Sarraflık - Fıkıh - 082Saraflik - 1. Sayfa
1- SARRAFLIĞIN TARİFİ, RÜKNÜ, HÜKMÜ VE ŞARTLARI
Sarf'ın (= Sarraflığın) —Caiz Olmasının— Şartları
2- MA'KÛDÜN ALEYHE GÖRE SARF AKDİNİN HÜKÜMLERİ
Demirle Demir Ve Bakırla Bakır Alış—Verişi
Altın Ve Gümüşle Süslenmiş Bir Evin Satımı
4- Madenlerin Kendi Kendileri İle Alınıp - Satılmaları Ve Topraktan Maden Çıkarmak İçin İşçi Tutmak
Topraktan Mâden Çıkarmak İçin İşçi Çalıştırmak
5- Sarf Akdinde, Satın Alınan Şeyin Teslim Alınmadan Önce Helak Olması
3- SARF AKDİNDE TARAFLARIN AKİDDEN SONRAKİ TASARRUFLARI HAKKINDAKİ HÜKÜMLER
1- Sarf Bedelinin Teslim Alınmadan Önce Tasarruf Edilmesi Ve Sarf Bedelinde Kısasın Olup Olmadığı
2- Sarf'da Murabaha (= Kâr, Artış)
3- Sarfda, Bedellerden Birinin Fazlalaştırılması Veya Noksanlaştırılması
4- SARF İŞLEMİNDE MUHAYYERLİK ÇEŞİTLERİ
Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler
5- ÂKÎD'LERİN HALLERİNE GÖRE SARF AKDİNİN HÜKÜMLERİ
1- Hastalık Hâlinde Yapılan Sarf İşlemi
Kadının Yahut Emîni Veya Vekilinin Yaptığı Sarf İşlemi
4- Sarf İşleminde Rehin, Havale Ve Kefalet
5- Gasbedilen Ve Emânet Bırakılan Şeylerle Yapılan Sarf İşlemi
Emânet Bırakılan Şeyde Sarf İşlemi
6- Dâr-i Harbde Yapılan Sarf İşlemi
6- SARF HUSUSUNDA ÇEŞİTLİ MESELELER
SARRAFLIK
1- SARRAFLIĞIN TARİFİ, RÜKNÜ, HÜKMÜ VE ŞARTLARI
Sarfın (Sarraflığın) Tarifi
Sarf: Semen (= bedel) cinsinden olan, altun, gümüş gibi bi nakdi, diğer bir nakidle alıp satmaktır. Fethu'I-Kadîr'de de böyledir.
Bu işleme, "akçe bozmak" da denir. Bu işi yapana ise, sarraf denir.[1]
Sarf'ın (= Sarraflığın) Rüknü
Sarraflığın rüknü, bütün alış-verişlerin rüknünün aynıdır Bahru'r-Râik'ta da böyledir.[2]
Sarf'ın (= Sarraflığın) Hükmü
Sarf işlemi yapan şahıslardan (= birbirleri ile nakid aliş-veriş işlem yapan kişilerden; sarraflardan) her birinin, diğerinden satın aldığı şey (nakdi) teslim almasının, şer'an vâki olmasıdır. Serahsî'nin Muhıytı'ndt de böyledir.[3]
Sarf'ın (= Sarraflığın) —Caiz Olmasının— Şartları
Sarraflığın (= nakdi, nakid karşılığında satmanın) caiz olması içir bazı şartlar vardır:
1) Sarraflığın caiz olması için, tarafların birbirlerinden ayrılmadar önce, alış-verişe konu olan nakidleri, karşılıklı olarak birbirlerine teslim etmeleri şarttır. (Yani, hem satıcı, hem de alıcı bu nakidleri (bedelleri; birbirlerinden peşinen alacaklardır.) Bedâi"de de böyledir.
Bu durumda, bu bedellerin ikisi de muayyen olabileceği gibi ikisi de muayyen olmayabilir. Veya, birinin muayyen, diğerinin ise gayr-i muayyen olması da mümkündür. Bu durumlar arasında bir fark yoktur. üidâye'de de böyledir.
Kudurî'nin Fevâidi'nde şöyle denilmiştir:
"Burada, "teslim etmek; teslim almak veya ahnak"tan maksat, o nakdi bizzat el ile almak'tır. Bu lafızların, bu konuda başka bir mânâsı yoktur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Tarafların birbirlerinden ayrılması ise, akid yapan şahısların her ikisinin de, akdin yapıldığı meclisten, bedenleri ile ayrılmalarıdır.
Âkid taraflardan biri, akid meclisinden ayrıldığı hâlde, diğeri ayrılmazsa; bu ayrılık sayılmaz. Ayrılığın vâki olması için, taraflardan ikisinin de o meclisten ayrılmaları gerekir.
Aynı mecliste olmalarına rağmen, bu şahıslar birbirlerine uzak yerlerde oturmakta olsalar bile hüküm böyledir. Ayrılık, tarafların o meclisten bedenleri ile ayrılmaları haİinde vuku bulur.
Keza, bu âkid taraflar aynı mecliste uyusalar veya baygınlık geçirseler yahut beraberce kalkıp, bir tarafa doğru bir mil veya daha uzun bir mesafe yürüseler; birbirlerinden bedenen ayrılmamaları hâlinde, bu durumlar meclisten ayrılma sayılmaz. Bedâi"de de böyledir.
Bir kimsenin, diğer bir şahısta bin dirhem alacağı olur; o şahsın da, bu şahısta dinarları bulunur ve bu şahıslardan birisi, diğerine bir duvarın arkasından veya uzakça bir yerden bağırarak: "Benim —sende bulunan— malımı (nakdimi), senin —bende bulunan— malın (nakdin) karşılığında, sana sattım." dese; bu nakid alış-verişi caiz olmaz.
Keza, bu şahıslar bu alış-verişi mektupla yapsalar, —bedenen ayrı bulundukları için— caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bu konuda, —tarafların bir arada bulunmaları hâlinde— meclise itibar edilmez. Ancak, şu mes'elede meclise itibar edilir:
Bir baba: "Şahit olunuz, gerçekten ben, şu dinarı, küçük oğlumdan, on dirheme satın aldım." dedikten sonra, on dirhemi tartmadan, o meclisten kalkarsa, bu alış-veriş bâtıldır. (= geçersiz) dir.
Bu kavil, tmâm Muhammed (R.A.)'den böylece rivayet edilmiştir.
Çünkü, bu örnekte, baba, —tek başına— akdi yapan şahıstır, trenleriyle ayrılmış olma ihtimali olmadığı için, bu durumda meclis itibar edilir. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Dirhemlerle dirhemleri ve dinarlarla dinarları satmakla, bunları para karşılığında satmak arasında fark şudur: Dirhem ve dinarların para karşılığında satılması hâlinde, —aynı mecliste— karşılıklı teslim tesellüm edilmesi şartı yoktur. Bu durumda, bu bedellerin birinin teslim alınması kâfi gelir. Muhıyt'te de böyledir.
2) Sarf akdinde, taraflardan hiç birinin muhayyerlik şartı koşma hakkının olmaması da sarfın caiz olmasının şartlarındandır.
3) Altun ve gümüşün kendi cinsleri ile alınıp satılmaları sırasında, hıyar-ı şart olmadığı gibi te'cil de yoktur. Çünkü bunlar, tarafların birbirlerinden ayrı İmal arın dan önce, satılan nakidlerin teslim-tesellüm işlemine mânidir. Nihâye'de de böyledir.
Şayet te'cil (= bedellerden birinin ödenmesi için bir müddet tesbit etmek; ödemeyi sonraya bırakmak) şart koşulur; bilâhare de, taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce teslim-tesellüm işlemi yapılırsa; bu durumda te'cil sakıt ve akid sahih olur.
Taraflar muhayyerliği şart koştuktan sonra bu şartı o meclisten ayrılmadan önce veya ayrıldıktan sonra iptal ederlerse; bu alış-veriş istih'sânen caiz olur.
Akid esnasında te'cil şartı bulunduğu hâlde, o meclisten ayrılmadan önce, te'cil sahibi, bu şartı iptal ederse; yine bu ahş-veriş istihşânen caiz olur. Hâvî'de de böyledir.
Dirhem ve dinarların birbirleri ile ahnıp-satılmasında, iki bedelden birisinin veresiye kalması şart kılınır, sonra da, veresiye bırakılması şart kılınan bedelin bir kısmı peşinen verilirse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu ahş-verişin tamamı fâsid olur.
Meselâ: Bir dirıâr'ı on dirheme; dirhemleri bir aya kadar ödemek üzere satın alıp, bunun beş dirhemini ödedikten sonra tarafların birbirlerinden ayrılmaları hâlinde; ödenen beşdirhemin hissesi de caiz olmaz.
Bu şahıslar, bu alış-verişi, beş dirhemi peşin, beş dirhemi de veresiye olarak yapsalar, peşin olan beş dirhem ödeninc:e de birbirlerinden aynî-salar yine bu akdin tamamı fâsid olur.
Bu durumda, on dirhemin tamamı peşin ödenirse; alış-veriş caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.
Muhayyerlik ve te'cil şartı, sarf akdini aslından ifsâd eder.
Çünkü, sarf akdinin bekası için teslim almak şarttır.
Bazı âlimlere göre, teslim almak, sarf akdinin bekası için şart olduğu hâlde; bazılarına göre ise, "teslim almak, sarf akdinin ibtidâen (= başlangıçta) sıhhatinin şartıdır."
Önceki kavil esahh'tir.
Bu ihtilâfın şu faydası vardır: Bu ihtilâf, akid fâsid olunca ortaya çıkar.
İmâm Ebû Hanîfe (R,A.)'ye göre, teslim alınmamış olması hâlinde, bu akid fâsiddir. Sonrakilerin kavli de budur.
Bir kimsenin satın aldığı cariyenin boynunda gümüş bir gerdanlık bulunur ve müşteri bu gerdanlığın bedelini de gümüş olarak verecek olur ve taraflar teslim-tesellümden önce birbirlerinden ayrıhrlarsa; müşteri teslim almamış olduğu için, cariyenin boynundaki gerdanlık hakkındaki ahş-veriş bâtıl (= geçersiz) olur. Câriye hakkındaki alış-veriş ise fâsid olmaz.
Şayet müşteri, bu cariyeyi, boynundaki gerdanlık ile birlikte, gümüş karşılığında muhayyer olmak ve bedelini sonra ödemek şartı ile satın alsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu satış işlemi de, sarf işlemi de , fâsid olur.
İmâmeyn'e göre ise, cariyenin satışı fâsid olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Tarafların teslim almalarından önce meclisten ayrılmaları sebebiyle, sarf akdi fâsid olduğu zaman, satın alan şahıs, satın aldığı şeyi, satan şahsa iade etmeden önce, bu şey o müşterinin mülküyetinden çıkmış olmaz.
Bu husus, şöyle açıklanabilir:
İmâm Muhammen" (R.A.), Câmi*'de şöyle buyurmuştur: İki dinar karşılığında, gümüş bir ibrik satın alan şahıs, ibriği teslim aldığı hâlde, bu iki dinardan birini peşinen ödeyip, diğerini ödemeden taraflar akid meclisinden ayrıhrlarsa; ibriğin yarısı hakkındaki satış fâsid olur. Bu fesad, ibriğin diğer yarısına geçmez. (Yani, bu ibriğin diğer yansının satışı caiz olur.)
Satıcının hazır bulunmadığı bir durumda başka bir şahıs gelip, "bu ipriğin yarısının kendisine ait olduğunu" iddia ederse, müşteri onu dâva eder. Zehıyre'de de böyledir.
4) Altın, altın ile veya gümüş, gümüş ile satıldığı zaman, bunların miktarlarının veznen (— tartı bakımından) birbirlerine müsâvî (= eşit) olması da, sarfın sahih olmasının şartlarmdandır.
(Yani, aynı cinsten olan bu gibi nakidîer, adeden (= sayı itibariyle) değil de veznen fazla olur veya teslim-tesellüm işlemi tamamlanmadan meclis dağılıp ayrılık vâki olursa, bu alış-veriş muamelesi fâsid olur.) Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Ancak, bu şekilde ahş-verişe konu olan nakidîer aynı cinsten olmazlar ve meselâ, altın gümüşle veya gümüş altınla alınıp satılıyor olursa; bu durumda, sarfın caiz olması için müsâvîlik (= eşitlik) şartı aranmaz.
Ancak, bu durumda da kable'l-iftirak (= tarafların birbirlerinden ayrılmalarından önce) tekâbüz (= karşılıklı teslim-tesellüm işlemi) şarttır. Tebyîn'de de böyledir.[4]
2- MA'KÛDÜN ALEYHE GÖRE SARF AKDİNİN HÜKÜMLERİ
Bu babda:
1) Altın Ve Gümüş Alım-Satımı
2) Tezyin Edilmiş Kılıç ve Benzeri Şeylerin Altın veya Gümüş'le Değerinden Fazla veya Noksan Bedelle Almıp-Satılması
3) Fülûs Ahm-Satımı
4) Mâdenlerin Nakden Alınıp Satılması ve Topraktan Maden Çıkarmak için İşçi Tutmak
5) Sarf Akdinde, Satın Alınan Şeyin Teslim Alınmadan Önce Helak Olması olmak üzere, beş bölüm vardır.[5]
1- Altın Ve Gümüş Alım-Satımı
Bize göre, dirhemler ve dinarlar, müâveda (= mübadele, değiş-tokuş, trampa) akidlerinde teayyün etmezler.
Altını altınla veya gümüşü gümüşle alıp satmak, ancak, bunların misli misline olmaları hâlinde caiz olur.
Altın ve gümüş, ister sikkeli (dinar ve dirhem) olsun, ister sikkesiz (külçe) olsun, hüküm böyledir.
Altın veya gümüş kendi cinsi ile satıldığı halde, satılanın da, satın alınanın da vezinleri (= tartıları) bilinmez veya birinin vezni bilinir, diğerininki bilinmez ve bayi (= satıcı) ile müşteri (= satın alan) birbirlerinden ayrıldıktan sonra tartarlarsa; tartıları müsâvî gelse bile, bu durumda alış-veriş fâsid olur.
Ancak, taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce, bu şeyler, aytn mecliste tartılır ve ağırlıkları eşit olursa; bu alış-veriş istihsânen caiz olur.
Altın altınla veya gümüş gümüşle satılırken, terazinin iki kefesine konan altınlar veya gümüşler eşit gelirlerse; bu alış-veriş caiz olur. Bunların herbirinin ağırlıklarının ne kadar geldiği bilinmese bile hüküm böyledir. Zehıyre'de de böyledir.
Altının, gümüş karşılığında tahminen ve fazlalıklı olarak satmak caizdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İbnü Semâ'a, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir kimse, başka bir şahıstan, yüz dinar karşılığında bin dirhem satın alır; taraflar tartı bakımından birbirinin doğru söylediğine itimad ederler ve bu şeyleri tartmadan birbirlerine teslim ederlerse; bu alış-veriş caiz olur. Ve taraflardan herbiri bu ahş-verişten fayda temin ederler.
Bu şahıslardan birisi, diğerine: "Elindeki dirhemleri, elimdeki şu dinarlar karşılığında bana sat." dediği hâlde, sayısını ve ağırlığını söylemez karşılıklı olarak teslim ve tesellümde ^ie bulunurlarsa; bu, şekilde tartmadan ve saymadan önce alış-veriş yapmaları ve bundan faydalanmaları ikisi için de caizdir.
Bu tahmini alış-veriştir ki, buna arabçada bey'-i mücâzefe derler. Bir kimse, diğer bir kimseye: "Bana, hin dirhemini, bin dirheme sat." der; o da satar; tartmadan teslim ve tesellüm işlemini yaparlar; ikisi de, birbirlerinin sözünün doğru olduğunu ve teslim aldıklarının bir* dirhem olduğunu kabul ederler; birbirlerinden ayrılmadan önce veya ayrıldıktan sonra, her biri aldığını tartarsa; tartılan dirhemlerin müsâvî gelmesi hâlinde, bu alış-veriş caiz olur.
Birbirlerinin doğru söylediğini kabû etmezler ve birbirlerinden ayrıldıktan sonra aldıklarını tartarlarsa; bunlar birbirlerine eşit gelse bile, bu alış-veriş caiz olmaz. Çünkü, bunlar birbirlerinden, durumu öğrenmeden ayrılmışlardır.
Bu durumda, taraflar, almış oldukları şeyleri birbirlerine iade ederler. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, ağırlığının ne kadar olduğunu bilmediği, gürriüş trif bileziği, dirhemler mukabilinde satsa; bu satış bâtıl (= geçersiz) olur.
Hâvî'de de böyledir.
Geçmez ve kalp dirhemleri geçen dirhemier karşılığında satmak caiz değildir. Ancak, alınan ve satılan dirhemlerin birbirleri ile müsâvî olmaları hâli müstesnadır.
Bir kimsenin, hileli dirhemleri, geçerli dirhemlerle satması caiz olmaz.
Ancak, hileli dirhemlerin gümüşünün, geçerli dirhemlerin gümüşünden fazla olması hâli müstesnadır. Serâhî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Siyah ve kırmızı gümüş, beyaz gümüş karşılığında satıldığı zaman, bunların tartı bakımından eşit olmaları şarttır. Hâvî'de de böyledir.
Gümüşü fazla olan dirhemler, gümüş hükmündedir. Altını fazla olan dinarlar, altın hükmündedir.
Altın ve gümüşte, katkılarının fazla olması hâlinde, bunların haram olduğuna itibar edilir. Bunların yeni ve geçerli olmalarına itibar edilmez.
Tartı bakımından eşit olmamaları hâlinde bunların bazıları, diğer bazıları ile ahp-satmak caiz olmaz.
Keza, bunların aded olarak borç alınmaları caiz olmaz; tartı ile borç alınmaları caiz olur.
Dirhem ve dinarlarda, fazla miktarda hile bulunursa, bunlar dirhem ve dinar hükmünde olmazlar.
Bu durumda olan dirhem ve dinarlar, uruz [6] hükmünde olurlar.
Müstasfâ'da şöyle zikredilmiştir:
—yukarıdaki— bu hüküm, dirhemin hileden uzak olmadığı zaman geçerlidir. Çünkü, bu şekildeki hileli dirhem, helâl olmuş, ziyana uğramış dirhem mesabesindedir.
Fakat, hîleden uzak olan dirhemler, helak olmuş, ziyana uğramış sayılmaz.
Hîlesi fazla olan dirhemin, hâlis gümüşle satılması, bakırın gümüşle satılması gibidir. Ve bu da caizdir.
Bu şekildeki dirhemler, birbirleri ile fazlasıyle satıldığı zaman, gümüş ve bakır gibi, iki ayrı şey hükmünde olurlar.
Bu durumda gümüşü almak şart kılınınca, bakırı almak da şart kılınır.
Hileli olan gümüş, gümüşle müsâvî olunca, tartılmadan gümüş karşılığında satılması caiz olmaz. Sirâcü'l -Vehhâc'da da böyledir.
Bir dinar ve iki dirhemi; iki dinar ve iki dirhem karşılığında satmak caizdir.
Bir dinar ile iki dirhem bir tarafta, iki dinar ile iki dirhem de diğer taraftadır. Hâvî'de de böyledir.
Sahih bir dirhemle karışık (değeri düşük) iki dirhemi, sahih iki dirhemle değeri düşük bir dirhem karşılığında ahp-satmak caizdir. Hidâye'de de böyledir.
Bir kimse, on bir dirhemi, on dirhem ve bir dinara satsa; bu ahş-veriş caiz olur.
On dirhem, oi> dirhemin mislidir; bir dinar ise, bir dirhemin karşılığıdır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir şahsın, bir elbise ile bir miktar sikkesiz gümüş karşılığında bir elbise ve bir miktar sikkesiz gümüş satın alsa; bu durumda, elbise elbisenin, gümüş de gümüşün karşılığıdır.
Gümüşün biri fazla olursa, bu fazlalık, elbise ile birlikte, diğer elbisenin karşılığı olur.
Şayet bu bayi ile müşteri, tesîim-tesellümden önce, birbirlerinden ayrılırlarsa; gümüşün hissesine isabet eden akid bozulmuş olur; elbisenin hissesine isabet eden akid ise caiz olur. Hâvî'de de böyledir..
Bir kimse, elbise ve dirhem karşılığında bir başka şahıstan elbise ve dinar satın aiır ve teslim-tesellümden önce taraflar birbirlerinden ayrılırlarsa; sarf işlemi bâtıl (= geçersiz) olur. Diğer işlem ise caizdir.
Çünkü eşya muhteliftir ve birbirlerinin misli olmasına itibar edilmez.
Dinar ve kumaş, dirhem ve kumaşa taksim edilir. Ve bu durumda, bunların kıymetlerine itibar eilir. Dinar'ın dirheme isabet etmesi hâlinde yapılan işlem sarf olur. Teslim-tesellüm işlemi de yapılmamış olduğu için, bu bâtıl (= geçersiz) olur.
Geride kalan ise, alış-veriş olur. Alış-verişte ise teslim tesellüm şart olmadığından, bu satış fâsid olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir kimse, gümüşle süslenmiş bulunan bir kılıcı, bir elbise ve ori dirheme satıp, elbise ile dirhemleri teslim aldığı hâlde, kılıcı teslim etmez ve taraflar birbirlerinden ayrılırlarsa; bu ahş-verişin tamamı bâtıl (-geçersiz) olur. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir kimseden bin dirheme, yüz dinar satın alır; müşteri ve bâyiin yanında dirhem ve dinarlar bulunmadığı hâlde, konuştukları miktarları birbirlerine borçlanıp henüz birbirlerinden ayrılmadan önce teslim-tesellümde bulunsalar; bu alış-veriş caiz olur.
Keza, sikkesiz altını, sikkesiz gümüşle; sikkesiz gümüşü, sikkesiz altınla satın almak caizdir. Bu hüküm, sikkesiz altın ve sikkesiz gümüşün insanlar arasında geçerli olarak revaç bulmuş olduğu hallerde geçerlidir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, bir başka şahıstan dirhemler karşılığında dinar satın aldığında, bu şahıslarda dirhemler ve dinarlar bulunmazsa; birbirlerinden ayrılınca, bu akid caiz olmaz.
Bir kimse, başka bir kimseden borca mal aldığı hâlde, bayi de müşteri de, üzerinde borç olmadığını bilirse; bu alış-veriş caiz olmaz. Bu işlem, bedelsiz alış-veriş gibi olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, bizzat belirtmiş bulunduğu bin dirhemle, yüz dinar satın alınca, belirlenen dirhemler beyaz gümüşten olduğu halde, bunların yarısı siyah gümüşten olan dirhemler verir ve buna da satıcı razı olursa; bu alış-veriş caiz olur.
Keza, satıcı dirhemleri teslim aldığı hâlde, vereceği dinarların bizzat aynısı olmayan sikkesli dinarlar verirse; alıcının razı olması hâlinde, bu alış-veriş caiz olur; aksi taktirde caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
İki kişi karşılıklı alış-veriş yaptıkları hâlde, nakidden bahsetmezlerse; o yerde nakdin bir olması hâlinde, taraflar o yerin nakdine ve onun ağırlığına göre hareket ederler.
O yerde değişik bulunur ve alış-veriş yaptıkları dirhemlerin hepsi revaçta olursa, bunlardan bazılarım, bazıları ile alıp-satmak caiz olur. Aksi takdirde caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Eğer nakid bilinir, akid esnasında.da, bunlardan birinin nakid olması şart koşulursa; akid şart koşulan nakid üzerine yapılmış olur.
