Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Selem Babı - Fıkıh - 035Selem - 4. Sayfa

SELEM BABI 2

Çeşitli Meseleler 7


SELEM BABI

(Peşin Bedelle Vâ'deü Mal Satışı)

 

Selem, Kur'an ve Hadis ile meşruiyeti sabit olan bir akittir. Kur' an'daki delili, borç alıp vermeye dâir: Âyet-i Kerimesidir ki şu demektir: Ey imân edenler, belli bir vâde ile birbirinize borçlandığınız za­man onu yazın. ([1]) Nitekim İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh) : «Şahitlik ederim ki Cenâb-ı Hak vadeli satışı helâl kılmış ve bu konuda Kur'an-ı Kerim'in en uzun âyetini indirmiştir» diyerek sözü geçen âyeti okumuştur. ([2])

Hadîsteki delili de, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den yapılan şu rivayettir

«Hz. Peygamber, kişinin yanında hazır bulunmayan malın satışından nehyetmiş fakat Seleme ruhsat vermiştir.» ([3]) Biz, Seleme mâni olan kıyâsa yukarıdaki rivayetler nedeniyle itibar etmedik. Kıyâsın gerekçesi şudur:

Selem, olmayan bir şeyi satmaktır. Çünkü selem, satılan malda yapılmaktadır.

(Selem, Ölçü ve tartı mallarında caizdir.) Çünkü Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur : -İçinizden her kim ki selem satışı yaparsa bunu belli bir süre için, miktarı belli, bir ölçü veya tartı malında yapsın.» ([4]) Tartı mallarından maksat, gümüş ve altm dışındaki mallardır. Çünkü bunlar değerdirler. Oysa selem akdi yapılan malın, değer bi­çilen mal olması gerekir. Bu nedenle onlarda selem sahih olmaz. Son­ra kimisi, yapılacak böyle bir selemin bâtıl olacağını söylerken ki­misi de, mümkün olduğu kadar satıcı ve alicmın amacım gerçekleş­tirmek için vâ'deli bedelle yapılmış bir satış olur demiştir. Nitekim, akitlerde muteber olan, durumlardır. Ancak birinci görüş daha sıh­hatlidir. Çünkü satışı sahih hale getirmek, ancak tarafların satışı gerçekleştirdikleri malda vaciptir. Burada ise -gümüş ve altın sa­tılan mal olmadıklarından- bu, mümkün değildir.

(Arşınla Ölçülen mallarda da selem caizdir.) Çünkü bunların ar­şınını, niteliğini ve sanat özelliğini söylemekle onları tanıtmak mümkündür. Belirsizliğin ortadan kalkması için bunların bilinmesi zorun­ludur. Böylece selem'in sıhhat şartı gerçekleşmiş olur.

Ceviz ve yumurta gibi taneleri değişik olmayan sayı malların­da da caizdir. Çünkü taneleri yapıca ve değerce birbirine yakın olan sayı malının miktarı belli, niteliği düzenli ve teslimi mümkün oldu­ğundan onda selem akdi caizdir. Bu konuda büyük ve küçük tane­ler arasında fark yoktur. Çünkü halk, bu farkı dikkate almamayı âdet haline getirmiştir. Kavun ve nar ise böyle değillerdir. Çünkü bunlardan her birinin taneleri arasında değerce büyük fark vardır. Taneleri yapıca herbirine yakın olan sayı malını bunlardan ayırmak da ancak onlardaki büyük değer farkıyla mümkündür.

îmam Ebü Hanife' den : Devekuşu yumurtasında da selem, caiz değildir. Çünkü onun da taneleri arasında değerce büyük fark olur, dediği rivayet edilmiştir. Sonra, taneleri birbirine yakın olan sayı mallarındaki selem, sayı ile caiz olduğu gibi ölçü ile de caizdir. imam Züfer ise; caiz değildir. Çünkü bunlar, ölçü ma­lı değil, sayı malıdırlar, demiştir. Kendisinden i sayı ile de caiz de­ğildir. Çünkü taneleri arasında fark vardır, dediği de rivayet edil­miştir. Biz diyoruz ki: Bu tür malların miktarı, bazen sayı ile bazen de ölçü ile belir­lenmektedir. Bunlara sayı malı denilmesi ise, âdet gereğidir. Bu ne­denle satıcı ile alıcının kendi özel teamülleriyle bu tür bir mal, öl­çü malı olabilir. Altın ve gümüş dışındaki paralarda da selem ca­izdir. Denilmiştir ki: bu, İmam E b û Hanife ile E b û Yûsuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre ise, de­ğer oldukları gerekçesiyle caiz değildir.

îmam Ebû Hanife ile tmam Ebû Yûsuf diyorlar ki, bunların satıcı ve alıcı için değer olmaları, kendi özel teamülleri gereği olduğundan bunlar, yine kendi teamülleriyle bu paralan değer olmaktan çıkarabilirler. Daha önce de açıkladığımız üzere bunlar, tartı malına dönüşemezler. (Hayvanda selem caiz değildir.) 1 m a m-ı Şafiî ise: «Caizdir. Çünkü hayvan da, cins, yaş, tür ve niteliğinin açıklanma­sıyla belirli hale gelmektedir. Bunlar dışındaki farklılık ise, önem­sizdir. Böylece hayvan da elbise gibi olur.» demiştir.

Biz diyoruz ki: anılan durumların açıklanmasından sonra da hay­vanın değerinde büyük farklılık doğuracak -güzel huy gibi- bil takım ma'nevi özellikler belirsiz kalmaktadır. Bu durum ise, anlaş­mazlığa yolaçar. Elbise ise, kul yapısı olduğundan böyle değildir. Şöy­le ki: aynı şekilde dokunan iki elbisenin farkjı olmaları pek azdır. Bir de yapılan sahih bir rivayette Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) : «Hayvan da selemden nehyetmiştir. ([5])  Buna kuşlar da dahil olmak üzere bütün canlılar girer. (Kelle ve paça gibi organlarında da caiz değildir.) Çünkü bun­lar, belli vasıfları olmayan farklı sayı malları olduklarından birbir­lerinden farklı olurlar.

(Deride sayı ile, odun ve yoncada da demetle selem caiz değildir.) Çünkü bunlarda farklılık vardır Ancak demeti bağlayan bağın uzun­luğu açıklanarak demet standart hale getirilirse bu takdirde selem caiz olur.

