Nafaka Babı - Fıkıh - 108Nafaka - 4. Sayfa
NAFAKA BABI
(Kadın -ister müslüman, ister gayrimüslim olsun- eğer kocasının yanma gidip kendini ona teslim ederse -yiyecek, giyecek ve mesken gibi- bütün masrafları kocasuıa âit olur.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); «Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin» ([1]) ve; -Anaların yiyecek ve giyecekleri normal bir şekilde, çocuk kendisinin olan babaya aittir» ([2]) Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'de Veda Haccı hutbesinde,- «Kadınlarınızın da normal bir şekilde yiyecek ve giyecekleri size aittir» ([3]) buyurmuşlardır. Hem de nafaka, kişinin herhangi bir işe bağlı tutulmasının karşılığıdır. Bunun için kişi hangi işe bağlanırsa, nafakası bağlandığı işin sahibine lâzım gelir. Sonra, getirdiğimiz bu delillerde herhangi bir kayıt veya ayırım bulunmadığı için bu hükümde müslüman olan ve olmayan kadınlar arasında fark yoktur. (Kadma verilmesi vâcib olan nafaka miktarında hem kocanın, hem karının haline bakılır.) Ben diyorum ki: bu, H a s s a f ' in ihtiyar ettiği görüştür, ki fetva da buna göredir. Yâni: karı ile kocanın ikisi de zengin oldukları zaman kadma zengin kadınların, fakir oldukları zaman fakir kadınların, ikisinden biri zengin, biri fakir olduğu zaman da orta halli kadınların nafakası lâzım gelir. K e r h i ise: «kocanın haline bakılır» demiştir, ki İmam-ı Şafii de bu görüştedir. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) -yukarıda da geçtiği üzere-: «Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin» buyurmuştur. Birinci görüşün dayanağı da, Peygamber Efendimiz (Aleyhi 's-salâtü ve's-selâm) 'in Ebû Süfyan karısı Hind'e: «Kocanın malından sana ve çocuklarına yeteceği kadar al ([4]) diye buyurduğuna dair rivayettir. Zira Peygamber Efendimiz CSallal-lahü Aleyhi ve Sellem) bu emirde kadının kendi haline göre kocasının malından almasını buyurmuştur, ki kıyas da bunu gerektirir. Çünkü nafaka ihtiyaca göredir. Fakir olan kimsenin ihtiyacı ise, zengin olan kimsenin ihtiyacı kadar değildir. İhtiyaçtan fazlasını vermede ise bir mânâ yoktur. îmam-ı Şafii: «Zengin kimseye günde iki avuç, fakir kimseye bir avuç, orta halli kimseye de birbuçuk avuç lâzım gelir» demiş ise de, nassda geçen -yeteceği kadar- deyiminden, miktar belirtmenin mânâsız olduğu anlaşılır. Zira yeteceği kadar vâcib olan bir yerde miktar belirtilemez.
(Eğer kadın, kocasına -sen benim mehrimi bana vermedikçe sana teslim olmam» derse nafakası yine vâcibtir.) Çünkü kadın, isteğinde haklı olduğu için kendini teslim etmemiş sayılmaz. (Fakat eğer kadm, kocasının evini terkedip başka yerlere giderse, kocasının evine bir daha geri dönünceye kadar nafakası lâzım gelmez.) Çünkü bu durumda kadının kendisi kusurludur. Ancak bir daha dönünce -işlediği kusuru telâfi ettiği için- ona nafaka vâcib olur. Fakat eğer kocasının evini terketmeden, kendini kocasına teslim etmekten imtina ederse ona nafaka vâcibtir. Çünkü bu durumda kendini teslim etmekten imtina etmiş sayılmaz. Zira kocası zorla da olsa onunla cinsel ilişkide bulunabilir. (Eğer kadın çocuk olduğu için onunla cinsel ilişkide bulunulamıyorsa, ona nafaka düşmez.) Zira onunla cinsel ilişkide bulunulamaması onda mevcut olan bir vasıftan dolayıdır. Hasta olan kadın ise -yeri gelince anlatacağımız üzere- öyle değildir. İmam-ı Şafii ise: «Çocuk olan kanya da nafaka düşer» demiştir. Çünkü ona göre nafaka nikâhın karşılığıdır. Biz diyoruz ki: Nikâhın karşılığı mehir olduğuna göre, iki karşılık bir arada olamaz. Bunun İçin ona nafaka değil, yalnız mehir düşer.
(Eğer kadın büyük olduğu halde kocası çocuk olduğu için onunla cinsel ilişkide bulunamıyorsa, kadına çocuğun malından nafaka düşer.) Zira bu durumda kadın kendini ona teslim ettiği halde onda mevcut olan. bir vasifdan dolayı kendisi cinsel ilişkide bulunamamaktadır. Bu itibarla bu da, tenasül organı kesik olan veyahut erkeklik gücüne sahip olmayan kimse hükmündedir.
(Bir borç yüzünden hapse atılan kadına ise nafaka düşmez.) Çünkü hapse atılması borcunu ödemeyip alacaklısını oyaladığı içindir. Şayet borcunu gerçek olarak Ödemekten âciz de olsa, yine bunda kocasının bir kusuru yoktur. Kadının bir başkası tarafından kaçırılması halinde de ona nafaka düşmez. Çünkü bunda da kocasının bir kusuru yoktur. İmam Ebû Yûsuf dan : «bu kadına nafaka düşer» diye söylediği rivayet olunuyorsa da, fetva birinci görüşe göredir. Kadın bir yakını ile birlikte hac yolculuğuna çıktığı zaman da ona nafaka düşmez. İmam Ebû Yûsuf-dan: «düşer. Çünkü farzı yerine getirmek bir mazerettir. Fakat ona yolculuk nafakası değil, evde iken ne kadar masraf oluyor idiyse o kadar nafaka düşer. Zira onun hakkı o kadardır.» diye söylediği rivayet olunmaktadır. Eğer kadın, kocası ile birlikte hac yolculuğuna çıkarsa o zaman –ittifakla- ona nafaka düşer. Çünkü kocasının beraberinde olduğu için her an kendini ona teslim etmektedir. Fakat bu surette de kadına yolculuk nafakası değil, evde iken ona ne gidiyor idiyse o kadar nafaka düşer. Yol masrafı kocasına lâzım gelmez. (Kocasının evinde hastalanan kadına nafaka düşmesi istihsan edilmiştir.) Kıyas ise, bu kadına nafaka düşmemesini gerektirir. Zira hasta olduğu için kocası onunla cinsel ilişkide bulunamaz. Bu da kendisinde mevcut olan bir mâniden dolayıdır, tstihsanın dayanağı da şudur: her ne kadar kocası kendisiyle cinsel ilişkide bulunamıyorsa da -kocasının yanında bulunması ve kocasının evini koruması gibi- bir takım yararlıkları bulunduğu için kocası kendisiyle cinsel ilişkide bulunabilir gibidir. İmam Ebû Yûsuf-dan: «Eğer kadın kendini kocasına teslim ettikten sonra hastalanırsa ona nafaka düşer. Eğer kendini daha teslim etmemişken hastalanırsa ona nafaka düşmez- diye söylediği de rivayet olunmuştur, ki ulema bunu istihsan etmişlerdir.