Şayet taraflar ihtilâf eder ve birisi diğerine: "Sen, bana, efdâl olan nakdi şart koştun." diğeri ise: "Hayır, Öyle değil." derse; ikisine de yemin ettirilir.
Hangisi yeminden kaçınırsa, o, dâvayı kaybeder.
İkisi de yemin ederse; aldıklarım, birbirlerine geri verirler. Bu şahıslardan ikisinin de beyyinesi olursa, fazlayı iddia eden şahsın beyyinesi kabul edilir. Mebsût'ta da böyledir.[7]
Demirle Demir Ve Bakırla Bakır Alış—Verişi
Demir ve bakır da, altın ve gümüş menzilinde olduğundan, —karşılıklı teslim-tesellüm cihetinden değil de— benzeyiş bakımından, bunlarda da faiz cereyan eder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Demir, taze olsun, eski olsun, tamamı aynı nevidendir. Demirin demirle alınıp satılması, ancak tartılarak caiz olur.
Taraflar, karşılıklı teslim-tesellümden önce birbirlerinden aynlsalar bile, bu alış-veriş bâtıl (= geçersiz) olmaz. Ancak, bunun için, ayn be ayn, (misli misline) olması şarttır. Diğer veznî şeylerde de, bu hüküm aynıdır. Zehıyre'de de böyledir.[8]
Kalay Ve Benzerleri
Kalay ve benzerleri de tamamen tartı ile -—birbirleriyle— alınıp-satılabilirler. Bunların da eskisi ile yenisi arasında bir fark yoktur.
Kalay ve benzerlerini de, misli misline birbirleri ile alıp-satmak caiz olur.[9]
Bakır Ve Pirinç
Bakırı, pirinç denilen mâdenle alıp-satmakta bir beis yoktur.
Bir —birim— bakır verilip, iki —birim— pirinç yed beyed (peşinen) alınır. Pirinçte işçilik fazla olsa bile hüküm böyledir.
Bunların veresiye almıp-satılmasında bir hayır yoktur. Çünkü, nev'ileri aynıdır.
Pirinçteki işçilik (ve san'at) cinsi değiştirmez. Zira, mânâ bakımından tartılan müttefiktir. Bundan dolayı da, veresiyesi haram kılınmıştır.
Pirinç'le, beyaz bakır alım-satımında, yed be-yed (peşin) olmak şarüyle bir beis yoktur
Ancak, bunların —birbirleri ile— veresiye ahnıp-satılmalarmda bir hayır yoktur. Mebsût'ta da böyledir.
Keza, beyaz bakır ile kırmızı bakırı, birli ikili alıp satmakta, peşin (yed be-yed) olmak şartıyle, bir beis (= sakınca) yoktur.
Ancak, bunların -^birbirleriyle— veresiye satılıp alınmalarında da bir hayır yoktur. Çünkü, cinsleri birdir. İki vasıftan biri ile veresiye haram olunca bütün vasıflanyle haydi haydiye haram olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimsenin, iki miskal gümüş ve bir miskâl bakin, bir mîskal gümüş ve üç miskal demir karşılığında satın alsa; bu caiz olur.
Burada, gümüşün karşılığı gümüş, geride -kalan bakırın karşılığı da demir olur. Burada, riba (= faiz)temekkün etmez.
Keza, bir miska! tunç, bir miskal bakır ve bir miskal kalaydan, bir miskal tunç ve bir miskal kalay, diğerine karşılık olabilir. Mebsût'ta da böyledir.
Tecrîd'de şöyle zikredilmiştir:
Tunçtan ve demirden yapılan kaplar, âdet ve teamül öyle olması hâlinde, bazılarını, diğer bazıları ile alıprsatmak caiz olur. Satıcı, bunları istediği gibi satabilir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bu kapların satılmasında örf, sayı ile değil de, tartı ile satılması ise, o zaman bunları cinsi cinsine satmak caiz olmaz. Ancak, bunlar tartı yönünden birbirlerine eşit olurlarsa; o zaman, bunları cinsi cinsine satmak caiz olur. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.
Bir kimse, aynî olmayan bir rıtıl demir karşılığında, bakırdan bir kap satın alır ve buna bir müddet tayin etmez ve kabı teslim alırsa, bu caiz olur.
O kabın al im-satımının tartı ile yapılması âdet değilse; demirin, tarafların birbirlerinden ayrıldıktan sonra verilmesinde bir sakınca yoktur.
Bu kabın tartı ile satılıyor olması hâlinde, demirin, tarafların ayrılmalarından sonra teslim edilmesinde bir hayır yoktur.
Keza, bizzat hazır olmayan iki rıtıl kalay karşılığında, bizzat hazır olan bir rıtıl demir satın alan kimse, bu demiri teslim aldığı hâlde, kalayı teslim etmeden, taraflar birbirlerinden ayrıiırlarsa; bu alış-veriş fâsid olur.
Karşılıklardan her ikisi de bizzat hazır olan bir ayn değilse; teslim-tesellüm ister aynı mecliste olsun, ister aynı mecliste olmasın, bu akid fâsid olur. Mebsût'ta da böyledir.[10]
2- Tezyin Edilmiş Kılıç Ve Benzeri Şeylerin Altın Veya Gümüşle Fazla Veya Noksan Bedelle Alınıp -Satılması
Gümüşle tezyin edilmiş bir kılıcı veya gümüşlenmiş bir at gemini, hâlis gümüşle, tartarak ve fazla da vererek satın aimak caizdir.
Tartısının, hulliyattan (= ziynet eşyalarından) az veya ona müsavi olması halinde ise, bu ahş-verişin caiz olup olmadığı bilinmez. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bu kıhca karşılık olarak verilen dirhemlerin miktarı, ahş-veriş akdi esnasında bilinmediği hâlde; sonradan, bu dirhemlerin miktarının kılıçta bulunan gümüşten fazla olduğu öğrenilir ve bu öğrenme, taraflar aynı mecliste iken olursa; bu alış-veriş caiz olur.
Bu durum, taraflarca, meclisten ayrıldıktan sonra öğrenilirse; bu alış-veriş caiz olmaz.
Kudûrî şöyle buyurmuştur:
Alimler, bu hususta ihtilâf ederler ve bir kısmı: "Kılıçta bulunan gümüş fazla." dediği halde diğer bir kısmı: "Hayır, eşittirler." derlerse; bu durumda da, bu alış-veriş caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Dirhemlerin fazla olması hâlinde, taraflar birbirlerinden, teslim-tesellümden önce ayrılırlar ve zînet eşyalarının, bu kılıçtan, ona zarar vermeden ayrılması mümkün olursa; bu durumda hulliyhatla (= zinet eşyası ile) ilgili akid bâtıl, kılıçla ilgili akid caiz olur.
Ancak, zînet eşyalarının, bu kılıçtan, ona zarar vermeden ayrılmaları mümkün olmazsa; bu durumda, akdin tamamı fâsid olur.
Kılıcın süsleri altından, bedeli ise gümüşten ise, bu durumda, nasıl olursa olsun, bu alış-veriş caiz olur.
Müşteri, bedeli tecil etmeyi şart koşarsa; bedel, ister zînetin cinsinden olsun, ister olmasın bu alış-veriş bâtıl olur.
Bu durumda, kılıçtaki zînetlerin, ona zarar vermeden veya zarar vererek ayrılması hâlinde de bir fark yoktur.
Keza, taraflar birbirinden ayrılırlar; onlardan birinin muhayyer olması şart koşulur, alış-verişte bir müddet tayin etmiş bulunurlar ve müşteri, bu kılıcı, zînetin miktarı kadar bir bedelle satın alırsa; bu ahş-veriş istihsânen caiz olur. Hâvî'de de böyledir.[11]
Altın Ve Gümüşle Süslenmiş Bir Evin Satımı
Altın ve gümüşle süslenmiş bulunan bir evin, cinsiyle satılması ile ilgili hükümler, zîynetlenmiş bir kılıcın satılması ile ilgili hükümler gibidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahıstan, altınla süslenip inci ve mücevher T lerle bezenmiş bir şeyi, dinarlar karşılığında satın alıp ve ödediği dinarlar teslim almış bulunduğu bu şeydeki altınlar kadar veya ondan daha az olur, yahut az mı, çok mu olduğu bilinmezse; altın ve mücevherler hakkındaki ahş-veriş caiz olmaz.
Bu durumda, mücevherler, o şeye zarar vermeden ayrılsa da; ayrılması, o şeye zarar verecek olsa da fark etmez.
Ancak, bedel olarak verilen altınlar, satın alınan şeyde zînet olarak bulunan altından daha çok ise, altın ve mücevher hakkındaki ahş-veriş caiz olur.
Müşteri, akid meclisinden ayrılmadan önce bedelin tamamını ödemiş olursa; bu akid sahih olur.
Keza, bu durumda, müşteri, aldığı şeyde zînet olarak bulunan altının hissesini ödemişse; yine bu akid caiz olur.
Şayet bu müşteri, o meclisten ayrılıncaya kadar, zînet olan altına mahsus, hiç bir şey ödememişse; bu durumda yapılan akid fâsid olur.
Bu durumda, mücevherleri o şeyden, ona bir zarar vermeden ayırmak mümkün olursa, bu mücevherler hakkındaki akid fasid olmaz; bu mümkün olmazsa, mücevherlerle ilgili akid de, fâsid olur. Muhıyt'te de böyledir.
Böyle bir şey, dinar karşılığında, veresiye olarak satılırsa; bu ahş-veriş caiz olmaz. Çünkü, bu zînetlerin hissesi hakkındaki akid, bir müddet belirtilmesi hâlinde fâsid olur.
İnci ve mücevherlerin ayrılmasının mümkün olmadığı hallerde, akdin bir kısmının fâsid olması, tamamının fâsid olması demek olur. Mebsût'ta da böyledir.
İnci ve cevherlerin, o şeye zarar vermeden ayrılması mümkün olursa, bu durum hakkındaki hükümde ihtilâf vardır.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, cevher hakkındaki ahş-veriş de caiz olmaz.
İmâmeyn'e göre ise, cevherin hissesi hakkındaki akid fâsid olmaz.
Bir kimse, gümüşle tezyin edilmiş olan bir kılıcı, tezyinattaki gümüşten fazla miktardaki gümüş karşılığında satın alıp, bedelini nakden öder ve ödediği 4>u bedel, tezyinatın bedeli olduğu hâlde, bu müşteri: "Bu, hem kılıcın, hem de zînetinin bedelidir." der veya bu hususta bir açıklama yapmazsa; bu durumda ödediği bedel, zînetin bedeli olur ve bu ahş-veriş o şeyin tamamı hakkında caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet bu müşteri: "Bu bedel, kılıcın demirinin bedelidir." derse, duruma bakılır: Bu kılıcın zînetini, ona zarar vermeden ayırmak mümkün olursa, bu ahş-veriş bâtıl olur. Zînetinin, kılıçtan, ona zarar vermeden ayrılması mümkün olmazsa, ödenen nakid, bu kılıcın tamamı hakkında sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bu müşteri, kılıcı satan şahsa: "Al bunu; yansı zinetinin, yarısı da kılıcın bedelidir." derse; bu alış-veriş bâtıl olmaz. Teslim alman miktar, zînetin bedeli olur. Tebyîn'de de böyledir.
Hişam, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir kılıcı satmadan, o kılıcın hulliyatım (= onu süsleyen, altın, inci ve mücevher gibi şeyleri) satmak caiz değildir.
Ancak, hulliyat, kılıçtan, ona zarar vermeden ayrılabilirce, o zaman, bunları ayrı ayrı satmak caiz olur.
Bu durumda, böyle bir kılıcı satan şahıs, başta bir şey söylemediği hâlde, sonradan satın alan şahsa, akid meclisinden ayrılmadan önce: "Sana izin verdim; haydi, hulliyâtı ayır." der; satın alan şahıs da, bunu, taraflar birbirlerinden ayrılmadan ayırırsa; bu ahş-veriş caiz olur. Bu müşteri, kılıçla tezyinatını, taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra ayırırsa, ahş-veriş bâtıl olur.
Bu müşteri, o kılıcı teslim aldığı halde, hulliyâtmı, satıcıdan ayrılmadan önce ayırmış olmazsa, onu teslim almış sayılmaz. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse, bin miskal gümüş kıymetindeki bir cariyeyi, boynunda da, bin miskal gümüş kıymetinde bir gerdanlık olduğu hâlde, iki bin miskal gümüş karşılığında satsa ve peşin olarak bin miskal gümüş aldıktan sonra, taraflar birbirlerinden ayrıîsalar; bu durumda, peşin olarak verilen bin miskal gümüş, gerdanlığın bedeli sayılır.
Keza, bu müşteri, iki bin miskal gümüşe bunların ikisini de satın alıp, bin miskalini veresiye bırakır, bin miskalini ise öderse; peşinen ödenen, bin miskal gümüş gerdanlığın bedeli olur.
Keza, bu müşteri, satıcıya: "bunu al; ikisi için." derse; alış-veriş ikisi hakkında da sahih olur.
Şayet müşteri: "Bunu al; bin miskali câriye içindir," der; satıcı da, dirhemleri alır ve birbirlerinden ayrıîırlarsa; gerdanlıkla ilgili akid bâtıl olur. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.
Bir kimse, yirmi dirheme satın aldığı bir elbise ile bir bilezikten, bileziği teslim alır ve on dirhemi öder ve bilâhare de, bu müşteri ile bayi birbirlerinden aynhrlarsa; bu durumda ödenen bedel, istihsanen, özellikle bileziğin bedeli olur.
Müşteri, on dirhem verdiği halde: "Bu, ikisine aiddir." derse; yine. bu on dirhem, bileziğin bedeli olur.
Müşteri, on dirhem verince: "Bu, elbisenin bedelidir." derse; satıcı, ister: "Evet" desin; ister: "Hayır." desin, bu durumda birbrilerinder ayrılmaları hâlinde, bilezikle ilgili akid bâtıl olur.
Şayet bileziğin gümüşü on dirhem kıymetinde, elbise de, on dirherr kıymetinde olur ve sahipleri bu iki şeyi, bir şahsa, yirmi dirherr karşılığında satar; bu şahıs da, onları bir başkasına, bir yer karşılığında satar ve yerin sahibi de on dirhem ödemede bulunursa; bu, teslim almar şeye hassaten ortak olamaz.
Şayet bu şahıslardan ikisi, bir elbiseyi veya bir bileziği satar ve bileziği satın alan şahıs, on dirhem ödedikten sonra taraflar birbirle rinden aynhrlarsa, bilezikle ilgili akdin yarısı fâsid olmuş olur Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, kıymetli madenler ve mücevherle tezyin edilmiş bir kılıcı, satın alır; karşılığı olan dinarları vermeden, onu teslim alır ve bilâhare de, —kendisi bedelini ödemeden önce— bu kılıcı bir başka şahsa satar ve bu ikinci müşteri de, bedelini ödemeden önce, bu kılıcı teslim alır ve her birisi birbirlerinden ayrıhrlarsa; bu satışların ikisi de bâtıl olur.
Bu durumda kılıç, ilk sahibine iade edilir.
Şayet son satın alan şahıs, bu kıhcın bedelini peşinen ödemiş olsaydı, bu satış, kendisi adına sahih olurdu. Ve birinci müşteri, bu kılıcın bedelini, önceki satıcıya borçlanmış olurdu.
Keza, ortadaki şahıs, bu kılıcın yansını satmış olsaydı, bu satış sahih-olurdu; diğer yarısı ise, ilk sahibine ait olurdu.
Bu durumda, birinci şahıs yarısının kusurundan dolayı, onu geri verme hakkına sahip olamaz ve diğer yarısının kıymetini öderdi. Serahsî'nîn Muhiyti'nde de böyledir.
Kıymetli şeylerle tezyin edilmiş bulunan bir kılıç iki kişiye ait olur ve bunlardan birisi, bir dinar kıymetindeki hissesini, ortağına veya bir başka şahsa satar ve karşılıklı teslim ve tesellümde de bulunurlarsa; bu ahş-veriş caiz olur.
Bu şahıs, kılıçtaki hissesini ortağına satar, o da kılıcın bedelini evde ödediği hâlde, taraflar kılıcın tesliminden önce ayrıhrlarsa; bu ahş-veriş fâsid olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, üzerinde yüz dirhemlik tezyinatı bulunan bir kılıcı, iki yüz dirheme satın aldıktan sonra, kılıcın üzerindeki tezyinatın iki yüz dirhem değerinde olduğu anlaşılırsa; bu durumda iki ihtimâl vardır:
Bu durum, teslım-tesellümden ve tarafların birbirlerinden ayrılmasından sonra anlaşılmış olursa; bu ahş-veriş, o kılıcın tamamı hakkında bâtıl olur.
Şayet durum, taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce anlaşılmış olursa, bu durumda müşteri muhayyerdir: Dilerse kılıcın bedelini yüz dirhem daha artırır; dilerse, bu ahş-veriş akdinin tamamını fesheder.
Taraflar, bu kılıcın üzerindeki tezyinatın ağırlığının iki yüz dirhem olduğunu önceden bildikleri hâlde, onu iki yüz dirheme ahp-satmiş olurlar ve bilâhare de, müşteri, henüz taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce, kılıcın fiatını yüz dirhem artırırsa, bu akid caiz olmaz. Zehıyre'de Fetâvâyi Hindiyye de böyîedir.
Bir kimse, yüz dirhem gümüş ağırlığındaki bir bileziği, yüz dirhem gümüş karşılığında satın alır ve taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra, bu bileziği tartıp, onun yüz dirhemden fazla geldiğini görürse; bu durumda, bu müşteri muhayyerdir: Dilerse, bu bileziğe ödediği fiatı artırıp, bileziğin ağırlığına çıkartır; dilerse, onu almaktan vaz geçer.
Bileziğin, söylenilen miktardan noksan olması hâlinde de hüküm böyledir.
Taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra, bileziğin ağırlığının yüz elli dirhem olduğu görülürse; bu durumda da müşteri muhayyerdir: İsterse, bileziğin üçte ikisini yüz dirheme satın alır; dilerse, onu almaktan vaz geçer.
Keza, noksan gelmesi hâlinde de durum böyledir. Müşteri isterse, bu bileziği kaç dirhem geliyorsa, o kadar dirheme satın alır; isterse, onu satın almaktan vaz geçer. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, bir miskal inci satın aldığı halde, inci, bir miskâlden fazla gelirse; "her miskali şu fiata" denilerek satılmış olması hâlinde, bu müşteri fazla gelen miktarın bedelini öder veya verdiği bedel kadar inci satın alır.
Kumaş ve ev de, bu şekildedir.
Bir kimse, gümüş bir bileziği, dirhemler mukabilinde satar ve: "Her dirhemi, şu fiata." der veya bir şey söylemez ve bilezik de fazla gelirse; taraflar birbirlerinden ayrılmamış olmaları hâlinde, müşteri fâzla gelen kısmı alıp-almamakta muhayyerdir. Seraiısî'nin Mulııytı'nde de böyledir.
Altın ve gümüşle tezyin edilmiş olan bir kılıç, müşteri tarafından, cinsi ile satıh alınırsa; bu alış-veriş her durumda caiz olur. Bu kılıcın, tezyinatının helak olmuş bulunan kısmına itibar edilmez. Muzmarât'ta da böyledir.
Bir kimsenin, gümüş kakmalı bir gemi, bu gemde bulunan gümüşten daha noksan veya daha fazla miktardaki gümüş karşılığında satm alması caizdir.
Keza, altın yaldızlı bir evin, vadeli olarak satın alınması da caizdir. Yaldızın değerinin, evin bedelinden fazla olması hâlinde de hüküm böyledir. Hâvî'de de böyledir.[12]
3- Fülûs Alım-Satımı
KiiIfıs (= pullar, mangırlar, akçeler, paralar, bakır sikkeler), akidde bedel olarak teayyün etmedikçe (= belirtilmedikçe), dirhemler gibidir.
Fülûs, akidde bedel olarak belirlenmiş olursa; helak olmasından dolayı akid fâsid olmaz. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, dirhemler vererek fülûs satın alıp, bedelini peşin ödediği hâlde, satıcının yanında fülûs bulunmazsa, bu durumda bile, bu alış-veriş caiz olur.
Müşteri, meclisten ayrılmadan önce borç eder veya ayrıldıktan sonra borç eder ve bu borcu öderse, alış-veriş, dirhemlerin aynı mecliste teslim edilmesi şartıyle caiz olur.
Keza, dirhemleri teslim etmeden önce, fülûsu teslim alsa, yine bu alış-veriş caiz olur.
Hasan bin Ziyâd, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir kimse, dirhemler vererek fülûs satın aldığında, satıcının yanında fülûs, müşterinin yanında da dirhemler bulunmaz, bilâhare de, taraflardan birisi vereceğini verir ve birbirlerinden ayrıhrlarsa, bu aiış-veriş caiz olur. Mııhiyt'te de böyledir.
Fülûsun, fülûsla satılması hâlinde, taraflar, karşılıklı teslim- tesellümden önce ayrıhrlarsa; bu alış-veriş bâtıl (= geçersiz) olur.
Taraflardan biri teslim alır, diğeri teslim almaz veya karşılıklı teslim-teseliümde bulundukları hâlde birinin elinde bulunan şeye, sonradan bir hak sahihi çıkar ve birbirlerinden ayrılmış bulunurlarsa akid olduğu gibi sahih olur. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, kaşlı bir altın veya gümüş yüzük satm alır, ancak yüzüğün kaşı, bunu satın alan şahsın da yanında fülûsü bulunmazsa; taraftar birbirlerinden ayrılmadan önce veya ayrıldıktan sonra, karşılıklı teslim-teseliümde bulunmaları caiz olur.
Çünkü, bu bir sarf işlemi değil, alış-veriş işlemidir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, fülûs vererek, sikkesiz dirhemler satın alır ve karşılıklı teslimden önce taraflar birbirlerinden aynin sa; bu ahş-veriş de caiz olur.
Ancak, gümüşier yoksa, bu alış-veriş caiz olmaz. Muhiyt'te de böyledir.
Yarım dirhemle fülns satın almak caizdir. Buna göre. üçte bir dirhem veya dörtte bir dirhemle de fülûs almak caizdir'. TebyîiTde de böyledir.
Dânik (— mangır = bir dirhemin dörtte biri) ve;.a kırat (= orta büyüklükte beş arpa ağırlığında olan ve mıskalın yirmi dörtte birine eşit bulunan bir ölçü birimi) ile füls (= pul, mangır, akçe, para) satın almak, istihsânen caizdir.
Şemsü'î-Eimme Halvânî: "Bu, dânik ve kıratın halk arasında bilinmekte olması hâlinde ve muamelâtta ihtilâf olmadığı zaman böyledir. Eğer, halk arasında bunlar —ölçü ve değer bakımından— muhtelif olurlar ve bîr kısım insanlar on, bir kısımları ise dokuz olarak kabul ederlerse; münazaa olacağından, akid caiz olmaz." demiştir.
Şeyhu'I-îslâm Hâher-zâde ile Şemsü'I-Eimnıe Serahsî, şerhlerinde bu tafsilatı söylememişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Satıcının: "Fülûs, bir dirheme veya iki dirheme..." derse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu caizdir. İmâm Muhamıned (R.A.)'e göre se, caiz değildir.
Âlimler: "İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli sahihtir." demişlerdir.
Bir kimse, başka bir şahsa, bir dirhem verip: "Bunun yarısı carşilığmda bana bir füls; yarısı karşılığında da, küçük dirhem ver." İerse; bunun yapılması caizdir.
Şayet küçük dirhem ve füls'ün tesliminden önce, taraflar birbirle-İnden aynlırlarsa; füls hakkındaki akid yerinde durur; dirhem hakkındaki akid ise bozulmuş olur.
