198 / Bidâyetü'l-Müctehid - 027Nikah - 0. Sayfa
(İnsanlar Arasındaki Hukukî İlişkiler)
3.Evlilik Teklifi Üstüne Teklif:
4.Nikâhtan Önce İstenen Kadına Bakma:
75. Nikâh Akdinin Sıhhat Sebebleri
3. Velayet Hakkının Sahipleri:
c- Babanın Hazır Olmadığı Yerde Bakirenin Evlenmesi:
4. V'elinin Evlendirmekten Kaçınması:
1. Mehrin Hükmü, Miktarı, Niteliği ve Ertelenmesi.
2. Melır'in Tamamının Hahedilişi:
b- Evlenme Akdinin Yanısıra Satış:
c- Babanın Mehrin Yanısıra Hediyeyi Şart Koşması:
3.Nikâh Akdinin Mahalli: Evlenilebilecek Kadınlar:
4. Zina veya Yanlışlıkla Cima'nın Etkisi:
4. Sütün Emilmesi veya Dökülmesi:
5. Sütün Saf veya Karışık Oluşu:
F- îki Kızkardeşi Bir Nikâh Altında Bulundurma Engeli
1. Dörtten Fazla veya İki Kızkardeşle Evliyken Müslüman Olma:
76. Nikâh'ın Bozulmasını Caiz Kılan Sebebler
1.Kan île Kocadan Birinin Ayıplı Bulunması:
2.Kocanın Karıya Mehir veya Nafakasını Vermeye Gücünün Yetmemesi
3.Kocanın Kaybolması, Ölmüş veya Sağ Olduğunun Bilinmemesi:
MUAMELÂT
(İnsanlar Arasındaki Hukukî İlişkiler)
20 NİKAH (Evlenme) KİTABI
Bu bahsin ana mes'eleleri, -Evlenmenin Mukaddimeleri, Evlenmenin Sıhhatini Gerektiren Sebepler, Taraflara Evlenmenin Feshini Caiz Kılan Sebepler, Zevciyet Haklan ve Yasak Olan Evlenmeler olmak üzere- beş babta toplanmaktadır.[1]
74. Evlenmenin Temelleri
Bu babta -Evlenmenin Hükmü, Evlenme Hutbesinin Hükmü, Başkası Tarafından İstenmiş Olan Bir Kadım İstemenin Hükmü, îstenen Kadınla Evlenmeden Önce Ona Bakmanın Hükmü, olmak üzere- dört mes'ele vardır.[2]
1. Evlenmenin Temelleri:
Cumhur «Evlenmek sünnettir», Zahiriler «Vacibtir», Mâliki mezhebinin sonraki müctehidleri de «şahsa göre değişir: Evlenmediği takdirde şehveti galib olduğu için zina etmekten endişe eden kimseye vacibtir, evlenmeye muhtaç olup da zinadan endişe etmeyen kimseye sünnettir, evlenmeye muhtaç olmayan kimseye ise, mubahtır» demişlerdir.
Bu ihtilâfın s e b e b i, "Hoşunuza giden kadınlardan istediğinizle evlenin" [3] âyet-i kerimesi ile
«Evleniniz. Zira çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar duyarım»[4] hadis-i şerifi gibi hadislerde geçen emrin vücub, mendubluk ve ibâhe (izin)den hangisi için olduğunda ihtilâf etmeleridir. «Kimine vacib, kimine mendub ve kimine mubah olduğunu söyleyenler maslahata bakmışlardır ki buna MÜRSEL KIYAS» denilir. Mürsel Kıyas ise belli bir temele dayanmayan kıyas demek olup ulemanın çoğuna göre caiz değildir. Mâliki mezhebinin zahirinden ise caiz görüldüğü anlaşılmaktadır[5]
2. Nikâh Hutbesi:
Nikâh akdinden önce Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in bir hutbe okuduğu rivayet olunmuştur. Cumhur «Bu hutbe vacib değildir», tmam Dâvûd da
«Vacibtir» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi de, bu hususa dair Peygamber (s.a.s) Efendi-miz'in fiili vücube mi, yoksa mendubîuğa mı delâlet eder diye ihtilâf etmeleridir.[6]
3. Evlilik Teklifi Üstüne Teklif:
Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in, başkası tarafından istenmiş olan bir kadını istemeyi yasak ettiği sabittir. Müctehidler de, «Yasak, yasak edilen şeyin fasid olduğuna delâlet eder mi etmez mi? Şayet ediyorsa hangi hallerde ediyor?» diye ihtilâf etmişlerdir, imam Dâvûd, «Bu kadının nikâhı fasid-dir», îmam Şâfıi ile imam Ebû Hanife «Fasid değildir» demişlerdir, imam Mâlik'ten de, hem fasid olduğu, hem olmadığı görüşlerinin ikisi de rivayet olunduğu gibi, kadınla temastan önce fasid olduğu, temas vaki olduktan sonra ise fasid olmadığı görüşü de rivayet olunmuştur. Ebu'l-Kasım da «Eğer kadını isteyen her iki adam da kadına kifâetli (lâyık) iseler fasiddir, eğer birincisi kifâetli olmayıp, ikincisi kifâetli ise caizdir» demiştir.
Yasağın hangi hale mahsus olduğu hakkındaki ihtilâfa gelince, Ulemanın çoğu «Eğer taraflar birbirlerine rıza göstermişlerse ikinci şahsın istemesi caiz değildir, yoksa caizdir» görüşündedir. Nitekim Fatma binti Kays, Peygamber (s.a.s) Efendimize gelip Ebû Cühm b. Huzeyfe ile Muaviye b. Ebû Süfyan'ın kendisini istediklerini anlatmış, Peygamber (s.a.s) Efendimiz de ona,
«Ey Fatma! Ebû Cühm öyle bir kimsedir ki sopasını kadınların kafası üstünden kaldırmıyor. Muaviye de züğürttür, bir şeyi yoktur. Üsâme b. Zeyd'i al» [7] buyurmuştur.[8]
4. Nikâhtan Önce İstenen Kadına Bakma:
îstenen kadınla evlenmeden önce ona bakmaya gelince, imam Mâlik «Kadının yüzü ile her iki eline bakabilir», baskalan «İki avret yerinden başka her yerine bakabilir», kimisi «Hiçbir yerine bakamaz», îmam Ebû Hanife de «Yüz ve ellerinden başka ayaklarına da bakabilir» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi de, kadınlara bakmanın mutlaka haram ölduğuna, mutlaka caiz olduğuna ve yalnız yüz ve ellere bakmanın caiz olduğuna dair her üç emrin de bulunmasıdır. Çünkü ulemanın çoğuna göre, Cenâb-ı Hakk'm "Kadınlar zînetlerini açmasınlar" [9] âyet-i kerimesinde geçen zînet kelimesinden murad, yüz ve ellerdir. Yüz ve ellere bakmanın caiz olduğunu söyleyenler, ayrıca «Çünkü kadın hacc esnasında da -Fukaha'nın çoğuna göre- yüzünü açabilir» demişlerdir. Caiz görmeyenler ise, asla bakmışlardır. Zira asıl, kadınlara bakmanın mutlaka caiz olmayışıdır.[10]
75. Nikâh Akdinin Sıhhat Sebebleri
Bu bab da –
1. Evlenme Akdi,
2. Bu Akdin Yeri,
3. Bu Akdin Şartlan, olmak üzere- üç rükne ayrılmaktadır.[11]
1. Nikâh Akdinin Şekli:
Bu rükünde -Bu akid için gerekli olan izin ne demektir? Bu akdin sıhhati için kimin izni muteberdir? Bu akid muhayyerlik üzerine yapılabilir mi, yapılamaz mı? Taraflardan biri kabulü geciktirdiği zaman akid sahih olur mu, yoksa hemen kabul etmek şart mıdır? diye dört konu işlenecektir.[12]
A-Nikâh İzn:
Bu akdin sıhhati için gereken izin iki çeşittir. Erkeklerle dul kadınlar için telaffuzla, kendilerinden izin istenen kızlar için ise muvafakat anlamını veren sükut ile de olur. Bu akid için izin vermemek ise gerek erkek, gerek dul kadın ve gerekse kazlar için telaffuzla olur. «Kızın izninde -eğer onu evlendiren kimse, babası veyahut babasının babası değil ise- telaffuz şarttır» diyen bazı Şâfıi mücteh idlerin in bu görüşünden başka, bu her üç mes'elede de ihtilâf yoktur. «Kızın izni için sükut kâfidir» diyen cumhur, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,
«Dul, evlenmesinde velisinden daha yetkilidir. Kız evlendirilirken ona danışılır. Onun izni de susmasıdır» [13] hadisine dayanmıştır. Ulema, evlenme akdinin, izninde telaffuz şart olan kimse tarafından icra edildiği zaman evlenme veya evlendirme manalarını ifade eden NİKAH veya TEZVÎC lafızları ile caiz olduğunda müttefiktirler. Fakat eğer HİBE, SATIŞ veya SADAKA lafızları ile yapılırsa sıhhatinde ihtilâf etmişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi de, evlenme akdinde niyet şart olduğu gibi, ona has olan lafızla da icra edilmesi şart mıdır, değil midir diye ihtilâf etmeleridir. Evlenme akdini, sıhhati için ikisi de şart olan akidlerden sayanlar, «Evlenme akdi nikâh veya tezvicden başka lafızlarla caiz değildir», onu, sıhhati için lafız şart olmayan akidlerden sayanlar ise «Hangi lafızla olursa olsun, eğer ondan şer'i mânâ anlaşılıyorsa, yani eğer o lafız şer'i ve lügavî mânâlar arasında müşterek ise caizdir» demişlerdir.[14]
B- Evlenme Akdinin İzinleri:
Evlenme akdi izin bakımından iki çeşittir. Birincisinde birbirlerini alan erkek ile kadının izni ya velinin izniyle birlikte veyahut -reşid olan kadının evlenmesinde velinin iznini şart koşmayanların mezhebine göre- yalnız olarak şarttır, ikincisinde ise yalnız velilerin izni şarttır. Bu her iki çeşid evlenme akdi ile ilgili birtakım mes'eleler bulunmaktadır ki, bu mes'elelerin bir kısmında ittifak, bir kısmında ihtilâf etmişlerdir. Biz bu mes'elelerde asıl ve ana kaideler mesabesinde olanlarından bahsedeceğiz.
Hür, baliğ ve âkil olan erkeklerin evlenme akidlerinin sıhhati için izin vermelerinin şart olduğunda bütün ulema müttefiktirler.
Fakat kölenin efendisi, kölesinden izin almaksızın onu evlendirebilir mi, evlendiremez mi diye ihtilâf etmişlerdir, imam Ebû Hanife «Evlendirebilir», imam Şafii «Evlendiremez» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, kölenin evlenmesi efendisinin haklarından biri midir, değil midir diye ihtilâf etmeleridir.
Bunun gibi, hacir altında bulunan bir kimsenin vasisi de, ondan izin almaksızın onu evlendirebilir mi, evlendiremez mi diye ihtilâf etmişlerdir. Ancak bu ihtilâf Mâlikî mezhebinin uleması arasındadır.
Bu ihtilâfın sebebi, evlenmek, kişi için bir maslahat mıdır, yoksa şehvetinin tatmini için bir yol mudur diye ihtilâf etmeleridir. Evlenmenin vacib olduğunu söyleyenlerin kavline göre bunda tereddüt etmemek gerekir.
Evlenmede izinleri şart olan kadınlara gelince: Dul ve baliğ olan kadınların evlenmelerinde izinlerinin şart olduğunda -Hasan Basrî'den rivayet olunan bir görüş dışında- bütün ulema müttefiktirler. Çünkü Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
Dul, evlenmesini yürütür» [15] buyurmuştur. Fakat baliğ olan kız ile baliğ olmayan dulda -eğer ondan bir kötülük zuhur etmemişse- ihtilâf vardır, imam Mâlik, İmam Şafii ve îbn Ebî Leylâ,
«Baliğ olan kızın babası, ondan izin almadan onu evlendirebilir» demişlerdir.
imam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî, Evzâî, Ebû Sevr ve bir cemaat ise, «Kızın izni şarttır» demişlerdir. îmam Mâlik, kendisinden gelen iki rivayetten birine göre babası evinde fazla kalmış olan kızın izninin şart olduğunda bunlann görüşüne katılmıştır.
Bu ihtilâfın sebebi, DELÎLÜ'L-HtTAB'ın umum ile çelişmesidir. Zira Efendimiz'in,
«Yetim kız, izni olmaksızın evlendirile mez» [16] hadisi ile Ebû Davud'un rivayeti olan,
«Yetim olan kıza, evlendirilirken danışılır» [17] hadisinden, babalı olan kıza danışmanın şart olmadığı anlaşılır.
îbn Abbas'tan rivayet olunan, «Kıza Danışılır» meşhur hadisindeki umum ise her kıza danışmanın şart olduğunu göstermektedir. Umum ise, Delîlü'l-Hitab'tan daha kuvvetlidir. Kaldı ki Müslim'in îbn Abbas (r.a.)'tan getirdiği rivayette ise «Kızın babası, kızından izin almak zorundadır» [18]ziyadesi vardır. Bu ziyade ise ihtilâf edildiği mes'eiede Nass'tır.
Baliğ olmayan dul kadına gelince, İmam Mâlik ile imam Ebû Hanife, «babası ondan izin almadan onu evîendirebilir» demişlerse de, imam Şafii, «Evlendiremez» demiştir. Mâlikî mezhebinin sonraki uleması, «Mâlikî mezhebinde bununla ilgili olarak üç görüş bulunmaktadır:
1- Eğer boşandıktan sonra baliğ olmamışsa, babası onu, izni olmaksızın evlendirir ki, bu Eşheb'in görüşüdür.
2- Baliğ olmuşsa bile babası onu evlendirir. Bu da Sah-nun'un görüşüdür.
3- Baliğ olmamışsa bile babası onu evlendiremez. Bu da Ebû Temmam'ın görüşüdür» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi de, yine Delîlül-Hitab'ın umum ile çelişmesidir. Zira Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,
«Yetim olan kadın, evlendirilirken ona danışılır ve muvafakati alınmadan evlendirilemez» hadisinden, babası sağ olan kadın -eğer kız ise- kendisine danışılmadan evlendirilebileceği anlaşılmaktadır. Zira dul olan kadının izni şart olduğunda cumhur müttefiktir.
«Dul kadın, kendini evlendirmekte velisinden çok, kendisi yetkilidir» hadisi ise, baliğ olan ve olmayan dul kadının ikisine de şâmildir. Bunun'gibi Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,
«Dul, kendisine danışılmadan ve izni alınmadan evlendirilemez» hadisi de âmm olduğu için îmam Şafii'nin görüşünü desteklemektedir.
Ulemanın bu iki mes'elede ihtilâf etmelerinin bir başka sebebi daha vardır. O da, üzerinde ittifak edilen iki mes'eleye kıyas etmeleridir. Zira ulema, babanın baliğ olmayan bakire kızını, kazın izni olmaksızın evlendirebildiğinde ve baliğ olan dul kızını da, izni olmaksızın evlendiremediğinde -yukarıda geçtiği üzere şâzz olan iki görüş dışında- müttefiktirler. Ancak bu ittifakın sebebinde ihtilâf etmişlerdir. «Sebeb kızın bekâretidir» diyenler, «Baba, baliğ ve bakire olan kızını, kendisine danışmadan evlendirebilir. Fakat baliğ w dul olan kızını kendisine danışmadan evlendiremez» demişlerdir. «Sebeb; kızın küçüklüğüdür» diyenler, «Baba, küçük ve dul olan kızım, ona danışmadan evlendirebilir. Fakat büyük ve bakire olan kızını ona danışma-
. dan evlendiremez», «her ikisi de sebebtir» diyenler ise, «Kız İster küçük ve dul olsun, ister büyük ve kız olsun, babası ondan muvafakat almadan onu evlendirebilir» demişlerdir. Birinci ta'lil (gerekçe) îmam Şafii'nin, ikinci ta'lil İmam Ebû Hanife'nin, üçüncü ta'Hl de îmam Mâlik'indir. İmam Ebû Hani-_ fe'nin ta'lili usûle daha uygundur.
Ulema, kadından muvafakat alınmasını gerektiren dulluğun mahiyetinde de ihtilâf etmişlerdir, îmam Mâlik ile İmam Ebû Hanife, «Bu dulluk ya sıhhatli bir nikâh, ya nikâhın benzeri veyahut mülkiyet neticesinde hasıl olan dulluktur. Zinadan veyahut cebri tecavüzden ileri gelen dulluk, muteber değildir», İmam Şafii ise «Dulluğun bütün çeşitleri muteberdir» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in, «Dut kadın, evlenmesinde velisinden daha yetkilidir» hadisindeki dulluktan murad şer'i olan vasıf mıdır, yoksa lügavî dulluk mudur diye ihtilâf etmeleridir.
Ulema, babanın izinsiz olarak küçük olan oğlu ile küçük ve bakire olan kızını evlendirebİldiğinde de -İbn Şebreme'den gelen bir rivayet dışmda-müttefiktirler. Çünkü sabittir ki Hz. Aişe, altı veyahut yedi yaşında iken babası Hz. Ebû Bekir (r.a) onu Peygamber (s.a.s) Efendimiz'e vermiş ve dokuz yaşında iken de Peygamber (s.a.s) Efendimiz onunla zifafa girmiştir. Fakat babadan başka diğer veliler de küçük oğlan ve kızları evlendirebilirler mi, evlendiremezler mi diye ihtilâf etmişlerdir. îmam Şafii, «Küçük kızı babası ile babasının babasından başka kimse evlendiremez», İmam Mâlik, «babasından başka, babasının -şahıs tayin etmek şartıyla- yetki verdiği herhangi bir kimse de evlendirebilir. Eğer kızın kayba uğramasından veyahut ahlaken bozulmasından korkulmazsa bu iki şahıstan başka hiçbir kimse küçük kızı evlendiremez», îmam Ebû Hanife de, «Kızın üzerinde velayet hakkına sahip olan bütün veliler onu evlendirebilir. Ancak şu var ki, kız baliğ olduğu zaman eğer kocasını beğenmezse nikâhını bozabilir» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, umumun kıyas ile çelişmesidir. Çünkü Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in «Kıza danışılır» hadisi, âmm olup babasız olan bütün kızlara şâmildir. «Babasız olan kızlara» dedik. Çünkü babası bulunan kızlar -yukarıda söylediğimiz üzere- icma' ile bu hükümden müstesnadırlar. Babadan başka diğer velilerin de baba gibi, velayetleri altında bulunan kimselere yarar ve maslahat düşündükleri, onların da babanın sahip olduğu bu yetkiye sahip olmalarını gerektirmektedir. Bunun için ulemadan kimisi, babanın bu yetkisini diğer velilere de vermiştir. Kimisi de, yalnız babanın babasına vermiştir. Çünkü babanın babası da öz baba hükmündedir. Bunu diyen İmam Şafii'dir. Bu yetkiyi öz babadan,başka kimseye tanımayanlar ise, «Babada bulunan vasıf hiç kimsede bulunmamaktadır» demişlerdir. Bu vasıf da ya şeriat tarafından kendisine verilmiş ya da onda tabîi bir şeydir. Zira hiç kimse baba kadar evladına karşı şefkat ve acıma duygusuna sahip değildir. Bu da îmam Mâlik'in görüşüdür ve -eğer bir zaruret olmazsa, Allah bilir-en doğru görüş de budur. Hanefîler, yetim kızları evlendirmenin cevazına, "Eğer yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden kor-karsanız, sîzin için helâl olan kadınlardan nikâh edin" [19] âyet-i kerimesi ile istidlal etmişlerdir. Şöyle derler: «Zira bu âyet-i kerimeden «Eğer adaletsizlikten korkulmazsa, yetim kızlarla evlenmenin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Yetim de, henüz baliğ olmayan babasız çocuk demektir». Karşı taraf da, «Yetim, bazan baliğ olanlara da denir. Nitekim Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,
«Yetim kıza (evlendirildiği zaman) danışılır...» hadisinde geçen yetim, babasız olan baliğ kız demektir. Zira henüz baliğ olmayan kızın izni, ulemanın ittifakı ile muteber değildir. Şu halde bu kelimeden murad, baliğ olan kızdır. Hanefîler de «Hadiste sadece baliğ olan babasız kızların hükmü beyan edilmiş, baliğ olmayanların hükmü ise meskût geçmiştir. Binâenaleyh baliğ olmayan babasız kızların evlendirilemeyecekleri, hadisten anlaşılmaz» diyebilirler.
Yetim olan erkek çocuğun evlendirilmesi mes'elesine gelince, İmam Mâlik «Vasisi onu evlendirebilir», İmam Ebû Hanife «Bütün velileri onu evlendirebilirler» demişlerdir. Ancak İmam Ebû Hanife, «Çocuk baliğ olduğu zaman nikâhını bozabilir» demiş, İmam Mâlik bunu dememiştir. İmam Şafii ise, «Erkek çocuğu babasından başka kimse evlendiremez» demiştir.
Bu ihtilâfın se-bebi, diğer velileri de babaya kıyas etmekte ihtilâf etmeleridir. «Babanın sahip olduğu şefkat ve acıma duygusu, diğer velilerde yoktur» diyenler, bu yetkiyi babadan başka kimseye vermemişlerdir. «Bu duygu diğer velilerde de bulunabilir» diyenler ise aynı yetkiyi diğerlerine de
vermişlerdir. Erkek ve kız çocukları arasında ayırım yapanlar da, «Çünkü erkek çocuk baliğ olduğu zaman boşama yetkisine sahiptir. Kız sahip değildir» demişlerdir. Bunun içindir ki İmam Ebû Hanife, hem erkeğe, hem kıza baliğ olunca muhayyerlik tanımıştır.[20]
C- Nikâh Akdinde Muhayyerli:
«Evlenme akdi muhayyerlik (seçimlilik) üzerine kurulabilir mi?» mes'elesine gelince: Cumhur buna cevaz vermemiş, Ebû Sevr «Caizdir»' demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, evlenme akdinin, muhayyerlik üzerine kurulabilen ve kurulamayan satış akidlerinden hangisine benzediğinde tereddüt edilmesidir. Yahut diyeceğiz ki: «Akidlerde asıl, kesinliktir. Muhayyerlik ancak hakkında nass bulunan akidlerde caizdir. Bunda da muhayyerlik caizdir diyenlerin buna delil göstermeleri gerekir» veyahut «Satışlarda muhayyerliğin caiz olmayışı 'muhayyerlik, taraflardan birinin zararını ortaya çıkarır» düşüncesine dayanır. Evlenmelerde ise, herhangi bir tarafın diğer tarafı zarara sokması bahis konusu değildir. Çünkü evlenmelerden maksat, iki tarafın birbirlerini zarara sokmak değil, birbirlerine ikram edip ona yuva kurmakta yardım etmektir».[21]
D- Kabulde Gecikme:
Taraflardan birinin kabulde gecikmesine gelince: Kimisi «Kabulün geç yapılması halinde akid, fasiddir», İmam Mâlik «Gecikme az olursa zararı yoktur», kimisi de «Caizdir» demiştir. Meselâ, herhangi bir veli velayeti altında bulunan bir kadını -ona danışmadan- evlendirir ve bir müddet sonra bunu öğrenen kadın kabul ederse -bu kavle göre- caizdir. İmam Şafii akdin fa-sid olduğunu, İmam Ebû Hanife ile tabileri de caiz olduğunu söyleyenlerdendirler. Gecikmenin azı ile çoğu arasında ayırım yapmak da İmam Mâlik'in görüşüdür.
Bu ihtilâfın sebebi akdin sıhhati için her iki tarafın kabulünün aynı anda olması şart mıdır, değil midir diye ihtilâf etmeleridir. Bunun gibi bir ihtilâf, satış akdinde de olmuştur.[22]
2.Nikâh Akdinin Şartlan:
Bu rükunda da üç fasıl bulunup birinci fasıl veliler, ikinci fasıl şahidler,
üçüncü fasıl da sıdak (mehir) hakkındadır.[23]
A- Veliler:
Veliler hakkındaki bu fasılda dört konu bulunmaktadır. Birinci konu: Evlenme akdinin sıhhati için velinin bulunması şart mıdır, değil midir? İkinci konu: Veli nasıl ve ne gibi vasıflara sahip olmalıdır? Üçüncü konu: Veli kimlerdir, velayetteki sıraları nasıldır ve bununla ilgili hükümler nelerdir? Dördüncü konu: Veli, velayeti altında bulunan kimseyi evlendirmekten imtina eder ve aralarında anlaşmazlık çıkarsa ne olur?[24]
1.Nikâh Akdinin Şartı Oluşıi
Ulema, evlenme akdinin sıhhati için velinin bulunması şart mıdır, değil midir diye ihtilâf etmişlerdir.
İmam Mâlik -Eşheb'in kendisinden ettiği rivayete göre-, «Hiçbir evlenme akdi velisiz olamaz. Velinin bulunması evlenme akdinin sıhhati için şarttır» demiştir ki, İmam Şafii de buna kaildir. İmam Ebû Hanife, İmam Züfer, Şa'bî ve Zührî de, «Kadın velisine danışmadan evlendiği zaman eğer evlendiği kimse kifâetli (kendisine lâyık) ise caizdir» demişlerdir. İmam Dâvûd da kızlarla dullar arasında ayırım yaparak, «Kızın evlenmesinde veli şart ise de, dulun evlenmesinde şart değildir» demiştir. Îbnü'l-Kasım'ın İmam Mâlik'ten ettiği rivayete göre bir dördüncü görüş daha ortaya çıkar ki o da, velinin bulunmasının şart olmayıp sünnet olmasıdır. Zira İbnü'l-Kasım, İmam Mâlik'ten, «Velisiz olarak birbirleriyle evlenen koca ile karı birbirinden miras alırlar», «Mevki sahibi olmayan bir kadın, kendisini evlendirmek için herhangi bir kimseyi vekil tutabilir» ve «Dul kadının, nikâhını velisine kıydırması müstehabtır» dediğini rivayet etmiştir. Bundan ise, İmam Mâlik'in, velinin bulunmasını akdin sıhhati için değil, tamamlanması için şart koştuğu anlaşılmaktadır. Halbuki, İmam Mâlik'in Bağdatlı olan tabileri, «Veli akdin tamamlanması için değil, sıhhati için şarttır» diyorlar.
Bu ihtilâfın sebebi, evlenme akdinin sıhhati için velinin şart olduğunu kesin olarak bildiren bir nass bulunmadığı gibi, bunu sezdiren bir âyet veya hadisin bile bulunmayışıdır. Zira veliyi şart koşanların delil diye gösteregeldikleri âyet ve hadislerin hepsi bu hususta nasıl kesin değillerse, veliyi şart koşmayanların da delil diye gösterdikleri âyet ve hadislerin hiçbiri keza kesin değildir. Kaldı ki delil olarak gösterilen bu hadisler -İbn Abbas'ın hadisinden başka- sıhhat bakımından da kesin değillerdir. Bununla beraber, veliyi şart koşmayanların görüşü daha yerindedir. Çünkü herhangi bir hükmü ifade eden deliller kifayetsiz olunca, asıl, zimmetin beraeti, yani o hükmün mevcut olmamasıdır.
Şimdi de, her iki ulema grubunun görüşlerine delil olarak gösterdikleri âyet ve hadislerin meşhurlarını irad edip, bu âyet ve hadislerin delalet derecelerini tartışalım.
Velayetin şart olduğunu söyleyenlerin ihticac ettikleri âyetlerin en açığı, "Kadınları boşattığınızda, müddetleri sona e -misse, kocaları ile evlenmelerine engel olmayu [25]ve "Müşrikleri, iman etmedikçe evlendirmeyin" [26]âyet-i kerimeleridir. Derler ki: Bu her iki âyetteki hitab da velileredir. Hadislerin en meşhuru da, Zührî'nin Urve vasıtasıyla Hz. Aişe'den rivayet ettiği,
«Peygamber (s.as) Efendimiz'Hangi kadın,velisinden izinsiz olarak evlenirse -üç defa- nikâhı bâtıldır' dedi. 'Eğer onunla gerdeğe girerse, ona dokunduğu için mehîr vermesi gerekir. Şayet anlaşmazlığa düşerlerse velisi bulunmayanın velisi sultandır' buyurdu» [27] hadisidir. Bu hadisi Tirmizî , kaydetmiş ve «Hasendir» demiştir.
