Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

SULH (UZLAŞMA) BAHSİ - 049Sulh - 4. Sayfa

SULH (UZLAŞMA) BAHSİ 2

Bir Fasıl 2

BİR BÂB. 3

BİR BÂB. 4

Borç konusunda anlaşma Babı 4


SULH (UZLAŞMA) BAHSİ

 

-Uzlaşma üç kısımdır! İkrarla birlikte uzlaşma, davalının ne ik­rarda ne de inkârda bulunduğu sükûtla birlikte uzlaşma ve inkârla birlikte uzlaşma. Bunların tümü caizdir.)  Çünkü :-Uzlaşma daha iyidir- ([1]) şeklindeki âyet, mutlak olduğu gibi Pey­gamber efendimiz   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  de :«Haramı helâl, helâli da haram kılan uzlaşma dışında, müslüman-lar arasındaki her türlü uzlaşma caizdir» ([2])  buyurmuştur.

İmam-i Şafii ise: Rivayet ettiğimiz hadis gereğince in­kâr veya sükûtla birlikte olan uzlaşma, caiz değildir. Çünkü bu uz­laşmalarla haram helâl, helâl da haram kılınmış olur. Nitekim uz­laşmadan önce bedel, ödeyici için helâl, alıcı için ise haram iken uz­laşma ile durum, aksine olmuştur. Hem de davalı, sırf davayı or­tadan kaldırmak için malı ödediğinden bu, rüşvet olur. demiştir. Biz diyoruz ki: Yukardaki âyet ile hadîsin baş kısmı, bu uzlaş­maların caiz olduğunu gösterdiği gibi hadisin son kısmı da.- İçki gi­bi özü bakımından haram olan bir şeyi helâl, yine özü itibariyle helâl olan bir şeyi de haram kılan, şeklinde tevil edilir, örneğin ka­rının, kumasıyla cinsî münâsebette bulunmaması kaydıyla kocasıy­la uzlaşması gibi. Hem de bu tür uzlaşma, sahih olan bir davadan sonra yapıldığından câizliğine karar verilir. Çünkü davacı, bu an­laşma ile malı, kendince ona ait olan bir hakkın karşılığı olarak al­maktadır Bu ise caizdir. Davalı ise malı, davayı üzerinden kaidır-mak için ödemektedir ki bu da caizdir. Çünkü mal, canın koruyu-cusudur. Haksızlığı ortadan kaldırmak için rüşvet vermek ise ca­izdir.

(İkrarla birlikte olup mal karşılığında mal ile yapılan uzlaşma­da, satışlarda geçerli olan hususlar geçerlidir.! Çünkü bu tür uzJaş-ma, taraflar için, kendi nzâlarıyla mal değiş-tokuşu demek olduğun­dan satış hükmündedir. (Böylece bu uzlaşmada malın taşınmaz ol­ması hâlinde şüf'a geçerli olduğu gibi mal, kusurdan ötürü de geri çevirilebilir. Ayrıca bu uzlaşmada şart ve görme muhayyerlikleri mey­dana geldiği gibi bedelin belirsizliğiyle de fasit olur.» Çünkü anlaş­mazlığa yol açan, bedeli ödenen mal değil, bedelin kendisidir. Zira bu mal, ortadan kalkar. Ayrıca bedeli teslim etmeye muktedir ol­mak da şarttır.  (Bu uzlaşma, mal karşılığında menfaatlerle yapılırsa kiralama-lardaki hususlar geçerlidir.) Çünkü bu uzlaşma, başkasına mal kar­şılığında menfaat temlik etmek demek olan kiralama anlamındadır. Akitlerde geçerli olan ise anlamdır. Bu nedenle akitlerde zamanla­ma şarttır. Ayrıca, kiralama anlamında olduğu için belirtilen süre içerisinde taraflardan birinin ölmesiyle anlaşma bozulur. (Sükût ve inkâr İle yapılan anlaşma,! açıkladığımız nedenle fdavâlı için fidye ile yeminden kurtuluş ve davayı önlemek, davacı için de ma! değiş-tokuşu demektir. Uzlaşmanın, taraflara göre hükmünün başka şe­kilde olması da caizdir. Tıpkı satış akdini bozmanın, akdi bozanla­ra göre ayrı, başkalarına da ayn hüküm ifâde etmesi gibi.) Bu, in­kâr ile yapılan uzlaşmada açık olduğu gibi sükûtla yapılan anlaş­mada böyledir. Çünkü sükût, hem ikrar hem de inkâr olabileceğin­den bu şüphe ile davalıya göre, ödenen malın bedel olduğu ortaya çıkmaz.