(Eğer kadının kocası zengin ise, kadından başka, karimin hizmetçisine de nafaka biçilir.) Çünkü koca karısının bütün ihtiyaçlarını görmek zorundadır. Hizmetçi de bir ihtiyaçtır. î m a m Ebû Haniffe ile İmam Muhammed'e göre (birden fazla hizmetçiye nafaka biçilmez.) İmam Ebû Yûsuf ise: -iki hizmetçiye nafaka verilir. Zira kadın -biri ev işleri, biri de dış işleri için olmak üzere- iki hizmetçiye- muhtaçtır- demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed de: «Bir hizmetçi bütün işleri görebildiği için iki hizmetiçye gerek yoktur. Kaldı ki bizzat kocasının onun bütün hizmetlerini yapması halinde kâfi geldiğine göre, bir başkasını kendi yerine koyduğu zaman da o başkasının kâfi gebesi lâzım gelir.- demişlerdir.
Derler ki: fakir olan kocaya, kansına ne kadar nafaka vermesi lâzım geliyorsa, zengin olan kocaya da karısının hizmetçisine o kadar nafaka vermesi lâzım gelir, ki o da yeterli gelen miktarın en azıdır.
Metinde geçen -eğer kadının kocası zengin ise «kaydından, kocanın fakir olduğu zaman, kadının hizmetçisine nafaka lâzım gelmediği anlaşılmaktadır, ki Hasan İbn-i Ziyad'ın İmam Ebû Hanife' den rivayeti de bu yoldadır ve en doğrusu da budur. Zira fakir olan kocaya, yeterli gelen nafakanın en azı lâzım geldiğine göre, hizmetçinin nafakası kendisine lâzım gelen miktarı aşkındır. Zira kadımn kendisi, gerekirse kendi hizmetini kendisi görebilir.
(Eğer kişi, karısının nafakasını veremiyecek durumda ise, hâkim onları biribirinden ayıramaz. Ancak kadına: «kocan adına borçlan» denilir.) İmam-ı Şafiî: «Hâkim onlan ayırır. Zira kadına yeterli gelen nafaka miktarının en azını dahi veremiyecek durumda olduğuna göre -tenasül organının kesik olduğu veyahut erkeklik gücüne sahip olmadığı zamanda olduğu gibi- boşanmada hâkim onun yerine geçer. Hattâ kişinin bu durumu, tenasül organının kesik olması veyahut erkeklik gücüne sahip olmaması durumlarından daha beterdir. Zira nafakaya ihtiyaç daha fazladır.» demiştir.Biz diyoruz ki: eğer hâkim onları ayırırsa kocanın hakkı tamamen çiğnenmiş olur. Eğer kadına nafaka biçerse kadının hakkı gecikmiş olur. Çiğnenmenin zararı gecikmenin zaranndan daha fazladır. Kaldı ki evlenmeden asıl gaye, yuva kurmak ve çoluk çocuk sahibi olmaktır. Beslenme ikinci derecede gelir. Bunun için karısının nafakasını veremeyen kimse, tenasül organı kesik veyahut erkeklik gücünden yoksun olan kimse gibi değildir.
Hâkimin kadına nafaka biçtikten sonra ona borçlanmayı emretmesinin faydası da şudur: eğer kadın kendiliğinden borçlanırsa, kişi alacağını kadından istemek zorunda olur. Eğer hâkimin emriyle olursa o zaman alacaklı alacağım kadından değil, kocasından ister.
(Eğer hâkim bir kadına, kocası fakir olduğu için fakirlerin na-fakasıyla hükmettikten sonra, adam zengin olur ve bunun üzerine kadın tekrar hâkime baş vurursa, hâkim ona zenginlerin nafakasını tamamlar.) Zira nafaka, zenginlik ve fakirlik durumlarına göre değişir. Hâkimin biçtiği nafaka ise, fakirlerin nafakası olduğu için kadın, hakkının tamamını istiyebilir.
(Eğer kişi, karısına bir süre nafaka vermedikten sonra kadın nafaka isteğinde bulunursa, kadına geçen süre için bir şey yoktur. Ancak eğer hâkim daha önce ona nafaka biçmiş veyahut kadın, kocasıyla bir miktar üzerinde uyuşmuş ise, o zaman hâkim ona geçmiş süre için de nafaka ile hükmeder.) Zira bize göre nafaka -daha önce de söylediğimiz üzere- karşılıksız bir bağıştır. Bunun için hâkimin kararı olmadan vücubu kesinlik kazanamaz. Nasıl ki hibe de, karşılıksız olduğu için, hibe edilen şey ancak teslim alındıktan sonra kesinleşmiş olur. Kadının, kocasıyla uzlaşması da hâkimin karan hükmündedir. Zira kendisinin kendi üzerindeki velayeti hâkimin velayetinden daha güçlüdür. Mehir ise, karşılık olduğu için nafaka gibi değildir.