Velayetin şart olmadığım söyleyenlerin delilleri de, Kur'an'dan, "Kadınların iddeti sona erdiğinde, onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur" [28], "Kocaları ile evlenmelerine" [29] ve "Kadın başka birisiyle evlenmedîkçe bir daha kendisine . helâl olmaz" [30] âyetleridir. Hadisten de, sıhhatinde ittifak edilen lbn Ab-bas'm,
«Dul kadın, evlenmesinde velisinden daha yetkilidir. Kız da evlendirilirken ona danışılır. Onun muvafakati da susmasıdır» hadisidir, imam Dâvüd, dul ile kızlar arasında ayırım yapmakta bu hadis ile istidlal etmiştir.
işte her iki grubun, görüşlerine delil olarak getirdikleri âyet ve hadislerin meşhurları bunlardır. Halbuki "Kocaları île evlenmelerine engel olmayın" [31]âyetinden, kadının yakın ve asabelerinin onun evlenmesine engel olamayacaklanndan başka bir şey anlaşılmaz. Bu ise, akdin sıhhati için mu-vafakatlannm şart olduğunu -ne hakikaten, ne mecazen, yani ne nass'en, ne de delâleti zahir olan delîlü'l-hitab'ın hiçbir şekli ile- ifade etmez. Bilakis diyebiliriz ki: Bundan bunun tersi anlaşılır. Yani «hiçbir velinin, velayeti altında bulunan bir kadına -evlenmesinde- müdahale hakkı yoktur», "Müşrikleri, iman etmedikçe evlendirmeyin" [32] âyeti de böyledir. Zira bu âyetin, emir sahiplerine veyahut bütün müslümanlara hitap olması, yalnız velilere hitab olmasından daha uygundur. Kısacası bu âyetin muhatablan nasıl veliler olabiliyorsa, emir sahipleri veyahut bütün müslümanlar da olabilirler. O halde bu âyet ile ihticac edenlerin, âyetin velilere hitab olmasının daha zahir olduğunu ispat etmeleri gerekir. Şayet «Bu âyet ânım olup hem emir sahiplerine, hem velilere şâmildir» denilse, diyeceğiz ki: «O zaman bu âyet, şeriatın genel olarak yasak ettiği bir şeye dairdir ki, bu genel emre veliler de dahildir. Bu ise, velilerin bunda özel bir velayet hakkına sahip olmalarını gerektirmez. Nihayet velilerle yabancılar bu hakta eşit olurlar. Şayet âyetin velilere hitab olduğunu kabul etsek bile, âyetin mücmel olduğu için onunla amel edilemez. Çünkü âyette, 'Veliler kimlerdir, hangi veli hangi veliden önce gelir ve velide ne gibi vasıflar bulunmalıdır' diye bir açıklama yoktur. Bu ise gerekli olup tehiri caiz olmayan bir şeydir. «Bu hususta belki sünnette açıklama vardır» da diyemeyiz. Çünkü eğer öyle bir şey olsaydı, ya tevatür veyahut tevatüre yakın bir yolla nakledilecekti. Çünkü bu, öyle bir şeydir ki bütün müslümanlar her gün onunla karşılaşmaktadırlar. Kaldı ki Medine'de bunca velisiz kimseler bulunduğu halde Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in herhangi birinin nikâhını akdettiği veyahut bu işe bir başkasını görevlendirdiği, naklolunmuştur. Sonra, bu âyetten maksat, velayetin hükmünü beyan etmek değil, erkek ve kadın müşriklerle evlenmenin haram olduğunu bildirmektir. Allah bilir, bu açık bir şeydir.
Hz. Âişe'nin hadisine gelince: Bu hadis ile amel etmenin vücubunda ihtilâf edilmiştir. En zahiri şudur ki, sıhhatinde ihtilâf edilen bir hadis ile amel etmek vacib değildir. Bir an için hadisin sıhhatini kabul etsek bile, hadiste, sırf velisi bulunan kadının, velisinden habersiz olarak evlenemeyeceğinden başka bir şey bildirilmemiştir. Şayet hadis «bütün kadınlara şâmildir» desek de, hadisten «Kadın bizzat evlenme akdinde bulunamaz, velisi kendisi adına bu işi yürütür» diye bir şey anlaşılmaz. Nihayet, velisi izin verdikten sonra kadın velisini bulundurmaksızın bizzat nikâhını akdedebilir.
İkinci grubun delillerine gelince; "Kadınların iddeti sona erdiğinde onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur" [33]âyetinden, kadınların kendi başına ve velilerinin muvafakati olmak sızın,bir iş yaptıkları zaman onları azarlamanın yasak edildiği
anlaşılmaktadır. Burada da kadının velisinden habersiz olarak ve kendi başına yapabileceği iş, nikâh akdinden başka bir şey olamaz. Şu halde bu âyetin zahirinden -Allah bilir-, kadın kendi başına nikâhını akdedebilir. Ancak eğer akid hakkında uygun şekilde değilse, velisi o akdi bozabilir» diye anlaşılır ki şeriatın zahiri de budur. Ne var ki âyetin bir kısmı ile istidlal edip diğer bir kısmı ile istidlal etmemek zayıf bir istidlal yoludur. Zira âyette, nikâh akdinin kadınlara izafe edilmesi, kadınların kendi başına nikâhlarını akdedebil-diklerini ifade etmez. Fakat etmediklerini de ifade etmediği için, asıl edebilmeleridir.
îbn Abbas'ın hadisine gelince: Hayatıma yemin ederim ki bu hadis, dul kadınlarla kızlar arasında ayırım yapmakta zahirdir. Zira eğer ikisinden de izin almak gerekir ve ikisinin de nikâhını ancak veli akdediyorsa, «Dul kadın, evlenmesinde velisinden daha yetkilidir» cümlesinin mânâsı ne olabilir? Ne var ki Zührî'nin Hz. Aişe'den rivayet ettiği hadisin bu hadis ile uzlaşması, onunla çatışmasından evlâdır. Dul kadınlarla kızlar arasında yapılan ayırım, ağızla söylemek ve sükût etmek bakımından da olabilir. Yani dul kadın nikâhını akdederken ağzıyla, «Ben kabul ettim» demesi şarttır. Kızın ise, sükut etmesi kâfidir.
"Kadınların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur" [34]âyetinin, kadının kendi başına nikâhını akdede-bildiğine delâleti, "Müşrikleri, iman etmedikçe evlendirmeyin" [35] âyetinin, kadının nikâhını velinin akdetmesi gerektiğine delâletinden daha zahirdir. Hanefıler, Hz. Aişe'nin hadisini zayıf görmüşlerdir. Zira bu hadisi her ne kadar bir cemaat Îbn Cüreyc tarikiyle Zührfden nakletmişlerse de, Îbn Aliyye, îbn Cüreyc'den, «Ben, bunu Zührî'ye sordum. Zührî, 'Benim bundan haberim yoktur' dedi» diye nakletmiştir. Kaldı ki Zührî'nin kendisi velayeti şart koşmadığı gibi, velayet Hz. Aişe'nin de görüşü değildi. Velayeti şart koşanlar îbn Abbas'ın,
«Velisiz ve adaletli ikişahidolmaksızın hiçbir nikâh olamaz» [36] hadisiyle de ihticac etmişlerdir. Fakat bu hadisin refinde, yani îbn Abbas bunu söylerken Peygamber (s.a.s) Efendi-miz'den nakledip etmediğinde ihtilâf edilmiştir. Muhaddisler, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in Ümmü Seleme ile evlenirken Ümmü Seleme'nin oğluna, annesini kendisiyle evlendirmesini emrettiğine dair hadisin [37] sıhhatinde de ihtilâf etmişlerdir.
îki ulema grubunun ihticac ettikleri akîî delillere gelince: Bu hususta her iki tarafa da hak verilebilir. Zira kadın olgunluk çağma geldiği zaman, nasıl mâlî tasarruflarda velayet altından çıkıyorsa, evlenmesi hususunda da veliye muhtaç olmaması lâzım gelir. Ancak diyebiliriz ki: Kadının yaratılışında erkeklere temayül, israfa olan temayülünden fazladır. Bunun için şeriat ihtiyaten onu bu bakımdan hacir altında bulundurmuştur. Kaldı ki kadın kendisiyle kefâetli (denk) olmayan bir kimse ile evlendiği zaman, yalnız kendisine değil, ailesine de leke sürmüş olur. Bunun için bu hak, onun olduğu kadar ailesinin de hakkıdır. Fakat malını israf ederse, zarar yalnız kendisine aittir. Bununla beraber her veliye nikâhı bozma veyahut kontrol yetkisi verilirse kâfi gelir. İşte görüyorsun ki her iki taraf da aklî yönden haklıdırlar. Fakat akla öyle geliyor ki, eğer şeriat velayeti şart koşsaydı, velilerin cins, sınıf ve mertebelerini açıklayacaktı. Çünkü gerekli olan bir şeyi, gerektiği zaman mübhem bırakmak caiz değildir. Bütün müslümanlann karşılaştığı böyle bir mes'eleyi mübhem bırakmak caiz olmadığı halde, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'den tevatür veyahut tevatüre yakın bir yolla velayetin şart olduğu yolunda bir şey nakledilmediğine göre, ya velayet şart değil veyahut eğer şart ise, velileri ayırdetmek ve onları sınıflandırıp sıraya koymak şart değildir. Bunun içindir ki, «yakın veli bulunduğu zaman uzak velinin akdi fasiddir» diyenlerin görüşü zayıftır.[38]
2. Velinin Nitelikleri:
Veli nasıl ve ne gibi vasıflara sahip olmalıdır? Ulema -İslâm, buluğ ve erkeklik olmak üzere- üç vasfın velayetin şartı olduğunda, gayr-i müslim, çocuk ve kadının veli olamayacağında müttefiktirler. Fakat köle, fasık ve sefih olan kimselerin veli olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. İmam Ebû Ha-nife «Köle veli olabilir» demişse de ulemanın çoğu kölenin veli olamayacağını söylemişlerdir. Rüşde gelince: İmam Mâlik'in mezhebinde meşhur olan görüş, yani Mâlikî ulemasından çoğunun görüşü, rüşdün velayetin şartı olmadığı yolundadır ki, İmam Ebû Hanife de buna katılır. İmam Şafii ise, «Sefih olan kimse veli olamaz» demiştir. Mâliki ulemasından Eşheb ile Ebû Mus'ab da bu görüştedir.
Bu ihtilâfın sebebi, bu velayeti de mal velayetine benzetmiş olmalarıdır. «Mal velayetinde reşid olmayan bir kimse bunda reşid olabilir» diyenler, evlenme velayetinde rüşdü şart koşmamışlardır. «Böyle bir şey mümkün değildir. Zira sefih olan kimse her sahada sefihtir» diyenler ise, «Velinin reşid olması şarttır» demişlerdir.
Fışkın zıddı olan adalet vasfına gelince: Bundaki ihtilâfın sebebi de «Fasık olan kimse, velayeti altında bulunan kadına kefâet arar mı, aramaz mı?» diye tereddüt etmeleridir. Zira dinine hıyanet eden kimseye hiçbir zaman güvenilemez. Bununla beraber diyebiliriz ki: Velayeti altında bulunan kadına kefâet araması, herkesin yaratılışında mevcuttur. Zira eğer bunu yapmazsa kendine de leke sürmüş olur. Dine karşı saygılı olmak vasfı ise, kişinin yaratılışında mevcut olmayıp sonradan kazanılır.
Köle de, içtimaî mevkii düşük olduğu için, nasıl adaletinde ihtilâf edilmişse, velayetinde de ihtilâf edilmiştir.[39]
3. Velayet Hakkının Sahipleri:
Velayeti şart görenlere göre veliler -kadının asâbeleri, hakim ve kadını azatlayan kimse ile onun asıl ve ferileri olmak üzere- üç sınıftır. Yalnız müs-lümanlık da İmam Mâlik'e göre alelade kadınlara veli olmayı gerektiren bir vasıftır. Vasî de veli olabilir mi, olamaz mı diye ihtilâf etmişlerdir, imam Mâlik «Olur», İmam Şafii «Olamaz» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, velayet vasfında niyabet mümkün müdür, değil midir diye ihtilâf etmeleridir. Nikâhta vekâlet caiz midir, değil midir diye edilen ihtilâf yine aynı sebebten dolayıdır. Çünkü vekalet ile vesayet arasında fark yoktur. Zira vekil ölüme kadar, vasî de ölümden sonra vekildir.
Ulema, akrabaların velayet dereceleri hakkında ihtilâf etmişlerdir, imam Mâlik «Kadının asâbeleri -oğlundan başka- ona yakınlık derecelerine göre velisidirler» demiştir. Buna göre kadının asâbeleri arasında ona en yakın kim ise, kadına önce o, velidir.
imam Mâlik'e göre önce oğul, sonra baba, sonra ana-baba bir kardeşler, sonra baba bir kardeşler, sonra ana-baba bir kardeş oğullan, sonra baba bir kardeş oğullan, sonra babanın babası gelir. Muğire «Babanın babası kardeşten Öncedir» demiştir.
imam Mâlik'e göre babanın babasından sonra kardeşlerin tertibine göre amcalar gelir: Önce ana-baba bir, sonra baba bir amcalar, sonra ana-baba bir amca oğullan, sonra baba bir amca oğullan, sonra mevlâsı, sonra hakim, kadını azadlayan kimseden sonra asılları, sonra onun fer'ileri gelir. İmam Mâlik «Babanın tayin ettiği vasî neseb velisinden önce gelir» demiştir. Fakat imam Mâlik'in tabileri vasi it
ıvaMiıı ua imam Malık gibi, «Vasi veliden öncedir» demiş ise de, îbn Mâcişûn ile İbn Abdilhakem, «Veli vasiden Öncedir» demişlerdir, imam Şâfıi de oğulun velayeti ile kardeşin büyük babadan önce geldiğinde, imam Mâlik'in görüşüne katılmayıp, «Oğula velayet yoktur» demiştir. İmam Mâlik'ten, babanın oğuldan önce geldiği ki bu görüş daha iyidir- ve büyük babanın da kardeşlerden önce geldiği görüşü de rivayet olunmuştur. Muğire de buna katılır. İmam Şafii ise asabeliği nazara almıştır. Zira, oğul asabe değildir. Çünkü Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet olunduğuna göre
Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
«Kadın ya velisinin ya akrabasından söz sahibi bir kimsenin, ya da hakimin izni olmaksızın evlenemez» buyurmuştur. îmam Mâlik ise, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in Ümmü Seleme ile evlendiği zaman, Ümmü Seleme'nin oğluna annesini kendisiyle evlendirmesini emrettiğine dair hadise dayanarak oğulda asabelik vasfını aramamıştır.
Ulemanın, babanın babasında ihtilâfetmelerinin sebebi, kadına babasının babası mı, yoksa kardeşi mi daha yakındır diye ihtilâf etmeleridir.
Velilerin tertibi ile ilgili olarak üç meşhur mes'ele vardır:
1- Yakın veli hazır iken uzak velinin akdi sahih midir?
2- Yakın veli hazır bulunmadığı zaman velayet uzak veliye veyahut hakime geçer mi?
3-Baba hazır olmadığı zaman, bakire kızın velayeti başkasına geçer mi?[40]
a- Yakın Veli-Uzak Veli:
imam Mâlik, bu mes'elede değişik görüşlerde bulunmuştur: Bir kere «Yakın veli hazır bulunduğunda uzak velinin akdi fasiddir», bir kere «Nikâh sahihtir», bir kere de «Yakın veli muhayyerdir. Kabul de edebilir, fesh de edebilir» demiştir, imam Mâlik'in bu değişik görüşleri, yakın velinin baba ve kızın da bakire ve vesayet altında olmadığı durumlara mahsustur. Bu iki durumda ise, yani eğer yakın veli baba ve kız bakire ise veyahut eğer kız vesayet altında ise, birinci durumda baba hazır bulunduğu halde babadan başkasının, ikinci durumda da vasinin hazır bulunduğu halde ondan başkasının akdi -imam Mâlik'e göre- kesin olarak fasiddir. imam Şafii de «baba hazır bulunduğu zaman kız ister bakire, ister dul olsun, ondan başkası kızın nikâhını akdedemez» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, "Veliler arasındaki tertib, şeriatte sabit olmuş bir hüküm müdür? Şayet sabit bir hüküm ise, bu hak velinin midir, yoksa Allah'ın hakkı mıdır" diye ihtilâf etmeleridir. Tertibi şeriatte sabit bir hüküm görmeyenler, «Yakın veli de olsa, uzak velinin akdi caizdin> demişlerdir. «Şeriatte sabit bir hükümdür. Fakat velinin hakkıdır» diyenler de, «Nikâh mün'akiddir. Eğer yakın veli kabul ederse caizdir, etmezse bozulur» demişlerdir. «Allah'ın hakkıdır» diyenler ise, «Akid fasiddir» demişlerdir. Mâlikî ulemasından kimisi, bu son görüşü, yani akdin fasid olduğu görüşünü makul görmemişlerdir.[41]
b- Yakın Veli-Hâkim
îmam Mâlik, «Yakın veli hazır bulunmadığı zaman velayet, uzak veliye geçer», İmam Şafii «Uzak veliye geçmez, hakime geçer» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, yakın velinin hazır bulunmayışı Ölüm gibi midir diye ihtilâf etmeleridir. Zira yakın velinin ölümü halinde velayetin uzak veliye geçtiğinde ihtilâf yoktur.[42]
c- Babanın Hazır Olmadığı Yerde Bakirenin Evlenmesi:
Babanın hazır olmadığı yerde bakire kızın evlenmesi konusunda Mâliki mezhebinde bir hayli tafsilat ve ihtilâf vardır. Çünkü bu ihtilâf, baba-' nın nerede olduğunun bilinip bilinemediği, biliniyorsa esir olup olmadığı ve bulunduğu yerin uzak veya yakınlığı ve bütün bu durumlarda kızın evlenmesinin bir zaruret olup olmadığı, zaruret olduğu zaman da kızın beslenmeye muhtaç olması veyahut tehlikeli bir duruma düşmesinden korkulması ya da her iki durumun da mevcut bulunması ve bütün bu durumlarda kızın evlenmeye istekli olup olmaması halleriyle racidir. Mâliki mezhebinin bütün uleması, baba esir olduğu ya da yerinin bilinmediği veyahut biliniyorsa da uzak olduğu kız da beslenmeye muhtaç olmadığı ve tehlikeli bir duruma düşmesinden korkulmadığı hallerde eğer kız evlenmeye istekli olmazsa nikâhının fasid olduğunda ve eğer istekli ise, babasının esir olduğu veyahut yerinin bilinmediği hallerde sahih olduğunda müttefiktirler. Babanın yeri bilindiği ve fakat uzak olduğu halinde ise ihtilâf etmişlerdir. Kimisi «kızın evlendirilmesi caizdir» demiştir ki bu, îmam Mâlik'in görüşüdür. Abdülmelik ile İbn . Vehb de «Caiz değildir» demişlerdir.
Kızın beslenmeye muhtaç olduğu ya da kendisi için tehlikeli bir durumdan korkulduğu veyahut bu her iki durumun da mevcut bulunduğu zaman, . eğer babasının yeri bilinmez, yahut bilinir de kendisi ya esir veyahut yeri uzaksa, bu üç durumda kız evlenmeye istekli olmazsa bile nikâhı yine sahihtir. Babanın yeri eğer hem bilinir ve hem de yakınsa -kanaatimce- nikâhın fasid olduğunda ihtilâf yoktur. Çünkü bu durumda babayı görüp ondan izin almak mümkündür. Bununla beraber eğer vakit dar olur ve hakim de kızın bir tehlikeye girmesinden endişe ederse -babanın yeri yakın da olsa- maslahata binaen nikâhın sahih olması gerekir.
«Yakın velinin hazır bulunduğu halde, uzak velinin akdi de caizdir» dediğimiz taktirde, eğer bir kadın her ikisine de -kendisini evlendirmek için izin verir ve her biri onu bir başka şahısla evlendirirse, ne olur? Çünkü bu durumda ya her iki akid de aynı anda olmuş veyahut biri diğerinden önce olmuştur. Birinin diğerinden önce olduğu zaman da hangisinin Önce olduğu ya bilinir ya bilinmez. Bilindiği zaman, eğer her iki şahıs da kadına dokun-mamışlarsa ulema kadının birincisine düştüğünde müttefiktirler. Fakat eğer ikinci şahıs kadına dokunmuşsa, kimisi «Birincisine», kimisi: «İkincisine düşer» demiştir. îmam Mâlik ile Îbnü'l-Kasım ikinci kavle, îmam Şafii ile îbn Abdilhakem de birinci kavle katılır. Her iki şahsın akidleri aynı anda vaki olduğu zaman ise, her iki akdin de fasid olduğunda ihtilâf yoktur.
İkinci şahsın kadına dokunmasını muteber sayıp saymamaktaki ihtilâfın sebebi, umumun kıyas ile çelişmesidir. Zira Peygamber (s.a.s) Efendi-miz'in,
«Hangi kadın, iki veli tarafından iki kişiyle evlendirilir se, o birincisinindir» [43]buyurduğu rivayet olunmuştur. Bu hadisteki umum -ikinci şahıs kadına dokunsun dokunmasın- kadının birinci şahsa düşmesini gerektirmektedir. îkinci şahsın kadına dokunmasını muteber sayanlar da, bunu mekruh satışlarda satılan metaın elden gitmesine benzetmişlerdir ki bu zayıf bir kıyastır.
Hangi akdin önce vaki olduğunun bilinmemesi haline gelince: Cumhur, akdin münfesih olduğu görüşündedir. îmam Mâlik de: «Eğer ikisinden biri kadına dokunmamışsa münfesihtir. Yoksa kadın, dokunana düşer» demiştir. Şureyh de «Kadın muhayyerdir. Hangisini seçerse kocası odur» demiştir ki bu, şâzz bir görüştür. Bu görüş aynı zamanda Ömer b. Abdülaziz'den de rivayet olunmuştur[44]
4. V'elinin Evlendirmekten Kaçınması:
Bütün ulema müttefiktirler ki kadın, kendi emsalinin mehri kadar bir mehirle kefâetli bir kimseye istekli olursa -babası dışında- hangi velisi onu evlendirmekten kaçınırsa, kadın işini hakime götürür ve hakim onu evlendirir. Baba hakkında ise, Mâliki uleması ihtilâf etmişlerdir. Ulema bu ittifaktan sonra, bu konuda muteber olan kefâetin mahiyetinde ve kadının emsalinin mehri de kefâetten sayılıp sayılmadığında ihtilâf etmişlerdir. Ulema ayrıca, kadının mücbir olan, yani kendisine danışmak zorunda olmayan velisi onu kefâetsiz bir kimseyle evlendirdiği zaman, kabul etmek zorunda olmadığında da müttefiktirler. Mücbir veli de -yukarıda geçtiği üzere- baliğ olmayan bakire kızın babasıdır. Baliğ olan veyahut küçük ve fakat dul olan kızın babası ile vasisinin mücbir olup olmadığında ihtilâf vardır.
Kefâete gelince: -îmam Muhammed b. Hasan Şeybânî'den rivayet olunan bir kavil dışında- bütün ulema dindarlığın kefâetin şartlarından biri olduğunda müttefiktirler. O halde eğer bir baba, kızını içki içen ya da kumar oynayan, kısacası fasık olan bir kimseyle evlendirirse, kız bu nikâhı kabul etmek zorunda değildir ve hakim onları birbirinden ayırır. Mâlikî mezhebinde bu hususta ihtilâf yoktur. Malı haram olan veyahut ikide bir talak ile yemin eden kimse de Öyledir. Baba kızını böyle bir kimse ile de evlendirdiği zaman kız kabul etmeyebilir. Fakat soy, hürriyet, zenginlik ve sağlık da kefâetten midir, değil midir diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik'ten gelen meşhur rivayete göre Arap soylu bir kızı Arap olmayan kimse ile evlendirmek caizdir, îmam Mâlik, Cenâb-ı Hakk'ın (c.c), "Allah katında en şerefliniz, en çok takva sahibi olanınizdır" [45] âyet-i kerimesi ile ihticac etmiştir. Süfyan Sevrî ile İmam Ahmed ise, «Arap soyundan olan bir kız Arap olmayan bir kimse ile evlendirilemez» demişlerdir. İmam Ebû Hanife de, «Kureyşî olan bir kız Kureyşîlerden başka ve Arap olan kız da Araplardan başka bir kimse ile evlenmeye icbar edilemez» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,
«Kadın ile dindarlığı, güzelliği, zenginliği ve soy üstünlüğü için evleni-. lir. Dindar olanı kaçırma ki, elin bol olsun» [46]hadisinin anlamında ihtilâf etmeleridir. Kimisi bu hadisten, Peygamber (s.a.s) Efendimiz, «Dindar olanı kaçırma» buyurduğu için, «Kadında dindarlıktan başka bir vasıf aranmamalıdır» mânâsını anlamış, kimisi de güzellikten başka, hadisteki diğer vasıfları da, yani soy üstünlüğü ile zenginliği de aynı mânâda görmüştür. Zira gü-zelliğin kefâetten olmadığı hakkında icma' vardır. Nikâhın hastalıklarla bo-zulabileceğini söyleyenler, sağlığı da kefâetten saymışlardır. Buna göre güzellik de bu yönden kefâetten sayılabilir. Babanın, bakire olan kızını -ona danışmaksızın- kızı beslemeye gücü yetmeyen bir kimse ile evlendirmesi halinde kızın, nikâhını bozabileceği hususunda Mâlikî uleması müttefiktirler. Şu halde İmam Mâlik'e göre zenginlik de kefâettendir. îmam Ebû Hanife ise bunu benimsemez.
Hürriyete gelince: Mâlikî uleması hürriyetin de kefâetten olduğunda müttefiktirler. Çünkü, «Cariye köle ile evli iken azadlandığinda nikâhını feshedebilir» [47]diye sabit bir hadis vardır.
Mehr-i Misl'e gelince: İmam Mâlik ile İmam Şafii'nin ikisi de mehr-i misi'in kefâetten olmadığını, herhangi bir babanın, bakire olan kızını emsalinin mehrinden az bir mehirle evlendirebileceğini ve reşid olan dul kadının, emsalinin mehrinden az bir mehre razı olduğu zaman hiçbir velinin bu hususta söz hakkına sahip olmadığını söylemişlerdir. İmam Ebû Hanife ise,
«Mehr-i Misi kefâettendir» demiştir.
Baba hakkındaki bu ihtilâfın sebebi, «Baba, bakire olan kızının mehrinde indirim yapabilir mi, yapamaz mı?» diye ihtilâf etmeleridir. Reşid olan dul kadın hakkındaki ihtilâfın sebebi de, «Reşid olan dul kadın -diğer mali tasarruflarında olduğu gibi- mehrinin miktarını belirtmekte de velayet altından çıkar mı, çıkmaz mı?» diye ihtilâf etmeleridir. Zira mehir de nikâhın bir tamamlayıcısıdır. Nikâhın sıhhati ise velinin iznine bağlıdır. Bu duruma göre bunu, velayeti şart koşmayanlardan çok, şart koşanlar demeliydiler. Fakat tam tersine olmuştur.
Velayetin ahkâmı ile ilgili olarak meşhur bir mes'ele daha vardır. O da «Veli, velayet altındaki kadınla evlenebilir mi, evlenemez mi?» mes'elesi-dir. İmam Şafii veliyi de, hakim ile şahide kıyas ederek, «Hakim nasıl kendisi için hüküm ve şahid de kendisi için şahidlik edemiyorsa, veli de velayeti altındaki kadınla evlenemez» demiştir. îmam Mâlik ise bunu caiz görmüştür. Fakat îmam Mâlik için, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in Ümmü Seleme ile velisiz olarak -zira o zaman Ümmü Seleme'nin oğlu küçüktü- evlendiğine ve Saflyye'yi de azadlayıp bunu ona mehir yaptığına dair olarak rivayet olunan [48] iki hadisten başka, herhangi bir hüccet bilemiyorum. İmam Şafii'ye göre Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in evlenmelerinde asıl, bu evlenmelerin onun hususiyetlerinden olmalarıdır. Zira bu konuda onun birçok hususiyetleri vardır. Fakat İmam Şafii sultanın, velayeti altındaki bir kadınla evlenip evlenemeyeceği hakkında değişik görüşlerde bulunmuştur.[49]
B- Evlenme Akdinde Şahidlik
Evlenme akdinin ilci şahid huzurunda yapılmasını şart koşan îmam Ebû Hanife, îmam Mâlik ve îmam Şafii, «Şahidler akdin tamamlanması için mi, yoksa sıhhati için mi şarttır?» diye ihtilâf etmişlerdir. Evlenme akdinin gizlilik içinde yapılmasını caiz görmeyen bunlar, «Eğer şahidlere 'Kimseye söylemeyin' diye tavsiye edilirse, bu akid gizlilik içinde mi olmuş, yoksa iki şahidin huzurunda yapıldığı için gizli değil midir?» diye ihtilâf etmişlerdir, îmam Mâlik «Bu akid gizlidir. Bunun için fesholunur», îmam Ebû Hanife ile îmam Şâfıi, 'Gizli değildir' demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, «Evlenme akdinin şahidler huzurunda yapılması, şer'i bir emir midir, yoksa ilerde doğacak herhangi bir' anlaşmazlık veyahut inkâra meydan vermemek için midir?» diye ihtilâf etmeleridir. «Şer'İ bir hükümdür» diyenler, «Evlenme akdinin iki şahid huzurunda icra edilmesi, akdin sıhhati için şarttır» demişlerdir. «Maksat, akdi belgelendirmektir» diyenler ise, «İki şahidin bulunması akdin tamamlanması için şarttır» demiş
lerdir. iki şahidin şart olmasının aslı, îbn Abbas'tan rivayet olunan,
«Hiçbir evlenme, adaletli iki §ahid ile re§id veliyi bulundurmaksızın olamaz» [50] hadisidir. Zira Ibn Abbas'a bu hususta hiçbir sahâbî muhalefet etmemiştir. Hatta ulemanın çoğu bunu icma' bile görmüşlerdir. Fakat bu zayıf bir görüştür. Evet, bu hadisi Dârekutnî merfu' olarak rivâyşt etmiş, ne var ki «Senedinde birçok tanınmayan raviler vardır» demiştir.
