SULH (UZLAŞMA) BAHSİ - 049Sulh - 4. Sayfa
SULH (UZLAŞMA) BAHSİ
-Uzlaşma üç kısımdır! İkrarla birlikte uzlaşma, davalının ne ikrarda ne de inkârda bulunduğu sükûtla birlikte uzlaşma ve inkârla birlikte uzlaşma. Bunların tümü caizdir.) Çünkü :-Uzlaşma daha iyidir- ([1]) şeklindeki âyet, mutlak olduğu gibi Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de :«Haramı helâl, helâli da haram kılan uzlaşma dışında, müslüman-lar arasındaki her türlü uzlaşma caizdir» ([2]) buyurmuştur.
İmam-i Şafii ise: Rivayet ettiğimiz hadis gereğince inkâr veya sükûtla birlikte olan uzlaşma, caiz değildir. Çünkü bu uzlaşmalarla haram helâl, helâl da haram kılınmış olur. Nitekim uzlaşmadan önce bedel, ödeyici için helâl, alıcı için ise haram iken uzlaşma ile durum, aksine olmuştur. Hem de davalı, sırf davayı ortadan kaldırmak için malı ödediğinden bu, rüşvet olur. demiştir. Biz diyoruz ki: Yukardaki âyet ile hadîsin baş kısmı, bu uzlaşmaların caiz olduğunu gösterdiği gibi hadisin son kısmı da.- İçki gibi özü bakımından haram olan bir şeyi helâl, yine özü itibariyle helâl olan bir şeyi de haram kılan, şeklinde tevil edilir, örneğin karının, kumasıyla cinsî münâsebette bulunmaması kaydıyla kocasıyla uzlaşması gibi. Hem de bu tür uzlaşma, sahih olan bir davadan sonra yapıldığından câizliğine karar verilir. Çünkü davacı, bu anlaşma ile malı, kendince ona ait olan bir hakkın karşılığı olarak almaktadır Bu ise caizdir. Davalı ise malı, davayı üzerinden kaidır-mak için ödemektedir ki bu da caizdir. Çünkü mal, canın koruyu-cusudur. Haksızlığı ortadan kaldırmak için rüşvet vermek ise caizdir.
(İkrarla birlikte olup mal karşılığında mal ile yapılan uzlaşmada, satışlarda geçerli olan hususlar geçerlidir.! Çünkü bu tür uzJaş-ma, taraflar için, kendi nzâlarıyla mal değiş-tokuşu demek olduğundan satış hükmündedir. (Böylece bu uzlaşmada malın taşınmaz olması hâlinde şüf'a geçerli olduğu gibi mal, kusurdan ötürü de geri çevirilebilir. Ayrıca bu uzlaşmada şart ve görme muhayyerlikleri meydana geldiği gibi bedelin belirsizliğiyle de fasit olur.» Çünkü anlaşmazlığa yol açan, bedeli ödenen mal değil, bedelin kendisidir. Zira bu mal, ortadan kalkar. Ayrıca bedeli teslim etmeye muktedir olmak da şarttır. (Bu uzlaşma, mal karşılığında menfaatlerle yapılırsa kiralama-lardaki hususlar geçerlidir.) Çünkü bu uzlaşma, başkasına mal karşılığında menfaat temlik etmek demek olan kiralama anlamındadır. Akitlerde geçerli olan ise anlamdır. Bu nedenle akitlerde zamanlama şarttır. Ayrıca, kiralama anlamında olduğu için belirtilen süre içerisinde taraflardan birinin ölmesiyle anlaşma bozulur. (Sükût ve inkâr İle yapılan anlaşma,! açıkladığımız nedenle fdavâlı için fidye ile yeminden kurtuluş ve davayı önlemek, davacı için de ma! değiş-tokuşu demektir. Uzlaşmanın, taraflara göre hükmünün başka şekilde olması da caizdir. Tıpkı satış akdini bozmanın, akdi bozanlara göre ayrı, başkalarına da ayn hüküm ifâde etmesi gibi.) Bu, inkâr ile yapılan uzlaşmada açık olduğu gibi sükûtla yapılan anlaşmada böyledir. Çünkü sükût, hem ikrar hem de inkâr olabileceğinden bu şüphe ile davalıya göre, ödenen malın bedel olduğu ortaya çıkmaz.