«Uzlaşma ev karşılığında yapılırsa evde şüf'a lâzım gelmez.) Yâ­ni uzlaşma, sükût veya inkâr yoluyla olmuşsa durum böyledir. Çünbulunmadığından, daha önce satışlarda da belirttiğimiz üzere bedel geri istenir.

Bir kimse, bir ev iddia edip dâvâlı, evin bir kısmıyla kendisiyle uzlaşırsa uzlaşma sahih değildir. Çünkü davacının teslim aldığı, hak­kı olan malın bir kısmı olduğundan o. kalanla ilgili davasını sürdür­mektedir. Bunun iki çözüm yolu vardır  Ya davacı, uzlaşma bedeline bir dirhem ekler ve bu, kalan hak­kın bedeli olur. Ya da dâvâlıyı kalan hakkından ibra ettiğini o an­da söyler.[3]

 

Bir Fasıl

 

Daha Önce geçtiği üzere satış anlamında olduğu için (mal da-vasında) kira akdiyle mülkiyete geçtiği için de (menfaat davasında uzlaşma caizdir.) Çünkü kirayla mâlik olunan menfaatlere uzlaş­mayla da mâlik olunur. Bunun fıkhı kuralı, mümkün olduğu kadar akdi yapanın tasarrufunu sahih kılmak için uzlaşmaya, kendisine en yakın ve en çok benzer olan akitlerin hükmünü verme mecbu­riyetidir.

(Kasıtlı ve kasıtsız cinayette de uzlaşma sahihtir.) Çünkü birin­ci ile ilgili olarak Cenâb-ı Hak  (Azze ve Celle) :

-Öldürülenin kardeşinden -vârisler ve velîsinden- katilin lehine ola­rak bir şey bağışlansa da kısas düşürülse, ölünün velîsi, hakkından ziyâde olmayarak örfe göre diyet almalıdır, katil de ölünün velisi­ne, gereken diyeti güzel bir şekilde ödemelidir» ([4])  buyurmuştur. İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh) : Bu âyet, kasıtlı cina­yette uzlaşma konusunda nazil olmuştur, demiştir. Uzlaşma ise, ni­kâh gibidir. Nitekim nikâhta muayyen sıdak olmaya yarayan her şey, uzlaşmaya da yarar. Çünkü ikisinden her biri, malın mal olma­yan bir şeyle değiş-tokuşudur. Ancak üzerinde uzlaşılan malın belli olmaması hâlinde diyete baş vurulur. Çünkü cinayetin gereği diyet­tir. Şayet ölünün velisi, içki üzerinde anlaşma yaparsa cinayeti işIeyene bir şey lâzım gelmez. Çünkü bu, mutlak bağışlama gibidir. Mutlak bağışlama ise, bir şey gerektirmez. Nikâhta ise' her iki du­rumda da mehr-i misi lâzım gelir. Çünkü nikâhın asıl gereği, mehr-i misi olduğu için söz konusu edilmese bile kendisi lâzım gelir. K u-d û r i' deki ifâdenin şümuluna hem öldürme hem de ondan aşağı olan yaralamalar girer. Bir malla şüf'a hakkında uzlaşmak ise sa hih değildir. Çünkü şüf'a, mülk edinme hakkı olduğundan mülk edi­nilmeyen bir şeyde bu hak, vârid değildir.Kısas meselesinde ise, veli, kısas hakkına mâlik olduğundan onun yerine başka bir şey alması sahihtir. Uzlaşma, sahih olmayınca da şüf'a bozulur. Çünkü şüf'a, vazgeçmek ve sükûtla ortadan kalkar. Bedeni kefalet de, şüf'a gibidir. Şöyle ki, kefillikteki uzlaşma ile be­deli ödemek lâzım gelmez. Ancak, ilgili yerlerde açıklandığı üzere bu durumda kefilliğin bozulup bozulmadığı konusunda iki rivayet vardır.