(Selem ile satılan mal, akit anından teslim edileceği ana kadar mevcut olmadıkça selem caiz değildir. Şöyle ki  akit anında yok, tes­lim anında mevcut ise veya tersine ise veya akit ile teslim arasında bir ara yok olursa bu durumlarda satış caiz değildir.) İ m a m-ı Şafiî   ise: Mal, teslim anında mevcut ise selem caizdir. Çünkü bu takdir­de selemin kesinleşmesiyle malı teslim etmek mümkündür.» demiş­tir. Biz diyoruz ki:

Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle bu­yurmuştur :-Olgunlaşmaya başlamadıkça meyveleri selem ile satmayın.» ([6]) Bir de malı teslim etmek, onu elde etmekle mümkün olur. O hal­de elde edilebilmesi için selem süresi boyunca varlığının devam et­mesi gerekir. (Teslim anından sonra teslim edilmeden yok olursa, bu durumda alıcı serbesttir. İsterse selemi fesheder, isterse de malın varlığım bek-ler.J Çünkü buradaki selem, sahih olup  sonradan meydana gelen teslim edememe durumu ortadan kalkabilir. Tıpkı satılan kölenin tes­limden önceki kaçışı gibi. (Tartısı ve türü belli olan tuzlanmış balıkta selem caizdir.) Çün­kü bu, miktarca belli, nitelikçe düzenli olup sürekli bulunduğundan teslimi mümkündür. Ancak farklılık nedeniyle (bunda sayı ile se­lem caiz değildir.) Kışın bulunmadığı İçin (bulunduğu sırada satış yapılmadıkça ve tartısı ile türü belli olmadıkça taze balıkta selem caiz değildir.) Şa­yet satış, devamlı bulunduğu bir yörede yapılıyorsa her zaman fa­kat açıkladığımız nedenle sayı ile değil, tartı ile selem caizdir. İmam Ebû Hanife' den: kesilen çok büyük balıkların etinde de tıpkı diğer etlerde olduğu gibi selem caiz değildir, dediği rivayet edil­miştir.

(İmam Ebü Hanİfe'ye göre ette selem caiz değildir. Diğer iki İmam ise: satıcı, etin belli bir yerinin belli bir niteliğini söylerse se­lem caizdir demişlerdir.) Çünkü bu et, tartılı ve niteliği düzenli bir ettir Bu nedenle de zayi edildiğinde benzeri ödenmekte, tartı ile borç olarak alınabilmekte ve onda fazlalık ribâsı meydana gelmektedir. Kuşların eti ise böyle değildir. Bir de kuş etinin belli bir yerini ni­telemek mümkün, değildir.

İmam Ebû Hanife diyor ki: Et belirsizdir. Çünkü ke­miklerin azlığı ve çokluğu ile mevsimlere göre değişen semizlik ve za­yıflık bakımlarından etler arasında farklılık olur. Bu belirsizlik ise, anlaşmazlığa yol açar. Semizlik ve zayıflık farkı nedeniyle sahih gö­rüşe göre kemiksiz ette de caiz değildir. Zayi olması halinde bede-1 linin ödenmesi ile borç olarak alınmasını da kabul etmiyoruz. Ka­bul etsek bile borç olarak alman etin benzerini ödemek, değerini öde­mekten daha uygundur. Bir de borç alınan mal, teslim alınmakla ta­nındığından, ödenecek benzeri de onunla tanınır. Niteliği belirtmek ise bu konuda yeterli değildir. (Selem, ancak vâ'deli olarak caizdir.)    tmam-ı   Şafiî   ise: -Selemde ise ruhsat vermiştir.» ([7]) şeklinde­ki hadis-i şerifin mutlak oluşuna bakarak, selemin peşin olarak da caiz olduğunu söylemiştir. Biz diyoruz ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), yaptığımız rivayette: ^İaa Jil jjl -Belli bir sürey­le...» ([8]) demiştir.

Bir de seleme, muhtaç olanların ihtiyaçlarım gidermek için ruh­sat verildiğinden mal bulmaları için süre tanımak gerekir. Şayet ma­lı hemen verebilseydi selemin ruhsat gerekçesi kalmayacak ve ha­zır olmayan malın satışı da caiz olmayacaktı. Yaptığımız rivayet ne­deniyle (Selem, ancak belli bir süre ile caizdir.) Bir de satışta oldu­ğu gibi burada da sürenin belirsiz elması, anlaşmazlığa yol açmak­tadır Bu sürenin enazı bir aydır. Kimisi -üç gündür- kimisi de: -ya­rım günden fazladır» demiştir. Ancak ilk görüş daha sıhhatlidir.

(Bir kimsenin özel ölçek ve arşmıyla selem caiz değildir.) Yâni eğer miktarları bilinmiyorsa böyledir. Çünkü selemde teslim vadeli olduğu için ölçek veya arşın kaybolup anlaşmazlığa yol açabilir. Bu­nu satışlar bahsinde açıklamıştık. Ayrıca ölçü âletinin büzülüp ge­nişleyen cinsten de olmaması gerekir, örneğin: Çanak gibi. Yok eğer yumuşak sepet ve torba gibi, sıkıştırmayla büzülüyorsa, anlaşmaz­lık nedeniyle selem caiz değildir Ancak İmam Ebû Yûsuf-dan yapılan rivayete göre su tulumları böyle değildir. Çünkü bun­larda teamül vardır.

(Özel bir koyun yiyeceğinde de selem câîz değildir.) Özel bir ağa­cın meyvesi de böyledir. Çünkü bunlar afete uğrayıp teslimleri im-kânsızlaşabilir. Peygamber Efendimiz de buna işaretle şöyle buyur­muştur :

-Ya bir de Allah (Azze ve Celle)  meyveyi yok ederse birinize müs-lüman kardeşinin parası nasıl helâl olacaktır?- ([9]) Demişlerdir ki, yiyeceğin niteliğini açıklamak için özel bir köy­den söz edilirse bunda bir sakınca yoktur, örneğin  Buhara' ran Ye sahi, Ferğane' nin da B e s a h i buğdayı denilme­si gibi.

İmam Ebû Hanife'ye göre selem, ancak yedi şartla sahih olur. Şöyle ki: malın cinsinin belli olması.) örneğin : buğday veya arpa dememiz gibi. (Türünün belli olması) sulu veya susuz dememiz gi­bi. (Niteliğinin belli olması) iyi veya kötü dememiz gibi. (Miktarı­nın belli olması) Tanınmış bir Ölçekle şu kadar ölçek dememiz gibi. Tartının da durumu aynıdır. (Sürenin belli olması) Bu beş şartın fık-hî delillerini daha önce açıkladık. (Akit, sermaye miktanna dayalı ise bu miktarın belli olması.) Ölçü, tartı ve sayı mallarının miktar­ları gibi. Bu durumda Ödenen bedel, para değil bu mallardan biridir. Taşıma ve masraf gerektiriyorsa malın teslim edileceği yerin de belirtilmesi.) Diğer iki İmam ise: belli olan sermaye ile malın tes­lim edileceği yerin belirtilmesine gerek olmayıp satıcı, malı akit ye­rinde teslim eder, demişlerdir. Böylece İmam Ebû Hanife ile diğer iki İmam bu iki hususta ihtilâf etmişlerdir. Her iki İmam birinci husus için diyorlar ki: bedel ve ücrette olduğu gibi serma­yeyi belirtmekten güdülen amaç. işaretle de gerçekleşebilir. Böylece elbise gibi olur.

İmam Ebû Hanife diyor ki: sermayenin bir kısmı çürük para olup mecliste değiştirilmeyebilir. Bu durumda miktarı bi­linmezse ne kadar eksik kaldığı bilinemez. Bir de selem ile satılan malın teslim edilememesi halinde sermayenin geri çevirilmesi gere­kecektir. Bu akitte olması muhtemel olan durumlar, olmuş gibi ka­bul edilirler. Çünkü selem meşru' olmakla beraber onda şer'i satışa ters düşen, malın akit sırasında mevcut olmama durumu vardır. Ser­mayenin elbise olması halinde ise, durum böyle değildir. Çünkü el­bisedeki uzunluk onun vasfı olduğundan akit, bu uzunluğun mik­tanna dayalı değildir.