«Uzlaşma ev karşılığında yapılırsa evde şüf'a lâzım gelmez.) Yâni uzlaşma, sükût veya inkâr yoluyla olmuşsa durum böyledir. Çünbulunmadığından, daha önce satışlarda da belirttiğimiz üzere bedel geri istenir.
Bir kimse, bir ev iddia edip dâvâlı, evin bir kısmıyla kendisiyle uzlaşırsa uzlaşma sahih değildir. Çünkü davacının teslim aldığı, hakkı olan malın bir kısmı olduğundan o. kalanla ilgili davasını sürdürmektedir. Bunun iki çözüm yolu vardır Ya davacı, uzlaşma bedeline bir dirhem ekler ve bu, kalan hakkın bedeli olur. Ya da dâvâlıyı kalan hakkından ibra ettiğini o anda söyler.[3]
Bir Fasıl
Daha Önce geçtiği üzere satış anlamında olduğu için (mal da-vasında) kira akdiyle mülkiyete geçtiği için de (menfaat davasında uzlaşma caizdir.) Çünkü kirayla mâlik olunan menfaatlere uzlaşmayla da mâlik olunur. Bunun fıkhı kuralı, mümkün olduğu kadar akdi yapanın tasarrufunu sahih kılmak için uzlaşmaya, kendisine en yakın ve en çok benzer olan akitlerin hükmünü verme mecburiyetidir.
(Kasıtlı ve kasıtsız cinayette de uzlaşma sahihtir.) Çünkü birinci ile ilgili olarak Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) :
-Öldürülenin kardeşinden -vârisler ve velîsinden- katilin lehine olarak bir şey bağışlansa da kısas düşürülse, ölünün velîsi, hakkından ziyâde olmayarak örfe göre diyet almalıdır, katil de ölünün velisine, gereken diyeti güzel bir şekilde ödemelidir» ([4]) buyurmuştur. İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh) : Bu âyet, kasıtlı cinayette uzlaşma konusunda nazil olmuştur, demiştir. Uzlaşma ise, nikâh gibidir. Nitekim nikâhta muayyen sıdak olmaya yarayan her şey, uzlaşmaya da yarar. Çünkü ikisinden her biri, malın mal olmayan bir şeyle değiş-tokuşudur. Ancak üzerinde uzlaşılan malın belli olmaması hâlinde diyete baş vurulur. Çünkü cinayetin gereği diyettir. Şayet ölünün velisi, içki üzerinde anlaşma yaparsa cinayeti işIeyene bir şey lâzım gelmez. Çünkü bu, mutlak bağışlama gibidir. Mutlak bağışlama ise, bir şey gerektirmez. Nikâhta ise' her iki durumda da mehr-i misi lâzım gelir. Çünkü nikâhın asıl gereği, mehr-i misi olduğu için söz konusu edilmese bile kendisi lâzım gelir. K u-d û r i' deki ifâdenin şümuluna hem öldürme hem de ondan aşağı olan yaralamalar girer. Bir malla şüf'a hakkında uzlaşmak ise sa hih değildir. Çünkü şüf'a, mülk edinme hakkı olduğundan mülk edinilmeyen bir şeyde bu hak, vârid değildir.Kısas meselesinde ise, veli, kısas hakkına mâlik olduğundan onun yerine başka bir şey alması sahihtir. Uzlaşma, sahih olmayınca da şüf'a bozulur. Çünkü şüf'a, vazgeçmek ve sükûtla ortadan kalkar. Bedeni kefalet de, şüf'a gibidir. Şöyle ki, kefillikteki uzlaşma ile bedeli ödemek lâzım gelmez. Ancak, ilgili yerlerde açıklandığı üzere bu durumda kefilliğin bozulup bozulmadığı konusunda iki rivayet vardır.
