konuya benzer bir hacetini yazmıştı. Ben o keseyi ağzı mühürlü olarak ona gönderdim. Hanımdan utandığımdan dolayı eve gitmeye cesaret edemedim. Mescide gittim. İki gün iki gece mescidde kaldım. Utancımdan eve gidemiyordum. Üçüncü gün eve gittim. Hanıma olan bitenleri anlattım. O hiç gücenmedi ve bana hiçbir şikayet sözü etmedi. Aksine benim bu davranışımı beğendi ve "Sen çok iyi etmişsin" dedi. Ben hanımla konuşurken Hâşimî dostum o ağzı mühürlü kese elinde olduğu halde geldi ve "Doğru söyle. O kesenin başına ne geldi?" dedi. Ben ona hadiseyi anlattım. Ondan sonra Hâşimî dostum şöyle dedi: "Senin mektubun bana ulaştığında benim yanımda bu keseden başka hiçbir şey yoktu. Ben bu keseyi sana gönderdim. Ondan sonra ben üçüncü dosta mektup yazdım. O da bana cevap olarak bu keseyi gönderdi. Bunun üzerine ben hayret ettim. Çünkü bu keseyi ben sana göndermiştim. <Bu kese o üçüncü dosta nasıl ulaştı?> diye araştırmak için gelmiştim" dedi.Vâkıdî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Biz o keseden 100 dirhemi hanımıma verdik. Geriye kalan 900 dirhemi de üçümüz aramızda bölüştük. Bu olayın haberi bir şekilde (Padişah) Me'mûn er-Reşîd'e ulaştı. Beni çağırdı ve benden bütün hadiseyi dinledi. Sonra Me'mûn er-Reşîd, ikişer bin dirhem üçümüze, bin dirhem de hanımıma olmak üzere 7 bin dirhem verdi.[15]
11) Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh bir defasında Medine-i Münevve-re'de bulunan bir bağa uğradı. Bağda bekçi olarak Habeşli bir köle vardı. O ekmek yiyordu. Bir köpek de onun karşısına oturmuştu. O bir lokma ağzına koyuyor aynı şekilde bir lokma da köpeğin önüne atıyordu. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh bu manzarayı ayakta seyrediyordu. Köle yemeği bitirince onun yanına gitti ve "Sen kimin kölesisin?" dedi. Köle, "Hz. Osman'ın varislerinin köle-siyim" dedi. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh, "Ben senin acayib bir hareketini gördüm" dedi. Köle, "Efendim siz ne gördünüz?" dedi. Buyurdu ki: "Sen bir lokma yiyordun. Bir lokma da bu köpeğe veriyordun". Köle, "Bu köpek yıllardır benim arkadaşımdır. O halde onu yemekte de kendime arkadaş edinmem gerekir" dedi. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh, "Bu köpek için bundan daha az bir bir şey de yeterliydi" buyurdu. Köle, "Ben yerken bir canlının gözünün bana bakmasından dolayı Allah'tan utanırım" dedi. Hz. ibni Cafer radıyaiiahu anh onunla konuştuktan sonra geri döndü. Hz. Osman radıyasiahuanft'ın varislerinin yanına gitti ve "Size bir taleple geldim" dedi. Onlar, "Elbette ne irşadınız varsa buyurunuz" dediler. O, "Falan bağı bana satınız" dedi. Onlar, "O bağ zâtıâlilerine hediyedir. Onu ücretsiz olarak kabul buyurunuz" dediler. O, "Ben değerini vermeden almak istemiyorum" buyurdu. Kısaca fiyat kararlaştırıldı ve muamele bitti. Sonra Hz. İbni Cafer radıyaiiahu anh, "O bağda çalışan köleyi de almak istiyorum" buyurdu. Onlar, "O çocukluğundan beri bizim yanımızda büyüdü. Ondan ayrılmamız zordur" dediler. Ancak Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh'ın ısrarı üzerine onlar köleyi de sattılar. O her ikisini de satın almış olarak bağa gitti ve köleye şöyle dedi: "Ben bu bağı ve seni satın aldım". Köle, "Allahu Teâlâ senin bu alış verişini mübarek etsin ve bereketli kılsın. Şüphesiz ben efendilerimden ayrıldığıma üzüldüm. Onlar beni çocukluğumdan beri besleyip büyüttüler" dedi. Hz. Abdullah bin Cafer radıyatianu anh, "Ben seni âzâd ediyorum ve o bağı sana hediye ediyorum" deyince köle, "Öyleyse siz şahid olun ki, bu bağı ben Hz. Osman radıyaiiahu an/?'in varislerine vakf ettim" dedi. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh diyor ki: "Ben onun bu davranışına daha çok hayret ettim ve ona bereket duası edip geri döndüm".[16]İşte bu olaylar, müslümanların geçmişlerinin kölelerinin örnek ve hayret verici davranışlarıdır.
12) Nâfî radıyaiiahu anh diyor ki: Hz. Abdullah bin Ömer radıyaiiahu anhuma bir defasında Medine-i Münevvere'den dışarı gidiyordu. Yanında hizmetçileri de vardı. Yemek vakti geldi. Hizmetçiler sofrayı kurdular. Hepsi yemek için oturdular. Bir çoban koyunları güderek oradan geçti. Onlara selam verdi. Hz. İbni Ömer radıyaiiahu anhuma onu yemeğe buyur etti. O, "Ben oruçluyum" dedi. Hz. İbni Ömer radıyaiiahuanhuma, "Bu kadar şiddetli sıcakta nasılda kavurucu rüzgarlar esmektedir. Buna rağmen sen sahrada oruç tutuyorsun" dedi. Çoban, "Ben Eyyamı Hâliye'y] kazanıyorum" dedi. (Bu ifade Kur'an-ı Kerim'de el-Hâkka süresindeki bir ayete işaret etmektedir. Orada Allahu Teâlâ'nın Cennetliklere şöyle buyuracağı geçmektedir:)"(O gün Cennet'tekilere şöyle denilir:) Geçmişteki günlerde işlediğiniz iyi amellerin mükafatı olarak afiyetle yiyin, için!" (Hâkka-24). Ondan sonra Hz. \bri\ Ömer radıyaiiahu anhuma onu denemek için, "Biz bir koyun satın almak istiyoruz. Fiyatını söyle ve al. Biz onu keseceğiz, sana da ondan et vereceğiz. İftarda yersin" dedi. Çoban, "Bu koyunlar benim değil, ben köleyim. Bunlar benim efendimin koyunlarıdır"dedi. Hz. Ibni Ömer radıyaiiahuanhuma, "Efendin nereden bilecek? Ona <Kurt yedi> dersin" buyurdu. Çoban gökyüzüne doğru işaret ederek, Öyleyse Allah nerede? (yani O yüce Rab görmektedir. Mülkün sahibi olan Allah gördüğüne göre ben nasıl <Kurt yedi> derim)" dedi. Hz. İbni Ömer radıyaiiahu anhuma hayret ve zevkle sık sık şöyle diyordu: "Bir çoban diyor ki; <Allah nerede? Allah ne-rede?>". Ondan sonra Hz. Ibni Ömer radıyaiiahu anh şehre geri dönünce o köleyi ve koyunları efendisinden satın alıp köleyi âzâd etti. Koyunları da kendisine hibe etti.[17]
İşte bu, o devrin çobanlarının haliydi. Onlar sahra ve vadilerde bile "Allah ceiie ceiaiuhu görüyor" diye düşünüyorlardı.
13) Hz. Saîd bin Âmir rahmetutlahi aleyh, Hz. Ömer radıyatlahu anh tarafından Hıms valisi olarak tayın edilmişti. Hıms halkı onu Hz. Ömer radıyaiiahu anh'a birkaç yönden şikayet ettiler ve onun görevden alınmasını talep etmişlerdi. Hz. Ömer ra-dıyaiiahu anh'a Allahu Teâlâ ferasetten özel bir pay vermişti. Onun da insanları tanımakta özel bir etkisi vardı. Onu binlerce defa tecrübe etmişti. Buna hayret ederek, "Ben onu çok iyi zannederek tayin etmiştim" dedi ve şöyle dua etti: "Allah'ım insanlar hakkında benim ferasetimi yok etme. Zîrâ ferasetin yokluğundan dolayı bütün devlet idarelerine ehil olmayanların sızma endişesi vardır" diye dua etti. Ondan sonra Hz. Ömer radıyaüahu anh Hz. Saîd'i talep etti. Onu şikayet edenleri de çağırdı. Onlara, "Sizin ondan ne gibi şikayetiniz var?" dedi. Onlar üç şeyi şikayet ettiler; "1-Gündüz evinden çok geç çıkıyor (mahkemeye geç ulaşıyor), 2-Gece yanına biri giderse, o vakit onun şikayetlerini dinlemiyor, 3-Her ay bir gün tatil yapıyor". Hz. Ömer radıyaiiahu anh her iki tarafı karşı karşıya getirdi ve "Sırayla şikayetlerinizi söyleyin. Tâ ki her şikayet ayrı ayrı cevaplandırılsın" dedi. Onlar, "Sabah evinden geç çıkıyor" dediler, Hz. Ömer radıyaiiahu anh, Hz. Saîd rahmetuiiahî aieytiöen cevap talep etti. O, "Benim hanımım evin işlerini yalnız başına görüyor. Ben hamur yoğuruyorum, ekmek pişiriyorum. Ekmek hazır olunca yemek yiyip abdest alıyor ve dışarı çıkıyorum" dedi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh, "İkinci şikayetiniz nedir?" dedi. Onlar, "Gece çalışmıyor" dediler. Hz. Ömer radıyaiiahu anh, "Senin buna cevabın nedir?" dedi. Hz. Saîd, "Benim gönlüm bunu açıklamayı istemiyordu. Ben, gece ve gündüzü ikiye taksim ettim. Gündüz yaratıkların, gece ise Yaratanın. Ben gecemin tamamını kendi Mevlâma verdim" dedi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh, "Üçüncü şikayetiniz nedir?" dedi. Onlar. "Ayda bir gün tatil yapıyor" dediler. Hz. Ömer radıyaiiahu anh, "Bunun cevabı nedir?" dedi. Hz. Saîd, "Benim yanımda hiçbir hizmetçi yoktur. Ben ayda bir gün elbisemi kendim yıkarım. Onları kurutup giyininceye kadar akşam oluyor" dedi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh, "Benim ferasetim yanlış çıkmadı" diye Allah'a şükrettikten sonra onlara, "Siz emîrinizin kadrini bilin" buyurdu. Onların hepsi gittikten sonra Hz. Ömer radıyaiiahu anh, Hz. Saîd'e kendi ihtiyaçlarına harcasın diye bin dinar gönderdi. Hz. Saîd'in hanımı, "Allah'a şükür! Bu para pek çok ihtiyaçlarımızı halletti. Artık senin bizzat ev işlerini görmeye hacet kalmayacak. Bununla bir hizmetçi de satın alınabilir. Başka İhtiyaçlar da görülebilir" dedi. Hz. Saîd, "Burada bizden daha muhtaç ve ihtiyaç sahibi insanlar var. Bu altınları onlara harcamayalım mı?" diye sordu. Hanımı memnuniyetle kabu! etti. O dinarları ufak ufak keselere koyarak bir kese falan yoksula, bir kese filan yetime, bir kese falancaya diyerek büyük bir bölümünü o vakit dağıttı. Ondan biraz artmıştı ki, onu da azar azar harcaması için hanımına teslim etti. Hanımı, "Bu artan parayla bir köle satın alalım. Ev işlerinde sana kolaylık olur" deyince, "Hayır çok yakında senden daha muhtaç olan, senin yanına gelecektir" buyurdu.[18]
14) Bir defasında Mısır'da kıtlık oldu. O sırada Abdulhamid bin Sa'd rahme-tullahi aleyh Mısır valisiydi: "Ben kendisine düşman olduğumu şeytana göstereceğim. (Çünkü şeytan böyle zamanlarda çok dikkatli harcamaya teşvik eder)" dedi ve Mısır'da ne kadar fakir ve yoksul varsa hepsinin yemeğini bolluk olana kadar kendi üzerine aldı. "Onların yemeğinden ben mesulüm" dedi ve nitekim öyle oldu. Nihayet kıtlık uzaklaştı. Pazardaki fiyatlar ucuzladı. Ondan sonra o görevden azledildi. Mısır'dan ayrılacağı zaman, kıtlık zamanında İnsanlara yedirmek için kendilerinden borç aldığı tüccarlara bir milyon dirhem borcu vardı. Oradan ayrılıp gittiği için kendi çoluk çocuğunun ziynet vs.'sini isteyip o tacirlerin yanına rehin olarak koydu. Rehin olarak koyduğu şeylerin değeri 500 milyon dirhemdi. Birkaç gün, "Onların borçlarını ödeyip rehin olan ziynet eşyalarını kurtarayım" diye niyet ettiyse de o kadar para hazırlayamadı. Tacirlere şöyle yazdı: "O ziynetleri satıp kendi borçlarınızı alın! Ne kadar artarsa, onları da kendilerine o vakit yardım etmediğim Mısır'ın ihtiyaç sahiplerine dağıtın" dedi.[19]Ziynetlerin sahibi olan hanımlarda nitekim devrin yetiştirdikleriydi. O halde ziynet eşyalarının satılıp fakirlere taksim edilmesinde onların ne tereddütleri olabilirdi?
15) Ebû Mersed meşhur cömertlerdendir. Onun yanına bir adam geldi ve onu metheden birkaç şiir okudu. (Cömert olan kimseyi övmek ondan bir şey isteme şeklidir). O buyurdu ki: "Benim yanımda sana verecek hiçbir şeyim yoktur. Şöyle bir yol bulunabilir. Sen hâkimin yanına gidip benim hakkımda 10 bin dirhemlik dava aç. Ben hâkimin huzurunda onu ikrar ederim. (İnsanın birine vaadde bulunması da borçtur. Buna misal olarak Rasûlullah satiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur:)"Söz vermek borçtur"Kadı sana olan borcumdan dolayı beni hapsedecektir. O zaman benim ev halkım, beni hapiste durdurmayacaklar ve o kadar parayı toplayacaklardır". Adam aynen öyle yaptı. Bu zat hapse atıldı. Akşama kadar 10 bin dirhem kadı efendiye teslim edilince Ebû Mersed hapisten kurtuldu. O parada o adama verildi.[20]
16) Araplardan birtopluluk meşhur bir cömert adamın kabrini ziyarete gittiler. Uzun bir yolculuktu. Gece orada kaldılar. Onlardan biri, o kabrin sahibini rüyasında gördü. O kendisine şöyle diyordu: "Sen deveni benim Buhtî deveme karşılık satıyor musun?" dedi. Buhti deve, en iyi develerden sayılıyordu. Ölen adam onu miras olarak bırakmıştı. Rüyayı gören kişi rüyasında alış veriş muamelesini bitirdi. Kabirdeki zat kalkıp onun devesini kesti. Deve sahibi uykudan uyanınca deveden kanlar aktığını gördü. O kalktığı gibi deveyi boğazladı (çünkü artık devenin yaşamasından ümid kesilmişti). Etini dağıttı, herkes etleri pişirip, yedi. Bu insanlar oradan döndüler. İlerideki bir menzile ulaşınca Buhtî deveye binmiş bir adamla karşılaştılar. O, "Sizin aranızda falan isimli şahıs var mı?" diye araştırıyordu. Rüyayı gören kişi, "O benim ismimdir" dedi. Adam, "Sen falanca kabirdeki kişiye bir şey sattın mı?" dedi. Rüyayı gören kişi ona kendi rüyasını anlattı. Buhtî deveye binen kişi, "O benim babamın kabriydi. Buda onun Buhtî devesidir. O bana rüyamda, <Eğersen benim evladımsan, benim falan Buhtî devemi falan kişiye ver> diyerek senin adını söyledi. Bu Buhtî deveyi sana teslim ediyorum" dedikten sonra o deveyi verip gitti.[21]İşte bu cömertliğin son sınırıdır Öldükten sonra bile kendi kabrine gelenlere ziyafet vermek için kendi asil devesini satıp gelenlere ikram etmiştir. Geriye şöyle bir mesele kalır ki, öldükten sonra bu gibi olaylar nasıl olmuştur? Bunda hiçbir muhal (imkansız) bir şey yoktur. Alem-i Ervahta buna benzer olaylar mümkündür.
17) Bir Kureyşli yolculuk yapıyordu. Yolda bir hasta fakire rastladı. Onu musibetler tamamen aciz bırakmıştı. O, "Bana biraz yardım edin de gidin" dedi. O Kureyşli adam kölesine, "Harcamak için yanında ne varsa hepsini getir" dedi. Köle 4 bin dirhem miktarın hepsini o fakirin kucağına koydu. O fakir zayıflığından dolayı onları alıp yerinden kalkamadı. Bu kadar büyük bir miktar elde etmenin sevincinden dolayı gözünden yaş aktı, Kureyşli, "Belki de bu miktarı az buldu da ondan ağlıyor diye düşündü ve "Bu miktar az olduğundan mı ağlıyorsun (fakat benim yanımda şu an bundan başka bir şey yok)" dedi. Fakir, "Hayır ona ağlamıyorum. Ben şuna ağlıyorum ki, senin kereminle kim bilir yeryüzünde ne kadar mahlukât karnını doyurmaktadır" dedi.[22]Tanımadığın bir dilencinin isteği üzerine senin kerem ve cömertliğinin hali böyle olursa, ki yolcu olduğun halde bile ne varsa hepsini verdin. O halde efendihazretlerinin kerem ve cömertliği bununla ölçülmüş oldu.
18) Abdullah bin Âmir bin Kûreyz rahmetuiiahi aleyh kendi ihtiyacından dolayı Hz. Hâlid bin Ukbe Emevî radıyaiiahu anh'm evini 90 bin dirheme satın aldı. Ev satılınca Hâlid'in ev halkının bundan haberi oldu. Onlar buna çok üzülüp acı duydular. Gece vakti İbni Âmirin kulağına bazı ağlama sesleri geldi. Ailesine, "Bu ağlama sesi nereden geliyor" dedi. Ailesi, "Hâlid'in ev halkı, evlerinin satılmasına üzülüyorlar" dedi. O vakit İbni Âmir kölesini onlara gönderip şöyle söyletti: "Bu ev size hediyedir. Benim verdiğim parayı da geri vermeyeceksiniz. Bu ev benim tarafımdan size hediyedir.[23]
19) Harun Reşid rahmetuiiahi aleyh bir defasında Hz. İmam Mâlik rahmetuiiahi aleyh'e 500 dinar hediye etmişti. Hz. Leys bin Sa'd rahmetuiiahi aleyh bunu öğrenince Hz. İmam Mâlik rahmetuiiahi aleyh''e bin dinar hediye gönderdi. Padişah bunu duyunca öfkelendi ve "Sen halktan biri olarak padişahı geçmeye mi çalışıyorsun (bir bakıma beni küçük düşürmek istiyorsun?)" dedi. Leys rahmetuiiahi aleyh, "Emir-ül Mü'minin durum böyle değil. Bugünlerde benim günlük gelirim 1000 di-nardır. Ben bu kadar büyük Celîl-ül Kadr bir imama bir günlük gelirimden daha az bir hediye takdim etmekten utandım" dedi. Hz. Leys rahmetuiiahi aieyh'm kendisine has âdeti şöyleydi: O Hz. İmam Mâlik rahmetuiiahi aleyh'e senelik 100 dinar hediye ederdik İmam Mâlik rahmetuiiahi aleyh'e bundan başka da hediyeler gelirdi. Ancak buna rağmen o Allah'ın fazlı ile bazen borçlu duruma düşerdi.Hz. Leys bin Sa'd rahmetuiiahi aleyh meşhur muhaddislerden ve alimlerdendir. O vakit onun günlük geliri 1000 dinar idi. Ancak ömür boyu ona zekat farz olmamıştı. Çeşitli zamanlarda kazancı değişik olmuştu. Zaten genellikle öyle olur. Kazanç bazen azalır bazen de çoğalır. Ancak hiçbir zaman kendisine zekat farz olmamıştır. Çünkü zekat, malı biriktirip elinde tutana farz olur. Muhammed bin Rumh rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Hz. Leys rahmetuiiahi aieyti\w yıllık geliri 80 bin dinardı. Ancak Allahu Teâlâ ona hiçbir zaman bir dirhem zekatı farz kılmadı". Bizzat oğlu Şuayb diyor ki: "Babamın yıllık geliri 20-25 bin altındı. Ancak devamlı borçlu kalırdı".2 Başlangıçta geliri 20-25 bin dinar olabilir ama bazen borçlu da oluyordu. Buna rağmen herşeyi Allah yolunda harcıyordu. Bundan dolayı o malın artması kesindi. Bu sebepten bazı zamanlarda günlük geliri bin dinar olurdu. Bir kadın küçük bir kapla Hz. Leys rahmetuiiahi ahyh'\n yanına gelerek, "Benim birazcık bala ihtiyacım var. Sizde varsa veriniz" dedi. O bir kırba dolusu balı ona teslim etti. Biri, "O azıcık istemişti" dedi. Hz. Leys rahmetuiiahi aleyh, "Bu onun işiydi. O kendi hacetine göre istedi. Benim ise Allah'ın bana ihsan ettiği miktara göre vermem gerekiyordu" dedi. Bir defasında bazı insanlar onun bir bağının meyvelerini satın aldılar. Satın alanlar zarar ettiler. Bunu haber alınca bağın satış muamelesini feshetti. Ücretini de geri iade etti. Ayrıca onlara 50 bin dinar hediye etti. Biri, "Bu para neyin karşılığı?" diye sordu. Buyurdu ki: "O insanlar benim bağımdan kâr edeceklerini ümid ediyorlardı. Benim gönlüm onların ümidlerini yerine getirmek istedi"
20) Hz. A'meş Süleyman bin Mehrân rahmetullahi aleyh meşhur bir muhad-distir. Buyuruyor ki: Benim bir koyunum vardı. O hastalandı. Hz. Hayseme bin Abdurrahman rahmetuiiahi aleyh her gün sabah ve akşam iki vakit o koyunu ziyaret için yanıma gelir, koyunun halini sorar ve "Çocuklar süt alamıyorlardır. Onlar yaramazlık yapmıyorlar mı?", "Koyun bir şeyler yiyip içti mi?" gibi sorular sorardı. Giderken de benim oturduğum kilimin altına bir şeyler koyar ve "Bunu çocuklara harcarsın" derdi. Koyunun hastalığı zamanında onun ihsanından dolayı elime 300 dinardan fazla geçti. Hatta, "Şu koyun hasta kalsa daha iyi olur" diye gönlümden geçmeye başladı.[24]
21) Abdullah Melik bin Mervan rahmetuiiahi aleyh Hz. Esma bin Harice rahmetuiiahi aleyh'e, "Senin bazı güzel âdetlerin bana ulaştı. Sen günlük yaptığın işleri bana söyle" dedi. O, "Benim hangi âdetim güzel olabilir ki, başkalarının âdetleri çok daha güzel, onlara sorunuz" diye mazeret beyan etti. Ancak o ısrar edip Allah hakkı için sorunca Hz. Esma bin Hârice rahmetuiiahi aleyh şöyle dedi: "Ben devamlı üç şeye ihtimam gösterdim; 1-Ben (karşımda) oturan birine doğru hiç ayağımı uzatmadım, 2-Ben yemek pişirip, insanları çağırdığım zaman, o yemeği yiyenlerin benim üzerime ihsanlarını, benim onlara olan ihsanımdan üstün gördüm, 3-Bir ihtiyaç sahibi benden herhangi bir şey istediği zaman ben ona verirken hiçbir miktarı çok görmedim (ne verdiysem onu daima az gördüm)".[25]
22) Hz. Saîd bin Hâlid Emevi rahmetuiiahi aleyh çok zengin biriydi. Araplar arasında onun servisti dillere destandı. Onun âdeti şöyleydi: Bir ihtiyaç sahibi yanına gelince yanında ne varsa onda cimrilik etmezdi. Ancak herhangi bir zaman yanında hiç/bir şey bulunmazsa ona, "Bir yerden bir şeyler gelince (veya ben ölünce) bu belge ile tahsil edebilirsin" diye bir ikrar name yazıp verirdi.[26]
23) Hz. Kays bin Sa'd Hazreci bir defasında hasta olmuştu. Ahbabların-dan kimse ziyaret için gelmedi. O buna çok şaşırdı. Özellikle sıhhatli zamanlarında sık sık gelip gidenlere hayret etmişti. Ev halkına, "Bu ne iştir?" diye sordu. Onlar, "Hepsi sana borçlu, böyle bir durumda insanlar borçlarını getirmeden sana gelmekten utanıyorlar" dedi. O, "Bu bedbaht mala yazıklar olsun! Dostların görüşmelerini bile terk ettiriyor" diyerek bir adam çağırdı ve onun vasıtasıyla şehirde şöyle ilan ettirdi: "Kimin Kays'a borcu varsa, Kays hepsinin borcunu atfetmiştir". Ondan sonra ziyaretçi akını o kadar çoğaldı ki, kapının eşiği bile kırıldı.