İkincisine yâni kasıtsız cinayete gelince : Bu, mâli cezayı gerek­tirdiğinden satış gibidir. Ancak diyet miktarından fazla bir malla uzlaşmak sahih değildir. Çünkü diyet miktarı, dinen belirtilmiş ol­duğundan onu bozmak caiz olmayıp fazlalık geri çevirilir, Kısasta, uzlaşmak ise böyle değildir. Çünkü kısas, mal olmadığından onda diyet miktarından îazla almak caizdir. Kısasın bedeli akitle tesbit edilir. Şayet, diyetin belli olan mik­tarlarından biriyle uzlaşırsa durum böyledir. Ancak bu miktarların dışında bir şeyler üzerinde uzlaşması caizdir. Çünkü bu takdirde uz­laşma, anılan şeylerle yapılmış bir değiş-tokuş olur. Ancak bu du­rumda borcu borç ile karşılamış olmamak için bedelin mecliste tes­lim alınması gerekir. Eğer Hâkim, diyet miktarlanndan birine karar verdikten sonra veli, diyetin başka bir türü üzerinde fazlalıkla anlaşma yaparsa ca­izdir. Çünkü bu durumda Hâkim kararıyla hak, belirtilmiş olduğun­dan bu değişiklik, değiş-tokuş demek olur. Yeni başlanan anlaşma ise böyle değildir. Çünkü taraflann, diyet miktarlanndan birine kar­şılıklı rızâ göstermeleri, Hâkim kararıyla diyeti tâyin etmek gibi ol­duğundan tâyin edilenden fazla almak caiz değildir. (Şer'i ceza davasında ise uzlaşma caiz değildir.) Çünkü bu, uz­laşmanın değil, Allah (Azze- ve Celle) ıh hakkıdır. Başkasının hak­kı karşılığında bedel almak ise caiz değildir. Bu nedenledir ki,, kadmın, çocuğunun nesebini yüklediği erkekten nesebe karşılık bedel alması caiz değildir. Çünkü nesep, kadının değil, çocuğun hakkıdır. Aynı şekilde amme yolu üzerinde yapılan gölgelik vb. bir şeyde an­laşma yapmak da caiz değildir Çünkü bu, amme hakkı olduğun­dan bir kişinin kendi adına bu konuda anlaşma yapması caiz değil­dir. Yukarıdaki «şer'î ceza- tâbirine zina isnadı cezası da girer. Çün­kü şer'İ ceza, şer'i haktan doğan cezadır. (Bir erkek, bir kadın hakkında nikâh iddia eder ve kadın bunu inkâr ediyorsa bu durumda erkeğin davadan vazgeçmesi için kadın, ödeyeceği bir maila erkekle anlaşma yaparsa bu, caiz ve hu!' gibi olur.) Çünkü erkeğin iddiasına dayanarak kendi yönünden hul' ola­rak, kadın yönünden ise davayı önlemek için mal ödemek suretiy­le anlaşmayı sahih kılmak mümkündür. Fıkıhçılar: Davasında hak­sız olması hâlinde erkeğin, kendisiyle Allah (Azze ve Celle) arasın­da kadından mal alması helâl olmaz, demişlerdir. (Bir kadın, bir erkek hakkında nikâh iddia eder ve erkek, bir mal üzerinde kadınla uzlaşırsa caizdir.) Ben diyorum ki: K u d ü r i' nin bâzı nüshalarında böyle zik­redilmiş, diğer bâzı nüshalarda ise : Caiz değildir, denilmiştir. Birinciye göre, ödenen mal, mehirde yapılan bir artış olarak ka­bul edilmiştir. İkinciye göre ise, erkek, davadan vazgeçmesi için kadına mal ödemiştir. Bu durumda eğer davadan vazgeçmek, ayrılık kabuî edi­lirse koca, ayrılık için bedel ödemek zorunda değildir. Yok eğer. aynlık kabul edilmezse bu kez durum, davadan önceki gibi olduğun­dan bedelin karşılık olacağı bir şey bulunmaz ve dolayısıyla anlaş­ma sahih olmaz. (Bir kimse, değeri yüzden az, bir elbise gasbedip onu tükettik­ten sonra sahibiyle yüz dirhemle anlaşırsa İmam Ebû Hanife'ye gö­re caizdir. Diğer iki İmam ise : Halkın aldanmadığı miktardaki de­ğer fazlası bâtıldır, demişlerdir.) Çünkü ödenmesi gereken, malın de­ğeridir.