Ancak, büyük dirhemler, tarafların ayrılmasına kadar verilmezse, kdin tamamı bozulmuş olur. Zehıyre'de de böyledir.
Şayet: "Bunun yansım al; fülûs ver. Geri kalan yarısına da küçük ir dirhem ver. " der ve yarım dirhemi tartarsa, İmâm Ebû Hanîfe £.A.)'yegöre, tamamının akdi fâsid olur.
İmâmeyn'e göre ise, sadece dirhemin akdi bâtıl olur.
Şayet, "ver." lafzını tekrarlarsa; verilecek cevap yukarıdaki cevabın aynıdır. Hidâye'de de böyledir.
Bir kimse, ayn olarak —değerinin— beş dânik ve bir füls olduğunu bildiği, harcanamıyan kalp bir dirhemi satsa, bu caiz olur.
Keza, bu dirhemi, yarım dirhemle bir füls ve bir küçük dirhem karşılığında satsa ve onun ağırlığı da iki dânik olsa; taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce, karşılıklı teslim almaları hâlinde, bu alış-veriş de caiz olur.
Ancak bu şahıs, o dirhemi, beş dânik gümüş ve gümüş olmayan bir kırat karşılığında satarsa; bu caiz olmaz.
Fakat, "Bu gümüşü, şu kadar füls'e bana sat." derse, bu caiz olur.
Ancak, o şahıs, o gümüşü, dirhemin altıda beşi ve yarım dirhem karşılığında satarsa, bu caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, yüz fülsü, bir dirheme satın alıp dirhemi teslim ettiği hâlde, fülüsu teslim almaz ve bunlar da geçmez olursa; bu alış-veriş kıyâsen bâtıl olmaz.
Bu durumda müşteri muhayyerdir: Dilerse, geçmeyen fülsleri teslim alır; dilerse, bu alış-verişi fesheder.
İmâm Züfer (R. A.)'e göre, bu alış-veriş, istihsânen bâtıl olur.
Bu şahıs, elli fülsü teslim alır, bunlar da geçmez olursa; bu alış-verişin yansı bâtıl olur ve dirhemin yarısı geri verilir. Serahsî’nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bu fülsler geçmez olmadığı halde, değeri artar veya azalırsa; geride kalan fülüsler hakkındaki alış-veriş fâsid olmaz. Hâvî'de de böyledi.
Dirhem karşılığında fülûs satın alan bir kimse, dirhemi vermeden, fülûsü teslim alır ve bu fülüsler kesâda uğramış (= ahş-verişte durgunluk, sürümsüzlük, yokluk, kıtlık) bulunursa; bu alış-veriş caiz olur ve dirhem borçlanılmış bulunur. Mebsût'ta daböyledir.
Fazlaca mağşuş (= karışık, hileli) olan dirhem ve fülüslerle alış-veriş yapmak, —bunların sarf edilir, (geçerli) olması hâlinde,— müşteri satıcıya teslim etmemiş olsa bile, caiz olur.
Bunlar sonradan kesâda uğrarsa, o zaman, bu alış-veriş bâtıl olur. Bu dirhem veya fülüslerin, insanların ellerinde kalmamış olması da, kesâd gibidir.
Bu durumda satıcının, aldığı şeyi, müşteriye geri vermesi gerekir.
Şayet, bu mağşuş dirhem veya fülüsler satıcının elinde, bizzat durmakta değilse; bu durumda, müşteriye, bunların misli veya kıymeti verilir.
Şayet, satıcı bunları almamışsa, bu alış-verişin hükmü yoktur. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göredir.
îmâmeyn'e göre ise, bu alış-veriş bâtıl olmaz. Bâtıl olmayınca da, teslim teazzür eder ve bunların kıymetini ödemek gerekir.
Bu durumda, İmam Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bunların, alış-veriş günündeki kıymeti ödenir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, kesâd günündeki kıymetleri ödenir. Bu, insanlar arasında işlem gördüğü son gündeki kıymetidir.
Zehıyretii'J-Fetâvâ'da: "Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline göredir." denilmiştir.
Muhiyt ve Yetîme'de ise: "Halk için nfk (= yumuşaklık, tatlılık) olsun diye, tmâm Muhammed (R.A.)'in kavline göre fetva verilir." denilmiştir. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Bir kimse, bir eşya veya bir arazi yahut bir meyveyi, biaynihî fülüs ile (yani karşılık olarak vereceği fülüsleri bizzat şu şu fülüs diye belirterek) satın alırsa; İmâm Muhammed (R.A.)'in kavline göre, —bu şekil— caiz olmaz.
Bir şeyi, biaynihî fülüs ile satın alan kimse, belirlediği fülûs yerine, başka fülüsler verebilir. Ancak, bu fülüslerin halk arasında geçerli olması gerekir.
Verilen —ve verileceği söylenen füîüslerin aynı olmayan— bu fü-lüsier, satın alınan şeyin bedeli olursa; yapılmış bulunan akid fâsid olmaz.
Bu fulüsün, dirhemlerin bedeli olması hâlinde iki vecih vardır:
Bu dirhemler, ya teslim alınmıştır veya teslim alınmamıştır.
1) Dirhemler teslim alınmışsa, harcanmadan ve değiştirilmeden geri verilir. Akid ise, hâli üzere bakidir.
2) Dirhemler teslim alınmamış olur ve fülüsler de durmakla ise, bu fülüsler, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Züfer (R.A.)'e göre, aynı mecliste değişsin, değişmesin geri verilir.
İmâmeyn'e göre ise, eğer aynı mecliste değişirse, iade eder ve bu, hâli ii/ere sahihtir.
Şayet değişmezse, akid bozulur.
Bir kısmı harcanmamışsa, harcanmayanlar geri verilir. Ve kıyâsa, göre, az olsun, çok olsun iade edilen kadar için yapılmış bulunan akid bozulur. Bunun, red meclisinde, değişip değişmemesi de müsâvîdir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Züfer (R.A.)'in kavlidir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den, az'ın hududu hakkında muhtelif rivayetler vardır:
Bir rivayette: "Yarıdan çok olursa, bu çok'tur; yarıdan az ise, az'dır."
Başka bir rivayette: "Yarıya ulaşırsa, bu çok'tur.
Diğer bir rivayette ise: "Üçte birden fazla ise, bu çoktur." denilmiştir.
fmâmeyn ise: "Eğer değiştirir ve aynı mecliste iade ederse; ister az olsun, ister çok olsun, akid bozulmaz. Bu, fülüs, füîüs oldukça, revaçta olsun veya olmasın böyledir.
Ancak fülüs, fülüs olarak revaçta olmaz ve taraflar birbirlerinden ayrılırlar ve fülüslerini iade ederlerse, o mecliste değişsin değişmesin akid bozulur." demişlerdir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimse, dirhem vererek fülüs satın alır ve taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra fülüsa bir hak sahibi çıkar ve bu şahıs, bu ahş-verişe izin vermezse; fulüsün müşterisinin, dirhemleri peşinen ödemiş olması ve onun misline tebdil etmiş bulunması hâlinde akid sahih olur.
Eğer, dirhemleri peşinen ödememişse; bu durumda hak sahibinin fülüslerin bir kısmına hak sahibi olması hâlinde, onun hakkı kadarının akdi bozulur. Hak sahibinin, fülüslerin hepsine hak sahibi olması hâlinde, bu alış-veriş akdinin tamamı bozulur. Muhıyt'te de böyledir.
En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.[13]
4- Madenlerin Kendi Kendileri İle Alınıp - Satılmaları Ve Topraktan Maden Çıkarmak İçin İşçi Tutmak
Bir kimse, altın toprağını altınla veya gümüş toprağını gümüşle satın alırsa, bu caiz olmaz.
Ancak, bu toprakta bulunan altının bedel olarak verilen altının misli olduğu bilinirse; o zaman bu alış-veriş caiz olur.
Keza, böyle bir toprak sahibinin, onu altın veya gümüşle satması caiz olmaz.
Ancak, altın toprağının gümüşle, gümüş toprağının da altınla satılması caizdir. Bunun da, yed be-yed (peşinen) olması gerekir.
Şayet toprak, altından ayrılmıyorsa satışı caiz olmaz ve bedeli geri verilir. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Bir kimse, bi-aynihî (— ayniyle, olduğu gibi) olmayan bir kafîz (= ölçek) toprağı, para veya altın ile satın alsa yahut bir yeri, bi-aynihî olmayan bir ölçek altın toprağı karşılığında satın alsa; bu alış-veriş caiz olmaz.
Çünkü bu durumlarda, ma'kûdün aleyh (— üzerinde akid yapılan şey) meçhuldür. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Altın veya gümüş toprağının— yarısını veya dörtte birini satın almak caiz olur. Bu durumda, bu şahıslar, topraktan çıkarılan —altın veya gümüş gibi şeylere— mülkleri nisbetinde ortak olurlar- Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet toprak altın toprağı olursa, altınla; gümüş toprağı olursa, gümüşle satılması caiz olmaz.
Ancak, altın toprağı gümüşle; gümüş toprağı altınla satılırsa, bu caiz olur. Çünkü, bu durumda akid, cinsin hilâfına yapılmış olmaktadır.
Şayet toprakta ne kadar altın bulunduğu veya ikisinin yahut birinin olup olmadığı bilinmiyorsa, bu durumda da, o toprağın altın veya gümüşle satılması ve satılması caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bu gibi topraklarla, kendi misüni satın almak caiz olmaz; ancak, cinsinin hilafı olan toprak satın alınırsa, bu câİz olur.
Bu şekilde, birbirlerine karşılık tutularak alınıp satılan iki topraktan altın veya gümüş çıkarsa, bu işlem sarf olur.
Şayet bu toprakların ikisinden de bir şey çıkmaz veya birisinden çıkar, diğerinden çıkmaz ise, bu alış-veriş bâtıl olur. Serahsî'nin MuhıyU'nde de böyledir.
Böyle bir toprağın, kumaş veya her hangi bir yer karşılığında satın alınması caizdir.
Bu durumda, sarfın şartlarına riâyet etmek gerekmez. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir.
Kuyumcu toprağı da böyledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şa'bî şöyle buyurmuştur: "Kuyumcu toprağını satmakda bir hayır yoktur. Kuyumcu toprağını satmak, sudaki toprağı satmak gibidir ve bu insanları kandırmaktır."
Biz de, bu kavli kabul edip alırız.
Ancak, altın ve gümüş olduğu bilinmeyen toprağın satılması müstesnadır. Mebsât'ta da böyledir.
İbn-ü Semâ'a, İmânı Ebû Yusuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.
Bir kimse, kuyumcu toprağını, kendinde gümüş ve altın bulunmayan bir yerle satın alsa; bu alış-veriş fâsid olur.
İçinde altın ve gümüş bulunmayan toprak alınıp satılmaz. İçinde altın veya gümüş bulunan toprağın alınıp-satılması caizdir.
Bir kuyumcunun, içinde maden bulunmayan toprağı satıp, bedelini yemesi uygun olmaz. Ancak, içinde altın veya gümüş bulunursa, onun bedelini yemekte bir beis yoktur.
Böyle bir toprağı almak isteyen müşterinin, kuyumcu durumu kendisine haber vermeden o toprağı satın alması mekruhtur. Muhıyt'te de böyledir.
İçinde altın madeni bulunan bir evi, altınla satın almak caiz değildir. Ancak, böyle bir evi gümüşle satın almak caizdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Altın veya gümüş mâdeni olan bir toprağa ortak bulunan şahısların, bu toprağı tahminî olarak taksim etmeleri caiz olmaz. Çünkü, taksim alış-veriş gibidir.
Ve bu gibi şeyler topraktan ayrılmadıkça eşit olup olmadıkları bilinmez.
Bunlar topraktan ayrıldıktan sonra, ortaklar arasında tartı ile taksim edilirse, bu caiz olur. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir.
Bir kimsenin, başka bir kimsede alacağı olur, borçlu da, borcunun yerine yed be-yed gümüş toprağı verirse; alacağın gümüş olması hâlinde, bu caiz olmaz.
Alacak gümüş olunca, borçlu'nun altın toprağı vermesi caiz olur. Ancak, alacaklı toprağı görünce, onu kabul edip etmemekte muhayyerdir. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir kimseden ödünç olarak altın veya gümüş toprağı alırsa; ona, o topraktan çıkan şeyin mislini vermesi gerekir. Çünkü, burada maksûd olan odur.
Çıkan şeyin miktarı hakkında, ödünç almış bulunan şahsın sözü geçerli olur.
Bu toprağın mislini vermek üzere ödünç alınması caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Mâdende kazıntı yapıldıktan sonra, bu kazıntı ile açılmış olan çukurun satılması caiz olmaz. Çünkü, böyle yapılırsa, sahip olunmayan şey satılmış olur. Zira, kazan şahıs, o çukura mâlik olmuş olmaz. Burada maksad çukur değil, o çukurdan çıkacak olan mâdendir.
Ancak, başka maksatla kazılan çukur, bunun hilâfınadır.[14]
Topraktan Mâden Çıkarmak İçin İşçi Çalıştırmak
Mâden toprağı için, ücretle adam tutmak caizdir.
Bizzat bulunmayan toprağı tartmak için adam icarlamak caiz olmaz. Bu şekilde icarlanan şahsa da ecr-i misil verilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir kimse, topraktan altın veya gümüş ayırmak için veya kuyumcu toprağı için bir İşçi icarlarsa, bunda üç vecih vardır:
1) İş veren, ücretle tuttuğu kimseye: "Seni, şu topraktan bin dirhem gümüş seçmen için icarlıyorum." veya: "Seni, bin miskal altın, seçmen için îcarlıyorum." der. Ve, işaret edilen toprağın ne kadarından, istenilen gümüş veya altının çıkarılacağı bilinmez. Ayrıca, o topraktan hiç altın veya gümüş de çıkmayabilir.
Bu şekilde işçi icarlamak caiz olmaz.
2) İş veren, icarladığı şahsa: "Seni, şu topraktan, bana altın veya gümüş seçmen için icarhyorum." der.
Bu şekilde işçi icarlamak caizdir.
3) İş veren, icarladığı şahsa: "Seni, topraktan bana bin dirhem gümüş seçmen için icarhyorum," der ve toprağa işaret etmez.
Bu şekilde işçi icarlamak da caiz olmaz.
Bu, bezini belirtmeden, bir şahsa: "Bana, bir dirheme, bir gömlek dik." diyen şahsın durumuna benzemektedir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse, bir gem veya bir kılıcı, başka bir kimseye vererek, "onu, belirli bir ağırlıktaki gümüşle süslemesini" söylese ve o şahsa, belirli bir ücret de verse, bu caiz olur.
Şayet miktarında ihtilâf ederlerse, gem veya kılıç sahibinin yemin ederek söylediği söze itibar edilir.
Şayet gem veya kılıç sahibi, san'atkâra: "Yüz dirhem gümüş işle. Emeğine karşılık da, on dinar —vereyim—" der ve böylece ayrılırlarsa, bu pazarlık fâsiti olur.
Şayet san'atkâr aldığının aynını verememe özrüne sahip olursa; onun mislini verir. Yaptığı iş kadar da, ecr-i misil alır. Bu ücret dinardan olur. Ancak, konuşulandan fazlasını alamaz. Mebsût'ta da böyledir.[15]
5- Sarf Akdinde, Satın Alınan Şeyin Teslim Alınmadan Önce Helak Olması
Bir kimse, bir dinara gümüş bir bilezik satınca, bu bileziği müşteri teslim almadan önce, başka bir şahıs onu kırar ve kıran bu şahıs: "Ben, bu bileziği satın alırım." der ve onu tazmin ederse; dediği gibi olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, gümüş bir bileziği bir dinara satın alıp, dinarı bilezikçiye verdikten sonra, bilezikçi bu bileziği aynı mecliste yakarsa; bu durumda müşteri muhayyerdir: Dilerse, bu akidden vaz geçip, bileziğin kıymetini geri alır. Şayet müşteri satıcıdan ayrılmadan Önce, bileziği teslim alırsa bu da caizdir. Bu durumda, dinardan fazla olanını îasadduk eder.
Şayet müşteri bileziğin kıymetini almadan, satıcıdan ayrılırsa, bu durumda sarf işlemi bâtıl olur. Satıcının dinarı geri vermesi gerekir.
İmâm Mııhammed (R.A.)'e göre, yakan şahıs, müşteriye, bileziğin kıymetini öder.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ıin önceki kavli de budur. Ancak, sonradan bu kavlinden dönmüş ve: "Müşteri tazmin ettirip bedeli almadan önce, satıcıdan ayrılırsa, akid bozulmuş olmaz." buyurmuştur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un bu son kavli, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, üzerinde elli dirhem gümüş zînet bulunan bir kılıcı, yüz dirheme veya on dinara satın alıp, bedelini ödediği hâlde, kılıcı teslim almaz; başka bir şahıs da, bu kılıcın kayışını veya kınını bozarsa, bu durumda müşteri muhayyerdir: İsterse, bu kılıcı alır ve bozulan yerlerini tazmin ettirir.
Şayet müşteri bu kılıcı teslim aldıktan sonra; satıcı bozulan yerlerin bedelini tazmin etmeden önce ayrılırsa; bunun bir zararı yoktur.
Eğer, müşteri kılıcı teslim almadan önce, taraflar birbirlerinden "ayrîlırlarsa, akid tamamen bozulmuş olur.
Bu hüküm, kılıcın bir yerinin bozulmuş olması hâlinde böyledir.
Kılıcın —yanması gibi— tamamen bozulması hâlinde de, müşteri muhayyerdir: İsterse, tamamının kıymetini veya ziynetinin kıymetini alır.
Eğer, ziynetinin kıymetini almadan, taraflar birbirlerinden ayrîlırlarsa; bu durumda mes'ele ihtilaflıdır:
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu akid asla bozulmuş olmaz.
İmâm Muhammed (R.A.)'ye göre ise bu akid bozulmuş olur.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un da kavlidir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, üzerinde elli dirhem gümüş zîneti bulunan bir kılıcı, yüz dirheme satın alır; başka bir şahısta, bu kılıcın zînetini yakarsa; bu durumda satın alan şahıs muhayyerdir: İsterse, alış-veriş akdini bozar; isterse, bedelini verip, kılıcı o hâli ile alır.
Şayet müşteri, kılıcı teslim alıp, yanan zînetin kıymetini almadan, satıcıdan ayrılırsa, bu alış-veriş akdi —kılıç hakkında değil— yanan zîneti hakkında bozulmuş olur.
Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bu alış-veriş akdi hiç bozulmuş olmaz. Mebsût'ta da böyledir.[16]
3- SARF AKDİNDE TARAFLARIN AKİDDEN SONRAKİ TASARRUFLARI HAKKINDAKİ HÜKÜMLER
Bu babda:
1) Sarf Bedelinin, Teslim Alınmadan Önce Tasarruf Edilmesi ve Sarf Bedelinde Kısasın Olup Olmadığı
2) Sarfda Murabaha
3) Sarfda Bedellerden Birinin Fazlalaştırılması veya Noksanlaştırılması
4) Sarfda Sulh olmak üzere dört böîüm vardır.[17]
1- Sarf Bedelinin Teslim Alınmadan Önce Tasarruf Edilmesi Ve Sarf Bedelinde Kısasın Olup Olmadığı
Bir kimse, teslimden önce, sarfın bedeli ile aynı cinsten bir şey satın alsa veya bedeli başka bir şeyden verse yahut onu değiştirse, bu caiz olmaz. Sarf hâli üzere kalır. Ve akid tamam olur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bir kimse, bir dinara, on dirhem satın alır ve karşılıklı teslim-tesellümden sonra, bu on dirhemden tek bir dirhem noksan kahr ve satıcının yanında, onuncu dirhem bulunmaz; satın alan şahıs ise, onu da almak isterse; buna hakkı vardır.
Bu cevap, şuna göredir:
İmâm Muhammed (R.A.): "O şahıs, meclisten ayrıldıktan sonra, bu bir dirhemi öderse, akid sahihtir." buyurmuştur.
Fakat bu şahıs, ayrılmadan önce, müşterisinden, on dirhemi tam olarak almak isterse, buna müşteri razı olursa olur.
Ancak bir kimse, diğer bir şahsa: "Bana, on dinara, şu kadar fülüs sat veya şu yeri sat." der; o da, o şeyi satarsa; bu caiz olur. İster ayrılmadan önce satsın, ister ayrıldıktan sonra satsın fark etmez.
Bu, şunun hilâfınadır: Dinar satan şahıs: "Bana, bir dirheme, bir şey sat." der; o da satarsa; bu caiz olmaz. Bunun ayrılmadan önce veya ayrıldıktan sonra satılması da müsâvîdir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, yüz dinara, bi-aynihî-beyaz gümüşten olan-bin dirhem satın aldığında, bunları satan şahsın, beyaz dirhemlerin yerine, —satın alan şahsın rızâsıyle— siyah dirhemler vermesi caiz olur.
Burada, siyah dirhemlerden maksad, Buhârâ dirhemleri değildir; bunlar, sikkeli, siyah gümüş parçalarıdır.
Bu şahıs dinarı, beyaz dirhem karşılığında sattığı hâlde, onun yerine, Buhârâ'nin beyaz dirhemlerini alsa; bu caiz olmaz.
Keza bu şahıs, dirhemleri teslim aldığı hâlde, —vermesi gereken, dinarın— aynını değil de, sikkeli dinarlardan başka bir dinar verse, —diğer şahsın rızası olmadan,— bu da caiz ohnaz. Alan şahsın razı olması hâlinde bu caiz olur.
Bu, "verileceği söylenenin dışında bir şey verilmesi halinde böyledir." denilmiştir.
Şayet konuşulanın üstünde sikkeli olarak verilirse, müşterinin ızâsma ihtiyaç olmaz. Çünkü, onun hakkından daha fazlası ödenmiş :)lur. Mebsût'ta da böyledir.
Bu şahıs, yeni ve geçerli dirhemleri veya daha kötü dirhemleri alır e alış insanlar arasındaki muamelâtta cereyan eden dirhemlerin yerinde >îursa; bu da caizdir. Bu, bir iktizadır; yoksa değiştirme değildir. Vfuhıyt'te de böyledir.
Kitâbü's-Sarf da şöyle denilmiştir:
Bir kimse, bi-aynihî olan bin dirhemi, yüz dinara satın alır ve beyaz ian dirhemleri müşteri satıcısına karşı yeni dirhemlerle değiştirmek terse; satıcısının bundan kaçınmaya hakkı vardır.
Şeyhu'I-İslam şöyle söylemiştir: "Bu, şuna benzemektedir: Bir şahsın, diğer bir şahısta bin dirhem alacağı olur; o da, bin yeni dirhem verir; alacaklı da buna razı olmazsa, kabul etmesi için cebredilmez. Borçlu, alacaklının hakkını fazlası ile getirirse; bu fazlalık teberru olur. Alıcının onu kabul etmeyip, minnet altına girmeme hakkı vardır.
Keza bir kimse, satıcıdan sikkeli dinarlar satın aldığı hâlde, ona:: "Bundan başka dinar ver." dese; böyle söylemeye hakkı yoktur. Hakkının dışında olması hâlinde, alıcısının razı olması hâli müstesnadır.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir: ' Siyah dirhem borçlu olan bir kimse, onun misli olan beyaz dirhem veya ondan daha yeni dirhem vererek borcunu ödemek istese; alacaklı, bunları kabul efmesi için cebredilir.
Keza, beyaz dirhem borçlu olan bir kimse, onu, misli olan siyah: dirhemle ödese; imamlarımızın üçüne göre de, alacaklı bunu kabul etmesi hususunda cebredilir. Zehîyre'de de böyledir.