24) Mısır'da hayır ehlinden bir adam vardı. Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederdi. Kimin bir haceti olursa ona söyler, o da servet sahibi insanlardan isteyip ona verirdi. Bir fakir onun yanına gitti, "Benim bir oğlum dünyaya geldi. Onun ıslah ve gelişmesini düzenlemek için hiç bir şeyim yoktur" dedi. Bu zat kalktı ve insanlardan onun için bir şeyler istedi. Ancak kimseden bir şey bulamadı (çünkü bir adam sık sık isteyip durursa bulması da zor olur). Bu zat herkesten ümidini kesip, cömert bir adamın kabrine gitti. Onun kabrinin yanına oturarak bütün olan bitenleri anlattıktan sonra oradan kalkıp geldi. Dönünce kendi yanında bulunan bir dinarı çıkardı. Onu kırıp ikiye ayırdı. Bir parçasını kendi yanında bıraktı diğer parçayı da o fakire verdi. Sonra, "Ben bunu sana borç olarak veriyorum. Şimdi sen bununla işini gör. Sana bir yerden bir şeyler gelirse, bana olan borcunu ödersin" dedi. Adam onu alarak gitti ve ihtiyacını gördü. Geceleyin dinarı veren zât rüyasında o kabirdeki şahsı gördü. O şöyle diyordu: "Ben senin bütün söylediklerini duydum. Ancak bana cevap vermek için izin verilmedi. Sen benim ev halkımın yanına git ve onlara, <Evin falan bölümünde, ocak yapılan yerin altında çiniden bir küp gömülüdür. Onda 500 altın var. Onları bu fakire verin> de". Adam sabah kalkınca o eve gitti ve ev halkına bütün hadiseyi anlattı. Kendi rüyasını da açıkladı. Onlar, o yeri eştiler ve içinde 500 altın bulunan çini küpü çıkararak ona teslim ettiler. O şahıs, "Rüya herhangi bir şer'i delil değildir. Sizler bu malın varisleri ve sahiplerisiniz. Ben sadece kendi rüyamdan esinlenerek bunu alamam" dedi. Ancak varisler, "O ölü iken cömertlik ettiği halde, bizim yaşayanlar olarak cömertlik yapmamamız çok utanılacak bir şeydir" diye ısrar ettiler. Onların ısrarı üzerine altınları alıp o fakire verdi ve bütün olup bitenleri anlattı. O fakir, ondan bir dinar alarak iki parçaya ayırdı. Yarısını borcunu ödemek için o şahsa verdi. Diğer yarısını kendine alarak, "Benim ihtiyacım için bu yeterlidir. Geri kalan bütün para benim ihtiyacımdan fazladır. Ben onları alıp da ne yapayım. Onların hepsini fakirlere taksim ediniz" dedi.İthaf kitabının yazarı diyor ki: Bu olay dikkatlice bakılması gereken bir olaydır. Yani onlardan en cömert hangisidir? Ölü.mü, onun ev halkı mı veya o fakir mi? Bize göre bu fakir en cömert olan kişidir. Kendi şiddetli ihtiyacına rağmen yarım dinardan fazlasını almayı uygun görmemiştir.[27]
25) Ebû İshâk İbrahim bin Hilal Mîrmünşî diyor ki: Ben bir defasında vezir Ebû Muhammed Mûhallebi'nin yanında oturuyordum. Kapıcı gelip Seyyid Şerif Murtezâ rahmetuiiahi huzura gelmek için izin istediğini haber verdi. Vezir efendi ayağa kalktı ve izzet ve ikramla onu kendi minderine oturttu. Onunla konuştu ve o gideceği zaman ayağa kalkarak onu yolcu etti. O gittikten az bir müddet sonra kapıcı gelip onun küçük kardeşi Seyyid Şerif Razî rahmetuiiahi a/eyft'in gelmek için izin istediğini bildirdi. Vezir o esnada bir şeyler yazmakla meşguldü. O kağıdı süratle bırakarak kalktı ve kapıya kadar hayranlık içinde gitti.Onun eüni çok büyük bir saygı ve hürmetle tuttu. Onu yanında getirerek kendi minderine oturttu ve kendisi de tevazu ile onun karşısına oturdu. Büyük bir teveccühle sohbet etti. O kalkıp gideceği sırada kapıya kadar onu ulaştırmak için gitti. Sonra geri gelip yerine oturdu. O vakit vezir efendinin yanında kalabalık vardı. Ben bir şey sormaya cesaret edemedim. Topluluk azalınca ben vezir efendiye, "Ben bir şey öğrenmek istiyorum. Eğer izin verirseniz arz edeyim" dedi. Vezir, "Elbette. Müsaade sizin. Galiba siz şunu soracaksınız; ben küçük kardeşe ikram ettiğim kadar büyüğüne ikram etmedim, halbuki ilim ve yaş bakımından o bundan ileriydi?" dedi. Ben, "Sorum buydu" dedim. Bunun üzerine vezir dedi ki: "Dinle! Biz bir nehir açmak için emir verdik. Seyyid Şerif Murtezâ'nın arazisi oraya yakındı. Bundan dolayı o nehrin masraflarından yaklaşık 16 dirhem hissesi onun üzerine düştü. O bana bunu biraz azaltmam için bir kaç defa mektup yazdı. Bu kadar küçük bir rakam için tekrar tekrar istekte bulundu. Seyyid Razî hakkında ise (şu durum oldu;) Bir defasında onun evinde bir erkek çocuk dünyaya geldiği hakkında bilgim oldu. Ben onun sevincinden dolayı ve onun ihtiyacını düşünerek bir tepsinin içinde ona altın gönderdim. O geri gönderdi. Gönderirken şöyle dedi; <Vezir efendiye (teşekkürden sonra) söyleyiniz ki, ben insanların bağışlarını kabul etmiyorum (Allah'a şükürler olsun ki, yanımda ihtiyacım kadarı var)>. Ben ikinci defa, <Bunu ebelik ve diğer hizmetleri gören kadınlar için gönderiyorum> diyerek tepsiyi tekrar gönderdim. O tekrar geri gönderdi ve <Benim evimdeki kadınların kimseden bir şey almaları âdetleri değildir> dedi. Ben üçüncü defa tepsiyi gönderdim ve <Zâtıâlilerinin yanında kalan talebeler içindir> diye arz ettim. O, <Memnuniyetle> dedi ve o tepsiyi talebelerin ortasına koydu. Sonra, <Kimin ne kadar ihtiyacı varsa alsın> buyurdu. Şerif Razl'nin yanında çok talebe kalıyordu. O talebelerin kalması için bir mekan yapmıştı. Adını Darul Ulûm koymuştu. Orada talebeler kalıyorlardı. Şerif Razî onların ihtiyaçlarını görürdü. Bu tepsi konduktan sonra taleblerden hiç biri yerinden dahi kalkmadı. Yalnız bir talebe kalkıp tepsiden bir dinar çıkardı ve onu orada kırıp, kıyısından küçük bir parça aldı. Geri kalan parçayı otepsininiçine attı. Şerif Razî o taiebeye, <Bu küçük parça senin hangi işin için gerekliydi?> dedi. Talebe, <Bir gece kandilde yakmam için yanımda yağ yoktu. Hazinedar efendiyi bulamadım. Falan dükkancıdan borç olarak yağ aldım. Onun borcunu ödemem gerekiyordu> dedi. Şerif Razî bu haberi dinledikten sonra talebe sayısına göre kendi erzak deposuna anahtar yaptırdı. Her talebeye birer anahtar verdi ve <Kimin ne zaman, ne kadar ihtiyacı olursa, alsın. Hazinedar efendiye sormaya gerek yoktur> dedi. O tepsiyi (olduğu gibi) içinde bir dinar biraz kırılmış olduğu halete geri gönderdi". Vezir efendi bu olayı anlattıktan sonra, "Söyle bakayım! Ben böyle bir şahsa neden ikram etmeyeyim" dedi.
26) Hz. İmam Şafii rahmetuiiahi aleyh ahirete intikal edeceği sırada, "Beni Muhammed bin Abdullah bin Abdulhakem yıkasın" diye vasiyet etti. O vefat edince Muhammed'e haber verildi. O geldi ve "Önce onun hesap defterini bana gösterin" buyurdu. Defter getirildi. O defterde İmam Safi rahmetuiiahi aieyh'm insanlara olan borçlan yazılıydı. Onları hesab edip topladı. Miktarın 70 bin dirhem olduğu ortaya çıktı. Muhammed, "Bu borçların hepsi benim üzerimedir" dedi ve kendi üzerine aldığına dair bir kağıt yazdı. Sonra, "Benim onu yıkamamdan maksat işte buydu" dedi ve sonra bütün borçları ödedi.
27) Hz. imam Şafii rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Ben Hammâd bin Ebî Süleyman rahmetuiiahi aieyh'\ her zaman çok sevdim (o Hz. İmam Ebû Hanife rahmetuiiahi aleyhin meşhur hocasıdır). Çünkü ben onun başından geçen bir olayı öğrenmiştim. O bir gün merkebe binmiş gidiyordu. Merkebe topuk vurunca hızlı koşmaya başladı. Onun ani hareketinden dolayı Hammâd'ın gömleğinin düğmesi koptu. Yolda bir terzi dükkanına gözü ilişti. Onu diktirmek için bineğinden inmek üzereydi ki, Terzi, "İnmenize gerek yok, basit bir iş, ben şimdi düğmeyi takarım" dedi. Terzi ayaküstü o düğmeyi gömleğe dikiverdi. Hammâd rahmetuiiahi aleyh ücret olarak ona bir kese verdi. O kesede 10 altın vardı. Bedelinin az olduğundan dolayı da özür diledi.
28) Rebî bin Süleyman rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Hz. İmam Şafii rahmetuiiahi aleyh bir bineğe biniyordu. Bir adam çabucak üzengiyi tuttu (tâ ki bineğe tırmanmak kolay olsun). Hz. İmam bana, "Benim tarafımdan bu adama 4 altın ver ve az olduğundan dolayı da özür dile" buyurdu. Abdullah bin Zübeyr Hümeydi rahmatui-lahi aleyh diyor ki: "Bir defasında Hz. İmam Şafii rahmetuiiahi aleyh hacca gidiyordu, yanında 10 bin altını vardı. Mekke-i Mükerreme'nin dışına çadır kurmuştu. Sabah namazından sonra çadırının içine bir bez sererek altınları onun üzerine koydu. (Mekke halkından) kendisiyle kim görüşmek için gelirse ona bir avuç altın veriyordu. Öğlen vaktine kadar hepsi tükendi"[28]
29) Muhammed bin Abbâd Mühellebî diyor ki: Babam bir defasında Me-mûn er Reşid'in yanına gitti. O, kendisine hediye olarak 100 bin dirhem verdi. Oradan kalkıp gelince onların hepsini o vakit fakirlere taksim etti. Ondan sonra tekrar Memûn'un yanına gitme vakti gelince Memûn hepsini taksim ettiğinden dolayı ona hoşnutsuzluğunu belli etti. Bunun üzerine babam, "Ey Mü'minlerin Emîri! Mevcud ile cimrilik etmek, Mabûd'a karşı kötü zan beslemektir" dedi. (Yani, "O bir defa verdi. Bir daha nereden verecek?" demek olur).3
30) Bir sahâbi olan Hz. Talha bin Ubeydullah el Feyyaz radıyaliahu anh meşhur cömert insanlardandır. Bir defasında o Hz. Osman radıyaliahu anh'a 50 bin dirhem borçlandı. Hz. Osman radıyaliahu anh mescide gidiyordu. Yolda onunla karşılaştı. O, "Bana şimdi para ulaştı. Size borcu ödemek istiyorum" dedi. Hz. Osman radıyaiiahu anh, "Ben onu sana hediye ediyorum. Çünkü sen insanların pek çok masraflarını üzerine aldın" buyurdu.Câbir bin Kabîsa rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Ben uzun müddet Hz. Talha radıyaliahu anh ile beraber kaldım. Ben, kendisinden talep edilmeden ondan daha fazla veren kimse görmedim". Hz. Hasan rahmetuitahi aleyh diyor ki: "Bir defasında o kendi arazisini 700 bin dirheme sattı. Parayı aldığı zaman akşam vakti olmuştu. Para gece onun yanında kaldı. Gece boyu şiddetli huzursuzluk içinde, <Bu mal benim yanımda (iken bir de ölüm gelmesin)> diye geceyi uykusuz geçirdi. Sabah kalkınca ilk iş olarak onu dağıttı".Onun hanımı Sa'dâ binti Avf rahmetmiahi aieyha diyor ki: Ben bir defasında onun çok sıkıntılı olduğunu görünce, "Hayırdır halin nasıl?" dedim. "Benim yanımda biraz mal birikti. Ondan dolayı çok bunalıyorum" dedi. Ben, "Bu önemli bir şey değil. Köleni göndererek akrabalarını çağır ve (sıla-i rahim yolunda) onları taksim et" dedim. Nitekim hemen o vakit kölesini göndererek insanları çağırdı ve onları taksim etti. Râvi diyor ki: Ben onun hizmetçisine, "O mal ne kadardı?" diye sordum. O, "400 bin dirhemdi" dedi. Hanımı bir başka olayı şöyle anlatıyor: Bir defasında eve geldi yüzünün rengi bayağı geçmişti. Üzüntüsünden dolayı yüzüne siyahlık çökmüştü. Ben, "Ne oldu. Eğer benim tarafımdan hoşlanmadığın bir durum meydana geldiyse ben af dilerim" dedim. O, "Hayır sen Müslüman için hayırlı bir hanımsın (çünkü iyi işlerde yardım ediyorsun)" dedi. Ben, "Öyleyse ne oldu?" dedim. O, "Biraz mal birikti. Bundan dolayı çok huzursuz oluyorum" dedi. Ben, "Bu önemli bir şey değil? Onu alıp dağıtıver, bun da ne var?" dedim. Bazı defalar o malı almaya gelen olmayınca, o mal kalırdı.Onun hanımı Sa'dâ bir de şöyle diyor: "Bir defasında o 100 bin dirhem dağıttı. Kendi hali de şöyleydi: O gün üzerine örtündüğü gömleğinin iki kenarını dikmekle geçirdiğim için camiye gitmekte gecikti (yani onun sadece bir elbisesi vardı. Onun dikilmesini bekledi. Giyip de mescide gideceği başka bir elbisesi yoktu)". Bir köylü Hz. Talha radıyaiiahu anh'\r\ yanına geldi ve kendi yakınlığını öne sürerek (sılâi rahim olaYak) bir şeyler istedi. Hz. Talha radıyatiahu anh, "Bugüne kadar yakınlığı vasıta yaparak benden kimse bir şey istemedi. Benim bir arazim var. Hz. Osman radıyaiiahu anh onu satın almak istiyor. O araziye 300 bin dirhem değer biçti. Sen dilersen o araziyi al. Eğer parasını almak istersen onu Hz. Osman'a satıp parasını sana vereyim" dedi. O parasını almayı tercih etti. Hz. Talha radtyaiiahu anh, Hz. Osman radtyaiiahu anh'a araziyi satıp parasını ona verdi.[29]O zatlarda pek çok araziler vardı. Çünkü cihad için gittikleri ülkeler feth olunduğundan ganimetle birlikte çoğu zaman topraklar da o mücahitlere taksim edilirdi.
31) Bir defasında Hz. Ali kerremaiiahu vechehu oturmuş ağlıyordu. Biri kendisine ağlamasının sebebini sorunca, "7 günden beri hiçbir misafir gelmedi. Ben, <Acaba Allahu Teâlâ (bir şeye gazab edip) benim zelil olmamı dilemiş> olmasın diye korkuyorum" buyurdu.[30]
32) Bir defasında bir adam bir dostunun yanma gitti ve "Ben 400 dirhem borçlandım. Bu yüzden senden yardım istemeye geldim" dedi. O derhal 400 dirhemi tartıp verdi. O gittikten sonra adam ağlamaya başladı. Hanımı, "Herhalde malının gitmesinden üzüldü ondan ağlıyor" diye düşündü ve "Mademki bu kadar üzülecektin, vermene ne gerek vardı?" dedi. Adam, "<Benim onunla arkadaşlığım olmasına rağmen, onun halinden kendim neden haberdar olmadım. O benden isteme durumuna niçin düştü?> diye ağlıyorum" buyurdu.[31]
33) Hz, Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh bir defasında sahrada gidiyordu. Yolda bir bağa uğradı. Orada Habeşli bir köle çalışıyordu. Onun ekmeği getirildi. Onunla birlikte bağa bir köpek geldi ve kölenin yanına gelip durdu. Köle çalışmaya devam ederken köpeğin önüne bir ekmek attt. Köpek onu yedi ve tekrar ayakta bekledi. Köle ikinci ve üçüncü ekmeği de attı. Toplam üç ekmeği vardı. Üçünü de köpeğe yedirdi. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh ayakta durmuş dikkatlice bakıyordu. O üç ekmek tükenince Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh o köleye, "Sana her gün kaç ekmek geliyor?" dedi. Köle, "Siz gördünüz yalnız üç tane geliyor" dedi. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh, "O halde neden üçünü de verdin" dedi. Köle, "Efendim buralarda köpekler pek durmazlar. Bu garip, uzak bir yerden bir mesafe kat ederek geldi, Onu bu şekilde geri göndermek hoşuma gitmedi" dedi. O, "Peki bugün sen ne yiyeceksin?" diye sordu. Köle, "Bir gün aç dururum. Bu çok büyük bir şey değildir" dedi. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh kendi kendine, "Halk, <Sen çok cömertlik yapıyorsun> diye beni kınıyor. Halbuki bu köle benden daha cömert" diye düşündü. Böyle düşünerek şehre döndü. O bağı, o köleyi ve bağda ne varsa hepsini sahibinden satın aldı. Satın aldıktan sonra köleyi azad etti. Bağı da o köleye hediye etti.[32]
34) Ebûl Hasan Antâkî, Horasan şehirlerinden Rey'de ikamet etmekteydi. Bir gün otuz kişiden fazla misafiri geldi. Ekmek azdı ve hazırlık için fırsat yoktu. Gece vaktiydi. O ne kadar ekmek varsa hepsini doğradı ve sofra üzerine yaydı. Hepsini oturttu ve kandili söndürdü. Herkes yemeğe başladı. Herkesin ağız şapırtıları geliyordu. Biraz vakit geçince bir bakıma hepsi tamamen yeme işini bitirince kandil yakıldı ve sofra kaldırıldı. Sofradaki o parçaların hepsi olduğu gibi duruyorlardı. Hepsi ağzını boşuna şapırdatmıştı (yiyormuş gibi yapmıştı). "Ekmekler diğerinin işine yarasın (o yesin), daha iyi olur" düşüncesiyle hiç kimse yememişti. 35) Hz. Şu'be meşhur hadis alimidir. Emîr'ül Mü'minin Filhadis (hadis sahasında mü'minlerin emiri) lakabıyla anılırdı. Büyük âbid ve zâhidlerdendi. Bir defasında yanına bir dilenci geldi. Ona vermek için bir şey bulamadı. Evinin çatısından bir tahta çıkarıp (satsın diye) ona verdi ve "Şu an yanımda vermek için hiçbir şeyim yok" diye mazeret bildirdi.