Değer ise, takdir edilmiş olduğundan fazlası ribâ olur. Bir eşya üzerinde anlaşması ise böyle değildir. Çünkü cinsin değişik olması hâlinde fazlalık ortaya çıkmaz. Halkın aldanmadığı miktarda da du­rum böyle değildir. Çünkü o, değer biçenîerce takdir edilebildiğin­den fazlalık ortaya çıkmaz.

İmam Ebû Hanife diyor ki: Zayi olan malın sahi­binin bu maldaki hakkı durmaktadır. Nitekim bu mal, köle olur ve sahibi, kıymeti almaktan vaz geçerse kefeni kendisine âit olur. Ve­ya sahibin, bu malın benzerinde hakkı vardır. Çünkü tecâvüzden doğan zaminlik, benzerin Ödenmesi şeklinde olur ancak Hâkim ka­rarıyla kıymete intikal eder. Bu nedenle taraflar, karardan önce kıy­metin fazlası üzerinde anlaşırlarsa bu, malın yerine geçeceğinden ripâ olmaz. Hâkim kararından sonraki anlaşma ise böyle değildir. Çün­kü bu durumda hak, kıymete intikal etmiş olur.[5]

 

BİR BÂB

 

Gönüllü ve vekil kılınarak başkası adına anlaşma yapmak babı (Bir kimse, başkasını adına anlaşma yapmaya vekil kılar ve bu kimse anlaşma yaparsa hakkında anlaşma yapılan şey, kendisine lâ­zım gelmez. Meğer ki bu şeye zamin olmuş olsun. Anlaşmadın bedeli, müvekkile lâzım gelir.) Yâni anlaşma, kasıtlı öldürmede veya mü­vekkilin iddia ettiği alacağın bir kısmı üzerinde yapılırsa durum böy­ledir. Çünkü bu anlaşma, tamamen hakkı düşürmek olduğundan bu­rada vekil, sâdece elçi ve sözcü durumundadır. Böylece tıpkı nikâh vekili gibi, kendisine zaminlik lâzım gelmez. Meğer ki anlaşma yap­tığı taraf, zaminliğini ortaya koysun. Çünkü bu takdirde vekil, an­laşma akdiyle değil, zaminlik akdiyle sorumlu tutulur. Ancak anlaş­ma, mal karşılığında malla yapılırsa bu, satış hükmünde olduğun­dan doğan haklar, vekili ilgilendirir. Dolayısıyla bedelden sorumlu tutulan da müvekkil değil, vekil olur. (Bir kimse, izinsiz olarak başkası adına anlaşma yaparsa bunun dört şekli vardır: Şayet vekil, bir maila anlaşma yapıp zamin olur­sa anlaşma kesinleşir.) Çünkü davalı için gaye, sorumluluktan kur­tulmaktır. Bu hususta ise, davalı ile yabancı arasında fark olmadı­ğından zamin olması kaydıyla yabancı da anlaşmanın asıl yetkilisi gibidir. Tıpkı bedele zamin olan fuzülinin Hul' yapması gibi. Anlaş­mayı yapan yabancı, tıpkı borç ödemede olduğu gibi dâvâlıya bağış­ta bulunmuş olur. Anlaşmanın, müvekkilin isteğiyle olması hâlinde ise durum böyle olmayıp kendisine dava edilen maldan bir şey ve­rilmez. Bu mal, elinde bulunduğu kimseye bırakılır. Çünkü uzlaşma, dava edileni düşürmekle sahih hâle getirilir. Bu hususta dâvâlının, davayı ikrar veya inkâr etmesi arasında fark yoktur.(Aynı şekilde bu kişi, davacıya = seninle şu bin dirhemin veya şu atım üzerinde anlaşma yapryoıum. derse anlaşma sahih olur ve bumı teslim etmesi gerekir.) Çünkü bu kimse anlaşmayı kendi malı­na bağlamakla teslimi üstlenmiş olduğundan anlaşma sahih olur. (Bin dirhem üzerinde anlaşma yapıyorum, diyerek bunu teslim etmesi hâ­linde de durum aynıdır.) Çünkü davacıya teslim edilmesi, bedelin ar­tık kendisine âit olduğunu gerektirdiğinden akit kesinleşir. Çünkü böylece davacının amacı gerçekleşmiş olur. (Eğer bu kimse davacıya: Seninle bin dirhem üzerinde anlaşma yapıyorum, derse akit kesinleşmez. Şayet davalı, bunu kabul eder­se akit kesinleşir ve adı geçene bin dirhem lâzım gelir. Kabul etmez­se akit bozulur.) Çünkü dava, kendisi için önlendiğinden akdin asıl yetkilisi dâvâlıdır. Ancak fuzûli, zaminliği kendisine izafe etmekle akdin asıl sorumlusu olduğundan bunu kendisine izafe etmediğin­den dâvâlı yönünden akit yapıcı olarak kaldığından akdin kesinleş­mesi, davalının bunu kabul etmesine bağlı olur.