(Eğer bir kimse, hâkim karısına nafaka biçtikten ve aradan bir kaç ay geçtikten sonra ölürse, geçen sürenin nafakası sakıt olur.) Kadının da ölmesi halinde yine hüküm böyledir. Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- nafaka bağıştır. Bağışlar ise ölüm ile bozulurlar. Nasıl ki hibe, eğer kişi kendisine hibe edilen şeyi teslim almadan ölürse bozulur. İmam-ı Şafii: -hâkim karar vermese de nafaka bir borçtur ve ölümle düşmez.» demiştir. Çünkü ona göre nafaka karşılıksız bir hak olduğu için diğer borçlar gibidir. îmam-ı Şafii'-ye olan sevabımızı ise yukarıda açıkladık. (Eğer kişi, karısına peşin olarak bir yılın nafakasını verdikten sonra ölürse -îmam Ebû Hanife Ue îmam Ebû Yûsuf'a göre dından bir şey geri alınamaz. İmam Muhammed ise: «geçmiş sürenin nafakası hesap edildikten sonra, geri kalanı kadın geri verir» demiştir.) ki I m a m -1 Şafiî de bu görüştedir. Bu ihtilâf aynı zamanda giyecek hakkında da câridir. Çünkü kişi sağ bulundukça evlilikten yararlandığı için karşılığını ödemek zorundadır, öldükten sonra ise evlilikten artık yararlanamaz, ki ona herhangi bir karşılık lâzım gelsin. Nasıl ki ay başında aylık alan bir memur veya subay, ayın ortasında öldüğü zaman aylığından geri kalan günlere tekabül eden kısmı geri alınır. İmam Ebû Hanife ile îmam Ebû Yûsuf ise: -nafaka bir bağıştır. Bağışlar ise -hibede olduğu gibi- ölümden önce teslim alınınca geri alınamaz. Kadının bir kusuru olmaksızın zayi olan nafakanın –ittifakla- geri alınamaması da bunun içindir» demişlerdir.
îmam Muhammed' den : -Eğer peşin olarak kadına verilen nafaka bir ay veya daha az bir zaman için verilmiş ise, az olduğu için geri alınmaz» diye söylediği de rivayet olunmuştur.[5]
Bir Fasıl
(Kişi, karısına aile ferdlerinden hiç birinin oturmadığı müstakil bir ev de vermek zorundadır. Ancak eğer kadın razı olursa, o zaman kadının yanında başkaları da kalabilirler.) Zira mesken de nafaka gibi tabii bir ihtiyaç olduğu ve Cenâb-ı Allah'ın da onu nafaka ile birlikte vâcib kıldığı için kadının bir hakkıdır ve kadının hakkı olunca kadın başkalarını kendine ortak kılmayabilir. Çünkü başkalarının, yanında kalmasından kadm bir çok yönden huzursuz olur. Meğer ki kendisi buna razı olsun. Yukarıda geçen sebebe binâen (kişi, bir başka kadından olan çocuğunu karısının yanma zorla bırakamaz.) Eğer kişi karısını, evin müstakil ve anahtarı ayrı bir odasına yerleştirirse -gaye hâsıl olduğu için- yine yeterlidir.
(Kişi, karısının ana babasını, karısının başka kocadan olan çocuğunu ve diğer yakınlarını ona uğramaktan menedebilir.) Zira ka-dmm kaldığı yer kendisine ait olduğu için başkalarını kendi mülkü içine sokmayabilir. (Fakat onlan onunla görüşüp konuşmaktan ve istedikleri zaman hal hatır sormaktan menedemez.) Çünkü bunda hiçbir zararı olmadığı halde eğer menederse akrabalık hakkım çiğnemiş olur. Kimisi: «kişi, karısının yakınlarını kendisiyle görüşmek için yanma girmekten men edemez. Onlan ancak devamlı yanında kalmaktan men edebilir. Zira devamlı kalmalarından zarar doğar», kimisi de: -kişi, karısını, eğer ana babası yanına haftada bir defa gidiyorsa ve ana babası da onun yanına haftada bir defa geliyorlarsa men edemez. Ana baba dışında kalan diğer yakınlara da yılda ancak bir kez müsaade edilir- demiştir, ki sahih olan görüş de budur. (Eğer bir kadın kayıp olan kocası aleyhinde nafaka davasını açarken, kocasının bir başkası elinde bir malı bulunur ve o başkası da elindeki malın kaybolan adamın malı ve kadının da onun kan-sı olduğunu itiraf ederse, hâkim kadına ve adamın ana babasıyla çocuklarına o malden nafaka biçer.) Zira adam, elindeki malın kaybolan kimseye âit olduğunu ve nafaka isteğinde bulunan kadının da o kimsenin karısı bulunduğunu itiraf edince, kadının o maldan hak sahibi olduğunu itiraf etmiş olur. Çünkü kadın kocasının malından -nzası olmaksızın- hakkını alabilir. Mal, elinde olan kimsenin ikrarı da -özellikle burada- makbuldür. Çünkü eğer kendisi iki şeyden birini kabul etmezse, kadın şahit de getirse, şahitleri kabul olunmaz. Zira mal, elinde bulunan kimse kadının kayıp olan adamın karısı olduğu davasında dâvâlı olamaz, Kadm da, elinde mal bulunan kimsenin elindeki malın kayıp olan adamın malı olduğu davasında davacı olamaz. Ancak eğer elinde mal bulunan kimse itiraf ederse, onun itirafıyla dava kanıtlanmış olur. (Şayet kendisi itiraf etmez, fakat hâkim durumu bilirse, yine hüküm böyledir.) Bu da eğer, adamın elinde bulunan mal, para, yiyecek veya kadına yarıyan cinsten giyecek olursa öyledir. Eğer adamın elinde bulunan mal, başka şeyler ise, hâkim o şeylerden nafaka biçemez. Çünkü o zaman o şeylerin satılıp parasından nafaka çıkarılması gerekir. Kayıp olan kimsenin malı ise -hem İmam Ebû Hanife'ye, hem diğer iki İmama göre- satılamaz. Zira İmam Ebû Hanife'-ye göre, kişi hazırken dahi rızası olmaksızın nafaka için malı saklamadığına göre, kayıpken satılamaması evleviyetle lâzım gelir. Diğer iki îmam'a göre de, kişi hazırken nafaka vermekten imtina ettiği, bilindiği için malı satılabilir. Kayıpken