İmam Ebû Hanife «Fasık olan iki şahidin huzurunda da evlenme akdi caizdir. Çünkü iki şahidin huzurunda yapmaktan maksat, evlenmeyi ilan ve halka duyurmaktır. Bu ise, fasıklann huzurunda da yapılsa sağlanmış olur» demiştir. îmam Şafii ise, «iki şahidin bulunması hem ilan, hem de akdin makbuliyeti içindir» demiştir. Bunun içindir ki imam Şafiî evlenme şahidle-rinde adalet vasfını aramıştır. îmam Mâlik'e gelince: Ona göre şahidlere «Kimseye söylemeyin» denildiği zaman, akid gizlilik içinde icra edilmiş olur.
Bu ihtilâfın sebebi, «Şahidler huzurunda icra edilen akde 'Gizli' denilir mi, denilmez mi?» diye ihtilâf etmeleridir. Evlenmeyi ilân etmenin aslı da Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,
«Şu evlenmeleri herkesin gözü önünde yapın ve defler çalın» hadisidir. Bunu da Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Hadis, Ebû Dâvûd değil, Tirmizî [51] tarafından rivayet edilmiştir.. Hz. Ömer (r.a.) de bir nikâh hakkında «Bu nikâh gizliden yapılmış bir nikâhtır. Üzerinde dursam onları recmederim» demiştir. Ebû Sevr ile bir cemaat da, «Şahidler, ne akdin sıhhati, ne de tamamiyyeti için şart değildir» demişlerdir ki, Hz. Hasan (r.a.) da öyle yapmıştır. Zira Hz. Hasan (r.a)'ın şahidsiz olarak evlendiği ve ondan sonra, halka duyurduğu rivayet olunmuştur[52]
C- Mehir
Bu fasılda altı konu işlenecektir: Birinci konu, mehrin hükmü nedir ve rükünleri nelerdir? -ikinci konu, kadına mehrin tamamı ne zaman düşer? -Üçüncü konu, mehir ne zaman yanya iner? -Dördüncü konu, mehirsiz nikâh ve bu nikâhın hükmü nedir? -Beşinci konu, fasid olan mehirlerle bu mehirle-rin hükmü nedir? -Altıncı konu, koca ile kan arasında mehir hakkında anlaşmazlık olursa nasıl halledilir?[53]
1. Mehrin Hükmü, Miktarı, Niteliği ve Ertelenmesi.
Bu konu -mehrin hükmü, mehrin miktarı, mehrin cins ve vasfı ile mehrin tecili olmak üzere- dört mes'eleden ibarettir.[54]
a- Mehr'in Hükmü:
Bütün ulema, mehrin akdin sıhhat şartlarından biri olduğu ve tarafların evlenme akdinin mehirsiz olarak yapılması üzerinde anlaşmalarının caiz olmadığı hususunda müttefiktirler. Zira Cenâb-ı Hak, "Kadınlara mehirleri-ni cömertçe verin" [55] ve "Onlarla, velilerinin izniyle evlenin ve örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin" [56] buyurmuştur.[57]
b- Mehr'in Miktar:
Mehir şu kadardan fazla olamaz, diye mehrin en çoğu için belli bir had yoktur. Ulema bunda müttefiktirler. Fakat şu kadardan az olamaz diye en azında ise ihtilâf vardır, imam Şafii, îmam Ahmed, İshak, Ebû Sevr ve Tabiin'den Medine fukahası, «Mehrin en azı için de belli bir had yoktur. Herhangi bir şeye fıat veya kıymet olabilecek bir miktar, mehir olabilir» demişlerdir. İmam Mâlik'in tabiilerinden Ibn Vehb ile bir cemaat ise, «Mehir şu kadardan az olamaz» diye bir had koymuşlardır. Fakat bu haddin miktarında ihtilâf etmişlerdir ki, bunda -biri imam Mâlik ile tabilerinin, biri de İmam Ebû Hanife ile tabilerinin görüşü olmak üzere- iki görüş meşhurdur. îmam Mâlik, «Mehrin en azı altından bir dinarın dörtte biri, gümüşten de üç dirhem veyahut üç dirhem değerinde herhangi bir şeydir» demiştir. Mâlikîlerden kimisi de, «Bir dinarın dörtte biri değerinde olan bir şey de mehir olabilir» demiştir, îmam Ebû Hanife de, «Mehrin en azı on dirhemdir», kimisi «Beş dirhemdir», kimisi de «Kırk dirhemdir» demiştir.
Mehrin en azı için miktar tayin etmekteki ihtilâfın iki sebebivar-dır. Biri, «Mehir de -satışlarda olduğu gibi- ister az, ister çok olsun tarafların anlaşmasına bağlı olan satış bedellerinden bir bedel midir, yoksa sınırlı bir ibadet midir?» diye tereddüt edilmesidir. Zira mehir kadının her şeyi daha önce kişiye haram iken onun vasıtasıyla ona devamlı olarak helal olduğu cihetle bedele ve tarafların alınmaması üzerinde anlaşmalarının caiz olmadığı cihetle de ibadete benzer, ikinci sebeb de, mehrin belli bir miktardan az olmamasını gerektiren kıyasın mehrin belli bir miktarı bulunmadığını bildiren hadis ile çelişmesidir. Kıyas şudur: «Mehir de -yukarıda söylediğimiz gibi-bir ibadettir. İbadetler ise sınırlı olup belli bir miktarda ı az olamazlar. Şu halde mehir de belli bir miktardan az olamaz».
Mehrin belli bir miktarı bulunmadığını bildiren hadis ise, sıhhati üzerinde ittifak edilen Sehl b. Sa'd Sâidî'nin hadisidir ki, bu hadiste şöyle denilmektedir:
«Bir kadın Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in huzuruna gelip ona,
- 'Ya Rasûlallah, ben kendimi sana hibe ettim dedi ve uzun zaman ayakta durdu. Bunun üzerine sahabilerden biri ayağa kalkıp,
- 'Ya Rasûlallah, eğer ona ihtiyacın yoksa, onu benimle evlendir' dedi. Peygamber (s.a.s) Efendimiz sahabiye,
- 'Kadına mehir olarak verecek bir şeyin var mı?' diye sordu. Saha-bi:
- 'Hayır, Ya Rasûlallah, şu belimdeki robamdan başka bir şeyim yoktur' dedi. Peygamber (s.a.s) Efendimiz:
- 'Eğer robanı ona verirsen, çıplak kalıp oturursun. Başka bir şey bul' dedi. Sahabi:
- 'Başka bir şey bulamam' dedi. Peygamber (s.a.s) Efendimiz:
- 'Git, araştır ve demir bir yüzük olsun, bul, getir tak' dedi. Sahabi gitti. Sonra dönüp gelerek:
- 'Ya Rasûlallah, dünyalık bir şey, demir bir halka bile bulamadım' dedi. Peygamber (s.a.s) Efendimiz:
- 'Kur'an'dah ezberinde bir şey var mı?' diye sordu. Sahabi:
- 'Evet, ezberimde şu sûre var, şu sûre var, şu sûre var' diye birtakım sûreleri saymaya başladı. Peygamber (s.a.s) Efendimiz:
- 'Kur'an'dan ezberindeki sûrelere karşılık onu seninle nikahladım' dedi» [58].
«Mehrin en azı için belli bir had yoktur» diyenler, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in Sahabiye, «Git, araştır ve demir bir yüzük olsun, bul, getir, tak» sözü, mehrin en azı için belli bir had bulunmadığ m göstermektedir. Zira eğer belli bir haddi olsaydı, Peygamber (s.a.s) Efendimiz sahabiye, «Şu kadar getir» diyecekti. Çünkü gerekli olan bir hükmün beyanını -ihtiyaç anında- yapmamak caiz değildir» derler ki, bu -görüldüğü gibi- açık bir istidlaldir. Üstelik, karşı tarafın dayandığı kıyasın mukaddimeleri de kabule şayan değildir. Çünkü sözü geçen kıyası -biri «mehir ibadettir», biri de «her ibadet sınırlıdır» olma!: üzere- iki mukaddimeden iba; ?ttir ki, bu her iki mukaddimede de tartışma vardır. Zira şeriatte, sınırlı olm tyan birçok ibadetlere rastlandığı gibi mehir her ne kadar bir yönü ile ibadeu benziyorsa da, diğer yönüyle de satış bedeline benzemektedir. Şu halde mehir olarak verilmesi gereken şeye -şey- diyebilmek kâfidir.
Bununla beraber bu kıyası hadise tercih edenler, hadisin hadiste bahsi geçen sahabiye has olması ihtimaline binaen kıyası tercih etmişlerdir. Zira Peygamber (s.a.s) Efendimiz sahabiye, «Kur'an'dan ezberindeki sûrelere karşılık onu seninle nikahladım» buyurmuştur. Halbuki bu, -her ne kadar hadisin bazı rivayetlerinde «Peygamber (s.a.s) Efendimiz sahabiye 'Kalk, bildiğin sûreleri ona öğret' dedi. Sahabi de kadına öğretti» [59]deniliyor ve buna göre bu, ücret karşılığında nikâh kabilinden oluyorsa da- usûle aykırıdır.
Fakat, mehrin miktarını kıyas etmek için bir asıl ararlarken -her ne kadar birbirinden uzaksa da- buna çaldığı zaman hırsızın elinin kesildiği nisab-tan daha uygun bir benzer şey bulamamışlardır. Zira hırsızın eli de mal karşılığında istibaha (mubah) edilir. Şu halde hırsızın eli ne miktar mal karşılığında istibaha ediliyorsa, kadının izdivacı da o kadar mal karşılığında istibaha edilmelidir. Halbuki bu kıyas -istibahanın müşterek bir kelime olması bakımından olduğu için- zayıftır. Zira elin istibahası kesilmesidir, kadının istiba-hası ise onunla izdivaç etmektir. Kesmek, elem ve acı vericidir. İzdivaç ise, lezzet ve sevgi doğurur. Kaldı ki kesmekle izdivacın ikisi de istibahanın şümulü altında her ne kadar toplanıyorlarsa da, kesmek başka bir şey, izdivaç başka bir şeydir. Halbuki Kıyasü'ş-Şebeh (benzerlik kıyası) zayıf bir kıyas olmakla beraber bu kıyasta, makis (kıyas) ile makisün aleyh'in (asıl) yalnız lafız bakımından değil, mânâ bakımından da aynı şey olmaları ve aynı zamanda makisün aleyh'in hükmünün makisin ona benzediği vasıftan dolayı olması gerekmektedir. Bu kıyasta ise, bunların hiçbiri yoktur. Üstelik istibaha lafzında, onun şümulü altına giren bu iki şeyin birbirine benzediğine bir işaret de yoktur. Kıyasın bu çeşidi ise -muhakkiklerce- merdut bir kıyastır. Ancak şu var ki, bu kıyası yapanlar -son derece zayıf olduğu için- onu hadise karşı mehrin belli bir haddi olduğunu ispat için kullanmamışlardır. Hadise karşı kullandıkları kıyas bundan kuvvetlidir. Belli bir sınır olmadığına Tir-mizî'nin naklettiği şu hadisi delil getirmişlerdir: «Bir kadın bir çift ayakkabı karşılığında evlendi. Rasûlullah ona, 'Nefsin ve malın için, bir çift ayakkabıya mı razı oldun?' dedi. Kadın, 'Evet' cevabını verdi. Rasûlullah, bu evliliği caiz gördü» [60].
Mehrin belli bir miktardan az olmasının caiz olmadığını söyleyenler, bu miktarı çaldığı zaman hırsızın elinin kesilmesini gerektiren miktara kıyas etmekte ittifak etmişlerse de, bu miktarda ihtilâf ettikleri için mehrin miktarında da ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik «Bir dinarın dörtte biri veyanutta üç dirhemdir» demiştir. Çünkü ona göre hırsızın eli, ancak bir dinarın dörtte biri veyahut üç dirhem değerinde çaldığı zaman kesilir. Eğer çaldığı, bundan az ise kesilmez. İmam Ebû Hanife de «On dirhemdir» demiştir. Çünkü ona göre
el kesme nisabı on dirhemdir. Ibn Şibrime de «Beş dirhemdir» demiştir. Çünkü ona göre de bu nisap beş dirhemdir. Hanefîler ayrıca, Câbir'den rivayet ettikleri, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
«Hiçbir mehir, on dirhemden az olamaz» [61]hadisiyle de ihticac etmişlerdir. Halbuki eğer bu hadis sabit ise, bunca ihtilâfa hiç mahal kalmaz. Çünkü eğer bu hadis sabit ise Sehî b. Sa'd'ın hadisinde, geçen hükmün sahabiye has olması kesinlik kazanmış olur. Ne var ki bu hadis -hadisçilerce- zayıftır. Zira derler ki: «Bu hadisi, Mübeşşir b. Ubeyd, Haccâc b. Ertat'dan, Haccâc da Atâ'dan, Atâ da Câbir'den rivayet etmiştir. Mübeşşir ile Haccac'ın ikisi de zayıf oldukları gibi, Atâ, Câbir'e yetişmemiştir». Bunun içindir ki, «Bu hadis, Sehi b. Sa'd'ın hadisiyle çatışmaktadır» denilemez.[62]
c-Mehr'in Cinsi:
Mehrin cinsine gelince: Temellük (mülk edinme) edilebilen ve herhangi bir satın almada bedel olabilen bir şey, mehir olabilir. Bunda müttefik olan ulema bu mes'elede ancak -mehir olarak kadına bir hizmet görmek ve cariyeyi de azadlayıp bu azadlamayı ona mehir saymak caiz midir, değil midir diye -iki konuda ihtilâf etmişlerdir. Birinci konuda îmarn Mâlik'ten «Caizdir», «caiz değildir» ve «mekruhtur» diye -üç kavil rivayet olunmuşsa da, bunların en meşhuru mekruh olduğuna dair kavlidir. Bunun içindir ki İmam Mâlik, kadınla gerdeğe girmeden, bu nikâhın feshedilebileceğini benimsemiştir. İmam Mâlik'in tâbilerinden Asbâg ile Sahnûn da caiz olduğunu söylemişlerdir ki, İmam Şafii de buna katılır. İbnü'l-Kasım ise, «Caiz değildir» demiştir. İmam Ebû Hanife de «Hür olan kimseler için caiz değil, fakat köleye caizdir» demiştir.
Bu ihtilâfın iki sebebi vardır: Biri, «Bizden önceki ümmetlerin şeriat ahkâmı -bizim hakkımızda cari olmadığını bildiren bir delil bulunmadıkça- bizim hakkımızda da cari midir, yoksa -bizim hakkımızda cari olduğunu bildiren bir delil bulunmadıkça- bizim hakkımızda cari değil midir?» diye ihtilâf etmeleridir. «Bizim hakkımızda da caridir» diyenler, "Şuayb, Musa'ya 'Bana sekiz yıl çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum' dedi" [63] âyet-i kerimesiyle ihticac etmişlerdir. «Hakkımızda cari değildir» diyenler ise, «Caiz değildir» demişlerdir.
. İkinci sebeb de, evlenme akdini bu konuda, kiralama akdine kıyas etmenin caiz olup olmadığında ihtilâf etmeleridir. Zira kiralama, bedeli meçhul olan aldatmak satışlardan müstesnadır. Çünkü satışlarda teamül, daima bilinen ve gözle görülen eşyanın, yine bilinen ve miktarı belli olan bedellerle de-
ğiştirilmesidir. Kiralama ise, belli ve gözle görülen bir şeyin menfaatini, sabit olmayan ve kendi kendine miktarı belli olmayan birtakım fiil ve hareketlere karşılık yapmaktır. Bunun içindir, ki ulema «Kiralayana, kiraladığı kim-şeye ne zaman ücret vermesi lâzım gelir?» diye ihtilâf etmişlerdir.
Cariyeyi azadîamanın cariyenin mehri sayılmasına gelince: İmam Dâvûd ile İmam Ahmed'den başka, bütün İslâm ülkeleri uleması bunu caiz görmemişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, bu konuda varid olan hadisin, yani Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in Hz. Safiyye'yi azadlayıp onu azadladığına karşılık onunla evlendiğine dair hadisin ana kaideyle çelişmesidir. Kaldı ki bu, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in hususiyetlerinden biri olabilir. Zira onun bu babta birçok hususiyetleri vardır. Bu hadisin ana kaideye aykırılığı da şu bakımdandır: Azadlama, mülkiyetin izalesi demektir. Herhangi bir şeyin mülkiyetini izale etmek ise, o şeyi mülkiyetten başka bir yönden istibaha eteneyi gerektirmez. Zira cariye azadlandığı zaman, kendisi, kendine malik olur ve bu durumda ona, evlenmek nasıl lazım olur? Bunun içindir ki İmam Şafii «Eğer, kendisini bunun için azadlayan kimse ile evlenmek istemezse, kendisini azadlayana, kendi kıymetini vermesi gerekir» demiştir. Çünkü İmam Şafii'ye göre kendisi, efendisinin bu zararına yol açmıştır. Zira efendisi, evlilik yolu ile ondan yararlanmak şartı ile onu azadlamıştır. Halbuki bunların hiçbiri Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in fiiline aykırı değildir. Zira eğer bu, kendisinden başkasına caiz olmasaydı, bunu söyleyecekti. Kaldı ki asıl, onun bütün fiillerinin kendisine has olduğunu gösteren bir delil bulunmadıkça, bizim hakkımızda da cari olmasıdır.
Mehrin vasfına gelince: Ulema, cins ve miktarı belli olan veyahut belirtilmiş bulunan herhangi bir şeyin mehir olabileceğinde müttefiktirler. Fakat «Kızımı sana bir köleye veyahut hizmetçiye karşılık nikahladım» cümlesinde olduğu gibi, belli olmayan ve belirtilmeyen bir şeyin mehir olup olamaya cağında ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik ve İmam Ebû Hanife «Olur», İmam Şafii «Olamaz» demişlerdir. Bu duruma göre şayet bir evlenme akdi bu şekilde icra edilirse, tmam Mâlik'e göre kadına, orta halli yani değeri ne çok düşük, ne de çok yüksek bir kölenin verilmesi lazım gelir. İmam Ebû Hanife de, «Kadının kocası, kadına orta halli bir kölenin kıymetini vermeğe zorlanır» demiştir.
Bu ihtilâfın "sebebi, evlenme akdi de bu bakımdan ihtilâf ve anlaşmazlıkta satış akdi derecesine varır mı, yoksa evlenme akdinden gaye birbirinden maddi kazanç sağlamaktan ziyade, mutlu bir yuva kurup birbirlerinin huzur ve mutluluğuna hizmet etmek olduğu için- varmaz mı diye ihtilâf etmeleridir. «Mehir bakımından evlenme akdi de anlaşmazlıkta satış akdi derecesine varır» diyenler, «Belli olmayan ve evsafı belirtilmeyen bir şey mehir olamaz» demişlerdir. «Evlenmeden gaye, birbirlerinden maddi kazanç sağlamaktan çok, birbirlerine hizmet ederek mutluluk temin etmek olduğu için, o dereceye varmaz» diyenler de, «Belirsiz ve evsafı belli olmayan bir şey mehir olamaz» demişlerdir.
Mehrin ertelenmesine gelince: Kimisi 'Hiç caiz değildir', kimisi 'Caizdir. Fakat gerdeğe girmeden mehrin bir kısmını peşin vermek müstehabtır» demiştir ki, bu görüş İmam Mâlik'indir. Mehrin tecilini caiz görenlerden kimisi, «Tecil, ancak belli bir süreye kadar caizdir» kimisi de «Ölüm veyahut boşanmaya kadar da caizdir» demiştir.
Bu ihtilâfın s e b e b i, tecilde evlenme akdinin de satış akdi gibi olup olmadığında ihtilâf etmeleridir. «Onun gibidir» diyenler, Ölüm veya boşanmaya kadar tehirini caiz görmemişlerdir. «Onun gibi değildir» diyenler ise, bunu caiz görmüşlerdir. Hiç caiz görmeyenler de mehrin ibadet olma yönünü nazara almışlardır.[64]
2. Melır'in Tamamının Hahedilişi:
Mehrin tamamı ne zaman kadına hak olur? Cenâb-ı Hak, "Bir eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz, birincisine bir yük altın vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın" [65]buyurduğu için, bütün ulema, eşlerin yalnız olarak bir arada kalmasıyla veyahut ikisinden birinin ölümü ile, mehrin tamamının kadına düştüğünde müttefiktirler. Eşlerden birinin ölümü ile mehrin tamamının kadına düştüğüne ben şimdilik -icma'dan başka- herhangi bir semi delil bilemiyorum. Ulema, «İki eş yalnız olarak bir arada kaldıkları zaman, mehrin tamamının kadına düşmesi için erkeğin ona dokunması şart mıdır, yoksa yalnız olarak bir arada kalmaları -ki buna 'Perdelerin indirilmesi' denilir- kâfi midir?» diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik, İmam Şafii ve İmam Dâvûd, «Perdelerin indirilmesiyle -eğer dokunma olmazsa- ancak mehrin yansı lâzım gelir», İmam Ebû Hanife ise, «İkisinin yalnız olarak bir arada kalmasıyla -eğer erkek ihramda, ya da hasta veyahut Ramazan ayında oruçlu veyahut kadın adet halinde değilse- mehrin tamamı lâzım gelir» demişlerdir. İbn Ebî Leylâ da mehrin tamamının bir arada kalmalanyla lâzım geldiğini söylerken herhangi bir şeyi şart koşmamıştır.
Bu ihtilâfın sebebi, ashab-ı kiram'ın bu konudaki hükümlerinin Kur'an-ı Kerim'in zahiri ile çelişmesidir. Zira Cenâb-ı Hak yukarıda geçen âyet-i kerime'den sonraki âyette, "Nasıl alırsınız ki sîz birbirinize katılmıştınız ve onlar sizden sağlam bir teminat almışlardı" [66] buyurarak kendisi ile halvete girilen kadından mehrin bir kısmını geri almanın caiz olmadığını nass'en bildirmiştir. "Eğer kadınlara mehir biçer de el sürmeden on-
lan boşarsanız biçtiğiniz mehrin yansını verin" [67] âyet-i kerimesinde de, kendisine el sürülmeden boşanan kadına biçilen mehrin yansı düştüğü keza nass'en bildirilmiştir. İşte görüyorsun ki kadının her iki durumu hakkında da, yani hem el sürülen, hem el sürülmeyen kadın hakkında nass vardır. Bu iki durum arasında bir başka durum daha bulunmadığına göre, açıkça anlaşılmaktadır ki mehrin tamamı ancak el sürme ile lazım gelir. El sürmeden de murad -zahir şudur ki- cinsi yaklaşımdır. Bununla beraber lügavî mânâsı olan bayağı dokunma mânâsında da kullanılmış olabilir. Herhalde ashab-ı kiram da âyetten bu mânâyı anlamış olacaklardır, ki İmam Mâlik erkeklik kuvvetine sahip olmayan kocaya, kansını boşadığı zaman -kan ile birlikte uzun zaman kaldığı için- «Mehrin tamamı düşer» diyerek cinsi yaklaşmada bulunmadan kadınla birlikte yalnız kalmanın mehrin tamamını gerektirdiğini söylemiştir.
Bu hususta ashab-ı kiram'dan varid olan hükümlere gelince: Ashabın hiçbirinden, «Kapıyı kapatan ya da perdeyi indiren kimseye mehrin tamamı lazım gelir» sözünden başka bir şey rivayet olunmamıştır.
Ulema bu babın fer'i olan bir mes'elede de ihtilâf etmişlerdir; İmam Mâlik'ten gelen meşhur kavle göre, eğer koca «Ben kadına dokunmadım», kadın da «Dokundun» derse, söz kadının sözüdür. Mâlikî'lerden kimisi, «Eğer koca, kadının yanına zifaf için girmiş ise, söz kadının sözüdür ve eğer ziyaret için girmiş ise, erkeğin sözüdür» kimisi de «Eğer kadın kız ise kızlığının bozulup bozulmadığını öğrenmek için kadınlar onu muayene edeceklerdir» demişlerdir. Bu duruma göre Mâlikî mezhebinde bu konuda üç kavil vardır. İmam Şâfıi ile Zahirîler ise, «Söz erkeğin sözüdür. Zira erkek davalıdır» demişlerdir. İmam Mâlik'in, yemin hakkını davalıya vermesi davalı oluşu açısından değil, çoğunlukla davalının sözünün doğruluğu tahmin edildiği içindir. Bunun içindir ki, davacının sözünün doğru olduğu tahmin edilen bu mes'ele gibi birçok yerlerde İmam Mâlik, «Söz, davacının sözüdür» demiştir. B u i h t i 1 â f da, «Yeminin davalının hakkı olduğu, bir sebebe dayanıyor mu, yoksa taabbüdî bir emir midir?» diye ihtilâf etmelerinden ileri gelmektedir. Şahid göstermenin de davacıya ait olduğunda aynı ihtilâf ve tartışma mevcuttur. Allah izin verirse bunların hepsi sırası geldiğinde anlatılacaktır.[68]
3. Mehrin Yarıya İnişi
Yukarıda geçtiği üzere Cenâb-ı Hak «Eğer kadınlara mehir biçer de el sürmeden pnîan boşarsanız biçtiğiniz mehrin yansını verin» buyurduğu için ulema, kendisine dokunulmadan boşanan kadına biçilen mehrin yansının
üştüğünde müttefiktirler.
Bu konuyla ilgili bahsimiz, boşanan kadına hangi evlenme akdi ve han-i çeşit boşanma ile mehrin yansı düşer ve eğer kadın daha boşanmamışken, ıehir olarak biçilen şey kayba uğrar veyahut onda bir eksiklik veya artış lursa ne olur diye üç esas hakkındadır.
İmam Mâlik'e göre kadına mehrin yarısı, ancak evlenme akdi sahih oluğu taktirde düşer. Eğer, akid fasid olursa İmam Mâlik'ten iki kavil rivayet lunmuştur. Boşanmaya gelince: O da eğer kocanın arzusu ile olursa düşer, locada bir ayıp bulunduğu için kadının isteği üzerine vuku bulan boşanma-a ise kadına bir şey düşmez. Fakat kadının kocası kadını beslemekten veya-ut mehrini vermekten aciz bir durumda olduğu için kadın boşanmasını is-rse, o zaman ona mehrin yansının düşüp düşmediğinde ihtilâf etmişlerdir, albuki ya kocada bir ayıp bulunduğu için kadın boşanmasını istemiş ya da ocası kendisini beslemekten aciz olduğu için istemiştir, bu iki durum aracıda fark yoktur.
Kadın ile kocanın birbirinden, nikâhın feshi yolu ile ayrılmalarına gence: Bu da, ya akdin herhangi bir sebebten dolayı fasid oluşunda olur ve unda kadının bir ihtiyar ve iradesi olmaz ya da akid sahih olduğu halde eş-:rden birinin irtidad etmesi veyahut birinin diğerinin sütünü emmesi gibi bir ;beble münfesih olur. Birinci surette kadına bir şey düşmediğinde ihtilâf oktur. İkinci surette de eğer eşlerden biri veyahut koca buna kendi ihtiyar ve adesi ile sebeb olmamış ise keza kadına bir şey düşmez. Eğer kocanın kuşuyla olursa kadına mehrin yarısı düşer. Zahirî mezhebinin zahirinden ise, adına dokunma olmaksızın vuku bulan bütün boşanmalarda boşanma ister adının isteği ile olsun, ister olmasın kadına mehrin yarısının düştüğü, fesih oluyla vuku bulan ayrılmalarda ise, ona bir şey düşmediği anlaşılmakta-r.
Bu ihtilâfın sebebi, «Kendisine dokunulmadan boşanan kadına ehrin yansının düşmesi taabbüdi bir emir midir, yoksa bir hikmet ve sebe-e dayanıyor mu?» diye ihtilâf etmeleridir. Bu hükmün taabbüdi olmayıp ka-nda boşanma ile husule gelen manevi eksikliğin yerini doldurmak için ol-ığunu söyleyenler, «Bir malı satın alan kimse o malı tekrar sahibine geri rdiği zaman nasıl o malın değeri düşüyorsa, kadın da boşandığı zaman un manevi değerinde bir eksiklik husule gelir. İşte bu eksikliğin yerini dol-.ırmak için ona mehrin yarısı düşer. Bunun için eğer boşanma onun isteği ile mazsa onun bu eksikliğini doldurmak için ona mehrin yansı verilir ve eğer nun isteği ile olursa -o buna razı olduğu için- ona bir şey verilmez» demiş-erdir. Taabbüdi olduğunu söyleyenler ise âyetin zahirine bakarak, «Bütün poşanmalarda, yani boşanma ister kadının isteği ile olsun, ister olmasın, kadına mehrin yarısı düşer» demişlerdir.