36) Hz. Ebû Sehl Su'lûkî rahmetuiiahi aleyh bir defasında abdest alıyordu. Bir adam geldi ve biraz ihtiyacının olduğunu söyledi. O, "Biraz bekle abdestimi bitireyim" dedi. Abdest aldıktan sonra, "Abdest aldığım şu ağaç ibriği al, şu an hiçbir şeyim yoktur" buyurdu.[33]
37) Yermûk savaşında Sahâbe-i Kiram'dan büyük bir topluluk su olmasına rağmen su içmeden can vermişlerdi. Bunun sebebi şuydu: Onlardan birine su ulaşınca bir başkası susuzluktan "Ah!" çekmiş, o da kendi içeceği yerde suyun ona götürülmesini işaretle söylemiştir. Bu konudaki bir olay Hikayat-üs Sahabe adlı kitabımda yazılmıştır. Ancak Mağâzi Ashabı (yani savaş tarihçileri) şöyle yazmışlardır: Hz. İkrime bin Ebî Cehl radıyaiiahu anh, Süheyl Amr radıyaiiahu anh, Sehl bin Ebî Haris radıyaiiahu anh, Haris bin Hişâm radıyaiiahu anh ve Muğire kabilesinden bir topluluk bu şekilde susuz olarak can vermişlerdir. Yani onların yanına su getiriliyor, onlar da işaretle başkasına verilmesini söylüyorlardı. Hz. İkrime radıyaiiahu anVın yanına su getirildi. O Süheyl bin Amr'ın suya doğru baktığını görünce, "Önce Süheyl'e içirin" dedi. Su Süheyl radıyaiiahu anh'in yanına götürülünce, o Hz. Sehl bin Haris'in suya baktığını gördü ve "Önce Sehl'e içirin" dedi. Kısaca o yüce insanlar susuz olarak can verdiler. Hz. Halid bin Velid radtyaiiahu anh onların cesetlerinin yanından geçerken buyurdu ki: "Canım size feda olsun (siz bu anda bile cömertliği terk etmediniz)"[34]
38) Abbas bin Dİhkân rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Bişr bin HârİS Hâfî rahmetuiiahi ateyh'den başka dünyaya geldiği gibi (yani eli boş, çıplak beden) yine öyle dünyadan giden kimse yoktur. Şüphesiz Bişr bin Hâfî dünyadan giderken hastaydı. Vefatı yakındı Bir dilenci geldi ve ihtiyacını açıkladı. O da üzerindeki gömleği çıkarıp ona bağışladı. Kısa bir süre için başkasından emanet olarak bir gömlek aldı ve o gömlek içinde vefat etti.[35]
39) Kim demiş, "Bu olaylar geçmiş büyüklere hastır" diye. Hz. Mevlânâ Şah Abdurrahim Raypûrî kuddise sirruhu'nun âdeti, bir yerden bir şeyler geldiğinde onu hemen dağıtmaktı. Ara sıra yastığın altına bir şey konulduğunu görünce, "İşte bir daha-gelmiş" derdi. Vefatından az bir zaman önce kendi elbiselerinin tamamını hizmetçilerine taksim etti. Kendisinin muhlis hizmetçisi (ve hususi halifesi olan) Hz. Mevlânâ Şah Abdulkadir Efendiye[36](Allah onun büyüklüğünü daim kılsın ve fazlını arttırsin) şöyle buyurdu: "Artık ömrümden ne kadar gün kaldıysa senden emanet olarak elbise alıp giyeceğim". Nitekim Mevlânâ Abdulkadir hazretlerinin elbisesini ömrünün son zamanında kullanıyordu.
40) Bir Allah dostu diyor ki: Biz birkaç kişi Şam diyarının (şimdi ise Türkiye'nin) bir şehri olan Tarsus'ta toplanıp şehir dışına gidiyorduk. Yolda yürürken bir köpek bize katıldı. Biz şehirden çıkınca orada ölmüş bir hayvan yatıyordu. Biz ondan kendimizi koruyarak kısa mesafede bulunan yüksek bir yere oturduk. Bizimle beraber gelen köpek o leşi görünce şehre geri döndü. Az bir süre geçmişti ki yanında yaklaşık 20 tane köpek getirdi. O leşin yanına gelince kendisi ayrı bir yere oturdu. Diğer bütün köpekler onu yediler. Onlar yedikten sonra şehre doğru gittiklerinde onları çağıran bu köpek yerinden kalktı, leşin yanına geldi ve onların yiyip geride bıraktıkları kemik vs.yi yedi. Sonra şehre doğru gitti.[37]
41) Ebûl Hasan Bû Şebhî rahmetuiiahi aleyh bir Allah dostudur. Bir defasında tuvalete gitmişti. Oradan bir talebesine seslendi ve gömleğini çıkarıp, "Bunu falan fakire ver ve gel" dedi. Talebesi, "Siz defi hacetten sonrasını bekleseydiniz" deyince buyurdu ki: "Ben o fakirin ihtiyacını düşünerek bu gömleği ona vermeye niyet ettim. <Defi hacetten ayrılana kadar niyetim değişebilip* diye kendi nefsime güvenemedim" buyurdu.[38]
Tuvalette konuşmak mekruhtur. Ancak sadaka verme cezbesi ve kendi nefsine güvensizlik onu buna mecbur etmiştir veya henüz defi hacet için hazırlanmamıştı.
42) Emîr'ül Mü'minin Mehdî rahmetuiiahi aleyh başkaldıracağı endişesinden dolayı Musa bin Cafer'i hapsetmişti. Bir gece teheccüd namazı kılıyordu. Namazda Muhammed sûresinin şu ayetine ulaştı:"Demek idareyi elinize geçirdiğinizde yeryüzünde fesad çıkarmayı ve akrabalık bağlarınızı parçalamayı arzu ediyorsunuz?" (Muhammed-22). Bu ayete ulaşınca ağlamaya başladı. Bu ayeti kerimeyi tekrar tekrar okuyor ve ağlıyordu. Selam verince Rebi'ye, "Musa'yı çağır ve getir" dedi. Rebi diyor ki: Ben onu çağırdım ve getirdim. Ben geri geldiğimde yine o aynı ayeti tekrar tekrar okuyor ve ağlıyordu. Musa gelince Mehdî şöyle dedi: "Ben bu ayeti okuyordum. Akrabalık bağlarını kopardığım endişesine kapıldım. Eğer sen benim evlatlarıma isyan etmeyeceğine dair söz verirsen seni serbest bırakacağım". Musa, "Hâşâ ve kellâl Benim öyle bir haysiyetim de yok, öyle bir düşüncem de" dedi. Mehdî, Rebi'ye "Ona hemen üç bin altın vererek gecenin bu vaktinde gönder. Sonra benim gö-rüşüm değişmesin" dedi.
43) Hz. ibni Abbas radıyaiiahu anhumaöan şöyle (bir rivayet) nakledilmiştir: Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin radıyaiiahu anhuma bir defasında çok hastalanınca Hz. Ali ve Hz. Fatıma radıyaiiahu anhuma, eğer onlar iyileşirlerse şükür olarak her ikisi için de üç gün oruç tutmayı adadılar. Allah'ın lütfü ile çocukların ikisi de sıhhatine kavuştu. Onlar şükür olarak oruç tutmaya başladılar. Ancak evde ne sahur için bir şey vardı ne de iftar için. Yoksulluk içinde oruca başladılar. Sabahleyin Hz. Ali kerremai'ahu vechehu bir yahudinin yanına gitti. Adi Şem'un idi. Ona, "Eğer sen ücretle iplik yapmak için biraz yün verirsen Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ın kızı Fatıma bu işi yapar" dedi. Yahudi bir bohça yüne ücret olarak üç sa1 arpa kararlaştırarak yünü verdi. Hz. Fatıma radıyaiiahu anha yünün üçte birini eğirdi ve bir sa' arpayı ücret olarak aldı. Arpayı öğüttü ve ondan beş tane ekmek hazırladı, birer tane ekmek karı koca kendileri için, iki tane çocukları için ve bir tane de Fızza adındaki cariye için. Gün boyu işçilik ve emek çektikten sonra Hz. Ali kerremaiiahu vechehu akşam namazını Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ile birlikte kıldı. Sonra eve döndü. Yemek için sofra serildi. Hz. Ali radıyaiiahu anh ekmekten bir parça koparmıştı ki bir fakir kapıdan şöyle seslendi: "Ey Muhammed saiiaiiahu aleyhi vese//em'in ev halkı! Ben bir fakir yoksulum. Bana yemek veriniz. Allah ce//e cetatuhu size Cennet sofrasından yemek yedirsin". Hz. Ali kerremaiiahu vechehu elini yemekten çekti. Hz. Fatıma radıyaiiahu anha ile meşvere yaptı. Hz. Fatıma radıyaiiahu anha, "Mutlaka veriniz" buyurdu. Ekmeklerin hepsini ona verdiler ve bütün ev halkı açlık içinde kaldılar. Bu hal içinde ikinci günün orucuna başladılar. İkinci gün yine Hz. Fatıma radıyaiiahu anha yünün ikinci üçte birini eğirdi ve ücret olarak bir sa' arpa aldı. Onu öğüttü ve ekmek pişirdi. Hz. Ali kerremaiiahu vechehu Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ile birlikte akşam namazını kılıp gelince hepsi yemek için oturdu. Bir yetim kapıdan (bir şeyler) istedi. Kendi yalnızlığını ve ihtiyacını açıkladı. O yüce insanlar o günkü ekmeklerini de ona teslim ettiler. Kendileri su içerek üçüncü günün orucuna başladılar. Sabahleyin Hz. Fatıma radıyaiiahu anha yünün geri kalan bölümünü eğirdi. Geriye ücret olarak bir sa' arpa kalmıştı. Onu alarak öğüttü. Ekmek pişirdi. Akşam namazından sonra yemek için oturduklarında bir esir gelerek seslendi ve şiddetli ihtiyaç ve perişanlığını anlattı. Onlar o günkü ekmeklerini de ona verdiler. Kendileri aç olarak kaldılar. Dördüncü gün sabah oruçlu değillerdi. Ancak yemek için hiçbir şey yoktu. Hz. Ali radıyaiiahu anh her iki oğlunu alarak Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemln huzuruna geldi. Açlık ve güçsüzlükten dolayı yürümekte zorluk çekiyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, Hz. Ali radıyaiiahu a.nh'a, "Senin sıkıntı ve darlığını görünce ben çok üzülüyorum. Hadi Fatıma'nıni yanına gidelim" buyurdu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Hz. Fatıma radıyaiiahu anha n\r\ yanma geldi. O namaz kılıyordu. Açlığın şiddetinden gözleri çökmüştü, karnı beline yapışıyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem onu sinesine bastı ve Allahu Teâlâ'ya niyaz da bulundu. Bunun üzerinde Hz. Cebrail aleyhisselam Dehr (insan) süresindeki şu ayetleri indirdi[39]:"Onlar Allah'a olan sevgileri üzere yemeği yoksula, yetime ve esire yedirir-ler" (İnsan-8). Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Allah'ın bu hoşnutluk fermanından dolayı onları tebrik etti.[40]Bu ayet birinci bölümün ayetler kısmında 34 numarada geçmiştir. Allâme Suyûti rahmetuiiahi aleyh Dürrü Mensûr'da İbni Merdeviyye rivayetiyle Hz. İbni Ab-bas radıyaiiahu anhuma'dan kısaca şu ifadeyi nakletmiştir: "Bu ayetler Hz. Ali radıyai-lahuanhve Hz. Fatıma radıyaiiahu anha'nın şanını beyan etmek için nazil olmuştur".
44) Şaraba düşkün biri vardı. Onun yanında her zaman şarap âlemleri yapılırdı. Bir defasında onun yârenleri ve ahbabları toplanmıştı. Şaraplar hazırdı. O şarap içmeden önce dostlarına yedirmek maksadıyla biraz meyve satın alıp getirmesi için kölesine 4 dirhem verdi. Köle çarşıya gidiyordu. Yolda Hz. Mansûr bin Ammar Basrî rahmetuiiahi aleyh'm meclisine uğradı O bir fakir için halktan bir şeyler isteyip, şöyle buyuruyordu: "Kim bu fakire 4 dirhem verirse, ben onun için dört dua yapacağım". O köle dört dirhemi de o fakire verdi. Hz. Mansûr rahmetuiiahi aleyh, "Söyle hangi duaları istiyorsun?" dedi. Köle, "Benim bir efendim var. Ondan kurtulmak yani hür olmak istiyorum" dedi. Hz. Mansûr bu duayı yaptı. Sonra, "İkinci olarak hangi duayı istiyorsun?" buyurdu. Köle, "O (verdiğim) dirhemlerin bedeli elime geçsin" dedi. Hz. Mansûr bunun için de dua yaptı. Daha sonra, "Üçüncü dua hangisi?" dedi. Köle, "Allahu Teâlâ benim efendime (tevbe etmesi için tevfik versin ve onun) tevbesini kabul etsin" dedi. Mansûr onun için de dua etti. Son olarak, "Dördüncüsü nedir?" dedi. Köle, "Allahu Teâlâ beni, benim efendimi, sizi ve burada bulunan şu topluluğu bağışlasın" dedi. Hz. Mansûr buna da dua etti. Ondan sonra köle (eli boş olarak) efendisinin yanına döndü. (Şöyle düşünüyordu: "En fazla olsa olsa efendim beni döver. Başka ne olacak ki?) Efendisi onu bekliyordu, görünce, "Niye bu kadar geciktin?" dedi. Köle bütün olayı anlattı. Efendi (onların dualarının bereketiyle kızmak ve dövmek yerine), "Hangi duaları ettirdin?" dedi. Köle, "Birincisi şu: Ben kölelikten azad olayım" dedi. Efendisi, "Ben seni azad ettim. İkincisi neydi?" dedi. Köle, "O dirhemlerin bedeli elime geçsin" dedi. Efendisi, "Benim tarafımdan sana 4 bin dirhem hediyedir. Üçüncüsü neydi?" dedi. Köle, "Allahu Teâlâ sana (şarab ve diğer günahlardan) tevbe etmen için tevfik versin" dedi. Efendi, "Ben (bütün günahlardan) tevbe ettim. Dördüncüsü neydi?" dedi. Köle, "Allahu Teâlâ beni, sizi, o büyük zatı ve oradaki topluluğun hepsini bağışlasın" dedi. Efendisi, "Bu benim elimde değil" dedi. Geceleyin efendi rüyasında gördü ki, biri şöyle diyor: "Sen kendi yetki ve selahiyetinde olan üç işi yaptın. Öyleyse benim selahiyetimde olan işi yapmayacağımı mı düşünüyorsun? Ben, seni, o köleyi, Mansûr'u ve onun yanındaki bütün topluluğu bağışladım" dedi.[41]
45) Abdulvahhab bin Abdulhamid Sakafî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben bir cenaze gördüm. Onu üç erkek ve bir kadın taşıyordu. Cenazenin yanında başka kimse yoktu. Ben de onlara katıldım. Kadının tarafındaki kısmı ben aldım. Kabristana götürdük. Orada onun cenaze namazını kıldık. Onu defnedince ben, "Bu kimin cenazesiydi?" dedim. Kadın, "Bu benim oğlumdur" dedi. Ben, "Senin mahallende, senin yerine tabutun dördüncü köşesini tutacak başka bir erkek yok muydu?" dedim. O, "Adam çoktu. Ancak onu zelil kabul ederek kimse beraber gelmedi" dedi. Ben, "ne vardı ki, onu zelil kabul ediyorlar" dedim. O, "Bu muhan-nesdi (yani çift cinsiyetli veya kadınlar gibi davranışları olan biriydi)" dedi. Ben o kadına acıdım ve onu yanımda götürerek biraz dirhem, elbise ve buğday verdim. Gece rüyamda yüzü ayın ondördü gibi son derece beyaz, çok şahane elbiseler giyinmiş, güzel bir şahıs gördüm, yanıma geldi ve teşekkür etti. Ben, "Sen kimsin?" dedim. O, "İşte ben o sizin bugün defnettiğiniz muhannesim. Allahu Teâlâ sadece insanlar zelil gördüklerinden dolayı bana rahmet etti" dedi.[42]
46) Muhammed bin Seni Buhârî rahmetuliahi aleyh diyor ki: Ben Mekke-i Mükerrem'e yolunda gidiyordum. Mağribli bir şahsın bir katıra binmiş olduğunu gördüm. Onun önünde bir adam şöyle ilan ediyordu: "(Bele bağlanan küçük bir) çanta kaybolmuştur. Kim o çantanın yerini söylerse kendimden 100 altın vereceğim. Çünkü o çantada emanetler vardı". Bu ilan üzerine çok yırtık ve eski elbise giyinmiş, topal bir adam o Mağribimin yanına geldi ve ona o çantanın özelliklerinin nasıl olduğunu sordu. Mağribli onun özelliklerini söyledi ve "Ona pek çok insanın emanetleri konulmuştu" dedi. O ayağı sakat adam, "Burada okuma yazma bilen biri var mı?" diye sordu. Ben, "Ben biliyorum" dedim. Bunun üzerine ayağı sakat adam, beni ve Mağribli'yi bir kenara çekti ve çantayı çıkarıp gösterdi. Mağribli çantanın içindekileri haber vermeye başladı ve "İki tane emanet falan kızı falanındır. 500 altın karşılığında koymuştu. Bir tane emanet falan şahsın. O da 100 altın karşılığında koymuştu" diyerek içindeki şeyleri bir bir saydı. Ben ise içindeki şeyleri okuyarak, "O budur, şu şudur..." diye söylüyordum. Mağribli çantanın içindeki herşeyi saydı. Onun saydığı her şey tam olarak çantadan çıktı. Hepsi doğru olarak çıkınca ayağı sakat olan adam çantayı Mağribli'ye teslim etti. O da verdiği söze uyarak kendinden 100 altın çıkarıp o topal adama verdi. Adam altınları almayı reddetti ve "Eğer o çantanın değeri benim gözümde iki parça gübre kadar olsaydı belki de siz onu bulamazdınız. Benim yanımda değeri iki parça gübre kadar etmeyen şeyden dolayı neden karşılık alayım ki!" dedi. Böyle dedikten sonra 100 altının tarafına bile bakmadan çekip, gitti".
47) Buhâra'da çok azılı zalim bir devlet başkanı vardı. Bir gün o bineğine binmiş gidiyordu. Yolda gözü uyuz bir köpeğe ilişti. Soğuktan tirtirtitriyordu. O zalim onu görür görmez gözleri yaşla doldu. Bir hizmetçisine, "Şu köpeği benim evime götür. Ben gelene kadar ona iyi bak" dedi ve kendi işi için gideceği yere gitti. Geri döndüğünde köpeği istedi. Evin bir köşesine onu bağlattı, önüne yiyecek parçaları attı ve su koydu. Bedenine yağ sürdürüp, üzerine de yumuşak bir bez parçası koydurdu. Üzerindeki soğukluğun etkisi gitsin diye onun yakınına ateş koydurdu. Bu olayın üzerinden iki gün geçmişti ki, o zalim öldü. Onun yaptığı zulümleri ve onun durumunu iyi bilen bir Allah dostu onu rüyasında gördü ve ona, "Başından neler geçti" dedi. O, "Allahu Teâlâ beni huzuruna çıkardı ve, <Sen köpektin (yani köpekler gibi iş yapardın, insanlar gibi iş yapmazdın). Bundan dolayı Biz sana bir köpek verdik (yani o uyuz köpeğin sayesinde seni bağışladık)> buyurdu. Bir de Allah ceiie ceiaiuhu benim üzerimde olan hakları Kendisi ödemeyi irade buyurdu" dedi.Allahu Teâlâ'nın Zât'ı çok Kerim'dir. O bütün kerim olanların sahibi ve padişahıdır. O'nun keremine kim ulaşabilir ki! Bir şahsın en basit bir şeyini beğenirse, o muradına ermiştir. İnsan O'nun hoşnutluğunu aramalıdır. Kimbilir kimin hangi işi Mevlâ'nın hoşuna gidecektir!
48) Ebû Ömer Dimeşkî rahmetuliahi aleyh diyor ki: Biz bir kaç kişi Hz. Ebû Abdullah bin Celâ ile birlikte Mekke-i Mükerreme'ye gidiyorduk. Günlerce yemek için bir şey bulamadan geçirdik. Sahrada bir kadınla karşılaştık. Yanında bir keçi vardı. Biz ("Onu satın alıp pişiririz" diye düşündük. Bundan dolayı) o kadına, "Bunun fiyatı nedir?" diye sorduk. Kadın, "Fiyatı 50 dirhemdir" dedi. Biz, "Bize iyilik et ve fiyatı biraz düşür" dedik. O, "Fiyatı 5 dirhem" dedi. Biz, "Alay etme de fiyatını doğru söyle. Demin 50 dirhem diyordun, şimdi ise 5 dirhem diyorsun" dedik. Kadın, "Vallahi ben alay etmiyorum. Siz bana, <İyilik yap> dediniz. Keşke gücüm yetseydi de sizden hiç para almasaydım (ancak ben de mecburum. Bundan dolayı beş dirhemi de mecburen söyledim)" dedi. Hz. İbni Celâ rahmetuliahi aleyh arkadaşlarına, "Sizin hepinizin yanında ne kadar dirhem var" dedi. Herkes yanındakini söyledi. Onların toplamı 600 dirhem tuttu. Biz o dirhemlerin hepsini ona verdik. Bizim bütün yolculuğumuz Allah'ın lütfuyla o kadar rahat geçti ki, haddi hesabı yoktur.[43]Allah'ım! Seni hamdinle teşbih ederim. Sen'den başka ilâh yoktur. Sen'den mağfiret diler ve Sana tevbe ederim.
49) Hz. İbrahim bin Edhem rahmetuliahi aleyh bir defasında bir adama, "Sen Allah'ın velisi olmak ister misin?" dedi. O, "Elbette olmak isterim" dedi. Bunun üzerine buyurdu ki: "Dünya ve ahiretin hiç bir şeyine heveslenme. Kendini sadece Allah'a ver. Bütün varlığınla O'na yönel. Tâ ki O da tam olarak sana yönelsin ve seni Kendine veli yapsın.[44]Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetiem'm sahih hadislerinde Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğu varid olmuştur: "Kim bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim. Kim bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım".