İkincisine yâni kasıtsız cinayete gelince : Bu, mâli cezayı gerektirdiğinden satış gibidir. Ancak diyet miktarından fazla bir malla uzlaşmak sahih değildir. Çünkü diyet miktarı, dinen belirtilmiş olduğundan onu bozmak caiz olmayıp fazlalık geri çevirilir, Kısasta, uzlaşmak ise böyle değildir. Çünkü kısas, mal olmadığından onda diyet miktarından îazla almak caizdir. Kısasın bedeli akitle tesbit edilir. Şayet, diyetin belli olan miktarlarından biriyle uzlaşırsa durum böyledir. Ancak bu miktarların dışında bir şeyler üzerinde uzlaşması caizdir. Çünkü bu takdirde uzlaşma, anılan şeylerle yapılmış bir değiş-tokuş olur. Ancak bu durumda borcu borç ile karşılamış olmamak için bedelin mecliste teslim alınması gerekir. Eğer Hâkim, diyet miktarlanndan birine karar verdikten sonra veli, diyetin başka bir türü üzerinde fazlalıkla anlaşma yaparsa caizdir. Çünkü bu durumda Hâkim kararıyla hak, belirtilmiş olduğundan bu değişiklik, değiş-tokuş demek olur. Yeni başlanan anlaşma ise böyle değildir. Çünkü taraflann, diyet miktarlanndan birine karşılıklı rızâ göstermeleri, Hâkim kararıyla diyeti tâyin etmek gibi olduğundan tâyin edilenden fazla almak caiz değildir. (Şer'i ceza davasında ise uzlaşma caiz değildir.) Çünkü bu, uzlaşmanın değil, Allah (Azze- ve Celle) ıh hakkıdır. Başkasının hakkı karşılığında bedel almak ise caiz değildir. Bu nedenledir ki,, kadmın, çocuğunun nesebini yüklediği erkekten nesebe karşılık bedel alması caiz değildir. Çünkü nesep, kadının değil, çocuğun hakkıdır. Aynı şekilde amme yolu üzerinde yapılan gölgelik vb. bir şeyde anlaşma yapmak da caiz değildir Çünkü bu, amme hakkı olduğundan bir kişinin kendi adına bu konuda anlaşma yapması caiz değildir. Yukarıdaki «şer'î ceza- tâbirine zina isnadı cezası da girer. Çünkü şer'İ ceza, şer'i haktan doğan cezadır. (Bir erkek, bir kadın hakkında nikâh iddia eder ve kadın bunu inkâr ediyorsa bu durumda erkeğin davadan vazgeçmesi için kadın, ödeyeceği bir maila erkekle anlaşma yaparsa bu, caiz ve hu!' gibi olur.) Çünkü erkeğin iddiasına dayanarak kendi yönünden hul' olarak, kadın yönünden ise davayı önlemek için mal ödemek suretiyle anlaşmayı sahih kılmak mümkündür. Fıkıhçılar: Davasında haksız olması hâlinde erkeğin, kendisiyle Allah (Azze ve Celle) arasında kadından mal alması helâl olmaz, demişlerdir. (Bir kadın, bir erkek hakkında nikâh iddia eder ve erkek, bir mal üzerinde kadınla uzlaşırsa caizdir.) Ben diyorum ki: K u d ü r i' nin bâzı nüshalarında böyle zikredilmiş, diğer bâzı nüshalarda ise : Caiz değildir, denilmiştir. Birinciye göre, ödenen mal, mehirde yapılan bir artış olarak kabul edilmiştir. İkinciye göre ise, erkek, davadan vazgeçmesi için kadına mal ödemiştir. Bu durumda eğer davadan vazgeçmek, ayrılık kabuî edilirse koca, ayrılık için bedel ödemek zorunda değildir. Yok eğer. aynlık kabul edilmezse bu kez durum, davadan önceki gibi olduğundan bedelin karşılık olacağı bir şey bulunmaz ve dolayısıyla anlaşma sahih olmaz. (Bir kimse, değeri yüzden az, bir elbise gasbedip onu tükettikten sonra sahibiyle yüz dirhemle anlaşırsa İmam Ebû Hanife'ye göre caizdir. Diğer iki İmam ise : Halkın aldanmadığı miktardaki değer fazlası bâtıldır, demişlerdir.) Çünkü ödenmesi gereken, malın değeridir.