ise, nafaka vermekten imtina ettiği bilinemez, ki malı satüabilsin. (Ancak hâkim) kadına nafaka biçerken, kadının kayıp olan kocasının maslahatı için (kadından kefil ister.) Zira kadın, hakkını kocasından almış veyahut boşanmış ve iddetinin de bitmiş olduğu halde hak isteğinde bulunabilir. Kendisinden kefil istenir, ki sonradan bu durum anlaşılırsa, kendisine verilen nafaka -hiç değilse- kefilinden tahsil edilsin. Bu mesele ile, hazır bulunan vârisler arasında bölünen miras meselesi arasında fark vardır. Zira orada şahitler : -biz başka vâris bilemiyoruz» demeseler bile -İmam E b ü H a n i f e' ye göre- hâkim onlardan kefil istemeden mirası aralarında böler. Çünkü orada maslahatı için kefil istenecek kimse var mı yok mu? bilinemez. Burada ise, varlığı kesin olarak bilinen, kadının kocasıdır. Hâkim burada ayrıca -kocanın maslahatı için- kadına «kocam bana nafaka vermemiştir diye yemin de verir,
(Kayıp olan kimsenin malından -yukarıda geçen kimseler dışında- hiç bir akrabaya nafaka ile hükmedilemez.) Yukanda geçen kimselerle diğer akrabalar arasında fark şudur: yukanda geçen kimselerin nafakası hâkimin hükmünden önce de vâcibtir. Bunun için bunlar, hâkim onlara daha hükmetmemişken dahi, hakla-run alabilirler. Hâkimin hükmü onlar için sadece bir destektir. Diğerleri ise, eğer hâkim onlara hükmetmezse nafakaları vâcib olamaz. Zira onların nafakasında hâkim kendi içtihadıyla hükmeder. Kayıp olan kimse hakkında ise, ictihad ile hükmedilemez.
Eğer hâkim, kadının kayıp olan adamın karısı olduğunu bilmediği ve elinde mal bulunan kimse de bunu itiraf etmediği için kadın bunu şahitlerle kanıtlarsa veyahut adamın hiç malı bulunmadığı için -hâkim ona boşanma iznini versin diye- kadın şahit getirirse, hâkim kayıp olan kimse aleyhinde karar veremediği için kadının davasını dinliyemez. imam Züfer ise: -dinler. Çünkü bunda kadının yaran var ve kocasının da zararı yoktur. Zira kocası geldiği zaman eğer kadını doğrularsa, kadın aldığım hak etmiş olur. Doğrulamazsa yemin eder, eğer yemin etmezse kadını doğrulamış olur ve eğer kadın şahit getirirse hakkı sabit olur. Eğer şahit getiremezse, aldığını kendisi veyahut kefili geri verir- demiştir, ki hâkimler bugün buna göre amel ederler.
Bu mesele hakkında bir takım görüşler daha vardır. Fakat o görüşlerden dönüş yapıldığı için kitaba alınmamışlardır.[6]
Bir Fasıl
(Kişi karısını boşadığı zaman -boşanma ister rec'i, İster kesin olsun- kadın iddette olduğu sürece ona hem nafaka, hem yer verilir.) İmam-ı Şafii: -Kesin olarak boşanan kadın -eğer gebe değilse- nafaka yoktur, demiştir, im a m -1 Ş â f iî' ye göre rec'i talâk ile boşanan kadına nafaka düşmesinin sebebi, bu kadının -özellikle biz Hanefiler'e göre- kocasından tamamen boşanmamiş olmasıdır. Zira kocası onunla cinsel ilişkide bulunabilir. Kesin talâk ile boşanan kadına gelince onun hakkındaki görüşünün delili de, K a y s kızı Fatma' dan -kocam beni üç talâk ile bc:adı. Peygamber Efendimiz (Saliallahü Aleyhi ve Sel-lem) bana ne yer ve ne de nafaka vermedi- mealinde gelen rivâ-yetdir. ([7]) Hem de kesin olarak boşanan kadın ile kocası arasında hiç bir ilişki kalmadığından, ona nafaka düşmesi için bir sebep yoktur .Bunun içindir ki, kocası ölen kadına da nafaka düşmez. Zira kocası ölen kadmın da kocasıyla bir ilişkisi kalmaz. Fakat eğer kadın gebe ise öyle değildir. Çünkü gebe kadına nafaka düştüğünü biz nassdan öğreniyoruz. Nass da; -Eğer boşadığınız kadınlar gebe iseler, doğum yapana kadar onlara nafaka verin- ([8]) âyeti kerimesidir. Biz de diyoruz ki: nafaka -yukanda da söylediğimiz üzere- kadının bağlı kalmasının karşılığıdır. İddette olan kadın da iddeti bitmedikçe bağlıdır. Bunun içindir ki iddeti bitinceye kadar ona mesken vermek icmâ ile vâcibtir. Bu itibarla bu kadın da gebe olan kadın gibidir. K a y s kızı Fatma' nın hadisine gelince : H z . Ömer: «doğru mu yalan mı söylediğini ve unutmuş mu, hatırında mı?» diye bilemediğimiz bir kadmın sözüyle Rabbimiz'in kitabını ve Peygamberimiz (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'in sünnetini bırakamayız. Ben kulağımla Peygamber Efendimiz (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) "den:
«Üç talâk ile boşanan kadına, iddette olduğu sürece hem nafaka, hem yer vermek vâcibtir.» diye buyurduğunu işittim- diyerek bu hadişi reddetmiştir. ([9]) Bu hadisi aynca Zeyd h. S a. b i t, Üsame b. Zeyd, Cabir ve Hz. Âişe de kabul etmişlerdir. ([10]) (Kocası ölen kadına ise nafaka yoktur.) Çünkü bu kadının, id-deti süresince bağlı kalması, kocasının hakkı için değil, şeriatın hakkıdır. Zira bu kadının iddet beklemesi eğer şeriatın emrettiği bir ibadet değil de, kadının gebe olup olmadığını öğrenmek için olsaydı -aybaşı hâlini gören bir kadın olduğu halde- iddeti -boşanan kadın gibi- üç kez aybaşı hâlini görmek olurdu. Zira kadının gebe olmadığı, ancak aybaşı hâlini görmesiyle anlaşılır. Hem de kadının nafakası, kocasına günbegün vâcib olan bir haktır. Kişi öldükten sonra ise, karısı üzerinde bir yetkisi kalmaz, ki bu hak ona günbegün vâcib olsun.