50) Hz. Cüneyd Bağdadi rahmetuliahi aleyhe bir adam 500 dirhem takdim etti ve "Bunları hizmetçilerinize takdim ediniz" dedi. Hz. Cüneyd rahmstuiiahi aleyh,"Senin yanında bunlardan başka da bir şey var mı?" buyurdu. O, "Efendim benim yanımda pek çok dinar var" dedi. Cüneyd Bağdadi hazretleri, "Sen onlarda bir artış olmasını istiyor musun, istemiyor musun?" buyurdu. Adam, "Elbette istiyorum" dedi. Bunun üzerine buyurdu ki: "Öyleyse sen bizden daha muhtaçsın (çünkü biz yanımızda bulunanın artmasını istemiyoruz). O halde sen bunu al". Böyle diyerek o dirhemleri geri verdi ve kabul etmedi,
51) Hz. Ebû Derdâ radıyaiiahu anh bir defasında (talebelerinin arasında) oturuyordu. Hanımı geldi ve "Sen bunları yanına almış oturuyorsun, halbuki evde bir avuç un bile yoktur" dedi. O, "Ey gidi Allah'ın kulu! Bizim önümüzde son derece tehlikeli ve geçirilmesi zor bir geçit gelmektedir. Ondan ancak çok hafif ve yeğnik insanlar kurtulabileceklerdir" dedi. Hanımı bu sözleri duyunca razı olup memnuniyetle geri döndü. Bir defasında şöyle buyurdu: "Dünyacılar da yiyor. Biz de yiyoruz. Onlar da elbise giyiyor, biz de giyiyoruz. Onlar yanlarında bulunan ihtiyaçtan fazla malı kullanmamakta sadece <İşte bu maldır> diye bakmaktadırlar. Biz de (başkasının yanında olan) mata bakıyoruz (öyleyse mala bakmakta biz ve onlar beraberiz. Biz de kullanmıyoruz onlar da kullanmıyorlar). Ancak onların mallarının hesabını vermeleri gerekecektir. Biz ise hesaptan uzağız. Çünkü bizim malımız yoktur". Bir defasında şöyle buyurdu: "Kardeşlerimiz bize insaflı davranmıyorlar. Bizi Allah için seviyorlar ancak dünya konusunda bizden ayrı yaşıyorlar. Yakında öyle bir gün gelecek ki, onlar bizim gibi olmayı temenni edecekler ama biz onlar gibi olmayı temenni etmeyeceğiz"
52) Bir Allah dostunun yanına bir şahıs gelip, "Benim için dua ediniz. Çoluk çocuğumun çokluğu (ve gelirimin azlığı) beni zor durumda bıraktı" dedi. O zat buyurdu ki: "Senin ailen sana, <Yanımızda ne un var nede ekmek> dediği vakit, senin yapacağın dua Allah indinde benim şu anda yapacağım duadan daha makbuldür"Şeyh hazretleri tamamen doğru söylemiş. İnsanlar Mevlâ'sından istemenin kadrini bilmiyor. Kalplerinde de bunun önemi yoktur. O Kerim'in indinde ıstırab içinde dua etmenin çok büyük değeri vardır. Çaresiz kalmışların duası özelikle kabul olunmaktadır:"Darda kalana, Kendisine niyaz edip yalvardığı zaman, icabet eden, ondan musibeti gideren Zât (kendisine başkasının ortak koşulacağı bir Zât mıdır?)"(Neml-62)Bir hadiste şöyle geçmektedir: Bir adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem e, "Siz insanları kime davet ediyorsunuz?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, buyurdu ki: "O bir olan Allah'a ki, eğer sana bir darlık ulaşır da sen onayakarırsan,O, senin musibetini giderir. O bir olan Allah'a ki, eğer sen yolun bir yerinde bineğini kaybeder, sonra O'na yalvarırsan, senin bineğini sana döndürür. Eğer sen kıtlığa düşersen ve sonra O'na dua edersen, O, sana rızık indirir". Süheym rah-metuiiahi ateyh diyor ki: Biz Hz. Abdullah radıyaiiahu anh'm yanında oturuyorduk, Bir cariye geldi ve efendisine, "Siz burada oturuyorsunuz. Sizin atınıza nazar değdi. Okuyup üfleyen birini bulup getiriniz" dedi. Hz. Abdullah radıyaiiahu anh, "Herhangi bir üfürükçüye gerek yok. Onun burnunun sağ deliğine dört defa, sol deliğine üç defa şu duayı okuyup üfleyin" buyurdu."Korkulacak bir şey yok. Ey insanların Rabbi! Sen onun sıkıntısını gider ve ona şifa ver. Ancak Sen şifa verensin. Sen'den başka zararı defedecek kimse yoktur". O adam gitti ve kısa bir süre sonra geri döndü ve "Ben sizin dediğiniz gibi yaptım. At tamamen iyileşti, yemeye başladı, idrarvedefi hacetinideyaptfdedi.Şu husus çok iyi bir şekilde kalbe yerleştirmelidir. Bu husus kalpte ne kadar sağlamlaşırsa, o kadar dünya ve ahirette işe yarayacaktır: Fayda ve zarar ancak bir olan, şeriki olmayan Yüce Zât'ın elindedir. Hacetleri yalnız O'ndan istemek gerekir. Her musibette yalnız O'na yönelmelidir. Bütün dünyanın kalbi O'na tâbîdir.[45]
53) Hz. İbrahim bin Edhem rahmetuiiahi aleyh''e bir adam hediye olarak 10 bin dirhem takdim etti. O bunu kabul etmeyi açıkça reddetti ve "Sen 10 bin dirhem sebebiyle benim adımın fukara listesinden çıkarılmasını istiyorsun? Allah'a yemin olsun ki, ben buna asla razı olamam" dedi. Onun şöyle bir sözü de vardır: "Dünyacılar, dünyada rahat ararlar. Bu yüzden aldanırlar (yahu dünyada rahatlık nerede?) Eğer onlar padişahlığın biz de olduğunu bilselerdi, bizimle kılıçlarıyla savaşırlardı".Biri Hz. Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi aleyh'e, "Adamlar kimlerdir?" dedi. O, "Alimlerdir" dedi. "Padişah kimdir?" deyince, "Zahidler (yani dünyaya rağbet etmeyenlerdir)" buyurdu. Adam, "Ahmaklar kimlerdir?" dedi. O, "Din vasıtasıyla dünya kazananlardır" buyurdu. Hz. Zünnûn Mısrî rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Zahidler ahiretin padişahlarıdır. Onlar arif olan fakirlerdir". Hz. Şeyh Ebû Medyen rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Padişahlık iki türlüdür. Biri şehirlerin, ikincisi kalplerin. Hakiki padişah ise yalnız zâhid kimsedir (çünkü o kalplerin padişahıdır).İçlerinde İmam Şafii rahmetuiiahi aieyh'\n de bulunduğu bir topluluğun mezhebine göre, eğer bir şahıs, "Benim malımdan şu kadarı en akıllı insanlara verilsin" diye vasiyet edip ölse, o mal zahidlere verilecektir. (Çünkü gerçek akıllı ancak onlardır)[46]
54) İmam-ı Kebîr, Ârif-i Şehîr, Şeyh Ebû Abdullah Haris bin Esed Muhasibi rahmetuiiahi aleyh bir defasında dünyaya meyleden alimleri zikrederek şöyle buyurdu: "Onlar diyorlar ki; <Sahâbe-i Kiram radıyaiiahu anhum semain de çok zengindi>. O ahmaklar Sahâbe-i Kiram'ı zikrediyorlar ki, insanlar onların mal toplamasını mazur kabul etsinler. Şeytan onlara hile yapmaktadır. Onlar bunun hiç farkına varmamaktadırlar. Hey gidi ahmak sana yazıklar olsun. Senin Hz. Abdurrahman bin Avf radıyaiiahu anh'm malını delil olarak ileri sürmen şeytanın bir hilesidir. Seni helak ve berbad etmek için ağzından bu sözleri çıkarttırmaktadır. Sen, <Sahâbe-i Kiram radıyatiahu anhum semain hazretleri de şeref ve ziynet için mal biriktirdi> deyince, sen onları gıybet etmiş ve onlara çok ağır bir şeyi isnad etmiş oldun. Sen <Helal yolla mal biriktirmek, onu terk etmekten efdaldir> diye kabul ettiğin zaman Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in şanına küstahlık etmiş olursun. Bütün peygamberler aieyhîmssaiatü vesseiam'm şanına küstahlık etmiş olup, onların (Neûzû billah) bir şeyden haberleri olmadığını söylemiş olursun. Çünkü onlar senin gibi mal biriktirmedirler. Ne zamanki sen, <Helal yolla mal biriktirmek onu terk etmekten daha üstündüo deyince şöyle bir iddiayı ortaya atmış oldun. Rasûlullah saiiai-lahu aleyhi veseiiem kendi ümmetinin hayrına çalışmadı. Çünkü o mal biriktirmeyi yasakladı. Göklerin Rabbine yemin olsun ki, sen bu iddianda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem hakkında yalan söyledin. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kendi ümmetinin haline son derece şefkatliydi. Onların hayrını istiyordu. Onlara çok merhametliydi. Onlara çok acıyordu. Hey gidi ahmak! Hz. Abdurrahman bin Avf radı-yaiiahuanh kendi üstünlük ve kemâline rağmen, takvasına rağmen, yaptığı iyiliklere rağmen, Allah yolunda mallarını harcamasına rağmen, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ln sahâbisi olmasına rağmen, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm kendilerini daha dünyada iken Cennet'le müjdelediği (Aşere-i Mübeşşere adıyla meşhur olan) kimselerden olmasına rağmen, kısaca bütün bu yüce sıfatlarına rağmen sadece malı yüzünden kıyamet meydanında durup kalacak ve muhacirlerin fakirleriyle birlikte Cennet'e gidemeyecektir. O halde dünyanın meşguliyetlerine dalmış bulunan bizler hakkında senin görüşün nedir? Hayret! çok hayret o fitneye düşene ki, o, haram ve şüpheli malın pisliğine bulaşmıştır. İnsanların kirleri olan (sadaka malını) yer. Şehvet, ziynet ve böbürlenmeyle vakit geçirir. Sonrada kalkar Hz. Abdurrahman bin kvi mdtyaiiahu anti\x\ halini delil olarak ileri sürer". Ondan sonra Muhasibi rahmetuiiahi aleyh Sahâbe-i Kiram'ın güzel hallerini anlattıktan sonra şöyle dedi: "O yüce insanlar yoksulluğu seviyorlardı. Fakirlik korkusu diye bir düşünceleri yoktu. Rızıkları konusunda Allah ceiie cetatunu'ya tam olarak güveniyorlardı. Takdire razı oluyorlar, musibetlerden hoşlanıyorlardı. Servetlerine şükrediyorlar, yoklukta sabrediyorlardı. Güzel hallerde Allah ceiie ceiaiuhu'ya hamd ediyorlardı. Mütevâzi insanlardı. Başkalarını kendilerine tercih ediyorlardı. Yanlarına fakirlik geldiği zaman ona, "Merhaba (iyi ettin de geldin)" derlerdi. Fakirliğe salihlerin şiarı diyorlardı. Sen Allah hakkı için söyle! Senin halin de böyle mi? Sen onlara benzemekten çok uzaksın. Senin halin onların haline tamamen ters düşmektedir. Sen zenginlik vaktinde azgınlaşıyorsun. Servet sahibi olduğun zaman gururlanıyorsun. Malın olduğu zaman sevincinden dolayı kendinden o kadar geçiyorsun ki, Allah'ın nimetine şükretmeyi bile unutuyorsun. Sıkıntı zamanlarında Allah'ın yardımından ümidini kesiyorsun. Musibet zamanlarında suratını asıyorsun. Takdire hiç razı olmuyorsun. Fakirlere buğz ediyorsun. Yoksulluğa burun büküyorsun. Sen malı dünyada konforlu yaşamak için, onun parlaklık ve güzelliğiyle gönül eğlendirmek için, onun lezzetlerinin ve şehvetlerinin zevkini çıkarmak için biriktiriyorsun. O yüce insanlar helal olan şeylerden o kadar ayrı dururlardı ki, sen o derecede haram şeylerden bile ayrı durmuyorsun. Onlar basit hatalarını bile o kadar ağır görüyorlardı ki, sen haram ve büyük günahları bile o kadar ağır görmüyorsun. Keşke senin en iyi ve en helal malın bile onların şüpheli malına eşit olsa. Keşke sen iyiliklerinin kabul olmamasından korktuğun gibi günahlarından da korksaydın. Keşke senin orucun onların iftarına denk olsaydı. (Zira onların iftar etmeleri bile Allah içindi. Bundan dolayı sevap alıyorlardı). Keşke senin gece kalkman, onların uyumalarına eşit olsaydı. Keşke senin Ömür boyu yaptığın iyilikler, onların bir iyiliğine eşit olsaydı. Hey gidi bedbaht! Dünyadan sadece misafir azığı kadar alman senin için uygundur. Keşke sen dünyacıların halinden ibret alsan. Zira onlar Mahşer Meydanı'nda hesap vermek için tutulmuş olacaklardır. Ve keşke sen Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ile beraber Cennet'e girecek ilk zümrenin içinde olsan. Çünkü o zaman sen ne Mahşer Meydanı'nda tutulur ne de uzun uzadıya bir hesaba çekilirdin. Zira Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: <Benim ümmetimin fakirleri zenginlerinden 500 sene önce Cennet'e gireceklerdin»"[47]
55) Hz. Abdulvâhid bin Zeyd rahmetuiiahi aleyh (Çeştiye silsilesinin meşâyi-hinden olan bir büyük zattır) buyuruyor ki: Biz bir defasında gemiye binmiş gidiyorduk. Havanın fırtınalı olması bizim gemimizi bir adaya ulaştırdı. Biz orada puta tapan bir adam gördük. Ona, "Sen kime tapıyorsun?" dedik. O puta doğru işaret etti. Biz, "Senin mabudun, senin imal ettiğin bir şey. Bizim mabudumuz ise bizzat Kendisi böyle şeyler yaratıyor. Kendi elinde yaptığın şey ibadete layık değildir" dedik. O, "Siz kime ibadet yapıyorsunuz?" dedi. Biz, "Arşı göklerin üzerinde olan, yeryüzünü tutan, azamet ve büyüklüğü her şeyden üstün olan Yüce Zât'a ibadet yapıyoruz" dedik. O, "Siz o Yüce Zât'ın varlığını nasıl bildiniz?" dedi. Biz, "O bize bir Rasûl (elçi) gönderdi. O çok kerim ve şerefliydi. O Rasûl bize bütün bunları anlattı" dedik. O, "O Rasûl nerede?" dedi. Biz, "O, fermanı ulaştırdı. Kendi hakkını tamamladı. Sahibi de fermanı ulaştırdığı ve vazifesini en güzel şekilde yaptığının karşılığını vermek için onu yanına çağırdı" dedik. O, "O Rasûl size bir alâmet bıraktı mı?" dedi. Biz, "O Mâlik'in Yüce Kelamfnı bize bıraktı" dedik. O, "Bana o kitabı gösterin" dedi. Biz Kur'an-ı Kerim'i getirip onun önüne koyduk. O, "Ben okuma bilmem siz bundan bana okuyun" dedi. Biz bir sûre okuduk. O dinlerken ağladı. Sûre bitene kadar ağlaması devam etti. Sonra, "Bu Yüce Kelamın Sahibi'nin hakkı, O'na isyan edilmemesidir" dedi ve sonra Müslüman oldu. Biz ona İslam'ın erkânı ve ahkâmını söyledik ve Kur'an'dan birkaç sûreyi öğrettik. Gece olunca biz yatsı namazını kılıp uyumak üzereydik. O, "Sizin mabudunuz da gece uyuyor mu?" dedi. Biz, "O Yüce Zât Hayy ve Kayyum'dur. O ne uyur ne de uyuklar1" dedik. O, "Siz ne kadar beceriksiz kullarsınız. Mevlânız uyanık olsun siz de uyuyun" dedi. Biz onun bu sözüne çok hayret ettik. Adadan ayrılacağımız sırada, "Beni de yanınıza alıp götürün. Tâ ki ben dini meseleleri öğreneyim" dedi. Biz onu beraberimize aldık. Biz Abbâdan şehrine ulaşınca ben arkadaşlara, "Bu yeni Müslümandır. Onun geçimi için bir şeyler düşünmeliyiz" dedim. Biraz dirhem topladık. Ona vereceğimiz sırada, "Bu nedir?" dedi. Biz, "Birkaç dirhem. Bunları kendi masraflarında kullanırsın" dedik. O, "Lâ ilahe illallah] Siz bana öyle bir yol gösterdiniz ki, kendiniz o yolda yürümüyorsunuz. Ben bir adada idim. Bir puta tapıyordum. Allah'a ibadet yapmıyordum. O, beni bu haldeyken bile zayi etmedi, helak etmedi. Halbuki ben O'nu hiç bilmiyordum. Öyleyse şimdi ben O'nu tanıdığım (O'na ibadet ettiğim halde beni neden zayi etsin?)"[48] dedi. Üç gün sonra öğrendik ki, ölümü yaklaşmış, ömrünün son anlarını yaşıyordu. Yanına gittik. "Bir hacetin varsa söyle" dedik. O, "Benim bütün hacetlerimi O Yüce Zât yerine getirdi. O, sizleri adaya (benim hidayetim için) gönderdi" dedi. Şeyh Abdulvâhid rahmetuiiabi aleyh buyurdu ki; Bana birden uyku galip geldi. Ben hemen orada uyudum. Rüyamda yemyeşil bir bağ gördüm. Orada son derece nefis bir kubbe yapılmıştı. Onun içinde bir taht kurulmuştu. O taht üzerinde son derece güzel bir kız oturuyordu. Onun gibi güzel bir kadım hiç kimse görmemiştir. Şöyle diyordu: "Allah aşkına onu çabuk gönderin. Onun arzusundan benim sabırsızlığım haddini aştı". Ben gözümü açınca o yeni Müslümanın ruhu uçup gitmişti. Biz onu hazırlayıp kefenledik ve defnettik. Gece olunca ben rüyamda aynı bağı, kubbeyi ve vefat eden adamın yanında taht üzerinde o kızı gördüm. O adam şu ayeti okuyordu:[49]
"Melekler her kapıdan onların yanlarına girecekler / ve <Sabretmenizin (din üzerinde sebat etmenizin) karşılığı olarak size selam olsun. (Bu her türlü afetten selamette olma müjdesidir). Dünya yurdunun sonu (Cennet) ne güzeldik diyeceklerdir". (Ra'd-23,24)
Allahu Teâlâ'nın ihsan ve ikramının hayret verici işlerindendir ki, adam ömrü boyunca puta taptı ama ölümü yaklaştığı sırada Allahu Teâlâ gemilerinin hakimiyetini kaybetmeleri sebebiyle insanları mecburi olarak onun yanına gönderdi ve onu ahiret nimetlerine erdirdi.Allah'ım (Sen mülkün sahibisin) Senin vermek istediğini engelleyecek yoktur. Senin engellediğini de verecek yokturHz. Mâlik bin Dinar rahmetuiiahi aleyh bir defasında Basra sokaklarında -yürüyordu. Yolda bir cariye padişahların cariyeleri gibi şân-ı şevketle hizmetçi Ieriyle eraber gidiyordu. Hz. Mâlik onu görünce seslenerek, "Ey cariye senin sahibin seni satıyor mu?" dedi. Cariye bu sözü duyunca (hayran oldu) ve "Bir daha söyle" dedi. O bir daha söyledi. Cariye, "Eğer o satarsa senin gibi bir fakir satın alabilir mi?" dedi. Hz. Mâlik bin Dinar rahmetuiiahi aleyh, "Evet senden daha iyisini de satın alabilirim" dedi. Cariye bunu duyunca güldü ve hizmetçilerine, "Şu fakiri yakalayıp bizimle beraber götürün (biraz eğlenmiş oluruz)" dedi. Hizmetçiler onu yakalayıp beraberlerinde götürdüler. Cariye evine dönünce bu olayı efendisine anlattı. Bunu duyunca o da güldü ve onun karşısına getirilmesini emretti. Hz. Mâlik bin Dinar rahmetuiiahi aleyh karşısına getirilince cariyenin efendisinin kalbi üzerine heybet çöktü. "Siz ne istiyorsunuz?" dedi. O, "Sen cariyeni bana sat" dedi. Adam, "Sen onun değerini verebilir misin?" dedi. Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh, "Benim yanımda onun değeri hurma içinden çıkarılmış iki çekirdektir" buyurdu. Bunu duyunca hepsi güldüler. Adam, "Siz bu değeri neye göre biçtiniz?" dedi. O, "Bunda çok kusur var" dedi. Adam, "Ondaki kusurlar nelerdir?" dedi. O, "Eğer güzel koku sürmezse bedeninden kötü koku gelmeye başlar. Eğer dişlerini temizlemezse, ağzından kötü koku gelir. Eğer saçlarını taramazsa, karma karışık olur ve bitlenir (başından koku gelmeye başlar). Biraz yaşı ilerleyince ihtiyar olur (yüz sürmeye bile layık olmaz). Ondan hayız gelir. O, def-i hacete çıkar. Ondan her çeşit pislikler (tükürük, yellenme, salya, sümük vs.) çıkmaktadır. Başına gam, keder ve musibetler gelmektedir. O kadar menfaatçidir ki, yalnız kendi menfaati için sana sevgi gösterir. Yalnız kendi rahat ve keyfi için sana yakınlık besler (bugün sana bir felaket ulaşsa, bütün sevgiler biter). Son derece vefasızdır. Hiçbir söz ve kararını yerine getirmez. Onun bütün sevgisi yalandır. Yarın senden sonra bir başkasının yanına oturduğunda onu da aynı şekilde sevdiğini iddia edecektir. Benim yanımda bundan bin kat daha üstün cariye vardır ki, bundan son derece ucuzdur. O Kâfur maddesinden, Misk ve zaferan karışımından yaratılmıştır. O inci ve nurla sarılmıştır. Eğer onun tükürüğü acı bir suya konulsa, o su tatlanır. Eğer bir ölüyle konuşsa, o dirilir. Eğer onun bileği güneşin karşısına konsa güneşin nuru gidip kararır. Eğer o karanlıkta gelse, evin hepsi aydınlanır. Eğer o dünyaya kendi süs ve ziynetiyle gelse, bütün dünya güzel kokuya boğulup aydınlanır. O cariye misk ve zaferan bahçelerinde büyümüştür. Yakut ve mercan dalları altında oynamıştır. Her türlü nimetlerin bulunduğu çadırlar arasında onların sarayları vardır. (Cennet nehirlerinden bir nehir olan) Tesnim'den su içerler. Asla sözlerinden dönmezler. Sevgilerini değiştirmezler (vefasız değillerdir). Şimdi sen söyle. Para harcama açısından hangi cariye daha uygundur?" Hepsi, "Senin haber verdiğin cariye" dediler. Bunun üzerine Hz. Mâlik bin Dinar rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "O cariyenin parası her zaman, her devirde ve herkesin yanında bulunmaktadır. Halk, "Onun değeri nedir?" dediler. O, "Bu kadar büyük, önemli ve sânı yüce olan bir şeyi satın almak için çok basit bir kıymet ödemek gerekiyor. O da gecenin az bir vaktini ayırıp yalnız Allah ceiie ceiaiuhu için en azından iki rekat teheccüd namazı kılmalı. Siz yemeğe oturduğunuz zaman bir fakiri de hatırlayın (onu yedirin). Allahu Teâlâ'nın rızasını kendi arzularınıza galip kılın. Yolda eziyet veren (diken tuğla vs. gibi) bir şey gördüğünüzde onuuzaklaşt rın.Dünya hayatını basit masraflarla geçirin. Fikir ve derdinizi, bu aldatıcı (dünya) yurdundan ayırıp, ebedi kalacağınız yurda yöneltin. Bu şeylere ihtimam göstermekle, dünyada izzet içinde bir hayat geçirirsiniz. Ahirete ise endişesiz, saygı ve ikrama ulaşırsınız. Nimetler yurdu olan Cennet'te Allah ceiie ceiaiuhu'mn yakınında ebedi olarak kalırsınız". Cariyenin efendisi, cariyeye hitaben, "Sen şeyhin sözünü dinledin mi? Bunlar doğru mu, değil mi?" dedi. Cariye, "Tamamen doğru, şeyh efendi çok büyük bir nasihat ve hayrımızı isteyen ve iyilikle ilgili sözler söyledi" dedi. Efendisi, "Peki sen artık hürsün şu kadar eşya da sana hediyedir" dedi. Kölelerine, "Siz hepiniz de hürsünüz. Malımdan şu kadarı size hediyedir. Benim bu evim ve içindeki malın hepsi Allah yolunda sadakadır" dedi. Evin kapısının üzerinde duran kalın kumaştan yapılmış perdeyi indirerek bedenine sardı. Kendi kaliteli ve lüks elbiselerini çıkarıp sadaka olarak verdi. Cariye, "Efendim senden sonra artık, benim için bu hayatının bir tadı yoktur" dedi. O da bir kalın elbiseye bürünüp bütün süs ve ziynet elbiselerini ve bütün mal ve eşyasını sadaka olarak vererek efendisiyle beraber kaldı. Mâlik bin Dinar rahmetuiiahialeyh onlara dua ederek veda etti. Onların ikisi bütün bu zevki sefayı boşayıp Allah'a ibadetle meşgul oldular. Bu hal üzere ahirete intikal ettiler.[50] llah bizi ve onları bağışlasın
57) Cafer bin Süleyman rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben bir defasında Mâlik bin Dinar'la birlikte Basra'da yürüyordum. Muhteşem bir köşkün yanından geçtik İnşaatı devam ediyordu. Bir genç oturmuş inşaatçılara, "Buraya şu yapılacak, şuraya şu yapılacak" diye yol gösteriyordu. Mâlik bin Dinar rahmetuiiahi aleyh o gence bakarak, "Bu şahıs ne güzel bir genç. Ama hangi şeylere batmış. Kendini bu inşaat işine nasılda daldırmış. Benim içimden geliyor ki ben bu genç için Allah'a dua edeyim de onu bu meşguliyet batağından kurtarıp kendi muhlis kullarından etsin. Eğer bu Cennet gençlerinden olursa ne güzel olur. Cafer yürü! Bu gencin yanına gidelim" dedi. Cafer rahmetuiiahi a/eyh diyor ki: Biz ikimiz o gencin yanına gittik. Ona selam verdik. O selamımızı aldı (O Mâlik rahmetuliahi aleyh'] tanıyordu). Ancak o anda onu tanıyamadı. Biraz sonra onu tanıyınca ayağa kalktı ve "Nasıl teşrif ettiniz?" dedi. Mâlik rahmetuiiahi aleyh, "Sen bu evine ne kadar para harcamaya niyet ettin?" dedi. O, "100 bin dirhem" dedi. Mâlik rahmetuiiahi aleyh, "Eğersen 100 bin dirhemi bana verirsen, ben senin için Cennet'te bir ev verileceğini üzerime alıyorum. O ev bundan kat kat üstündür. Orada hizmetçiler bol olacaktır. Onda kırmızı yakuttan çadır ve kubbe olacaktır. Üzerinde inci dizilmiş ve toprağı za-feran olacaktır. Onun harcı miskten yapılmıştır. Ondan güzel kokular yayılır. O ev ne eskir ne de yıkılır. Onu mimar yapmayacaktır. Aksine Allahu Teâlâ onu Kün emriyle hazır edecektir" buyurdu. O genç, "Bana düşünmek için bu gece mühlet veriniz. Yarın siz gelince bu konuyla ilgili görüşümü size arz edeceğim" . Mâlik rahmetuiiahi aleyh geri döndü. O genç gece boyu fikredip düşündü.Gecenin sonuna doğru bu hususta çok acizlik içinde dua etti. Sabah olunca biz ikimiz onun evine gittik. O genç kapının dışında oturmuş bekliyordu. Hz. Mâlik rahmetuiiahi aieyh'\ görünce çok sevindi. Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh, "Dünkü mesele hakkında görüşün ne oldu?" dedi. Genç, "Siz dün vaad etmiş olduğunuz şeyi yerine getirebilecek misiniz?" dedi. Hz. Mâlik, "Elbette" dedi. O dirhemlerin bulunduğu torbayı getirip önüne koydu. Mürekkep ve kalem de getirdi. Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh bîr kağıdın başına Bismillahirrahmanirrahim'Ğen sonra şöyle yazdı: "Bu bir ikrarnâmedir. Mâlik bin Dinar falan şahsa kefil olmuştur ki; onun köşküne karşılık Allah ceiie ceiaiuhu indinde ona sıfatı yukarıda (yazılıp) beyan edilen şöyle şöyle bir köşk verilecektir. Hatta bundan daha fazla güzel ve üstün olacaktır. Güzel gölgeliklerde ve Allah ceiie ceiaiuhu r\a yakın olacaktır". Kağıda bunları yazdıktan sonra kağıdı o gence teslim etti. Ondan 100 bin dirhem alıp geldi. Cafer rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Akşam vakti Hz, Mâlik rahmetuiiahi aleyh'in yanında o dirhemlerden bir öğün yemek yiyecek kadar bile bir şey kalmadı. Bu olayın üzerinden 40 gün bile geçmemişti ki, bir gün Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh sabah namazını bitirince mescidin mihrabında bir kağıt parçası gördü. Bu parça Mâlik rahmetuiiahi aieyh'm yazıp o gence verdiği kağıdın kendisiydi. Kağıdın arka yüzünde mürekkepsiz olarak şöyle yazılmıştı: "Bu Allah ceiie ceiaiuhu tarafından Mâlik bin Dinar'ın kefaletinin beraatıdır. Sen o genç için hangi eve kefil olduysan Biz onu tam olarak teslim ettik. Ondan yetmiş kat fazlasını verdik". Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh o parçayı okuyunca hayret etti. Ondan sonra biz o gencin evine gittik. O gencin evinin üzerinde (matem tutmak için asılmış) siyah bir alâmet vardı. Ağlama sesleri geliyordu. Bizim sormamız üzerine o gencin dün ahirete intikal ettiğini öğrendik. Biz, "Onu kim yıkadı?" deyince, onu yıkayan kişi çağrıldı. Biz yıkama ve kefenleme işlerinin nasıl yapıldığını sorunca yıkayıcı kişi, "O genç ölmeden önce bana bir kağıt parçası verdi ve <Beni yıkayıp kefen giydirdiğin zaman bu parçayı kefenime koyuver> dedi. Ben onu yıkadım kefenledim ve o parçayı onun kefeni ile bedeninin ara-sına koydum" dedi. Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh yanındaki kağıt parçasını çıkarıp ona gösterince yıkayıcı, "Bu o kağıt parçası. O gence ölüm veren Allah'a yemin olsun ki, ben bu parçayı bizzat kendim onun kefenin içine koydum" dedi. Bu manzarayı görünce bir başka genç kalktı ve "Ey Mâlik! Siz benden 200 bin dirhem alınız bana da bir kağıt parçası yazınız" dedi. Hz. Mâlik rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Bu konu çok uzaklarda kaldı. Artık olamaz. Allah ceiie ceiaiuhu ne dilerse onu yapar". Ondan sonra Mâlik rahmetuliahi aleyh ne zaman o gençten bahsetse ağlamaya başlar ve onun için dua ederdi.[51]Allah dostlarının başlarından bu gibi olaylar sık sık geçmektedir. Coşku ve cezbe halinde ağızlarından bir söz çıkmakta, Allahu Teâlâ da o sözü aynı şekilde yerine getirmektedir. Bu durum Rasû\u\\ah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm hadisinde şu ifadelerle nakletmiştir: "Nice dağınık saçlı, toza toprağa bulaşmış insanlar vardır ki, halk nları kapılarından kovmaktadırlar. Onlara ilgi göstermemektedirler. Eğer onlar bir şey hakkında Allah 'a yemin etseler Allah onların sözünü tamamen yerine getirir"[52]
58) Muhammed bin Semmâk rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Emevilerden Musa bin Muhammed bin Süleyman el Hâşimi çok nazlı büyütülmüş bir zengindi. Her zaman gönlünden geçen arzularını tatmin etmekle meşguldü. Yemekte, içmekte, giyinmekte, oyun ve eğlencede, arzu ve lezzetlerin her çeşidinde en yüksek derecede idi. Her an çocuklar ve kızlarla oyalanırdı. Onun ne bir derdi vardı ne de bir endişesi. Kendisi de son derece güzel, ay parçası gibiydi. Allah celie ce-/a/o/ju'nun her türlü dünya nimeti ona tam olarak verilmişti. Onun yıllık geliri 303 bin dinardı. Onların hepsi bu oyun ve eğlenceye harcanıyordu. Evinin üs katında yüksekçe bir odası vardı. Onun bir çok penceresi caddeye bakıyordu. Onların önüne oturur yoldan geçenleri seyrederdi. Birkaç cam da diğer tarafa (bağa doğr ru) açılıyordu. O tarafa oturur, o bağdan gelen havayı tenefüs eder, güzel kokular koklardı. O odanın içinde fildişinden yapılmış bir kubbe vardı. Gümüş çivilerle tutturulmuştu. Üzerinde altın işlemeli tül vardı. Onun içinde de bir taht vardı. Hâ-şimînin başında inciler takılı bir sarık vardı. O kubbenin altında yarenler ve ah-bablar toplanırlardı. Hizmetçiler arkasında saygıyla ayakta beklerlerdi. Karşı tarafta kubbenin dışında oynayan ve şarkı söyleyen kadınlar toplanırdı. Gönlü şarkı dinlemek isteyince tambura doğru bir bakar hepsi hazır olurdu. Sona erdirmek istediğinde tambura doğru işaret eder, şarkı sona ererdi. Gece uyku gelinceye kadar bununla meşgul olurdu (şarab sarhoşluğundan dolayı) aklı gittiğinde meclis yârenleri kalkıp giderlerdi. O hangi kızı isterse yakalar ve gece boyu onunla baş başa kalırdı. Sabahleyin satranç, dama vs. ile meşgul olurdu. Onun önüne hiçbir üzüntü, keder sözü, kimsenin ölümü ve kimsenin hastalığı hakkında bir konuşma gelmezdi. Onun meclisinde her an gülme ve mizah, güldürücü fıkralar ve bunlara benzer konuşmalar vardı. Her gün o devirde bulunan yeni yeni, güzel kokular onun meclisine getirilirdi. Çok güzel gül destelen hazırlanırdı. Bu hâl üzere o 27 sene geçirdi. Bir gece o âdeti üzere kendi kubbesindeydi. Ansızın onun kulağına güzel ve çekici bir ses geldi. O şarkı söyleyenlerin sesinden tamamen ayrıydı. Ancak çok gönül alıcıydı. O ses kulağına gelir gelmez onu sanki biraz huzursuz etti. Şarkıcılarını susturdu. Kubbenin penceresinden başını dışarı çıkarıp o sesi dinlemeye başladı. O ses bazen kulağına geliyor bazen duruyordu. Hizmetçilerine, "Bu ses kimden geliyorsa onu yakalayıp bana getirin" diye emir verdi. Şarap âlemi devam ediyordu. Hizmetçiler hızla o sesin geldiği tarafa koştular. O sesi araya araya bir mescide vardırlar. Orada bir genç duruyordu. O genç son derece zayıf, rengi sararmış, boynu cılızlaşmış, dudakları kurumuş, saçları dağılmış, karnı bedenine yapışmış bir haldeydi. Üzerinde de bedenini örtecek öyle küçük iki bez parçası vardı ki, ondan daha azıyla bedeni örtmek mümkün değildi. Mescidde ayakta duruyor, kendi Rabbi ile meşgul bir halde (namaz kılıyor ve namazda) Kur'an okuyordu. Bu insanlar onu yakalayıp götürdüler. Ona ne bir ey dediler ne de haber verdiler. Bir anda onu mescidden çıkarıp oraya (üst kattaki odaya) götürüp onun önüne koydular ve "Efendimiz! İşte o hazırdır" dediler. Efendileri şarabın sarhoşluğu ile "Bu kimdir?" dedi. Onlar, "Efendim! Bu sizin sesini işittiğiniz kişidir" dediler. O, "Siz onu nereden getirdiniz?" dedi. Onlar, "Efendim! O mesciddeydi. Ayakta Kur'an okuyordu" dediler. O zengin, fakire, "Sen ne okuyordun?" diye sordu. Fakir Eûzü Besmele ile başlayıp şu ayetleri okudu:"Şüphesiz iyiler (Cennet'te) büyük nimet içindedirler. / Koltuklar üzerinde (Cennet'in güzelliklerini) seyrederler. / Yüzlerinde nimet içerisinde olmanın sevinç ve parıltısını görürsün. / Onlara, kâseleri mühürlenmiş halis bir içecek sunulur. / Onun mührü misktendir. Bu uğurda (kim daha fazla alacak diye) yarışanlar yarışsın. (Bu nimetler amellerle kazanılır. O halde bu nimetlerin kendileriyle kazanıldığı amellerde yarışılmalidır). / Bu içeceğin katkısı Tesnim'-dendir. / (Tesnim Cennet'te) öyle bir pınardır ki, ondan mukarrebler (Allah'a yaklaştırılanlar) içerler (yani o pınarın suyu mukarreb insanlara özel olarak verilir. İyi insanların içeceğine de ondan bir miktar katılır". utaffifin-22-28)
Ondan sonra o fakir, "Hey gidi aldanmış kişi! Senin bu köşkünün, senin bu yüksek odanın, senin bu döşemelerinin onlarla alâkası var mıdır?" diyerek Kur"an-ı Kerim'den ayetler okumaya başladı.
• Onlar yüksek döşekler üzerindedir. (Onların üzerine kabartılmış örtüler serilmiştir).
(Vâkıa-34)
• Onların örtüleri parlak atlastandır. Rahman 5
• Cennetlikler orada yeşil yastıklara ve işlenmiş son derece güzel yaygılara yaslanırlar.
(Rahman-76)
• (Allah'ın dostu koltuklar üzerinde oturup bakacak ki,) iki Cennet arasında akıp giden iki pınar vardır. (Rahman-50)
. Bu iki Cennet'te her türlü meyveden çifter çifter vardır. (Bir çeşit meyvenin iki tadı olacaktır).
(Rahman-52)
• O meyveler bitip tükenmeyecek / ve yasaklanmayacaktır. (Dünyada bahçe sahipleri meyveyi koparmaktan men etmektedirler) (Vâkıa-32,33)
• Onlar beğendikleri bir hayat içinde / yüksek Cennet'tedirler. (Hakka 21,22)
. Onlar yüce Cennet'te olacaklardır. / Orada boş bir söz işitmezsin. / Orada akan ir kaynak vardır. / Orada yüksek tahtlar, /önlerine konulmuş kaseler, /sıra sıra dizilmiş yastıklar, / her tarafa döşenmiş halılar vardır. (Nereye isterlerse oturabilirler). Ğaşiye-10-16)
• Onlar gölgelerde ve pınar başlarındadır (Mürselat-41)
• Cennetin yemişleri devamlıdır (hiç tükenmez). Onun gölgesi de daimidir. İşte Allah'tan korkanların akibeti budur. Kafirlerin akibeti ise ateştir . (Ra'd-35)
(Kimbilir o ateş ne kadar şiddetli olacaktır. Allahu Teâlâ korusun.)
• Suçlular ise şüphesiz Cehennem azabında ebediyen kalacaklardır. / Hiçbir zaman onların azabı hafifletilmeyecektir. Onlar orada ümitsiz kalacaklardır .(Zuhruf-74,75)
• Muhakkak suçlular o gün sapıklık ve (ahmaklıktan kaynaklanan) delilik içindedirler. (Onların ahmaklığı o gün belli olacaktır). / O gün onlar Cehennem'in ateşine yüzüstü sürüklenirler ve onlara, <Tadın Cehennem ateşinin dokunuşunun (ondan yanmanın) tadını!> denir. (Kamer-47,48)
• Onlar alevli bir ateş ve kaynayan bir su içindedirler. / Kapkara bir dumanın gölgesi altındadırlar.
(Vâkıa-42,43)
• O gün suçlu kişi, oğullarını, /karısını, kardeşini,/kendisini barındıran sülalesini/ ve yeryüzündeki her şeyi fidye olarak verip sonra ondan kurtulmayı temenni e-der. / Fakat bu asla olamaz. Şüphesiz o ateş / derileri kavurup soyan alevli bir ateştir, / O (dünyada Hak'ka) sırtını dönüp (Allah'a itaatten) yüz çevireni / ve (haksız yere) servet toplayıp yığanı kendisine çağırır. (Meâric-11-18)
• Onların üzerine bir gazap ve onlar için (ahirette) çetin bir azap vardır.) (Şûra-16
• Onlar ateşten çıkmak isterler, fakat onlar ondan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır.
(Maide-37)
Fakir bu ayetleri okuduktan sonra şöyle dedi: "Bu kimse çok meşakkat içinde kalacak, son derece çetin azab içinde Allah'ın gazabına uğramış olacaktır. Onlar o azabtan asla çıkacak değillerdir". (Bu konuşmasında o fakir Cennet ve Cehennemle ilgili pek çok ayete işaret etmiştir. Onların sûre ve ayetlerinin kaynaklarını yazdık. Ayetlerin tamamına Kur'an-ı Kerim meallerinden bakılabilir. O Hâşimî zengin, fakirin konuşmasını dinleyince yerinden kalktı ve o fakire sarılarak hüngür hüngür ağladı. Bütün meclis ehline, "Hepiniz gidin" dedi. Fakiri yanına alarak avluya gitti ve bir çulun üzerine oturdu. Kendi gençliği üzerine nevhâ etmeye ve kendi haline ağlamaya başladı. Fakirde ona nasihat ediyordu. Nihayet sabah oldu. O önce fakirin önünde kendi günahlarına tevbe etti. İlerde asla hiçbir günah işlemeyeceğine dair Allah'a söz verdi. Sonra gündüz ikinci defa bütün topluluğun önünde tevbe etti. Mescidin bir köşesini tutarak Allah'a ibadetle meşgul oldu. Kendi bütün mal ve eşyasını satarak sadaka etti. Bütün hizmetçilerinin görevine son verdi. Zulüm ve haksızlıkla aldığı bütün şeyleri hak sahiplerine iade etti. Köle ve cariyelerinin çoğunu azad etti, çoğunu da satıp, onların değerini sadaka olarak verdi. Kalın elbise ve arpa ekmeğini tercih etti. Gece boyu namaz kılıyor, gündüz oruç tutuyordu. Hatta büyük ve salih insanlar onun yanına ziyarete gelmeye başladılar. O kadar mücahede yapmaya başladı ki, halk kendisine merhamet etmesini ve meşakkatini azaltmasını rica ettiler. "Allahu Teâlâ çok Kerim'dir. O, az bir çalışmaya da çok fazla mükafat verir" diye anlattılar.Ancak o, "Dostlarım! kendi halimi ancak ben bilirim. Ben gece gündüz Mevlâma isyan ettim. Çok ağır günahlar işledim" diyerek ağlamaya başlar ve hüngür hüngür ağlardı. Bu hal içinde çıplak ayakla yürüyerek Hacc etmiştir. Vücudunda kalın bir elbise, yanında ise sadece bir tas ve bir torbası vardı. Bu hal içinde Mekke-i Mükerreme'ye ulaştı. Hac'dan sonra orada ikamet etti ve orada vefat etti.