Bir kimse, selem ile satın aldığı iki cins malın sermayelerini ay­rı ayrı belirtmemişse veya bedel olarak ödeyeceği iki nakitten biri­nin miktarını açıklamamışsa bu durumlarda da imamlar arasındaki aynı ihtilâf devam etmektedir. Her iki İmam ikinci husus -yer tâ'-yini- için de diyorlar ki:

Akit yeri önceden bilinmektedir. Çünkü malın burada teslim edil­mesini gerektiren akit mevcuttur. Bir de onun dışında başka bir yer de sözkonusu değildir. Bu durumuyla, yapılması emredilen işler için, doğan yapma imkânının ilk vakitleri gibidir. Böylece tıpkı borç ve gaspta olduğu gibi malın, akit yerinde teslim edilmesi gerekir. İmam Ebû   Hanife   ise diyor ki:

Selemde mal teslimi hemen gerekmediğinden yer belirtilmiş ol­mamaktadır. Borç ve gaspta ise durum böyle değildir. Yerin belir­tilmemesi halinde ise, ondaki belirsizlik, anlaşmazlığa yolaçmaktadır. Çünkü malların kıymeti, bulundukları yere göre değiştiğinden yerin açıklanması gerekli olup ondaki belirsizlik, malın niteliğindeki be­lirsizlik gibi olur.

Bu noktadan hareketle bâzı fıkıhçılar, malın niteliğinde olduğu gibi yerdeki ihtilâf da İmam Ebû Hanife'ye göre deği­şik fiyatların ortaya çıkmasına yolaçar, demişlerdir. Kimisi ise, di­ğer iki imama göre bu duruma yolaçar, çünkü onlara göre yerin belli olması, selem akdinin gereğidir. Bedel, ücret ve taksimde de aynı ihtilâf vardır. Şöyle ki: Bir evi bölüşen iki kişiden birinin payına taşıması ve masrafı olan bir şeyin eklenmesi gibi. İhtilâf bu şeyin yeri konusundadır. Ki­misi ise, bedelin ödeneceği yerin belirtilmesi şart değildir, demiştir. Sahih olan görüşe göre ise, bedel vâ'deli ise bu şart mevcuttur. Bu, ayrîı zamanda Serahsi'nin de tercih ettiği görüştür. Diğer iki İmama göre ise, ödeme için taksimde geçerli olan yer, evin yeri, ücrette ise kiralanmış olan hayvanın teslim edileceği yerdir. (Taşıması ye masrafı olmayan malın teslim edileceği yerin be­lirtilmesine ittifakla ihtiyaç yoktur.) Çünkü bu durumda yer, malın değerinde değişiklik meydana getirmemektedir.  (Satıcı, malı selem akdinin yapıldığı yerde teslim eder.)

Ben diyorum ki, bu, Cami'us-sağir ile Büyu'daki rivayettir. Meb-sutta, icarlar bahsinde ise: istediği herhangi bir yerde malı teslim edebilir, denilmiştir. En sıhhatli görüş de budur. Çünkü teslim için her yer aynı olup hemen teslim etmek de vacip değildir. Bir yer tâ'yin etmeleri halinde ise, kimisi: bu, hüküm ifâde etmediğinden be­lirtilen yerde teslim etme mecburiyeti yoktur derken kimisi de: sa­tıcı için yol tehlikesini ortadan kaldırdığından malın belirtilen yerde teslim edilmesi gerekir, demiştir. Taşıması ve masrafı olan malın şe­hirde teslim edilmesini belirtmek yeterlidir. Çünkü semtleri değişik olsa bile şehir, konu ettiğimiz meselelerde tek bir yer hükmündedir!

(Ayrılmadan önce akit yapılan yerde bedel teslim alınmadıkça selem caiz değildir.) Çünkü sözkonusu bedel nakit ise bu durumda taraflar, vâ'deli bir malı vâ'deli bir bedelle vermiş olarak ayrılacak­lardır. Oysa Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vâ'-deliyi vâ'deli ile satmaktan nehyetmiştir. ([10]) Bedelin mal olması ha­linde de caiz değildir. Çünkü selem, peşin bedelle vâ'deli mal al­maktır. Zira selem ile almak veya selef ile almak tâbirleri, peşini ifâde ettiklerinden bu anlamın gerçekleşmesi için mallardan birinin hemen teslim alınması gerekir. Bir de satıcının malı bulup teslim edebilmesi için bedelin kendi­sine teslim edilmesi gerekir. Bu nedenle, her iki tarafın veya taraf­lardan birinin cayabilme şartı bulunduğunda selem sahih değildir, dedik. Zira cayabilme şartı mülkiyet hükmünü ifâde eden akde engel olduğundan bedelin kesin teslimini de engellemektedir. Aynı şe­kilde selemde görmeye bağlı cayma hakkı da yoktur. Çünkü selem­de bu hak, manasızdır. Kusura bağlı cayma hakkı ise böyle değil­dir. Çünkü bu hak, kesin teslimi engellememektedir. Taraflar, ayrıl­madan önce ve bedel henüz dururken taraflar cayabilme şartı kal­dırılırsa selem caizdir, imam Züfer ise: caiz değildir, demiş­tir. Bu görüşün bir benzeri de geçersiz satışta geçti.

(Selemin bütün bu şartlarını şu sözde toplamışlardır : Bedeli açık­layarak peşin ödemek, satın alınan malı açıklayarak sonradan tes­lim etmek, malın teslim edileceği yeri açıklamak ve malı bulma gü­cüne sahip olmak. O halde bir kimse, yüz dirhemi satıcıdaki alaca­ğı, yüz dirhemi de peşin nakit olmak üzere ikiyüz dirheme, selem akdiyle bîr miktar buğday alırsa bu durumda, yüz dirhemlik alaca­ğın karşılığı olan kısımda) teslim alma bulunmadığından (selem ge­çersizdir. Diğer kısımda ise) bütün şartları kapsadığından (caizdir.) Buradaki geçersizlik, sonradan meydana geldiğinden selemin öbür kısmına bulaşmaz. Çünkü buradaki selem asıl itibariyle sahihtir. Bu nedenle taraflar ayrılmadan önce sermaye tamamen nakide çeviri-lirse selem tümüyle sahih olur. Ancak bunu yapmadan ayrılırlarsa açıkladığımız nedenle selem geçersiz olur. Çünkü satışta, borcun han­gi paradan ödeneceği belirtilemez. Nitekim, taraflar, alıcının satıcı­daki bir alacağı karşılığında bir mal ahş-verişinde bulunduktan son­ra böyle bir alacağın bulunmadığı hususunda birleşirlerse bu takdir­de satış bozulmadığmdan akit sahih olur.

(Teslim alınmadıkça selem akdindeki bedel ile selemle satın alı­nan malda tasarruf etmek caiz değildir.) Birincisinin nedeni, gerek­li olan teslim alınmanın engellenmesidir. İkincisinin nedeni ise, se­lem konusu olan malın satılan mal olmasıdır. Teslim alınmadıkça da satın alman malda tasarrufta bulunmak caiz değildir.