Biçilen mehrin kayba uğraması veyahut mehirde bir eksiklik veya artış husule gelmesi mes'elesine gelince: Bu da ya kendiliğinden ya kadının tasarrufu ile olur. Eğer kendiliğinden olursa, bunda da dört ihtimal vardır: Ya mehrin tamamı gitmiş, ya eksilmiş, ya artmış veyahut bir taraftan eksilmiş, bir taraftan da artmış olur. Kadının tasarrufu ile olduğu zaman da, kadın ya onu satmış, ya azadlamış, ya hibe etmiş veyahut bunların hiçbirini yapmayıp sadece onu menfaatlerinde tasarruf etmiş veyahut gelinlik cehizi olarak kullanmış olur. îmam Mâlik'e göre bütün bu hallerde kadın ile kocası hem kayıpta, hem artışta ve hem de eksilmede ortaktırlar. îmam Şafii ise, «Mehrin kaybı veyahut eksilmesi halinde koca, kadına mehrin yansı ile rücu' eder. Fakat artması halinde artan kısmın tamamı kadına aittir» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, «Kadına dokunma daha vaki olmamışken kadın müstakar (sürekli) bir mülkiyetle mehre malik olur mu, olmaz mı?» diye ihtilâf etmeleridir. «Müstakar bir mülkiyetle malik olamaz» diyenler, «Eğer kadın onu kendi menfatleri arasına sokmak suretiyle bir kusurda bulunmamış ise ikisi ortaktırlar» demişlerdir. «Müstakar mülkiyetle malik olur. Ancak dokunma vaki olmadan boşanmasıyla bu mülkiyet yanya iner» diyenler de, «Kadının elinde zayi olan kısmın hepsi kadının kesesinden gitmiş olur» demişlerdir. Kadının mehri kendi menfaatlerinde harcaması halinde ise yansını ödemekle yükümlü olduğunda ihtilâf yoktur.
Ulema, «Adet olduğu üzere eğer kadın mehri ile kendine çeyiz'almışsa, koca bizzat bu çeyizlerin mi, yoksa bu çeyizlerin bedeli olan mehrin mi yansıyla kadına rücu' eder?» diye de ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik «Bizzat çeyizlerin», İmam Ebû Hanife ile îmam Şafii ise «Mehrin yansıyla ona rücu' eder» demişlerdir.
Ulema bu babın meşhur bir fer'i olan bir konuda da ihtilâf etmişlerdir ki o da şudur: «Bakire olan kız veyahut cariye, eğer dokunulmadan boşanırlar-sa, kızın babası ile cariyenin efendisi kıza veya cariyeye düşen mehrin yarısını bağışlayabilirler mi, bağışlayamazlar mı?» îmam Mâlik, «Bağışlayabilirler», İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii «Bağışlayamazlar» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, "Eğer onlara mehir biçer de el sürmeden onları boşarsaniz -kendileri veya nikâh akdi elinde olan erkeğin bağışlaması hali müstesna- biçtiğinizin yansını verin" âyet-i kerimesinin iki mânâ ihtimalini taşımasıdır. Zira «Bağışlama» ile tercüme ettiğimiz AFV kelimesi kâh «Vazgeçmek», kâh «Hibe etmek» mânâsında kullanıldığı gibi, «Nikâh akdi elinde olan erkeğin» kaydmdaki erkekten murad da, nasıl kadının velisi olabiliyorsa, kadının kocası da olabilir. «Murad kadının kocasıdır»' diyenler, «Hibe etmek mânâsmdadır» demişlerdir. Bir cemaat de şâzz bir görüşte bulunup, «Yalnız baba ile efendi değil, bütün veliler kadına düşen mehrin yansını bağışlayabilirler» demiştir. Akla öyle geliyorki bu her iki mânâ ihtimali de kuvvet bakımından eşittirler. Fakat «Murad, kadının kocasıdır» diyenler, şeriatte bilinen bir hükmü ifade etmekten başka bir şey söylememişlerdir. Zira herhangi bir kimsenin bir hakkını başkasına hibe edebilmesi, şeriatte bilinen bir hükümdür. «Murad, kadının velisidir» diyenler ise,-kadına ait olan bir haktan velisinin vazgeçebildiğim söyledikleri için, âyetin bu mânâda daha zahir olduğunu delil ile ispat etmeleri gerikir ki, bu da zordur.
Cumhur, henüz küçük kadın ile hacr altındaki kadının kocasına hibe ettiği mehrin tamamı ile, zimmetine taalluk eden mehrin yansını bağışlayamayacaktan görüşündedir.
Bir cemaat de âyette geçen «kendileri» kelimesinin umumuna bakarak şâzz bir görüşte bulunup, «kadın henüz küçük veyahut hacir altında da olsa, kendisine düşen bu mehrin yansını bağışlayabilir» demişlerdir.
Ulema bu konuda, mehrini kocasına hibe ettikten sonra ve daha kendisine dokunulmamışken boşanan kadın hakkında da ihtilâf etmişlerdir.
İmam Mâlik «Bu kadının kocası, kadından bir şey isteyemez», İmam Şafii ise «Mehrinin yansını ondan isteyebilir» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, «Boşanma ile tekrar kocaya dönen mehrin yarısı, mehrin aynine mi, yoksa kadının zimmetine mi taalluk eder?» diye ihtilâf etmeleridir. «Mehrin aynına taalluk eder» diyenler, «Koca, kadına hiçbir şey ile rucu' edemez. Çünkü mehrin tamamını almıştır», «Kadının zimmetine taalluk eder» diyenler ise, «kadın her ne kadar mehrin tamamını kocasına hibe etmiş ise de, mehrin yansı onun zimmetine taalluk ettiği için, onu kocasına Ödemesi gerekir. Çünkü kocasına hibe ettiği mehrin tamamı rle, zimmetine taalluk eden mehrin yansı arasında benzerlik yoktur. Bu kadın, sanki malından başka bir şeyi kocasına hibe etmiştir» demişlerdir.
İmam Ebû Hanife de bu mes'elede, kadının, mehrini kocasına hibe etmezden Önce onu teslim alıp almaması halleri arasında ayırım yaparak, «Eğer teslim aldıktan sonra hibe ederse, kocaya tekrar mehrin yansı düşer ve ;ğer teslim almadan hibe ederse, ona artık bir şey düşmez» demiştir. Öyle görünüyor ki İmam Ebû Hanife, koca hakkının, mehri teslim almadan mehrin aynına taalluk ettiği ve teslim aldıktan sonra kadının zimmetine geçtiği görüşündedir.[69]
4. Mehirsiz Nikâh;
Mehirsiz olarak nikâh kıyılır mı? Şayet kıyılırsa hükmü nedir?
Cenâb-ı Hak "Kadınlara el sürmeden ve mehirlerini biçmeden onla-i boşarsanız size sorumluluk yoktur" [70] buyurduğu için mehirsiz evlenmenin cevazında müttefik olan ulema bu konuya giren iki mes'elede ihtilâf
emişlerdir.[71]
a- Mehir Sorumluluğu:
Mehirsiz olarak nikâhı kıyılan bir kadın kendisine mehir biçilmesini istediği zaman ne olur?
Ulemadan bir cemaat, «Kocası ona, mehr-i misil, yani emsali olan ka-dmlann mehri kadar bir mehir biçmek zorundadır. Bunun dışında onun için herhangi bir yetki yoktur» demiştir. Bu cemaatten kimisi, «Eğer bu kadın, ona mehir biçildikten sonra boşanırsa, biçilen mehrin yansı düşer», kimisi de «Ona bir şey düşmez. Çünkü onun nikâhı mehirsiz olarak kıyılmıştır» demiştir ki İmam Ebû Hanife bunu benimser. İmam Mâlik ile tabileri olan bir diğer cemaat de, «Kadının bu isteği karşısında koca üç husus arasında muhayyerdir: İsterse ona bir şey biçmeden onu boşar, isterse onun istediğim, isterse emsali olan kadınlann mehri kadar bir mehir biçer ve onun biçtiği ne ise, ona vacib olur» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, yukarıda geçen âyet-i kerimenin mefhumunda ihtilâf etmeleridir. Kimisi «Bu âyet umuma mahmuldür, yani kadını boşamanın sebebi, ister kadın ile kocasının mehir hususunda anlaşamamalan olsun, ister başka bir şey olsun 'Size sorumluluk yoktur' mânâsmdadır». Ayn-ca bu âyette "Onları -zengine kendi çapma, fakire kendi çapma- uygun bir şekilde faydalandırın" [72]buyurulduğu için «Size sorumluluk yoktur» deyiminden en çok, bütün hallerde mehrin düşmüş olduğu hükmü anlaşılır» demiştir. Kimisi de, «Âyet umuma mahmul değildir. Yani 'eğer kadını onunla mehir hususunda ihtilâfa düştüğünüz için boşarsanız size sorumluluk yoktur' mânâsmdadır. Aynca «Size sorumluluk yoktur' deyiminden de bütün hallerde mehrin düşmüş olduğu hükmü anlaşılmaz» demiştir.
Mehirsiz olarak nikâhı kıyılan ve kocası ona el sürmeden ve kendisi de mehir isteğinde bulunmadan boşanan kadına bir şey düşmediğinde ise -bildiğime göre- ihtilâf yoktur.
«Kocası ona el sürmeden boşanan kadına, eğer nikâhı kıyılırken ona mehir biçilmişse mehrinin yansından başka bîr de MÜT'a düşer» diyenler, burada da «Kadına, hem emsali olan kadınlara biçilen mehrin yansı, hem müt'a düşer» demeleri lâzımdır. Zira âyet-i kerimede «Nikâhı mehirsiz olarak kıyılan kadına mehir düşmez» diye bir işaret yoktur. Ayette ancak «Bu kadına mehir biçmeden onu boşarsanız size sorumluluk yoktur» denilmektedir. Bu kadın, kendisine mehir biçilmesini istediği zaman ona mehir biçmek gerektiğine göre, mehri biçilen kadın boşandığı zaman ona, nasıl biçilen mehrin yansı düşüyorsa, buna da emsaline biçilen mehrin yansının düşmesi gerekir. Bu görüşte olmayan İmam Mâlik bunun içindir ki, «Eğer kocası onu boşamadan ona mehir biçmezse, emsalinin mehri ona lâzım gelmez» demiştir.[73]
b- Mehir ye Miras:
Evzâî, İmam Mâlik ve tabileri, «karısına el sürmeden ve ona mehir biçmeden ölen kimseye mehir lâzım gelmez. Ancak kadına mut'a ile kocasından miras düşer» demişlerdir. İmam Ebû Hanife de «Kadına emsalinin mehri ile miras düşer» demiştir ki, İmam Ahmed ile İmam Dâvûd da buna katılır. İmam Şafii'den ise, her iki kavil de rivayet olunmuştur. Ancak onun tabileri, İmam Mâlik'in görüşüne uyan kavlini daha kuvvetli bulmuşlardır.
Bu ihtilâfın sebebi, kıyasın hadis ile gelişmesidir. Ebû Dâvûd, Nesâî ve Tirmizî'nin -sahihtir diyerek- rivayetlerine göre bu mes'ele Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'a sorulmuş, o da «Ben kendi görüşümü söyleyeceğim. Eğer doğru ise Allah'tandır, yanlış ise bendendir. Kanaatimce bu kadına, yakın olan kadınların mehri ne ise, o düşer. Ona ne eksik ne de fazla bir şey verilmez. Ayrıca ona hem iddet lâzım gelir, hem de miras düşer» demiştir. Bunun üzerine Ma'kil b. Yesâr el-Eşcâî (r.a.) kalkıp, «Allah için şahidlik ederim ki Peygamber (s.a.s) Efendimiz de Vaşık kızı Bervâ hakkında böyle hükmetti» demiştir [74].
Bu hadis ile çelişen kıyas da şudur: «Mehir de bir bedeldir. Saün alman bir malı teslim almadan o malın bedelini ödemek mecburiyeti nasıl yoksa, kadından da yararlanılmadığı zaman mehrini ödemenin gerekmemesi lâzım gelir».
Müzeni de İmam Şafii'den, «Eğer bu mes'elede Vaşık kızı Bervâ'mn hadisi sabit ise, sabit hadis dururken kıyasa yol yoktun diye söylediğini rivayet etmiştir ki, en doğrusu da budur.[75]
5. FâsidMehirler:
Mehir, ya lizatihi (doğrudan) fasiddir ya da onda mechullük veya özür gibi bir vasıf bulunduğu için fasiddir. Lizatihi fasid olan mehirler; şarap domuz ve temellük edilmesi caiz olmayan şeylerdir. Özür yüzünden mehrin fasid olması da, mehrin satış bedeline benzediği içindir. Bu konuda da beş mes'ele vardır.[76]
a- Mehir Olmayan Şeyler:
Şarap, domuz, henüz olgunlaşmaya yüz tutmayan meyvalar ve başıboş dolaşıp ele geçirile^ıeyen deve mehir olduğu zaman, İmam Ebû Hanife, «Akid sahihtir ve mehr-i misil lâzım gelir» demiştir. İmam Mâlik'ten de iki
kavil rivayet olunmuştur. Birinde «Kadına el sürülsün, sürülmesin akid f siddir» demiştir ki, Ebû Ubeyd de buna katılır. Birinde de «Eğer kadına el s rülmüşse akid yerinde olup mehr-i misil lâzım gelir» demiştir.
Bu ihtilâfın s e b e b i, evlenme akdinin de bu hususta satış akdi gi olup olmadığında ihtilâf etmeleridir. «Evlenme akdi de satış akdi gibidir» c yenler, «Satış bedeli fasid olduğu zaman nasıl satış akdi fasid ise, brrada < mehir fasid olduğu için nikâh fasid olur» demiştir. «Nikâhın sıhhati iç mehrin sıhhati şart değildir» diyenler ise, «Akid geçerlidir. Fakat mehr-i rr sil lâzım gelir» demişlerdir.
Kadına el sürmeden önceki ve sonraki haller arasında ayırım yapım ise, zayıf bir görüştür. İmam Mâlik'in usulü, lizatihi haram olan mehirlerl kendisinde bir vasıf bulunduğu için haram olan mehirler arasında ayın; yapmasını gerektirir. Fakat ben, bu hususta şimdilik herhangi bir nass hatı layamıyorum.[77]
b- Evlenme Akdinin Yanısıra Satış:
Evlenme akdi ile birlikte satış da yapılırsa, meselâ, kadın erkeğe bir kc le takdim eder, erkek de mehrin miktarım tayin etmeden hem köleye, hem c kadının mehrine karşılık olarak kadına bin dirhem verirse, ulema bu akdi sahih olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.
İmam Mâlik ile Îbnü'l-Kasım «sahih değildir» demişlerdir. Ebû Sev Eşheb ve İmam Ebû Hanife de bu görüştedirler. Abdullah da ayırım yaparal «Eğer kölenin bedeli çıktıktan sonra o bin dirhemden bir dinarın dörtte bi: kadar artarsa sahihtir, yoksa değildir» demiştir. İmam Şafii ise, değişik gc rüşlerde bulunup bir kere «Caizdir», bir kere «Mehr-i misil lâzım gelir» dt mistir.
Bu ihtilâfın sebebi, nikâh da satış gibi midir, değil inidir diye ir tilâf etmeleridir. «Satış gibidir» diyenler, «Sahih değildir», «Satış bede miktarının belli olmaması caiz değilse de mehrin miktarı belli olmasa da C£ izdir» diyenler ise, «Sahihtir» demişlerdir.[78]
c- Babanın Mehrin Yanısıra Hediyeyi Şart Koşması:
Ulema, kızını herhangi biriyle evlendirirken kızın mehri ile birlikti kendisine bir hediye verilmesini şart koşan babanın bu akdi hakkında ihtilâ etmişlerdir.
İmam Ebû Hanife ile tabileri, «Akid sahih olduğu için koşulan şart da la
zım gelir» demişlerdir. îmam Şafii de «Akid sahih, fakat nikâh fasiddir. Kadına mehr-i misil düşer» demiştir. îmam Mâlik de «Eğer bu şart nikâh kıyılır-ken koşulursa, hediye kıza, nikâh kıyıldıktan sonra koşulursa babaya düşer» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, nikâh akdini bu hususta satış akdine kıyas etmeleridir. Veliyi vekile kıyas edenler, «Herhangi biri bir başkasına vekaleten bir satış akdini yaparken kendine bir hediye verilmesini şart koştuğu taktirde onun bu tasarrufu nasıl bani ise, böyle bir şartın koşulduğu nikâh akdi de batıldır» demişlerdir. «Nikâh akdi bu hususta^sanş akdi gibi değildir» diyenler ise, «Nikâh sahihtir» demişlerdir. Bu şartın nikâh akdi içinde koşulmasıyla akitten sonra koşulması arasında ayırım yapan tmam Mâlik ise, «Çünkü babanın akid esnasında kendine bir hediye verilmesini şart koşması, kızının mehrini azaltmaya sebeb olabilir. Fakat, kızın mehri üzerinde anlaşılıp nikâh kıyıldıktan sonra, bu endişeye mahal kalmaz» düşüncesine dayanmıştır, îmam Mâlik'in görüşü, aynı zamanda Ömer b. Abdülaziz, Süfyan Sevrî ve Ebû Ubeyd'in de görüşüdür. Nesâî, Abdürrezzak ve Ebû Dâvûd, Amr b. Şuayb tarikiyle Amr'ın babasından, babası da dedesinden Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,
«Hangi kadın, daha nikâhı kıyılmamışken bir hediye verilmesi şartıyla evlendirilirse, bu hediye onundur. Nikâh kıyıldıktan sonra olan hediyeler ise, kime verilmişse onundur. Kişinin, kızı ile kızkardeşinin hatırı için ikram görmesi kadar yerinde bir şey yoktur» [79]buyurduğunu rivayet etmişlerdir ki, îmam Mâlik'in görüşünde nass'tır. Ne var ki Amr b. Şuayb'ın bu hadisi -Amr metnini değiştirmiştir diye- sıhhatinde ihtilâf vardır. Ebû Ömerb. Abdilberr, «Onu sika olan kimseler rivayet ederlerse bu hadisle amel etmek va-eibtir» demiştir.[80]
d- Mehirdeki Kusurlar: -
Ulema; Ayıplı olan mehrin lazım gelip gelmediğinde ihtilâf etmişler-
Cumhûr, «Mehir ayıplı olduğu zaman nikâh sahihtir» demiş ise de, mehrin kıymeti mi, benzeri mi, yoksa mehr-i misil mi lâzım gelir diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Şafii'nin bu konuda değişik görüşleri vardır. Bir kere «Mehrin kıymeti», bir kere «Mehr-i misil lâzım gelir» demiştir. Mâlikî ulemasından da kimisi «Mehrin kıymeti», kimisi «Mehrin benzeri lâzım gelir»
demiştir. Ebu'l-Hasan el-Lahmî de «Mehrin kıymeti ile mehr-i misilden hangisi daha azsa, o lâzım gelir diyebiliriz» demiştir. Sahnûn da şâzz bir görüşte bulunup, «Mehir ayıplı olduğu zaman nikâh fasiddir» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, «Nikâh akdi de saüş akdi gibi midir, değil midir?» diye ihtilâf etmeleridir. «Saüş akdi gibidir» diyenler, nikâhın fasid olduğunu, «değildir» diyenler, fasid olmadığını benimsemiştir.[81]
e- Şartlı Mehir:
Ulema, «Bir kadının nikâh akdi yapılırken 'Eğer erkek evli ise kadının mehri ikibin, bekâr ise bin dirhem olsun' diye şart koşulursa, akid sahih midir, değil midir?» diye ihtilâf etmişlerdir.
Cumhur, «Sahihtir» demiştir. Fakat mehir olarak ne lâzım gelir diye ihtilâf etmişlerdir. Kimisi «Şart caizdir ve kadına koşulan şarta göre mehir düşer» demiştir.
Bir cemaat de «Kadına mehr-i misil düşer» demiştir ki, îmam Şafii ile Ebû Sevr bu görüştedirler.
Ancak Ebû Sevr, «Eğer bu kadın kendisiyle gerdeğe girilmeden boşa-nırsa, ona MUTA'dan başka bir şey düşmez» demiştir.
îmam Ebû Hanife de «Eğer erkek evli ise kadına bin dirhem, değilse -ikibin dirhemi aşmamak şartı ile- mehr-i misil düşer» demiştir. Nikâhın fasid olduğuna dair bir kavil daha vardır. Fakat Mâliki mezhebinde bu kavil hakkında şimdilik bir nass hatırlayamıyorum.
Bu babın birçok fer'leri varsa da meşhur olan mes'eleleri işte bunlardır.
Ulema mehr-i misil ile hükmedildiği yerlerde misliyette muteber olan vasıfların neler olduğu hususunda da ihtilâf etmişlerdir.
îmam Mâlik, «Misliyette güzellik, soy üstünlüğü ve zenginlik derecesine bakılır».
imam Şafii «Bunların hiçbirine bakılmaz. Kadının emsali, -bu vasıflarda ister onun gibi olsunlar, isterse olmasınlar- ona baba tarafından akraba olan kadınlarda*».
îmam Ebû Hanife de «baba tarafından akrabalık şart değildir. Bütün kadın akrabaları onun emsalidirler» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi de, «Misliyet yalnız soyda mıdır, yoksa -Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
'Kadınla; dindarlığı, güzelliği ve soy üstünlüğü için evlenilir' buyurduğu için -hem soyda, hem güzellikte ve hem de zenginlikte midir?» diye ihtilâf etmeleridir.[82]
6. Mehir'deki İhtilâflar:
Bu ihtilâf, ya mehrin teslimi, ya miktarı, ya cinsi, ya da zamanı hakkında olur.
Eğer ihtilâf -kadının «Benim mehrim ikiyüz dirhemdir», erkeğin de «Yüz dirhemdir» demeleri gibi- mehrin miktarı hakkında olursa, Ulema bu ihtilâfın hal şekli hususunda ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik «Eğer erkek daha kadınla gerdeğe girmemişken aralarında bu ihtilâf başgösterir ve her ikisi de davalarını ispat ederlerse, her ikisi de yemin eder ve akid münfesih olur. Şayet biri yemin eder, diğeri etmezse, söz, yemin edenin sözüdür. Eğer ikisi de yemin etmezlerse, ikisi de yemin etmiş gibi akid yine münfesihtir. Eğer biri davasını ispat eder de, diğeri etmezse, söz ispat edenindir. Eğer bu ihtilâf aralarında -erkek kadınla gerdeğe girdikten sonra- baş gösterirse, söz erkeğin sözüdür» demiştir. Bir cemaat de, «Eğer erkek yemin ederse söz onundur» demiştir ki, Ebû Sevr, îbn Ebî Leylâ ve İbn Şibrime bu görüştedirler. Bir cemaat de «Mehr-i misle kadar, söz kadının sözüdür. Mehr-i misilden fazla olan miktarda ise, erkeğindir», bir cemaat de «îkisi de yemin eder ve mihr-i misle dönülür» diyerek tmam Mâlik'in akdin münfesih olduğu görüşüne katılmamıştır. Bu da îmam Şâfıi, Süfyan Sevrî ve bir cemaatin görüşüdür. Kimisi de «eğer mehr-i misil kadının iddia ettiği miktardan çok ve erkeğin iddia ettiği miktardan az olmazsa, yeminsiz olarak mehr-i misle dönülür» demiştir.
Bu ihtilâf, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,
«Şahid göstermek davacıya, yemin etmek davalıya düşer» [83] hadisinin mefhumu muallel midir, yani sebebli midir, yoksa taabbüdî bir emir midir diye ihtilâf etmeleridir. «Mualleldir» diyenler, «Davacı ile davalının sözlerinden hangisinin doğruluğuna kanaat daha kuvvetli ise o, yemin eder, Şayet bu yönden ikisi eşit ise, ikisi de yemin ederler ve akid bozulur» demişlerdir. «Muallel değildir» diyenler, «Erkek yemin eder. Çünkü kadın erkeğin lehine nikâh ile mehrin cinsini ikrar ve aleyhine fazla bir miktar iddia eder. Bu duruma göre erkek davalıdır» demişlerdir. Kimisi de «Durum ne olursa olsun, ikisi de yemin ederler. Zira ikisi de davalıdırlar» demiştir. Bu görüş de kanaati nazara almayanların görüşüdür. «Mehr-i mislin miktarına kadar, söz kadının sözüdür. Mehr-i misilden fazla olan miktarda ise, erkeğin sözüdür» diyenler de, erkek ile kadının hiçbir zaman davada eşit olmadıkları, belki daima birinin diğerinden daha kuvvetli olduğu görüşündedirler. Zira kadının iddia ettiği miktar ya mehr-i misil kadardır veyahut mehr-i misilden azdır ki, o zaman söz onun sözüdür.
Ya da mehr-i misilden çoktur ki, o zaman da söz erkeğin sözüdür. «Erkek ile kadının ilcisi yemin ettikten sonra evlenme akdi bozulur» diyen İmam Mâlik ile «Mehr-i misle dönülür» diyen îmam Şafii'nin bu ihtilâflarının sebe b i de, evlenme akdinin satış akdi .gibi olup olmadığında ihtilâf etmeleridir. «Evlenme akdi de satış gibidir» diyen İmam Mâlik, «Evlenme akdi bozulur», «Onun gibi değildir. Çünkü mehir evlenme akdinin sıhhati için şart değildir» diyen îmam Şafii de, «Mehr-i misle dönülür» demiştir. îmam Mâlik'in tabilerinden «kan ile kocanın ikisi yemin ettikten sonra, ne bir miktar üzerinde uyuşmaları, ne de birinin diğerinin sözüne dönüp rıza göstermesi caiz değildir» diyenlerin görüşü ise, gayet zayıftır. Bu görüşte bulunanlar bunu da LÎÂN'a benzetmişlerdir ki bu zayıf bir kıyastır. Kaldı ki Hân'da bile bu hükümde ihtilâf edilmiştir.
Karı ile kocanın mehrin teslimi hususundaki ihtilâflarına gelince: Cumhur, «Eğer kadın 'Ben mehrimi almadım' erkek de 'Sana teslim ettim' derlerse, söz kadının sözüdür» demiştir. îmam Şâfİi, Süfyan Sevrî, İmam Ahmed ve Ebû Sevr bu görüştedirler. îmam Mâlik ise, «Gerdeğe girmeden önce, söz kadının sözüdür. Gerdeğe girdikten sonra ise, erkeğin sözüdün> demiştir, îmam Mâlik'in tabilerinden kimisi, «Erkek kadının mehrini kendisine teslim etmeden ona yanaşmazdı. Bu, Medine'de bir teamül (âdet) idi. Bunun içindir ki eğer bir yerde bu teamül yoksa, orada -ister gerdeğe girmezden önce, isterse sonra olsun- söz kadının sözüdür» demiştir. Halbuki ister bu teamül olsun, ister olmasın, «Erkeğin sözü yemin ile mi dinlenir, yoksa yeminsiz olarak mı?» diye de ihtilâf etmişlerdir ki, yemin ile dinlenmesi görüşü daha yerindedir.
Kan ile kocanın mehrin cinsinde ihtilâflarına gelince: İmam Mâlik'in mezhebinde meşhur olan görüş şudur: Eğer erkek kadına meselâ: «Seninle şu köle karşılığında evlendim», kadın da «Hayır, şu elbise karşılığında evlendin» diye ihtilâf ederlerse, eğer bu ihtilâf, henüz erkek kadınla gerdeğe girmemişken başgösterirse, ikisi de yemin eder ve aMd bozulur. Eğer gerdeğe girdikten sonra olursa akid bozulmaz, kadına da -eğer mehr-i misil kadının iddia ettiği şeyden çok ve erkeğin ikrar ettiği şeyden az değilse- mehr-i misil düşer. Îbnü'l-Kassar ise, «Gerdeğe girmezden Önceki ihtilâfta ikisi de yemin ederler, sonraki ihtilâfta ise, söz erkeğin sözüdür» demiştir. Ashab da: «Eğer erkeğin sözü doğruluk ihtimalini taşıyorsa -kadının sözü doğruluk ihtimalini ister taşısın, ister taşımasın- söz erkeğindir. Eğer erkeğin sözü doğruluk ihtimalini taşımıyor, kadının ki taşıyorsa, söz kadınındır. Eğer onunki de taşımıyorsa, o zaman ikisi de yemin ederler ve mehr-i misle dönülür» demiştir. Ulemanın, nikâh akdinin bozulup bozulmadığı hususundaki ihtilâflarının sebebini -Allah izin verirse- satışlar bahsinde göreceğiz.