(Dinden çıkmak veyahut üvey oğlunu öpmek gibi bir günah işlediği için kocasından ayrılan kadına nafaka yoktur.) Zira bu kadın, meşru olmayan bir yolla kocasından ayrılmasına sebep olduğu için, kocasını dinlemiyen isyankâr kadının hükmüne girmiştir. Ona nasıl nafaka düşmüyorsa, bu da öyledir. Mehir ise nafaka gibi değildir. Çünkü mehir, kadının kendini kocasına teslim etmesiyle vâcib olduğu için, kadın bir günahı işlemekle de kocasından aynlırsa, sakıt olamaz. Çünkü daha önce vâcib olmuştur. Fakat eğer kadın -erginlik çağına ermekle veyahut kocası ona küfü olmadığı için nikâhım boımak gibi- günah olmayan bir yol ile kocasından ayn-hrsa ona nafaka düşer. Zira bu kadın kendini kocasından meşru bir yolla ayırdığı için mehrini almak için kendini kocasına teslim etmekten imtina eden kadının hükmündedir.
(Eğer kişi karısını üç talâk ile boşadıktan sonra, kadın (Allah korusun) dinden çıkarsa, kadının nafakası sakıt olur. Eğer kadın kendini üvey oğluna teslim ederse, ona nafaka düşer.) Yâni eğer kadının kocası onu üç talâk ile boşadıktan sonra kadın kendini üvey oğluna teslim ederse nafakası sakıt olmaz. Zira bu kadm, kocasından daha önce üç talâk ile boşandığı için, kocasından ayrılmasında kendini üvey oğluna teslim etmesinin veyahut dinden çıkmasının bir rolü yoktur. Ancak şu var ki, dinden çıkan kadm tevbe edinceye kadar hapsedilir. Hapiste olan kadına ise nafaka yoktur. Kendini üvey oğluna teslim eden kadın ise hapsedilmez. îşte bu yüzden bu iki kadm arasında fark vardır.[11]
Bir Fasıl
Cenâb-ı Hak Azle ve Cellc) : «Anaların yiyecek ve giyecekleri doğurdukları çocuğun babasına borçludur.- ([12]) buyurduğu için (küçük çocukların nafakası yalnız babaya aittir. Babaya, karısının nafakasında nasıl başkaları ortak değilse, bunda da öyledir.) Zira çocuğu doğuran anneye, çocuğu doğurduğu için nafaka düştüğüne göre, nafakanın çocuğa düşmesi ev-leviyetle lâzım gelir. (Anneye ise, süt emen çocuğunu emzirmek bile vacip değildir.) Zira -yukarıda da söylediğimiz gibi çocuğun nafakasında hiç kimse babaya ortak değildir. Emzirmenin ücreti de nafaka hükmündedir. Hem de çocuğun annesi -bir mazeretten dolayı- çocuğu emzirmeye gücü yetmiyebilır. Bunun için onu zorlamaya hakkımız yoktur. Kimisi: «Anaya çocuğundan dolayı zarar verilmesin.» ([13]) âyet-i Kerîmesi «ana eğer istemezse çocuğunu emzirmeye zorlanmasın» mânâsına hamletmiş-tir. Fakat bizim bu söylediğimiz, hükmün açıklanmasıdır. Yâni eğer çocuğu emzirecek başka kadm bulunursa, çocuğun annesi çocuğu emzirmeye zorlanamaz. Eğer başka bir kadm yoksa -çocuğun ölmemesi için- o zaman annesi onu emzirmek zorundadır. (Baba, çocuğun annesinin yanında emzirecek bir kadm tutmak zorundadır.) Yâni eğer çocuğun annesi çocuğun kendi yanında emzirilmesini isterse baba buna mecburdur. Zira çocuğu büyütme hakkı anaya aittir. (Babanın, çocuğunu emzirtmek için çocuğun annesini ücretle tutması -çocuğun annesi eğer nikâhı altında ise veyahut boşanmış bile olsa, eğer iddeti daha bitmemiş ise- caiz değildir.) Zira çocuğunu emzirmek diyâneten annesinin hakkıdır. Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) «Anneler çocuklarını emzirir-
ler- ([14]) buyurmuştur. Ancak bir mazeretten dolayı anne çocuğunu emziremiyorsa o zaman mâzür sayılır. Fakat ücretle emzirece-ğini kabul edince mazur olmadığı anlaşılır ve dolayısıyla ücret almak ona caiz olmaz. Eğer çocuğun annesi rec'i talâk ile boşanmış ve henüz iddeti de bitmemiş ise, onun hakkında tek rivayet böyledir. Kesin olarak boşanan kadın da bir rivayete göre böyleyse de bir diğer rivayete göre babanın onu ücretle tutması caizdir. Çünkü bu kadının çocuğun babasıyla arasındaki nikâh tamamen ortadan kalkmamıştır. Birinci rivayetin dayanağı da şudur: her ne kadar nikâh tamamen ortadan kalkmış ise de, kadının iddeti bitmediği için nikâhın hükmü daha sürmektedir. (Eğer iddeti bittikten sonra çocuğun babası onu tutarsa caizdir.) Çünkü iddetinin bitmesiyle nikâh tamamen ortadan kalktığı için kadın yabancı bir kadının hükmüne girmiş olur. [Eğer baba: -ben annesini tutmam- der ve bir başka kadım tuttuktan sonra çocuğun annesi ya tutulan kadının ücretiyle, ya da ücretsiz olarak çocuğu emzirmeye razı olursa çocuk onun hakkıdır.) Zira anne daha şefkatli olduğu için çocuğu annesine vermede çocuk için maslahat vardır. (Fakat eğer anne daha fazla bir ücret isterse, baba onu tutmaya zorlanamaz.