(Selem ile satın alman malda ortaklık ve tevliye caiz değildir.) Çünkü bunlar malda tasarruftur. (Selemi bozmaları halinde alıcı, sermayesinin tümünü geri almadıkça onunla satıcıdan hiç bir şey satınalamaz.)  Çünkü Peygamber Efendimiz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmî :"Selem ile satm dan veya sermayenden başka bir şey alma ([11]) buyurmuştur. Yâni akdin bozulması halinde sadece sermayeni al. Bir de ser­maye, satılan mala benzetilerek alındığından teslim alınmadan on­da tasarrufta bulunmak haramdır. Zira akdi bozmak, üçüncü bir kişi bakımından yeni bir satış hükmündedir. Ayrıca, selem ile alınan mal, ortadan kalktığından satılan mal olarak kabul edilmesi müm­kün değildir. Bu nedenle tıpkı selem ile alınan mal gibi ödenmesi gereken bir alacak olan sermaye –bedel- satılan mal hükmünde kabul edilmiştir. Ancak akdi bozmak, bütün yönlerden yeni bir akit olmadığından verilmiş olan sermayenin mecliste geri alınması vacip değildir. İmam Züfer ise, anılan sermaye ile satıcıdan baş­ka şeyler satın alınabilir, demiştir. Açıkladığımız deliller ise, onun gö­rüşünü çürütmektedir.

(Bir kimsenin, selem akdiyle satın aldığı bir ton buğdayı teslim zamanı geldiğinde satıcı, başka birinden aynı miktarda buğday sa­tın alarak, aldığı buğdayın yerine bu buğdayı teslim almasını ister­se, bu, onun yerine geçmez. Ancak satıcı, alıcının bu buğdayı önce onun adına teslim aldıktan sonra kendine kabul etmesini ister ve alıcı da buğdayı önce onun adına teslim alıp ölçtükten sonra kendi adına ölçüp teslim alırsa, bu durumda selem caizdir.) Çünkü ölç­mek şartıyla iki akit birden yapıldığından buğdayın iki defa ölçül­mesi gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem), iki defa ölçülmedikçe yiyecek maddesinin satışından nehyet-miştir. ([12]) Daha önce de geçtiği üzere hadîsin, ilgili olduğu konu da budur. Burada selem akdi daha önce yapılmış olsa bile malın tes­lim alınışı, akdin devamı olduğu gibi, aynı zamanda satışın yeniden yapılması hükmündedir. Çünkü teslim edilecek mal, gerçek itibariy­le borçtan ayn bir şeydir. Bir de selem ile satın alman malın yeri­ne başka-bir mal vermek haram olduğundan satıcının aldığı buğ­day, ölçülmeden yeni bir satışla alıcıya satılmış olur. Ancak, selem akdi bulunmayıp satın alman mal borç olarak ödenecekse borçlu­nun alacaklıya: şu buğdayı teslim al demesi caizdir. Çünkü borç,iare olduğundan iare deyimiyle de gerçekleşebilir. Böylece Ödenen buğday, borç alınan buğdayın aynısı hükmünde olduğundan iki akit birden yapılmış olmuyor.

(Bir kimse, selem ile satın aldığı buğdayın satıcı tarafından ken­di hararlarında ölçülmesini ister ve satıcı da alıcının gıyabında bu­nu yaparsa buğdayı teslim etmiş olmaz.}

Çünkü alıcı, bu istekte bulunma hakkına sahip olmadığından böyle bir istek geçersizdir. Zira alıcının hakkı belli bir malda değil, ödenecek borçtadır. Hal böyle olunca satıcı, alıcıdan hararlan Ödünç olarak almış olmakta ve kendi buğdayım bunlara koymuş olmakta­dır. Tıpkı bir kaç dirhem borcu olan kimseye borç sahibinin, bir ke­se vererek bu dirhemleri o keseye koymasını istemesiyle dirhemle­ri teslim almış olmaması gibi. Yok eğer alıcı, satın aldığı buğdayı içine koymak üzere satıcıya hararlan teslim ederse bu durumda buğ­dayı teslim almış olur. Çünkü buğday, alıcının mülkiyetine geçtiğin­den onun bu konudaki isteği geçerlidir. Nitekim alıcının selem ak­dinde buğdayın öğütülmesini istemesi halinde un, satıcıya âit oldu­ğu halde alıcının satış akdinde bunu istemesi ile un alıcıya âit olur.

Aynı şekilde selem akdinde malı denize dökmesini istemesi ha­linde mal, satıcının kesesinden gittiği halde satış akdinde bunu is­temesi üzerine alıcının kesesinden gitmiş olur ve bedeli ödemesi ge­rekir. Bu nedenle sahih olan görüşe göre satış akdinde satıcının ölç­mesiyle yetinilir. Çünkü burada satıcı, ölçmede alıcının vekili duru­mundadır. Teslim alma ise, buğdayın, alıcının hararlarına girmesiy­le gerçekleşir. Satış akdinde alıcı, satıcıdan buğdayı kendi hararla­rında ölçmesini isterse bu durumda malı teslim almış olmaz. Çünkü bu durumda alıcı, emânet aldığı hararlan teslim almadığından ha­rarlar, onun tasarrufuna girmediği gibi hararlardaki buğday da bu nedenle onun tasarrufuna girmemiş olur. Tıpkı satıcıdan buğdayı öl­çüp kendi evinin bir köşesine yığmasını istemesi gibi. Çünkü ev, her tarafıyla satıcının olduğundan alıcı, ondaki malı teslim almış olmaz. Bir kısmı selem akdiyle, bir kısmı da satış akdiyle satılan bir malın birlikte teslimi halinde hararlar alıcının olduğu halde Önce satış, ak­diyle alman maldan başlanırsa alıcı, her ikisini de teslim almış olur. Çünkü satış akdiyle alman kısımda böyle bir istek geçerlidir. Selem akdiyle alman kısım ise, alıcının mülkiyetine geçtiğinden onda da bu vesileyle teslim alma gerçekleşmiş olur. Bu, ödünç aldığı buğda­yın ödünç sahibi tarafından kendi toprağına ekilmesini isteyen kim­se ile kuyumcuya bir yüzük vererek buna yanm dinar değerinde ek yapılmasını isteyen kimsenin durumu gibidir. Yok eğer önce selem ile alınan kısımdan başlanırsa, alıcı her ikisini de teslim almamış olur. Çünkü selem ile alınan kısımda böyle bir istek geçerli değildir.

Satış akdiyle satın alınan kısım ise, selem akdiyle alıcının mül­kiyetine geçmiş olan kısma teslimden Önce karıştırıldığından onda da teslim alma gerçekleşmemiş olur. Bu nedenle de imam Ebû H a n i f e' ye göre bu takdirde mal zayi edilmiş olduğundan sa­tış bozulmuş olur. Aynı zamanda malların bu şekilde birbirine ka­rışmasına da alıcının rızâsı yoktur. Çünkü kendisi, önce satış akdiy­le alman maldan başlanmasını kasdetmiş olabilir. Diğer iki îmama göre ise, alıcı serbesttir. İsterse satışı bozar, isterse _de karışmış olan malda satıcıya ortak olur. Çünkü onlara göre malm birbirine karış­ması zayi olması demek değildir.

(Bir kimse, bedel olarak bir câriye vererek selem akdiyle bir mik­tar buğday satın alır ve satıcı cariyeyi teslim aldıktan sonra taraflar satışı bozar ve satışın bozulmasından sonra câriye, satıcının elinde ölürse bu takdirde satıcı, cariyenin teslim alındısı günkü kıymetini ödemek zorundadır. Yok eğer câriye öldükten sonra satışı bozarlar­sa bu takdirde satışı bozmaları caizdir.)