Kan ile kocanın mehrin zamanı hususundaki ihtilâflarına gelince: Ancak müeccel (ertelenmiş) olan mehirlerde düşünülebilen bu ihtilâf hakkında îmam Mâlik'ten gelen meşhur rivayete göre imam Mâlik bunu da satışa kıyas ederek,«Sözborçlunun sözüdür»demiştir. Bu ihtilâf, aynca«Mehir ne zaman, yani kadınla gerdeğe girmezden önce mi, sonra mı vacib olur?» diye edilen ihtilâfla da ilgili olabilir. Evlenme akdini satış akdine kıyas edenler, «Satın alman malı teslim almadan onun bedelini ödemek nasıl vacib değilse, mehir de, kadınla gerdeğe girmezden önce vacib olmaz» demişlerdir. «Mehir taabbüdi bir emir olup -kadınla gerdeğe girilsin, girilmesin- şart koşulmuştur» diyenler ise, «Kadınla gerdeğe girme'zden önce vacib olur» demişlerdir. Bunun içindir ki İmam Mâlik, «kadınla gerdeğe girmeden, ona mehrin bir miktannı ödemek müstehabtır» demiştir.[84]
3.Nikâh Akdinin Mahalli: Evlenilebilecek Kadınlar:
Şeriatta, hür kadınlar ancak onlarla evlenmekle, cariyeler de ancak onlara malik olmakla helal olurlar. Helal olmanın engelleri de şeriatte -devamlı olan engellerle devamlı olmayan engeller olmak üzere- iki kısımdır. Engel-İlklerinde ittifak edilenler de -soy engeli, sıhriyet engeli ve süt engeli olmak üzere- üçtür. Engelliklerinde ihtilâf edilenler de -zina ve liân olmak üzere-iki şeydir. Engellikleri devamlı olmayanlar -sayı engeli, birlikte bir kimsenin nikâhı altında bulunma engeli, kölelik engeli, küfür engeli, ihramda bulunma engeli, hastalık engeli, iddet engeli, üç talak ile boşanmış olma engeli ve başkasının nikâhı altında olma engeli olmak üzere- dokuz kısma ayrılır. Şu halde şer'an helâl olmanın devamlı olan ve olmayan engelleri ondört tanedir. Bunun için bu bab da ondört fasıldır.[85]
A- Soy Engeli:
Ulema -analar, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek ve kız kardeşlerin kızlan olmak üzere- Kur'an-ı Kerim'de geçen yedi sınıf kadınların nikâhının haram olduğunda müttefiktirler. Fukaha, ANA kelimesinin, bizzat seni veyahut senin ana veya babandan birini doğuran bütün kadınlara, KIZ kelimesinin de, senin bizzat veyahut ana ve baba tarafından doğuma ilişkin bulunan bütün kadınlara, KÎZ KARDEŞ kelimesinin de, gerek ana-baba bir, gerek ana veyahut baba bir kız kardeşin olan bütün kadınlara, HALA kelimesinin de, gerek bizzat babanın ve gerek babayı doğuran erkeğin kızkardeşi olan bütün kadınlara, TEYZE kelimesinin de gerek bizzat ananın ve gerek anayı doğuran kadının kızkardeşi olan bütün kadınlara şamil olduğunda da müttefiktirler. İşte bu yedi sınıf kadınlar devamlı olarak sana haramdırlar ve ulema arasında bunlann hiçbirinde -bildiğime göre- ihtilâf yoktur. Bunun aslı da, "Analarınız, kızlarınız, kizkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz size haram kılındı" [86] âyet-i kelimesidir. Evlenme yolu ile dünyaya gelen hangi soy yakının olan kadınlar sana haram ise, mülkiyet (cariye) yolu ile de dünyaya gelen bu kadınlann sana haram olduğunda keza ittifak vardır.[87]
B- Sıhriyet Engeli:
Sıhriyet yüzünden kendileriyle evlenmek haram olan kadınlar dört sınıftır. Bunlardan biri üvey annelerdir ki, bunun menşei "Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin" [88] âyet-i kerimesidir. Diğerleri de, oğulla-nn kanlan, üvey kızlar ve kaynanalardır. Bunlann da menşei birinci fasılda geçen âyet-i kerimedir. Zira bu âyette, "Kanlarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınların yanınızda kalan kızları (üvey kızlar) -eğer anneleriyle gerdeğe girmemişseniz size bir engel yoktur- ve öz oğullarınızın eşleri size haram kılındı" [89] buyurulmuştur,
. İşte bu dört sınıf kadınlardan üvey annelerle oğullann eşleri -kendileriyle gerdeğe girilmese bile- sırf nikâh akdi ile ve üvey kızın da annesiyle gerdeğe girilmesiyle haram olduklannda ulema müttefiktirler. Fakat üvey kızın haram olması için üvey babasının yanında büyümesi şart mıdır, değil midir ve annesine şehvetle dokunmak kâfi geliyor mu, yoksa onunla gerdeğe girmek şart mıdır ve üvey annenin de haram olması için kızıyla gerdeğe girmek şart mıdır, yoksa yalnız evlenme akdi kâfi midir diye ihtilâf etmişlerdir. Ulema «Bu kadınlar nasıl sahih olan evlenme akdiyle haram oluyorlarsa, zina ile veyahut yanlışlıkla işlenen cima ile de haram olurlar mı?» diye bu babın bir mes'elesinde daha ihtilâf etmişlerdir ki, bununla birlikte ihtilâf edilen mes'eleler dört olur.[90]
1. Üvey Kız:
Üvey kızın üvey babasına haram olması için üvey babasının yanında büyümesi şart mıdır, değil midir? Cumhur 'Şart değil', İmam Dâvûd da 'Şarttır' demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, âyette geçen «yanınızda kalan" kaydı, ihtirazı bir kayıt mıdır, yoksa üvey kızlar çoğunlukla üvey babalan yanında kaldıklan için mi bu kayıt getirilmiştir diye ihtilâf etmeleridir. «Üvey kızlar çoğunlukla üvey babalan yanında kaldıkîan için bu kayıt getirilmiş olup onlarda bu vasfın bulunması şart değildir. Zira üvey babalan yanında kalan üvey kızlarla kalmayan üvey kızlar arasında bir fark yoktur» diyenler, «Üvey kızlar -üvey babalan yanında büyümüş olsunlar, olmasınlar- üvey babalanna haramdırlar», kaydını ihtirazı bir kayıt olarak gören ve «Bu kayıt sebebi bilinmeyen bir taabbüd'tür» diyenler de «Üvey kızın, üvey babasına haram olması için onun yanında büyümesi şarttır» demişlerdir.[91]
2. Üvey Kızın Haramîık Şartı:
Üvey kızın üvey babasına haram olması için, üvey babasının, annesine şehvetle dokunması kâfi midir, yoksa onunla gerdeğe girmiş olması şart mıdır?
İmam Mâlik, Süfyan Sevrî, İmam Ebû Hanife, Evzâî ve Leys b. Sa'd, «Şehvetle dokunmak kâfidir» demişlerdir ki, bu, İmam Şafii'nin de iki kavlinden biridir. İmam Dâvûd ile Müzeni de, «Üvey kız, üvey babasına ancak üvey babasının annesiyle gerdeğe girmesi neticesinde haram olur» demişlerdir. İmam Şafii'nin kendisince muhtar olan diğer bir kavli de bu yoldadır. İmam Mâlik'in bir kavline göre kadına şehvetle bakmak da -kadının hangi yerine olursa olsun- dokunmak gibidir. İmam Ebû Hanife de kadının yalnız avret yerine bakmakta, İmam Mâlik'in görüşüne katılmıştır. Bakmayı dokunmak hükmünde gören Süfyan Sevrî ise, şehvetle bakmayı şart koşma-mıştır. İbn Ebî Leylâ ile îmam Şafii -bir kavlinde- bunlann görüşüne katılmayıp, «Bakmanın bir tesiri yoktur» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, âyet-i kerimede geçen "Kendileriyle gerdeğe girdiğiniz" kaydından, onlarla cima etmek mi, yoksa mutlak telezzüz (zevklenmek) mi anlaşılır. Şayet mutlak telezzüz ise, bakmak da telezzüze giriyor mu, girmiyor mu diye ihtilâf etmeleridir.[92]
3. Kayınvalide:
İslâm fukahasının cumhuru, «kızın nikâhı herhangi bir kimse ile kıyıldı mı - o kimse, ister onunla gerdeğe girmiş olsun, ister olmasın- kızın annesi o kimseye haram olur» diye müttefiktirler. Kimisi de «Üvey kızın haram olması için nasıl annesiyle gerdeğe girmek şart ise, kaynananın da haram olması için kızıyla gerdeğe gimıek şarttır» demiştir ki bu görüş, Hz. Ali ile İbn Abbas (r.a.)'dan da -zayıf senetlerle-rivâyet olunmuştur.
Bu ihtilâfın sebebi, "Kendileriyle gerdeğe girdiğiniz" kaydı, âyette iki kere geçen "Kadınlarınız" kelimesinin her ikisine de mi, yoksa yalnız ikincisine mi sıfattır diye ihtilâf etmeleridir. Zira ikincisi her ne kadar daha yakınsa da birincisine de sıfat olması gramere göre caizdir. Cumhurun delillerinden biri de, Müsennâ b. Sabbah'ın Amr b. Şuayb'dan, Amr'ın babasından, babasının da dedesinden rivayet ettiği, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,
«Herhangi bir kimse bir kadınla evlendi mi -ister onunla gerdeğe girsin, ister girmesin- o kadının annesi o kimseye helâl olmaz» [93] hadisidir.[94]
4. Zina veya Yanlışlıkla Cima'nın Etkisi:
Ulema: «Sahih nikâh akdinde gerdeğe girmenin haram kıldığı bu kadınlar, zina ile veyahut zina haddini gerektirmeyen yanlışlıkla vuku' bulan cima' ile de haram olur mu, olmaz mı?» diye ihtilâf etmişlerdir.
îmam Şafii «Bir kadınla zina etmek, o kadının ne kızı, ne de annesiyle evlenmeye mani olmadığı gibi, zina eden kimsenin babasının da o kadınla evlenmesine mani değildir» demiştir. İmam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî ve Evzâî ise, «Sahih olan evlenme akdindeki cima' hangi kadınlan haram kılıyorsa, zina da onları haram kılar» demişlerdir. İmam Mâlik de Muvatta'da İmam Şâfi gibi söylemiştir. İbnü'l-Kasım ise, İmam Mâlik'ten, İmam Ebû Hanife gibi dediğini rivayet etmiştir, Sahnun da «İmam Mâlik'in tabileri İb-nü'1-Kasım'ın görüşüne katılmayıp îmam Mâlik'in Muvatta'daki kavlini tutmuşlardır» demiştir. Leys b. Sa'd'den de «yanlışlıkla vuku' bulan cima' bir şeyi haram kılmaz» diye söylediği rivayet olunmuştur ki bu, şâzz bir görüştür.
Bu ihtilâfın sebebi, "Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın" âyet-i kerimesinde geçen NİKAH kelimesinden şer'i ve hı-gavî mânâlardan hangisi muraddır diye ihtilâf etmeleridir. Zira lügatte nikâh, cinsi münasebet demektir. «Lugavî mânâ muraddır» diyenler, «Zina ile de kadın haram olur», «Şer'i mânâ muraddır» diyenler ise «Zina ile kadın haram olmaz» demişlerdir. «Bu hükmün sebebi baba ile oğul ve anne ile kız arasında bulunan.hürmettir» diyenler de, «Zina ile kadın haram olur» demişlerdir. Sıhriyet akrabalığını soy akrabalığına ilhak edenler ise -ulemanın çoğu, zinadan doğan çocuğu neseb saymadıkları için-, «Zina ile kadın haram olmaz» demişlerdir. Îbnü'l-Münzir'in naklettiğine göre nikâhlı kadınla cinsi münasebetin tesirinde fukaha nasıl müttefik iseler, cariye ile de cinsi münasebetin tesirinde müttefiktirler ve nikâhlı kadına dokunma veya bakmanın
tesirinde nasıl ihtilâf etmişlerse, cariyeye de dokunma veya bakmanın tesirinde de ihtilâf etmişlerdir.[95]
C- Süt Engeli
Fukaha, soy yakınlığından dolayı kendileriyle evlenmek haram olan bütün kadınların süt sebebiyle de haram olduklarında müttefiktirler. Meselâ: Kişiyi doğuran öz annesi nasıl kişiye haram ise, onu emziren kadın da, öz annesi mesabesinde olup ona haramdır. Ancak bu konuyla ilgili birçok hususlarda ihtilâf etmişlerdir ki, bunların başlıca mes'eleleri dokuz tanedir:
1- Çocuk kadının sütünü kaç defa emerse haramdır?
2- Çocuk kaç yaşında süt emerse haram olur?
3- Çocuk süt emerken hangi durumda olursa müessir olur?
4- Çocuğun, memeyi ağzıyla tutup emmesi şart mıdır, yoksa, sütü çocuğun ağzına dökmek suretiyle ona içirmek de kâfi midir?
5- Çocuğun yuttuğu süt başka bir maddeyle de karışık olursa zararı var mıdır, yoksa sütün saf olması şart mıdır?
6- Süt, çocuğun vücuduna ağız yoluyla girmesi şart mıdır, yoksa herhangi bir aletle vücuduna sokmak da kâfi midir?
7- Çocuğu emziren kadın nasıl çocuğun annesi yerine geçiyorsa, kadının kocası da çocuğun babası yerine geçer mi?
8- Süt emme olayına kimler şahid olabilir?
9- Kimlerin sütü muteberdir, erkek ya da ölmüş kadının da sütü muteber midir?[96]
1. Süt Emişin Sayısı:
Kadının nikâhını haram kılan sütün miktarı hakkında kimisi bir had koymamıştır. îmam Mâlik ile tabilerinin mezhebi olan bu görüş Hz. Ali (r.a.) ile İbn Mes'ud (r.a.)'dan da rivayet olunmuştur. İbn Ömer ile İbn Abbas (r.a.) da bu görüştedirler. Bunlara göre emilen süt ne kadar olursa olsun kadının nikâhını haram kılar. Aynı zamanda İmam Ebû Hanife ile tabileri, Süfyan Sevrî ve Evzâı de bu görüştedirler. Bir cemaat da 'Nikâhı haram kılan sütün miktarı için belli bir had vardır' demiştir ki, bunlar da üç gruba ayrılmaktadırlar. Bir grup, 'Bir veya iki defa emmekle nikâh haram olmaz. Ancak ne zaman ki üç defa emerse muteber sayılır' demiştir ki Ebû Ubeyd'le Ebû Sevr bu görüştedirler. Bir grup da 'Defalar beşten aşağı olursa nikâhı haram kılmaz» demiştir. İmam Şafii de bu görüştedir. Bir grup da 'Müessir olan süt, en az on defa emilen süttür' demiştir.
Fukahanınbumes'eledeki ihtilâflarının sebebi,gerekKur'an-ı Kerim'deki umumun, tahdid hakkında varid olan hadislerle ve gerek hadislerin birbirleriyle çelişmeleridir. Kur'an-ı Kerim'deki umum, "Sizi emzirmiş olan süt analarınız da size haram kılındı" âyet-i kelimesidir. Zira âyette, «Sizi şu kadar defa emzirmiş olan süt analarınız» diye bîr kayıt yoktur. Bu hususta birbirleriyle çelişen hadisler de mânâ itibarıyla iki tanedir: Biri, Müslim'in Ifc. Âişe ile Ümmü'1-Fâdl (r.a.) tarikiyle getirdiği, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
«Bir veya iki defa emmek, nikâhı haram kılmaz» [97] hadisiyîe aynı mânâdaki hadislerdir. Müslim bu hadisi bir üçüncü yolla da rivayet etmiştir ki, o da,
«Ne bir emziriş ne de iki, nikâhı Haram kılmaz» şeklindedir.
İkinci hadis de Sehle'nin «Peygamber (s.a.s) Efendimiz Salim hakkında bana hitaben, buyurdu» [98] hadisidii ki, Hz. Âişe'nin de bu mânâda bir hadisi vardır. Bu hadis de şöyledir: «Bu âyet ilk nazil olduğu zaman,
'Sizi on defa emzirdikleri bilinen süt ana-iJîınız' şeklinde idi. Sonra nesholunup, Sizi beş defa emziren süt analarınız'oldu ve Peygamber (s.a.s) Efendimiz vefat edinceye kadar da bu, Kur'an'da okunurdu» [99].
Kur'an-ı Kerim'in zahirini tercih edenler, «Bir-iki defa da nikâhı haram kılar» demişlerdir. «Hadisler âyeti tefsir ederler» şeklinde âyet ile hadisleri telif eden ve «Ne bir defa emmek, ne de iki, nikâhı haram kılmaz» hadisinin DEULÜ'L-HİTABI'nı Salim'in hadisinden anlaşılan Delîlü'l-Hitab'a tercih edenler, «Üç ve üçten fazlası haram kılar» demişlerdir. Zira «Ne bir defa emmek, ne de iki, haram kılmaz» hadisinin Delîlü'1-Hitabı'ndan «Üç ve üç defadan fazlası haram kılar», «Onu beş defa emzir» hadisinin Delîlü'1-Hita-bı'ndan da «Beşten aşağısı haram kılmaz» diye anlaşılmaktadır. îctihad da, bu iki delilden hangisinin daha kuvvetli olduğunu kestirmektir.[100]
2. Süt Emişin Yaşı:
Ulema, çocuk daha iki yaşını doldurmamışken süt emmesinin müessir olduğunda müttefik iseler de iki yaşından büyük olan çocuğun emmesinde ihtilâf etmişlerdir.
îmam Mâlik, îmam Ebû Hanife, imam Şafii ve bütün fukaha, «Büyüğün emmesi müessir değildir». îmam Dâvûd ile Zahirîler ise «müessirdir» demişlerdir ki, Hz. Aişe'nin de görüşü budur. İbn Mes'ud, Ibn Ömer, Ebü Hti-reyre, îbn Abbas ve Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in diğer zevceleri de cumhurun görüşündedirler.
Bu ihtilâfın sebebi, bu konudaki rivayetlerin birbirleriyle çelişme-sidir. Zira bu konuda iki hadis varid olmuştur: Biri, yukarıda geçen Sâlim'in hadisidir, biri de, Müslim ile Buhârî tarafından rivayet olunan, Hz. Aişe'nin, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz bir gün eve geldiğinde yanımda bir adam vardı. Peygamber (s.a.s) Efendimiz adamı görünce rengi bozuldu ve yüzünden canının sıkıldığını sezdim, Ona:
- 'Ya Rasûlallah, adam, benim süt kardeşimdir' dedim. Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
'Süt kardeşlerinizin kimler olduğuna dikkat ediniz. Muteber olan süt, açlığını yalnız sütle giderebilen çocuğun emdiği süttür' buyurdu» [101]hadisidir.
Bu hadisi tercih edenler, «Çocuğa gıda yerine geçmeyen süt muteber değildir. Çünkü Sâlim'in hadisi, muayyen bir şahıs hakkında varid olmuştur. Peygamber (s.a.s) Efendimizin zevceleri de bunu sırf Salim için bir ruhsat bilirlerdi» demişlerdir. «Hz. Aişe'nin hadisi ma'luldür. Çünkü kendisi onunla amel etmiyordu» diyenler ise, «Büyüğün de süt emmesi muteberdir» demişlerdir.[102]
3. Süt Emişin Niteliği:
Ulema, iki yaşını doldurmadan süte ihtiyacı kalmadığı için sütten kesilen ve bundan sonra bir kadın tarafından emzirilen çocuk hakkında ihtilâf etmişlerdir, îmam Mâlik «Bu çocuğun emdiği süt muteber değildir», îmam Ebû Hanife ile imam Şafii ise, «Bununla da nikâh haram olur» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, «Muteber olan süt, açlığını yalnız sütle giderebilen çocuğun emdiği süttür» hadisinin mefhumunda ihtilâf etmeleridir.
Zira bu hadis ile Peygamber (s.a.s) Efendimiz, çocuğun -sütten kesilmiş olsun olmasın- süte muhtaç olduğu çağda -ki bu da süt emme yaşıdır- emdiği sütü de kasdetmiş olabildiği gibi, henüz sütten kesilmeyen çocuğun emdiği sütü de kasdetmiş olabilir. Şu halde bu ihtilâf, ihtiyaçtan dolayı emilen sütte muteber olan, .çocukların tabii ihtiyacı mıdır, -ki bu da süt emme yaşıdır-yoksa, bizzat sütü emen çocuğun süte olan ihtiyacı mıdır -ki bu da tab'an mevcud ise de, çocuğun sütten kesilmesiyle ortadan kalkmış olur- diye ihtilâf edilmesiyle ilgilidir.
Süt emmenin tesirinde muayyen yaşı şart koşanlar da, bu muayyen yaşın ne kadar olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Kimisi «İki yıla kadardır» demiştir» İmam Züfer bu görüştedir. İmam Mâlik de, kendisinden rivayet olunan bir kavle göre, «İki yıldan bir ay», bir kavle göre de «Üç ay da fazla olsa yine de muteberdir» demiştir. İmam Ebû Hanife de «İki sene altı ay» demiştir.
Bu ihtilâfın s e b e b i, yukarıda geçen süt emme âyetiyle yine yukarıda geçen Hz. Aişe'nin hadisi arasında çelişme bulunduğunu zannetmeleridir. Zira "Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler" [103]âyeti kerimesinden iki yaşını dolduran çocuğun açlığını yalnız sütle gideremez olduğu sezilmektedir. «Muteber olan, açlığını yalnız sütle giderebilen çocuğun emdiği süttür» hadisinin umumu ise çocuk yalnız sütle yetindiği müddetçe emdiği sütün müessir olmasını ifade etmektedir.[104]
4. Sütün Emilmesi veya Dökülmesi:
Çocuğun ağzına dökmek suretiyle ona süt içirildiği takdirde, İmam Mâlik «Bununla da nikâh haram olur», İmam Dâvûd ile Ata da «Haram olmaz» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, muteber olan, sütün çocuğun kamına -ne şekilde olursa olsun mu, yoksa alışılan şekilde mi girmesidir diye ihtilâf etmeleridir. «Muteber olan, sütün, çocuğun karnına alışılan şekilde girmesidir. Çünkü ancak öyle olursa, ona 'Süt emme' denilir» diyenler, «Çocuğa sütü içir-menin bir tesiri yoktur» demişlerdir. «Ne şekilde olursa olsun, sütün girmesidir» diyenler ise, «Çocuğa sütü içirmek de nikâhı haram kılar» demişlerdir.[105]
5. Sütün Saf veya Karışık Oluşu:
Çocuğun, başka bir madde ile karışık olarak sütü yutması mes'elesine gelince: Ulema bunda da ihtilâf etmişlerdir. Îbnü'l-Kasım, «Süt, su veyahut bir başka madde içinde istihlâk edildikten sonra çocuğa içirilirse bununla nikâh haram olmaz» demiştir. îmam Ebû Hanife ile tabileri de bu görüştedirler.
İmam Şafii, Ibn Habib, Mutarrif ve îmam Mâlik'in tabilerinden îbnü'l-Mâcişûn da, «Çocuk, yalnız sütü içtiği zaman nasıl onunla hürmet vaki oluyorsa, başka bir madde içinde istihlâk edilmiş olarak da içtiği zaman, hürmet vaki olur» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, «Necis bir sıvının temiz bir maddeye karışması halinde üzerinden nasıl necaset hükmü kalkmıyorsa, süt de bir başka maddeye karıştığı zaman, üzerinden hürmet hükmü kalkar mı, kalkmaz mı?» diye ihtilâf etmeleridir. Temiz olan bir suya, temiz bir maddenin karışması halinde eğer ona hâla su deniliyorsa, başka şeyleri temizler, yoksa temizleyemez, örneğinde olduğu gibi bu hususta muteber olan asıl, ona «süt» denilip denil-mediğidir.[106]
6. Sütün Ağızdan Alınışı:
Sütün, çocuğun vücuduna ağız yoluyla girmesinin şart olup olmadığın-daki ihtilâfınsebebi, dördüncü mes'eledeki ihtilâfın sebebi olabildiği gibi, «Ağız yoluyla olmadığı zaman süt karına girer mi, girmez mi?» diye tereddüt etmeleri de olabilir.[107]
7. Süt Baba:
'Çocuğu emziren kadının kocası da çocuğun babası olur mu ve hakiki baba ile çocukları arasında mevcud olan hürmet hükmü bunların da arasında cari olur mu?' -ki buna kocanın sütü deniliyor- diye ihtilâf etmişlerdir.
İmam Mâlik, İmam Ebû Hanife, İmam Şafii, İmam Ahmed, Evzâi ve Süfyan Sevrî, 'Kocanın sütü nikâhı haram kılar», bir cemaat de «Haram kılmaz» demişlerdir.
Hz. Ali ile İbn Abbas birinci, Hz. Âişe, İbn Zübeyr ve İbn Ömer de ikinci kavli benimsemişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi,Kur'an-ıKerimrinzahiriile,Müslim,Buhârive îmam Mâlik'in rivayet ettikleri Hz. Âişe'nin meşhur hadisi arasında bulunan çelişmedir.
Hz. Âişe şöyle demiştir; «Örtünme âyeti nazil olduktan sonra Ebu'l-Kais kabilesinden Eflah gelip yanıma girmek için izin istedi. Ona izin vermedim ve Peygamber (s.a.s) Efendimiz'e sordum. Peygamber (s.a.s) Efendimiz bana
'Senin amcandır, ona izin ver' dedi.
Peygamber (s.a.s) Efendimiz'e 'Kadın, beni emzirmiştir, erkek emzir-memiştir' dedim. Peygamber (s.a.s) Efendimiz tekrar,[108]
'Senin amcandır. Senin yanına girsin' dedi»
«Kur'an-ı Kerim'in "Sizi emzirmiş olan süt analarınızla sütten kiz-kardeşleriniz size haram kılındı" [109] âyet-i kelimesiyle Peygamber (s.a.s)
Efendimiz'in, Doğurmaktan dolayı nikâhları düşmeyen kimseler, emzirmeden dolayı da nikâhları düşmez» [110] hadisinde bildirilmeyen bir hüküm bu hadiste bildirilmiştir» diyenler, «Kocanın sütü de nikâhı haram kılar» demişlerdir. "Sözü geçen âyet ile hadisin süt emmeyle ilgili bütün ana hükümleri bildirmiş olmalan gerekir. Zira herhangi bir hükmü gerektiği zaman bildirmeyip başka zamana bırakmak caiz değildir" diyenler ise, «Eğer Hz. Âişe'nin hadisi ile amel edilirse, bu hadis, sözü geçen âyet ve hadiste bildirilmeyen bir hükmü ifade ettiği için onları neshet-miş olması lâzım gelir. Kaldı ki hadisi rivayet eden Hz. Âişe iken, kendisinin görüşü koca sütünün nikâhı haram kılmadığı yolundadır. Ayrıca, herhangi bir mes'elenin meşhur ana hükümlerini beyan eden naslan nadir ve özellikle muayyen şahıslar hakkında varid olan hadislerle reddetmek zordur. Bunun içindir ki Hz. Ömer, Faüma b. Kays'ın bir hadisi hakkında 'Biz Allah'ın kitabını bir kadının hadisi ile terkSdemeyiz' demiştir» açıklamasını yapmışlardır.[111]
8. Süt Emmenin Şahidleri:
Süt emme olayına şahidîik edebilecek kimseler hakkında da kimisi, «Ancak iki kadının şahidliği kabul olunur» kimisi, «Dörtten aşağı kadınlann şahidliği kabul olunmaz» demiştir ki, îmam Şafii ile Atâ bu görüştedirler. Kimisi de «Bir kadının da şahidliği kabul olunur» demiştir. «İki kadının şahidliği kabul olunur» diyenlerden de kimisi, şahidîik yapmadan önce iki kadının bunu söylemiş olmalarının halk arasında yayıldığını şart koşmuştur.
îmam Mâlik ile Îbnü'l-Kasım bu görüştedirler. Kimisi de şart koşmamışlar. Bu da Mutarrif ile Ibnü'l-Mâcişûn'un görüşüdür. «Bir kadının da şahidliği kabul olunun> diyenlerden de kimisi kadının daha önce, süt emme olayını söylemiş olduğunun halk arasında yayıldığım şart koşmamışur. îmam Ebû Hanife bu görüştedir. Kimisi de şart koşmuştur ki, îmam Mâlik'ten gelen bir rivayet bu yoldadır. îmam Mâlik'ten «îkiden aşağı kadınların şahidliği kabul olunmaz» dediği de rivayet olunmuştur.
«Dörtten aşağı kadınların şahidliği kabul olunmaz» diyenlerle «iki kadının şahidliği kabul olunur» diyenler arasındaki ihtilâfın sebebi, «Erkeğin şahidliğine imkân bulunmayan hususlarda iki kadının şahidliği bir er-1 keğin şahidliği yerine geçer mi, yoksa iki kadının şahidliği kâfi midir?» diye ihtilâf etmeleridir ki, bu mes'ele şehâdetler bahsinde -Allah izin verirse- gelecektir.