Ben diyorum ki  Meselenin başka bir şekli daha vardır. O da, adı geçenin davacıya : Seninle şu bin dirhem veya şu at üzerinde anlaşma yapıyorum, diyerek bunları kendine nisbet etmemesidir. Bu durumda akdi yapan, malı teslim için belirttiğinden onun, davacıya teslimini şart koşmuş sayılır ve dolayısıyla söylediğiyle akit kesinleş­miş olur. Şayet at, başkasına âit çıkar veya davacı, onda bir kusur görerek geri çevirirse anlaşmayı yapandan bir şey isteyemez. Çün­kü o, ödemeyi belli bir yerden yapmayı üstlenmiş, bunun dışında baş­ka bir şey üstlenmemiştir. Şayet bu kimse, belirttiğini Öderse akit kesinleşmiş olur. Bir şey teslim etmemesi hâlinde ise, davacı, ken­disinden bir şey isteyemez. Ancak bu şahıs, belli dirhemler üzerinde anlaşma yaparak on­lara zamin olup ödedikten sonra dirhemler, başkasına âit çıkar veya davacı, bunları düşük ayarlı bulursa durum böyle olmayıp davacı, anlaşma bedelini kendisinden ister. Çünkü o, zaminlik konusunda kendini asıl sorumlu kılmıştır. Bu nedenle de bedeli teslim etmeye zorlanır. Bu şahsın teslim ettiği mal, davacıya kalmayınca bedelini kendisinden talep eder. Doğruyu en iyi bilen Allah (Azze ve CetleJ'tır.[6]

 

BİR BÂB

Borç konusunda anlaşma Babı

 

(Borç akdiyle birisine âit olan bir hak konusunda yapılan anlaş­ma, değiş-tokuşa hamledilineyip alacaklının, hakkının bir kısmım al­dığına, kalanını da düşürdüğüne hamledilir. Örneğin ı Başkasından bin dirhem alacaklı olan bir kimsenin borçluyla beşyüz dirhem üze­rinde anlaşma yapması ve başkasmdan tam ayarlı bin dirhem ala-

caklı olan kimsenin, borçluyla düşük ayarb beşyüz üzerinde anlaş ma yapması gibi ki bu caizdir. Burada alacaklı, borçluyu hakkının bir kısmından ibra etmiş sayılır.) Çünkü mümkün olduğu kadar de­li olmayan kimsenin yaptığı tasarrufun sahih kılınmasına çalışılır. Ribâya yol açtığı için değiş-tokuş olarak sahih kılınması mümkün olmadığından anlaşma, birinci örnekte hakkın bir kısmının, ikinci örnekte ise hem hakkın bir kısmını hem de vasfın düşürülmesi ola­rak kabul edilmiştir. (Vadeli bin dirhem üzerinde anlaşırsa caizdir. Bu şekilde hak­kın kendisini geciktirmiş sayılır.) Çünkü dirhemleri benzerleriyle va­deli olarak satmak caiz olmadığından anlaşmayı değiş-tokuş kabul etmek mümkün değildir. Bu nedenle anlaşmayı geciktirmeye ham­lettik (Bir ay vadeli olarak bâzı dirhemler üzerinde anlaşma ise ca­iz değildir.) Çünkü borç akdiyle dinarlar hak edilmediğinden anlaş­mayı, geciktirmeye hamletmek mümkün olmadığı gibi aynı zaman­da o, değiş-tokuştan başka bir şey de olamaz. Vadeli olarak dirhem­leri altınlarla satmak ise caiz olmadığından anlaşma sahih olmaz. (Başkasında vadeli bin dirhemi olan bir kimsenin, peşin beşyüz dirhem üzerinde anlaşma yapması caiz değildir.) Çünkü vadeliden daha avantajlı olan peşin, akitle hak edilmediğinden düşürülen mik­tarın karşılığı olur. Bu ise, vâdeyi bedelle karşılamak olduğundan haramdır.