Allah ona bol bol rahmet etsinMekke'de ikamet ettiği sürece geceleri Hatime giderek iyice ağlar ve yalvarırdı. O şöyle derdi: "Ey Mevlâm! Nice yalnız zamanlarım geçti. Ben Seni hayalimden dahi geçinmedim. Ben nice büyük büyük günahlarla Sana karşı geldim. Ey Mevlâm! Benim bütün iyiliklerimin hepsi gitti (hiçbir şey kazanamadım). Günahım yanımda kaldı. Seninle buluştuğum gün (ölümden sonra) benim için felaket üzerine felakettir (yani benim amel defterim açıldığı zaman çok büyük bir felakettir). Ah! O amel defteri benim rezillik ve kepazeliklerimle dolu olacak, benim günahlarımla dolu olacak. Üstelik Senin gazabından dolayı benim üzerime zaten felaket inmiştir. Senin bana devamlı yaptığın ihsanların karşısında beni azarlaman, benim helak olmam demektir. Bir de devamlı günahlarımla nankörlük ettiğim nimetlerinden dolayı beni azarlaman benim için felakettir. Sen ise benim bütün bu hareketlerimi görüyordun. Ey Mevlâm! Benim Sen'den başka koşup gideceğim hangi sığınağım vardır? Sen'den başka iltica edeceğim kim vardır? Benim kendisine bir türlü güveneceğim, Sen'den başka kim vardır? Ey Mevlâm! Ben Sen'den Cennet istemeye layık değilim. Şüphesiz Senin keremin, bahşişin ve lütfundan şunu temenni ediyorum ki, Sen bana rahmet et ve beni affeyle".Şüphesiz Sen takva ve mağfiret ehlisin
59) Harun Reşid rahmetuiiahi aieyh'm bir oğlu vardı. Yaklaşık 16 yaşındaydı. O sık sık zahidlerin ve büyük zatların meclisinde kalırdı. Çoğu zaman kabristana giderdi. Oraya gidince, "Sizler bizden önce dünyadaydınız. Dünyanın sahibiydiniz. Ancak o dünya sizi kurtaramadı. Nihayet siz kabre ulaştınız. Keşke ben sizin başınıza ne geldiğini ve size ne gibi sualler sorulup sizin ne cevab verdiğinizi bir türlü bilseydim". O çoğu zaman şu şiiri okudu:
Cenazeler beni hergün korkutup endişelendiriyor. Kadınların ağlaması beni kederlendiriyor.O bir gün, padişah olan babasının meclisine geldi. Bütün vezirler ve âmirler onun yanına toplanmıştı. Çocuğun bedeninde basit bir elbise başında da bir bez sanlıydı. Devlet erkanı aralarında, "Bu deli çocuğun hareketleri Emîr-ül Mü'mini diğer padişahların gözünde zelil etti. Eğer Emîr-ül Mü'minin onu uyarırsa belki o endi hareketlerinden vazgeçer" dediler. Emîr-ül Mü'minin bu sözü duyunca ona, "Oğlum sen beni insanların gözünde zelil ettin" dedi. O bu sözü duyunca babasına hiçbir cevap vermedi. Ancak orada duran bir kuşa, "Seni yaratan Zât'ın hakkı için, gel ve elime kon" dedi. Kuş oradan uçarak gelip onun eline kondu. Sonra, "Şimdi yerine git" deyince elinden uçup yerine gitti. Ondan sonra çocuk, "Babacığım! Aslında sizin dünyayı sevmeniz beni rezil etti. Artık ben sizden ayrılmaya niyet ettim" diyerek oradan ayrılıp gitti. Yanına sadece bir Kur'an-ı Kerim aldı. Giderken annesi (ihtiyaç anında satıp kullansın) diye ona çok kıymetli bir yüzük verdi. Çocuk oradan yürüyerek Basra'ya ulaştı. İşçilerle birlikte çalışmaya başladı. Haftada sadece Pazar günü çalışıyordu. Bir hafta o yevmiyesini harcar yedinci gün olan pazar günü yine işçilik yapardı. Ücret olarak bir dirhem ve bir dânık (yani bir dirhemin altıda birini) alırdı. Ondan az veya çok almazdı. Günde bir dânık harcardı. Ebû Âmir Basri diyor ki: Benim bir duvarım yıkılmıştı. Onu yaptırmak için bir mîmar aramaya çıktım. (Biri "Şu şahıs tamirat işi yapıyor" demiş olacak ki,) ben son derece güzel bir çocuğun oturduğunu gördüm. Yanında bir zenbili vardı. Yüzüne bakarak Kur'an-ı Kerim okuyordu. Ben ona, "Çocuk! Çalışır mısın?" diye sordum. "Neden çalışmayalım. Çalışmak için yaratıldık. Söyleyin bana hangi hizmeti verirsiniz?" dedi. Ben inşaat (tamirat) işi yaptıracağım" dedim. O, "İşçilik ücreti bir dirhem ve bir dânık olur. Namaz vakitlerinde çalışmam. Namaza giderim" dedi. Ben onun iki şartını da kabul ettim. Onu getirip işe başlattım. Akşam vakti onu gördüm ki, o on kişinin yaptığı kadar iş yapmıştı. Ben ona ücret olarak iki dirhem verdim. O şart koşulandan daha fazla almayı kabul etmedi. Bir dirhem ve bir dânık alıp gitti. İkinci gün ben yine onu aramak için çıkmıştım. Fakat hiçbir yerde bulamadım. Ben halktan, "Şu şekildeki bir çocuk işçilik yapıyordu. Onun nerede bulunduğunu bilen var mı?" diye araştırdım. Halk, "O sadece Pazar günü çalışıyor. Ondan önce onu hiçbir yerde bulamazsın" dediler. Ben onun çalışmasını görünce o kadar heves etmiştim ki, tamirat işini bir haftalığına kapattım. Pazar günü onu aramaya çıktım. O yine aynı şekilde oturmuş Kur'an-ı Kerim okuyordu. Ben selam verdim ve "Çalışacak mısın?" diye sordum. O aynen Önceki şartlarını açıkladı. Ben de kabul ettim. O benimle beraber gelip işe başladı. Ben geçen Pazar onun tek başına on kişinin yapacağı işi nasıl yaptığına hayret ediyordum. Bundan dolayı bu defa onun beni görmeyeceği şekilde saklanarak çalışma şekline baktım. Şu manzarayı gördüm; O eline harcı alıp duvarın üzerine koyuyor, taşlar kendi kendine birbirine bitişiyordu. Ben onun bir Allah dostu olduğuna kesin olarak inandım. Allah dostlarına ğaybdan yardım edilmektedir. Akşam olunca ben ona üç dirhem vermek istedim. O kabul etmeyerek, "Ben bu kadar dirhemi ne yapayım" dedi ve bir dirhem ve bir dânık alıp gitti. Ben tekrar bir hafta bekledim. Üçüncü Pazar günü yine onu aramak için çıktım ancak onu bulamadım. Ben halktan sorup araştırdım. Bir adam, "O üç günden beri hasta falanca ıssız ormanda yatıyor" dedi. Ben bir adama ücret vererek beni o ormana götürmeye razı ettim. O beni ormana ulaştırdı. O ıssız ormana ulaşınca onun baygın olarak yattığını gördüm. Başının altına yarım tuğla parçası koymuştu. Ben ikinci defa selam verdim. O (gözünü açtı ve) beni tanıdı. Ben hemen nun başını tuğladan kaldırıp kendi kucağıma koydum. O başını çekti ve birkaç şiir okudu. Onlardan ikisi şudur:Ey dostum!dünya nimetlerine aldanma Ömür bitecek bu nimetler zail olacaktır. Sen bir cenazeyi kabre götürdüğünde Bil ki seninde bir gün cenazen taşınacaktır.Ondan sonra o bana, "Ebû Âmir! Benim ruhum çıktığı zaman, beni yıkayıp bu elbisemle kefenle!" dedi. Ben, "Ey sevdiğim sana kefen olarak yeni kumaş alsam ne sakıncası var?" dedim. O, "Yeni kumaşları hayattaki insanlar daha fazla hak etmektedirler" dedi. (Bu cevap Hz. Ebû BekrSıddıkrad/ya//ahuan/)'ın cevabıdır. O da vefatı sırasında, "Beni bu bezlerle kefenleyin" demişti. Yeni kefen alınması için ondan izin istenince o da aynı cevabı vermişti). Çocuk dedi ki: "Kefen (eski olsun yeni olsun mutlaka) eskiyecektir. İnsanla beraber sadece onun ameli kalacaktır. Şu benim peştamalımı ve ibriğimi kabrimi kazacak kişiye ücret olarak verirsin. Bu yüzük ve Kur'an-ı Kerim'i Harun Reşid'e ulaştır. Yalnız onun eline vermeye dikkat et. Verirken ona şöyle söyle; <Bunlar bir yabancı garib çocuğun, benim yanımdaki emanetleridir. O size şöyle diyerek ahirete gitmiştir; 'Sakın bu gaflet ve aldanma halinde size ölüm gelmesin'>". Böyle dedikten sonra ruhunu teslim etti. O vakit ben onun bir şehzade olduğunu anladım. O vefat ettikten sonra, ben onun vasiyetine uygun olarak onu defnettim. İki şeyi de kabir kazan adama verdim. Kur'an-ı Kerim ve yüzüğü alıp Bağdat'a vardım. Padişahın sarayına yaklaştığımda padişahın süvarileri çıkıyordu. Ben yüksek bir yerde durdum. Önce çok büyük bir askeri birlik çıktı. Onda takriben bin tane atlı süvari vardı. Ondan sonra birbiri ardından 10 tane askeri birlik çıktı. Onuncu birlikte bizzat Emîr-ül Mü'minin vardı. Ben yüksek sesle bağırarak, "Ey Emîr-ül Mü'minin! Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm seninle olan yakınlığı ve akrabalığı hakkı için biraz durunuz" dedim. Benim bağırmam üzerine bana bakılınca, ben hızla ileri atılıp, "Benim yanımda bir yabancı çocuğun şu emanetleri var. O bana bu iki şeyi size kadar ulaştırmamı vasiyet etmişti" dedim. Padişah onları görünce (tanıdı ve) bir müddet başını eğdi. Onun gözünden yaşlar akmaya başladı. Bir muhafıza, "Bu adamı yanına al. Ben dönünce çağıracağım benim yanıma ulaştır" dedi. Dışarıdan geri döndüğünde köşkün perdelerini indirip kapıcıya, "Her ne kadar benim derdimi tazelese de o şahsı çağır gelsin" dedi. Kapıcı yanıma geldi ve "Emîr-ül Mü'minin çağırıyor. Şunu göz önünde bulundur ki, Emîr çok üzüntülü. Eğer sen ona on şey söyleyeceksen beş şeyle yetin" dedi ve beni Emîr'in yanına götürdü. O an Emîr tamamen yalnızdı. Bana, "Yakına gel" dedi. Ben yakınına gidip oturdum. O, "Benim o oğlumu tanıyor muydun?" dedi. Ben, "Evet onu tanıyordum" dedim. O, "Ne iş yapardı?" dedi. Ben, "İnşaat işçiliği yapardı" dedim. O, "Sen de na ücretle bir iş yaptırdın mı?" dedi. Ben, "Yaptırdım" dedim, O, "Sen şunu hiç düşünmedin mi ki, onun Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ile yakınlığı vardı, (çünkü butlar Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliam'm amcası Hz. Abbas radıyaliahu anft'mevlatlarıdır)". Ben, "Ey Mü'minlerin Emîri! Ben önce Allah ceiie ceiaiuhu Ğan af diliyorum, ondan sonra sizden özür diliyorum. Ben o anda onun kim olduğunu bilmiyordum. Ben vefat edeceği sırada onun durumunu öğrendim" dedim. O, "Sen onu kendi ellerinle mi yıkadın" dedi. Ben, "Evet" dedim. O, "Ellerini getir" dedi. Benim ellerimi göğsüne koydu ve şu manada birkaç şiir okudu: "Ey yüreğimi eriten ve kendisi için gözlerimin yaşlar akıttığı misafir! Ey kabri uzak olan, ancak gammı bana yakın olan kimse! Şüphesiz ölüm en güzel olan bütün zevkleri bulandırır. O misafirin (yüzü) bir ay parçasıydı. (Onun yüzü) saf ve halis bir gümüş dalı (olan bedeni) üzerindeydi. Artık ay parçası da kabre ulaştı, gümüş dalı da kabre ulaştı".Ondan sonra Harun Reşid Basra'ya, onun kabrine gitmeye niyet etti. Ebû Âmir rahmetuiiahi aleyh de onunla beraberdi. Harun Reşid onun kabrine varınca birkaç şiir okudu. Onların manası şöyledir: "Ey seferinden asla dönmeyecek olan misafir! Ölüm onu henüz ömrü küçükken çabucak kaptı götürdü. Ey benim gözümün nuru! Sen benim sevgim ve kalbimin huzuruydun. Uzun gecelerde de kısa gecelerde de... Senin içtiğin ölüm kadehinden pek yakında baban da ihtiyarlık halinde içecektir. Hatta dünyadaki her insan onu içecektir. İster o çölde otursun ister şehirde otursun... O halde bütün hamdler yazılmış olan takdirinin böyle hayret verici yönleri bulunan, bir olan ve ortağı olmayan Allah'a aittir".Ebû Âmir rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ondan sonra gece ben günlük tesbihatımı tamamlayıp yatmıştım ki, rüyamda nurdan bir kubbe gördüm. Üzerine bulut gibi nur üzerine nur yayılıyordu. O nur bulutu içinden o çocuk bana şöyle seslendi: "Ey Ebû Âmir! Sana Allah ceiie ceiaiuhu hayırlı mükafatlar versin (sen benim teçhiz ve tekfinimi ve vasiyetimi yerine getirdin)". Ben ona, "Ey benim sevdiğim! Senin başından neler geçti" dedim. O, "Ben öyle Mevlâya kavuştum ki, O çok Kerim ve benden çok razıdır. Bana O Mâlik hiçbir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbinden hayalinin geçmediği şeyler ihsan etti" dedi. (Bu meşhur olan bir hadisin ifadeleridir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allah ceiie ceiaiuhu buyuruyor ki; <Ben iyi kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen şeyler hazırladım>"). Hz. Abdullah İbni Mes'ud radıyaliahu anh buyurdu ki: Tevrat'ta şöyle yazıyor; "Allahu Teâlâ geceleyin yanlan yataklarından uzak duranlar (yani teheccüd namazı kılanlar) için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbinden hayalinin geçmediği şeyler hazırlamıştır. Onları ne mukarreb melekler bilir ne de bir peygamber". Bu ifade Kur'an-ı Kerimde şöyle geçmektedir:"Hiçbir kimse onlar için saklanmış göz aydınlatıcı nimetlerin ne olduğunu bilemez" (Secde-17), Daha sonra o çocuk, "Allah ceiie ceiaiuhu yemin ederek,kim benim çıktığım gibi dünyadan çıkıp gelirse, ona da bana yapılan izzet ve ikramın aynısının yapılacağını buyurdu" dedi,[53]Ravz adlı eserin yazarı diyor ki: Bu kıssa bana başka bir yolla da ulaşmıştır. Onda şu da vardı: "Bir adam Harun Reşid'e oğluyla ilgili soru sorunca o şöyle dedi; <Bu çocuk ben padişah olmadan önce dünyaya gelmişti. Çok güzel terbiye edilmişti. Kur'an-ı ve diğer ilimleri okumuştu. Ben padişah olduktan sonra beni bırakıp gitti. Benim dünyalığımdan o bir rahatlık görmedi. Giderken ben annesine 'Ona şu yüzüğü ver' dedim. O yüzüğün yakutu çok kıymetliydi. Ancak bunu da kullanmadı. Ölürken geri iade etti. O annesine çok itaat ederdi>"[54]Bu evladın, dünya ehlinden olması sebebiyle rencide olarak ayrılıp gittiği babası, yani Harun Reşid rahmetuiiahi aleyh çok iyi kalpli padişahlardan sayılmaktadır. Devlet ve servet içinde hatalar mutlaka olmaktadır. Ancak onun dînî yönden yaptığı başarılı işler tarih kitaplarında mevcuttur. Padişahlığı zamanında vefatına kadar her gün 100 rekat nafile namaz kılmak onun âdetiydi. Kendi şahsi malından günde bin dirhem sadaka verirdi. Bir sene hacca gider, bir sene cihada katılırdı. Hacca gittiği sene kendisiyle beraber yüz tane alimi ve onların çocuklarını hacca götürürdü. Hao-yapmadığı sene bütün masraf, elbise ve diğer ihtiyaçlarını karşılayıp onları hacca gönderirdi. Onlara bol bol harçlık ve çok şahane elbiseler verirdi. Zaten onun yanında her zaman iyilik ve bahşişler boldu. İsteyenlere de verilir, istemeyenlere de daha başlangıçta verilirdi. Onun meclisinde âlimlere çok izzet ve saygı gösterilirdi O âlimleri çok severdi. Gözleri görmeyen âmâ bir mu-haddis olan Ebû Muâviye Darîr rahmetuiiahi aleyh bir defa onunla yemek yedi. Yemekten sonra Harun Reşid rahmetuiiahi aleyh bizzat onun ellerini yıkadı ve "Ben ilme izzet ve saygıdan dolayı yıkadım" buyurdu.Bir defasında Ebû Muâviye rahmetuiiahi aleyh içinde Hz. Adem ve Hz. Musa aieyhimüsseiam in tartışması olan bir hadis beyan etti. Bir adam, "O ikisi ne zaman görüştüler?" deyince padişah sinirlendi ve "Kılıcımı getirin! Zındık, dinsiz Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm hadisine itiraz ediyor" dedi. O kendisine nasihat edildiğinde (etkilenir ve) çok ağlardı.[55]
60) Bir defasında Harun Reşid rahmetuiiahi aleyh hacca gidiyordu. Yolda Kû-fe'de birkaç gün kaldı. Oradan hareket etme vakti gelince halk padişahın süvarilerini seyretme heyecanıyla şehrin dışında toplandı. Behl-ül Mecnûn da oraya vardı. Yoldaki bir çöplüğün üzerine oturdu. Çocuklar her zaman onu rahatsız eder, ona taş atarlar, onunla alay ederlerdi. Onlar yine âdetleri üzere onun etrafına toplanmışlardı. Padişahın süvarileri yaklaşınca bütün çocuklar oraya buraya kaçıştılar. Behlül yüksek sesle, "Ey Emîr-ül Mü'minin! Ey Emîr-ül Mü'minin!"dedi. Harun Reşid süvarisinin perdesini kaldırıp, "Lebbeyk ya Behlül! Lebbeyk ya Beh-lül! (Behlül ben hazırım. Behlül ben hazırım). Söyle ne söylüyorsan" dedi. Behlül, "Bana Eymen şu hadisi beyan etmiştir; Hz. Kudâme radıyatiahu anh diyor ki: <Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem hacca giderken ben onu Minâ'da bir deveye binmiş olarak gördüm. Onun üzerinde çadır örtülü basit bir kafes vardı. Ne insanlar önünden dağıtılır ne de çekilin, sakının diye gürültü yapılırdı>. Emîr-ül Mü'minin! Sizin de bu seferinizde tevazu içinde yürümeniz, tekebbürlü yürümenizden hayırlıdır" dedi. Harun Reşid bu sözü duyunca ağlamaya başladı. Sonra, "Behlül! Allah sana rahmet etsin biraz daha nasihat et" dedi. Behlül bunu duyunca iki şiir okudu. Onların manası şöyledir: "Kabul etki sen bütün dünyanın padişahı oldun. Bütün dünyadaki mahlukat sana itaat ettiler. Sonra ne olacak? Yarın mutlaka senin kalacağın yer kabir çukuru olacaktır. Biri bu taraftan toprak atıyor diğeri o taraftan toprak atıyor olacaktır". Bunun üzerine Harun Reşid çok ağladı ve "Behlül! Sen çok güzel şeyler söyledin. Biraz daha söyle" dedi. Behlül, "Emîr-ül Mü'minin! Bir kimseye Allah ceiie ceiaiuhu mal ve cemal verir de, o kimse kendi malını Allah yolunda harcar ve kendi cemalini de günahlardan korursa. O Allah indinde salih-lerden yazılır" dedi. Harun Reşid, "Sen çok güzel söyledin. Bunun karşılığı olarak mükafatını alman gerekir" dedi. Bunun üzerine Behlül, "Mükafat vereceğin parayı kendilerinden (vergi vs.) aldığın kimselere iade et. Benim, senin mükafatına ihtiyacım yoktur" dedi. Harun Reşid, "Eğer birine borçlu İsen onu Ödeyeyim" dedi. Behlül, "Emîr-ül Mü'minin! Borçla borç ödenmez (yani senin yanında bulunan paralar başkasının hakkıdır. Sen onlara borçlusun). Hak sahiplerine haklarını iade et. Önce kendi borcunu öde, sonra başkalarının borcunu sor" dedi. Harun Reşid, "Senin için bir maaş bağlıyalım. Onunla senin yiyeceğin temin olmuş olur" dedi. Behlül, "Ben ve sen her ikimiz de Allah'ın kullarıyız. O'nun senin rızkını gözetip de benim rızkımı gözetmemesi muhaldir (imkansızdır)" dedi. Onlardan sonra Harun Reşid bineğinin perdesini indirdi ve yoluna devam etti.[56]Harun Reşidin nasihat dinlerken çok ağlaması meşhurdur. Bir defasında hacca gidiyordu. Sa'dûn Mecnûn yolda karşısına çıktı ve şu manaya gelen bir kaç şiir okudu: "Kabul etki sen bütün dünyanın padişahı oldun. Ancak en sonunda ölüm gelmeyecek mi? Dünyayı kendi düşmanlarına bırak. Bugün seni güldüren dünya, yarın seni çok ağlatacaktır". Bu şiirleri duyunca Harun Reşid bir çığlık attı ve bayılarak düştü. Baygınlığı o kadar uzun sürdü ki, üç vakit namazı kazaya kaldı.[57] Onun yüzüğünün üstünde şöyle yazıyordu:Büyüklük ve Kudret Allah'ındır
Br bakıma bu konu her an onun gözü önünde bulunuyordu.