} Çünkü babayı onu tutmaya zorlamada babanın maddî zararı vardır. Oysa Ce-nâb-ı Hak (Azze ve Celle) : «Ne bir anne, çocuğu yüzünden ve ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulmasın» ([15]) buyurmuştur. (Küçük çocuğun nafakası -dinleri ayrı da olsa- babasına aittir. Nasıl ki kadının da nafakası -dinleri ayrı da olsa- kocasına aittir.) Çünkü faslın başında metni geçen -Anaların yiyecek ve giyecekleri, doğurdukları çocuğun babasına borçtur» mealindeki âyet mutlak olduğu gibi, çocuk, babasının vücudundan bir parça olduğu için babanın kendisi hükmündedir. Baba nasıl kendisini beslemek zorunda ise, çocuğunu da beslemek zorunda olur. Kadına gelince : çünkü kocasıyla arasında sahih bir nikâh akdi bulunduğu için kocasına bağlanmış bulunmaktadır. Kadın müslüman olmasa da, kocasıyla arasında bulunan nikâh akdi sahih olduğu için onun nafakası kocasına vâcibtir. Fakat küçük çocuğun nafakası, eğer kendisinin malı yoksa babasına vâcibtir, Malı bulunan çocuk ise, onun hakkında asıl şudur ki, ister büyük, ister küçük olsun nafakası kendi malından çıkar.[16]
Bir Fasıl
tKİşi, ana babasını ve dedeleriyle ninelerini -eğer fakir iseler- dinleri ayrı da olsa, beslemek zorundadır.) Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle), müslüman olmayan ana baba hakkında; «Dünya işlerinde onlarla güzel geçin» ([17]) buyurmuştur. Kişinin bolluk içinde yaşayıp da ana babasının açlıktan ölmesi ise, onlarla güzel geçinmek değildir. Dedelerle nineleri de beslemenin vâcib olması, onların da baba ve annelerden olmaları içindir. Bunun içindir ki baba bulunmadığı zaman dede onun yerine geçer. Hem de dedelerle nineler -ana baba gibi- kişinin varlığına sebep oldukları için kişinin de onlan yaşatması onun en önde gelen görevidir. Ancak -ister ana baba. ister dede ve nineler olsun- nafakalarının çocuklarına vâcib olması, fakir olmaları şartına bağlıdır. Zira kişinin kendi malı dururken, nafakasının başkalarının malına düşmesi akla uygun değildir. Fakat -yukarıda geçen âyete binâen- dinlerinin bir olması şart değildir. (Kan, ana baba, dede ile nineler ve çocuklarla torunlar dışında kalan diğer akrabaların nafakası -eğer dinleri ayrı olursa- vâcib değildir.) Çünkü karının nafakası -yukarıda söylediğimiz üzere- kocası ile arasında bulunan nikâh akdinin bir sonucudur. Bunun için dinleri ayrı da olsa, bu akid aralarında mevcut olduğu için nafakası kocasına düşer. Ana babalarla çocuklar da birbirlerinin birer vücut parçasıdırlar. Kişinin vücud parçası ise kendisi hükmündedir. Bunun için, kişinin kendisi müslüman olmasa bile, nasıl kendi nafakası kendisine vâcib ise, ana babaları veyahut çocuk ve torunları da, müslüman olmasalar bile nafakaları ona vâcibtir. Ancak eğer kendisi islâm ülkesinde olup da, onlar dar-ül harpta oturuyor-larsa -bize güvence vermiş olsalar bile- onlann nafakası ona vâcib değildir. Zira müslüman olduğumuz için bizimle savaşan kimselere yardım etmekten nehyedilmişizdir. Hristiyan olan kimseye müslüman olan kardeşinin nafakası vâcib değildir.) Müslüman olan kimseye de hıristiyan olan kardeşinin nafakası vâcib değildir. Çünkü nafaka nassan miras ile ilgilidir. Dinleri ayn olan kimseler ise birbirlerine vâris olamazlar. (Ana babanın nafakasında çocuğa kimse ortaklık etmez.) Çünkü ana babanın, çocukları malında hakları bulunduğuna dâir nass vardır. Diğerlerinin malı hakkında ise nass yoktur. Hem de ana babanın en yakım çocukları olduğu için, onlar dururken nafakalarının başkalarına vacip olmaması lâzım gelir.
Zahir olan rivayete göre nafaka erkek ve kadınlara eşit bir şekilde lâzım gelir, ki sahih olan görüş de budur. Zira nafakanın vü-cubuna sebep olan vasıf erkekle kadınların ikisinde de mevcuttur.
(Kişiye mahremi olan her akrabasının -eğer erkek ise çocuk ve fakir, yahut büyük ve fakir, ya da sakat veya kör olduğu zaman ve eğer kadın ise fakir olduğu zaman- nafakası vâcibtir.) Çünkü yakın akrabalığın hakkım gözetmek vâcibtir de, uzak akrabalığın vâ-cib değildir. Kişinin yakın akrabası da mahremi olan akrabasıdır. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) : «Anaların yiyecek ve giyecekleri doğurdukları çocuğun babasına borçtur.» buyurduktan sonra; «Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur» ([18]) buyurmuştur. Abdullah tbn-i Mesud'un kıraetinde de bu âyet; Mahrem akraba olan mirasçıya da bunun aynını yapmak borçtur» şeklindedir, ki buna göre, bu kaydın bulunmadığı meşhur kiraette de bu mâınâ murattır.