Bir kadının şahidliğinin kabul olunup olunmadığı hususundaki ihtilâfın iki sebebi vardır. Biri rivayet olunan bir hadisin, üzerinde icma' edilen «tki erkekten aşağı kimselerin şahidliği kabul olunmaz» ana kaidesine uymayışıdır. Biri de «Bu gibi şeylerde kadınların hali, erkeklerin halinden daha zayıf mıdır, yoksa kadınlar da erkekler gibi midir?» diye ihtilâf etmeleridir. Halbuki bir kadının şahidîiğinin kabul olunmadığında icma' vardır. \na kaideye uymayan hadis de şudur: Ukbe b. el-Hâris, Peygamber (s.a.s) Efendi-miz'e,
- 'Ya Rasûlallah, ben bir kadınla evlendim. Şimdi de kadının biri gelmiş, 'Ben ikinizi emzirdim, diyor' dedi. Peygamber (s.a.s) Efendimiz, 'Ne olursa olsun. Madem ki böyle bir şey söylemiştir, ondan vazgeç' dedi» [112]. Kimisi bu hadis ile ana kaideyi te'lif etmek üzere bunu nedbe (mendubluğa) hamletmiştir ki, en uygunu da budur ve îmam Mâlik'ten gelen bir rivayet de bu yoldadır.[113]
9. Muteber Sütler:
Büyük-küçük, aybaşı halinden kesilen-kesilmeyen, kocah-kocasız, gebe olan-olmayan bütün kadınların herhangi bir çocuğu emzirmesinin nikâhı haram kıldığında müttefik olan ulemadan kimisi şâzz bir görüşte bulunup, «Erkeğin de emzirişi nikâhı haram kılar » demiştir. Halbuki bu, tabiatta mevcut olmayan bir şeydir. Nerede kaldı ki bunun için şeriatta bir bab bulunsun. Şayet erkeğin sütü olsa bile, ancak kelimenin müşterek olmasıyla «Süt» denilebilir.
Ulema bu babta, ölmüş olan kadının sütünde de ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâfın sebebi, âyetteki umumun buna da şâmil olup olmadığında ihtilâf etmeleridir. Halbuki ölen kadının da sütü yoktur. Şayet olsa, ona da ancak kelimenin iştirakiyle «Süt» denilebilir. Bu mes'ele de hiç vaki olmayan bir mes'eledir. Şu halde bu mes'ele de hakikati bulunmayan ve ancak lafta kalan bir mes'eledir.[114]
D- Zina Engeli:
Ulema, zina eden kadının evlenmesinde ihtilâf ederek cumhur «caizdir», kimisi de «caiz değildir» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, "Zina eden kadınla da, ancak zina eden veyahut putperest bir erkek evlenebilir. Bu, mü'minlere yasak edilmiştir"
[115] âyet-i kerimesinden maksat zinayı yermek mi, yoksa zina eden kadınlarla evlenmeyi yasaklamak mıdır ve âyetteki bu kelime, zinaya mı, evlenmeye mi işarettir diye ihtilâf etmeleridir. Cumhur bu âyeti, zinayı yermeye hamlet-miştir. Çünkü rivayet olunduğuna göre adamın biri, Peygamber (s.a.s) Efen-dimiz'e,
- 'Benim karım, kendisine dokunmak isteyen hiç kimsenin elini geri tepmez' demiş ve Peygamber (s.a.s) Efendimiz ona,
- 'Onu boşa' diye emretmişse de, adam
- 'Ben onu severim' deyince, Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
- 'Öyle ise onu yanında tut' demiştir» [116] Kimisi de bu âyete dayanarak, «Zina, nikâhı bozar» demiştir.
Kocasıyla mülâane eden kadının tekrar kocasıyla evlenip evlenemediği mes'elesini de LİAN bahsinde anlatacağız.[117]
E- Sayı Engeli
İslâm uleması, hür olan bir erkeğin dörde kadar kadınlarla evlenebildi-ğinde müttefik iseler de köleler ve dörtten fazla kadınlar hakkında ihtilâf etmişlerdir, îmam Mâlik, kendisinden gelen meşhur rivayete göre, «Köleye de dört kadınla evlenmek caizdir» demiştir ki, Zahirîler de bu görüştedirler, imam Ebû Hanife ile İmam Şâfîi ise, «Köle ikiden fazla kadınla evlenemez» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, köleliğin, zina eden hüre lazım gelen cezayı yarıya düşürdüğü gibi hürün evlenebildiği kadınların sayısını da yarıya düşürüp düşürmediğinde ihtilâf etmeleridir. Zira bütün fukaha müttefiktirler
ki, zina eden köleye hüre lâzım gelen cezanın yansı lazım gelir. Kölenin, karısını boşama yetkisinde olduğu görüşünde olan ulemaya göre boşama sayısında da durum böyledir.
Dörtten fazla kadınlarla evlenmeye gelince: Cenâb-ı Hak, "Hoşunuza giden kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz" [118] buyurduğu ve nikâhı altında on tane kadın bulunduran Geylân adındaki adamın müslüman olduğu zaman, Peygamber (s.a.s) Efendimizin kendisine,
«Dört taneyi yanında tut, gerisinden aynî» [119]dediği rivayet olunduğu için, cumhur, beşinci kadınla evlenmenin caiz olmadığı görüşündedir. Bir grup da «Kadınlarla dokuza kadar evlenile-bilir» demiştir. Bunlar herhalde âyette geçen sayıların toplamını almışlardı[120]
F- îki Kızkardeşi Bir Nikâh Altında Bulundurma Engeli
Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de, "Size, iki kızkardeşi birarada almak suretiyle evlenmek haram kılındı" [121]buyurduğu için, ulema, evlenme akdiyle iki kızkardeşi birarada almanın caiz olmadığında müttefik iseler de, satın almakla kızkardeş iki cariyeyi birarada almanın caiz olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Cumhur bunun da caiz olmadığı görüşündedir. Bir grup da caiz olduğunu söylemiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, "Size iki kızkardeşi birarada almak suretiyle evlenmek haram kılındı" ile âyetin sonunda gelen "Maliki bulunduğunuz cariyeler bundan müstesnadır" istisnasındaki umum arasında bulunan çelişmedir. Zira bu istisna, âyetin ihtiva ettiği en yakın olan yasakla ilgili olabildiği gibi istisnaya girmediğinde icma* edilen yasaklar dışında bütün yasaklarla da ilgili olabilir ki, o zaman âyetteki umum olduğu gibi kalır. Bilhassa eğer iki lazkardeşi birarada almanın caiz olmadığına, aralarındaki kardeşliğin şefkat ve sevgisini sebeb gösterirsek..Zira bu sebeb aynıyla cariyelerde de mevcuttur.
Kardeş iki cariyeyi birarada almanın caiz olmadığını söyleyenler, birisini evlenme ile, diğerini de satın almayla almanın caiz olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik ile îmam Ebû Hanife bunun da caiz olmadığını, İmam Şafii ise caiz olduğunu söylemişlerdir.
îki kızkardeşi birarada almanın caiz olmadığında müttefik olan ulema, -bildiğime göre- bir kadınla halasım ya da teyzesini de birarada almanın caiz olmadığında müttefiktirler. Zira tevatür yoluyla Ebû Hüreyre (r.a.)'den geldiği sabittir ki, Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
«Bir kadınla ne halası ne de teyzesi birarada alınamaz» [122] buyurmuştur. Ulema, HALA'mn, seninle bizzat ya da bir başka erkek vasıtasıyla kan akrabalığı olan her erkeğin, TEYZE'nin de seni ya bizzat ya da bir başka kadın vasıtasıyla doğuran her kadının kızkardeşi demek olduğunda müttefiktirler.
Ulema bu hadisin, kendisinden husus murad olan bir hâs kabilinden mi yoksa umum murad olan bir hâs kabilinden mi olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Kendisinden umum murad olan hâs kabilinden olduğunu söyleyenler de «Bundan hangi âmm kastedilmiştir» diye ihtilâf etmişlerdir. Bir cemaat -ki ulemanın ekseriyetidir ve cumhur da onların görüşündedir-: «Hâs'tır ve ondan husus murad olup hürmet, hadiste zikredilen hala ve teyzeden başka kimseye geçmez» demiştir. Bir grup da, «Ondan umum muraddır ki, o da, aralarında -birbirleriyle evlenmelerine mani olsun-olmasın yakın bir akrabalık bağı bulunan kimselerdir». Şu halde bunlara göre iki amca kızını, iki hala kızını, iki dayı kızını, bir kadınla amcası ya da halası kızını birarada almak caiz değildir. Kimisi de, «Aralarında biri erkek, diğeri de kadın farzedil-diği takdirde birbirleriyle evlenmelerine mani olan akrabalık bağı bulunan iki kadını birarada nikâh altına almak caiz değildir» demiştir. Bunlardan kimisi bunu her iki taraf için de. itibar etmiş, yani eğer iki kadından herhangi biri erkek farzedildiği zaman birbirleriyle evlenmeleri caiz olmazsa ikisini birarada almak caiz değildir. Fakat eğer biri erkek farzedildiği zaman birbirleriyle evlenmeleri caiz olmaz, lâkin diğeri erkek farzedildiği zaman birbirleriyle evlenmeleri caiz olur ise, ikisini birarada almak caizdir, demiştir. Buna göre bir kişinin dul karısıyla, diğer bir kandan olan kızını birarada almak caizdir. Zira her ne kadar kız erkek farzedildiği zaman -kadın babasının karısı olduğu için- kadınla evlenmesi caiz olmuyorsa da, kadın erkek farzedilirse kazı alabilir. Çünkü o zaman bir yabancının kızı olmuş olur. îmam Mâlik'in tabileri tarafından benimsenen kaide budur. Diğerleri ise, kişinin dul karısıyla bir başka karısından olan kızım birarada almayı caiz görmemişlerdir.[123]
G- Kölelik Engeli
Ulema, kölenin cariye ile ve hür olan kadının -eğer kendisi ve velileri razı olurlarsa- köle ile evlenebildiklerinde müttefik iseler de, hür olan erkeğin cariye ile evlenebildiğinde ihtilâf etmişlerdir. Kimisi, «Mutlaka evlenebilir» demiştir ki, İbnü'l-Kasım'ın meşhur olan görüşü budur. Kimisi de «Eğer hür bir kadınla evlenmeye gücü yetmiyor ve bekâr kaldığı taktirde zina işleyeceğinden korkuyorsa, evlenebilir, yoksa evlenemez» demiştir. Bu da İmam Mâlik'in meşhur olan görüşüdür ve İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii de bu görüştedirler.
Bu ihtilâfın sebebi, "Sizden, hür ve mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimseler, ellerinizdeki mü'min cariyelerinizden alsınlar" [124] âyet-i kerimesinin Delîlü'l-Hitab'ı ile "İçinizdeki bekârları ve köle ile cariyelerinizden iyi olanları evlendiriniz" [125] âyet-i kerimesinin umumu arasında bulunan çelişmedir. Zira birinci âyetin Delîlü'l-Hitabı'ndan kişinin cariye ile ancak, hür ve mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmediği ve bekâr kaldığı taktirde zinadan korktuğu zaman, evlenebileceği anlaşılmaktadır. İkinci âyetin umumu ise, cariyeleri hür ile de, köle ile de, hür de, ister hür ve mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetsin, ister yetmesin, ister zinadan korksun, ister korkmasın, evlendirmenin cevazını gerektirmektedir. Fakat burada Delîlü'l-Hitab -Allah bilir- umumdan daha kuvvetlidir. Zira bu umumda cariyelerin evlendirileceği kimseler de aranan şartlara değinilmemiştir. Çünkü bu âyetten maksat, cariyelerin evlendirilmesini ve fakat eğer kendileri evlenmek istemiyorlarsa evlenmeye zorlanmamalarını emretmektir. Ayrıca, bu emir cumhura göre nedbe (mendub oluşa) mahmuldür. Kaldı ki, cariye ile evlenen kimse, çocuğunun köle olarak doğmasına rıza göstermiş olur.
Cariye ile evlenebilmeyi yukarıda geçen iki şarta bağlayanlar, bu babın meşhur olan iki fer'inde ihtilâf etmişlerdir:
1- Hür bir kadınla evli bulunan kimse, hür bir kadınla evlenmeye gücü yeter sayılır mı, sayılmaz mı? İmam Ebû Hanife «Sayılır», diğerleri «Sayılmaz» demişlerdir. İmam Mâlik'ten de bu hususta iki rivayet gelmiştir.
2- Bu iki şart kendisinde bulunan kimse, birden fazla cariye ile evlenebilir mi, evlenemez mi?
«Hür bir kadınla evli bulunan kimse bekâr olmadığı için zinadan korkmaz» diyenler, «Cariye ile evlenemez» demişlerdir. «Zina korkusu mutlaktır, ister kişi bekâr olsun, ister evli. Zira bazan birinci kadın onu zinadan alı koyamadığı gibi, hür bir kadınla evlenmeye de gücü yetmez» diyenler, «Cariye ile evlenebilir. Zira nikâhı altında bulunan hür kadınla evlenmeden önceki durumu ne idiyse, şimdiki durumu da odur. Hele eğer kendisiyle evlenmek istediği cariye ile zina etmekten korkuyorsa, durumu daha da kötüdür» demişlerdir.
Bu sebeb aynıyla, birden fazla cariye ile evlenip evlenemediği hususundaki ihtilâfın da sebebidir. Zira, «Zina korkusu bekârlıkta daha fazladır» diyerek zina korkusunu yalnız bekârlık haline verenler, «Birden fazla cariyelerle evlenemez» demişlerdir. Zina korkusunu mutlak bilenler ise, «Hem birden fazla cariye ile, hem de hür kadınla evli iken cariye ile de evlenebilir. Fakata zina korkusunu mutlak görmek, üzerinde durulacak bir husustur» derler.
İhtilâf edilen konulardan biri de şudur: «Hür bir kadınla evli bulunan kimse, cariye ile evlenebilir» diyecek olursak ve bu kimse de hür olan karısından muvafakat almadan cariye ile evlenirse, hür olan karısı isterse nikâhını feshedebilir mi, edemez mi? İmam Mâlik'in bu hususta değişik görüşleri vardır.
Hür bir kadınla evlenmeye gücü yetmediği için cariye ile evlenen kim-e, evlendikten sonra, hür kadınla evlenmeye güç kazanırsa, cariyeden ayrıl-lası gerekir mi, gerekmez mi? İmam Mâlik'in tabileri bunda ihtilâf etmişler-s de, zina korkusu ortadan kalktığı zaman cariyeden ayrılmak zorunda olmadığı hususunda müttefiktirler.
Ulema bu babta, kadının kendi kölesiyle evlenemediği ve köle olan ko-;asma herhangi bir şekilde malik olduğu zaman nikâhının bozulduğu hususunda müttefiktirler.[126]
H- Küfür Engeli
Cenâb-ı Hak "Kâfir olan kadınları nikâhınız altında tutmayın" [127]
buyurduğu için ulema, müslümanlann putperest kadınlarla evlenmesinin caiz olmadığında müttefik iseler de, Putpereset kadını cariye olarak kullanmalarının cevazında ihtilâf etmişlerdir. Ulema, kitaplı (ehl-i kitaba mensub) olan hür kadını nikahlamanın ve kitaplı olan cariyeyi cariye olarak kullanmanın cevazında da -Abdullah b. Ömer'den gelen bir rivayet hariç- müttefiktirler. Fakat ehl-i kitab olan cariyeyi nikahlamanın cevazında ihtilâf etmişlerdir. .
Bu ihtilâfın sebebi, yukarıda geçen âyet-i kerime ile "Putperest kadınlarla -İman etmedikçe- evlenmeyiniz" [128] âyet-i kerimesinin umum-lanyla, "Evli kadınlarla evlenmeniz de size haram kılındı. Ancak maliki bulunduğunuz cariyeler müstesnadır" [129] âyet-i kerimesinin umumu arasında bulunan çelişmedir. Zira bu istisna ile kastedilen evli kadınlar, düşmandan esir alınan kadınlardır. Düşmandan esir alınan kadınlar ise, ehl-i kiab da, putperest de olabilir. Cumhur «Caiz değildir» demiş, Tavus ile Mucâ-ııd ise cevazı benimsemişlerdir.
Tavus ile Mücâhid'in delillerinden biri, Evtâs savaşında Ashab-ı Ki-ram'ın müşriklerden esir aldıklan kadınlarla temas ederken azil [130]yapmak için Peygamber (s.a.s) Efendimiz'den izin istemiş olmalan ve Efendimiz'in anlara izin verdiği yolunda gelen rivayettir. Kitaplı ve hür olan kadınlarla evlenmenin cevazını benimsemiş olan cumhur da, "Sizden önce kendilerine kitap verilenlerin hür ve iffetli kadınları -zina etmeksizin, gizli dost tutmaksizm ve mehirlerini verdiğiniz taktirde- sîze helâldir" [131] âyet-i keri-nesinin hususunu "Putperest olan kadınlarla -müslüman olmadıkça- evenmeyiniz" [132] âyet-i kerimesinin umumundan istisna mahiyetinde görmüştür. Kitaplı ve hür olan cariyelerle evlenmeyi caiz görmeyenler ise, ıâss'ın âmm ile nesholunduğunu benimsemişlerdir ki, fukahadan kimisi bu ;ör üstedir.
Kitaplı olan cariyelerle evlenmenin cevazında ihtilâfetmelerinin î e b e b i de, umumun bu hususta kıyas ile çelişmesidir. Zira kitaplı olan cari-eyi, kitaplı ve hür olan kadına kıyas etmek, kitaplı cariye ile evlenmenin ca-z olmasını, «Putperest kadınlarla -müslüman olmadıkça- evlenmeyiniz" yet-i kerimesinin umumu ise, caiz olmamasını gerektirmektedir. Zira "Siz-ien önce kendilerine kitap verilenlerin hür ve iffetli kadınları size îelâldir" âyet-i kelimesiyle, bu âyetin umumundan yalnız hür kadınlar istis-ıa edilmiştir. Bunun için bu istisnadan sonra geri kalan umumu kıyas ile tah-;is eden veyahut «İstisna ile umumun tamamı bozulur» diyenler, «Kitaplı >lan cariyelerle evlenmek caizdir», istisnadan sonra geri kalan umumu kıya-a tercih edenler ise «Caiz değildir» demişlerdir.
Bu ihtilâflarına bir başka sebeb daha vardır. O da, Delîlül-Hitab'ın kı-as ile çelişmesidir. Zira "Sizden hür ve mü'min kadınlarla evlenmeye gü-:ü yetmeyen kimseler, ellerindeki mü'min cariyelerden alsınlar" [133] iyet-i kerimesi Delîlü'l-Hitab yoluyla, mü'min olmayan cariyelerle evlenmenin caiz olmadığını, cariyeyi hür kadına kıyas etmek ise, caiz olmasını ge-•ektirir. Halbuki burada kıyasın aslı, gerek kendileriyle evlenmek ve gerek cendilerini cariye olarak kullanmak caiz olan kadınlann her iki çeşidinde de nüslüman kadınlardır. Bunun içindir ki ikinci grup ulema, «Müslüman olan :ariyelerle evlenmenin ancak şart ile caiz olduğuna göre, kitaplı olan cariyene evlenmenin evleviyetle caiz olmaması lâzım gelir» demişlerdir.
Kitaplı olan cariyeleri cariye olarak kullanmanın cevazında ihtilâf et-nelerinin sebebi de, hem «Mâliki bulunduğunuz cariyeler müstesnadır»
istisnasındaki umumdur, hem de evli olmayan kadınlan düşmandan esir almanın onlan helâl kıldığında icma' bulunmasıdır.
Evli olan kadınlann esir ahnmalanyla helâl olup olmadıklarında ise, «Onlan esir almak, kocalanyla olan evlilik bağını koparır mı, koparmaz mı? Koparırsa, hangi şartlar altında koparır?» diye ihtilâf ettikleri için ihtilâf etmişlerdir. Bir cemaat «Eğer kocasıyla birlikte esir edilirse evlilik bağlan kopmaz, eğer biri diğerinden önce esir edilirse kopar» demiştir. İmam Ebû Hanife bu görüştedir. Bir cemaat de, «Esir edildiler mi -ister biri diğerinden önce, ister birlikte edilsin- kopar» demiştir. İmam Şafii de bu görüştedir. İmam Mâlik'ten de iki söz rivayet olunmuştur. Birincisinde, «Mutlaka kopmaz», birisinde de -İmam Şafii'nin dediği gibi-, «Mutlaka kopar» demiştir. Bu ihtilâflannın ikinci sebebi de, «Esir olarak alınanlar, köleleştirildikten sonra artık öldürülmekten emin bulunduklarına göre İslâm Ülkesi'nde emniyet içinde yaşayan Zımmîler'in kadınlarına mı, kâfir olan kocasız kadınlara mı, yoksa kâfirlerden kiralanan kadınlara mı benzerler?» diye tereddüt etmeleridir.
İmam Ebû Hanife'nin, karıyla kocanın birlikte esir edilmeleriyle, birinin diğerinden önce esir edilmesi halleri arasında ayırım yapmasının sebebi de şudur: Çünkü ona göre kadını müslümanlara helal kılan şey, cariye oluşu değil, kocasıyla kendisinin ayn ayn ülkelerde bulunmalandır. Diğerlerine göre ise, cariye oluşudur. Ancak cariyelik kadın kocasız olduğu zaman mı, yoksa evli de olsa, onu helâl kılar mı diye ihtilâf etmişlerdir. En çok akla geleni, evliliğin hürmete sebeb olmamasıdır. Zira kadın, kâfir olduğu için cariye olmuştur. Şu halde kadını helâl kılan şey -kadın evli olsun, bekâr olsun-kâfir olmasıdır. Bu kadını Zımmîler'in kadınlarına kıyas etmek de uzak bir kıyastır. Zira, Zımrnî -kansına dokunmak şöyle dursun- dinine müdahale edilmesin diye cizye verir.[134]
9. İhramda Olma Engeli
Ulema «İhramda olan kimse evlenebilir mi, evlenemez mi?» diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik, İmam Şâfıi, Leys b. Sa'd, Evzâî ve İmam Ah-med, «Ne kendisi evlenebilir, ne de başkasını evlendirebilir. Şayet böyle bir şey yaparsa, kıydığı akid batıldır» demişlerdir ki, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Ömer ve Zeyd b. Sabit (r.a.) de bu görüştedirler. İmam Ebû Hanife ise, «Sakıncası yoktur» demiştir.
Bu ihtilâfın sebeb i, bu hususta rivayet olunan hadislerin birbirleriyle çelişmeleridir. Bu hadislerden biri, İbn Abbas (r.a.)'ın, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz, Meymâne (r.a.) ile ihramda iken evlendi» hadisidir. Bu hadis sabit olup sıhhatli hadis kitaplannda yer almıştır. Bizzat Meymûrie (r.a.)'den, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in kendisiyle -ihramda değilken- evlendiği yolunda gelen birçok rivayetler de bu hadis ile çelişmektedirler. Ebû Ömer b. Abdilberr, «Bu husus Hz. Meymûne'den -Ebû.Rafı'azadlısı Süleyman b. Yesar ve Yezid b. Esamm gibi- birçok yollarla rivayet olunmuştur. İmam Mâlik de Hz. Osman'dan bununla beraber, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in «İhramda olan kimse, ne evlenir, ne evlendirir, ne de herhangi bir kadını isteyebilir' diye buyurduğunu da rivayet etmiştir» [135]demiştir. Bu rivayetleri İbn Abbas'm hadisine tercih edenler, «İhramda olan kimse ne evlenir ne de evlendirebilir» demişlerdir. İbn Abbas'ın hadisini tercih eden ya da Hz. Osman'ın hadisini -ondaki nehyi kerahete hamletmek suretiyle- İbn Abbas'ın hadisiyle telif edenler ise, «Hem evlenebilir, hem evlendirebilir» demişlerdir. Bu çelişme, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in kavli ile fiili arasındaki bir çelişmeyle ilgilidir ki, böyle hallerde en doğrusu ya te'lif ya da kavli tercih etmektir.[136]
10. Hastalık Engeli
Ulema, hastanın evlenmesinin cevazında da ihtilâf etmişlerdir. İmam Ebû Hanife ile İmam Şâfıi «Caizdir», İmam Mâlik ise -meşhur olan rivayete göre- «Caiz değildir» demiştir. İmam Mâlik'in bu sözünden «Hasta iyileşse bile birbirinden ayrılırlar» mânâsı çıktığı gibi birbirinden ayrılmalarının va-cib olmayıp müstehab olduğu mânâsı da çıkarılabilir.
Bu ihtilâfın sebebi, evlenme akdi, satış ve hibe akidlerinden hangisine benzer diye tereddüt etmeleridir. Zira hastanın hibesi, ancak malının üçte birinden olursa, caizdir, satışı ise, mutlaka caizdir. Bu ihtilâflarına bir başka sebeb daha vardır. O da, «Hasta evlenirse ondan, varislerine bir yenisini ortak yapmak suretiyle zarar vermek istediği, şüphe edilir mi, edilmez mi?» diye ihtilâf etmeleridir.
Evlenmeyi hibeye kıyas etmek sıhhatli bir kıyas değildir. Zira ulema müttefiktirler ki hibe, malın üçte birini aşmazsa caizdir. Evlenmenin sıhhatini ise, malın üçte birine bağlamamışlardır. Varislerin arasına bir yenisini katmış olacağı için «Hasta evlenerriez» demek de, maslahatı öngören bir kıyastır. Ulemanın çoğuna göre ise bu kıyas caiz değildir. Zira bu tür kıyaslarla öyle maslahatlar Öngörülür ki, şeriat bu kabil maslahatlara ancak çok uzak bir ihtimalle itibar etmiştir. Hatta kimisi, «Böylesi bir kıyasla hükmetmek şeri-atte bulunmayan bir şeyi şeriate sokmaktır ve bu kıyası kullanmak 'Şeriat ne fazlalaştırılır, ne de eksiltilir' demek olan şeriat ahkâmının tevkifi olma vasfını gevşetir» demiştir. Fakat şu da vardır ki, hakkında şer'î bir hüküm bulunmayan herhangi bir mes'elede böyle maslahatlara itibar etmekten sakınmak da zulüm ve haksızlıklara yol açar. Bunun için bu gibi maslahatları, şeriat ahkâmının hikmetlerini kavrayan ve hükümlerinde kendilerinden şüphe edilmeyen dirayetli ulemaya bırakalım. Hele eğer devrin insanlarından, haksızlık yapmak için şeriat ahkâmının zahiri ile uğraştıkları, görülürse..
Böyle bir devirde kaza yetkisine sahip olan alime, durumu araştırıp incelemek, adamın iyi niyetle evlendiğini gördüğü zaman ona dokunmamak, varislere zarar vermek için evlendiğini anladığı zaman ise, onu menetmek düşer. Nasıl ki birçok san'atlarda böyle durumlar olur ve san'atkârlara emekleri karşılığında iki çeşit kazanç elde etmek mümkün olur. Zira böyle şeyler için sınırlı bir had koymak mümkün değildir. Böyle durumlar çoğu kez tıp san'atıyla çeşitli san'atlarda görülür.[137]
K- İddette Olma Engeli
Kadının iddeti -ister aybaşı, ister gebelik, ister aylar iddeti olsun- bitmeden evlenmesinin caiz olmadığında müttefik olan ulema, iddeti bitmeyen bir kadınla evlenip gerdeğe giren kimsenin şer'i durumu hakkında ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik, Evzâî ve Leys b. Sa'd, «Birbirinden ayrılacaklar ve birbirleriyle artık evlenemezler» demişlerdir. İmam Ebû Hanife, İmam Şâfıi ve Süfyan Sevrî, «Birbirinden ayniacaklardır. Fakat kadının iddeti bittikten sonra -isterlerse- bir daha birbirleriyle evlenebilirler» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi, sahabinin sözü hüccet olur mu, olmaz mı diye ihtilâf etmeleridir. Zira İmam Mâlik'in İbn Şihâb tarikiyle Said b. el-Müsey-yeb ile Süleyman b. Yesar'dan getirdiği rivayete göre Hz. Ömer zamanında Raşid es-Sakafî isminde bir adam Tulayhatü'l-Esediyye adında bir kadınla, birinci kocasından iddeti daha bitmemişken evlenmiş ve Hz. Ömer (r.a.) bunu duyunca ikisini birbirinden ayırarak, «Hangi kadın daha iddeti bitmemişken evlenirse, eğer evlendiği kimse henüz kendisiyle gerdeğe girmemişse, birbirinden ayrılacaklar ve kadının geri kalan iddeti bittikten sonra, evlendiği kimse onu isteyenlerden biri olabilir. Eğer kendisiyle gerdeğe girmişse yine birbirinden ayrılmakla beraber, kadının geri kalan iddeti bitse bile artık, birbirleriyle evlenemezler» demiştir. Said b. el-Müseyyeb, Hz. Ömer'in «Kadınla gerdeğe girdiği için mehrini de ödemek zorundadır» dediğini de ilâve etmiştir.