Değer ise, takdir edilmiş olduğundan fazlası ribâ olur. Bir eşya üzerinde anlaşması ise böyle değildir. Çünkü cinsin değişik olması hâlinde fazlalık ortaya çıkmaz. Halkın aldanmadığı miktarda da durum böyle değildir. Çünkü o, değer biçenîerce takdir edilebildiğinden fazlalık ortaya çıkmaz.
İmam Ebû Hanife diyor ki: Zayi olan malın sahibinin bu maldaki hakkı durmaktadır. Nitekim bu mal, köle olur ve sahibi, kıymeti almaktan vaz geçerse kefeni kendisine âit olur. Veya sahibin, bu malın benzerinde hakkı vardır. Çünkü tecâvüzden doğan zaminlik, benzerin Ödenmesi şeklinde olur ancak Hâkim kararıyla kıymete intikal eder. Bu nedenle taraflar, karardan önce kıymetin fazlası üzerinde anlaşırlarsa bu, malın yerine geçeceğinden ripâ olmaz. Hâkim kararından sonraki anlaşma ise böyle değildir. Çünkü bu durumda hak, kıymete intikal etmiş olur.[5]
BİR BÂB
Gönüllü ve vekil kılınarak başkası adına anlaşma yapmak babı (Bir kimse, başkasını adına anlaşma yapmaya vekil kılar ve bu kimse anlaşma yaparsa hakkında anlaşma yapılan şey, kendisine lâzım gelmez. Meğer ki bu şeye zamin olmuş olsun. Anlaşmadın bedeli, müvekkile lâzım gelir.) Yâni anlaşma, kasıtlı öldürmede veya müvekkilin iddia ettiği alacağın bir kısmı üzerinde yapılırsa durum böyledir. Çünkü bu anlaşma, tamamen hakkı düşürmek olduğundan burada vekil, sâdece elçi ve sözcü durumundadır. Böylece tıpkı nikâh vekili gibi, kendisine zaminlik lâzım gelmez. Meğer ki anlaşma yaptığı taraf, zaminliğini ortaya koysun. Çünkü bu takdirde vekil, anlaşma akdiyle değil, zaminlik akdiyle sorumlu tutulur. Ancak anlaşma, mal karşılığında malla yapılırsa bu, satış hükmünde olduğundan doğan haklar, vekili ilgilendirir. Dolayısıyla bedelden sorumlu tutulan da müvekkil değil, vekil olur. (Bir kimse, izinsiz olarak başkası adına anlaşma yaparsa bunun dört şekli vardır: Şayet vekil, bir maila anlaşma yapıp zamin olursa anlaşma kesinleşir.) Çünkü davalı için gaye, sorumluluktan kurtulmaktır. Bu hususta ise, davalı ile yabancı arasında fark olmadığından zamin olması kaydıyla yabancı da anlaşmanın asıl yetkilisi gibidir. Tıpkı bedele zamin olan fuzülinin Hul' yapması gibi. Anlaşmayı yapan yabancı, tıpkı borç ödemede olduğu gibi dâvâlıya bağışta bulunmuş olur. Anlaşmanın, müvekkilin isteğiyle olması hâlinde ise durum böyle olmayıp kendisine dava edilen maldan bir şey verilmez. Bu mal, elinde bulunduğu kimseye bırakılır. Çünkü uzlaşma, dava edileni düşürmekle sahih hâle getirilir. Bu hususta dâvâlının, davayı ikrar veya inkâr etmesi arasında fark yoktur.(Aynı şekilde bu kişi, davacıya = seninle şu bin dirhemin veya şu atım üzerinde anlaşma yapryoıum. derse anlaşma sahih olur ve bumı teslim etmesi gerekir.) Çünkü bu kimse anlaşmayı kendi malına bağlamakla teslimi üstlenmiş olduğundan anlaşma sahih olur. (Bin dirhem üzerinde anlaşma yapıyorum, diyerek bunu teslim etmesi hâlinde de durum aynıdır.) Çünkü davacıya teslim edilmesi, bedelin artık kendisine âit olduğunu gerektirdiğinden akit kesinleşir. Çünkü böylece davacının amacı gerçekleşmiş olur. (Eğer bu kimse davacıya: Seninle bin dirhem üzerinde anlaşma yapıyorum, derse akit kesinleşmez. Şayet davalı, bunu kabul ederse akit kesinleşir ve adı geçene bin dirhem lâzım gelir. Kabul etmezse akit bozulur.) Çünkü dava, kendisi için önlendiğinden akdin asıl yetkilisi dâvâlıdır. Ancak fuzûli, zaminliği kendisine izafe etmekle akdin asıl sorumlusu olduğundan bunu kendisine izafe etmediğinden dâvâlı yönünden akit yapıcı olarak kaldığından akdin kesinleşmesi, davalının bunu kabul etmesine bağlı olur.