Sonra, nafakası vâcib olan akrabanın muhtaç olmaları gerekir. Çocuk, kadın, sakat veya kör olan kimse d« çalışamadığı için bu vasıflar muhtaç olmasının belirtileridirler. Zira çalışabilen kimse -malen yoksul da olsa- çalışabildiği için muhtaç değildir. Fakat ana baba, diğer akrabalar gibi değillerdir. Zira çalışmak yorucu olduğu için çocuk, ana babasına çalışmayı teklif edemez. Bunun için ana baba çalışabilseler bile, muhtaç oldukları zaman nafakaları çocuklarına vaciptir. (Nafaka da kişiye, nafakası kendisine vâcib olan kimseden aldığı miras miktarına göre vâcib olur.) Zira hem yukarıda metni geçen nassdaki «mirasçıya» deyimi buna işarettir. Hem de kâr ile zarar kardeş olup bir kimsenin bir şeyden kân ne ise, o şeyden zararı da ona göredir.
(Büyük olan kız çocuğu ile büyük ve sakat olan erkek çocuğun nafakaları -babaya üçte iki, anneye üçte bir olmak üzere- ana babanın ikisine aittir.) Zira ana ile babanın miras hisseleri de böyledir.
Ben diyorum ki: bu, H a s s a f ile Hasan b. Z i y a d' -in rivayetleridir. Zahir olan rivayete göre ise, nafakanın hepsi babaya aittir. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) metni yukanda geçen âyeti kerimede : «Anaların yiyecek ve giyecekleri, doğurdukları çocuğun babasına borçtur» buyurmuştur. Bu itibarla büyük ve küçük çocuklar arasmda fark yoktur. Birinci rivayete göre ise büyük ve küçük çocuklar arasındaki farkın nedeni şudur ki: erkek çocuk küçük olduğu zaman, baba hem onun velisidir, hem de bütün masrafları babaya aittir. Hattâ fitresi bile babaya vâcibtir. Bunun için nafakasının hepsi ona düşer. Erkek çocuk büyük olduğu zaman ise, baba onun velîsi olmadığı için öyle değildir. Bunun için nafakasında anne ve babaya ortaktır. Çocuklar dışında kalan diğer yakınlar nafakasında ise miras miktarına bakılır. Hattâ eğer küçük çocuğun yalnız annesiyle dedesi bulunuyorsa, dedeye üçte iki, anneye de üç-tebir nafaka vâcib olur. Eğer fakir olan kardeşin de -biri ana baba bir, biri yalnız baba, biri de yalnız ana bir- üç tane zengin kız kardeşi bulunuyorsa, mirastaki hisselerine göre kardeşlerinin nafakası beşte üçü ana baba bir kız kardeşe, beştebirer de diğer iki kız kardeşe vâcib olur.
Ancak şu var ki: Mirasta muteber olan, bilfiil mirasçı olmak değil, mirasçı olabilmektir. Zira eğer muhtacın zengin bir dayısı ile zengin bir amcası oğlu bulunursa, bilfiil mirasçısı amcası oğlu olduğu halde -dayısı mahremi olduğu için- nafakası dayısına aittir.
(Muhtaç olan kimse ile akrabaları eğer aynı dinden olmazlarsa, nafakası onlara lâzım gelmez. Zira nafakanın lâzım gelmesinde muhtaç olan kimse ile, nafakası kendisine lâzım gelen kimsenin birbirlerine vâris olmaları şarttır. Bunlar ise) dinleri ayrı olduğu için (birbirlerinden miras alamazlar, Muhtaç olan kimseye de başkasının nafakası lâzım gelmez.) Çünkü nafaka bir bağıştır. Bağışa ise kendisi muhtaç iken başkasına bağışta bulunamaz. Fakat kişi muhtaç dahi olsa karısı ile küçük çocuklarının nafakasını vermek zorundadır. Zira kişi evlenirken -evlilik hayatının masrafsız olamayacağını bildiği için- karısı ile küçük çocuklarının masrafını peşinen kabul etmiş olur. Bunun için burada fakirliğin bir rolü yoktur.
Sonra, nafakanın vücubunda ölçü olan zenginlik de- İmam Ebû Yûsuf dan gelen rivayete göre- kişinin nisaba mâlik elmasıdır. İmam Muhammed ise: (Eğer kişi bir ay kendisiyle çoluk çocuğunu geçindirebüecek güçte ise, yahut günlük kazancı kendisiyle çoluk çocuğunun masrafından artıyorsa, zengindir. Zira başkasına âit haklarda muteber olan, nisaba mâlik olmak değil, vermekle ödevli olduğu hakkı ödeme gücüne sahip olmaktır- demiştir. Fakat fetva birinci görüşe göredir. Ancak nisaba mâlik olmaktan maksat zekât nisabına mâlik olmak değil, zekât alamayacak durumda olmaktır.
(Eğer kaybolan erkek çocuğun bir malı bulunursa) yukarıda da söylediğimiz gibi (hâkim o maldan ana babasına nafaka biçer. Babanın da kendi nafakası için oğlunun malını satması caizdir.) Bu, İmam Ebû Hanife tarafından yapılan bir istihsandır. (Fakat eğer baba, oğlunun taşınılmaz bir malını satarsa caiz değildir.) Diğer iki İmam ise, babanın, oğlunun taşınılır malını da satmasını caiz görmemişlerdir, ki kıyas da bunu gerektirir. Zira çocuk erginlik çağma varınca babanın velayeti altından çıkmış olur. Nitekim erginlik çağında olan çocuk hazırken, babasının onun malını satmaması da bunun içindir. Anne de bu konuda baba gibidir.
îmam Ebü Hanife ise: «Baba, kaybolan çocuğun malını koruma yetkisine sahiptir. Nitekim aynı yetkiye kayyim de sahip olduğuna göre babanın -daha şefkatli olduğu için- sahip oİ-ması evleviyetle lâzım gelir. Taşınılan malın satışı da malı koruma babmdandır. Fakat taşınılmaz mal -kendiliğinden korunduğu için- öyle değildir. Babadan başka diğer akrabalar da baba gibi değillerdir. Çünkü diğer akrabalar, ne çocuk küçükken çocuğun malından tasarruf yetkisine ve ne de büyüdükten sonra onun malını koruma yetkisine sahip değillerdir. Babanın satışı caiz olunca da, satıştan elde ettiği paradan kendi nafakasını alabilir. Nasıl ki baba, çocuğu üzerindeki velayeti tam olduğu için, çocuğu küçükken onun hem taşınılır, hem taşınılmaz mallarını satabilir- demiştir.