61) Hz. Mâlik bin Dinar rahmetuiiabî aleyh buyurdu ki: Ben bir defasında Basra civarında gidiyordum. Sa'dûn Mecnûn adıyla meşhur olan Hz. Sa'dûn'u gördüm. Ben ona, "Nasılsın?" dedim. O, "Sen sabah ve akşam her vakit uzun bir sefer için hazır bekleyen ve sefer için yanında hiçbir çeşit azığı, hiçbir sefer eşyası vs. olmayan kimsenin hangi halini soruyorsun? O öyle bir Mevlâya gidecek ki, o son derece Âdil ve çok Kerim'dir, O, insanlar arasında o vakit karar verecektir" dedi. Böyle diyerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben "Niçin ağlıyorsun?" dedim. O, "Ben ne dünyanın elden gitmesine ne de Ölümden korkarak ağlıyorum. Aksine ben ömrümde herhangi bir iyi amelden boş kalan günlere ağlıyorum. Allah'a yemin olsun ki, beni sefer eşyamın azlığı ağlatıyor. Sefer çok uzun ve çok meşakkatlidir. O seferde pek çok tehlikeli geçitler gelmektedir. Benim yanımda hiçbir sefer eşyası yoktur. O seferin bütün zorluklarına katlandıktan sonra bilmiyorum ki Cennet'e mi gideceğim yoksa Cehennem'e mi atılacağım" dedi. Ben ondan bu hikmetli sözleri duyunca, "İnsanlar size deli diyorlar. Halbuki siz çok güzel sözler söylüyorsunuz" dedim. O, "Sen de dünyacıların demesine aldandın. Halbuki ben deli değilim. Benim Mevlâm'ın sevgisi benim kalbime, ciğerime, etime, derime, kemiğime işlemiştir. Onun aşkıyla ben hayran ve perişan kalmışım (bu yüzden dünya delileri bana mecnun diyorlar)" dedi. Ben, "Sen insanlardan kaçıyorsun (sahrada kalıyorsun)" dedim. Bunun üzerine o, şu manaya gelen iki şiir okudu: "İnsanlardan devamlı uzak dur. Her zaman Allahu Teâlâ'nın arkadaşlığını seç. Sen insanları hangi halde denemek istersen dene. Her durumda onları akrep olarak bulacaksın. Onların eziyet vermekten başka işleri olmaz'[58]
62) Hz. Abdulvahid bin Zeyd rahmetuüahi aleyh Çeştiye Meşâyih'inin meşhur bir büyüğüdür. Buyuruyor ki: Ben üç gece devamlı şu duayı yaptım; "Allah'ım! Cennet'te bana arkadaş olacak olan zatı benimle dünyada görüştür". Üç gün sonra bana, "Senin arkadaşın Meymûne Sevdâ'dır" denildi. (O Habeşistanlı bir kadındı. O kadar siyahtı ki onun lakabı Sevda olmuştu). Ben, "O nerede bulunur?" dedim. Bana, "Kûfe'nin falan kabilesinde" denildi. Ben onunla görüşmeye gittim. Kûfe'ye varınca onun durumunu sordum. Bana, "O koyun güdüyor falan vadidedir" denildi. Ben o vadiye ulaştım. O eski püskü, yamalı bir bez parçasını örtmüş namaz kılıyordu. Hemen onun yakınında koyunlarla kurtlar beraberce yayılıyorlardı. Ben oraya varınca o namazını kısaltıp selam verdi. Selam verdikten sonra, "Abdulvahid! Bugün değil. Bugün git. Görüşme vaadi yarın (kıyamet gününde)dir" dedi. Ben ona, "Allah sana rahmet etsin! Sen benim Abdulvahid olduğumu nereden bildin?" dedim. O, "Sen ruhların (ezelde) hepsinin bir asker gibi bir arada olduklarını bilmiyor musun? Orada birbirleriyle tanışanlar, burada da tanışırlar" dedi. (Bu meşhur bir hadisi şerifin ifadesidir). Ben ona, "Bana bir nasihat ediniz" dedim. O, "Kendisi vaiz olan birinin başkasından nasihat talep etmesi çokşaşılacak bir şeydir. (Sen zaten büyük bir vaizsin)" dedi ve sonra şöyle devam etti: "Bana büyüklerimden şöyle bir şey ulaştı ki, <Bir kimseye Allah ceiie ceiaiuhu dünyanın erhangi bir nimetini (mal servet vs.) verir de, o kimse yine de onun peşine düşerse, Allahu Teâlâ kendisiyle baş başa kalma sevgisini o kimseden alır. Kendisine yakınlık yerine, uzaklığı ona musallat eder. Kendine ünsiyet yerine, ürkekliği başına bindirir>". Ondan sonra şu manaya gelen birkaç şiir okudu: "Ey vaiz! Sen halka vaaz, nasihat ve uyarı için ayağa kalkıp, insanları günahtan alıkoyuyorsun. Halbuki sen kendin o günahların hastasısın. Sen başkalarını ıslah etmekten önce kendini ıslah etseydin, kendi günahlarına tevbe etseydin, senin söylemen onların kalbine tesir ederdi. Kendin o günahlara mübtela olduğun halde başkalarını alıkoyuyorsun. O halde sen bu alıkoymanda kendin şüphedesin" (Bir kimsenin kendisi bir şeyde tereddüd ederse, o başkasına güçlü bir şekilde ne söyleyebilir?). Ben, "Senin koyunların kurtlarla birlikte yayılıyorlar. Kurtlar onlara bir şey yapmıyor mu?" dedim. O, "Git kendi işine bak. Ben kendi Mevlâm ile barıştım. O da benim koyunlarımla kurtları barıştırdı" dedi.[59]Ben böyle acayib olayları amcam Mevlânâ Muhammed İlyas rahmetuiiahi afeyh'in yanında devamlı görürdüm. Onun evinde pek çok kediler ve tavuklar bütün gün beraberce kalırlardı. Ufak tefek kırıntıları yerlerdi. Ne tavuklar o kedilerden kaçar ne de o kediler tavuklara bir şey yapardı.
63) Hz. Utbe Ğulam rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben Basra çölünde gidiyordum. Çöl insanlarına ait birkaç çadır gördüm. Onların orada ziraatleri de vardı. O çadırlardan birinde deli bir kız vardı. Ben ona selam verdim. O benim selamımı almadı. (Selamı duymamış olabilir veya bu zat selamın cevabını duymamıştır. Veya selama cevap verme mesuliyetinin düştüğü bir vakit olabilir. Çünkü pek çok yerde selama cevap vermek sakıt olmaktadır). O şu manaya gelen birkaç şiir okudu: "Kendi Mevlâ'larını razı etmek için karınlarını aç bırakan âbid ve za-hidler felaha ermişlerdir. Onlar geceleri gözlerini uyanık tutmuşlardır. Onların bütün geceleri müşahede halinde geçmektedir. Onları Allahu Teâlâ'nın sevgisi öyle hayrete düşürmüştür ki, dünyacılar onları mecnûn zannetmektedirler. Halbuki zamanın en akıllı insanları, bu yüce insanlardır. Ancak o (insanların) halleri, onları ıstırab içinde bırakmıştır". Utbe diyor ki: Ben o mecnûnenin yanına gittim ve "Bu tarla kimin?" dedim. O, "Eğer sağ salim kalırsa bizimdir" dedi. Ben ondan sonra diğer çadırları gezdim. O esnada kuvvetli bir yağmur yağdı. Gökten sağanak halinde öyle su boşalıyordu ki, sanki kırbanın ağzı açılmıştı. Ben, "Şu mec-nûne'ye bakayım. Bu yağmur hakkında ne diyor?" diye düşündüm. (Çünkü bu yağmurla bütün ekili araziler berbad olmuştu). Ben gidip baktım ki onun tarlasını tamamen su kaplamıştı. O mecnûne ayakta durmuş şöyle diyordu: "Kendi halis sevgisinden bir parçayı benim kalbime koyan o yüce Zât'a yemin olsun ki, benim kalbim Sen'den razı kalmakta sağlamdır". Sonra o bana dönüp şöyle dedi: "Bak efendim! O, bu ekini sabit kıldı. O, büyüttü. O, onu dosdoğru dikip doğrulttu. O, ona başaklar ekledi. O, başaklarda tahıllar yarattı. O, yağmur yağdırarak, o ekini esledi. Onu zayi olmaktan korudu. Onun biçilmesi yaklaşınca, O, onu zayi etti". Sonra o yüzünü semaya doğru çevirerek şöyle dedi: "Bunların hepsi Senin mah-lukatın, Senin kullarındır. Onların hepsi ancak Senin zimmetindedir. Sen ne dilersen onu yap. Söz sahibi Sen'sin". Ben ona, "Sen bu tarlanın berbad olmasına nasıl sabrettin?" dedim. O, "Utbe! Sus! Benim Rabbim çok zengindir. Hamde layıktır. O'ndan devamlı yeni rızık gelmektedir. Bütün hamdler, bana, benim arzuladığımdan daha fazla nimetler veren O yüce Zât'a aittir" dedi. Utbe diyor ki: Ben ne zaman onun halini ve onun sözlerini hatırlasam elimde olmadan ağlıyorum.[60]
64) Hz. Ebûrrebi rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Ben bir köyde Fizza adında meşhur, saliha bir kadın olduğunu duydum. Hiçbir kadınla görüşmek benim âdetim değildi. Ancak ben onun öyle hallerini duydum ki, onun yanına gitmeyi arzu ettim. Ben o köye gittim ve onu araştırdım. Halk bana, "Onun yanında bir keçi var. Onun memesinden hem süt hem bal çıkıyor" dedi. Ben bunu duyunca hayret ettim. Yeni bir tas satın aldım ve onun evine gidip, "Ben senin keçinle ilgili şöyle bir şöhret duydum ki, o hem süt hem de bal veriyormuş. Ben de onun bereketini görmek istiyorum" dedim. O keçiyi bana teslim etti. Ben onun sütünü sağdım. Gerçekten de ondan hem süt hem de bal çıktı. Biz onu içtikten sonra, "Bu keçi senin yanına nereden geldi?" dedim. O, "Biz garib insanlarız. Bizim yanımızda bir keçiden başka bir şey yoktu. Onunla geçinirdik. Bir de Kurban Bayramı geldi. Kocam, <Bizim başka bir şeyimiz yoktur. Yanımızda bu keçi var. Getir onu kurban edelim> dedi. Ben, <Bizim yanımızda geçimimiz için bundan başka hiçbir şey yoktur. Böyle durumda kurban kesme emri yoktur. Öyleyse bizim kurban kesmemiz gerekli mi-dir?> dedim. Kocam bu fikri kabul etti ve kurban kesme işini erteledi. Ondan sonra ittifaken o gün bize bir misafir geldi. Ben kocama, <Misafire ikram edilmesi emredilmiştir. Başka bir şeyimiz yoktur. Bu keçiyi kesiver> dedim. O, keçiyi kesmeye başladı. Ben, <Küçük çocuklarım bu keçinin kesilmesini görüp ağlar> düşüncesiyle, <O keçiyi dışarı götürüp duvarın arkasında kes. Çocuklar görmesin> dedim. Kocam onu dışarı çıkardı. Onun boğazına bıçağı çaldığında bu keçi bizim duvarın üzerinde duruyordu. Oradan kendisi inerek evin avlusuna geldi. Ben, <Belki de o keçi kocamın elinden kurtulmuştuk düşüncesiyle ona bakmak için dışarı çıktım. Kocam keçinin derisini yüzüyordu. Ben ona, <Hayret edilecek bir şey. Aynı bunun gibi bir keçi eve geldi> dedim ve keçi olayını anlattım. Kocam, <Belki de Allahu Teâlâ bize bunun karşılığını ihsan etmiştir>dedi. İşte bu süt ve bal veren keçi o keçidir. Bunların hepsi misafire ikramdan dolayıdır" dedi. Sonra o kadın çocuklarına şöyle söyledi: "Ey çocuklarım! Bu keçi gönüllerde yayılmaktadır. Eğer sizin kalbiniz iyi ise onun sütü güzel olacak eğer sizin kalbiniz bozulursa, onun sütü de bozulacaktır. Kalplerinizi güzelleştirin, o zaman herşey sizin için güzel olacaktır".[61]
65) Hz. Behlül rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Ben bir defasında Basra'nın bir caddesinde gidiyordum. Yolda birkaç çocuk ceviz ve bademlerle oynuyorlardı.Bir çocuk onlara yakın bir yerde dikilmiş ağlıyordu. Ben, "Bu çocuğun yanında ceviz ve badem yoktur. Bundan dolayı ağlıyor" diye düşündüm. Ona, "Oğlum ben sana ceviz ve badem satın alayım da onlarla oyna" dedim. O gözünü bana doğru kaldırarak, "Ey gidi akılsız! Biz oyun için mi yaratıldık?" dedi. Ben, "Öyleyse hangi iş için yaratıldık" dedim. O, "İlim öğrenmek ve ibadet etmek için" dedi. Ben, "Allah celle ceiaiuhu senin ömrüne bereket versin. Sen bunları nereden öğrendin?" dedim. O dedi ki: "Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:Sizi sadece boşuna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz? (Mü'minûn-115)". Ben, "Evladım senin büyük bir hikmet ehli olduğun anlaşılıyor. Bana biraz nasihat et" dedim. O şu manaya gelen birkaç şiir okudu: "Ben hergün dünyanın akıp gittiğini görüyorum (bugün bu gidiyor yarın şu gidiyor). Her an yürümek için paçalarını toplamış (koşmak için hazır beklemektedir). Öyleyse ne dünya herhangi bir canlı için bakî kalır ne de bir canlı dünya için bakî kalır. Öyle anlaşılıyor ki, ölüm ve dünya hadiseleri insana doğru süratle koşup gelen iki at gibidirler. Öyleyse ey dünyanın kendini aldattığı ahmak! Biraz düşün ve kendin için (ahirette işe yarayacak) güveneceğin bir şey götür". Bu şiiri okuduktan sonra o çocuk yüzünü gökyüzüne doğru çevirdi ve ellerini kaldırdı. Gözyaşı incileri yanaklarından süzülmekteyken şu şiiri okudu:Ey O Zât ki, acizlikle O'na boyun eğilir Ey O Zât ki, Kendisine dayanıp güvenilir. Ey O Zât ki, Kendisine ümit besleyen biri Ümitlenince, ümidi yerine getirilir.Bu şiiri okuyunca bayılıp düştü- Ben hemen onun başını kaldırıp kucağıma koydum. Elbisemin kenarıyla onun ağzına bulaşan toz ve toprağı silmeye başladım. O kendine gelince ben, "Evladım! Sen niçin şimdiden bu kadar korkuyorsun? Sen henüz küçük bir çocuksun. Şu an senin amel defterine hiçbir günah yazılmayacak" dedim. O, "Behlül çekil oradan. Ben annemin daima şöyle yaptığını gördüm; O ateş yakmak istediğinde önce küçük küçük ağaç parçalarını ocağın altına koyuyor, sonra büyük odunları koyuyor. Belki de Cehennem ateşine küçük ağaç parçaları yerine ben konulurum diye korkuyorum" dedi. Ben, "Evladım! Senin büyük bir hikmet ehli olduğun anlaşılıyor. Bana kısaca nasihat et" dedim. O bunun üzerine 14 şiir okudu onların manaları şöyledir:"Ben gaflete düşmüşüm. Ölümü sürüp koşturan ardımdan ölümü sürüpgetiriyor. Ben bugün gitmezsem yarın mutlaka gideceğim. Ben vücudumu güzel vumusak elbiselerle donattım. Halbuki benim bedenim için (kabre giderek)kokma ve çürümekten başka bir çare yoktur. Kabirde çürümüş bir halde yatmakta olduğum manzara sanki şu an gözümün önündedir. Benim üzerimde toprak yığını olacak. Altımda kabir çukuru. Benim bu güzellik ve cemâlim gidecek ve tamamen silinecektir. Hatta benim kemiklerim üzerinde ne et kalacak ne de deri kalacaktır. Ben ömrümün tükendiğini görüyorum. Arzular tatmin olmuyor. Büyük bir sefer önümdedir. Yanımda hiç yol azığı yoktur. Ben günahlarımla kendi gözcüm ve koruyucuma karşı koydum. Çok kötü hareketler yaptım. Artık onlar geri döndürülemez (yani işlenen günah işlenmemiş gibi olamaz). Ben kusurumu bilmesin diye halktan gizlemek için üzerini örttüm. Ancak benim gizli olan ne kadar günahım varsa, yarın o Mâlik'in huzurunda açığa çıkacaktır. (O'nun mahkemesine takdim edilecektir.) Şüphesiz ben O'ndan korkuyordum. Ancak ben O'nun hilminin genişliğine güvendim (bundan dolayı günaha cüret ettim). Ben O'nun çok Gafur (bağışlayıcı) olmasına güvendim. O'ndan başka kim affedebilir ki? Şüphesiz ki bütün hamdler o yüce Zât içindir. Eğer öldükten sonra kokma ve çürümeden başka bir afet olmasaydı, Rabbim tarafından Cennet vaadi ve Cehennem tehdidi de olmasaydı. Yine de ölmek ve çürümekte, oyun ve eğlenceden sakınmak için yeterli bir uyarı ve ikaz vardır. Ancak ne yapalım. Bizim aklımız gitmiş (hiçbir şeyden ibret almıyoruz. Artık şundan başka bir çare yoktur;) Keşke günahları bağışlayan beni bağışlasaydı. Şüphesiz ben Mevlâsına verdiği söze hıyanet eden en şerli bir kulum. Terbiyesiz kölenin hiçbir söz ve kararı muteber olmaz. Ey Mevlâm! Senin ateşin benim bedenimi yakınca hâlim ne olur! Halbuki en sert taşlar bile o ateşe dayanamazlar. Ben ölüm vaktinde de yalnız başıma kalacağım. Kabire de tekbaşıma gideceğim. Kabirden yalnız olarak kalkacağım (hiçbir yerde benim hiçbir yardımcım ve imdadıma yetişen olmayacak). O halde ey bir olan, tek olan, ortağı olmayan yüce Zât! Tamamen yalnız başına kalan kimseye rahmet et".Behlül rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Onun bu şiirlerini dinleyince ben öyle etkilendim ki, bayılıp düştüm. Uzun bir süre sonra kendime geldiğimde o çocuk gitmişti. Ben orada bulunan çocuklara, "O çocuk kimdi?" dedim. Onlar, "Sen onu bilmiyor musun? O Hz. Hüseyin radtyaiiahu anb'\n evlatlarındandır" dediler. Ben, "Ben de <bu hangi ağacın meyvesidir?> diye hayret ediyordum. Gerçekten bu meyve ancak o ağacın meyvesi olabilirdi" dedim. Allahu Teâlâ bizleri o neslin bereketlerinden faydalandırsın. Amin[62]
66) Hz. Şibli rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Bir defasında kalbim bana, "Sen cimrisin" dedi. Ancak nefsim, "Hayır ben cimri değilim" dedi. Kalbim tekrar, "Sen cimrisin" dedi. Ben onu ölçmek için şuna karar verdim ki, benim yanıma ilk önce gelecek şeyi (ne kadar olursa olsun) ilk karşılaştığım fakire vereyim. Henüz bu niyetimi bitirmemiştim ki, bir adam bana 50 dinar hediye etti. Ben onu alıp niyetime göre bir fakir aramak için çıktım. İlk önce gözleri görmeyen bir fakirle karşılaştım. Bir berbere saçlarını kestiriyordu. Ben hepsini o âmâya verdim. Âmâ,Bunları (berber ücreti olarak) berbere ver" dedi. Ben, "Bu 50 altındır (bu kadar altın hiç berberlik ücreti olarak verilir mi?)" dedim. O âmâ başını yukarı kaldırıp, "Biz demedik mi, <Sen cimrisin>" dedi. Bunun üzerine ben o altınları çabucak berbere verdim. Altınları verince berber bana, "Bu âmâ saçlarını kestirmek için oturunca ben onun sefaletini görüp, <Ondan ücret almayacağım> diye niyet etmiştim" dedi. Ben (o ikisinin konuşmalarını duyunca o kadar o kadar mahcup oldum ki) o altınları nehire attım ve "Allah senin belanı versin! Sana kim biraz gönül verirse, Allahu Teâlâ onu işte böyle zelil eder" dedim.[63]İnsanın gayreti coştuğu anda bu gibi durumların meydana gelmesi olmayacak bir şey değildir. EğerHz. Süleyman aieyhisseiam şu ayette geçtiği gibi yapabiliyorsa,"O atların boyunlarını ve ayaklarını kesti (kurban etti)" (Sâd-33). ÜmmülMü'mİnİn Hz. AİŞe radıyallahu anha RaSUİUİlah sallallahu aleyhi vesellem"\r. yanında dİğer kumasının kabını kırabiliyor ve onun yemeğini atabiliyorsa, Hz. Abdullah bin Amr İbnil Âs radıyaiiahu anh Usfur rengiyle renklendirilmiş şalını sadece Rasûlullah saiiaiiahu aleyhiveseiiemln, "Ne giydin böyle?" diye sormasından dolayı fırında yaka-biliyorsa ve Ensardan bir sahâbi Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ın kendisine iltifat etmediğini görünce yapmış olduğu kubbeyi yıkabiliyorsa, öyleyse Hz. Şibü rahmetuiiahi altınları (nehre) atmasında anlaşılmayacak bir şey yoktur.