Bu görüşü benimseyenler, «Bu adam, kadınla iddeti esnasında gerdeğe girdiği için kadının rahminde oluşan çocuğun eski ve yeni kocalarından hangisinin olduğu hakkında şüpheye yol açtığından, karısıyla mülâane eden kimseye benzer» diyerek bir KIYAS-I ŞEBEH yapmışlardır. Zira karısıyla mülâane eden kimse de, karısının zina ettiğini yemini ile ileri sürdüğü için kadından doğan çocuğun kendisinin olup olmadığı hakkında şüphe uyandırmış olur. Halbuki bu, zayıf bir kıyas olup aslında ihtilâf edilmiştir. Hz. Ali ile îbn Mes'ud'dan da, Hz. Ömer'in bu görüşüne katılmadıkları rivayet olunmuştur. Asıl -kitap, sünnet ve icma'dan bir delil bulunmadıkça- kadının geri kalan iddeti bittikten sonra onunla tekrar evlenebilmesidir. Bir rivayete göre Hz. Ömer, kadının artık onunla evlenemeyeceğine ve kadının mehrinin Bey-tü'1-Mal'dan verilmesine hükmettikten sonra bunu duyan Hz. Ali (r.a.) yerinde bulmamıştır. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) bu hükmünden dönerek kadının mehrini kocasının vermesine ve eğer isterlerse birbirleriyle tekrar evlenebileceklerine hükmetmiştir. Bunu da Süfyan Sevrî, Eş'as'dan; Eş'as, Şa'bî'den; Şa'bî de Mesruk'tan rivayet etmiştir. ,
Kadının -kendisiyle gerdeğe girilmezse bile- yalnız evlenme akdiyle kocasına haram olduğu hakkındaki görüş ise zayıftır.
Hakkında Peygamber (s.a.s) Efendimiz'den mütevatir hadisler [138] bulunduğu için, esir alınan gebe kadına, doğum yapmadan cinsi yaklaşmanın haram olduğunda müttefik olan ulema, «Şayet ona yaklaşırsa karnındaki çocuk azadlanır mı, azadlanmaz mı?» diye ihtilâf etmişlerdir. Cumhur «Azad-lanmaz» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, erkeğin suyu çocuğun yaradılışında bir etki yapar mı, yapmaz mı diye ihtilâf etmeleridir. Zira «Yapar» diyecek olursak, bir yönden onun çocuğu olur, «yapmaz» desek, çocuğu olmaz. Rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
«Onu kulağında ve gözünde suyu ile beslemişken nasıl köleleştirir? » [139]buyurmuştur.
Kadının üç talak ile boşanmış olma engeli de, «Boşanma bahsi»nde gelecektir.[140]
L- Evlilik Engeli
İki müslüman ya da Zımnıî arasında bulunan evlilik devam ettikçe, müslüman veya zımmî kadının bir başkasıyla evlenemeyeceğinde ulema müttefiktirler. Ancak evli bulunan cariye, satıldığı zaman kocasından boşanmış olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Cumhur, boşanmadığı görüşünde ise de, kimisi 'Satılmasıyla boşanmış olur' demiştir. Bu görüş, İbn Abbas, Câbir, İbn Mes'ud ve Ubey b. Ka'b (r.a.)'den rivayet olunmuştur.
Bu ihtilâfın sebebi, Berîre hakkındaki hadisin, "Evli olan kadınlar da size haram kılındı. Ancak maliki bulunduğunuz cariyeler bun-dan müstesnadır" [141] âyet-i kerimesinin umumu ile çelişmesidir. Zira bu âyetteki istisna, esir alınan-âlınmayan bütün cariyelere şâmildir. Berîre'nin hadisi ise cariyenin, satılmasıyla boşanmadığını ifade etmektedir. Zira eğer satılmasıyla boşanmış olsaydı, Peygamber (s.a.s) Efendimiz onu azadladık-tan sonra kocasına dönüp-dönmemekte muhayyer kılmazdı ve bizzat Tîz. Âişe'nin onu satın alması, kocasından boşanması olurdu.
Cumhurun delili, İbn Ebî Şeybe'nin Ebû Said el-Hudrî'den, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz Huneyn savaşı sırasında bir askeri birlik yola çıkardı. Birlik, Evtas günü bir Arap kabilesine bir baskın yaptılar ve onları yenilgiye uğratıp bir kısmını öldürdüler ve bir kısım kadınlarını da esir ettiler. Bu kadınlar evliydiler. Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in ashabından kimisi, bu kadınlar evli olduğu için onlara yaklaşmanın günah olacağından endişe ettiler. Bunun üzerine 'Evli bulunan kadınlar da size haram kılındı. Ancak maliki bulunduğunuz cariyeler bundan müstesnadır' âyet-i kerimesi nazil oldu» diye rivayet ettiği hadistir[142].
Bu mes'ele buradan ziyade «Boşanma bahsi»ne daha uygundur.
İşte, İslâmiyet'te evlenmenin sıhhati için şart olan şeylerin hülâsası bunlardır ki, yukarıda da söylediğimiz gibi -birbirleriyle evlenen erkek ve kadının, evlenme akdinin ve akidde gerekli olan şartların evsafı olmak üzere- üç grupta toplanmaktadır.
Müslüman olmazdan önce birbirleriyle evlenen ve sonra müslüman olanların evlenmelerine gelince: Eğer akidleri İslâmiyet'in şartlarına uygun bir şekilde yapılmış ve ikisi birlikte müslüman olmuşlarsa, akidlerinin İslâmiyet'te de sıhhatli olduğunda fukaha müttefiktirler. Ancak ihtilâf ettikleri iki mes'ele vardır: Biri, dörtten fazla kadınlarla veyahut İslâmiyet'e gö.e bir nikâh altında bulunmaları caiz olmayan iki kadınla herhangi bir kimsenin evli bulunması halidir. Biri de, birinin diğerinden önce müsiümanlığı kabul etmesi halidir.[143]
1. Dörtten Fazla veya İki Kızkardeşle Evliyken Müslüman Olma:
Kâfir olan kimse müslüman olduğu zaman eğer nikâhı altında dörtten fazla kadın veyahut iki kızkardeş bulunuyorsa, İmam Mâlik, «Adam kadınlardan sadece dört tanesini, iki kızkardeşten de birini seçecektir» demiştir. İmam Şafii, İmam Ahmed ve İmam Dâvûd da bu görüştedirler. İmam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî ve îbn Ebî Leylâ ise, «Önce hangileriyle evlenmiş ise onlar kalacaktır. Şayet hepsiyle bir akidde veyahut bir zamanda evlenmişse,
hepsinden ayrılacaktır» demişlerdir. îmam Mâlik'in tabilerinden îbn Mâcişûn da, «Eğer müslüman olduğu zaman nikâhı altında iki kızkardeş bulunuyorsa, ikisinden de ayrıldıktan sonra hangisini isterse onunla tekrar evlenebilir» demiştir ki, îmam Mâlik'in etbaından başka bir kimse bunu söylememiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, rivayetin kıyas ile gelişmesidir. Zira bu hususta iki hadis rivayet olunmuştur. Biri, îmam Mâlik'in mürsel olarak rivayet ettiği, «Geylân b. Selâmet es-Sakafî müslüman olduğu zaman on tane karısı vardı ve hepsi onunla birlikte müslüman oldular. Peygamber (s.a.s) Efendimiz ona içlerinden dört taneyi seçmesini emretti» hadisidir. İkinci hadis de, «Kays b. Eşlem müslüman olunca, nikâhı altında iki kızkardeş vardı. Peygamber (s.a.s) Efendimiz ona 'İkisinden hangisini istiyorsan seç' buyurdu [144]hadisidir. Rivayete uymayan kıyas ise şudur: «İslâmiyet'te bir kimse dörtten çok kadınla veyahut iki kızkardeşle evlendiği zaman nasıl öncekilerin nikâhı sahih, sonrakilerin bani ise, küfürde de öyle olması gerekir». Halbuki bu kıyasta gevşeklik vardır.[145]
2. Müslüman Olmakta Öncelik:
Koca ile karıdan biri diğerinden önce müslüman olduğu zaman, İmam Mâlik, îmam Ebû Hanife ve İmam Şâfıi, «Eğer önce kadın ve iddeti bitmeden de kocası müslüman olursa, kadın herkesten çok, kocasının hakkıdır ve eğer erkek müslüman olup karısı ehl-i kitab olursa, nikahlan yerindedir» demişlerdir. Zira rivayete göre Safvan b. Ümeyye karısı ve Velid b. Muğire kızı Aîdke'den sonra müslüman olduğu halde Peygamber (s.a.s) Efendimiz onlan eski nikâhları üzerinde bırakmıştır [146]. Derler ki: «Safvan ile karısının müs-lümanlığı kabulleri arasındaki zaman bir ay kadardı». Îbn Şihab da «Herhangi bir kadının Peygamber (s.a.s)) Efendimiz'in yanma hicret ettiği ve kocasının da küfür ülkesinde kaldığı halde Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in onlan birbirinden ayırmadığını işitmedik. Ancak eğer iddeti daha bitmemişken kocası da arkasından hicret etseydi, o zaman onlan nikahlan üzerinde bırakırdı» demiştir. Fakat kocanın kandan önce müslümanlığı kabulü halinde ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik «Eğer kadına müslümanlık teklif edilip de kadın reddederse, birbirinden aynlmış olurlar» demiştir. îmam Şâfıi de, «İster koca, karıdan önce, ister kan, kocadan önce müslüman olsun, eğer kadının iddeti daha bitmemişken diğeri müslüman olursa nikahlan yerindedir» demistir.
Bu ihtilâfın sebebi, umumun hem rivayet, hem kıyasla çelişmesi-dir. Zira "Kâfir olan kadınları nikâhınız altında tutmayınız" âyet-i kerimesinin umumu, birbirinden hemen aynlmalanm gerektirmektedir. Bu umumun gereğiyle çelişen rivayet de, «Ebû Süfyan b. Harb, kansı Hind b. Utbe'den önce müslüman oldu. Zira Ebû Süfyan, Merru'z-Zehran'da müslüman olduktan sonra Mekke'ye döndüğünde kansı Hind, Mekke'de idi ve henüz müslüman olmamıştı. Ebû Süfyan'm sakalından tuttu ve 'Şu sapık ihtiyarı öldürün' dedi. Ondan sonra o da müslüman oldu. Bununla beraber nikahlan üzerinde bırakıldılar» [147] haberidir. Kıyasın rivayetle çelişmesine gelince: Zira zahir şudur ki, karının kocadan önce müslüman olmasıyla, kocanın kandan önce müslüman olması arasında bir fark yoktur. Şu halde kan, kocadan önce müslüman olduğu zaman nasıl iddet muteber ise, kocanın da kandan önce müslüman olması halinde iddetin muteber olması gerekir.[148]
76. Nikâh'ın Bozulmasını Caiz Kılan Sebebler
Nikâhın bozulmasını caiz kılan sebebler:
1-Kan üe kocadan birinin ayıplı bulunması,
2- Kocanın, kanya mehrini veyahut nafaka ve giyeceğini vermeye gücü yetmemesi,
3- Kocanın kaybolması, ölmüş veyahut sağ olduğunun bilinmemesi,
4- Evü cariyenin azadlanmasi, olmak üzere dört olduğuna göre bu babta dört fasıl bulunmaktadır.[149]
1.Kan île Kocadan Birinin Ayıplı Bulunması:
Ulema bu konuda, «Koca ile kandan birinin ayıplı bulunmasıyla nikâh bozulabilir mi, bozulamaz mı? Şayet bozulabiliyorsa, hangi aybın bulunmasıyla bozulabilir ve bozulduğu taktirde ne lâzım gelir? diye iki mes'elede ihtilâf etmişlerdir.[150]
A- Nikâh'ın Bozulabilrnesi:
îmam Mâlik, imam Şafii ve bu iki imamın tabileri, «Koca ile kandan birinin ayıplı bulunması halinde, diğeri nikâhı bozmak veya kabul etmekte muhayyerdir» demişlerdir. Zahirîler ise, «Ayıp, nikâhın reddi için sebeb olamaz» demişlerdir ki, Ömer b. Abdülaziz de bu görüştedir.
Bu ihtilâfın iki sebebi vardır: 1-Sahabinin sözü hüccet midir, değil midir? 2- Nikâh da satış gibi midir, değil midir? Sahabinin sözü, Hz. Ömer (r.a.)'den dediği rivayet olunan , «Herhangi bir kimse bir kadınla evlendiği zaman, eğer kadında, delilik, cüzzam ya da alaca hastalığı bulursa» bir rivayete göre: «Veyahut ferci cinsi münasebete imkân vermeyecek kadar kapalı ise kocası ona, biçtiği mehrin tamamını verdikten sonra velisine rücu1 eder» sözüdür. Nikâhın da satış gibi olup olmadığına gelince: «Kan ile kocadan birinin ayıplı bulunması halinde diğeri nikâhı bozup bozmamakta muhayyerdir» diyenler, «Nikâh da satış gibidir» demişlerdir. Diğerleri ise, «satış gibi değildir. Zira eğer satış gibi olsaydı, satın alınan malın satıcıya geri verilmesini caiz kılan her ayıb ile nikâh da bozulabilecekti. Halbuki satın alınan malın geri verilmesini caiz kılan her ayıb ile nikâhın bozulamayacağında ittifak vardır» demişlerdir.[151]
B- Nikâhı Bozduran Ayıplar:
«Koca ile karının birisinde ayıp bulunması halinde de diğeri nikâhı bozabilir» diyenler de, «Hangi ayıblarla bozabilir, hangi ayıblarla bozamaz? Bozduğu taktirde de ne lâzım gelir?» diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik ile İmam Şafii; -delilik, cüzzam, alaca hastalığı, kadında cinsi münasebeti engelleyen fercinin et veya kemik ile kapalı oluşu, erkekte de erkeklik kuvvetinin yokluğu veyahut hadımlık olmak üzere- dört çeşit ayıpla nikâhın bozula-bileceğinde müttefiktirler. İmam Mâlik'in tabileri de; siyahlık, kellik, fercin veya burunun pis koku vermesinde ihtilâf edip kimisi, «Bunlarla nikâh bozulabilir» kimisi, «Bozulamaz» demiştir. İmam Ebû Hânife ve tabileri ile Süf-yan Sevrî ise, «Kadının nikâhı -fercinin et veya kemik ile kapalı oluşu olmak üzere- ancak iki ayıb ile bozulabilir» demişlerdir.
«Nikâh bozulduğu taktirde ne lâzım gelir?» konusuna gelince: Nikâhın bozulabileceğini söyleyenler, «Erkek, gerdeğe girmeden kadının ayıplı olduğunu öğrenirse, onu boşar ve kendisine bir şey lâzım gelmez» diye müttefik iseler de, gerdeğe girdikten sonra kadının ayıplı olduğunu öğrenen kimse hakkında ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik «Eser kadını evlendiren velisi -ba-bası veya kardeşi gibi- ona yakın olduğu için ayıbını bildiği zannolunan bir kimse ise, o kimse aldatıcıdır, koca, kadına biçtiği mehri ondan alır. Kadından ise, hiçbir şey geri alamaz. Yok eğer kadına uzak bir kimse ise -bir dinarın dörtte biri dışında- mehrin hepsini kadından geri alır» demiştir. İmam Şafii de «Eğer gerdeğe girmiş ise mehrin hepsi ona lâzım gelir ve hiçbir şeyi ne kadından, ne de velisinden geri alamaz» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, nikâh akdinin, satış akdiyle, gerdeğe girilen fasid nikâh akdinden hangisine benzediğinde ihtilâf etmeleridir. Zira Peygamber (s.a.s) Efendimiz,
«Hangi kadın, velisinin izni olmaksızın evlenirse, nikâhı batıldır ve ona kocası helal diye yaklaştığı için mehİr düşer» [152] buyurduğu için, fasid olan nikâhlarda kadına, gerdeğe girmekle mehir düştüğünde müttefiktirler. Şu halde ihtilâfın konusu, ayıp sebebiyle nikâhı bozmanın hükmü, gerdeğe girilen fasid nikâhın hükmü mü, yoksa, satın alınan malı -ayıplı bulunduğu için- sahibine geri vermenin hükmü müdür diye tereddüt etmeleridir.
«Erkeklik kuvveti yok olan kimsenin nikâhı da bozulabilir» diyenler de, tam bir yıl ona mehir verilmeden ve yılın hepsinde kadınla kendisi başba-şa kalıncaya kadar nikâhı feshedilmez, derler. İmam Mâlik'in tabileri, nikâhın sadece bu dört ayıpla bozulabileceğinin sebebinde de ihtilâf etmişlerdir. Kimisi «Bu, bir taabbüddür, sebebi aranmaz», kimisi «Çünkü bu dört ayıp çoğunlukla gizli kalır. Diğer ayıplar ise pek gizli kalmaz», kimiside «Çünkü bu dört ayıbın çocuklara geçmesinden korkulur» demiştir. Bu sebeblendir-meye bakılırsa, «Siyahlık ve kellik de» birinci sebeblendirmeye bakılırsa «Kan ile kocaya gizli kaldığı zannolunan her ayıp ile nikâh bozulabilir» demek lâzım gelir.[153]
2. Kocanın Karıya Mehir veya Nafakasını Vermeye Gücünün Yetmemesi
Ulema, kocanın karıya mehrini vermeye gücü yetmemesi halinde ihtilâf etmişlerdir. îmam Şafii «Eğer gerdeğe ginnemişse, nikâhını bozup bozmamakta muhayyer kılınır» demiştir ki, îmam Mâlik'in kendisi de bu görüştedir. Onun tabileri ise «Bekletilir» demişlerdir. Ancak bekletme müddetinde ihtilâf edip kimisi «Bir yıl bekletilir» kimisi «İki yıl» demiştir. İmam Ebû Hanife de «Bu koca, borçlulardan bir borçludur. Bunun için hakim onları ayıramaz. Fakat kadının mehrini vermedikçe kadın kendini ona teslim etmeyebilir» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, nikâhın bu hususta satışa benzemesiyle, kendisiyle cima1 edilmediği için zarar gören bu kadının, kocası erkeklik kuvvetine sahip olmayan ya da «Kanınla cinsi münasebette bulunmayacağım» diye yemin eden kadına benzemesinden hangisinin daha kuvvetli olduğunda ihtilâf etmeleridir. Zira bedeli ödenmeyen satış akdini bozup bozmamakta satıcı muhayyerdir. Kocası, erkeklik kuvvetine sahip olmayan veyahut «Karımla cinsi münasebette bulunmayacağım» diye yemin eden kadın ise, kocasına belli bir süre için mehil verilmeden ve o süre bitmeden nikâhını feshetti-remez.
Kadının nafaka ve giyeceğini verememesi haline gelince: îmam Mâlik, İmam Şafii, İmam Ahmed, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd ve bir cemaat, «Hakim on-lan ayınr», İmam Ebû Hanife ile Süfyan Sevrî ise «Ayıramaz» demişlerdir ki, Zahirîler de buna katılır.
Bu ihtilâfın sebebi de, bundan doğan zararı, kocanın erkeklik kuvvetine sahip olmamasından doğan zarara kıyas etmeleridir. Zira cumhura göre erkeklik kuvvetine sahip olmayan kimse, kansını boşamak zorundadır. Hatta İbnü'l-Münzir «Bunda icma' vardır» demiştir. Kimisi de «Nafaka, cin-' si arzuyu tatmin etmenin karşılığıdır. Nitekim kocasına itaatsizlik eden kadına -cumhura göre- nafaka düşmez. O halde karısının nafakasını veremeyen kimse, ondan cinsi istekte bulunamaz ve dolayısıyla nikâhını feshedip etmemekte muhayyer olur» demiştir.
Bu kıyası yapamayanlar ise, «Nikâh akdiyle koca ile kan arasında -ic-maf ile- bir bağ kurulmuş olur. Bu bağ, yine icma1 veyahut kitap veya sünnetten bir delil ile, ancak çözülebilir» demişlerdir. Şu halde ihtilâfın sebebi mevcut olan bağı devam ettirme mecburiyeti ile kıyasın birbirleriyle çeliş-mesidir.[154]
3. Kocanın Kaybolması, Ölmüş veya Sağ Olduğunun Bilinmemesi:
Ulema, îslâm toprağında kaybolan ve sağ olup olmadığı bilinmeyen kimsenin hükmü hakkında ihtilâf etmişlerdir.
İmam Mâlik «Bu adamın karısı hakime başvurduğu tarihten itibaren dört sene müddetle bekler. Eğer bu süre içinde yapılan araştırmalar bir sonuç vermez ve kocasının sağ olup olmadığı Öğrenilmezse, hakim ona ölüm iddeti olarak dört ay on gün bir süre daha verir ve bu süre bittikten sonra evlenebilir. Fakat adamın, yaşıtlarının çoğunlukla yaşayamadığı bir müddet aradan geçmedikçe terekesi taksim edilemez» demiştir ki, bu müddet de kimisi «Yetmiş», kimisi «Seksen», kimisi «Doksan», kimisi «Yüz senedir» demiştir. Bu görüş Hz. Ömer ile Hz. Osman'dan da rivayet olunmuştur. Leys b. Sa'd da buna katılır. İmam Şâfıi, İmam Ebû Hanife ve Sü fyan Sevrî ise, «Kaybolan kimsenin ölümü sabit olmadıkça karısı evlenemez» demişlerdir. Bu görüş de Hz. Ali ile îbn Mes'ud'dan rivayet olunmuştur.
Bu ihtilâfın sebebi, «İstishâb-ı Hal» denilen kaide ile kıyas arasında bulunan çelişmedir. Zira İstishâb-ı Hal kaidesi, mevcud olan evlilik bağının ölüm veyahut boşanmadan başka bir şeyle çözülmemesini gerektirmektedir. Kocasının kaybolması yüzünden kadının uğradığı mağduriyeti, kocası erkeklik kuvvetine sahip olmayan veyahut «Karımla cinsi münasebette bulunmayacağım» diye yemin edilen kadının mağduriyetine kıyas etmek ise, kadının, nikâhını feshettirebileceğini gerektirir.
Kaybolanlar -İmam Mâlik'in tabüerinden bazılarına göre- dört çeşittir:
1-İslâm toprağında kaybolanlar,
2- Düşman toprağında kaybolanlar,
3- Müslümanların birbirleriyle yaptıkları savaşta kaybolanlar,
4- Düşmanla yapılan savaşlarda kaybolanlar,
Ulema «Cariye kölenin nikâhı altında iken azadlamnca nikâhını bozabilir» diye müttefik iseler de, hür'ün nikâhı altında bulunurken azadlanan cariyenin de aynı yetkiye sahip olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.
İmam Mâlik, İmam Şâfıi, Evzâî, İmam Ahmed ve Leys b. Sa'd, «Nikâhını bozamaz», İmam Ebû Harîife ile Süfyan Sevrî ise «Kocası hür olsun, köle olsun azadlamnca nikâhını bozabilir» demişlerdir.
Bu ihtilâfın s e b e b i, Berîre'ye ilişkin olan nakiller arasındaki çelişme ile, «Azadlanan cariyenin nikâhını bozabilmesinin sebebi, evlendirilirken, kendisinden mutlak evlendirmek için mi, yoksa köle ile evlendirmek için mi izin alınmayışıdır?» diye kesin olarak bilinmemesidir.
«Mutlak evlendirmek için kendisinden izin alınmayışıdır» diyenler, «Cariye ister hür, ister köle ile evli olsun, azadlamnca nikâhını bozabilir» demişlerdir. «Köle ile evlendirmek için kendisinden izin alınmayışıdır» diyenler ise, «Ancak köle ile evli iken azadlamnca nikâhım bozabilir» demişlerdir.
Berîre'ye ilişkin nakiller arasındaki çelişmeye gelince: Zira İbn Ab-bas'tan «Berîre'nin kocası siyah bir köle idi», Hz. Âişe'den de «Berîre'nin kocası hür'dü» [155] diye naklolunmuştur ki, bu her iki nakil de muhaddislerce sabittir.
İmam Mâlik ile tabileri bu son üç çeşit kayıplar hakkında büyük ölçüde ihtilâf etmişlerdir. Düşman toprağında kaybolanın hükmü, esirin hükmüdür. İmam Mâlik'in -Eşheb'den başka- bütün tabilerine göre ölümü sabit olmadıkça ne karısı evlenebilir, ne de terekesi taksim edilir. Eşheb ise, buna da İslâm toprağında kaybolanın hükmünü vermiştir.
Müslümanların savaşında kaybolanın hükmü ise, İmam Mâlik'e göre öldürülen kimsenin hükmü olup hiç bekletilmez. Kimisi de «Kaybolduğu savaş yerinin uzaklık ve yakınlık mesafesine göre bekletilir ki, en çoğu bir senedir» demiştir.
Düşmanla yapılan savaşlarda kaybolanlara gelince: Bunlar hakkında İmam Mâlik'in mezhebinde dört görüş vardır: Kimisi «Esir hükmüne tabidir», kimisi «Bir yıl bekletildikten sonra, öldürülen kimsenin hükmüne tabi olur.
Ancak eğer kayıp olduğu yer biliniyorsa, müslümanlarm savaşında kaybolanların hükmüne tabi olur», kimisi «İslâm toprağındaki kayıp hükmüne tabidir», kimisi de «Karısı hakkında öldürülen kimsenin hükmüne, terekesi hakkında da İslâm toprağında kaybolanın hükmüne tabidir. Yani yaşıtlarının çoğunlukla yaşayabildikleri müddet kadar bekledikten sonra terekesi taksim edilir» demiştir.
Bu görüşlerin hepsi, şeriatte maslahata göre hüküm vermenin caiz olduğu görüşüne dayanmaktadır ki, buna «MÜRSEL KIYAS» denilir.
Kıyasın cevazını benimsemiş olanlar, mürsel kıyasın cevazında ihtilâf etmişlerdir.[156]
4. Evli Cariyenin Azadlanmasî
Ulema; «Cariye, kölenin nikahı altında iken azadlanınca nikâhını bozabilir» diye müttefik iseler de, hür'ün nikâhı altında bulunurken azadlanan cariyenin de aynı yetkiye sahip olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. îmanı Mâlik, îmanı Şafii, Evzâî, İmam Ahmed ve-Leys b. Sa'd, «Nikâhını bozamaz», îmam Ebû Hanife ile Süfyan Sevrî ise «Kocası hür olsun, köle olsun azadlanınca nikâhını bozabilir» demişlerdir.[157]
Bu ihtilâfın s e b e b i, Berîre'ye ilişkin olan nakiller arasındaki çelişme ile, «Azadlanan cariye evlendirilirken kendisinden mutlak evlendirmek için mi, yoksa köle ile evlendirmek için mi izin alınmayışıdır?» diye kesin olarak hilinmemesidir. «Mutlak evlendirmek için kendisinden izin alınmayışıdır» diyenler, «Cariye ister hür, ister köle ile evli olsun, azadlanınca nikâhını bozabilir» demişlerdir. «Köle ile evlendirmek için kendisinden izin alınmayışıdır» diyenler ise, «Ancak köle ile evli iken azadlanınca nikâhını bozabilir» demişlerdir.
Berîre'ye ilişkin nakiller arasındaki çelişmeye gelince: Zira İbn Ab-bas'tan «Berîre'nin kocası siyah bir köle idi», Hz. Âişe'den de «Berîre'nin kocası hür'dü» diye naklolunmuştur ki, bu her iki nakil de muhaddislerce sabittir.
Ulema, azadlanan cariyenin nikâhını bozabildiği zaman hakkında da ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik ile îmam Şâfıi «Eğer azadlandıktan sonra kocası ona temas etmemişse nikâhını bozabilir. Yoksa bozamaz», İmam Ebû Hanife «Azadlandığı meclisten kalkmadıkça nikâhını bozabilir» demişlerdir. Evzâî de «Nikâhını bozma yetkisi, ancak temas ile kalktığını bildiği taktirde temas ile kalkar» demiştir.[158]
77. Evlilik Haklan
Ulema, kadının yiyecek ve giyeceğinin kocasına ait olduğunda müttefiktirler. Zira Cenâb-ı Hak, "Anaların uygun bir şekilde yiyecek ve giyeceğini sağlamak, çocuk kendisinin olan babalara aittir" [159] buyurduğu gibi, Peygamber (s.a.s) Efendimiz de «Kadınların yiyecek ve giyeceklerini sağlamak size aittir^» ve Ebû Süfyan'ın karısı Hind'e,
«Kocanın malından sana ve çocuklarına uygun bir şekilde yetecek kadar al» [160] buyurduğu sabittir. Ancak kocaya vacib olan bu yiyecek ve giyeceğin ne zaman, ne kadar, hangi kocaya ve hangi kadın için vacib olduğunda ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik «Kadının nafakası kocasına -ancak eğer koca baliğ ise ve gerdeğe girdikten veyahut- kadın davet edildikten sonra vacib olur» demiştir. îmam Ebû Hanife ile İmam Şâfıi ise, «Kadın baliğ olduktan sonra -erkek baliğ olsun olmasın- nafakası ona vacibtir» demişlerdir. Erkek baliğ ve kadın küçük olduğu zaman ise, îmam Şafii'nin iki kavli vardır: Birinde îmam Mâlik gibi, birinde de «Kadın ne durumda olursa olsun, nafakası lâzım gelir» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, nafakanın vücubu, erkeğin cinsi arzusunu kadınla tatmin ettiği için midir, yoksa -kadının kocası kayıp veyahut hasta olduğu zamanlarda olduğu gibi- kadın onun nikâhı altında olduğundan başkasıyla evlenemediği için midir diye ihtilâf etmeleridir.