(Başkasında siyah bin dirhemi olan bir kimsenin, beyaz beşyüz dirhemle anlaşma yapması caiz değildir.) Çünkü beyazlar, borç ak­diyle hakkedilmemiştir. Oysa bunlar, vasıf bakımından fazla değer­li olduğundan bu anlaşma, bin dirhemi beşyüz dirhemle vasıf fazla­lığı karşılığında satmak olur ki bu da ribâdır. Beyaz bin dirhem kar­şılığında siyah beşyüz dirhemle anlaşma yapması ise caizdir. Çünkü bu, hem miktar hem de vasıfça beşyüz dirhemin tamamını düşürmek demektir. Miktarca alacağa eşit olan daha üstün kaliteliyle anlaş­ma yapması da caizdir. Çünkü bu, benzerin benzerle değiş-tokuşu demek olup vasfa bakılmaz. Ancak mecliste teslim almak şarttır. Bin dirhem ve yüz dinar borcu olan bir kimsenin, alacaklıyla peşin ve­ya bir ay vadeli yüz dirhem üzerinde anlaşma yapması sahihtir. Çün­kü burada anlaşma, ya akdi sahih kılmak veya alacağı düşürmek daha gerekli olduğu için dinarların tamamı ile yüz dirhem dışında­ki dirhemlerin düşürülmesi ve yüz dirhemin ertelenmesi olarak ka­bul edilebildiğinden değiş-tokuş sayılmaz. (Başkasında bin dirhem alacağı olan bir kimse, borçluya: Faz­lasından kurtulmak üzere yann binin beşyüzünü bana öde, der ve borçlu bunu yaparsa kurtulmuş olur. Şayet ertesi gün beşyüz dir­hemi ödemezse bin dirhem, tekrar zimmetine döner. Bu, İmam Ebü Hanîfe ile îmam Muhammed'in görüşüdür. îmam Ebû Yûsuf ise: Bin dirhem, zimmetine dönmez, demiştir.) Çünkü bu, mutlak ibradır. Ni­tekim, alacaklı, «ALA» -üzere- kelimesini söylemekle beşyüz dir­hemin ödenmesini alacağın yerine geçirmiştir. Çünkü bu kelime, de-ğiş-tokuşu ifâde eder. Oysa ödeme, borçlunun zimmetindeki bir hak olduğundan alacak yerinde olamaz. Böylece bu tür ödeme, yok hük­münde olduğundan ibra, mutlak olarak kalır ve dolayısıyla bin dir­hem, borçlunun zimmetine dönmez. Tıpkı bir kimsenin yeni bir ib­rada bulunması durumunda olduğu gibi. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed diyorlar ki: Bu, şarta bağlı ibra' olduğundan şartın yerine gelme­mesiyle o da geçersiz olur. Çünkü alacaklı, önce alacağın -beşyüz dirhemin- yarın ödenmesini istedikten sonra ibradan söz etmiştir. Hem de bu kayıt, borçlunun İflâs etmesi kaygusu ve alınacak beş­yüz dirhemin bir ticârette değerlendirilmesi veya ondan kâr sağlan­ması düşüncesiyle meşru bir gaye olabilir. Kaldı ki -ALA» kelime­si, değiş tokuş için kullanılsa bile şarta da ihtimâli vardır. Çünkü şartta da karşılıklı olma vardır. Bu nedenle ya anlaşma tasarrufu­nu sahih kılmak ya da teamül olduğu için, değiş-tokuş hamledile-meyen bir husus, şarta hamledilir. Bu arada ibra, şarta bağlı olma­sa bile onunla kayıtlanabilir. Tıpkı havalede olduğu gibi. Yeni ya­pılan ibranın izahı ise Allah (Azze ve Ceîle) İzin verirse ilerde ya­pılacaktır. Ben diyorum ki, bu meselenin bir kaç şekli vardır. Birincisi, söy­lediğimiz şekildir. İkincisi, alacaklının, borçluya: Fazlalıktan kurtulmak üzere zim­metindeki bin dirhemin karşılığında yarın ödeyeceğin beşyüz dirhem üzerinde anlaşma yapıyorum. Şayet beşyüz dirhemi yann ödemez-sen bin dirhem, olduğu gibi zimmetindedir, demesidir. Burada