Çünkü satışı bozmanın sahih oluşu, selem akdinin devam etme­sine bağlıdır. Akdin devamı da, akit konusu olan malın varlığıyla mümkündür. Selemde ise, akit konusu olan, satın alınan mal oldu­ğundan onun varlığı durumunda satışı bozmak sahihtir. Çünkü sa­tışı bozmak, akdin başında bile caiz olduğundan akdin sonuna dek devam etmesi, daha kolay olduğundan evleviyetle caizdir. Satın alı­nan malda satış bozulunca dolayısıyla cariyede de bozulur ve cari­yeyi geri vermek gerekir. Ancak cariyenin ölümü nedeniyle bu müm­kün olmadığından satıcı, onun kıymetini Ödemek zorundadır.

(Bir cariyeyi bin dirheme satın aldıktan sonra taraflar, satışı bo­zar ve satışın bozulmasından sonra câriye alıcı da Ölürse satışı boz­maları geçersiz olur. Cariyenin ölümünden sonra satışı bozarlarsa bu da geçersizdir.)

Çünkü satışta akit konusu olan, câriye olduğundan onun zayi olmasından sonra akit ortadan kalkmakta ve dolayısıyla satışı boz­mak ne akdin başında sahih olmakta ne de akdin sonuna dek devam edebilmektedir. Çünkü satışı bozmaya konu olan husus yok olmuştur. Mal karşılığı mal satışında ise durum böyle değildir. Şöyle ki: bunda satışı boznmk sahih olup mallardan birinin zayi olmasından

sonra da devam etmektedir. Çünkü bu satışta malların her biri, be­del olduğu gibi aynı zamanda satılan maldır.

(Bir kimse, bir kaç dirhem karşılığında birisinden bir miktar buğdayı selem akdiyle satın aldıktan sonra aralarında ihtilaf çıka­rak satıcı: ben, buğdayın kalitesiz olmasını şart koştum derken alı­cı da i sen hiç bir şey şart koşmadın derse, bu durumda geçerli olan, satıcının sözüdür.)

Çünkü alıcının, akdin sıhhatim inkâr etmesi gerekçesizdir. Zira normal olarak selem ile satılan mal sermayeden daha kıymetlidir. Durum tersine ise, demişlerdir ki:

İmam Ebû Hanife'ye göre bu kez geçerli olan alı-cmm sözüdür. Çünkü bu durumda1 satıcı, akdin sıhhatim inkâr etti­ği halde alıcı, akdin sahih olduğunu savunmaktadır. Diğer iki îma­ma göre ise, akdin sıhhatim bile inkâr etse inkâr ettiği için geçerli olan, satıcının sözüdür. Allah izin verirse bu konuyu ilerde açıkla­yacağız.

(Satıcı, akdin süreli olmadığını alıcı ise süreli olduğunu söyler­se bu durumda geçerli olan, alıcının sözüdür.)

Çünkü satıcı, kendisine âit bir hak olan süreyi gerekçesiz olarak inkâr etmektedir. Süresizlik nedeniyle selemin fasit oluşu da kesin değildir. Zira selemde süreyi şart koşmayan görüşler de vardır. Bu nedenle sermayeyi geri vermesinden doğacak menfaat, da söz konu­su değildir.

Malın niteliğinin belirtilmemesi halinde ise, durum böyle değil­dir. Durum tersine ise, her iki İmama göre geçerli olan, alıcının sö­züdür. Çünkü bu durumda o, satıcının sahip olduğu bir hakkı inkâr etmektedir. Bu nedenle akdin sıhhatim inkâr etse bile muteber olan onun sözüdür. Tıpkı müdaraba akdinde mal sahibinin, sermayeyi iş­letene :

On dirhem hariç, sana kârın yansını şart koşmuştum demesine karşılık, adı geçenin de

Hayır, sen kârın yarısının tamamım bana şart koşmuştun deme­si halinde mal sahibinin sözünün geçerli olması gibi. Çünkü serma­ye sahibi burada akdin sıhhatim inkâr etmiş olduğu halde aslmda karşı tarafın bir kısım kârını inkâr etmektedir. İmam Ebû Hanife'ye göre ise, satıcının sözü geçer­lidir. Çünkü satıcı, akdin sıhhatim iddia etmektedir. Kaldı ki her iki taraf da tek bir akid üzerinde birleştiklerinden görünürde akdin sıhhati üzerinde de birleşmiş olmaktadırlar.

Müdaraba meselesinde ise durum böyle değildir. Çünkü müda-raba bağlayıcı olmadığından ondaki ihtilâf da muteber olmayıp bu nedenle ortada sadece kârdaki ihtilâf kalmaktadır. Selem akdi ise. bağlayıcı olduğundan taraflar arasında ihtilâf meydana geldiğinde onlardan birinin iddiası gerekçesiz olursa, öbürünün sözü ittifakla ge­çerli olur. Yok eğer iddiası gerekçeli olur ve ikisi tek bir akid üze­rinde birleşirlerse bu durumda İmam Ebû Hanife'ye göre akdin sıhhatini iddia edenin sözü geçerlidir. Diğer iki İmama göre ise, akdin sıhhatini bile inkâr etse geçerli olan, inkâr edenin sözüdür. (Uzunluk, genişlik ve kalitesinin açıklanması halinde elbisede se­lem caizdir.)   Çünkü bu takdirde selem, açıkladığımız üzere teslimi mümkün belli bir malda yapılmış olmaktadır.

(Elbise ipek ise, ağırlığının da belirtilmesi gerekir.) Çünkü ağır­lık, ipekte amaçlanan bir husustur. (Taneleri arasında aşırı fark bu­lunduğundan kıymetli taş ve boncuklarda selem caiz değildir. Tartı ile satılan ufak incilerde İse selem caizdir.) Çünkü bunlar, miktarı tartı ile belirlenen mallardandır

(Kalıbının belirtilmesi halinde kerpiç ile tuğlayı selem akdiyle satmakta bir beis yoktur.) Çünkü bunlar, taneleri az farklı olan sa­yı mallarıdır. Kalıbın belirtilmesi halinde ise fark daha da azalmak­tadır. Anlaşmazlığa yolaçmadığı için (Niteliği standart olabilen ve miktarı belirtilemeyen her şeyde de selem caiz değildir.) Çünkü se­lem, borç olduğundan niteliğinin belirsiz olması halinde akitte, an­laşmazlığa yolaçan bir belirsizlik meydana gelir. Selemde aranan şartları içinde topladığından (Belirli oldukları takdirde leğen, bakraç ve mestleri selem akdiyle satmakta bir beis yoktur. Belirli olmamaları halinde ise) belirsiz borç olduklarından (selem ile satışları caiz değildir.) Genel bir teamül olduğundan (bun­lardan birini süre belirtmeden sanatçıya yaptırmak da istihsânen ca­izdir.)  Kıyâsa göre ise caiz değildir.