Altın, gümüş ahş-verişi yapan kimselerden birisi, hakkından vaz geçer veya bunu bağışlar, karşi taraftaki şahıs da bunun kabul ederse; bu alış-veriş fâsid olmuş bulunur.
Karşı taraf bunu kabul etmezse, ahş-veriş bozulmuş olmaz.
Şayet, bu şahıs hakkını bağışlar; karşı taraf ise bunu kabul etmez ve bağışlayan borçlunun verdiğini almaktan kaçınırsa; bunu alması hususunda cebredilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse, ağırlığı on dirhem olan bir bileziği, başka bir kimseye, on dirheme satıp teslim ettiği hâlde, dirhemleri teslim almaz ve satın alan şahıs, bu bileziği bağışlarsa; duruma bakılır: Şayet bu bileziği satın alan şahıs, bedelini, ayrılmadan önce teslim etmiş olursa; alım-satım sahih ve hîbe caiz olur.
Şayet, bedelini vermeden ayrılmişlarsa; alış-veriş bozulur; bağış da bâtıl (= geçersiz) olur. Ve bu bilezik, satıcısına geri verilir.
İbn-ü Semâ'a 'nın Nevâdir'inde şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse, diğer bir kimseden, yirmi dirheme bir dinar satın alır, dinarı teslim aldığı hâlde, dirhemleri teslim etmez ve bu dinarı, kendisine satan şahsa hîbe eder sonra da, dirhemleri teslim etmeden birbirlerinden ayrılırlarsa; dinarın hîbe edilmesi caiz olur.
Bu durumda, satıcının müşteriye, dinarın benzerini vermesi gerekir. Muhiyt'te de böyledir.[18]
Sarf' da Kısas (= Misilleme)
Bir dinar satın alan kimsenin, satıcıya bir dinar + on dirhem borcu olursa; bunların karşılıklı takasta bulunmaları (= misilleme yapmaları) istihsânen caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bu mes'ele, onu, "mutlak olarak, on'a sattığı zaman geçerlidir. Hidâye'de de böyledir.
Sarftan sonra borç yenilenirse, —yeniden— takas yapmazlarsa, takas'vâki olmaz. Takas yapmaları hâlinde de, bu durumda takas sahih olmaz.
Bir rivayette is'e: "...takas sahih olur." denilmiştir. Esahh olan da budur. Kâfî'de de böyledir.
Hasan bin Ziyâd, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir kimse, bin dirhem alacağı olan bir şahıstan, bin direm bedel karşılığında, yüz dinar satın alır; sonra da, bunları takas ederlerse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Şayet, taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce takas etmişlerse, bu caiz olur; ayrıldıktan sonra takas etmişlerse, bâtıl ( = geçersiz) olur." buyurmuştur.
Bu, aynı zamanda İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir. Muhıyt'te de böyledir.
Fakıyh Ebû'1-Leys, Cânıiu's-Sağîr Şerhı'nde şöyle buyurmuştur: Dinar satan bir kimse, onu satın alan şahıstan on dirhem borç alır
veya ondan on dirhem gasbederse; bu hâl takas sayılır; karşılıklı rızâya ihtiyaç yoktur. Çü nkü, bu haller teslim almak demektir. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.
Müntekâ'da zikredilmemiş olmasına rağmen, buraya, takasla ilgili bazı mes'eleler ilâve edilecektir:
Takasın Şekli: Bir kimsenin yanında, başka bir kimsenin emâneti bulunur; yanında emânet bulunan şahsın da, emânet bırakan şahısta, bu emânetin cinsinden alacağı olursa; bu emânetin üzerinde toplanıp konuşmadan önce, bu emânet borca karşılık takas yapılmaz.
Onun üzerine toplanınca da, sahibine müracaat edip onu almadıkça yine takas yapılamaz.
Şayet o emânet, bu şahsın elinde durmakta olur ve takas yapmak üzere anlaşırlarsa, başka bir şeye ihtiyaç olmadan takas yapılmış ve borç da ödenmiş sayılır.
Gasbediimiş bulunan bir şeyin takas bakımından hükmü:
Şayet gasbedilmiş bulunan şey elde duruyorsa, bunun hükmü, emânet olarak duran şeyin hükmü gibidir.
Vâdesi gelmemiş olan karşılıklı iki borç, kendileri takas edilmedikçe, takas sayılmazlar.
Keza, borcufi biri vadeli, diğeri ise vadesiz veya borcun biri mağşûs, diğeri ise sahih ise bunlar takas yapılmazlar, Zehıyre'de de böyledir.[19]
2- Sarf'da Murabaha (= Kâr, Artış)
On dirheme altın satan bir kimsenin, o altını, bir dirhem kâr ile satması caiz olur. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, on dirhem ağırlığında olan gümüş bir bileziği, bir dinara satın alıp, karşılıklı teslim ve tesellümden sonra da, onu bir dirhem veya yarım dinar kârla satarsa; bu caiz olur.
Bu şahsın, on dirhem ağırlığındaki gümüş bileziği yarım dinar kârla satması hâlinde, faiz söz konusu olmaz. Çünkü, alırken de, satarken de cinsler değişik bulunmaktadır.
Bu şahsın, bu bileziği bir dirhem kârla satması hâlinde durumun ne olacağı zâhiru'r-rivâyede zikredilmemiştir. Çünkü, o şahıs, bu bileziği dinar ve dirhemle satmıştır ki, bu caizdir. Zira, o şahıs, bileziğin dirhemlerine karşı dirhemleri; fazlalığını da dinara karşı, hiza tutmuş olmaktadır.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu caiz değildir. Çünkü dirhem, bileziğin astındaııdır.
Şayet biz bunu caiz görürsek, o zaman bu dinar bileziğin dirhemlerinin onda dokuzunun bedeli olmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Hâher-zâde'nin Muhtasarı'nda şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse altınla altın veya gümüşle gümüş satarsa, kârı asla caiz olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Üzerinde on dirhem gümüş bulunan bir bileziği satın alan şahıs, ona karşılık on dirhem + bir elbise verir ve: "Bu bilezik, bana yirmi dirheme mâl oldu." der ve bunları on birer dirheme satarsa, elbisenin hissesine düşen kâr caiz olur. Bileziğin hissesine düşen kâr ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kavillerinde caiz olmaz.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre ise, hiç biri caiz olmaz. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir.
Keza, boynunda yüz dirhem gümüş gerdanlığı bulunan bir cariyeyi bin dirheme satın alan bir kimse, teslim-tesellümden sonra, bunları kârla satsa; bu akid İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre fâsid olur.
İmâmeyn'e göre, gerdanlık ile ilgili akid fâsid; câriye ile ilgili akid caiz olur.
İmâm Kerhî, Nezâir'de "İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline döndüğünü" zikretmiştir. Muhıyt'te dle böyledir.
Üzerinde elli dirhem zîneti bulunan bir kılıcı, yüz dirheme satın alan bir kimse, bu kılıcı, tesiim-tesellümden sonra, yirmi dirhem kârla satsa, bu caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bu kimse, bu kılıcı, zînetsiz olarak bir dirhem kârla satarsa, bu caiz olur. SerahsFnin Muhıytı'nde de böyledir.
Yaldızlanmış, gümüşlenmiş bir gemi kârla satmakta, bir beis yoktur. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, üzerinde on dirhem gümüş bulunan bir bileziği on dirheme satın alır ve bu şahıs veya başka bir şahıs, on dirheme bir de elbise satın aldıktan sonra, bu iki şeyi beraberce, kâr ile satarlarsa, elbi -senin hissesine düşen kâr caiz olur; bileziğin hissesine düşen kâr ise caiz: olmaz.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu akdin tamamı fâsid olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, bir kılıcın zînetini, Tartı ile elli dirheme; kılıcı da, kını ile birlikte elli dirheme satın aldıktan sonra, bu kılıca ve kuyumculuk işlerine beşer dirhemden on dirhem harcama yapar ve: "Bu kılıç, bana yüz on dirheme mal oldu." deyip, bu kılıcı kârı ile satarsa, bu akdin tamamı fâsid olur.
Ancak bu şahıs, bu kılıcın gümüşünü beş dirheme, kılıcı ve kınını da beş dinara satın alıp, bir dinar da kuyumculuğuna sarfettikten sonra, bu kılıcı kârı ile satar ve karşılıklı teslim ve tesellümde de bulunurlarsa; bu alış-veriş caiz olur.
Keza, bir kimse, bir bileziğin gümüşünü dinar ile satın alır; bir dinara da, bir elbise satın aldıktan sonra, bunları bir dinar kârla satarsa; bu kâr, her birinin sermayesi nisbetinde olur. Mebsût'ta da böyledir.[20]
3- Sarfda, Bedellerden Birinin Fazlalaştırılması Veya Noksanlaştırılması
Bir kimse, on dirhem ağırlığındaki gümüş bir bileziği, on dirhem karşılığında satıp,- tekâbüzden (= karşılıklı teslim-tesellümden) sonra, satan şahıs, bu bileziğin bedelinden bir dirhemini düşürür, diğeri de bunu kabul ederse; bu işlem ister akid meclisinden ayrılmadan önce, ister ayrıldıktan sonra olsun, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu ahş-verişin tamamı fâsid olur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bunun bedelinden bir dirhem düşürmek bâtıl ('= geçersiz) dir. Bunu alan geri verir ve önceki akid sahihtir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise: Bu pazarlık sahihtir ve düşürülen bir dirhem hibedir. (= bağıştır) Ancak, bundan imtina etmek gerekir.
Bir kimse, bedeli bir dirhem artırıp, onu da teslim ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu akid fâsid olur.
İmâmeyn'e göre ise, bu fazlalık bâtıl (= geçersiz); akid ise sahihtir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, bir gümüş bilezikle bir elbiseyi yirmi dirheme satın alır, bu bilezikte de on dirhem gümüş bulunur; tekâbüzden (= karşılıklı teslim-tesellümden) sonra da, satıcı bu iki şeyin bedelinden, bir dirhemini düşünürse; eksiltilen bu bir dirhem, bu iki şeye ait olur. Bu bir dirhemin yansı elbiseye ait olur. Ve elbisenin hissesine düşen akid sahih olur. Bunda bir hilaf yoktur.
Keza, bileziğin hissesine düşen yarım dirhem de, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre sahih olur.
Hatta, bu şeylerin tamamı hakkında akid fâsid olsa bile, bu fesâd, elbise hakkındaki akdi fesada vermez.
İmâmeyn'e göre ise, bileziğin hissesinden noksanfaştınian kısım sahih olmaz.
Ancak, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu, bir bağış olur.
Bu şeylerin bedellerinden bir dirhemi düşüren şahıs: "Ben, ikisinin bedeli'nden, bir dirhemini senin için düşürdüm." der ancak "cemîan ( = birlikte)" demezse; düşürülen miktar akdin tamamı hakkında sahih olur. Ve bu, elbiseye tahsis edilir. Bileziğin akdi de, caiz olarak baki kalır. Zehiyre'de de böyledir.
Bir kimse, üzerinde elli dirhem gümüş süsü buiunan, zînetli bir kılıcı yüz dirheme satın alıp, karşılıklı teslim-tesellümden sonra da kılıcı satan şahıs, onun bedelini bir dirhem düşürse, bu caiz olur. Muhiyt'te de böyledir.
Şayet taraflar, —bir dinarı on dirheme satmak gibi— değişik şeyleri ahp-satsalar ve birisi diğerine, dinarın bedelini, bundan önce, bir dirhem artırsa veya eksiftse; bi'1-icma' artırmak da, eksiltmek de caiz olur.
Ancak, artırmanın, tarafların birbirlerinden ayrılmalarından önce /apılması şarttır.
Şayet taraflar teslim-tesellümden önce, birbirlerinden aynlirlarsa, ıu fazlalığın hissesi bâtıl olur.
Eksiltmeye gelince, bu, her iki hâlde de caizdir. Ve, eksiltilen bu ürhemi vermek îcâbeder.
Şayet müşteri, dinardan bir kırat düşerse; dinarı satan şahıs, İinârda müşteriye ortak olur. Bedâi"de de böyledir,
On dirhem gümüşü olan bir bileziğin bir dinara satılmasından onra, taraflardan birisi diğerine, bedeli bir miktar artınrsa, o zaman iuruma bakılır: Şayet bileziği satan artırmış ve satın alan da buna razı »imuşsa ve fazlalık da bir elbise ise, bu fazlalık caizdir. Bu elbisenin, bu necliste teslim alınması da şart değildir.
Şayet, satıcı tarafından altın artırılmış ise, yine duruma bakılır: Eğer arlan altın, bir dinar veya daha fazia ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, artım sahih; akid bâtıl olur.
İmâmeyn'e göre ise, artan sahih olmaz; akid ise sahih olarak baki kalır.
Eğer artan miktar yarım dinar olursa, bu caizdir. Ancak, artırılan bu miktarın aynı mecliste teslim alınması şarttır.
Bu, fazlalığın, bileziği satan taralından elbise veya altın olması hâlinde geçerlidir.
Şayet fazlalık, bileziği satan tarafından gümüş olursa; bu fazlalık çok da olsa caizdir.
Şayet fazlalık, bileziği satın alan tarafından olursa; bu fazlalık elbise ise sahih olur.
Bunun, o meclisten ayrılmadan önce teslim edilmesi de şart değildir.
Bileziği satın alan şahıs tarafından verilen fazlalık —bir dinar veya daha fazla miktarda— altın olursa; bu fazlalık da caiz olur.
Ancak, bu fazlalığın, tarafların aynı meclisten ayrılmalarından önce, teslim edilmesi şarttır. Bu fazlalık teslim alınmazsa, bu husustaki akid bâtıl olur.
Bileziği satın aİan şahıs, —bileziğin miktarı kadar veya daha fazla— gümüş ziyâde ederse; bu artırım caiz olmaz.
Şayet artırılan miktar, bilezikten az olursa, bu caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimse, üzerinde elli dirhem gümüş zîneti bulunan bir kılıcı, yüz dirhem gümüşe satın alır; karşılıklı teslim-tesellümden sonra da, satın alan bu şahıs, bedeli, bir dirhem veya bir dinar atırırsa, —taraflar fazlalığın tesliminden önce ayrılsalar bile,— bu artırım caiz olur.
Bu kılıcı satan şahıs da, taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce, kılıcın bedelini bir dinar veya dirhem artırırsa; bu da caiz olur.
Şayet, bu artırımı teslim almadan önce, taraflar birbirlerinden ayrıhrlarsa, artırılan dinarın hissesi kadar olan akid fâsid olmuş olur. Mebsût'ta da böyledir.
Kılıcı satan şahsın, onun bedelinden bir dirhem eksiltmesi de caizdir. Hâvî'de de böyledir,
Câmî' de şöye zikredilmiştir:
Bir kimse, gümüş bir ibriği, yüz dinara satın alıp, karşılıklı tesiim-teseilümden sonra da, taraflar birbirlerinden ayrılırlar ve bilâhare de yeniden karşılaştıkları zaman, müşteri satıcıya vereceği bedeli on dinar artırırsa; bu fazlalık sahih olur.
Ancak, artırılan bu meblâğın, aynı mecliste teslim edilmesi şarttır. İbriğin teslim edilmesi ise şart değildir. Bunun için artırılan meblağın, hâl-i hazırda ibriğe karşılık gelmesi gerekir.
Artırılan meblağa, hakikaten ibriğe karşılık gelmiyorsa, bunun mukabili, onun belirlenmesidir.[21]
4- Sarfda Sulh
Bir kimse, bin dirhem gümüş ağırlığındaki bir ibriği, yüz dinara satın alır, karşılıklı teslim-teseliümden sonra da, bu şahıs o ibrikte bir kusur bulur ve bu ibrik bi-aynihî kusurlu olursa, onu geri verme yetkisi vardır.
Bu durumda, bu müşteri ile ibriği satan şahıs belli miktardaki dinarlar karşılığında sulh (= anlaşma) yaparlarsa; müşteri bu dinarları teslim alsa da, almasa da, meclisten de ayrılmış olsalar bile, bu sulh geçerli olur.
Bu mes'ele, el-Asıl'da hilâfsız olarak zikredilmiştir. îmâmeyn'in kavli böyle olduğu gibi, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli de budur.
Bazı âlimlerimiz: "Sulh, sarfın kusurlu bulunan hissesinde vâki olur." demişlerdir.
Yirmi dirhem üzerine sulh yapılır, müşteri de bunu, o meclisten ayrılmadan öncetesiim alırsa; bu sulh câİz olur.
Ancak, müşteri bu sulh bedelini almadan taraflar birbirlerinden ayrılırlarsa; bu sulh bâtıl (— geçersiz) olur. Çünkü bu sulh, cinsinin hilâfına yapılmış olur.
Sulh yapılan dirhem miktarı, kusûrlanan şeydeki kusurun hissesinden çok olursa; bu durumda sulh caiz olur. Zira kusur, bütüne göre, kusurun hissesinde vâki olmuş olur.
Bazı âlimler: "Kusûrlanan şeyin hissesi dinardır. Dinarı dirhemler karşılığında satmak, dirhemler, dinarın kıymetinden fazla olursa, caizdir." demişlerdir. Muhiyt'te de böyledir.
Bazı âlimler de: "Sulh, zayi olanın cüz'ü üzerine vâki olmuştur; zayi olanın cüz'ünü de, kıymetinden daha fazla bedelle satın almak caizdir." demişlerdir.
Bir kimse, gümüş bir ipriği, yüz dinara satın aldıktan sonra, onu kusurlu bulur ve bu kusur için dinarlar mukabilinde anlaşma yapar, bu kusurun kıymeti de, "insanların aldandığı maldan (kıymetten)" daha az olursa; bu sulh, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caiz olur.
İmâmeyn'e göre ise, insanların misli ile aldandığı miktar kadar kusur olursa, bu durumda da sulh caiz olur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bir kimse, başka bir kimseden yüz dinara bir köle satın alır ve karşılıklı teslim-teseliümden sonra, o kölede bir kusur bulup, bu hususta köleyi satan şahsı dâva ettiğinde, satıcı bu kusuru inkâr eder yahut ikrar ve kabul eder, bu durumda da müşteri o kusura karşılık olarak bir kaç dinara sulh yaparsa, burada iki vecih vardır:
1) Sulh bedeli, kölenin bedelinden kusura isabet eden hisseden az olabilir.
Meselâ: Kölenin kusuruna isabet eden bedel, on'dinar olduğu hâlde, buna ksırşı yapılan sulh bedeli on dinardan az olur ve karşılıklı teslim-tesellüm.den önce ayrılırlarsa; bu sulh caiz olur.
Âlimlerimizin bazıları: "Bu, İmâmeyn'in cevâbıdır." demişlerdir.
İmânı-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, taraflar, karşılıklı teslim-teseliümden önce ayrılırlarsa; bu durumda uygun olan sulhun caiz olmamasıdır.
Bazı âlimler ise: "Hayır, yukarıda söylenen kavil, imamlarımızın hepsinin kavlidir." demişlerdir.
2) Sulh, kusurun bedelinden daha fazlaya yapılabilir.
Buradaki fazlalık, misli ile insanların aldandığı kadar olursa, sulh câizohir.
Şayet fazlalık, insanların aldanmadığı kadarsa (meselâ: Sulh on iki dinara yapılmışsa) İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu sulh da caizdir.
İmâmeyn'e göre ise, bü sulh caiz değildir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet taraflar, bir miktar dirhemler karşılığında sulh yaparlar ve bunu da, birbirlerinden ayrılmadan önce teslim-tesefiüm ederlerse; bu sulh caiz olur.
Ancak, teslim-tesellümden önce aynlırlarsa; bu sulh fâsid olur.
Sulh fâsid olunca da, kusur dâvası ile karşı karşıya kalırlar.
Şayet kölenin bedeli olan dirhemlere mühlet verilmiş veya sulhta bir şart koşulmuş olur ve bundan sonra aynlırlarsa, bu muhayyerlik geçerli olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, diğer bir kimsede yüz dirhem alacağının olduğunu iddia eder; diğeri de onu inkâr veya kabul eder; sonra da, on dirheme sulh olup, mühlet tanırlar ve bu on dirhem teslim edilmeden birbirlerinden aynlırlarsa; bu sulh caiz olur.
Keza, taraflardan birisi muhayyer olur ve teslimden önce birbirlerinden aynlırlarsa; yine bu sulh bâtıl olmaz.
Eğer, beş dinara sulh olurlar ve bunun tesliminden önce de, birbirlerinden aynlırlarsa, bu sulh bâtıl olur. Bu beş dinarın tesliminden sonra aynlırlarsa, bu sulh sahih olur. Zehıyre'de de böyledir.
Şayet, bir kısmının bedelini peşinen ödedikten sonra aynlırlarsa; o ödenen miktardan berî olurlar; geride kalanın hissesinin ödenmesi gerekir.
İhtilaflı olan yüz dinardan, ağırlığının ne kadar olduğu bilinmeyen bir miktar altın karşılığında sulh olurlarsa; —birbirlerinden ayrılmadan yapmış olmaları hâlinde, —bu sulh caiz olur. Hâvî'de de böyledir.
Ölen bir kadın, mîras olarak köle, elbise, altın, gümü;?, inci ve mücevherli süs eşyaları ve başka şeyler bırakır; mîrascı olarak da kocası ve babası kalırsa; mirasın tamamının babasının yanında bulunması ve baba ile kocanın yüz dinara sulh olmaları hâlinde, bu mes'etenin iki yönü vardır:
1) Kadının terekesinde bulunan altından, kocasının hissesinin ne kadar olduğunun bilinmesi.
Bu durumda, sulh bedeli olan yüz dinar, kocanın hissesine düşecek olan altından fazla olursa; sulh caiz olur.
Bu hisse, sulh bedeline eşit veya ondan az olursa, sulh c âiz olmaz.
2) Kadının terekesinde bulunan altından, kocasının hissesine düşecek kısmın ne kadar olduğunun bilinmemesi.
Bu durumda, sulh caiz olmaz.
Bu baba ile koca, yüz elli dirheme sulh olurlarsa, bu durumda, yine —yukarıdaki gibi— iki yön vardır.
Şayet bu baba ile koca, yüz dirhem elli dinara sulh olurlarsa; bu sulh, her hâl-ü kârda caiz olur.
Bu durumda teslim-tesellüm vuku bulmuşsa, bu sulh terekenin tamamı hakkında sahih olur.
Teslim-tesellümün yapılmamış olması hâlinde ise, sulh bâtıl ( = geçersiz) olur.
Bu, kitapta böylece zikredilmiştir.
Aslında, sulhun, altın ve gümüş gibi sarf hissesinde bâtıl olması îcâbeder.
Mücevher ve incilerin hissesinde ise, bunları bulundukları şeyin üzerinden bir zarar vermeden ayırmak mümkün olmuyorsa; sulh yine bâtıl olur.
Fakat, bunların haricinde kalan elbise, eşya ve paralar hakkındaki sulh, sahih olarak baki kalır.
Kadının terekesinde bulunan dirhem ve dinarları, kocası, sulh bedeli olarak teslim alır; mîras da sulh meclisinde olmaz, babanın evinde bulunursa; yapılan sulh, altın ve gümüşün hisseleri hakkında bâtıl ( — geçersiz) olur.
Bu hüküm, babanın, kocayı kabul etmesi hâlinde geçerlidir. Çünkü, bu durumda kocanın hissesi, babanın, yanında emânet gibi durmakta ve koca, sulh bedelini almadan önce ayrılmış olmaktadır. Ve bu durumda, sarfın hissesi bâtıl olur. Zînet olarak bir şeyin üzerinde bulunan inci ve mücevherlerin hissesi de, zarar verilmeden teslim edilmeleri mümkün olmayınca bâtıl olur.