67) Hz. Zünnûn Mısrî rahmetuiiahi aleyh (Sufiyâ-i Kiram'ın büyüklerindendir) buyuruyor ki: Ben bir çölde gidiyordum. Bir kaç genç gördüm. Yüzünün iki yanında sakalın meydana getirdiği iki çizgi vardı (yani sakalı çıkmaya başlamıştı). Beni görünce onun bedeni titremeye başladı. Yüzü sarardı ve benden kaçmaya başladı. Ben, "Ben de senin gibi insanım (cin değilim). Öyleyse niçin böyle koşarak kaçıyorsun?)" dedim. O, "Zaten siz (insanlardan) kaçıyorum" dedi. Ben onun peşine gittim ve ona, "Allah hakkı için biraz dur" dedim. O durdu. Ben ona, "Sen bu vîran çölde tamamen yalnız başına kalıyorsun, başka bir arkadaşın da yok. Sen korku hissetmiyor musun?" dedim. O, "Hayır benim yanımda gönül verdiğim biri var" dedi. (Ben onun arkadaşının bir yere gitmiş olduğunu zannederek), "O nerede?" dedim. O, "Her an benimle beraberdir. O benim sağımda, solumda, önümde, arkamda, her tarafımdadır" dedi. Ben ona, "Senin yanında yemek içmek için birşey yok mu?" dedim. O, "O da var" dedi. Ben, "Nerede?" dedim. O, "Annemin karnında bana rızık veren Zât, ben büyüdükten sonra da rızkıma kefil olmuştur" dedi. Ben, "Yemek içmek için bir şey olması lazımdır. Onunla gece teheccüd namazında ayakta durmak için kuvvet meydana gelir, gündüz oruç tutmak için destek o-lur. (Beden kuvvetiyle) Mevlâ'ya hizmet (ibadet) de en güzel şekilde yapılabilir" dedim. Ben yeme ve içmenin üzerinde çok durunca şu manaya gelen birkaç şiir o-kuyup kaçtı: "Allah'ın velisi için hiçbir eve ihtiyaç yoktur. O, gayri menkul eşyasının lmasına asla tahammül edemez. O, vadiden dağa doğru yürüdüğü zaman vadi onun ayrılığından dolayı ağlar. O, gece taheccüd namazına, gündüz de oruca çok fazla sabredendir. O, kendi nefsine, <Ne kadar yapabilirsen o kadar mihnet ve meşakkate katlan. Çünkü Rahman'ın hizmetinde utanılacak bir şey yoktur (O çok övünülecek bir şeydir)> der. O, Rabbi ile konuştuğu zaman, onun gözlerinden yaşlar boşalır. Ve O, <Allah'ım! kalbim uçmak üzere (ona bak)> der. Ve O, <Allah'ım! Ben ne (Cennet'te) içinde huriler bulunan yakuttan ev isterim, ne Adn Cennet'ine hevesliyim ne de Cennetin meyvelerini arzuluyorum. Benim bütün temennim sadece Seni görmektir. Onu bana ihsan eyle> der. İşte bu övünülecek büyük bir şeydir"[64]
68) Hz. İbrahim Havas rahmetuiiahialeyh diyor ki: Ben bir defasında çölde gidiyordum. Yolda Hristiyan bir rahiple karşılaştım. Beline Zünnar[65] bağlamıştı. O benimle beraber olmak istediğini açıkladı. (Kafir dervişler çoğu zaman Müslüman dervişlerin hizmetlerinde kalmışlardır). Ben onu yanıma aidim. Yedi gün boyunca beraber yürüdük (ne yemek yedik ne de bir şey içtik). Yedinci gün o nasrâni bana, "Ey Muhammedî! Haydi kerametini göster! (Kaçgün oldu hiçbirşeyyemedik)"dedi.Bunun üzerine ben Allahu Teâlâ'ya şöyle dua ettim: "Allah'ım! Bu kafirin önünde beni zelil etme". Bir baktım ki hemen önümüze bir sofra kondu. Sofraya ekmekler, kızarmış et, taptaze hurmalar ve bir sürahi su konulmuştu. İkimiz yemeği yedik, suyu içtik ve yürüdük. Yedi gün boyunca yürüdük. Yedinci gün (o nasrâni tekrar benden bir şey istemesin düşüncesiyle) aceleden ona, "Bu sefer sen bir şeyler göster, şimdi senin sıran" dedim. O bastonuna dayanarak dikildi ve dua etmeye başladı. O esnada içinde benim soframda olan şeylerin iki misli bulunan iki sofra önümüze geldi. Ben çok utanmıştım. Benim yüzümün rengi kaçmıştı Hayretler içinde kalmıştım. Üzüntümden dolayı yemek yemeyi reddettim. O nasrâni bana yemek için ısrar ettiyse de ben mazeret beyan ettim. O, "Sen ye ki ben sana iki müjde vereyim. Onlardan birincisi şudur:Ben Müslüman oldum" dedi. ve zünnarmı kırıp attı. Sonra, "İkinci müjde şudur: Ben yemek için şöyle dua yapmıştım; <Allah'ım! Bu Muhammedînin, Senin yanında bir manevi makamı varsa, onun hürmetine bize yemek ver>. Bunun üzerine bu yemek nasib oldu ve ben bundan dolayı Müslüman oldum" dedi. Ondan sonra ikimiz yemeğimizi yedik ve yolumuza devam ettik. Sonunda Mekke-i Mükerre-me'ye ulaştık. Hac yaptık. O yeni Müslüman Mekke'de kaldı ve orada vefat etti.[66]Allah onu bağışlasın afirlerin bu şekilde Müslüman olduklarına dair tarih kitaplarında pek çok vakıalar bulunmaktadır. Yukarıdaki olaydan anlaşıldı ki: Allahu Teâlâl bazen bir kimseye başkasının hürmetine rızık vermektedir. Kendisine nzık verilen de ahmaklığından dolayı onu kendi üstün başarısı ve çalışmasının neticesi zannetmektedir. Hadislerde şu konu sık sık geçmektedir: "(Çoğu zaman) size, sizin zayıflarınız sayesinde rızık verilmektedir". Bu olaydan bir de şu bilinmiş oldu ki: Bazen kafirlere de Müslümanların sebebiyle manevi kapılar açılır. Dış görünüşü itibariyle onun kendilerine yardım olduğunu zannederler. Ancak gerçekte o başkasının hürmetine meydana gelmektedir.
69) Bir Allah dostu buyuruyor ki: "Ben bir köle satın aldım. Onu getirince, "Senin adın nedir?" dedim. O, "Efendim hangi adı koyarsa odur" dedi. Ben, "Ne iş yaparsın?" dedim. O, "Efendim siz neyi emrederseniz onu yaparım" dedi. Ben, "Sen ne yemek istersin (tâ ki ben senin için onu fikredeyim)" dedim. O, "Efendim siz ne yedirirseniz" dedi. Ben, "Senin de bir şey yemeyi gönlün çekmiyor mu?" dedim. O, "Efendinin karşısında kölenin arzusu nedir ki? Efendinin hoşlandığı şey kölenin arzusudur" dedi. Onun bu cevabını duyunca ağladım ve "Benim de Mevlâm ile böyle muamelem olmalı" diye düşündüm. Ben ona, "Sen bana (zikri yüce olan) Mevlâma karşı edep öğrettin" dedim. Bunun üzerine o şu manaya gelen iki şiir okudu: "Eğer Senin bir kuluna tam olarak hizmet edebilirsem, benim için bundan daha büyük hangi nimet olabilir ki! Öyleyse Sen kendi lütuf ve kereminle benim kusur ve gafletimi af eyle. Zira ben Seni çok ihsan edici ve çok rahmet edici biliyorum"[67]
70) Hz. Mâlik bin Dinar meşhur Allah dostudur. Bu kitapta onun bir çok kıssaları geçmiştir. Onun başlangıçtaki hali iyi değildi. Bir adam ona, "Senin başına ne geldi ki, sen ondan dolayı tevbe ettin" diye ona tevbe etme olayını sordu. O şöyle dedi: Ben bir askerdim. Şarabı çok severdim ve ona çok alışkındım. Her an şarap içmekle meşguldüm. Ben bir cariye satın aldım. Çok güzeldi. Ona çok bağlıydım. Ondan benim bir kızım oldu. Onu da çok seviyordum. O da bana çok yakındı. Nihayet ayakları üstüne basmaya ve yürümeye başladı. Onu daha çok sevmeye başladım. Her zaman o benim yanımda kalırdı. Ancak onun şöyle bir âdeti vardı. Ben şarap kadehini içmek için elime aldığım zaman elimden alır elbiseme atardı (sevdiğimden dolayı onu azarlamayı gönlüm kabul etmiyordu). O iki yaşına girince vefat etti. Onun üzüntüsü kalbimi yaraladı. Bir gün Şaban ayının 15. gecesi ben şarap içmiş kendimden geçmiştim. Yatsı namazını da kılmadım. O hal üzere uyudum. Rüyamda gördüm ki; Mahşer hazırlanmış insanlar kabirlerinden çıkıyorlar. Ben de mahşer meydanına gidenler arasındaydım. Arkamdan bir ayak sesi gibi bir şey duydum. Dönüp bakınca büyük bir kara ejderhanın peşimden koşup geldiğini gördüm. Onun gözleri maviydi. Ağzını açmıştı. Dolu dizgin benim tarafıma doğru geliyordu. Ben onun korkusundan dehşete düşerek orkuya kapılan birinin gücüyle kaçıyordum. O benim peşimden koşarak geliyordu ki, çok güzel elbise içinde, kendisinden son derece güzel kokular gelmekte olan bir yaşlı adamla karşılaştım. Ben ona selam verdim. O selamımı aldı. Ben ona, "Allah aşkına bana yardım ediniz" dedim. O, "Ben zayıf bir adamım o ise çok kuvvetli. Ona benim gücüm yetmez. Ancak sen yine de kaç. Belki ilerde bundan kurtulmana sebeb olacak bir şeyle karşılaşırsın" dedi. Ben çok hızlı bir şekilde kaçıyordum. Bir küçük tepe gördüm. Oraya tırmandım. Ancak oraya tırmanır tırmanmaz tepenin arkasında alev alev yanmakta olan Cehennem ateşine gözüm ilişti. Onun dehşet verici şeklini ve manzarasını gördüm. Bütün bu halleri gördüğüm halde üzerime o yılanın dehşeti öyle binmişti ki, aynı şekilde kaçıyordum. Az kalsın Cehennem çukuruna düşecektim. O esnada yüksek bir ses duydum. Biri bana, "Geri çekil sen o (CehennemTık) insanlardan değilsin" dedi. Ben oradan tekrar arkaya doğru koştum. O yılan da dönüp benim arkamdan gelmeye başladı. Ben tekrar beyaz elbiseli yaşlı adamı gördüm. Ona tekrar, "Ben daha önce de bu ejderhadan nasıl kurtulacağımı size sormuştum, siz kabul etmemiştiniz" dedim. O yaşlı zat ağlamaya başladı ve "Ben çok zayıfım, o ise çok kuvvetli. Ben ona karşı koyamam elbette karşıda bir diğer tepe var. Oraya tırman, orada Müslümanların bazı emanetleri konulmuştur. Mümkündür ki, kendisinin yardımıyla ejderhadan kurtulabileceğin senin de herhangi bir emanetin olabilir" dedi. Ben koşarak o tepenin üzerine çıktım. O ejderha benim arkamdan geliyordu. Orada yuvarlak bir dağ gördüm. Onda pek çok pencereler açılmıştı. Onların üzerine perde örtülmüştü. Her pencerenin altında iki kanat vardı. Onun üzerine yakut işlenmişti. İncilerle yüklüydü. Pencerenin her kanadı üzerinde ipekten bir perde asılıydı. Ben o dağın üzerine çıkmak isteyince melekler, "Pencereyi açın ve perdeyi kaldırın. Sonra dışarı çıkın. Belki sizin aranızda, bu perişan durumda olan adamı, şu anki durumundan kurtaracak bir emaneti vardır" dedi. O sesle birlikte birden pencere açıldı ve perde kalktı. Oradan yüzleri ay gibi olan pek çok çocuk çıktı; Ancak ben son derece perişandım. Çünkü o yılan benim yanıma tamamen gelmişti. O esnada o çocuklar şöyle bağırmaya başladılar; "Hey! Hepiniz çabucak dışarı çıkın! O yılan, adamın yanına kadar geldi". Bunun üzerine akın akın çocuklar çıkıp geldiler. Benim gözüm aniden onlar arasındaki iki yaşında ölen kızıma ilişti. O beni görür görmez ağlamaya ve şöyle demeye başladı; "Allah'a yemin olsun ki, bu benim babamdır". Böyle der demez bir ok gibi fırlayarak nurdan bir sedir üzerine çıkıp, sol kolunu benim sağ omuzuma doğru uzattı. Ben çabucak ona sarıldım. O sağ elini o yılana doğru uzattı. Yılan derhal geriye kaçmaya başladı. Sonra o beni oturttu ve kendisi benim kucağıma oturdu. Sağ eliyle benim sakalımı okşamaya başladı ve şöyle dedi; "Babacığım!<İman edenler (den günaha bulaşmış olanlar) için Allah'ı anma ve üzerine indirilen hakka karşı kalplerinin saygıyla yumuşama zamanı daha gelmedi mi?> (Hadid-16)". Onun bu sözünü duyunca ağlamaya başladım ve "Kızım sen ur'an-ı Kerimin hepsini biliyor musun?" diye sordum. O, "Biz hepimiz Kur'an'ı sizden fazla biliyoruz" dedi. Ben, "Kızım bu benim peşime takılan yılan neyin be-lasıydı?" dedim. O, "Senin kötü amellerindi. Sen onu kendi günahlarınla o kadar güçlendirdin ki, o şimdi seni sürükleyerek Cehennem'e atma fikrindeydi" dedi. Ben, "O beyaz elbiseli ihtiyar kimdi?" dedim. O, "Senin iyi amellerindi. Sen onu o kadar zayıf bıraktın ki, o yılanı senden uzaklaştıramadı (ama elbette kurtulmanın yolunu haber verecek kadar yardım etti)" dedi. Ben, "Kızım sen bu dağda ne arıyorsun?" dedim. O, "Bizler hepimiz Müslümanların çocuklarıyız. Kıyamete kadar burada kalacağız. Sizin gelmenizi bekleyeceğiz. Siz hepiniz gelince biz şefaat edeceğiz" dedi. Ondan sonra benim gözlerim açıldı. O yılanın dehşeti hâlâ üzerimdeydi. Ben kalkar kalkmaz. Allah ceiie ceialuhu huzurunda tevbe ettim ve kötü amellerimi terk ettim.[68]Bu kitap tahminimizden çok fazla büyük oldu. Başlangıçta kısaca yazmayı düşünüyordum. Ancak iradem dışında uzayıp gitti. Artık o dereceye ulaştı ki ben de onun okunacağı ümidi de azaldı. Çünkü dini kitapları okumak için de bizim vaktimiz yoktur. Bundan dolayı bu kitaba birden son verdim. Allahu Teâlâ lütfü ve kere-miyle her zaman günahlara ve dünyaya batmış bulunan bu aciz kuluna da Kendine dönmek için tevfik versin ve şu pis dünyadan nefret etmenin tadını nasip eylesin.Bu kitaba Hicri Şevval 1366 (Miladi 1942)'de başladım. Ancak arada öyle arızalar meydana geldi ki, bitirmekte geciktim. Şimdi bile buna pek çok şeyi ilave etmeyi düşünüyordum. Ancak bu kitap çok uzun olduğundan dolayı bugün Hicri 22 Safer 1368 (Miladi 1944)'de Cuma gecesi son verdim.
Zekeriyya Kandehlevi rahmetuiiahi aleyh
Mezâhir-ul Ulum Medresesi
Sehrenpur
[1] Mİşkât
[2] Bevan-ül Kur'an
[3] Târih'ül Hulefâ
[4] Dürrü Mensur
[5] Târik-ül Hulefâ
[6] İhya
[7] İhya
[8] İhya
[9] İhya
[10] Dürrü Mensur
[11] Dürrü Mensur
[12] Tehzîb'üt Tehzîb
[13] İthaf
[14] İthaf
[15] İthaf
[16] Müsâmerât
[17] Dürrü Mensur
[18] Eşher
[19] İthaf
[20] ithaf
[21] ithaf
[22] ithaf
[23] İthaf
[24] İthaf
[25] İthaf
[26] İthaf
[27] İthaf
[28] İthaf
[29] İthaf
[30] İthaf
[31] İthaf
[32] İthaf
[33] İthaf
[34] İthaf
[35] İthaf
[36] 14-Rebîul Evvel 1382 H. (1966) tarihinde Lahtfda vefat etmiştir.
[37] İthaf
[38] İthaf
[39] Yaklaşık üç kilogram
[40] Müsâmerât, 1. cild
[41] İthaf
[42] İthaf
[43] Müsâmerât
[44] Ravz
[45] Dürrü Mensur
[46] Ravz
[47] Ravz
[48] Ayet'el Kûrsi
[49] Ravz
[50] Ravz
[51] Ravz
[52] Müslim
[53] Dürrü Mensur
[54] Ravz
[55] Tarihi Bağdad lil Hatîb
[56] Ravz
[57] Ravz
[58] Ravz
[59] Ravz
[60] Ravz
[61] Ravz
[62] Ravz
[63] Ravz
[64] Ravz
[65] Küfür eti olarak Hristiyanlann bağland.klar, ucu haç., kemer yada kuşak
[66] Ravz
[67] Ravz
[68] Ravz
[1] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[2] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[3] Dürrü Mensur
[4] Mişkat
[5] Ahkamul Kurîan
[6] Ahkamul Kur-an
[7] Dürrü Mensür
[8] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[9] Dürrü Mensür
Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[10] Dürrü Mensur
[11] Ebû Dâvûd
[12] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[13] Dürrü Mensur
[14] Kenzul Ummal
[15] Mişkat
[16] Beyan-ül Kur'an
[17] Dürü Mensür
[18] İhya
[19] İhya-ül Ulum
[20] İhya-ül Ulum
[21] İhya-ül Ulum
[22] İhya-ül Ulum
[23] Mişkat-ı Şerif
[24] Fethül Bari
[25] Dürrü Mensur
[26] İhya-ül Ulum
[27] Dürrü Mensur
[28] İhya
[29] Çünkü böyle yapmak caizdi ve yapılan sadakaya da herhangi bir noksanlık gelmezdi. Ancak onu nikahlamak sanki sadakadan dönme görüntüsü veriyordu.
[30] Dürrü Mensur
[31] Dürrü Mensur
[32] İhya-ül Ulum
[33] Dürrü Mensur
[34] Dürrü Mensur
[35] Terğib
[36] Dürrü Mensur
[37] ikamet-ü!-Hücce
[38] Kenz
[39] Mişkat (Şeyheyn rivayetiyle)
[40] Dürrü Mensur
[41] Dörrü Mensur
[42] Dürrü Mensur
[43] İhya
[44] Dürrü Mensur
[45] Dürü Mensür
[46] Nesei, Dürrü Mensu
[47] Kenz
[48] Dürrü Mensur
[49] Isabe
[50] Buhari
[51] Dürrü Mensü
[52] Dürrü Mensur
[53] Dürrü Mensur
[54] Terğib
[55] Buhari
[56] Ûkiye; 130 gr.lık ağırlık öiçüsüdür
[57] Bu üç dinarın açıklaması başka rivayetlerde vardır
[58] Feth
[59] Ayni, Ahmed rivayetiyle
[60] Kent
[61] Müslim)
[62] ihya
[63] Mişkat
[64] Terğib
[65] Ehû Dâvûd
[66] Mişkat
[67] İhya
[68] Terğib
[69] Iraki,İhya
[70] Mişkat
[71] Mişkat
[72] Mişkat
[73] Dürrü Mensur
[74] Kenz
[75] Kenz
[76] Kenz
[77] Terğib
[78] Kenz
[79] Kenz
[80] Kenz
[81] İhya
[82] Terğib
[83] Mişkat
[84] Kenz
[85] Mişkat
[86] Mişkat
[87] Ihyâ
[88] Mişkat
[89] Terğib
[90] Terğib
[91] Terğib
[92] Kenz
[93] Dürrü Mensûr-1 .cild
[94] Dur Evvel
[95] Ravz
[96] Kenz
[97] Buhari
[98] Feth
[99] İhya
[100] Mişkat
[101] Kenz
[102] Kenz
[103] Kenz
[104] Kenz
[105] Kenz
[106] Kenz
[107] Kenz
[108] Mişkat
[109] Ravz'ur Reyyâhîn
[110] Kenz
[111] Kenz
[112] Kenz
[113] İhya Kenz
[114] Kenz
[115] Kenz
[116] Kenz
[117] Kenz
[118] Kenz
[119] Tebli
[120] Mişkat
[121] Mişkat
[122] Cemel
[123] Mişkat
[124] Kenz
[125] Kenz
[126] İhya
[127] Kehz
[128] Kehz
[129] Kehz
[130] Kehz
[131] Cami-üs Sağîr
[132] Cami-üs Sağîr, Müslim
[133] Cami-üs Sağir
[134] Cami-üs Sağir
[135] Dürrü Mensur
[136] Mİşkat
[137] Alemgiriyye
[138] Mişkat
[139] Terğib
[140] Kenz
[141] Ebû Dâvûd
[142] İhyâ
[143] İhya
[144] Bezl
[145] Bezi
[146] ihya
[147] Mişkat
[148] Terğib
[149] Yerken damağa yapışan bir helva çeşidi
[150] Ravz
[151] Ravz
[152] Dürrü Mensur
[153] İhya
[154] ihya
[155] Mirkât
[156] Avn
[157] Müslim
[158] Buhâri, Mişkat
[159] Müslim, Mişkat
[160] İran'da bir şehrin adı
[161] Tenbih-ül Gafilin
[162] Mezahir
[163] Mezahir
[164] Müslim, Mişkat
[165] Mişkat
[166] Dürrü Mensur
[167] Cemel
[168] İhya
[169] Feth
[170] Duru Mensur
[171] İhya
[172] Dürrü Mensur
[173] Mezahir
[174] Mişkât
[175] Mecma'üz Zevâid
[176] İhya
[177] Feth'ûl Bârî
[178] Münzirî
[179] Fet
[180] İhya
[181] İhya
[182] Kenz
[183] Mişkat
[184] Mişkat
[185] Mişkat
[186] İhya
[187] Ravz
[188] Kevkeb
[189] İthaf
[190] İthaf
[191] Mezahİr
[192] İhya, İthaf
[193] İhya
[194] Kenz
[195] Mişkat
[196] Mişkat
[197] İthaf
[198] Kenz
[199] 1 dirhem= 3.2 gr Gümüş
[200] 1 müdd= Yaklaşık 800 gr. Ağırlığında bir ölçek
[201] Feth
[202] Kenz-ul Ummal
[203] Tarih-ülHülefâ
[204] Tarih İhya
[205] Ebû Dâvûd
[206] Kenz-ül Ummâll
[207] Kerz
[208] İhya
[209] Feth
[210] Hüccetullah
[211] Mişkât
[212] Mezâhir
[213] Miskât
[214] Mişkât
[215] Kenz
[216] Kenz
[217] Aynî, Müslim
[218] Terğib,
[219] Tirmizi
[220] Mezâhir
[221] Mişkât
[222] Kenz
[223] Mişkât
[224] Cami-üs Sağîr
[225] Ebû Dâvüd
[226] Mişkât
[227] Mişkât
[228] Mişkât
[229] Mişkât
[230] Mişkât Mekâsı
[231] Mişkât
[232] Mekâsıd-ı Hasene
[233] Mişkât
[234] Mişkât
[235] Dürrü Mensur
[236] Mİşkât, Müslim
[237] ihya
İslami Okul Okulların En Önemlisi