Nafakanın miktarına gelince: îmam Mâlik'e göre nafakanın belli bir miktarı yoktur. Kocanın durumuna, kadının durumuna, zamana, mekâna ve değişen durumlara göre değişir. îmam Ebû Hanife de bu görüştedir.
îmam Şafii'ye göre ise, belli olup zengine günde iki, orta halliye birbu-çuk ve fakire bir avuçtur.
Bu ihtilâfın sebebi, bu babtaki nafaka, yemin keffaretinde lâzım gelen yiyeceğe mi, yoksa giyeceğe mi hamlolunur diye tereddüt etmeleridir. Zira keffarette verilmesi gereken giyecek miktannın belli olmadığında ve yiyecek miktarının belli olduğunda ittifak vardır.
Bu babta, «Kadının hizmetçisine de nafaka lazım gelir mi, gelmez mi? Şayet lazım geliyorsa kaç hizmetçiye lazım gelir?» diye ihtilâf etmişlerdir. Cumhura göre, eğer kadın bizzat kendine hizmet edecek kimselerden değilse, hizmetçisinin de nafakası kocasına düşer. Kimisi de «Kendi hizmeti şöyle dursun evin hizmeti bile kadına aittir» demiştir. «Hizmetçinin nafakası da düşer» diyenler, «Kaç hizmetçiye nafaka düşer» diye ihtilâf etmişlerdir. Bir grup «yalnız bir hizmetçinin», bir grup da «Eğer kadın, iki hizmetçisi bulunan kadınlar tipinden ise, iki hizmetçinin nafakası düşer» demişlerdir. İmam Mâlik ile Ebû Sevr bu görüştedirler. Ben şahsen hizmetçiye de nafaka vermenin vücubuna -kadına hizmetçi tutmayı da, ona kalacak yer sağlamaya kıyas etmekten başka- şer'i bir delil bulamıyorum. Zira kadının kocasına, kadına kalacak yer de sağlamanın vücubunda -ric'i talak ile boşanan kadına kalacak yer sağlamanın vücubu hakkında nas [161] bulunduğu için- müttefiktirler.
Nafakanın hangi kadına düştüğüne gelince: Kocasının emrinde ve hür olana nafaka düştüğünde ihtilâf yoksa da, kocasının emrinde olmayan kadının nafakasında ihtilâf etmişlerdir. Cumhur, düşmediği görüşündedir. Kimisi de şâzz bir görüşte bulunup düştüğünü söylemiştir.
Bu ihtilâfın s e b e b i, umum ile mefhum arasında bulunan çelişmedir. Zira Peygamber (s.a.s) Efendimiz, «Kadınların yiyecek ve giyeceklerini sağlamak size aittir» hadisindeki umumdan, kocasının emrinde olan ve olmayan kadınlar arasında fark bulunmadığı, nafakanın, kadınla cinsî arzuyu tatmin etmenin karşılığı olmasından ise, kocası emrinde olmayan kadına nafaka düşmediği anlaşılmaktadır.
Cariyeye gelince: İmam Malik'in tabileri cariye hakkında büyük bir ihtilâfa düşmüşlerdir. Kimisi «Ona da -hür kadın gibi- nafaka düşer» demiştir ki, meşhur olan görüş budur. Kimisi «cariyeye nafaka düşmez», kimisi «Eğer kendisi kocasının yanına gidiyorsa, düşer. Eğer kocası onun yanına gidiyorsa, düşmez» kimisi «Yalnız, kocasının yanma gittiği zaman düşer» kimisi «Eğer kocası hürse, düşer, köle ise düşmez» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, umumun kıyas ile çelişmesidir. Zira umum -hür kadına düştüğü gibi- ona da düşmesini, kıyas ise, nafakasının kendisini çalıştıran efendisine düşmesini veyahut efendisiyle kocasının, aralarında müştereken nafakasını vermelerini iktiza eder. Zira kocasıyla efendisinden her biri bir yönden ondan yararlanırlar. Bunun içindir ki kimisi, «Yalnız, kocasına gittiği zaman düşer» demiştir. îbn Habib «Evli olan cariyenin efendisi, dört günde bir onu kocasına göndermek zorundadır» demiştir.
Nafakanın hangi kocaya vacib olduğuna gelince: Ulema, nafakanın hür ve hazır olan kocaya vacib olduğunda müttefik iseler de köle ve hazır olmayan kocalara vacib olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Îbnü'l-Münzir «Fetvasına başvurulan bütün ilim erbabı, köleye karısının nafakasının vacib olduğunda müttefiktirler» demişse de, İmam Malik'in tabilerinden Ebû Mus'ab «Vacib değildir» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, umumun, köle malının hacir altında bulunuşu ile çelişmesidir.
Hazır olmayan kocaya gelince; Cumhur kendisine vacib olduğu görüşündedir. İmam Ebû Hanife de «Ancak hakimin kararıyla ona vacib olur» demiştir.
Ulemanın, kan ile kocanın nafaka konusunda anlaşamadıkları zaman hangisinin sözünün dinlendiği hususundaki ihtilâfı da -Allah izin verirse-ahkâm bahsinde gelecektir.
Ulema, birden çök karısı bulunan kimsenin, kanlarını bir tutup sıra ile yanlarında yatmasının vacib olduğunda da müttefiktirler. Zira Peygamber (s.a.s) Efendimiz «Kişinin ifa karısı olduğu zaman eğer birisine fazla meylederse, kıyamet günü o kişi mahşer yerine bir tarafı sarsak olarak gelir» [162] buyurmuştur. Ayrıca Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in, bütün kadınlarını bir tutup sıra ile yanlarında yattığı ve bir yolculuğa çıkmak istediği zaman kadınları arasında kur'a çektiği de sabittir[163].
Ulema, yeni evlenen kimsenin evlendiği kadının yanında, kız ise kaç gece, dul ise kaç gece yatmasının gerektiği ve eğer bu adamın bir başka kansı varsa, yeni kansı yanında yattığı gecelerin sıradan sayılıp sayılmadığı ve bu yatmanın vacib olup olmadığı hususlannda ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik ile İmam Şafii ve bu iki imamın tabileri, «Kızın yanında yedi gece, dulun yanında üç gece kalır ve eğer başka kansı varsa bu geceler sıradan sayılmaz» demişlerdir. İmam Ebû Hanife de «Kız ile dul arasında fark yoktur ve geceler sıradan sayılır» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, Enes b. Mâlik ile Ümmü Seleme (r.a-)'nin hadisleri arasında bulunan çelişmedir. Enes'in hadisi, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz bir kızla evlendiği zaman yanında yedi, dulla evlendiği zaman üç, gece yatardı» [164] mealindedir. Ümmü Seleme'nin hadisi de şöyledir: «Peygamber (s.a.s) Efendimiz Ümmü Seleme ile evlendiği günün sabahında ona, 'İstersen senin yanında yedi gece kalayım, ondan sonra yedişer gece de onlarda kalayım. İstersen, seninyanında üç gece kalayım da, eskisi gibi dolaşmaya devam edeyim' dedi. Ümmü Seleme de 'Yanımda üç gece kal' dedi»[165]
Medineli ravilerin naklettikleri Ümmü Seleme'nin bu hadisini İmam
Mâlik, Müslim ve Buhârî [166] kaydetmişlerdir. Basralı ravilerin naklettikleri Enes'in hadisini de Ebû Dâvûd kaydetmiştir. Medine fukahası Basralıların, Küfe fukahası da Medineîilerin hadisine dayanmışlardır.
îmam Mâlik'in tabileri kızın yanında yedi ve dulun yanında da üç gece yatmanın hükmünde ihtilâf edip Ibnü'l-Kasım «Vacibtir», İbn Abdilberr «Sünnettir» demiştir.
Bu ihtilâfın sebebi, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in fiilini kiminin vücuba, kiminin nedbe hamletmesidir.
Kocanın kan üzerindeki hakkına gelince: Ulema bu haklardan, evin hizmeti ile çocukların emzirilişinde ihtilâf etmişlerdir. Kimisi «Her kadın buna mecburdur», kimisi «Hiçbir kadın buna mecbur değildir», kimisi «Mevkii düşük olan kadınlar mecburdur. Mevkii yüksek olanlar -eğer çocuk başkasının memesini tutuyorsa- buna mecbur değillerdir» demiştir ki, İmam Mâlik'in meşhur olan görüşü budur.
Bu ihtilâfın sebebi, "Anneler, çocuklarını iki yıl emzirirler" âyet-i kerimesi, emir mânâsında olan ihbarlardan mıdır, yoksa sadece çocuğun süte muhtaç olduğu yaşl bildirmek midir diye ihtilâf etmeleridir. «Emir mânâsında olan ihbarlardandır» diyenler «Mecburdur», «Mücerred ihbardır» diyenler ise «Mecbur değildir» demişlerdir. Mevkii düşük ve yüksek olan kadınlar arasında ayırım yapanlar ise, örf ve göreneklere itibar etmişlerdir. Boşanan kadın ise, emzirmek zorunda değildir. Ancak eğer çocuk ondan başka bir kadının memesini tutmuyorsa, o zaman çocuğu emzirmek ve -Cenâb-ı Hak "Eğer boşadiğimz kadınlar çocuğunuzu emzirirlerse ücretlerini verin" buyurduğu için- kocası da ona ücret vermek zorundadır.
Cumhur, kocası boşadığında ve çocuk da küçükse hidânenin (terbiye hakkının) anneye ait olduğu görüşündedir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s) «Kim ana ile çocuğunu ayırırsa, Allah da kıyamet günü onunla sevdiklerinin arasını ayırır» buyurmuştur. Ayrıca cariye ile esir kadının çocukları aynlama-dığma göre, hürlerinki evleviyetle ayrılamaz. Çocuk temyiz yaşma.ulaşınca ne olacağı ihtilaflıdır. İçlerinde îmam Şafii'nin bulunduğu gruba göre, çocuk seçeneklidir. Bu konudaki eserle delil getirmişlerdir. Bir grup ise asla göre hareket etmiştir. Çünkü onlara göre bu hadis sahih değildir. Cumhura göre; kadının babadan başkasıyla evlenmesi hidâne hakkım düşürür. Çünkü Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: «Evlenmediğin sürece sen onda daha çok hak sahibisin». Bu hadisi sahih görmeyenler, aslı almıştır. Hidâne hakkının babadan başkasına taşınmasında güvenilir bir şey yoktur.[167]
78. Yasak Evlenmeler
1- Değiş-Tokuş yolu ile evlenme,
2- Geçici evlenme,
3- Başkası tarafından önce istenmiş olan kızı isteyip evlenme,
4- Üç talak ile boşanan kadını kocasına tekrar helâl kılmak için yapılan evlenme, olmak üzere dört çeşit evlenme açıkça yasak edilmiştir ki birincisine Şiğar Nikâhı, ikincisine Mut'a Nikâhı, dördüncüsüne de Hülle Nikâhı denilir.
Ulema, Şiğar Nikâhı'nın «İki kişiden her birinin, velayeti altında bulunan bir kadını -mehirsiz olarak ve her bir kadın diğerinin mehri olsun kaydıyla- diğeriyle evlendirmesi» demek olup caiz olmadığında müttefik iseler de, bu nikâh vaki olduğu zaman sahih midir, değil midir diye ihtilâf etmişlerdir.
İmam Mâlik «Sahih değildir ve -gerdeğe girilmiş olsa bile- feshedilir» demiştir ki, İmam Şafii de bu görüştedir. Ancak îmam Şâfıi «Eğer nikâh kıyı-lırken yalnız birine veyahut her ikisine ayrıca bir miktar mehir de biçilmişse, akid sahihtir. Fakat mehr-i misil lâzım gelir, biçilen mehir fasiddir» demiştir. İmam Ebû Hanife ise «Akid mutlaka sahihtir ve her birine mehr-i misil lâzım gelir» demiştir. Leys b. Sa'd, îmam Ahmed, îshak ve Taberî de bu görüştedirler.
Bu ihtilâfın s e b e b i, bu evlenme hakkında varid olan yasak sebeb-
siz, yani taabbüd müdür, yoksa bu evlenmede bedel bulunmadığı için midir diye ihtilâf etmeleridir. Eğer «Sebebsizdir» diyecek olursak, akdin mutlaka batıl olması lâzım gelir. «Sebeb akdin bedelsiz oluşudur» dersek şarap veyahut domuz üzerine nikâh kıyıldığı zaman nasıl akid sahih olup mehr-i misil lâzım geliyorsa- burda da akdin sıhhati ve mehr-i mislin düşmesi lâzım gelir. Herhalde îmam Mâlik -her ne kadar mehir evlenme akdinin sıhhati için şart değilse de- burada, ya «Mehir fasid olduğu için akid de fasiddir. Çünkü bu mehir yasak edilmiştir» demiştir ya da «Yasak edilen, bizzat akiddir, Yasak ise, yasak edilen şeyin fesadını gerektirir» demiştir,
Mut'a Nikâhı'nın da caiz olmadığı hakkında Peygamber (s.a.s) Efendi-miz'den tevatür derecesinde hadisler gelmiştir. Ancak ne zaman haram kılın-
dığı hususunda rivayetler değişiktir. Bazı rivayetlere göre Hayber savaşında, bazılarına göre Mekke Fethi'nde, bazılanna göre Tebük savaşında, bazılarına göre Veda Haccı'nda, bazılarına göre kaza umresinde, bazılanna göre de Evtas Günü haram kılınmıştır. Ashab-ı Kiram'ın çoğu ve fukahanın tümü Mut'a Nikâhı'nin haram olduğu görüşünde müttefiktirler. Haram olmadığı, yalnız İbn Abbas'tân rivayet olunmuştur. İbn Abbas'ın Yemenli ve Mekkeli olan bütün talebeleri de bu görüşte ona tabi olmuşlardır. Rivayet ederler ki İbn Abbas bu görüşünde, "Kadınlardan faydalanmanıza mukabil, kararlaştırılmış olan mehirlerini veriniz" [168]âyet-i kelimesiyle ihticac etmiştir. Zira rivayete göre îbn Abbas, «Bu âyette belli bir süre kaydı vardır» demiştir ki, bu kayda göre âyetin meali şöyle olur: "Kadınlardan belli bir müddet için faydalandığınıza mukabil, mehirlerini veriniz". İbn Abbas'tân «Mut'a Nikâhı, Allah'ın Ümmet-i Muhammed'e bir lütfundan başka bir şey değildi. Eğer Ömer onu yasak etmeseydi -bahtsız insanlardan başka- kimse zinaya sürüklenmezdi» dediği de rivayet olunmuştur. Bunu da İbn Güreye ile Amr b. Dinar kendisinden rivayet etmişlerdir.
Rivayet olunduğuna göre Ata da: «Cabir b. Abdullah'tan 'Peygamber (s.a.s) Efendimizle Hz. Ebû Bekr'in devirlerinde ve Hz. Ömer'in de devrinin yarısına kadar, biz geçici olarak evlenirdik. Sonra Hz. Ömer, bunu yasakladı» dediğinijşittim» demiştir [169].
Başkası tarafından istenmiş olan kızla evlenmeye gelince: -yukarıda geçtiği üzere- bunun hakkında -«Batıldır», «batıl değildir» ve «Eğer birinci isteklinin işi tamamlanmak üzereyken istenmiş ise batıldır, yoksa değildir» diye- üç görüş vardır ki bu son görüş İmam Mâlik'indir.
«Üç talak ile boşanan kadını eski kocasına tekrar helal kılmak için kıyılan nikâh» demek olan Hülle Nikâhı'na gelince: İmam Mâlik «Batıldır», İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii ise: «Batıl değildir» demişlerdir.
Bu ihtilâfın sebebi,Peygamber(s.a.s)Efendimizin,«Allah, herhangi bir kadını, onu üç talak ile bosayan kocasına tekrar helâl kılmak için nikahlayan kimseye la'net eylesin» [170] hadisinin mefhumunda ihtilâf etmeleridir. Bu hadisten, bu işi yapan kimsenin yalnız günah işlemiş olduğu mânâsını çıkaranlar, «Batıl değildir» demişlerdir. Hadisten yasak mânâsını anlayan ve «Yasak, yasak edilen şeyin fasid olduğunu gerektirir» diyenler ise «Batıldır» demişlerdir.
Yasak sebebiyle fasid olan evlenmeler, işte bunlardır. Haklarında yasak bulunmayıp sadece şeriatten fasid oldukları anlaşılan evlenmelere gelince: Bunlar da ya evlenmenin sıhhati için koşulan şartlardan birinin yerine geti-rilmemesiyle ya Allah tarafından vaz'edilen bir şer'i hükmün değiştirilmesiyle ya da evlenmenin sıhhati için şart olan şeylerden birinin eksik kalmasına yol açan bir şartın koşulmasıyla fasid olan evlenmelerdir. «Kızımı -bir başkasıyla evlenmemek ya da cariye satın almamak veyahut kızımı buradan başka yere götürmemek şartıyla- seninle evlendirdim» gibi, bu nitelikte olmayan şartlarla ise, evlenmenin fasid olmadığında ulema müttefiktirler. Ancak bu gibi şartlar koşulduğu zaman, yerine getirilmesi gerekir mi, gerekmez mi diye ihtilâf etmişlerdir.
imam Mâlik «Gerekmez. Ancak eğer şart kabul edilirken 'Şartı yerine getirmezsem, benim kölelerim azad veyahut karım boş olsun' gibi bir yemin ile pekiştirilirse, o zaman eğer şart yerine getirilmezse, üzerine yemin edilen şey lâzım gelir» demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii de böyle demişlerdir. Evzâî ile İbn Şibrime ise, «Koşulan şartın yerine getirilmesi gerekir» demişlerdir. İbn Şihâb, «Kendilerine yetiştiğim ulemanın hepsi bununla hükmederlerdi» demiştir. İmamların görüşü Hz. Ali'den, Evzâî'nin görüşü de Hz. Ömer'den rivayet olunmuştur.
Bu ihtilâfın sebebi, âmmin hâss ile çelişmesidir. Amm, Hz. Aişe'nin «Peygamber (s,a,s) Efendimiz, halka bir hutbede bulunarak hutbesinde,
'Allah'ın kitabında bulunmayan hiçbir şart -yüz tane de olsa- sahih değildir' buyurdu» [171] hadisidir. Hâs da Ukbe b. Âmir'in Peygamber (s.a.s) Efendimiz'den işittiğini söylediği, [172]»
«Ey mü'minler! Şartlar içinde en çok yerine getirilmesi gerekli olanlar, kendileriyle kadınları kendinize helâl kıldığınız şartlardır» w hadisidir. Bu iki hadis de sahih olup Buhârî ile Müslim'in ikisinde de yer almışlardır. Ancak şu var ki Usûl-ü Fıkh ulemasınca meşhur olan, âmm ile hâss'ın çelişmesi halinde hâss ile hükmetmektedir. Buna göre ise, koşulan şartların yerine getirilmesinin vücubu lâzım gelir. Her ne kadar meşhur olan, bunun aksi ise de Utbiye'nin zahirinden de, bu anlaşılır.
Mehirden bir miktar indirilmesine dair şartların yerine getirilmesinin gerekip gerekmediği hususunda ise, İmam Mâlik'in mezhebinde bir hayli ihtilâf vardır. Bizim bu kitabımız, teferruatın yeri olmadığı için bu ihtilâfları almayacağız.
Vaki olan fasid evlenmelerin hükmüne gelince: Ulema bunlardan bir kısmının -gerdeğe girildikten önce de sonra da- feshinde ittifak etmişlerdir. Bunlar da -kişinin bir mahremiyle evlenmesi gibi- nikâhın sıhhati için şart
olduğunda ittifak edilen bir şartı eksik olan evlenmelerdir. Bir kısmının da feshinde -fesad sebebini kuvvetli veya zayıf görmelerindeki ihtilâfa göre-ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik bu tip evlenmelerde çoğunlukla, gerdeğe girilmeden önce fesheder, girildikten sonra etmez. İmam Mâlik'e göre asıl, feshetmemek olduğu için feshettiği zaman titizlik göstererek fesheder. Nasıl ki birçok fasid satışlarda da el değiştikten sonra feshetmemeyi uygun görmüştür, îmanı Mâlik'in bu görüşü herhalde mekruh olan evlenmeler hakkındadır. Yoksa batıl evlenmelerde gerdeğe girmekten öncesi ile sonrası arasında ne fark vardır? Mâlikîlerin bu babta değişik birçok görüşleri vardır. Tahmin ederim ki bu da, İmam Mâlik'in feshi gerektiren delili kuvvetli veyahut zayıf gördüğüyle ilgilidir. Feshin delilini kuvvetli gördüğü zaman -delilde ister ittifak, ister ihtilâf edilmiş olsun- gerdeğe girilmezden önce de, sonra da fesheder. Feshin delilini zayıf gördüğü zaman ise, gerdeğe girmeden önce fesheder, sonra feshetmez. İmam Mâlik'in mezhebinde fasid olan evlenmelerde, evlenme feshedilmeden Ölüm vaki olduğu zaman miras hakkındaki ihtilâf da aynı açıdandır. İmam Mâlik, fasid olan bir evlilikte vaki olan boşanmada da, kâh delildeki ittifak ve ihtilâfı, kâh delilin kuvvet ve zayıflığına itibar etrniş-tir.
Evlenme bahsine dair sözlerimize burada son veriyoruz. Zira buraya kadar anlattıklarımız, bizim maksadımız için yeterlidir.[173]
[1] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/411.
[2] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/413.
[3] Nisa, 4/3.
[4] Abdürrezzak, 6/173, no: 10391.
[5] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/413.
[6] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/413-414.
[7] Müslim, Talâk, 18/6, no: 2284.
[8] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/414.
[9] Nûr, 24/31.
[10] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/414-415.
[11] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/417.
[12] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/417.
[13] Mâlik, Nikâh, 38/2, no: 4. .
[14] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/417-418.
[15] Ahmed, 4/192; îbn Mâce, Nikâh, 9/11, no: 1872.
[16] Dârakutnî, 3/299, no: 35, 36,37,40; Hâkim, 2/167.
[17] Ebû Dâvûd, Nikâh, 6/24, no: 2094.
[18] Müslim, Nikâh, 16/9, no: 1421.
[19] Nisa, 4/3.
[20] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/418-422.
[21] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/422.
[22] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/422.
[23] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/422-423.
[24] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/423.
[25] Bakara, 2/232.
[26] Bakara, 2/221.
[27] Tirmizî, Nikâh, 9/14, no: 1101.
[28] Bakara, 2/240.
[29] Bakara, 2/232.
[30] Bakara, 2/230.
[31] Bakara, 2/232.
[32] Bakara, 2/221.
[33] Bakara, 2/24.
[34] Bakara, 2/240.
[35] Bakara, 2/221.
[36] Dârakutnî, 3/221, no: 11; Beyhâkî, 7/124.
[37] Nesâî,6/81.
[38] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/423-427.
[39] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/427-428.
[40] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/428-429.
[41] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/429.
[42] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/430.
[43] Tayâlisî, s. 122, no: 903; Ebû Dâvûd, Nikâh, 6/22, no: 2088.
[44] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/430-431.
[45] Hucurât, 49/13.
[46] Buharı, Nikâh, 67/15, no: 5090; Müslim, Radâ, 17/15, no: 1466.
[47] Müslim, M, 20/2, no: 1504.
[48] Buharı, Nikâh, 67/13, no: 5086.
[49] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/431-433.
[50] Dârakutnî, 3/221, no: 11.
[51] Nikâh, 9/6, no: 1089.
[52] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/433-434.
[53] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/434.
[54] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/435.
[55] Nisa, 4/4.
[56] Nisa, 4/25.
[57] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/435.
[58] Bııhârî, Nikâh, 67/40, r.o: 5135; Müslim, Nikâh, 16/13, no: 1425.
[59] Ebû Dâvûd, JVıJfcâA, 6/31, no: 2112.
[60] Tirmizî, Nikâh, 9/22, no: 1113.
[61] Darakutnî, 3/244, no: 11.
[62] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/435-438.
[63] Kasas, 28/27.
[64] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/438-440.
[65] Nisa, 4/20.
[66] Nisa, 4/21
[67] Bakara, 2/237.
[68] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/440-441.
[69] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/441-444.
[70] Bakara, 2/236.
[71] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/444.
[72] Bakara, 2/236.
[73] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/445.
[74] Ebû Dâvûd, Nikâh, 6/32, no: 2116; Ncsâî, 6/121; Tumizı, Nikâh, 9/44, no: 1145.
[75] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/446.
[76] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/446.
[77] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/446-447.
[78] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/447.
[79] Nesâî, 6/120; Ebû Dâvûd, Nikâh, 6/35, no: 2129; Abdürrezzak, 6/257, no: 10739.
[80] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/447-448.
[81] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/448-449.
[82] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/449.
[83] Beyhâkî, 1/252.
[84] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/450-452.
[85] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/452.
[86] Nisa, 4/23".
[87] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/452-453.
[88] Nisa, 4/23.
[89] Nisa, 4/23.
[90] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/453.
[91] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/453-454.
[92] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/454.
[93] Beyhâkî, 7/40.
[94] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/454-455.
[95] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/455-456.
[96] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/456.
[97] Müslim, Roda, 17/5, no: 1450-1451.
[98] Mâlik, Radâ, 30/2, no: 12.
[99] Mâlik, Radâ, 30/3, no: 17.
[100] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/456-457.
[101] Buhârî, Nikâh, 67/21, no: 5102; Müslim, Radâ, 17/8, no: 1455.
[102] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/458.
[103] Bakara, 2/233.
[104] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/458-459.
[105] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/459.
[106] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/459-460.
[107] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/460.
[108] Buhârî, Nikâh, 67/117, no: 5239; Müslim, Radâ, 17/1, no: 1445; Mâlik, Radâ, 30/1, no 2.
[109] Nisa, 4/23.
[110] Buhârî, Nikâh, 67/117, no: 5239.
[111] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/460-461.
[112] Buhârî, Nikâh, 67/23, no: 5104.
[113] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/461-462.
[114] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/462-463.
[115] Nûr,24/3.
[116] EbûDâvÛd,A%â/ı,6/4,no:2049.
[117] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/463.
[118] Nisa, 4/3.
[119] Ahmed, 2/13; Tirmizî, Nikâh, 9/33, no: 1128.
[120] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/463-464.
[121] Nisa, 4/23.
[122] Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'an, 2/134.
[123] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/464-465.
[124] Nisa, 4/25.
[125] Nur, 24/32.
[126] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/465-467.
[127] Mümiehine,6/10.
[128] Bakara, 2/22.1.
[129] Nisa, 4/24.
[130] Azil: Kadım hamile bırakmamak için erkeğin meniyi dışarıya akıtmâsıdır. Mütercim
[131] Mâide,5/5.
[132] Bakara, 2/221. !
[133] Nisa, 4/25.
[134] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/467-469.
[135] Mâlik, Hacc, 20/22, no: 70.
[136] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/469-470.
[137] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/470-471.
[138] Ebû Dâvûd, Nikâh, 6/45, no: 2157; Ahmcd, 3/87.
[139] Müslim, Nikâh, 16/23, no: 1441; Ebû Dâvûd, Nikâh, 6/45, no: 2156.
[140] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/471-472.
[141] Nisa, 4/24.
[142] Ebû Dâvûd,MX-ö/i, 6/45, no: 2157.
[143] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/472-473.
[144] Ebû Dâvûd, Talâk, 7/25, no: 2241.
[145] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/473-474.
[146] Mâlik, Nikâh, 28/20, no: 44-45.
[147] Şâfıi, Umm, 5/47-48; Beyhâkî, 7/186.
[148] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/474-475.
[149] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/477.
[150] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/477.
[151] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/477-478.
[152] Tirmizî,JW*öA,9/14,no: 1101.
[153] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/478-479.
[154] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/479-480.
[155] Talâk, 68/15, no: 5280-5282; Ebû Dâvûd, Talâk, 7/19, no: 2231.
[156] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/480-481.
[157] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/482.
[159] Bakara, 2/233.
[160] Müslim, Hacc, 15/19, no: 1218.
[161] Talâk, 65/6.
[162] EbûDâvûdiMJWA?6/39,no: 3133.
[163] Müslim, Radâ, 17/13, no: 1462; Tevbe, 49/10, no: 2770; Buhârî, Hibe, 51/15, no:2593.
[164] Buhârî, AMMA, 67/100, no: 2513.
[165] Mâlik, Nikâh, 28/5, no: 14; Müslim, Radâ, 17/12, no: 1460.
[166] Hadis, Buhârî'de yoktur.
[167] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/483-486.
[168] Nisa, 4/24.
[169] Müslim, Nikâh, 16/3, no: 1405.
[170] Ebû Dâvûd, Nikâh, 6/16, no: 2076.
[171] Buhârî, Buyu', 34/73, no: 2168.
[172] Buhârî, Şürût, 54/6, no: 2721; Müslim, Nikâh, 16/8, no: 1418.
[173] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/487-490.
İslami Okul Okulların En Önemlisi