Fakat koca, kendi yanında bulunan şeyleri inkâr eder; baba da, bu kocanın hissesini gasbedip, gasbettiğini de teslim alırsa; bu s itin almanın yerine geçer.
Sulh bedeli, tarafların sulh meclisinden ayrılmasından önce teslim alınırsa; bu durumda sarfın hissesi de bâtıl olmaz.
Keza, baba, kocanın yanında bulunanı ikrar eder; ancak mîras, sulh meclisinde hazır bulunursa; bu durumda, her şeyde sulh caiz olur. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir kimsenin elinde bulunan gümüşle süslenmiş bir kılıç hakkında, "benimdir." iddiasında bulunur ve —neticede— on dinara sulh olurlar; beş dinarını teslim aldıktan sonra, birbirlerinden ayrılırlar veya geri kalanını bir elbise karşılığında satar ve ayrılmadan önce tesüm-tesellüm de yaparlarsa; peşin verilen dinarların süs olan gümüşün hissesi kadar olması hâlinde bu sulh geçerlidir. Şayet bu dinarlar, zînetten az ise, sulh bâtıl; elbise ile ilgili akid de fâsiddir. Meb-sût'ta da böyledir.
Bir kimse, başka bir şahısta on dirhem + on dinar alacağı olduğunu iddia eder; karşısındaki şahıs da bunu kabul veya reddettikten sonra beş dirheme suih olurlarsa; bu sulh, —beş dirhem ister peşin verilsin, ister sonra verilecek olsun— caiz olur.
Bir kimse, başka bir kimseden, üzerinde on mıskal bulunan gümüş bir bileziği,satın alır; karşılıklı teslim-tesellümden sonra, bu bilezik helak olur veya helak olmadığı hâlde onda bir kusur bulunur ve taraflar on dirheme sulh olurlarsa; bu sulh caiz olur.
Şayet taraflar, dinar üzerine sulh olurlarsa; bu caiz olmaz. Ancak, bu sulh bedeli, taraflar sulh meclisinden ayrılmadan teslim alınırsa; bu durumda, bu sulh da caiz olur.
Bir kimse, başka bir kimseden on dirhem gelen gümüş bir bileziği, bir dinara satın alır; teslim-tesellümden sonra da, onda kıymetini düşürücü bir kırıklık bulur ve bu yüzden, dinardan bir kırat altına sulh olurlar ve bileziği alan şahıs, onun bedelini dörtte bir kürr buğday miktarında artırır; böylece teslim-tesellümde bulunurlarsa; bu sulh caiz olur.
Bu buğday bi-aynihî olmaz ve teslim-tesellümden önce de, taraflar birbirlerinden ayrılırlarsa; bu sulh yine caiz olur.
Karşılıklı teslim-tesellümde bulunulduktan sonra, buğdayda bir kusur görülürse; bu buğday geri verilip bedeli alınır. İki kırat, buğdayın ve altının kıymetine taksim edilir. Buğdayın kıymeti onun bedelidir; buğday kusurlanınca, onun bedeline müracaat edilir. Mebsût'ta da böyledir.
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir kimsenin, başka bir kimsede Buhârâ dirhemlerinden alacağı olur ve bunların karşılığında taraflar, (içindeki gümüşün) ağırlığı belli olmayan dirhemlerin verilmesi şeklinde sulh yaparlarsa; İmâm: -'Ben, Buhârâ dirhemlerine bakarım: Eğer bunlarda bakır fazla ise, bu sulh caiz olur. Sulhun, alacak olan dirhemlerden azı veya çoğu üzerine yapılmış olması da fark etmez.
Şayet, Buhârâ dirhemlerinin gümüşü fazla ise, tartıları eşit olmadıkça, bu sulh caiz olmaz.
Alacakta, alacaklının noksanlaştırması olmazsa, alacaktan daha azına sulh olmaları caiz olmaz.
Görülmüyor mu ki, bir kimsenin, başka bir kimsede bin mağşuş dirhem alacağı olduğu zaman, bunun karşılığında dokuz yüz dirheme sulh olmaları caiz olmaz.
Bir kimsenin, başka bir kimsede, bin dirhem beyaz gümüş alacağı olur ve bunun karşılığında dokuz yüz dirhem siyah gümüş verilmesi hususunda sulh olurlarsa; bu sulh caiz olur.
Aslında bu, hatâdır.
Bu şahıslar, dokuz yüz dirheme sulh oldukları hâlde, "beyaz" şartı koşmazlarsa; bu durumda da, beyaz gümüş vermek caiz olur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Şayet, siyah gümüş, beyaz gümüşten daha kıymetli ise, o zaman siyah gümüşün dirhemi, beyaz gümüşten daha az olsa bile, sulh caiz olur.
Eğer bunların dirhemleri müsâvî olursa, sulh yine caiz olur.
Bu gümüşlerin ağırlıkları, birbirlerinden noksan olduğu zamanda da, yapılan sulh caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.[22]
4- SARF İŞLEMİNDE MUHAYYERLİK ÇEŞİTLERİ
Bir kimse, fcaşka bir kimseden, bir gün muhayyer olmak şartı ile yüz dirhem karşılığında bir dinar satın alır; ancak, taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce bu muhayyerlik şartı bozulursa, bu alış-veriş caiz olur.
Fakat, bu şahıslar, bu muhayyerlik şartını, birbirlerinden ayrıldıktan sonra bozarlar ve teslim-tesellümde yapılmış bulunursa, bu alış-veriş fâsid olur.
Keza, bu durumda muhayyerlik hakkı, ister satıcının, ister her ikisinin olsun yahut muhayyerlik müddeti ister uzun, ister kısa bulunsun, bu alış-veriş fâsiddir.
Keza, tezyin edilmiş bir kap veya kılıç yahut inci ile, mercanla işlenmiş bir bilezikteki, bu tezyinat maddeleri, bunlar kırılıp bozulmadan o şeyden aynlmıyorsa; yine bu durumdaki alış-veriş de fâsid olur. -
Ancak, gümüşle süslenmiş bir gem veya benzeri şeylerde muhayyerlik şart koşulmuşsa; bu alış-veriş caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, boynunda elli dirhem değerinde gerdanlığı bulunan bir cariyeyi kendisi de satıcı da bir gün muhayyer olmak şartıyle satın alsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu akdin tamamı fâsid olur. İmâmeyn'e göre ise, bu akid cariyenin bedeli hakkında caiz olur.
Keza, bu câriye ve boynundaki gerdanlığın yüz dinara ahmp-satılması halinde de hüküm böyledir, Hâvî'de de böyledir.
Bu câriye ve boynundaki gerdanlık yüz dinara ahnıp-satıhr ve bedelin tehiri şart koşulursa; bu şart da muhayyerlik şartı gibidir. Mebsût'ta da böyledir.
Ancak, bu câriye ve boynundaki gerdanlık buğday veya bir yer karşılığında ahnıp-satıhrsa, bu durumda bir günlük veya daha fazla muhayyerlik caiz olur. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, bir ntıl bakırı, bir dirhem karşılığında ve muhayyer olmak şartıyle satın alırsa, bu alış-veris. caiz olur. Çünkü, bu sarf işlemi değildir. Mebsût'ta da böyledir.
İbnü Semâ'a, Nevâdir'inde, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir kimse, kendisi muhayyer olmak şartıyle, dirhemlerini fülûs karşılığında satıp, bu dirhemleri teslim ettiği hâlde, fülûsu teslim almaz ve bu durumda taraflar birbirlerinden ayrılırlarsa; bu alış-veriş fâsid olur.
Ancak, muhayyerlik hakkı fülûs sahibine ait olur ve bu şahıs da dirhemleri teslim almış bulunursa; bu alış-veriş caiz olur.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, uygun olan bunun da caiz olmamasıdır. Muhiyt'te de böyledir.
Dirhem, dinar ve sairede hıyâr-ı rü'yet (~ görme muhayyerliği) söz konusu olmaz. Hryâr-ı rü'yet, teberru ve hulliyatta (= zînet eşyalarında) geçerlidir. Serahsî'nin Mumyü'nde de böyledir.
Dirhemlerin veya dinarların geri verilmesi hususunda akid yapılmışsa, bu durumda istihkakta muhayyerlik söz konusu olmaz. Hâvî'de de böyledir.
Dirhemlerde bir başkası hak sahibi olur ve bu şahıs o dirhemleri ahrsa; teslim-tesellüm işlemi bâtıl (= geçersiz) olur. Bu durumda, —bir şey karşılığında— dirhemleri satın alan şahıs, aynısını almak için satan şahsa müracaat eder; önceki akid bozulmaz.
Böyle bir durumda dirhemlerde hak sahibi olan şahsın bu ahş-verişe izin vermesi hâlinde, bakılır: Eğer bu izin teslim-tesellüm işleminden sonra verilmişse; bu işlem caiz olur. Bu durumda, hak sahibinin, teslim edilmiş bulunan dirhemleri alabilmesi için bir yol yoktur. Bu şahıs, hakkı olan miktarı, alacaklısından nakden alır.
Şayet bu hak sahibi, izni teslim-tesellümden önce vermişse; bu durumda izin vermiş olması ile izin vermemesi arasında bir fark yoktur; dirhemlerini alır ve bu akid de bozulmaz. Diğer şahıs ise, bu dirhemlerin benzerlerini alır. Ve bu işlem, taraflar birbirlerinden ayrılmadan yapılır.
Tahâvî Şerhı'nde de böyledir.
Hak sahibi olan bu şahsın, alış-veriş yapan şahıslar birbirlerinden ayrıldıktan sonra, hakkı olan dirhemlerin tamamını değil de, bir kısmını bulması halinde bu hak sahibi izin verir ve o dirhemler de elde mevcud bulunursa; bu durumda akid caiz olur. İzin vermeyip reddetmesi hâlinde ise, bu sarf akdi bâtıl (= geçersiz) olur. Bu hüküm, hak sahibinin, o dirhemlerin tamamına sahip olması hâlinde böyledir. Ancak bu şahıs, o dirhemlerin —az veya çok— bir kısmına sahip bulunmakta, ise, bu miktarla ilgili akid bâtıl (= geçersiz) olur. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahıstan on dirhemi, bir dinar karşılığında satın alır; karşılıklı teslim-tesellümden sonra da, taraflar birbirlerinden ayrılırlar ve satın alan şahıs dirhemleri kalp bulur ve satan şahıs, bu kalp dirhemleri değiştirirse; İmâmeyn'egöre, bu sarf işlemi bozulmaz.
İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise", kalp olanlar az ise sarf işlemi bozulmaz; ancak, bu dirhemlerin hepsi kalp olursa, —ister değiştirsin, ister değiştirmesin— bu sarf işlemi bozulur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet alış-veriş akdi, bizzat bir şey (meselâ: Bir bilezik) üzerine yapılır ve bu şeye bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda müşteri muhayyerdir: İsterse, gerida kalan kısmı geri verir; isterse hissesi kadarını elinde tutar. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimsenin, başka bir şahısta, bin mağşuş dirhem alacağı olur ve bunların yerine dokuz dirhem, geri kalan miktarına da dinar alır; taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra da, bu dinara bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda, alacaklı olan şahıs, —kalan— yüz dirhem için borçluya müracaat eder.
Şayet, bu dinara hak sahibi olan şahıs, taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce ortaya çıkarsa, dinarını almak için müracaat eder. Durum böyle değilse, hak sahibi dinarının mislini alır.
Bu mes'elede dinar değil de, yüz fülüs olsaydı, cevap yine aynı olurdu. Muhiyt'te de böyledir.
On dirhem karşılığında bir dinar veya işlenmiş altın satın alan bir şahıs, satın aldığı şeyi tesiim edip, dirhemleri de teslim ettikten sonra, dirhemleri alan şahıs, bunları kalp veya geçmez bir hâlde bulursa; bu şahıs bu dirhemleri geri verme hakkına sahiptir.
Ancak, bu şahıs, dirhemleri, diğer şahıstan ayrıldıktan sonra geri verirse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Züfer (R.A.)'e göre, bu sarf işlemi bâtıl (= geçersiz) olur.
İmameyiı ise: "Eğer, aynı mecliste değiştirirlerse, bu sarf akdi caiz olur." demişlerdir.
Taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce, bu kalp dirhemler değiştirilirse, bu sarf akdi, bi'1-icma' caiz olur.
Şayet, dirhemleri alan şahıs, bunlardan bir kısmını zayıf bulur ve zayıf olanlar pek az olursa, bu sarf akdi, istihsânen bozulmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bu işlemde, dirhemleri teslim alan şahıs, bunları bakır karışımlı olarak bulur ve* bu durum, taraflar bir birlerinden ayrılmadan önce meydana gelmiş olursa; bu akid caiz olmaz.
Ancak, bu şahıs, bakır karışımlı dirhemleri aynı mecliste geri verip, yenileerini teslim alırsa, bu sarf akdi caiz olur. Ve bu durumda, bu akid başka bir mecliste yapılmış gibi olur. Muhıyt'te de böyledir.
Keza, bu şahıs, dirhemleri teslim alırken durumu birlir ve böylece teslim alırsa; yine bu akid caiz olmaz. Ve bunları geri verip, geçerli dirhemleri alması gerekir.
Ancak, taraflardan ikisi de, bu dirhemlerin .bakır veya kalayla karışık olduğunu, akid esnasında, açıkça bilmekte olurlar ve meselâ, satıcı, müşteriye: "Senden, bu dinarları, bakırla veya kalayla karışık bulunan şu dirhemlerle satın aldım." derse; bu alış-veriş caiz olur.
Bu durumda yapılan akid, söz konusu olan şeylerin bizzat kendileri üzerine yapılmış olur.
Bu şahıslardan ikisi de, dirhemlerin bu durumda olduğunu bilmiyorsa veya her ikisi de bildiği halde, bu şahıslardan her biri, diğerinin durumu bildiğini bilmiyorsa, bu durumlarda akid, bu durumda akid, söz konusu olan şeylerin bizzat kendilerine tealluk etmez. Bu durumda akid, ancak, dirhemleirn geçerli olan kısımlarına tealluk eder. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir.
Bu mes'elede, dirhemleri alan şahıs, bunların tamamını veya bir kısmını bakır karışımlı bulur ve bu hâl taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra meydana gelmiş olursa; dirhemlerin tamamının hileli olması hâlinde, bu sarf akdi bâtıl olur. Dirhemlerin bir kısmının hîîeli olması hâlinde ise, bu sarf işleminin, dirhemlerin hileli olduğu kadarki bölümü bâtıl (= geçersiz) olur. "Diğer kısmı değiştirilse de, değiştirilmese de caiz olur." denilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet, bu dirhemleri satın alan şahıs, diğer şahıstan ayrıldıktan sonra, bunları hileli bulur ve bunlar alan şahsın elinde zayi olmuş olursa, bu sarf işlemi bâtıl (= geçersiz) olur. Dirhemlerin kıymetlerinin ödenmesi gerekir. Dinarların sahibi, bu dinarları için, diğer şahsa müracaat eder. Tecrîd'de de böyledir.
Bu hükümlerin tamamı, dirhemler karşılığında dinarların satın alınması ve akid için, —zayıflığın— belli olmaması hâlinde geçerlidir.
Fakat, bu akidde bedel belli şeylerde olur. (meselâ: Gümüş bir bilezik veya gümüş bir kap yahut gümüş parçaları dinarla satın alınır) ve teslim-tesellümden sonra da alınan şeyler kusurlu bulunursa; alıcı kusuru ile kabul etmeye razı olursa; bu alış-veriş caiz olur. Ancak, kusuru ile kabul etmeye razı olmazsa; bu akid bâtıl (= geçersiz) olur.
İster taraflar ayrıldıktan sonra, ister ayrılmadan önce olsun dinar alan şahıs muhayyerdir: İsterse alman şeyi aynen iade eder; isterse, mislini iade eder.
Ancak, fesâd {- bozulma) akdîn aslından olursa (mesela: Satılan şeye bir başka şahsın hâk sahibi olması veya bu şeyin cinsinin hilâfına bulunması gibi) bu durumda akid fâsid olur; hazırda ise, dinarlar aynen geri verilir; hazırda ise, misli iade edilir. Tâhâvî Şerhı'nde de böyledir.
Tezyin edilmiş bir kılıcı satın alan şahıs, onda bi kusur bulursa; bu kılıcı tümü ile geri verir; kılıcın bir kısmını iade edemez. Çünkü bu kılıç, tamamı ile bir bütündür; bir kısmındaki kusur, tamamına müessir olur.
Şayet, bu şahıs, bu kılıcın tamamım hâkimin hükmü olmadan iade ettikten sonra, taraflar birbirlerinden ayrıhrîarsa; bu iade ediş bâtıl ( = geçersiz) olur. Çünkü, iade ediş, rızâ iledir. Ve yeni bir akid gerekir.
Sarf işleminde, teslim-tesellüm şer'î bir haktır. Ve teslim alması ile bâtıl olmaz. Çünkü, burada fesh kılıcın tamamı hakkındadır. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, sarf işlemine konu olan şey bir kap olur ve sahibi bu kabı, teslim tesellümden önce ikâle yolu ile geri alırsa; bu caiz olmaz.
İmâm Muhammed (R.A.) ise, Câmiu'l-Kebîr'inde: "Bu şeyi, satıcı o müşteriye satarsa, bu sarf işlemi caiz olur; başkasına satarsa caiz olmaz." buyurmuştur. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, kendisinde bin dirhem gümüş bulunan bir ibriği, bin dirheme veya yüz dinara satın alır, karşılıklı teslim-tesellümde bulunulduktan ve taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonr, dirhemleri alan şahıs, bunların —gümüş değil de— kalay olduğunu veya hileli bulunduğunu görürse, bunları geri verir, ipriğini de geri alır.
İmâm Ebû Hanîffe (R.A.)'ye göre, bu dirhemlerin kalp olması hâlinde, hüküm yine böyledir.
îmâmeyn'e göre ise, bu kalp dirhemler, o şeyin geri verildiği mecliste değiştirilirlerse, bu sarf işlemi caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.
Mücevherie tezyin edilmiş altın bir gerdanlık satın alan şahıs, bunda bir kusur bulup, tezyinâtsız olarak geri vermek istese; bunu bu şekilde iade etme hakkına sahip değildir. Bu şahıs, bu derdanlığm ya tamamını geri verir veya tamamım satın alır.
Keza, yakut kaşlı bir yüzük satın alıp, yüzükte veya kaşında bir kusur bulan kimse, ya bu yüzüğün tamamını geri verir veya tamamını satın alır. Hâvî'de de böyledir.
» Bir kimse, nede.n yapılmış olduğunu bilmeden ve bu hususta bir şart da koşmadan bir 1 eğen veya kap satın alsa; bu alış-veriş caiz olur.
Ancak, bir kimse, gümüş bir kap satın aldığı halde, —teslim— aldığı kap gümüş olmazsa; lou şahıslar arasında bir alış-veriş yapılmış sayılmaz.
Şayet bu kap, siyah veya kırmızı gümüşten olur ve içinde de bakır veya kalay karışımı bulunursa; bu durumlar da, bu alış-verişi ifsâd eder. (= bozar.) Ve bu durumda müşteri muhayyerdir: İsterse, o şeyi alır; isterse: almayıp ter kader. Mebsût'ta da böyledir.
Altın mukabilinde, gümüş bir bilezik satın almış plan şahıs, bu bilezikte bîr özür (== kusur, ayıp, noksanlık) bulursa; onu geri verir.
Şayet bu biledik, müşterinin elinde iken zayi olur veya o bilezikte başka bir özür meydana gelirse; bu müşteri, önceki kusurun noksanlaştırdığı b edeli almak için, satıcıya müracaat eder.
Ancak, bu d urumda satıcı: "Ben, böylece -yani kusuru ile— kabul ediyorum." diyebilir.
Keza gümüş;, gümüş karşılığında satın alınmışsa, alıcı, noksanı sebebiyle, satıcıy;a müracaat edemez. Hâvî'de de böyledir.
Müşleri satın aldığı bu şeyde bir kusur bulmaz, fakat o şeyin yarısına bir hak sahibi çıkarsa; geri kalan yarıyı satıcıya iade edemez. Bu durumda, bu yarının bedelini almak için satıcıya müracaat eder. Meb-sût'ta da böyledir.
Bir kimse, başka bir şahıstan bir dinar vererek on dirhem satın alır ve kalp olan bu dirhemleri, kalp olduğunu bilmeden teslim aldıktan sonra yine bu durumu bilmeden harcederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre, satıcıya bir şey gerekmez.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Aldığının mislini geri verir ve geçerli olanı ister." buyurmuştur.
VKudûrî, Şerhı'nde şöyle buyurmuştur: "Zahir olan, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir. Bu hususta İmâm Muhammed (R.A.), İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'Ia aynı görüştedir."
Ebû Hasen el-Kerhîise: "İmâm Muhammed (R.A.)'iri kavli., İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir." buyurmuştur. Zehıyre'de de böyledir.
FahrıTl-İslâm ve diğer bazı âlimler ise: "Gerçekten, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'in kavilleri kıyâs; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli ise istihsâlidir." buyurmuşlardır. Fethû'I-Kadîr'de de böyledir.
Bu on dirhem borç veya satılan şeyin bedeli ise, bu ihtilâf geçerlidir.
Bir kimsenin satın aldığı gümüş, âdi olur, a^ncak kusurlu olmazsa; bu şahıs o gümüşü geri veremez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Dirhemleri satan şahıs, müşteriye: "Bu dirhemleri, sana karşı, bütün kusurlardan berî kıldım." dediği hâlde, durum satıcının dediği gibi olmaz ve müşteri bu dirhemleri kusurlu bulursa; müşteri bu kusurlardan berî olur. Yani, satıcı, o kusurları karşılamak zorundadır. Hâvî'de de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)'den soruldu:
— Bir kimse, başka bir kimseye, dirhemleri göstererek: "Şu dirhemleri sana sattım." der ve sonradan da, bunların içinde kalp dirhemler bulunursa; durum ne olur?
İmâm şu cevâbı verd'v
— Bu durumda, satan şahıs, kalp dirhemleri sahih dirhemlerle değiştirir. Ancak, satıcı: "Şunlar kalptır." demiş veya onları kusurdan berî kıldığını söylemişse bu durum müstesnadır. Yanî, bu durumda, satıcının kalp dirhemleri değiştirmez. Muhiyt'te de böyledir.
Yine İmâm Muhammed (R.A.)'den soruldu:
— Bir kimse, dirhemler vererek dinarlar satın aldığında, sonradan bu dirhemlerde kusur bulunduğu için, satın alan şahıs, bunları hâkimden hüküm almadan, geri verse; durum ne olur?
İmâm şu cevâbı verdi:
— Geri verme hakkı vardır. Çünkü bu, diğer uruz [23] a benzemez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir kimse, dirhemler veya dinarlar karşılığında kaşlı gümüş bir yüzük satın alır ve tesHm-tesellümden sonra da kaşı, bu kaşa ve yüzüğe zarar vermeden söker ve bu kaşda veya yüzükte bir kusur görürse; bunları satan şahsa geri verip, bedelini geri alır.
Bu şahıs, bu yüzükte veya kaştaki kusuru, yüzüğün kaşını sökmeden bulmuş olsaydı, ikisini birden geri verme hakkına sahip olmazdı.
Müşteri, yüzükten kaşı söktükten sonra, kusur sebebiyle bunları geri verince; bunların birinde bir kusur bulunmazsa; teslim almış olsa bile, satıcı bedelini geri vermez. Bu durumda, isterse, o şeylerin ikisini de geri alır; isterse, ikisini de reddeder.