Çünkü var olmayan bir satmaktır. Sahih olan görüşe göre bu, sözleşme değil, satış olur. Zira fi'len var olmayan bir şey, bazen hük­men var sayılır. Kaldı ki burada akid konusu olan, çalışma değil yapılması istenen maldır. Nitekim sanatçı, kendisinin yapmadığı bir malı hazır olarak veya akidden önce kendisinin yaptığı bir malı geti­rir ve alıcı da bunu alırsa satış caizdir. Oysa, satın alman mal, alıcının seçimiyle belirir. Nitekim alıcı malı görmeden önce satıcının onu sat­ması caizdir. Bütün bu söylediklerimiz, sahih olan görüşe göredir.

(Alıcı, yapılan malı gördüğünde serbesttir. İsterse alır, isterse vazgeçer.) Çünkü kendisi görmediği bir şeyi satın almıştır. Sanat­çı ise serbest değildir. Mebsut'da böyle denilmiştir. En sıhhath görüş de budur. Çünkü sanatçı, görmediği bir şeyi satm almamıştır. İmam Ebû Hanife' den : Sanatçı da serbesttir. Çünkü o da deriyi ve benzerini kesmek suretiyle zarara girmeden malı tes­lim edememektedir, dediği rivayet edilmiştir.

imam Ebû Yûsuf dan da: ikisi de serbest değildir. Şöyle ki: sanatçı, açıkladığımız nedenle serbest değildir. Alıcının ser­best oluşunda ise sanatçının zararı vardır. Çünkü kendisinin vazgeç­mesi halinde başkası bu malı o fiyatla almayabilir, dediği rivayet edilmiştir. Elbise gibi halkın teamülü bulunmayan mallarda bu mua­mele caiz değildir. Çünkü bu durumda muameleyi caiz kılan sebep yoktur. Teamül bulunan mallarda ise, ancak niteliklerini söylemek­le tanıtılabilmeleri halinde caizdir. Tâ ki teslim edilmeleri mümkün olsun.,

Metinde: «süre belirtmeden- demesinin sebebi şudur: teamül bulunan malda süre belirtilmesi halinde -İmam Ebû Hani­fe ' ye göre muamele seleme dönüşür. Diğer iki İmama göre sele­me dönüşmez. Teamül bulunmayan malda süre belirtilmesi halinde ise muamele, ittifakla seleme dönüşür. İki İmam diyorlar ki:

Sanatçıdan malın yapılmasını istemek olan -istisn" kelimesi gerçek mânâsında kullanıldığından bu mânânın gereğini korumak gerekmekte ve bu nedenle de belirtilen sürenin peşin hükmünde ol­ması gerekir. Teamül bulunmayan mallarda ise durum böyle değil­dir. Çünkü bu, fasit bir -Istırna'- olduğundan sahih selem olarak kabul edilir. İmam Ebû Hanife ise: bu, selem ihtimali olan bir borçtur. Selem ise, şüphe götürmeyen bir icmâ' ile caizdir. Istısna'ın teamül haline getirilmesinde ise şüphe bulunduğundan muamelenin selem kabul edilmesi daha uygundur. En doğruyu ise ancak Allah (Azze ve Celle)  bilir.[13]

 

Çeşitli Meseleler

 

(Köpek, pars ve canavarların satışı caizdir. Bu konuda eğitilmiş­lerle eğitilmemişler arasında fark yoktur.) İmam Ebû Yû­suf dan: ısıran köpeğin satışı caiz değildir. Çünkü ondan fayda­lanılmaz, dediği rivayet edilmiştir. İmam-ı Şafiî ise: «Kö­peğin satışı caiz değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) :

-Zina eden kadının mehri İle köpeğin bedeli haram şeylerdendir.- ([14]) buyurmuştur. Bir de köpeğin Özü necistir. Necaset ise, necisin değer­sizliğini gösterir. Oysa satışının caiz olması, değerli olduğunu gös­terir. O halde satışı geçersizdir.- demiştir. Biz diyoruz ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem), her köpeğin değil, av ve çoban köpeği dışındaki köpeklerin sa­tışından nehyetmiştir. ([15]) Bir de avlama ve korumada köpekten is­tifâde edilir. Bu nedenle maldır ve satışı caizdir. Zarar verici zehir­li hayvanlar ise böyle değillerdir. Çünkü onlardan istifâde edilme­mektedir Hadis-i şerif ise islâm'ın ilk dönemine âit olup köpeğin di­ğer hayvanlar gibi beslenmesinin Önlenmesini amaçlamaktadır. Özü­nün necis olduğunu da kabul etmiyoruz. Kabul edilse bile satışı de­ğil, el sürülmesi haram olur. (İçki ve domuz satışı caiz değildir.) Çünkü Peygamber Efendi­miz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) : -Kuşkusuz içimini haram kılan Allah   (Azze ve Celle), satışım ve bedelini yemeyi de haram kılmıştır. ([16])  buyurmuştur. Bir de açıkladığımız üzere bunlar biz müslümanlara göre mal de­ğillerdir. (Zimmİler, -İslâm idaresinde gayr-ı müslimler satışlar ko­nusunda müslümanlar gibidirler.) Çünkü Peygamber Efendimiz bu konudaki hadiste  «Onlara bildir ki, müslümaniamı sahip olduğu haklara onlar da sahiptir, müslümanlarm taşıdıkları sorumlulukları onlar da taşımak­tadır.» ([17]) buyurmuştur. Bir de onlar da müslümanlar gibi mükel­lef ve ihtiyaç sahibidirler. (Ancak özel olarak içki ve domuz konu­sunda müslümanlar gibi değildirler.) Çünkü onların içki satmaları, müslümanın şıra satması, domuz satmaları da müslümanın koyun satması hükmündedir. Çünkü bunlar, onların inancına göre maldır­lar. Biz ise, onlan inançlarıyla başbaşa bırakmakla memuruz. H z . Ömer    (Radıyallâhü anh)'ın: «Bunların satışını onlara bırakın ve bedellerinin onda birini alın.- ([18]) şeklindeki sözü bunun delilidir. (Bir kimse, başkasına . al­tını falancaya bin dirheme satarsan sana ayrıca bedelden olmak üze­re beşyüz dirhem daha taahhüt ederim der ve o da bunu yaparsa bu durumda satış caiz olup satıcı, bin dirhemi alıcıdan beşyüz dir­hemi de taahhütte bulunandan alır. Şayet: -Bedelden olmak üzere» dememişse satış bin dirhem ile caiz olur ve taahhütte bulunandan bir şey alınmaz.) Meselenin fıkhı gerekçesi, hem bedeli hem de satılan malı arttırmanın bize göre caiz olmasıdır. Yapılan artış ise, ak-din aslına bağlı olur.

İmam Züfer ile îmam-ı Şafii'ye göre ise du­rum böyle değildir. Bize göre böyle olmasının nedeni, akdin meşru' bir durumdan yine meşru1 olan başka bir duruma getirilmesidir. Bu, satışın kârlı, zararlı veya ikisi arasında olmasıdır. Sonra bazen alı­cı, anılan artıştan hiç bir yarar sağlamaz. Örneğin : artışsız da bedel satılan mala eşit olduğu halde artış yapılması gibi. Böylece Hul' bedelinde olduğu gibi artışın yabancı biri adına şart koşulması sahihtir. Ancak artışın da isim ve şekil ba­kımından tıpkı bedelin aslı gibi satın alman malın karşılığı olması gerekir. Şöyle ki: artış için -bedelden olmak üzere» denilirse şartı mevcut olduğundan sahih, denilmezse bu kez şartı mevcut olmadı­ğından sahih değildir.