ala­caklının dediği geçerlidir. Çünkü o, kaydı açıkça koyduğundan onun­la amel edilir. Üçüncüsü, alacaklının borçluya: Beşyüz dirhemi yann bana ver­mek üzere seni bin dirhemin beşyüzünden ibra ettim, demesidir. Bu­rada, beşyüz dirhem verilsin veya verilmesin ibra meydana gelmiş­tir. Çünkü alacaklı, önce ibrayı mutlak olarak söylediği gibi beşyüz dirhemin ödenmesi de ibranın karşılığı değil, şartı olmaya yaradı­ğından ibrayı şartla kayıtlayıp, kayıtlamadığı hususunda şüphe mey­dana gelmekte ve dolayısıyla ibra., bu şartla kayıtlanmamak tadır, önce beşyüz dirhemin ödenmesiyle söze başlaması hâlinde ise durum böyle değildir. Çünkü bu takdirde ibra, beşyüz dirhemin ödenmesi­ne paralel meydana gelmiştir. Şöyle ki, beşyüz dirhemin ödenmesi­nin, ibranın karşılığı olamaması bakımından ibra mutlak olarak, şar­tı olabilmesi bakımından da ibra kayıtlı olarak meydana gelmekte ve dolayısıyla şüphe ile birlikte mutlak ibra gerçekleşmemektedir. Böylece her iki durum birbirinden ayrılmaktadır. Dördüncüsü, alacaklının borçluya : Fazlalıktan kurtulmak üzere bana beşyüz dirhemi öde, diyerek vakit belirtmemesidir. Burada ib­ra sahih olup borç, borçlunun zimmetine dönmez. Çünkü alacaklı­nın ödemeye vakit tâyin etmemesiyle ödeme, sahih bir gaye olma­dığından bu, mutlak ibra olur. Çünkü beşyüz dirhemi ödemek, her an için vacip olduğundan ibra, onunla kayıtlanmayıp bu, ancak ib-rânm karşılığı olarak düşünülebilir ki ona da kabil değildir. Daha önceki şekil ise böyle değildir. Çünkü yann ödenmesinin sahih bir gayesi vardır. Beşincisi, alacaklının borçluya : Bana beşyüz dirhem ödersen, ve­ya : ödediğin zaman, veya : ne zaman ödersen, kurtulursun, demesi­dir. Bu durumda ibra, sahih değildir. Çünkü alacaklı, ibrayı açıkça şarta bağlamıştır. İbranın şarta bağlanması ise bâtıldır. Zira ibra, bir şeyi başkasının mülkiyetine vermek demektir. Nitekim istenirse ge­ri çevirilebilir. Daha önceki şekilde ise durum böyle değildir. Çünkü orada alacaklı, şarttan açıkça söz etmediğinden oradaki ibra, sadece şarta kayıtlanmaya hamledilmiştir.

(Bir kimse başkasına = Zimmetimdeki alacağını geciktirmediğin veya düşürmediğin sürece malını ikrar etmem, der ve alacaklı bu­nu yaparsa bu geçerli olur.) Çünkü alacaklı buna zorlanmamıştır. Yâ­ni borçlu, bunu gizli söylerse durum böyledir. Açıkça söylemesi hâ­linde ise mal, kendisinden alınır.[7]

 



[1] Nisa sûresi âyet, 128

[2] Bu hadis Ebû Hureyre ile Amr b. Avf (R.A.V tarafından rivayet edil­miştir. Ebû Hureyre'nin hadisini Ebû Dâvûd ile Hâkim. Amr b. Avfun hadisini de Tirmizi ile fbn-i Mâceh ve Hâkim kaydetmişlerdi.

Ebü Dâvûd (Kaza) C. 2 S. 150, El Müstedrek (Alım-satimlar) C. 2 S. 49 ve (El Ahkâm) C. 4 S. 101, TİrmizI (El Ahkâm) C. 1 S. 173, tbn-i Mâceh (El Ahkâm

[3] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/333-336.

[4] Bakara sûresi âyet :  178

[5] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/336-339.

[6] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/339.340.

[7] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/340-343.