Ben diyorum ki Meselenin başka bir şekli daha vardır. O da, adı geçenin davacıya : Seninle şu bin dirhem veya şu at üzerinde anlaşma yapıyorum, diyerek bunları kendine nisbet etmemesidir. Bu durumda akdi yapan, malı teslim için belirttiğinden onun, davacıya teslimini şart koşmuş sayılır ve dolayısıyla söylediğiyle akit kesinleşmiş olur. Şayet at, başkasına âit çıkar veya davacı, onda bir kusur görerek geri çevirirse anlaşmayı yapandan bir şey isteyemez. Çünkü o, ödemeyi belli bir yerden yapmayı üstlenmiş, bunun dışında başka bir şey üstlenmemiştir. Şayet bu kimse, belirttiğini Öderse akit kesinleşmiş olur. Bir şey teslim etmemesi hâlinde ise, davacı, kendisinden bir şey isteyemez. Ancak bu şahıs, belli dirhemler üzerinde anlaşma yaparak onlara zamin olup ödedikten sonra dirhemler, başkasına âit çıkar veya davacı, bunları düşük ayarlı bulursa durum böyle olmayıp davacı, anlaşma bedelini kendisinden ister. Çünkü o, zaminlik konusunda kendini asıl sorumlu kılmıştır. Bu nedenle de bedeli teslim etmeye zorlanır. Bu şahsın teslim ettiği mal, davacıya kalmayınca bedelini kendisinden talep eder. Doğruyu en iyi bilen Allah (Azze ve CetleJ'tır.[6]
BİR BÂB
Borç konusunda anlaşma Babı
(Borç akdiyle birisine âit olan bir hak konusunda yapılan anlaşma, değiş-tokuşa hamledilineyip alacaklının, hakkının bir kısmım aldığına, kalanını da düşürdüğüne hamledilir. Örneğin ı Başkasından bin dirhem alacaklı olan bir kimsenin borçluyla beşyüz dirhem üzerinde anlaşma yapması ve başkasmdan tam ayarlı bin dirhem ala-
caklı olan kimsenin, borçluyla düşük ayarb beşyüz üzerinde anlaş ma yapması gibi ki bu caizdir. Burada alacaklı, borçluyu hakkının bir kısmından ibra etmiş sayılır.) Çünkü mümkün olduğu kadar deli olmayan kimsenin yaptığı tasarrufun sahih kılınmasına çalışılır. Ribâya yol açtığı için değiş-tokuş olarak sahih kılınması mümkün olmadığından anlaşma, birinci örnekte hakkın bir kısmının, ikinci örnekte ise hem hakkın bir kısmını hem de vasfın düşürülmesi olarak kabul edilmiştir. (Vadeli bin dirhem üzerinde anlaşırsa caizdir. Bu şekilde hakkın kendisini geciktirmiş sayılır.) Çünkü dirhemleri benzerleriyle vadeli olarak satmak caiz olmadığından anlaşmayı değiş-tokuş kabul etmek mümkün değildir. Bu nedenle anlaşmayı geciktirmeye hamlettik (Bir ay vadeli olarak bâzı dirhemler üzerinde anlaşma ise caiz değildir.) Çünkü borç akdiyle dinarlar hak edilmediğinden anlaşmayı, geciktirmeye hamletmek mümkün olmadığı gibi aynı zamanda o, değiş-tokuştan başka bir şey de olamaz. Vadeli olarak dirhemleri altınlarla satmak ise caiz olmadığından anlaşma sahih olmaz. (Başkasında vadeli bin dirhemi olan bir kimsenin, peşin beşyüz dirhem üzerinde anlaşma yapması caiz değildir.) Çünkü vadeliden daha avantajlı olan peşin, akitle hak edilmediğinden düşürülen miktarın karşılığı olur. Bu ise, vâdeyi bedelle karşılamak olduğundan haramdır.