(Bir kimse, bir köle satın aldıktan sonra ortadan kaybolur ve satıcı, kölesini ona sattığını şahitle kanıtlarsa bu takdirde eğer alıcı­nın kaybolması normal bir kaybolma ise köle, satıcının alacağı için satılmaz.)

Çünkü bu durumda köleyi satmadan satıcıyı hakkına kavuştur­mak mümkündür. Ayrıca köleyi satmak, alıcının hakkını ortadan kal­dırmak olur. (Yok eğer alıcının nerede olduğu bilinmiyorsa bu du­rumda köle satılır ve bedeli tahsil edilir.) Çünkü alıcının köledeki mülkiyeti ancak satıcının ikrarıyla or­taya çıktığından onun bu köledeki hakkıyla birlikte ortaya çıkar. Bu durumda satıcının hakkını alıcıdan tahsil etmek mümkün değilse Hâ­kim, bu hakkı tahsil etmek için köleyi satar. Tıpkı malını başkası­nın rehnine koyan ve ölen kimse ile malı teslim almadan önce, if­lâs etmiş olarak ölen alıcının mallarında yapıldığı gibi. Ancak mal teslim alındıktan sonra alıcı Ölürse durum böyle değildir. Çünkü bu durumda satıcının bu malda hakkı kalmamıştır. Sonra satıcının hak-kuıdan artan bir şey varsa alıcı için saklanır. Yok eğer hakkını kar­şılamazsa bu kez alıcı takip edilir.

(Alıcı iki kişi olup bunlardan biri ortadan kaybolursa bu du­rumda hazır olan alıcı, bedelin tamamını Öder. Öbürü geldiğinde ken­di payına düşen bedelin tümünü ödemedikçe payını alamaz. Bu, İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'İn görüşüdür. İmam Ebû Yûsuf ise ı hazır olan alıcı, bedelin tamamını vermekle sadece kendi payını tes­lim alabilir. Arkadaşı yerine verdiği ise, yardım kabul edilir, demiştir.) Çünkü o, bunu yapmakla başkasının borcun-j kendisinden ha­bersiz ödemiş olduğundan ondan bir şey talep edemez. Bu arada ar­kadaşının payı hakkında yabancı olduğundan onu teslim alamaz.

İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed diyorlar ki: hazır olan alıcı, mecbur olduğu için bunu yapmıştır. Çün­kü bedelin tamamını ödemeden kendi payından faydalanması müm­kün değildir. Zira satış tek bir akitle gerçekleşmiştir. Arkadaşı adı­na ödediği bedelin tümünü almadıkça köledeki payım alıkoyabilir. Mecbur olduğu için bunu yapan herkes, arkadaşından hakkını ala­bilir. Tıpkı rehine bırakılmak üzere başkasına emânet oiarak bir şey veren kimse gibi. Arkadaşından hakkını alabildiğine göre bu hakkı tahsil edinceye kadar köledeki payını alıkoyabilir. Tıpkı satın alma­da vekil kılınan kimsenin bedeli kendi kesesinden ödemesi duru­munda olduğu gibi.

(Bir kimse, bin mıskal altın ve gümüşle bîr câriye satın alırsa be­delin yansı altın yarısı da gümüş olarak ödenir.) Çünkü alıcı, mis-kah altın ve gümüşe eşit olarak izafe ettiğinden ve aralarında ter­cih bulunmadığından her birisinden beşyüz miskal verilmesi vacip­tir. Aynı şekilde bir kimse, bin altın ve gümüşle bir câriye satın al­dığında âdet olan tartı ile bedel olarak beşyüz miskal altın ile beş­yüz dirhem gümüş ödemesi gerekir. Çünkü alıcı, bini her ikisine de izafe ettiğinden söylediği, ikisinde de bilinen tartıyı ifâde eder.

(Bir kimsenin başkasından on sağlam dirhem alacağı olur ve borçlu kendisine on kalitesiz dirhem verdiği halde kendisi bunun farkında olmadan dirhemleri harcar veya dirhemler zayi olursa bu durumda İmam Ebü Hanife ile İmam Muhammed'e göre borç öden­miş olur. İmam Ebû Yûsuf ise: kalitesiz dirhemlerini geri çevirerek kendi sağlam dirhemlerini borçludan alır, demiştir.) Çünkü alacak­lının hakkının aslına olduğu gibi niteliğine de riâyet edilmesi gere­kir. Oysa dirhemin kendisi geri alınmadan niteliği yalnız başına borç­ludan tahsil edilememektedir. Çünkü kendi cinsinden bir para ile sa­tıldığında niteliğin değerde katkısı olmamaktadır. O halde söyledi­ğimiz çâreye başvurulması gerekir.

İmam Ebû Hanife ile İmam Muhamnıed ise diyorlar ki: alacaklının teslim aldığı kalitesiz dirhemler onun hakkının cinsindendir. Nitekim bu dirhemleri kendi sağlam dirhem­leri yerine selem ve para alış-verişinde kullanması caizdir. Böylece bunların alınmasıyla hakkı verilmiş olur. Ve alacaklının yalnızca kalitede hakkı kalır. Bunu tahsil etmek ise, açıkladığımız üzere kendi başına mümkün olmadığı gibi dirhemleri tahsil etmekle de müm­kün değildir. Çünkü bu, kendi hakkını kendinden tahsil etmek olur. Böyle bir uygulamanın ise fıkıhta örneği yoktur. (Bir kuş, bir kimsenin toprağında yavrularsa yavru, onu alana aittir.) Yumurtlaması halinde de durum aynıdır. (Ceylanın yuva yap­ması da aynıdır.)

Çünkü bunları almak mubah olup onları alan, ilk tasarruf hak­kını elde etmiş olur. Bir de yöntemsiz yakalansalar bile avdırlar. Av ise, onu yakalayana aittir. Avın aslı olduğu için yumurta da aynı durumdadır. Bu nedenle de onu kıran veya pişiren ihramlı kimseye ceza lâzım gelir. Toprak sahibi ise, toprağını bu iş için hazırlamamıştır. Böylece bu, toprağı kurutmak için ağ kurmak gibi olur. Avın, bir kimsenin evine girmesi veya dökülen şeker ile dirhemlerin eteğinin içine düş­mesi hallerinde de durum aynıdır. Ancak bu kimse, eteğiyle bun­ları örter veya onları toplamaya hazırlanmişsa şeker ve dirhemler onun olur. Arının, toprağında yaptığı bal ise kendisinindir. Çünkü bu, top­rağın nimetlerinden sayıldığından tıpkı topraktaki ağaç ile akan su­yun biriktirdiği toprak gibi bulunduğu yerin sahibine ait olur. En doğrusunu ise Allah (Azze ve Celle) bilir.[19]

 