Müşteri, bunların hiç birinde bir kusur bulmadığı hâlde, satıcı, kaşlı yüzüğün bedelini almadan taraflar birbirlerinden ayrılmış olurlarsa; bu durumda gümüşle ilgili satış işlemi bâtıl (= geçersiz) olur. Müşteri, kaşa isabet eden bedeli, satıcıya geri verir. Çünkü, gümüş hakkındaki satış bâtıl (= geçersiz) olmuştur.
Müşterinin, bu alış-verişi terk etmiş olmasından dolayı, bedel kendisine geri verilmişse; bu durumda onun muhayyerlik hakkı bulunmaz.
Bu yüzükte, kaş ile gümüş, her ikisine de zarar verilmeden birbirlerinden ayrılmişlarsa; bu durumda bunlar, tulumdaki yağ veya çuvaldaki un menzilinde olurlar ve birlikte alınıp, birlikte satılırlar.
Kıymetli mâdenlerle tezyin edilmiş kılıç veya diğer mücevherler de böyledir. Bunların tezyinatı ile asıllarının birbirlerinden ayınlmaları hiç birine zarar vermiyorsa; bunlar da iki ayrı şey gibidirler; beraber alınıp beraber satılırlar. Muhiyt'te de böyledir.[24]
Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler
Bir kimse, on dirhem verip bir dinar satın alıp, karşılıklı teslinı-tesellüm işlemini yaptıktan sonra dinar veren şahıs, dirhemleri veren şahsa gelerek: "Şu dirhemlerini hileli buldum." der; dinarı alan şahıs ise bunu inkâr edip, "o hîleli dirhemlerin, kendisinin verdiği dirhemler olmadığını" söylerse; bu mes'elede şu vecihler olabilir:
1) Dinar satan şahıs, daha önce: "Ben, geçerli olan dirhemleri aldım." diye ikrarda bulunmuş olabilir.
2) Bu şahıs: "Hakkımı aldım." demiş olabilir.
3) "Re'sü'l-mâl'i aldım." demiş olabilir.
4) "Dirhemleri ödettim." demiş olabilir.
5) "Dirhemleri teslim ajdım." demiş olabilir. Veya,
6) Sadece: "Aldım." demiş, başka bir şey söylememiş olabilir. Bunlardan 1., 2, 3. ve 4. vecihlerde, dinar sahibinin davası dinlenmediği gibi; dinarı satın alan şahsa da yemin teklif edilmez.
5. vecihde: "Dirhemleri satın aldım." derse; dinarı satmış bulunan bu şahsın sözü geçerli olur. Bu durumda müşterinin, "verdiği dirhemlerin geçerli olduğuna dair'' beyyine getirmesi gerekir. Bu istihsandır.
6. vechin cevabı (bu şahsın "Teslim aldım." deyip, başka bir şey söylememesi hâlinde de) da, 5. vechin cevabı gibidir.
Dirhemleri alan şahsın: "Ben, onları hîleli buldum.'' veya "...kalay buldum." derse, 1., 2., 3. ve 4. vecihlerde bu sözü kabul edilmez.
Beşinci vecihde de, o şahsın bu sözü kabul edilmez. Yalnız 6. vecihde, o şahsın bu sözü kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.[25]
5- ÂKÎD'LERİN HALLERİNE GÖRE SARF AKDİNİN HÜKÜMLERİ
Bu babda:
1) Hastalık Halinde Yapılan Sarf İşlemi
2) Bir Kimsenin Kölesi, Akrabası veya Müdârebe Ortağı ile Yapmış Bulunduğu Sarf İşlemi
Kadı'nın veya Emîni yahut Vekili'nin Yaptığı Sarf İşlemi Vasfnin Yaptığı Sarf İşlemi
3) Sarf İşleminde Vekâlet
4) Sarf İşleminde Rehin, Havale ve Kefalet
5) Gasbedilen veya Emânet Bırakılan Şeylerle Yapılan Sarf İşlemi
6) Dâr-i Harb'de Yapılan Sarf İşlemi olmak üzere altı bölüm vardır.[26]
1- Hastalık Hâlinde Yapılan Sarf İşlemi
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur: Hasta bir kimse, vârislerinden birinden, bin dirheme, bir dinar alsa; bu sarf işlemi, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caiz olmaz.
Ancak, diğer varislerin izin vermeleri hâlinde, yapılmış bulunan sarf işlemi caiz olur.
Hasta bir kimsenin, bir vârisine, bizzat bir şeyi vasıyyet etmesine itibar olunur.
Keza, hasta bir kimse, bizzat bir şeyini, bir vârisine, mislinin (~ aynı değerde olan benzerinin) kıymeti karşılığında veya bundan daha az bir bedelle satabilir.
îmâmeyn'e göre ise, bu hastanın, o vârisine, bu şeyi mislinin kıymeti ile veya daha fazla bir bedelle satması caiz olur. Bu durumda, diğer vârislerin iznine ihtiyaç yoktur.
Hasta bir şahıs, büyük vârislerinden olan bir oğlundan, iki yüz dinar vererek bin dirhem satın alırsa; İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, karşılıklı teslim-teşellüm yapılmış olsa bile, bu aliş-veriş caiz olmaz.
Ancak, bu alış-veriş diğer vârislerin izni ile olursa, caiz olur.
Bu vârisin dinarlarının bin dirhem veya bundan daha fazla yahut daha az değerde olması da, bu hüküm bakımından müsavidir.
İmâmeyn'e göre ise, şayet bu hasta babanın dinarının kıymeti bin dirhem veya daha az ise, bu sarf işlemi, diğer vârislerin izinleri olmasa bile caiz olur.
Şayet bu dinarların kıymeti bin dirhemden fazla olursa; bu sarf işlemi, diğer vârislerin izin vermeleri hâlinde caiz olur. İzin vermemeleri hâlinde ise, bu sarf işlemi caiz olmaz.
Bu durumda, hasta şahsın, kendisinden dinarları satın almış bulunan oğlu muhayyerdir: Dilerse, bu alış-veriş akdini bozup, dinarları geri verir ve dirhemlerini geri alır; dilerse, o dinarlarla kendi dirhemlerinin mislini alıp, fazlasını geri verir. Muhıyt'te de böyledir.
Hasta bir şahıs, bin dirhemini dinar karşılığında satıp, karşılıklı teslim-tesellüm işlemi yapıldıktan sonra da ölür; bu dinarlar yanında bulunur ve bunlardan başka malı da olmazsa; bunların üçte birden fazlası vârislerine verilir. Bu durumda müşteri muhayyerdir: Dilerse, bin dirhemi geri verip dinarlarını alır; dilerse, o bin dirhemden aldığı dinarların kıymetini alır. Ve bu durumda üçte ikinin tamamını alır.
Şayet, hasta bu dinâriarı zâyj etmiş olursa, müşteri, bin dirhemden, o dinarların bedelini ancak, üçte birinden alabilir, hâvî'de de böyledir.
Keza, hasta bir şahıs, kıymeti bir dirhem olan ve üzerinde yüz dirhem gümüş bulunan bir kılıcın tam değeri yirmi dinar olduğu hâlde, bu kılıcı dinarlar karşılığında sat-ar; karşılıklı teslim-tesellüm işlemini de yaparlar ve bu alış-verişe vârisler- razı olmazsa; bu durumda müşteri muhayyerdir: Dilerse, bu kılıcın ve tezyinatının üçte birinin kıymetini alır; dilerse, aldığım tama,men geri verip, verdiğini de geri alır.
Şayet hasta dinarları zayi etmiş olursa, bu durumda da müşteri muhayyerdir: İsterse, dinarlarının mislini alıp, bu ahş-verişi geri çevirir ki, bu durumda bu dinarlar ölümün terekesinden alacak olur ve kılıç satılarak bu dinarlar peşinen müşteriye ödenir; dilerse, bu kılıcın ve tezyinatının üçte biri kendisinin olur. Mebsût'ta da böyledir.
Dokuzyüz dirhemden başka malı olmayan bir hasta, bu dirhemleri, dokuzyüz dirhemf kıymetinde dinar karşılığında satar, müşteri bu dinarları, diğeri ise j/üz dirhem teslim alıp, taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra da, jou hasta ölür; dinarlar ve dirhemler de durmakta olursa; vârisler ister iizin versin, ister vermesin, müşteri —aldığı— yüz dirhemi, dokuz dinardı bedel olarak, teslim eder. Şayet, bu yüz dirhemin kıymeti dokuz dinardan fazla ise, bunların dokuzda sekizini vârislere iade eder.
Keza, bu dirhemleri satın alan şahıs, onlardan ikiyüz veya üçyüz dirhemini teslim alırsa; vârisler izin versin veya vermesin, müşteri dinarın dokuzda ikisine bedel olarak ikiyüz dirhemi veya dokuzda üçüne bedel olarak üçyüz dirltıemi teslim eder.
Bu müşteri, dört yüz dirhem almışsa, vârislere, dinarların dokuzda dördünü teslim eder; b eşyüz dirhem almışsa, dokuzda beşini teslim eder. Şayet vârisler buna razı olmazlarsa: bu durumda müşteri muhayyerdir: İsterse, bu ahş-verişi bozup aldığı dirhemleri geri verir ve dinarlarını alır; isterse, aldığı dirhemlerin dokuzda dördü kadarını* ölenin malının tamamının üçte birinden alır (ki bu da üç yüz dirhem eder) ve geride kalanı da vârislere iade eder.
Şayet müşteri, bu dirhemlerden hiç almamışsa; vârisler, onun dinarlarını geri verirleır.
Bu müşteriye, o dinarların biaynihî iade edilmeleri gerekir mi?
Gerekmez mi?
Bu rnes'elede iki î rivayet vardır:
1) Taraflar birb irlerinden ayrılmamışlar ve hasta da ölmemişse; müşterinin bedeli artırıp, tcslim-tesellümde bulunmuş olmaları hâlinde, bu dinarların her birimin kıymeti on dirhem ise, bunların tamamı caizdir.
2) Bu hasta, biır vekil tayin eder; o'da, on dirhemi, bir dinar karşılığında satar ve bu hasta teslim-teseilüm işleminden önce ölür; müşteri ise: "Ben, bu dokuz yüz dirhemi, doksan dinara satın aldım.'* derse; vekilin de buna razı olması hâlinde, bu alış-veriş caiz olur. Âlimler, bu mes'elenin te'vili hakkında şöyle demişlerdir: Gerçekten, hasta kimse, bu şahsı, dirhemleri satması için vekil tâyin edip, reyini ona havale etmiş ve "Bu hususta, istediğin gibi hareket et." veya "...ne istersen öyle yap." demişse, bu caiz olur.
Bu durumda, vekilin satması caizdir ve hastanın satması gibidir. Hatta bu vekil, hastaya bir şey de satın alabilir yani ona bir şey de satabilir. Hastanın, vekile reyini havale etmemiş olriıası hâlinde müşterinin fazlaya satması caiz olmaz. İhtilâf bunun üzerinedir.
İmâmeyn'in kavline göre, sarfa vekil taiıyin edilen kimse, her cihetten alış-verişe vekil gibidir; ancak, bu vekil, tnüvekkili olan hastaya bir şey satamaz.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, sarfdi^ı vekil, alımda bir yön üzere, satımda da bir yön üzeredir. Bu cihetten hasta ile ahm-satım -da caizdir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse, hasta bir şahıstan, bin dirhemi, yüz dirheme satın alır; karşılıklı teslim-teseilüm de yaptıktan sonra da hıasta ölürse; yapılan bu işlem açıktan açığa faiz olur. Bu işlem, hasta şahıs yönünden de, sıhhatli şahıs yönünden de bâtıldır. (= geçersizdir.)
Âlimler şöyle demişlerdir: Bu dirhemlerden alınmış olanlar, akd4 fâsid (- bozuk ve geçersiz sözleşme) hükmün'dedirler. Geri verilmesi teayyün edilmemiştir.
Başka bir rivayette, bu hususta şöyle dehilmiiştir:
Alınan bu dirhemler, reddi teayyün edilmiş fâsid bir akid hükmündedir. Müşteri, yüz dirhemini almak için vârislere müracaat eder; diğerlerini de, aynen duruyorlarsa, onları; değilse misillerini vârislere iade eder. Muhiyt'te de böyledir.
Şayet bu müşteri, yüz dirhem yerine elbise weya dinar verirse, bu alış-veriş sahih olur.
Eğer hasta ölür, vârisleri ise önceki alış-verişe izin verirse; bu durumda dinar ve elbise sahibi muhayyerdir: Dile rse, bu alış-verişi fesheder; dilerse, bin dinarın elde bulunması hâline İe, muâvade yoluyla verdiğinin değeri kadarını ve vasıyyetin üçte birini h esap eder. Mebsût'ta da böyledir.
Kalanın üçte biri zayi olmuşsa böyledir. Muhıyt'te de böyledir.
Üzerinde yüz dirhem gümüş bulunan ve yirmi dirhem kıymetinde olan bir ibriği bulunan hasta bir şahıs, bu ibriği on dinar kıymetindeki yüz dirheme sattıktan sonra ölür; vârisleri de, bu satışa razı olmazsa, bu durumda müşteri muhayyerdir: İsterse, bu akdi reddeder; isterse, ibriğin üçte ikisini, verdiği dirhemlerin üçte ikisine alır; üçte birini vârislere verir. Hâvî'de de böyeldir.[27]
2- Bir Kimsenin Kölesi, Akrabası Veya Müdârebe Ortağı İle Yapmış Bulunduğu Sarf İşlemi Kadı'nın Yahut Emîni Veya Vekilinin Yaptığı Sarf İşlemi Vasinin Yaptığı Sarf İşlemi
Bir efendi ile kölesi arasında faiz söz konusu olmaz, Köle borçlu olsa bile, efendisi arasında faiz yoktur. Ancak, bu efendi aldığını kölesine geri verir.
Bir efendinin, kölesinden iki dirhemi, bir dirheme satın alması veya bir dirhemini, iki dirheme satın alması da müsavidir. (Yani, faiz söz konusu değildir.) Mebsût'ta da böyledir.
Ümnvü veled ve niüdebbere de böyledir. Yani bunlarla da, efendileri arasında faiz cereyan etmez. Hâvî'de de böyledir.
Ancak, bir efendi mükâtebine bir dirhemi iki dirheme veya iki dirhemi bir dirheme satarsa; bu caiz olmaz. Şayet böyle yaparsa, bu işlem faiz olur.
Bâzı âlimler: "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, azâd edilen köle, mükâteb yerindedir. İmâmeyn'e göre ise, bu şahıs, borçlu olan hür yerindedir." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Faiz hususunda ana-baba, kan-koca, akrabalar ve ınân ortaklan yabancılar gibidir. Bu durum, ticâret gibi değildir.
Bu hususta, memlûkeler hür kimseler gibidir.
Müfâveda ortaklarından birisi, diğerinden, bir dirhem vererek, iki dirhem satın alsa; bu aralarındaki alış-veriş gibi olmaz. Bu alış-verişten önce mal, kendi aralarındaki mal gibidir. Mebsût'ta da böyledir.[28]
Kadının Yahut Emîni Veya Vekilinin Yaptığı Sarf İşlemi
Kudûrî şöyle buyurmuştur:
Bir kadı veya onun emminin yetim hakkında yaptığı işlem, babanın küçük oğluna veya vasî'nin vasisi bulunduğu kimseye yaptığı işlem gibidir ve yabancılar gibi, bunlar da caiz olmaz.
Bir baba, nefsi için oğlundan bir şey satın alsa veya müdârib, mal sahibine bir şey satsa; bunlar caiz olmaz. Ancak, yabancılar arasında caiz olan,bunların arasında da caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.[29]
Vasinin Yaptığı Sarf İşlemi
Dirhemleri bulunan bir yetimin vasîsinin, kendi dinarlarını, o yetimin dirhemleri karşılığında satması caiz olmaz.
Keza, bu vasinin gümüş bir kabı olsa, onu vasîsi bulunduğu yetime, ağırlığı ile satması caiz olmaz.
Bir kimsenin evinde bulunup, bunlardan birinin dirhemleri, diğerinin de dinarları olsa; vasîleri olan şahsın, bunları birbirleri ile değiştirmesi caiz olmaz. Hâvî'de de böyledir.
Bir vasinin, yetimin mâlından, kendi nefsi için bir şey satın alması hâlinde, duruma bakılır: Eğer bu alış-verişte yetim için bir fayda varsa, bu caiz; aksi takdirde bâtıl olur.
Bu, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R-A.)'un kavlidir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, bu asla caiz olmaz. Bu hüküm, İbn-i Mes'ûd (R.A.)'dan rivayet edilen bir haberden dolayıdır. Mebsût'ta da böyledir.
Sarf hususundakadı efendinin yahut eminin veya vekilinin sözü, diğer insanların sözleri gibidir.
Bir kadı veya vasî, yetimin malını, kendi nefsine satsa veya kendi dirhemlerini, yetimin dirhemleri, yahut kendi dinarlarını, onun dinarları karşılığında satsa, bu satış işlemi caiz olmaz. Hâvî'de de böyledir.[30]
3- Sarf İşlemimde Vekâlet
Bir sarf işleminde vekil olarak tayin edilmiş bulunan iki vekilin, alıp sattıkları şeyleri karşılıklı tesüm-tesellüm etmeden birbirİerinden ayrılmalarına müsâade yoktur. Müvekkillerin hazırda bulunmamaları buna zarar vermez. Hâvî'de 'de böyledir.
Müvekkillerin birbirlerinden ayrılmalarından önce, vekillerinin karşılıklı olarak yapmış bulundukları sarf işlemleri caiz olur; müvekkiller birbirlerinden aynlmışlarsa, bu sarf işlemi caiz olmaz. SerahsFnin Muhtyti'nde de böyledir.
Bir kimse, sarf işleminde bulunmak üzere iki kişiye vekâlet vermiş olursa; bu iki vekilden biri, diğerine sarf işlemi yapamaz. Şayet, sarf akdi yapıldıktan sonra, bu vekillerden birisi, teslim almadan aynhrsa; giden bu vekilin, —bütünün yansı olan— hissesi bâtıl olur. Diğer yansı ise, diğer vekilindir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir şahsın, almaya ve vermeye vekil tayin ettiği iki kişi, teslim-tesellümden önce birbirlerinden aynlırlarsa; —yaptıkları— sarf işlemi bâtıl olur.
Bir kimse, başka bir kimseyi dirhemleri verip dinarlar almak üzere vekil tayin eder; o da böyle yapar; teslim-teselliimden sonra da, dirhemleri alan şahıs, bunların içinde kalp dirhemlerin bulunduğunu ikrar eder; vekil bunu kabûlettiği hâlde, müvekkil inkâr ederse; bu kalp dirhemler (i Ödemek) vekile lâzım gelir. Mebsât'ta da böyledir.
Şayet, vekil kalp dirhemlerin bulunduğunu inkâr eder; müşteri ise, bunu belgelerle isbat ederse; vekil hakkını aldığını ikrar etmese bile, müşterinin beyyinesi kabul edilir. Ve bu durumda, bu dirhemler, vekile geri verilir. O da hesabını âmire (= müvekkiline, kendisini sarf işleminde görevlendiren kimseye) verir.
Âlimlerimizden bâzıları şöyle demişlerdir: "Bu, kitapta hatâen zikredilmiştir. Çünkü, bu durum, beyyine (= delil, belge, şahit) getirme yeri değildir.
Bu dirhemler hakkında, istihsânen, müşterinin sözü geçerli olur. Şöyleki: Müşteri, zayıf dirhemleri teslim edip, onun re'sü'1-mâl olduğunu idda eder. Ancak hakkını aldığını ikrar etmezse; bu durumda, istihsânen müşterinin sözü geçerli olur.
Şemsü'I-Eimme Serahsî de, bu görüşe meyletmiştir.
Şeyhu'I-İslâm Hâher-zâde'nın doğru bulduğu kavil ise, îmam Muhammed (R.A.)'in kitapta zikretmiş olduğu kavildir. Ve o: "îstihsânen müşterinin sözü geçerli olur; fakat, ona yemin ettirilir." buyurmuştur.
Makbul olan yemini, beyyine (= delil, isbat, belge, şahit) ıskat eder. .Şöyleki: Müddeâ aleyh (= aleyhinde iddiada bulunulan şahıs), "bu dirhemleri geri verdiğini" veya "onların helak olduğunu" söylerse; Şeyhu'I-İslâm İmâmü'z-Zâhid Ebû Abdillah bin Hüseyin bin Ahmed: "Kitapta, bu dirhemlerin durmakta olduğunu belgelemesi bu şahsa teklif edilmez. Ancak, "duruyor" derse, bu sözü kabul edilir. Ümid edilirki, o bunu, nefsinden yemin teklifini kaldırmak için söylenmiştir." demiştir.
Keza, bu vekil yemin etmekten kaçınırsa; bundan dolayı verdiği dirhemler kendisine iade edilir. Ve, müvekkiline ilzam olunur.
Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.
Bazı âlimlerimiz ise şöyle demişlerdir:
Bu hatadır. Çünkü: Bu durumda vekile yemin verilmez. Ve, yemin müşteriye verilir. Çünkü: Şer'an onun sözü geçerli olur.
Ve kimin sözü meşru ise, ona yemin ettirilir. Bunun içindir ki, vekil yemin ederse, reddedilir.
Keza, müşteri "dirhemleri vekile verdiğine dâir" yemin ettiği zaman, bu durum âmire (= müvekkile) havale edilir. Çünkü, vekile iade etmek, âmirin ihtiyarı olmadan mümkün olmaz. Bu durumda bakılır ve âmirin sözü geçerli olur. Hak onundur. Muhakkikler, kitapta böyle zikretmişlerdir.
Bu söylenilenlerin tamamı, istihsân üzeredir. İmâm Muhammed (R.A.) ise: Yol, kıyâs yoludur." buyurmuştur. Gerçekten, kiyâsen, yeminle birlikte vekilin sözü, —bizzat yapılan alım-satımda olduğu gibi— geçerlidir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsı "bu dirhemlerle dinarlar satın al" diye vekil tâyin ederse; müvekkili nâmına dinarlar satın alan bu vekilin, bu dinarlar üzerinde tasarrufta bulunamaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, biaynihî gümüş olan bir ipriği dirhemler karşılığında satın almak üzere, başka bir şahsı vekil tâyin eder; bu vekil de, âmirin (= müvekkilinin) emrettiğini aynen yaparak, dirhemleri verip ipriği alır; ancak, bu vekil o ipriği kendi namına niyyet ederek satın alırsa; bu durumda bile, satın alınan iprik, âmirin (= müvekkilin) olur.
Ancak bu vekil, o ipriği dinarlarla veya fülüslerle alırsa; bu durumda, satın alınan bu iprik, müşterinin, (yani onu satın alan şahsın; vekilin) olur.
Şayet, bu müvekkil, vekilini, biaynihî gümüş olan bir ipriği satın almaya vekil tayin ettiği halde, bedelinin ne olduğunu söylemez; müşteri de, o ipriği dirhemlerle veya dinarlarla satın alırsa; satın aldığı şey, satın almış bulunan bu müşterinin (vekilin) olur. Bu şeyin, parayla veya ölçülen, tartılan bir şey karşılığında satın alınması'hâlinde de, bu şey, o vekilin olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, biaynihî gümüşü, satmak üzere başka bir kimseyi vekil tâyin eder; ancak, bedelinin ne olacağını söylemez ve bu durumda vekil, o gümüşü daha fazla gümüş karşılığında satarsa;,bu caiz olmaz. Çünkü, bu —sarf değil— faiz olur.
Bu durumda vekilin —fazlalığı— tazmin etmesi de gerekmez.