(Başkasında siyah bin dirhemi olan bir kimsenin, beyaz beşyüz dirhemle anlaşma yapması caiz değildir.) Çünkü beyazlar, borç akdiyle hakkedilmemiştir. Oysa bunlar, vasıf bakımından fazla değerli olduğundan bu anlaşma, bin dirhemi beşyüz dirhemle vasıf fazlalığı karşılığında satmak olur ki bu da ribâdır. Beyaz bin dirhem karşılığında siyah beşyüz dirhemle anlaşma yapması ise caizdir. Çünkü bu, hem miktar hem de vasıfça beşyüz dirhemin tamamını düşürmek demektir. Miktarca alacağa eşit olan daha üstün kaliteliyle anlaşma yapması da caizdir. Çünkü bu, benzerin benzerle değiş-tokuşu demek olup vasfa bakılmaz. Ancak mecliste teslim almak şarttır. Bin dirhem ve yüz dinar borcu olan bir kimsenin, alacaklıyla peşin veya bir ay vadeli yüz dirhem üzerinde anlaşma yapması sahihtir. Çünkü burada anlaşma, ya akdi sahih kılmak veya alacağı düşürmek daha gerekli olduğu için dinarların tamamı ile yüz dirhem dışındaki dirhemlerin düşürülmesi ve yüz dirhemin ertelenmesi olarak kabul edilebildiğinden değiş-tokuş sayılmaz. (Başkasında bin dirhem alacağı olan bir kimse, borçluya: Fazlasından kurtulmak üzere yann binin beşyüzünü bana öde, der ve borçlu bunu yaparsa kurtulmuş olur. Şayet ertesi gün beşyüz dirhemi ödemezse bin dirhem, tekrar zimmetine döner. Bu, İmam Ebü Hanîfe ile îmam Muhammed'in görüşüdür. îmam Ebû Yûsuf ise: Bin dirhem, zimmetine dönmez, demiştir.) Çünkü bu, mutlak ibradır. Nitekim, alacaklı, «ALA» -üzere- kelimesini söylemekle beşyüz dirhemin ödenmesini alacağın yerine geçirmiştir. Çünkü bu kelime, de-ğiş-tokuşu ifâde eder. Oysa ödeme, borçlunun zimmetindeki bir hak olduğundan alacak yerinde olamaz. Böylece bu tür ödeme, yok hükmünde olduğundan ibra, mutlak olarak kalır ve dolayısıyla bin dirhem, borçlunun zimmetine dönmez. Tıpkı bir kimsenin yeni bir ibrada bulunması durumunda olduğu gibi. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed diyorlar ki: Bu, şarta bağlı ibra' olduğundan şartın yerine gelmemesiyle o da geçersiz olur. Çünkü alacaklı, önce alacağın -beşyüz dirhemin- yarın ödenmesini istedikten sonra ibradan söz etmiştir. Hem de bu kayıt, borçlunun İflâs etmesi kaygusu ve alınacak beşyüz dirhemin bir ticârette değerlendirilmesi veya ondan kâr sağlanması düşüncesiyle meşru bir gaye olabilir. Kaldı ki -ALA» kelimesi, değiş tokuş için kullanılsa bile şarta da ihtimâli vardır. Çünkü şartta da karşılıklı olma vardır. Bu nedenle ya anlaşma tasarrufunu sahih kılmak ya da teamül olduğu için, değiş-tokuş hamledile-meyen bir husus, şarta hamledilir. Bu arada ibra, şarta bağlı olmasa bile onunla kayıtlanabilir. Tıpkı havalede olduğu gibi. Yeni yapılan ibranın izahı ise Allah (Azze ve Ceîle) İzin verirse ilerde yapılacaktır. Ben diyorum ki, bu meselenin bir kaç şekli vardır. Birincisi, söylediğimiz şekildir. İkincisi, alacaklının, borçluya: Fazlalıktan kurtulmak üzere zimmetindeki bin dirhemin karşılığında yarın ödeyeceğin beşyüz dirhem üzerinde anlaşma yapıyorum. Şayet beşyüz dirhemi yann ödemez-sen bin dirhem, olduğu gibi zimmetindedir, demesidir. Burada