[1] Bakara sûresi Âyet 282

[2] El MÜstedrek (Bakara süresinin tefsiri) C. 2 S. 286

[3] Bu ifade ile gariptir. Fakat Kurtubî, Müslim'in şerhinde bu hadise bu ifade ile Tasladığını yazmıştır. Bununla birlikte kişinin yanında olmayan bir şeyi satmasından nehyeden Hadis Sünen-i erbaanın her dördünde de yer almaktadır. Tirmizi (Ahm-satımlar) C. 1 S. 159, Ebü Davüd (Kişinin yanında olmayan bir şeyi satması babı) C. 2 S. 139, Îbn-İ Mâceh (bulunmayan şeyi satmaktan nehiy b&bı) C. 1 S. 159, Nesâi (Ahm-satımlar) C. 2 S. 226

[4] Buhari (Selem) C. 1 S. 298-299, Müslim (Ahm-satımlar -Selem babı-)C. 2 S. 31

 

[5] El Müstedrek (Ahm-satımlar -hayvanları selem yolu ile satmaktan nehy babı) C. 2 S. 57, Daıakutnî (Alım-satımlar) S. 319 Bu konuda İmam Muhammed'in «Kitab-ül Asar» da şu mealde kaydettiği "bir eser de vardır :

«Abdullah tbn-i Mes'ut ortaklıkla çalıştırmak üzere Zeyd b. Huveylide el-Bekri'ye sermaye vermişti. Zeyd de Atris b. Akup eşşeybani'den selem yolu fle birkaç deve aldı. Selem'in vadesi geldiği zaman Zeyd, Atris'ten develerin bir kıs­mım aldı ise de Atris iflas ettiği için develerden geri kalan kısmını veremez ol­du ve sermayenin Abdullah ibn-i Mesut'a âit olduğuna öğrenerek ondan merha­met dilemek için yanına geldi. Abdullah ona:

-  Zeyd gerçekten böyle birşey yaptı mı? diye sordu ve Atris :

-  Evet, diye cevap verince Zeyd'i çağırtarak :

-  Aldığın develeri geri ver ve param geri al. Bir daha paramızla selem yo­lu ile hayvan alma, dedi.»   Nasburraye C. 4 S. 46

[6] Ebû Dâvûd ile İbn-i Mâceh Necran'Iı bir adamdan naklen bu hadisi şu şekilde kaydetmişlerdir :

«Abdullah ibn-i Ömer'e :

- Henüz tomurcuk olan hurmalarımı selem yolu ile benden almaz mısın? dedim. Abdullah ;

-  Hayır, dedi.

-Niçin, deûim. Abdullah :

- Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) zamanında ada­mın biri bahçesinin hurmalarını daha tomurcuk İken selem yolu ile sattı ise de o yıl hurmalar meyve vermedi. Alıcı «senin hurmalığın meyva verinceye kadar elimde kalacaktır» dedi. Satıcı da «ben hurmalarımın sadece bu seneki meyvele­rini sana satmıştım» dedi ve bunun üzerine Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aley­hi ve SeUemVe baş vurdular. Peygamber Efendimiz satıcıya: «Adam senin hur­malarından hiçbir şey aldı mı?» diye sordu. Adam «Hayır» dedi. Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi veS ellem) : «O halde parasını ne diye elin de tutmu­yorsun? Ondan ne almişsan geri ver. Ve meyva olgunlaşmadıkça selem yolu ile satmayın» buyurdu» dedi.

Ebû Dâvûd (Alım-satimlar) C. 2 S. 135, îbn-i Mâceh (Alım-satımlar C. 1 S. 166

[7] Bu hadis daha önce geçmiştir

[8] Daha önce geçmiştir

[9] Bu mânâda gariptir. Müslim ile Buharı bunu (Satış bahsi)nde Hamit'-den şu şekilde nakletmelerdir :

«Enes b. Mâlik ' Radıyallâhü anh) :

-  Peygamber Efendimiz (Sallallahü  Aleyhi  ve  Sellem)  hurmaları  olgunlaş­madan satmaktan nehyetmîşiir, dedi, O'na :

-  Hurmaların olgunlaşması nedir? diye sordum. Enes (Radiyallâhü anh) :

-  Olgunlaşması kızarması ve sararmasıdır. Ya eğer Allah meyva vermezse kardeşinin malım kendine helâl kılarsın» dedi. Buharî (Alım-satımlar) C. 1 S. 193, Müslim (Aiım-satımlar) C. 2 S. 16

[10] Darekutni (Alım-satımlar) S. 319, el-Müstedrek (Alım-satımlar) C. 1 S. 57

[11] Ebû Dâvûd ile îbn-i Mâceh bu hadisi Ebû Saİd'i Hudri (Rsdıyallâhü anhdan : Kİm kî bir şeyi selem satışı ile alırsa o şeyi bîr başka şeye çevirmesin» şeklinde nakletmislerdir. Dara Kutnî'nin de rivayeti şu şekildedir «Kim ki selem satışı ile bir şeyi satınalırsa ya selem satışı Ue satınaldığı şeyi ya da sermayesini alsın.»

Ebü Dâvûd (AJim-satımlar) C. 2 S. 135, îbn-i Mâceh (Alırn-satımlar) Dara Kutni (Aîım-satımlar) S. 208   Nasburraye C. 4 S. 51

[12] Murabaha ve tevliye bahsinde de geçtiği üzere bu hadis İbn-i Mâceh ile Dara Kutni'de kayıtlıdır. İbn-i Mâceh (Alım-satımlar) C. 1 S. 162 Dara Kutni (Alım-satımiar) C. 2 S. 292

[13] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/116-131.

[14] Dara Kutnl  (Alım-satimlar) C. 2 S. 319

[15] Tirmizi (Alım-satımlar) C. 1 S. 166

[16][16] Müslim bu hadisi Abdullah İbn-i Abbas'tan şu şekilde nakletmiştir : «Adamın biri Peygamber Efendimiz  (Sallallahü  Aleyhi ve SellemVe bir tu­lum şarap hediye getirdi. Peygamber Efendimiz (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) ona :

-  Cenâb-ı Allah  (Azze ve CeUeVın şarap içmeyi haram kıldığım bilmiyor musun? buyurdu Adam :

-  Hayır, dedi ve ondan sonra birisinin kulağına gizliden birşey söyledi. Pey­gamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) : -  Ona ne söyledin? diye sordu. Adsın :

-  Ona satmasını söyledim. Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü vl's-selâm :

- İçimini haram kılan Cenâb-ı Allah (Azze ve Celle) satışını ve parasını ye-meyi de haram kılınıştır, buyurdu»

Müslim (Alım-satımlar) C. 2 S. 22

[17] Müellifin işaret ettiği bu hadis bilinmemektedir. Bu konuda-sadece ze­kât bahsinde geçen Meaz b. Cebel'İn hadisi ile (Siyer bâbmda geçen Büreyde"nin hadisinden başka hadis yoktur. Bu hadîslerde ise müellifin yazdığı ifade yoktur. Nasburraye C. 4 S. 55

[18] Abdurrezzak'ın «Musannefninde kaydettiği bu eser şöyledir :

«Hz. Ömer, valilerin gayrimüslimlerin şarabından vergi aldıklarını öğrendi. Bunun üzerine valilere böyle birşey yapıp yapmadıklarını ısrarla sordu. Bilal (Ra-dıyallâhü anh):

- Evet yapıyorlar, diye cevap verince Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) :

- Tapmayın. Satışını onlara bırakın. Çünkü yahudilere iç yağı haram kılın­dığı için ona satıp parasını ylyiyorlar» dedi.   Nasburraye C. 4 S. 55

[19] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/132-136.