Müvekkil, gümüşünün ağırlığı kadar olan gümüşü alır; fazlasını ise vekile bırakır. O da, bunları aldığı şahsa iade eder. Hızânetü'l-Ekmel'de de böyledir.
Âlimlerimize göre, İmâm Muhammed (R.A.)'in bu kavlinin te'vili şöyledir:
Müvekkil, biaynihî o gümüşü almaya muktedir değilse; bu müvekkil, vekilden aldığı gümüşe daha çok hak sahibidir. Şöyleki: Onu alan şahıs hazır olmaz veya hazır olduğu hâlde, onu zayi etmiş bulunursa; müvekkil, onu vekilinin elinde bulduğu zaman, onu yani alacağı gümüşün ağırlığında ve benzerinde olan gümüşü alır.
Ancak, o gümüşü biaynihî almaya gücü yeterse; bu durumda —başkasını değil— onu alır. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsı, gümüş toprağını (= gümüş madenini) satmak üzere vekil tayin ettiğinde, bu vekil, o gümüş toprağım, gümüş karşılığında satarsa; bu caiz olmaz.
Ancak, müşteri o topraktaki gümüşün, bedel olarak verilecek gümüşün misli kadar olduğunu farazi olarak bilirse; bu durumda, bu sarf işlemi caiz olur. Şayet müşteri bunu böyle bilmeden, taraflar birbirlerinden aynlırlarsa, o zaman, bu alış-veriş bâtıl (= geçersiz) olur.
Şayet bu vekil, o gümüş toprağını para ile satar ve gerçekten de o toprağın içinde altın veya gümüş yahut da her ikisinin birlikte bulunduğunu bilirse; bu alış-veriş İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caiz olur.
İmâmeyn'in kavli ise, bunun hilâfmadır.
Şayet, ikisinden birinin veya hiç birinin bulunduğunu bilmiyorsa; bu durumda âlimlerimizin hepsine göre de, bunun alım-satımı caizdir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir kimseyi, kıymetli mâdenlerle süslenmiş bir kılıcını satması için vekil tayin ettiğinde, vekil, müvekkilinin bu kılıcını veresiye satarsa; bu alış-veriş fâsid olur. Vekil için tazminat da gerekmez.
Şayet vekil, bu kılıcı muhayyerliği şart koşarak satmış veya daha az bir bedelle peşinen satarsa; bu alış-veriş de fâsid olur.
Bir kimse, altınla süslenmiş, üzerinde inci ve yakutlar da bulunan bir gerdanlığını satması için, başka bir şahsı vekil tâyin eder; vekil de, o gerdanlığı dirhemler karşılığında satar ve vekil gerdanlığın bedelini teslim almadan, taraflar birbirlerinden aynlırlarsa; gerdanlıktaki inci ve yakutların zarar vermeden ayrılmalarının mümkün olması hâlinde; sarfın hissesine İsabet eden alış-veriş fâsid olur; inci hakkındakiahş-veriş ise, caiz olur.
Şayet bunlar, zarar vermeden ayrılmazlarsa; bunlardan hiç, birinin ahnıp-satilmalari caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, dirhemler vererek, fülûs almak üzere, başka bir kimseyi vekil tayin eder, o da, bu şekilde satın alıp, teslim de aldıktan sonra, müvekkiline teslim etmeden önce, fülûs geçmez hâle gelirse; bu fülüsler âmire (= müvekkile) âit olur.
Şayet fülüsler, teslim-teseilümden önce geçmez olursa, bu durumda vekil muhayyerdir: İsterse, teslim alır; isterse, geri verir.
Vekilin o şeyi teslim alması hâlinde, bu şey vekile ait olur; müvekkile bir şey gerekmez. Ancak, o şeyi müvekkilin kendi isteği ile alması hâli müstesnadır. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsı, biaynihî bir altın gerdanlığı satın alması için vekil tâyin eder ve ona: "Onu, bin dirhem'e al." deyip, bin dirhemi de eline teslim edince, vekil bu gerdanlığı, bedelini peşin ödeyerek, bin dirheme satın alır; ancak gerdanlığı teslim almadan, başka bir şahıs, satıcının elinde iken, bu gerdanlığı kırarsa; bu durumda vekiî muhayyerdir: İsterse, akdi geçerli kabul eder ve bu gerdanlığı, kıran şahsa, cinsinin hilâfına olarak kıymetini ödetir; isterse, akdi bozarak, verdiği dirhemleri biaynihâ ister ve benzerini gerdanlık sahibinden geri alır.
Şayet bu vekil, akdi geçerli sayıp, gerdanlığın kıymetini onu kırandan alırsa; müvekkil, o kıymeti alma mecburiyetinde değildir. Ancak, verdiği dirhemlerin mislini, vekilinden geri alır. Muiııyt'tc de böyledir.
Bu vekil, gerdanlığı kıran şahsa, gerdanlığı ödettiği zaman, ödediği bedelde bir fazlalık bulunursa; vekil bu fazlalığı tasadduk eder. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, altın bir gerdanlığı satması için, başka bir şahsı vekil tayin eder; o da, parasını peşin olarak bu gerdanlığı satıp müşteriye teslim ettikten sonra, bu müşteri gelip: "Ben bu gerdanlığın altınım bakırla karışmış buldum." der; müvekkil de, bunu inkâr ederse, burada mes'elenin iki yönü vardır:
1) Bu durumu, aynı şekilde vekil de inkar edebilir. Bu durumda müşteri, mes'elenin dediği gibi olduğu hususunda ya beyyine getirir veya getiremez. Bu durumda kadı efendi, vekile yemin teklif eder.
Şayet vekil, yemin etmekten kaçınırsa, kadı efendi, bu gerdanlığı bu vekile iade eder.
Bu durumların ikisinde de gerdanlık vekile ait olur.
2) Vekil müşterinin söylediğini kabul edebilir. Bu durumda da, iki mes'ele meydana gelir:
a) Müşterinin, hâkimin hükmü olmaksızın, bu gerdanlığı vekile iade etmesi hâlinde, vekil, müvekkili dâva edemez.
b) Müşteri, bu gerdanlığı, vekile, hâkimin hükmü ile iade ederse; vekil, müvekkilini dâva edebilir. Muhıyt'te de böyledir.
Müslüman bir kimsenin, bir zımmî veya bir harbîyi, dirhem ve dinarları alıp-satması için vekil tâyin etmesi mekruhtur. Ancak, vekil tâyin etmişse, bu da, —maal kerâhe (= mekruh olmakla beraber) caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir müslümanın sarf için vekil tayin ettiği zimmî, bu müslümanın kölesi ile sarf işlemi yaparsa, bu mes'elenin iki yönü vardır:
1) Köle, borcu olmayan bir köle olabilir.
Bu durumda, yapılan sarf işlemi caiz olmaz. Fakat, vekilin tazminatta bulunması da gerekmez.
2) Bu kölenin borcu olabilir.
Bu durumda, sarf işlemi, bizzat efendi yapmış gibi caiz olur. Ancak vekil, satılan şeyi köieye, —bedelini tamamen almadıkça-teslim etmez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, bin dirhemi'nin garf işlemi için, başka bir kimseyi vekil tayin eder; bu vekil de o dirhemleri, dinarlar karşılığında satarsa; bu alış-veriş, —mislinde aldatma olmasa bile— bâtıl (= geçersiz) olur. Bu, âmir (— müvekkil) için de caiz olmaz.
Bir vekil veya ortak, ısmarlayan şahıs nâmına narh üzerinden alım-satım yapsa; bu alış-veriş kendi namına yapılmış olur. Mudarabe ortağının da, kendisi için yapmış olduğu sarf işlemi caiz olmaz. Bu durumda vekilin, müvekkili yanında sarf işlemi yapması da caiz olmaz. Nitekim, bu durumda, bizzat âmirin (— müvekkilin) yaptığı sarf işlemi de caiz olmamaktadır.
Bir vekil, âmirin ortağının yanında, —müfâveda ortağından başkası ile— sarf işlemi yaparsa, bu sarf caiz olur. Müdârebe ortağı da böyledir. Mebsût'ta da böyledir.
Kûfe'de bulunan iki şahıstan biri, diğerini bin dirhemi hususunda sarf işlemi yapması için vekil tayin eder; sarf işleminin, Kûfe'nin hangi mahallesinde yapılacağını söylemezse; bu sarf işlemi caiz olur.
Bu vekil, Kûfe'den çıkıp, Hîre denilen yerde sarf işlemi yapsa; bu da caiz olur. Bu durumda vekile tazminat da gerekmez.
Bu hüküm, kendisine vekil olunan şahsa yükletilmediği ve yardım edilmediği zaman geçerlidir. O şahsa yüklenilir ve yardım edilirse, bu dirhemler Kûfe'nin dışında, başka bir yerde de satılabilir. O beldeye taşmmasa da, kiyâsen ve istihsânen satışı caiz olur.
Bu dirhemler, başka bir yere nakledilip, satılırsa; Kitâbü's-Sarf da, Ebû Süleyman'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu şey, Mekke'ye nakledilir ve o zayi olur (= hasara uğrar) veya bundan bir şeyçahnırsa, bu şey tazmin edilir.
Müvekkil, o şeyi vekiline teslim edip, satışına izin verir; vekilde böylece satarsa, müvekkil kira bedelinden hiç bir şeyle ilzam edilmez.
Ebû Hafs'm şöyle söylediği rivayet edilmiştir: O şey, satışına izin verildiği yerde, muslinin bedeli ile satılır.
Bu mes'ele, Vekâlet Kitabı'nda zikredilmiş ve "satışına izin verilmemesi ve tazmini" güzel görülmüştür.
Bu hususta Ebû Hafs ve Ebû Süleyman İttifak etmişlerdir.
Kitâbü's-Sarf da, Ebû Süleyman'dan gelen bir rivayette: "Müvekkil teslim eder; vekil de satarsa, gerçekten bu satış caiz olur. Bu kıyâsa göre verilmiş cevaptır; istihsâna göre verilmiş cevap değildir." denilmiştir.
Bu mes'elenin neticesi; Bu vekil, o şeyi başka yerde satarsa, bu kıyâsen caiz olur. Müvekkil'e —nakil— ücretinden, bir şey vermesi lâzım gelmez.
İstihsânda ise, bu vekilin, o şeyi başka yerde satması caiz değildir. Zehıyre'de de böyledir. Esahh olan da budur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, bin dirhemi hakkında, kendisi adına sarf işlemi yapmak üzere, başka bir kimseyi vekil tâyin ettikten sonra, bu müvekkil, o bin dirhemi harcar, vekil de müvekkilinin evine gelip, başka bir bin dirhemi alıp sarf etse; bu da caiz olur.
Keza, önceki bin dirhem durmakta olduğu hâlde, vekil başka bin dirhemi alıp onunla sarf işlemi yapsa, bu da caiz olur.
Dinarlar ve başka paralar da böyledir. Hâvî'de de böyledir.
Müvekkil, o bin dirhemi vekile verince, vekil, bundan biraz .çalar veya zayi (- helak) ederse; bu vekâlet bâtıl (- geçersiz) olur. Muhıyt'te de böyledir.
Müvekkil, vekiline, "bizzat şu gümüşü" veya "bizzat şu altını" sarf yolu ile satmasını emrettiği hâlde, vekil, başkasını satmış olsa; bu caiz olmaz. Hâvî'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir şahsı, Kûfe'de bulunan dirhemler karşılığında, dinarlar alması hususunda vekil tâyin ettiğinde; bu vekil, o dirhemleri Küfe dinarları karşılığında sarf etse; bu işlem, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caizdir; İmâmeyn'e göre ise, caiz değildir. Şam dinarları karşılığında sarf ederse; c zaman caiz olur.
Ashnda vekâlet veriien şahıs, kendi beldesinin parası ile sarf işlemi yapabilir.
îmâm-ı A'zam Ebö Hanîfe (R.A.)'nin zamanında Küfe parası ile Şam parası aynı olduğundan, öyle fetva vermiştir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) zamanlarında ise, bu paralar (m değeri) aynı olmadığından, onlar da, öyle fetva vermişlerdir.
Aralarındaki bu ihtilâf, zamanlarının ayrı olması sebebiyledir.
Bir kimse, başka bir kimseyi, dinarlar verip buğday satın alması hususunda vekil tayin eder; ancak, Küfe Buğdayı veya Bağdat Buğdayı diye belirtmezse; Kûfe'de bulunmaları hâlinde, bu vekâlet Küfe buğdayı için geçerlidir.
Vekilin bu dinarlarla Bağdat veya Basra buğdayı satın alması hâlinde, hu buğdaylar Küfe buğdayına benzer veya ondan üstün olursa, bunları alması caiz olur.
Bu buğdayların, Küfe buğdayı'ndan kötü olması hâlinde ise, o •dinarlarla, bu buğdayı satın alması caiz olmaz.
Bir kimse, başka bir kimseyi: "Bu dirhemleri, Şam dinarları karşılığında sat/' diyerek vekil tâyin eder; bu vekil de, o dirhemleri Küfe dinârtai-ı karşılığında satarsa; bu Küfe dinarlarının parçalanmamış olması, ağırlığının da Şam dinârlan'nın ağırlığına eşit bulunması 'iâli.nde, müvekkiline böyle söylemesi caiz olur.
Bu konuda dinarlar, dirhemler gibi değildir. Dirhemlerin yeniliği sebebiyle, tartılanndaki ağırlığa itibar olunmaz.
Dinarlarda ise, yeni oluşları sebebiyle, tartılarında bulunan ağırlığa tibar olunur.
Meselâ: Bir kimse, başka bir kimseyi: "Şu dirhemleri, şu kadar Şam lınârı karşılığında sat." diyerek vekil tâyin eder; bu vekil de, bu lirhemleri, o kadar Küfe dinarına satarsa; bu Küfe dinârlan'nın ığırhğınm, Şam dmârîan'nm ağırlığına eşit olması hâlinde, bu sarf şlcnıi .:âiz olur; aksi takdirde caiz olmaz.
Bir kimse, başka bir kimseyi: "Şu dinarları, Küfe dirhemleri karşılığında sat." diyerek vekil tâyin eder; bu vekil de, o dinarları, Bağdat veya Basra dirhemleri karşılığında satarsa; bu dirhemlerin, Küfe dirhemleri'nin benzeri oiması hâlinde, yapılmış bulunan bu sarf işlemi caiz olur.
Burada, ağırlıklarının eşit olması şart koşulmaz. Şayet müvekkil: "Eskimiş dinarlar karşılığında sat." der; vekil ise, Şam dinarları karşılığında satmış olursa; bu sarf işlemi caiz olmaz.
Bir kimse, başka bir şahıstan bin dirhem borç alıp bunu teslim aldığı zaman; borç veren şahıs, sonradan, borç alan şahsa: "Onu, dirhemler karşılığında sarf işlemi ile sat." der; başka bir açıklama yapmazsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu vekâlet sahih olmaz.
Bu durumda, yapılmış bulunan sarf işlemi, borç alan şahsa ait olur.
İmâmeyn'e göre ise, bu vekâlet sahih ve bu sarf işlemi, borç veren şahsa ait olur.
Ancak, müvekkil, borç verdiği şahsa: "Sarf et." der, başka bir şey söylemezse; bu vekâlet imamlarımızın hiç birine göre sahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimsenin, başka bir kimseye bin dirhem borcu olur; alacaklı, alacağını isteyince de, borçlu ona, dinarlar vererek: "Bunları bozdur; hakkını al." der; o da dinarları alır, ancak bunlar bozdurmadan, zayi olursa veya dinarları, dirhemlerle bozdurup onları teslim aldığı halde, hakkını almadan önce onlar zayi olursa; bu durumlarda, bunlar veren şahsın malı olarak zayi olmuş bulunur.
Dirhemler, bu şahıs, kendi hakkını aldıktan sonra zayi olursa; bu durumda, verilenin malı olarak zayi olmuş olur.
Kendisinden —ödemesi gereken borcu— istenilen şahıs, alacağını— isteyen şahsa, dinarlar vererek: "Bunları hakkının yerine al." der; o da alırsa; hakkını almış olur.
Borcunu vermesi istenilen şahıs, alacağını isteyen şahsa, dinarlar vererek: "Hakkını sat." der; o da, bu dinarlardan hakkı kadarını, dirhemler karşılığında satar ve bu dirhemleri teslim alırsa; hakkını (alacağını) almış olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimsenin, kendisine ait bir gümüş bileziği satması için, vekil tâyin ettiği bir şahsı, diğer bir şahıs da, kendisine ait olan bir elbiseyi satmak üzere vekil tayin eder ve bu vekil, bu iki şeyi, narha uygun olarak, dinarlar ve on dirheme satarsa; dinarların bileziğin, dirhemlerin de elbisenin bedeli olması hâlinde, bu ahş-veriş ve vekâlet caiz olur.
Bileziği verip, bedelini alırsa, bu da caiz olur. Elbise sahibi, buna ortak olamaz.
Şayet bu vekil, bu iki şeyi yirmi dirheme sattıktan sonra, on dirhemini, bileziğin bedeli olarak öderse; bu satış da caiz olur. Elbise sahibi, jna ortak olamaz. Hâvî'de de böyledir.[31]
4- Sarf İşleminde Rehin, Havale Ve Kefalet
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir kimse, başka bir şahıstan, bir dinar karşılığında, on dirhem satın alır; dinarı nakden ödeyip, dirhemleri de peşinen alır ve fakat onları rehin bırakırsa; bu sarf işlemi caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
—Rehin bırakılan şey— aynı mecliste zayi (= helak) olursa; sarf akdi caiz olur. Helak olan şey, sahibine ait olur.
Şayet, taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra helak olursa; sarf akdi geçersiz olur ve borcu ödenmiş olmaz. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.
Sarf akdi yapanlar, birbirlerinden ayrılsalar, rehnin durmakta olması hâlinde, sarf akdi yine bâtıl, (= geçersiz) olur.
Tarafların birbirlerinden ayrılmaları hâlinde sarf işlemi bâtıl (-geçersiz) olunca; rehin durmakta olur ve borcun kıymetinden az bulunursa; rehin alan şahsın alacağından vaz geçmesi hâlinde, ayrılık sebebi ile, bu rehin de fâsid olur.
Bir kimse, başka bir kimseden, tezyin edilmiş bir kılıç, satın alıp, onu teslim alarak, bir dinarı rehin bıraksa; hüküm yine önceki hüküm gibidir.
Şay^t rehin taraflar birbirlerinden ayrıldıktan önce, zayi (- helak) olursa, jbu alış-veriş sahih olur.
Rehin durmakta iken, taraflar birbirlerinden ayrıhrlarsa; sarf işlemi geçersiz olur. Rehin alan şahıs, —bu rehin kılıç sebebiyle olursa— aldığı rehni borçlu kalır.
Şöyleki: Müşteri dinarları verip, kılıcı rehin olarak alır ve rehin de, taraflar birbirlerinden ayrılmadan önce helak olursa; kılıcı alan şahıstan, onu geri vermesi istenilir.
Kılıcı satın alan şahıs, onun helak olması sebebiyle, bu kılıcı ödemiş sayılmaz ve rehnin kıymetini rehin verene öder.
Kılıç yerinde, kemer, gümüşle tezyin edilmiş eğer, gümüş kap veya gümüş parçası olmuş bulunsaydı, hüküm yine aynı olurdu. Mebsût'ta da böyledir.
Sarf akdinin bedelinde, havale ve kefalet caizdir.
Kefil olan veya kendisine havale edilen şahsa, akid yapanlar aynı meclisten ayrılmadan önce, teslim olursa; bu akid sahih olur.
Şayet akid yapanlar, aynı meclisten ayrılırlar, veya sâdece birisi ayrılır, kefil olan veya kendisine havale edilen şahıs orada kalırsa; bu durumda sarf işlemi bâtıl (= geçersiz) olur. Sirâcü'I-Vehhâc'da da böyledir.[32]
5- Gasbedilen Ve Emânet Bırakılan Şeylerle Yapılan Sarf İşlemi
Bir kimse, başka bir kimsenin altın veya gümüş bir bileziğini gas-bedip, onu da zayi (helak) ederse; bize göre, onun kıymetini, —cinsinin hilâfına— öder. Bu bileziğin ağırlığı ve kıymeti hakkında, gâsıbin ( = gasbeden, zorla alan şahsın) yeminle birlikte söylediği söz geçerli olur. Mebsût'ta da böyledir.
Hâkim, —cinsinin hilâfına— kıymetini ödettiği zaman, gâsıp ( = gasbeden, zorla almış bulunan), —tazmin etmiş olmasından dolayı— bu bileziğe sahip olur.
Sonra bakılır: Şayet, bilezik kendisinden zorla alınmış bulunan şahıs; meclisten ayrılmadan önce, gasbedilmiş şeyin kıymetini teslim almışsa; bu tazminat, bi'1-icma' sahih olur.
Gasbedilen şeyin kıymeti, —kendisinden gasbedilmiş, bulunan şahıs tarafından— teslim alınmadan önce, taraflar birbirlerinden ayrılmış olurlarsa; imamlarımızın üçüne göre de, yine bu tazminat bâtıl ( = geçersiz) olmaz.
Keza, aralarında anlaşma yaparak, taraflar gasbedilen şeyin kıymetinin ödenmesini bir ay sonraya bırakırlarsa; bu da, imamlarımızın üçüne göre de caiz olur. Zehiyre'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir kimsenin, altın veya gümüş bir kabını kırarsa; onun —cinsinin hilâfına (= yani o kabın benzerini değil)— kıymetini öder. Kırılmış olmasından dolayı, o şeyin kıymetinin nok-sanlaşmış veya artmış olması hâlleri de müsavidir, Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, başka birinden gasbetmiş olduğu bin diremi, sonradan bu şahıstan yüz dinara satın alsa; o şahsın, bu meclisten ayrılmadan, bu yüz dinarı teslim alması hâlinde, —bu alış-veriş esnasında, önceden gasbetmiş olduğu— dirhemler elinde bulunmasa bile, bu alış-veriş caiz olur.
Keza, bin dirhemi gasbedilen şahıs, gasbeden şahısla yüz dinar üzerine sulh olsa; bu yüz dinarı, sulh meclisinden ayrılmadan önce teslim alması hâlinde, bu sulh da caiz olur.
Bu sulhun caiz olması bakımından da, dirhemlerin, gasbeden şahsın yanında bulunması veya bulunmaması müsavidir. Bu dirhemler zayi olmuş olsa bile, yüz dinar karşılığında alış-veriş yapılması veya su*h olunması, —yüz dinarın, alış-veriş veya sulh meclisinde verilmiş olması şartr/le— caizdir. Muhıyt'te de böyledir.
Keza, gümüş bir kabı gasbetmiş bulunan bir şahsın, bu kabı, gasbetmiş bulunduğu şahıstan satın alır veya hakkının cinsi ile veya cinsinin hilafı olan bir şeyle sulh olur ve birbirlerinden ayrılmadan önce, mağsûbün minh (= izni olmaksızın malı gasbedilmiş (= zorla almmiş) kimse), mağsûbün. (= gasbedilmiş olan şeyin) karşılığın almış olursa, bu -alış-veriş veya Sulh caiz olur.
Şayet, mağsûbün minh, mağsûbün karşılığım almadan, taraflar birbirlerinden aynlırlarsa, bu alış-veriş, kiyâsen de, istihsânen de caiz olmaz.
Burada, mağsûbün (= gasbedilmiş, zorla almmış şeyin) elde durmakta oJması ile zayi olmuş bulunması müsavidir.