alacaklının dediği geçerlidir. Çünkü o, kaydı açıkça koyduğundan onunla amel edilir. Üçüncüsü, alacaklının borçluya: Beşyüz dirhemi yann bana vermek üzere seni bin dirhemin beşyüzünden ibra ettim, demesidir. Burada, beşyüz dirhem verilsin veya verilmesin ibra meydana gelmiştir. Çünkü alacaklı, önce ibrayı mutlak olarak söylediği gibi beşyüz dirhemin ödenmesi de ibranın karşılığı değil, şartı olmaya yaradığından ibrayı şartla kayıtlayıp, kayıtlamadığı hususunda şüphe meydana gelmekte ve dolayısıyla ibra., bu şartla kayıtlanmamak tadır, önce beşyüz dirhemin ödenmesiyle söze başlaması hâlinde ise durum böyle değildir. Çünkü bu takdirde ibra, beşyüz dirhemin ödenmesine paralel meydana gelmiştir. Şöyle ki, beşyüz dirhemin ödenmesinin, ibranın karşılığı olamaması bakımından ibra mutlak olarak, şartı olabilmesi bakımından da ibra kayıtlı olarak meydana gelmekte ve dolayısıyla şüphe ile birlikte mutlak ibra gerçekleşmemektedir. Böylece her iki durum birbirinden ayrılmaktadır. Dördüncüsü, alacaklının borçluya : Fazlalıktan kurtulmak üzere bana beşyüz dirhemi öde, diyerek vakit belirtmemesidir. Burada ibra sahih olup borç, borçlunun zimmetine dönmez. Çünkü alacaklının ödemeye vakit tâyin etmemesiyle ödeme, sahih bir gaye olmadığından bu, mutlak ibra olur. Çünkü beşyüz dirhemi ödemek, her an için vacip olduğundan ibra, onunla kayıtlanmayıp bu, ancak ib-rânm karşılığı olarak düşünülebilir ki ona da kabil değildir. Daha önceki şekil ise böyle değildir. Çünkü yann ödenmesinin sahih bir gayesi vardır. Beşincisi, alacaklının borçluya : Bana beşyüz dirhem ödersen, veya : ödediğin zaman, veya : ne zaman ödersen, kurtulursun, demesidir. Bu durumda ibra, sahih değildir. Çünkü alacaklı, ibrayı açıkça şarta bağlamıştır. İbranın şarta bağlanması ise bâtıldır. Zira ibra, bir şeyi başkasının mülkiyetine vermek demektir. Nitekim istenirse geri çevirilebilir. Daha önceki şekilde ise durum böyle değildir. Çünkü orada alacaklı, şarttan açıkça söz etmediğinden oradaki ibra, sadece şarta kayıtlanmaya hamledilmiştir.
(Bir kimse başkasına = Zimmetimdeki alacağını geciktirmediğin veya düşürmediğin sürece malını ikrar etmem, der ve alacaklı bunu yaparsa bu geçerli olur.) Çünkü alacaklı buna zorlanmamıştır. Yâni borçlu, bunu gizli söylerse durum böyledir. Açıkça söylemesi hâlinde ise mal, kendisinden alınır.[7]
[1] Nisa sûresi âyet, 128
[2] Bu hadis Ebû Hureyre ile Amr b. Avf (R.A.V tarafından rivayet edilmiştir. Ebû Hureyre'nin hadisini Ebû Dâvûd ile Hâkim. Amr b. Avfun hadisini de Tirmizi ile fbn-i Mâceh ve Hâkim kaydetmişlerdi.
Ebü Dâvûd (Kaza) C. 2 S. 150, El Müstedrek (Alım-satimlar) C. 2 S. 49 ve (El Ahkâm) C. 4 S. 101, TİrmizI (El Ahkâm) C. 1 S. 173, tbn-i Mâceh (El Ahkâm
[3] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/333-336.
[4] Bakara sûresi âyet : 178
[5] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/336-339.
[6] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/339.340.
[7] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/340-343.
İslami Okul Okulların En Önemlisi