(Eğer ana babanın kayıp olan oğullarına âit bir mal kendi ellerinde bulunur ve o maldan ana baba kendi nafakalannı alırlarsa zamin olmazlar.) Zira ana baba -yukanda da söylediğimiz gibi- hâkim onlara karar vermese de çocuklarının malında haklan bulunduğu için haklarını almış olurlar.
(Eğer kayıp olan bir kimsenin malları bir yabancının elinde olur ve o yabancı -hâkimin izni olmaksızın- elindeki maldan kayıp olan kimsenin ana babasına verirse, zamin olur.) Çünkü başkasının malında, yetkisi yokken tasarruf etmiş olur. Zira elindeki malı sadece koruma yetkisine sahiptir. Fakat eğer hâkim ona emrederse öyle değildir. Zira hâkimin velayeti genel olduğu için emrinin yerine getirilmesi gereklidir. Bu kimse zamin olunca, da, verdiği kimselere rucu edemez. Zira zamin olduğu halde verdiği için kendi kesesinden bağışta bulunmuş sayılır.
(Eğer hâkim, çocuğa, ana babaya, yahut diğer akrabalara nafaka biçtikten sonra bir süre geçerse, geçen sürenin nafakası sakıt olur.) Zira bu kimselerin nafakası, muhtaç oldukları için vâcib olmuştur. Nitekim muhtaç olmamaları halinde vâcib değildir. Bir süre nafakalarını almamalarından ise, bu süre içinde muhtaç olmadıkları anlaşılır. Kadının nafakası ise, eğer hâkim tarafından biçilirse öyle değildir. Çünkü kadın zengin de olsa, nafakası kocasına âit olduğu için aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, sakıt olmaz.[19]
Bir Fasıl
(Köle ve câriye sahibine, köle ve cariyesinin nafakasını vermesi vâcibtir.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) köleler hakkında: -Onlar da sizin kardeşlerinizdir. Yediklerinizden onlara yedirin, giydiklerinizden onlara giydirin. Allah'ın kullarına işkence etmeyin- buyurmuştur, ([20]) (Şayet sahipleri nafakalarını vermez ve fakat onlar çalışabiliyorlarsa, o zaman kendileri çalışıp geçimlerini sağlarlar.) Zira bu durumda ancak çalışma ile yaşıyabildikleri için, çalışmak kendilerine bir zorunluk olduğu gibi, yaşamaları sahipleri için kârdır.
(Eğer köle veya câriye herhangi bir nedenle çalışamaz durumda olursa, sahibi onu satmaya zorlanır.) Zira satılmasıyla, hem kendisi hakkına kavuşmuş olur, hem sahibi zarar etmiş olmaz. Karının nafakası ise öyle değildir. Çünkü karının nafakası -yukanda da geçtiği üzere- aradan zaman geçmekle borca dönüşür. Kölenin na-fakası ise sakıt olur. Hayvanların yemi de öyle değildir. Çünkü hayvanlar bir hakka sahip değillerdir. Bunun için hayvan sahibi hayvanım beslemeye zorlanamaz. Ancak kişi hayvanını, ahlâkî yönden ve kendisiyle Allah arasında, beslemekle mükelleftir. Zira Peygamber Efendimiz hem hayvanlara işkence yapmaktan ve hem de malı heder etmekten nehyetmiştir.
Hayvanları aç bırakmak ise, hem onlara işkence yapmak, hem malı heder etmektir, tmam Ebû Yûsuf dan ise: «hayvan sahibine hayvanını aç bırakmaması emrolunur» diye söylediği rivayet olunmuştur, ki en sahihi de budur.[21]
[1] Talâk sûresi âyet 7
[2] Bakara sûresi âyet 233
[3] Ebû Dâvud (Menâsik) 56, îbn-i Mâce (Menâsik) 84, Danmİ (MenasüO 34, tmam Ahmed'in MUsned'i 5/73
[4] Buhari (Alım-satımlar) C. 1 S. 294, iNefakalar) C. 1 S. 808, Müslim (Hind'in meselesi) C. 2 S. 75, Ebû Dâvud (Kişi hakini elinde olan maldan alabilir babı) C. 2 S. 142, Nesai (Edeb-ülkada) C. 2 S. 310, İbn-i Mâce (Ahkâm) S. 167
[5] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/155-160.
[6] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/160-162.
[7] Müslim (Kesin talâk ile boşanan kadına nafaka yoktur babı) C. 1 S. 485, Ebû Dâvûd (Kesin boşanan kadmın nafakası babı) C. 1 S. 312. Tirmizl (Üç talâk ile boşanan kadına nafaka var mıdır? babı) S. 148, Nesâi (Kesin olara kbo-şanan kadın iddetini beklediği yerden dışarı çıkarabilir mi? babı) C. 2 S. 119
[8] Talâk sûresi âyet 6
[9] MüsUm (Kesin boşanan kadına nafaka yoktur babı) C. 1 S. 485, Tir-mlzî (Üç talak ile boşanan kadına nafaka İle mesken verilmez diye gelen hadisler babı) c. I S. 152
[10] Müslim C. 1 S. 485, Buhâri C. 2 S. 802, Darekutni C. 2 S. 434
[11] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/162-164.
[12] Bakara sûresi âyet 233
[13] Bakara sûresi âyet 233
[14] Bakara sûresi âyet 233
[15] Bakara sûresi âyet 233
[16] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/165-166.
[17] Lokman sûresi âyet 115
[18] Bakara sûresi âyet 233
[19] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/167-171.
[20] Buhârl (Köle azatlama) C. 1 S. 346, (Yeminler) C. 1 S. 9 (Edep) C. 2 S. 893, Müslim (Nezirler) C. 2 S. 52, Ebû Dâvûd (Edep) C. 2 S. 345
[21] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/171-172.
İslami Okul Okulların En Önemlisi