Sulha gelince; şayet mağsûb (— gasbedilmiş olan şey) hakîkaten zayi (= helak) olmuşsa (gasbeden şahsın, onu yakmış olması gibi...) veya mağsûb, hükmen helak olmuşsa (gasbedilen şeyin ayıplanması (-kusurlanması, noksanlanması) veya gâsıbın yemin etmesi gibi...) ve mağsûbün minh {- malı gasbedilmiş bulunan kimse) de, gasbedilen malının bedelini almadan, taraflar birbirlerinden aynim ıslarsa, kıyâsen sulh bâtıl (- geçersiz) olur; istihsânda ise, bâtıl olmaz.
Şayet mağsûb (= gasbedilen şey), gâsıbın (= gasbeden şahsın) yanında durmakta olur ve gâsip da bunu ikrar eder; mağsûbün minh (= kendisinden gasbedilmiş bulunulan şahıs) de onu almaktan men edilmezse; bu durumda sulh, kıyâsen de istihsânen de caiz olmaz. Zehiyre'de de böyledir.[33]
Emânet Bırakılan Şeyde Sarf İşlemi
Kendisine bir şey emânet bırakılan kimse, emânet olarak bırakılan bu şeyi cinsinin hilâfına satın alır ve emânet edilen o şeyi teslim almadan önce de, taraflar birbirlerinden ayrıhrlarsa; bu sarf işlemi bâtıl ( = geçersiz) olur. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.
Bir kimse, zinetlenmiş bir kılıcını emânet olarak evine bırakmış bulunan, şahısla, sokakta karşılaşır ve ondan on dirheme bir kumaş satın alıp, karşılıklı, tesellüm-tesellümden sonra da birbirlerinden ayrıhrlarsa; bu alım-satımın hepsi bozulur.
Keza, bu kimse, o şahsa zinetlenmiş bir kılıç satıp, onu teslim eder ve o şahsın evine emânet olarak bırakmış bulunduğu kılıcı da almadan ayrılsalar; bu alış-veriş fâsid olur.
Şayet, bu şahıslar birbirlerinden ayrılmadan önce, karşılıklı teslim-tesellümde bulunurlarsa; alış-veriş caiz olur. Bu durumda her birinin gümüşü, diğerinin gümüşü; her birinin hamâil'i (= kılıç bağı, kılıç kayışı) diğerinin hamâil'i olur. Hâvî'de de böyledir.
Bu durum, bir tarafın zinet ve hamail bakımından diğer taraftan üstün olması hâlinde olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir şahsın, diğer bir şahısta, bin dirhem emâneti bulunur ve bu şahıs, kendisine emânet edilen bu dirhemleri, yüz dinara satın alır ve bu şahıslar birbirlerinden ayrılmadan önce, emânet bırakan şahıs da buna razı olursa, bu alış-veriş caiz olur. Ve bu durumda, bin dirhem, kendisine emânet bırakılmış olan şahsın olur.
Emâneti bırakan şahıs, taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra, bu ahş-verişe razı olursa; bu durumda isterse, emâneti tazmin etler ve bu alış-veriş caiz olur; isterse, dinarları, satıcı tazmin eder, bu durumda da sarf işlemi bozulmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Dirhemler veya dinarlar bir şahsın yanında emaneten bulunduğunda, bu şahıs bu dirhemleri dinarlar (veya dinarları dirhemler) karşılığında satar; karşılıklı teslim-tesellümden sonra da, hak sahibi olan kimse gelerek, o şeyi, satan şahıstan alırsa; alanla satanın birbirlerinden ayrılmamış olmaları hâlinde, satan şahsın, o şeyin mislini vermesi gerekir. Bu taraflar birbirlerinden ayrılmışlarsa, hak sahibinin hakkı-m almış olması hâlinde, ahş-veriş bâtıl (= geçersiz) olur.
Hak sahibinin hakkını almaması ve bu satışa izin vermesi hâlinde ise, ahş-veriş caiz olur. Ve bize göre, bu durumda hak sahibi, emânet bıraktığı şahıstan, bıraktığı emânetin mislini alır. Mebsût'ta da böyledir.[34]
6- Dâr-i Harbde Yapılan Sarf İşlemi
Emânlı veya emânsız olarak dâr-i harbe giren bir müslüman veya zimmînin, harbî bir şahısla faiz akdi yapması caiz olur.
Şöyleki: Bu müslüman veya zimmî, harbî şahıstan, bir dirhem karşılığında, iki dirhem satın alsa veya vadeli olarak, dinarla dirhemler satın alsa yahut da, onlara şarap, domuz, Iâşe, kan satsa; bunların tamamı, iki taraf için de caiz ve geçerlidir.
Kâdî: "Bunlar, müslüman ile harbî arasında da caiz olmaz. Bunların arasında da, ancak, iki müslüman arasında caiz olan şeyler, caiz olur." demiştir. Cevheretü'I-Ahlâtî'de de böyledir. • Sahih olan, İmâmeyn'in kavlidir.
Bazı kitaplarda, bu ihtilâfı şöyle gördüm: Harbîlerden, iki drihemi, bir dirhem karşılığında satın almak caizdir.
Fakat, harbîden, bir dirhemi, iki dirhem karşılığında satın almak, ittifakla caiz değildir. Muhıyt'te de böyledir.
Ancak, bize emânla gelen bir harbîye, bir müslümanin bu şekilde bir şey satması caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Dâr-i harbe emân ile giren bir müslüman, orada müslüman olduğu hâlde, dâr-i İslâm'a hicret etmemiş bulunan bir şahsa, bir dirhemi, iki dirheme satması caiz olmaz. Hâvî'de de böyledir.
Dâr-i harbte bulunan iki müslüman tüccara gelince; bunların aralarında dâr-i İslâm'da caiz olmayan işlemler, dâr-i harbde de caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
İki harbî, kendi memleketlerinde müslüman olduktan sonra, birbirleri ile faiz aliş-verişi yaparlar veya domuz, şarap ahp-satarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bunları yapmaları maalkerâhe ( = mekruh olmakla beraber) caiz olur.
İmâmeyn'e göre ise bunlar caiz değildir. Ve birbirlerinden almış bulundukları fazlalıkları geri vermeleri gerekir.
Şayet, teslim-tesellümden önce bize gelirlerse; akidleri bâtıl olur. Ancak, teslim-tesellümde bulunmuşlarsa, bu durumda, akidleri sahih olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İki müslüman tüccar bir harbîye bin dirhemi, bedelini sonra almak üzere, yine bin dirheme verse; bu caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
Harbî tüccarlar, emânlı olarak bizim memleketimize geldiğinde, bunlardan birisi, diğerinden, iki dirheme bir dirhem satın alsa; bu caiz olmaz.
Ancak, müslümanlar arasında caiz olan işlemler, bu harbîler arasında da caiz olur.
Zimmîler hakkındaki hüküm (ve tatbikat) da böyledir. Mebsût'ta böyledir.
Dâr-i harbde bulunan, bize ait iki esir hakkındaki hüküm de böyledir; yani bunların aralarında da, faiz muamelesi söz konusu olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir harbî, diğer bir harbîye bir dihemi, iki dirheme sattıktan sonra, bu iki harbî, müslüman veya zimmî olarak dâr-i İslam'a gelip, kadıya dava açarlar ve bu dava, teslim-tesellümden sonra olursa; bu durumda kadı efendinin yapacağı bir şey yoktur; bu şahısların ahş-verişleri bâtıl olmaz.
Ancak, dava, teslim-tesellümden önce açılmışsa; bu durumda kadı efendi, bu şahısların arlarında yapmış bulundukları alış-veriş akdini geçersiz kılar.
Keza, dâr-i harbte faiz muamelesi yapan kimseler, daha sonra dâr-i İslâm'a gelir ve gelişleri teslim-tesellümden önce olduğu hâlde, dâr-i İslâm'a geldikten sonra, teslim-tesellüm işleminde bulunurlar ve bilâhare de, bu durumu kadı efendiye çıkarırlarsa; bu durumda kadı efendi bu davayı reddeder ve yapılmış bulunan bu faiz akdi bozulmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir müslüman, bir harbî ile, dâr-i harbte ahş-veriş yaptıktan sonra, bu harbî teslim-tesellüm işlemi yapılmadan önce bizim yurdumuza gelse; dâva açmaları hâlinde, kadı efendi bu alış-verişi ibtal eder.
Ancak, bu harbî ile müslüman, dâr-i harbte iken karşılıklı teslim-tesellüm işlemini yapmışlar, bilâhare de, dâr-i İslâm'a geldikten sonra, dava etmişlerse, bunların dâvalarına bakılmaz.
En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. Mebsût'ta da böyledir.[35]
6- SARF HUSUSUNDA ÇEŞİTLİ MESELELER
Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse, başka bir şahsın, bir dinarını, yirmi dirheme bozup, karşılıklı teslim-tesellüm işleminin de yapılmasından sonra dirhemleri verip dinarı alan şahıs, bu dinarda bir kırat noksanlık bulursa; bu şahsa, "bir kıratın hissesine isabet eden, bir dirhemi almak için, dinarı aldığı şahsa müracaat etmesi" söylenir. Çünkü, her dinar yirmi kırattır.
Yahut, bu şahıs, dinarı geri vererek, dirhemlerini alır. Çünkü, dinar kusurlu bulunmuştur.
Dilerse, bu şahıs, dinarı yanında tutar. Bu durumda dinardan başka bir şey gerekmez.
Bu hususta, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur: Bu şahıs, dinardaki noksanlıktan dolayı, onu aldığı şahsa müracaat edip hakkını aldıktan sonra, dilerse bu dinarı yanında tutar; dilerse, geri verir. Bu durumda, dinarın yirmide biri alıcısının yirmide ondokuzu da satıcısının olmak üzere, dinara ikisi ortak olurlar. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir başkasından, on dirheme, on dirhem gümüş satın alan bir şahıs, karşısındaki şahsa bir dânik fazla verse; ancak, bunu hîbe etse ve satışa dâhil etmezse; bu durumda, bu fazlalık caiz olur.
"Satışa dâhil etmezse" demekten kasıt şudur: Gerçekten hîbe, alış-verişte şart koşulmaz.
Şayet alış-verişte hîbe şartı koşulmuş olmasa elbette bu ahş-veriş lasid olur.
Âlimler: "Şayet dirheme, kırılmış olması zarar vermekte ise, bir dânikin hîbe edilmesi sahih olur. Ancak, zarar söz konusu olmayan dirhemlerde, hîbe caiz olmaz." demişlerdir. Zehıyre'de de böyledir.
Ebû Süleyman, fmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
İki kimse, karşılıklı olarak, dirhemleri, dinarlarla bozdurarak teslim-tesellüm işlemini de yaptıktan sonra, taraflar birbirlerinden ayrılırlar; bilâhare de, dirhemlerde cinsinde bulunmaması gereken bir hâl bulunursa; bunun değiştirilmesi gerekir.
Ancak bu hâl, konuşulan nitelikten daha hayırlı ise; bu durumda, o dirhemin değiştirilmesi gerekmez.
Keza, dirhemler —bütün beldede alış-verişte sarf edilen dirhemler gibi,— şart koşulan dirhemlerin benzeri ise, bu durumda da, o dirhemin değiştirilmesi gerekmez.
Şayet, bu dirhem, alış-verişte sarf edilemiyor veya bütün beldede harcanamiyorsa bu durumda, dirhemi alan şahıs, dilerse, onu, böylece kabul eder; dilerse, değiştirme hakkına da sahiptir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsına göre: Kendisinde noksanlık bulunan dirhem, hileli dirhem yerindedir. Noksanlık üçte birden fazla ise, bu durumda, alış-veriş bozulur. Muhıyt'te de böyledir.
Hişâm anlatıyor:
— İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan: ."Dirhemi dirhemle satın alan iki şahıstan birinin dirhemleri diğerininkine göre, daha tercih edilir olsa; bu şahısların aralarında helâlleşmeleri halinde durum ne olur?" diye sordum. O, şu cevabı verdi:
— Bu caizdir; çünkü: Taksim olunamaz. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimse, dinar veya dirhemler vererek, kaşı bulunan bir gümüş yüzük satın alıp, teslim-tesellümden sonra, ancak tarafların birbirlerinden ayrılmalarından önce veya bundan sonra, kaşı yüzükten ayırır ve bu ayınş yüzüğe zarar verirse; bedeli ödenmeden ayrılmış olmaları hâlinde, yüzüğün tamamı hakkındaki alış-veriş fâsid olur. Bu durumda satın alan şahıs, yüzüğün kaşını da, meydana gelen noksanlığın bedelini değeri verir.
Şayet, kaşla yüzüğün birbirlerinden ayrılmaları hâlinde, gümüş veya sadece kaş noksanlaşırsa, müşteri bu yüzüğü geri vermez; ancak, onun kıymetini, satıcıya borçlanır.
Fakat, satıcı isterse, bunları birbirinden ayrılmış olarak geri alır ve bu durumda müşteri hiç bir şey borçlanmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, kaşı yakut olan gümüş bir yüzüğü, yüz dinara satın alır ve bu yüzüğün kaşı, satıcının yanında iken düşerse; bu durumda müşteri muhayyerdir: Dilerse, satın almaktan vaz geçer; dilerse, sadece yüzüğün halkasını yüz dinara satın alır. Hızânetü'l-Ekmel'de de böyledir.
Şayet bu müşteri, bu yüzüğü dirhemler vererek satın almış olsaydı, halkayı, onun ağırlığı kadar gümüş vererek satın alabilirdi. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir kimseye bin dirhem borç verip, bir de kefil aldıktan sonra; bu kefil, alacaklı ile, on dinara anlaşma yapıp, onu teslim alsa, bu caiz olur.
Bu kefil, asıi borçluya bu dirhemleri almak için müracaat eder.
Kefîl, yüz dirheme anlaşma yapsa, asıl borçluya ancak bu yüz dirhem için müracaat edebilir.
Ancak kefil, asıl borçlu ile —kefil, alacaklıya bir şey vermeden— yüz dirhem karşılığında anlaşma yaparsa; bu anlaşma sahih olur.
Kefil, asilden dinarları aldıktan sonra, asıl borçlu ile anlaşma yapan alacaklının talep hakkı sakıt olmaz. Alacağını, isterse asıl borçludan, isterse kefilden talep eder.
Şayet alacaklı, alacağını kefilden ister ve ondan bin dirhemi alırsa; bu durumda kefil olan asıl borçluya müracaat edemez.
Şayet alacaklı, alacağını asıl borçludan ister ve ondan bin dirhemini alırsa; bu durumda, asıl borçlu, kefile müracaat ederek, ondan bin dirhemi alır.
Ancak, bu durumda kefil isterse, asıl borçluya, ondan —önceden— almış olduğu dinarları geri verebilir. Zehıyre'de de böyledir.
Burada, "kefil dilerse" sözünün manası: Asıl borçlu, bin dirhemi almak için, kefile müracaat ettiği zaman, kefil ona: "Ben, sana, ancak senden aldığı mdinârları veririm. Sana, bin dirhem vermem. Çünkü, ben senden sulh yoluyla dinarları aldım ve sen de, buna razı oldun. Sen, benden, bin dirhemi almak istersen, ben buna razı olmam." der.
Sulh, göz yummak ve hakkın dışında razı olmaktır.
Kefil, böyle söylemesi sebebiyle muhayyer kalır: Dilerse, alacaklıya bin dirhemi öder; dilerse, asıl borçluya on dinarı öder. Muhıyt'te de böyledir.
Nevâdir'de şöyle zikredilmiştir:
On sahih dirhemi, on iki meksûr dirhem karşılığında satmak caiz olmaz. Çünkü, bu faiz olur.
Bunun yapılabilmesi için çâre şudur: Sahih on dirhemin sahibi, diğer şahıstan, meksûr on iki dirhemi borç olarak alır. Ona da on sahih dirhemi verir. Sonra da, meksûr dirhemleri veren şahıs, iki dirhemden vaz geçip, bu iki dirhemi teberru eder.
Bir kimse, belirli bir vâde ile, bir elbiseyi, on meksûr dirheme satar, ödeme vakti geldiğinde de, müşteri, dokuz sahih dirhem getirerek: "Bunu, on dirhem yerine al." derse; bu caiz olmaz.
Bunun yapılabilmesinin çâresi ise şudur: Müşteri, dokuz sahih dirhemi verir; elbiseyi satan şahıs ise, bir dirhemi teberru eder; müşteriden almaz.
Şayet müşteri, satıcının böyle yapmasından korkarsa; bunun da çaresi şudur: Müşteri, bu sahih dokuz dirhemle beraber, başka bir şey daha verir ve aralarında bir anlaşma yaparlar.
İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Dirhemi dirhemle satan şahıslardan birisinin dirhemi, tartı bakımından ağır gelince, diğer şahıs bir fülüs verse, bu alış-veriş caiz olur. Ancak, ben bunu hoş görmem. Çünkü halk, bu gibi şeyleri âdet hâline getirip bunu, caiz olmayan yerlerde de yaparlar.
İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) ise: "Böyle yapmakta bir sakınca yoktur. Çünkü, tashihi mümkündür. Fülüsleri, fazlalığın yerine saymak gibi... Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müntekâ'da şöyle denilmiştir:
Bir kimse, üzerinde elli dirhem-gümüş-tezyinât bulunan bir kemeri, tezyinatının beyaz gümüş olmasını şart koşarak, yüz dirheme satın aldığında, teslim-tesellümden. sonra, tezyinatın siyah gümüş olduğunu görse: bu durumda bir şey gerekmez; alış-veriş caiz olur.
Şayet, bu tezyinatın bir kısmı kalay olursa; bu durumda, bu alış-veriş fâsid olur.
Bu tezyinat zayi olursa; bedeli altın cinsinden ödenir.
Tezyinatın bir kısmı kalay olmaz, ancak, bu tezyinatta kırk dirhem gümüş bulunursa; bu durumda müşteri muhayyerdir: Dilerse, kemeri geri verir; dilerse, satıcıdan on dirhem gümüş daha alır.
Şayet, bu kemerin gümüşü, altmış dirhem gelirse, tarafların birbirlerinden ayrılmış olmaları hâlinde, bu alış-veriş yine bozulur.
Tarafların birbirlerinden ayrılmamış olmaları hâlinde, müşteri dilerse, on dirhem daha vererek kemeri alır ve bu alış-veriş caiz olur; dilerse, bu alış-veriş akdini bozar.
Badelin dirhem değil de dinar olması ve tarafların da birbirlerinden ayrılmış bulunmaları durumunda da mes'ele hâli üzeredir; bu alış-veriş caizdir. Bu durum gümüş bir bileziğin dinar ile satılması gibidir. Muhıyt'te de böyledir.
Mücerred'de zikredildiğine göre, İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir kimse, iki bin dirhemini, yüz dinar karşılığında başka bir şahsa satar ve satan şahsın yanında da bu iki bin dirhem bulunmazsa; biz, —tarafların bir-birlerinden ayrılmamış olmaları hâlinde— bu şahsı, o dirhemleri vermesi için cebrederiz. Veya, bu şahıs, ikibin dirhem borçlanır.
Keza, bu durumda, diğer şahsın yanında dinarlar bulunmazsa; —tarafların birbirlerinden ayrılmamış olmaları hâlinde,— bu şahsı da dinarları vermesi hususunda cebrederiz.
Bu durumlarda, taraflar birbirlerinden ayrılmışlarsa, bu alış-veriş bozulur. Hizânetü'I-Ekmel'de de böyledir.
Bir kimse, bin karışık dirhemi, sarrafa, dokuzyüz saf dirhemle yüz fülüse sattığında karşılıklı teslim-tesellüm işleminden sonra, karışık olan bin dirheme, —alanla satan birbirlerinden ayrıldıktan sonra— bir hak sahibi çıkarsa; sarraf hemen, onları satın almak için ödemiş bulunduğu dokuz yüz dirhemle fülüsleri almak için, satıcıya başvurur.
Taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra, hak sahibi ortaya çıkmış olursa; sarrafa müracaat ederek karışık bin dirhemini alır.
Bu taraflar, hak sahibi ortaya çıkmadan birbirlerinden ayrılırlar, sonra da yüz fülüse hak sahibi çıkarsa; sarrafa müracaat ederek, bu yüz füîüsünüalır.
Bu yüz fülüse de değil de, sarrafın verdiği dokuzyüz dirheme, —taraflar birbirlerinden ayrıldıktan sonra— hak sahibi çıkarsa; bu hak sahibi, sarrafa müracaat ederek, bu dokuz yüz dirhemin bedelini alır. • Taraflar birbirinden ayrılmadan, hak sahibi ortaya çıkarsa; bu taraflardan her biri, diğerine verdiğine müracaat eder. Bu durumda, ahş-veriş ise, tamamdır. Muhıyt'te de böyledir.
Hasan bin Ziyâd, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Kaşlı bir yüzüğü, ikişer kaşı bulunan, iki yüzük karşılığında satmakta da bir beis yoktur.
Keza, zinetli bir kılıcı, zinetli iki kılıç karşılığında satmakta da bir sakınca yoktur.
İbn-ü Semâ'a, İmâm Ebû Yusuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.
Bir kimse, on dirhem gümüş zinetini, on dirhem gelen bir sürmelik karşılığında satsa, bu ahş-veriş sahih olmaz. Çünkü, bu sürmelik onun bedeli değildir; ondan noksandır. Muhıyt'te de böyledir.
fmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) şöyle buyurmuştur: Durumunu açıklayarak, katkıntıh bir şeyi satmakta, —bu katkı maddesi ister görünsün, ister görünmesin— bir beis yoktur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli de budur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), gümüşe bakır katmakta olan bir şahsı görünce, ona: "Bu şeyi, durumunu açıklamadan satma." buyurmuştur.
Yine, İmâm Ebu Yûsuf: "Katkıntıh dirhemleri, durumu açıklandıktan sonra satın almakta bir beis yoktur." buyurmuştur.
Durumunu açıklamadan katkıntıh dirhemleri satan şahıs, elinde olanları kırması için, hükümdara haber verilir. Zehiyre'de de böyledir.
Bişr, İmlâ'da, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Her hangi bir kimseye, kalp, katkıntıh, geçersiz dirhemlerle sürmelik, buhurdanlık gibi şeyleri durumlarını açıklamadan vermek mekruhtur; hoş değildir.
Halk bu şeyin zararını görmeden de, durumunu açıklamak şartıyle, onu satmak caizdir.
Ammeye zarar veren her şey mekruhtur.
Halk arasında, —satılması— caiz olmayan her şeyin, satışının durdurulması; sahibine ceza verilmesi ve bilerek böyle bir şeyin yapılmaması elzemdir. Muhıyt'te de böyledir.
Ve, en doğrusunu bilen, Allahu Teâlâ'dır.[36]
[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/5.
[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/5.
[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/5.
[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/5-9.
[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/10.
[6] Uruz: Araz'ın çoğuludur ve nakit, hayvanat, mehîlât ve sair mevzunat'ian başka olan; kiıap, meta' ve kumaş gibi şeyler demektir.
[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/10-15.
[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/15.
[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/15.
[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/15-17.
[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/17-18.
[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/18-22.
[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/23-27.
[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/27-30.
[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/30-31.
[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/31-32.
[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/33.
[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/33-36.
[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/36-37.
[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/37-39.
[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/39-42.
[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/42-47.
[23] Uruz: Araz'm çoğuludur ve, nakit, hayvana!, mekilâl ve sair mevzünât'ıan başka olan; kitap, meta"ve kınnap gibi şeyler demektir.
[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/48-56.
[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/56.
[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/57.
[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/57-61.
[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/61-62.
[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/62.
[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/62-63.
[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/63-72.
[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/72-73.
[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/73-75.
[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/75-76.
[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/76-78.
[36] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 6/79-84.
İslami Okul Okulların En Önemlisi